İran’a yönelik ABD-İsrail emperyalist saldırısı 10 gününü doldurdu. On yıllardır beklenen Kırmızı Pazartesi’nin yaşandığına tanıklık ediyoruz. Jeopolitik analize geçmeden önce ilke ve değerlere dair bir hatırlatmayla başlamak da yarar var. Rejimin niteliğinden bağımsız olarak İran egemen bir devlet. Ona yapılan bu saldırı haksız bir savaş niteliğinde. İsrail ve ABD saldırgan ve suçlu. İran ise kendini savunuyor. Ayrıca ortada savaş var, ama savaş ilanı yok. Savaşın neden resmen ilan edilmediği, yaşanan şeyin adıyla niye çağrılmadığını ise hepimiz biliyoruz. Savaş ilan ettiğiniz anda savaş hukuku ve Cenevre Konvansiyonu devreye giriyor. İsrail ve ABD ise böyle bir denetim istememekte. Savaşın birinci gününde okul vurup 165 çocuğu öldürmüş bir zihniyet elbette ki denetim istemez. Bu arada okul ve hastane dahil sivil yerleşim yerlerinin bu denli yoğun bir şekilde hedef alınmasının insanlık krizini daha derinleştirdiğini kayda geçirmemiz lazım. Ayrıca havada çok ağır bir oryantalizm kokusu var. O ölen 165 çocuk Batılı bir toplumda yaşıyor olsaydı her gün insanlık dersi verirdi Batı medyası bize. Ama birkaç istisna hariç Batının büyük gazete ve televizyonu çocuk katliamını görmedi, göstermeye cesaret edemedi.
Konu medyadan açılmışken basın karartması hakkında da bir şeyler söylemek gerekli. Savaş simülasyon koşullarında gerçekleşiyor. Yani savaşı izliyoruz. Havada füzeler, uçaklar ve dronlar var. Sonrası ise meçhul. Savaşan her üç ülke gerçekliği kendi lehine çarpıtıyor. Devletler güçlerini ve karşı tarafa verdikleri zararı oldukların fazla gösterme eğilimindeler. Psikolojik bir harp var ortada. Herkes kendi görüntülerini medyaya servis ediyor. Gerçekte ne olup bittiğini ise bilmiyoruz. Sosyal medyanın toksik zemini ise durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Teyitli bilgilerin yerini yapay zeka aldı.
Tartışmayı jeopolitiğe doğru derinleştirdiğimizde karşımıza İsrail merkezli bir Ortadoğu gerçekliği çıkıyor. İran düşerse İsrail’in revizyonist siyasetinde bir eşik daha aşılmış olacak. Rejimi değiştirmek, bu mümkün olamıyorsa rejim içinden ABD hegemonyasına teslim olacak bir lider kadrosunu başa geçirmek, o da olmuyorsa İran'ı parçalamak emperyalist güçlerin amacı. Bu arada İran'ı Suriyeleştirmek tezine İsrail daha yakın. Tabii bu sıralı hedeflerin gerçekleşmesi önünde bazı engeller var: Öncelikle bir ülkede rejimin dış müdahale yoluyla değişmesi ancak kara işgaliyle söz konusu olabilir. ABD’nin böyle bir hazırlığı, İsrail’in bu çapta bir askeri gücü yok. Kara işgali olmadan İran’da rejimin düşmesi ise iki istisnai koşula bağlı: Ya halk geniş çaplı bir ayaklanma başlatacak ya da devlet elitleri çözülecek. Devrimlere dair tarihsel sosyoloji literatürü gösteriyor ki devlet krizi olmadan devrim başarılı olamaz.
Halk ayaklanması ve devlette çözülme seçeneklerinin her ikisi de şu an için işlevsiz. Dini liderin öldürülmesi ve ilk günkü çocuk katliamı iç asabiyeyi güçlendirdi. 2 ay önce devlete kafa tutan, bu uğurda ölmeyi göze alan kesimler meydanlarda yok. Devrim Muhafızları, ordu ve din adamları sınıfı arasında ayrışma işaretlerine de rastlamıyoruz. Yeni liderin Devrim Muhafızlarının iç siyasetine yakın bir isim olması ve savaş yanlısı tutumu devam ettirmesi en güçlü senaryoydu. Bu yazı kaleme alınırken baba Hamaney’in yerine oğul Hamaney geçti. Böylelikle İslam Devrimi yıktığı monarşiye bir adım daha yaklaştı.
İran savaşın ABD üzerindeki maliyetini arttırmak için karşı saldırılarla çatışmaları tüm Ortadoğu coğrafyasına yaydı. Bu tavır kendileri açısından anlaşılabilir ve bir yere kadar rasyonel bir adım. Ancak Türkiye, Azerbaycan, İngiltere ve Suudi Arabistan’ın ABD-İsrail ittifakı yanında savaşa girmesi tehlikesine karşı dikkatli olmak gerekiyor. Bu noktada da spekülatif bir zemin var. Çünkü İran saldırı yaptığında giriştiği eylemi reddetmeyen bir tavra sahip. Ama Azerbaycan’da düşen dronların sorumluluğunu kabul etmedi. Türkiye’ye parçası düşen füzeyi ateşlediğini, ama hedefin İncirlik olmadığını söyledi. Kıbrıs’taki durum da bir ölçüde karışık. İngiltere Kıbrıs’a yapılan dron saldırısının İran kaynaklı olmadığını açıkladı. Suudi Arabistan’daki petrol tesislerini kimin vurduğu da belli değil. Çok sayıda yorumcu İsrail-ABD güçlerinin bazı saldırıları İran’ın üzerine yıkarak bölge ülkelerini savaşa çekmeye çalıştığını düşünüyor. Aliyev’in oldukça sert açıklamalar yapan suçlayıcı üslubu İsrail’le çok yakın ilişkileri olan Azerbaycan’ın bu tuzağa düşme ihtimalinin yüksek olduğunu göstermekte.
10 günün ardından geldiğimiz yer ise göreli bir denge. Savaş kendini tekrar ediyor. Havadan yapılan bombardımanlar, düşen füzeler, kalkan uçak ve dronlar gündelik rutine dönüştü. Peki durum değişebilir mi? Kürt isyanı, Avrupalı veya Ortadoğulu büyük bir gücün savaşa girmesi, muhalif halkın ayaklanması, Hürmüz boğazı için kara harekatı ve İran'ın elindeki füze stokunun erimesi savaşın göreli dengesini değiştirecek olası gelişmeler. Tabii Kürt kartı ihtimali şimdiden devre dışı kaldı. Barzani ve Talabani’ye baskı yapan Trump büyük bir U dönüşüyle geri adım attı. Kürt grupların ABD’ye güvenerek savaşa girmesi çılgınca olurdu zaten. Daha iki ay önce SDG’yi kaderine terk etti ABD. Dahası Kuzey Irak’tan İran’a saldırı olursa Irak’ta iç savaş kaçınılmaz hale gelir. Şiiler elleri tetikte bekliyor.
Peki bundan sonra ne olacak? ABD-İsrail’in mühimmat ve savaş teknolojisi üstünlüğüne rağmen çatışmalardaki denge devam edecek. Çünkü saldıran tarafın başlangıçtaki oyun planı tutmadı. Emperyalist blok strateji değiştirmek zorunda. Ya amaçlarını minimalize edecekler -ki Trump’ın böyle bir şeye hiç niyeti yok- ya da yeni enstrümanlar devreye girecek. Petrol tesislerini vurarak İran’ı aç bırakma çatışmaların evrileceği zemin olarak ön plana çıkıyor.































Yorum Yazın