Budapeşte’de Kök Arayışı: Hafıza Konuşmaya Başladığında
Budapeşte’ye insan bazen bir başkent görmek için gelir, bazen de tarihin içinden ağır ağır geçmek için…
Bu kez yolum, TÜRKSOY Müzeler Birliği Çalıştayı ve Attila Sergisi vesilesiyle buraya düştü; Genel Sekreter Sultan Raev ile birlikte.
Ama daha ilk adımda anladım ki Budapeşte, insanı önce toplantı salonlarına değil, sokaklarına çağırıyor. Taşları, caddeleri, nehir kıyıları konuşuyor; şehir, resmî gündemlerden önce kendi hafızasını fısıldıyordu.
Gazeteci olarak defalarca geldiğim bu kent, bu kez bizi bir vitrin gibi değil; hatıralarını usulca açan bir bellek mekânı olarak karşıladı. Tuna’nın yüzeyinde akşam ışıkları titreşirken, Buda’nın yamaçlarından Peşte’ye doğru uzanan eski caddelerde yürüdükçe, insan sanki tarihin içinden geçiyordu. Budapeşte yüksek sesle konuşmaz; acele etmez. İnsanı yanına çağırır, sonra da fısıldayarak anlatır.
Macaristan Kültür Bakanlığı, TÜRKSOY ve Macar Turan Vakfı iş birliğiyle hazırlanan Attila Sergisi, on üç ülkeden altmış dört müzenin koleksiyonlarından derlenen yaklaşık dört yüz eserle Macaristan Ulusal Müzesi’nde sanatseverlerle buluşuyor. Bu geniş anlatının tam ortasında ise sessiz ama güçlü bir duruş var: Yaklaşık bir asırdır kamuoyuna açılmamış, devasa bir tuval… Ressam Haan Antal, Attila ile Papa I. Leo’yu Roma kapılarında karşı karşıya getirirken, tarihin yalnızca belgelerle değil, imgelerin taşıdığı sembolik dille de kurulduğunu hatırlatıyor insana.
Sergiye eşlik eden program kapsamında düzenlenen TÜRKSOY Müzeler Birliği Çalıştayı ile “Avrupa Hunları ve Bozkır Arkeolojisindeki En Son Bulgular” başlıklı konferansta ise, elde edilen yeni veriler alanın uzmanları tarafından ele alınacak. Böylece Budapeşte, yalnızca geçmişi sergileyen bir mekân değil; tarihin yeniden okunduğu, tartışıldığı ve derinleştirildiği canlı bir düşünce alanına dönüşüyor.
Bu şehirde Tuna’nın iki yakası sadece Buda ile Peşte’yi bağlamaz; Doğu’yla Batı’yı, dünle bugünü de birbirine tutturur. Sultan Raev’le ce seçkin konuklarla sergi salonunu süsleyen eserlerin arasında dolaşırken, insanın içine kaçınılmaz bir soru düşüyor: Bundan Elli yıl önce, Macaristan Türk dünyasıyla bu açıklıkla, bu doğallıkla konuşabilir miydi?
Macar tarih anlatısında Attila basit bir savaşçı değildir. O, bu coğrafyada kurucu bir hafıza öğesidir. Ama bugün Budapeşte’de gördüğümüz yaklaşım, bu mirası tek bir köke hapsetmez. Aksine, çok katmanlı bir aidiyet duygusuyla yeniden okur. İşte modern tarih yazımının olgunluğu da burada başlar.
19.yüzyılın sonunda Armin Vambery, Macar–Türk yakınlığını ilk kez kaleme alırken, belki de bu fısıltının ilk sesini duyuyordu. Ardından Gyula Nemeth, tarihsel temaslara dikkat çekti Andras Rona -Tas ise dilin Ural kökenine işaret ederken, kültürel etkileşimin derinliğini inkâr etmedi. Macar tarih yazımı hiçbir zaman tek sesli olmadı; “kök birliği” söylemiyle “bilimsel temas” yaklaşımı yan yana yürüdü.
Son yıllarda Başbakan Viktor Orban’ın söylemlerinde sıkça duyulan “Türk köken” vurgusu, günübirlik bir siyasi jestten ibaret değil. Bu, Budapeşte’den Orta Asya’ya uzanan uzun bir hafıza hattının yeniden görünür kılınmasıdır. Yıllarca akademik raflarda duran tartışmalar, bugün sergilerle, konferanslarla, kültürel diplomasiyle halkın arasına karışıyor.
Bu çok katmanlı hafızanın en sessiz ama en derin tanıklarından biri Bektaşi geleneğidir. Orta Asya’da, Ahmet Yesevi’nin irfanından beslenen erenler, yüzyıllar süren uzun bir yolculuğa çıktılar. Bu yol, tek bir istikamet değildi. Hazar Denizi havzasında Türk kavimleri adeta iki kola ayrıldı: Bir kol Anadolu’ya yönelerek İslamî irfanla yoğruldu; diğer kol ise Kuzey Karadeniz üzerinden ilerleyerek Hristiyanlık inancını benimsedi. Asırlar sonra bu iki ayrı yol, Balkanlar ve Orta Avrupa coğrafyasında yeniden kesişti.
Bu kesişmenin simgesel adımlarından biri, Sarı Saltık ile Balkanlara açılan irfan yoludur. Bu hat, yalnızca bir inanç yayılımı değil; dilin, geleneğin ve birlikte yaşama kültürünün taşınmasıydı. 16. yüzyılda ise bu yol Gül Baba ile Budin’de kök salar. Türbenin bugün hâlâ korunuyor olması, bu mirasın bir “işgal” hatırası olarak değil, şehrin ortak hafızasının doğal bir parçası.
Budapeşte’de Osmanlı mirası bağırmaz. Hamamların buharında yaşar, kaplıcalarda yeraltı sularının sıcaklığında dolaşır, silinmiş kitabelerin boşluklarında nefes alır. Görünmezliği yokluk sananlar yanılır; bazı hatıralar taşta değil, toprağın altında saklanır.
Macar aydınlarının Türk dünyasına bakışı romantik sloganlardan uzaktır. Türk dünyası onlar için Avrupa’ya bir alternatif değil; Avrupa’nın eksik bırakılmış tarih katmanlarını tamamlayan bir hatırlatmadır. Bu yüzden Türkoloji geleneği güçlüdür; ideolojik değil, veri temelli ve karşılaştırmalı bir zeminde yürür.
Altaylardan başlayıp Karadeniz’in kuzeyinden geçen, Gürcistan’dan, Ukrayna’dan, Mokdovya’dan, Gagavuzya’dan, Romanya’dan süzülerek Macaristan’a ulaşan göç yolları; burada yalnızca bir tarih anlatısı değil, yerleşmenin, dönüşümün ve etkileşimin uzun hikâyesidir. Bugün Budapeşte’de konuşulan her şey, o uzun yürüyüşün modern yankısıdır.
Peki bütün bu arayış Türk dünyasına ne kazandırır?
Her şeyden önce, kimliği dar bir biyolojik çerçeveye sıkıştırmayan; temas, etkileşim ve ortak hafıza üzerinden okuyan kapsayıcı bir anlayışı güçlendirir. İkinci olarak ise TÜRKSOY’un sergiler, festivaller, akademik çalışmalar ve kalıcı kurumsal iş birlikleri aracılığıyla inşa ettiği; günübirlik söylemlerden uzak, sahici ve sürdürülebilir bir kültür diplomasisine zemin hazırlar.
Macaristan’ın Türk Devletleri Teşkilatı’na gözlemci statüsüyle katılımı da bu çerçevede okunmalı. Büyük sözler değil; zaman, emek ve ortak üretim belirler yolu.
Budapeşte’de tanık olunan şudur: Geçmiş, bugüne bağırarak değil; fısıldayarak gelir.
Ve bu fısıltıyı duyanlar bilir ki güçlü olan, yüksek sesli iddialar değil; sakin, kanıta dayalı ve ortak akla yaslanan anlatılardır.
Gül Baba’nın Buda tepesinden Tuna’ya baktığı yerde yürürken insanın içine yerleşen duygu nettir: Budapeşte, Türk dünyasına sesleniyor gibi görünse de aslında kendi hafızasına yönelmiştir. Çünkü bazı şehirler geçmişi anlatmakla yetinmez; onu hatırlayarak bugünü anlamlandırır, yarına giden yolu aydınlatır.
Not:Yazı görseli; "Ressam Haan Antal’ın Attila ve Papa 1. Leo’nun karşılaşmasını ölümsüzleştirdiği tablo"



























Yorum Yazın