Her din kurumsallaşmış haliyle bir yorumdur ve günümüze değişik yorum biçimleriyle gelir. Tek tanrılı dinler bir kitap ve o dinin peygamberlerinin yaşam öykülerinde kaynağını bulur. Kitap ve yaşam öyküleri, peygamberlerin sözleri dinin öz ve temelini belirlemektedir. Ne var ki kutsal kabul edilen her satır ve her söz yaşamın karmaşıklığı, yeni icat ve keşifler, değişen dünya koşulları içinde yorumu gerektirmektedir.
Hristiyan ve Yahudilerin ortak kitabı Eski Ahit (Eski Sözleşme, Tevrat ve Zebur) büyük oranda Yahudi Peygamberlerin yaşam öykülerinden gelen nakillere bağlı olarak sonradan yazılarak kitap haline getirilmiştir. Başka bir anlatımla dinin temelini oluşturan öz , daha başlangıçtan itibaren insan yorumuyla kurumsal bir sisteme oturtulmuştur.
Hristiyanlığın kutsal kitabı Yeni Ahit(Yeni Sözleşme. İncil) farklı İncil yazarları tarafından 30-40 yıl sonra yazılmaya başlanmış ve içine Havarilerin sözleri eklenmiştir.300 küsur civarındaki İncil, Hz. İsa’nın ölümünden çok sonra 325 yılında İznik’te toplanan Konsil tarafından 4 nüshaya indirilerek Hristiyanlığın temelini oluşturmuştur. Bu temele de çağlar boyunca farklı Kilise Babalarının ve sonraki Konsillerin değişik yorumlarıyla Ortodoks, Katolik ve Protestanlık diye üç ana mezhebin doğumuna yol açmıştır. Üç ana kolun altında yüzlerce, binlerce alt mezhep mevcuttur.
İslam dinindeki birinci ana kaynağı Kur’an-ı Kerim açısından kurumsallaşma bağlamında daha tutarlı bir söylem ve süreçle karşılaşmaktayız. Hz. Muhammet’e gelen vahiyler hemen kürek kemiklerine ya da deri üstüne yazılmış ve ayrıca hafızlar ayetleri ezberlenmiştir. Peygamberin ölümünden takriben 20 yıl sonra Halife Osman zamanında kurulan heyet bugüne kadar gelen musafı derler. Ne var ki bu derlemede sureler tamamen insan iradesine göre sıraya konmuş, keza ayetlerde vahiylerin kronolojik sırasına dikkat edilmemiş ve heyet üyelerinin takdirine göre bir düzenleme gerçekleştirilmiştir. Örneğin önce Mekke’de nazil olan bir ayet, daha sonra Medine’de nazil olanla aynı surede yer almıştır. Bu tür yerleştirmede “insan aklının devreye “ girmesiyle sistem kurumsallaştırılmıştır. İslami terminolojiyle, “İrade-i Külliye” ile “irade-i cüziye” arasında sürekli irtibat olduğuna göre yadırganacak bir olayla karşılaşmamaktayız.
Hz. Muhammet’in davranış ve sözlerini içeren ikinci ana kaynak sünnet ve hadislere geldiğimizde Hristiyanlığın yaşadığı sürecin benzerini görmekteyiz. Emeviler döneminde 700.000’den fazla hadis uydurtulduğu söylenir. Peygamberin vefatından takriben 250 yıl sonra ilmi ve dürüstlüğüne güvenilen altı ulemanın(Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace) ayrı ayrı düzenlediği Kütüb-i Sitte diye adlandırılan ( 4000-7000 arasında hadisi içeren altı temel kitap )kitaplar “sahih”, doğru, geçerli, güvenilir kabul edilmektedir. Görüldüğü gibi burada da “insanların” devreye girerek yüzyıllardır tartışılan çok önemli bir konu ve olayı sağlam hale getirme çabasını görüyoruz. Hadis meselesi hala tartışılmakta, Şia ile Ehli Sünnet arasında anlaşmazlıklar bulunmakta ve “Hadislerin Sahihli Meselesi” tarzında makaleler, kitaplar yazılmakta, ”Hadis İlmi” diye dersler okutulmaktadır.
Görülüyor ki tüm tek tanrılı dinlerde, özde Allah buyruğu olarak kabul edilse de verilen mesaj geniş ve kapsamlı bir şekilde insan beyninin uğraş alanın sistemleştirmesine bırakılmıştır. Verilen mesajın musaf, kitap haline getirilmesi ve hadislerin sahihliğine dayalı olarak devlete rehber olması; halkın davranış biçimi haline gelip kült ve gelenekleşmesi insan akıl ve iradesinin yorum ve katkısıyla dinin kurumsallaşması demektir.
Kurumsallaşma sürecinde katkısı olan insanların ahlaki ve bilimsel konumu önem taşımaktadır. Hukuk kurallarını vazeden, yorumlayan ve uygulayan beyin eğer doğru bilgi, bilim ve vicdanla donanımlı değil tutku, menfaat ya da politik amaçların emrindeyse karanlık, kurnaz, yobaz tutumlarıyla inançlarının özüne ihanet etmektedir. Yok o beyin bilimden, doğrudan, ahlaktan, hakikatten yanaysa inancının özüne sadıktır ve getirmiş olduğu vicdanlı, hümanist, özgürlükçü yorumlarla “İrade-i Külliyenin” sesine kulak vererek, kurnazlığa değil “akla” dönüşmüştür.
Türkiye Müslümanlarının büyük çoğunluğunun mensubu olduğu Hanefi Mezhebinin kurucusu İmam Ebu Hanife Numan bin Sabit (699-767) nakilci değil akılcı yorumlardan yana bir yöntem tercih eder. İmam-ı Azam diye de adlandırılan fakih (hukukçu) öze, yani Kur’an ve sahih Hadislere bağlı olması koşuluyla değişen sosyoekonomik süreç içinde hukuk normlarının aklın süzgecinden geçirilerek yorumlanıp uygulanmasının gerekliliğini vurgular. Başka bir anlatımla Kur’an’ın ana hedefi ve aklın gereği olan adalet kavramı nakillerin donuk, katı biçimselliğinin üstünde olmalıdır. Bugünkü terminolojiyle Ebu Hanife hukukta sosyolojik ve teleolojik (gai, amaçsal) yorumu esas almıştır.
Yaşam tarzı ve sözleriyle, kitaplarıyla dinin özünün ahlak, adalet, dürüstlük, ahlak ve insanı sevmek olduğunu ortaya koyan Hallac-ı Mansur (858-922) bu uğurda Enel Hakk dediği için çarmığa gerilmiştir[1]. Onun düşüncelerinin takipçisi Hoca Ahmet Yesevi’nin (1093-1166) öğrencileri Horasan Erenleri Anadolu’ya gelip bu esaslara bağlı tasavvuf yorumunu anlatmıştır. Böylelikle ahali büyük çoğunlukla Müslüman olmuş; Anadolu Aleviliği doğmuş ve bugünkü Türkiye’nin “manevi çimentosunu” oluşturmuştur.
Tarihsel, kültürel ve inanca ilişkin Alevi ve Sünni kimliğimizin özü böyle iken günümüz Türkiyesi’nde aklın değil nakillerin tutuculuğuna dayalı bir din yorum ve uygulamasıyla karşı karşıya kalıyoruz Hak, hukuk, adalet ayaklar altında alınmakta, AHİM ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmamaktadır. Başka bir ifadeyle bırakın gai yorumu, metne bağlı lafzi yorum dahi güme gitmektedir. Dinin temel ve özünü görmek istemeyen hakim, savcı ve diğer yetkililer yürekten bağlı oldukları inançların biçim kuralları ve katı, donuk lafzıyla yetiniyorlarsa mezun oldukları hukuk fakültelerinde Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi, Hukuk Tarihi, Genel Kamu Hukuku, İnsan Hakları , Hukuk Metodolojisi derslerinden nasiplerini alamayan evrensel kültüre bihaber mekanik uygulayıcılar olmaktan ileri gidemezler.
[1] Hayatıyla ve düşünceleriyle ilgili bknz. ÖKTEM, Niyazi: Enel Hakk.Hallac-ı Mansur ve Massignon. Legem Yayıncılık. Ankara 2024.































Yorum Yazın