<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss xmlns:yandex="http://news.yandex.ru" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru" version="2.0">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/orbanin-yenilgisi-dunyanin-geri-kalanina-ne-anlatiyor-13083</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:27:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Orbán’ın yenilgisi dünyanın geri kalanına ne anlatıyor?*</h1>
                        <h2>Seçim öncesinde Macarlar, lider değişikliğinden ziyade rejim değişikliğinden bahsediyordu: Rus yanlısı, kleptokratik, yöneten partinin neredeyse her kuruma sızdığı bir sistemden; özgür, liberal ve Avrupa’ya yönelik bir düzene geçiş. Eğer Magyar sadece Orbán’ın biraz daha az yolsuzluk yapan versiyonu olsaydı, Donald Trump ve Vladimir Putin onu engellemek için bu kadar endişelenmezdi. Magyar’ın zaferinin jeopolitik sonuçları derin görünüyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/orbanin-yenilgisi-dunyanin-geri-kalanina-ne-anlatiyor-1776115751.webp">
                        <figcaption>Orbán’ın yenilgisi dünyanın geri kalanına ne anlatıyor?*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumartesi günü, Macaristan’daki seçimden bir gün önce, ülkenin kuzeydoğusundaki yaklaşık 16 bin nüfuslu, bakımsız bir kasaba olan Püspökladány’a gittim. Muhalefet lideri Péter Magyar’ın sondan bir önceki mitingi için oradaydım. Bölge geleneksel olarak Başbakan Viktor Orbán’ın Fidesz partisinin kalesi olmasına rağmen, Magyar’ın konuştuğu meydan dolmuş taşıyordu, çoğu genç ve genç ailelerden oluşuyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar kalabalığa tekrar tekrar “Korkmayın!” diye seslendi. Kalabalık da “Korkmuyoruz!” diye slogan attı. Kalabalıktaki bir kadına, iki çocuk annesi ve ilkokul öğretmeni Mariann Szabó’ya sordum: Magyar’ın bu sözleri ne anlama geliyor? İnsanlar neden korkuyordu? Szabó, kamuda çalışan insanların Fidesz’e karşı çıktıkları görülürse işlerini kaybedebileceklerinden ve geçimlerini sürdüremeyeceklerinden korktuklarını söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu korku, birçok insanın siyasi görüşlerini gizli tutmasına neden oluyordu. Magyar’ın kampanyasından önce Szabó, kasabasında Orbán’ı sevmeyen başkalarının da olduğunu biliyordu ama ne kadar olduğunu bilmiyordu. Birden her şeyin değişmek üzere olduğu hissine kapıldılar. Szabó, “Bunu Berlin Duvarı’nın yıkılmasından hemen önce, Macaristan’daki komünist diktatörlüğün son bulduğu1989’la karşılaştırabilirsiniz” diye ekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar günü geldi: Orbán yenildi. Macaristan’ın demokratik tarihinde en yüksek seçmen katılımıyla gerçekleşen seçimde, Magyar’ın Tisza partisi üçte iki çoğunluğu (anayasayı değiştirmeye yetecek kadar) kazandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın kendi gücünü korumak için yeniden yazdığı anayasayı değiştirebilecekler. Budapeşte’de Macarlar, şehrin muhteşem neo-Gotik Parlamentosu’nun karşısında Tuna Nehri kıyısında toplandı; tezahürat yapıyor, bayrak sallıyor ve şampanya patlatıyorlardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın yenilgi konuşması dev ekranda oynatıldığında 50 yaşındaki Zoli Kertész, “Bu müzik gibi!” diye haykırdı. Orbán’ın bazı hayranları, onun kaybetmesinin aslında hiç otokrat olmadığını kanıtladığını söylüyor. Oysa bu sonuç, Fidesz’e karşı muhalefetin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın iktidarını korumak için kurduğu tüm yapıları (aşırı çarpık seçim bölgeleri, ele geçirilmiş medya, devlet destekli propaganda, yerel himaye ağları ve yaygın tehditler ile sindirme) aşmayı başardı. Macar Sosyalist Partisi’nin eski eş başkanı ve milletvekili Ágnes Kunhalmi, 2022’de aday toplarken bir okul müdürünün aday olmayı reddettiğini anlattı; çünkü kızı öğretmen olduğu için işten atılacağından korkuyordu. Bir diğeri ise oğlunun Fidesz bağlantılı bir şirketle yaptığı iş ilişkisinin kesileceğinden endişe ediyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, mitinglerde sürekli Orbán’ın bir “mafya devleti” yönettiğini söylüyordu. Bu söylem karşılık bulmasaydı, bu kadar büyük bir farkla kazanması mümkün olmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son günlerde Orbán’ın kaybettiği netleşince, bazı Amerikan ve İngiliz muhafazakârlar onun asıl başarısının Macar solunu yok etmek olduğunu savundu. Budapeşte’deki Amerikalı muhafazakârların önde gelen isimlerinden Rod Dreher, “Péter Magyar’ın Orbán’ı yenme şansının nedeni, en azından kamuya açık olarak Orbán’ın savunduğu her şeyi kabul etmesi” diye yazmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunda biraz doğruluk payı var. Macaristan’daki seçim, tıpkı 2023’teki Polonya seçimi gibi, merkez sağ ile otoriter sağ arasında bir tercihti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, Orbán’ın yasadışı göçle mücadele konusunda direnişine katkı vermek için oy kullandı. Geçen yıl 100 binden fazla kişi Orbán’ın eşcinsel gurur yürüyüşünü yasaklama girişimine karşı Budapeşte’de yürüdüğünde, Magyar katılmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kunhalmi, Pazar günü seçilen parlamentonun 1989’dan beri ilk kez sol kanattan hiç temsilci içermeyeceğini söyledi; çünkü birçok ilerici aday, anti-Orbán oylarını bölmemek için adaylıktan çekildi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kunhalmi kendi adaylığını da iki hafta önce geri çekti; bu yüzden Seçim Günü onun için buruk bir gündü. Ancak Orbán ile Magyar (ya da en azından Magyar’ın vaat ettiği şey) arasındaki derin farkları küçümsemek büyük hata olur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, mevcut düzenden temiz bir kopuş vaadiyle kampanya yürüttü. Amerikan Demokratlarının da öğrenebileceği bir mesaj olarak da not edebilirsiniz. Ayrıca kamu kaynaklarını kullanarak kendilerini zenginleştirenleri yargılayacağını söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim öncesinde Macarlar, lider değişikliğinden ziyade rejim değişikliğinden bahsediyordu: Rus yanlısı, kleptokratik, yöneten partinin neredeyse her kuruma sızdığı bir sistemden; özgür, liberal ve Avrupa’ya yönelik bir düzene geçiş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer Magyar sadece Orbán’ın biraz daha az yolsuzluk yapan versiyonu olsaydı, Donald Trump ve Vladimir Putin onu engellemek için bu kadar endişelenmezdi. Magyar’ın zaferinin jeopolitik sonuçları derin görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán döneminde Macaristan, Ukrayna’ya yardımı ve hem Rusya hem İsrail’e yaptırımları veto etmişti. Magyar’ın hareketi Rusya’ya karşı düşmancaydı. Mitinglerinde insanlar 1956 Macar Devrimi’nden kalma “Rusya, evine dön!” sloganını atıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alman Marshall Fonu analisti Zsuzsanna Végh, “Avrupa Birliği ve NATO’ya güçlü bir bağlılık anlatısı var” saptamasını yaptı. Ayrıca Magyar’ın Benjamin Netanyahu ile kişisel bir ilişkisi olmadığı için, “Tisza hükümeti İsrail’e karşı bazı yaptırımları kabul edebilir” diye ekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar gurur yürüyüşüne katılmamış olsa da, Orbán’ın yaptığı gibi LGBTİ+ kişileri şeytanlaştırması pek olası değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar gecesi Tuna kıyısında kutlama yapanlar arasında 30 yaşındaki biseksüel Eszter Kalocsai ve 24 yaşındaki eşcinsel Milan Gabriel Berki de vardı. İkisi de sevinçten kendinden geçmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kalocsai, son 10 yıldır kadınlara olan ilgisini gizlediğini söyledi. “Harika!” diye bağırdı. “Artık dışarı çıkıp herkesi sevdiğimi söyleyebilirim! Aman Tanrım!” Berki ise “Duygu çok yoğun” diye ekledi. Magyar insanlara korkmamalarını söylemişti ve onlar da korkmadıklarını gösterdiler.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Michelle Goldberg</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/13/opinion/orbans-defeat-hungary-trump-world.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/13/opinion/orbans-defeat-hungary-trump-world.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-13082</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>2026: Risklerin yılı mı, eşitsizliğin derinleştiği bir kırılma eşiği mi?</h1>
                        <h2>2026’da dünya çok sayıda riskle karşı karşıya. Jeopolitik gerilimler, dezenformasyon, siber saldırılar, iklim şokları ve yapay zekâ temelli dönüşümler gerçek ve ciddidir. Ancak daha temel bir soru var: Bu risklerin bedelini kim ödeyecek?
Güncel raporların birlikte söylediği şey nettir: Riskler artıyor, Eşitsizlik derinleşiyor,  Sosyal politika kapasitesi, risk yönetiminin gerisinde kalıyor.  Bu nedenle 2026’nın ana teması güvenlik değil, adalet kapasitesi olmalıdır.
Eşitsizlik azaltılmadan, hiçbir risk gerçekten yönetilemez. Sosyal politika güçlendirilmeden, hiçbir güvenlik politikası sürdürülebilir olamaz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-1776108974.webp">
                        <figcaption>2026: Risklerin yılı mı, eşitsizliğin derinleştiği bir kırılma eşiği mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>2026’da dünya; jeoekonomik gerilimler, dezenformasyon, siber kırılganlık, iklim şokları ve yapay zekâ kaynaklı dönüşümlerle karşı karşıya. Güncel raporlar, risklerin küresel ölçekte arttığını açık biçimde gösteriyor. Ancak aynı raporların birlikte söylediği başka bir şey daha var: Riskler küresel, bedeller eşitsizlik üzerinden dağılıyor. Bu yüzden 2026’nın temel sorusu “ne kadar güvendeyiz?” değil, “ne kadar adiliz?” olmalı.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya, artık krizleri yalnızca tekil olaylar olarak değil, birbirini besleyen bir risk zinciri olarak yaşıyor. Jeopolitik gerilimler ekonomik kırılganlıkları büyütüyor, ekonomik kırılganlıklar toplumsal kutuplaşmayı artırıyor, kutuplaşma dezenformasyonu besliyor, dezenformasyon demokratik kurumlara güveni aşındırıyor. İklim krizi ise bu zincirin bütün halkalarını daha da kırılgan hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu, dünyayı “rekabetin ve güvensizliğin yoğunlaştığı” bir döneme girerken tarif ediyor.¹ Aynı rapor, devlet temelli silahlı çatışmaları, jeoekonomik karşılaşmayı, dezenformasyonu ve siber güvensizliği kısa vadeli en kritik riskler arasında sayıyor. ¹</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu tablo tek başına yeterli değil. Çünkü risklerin tanımı kadar, bu risklerin toplumsal olarak nasıl dağıldığı da belirleyici. Oxfam International’ın (Oxfam) eşitsizlik raporları, küresel servetin giderek daha küçük bir azınlığın elinde toplandığını; buna karşılık yoksulluğun, güvencesizliğin ve kırılganlığın geniş kitleler için kalıcılaştığını gösteriyor.²³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (United Nations Development Programme – UNDP) ise 2023/2024 İnsani Gelişme Raporu’nda küresel ölçekte “ilerleme tıkanması” yaşandığını, eşitsizliklerin ve siyasal kutuplaşmanın bu tıkanmayı daha da derinleştirdiğini vurguluyor.⁴</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle 2026’yı anlamak için tek başına güvenlik, teknoloji veya ekonomi başlıkları yetmez. Asıl mesele, risklerin eşitsizlikle birleştiğinde nasıl yıkıcı bir toplumsal güce dönüştüğüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Risk Artıyor Ama Dayanıklılık Artmıyor: 2026’nın Kırılgan Dünyası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF’in 2026 raporu, küresel sistemin aynı anda hem daha rekabetçi hem de daha kırılgan hale geldiğini söylüyor.¹ Kısa vadede:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Jeoekonomik karşılaşma,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet temelli silahlı çatışma,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal kutuplaşma</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">en yüksek risk algısına sahip alanlar arasında yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta vadede ise:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyon,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siber güvensizlik,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altyapı kırılganlıkları</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">öne çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo çoğu zaman “güvenlik politikaları” ve “stratejik hazırlık” başlıkları altında okunuyor. Oysa eksik kalan şey şu: Riskler artarken, toplumsal dayanıklılık aynı hızda artmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dayanıklılık, yalnızca devletlerin askeri ya da teknolojik kapasitesi değildir. Dayanıklılık, insanların:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">gelir kaybıyla nasıl baş ettiği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">barınma ve gıdaya nasıl eriştiği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">sağlık ve bakım hizmetlerine ulaşıp ulaşamadığı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kriz anında yalnız kalıp kalmadığıyla ilgilidir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP’nin raporu tam olarak bu noktaya işaret eder: Sosyal politika kapasitesi zayıfsa, riskler hızla “yaşam krizi”ne dönüşür.⁴</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güçlü sosyal koruma mekanizmalarına sahip ülkelerde ekonomik daralma yönetilebilirken, sosyal politika kapasitesi zayıf olan ülkelerde aynı daralma:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">gıda güvensizliği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">barınma krizleri,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kayıt dışı çalışmanın artışı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kadınlar için daha fazla ücretsiz bakım emeği anlamına gelir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle risk artışı ile eşitsizlik arasında doğrusal bir bağ vardır. Eşitsizlik ne kadar derinse, risk o kadar yıkıcı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eşitsizlik, 2026 Risklerinin Ortak Zemini</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam’ın <em>Inequality Inc.</em> raporu, küresel servetin sistematik biçimde küçük bir azınlıkta yoğunlaştığını ortaya koyuyor.² <em>Survival of the Richest</em> raporu ise kriz dönemlerinde bile süper zenginlerin servetinin arttığını, buna karşılık yoksul kesimlerin yaşam koşullarının ağırlaştığını gösteriyor.³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bulgular, eşitsizliğin yalnızca “sosyal bir sorun” olmadığını; siyasal, ekonomik ve güvenlik risklerinin tamamını besleyen yapısal bir zemin olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek eşitsizlik:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal kutuplaşmayı besler,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyona açık bir ortam yaratır,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurumlara güveni aşındırır,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratik karar alma süreçlerini zayıflatır.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden 2026 riskleri, eşitsizlikten bağımsız okunamaz. Eşitsizlik, risklerin üzerinde yükseldiği zemindir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İklim Krizi: Çevresel Riskten Küresel Adalet Krizine</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF, iklim krizini uzun vadeli en büyük küresel tehditlerden biri olarak tanımlar.¹ Ancak Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change – <strong>IPCC</strong>) Altıncı Değerlendirme Raporu, iklim krizinin etkilerinin sosyal ve ekonomik eşitsizliklerle doğrudan bağlantılı olduğunu açık biçimde ortaya koyar.⁵</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) raporları ise iklim krizinin kadınları orantısız biçimde etkilediğini gösterir:⁶</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Su ve gıda güvensizliği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artan bakım yükü,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şiddet riski,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erken yaşta evlilik ve yerinden edilme.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İklim krizi bu yüzden sadece çevre politikası değil, doğrudan bir <strong>sosyal politika ve eşitlik politikası</strong> meselesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Enerji ve Gıda Şokları: Jeopolitik Başlık Değil, Hayatta Kalma Meselesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji ve gıda güvenliği, genellikle “jeopolitik” bir başlık olarak ele alınıyor. Devletlerin enerji arzını nasıl çeşitlendirdiği, hangi ittifakları kurduğu ya da hangi ticaret yollarını güvence altına aldığı konuşuluyor. Oysa enerji ve gıda krizi, toplumların gündelik yaşamında çok daha doğrudan bir anlama sahip: sofra boşalıyor mu, ev ısınıyor mu, insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu, enerji fiyatlarındaki dalgalanmayı ve tedarik zincirlerindeki kırılganlığı ekonomik istikrar için temel risk alanları arasında sayıyor.¹ Bu, devletler açısından stratejik bir güvenlik sorunu. Ancak Oxfam’ın eşitsizlik verileri, aynı sorunun toplumlar için çok daha somut bir karşılığı olduğunu gösteriyor: Enerji ve gıda fiyatları yükseldiğinde bedeli ilk ödeyenler yoksul haneler, kadınlar ve güvencesiz çalışanlar oluyor.²³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (United Nations Development Programme – UNDP) raporu, artan yaşam maliyetlerinin küresel ölçekte insani gelişmeyi geriye çektiğini ve özellikle düşük gelirli grupları kalıcı yoksulluk riskiyle karşı karşıya bıraktığını vurguluyor.⁴ Enerji ve gıda şokları, bu nedenle sadece “ekonomik dalgalanma” değil, doğrudan bir sosyal politika krizidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kesişimsellik perspektifinden bakıldığında tablo daha da netleşir. Aynı enerji krizi:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek gelirli bir hane için bütçe kısıtı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşük gelirli bir hane için ısınma ve beslenme krizi,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar için ise artan bakım yükü ve ev içi emeğin ağırlaşması anlamına gelir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji güvenliği, yalnızca devletlerin arz güvenliği değildir; insanların gündelik yaşam güvenliğidir. Sosyal politika mekanizmaları güçlü değilse, enerji ve gıda krizleri hızla toplumsal yıkıma dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dezenformasyon: Bilgi Krizi Değil, Eşitsizliğin Siyasal Meşrulaştırıcısı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF, dezenformasyonu 2026 için en kritik risk alanlarından biri olarak tanımlıyor.¹ Dezenformasyon çoğu zaman “yanlış bilgi” problemi olarak ele alınıyor. Oysa bu mesele çok daha derin. Dezenformasyon, eşitsizliğin siyasal olarak meşrulaştırılmasını sağlayan güçlü bir araçtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP raporu, artan eşitsizliklerin ve siyasal kutuplaşmanın, kurumsal güveni zayıflattığını; bunun da bilgiye olan güveni aşındırdığını gösteriyor.⁴ Güven duygusu zayıfladığında insanlar kanıt aramaz, aidiyet arar. Bu ortamda dezenformasyon hızla yayılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyonun eşitsizlikle ilişkisi çift yönlüdür:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yandan yoksulluğu ve adaletsizliği görünmez kılar,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan eşitsizliği eleştiren talepleri “tehdit” gibi sunar.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece ekonomik eşitsizlik, siyasal olarak sorgulanamaz hale gelir. Dezenformasyon, sadece bilgi güvenliğini değil, demokrasi kapasitesini de çökerten bir mekanizmaya dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yapay Zekâ: Teknolojik Bir Riskten Çok, Yeni Bir Sosyal Eşitsizlik Katmanı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapay zekâ, 2026 gündeminde hızla yükselen bir risk alanı. WEF, yapay zekânın istihdam piyasaları, bilgi güvenliği ve yönetişim üzerinde büyük etkiler yaratacağını vurguluyor.¹</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak mesele sadece teknoloji değildir. Yapay zekâ, mevcut eşitsizlikleri yeniden üreten ya da derinleştiren bir sistem olarak çalışabilir. Eğitim, dijital okuryazarlık ve sosyal koruma mekanizmaları güçlü değilse:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşük nitelikli işler daha hızlı kaybolur,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınların yoğun olduğu bakım ve hizmet sektörleri daha kırılgan hale gelir,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dijital bölünme derinleşir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP raporu, dijitalleşmenin sosyal politika olmadan ilerlemesi hâlinde eşitsizlikleri kalıcılaştırdığını vurgular.⁴ Yapay zekâ, bu sürecin en güçlü hızlandırıcısıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kesişimsellik: Neden Bazıları Krizi Yaşarken, Bazıları Krizi “Okur”?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kesişimsellik, bir krizin etkilerinin tek bir faktörle açıklanamayacağını söyler. Sınıf, toplumsal cinsiyet, coğrafya, göçmenlik durumu ve sosyal politika kapasitesi birlikte çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kriz:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yoksul bir kadın için hayatta kalma mücadelesi,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göçmen bir aile için güvencesizlik,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta sınıf için yaşam standardında düşüş,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıcalıklı gruplar için ise “haber gündemi” olabilir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UN Women raporları, kadınların krizleri çok katmanlı yaşadığını gösteriyor:⁶<br />
Daha fazla ücretsiz emek, daha az gelir, daha fazla güvenlik riski ve daha az siyasal temsil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">IPCC ise iklim krizinin etkilerinin sosyal eşitsizliklerle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgular.⁵</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden 2026 riskleri, ancak kesişimsellik perspektifiyle adil biçimde yönetilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: 2026’nın Asıl Sorusu Güvenlik Değil, Adalet Kapasitesidir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2026’da&nbsp;dünya çok sayıda riskle karşı karşıya. Jeopolitik gerilimler, dezenformasyon, siber saldırılar, iklim şokları ve yapay zekâ temelli dönüşümler gerçek ve ciddidir. Ancak daha temel bir soru var:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu risklerin bedelini kim ödeyecek?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel raporların birlikte söylediği şey nettir:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Riskler artıyor.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eşitsizlik derinleşiyor.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal politika kapasitesi, risk yönetiminin gerisinde kalıyor.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle 2026’nın ana teması güvenlik değil, <strong>adalet kapasitesi</strong> olmalıdır.<br />
Eşitsizlik azaltılmadan, hiçbir risk gerçekten yönetilemez.<br />
Sosyal politika güçlendirilmeden, hiçbir güvenlik politikası sürdürülebilir olamaz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaynakça</strong></span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">World Economic Forum (2026). <em>Global Risks Report 2026</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam International (2024). <em>Inequality Inc.: How Corporate Power Divides Our World</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam International (2025). <em>Survival of the Richest</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">United Nations Development Programme (UNDP) (2024). <em>Human Development Report 2023/2024: Breaking the Gridlock</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) (2023). <em>AR6 Synthesis Report: Climate Change 2023</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UN Women (2023). <em>Gendered Impacts of Climate Change</em>.</span></span></li>
</ol>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-13081</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Zaman, yeni bir demokrasi zamanı</h1>
                        <h2>Macaristan’daki rejim değişimi sanırım bu düşündüğüm “milliyetçiliğin zavallı sınırları”nın aşılmakta olduğunun ilk işareti. Çünkü küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni süreçler yeni bir demokrasinin doğumunun da müjdecisi olacak. Bu demokrasi öyle insanların “sözde temsilcileriyle” yürüyen ve kralları, padişahları ve tek adamları çıkaran bir demokrasi değil, yerelin, katılımın ve kimlikler arası eşitliğin sağlandığı radikal bir demokrasi olacaktır. Bu süreçten kimse kaçamayacak. Erdoğan da Trump da, Modi ve diğerleri de bu süreçten kaçamayacaklar.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-1776108431.webp">
                        <figcaption>Zaman, yeni bir demokrasi zamanı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3 Aralık 2024’de bu sütunda şöyle <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/milliyetciligin-zavalli-sinirlari-9140">yazmışım:</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Küreselleşme ulus-devletin etki alanını daraltırken aslında ulus-devlet içinde “milliyetçiliğin” de varlığını daraltıyor. Bugünlerde gördüğümüz milliyetçilik hareketlerinin yükselişi ise aslında bu gerçeğe olan tepkinin bir sonucu. Ama ne yaparlarsa yapsınlar halklar daha ileri bir demokrasiyi, her biri kendi kimliğini de yaşayarak “birlikte” yeni bir demokrasi kuracaklar. Milliyetçiliğin zavallı sınırlarına yaklaştıkça bence görünen bu.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/gocmekte-olan-ulus-devlet-ve-yeniden-biz-olmak-8857">19 Kasım 2024’de</a> ise “bulunduğumuz “homojen ulus-devletler” çağı kapanmaktayken nasıl olacak da tek bir “ulus”un milliyetçiliği altında toplumlar bir araya gelecekler? Bu mümkün mü?” sorusunu sormuş cevaben de şunları yazmışım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;“Ben bu sorunun cevabını pek mümkün görmüyorum. Onun için de bu “milliyetçilik” rüzgarlarının uzun sürmeyeceğini, yerlerine çok-kimlikli, çok-yereli, demokratik, katılımcı yeni bir demokrasiyi insanlığın keşfedeceğini düşünüyorum.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra da daha henüz ABD+İsrail’in İran’a açtığı savaştan epey önce de (17 Haziran 2025) yine bu sütunda <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-milliyetcilik-ve-ocalan-11246">şunları yazmışım: </a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“İnsanlık tarihinde “milliyetçilik” milyonlarca insanın ölümüne neden olduktan sonra kendi sonuna doğru hızla ilerliyor. Gördüğümüz bu son milliyetçilik dalgası da bir süre sonra yine çok sayıda insan hayatına mal olarak bitecek ve insanlar yeni bir hayata gözlerini açacaklar. Gözlerini açacakları dünya ise, herkesin milliyeti, etnik kökeni ve inancını birlikte yaşayabilecekleri yeni bir dünya olacak”. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve savaştan bir ay önce <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kapitalizmin-yeni-yuzu-12376">6 Ocak 2026&nbsp;</a>ise;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Öyle görünüyor ki bu yeni milliyetçilik anlayışıyla yürüyecek bu yeni düzen yeni savaşlara gebe. Bu savaşların nerede ve nasıl olacağını bilmiyoruz. Ama yerkürenin depremlere en çok gebe olduğu bizim coğrafyamızın da bu gelişmelerden nasibini alma ihtimali küçümsenecek bir ihtimal değil”</em> demişim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sabah Macaristan’dan gelen haberlerden Macaristan’ın “Milliyetçiliğin Zavallı Sınırları”nı aştığını öğrendiğimde aklıma bunlar geldi. Macaristan halkının önemli bir çoğunluğu Orban’ın tek adam yönetimine, onun milliyetçilik anlayışına dur dedi ve öyle anlaşılıyor ki orada inşa edilmiş otokratik yönetimin bütün kurumlarını da yakında değiştirecekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet Macaristan’daki rejim değişimi sanırım bu düşündüğüm “milliyetçiliğin zavallı sınırları”nın aşılmakta olduğunun ilk işareti. Çünkü küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni süreçler yeni bir demokrasinin doğumunun da müjdecisi olacak. Bu demokrasi öyle insanların “sözde temsilcileriyle” yürüyen ve kralları, padişahları ve tek adamları çıkaran bir demokrasi değil, yerelin, katılımın ve kimlikler arası eşitliğin sağlandığı radikal bir demokrasi olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçten kimse kaçamayacak. Erdoğan da Trump da, Modi ve diğerleri de bu süreçten kaçamayacaklar. Bu nedenle de CHP biraz özgüven yoksunluğundan olsa gerek eski “baba ocağı” deyip de yeniden saflarına aldığı ya da almayı düşündüğü “milliyetçi-ulusalcı”lara bel bağlamak yerine toplumun mağdur kesimlerinin demokrasi, özgürlük ve eşitlik arayışlarına kulak vermelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya değişiyor. Ulus-devletler içinde avantajlıların tutundukları milliyetçilikler de tarihin çöplüğüne gidiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaman yeni bir demokrasi zamanı! Unutmayalım!</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/islamabadda-tikanan-aris-yeni-belirsizlikler-13080</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İslamabad’da tıkanan arış: Yeni belirsizlikler</h1>
                        <h2>İslamabad’da 21 saat süren kritik görüşmelerden sonuç çıkmadı; barış umutları yerini derin bir belirsizliğe bıraktı. ABD Başkanı Trump’ın ilan ettiği askeri zafer, sahada İran’ın siyasi direnci ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hamleleriyle sarsılırken, küresel hegemonyanın sınırları da net bir şekilde görünür</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/islamabadda-tikanan-aris-yeni-belirsizlikler-1776082484.webp">
                        <figcaption>İslamabad’da tıkanan arış: Yeni belirsizlikler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya, cumartesi günü adeta nefesini tuttu. ABD–İsrail–İran savaşının 40. gününde ilan edilen ateşkesin ardından, Pakistan’ın başkenti İslamabad’da ABD ile İran arasında yürütülen müzakerelerin sonuçları merakla bekleniyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Müzakere toplantısı açıklandığı ilk saatlerden itibaren televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde “savaşı kim kazandı?” tartışmaları erken ve kesin ifadelerle yapılmaya başlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İslamabad’da 21 saat süren görüşmelerin ardından ise herhangi bir anlaşma sağlanamadı ve müzakere sona erdi. ABD heyeti Pakistan’dan ayrıldı. Masadan barış çıkmadı. Açıkçası, çıkmasını beklemek de gerçekçi değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarafların ilk açıklamaları, müzakerelerin geleceğine dair belirsizliği artırdı. ABD heyeti başkanı ve Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’ın Washington’ın şartlarını kabul etmeyi reddettiğini belirtti ve görüşmelerin tıkanma nedeninin “İran’ın nükleer silah üretmeyeceğine dair kesin bir taahhüt vermemesi” olduğunu ifade etti. ABD heyetinin “nihai ve en iyi” tekliflerini sunduğunu söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Donald Trump ise daha taraflar masada buluşmadan savaşın kazananının ABD olduğunu ilan etmişti. Büyük bir askeri başarı elde ettiklerini duyurdu. Görüşme sonrasında da bir anlaşmaya varılmasının kendisi için önemli olmadığını ve İran’ı askeri olarak mağlup ettiklerini savundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise görüşmelerin güvensizlik atmosferinde gerçekleştiğini belirterek, tek oturumda anlaşmaya varılmasının beklenmemesi gerektiğini ifade etti. İran’ın Pakistan ve bölgedeki diğer ülkelerle temaslarını sürdüreceğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran medyasına göre, görüşmelerde Hürmüz Boğazı ve nükleer materyallerin ülke dışına çıkarılması gibi kritik başlıklar öne çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeyden önce, savaşın en önemli taraflarından biri olan İsrail müzakerelere dahil edilmemişti. Üstelik ateşkesin ilk saatlerinden itibaren Lübnan’ın ateşkes kapsamı dışında olduğu iddiası, sürecin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. İsrail, Lübnan’daki Hizbullah hedeflerine yönelik hava saldırılarını sürdürürken, Başbakan Netanyahu savaşın henüz bitmediği mesajını verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barış görüşmelerinin arabulucusu Pakistan ise ABD ve İran’ı ateşkes taahhütlerine uymaya ve kalıcı barış için çaba göstermeye çağırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi herkes şu sorulara yanıt arıyor: İslamabad’da masada ne oldu ve bundan sonra ne olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuya yalnızca askeri bilanço üzerinden bakmak yanıltıcı olur. Asıl mesele, ortaya çıkan siyasal tablodur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail, İran’a savaş açarken ileri sürdükleri gerekçeler açısından somut bir sonuç elde edemeden müzakere masasına oturmak zorunda kaldı. Bu durumu ortaya çıkaran birçok faktör bulunuyor. Bunlardan biri, Trump yönetimi içinde yükselen itirazlar ve çekincelerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer neden ise savaşın plansız ve yanlış hesaplarla başlatılmış olmasıdır. Bu durum, ABD’nin küresel hegemonya hedefleri açısından yeni sorunlar üretmeye başladı ve tarihsel müttefikleriyle ilişkilerini zorladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden geliştirdiği hamlelerin enerji, ekonomi ve finans alanlarında yarattığı etkiler, savaşa zorunlu bir ara verilmesini beraberinde getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ABD’den Zorunlu Mola </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat 2026’da başlayan saldırılarla birlikte Orta Doğu merkezli, küresel etkileri olan yeni bir enerji savaşı ortaya çıktı. 8 Nisan itibarıyla bu savaşa iki haftalık bir ara verildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail, büyük bir yıkım kapasitesine sahip olduklarını gösterdi. Ancak bu askeri gücü kalıcı bir siyasi sonuca dönüştürmenin zorluğu da ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçte ABD’nin küresel ölçekte zor kullanma kapasitesinin sınırı daha net görünür oldu. . Buna rağmen saldırı ve tehditlerin sürmesi, ABD’nin küresel etkisini daha da zayıflatacak &nbsp;ve güven üretme kapasitesini aşındıracaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran ise ağır yıkıma rağmen teslim olmayarak siyasi açıdan önemli bir direnç göstermiş oldu. İran rejimi, ABD–İsrail’in üstün askeri gücü karşısında ülkedeki yıkımı engelleyemedi; ancak teslim de olmayarak siyasi açıdan önemli bir direnç sergiledi. Bu durum, İran açısından sınırlı da olsa bir pozitif bir hava oluşturdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kapitalist emperyalist sistemin kendi kurallarını dahi zorlayan bir biçimde İsrail ile birlikte İran’a savaş açan ABD Başkanı Trump’ın, iki haftalık ateşkes sürecinde içine düştüğü zor durumu toparlayabilecek bir kapasite ve zihniyete sahip olduğu söylenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, ABD’nin sarsılmaz olduğunu düşündüğü küresel gücüne güvenerek, İsrail ile birlikte tüm dünyayı sarsan ve Orta Doğu’yu ateş altına alan bir savaş başlattı. Yanıldığı ortaya çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdilik nasıl tornistan edeceğine karar vermiş değil. Bu nedenle ateşkes süreci içinde ya da sonrasında savaşın yeniden başlaması ihtimali oldukça yüksektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Enerji taşımacılığı açısından kritik önemde Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması oldu. Ve yeni statüsü etrafında ilk raunttun nasıl sonuçlanacağı savaşın yeni döneminin gidişatına ilişkin ilk işaret olacak. İran elindeki en önemli kozu saldırmazlık güvencesi alana kadar tutmak isteyecek. ABD ise müttefiklerini az da olsa yumuşatacak bir sonuca bir an önce ulaşmak istiyor.&nbsp; </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bundan sonrası </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık hiçbir şeyin Trump için eskisi kadar kolay olmayacağı da açıktır. Müttefikleri, bölge ülkeleri ve kendi seçmeni nezdinde itibarı ciddi biçimde zedelenmiş durumdadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin aynı tutumu ve politikaları sürdürmesi, &nbsp;saldırılarına ve tehditlerine devam etmesi, küresel etkisini daha da zayıflatabilir. Bu rıza üretme kapasitesinin aşınması anlamına gelecektir. 10 Nisan’daki İslamabad toplantısında ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in de bunu yakından görmüş ve hissetmiş olması muhtemeldir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran açısından ise mevcut durumu korumak dahi bir “kazanım” olarak değerlendirilebilir. Buna karşılık ABD ve İsrail’in yeni bir siyasi anlatıya ihtiyacı bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın temel motivasyonu, düşük maliyetli bir çıkışla bir zafer hikâyesi üretmekti. Bundan sonra belirleyici olacak olan, İran ile müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceği ve İsrail’in bu sürece nasıl dahil edileceğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat’ta başlayan bu savaş, birçok yerleşik kabulü sarstı. Yeni küresel güç dengelerinin şekillendiği bu dönemde, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı açıkça görülmektedir. Dünya, çok katmanlı ve derin bir belirsizlik sürecine girmiştir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hazinenin-krizlerle-imtihani-13079</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hazinenin krizlerle imtihanı</h1>
                        <h2>2026'nın ilk çeyreğinde Hazinenin krize karşı reaksiyonu, 2025'in aynı dönemine kıyasla genel olarak daha kontrollü bir görünüm veriyor. Kasa daha yüksek; dış borçlanma yıllık hedefin yarısı oranında gerçekleştirilmiş durumda; Hazine nakit açığı azalırken faiz dışı denge pozitif. Ancak faiz giderlerindeki iki katına ulaşan artış ve önümüzdeki dönemin borç servisi takvimi bütçe yönetimini daha önemli hale getiriyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hazinenin-krizlerle-imtihani-1776082091.webp">
                        <figcaption>Hazinenin krizlerle imtihanı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine geçen yılın ilk çeyreğini 19 Mart kriziyle kapatmıştı. Bu yıl da yine Mart ayında ABD ve İsrail’in İran saldırısıyla yükselen riskler ve artan belirsizlik koşullarıyla karşı karşıya kaldı. Ancak geçen yıldan alınan dersler bu yılki krizde işe yaramış görünüyor.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine Nakit Durumu</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart ayına ilişkin Hazine nakit durumu önceki aylarda olduğu gibi geçen yılın aynı dönemine kıyasla kayda değer bir iyileşmeye işaret ediyor. İlk çeyrek verileri de Hazine hesaplarına giren gelirlerin geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 65 büyüdüğünü, faiz dışı dengenin fazlaya döndüğünü, nakit açığının da yüzde 31,5 oranında azaldığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*2Np7NvC3R4c96axzOUMeOQ.png" style="height:196px; width:700px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynak: HMB ve kendi hesaplamalarım</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kâğıt üzerinde Hazine nakit durumunun 2025'ten çok daha iyi göründüğü doğru. Ama aynı kâğıdın arka yüzünde faiz ödemelerinin iki katına çıktığını görüyoruz.</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Krizlerin Gölgesinde Finansman</span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Faiz ödemelerinin baskıladığı gelir-gider dengesi, anapara ödemelerinin de devreye girmesiyle birlikte özellikle kriz koşullarında Hazine’nin finansman programını ve kasa-banka durumunu olumsuz etkiledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart 2025 ve sonrasında yaşanan siyasi gerilim o dönem nispeten hafif bir iç borç itfa programı olan Hazine’nin futbol deyişiyle “ters ayakta” yakalanmasına neden olmuştu. Bu dönemde toplam 230 milyar TL dış borç servisi olan Hazine, 12 Şubat 2025 tarihinde gerçekleştirdiği 2,5 milyar dolarlık ihracın ardından Mart ayında yeni dış tahvil ihracı yapamamış ve dış borç ödemelerini iç borçlanma ve kasa kullanımı yaparak yerine getirmişti. Nitekim, kasa-bankada 395 milyar TL’lik azalmanın ardından Mart sonunda Hazine kasa durumu 123 milyar TL civarına gerilemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine’nin 19 Mart sonrasındaki ilk dış tahvil ihracını Mayıs sonunda gerçekleştirebilmişti. Yılın genelinde de iç borç anapara ödemesinin üstünde borçlanmalar yaparak 2025 sonunda kasa durumunu 1 trilyon TL’nin üzerine taşımıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*SUL9bCcRlLFlyRl7gNa6Tg.png" style="height:235px; width:700px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynak: HMB ve kendi hesaplamalarım</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 yılının ilk çeyreği ise farklı bir resim çiziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 yılının ilk üç ayında iç borç anapara ödemelerinin 117 milyar TL gibi oldukça düşük bir seviyede olması Hazine’ye Mart ayında karşılaşılan kriz koşulları karşısında bir nebze de olsa esneklik sağlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail’in İran’a 28 Şubat’ta başlattığı saldırıların hemen öncesinde Hazine yüklü Ocak ve Şubat borç ödeme takvimini arkada bırakmıştı. Dahası, Hazine 13 milyar dolarlık 2026 yılı dış tahvil ihraç hedefinin 5,9 milyar dolarlık kısmını tamamlamış, kasasını da 1 trilyon TL’nin üstünde bir bakiye ile Mart ayına devretmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*c3dcTEr1RdCEe9ZRmCyNSA.png" style="height:226px; width:700px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart ayına kriz koşullarında giriş yapan Hazine, faiz dışı giderlerin de baskılanmasıyla, ayı 145 milyar TL kasa kullanımı yaparak tamamlamış oldu. Böylece kasa-banka mevcudu 900 milyar civarına gerilemiş olsa da, bu seviye refinansman riski açısından Hazine'ye hâlâ güçlü bir destek sağlıyor.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yılın Geri Kalanına Bakarken</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine, savaşın neden olduğu krizin ilk ayını kazasız belasız atlatmış olsa da önümüzdeki aylara uzanıldığında birkaç kritik tarih öne çıkıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşağıdaki grafiklerde gerçekleşmeler açık mavi ile, projeksiyon dönemindeki yılın kritik ayları ise turuncu ile işaretlenmiş durumda. Bu resim bize savaşın uzaması durumunda Hazine kasasına ciddi anlamda ihtiyaç duyabileceğimizi söylüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden derseniz, öncelikle Nisan ve Haziran aylarında yaklaşık 5 milyar dolarlık dış borç itfası bizi bekliyor ve uluslararası tahvil piyasaları yeni bir ihraç için uygun koşullar sağlamıyor. Öte yandan Haziran-Ağustos döneminde ise iç borç cephesinde yaklaşık 1,6 trilyon TL’lik anapara ödemesi sıraya giriyor. Ekim ise yılın en yüklü dış ödeme ayı: 3,5 milyar dolar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*1V7sL_TkeBlnRSk5VJQPWQ.png" style="height:746px; width:700px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çerçevede borç idaresinin önündeki sürecin nasıl şekilleneceği, dış finansmana erişim imkanlarının nasıl seyredeceği büyük ölçüde İran savaşının nasıl seyredeceğine bağlı ve belirsizlik yüksek.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç: Ak Akçe Kara Gün İçindir</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026'nın ilk çeyreğinde Hazinenin krize karşı reaksiyonu, 2025'in aynı dönemine kıyasla genel olarak daha kontrollü bir görünüm veriyor. Kasa daha yüksek; dış borçlanma yıllık hedefin yarısı oranında gerçekleştirilmiş durumda; Hazine nakit açığı azalırken faiz dışı denge pozitif. Ancak faiz giderlerindeki iki katına ulaşan artış ve önümüzdeki dönemin borç servisi takvimi bütçe yönetimini daha önemli hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle, ekonomi yönetiminin ilk aylarda gösterdiği bütçe performansını yılın geneline yayması gerekiyor. Zira Hazinenin “kara gün parası” bir tampon oluştursa da, bu tamponun ne kadar dayanacağı büyük ölçüde dışsal faktörlere bağlı.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trumpin-savasi-amerikayi-dort-yoldan-zayiflatiyor-13077</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 08:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump’ın savaşı Amerika’yı dört yoldan zayıflatıyor*</h1>
                        <h2>Hiçbir Amerikalının Trump’ın eleştirmenleri dahil olmak üzere kendi ülkesinin başarısızlığını dilemesi yanlıştır. Hepimizin onun yönettiği ülkede payı var. Özgür dünyanın da öyle. Çin ve Rusya’ya karşı koyacak ekonomik ve askeri güce sahip başka hiçbir demokrasi yok. Amerika’nın bu savaşla daha zayıf ve daha yoksul hale gelmesi, Dünya’da otoriterliği artıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpin-savasi-amerikayi-dort-yoldan-zayiflatiyor-1776056870.webp">
                        <figcaption>Trump’ın savaşı Amerika’yı dört yoldan zayıflatıyor*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump 28 Şubat’ta İran’a saldırdığında, bu kararını pervasız olarak nitelendirmiştik. Savaşa Kongre onayı olmadan ve çoğu müttefikin desteğini almadan girdi. Amerikan halkına ince ve çelişkili gerekçeler sundu. Bu naif rejim değişikliği girişiminin neden Irak, Afganistan ve diğer yerlerdeki önceki Amerikan girişimlerinden daha iyi sonuç vereceğini açıklamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan geçen altı haftada, bu savaşın pervasızlığı daha da netleşti. Dikkatli askeri planlamayı hiçe saydı, içgüdülerine ve temennilerine göre hareket etti. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Trump’a saldırıların İran’da halk ayaklanmasına yol açacağını öngördüğünü söylediğinde, CIA Direktörü bu fikri “gülünç” diye nitelendirmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump buna rağmen ilerledi. Kendine öyle güveniyordu ki, İran’ın yapabileceği bariz karşı hamleye (Hürmüz Boğazı’nı kapatarak petrol fiyatlarını fırlatmak) karşı hiçbir plan yapmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın nükleer programını yeniden inşa etmek için kullanabileceği zenginleştirilmiş uranyumu güvence altına alacak makul bir strateji de geliştirmedi. Geçen hafta, İran medeniyetini yok etme yönündeki yasa dışı ve ahlaksız tehditlerden, ilan ettiği savaş hedeflerinin çoğunu gerçekleştiremeyen son dakika ateşkesine savruldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran, anlaşmanın merkezi bir maddesine hâlâ karşı çıkıyor ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen trafiğin büyük kısmını engellemeye devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın sorumsuzluğu, Amerika Birleşik Devletleri’ni utanç verici bir stratejik yenilginin eşiğine getirdi. Daha önce de vurguladığımız gibi, İran rejimi hiçbir sempatiyi hak etmiyor. On yıllardır kendi halkını ezdi ve başka yerlerde terörü destekledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut savaş, Haziran’da ABD ve İsrail’in yaptığı saldırılar ile 2023’ten beri İsrail’in diğer operasyonlarıyla birleşince İran’ı önemli ölçüde zayıflattı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donanması, hava kuvvetleri ve hava savunma sistemleri tahrip edildi, nükleer programı geriletildi. Hamas, Hizbullah ve Suriye’nin devrilmiş hükümeti gibi bölgesel müttefiklerinden oluşan ölümcül ağı da aşındırıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu başarılar, savaşın Amerika Birleşik Devletleri’ni zayıflattığı gerçeğini gizleyemiyor. Trump’ın dikkatsizliğinin doğrudan sonucu olarak Amerika’nın ulusal çıkarlarına dört ana darbe vurulduğunu görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu darbeler, Çin, Rusya ve diğer yerlerdeki otokratların zaten cesaretlendiği bir dönemde küresel demokrasiyi de zayıflatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birinci darbe ki bu ABD ve dünya için en somut darbedir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı silahlandırarak küresel ekonomi üzerindeki etkisini artırmasıdır. Dünyadaki petrol ve sıvılaştırılmış doğal gazın yaklaşık %20’si, İran’ın güney kıyısına bitişik olan bu boğazdan geçer. Savaştan önce İran liderleri, trafiği kapatmanın yeni ekonomik yaptırımları ve askeri saldırıyı davet edeceğini korkuyordu. Saldırı zaten gerçekleşince, İran boğazı neredeyse kendi gemileri hariç tüm trafiğe kapattı. Bu politika ucuz çünkü çoğunlukla tehditle yürüyor: Bir drone, füze veya küçük bir tekne bir tankeri havaya uçurabilir. Buna karşılık, boğazı zorla yeniden açmak devasa bir askeri operasyon gerektirir; muhtemelen kara birlikleri ve uzun süreli işgal de buna dahildir. Trump’ın boğaz konusunda öngörüsüzlüğü, göz kamaştırıcı bir yeteneksizliği ortaya koyuyor. İki haftalık ateşkes, statükoyu geri getirmiyor çünkü İran hâlâ trafiği sınırlıyor ve nihai barış anlaşmasının parçası olarak geçiş ücreti koyma tehdidinde bulunuyor. Savaş, İran liderlerine bu suyolunu kontrol etmenin gerçek bir olasılık olduğunu gösterdi. Zamanla diğer ülkeler boru hatları gibi alternatifler geliştirecek ama bunlar zaman alacak. Şu an için İran, altı hafta önce ancak hayal edebileceği bir diplomatik kaldıraç kazandı gibi görünüyor. Durumu değiştirmenin görünürdeki tek yolu, küresel bir koalisyonun boğazın yeniden açılmasını talep etmesi ama bu Trump’ın kesinlikle önderlik etmeye uygun olmadığı bir koalisyon.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci darbe Amerika’nın dünyadaki askeri itibarına yönelik oldu. Bu savaş, Ukrayna, İsrail ve diğer müttefiklere verilen son Amerikan yardımlarıyla birlikte, Tomahawk füzeleri ve Patriot önleyicileri gibi bazı silah stoklarını önemli ölçüde tüketti. Uzmanlar, Pentagon’un sadece İran savaşında Tomahawk füzelerinin dörtte birinden fazlasını kullandığını düşünüyor. Stokları eski seviyesine getirmek yıllar alacak ve ABD bu arada askeri gücünü nasıl koruyacağı konusunda zor seçimler yapmak zorunda kalacak. Pentagon zaten Güney Kore’deki füze savunma sistemlerini çekti. Savaş ayrıca ABD ordusunun yeni savaş yöntemlerine karşı savunmasız olduğunu ortaya çıkardı. Amerika, İran’ın geleneksel hava ve deniz kuvvetlerini yok etmek için milyarlarca dolarlık yüksek teknolojili mühimmat kullandı; Tahran ise Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği durdurmak ve bölgedeki hedefleri vurmak için ucuz, tek kullanımlık dronlar kullandı. Dünya, askeri harcaması ABD’nin yüzde biri olan bir ülkenin çatışmada ABD’yi nasıl aşındırabileceğini gördü. Bu, Amerikan ordusunu reforme etme ihtiyacının acil bir hatırlatıcısı olarak kayda geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üçüncü büyük maliyet Amerika’nın ittifaklarına yönelik darbe ile ortaya çıktı. Japonya, Güney Kore, Avustralya, Kanada ve Batı Avrupa’nın çoğu bu savaşta ABD’yi desteklemeyi reddetti. Trump’ın onlara muamelesi düşünüldüğünde bu durum hiç de şaşırtıcı değildi. Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak için onlardan yardım istediğinde, çoğu müttefik bunu reddetti. Bu ülkeler önemli noktalarda müttefik kalmaya devam edecek ama artık ABD’yi güvenilir bir dost olarak görmediklerini açıkça belirttiler. Gelecekte Washington’a daha iyi direnebilmek için artık kendi aralarında daha güçlü ilişkiler kurmaya çalışıyorlar. Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nden Daniel Byman şöyle yazdı: “İran savaşının ABD’ye vereceği belki de en büyük uzun vadeli zarar, dünya çapındaki müttefikleriyle ilişkilerinde olacaktır.” Orta Doğu’daki durum daha nüanslı. İran’ın savaş sırasında Arap komşularına saldırması, bu ülkeleri ABD’ye yaklaştırabilir. Ancak bu olasılık belirsiz. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri savaş nedeniyle ekonomik zarar gördü ve Trump’ın ateşkesinden dolayı da terk edilmiş hissettiler. Son altı hafta, onlara Trump’ın yargısına ve çıkarlarını anlama kapasitesine dair şüphe duymak için yeterince neden verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dördüncü darbe ise Amerika’nın ahlaki otoritesine geldi. Bu ülke tüm kusurlarına rağmen, dünyanın birçok yerinde hâlâ bir işaret feneri olmaya devam ediyor. Anketlerde insanlara “Keşke taşınabilseniz” diye sorulduğunda ABD ezici şekilde birinci çıkıyor. Amerika’nın cazibesi sadece refahından değil, özgürlük ve demokratik değerlerinden geliyor. Trump siyasi kariyeri boyunca bu değerleri belki de en çok geçen hafta İran medeniyetini yok etme tehdidinde bulunduğunda aşındırdı. Savunma Bakanı Pete Hegseth ise “düşmanlarımıza merhamet yok” benzeri kana susamış bir dizi açıklama yaptı. Bunlar normalde savaş suçu olurdu. Trump ve Hegseth, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin dünyada reddedilmesine öncülük ettiği vahşi bir silahlı çatışma yaklaşımını benimsedi. Bunu yaparak, insan onurunu daha özgür ve açık bir dünya argümanının merkezine koyduğunu iddia eden Amerikan küresel liderliğinin temellerini sarstılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Editör kurulumuz uzun zamandır Trump’ın siyaset ve yönetimine karşı çıktı. Yine de son altı haftadaki başarısızlıklarından zevk almıyoruz. Bir kere, İran’da, İsrail’de, Suudi Arabistan’da, Katar’da, Birleşik Arap Emirlikleri’nde ve başka yerlerde ölüm, yaralanma ve yıkım yaşandı. Savaşta en az 13 Amerikalı asker hayatını kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca hiçbir Amerikalının da Trump’ın eleştirmenleri dahil olmak üzere kendi ülkesinin başarısızlığını dilemesi yanlıştır. Hepimizin onun yönettiği ülkede payı var. Özgür dünyanın da öyle. Çin ve Rusya’ya karşı koyacak ekonomik ve askeri güce sahip başka hiçbir demokrasi yok. Amerika’nın bu savaşla daha zayıf ve daha yoksul hale gelmesi, otoriterliği artıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu anki en iyi umut kulağa naif gelebilir ama hâlâ doğruluk payı içeriyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump en sonunda dürtüsel tutumla yalnız başına hareket etme yaklaşımının yetersizliğini kabul etmelidir. Bunun yanı sıra; savaşın verdiği zararı en aza indirmek için Kongre’yi sürece dahil etmeli ve müttefiklerden yardım istemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* NYT Yayın Kurulu</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Link:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/12/opinion/trump-iran-war-incompetence-america.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/12/opinion/trump-iran-war-incompetence-america.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bir-gunun-hikayesi-13076</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bir günün hikayesi...</h1>
                        <h2>Erkol'un tutuklanmasının nedeni  CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yürüttüğü etkili muhalefettir. CHP’nin etkili muhalefetinin önemli kolonlarından biri de CHP Ankara İl örgütü ve başındaki isim olarak Ümit Erkol’dur. Tekrar edelim; bir olursak, iri oluruz, iri olursak diri olur; evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu, özgürlükçü ve demokratik Türkiye’yi inşa etmiş oluruz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-gunun-hikayesi-1776011154.webp">
                        <figcaption>Bir günün hikayesi...</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Perşembenin hikayesi de denilebilir buna.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Erken başlar benim günüm; o gün de öyle oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kitap Fuarına katılmak üzere Bursa’ya gideceğimin duyurusunu hazırlayıp paylaşmıştım ki bir telefon geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">“İl başkanımız alındı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Nedenini, niçinini sormadan hazırlanıp çıktım. Yolda yaptım duyurusunu. Ben varana dek çoğu gelmişti arkadaşlarımın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O sırada, açık televizyon ekranında, birbirinden tuhaf, insana yaşadığı ülkenin sürrealist olduğunu düşündürten üç altyazı geçiyordu peş peşe. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Birincisi “CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol, gözaltına alındı. Erkol’un İzmir’e götürüldüğü öğrenildi” şeklindeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">İkincisi en az onun kadar tuhaftı; “Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki gözaltına alındı”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Üçüncü altyazıysa hukuk kitaplarına taş çıkartacak cinsteydi; “Bursa Büyükşehir Belediyesinde Başkan vekili seçimi için salona girmek isteyen CHP’li meclis üyelerine biber gazı sıkıldı”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Gün henüz başlamıştı ama her biri birbirinden trajikomik üç olay gerçekleşmişti. Ondan bir hafta önce de, yaşadığı köyün doğasını, ağacını, ormanını korumak isteyen Esra Işık tutuklanmıştı. Tapusu İzmir Büyükşehir Belediyesinde olan Meslek Fabrikası binasının; İstanbul Yerebatan Sarnıcının bir gecede Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmesi de cabası…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>NE DEVE GÜTMEK, NE DE DİYARDAN GİTMEK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Neden?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bursa’dan başlayalım. Önceki günlerde tutuklanmıştı Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey. Nilüfer’de yıllarca belediye başkanlığı yapmış; 2019’da, Büyükşehir Belediyesini kıl payı yahut sandık oyunlarıyla kaybetmiş ama o sandığı tecellisi deyip bir sonraki seçime kadar çalışıp çabalamış ve 2024’de seçimi kazanmıştı. Türkiye çapında bir numara yaptığı Nilüfer’den sonra Bursa’yı çekim odağı haline getirmekti amacı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kent rantlarının ve kupon arsaların rüyasını görenler de farkındalardı yaklaşan tehlikenin. Ne yapıp, edip Bozbey’i ele geçirme planları üzerine yoğunlaşmışlardı. İpuçlarını, geçtiğimiz aylar boyunca trol hesaplar aracılığıyla Bozbey’in AKP’ye geçeceği dedikodularını köpürtmüşlerdi. Bununla bir taraftan Bozbey’i “ikna etmek”, diğer taraftan kendisine oy veren seçmenlerle ve partisiyle Bozbey’in arasını &nbsp;açmaktı amaçları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bozbey, hakkında oluşturulmak istenen toplumsal algıyı deşifre etti. Meğer AKP’ye geçmesi için baskı yapılıyormuş. Kamuoyu da, yıllardır har vurup harman savurdukları Bursa’nın rantı ellerinden gidince Bozbey’e “ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin” ikilemi dayatıldığını böylece öğrenmiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Dayatılanı reddeden Bozbey tutuklandı. Yerine Belediye Meclisinde yapılan seçimde çoğunluğu elinde bulunduran biri seçildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">“Çökme” deniyor buna!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>ALGILAR HAKİKATIN SIRRINI BOZAMAZ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki’nin gözaltına alınması, bundan da komik. Özkan Yalım soruşturmasında adı geçen bir çalışanın bankamatik olduğu anlaşılınca gözaltına alınıp tutuklanma istemiyle sevk edilmesi, “yok artık” dedirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Norm kadro gereği, 534’ü memur, 264’ü kadrolu işçi ve yüzlerce şirket işçisinin çalışanın bulunduğu bir kurumda işe gelmediği anlaşılan kişiyle ilgili belediye başkanını gözaltına almak, ancak fantastik kurgu filmlerinde olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Normal koşullarda on gün üst üste işe gelmediği anlaşılan birinin iş akdinin feshedilmesini gerektirir prosedür. Bu durumu fark etmeyen yahut bildiği halde, çalışan hakkında işlem yapmayan üst görevli hakkında da kurum içinde, “görevini ihmalden” soruşturma açılır; hepsi bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Herkes de farkında ki ülke artık yönetilemiyor. İktidar da, yönetememenin sorumluluğunu bu operasyonlara konu olanlara yüklemek için algı operasyonu yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Gelelim CHP Ankara İl Başkanı Dr. Ümit Erkol’a…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bırakın herhangi birini, Cumhuriyet Halk Partisi Ankara İl Başkanı gibi birinin ifadesini almak için sabahın köründe haksız ve hukuksuz bir biçimde gözaltına almak nedir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Elbette en küçük bir kuşku varsa soruşturma açılmasında hiçbir beis olamaz ama açık ki konu incir çekirdeğini doldurmayan bir sorundan ibarettir. Adresi, yeri yurdu belli, kanıtları karartması olanaksız bir nedenden ötürü gözaltına alıp, tutuklamak, &nbsp;toplumun algısında kuşku uyandırmak amaçlı olduğu açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Asıl neden, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yürüttüğü etkili muhalefettir. CHP’nin etkili muhalefetinin önemli kolonlarından biri de CHP Ankara İl örgütü ve başındaki isim olarak Ümit Erkol’dur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Operasyonun, bölgemizdeki uluslararası operasyonlarla da bir ilişkisi bulunduğu muhakkaktır. “Küresel hükümdar” konumundaki ABD’nin ve onun jandarmalığını yapan İsrail’in bölgedeki operasyonlarına karşı direniş hattının ön saflarında birisidir Erkol. Geçtiğimiz günlerde, ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarını, ABD Ankara Büyükelçiliğinin önünde kalabalık bir katılımla protesto etmiş ve İran’ın İranlıların olduğu mesajını dile getirmişti. Çünkü bu topraklara ekilen yurtseverlik tohumu, azim, kararlılık ve direnç kültüründen besleniyor. O kültürü, o tohumu çürütemezler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O tohum, Nazım’ın dile getirdiği üzere, “akarsu gibi umutlu/ ve buğday tanesi gibi cesur” bir tohumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Boyun eğmez, teslim olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>AVCININ APARATI DEĞİL GÜVERCİNİN KARDEŞ OLMAK </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bu arada, “selin önünden kütük kapmak” hevesinde olanlar için bir masalla bitirelim “Birgünün Hikayesi”ni.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Güvercinin biri, durgun bir dere kıyısında susuzluğunu gideriyormuş. Gözü, kapıldığı suda canhıraş debelenen bir karıncaya takılmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Birden bire, “baş başa vermeyince taş yerinden kalkmaz” sözünü hatırlamış ve yerden bulduğu bir çöpü suya atmış hemen.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O çöpe tutunup kurtulmuş karınca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Teşekkür edecek vakit bulamamış. Çünkü o sırada avcının biri, elinde silahıyla sinsice güvercine yaklaşıyormuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Onun da aklına, Hintlilerin, “kardeşinin salını karşıya geçirmeye yardım et, göreceksin ki, sen de karşıdasın”&nbsp;sözü gelmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Hemen ısırıvermiş avcıyı karınca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Can havliyle dikkati dağılmış avcının ve güvercin de kaçıp kurtulmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kıssadan hissesi şudur bu masalın: Bir olursak, iri oluruz, iri olursak diri olur; evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu, özgürlükçü ve demokratik Türkiye’yi inşa etmiş oluruz. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kurt-konusuna-ve-turkiye-devletine-hic-boyle-bakmis-mi-idiniz-13075</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kürt konusuna ve Türkiye devletine hiç böyle bakmış mı idiniz?</h1>
                        <h2>Daron Acemoğlu ABD Meksika sınır toprakları üzerinde yaptığı analizi bizim Irak, Suriye sınırlarımız için yapmış olsa idi bu kitabında çok muhtemeldir Arizona’nın olumlu kopuşunun bizde yaşanmamasını Türkiye’nin hukuki, ekonomik, yönetişim kurumlarının güçlü olmamasına bağlardı diye düşünüyorum.
 Vallahi, ben Acemoğlu’nun kitabında yazmadıklarının yalancısıyım sadece. Ama, 1853 Gadsden alımı ile Sykes-Picot arasında beni yoldan çıkaran bir benzerlik var. Ancak, sonuçlar çok farklı, bu fark kurumlar arasındaki benzemezlikler yüzünden olmasın?     </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kurt-konusuna-ve-turkiye-devletine-hic-boyle-bakmis-mi-idiniz-1776010812.webp">
                        <figcaption>Kürt konusuna ve Türkiye devletine hiç böyle bakmış mı idiniz?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbullu, Galatasaray Lisesi mezunu Prof. Daron Acemoğlu Nobel İktisat ödülü aldı, muhtemelen bu yazıyı okuyan herkes de tanıyor kendisini.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daron Acemoğlu Prof. James Robinson ile birlikte, on seneyi geçti, çok önemli bir kitap yayınladılar, “Why Nations Fail?”, yanılmıyorsam bu kitap Türkçeye de “Ulusların Düşüşü” diye çevrildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çok önemli kitap bir tarihi konuyla başlar; 19. Yüzyıl, Meksika’nın kuzeyinde, ABD’ye komşu bir bölge var, ismi <strong>Nogales</strong>, Meksika devletinin toprağı, 1848 senesinde bu bölgede ABD ve Meksika arasında bir savaş başlıyor, 1853’e gelindiğinde ABD Gila nehrinin kuzeyindeki bir bölgeyi, yaklaşık 80 bin km kare, Meksika’dan satın alarak ABD topraklarına katıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece eski Nogales resmen ikiye bölünüyor, ABD’ye katılan tarafa Arizona deniyor, Meksika’da kalan bölgeye de Sonora.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arizona da 1912’de bir ABD eyaleti statüsüne kavuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tarihten günümüze ABD’nin ve Meksika’nın ülke olarak, devlet kurumları olarak, ekonomi ve hukuk sistemleri olarak gelişimi konusunda herkesin bir fikri vardır, konuya girmiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Acemoğlu ve Robinson kitaplarının hemen bu ilk sayfalarında, Nogales’in Arizona (ABD) ve Sonora (Meksika) olarak bölünmesinden sonra bu iki bölgenin günümüze dek gelişmelerini özetliyorlar, bence bu çok güzel kitabın da ana fikri özetleniyor daha ilk sayfalarda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuzey Nogales Arizona olarak ABD’ye katılmadan önce Nogales nüfusunun adeta tümü Meksika kökenli, hepsi İspanyolca konuşuyorlardı, kısmen hala öyle, mutfak aynı, müzik aynı, özetle kültür aynı, gelir düzeyleri, yaşam standartları çok yakın.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Ancak, 20. Yüzyılda durum çok farklılaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün ortalama bir Arizona State (Eyalet) vatandaşının kişi başına geliri Sonora’da yaşayan ortalama vatandaşa oranla kat ve kat yüksek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arizonalılar eğitim ve sağlık hizmetlerine Sonara’da yaşayan Meksikalılara oranla çok daha rahat ve etkin olarak ulaşıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arizona’da suç oranı Sonora’ya oranla çok daha düşük yani Arizona Sonora’dan çok daha güvenli.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaklaşık bir asırlık bir sürede oluşan bu yaşam kalitesi farklılaşmasına herkes farklı açılardan yaklaşabilir ama ben de Acemoğlu-Robinson yaklaşımının, tüm kitaba da damgasını vuran yaklaşımdır bu, çok açıklayıcı ve yol gösterici olduğunu düşünüyorum, ABD’nin güçlü hukuki (yargı mesela), ekonomik (rekabet mesela) kurumları, ABD Anayasası ve özellikle de bu Anayasanın birinci ekin (1791), yönetim anlayışı* eski Nogales’in kuzeyini, ABD’nin Arizona eyaleti yani, güneyine oranla, tabiri mazur görün, uçurmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daron Acemoğlu’nun Why Nations Fail? kitabını okuduğumda bir konu aklıma takılmıştı, bugün bu konuyu okurlarla paylaşacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arizona’nın ABD eyaleti olmasından (1912) yaklaşık beş sene sonra, ünlü Sykes-Picot Antlaşması (Mayıs 2016, Birleşik Krallık, Fransa) ile Ortadoğu haritası cetvelle yeniden çiziliyor, Osmanlı İmparatorluğu ile Irak, Suriye, Filistin arasında o kopuş gerçekleşiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunları yazarken aklıma yönetmen Sinan Çetin’in 1999 yapımlı Propaganda filmi geliyor, Kemal Sunal, Metin Akpınar, Meltem Cumbul, film yaşanan dramı çok iyi özetlemiş idi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sykes-Picot ile ABD’nin 1853’de ABD’nin Gadsden alımı (Gadsden purchase) denen operasyonla Nogales’in kuzeyini, bugünkü Arizona’yı, topraklarına katması arasında, tarihte hiçbir şey aynı değildir ama büyük benzerlikler var, yapay bir sınır oluşuyor ama sonra durum farklılaşıyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda 1912 sonrası (Arizona’nın ABD eyaleti olması) Arizona’nın ABD kurumlarının sağlamlığı sayesinde Sonora’dan farklılaşmasını özetlemeye gayret etmiştim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki, 1916 sonrası, 1923’de Cumhuriyet kuruluyor bizde, yepyeni kurumlar geliyor ama acaba bu süreçte, 1923’den günümüze, bizim Güneydoğu dediğimiz topraklar ile mesela Kuzey Irak, federe Kürdistan Cumhuriyeti arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kurumlarıyla Arizona ve Sonora arasında yaşanan yaşam kalitesi farklılaşması gözlemlenebiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyarbakır, Şırnak, Hakkari ve diğer Güneydoğu illerimizde de insanlar Kürtçe konuşuyorlar, Kuzey Irak’ta da, mutfak, müzik yani genel anlamda kültür çok benzer, aynı Arizona ve Sonora gibi ama bizim Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlarımızın yaşam kalitesi Kuzey Irak Kürtlerine oranla 1923 sonrası belirgin bir biçimde olumlu bir kopuş yaşamamış. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daron Acemoğlu ABD Meksika sınır toprakları üzerinde yaptığı analizi bizim Irak, Suriye sınırlarımız için yapmış olsa idi bu kitabında çok muhtemeldir Arizona’nın olumlu kopuşunun bizde yaşanmamasını Türkiye’nin hukuki, ekonomik, yönetişim kurumlarının güçlü olmamasına bağlardı diye düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vallahi, ben Acemoğlu’nun kitabında yazmadıklarının yalancısıyım sadece.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama, 1853 Gadsden alımı ile Sykes-Picot arasında beni yoldan çıkaran bir benzerlik var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak, sonuçlar çok farklı, bu fark kurumlar arasındaki benzemezlikler yüzünden olmasın?&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*Trump’ın ABD siyasal, toplumsal tarihinde bir yol kazası olduğunu umuyorum, düşünüyorum.&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/savas-ve-baris-13074</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Savaş ve barış</h1>
                        <h2>İktidar kuru son ana kadar tutmaya kararlı görünüyor. Daha önce defalarca yaptıkları gibi. Bunun için faiz artışına gitmek zorunda kalacaklar. Yoksa programları çöker. Bir anda devalüasyonda boğuluruz. Daha önce defalarca olduğu gibi. İmamoğlu ve ABD – İran savaşında sıcak paranın güvercin sürüsü gibi nasıl hızla çıktığını daha yeni yaşadık. Getirmek için geleceğimizi sattığımız aylarca uğraştığımız sıcak para bir haftada çıkıverdi. Vergi, ceza, işçinin alınteri, iş insanının kazanç umutlarıyla topladığımız parayı rantiyecilere devir ettik.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/savas-ve-baris-1776010463.webp">
                        <figcaption>Savaş ve barış</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Müzakere zamanı; </strong>Bu hafta ilginç bir şekilde barış havasına büründü. ABD – İran, ardından Rusya – Ukrayna, hafta sonu Lübnan – İsrail ateşkesinin ilk adımları atıldı. Umarım savaşları durduracak vicdan galip gelir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Hafta başı Trump’ın İran’a cehennemi getireceği söylemleri ile gerilen dünya, hafta sonu barış müzakereleri ile nefes aldı. Çoğunluk bu müzakerelerin geçici olduğunu düşünüyor. Dünyayı</span> <span style="color:#222222">hergün biraz daha stagflasyonist riskle karşı karşıya kalıyor. Trump’ın gümrük vergileri ile başlayan gerilim, savaşlarla iyice arttı. Son ayların kazananı Rusya ve Çin. Rusya’nın sadece akaryakıt fiyat artışından ek olarak 20 milyar dolar kazandığı iddia ediliyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Barış, Amerikan dolarında, akaryakıt fiyatlarında, faizlerde gevşeme; Euro, altın, gümüş gibi ürünlerde artış beklentisi artırıyor. Savaşın devam etmesi ise tam tersi beklenti yaratır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Türkiye; </strong>Mart ayının beklenti altında kalan Tüfe sonrasında elektirik ve doğalgaza gelen %25 zam, Nisan ayı yüksek enflasyon beklentisini artırdı. Mart ayı enflasyonun beklenti altında kalmasının bir nedeni de enflasyon ölçümünde kullanılan katsayıların değiştirilmesi. 2025 yılına göre otel konaklama, otobüs yolcu taşıma gibi hizmetlerin katsayısını artırıp konutla ilgili harcama katsayısını düşürmek enflasyon düşürmede akıllıca bir çözüm gibi duruyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">MB zarar açıkladı. Bir trilyon lira zarar. Güzel zarar. Birileri zarar etmesin diye, MB zararı üstlenmiş görünüyor. Eskiden MB hep kar açıklar, her yılın Mart ayında karını hazineye devir ederdi. 2018 yılından beri önce karı, yılın başında hazineye devir edip kullanmaya başladılar; sonra ne yapıp edip Merkez Bankasını zarar eden, her yıl zarar rekorları kıran bir kurum haline getirmeye başladılar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Fakirden al, zengine ver. Sıcak para sokmanın bedeli yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bu senenin ilk üç aynında devletin ödediği faiz ödemesi geçen yılın aynı dönemine göre %103 artmış. Nas ekonomisi vardı. Ne oldu o ekonomiye sahi. Her yıl biraz daha borçlanıyoruz, her yıl daha fazla faiz ödüyoruz. Ya ekonomiyi ya Nas’ı bilmiyorlar ama büyük olasılık ikisinden de haberleri yok. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">İktidar yeniden sıcak para avına çıktı. TL yi değerli tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Uzun süreli değerli tutmak ya da değersizleştirmek. Her ikisi de yanlış bence. Gerçek fiyatında dengede kalmasına özen gösterilmeli. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">TL’yi değerli tutmak reel kesime zarar verir bir süre sonra. Son bir yıldır ciddi</span> <span style="color:#222222">zarar veriyor. Kuru tutmak için faizi yüksek tutmak zorunda kalıyor. Yüksek faiz getirisi sebebiyle adam yatırıma gitmek yerine mevduata gidiyor. İş insanı yüksek faiz sebebiyle yatırım yapamıyor. Bunun sonu ekonomik durgunluk oluyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">TL’yi yüksek tutmak mal ve hizmetini küresel pazarda pahalı hale getiriyor. İhracatçının yüksek faiz, yüksek enflasyon sebebiyle artan maliyetleri ile değerli TL birleşince ihracatçının rekabet gücü kalmıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Bu yüzden cari açık, her zaman belalımız. İhracatta düşerse açık daha da büyüyecek, ithalatın enflasyonist baskısı artacak demektir. Bu durumda bizi yine ekonomik durgunluğa götürür. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">İktidar kuru son ana kadar tutmaya kararlı görünüyor. Daha önce defalarca yaptıkları gibi. Bunun için faiz artışına gitmek zorunda kalacaklar. Yoksa programları çöker. Bir anda devalüasyonda boğuluruz. Daha önce defalarca olduğu gibi. İmamoğlu ve ABD – İran savaşında sıcak paranın güvercin sürüsü gibi nasıl hızla çıktığını daha yeni yaşadık. Getirmek için geleceğimizi sattığımız aylarca uğraştığımız sıcak para bir haftada çıkıverdi. Vergi, ceza, işçinin alınteri, iş insanının kazanç umutlarıyla topladığımız parayı rantiyecilere devir ettik. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:#222222">03.04. 2026 TCMB ve BDDK verilerine göre; </span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:#222222">Yabancı Portföy;</span></strong> <span style="color:#222222">Mart ayı başından ilgili tarihe</span> <span style="color:#222222">DİBS lerde 5,5 milyar dolar</span> <span style="color:#222222">ve hisse senedinde 1 milyar dolarlık azalış görünüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:#222222">DTH;</span> </strong><span style="color:#222222">Vatandaşlarda 3 milyar dolar, kurumlarda 3 milyar dolara yakın artış var.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>TCMB rezerv; </strong>Brüt ve net rezervlerde beş haftalık düşüşün ardından artış var ama, swap hariç net rezerv altıncı haftayı da azalışla kapadı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Krediler; </strong>Hacim artışında ikinci haftayı geride bıraktık.</span> <span style="color:#222222">Faizlerde ise artış devam etti. Bu senenin en düşük ortalama faizine göre ilgili hafta, ortalama bireysel kredi faizi 5 puan, ticari kredi faizi 11 puan ve üç aylık mevduat ise 4 puan artmış. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Piyasalar; </strong>Bu hafta piyasalar savaşın biteceğini satın almış. Dolayısıyla teknik, barışın fiyatlanmaya başladığını hissettiriyor. Karşılıklı iki fiüze tüm tahminleri tersine döndürebilir. Gökyüzünde küresel uçaklar uçamaz hale gelebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Gümüş; </strong>Mart başından beri; “85 ile 95 dolar arasına bir şans verecek gibi duruyor” tahmininde bulunuyorum. Önce 78 ve 81 dolar dirençlerini geçmeli. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Altın; Yine Mart başından beri; “4900 dolar ile 5200 dolar arasına kadar yükselebilir” diye yazıyorum. 4660 dolar altına gelmediği müddetçe bu beklentim devam eder. İlk direnç 4975 dolar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Dünya emtia endeksi;</span> <span style="color:#222222">138 ile 126 puan arasında dalgalanır demiştik. 138 dolardan sert gevşedi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">USD/TL;</span> <span style="color:#222222">Haftayı 44,75 lira civarından kapatır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Eur/Usd; Güçlü döndü. 1,1685 üstünde kalabilirse Euro lehine güçlenme sürer. 1,1575 seviyesini yeniden destek yapmak isteyecektir. 1,1780 ilk direnç. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>ABD Tahvil 10 YR; </strong>Ağustos 2025 ayından beri</span> <span style="color:#222222">%4,30 güçlü dirençti, savaş ile birlikte yukarı kırılmıştı. Şimdi destek durumunda. Bu hafta altında kalırsa %4,20 ye gevşer. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bist100;</strong> Bir aydır belirtiğim 12600 puan desteğinden sert döndü ve bir ay önce belirtiğim 13700 puan hedefini bile yukarı doğru geçti. 14500 direnç, 13400 destek.<br />
Geçen hafta “Dolar bazında</span> <span style="color:#222222">2026 Şubat başından beri yükselen bir kanal içinde. Bu hafta destek 2,82 dolar.” Tahmininde bulunmuştum. 2,83 dolardan sert yukarı yaptı. 3,10 dolar ilk direnç. 3,31 kanal direnci.<br />
Burada önemli olan nokta şu; Mart başı savaşın başlamasıyla hisse borsasının sert düşmesi ve hem TL hem dolar bazında GAP bırakmasıydı. Geçen hafta bu Gapler kapandı. Bu boşluğu kullanarak ucuz hisse alanların satışı gelebilir.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Dolar endeksi; </strong>Mayıs 2025 tarihinden beri direnci olan 99,50 puanı kırıp üstünde kalmıştı. Geçen hafta geri dönüp 98,50 civarını gördü. Bu hafta 99,50 puanı yeniden direnç yapmayı deneyebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bitcoin; </strong>64700 dolar destek, 76000 dolar direnç.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Brent ve Ham petrol; </strong>Brent petrolde</span> <span style="color:#222222">98 dolar desteği kolay kırıldı. Yeni destek</span> <span style="color:#222222">86 dolar. Ham petrolde ise; 95 dolar dayandı. 95 dolar ilk destek, sonra 85 dolar desteği var.</span> </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/beden-dili-13073</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Beden dili</h1>
                        <h2>Bence her şeyi beden diliyle anlamaya çalışmamak lazım. Bütün kemiklerim ağrıyor. Kalksam gerinsem ne düşüneceksin?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/beden-dili-1775943632.webp">
                        <figcaption>Beden dili</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sözde şeffaflık ispatı açık kapı ya…Kendilerince laf çevirmekte usta olduklarını sanıyorlar. Klasik dedikodu üçlüsü oturmuş. Seni gömüyorlar o sırada ama hooop kapıda dikildiğin anda trafik de ne kötüydü bu sabah… Hiç şaşmaz. Buyurun filan dediler. Günaydın dedim. Yok hemen bir şey sorup gideceğim dedim. Ayakta durunca böyle kontrolü elden bırakmıyorum, bir de siz oturun daha geyik yapın benim işim var demiş oluyorum. Acayip sinir oluyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meral Hanım hemen kahvesine uzandı, ağzına götürdü. Beni mi bekledin kahvene saldırmak için sanki anlamadık. Gözlerini sehpadan Ali Bey’e, oradan bir zahmet bana çevirdi. Bir de insan kaynakları müdürü olacak, yapması gerekenleri yapmamasını kenara koy, ne yapmaması gerektiğinden zerrece haberi yok. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seda da yalandan bol bol gülümsüyor, nedir yani acıyor musun bana sen kimsin…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Coşkulu bir günaydın böyle, ortalığı bastıracak aklı sıra. O kadar rahatsızsan hakkımda dedikodu yapılmasından, bir zahmet kalk git değil mi önceden? Şanın yürüsün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünkü çocuk halkla ilişkilerci olmuş da bana profesyonellik satıyor. Ben ne yaptım ama?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne yaptın?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Başımı geriye atıp burnumun üstünden bakmadım, ayakkabılarımın ucuna da bakmadım. Esas Meral Hanım’ın alnının ortasına bakarak iki kelam ederdim onu da yapmadım. Kapıdan içeri bir adım attım, herkesin gözünün içine bakarak, toplantı notlarını revize ettim, acil demiştiniz hemen herkese ileteyim mi diye sordum. Dik duruyorum ama ellerim filan da rahat yanımda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yani ne olmuş oldu, anlamadım tam?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Oyunlarını bozdum. Bunlar böyle gizli isyancı ya da açıktan gıcık hareketler bekliyor benden. Yaptığınızı biliyorum ama sizi sallamıyorum demiş oldum. Yani sizin yapamadığınızı yapıyorum. Ben işimi yaparım öyle ucuz sohbetlere pabuç bırakmam, hakkımda da istediğiniz kadar konuşun umurumda değilsiniz demiş oldum. Biz beden dilini ucuz kişisel gelişim kitaplarından öğrenmedik herhalde istesem kitabını yazarım.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Neyse ya boş ver bence bunları. Takma kafanı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Aa delinin zoruna bak. Ben niye takayım kızım bunları. Taksam böyle mi yaparım?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“E beden diline takmışsın ama baksana.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ayıp ediyorsun Gülnur’cum. Ona takmak değil bilmek denir. Biliyorum da diyemem hoş, hissediyorum. Beden dili öğrenilmez, hissedilir. Mesela sen şimdi esnedin ya… Bana açık açık senden sıkıldım diyorsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Daha neler… Senden hiç sıkılır mı insan? Ama mesela geceleri üçte zınk diye uyanıyorum artık. Sonra dön dur. Beşte yine uyur gibi oluyorum, o da tavşan uykusu. Altı buçukta kalkıp servise koşacaksın. Ne uykusu… Bence her şeyi beden diliyle anlamaya çalışmamak lazım. Bütün kemiklerim ağrıyor. Kalksam gerinsem ne düşüneceksin? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“O çok açık olarak kafamı şişirdin artık bu muhabbet bitsin ya da konu değişsin demek…Burası senin masan olduğu için de bana kibarca git demek istiyorsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ohooo yanmışız böyle. Sen her harekete bir mana arayacaksan.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Tamam tamam… Son bir şey söyleyeyim o zaman. Bak şimdi gözlerini açtın omuzlarını içeri doğru kıstın. Kendini baskı altında hissettin. Eleştirdiğimi düşündün seni. Gözlerini de böyle açman şu söylediklerine inanamıyorum beni tedirgin ettin demek. Duruma göre suçluluk hissi de olabilir. Ben seni yakaladım, sen de masum görünmek istedin. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben böyle konuşmaya devam edersem tuvalete kaçman an meselesi. Eğer durumu çözmek istiyorsam sesimi yumuşatıp kendimi eleştirmem ve konuyu bir komikliğe bağlamam gerekecek.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Arzu’cum sana beden dilinle hayatta başarılar diliyorum. Ben gerçekten de tuvalete gidiyorum. Eğer normal insanların diliyle konuşmak istersen öğle yemeğinde buluşalım. Buradaki beden dilim hakkında ne düşündün sorması ayıptır?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Burada beden dili yok açıkçası Gülnur. Düpedüz konuşma dili. Tamam öğlende görüşürüz.”</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trumptan-onceki-trumpin-basi-dertte-13072</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump’tan önceki Trump’ın başı dertte</h1>
                        <h2>Magyar onu yenerse, bu dünya çapındaki demokratlara ilham olacak; Merkezi hükümetin pek çok ana kurumu ele geçirdiği ve seçim zeminini eğdiği bir ülkede bile halk hareketinin galip gelebileceği kanıtlanacak. Tüm yetişkin hayatını Orbán döneminde geçirmiş insanlar onsuz bir ülkeyi hayal ediyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumptan-onceki-trumpin-basi-dertte-1775940214.webp">
                        <figcaption>Trump’tan önceki Trump’ın başı dertte</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Budapeşte’nin zengin kale semtinde restore edilmiş bir villada bulunan Tuna Enstitüsü, Macaristan’da yabancı muhafazakârlara hitap eden birkaç devlet destekli düşünce kuruluşundan ve vakıftan biri. Perşembe akşamı, Macaristan seçimlerinden üç gün önce düzenlenen bir panel tartışmasında hava oldukça kasvetliydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikalı ve Avrupalılardan oluşan konuşmacılar Başbakan Viktor Orbán’ın zor da olsa bir zafer kazanabileceği umudunu henüz kaybetmemişti, ancak hepsi Fidesz partisinin, Orbán’ın 16 yıl önce iktidara dönüşünden bu yana en ciddi meydan okumayla karşı karşıya olduğunu kabul ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İşte sorun şu,” dedi National Review yazarı John Fund. “Bir tür olumlu kampanya yürütmek zorundasınız.” Beşinci dönem için aday olan Orbán, korku üzerine bir kampanya yürütüyor. Ekonomi genel olarak korkunç görülüyor: yüksek işsizlik, neredeyse sıfır büyüme ve çok zayıf sosyal hizmetler… </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaaaaa.jpg" style="height:443px; width:758px" /></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tuna Enstitüsü</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orban Kampanyası büyük oranda, merkez sağ rakibi Péter Magyar’ın Macaristan’ı Ukrayna savaşına sürükleyeceği yönündeki fantastik iddiaya dayanıyor. Macaristan’ın başkenti Budapeşte, Magyar ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin yan yana vesikalık fotoğraflarının bulunduğu posterlerle kaplı: “Onlar Tehlikeli! Durdurun Onları!” yazıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişte Orbán, şeytanlaştırdığı rakiplere karşı konumlanarak başarılı olmuştu. George Soros hakkındaki birçok sağcı komplo teorisi yaymıştı. Ama bu sefer işe yaramıyor gibi görünüyor. Fund, “Ekonomi konusunda Fidesz’in ortaya koyduğu idealist, olumlu bir mesaj görmek için gerçekten zorlanmak gerekiyor” diye konuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçime girerken çoğu anket, Magyar’ın Tisza Partisi’nin epey önde olduğunu ve büyük bir zaferin yolda olduğunu gösteriyor. Tuna Enstitüsü’ndeki konuşmacıların da anladığı gibi, Orbán’ın yenilgisi dünya çapındaki muhafazakâr hareket için ciddi sonuçlar doğurma potansiyeline sahip. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán rejimine yakın, cömertçe finanse edilen Mathias Corvinus Collegium’da görevli Avusturyalı siyaset bilimci Ralph Schoellhammer Macar vergi mükelleflerinin “sonsuza dek minnettar olduğum” bir şekilde “Avrupa’da daha önce var olmayan bir muhafazakâr ekosistemi” finanse ettiğini belirterek konuyu ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fidesz döneminde Budapeşte, kendi hükümetlerinden bıkmış gericiler için adeta bir Disneyland haline geldi. Amerikalı ve İngiliz muhafazakârlar sürekli Tuna Enstitüsü burslarıyla şehirden gelip geçiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">The Atlantic’in yakın zamanda bildirdiğine göre, Orbán, Macarca bilmeyen ve JD Vance’e yakın bir MAGA etkileyicisi olan Gladden Pappin’i, Dışişleri Bakanlığı’nın politika planlama kadrosuyla aynı işi yapan Macaristan Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nün başına getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet fonları İngiliz muhafazakâr Roger Scruton’un adını taşıyan bir kafe zincirini de destekliyor; Perşembe günü ziyaret ettiğim birinde duvarda Scruton’un “Muhafazakârlık bir fikirden çok bir içgüdüdür” sözü yer alıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Perşembe akşamı etkinliği tanıtan Orbán destekli, Avrupa odaklı sağcı medya kuruluşu Brussels Signal’in yayıncısı Patrick Egan, Budapeşte’deki atmosferi İkinci Dünya Savaşı sonrası Paris’teki Sol Kıyı’nın altın günlerine benzetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Macar halkının parasıyla mümkün olan bu cennet, artık sona erebilir. En önemlisi, Orbán uluslararası sağa sadece maddi destek sağlamıyor. Macaristan’da yarattığı sistemi “Liberal Karşıtı demokrasi” olarak adlandıran Orbán, bunu Batı liberalizmine karşı işleyen bir muazzam bir etki yaratan Hristiyan milliyetçi alternatif olarak uzun zamandır sunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2022’de Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, “Modern Macaristan muhafazakâr devlet yönetimi için sadece bir model değil, büyük harfle MODELdir” demişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka hiçbir siyasetçi Orbán kadar, muhafazakârlara hükümet gücünü kültür savaşlarında nasıl kullanacaklarını göstermedi. Önde gelen bir liberal üniversiteyi kapattı, okullarda Florida’daki ünlü “Eşcinsellik karşıtı” yasanın öncülü olacak şekilde “eşcinsel propagandayı” yasakladı. Büyük medya organlarını müttefiklerine devretti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Steve Bannon bir zamanlar Orbán’ı “Trump’tan önce Trump” olarak tanımlamıştı. Şimdi Orbán kendi vatandaşlarından olası bir tokatla karşı karşıya. Ve şiirsel bir tesadüfle, tam da MAGA hareketinin entelektüel öncüsünün Trump’ın yıkıcı ve utanç verici İran savaşı altında çatırdadığı anda tökezliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En azından son on yıldır, dünya çapındaki liberalizm karşıtı sağcılar momentum ve enerjiye sahip gibi görünüyordu. Cesur ve sınırları zorlayan onlardı; yollarına çıkmaya çalışan eski merkez sol partiler ise yorgun ve biraz şaşkın duruyordu. Ama bugün, modern popülist sağın öncüsü Orbán da, onun zirvesi Trump da çırpınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2022’de muhafazakâr popülist Sohrab Ahmari, Trump’ı coşkuyla destekleyen bir yazının yazarıydı; Trump’ın Amerikalılara “başarısız elitleriyle yüzleşme ve onları dizginleme şansı” sunduğunu savunuyordu. İki yıldan kısa bir süre süren dizginsiz Trump yönetiminden sonra Ahmari o elitleri özlemle arıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaa.jpg" style="height:380px; width:758px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(<span style="color:black">Budapeşte’nin başkenti, Magyar ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin yan yana vesikalık fotoğraflarının bulunduğu posterlerle kaplı. Üzerinde ‘Onlar Tehlikeli! Durdurun Onları!’ yazıyor.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhuriyetçi Parti’nin popülist versiyon vaat eden her şeyi karaya oturdu aşamasına geldi. “Liberal teknokratların dönüşünü” özlediğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fidesz’in yönetimi Trump’ınki kadar yıkıcı olmadı. Macaristan’ın kaybedecek o kadar şeyi yoktu ama kendi ölçülerinde bir başarısızlıktı. Macaristan artık Avrupa Birliği’nin en yoksul ülkelerinden biri ve Transparency International’a göre Bulgaristan’la birlikte en yolsuz olanı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán hükümeti doğurganlığı artırmak amacıyla GSYİH’sinin %5’inden fazlasını ailelere yönelik yardımlara harcıyor, ancak 2025’te doğurganlık oranı kadın başına 1,31 çocuğa düştü. “Nüfus azalması şu anda tarihin en yüksek hızıyla ilerliyor” diyor Doğu Çalışmaları Merkezi’nin 2025 raporu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette Tisza lideri Magyar’ın zaferi garanti değil. Geçmişte anketler Fidesz desteğini olduğundan düşük göstermişti; dört yıl önceki son ziyaretimde de anketler rekabetçi bir yarış gösteriyordu ama Orbán’ın partisi ezici bir zafer kazanmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’ın seçim bölgeleri derinlemesine gerrymander edilmiş (seçim haritası iktidar lehine düzenlenmiş), yani oyların çoğunluğunu almadan bile parlamentoda çoğunluğu kazanabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart ayında Fidesz’in Macaristan’daki Roman azınlıktan oy satın almaya çalıştığı iddialarıyla ilgili bir skandal patlak verdi. Seçimin son günlerinde başka ne tür kirli oyunlar geleceğini kimse bilmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Tisza’nın önde görünümü, hem Fidesz’in yapısal avantajlarını hem de olası hilelerini aşacak kadar güçlü görünüyor. Fund’un da kabul ettiği gibi, Orbán’ın kampanyası yorgun ve ilhamsız hissiyatı veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki hafta önce kendi mitinginde yuhalandı; bazıları bunu Romanyalıların diktatör Nicolae Ceaușescu’yu yuhaladığı ve ertesi gün ülkeyi terk etmeye çalıştığı kritik ana benzetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımsız milletvekili ve yolsuzluk karşıtı aktivist Ákos Hadházy, “Fidesz normalde yaptığından daha fazla hile yapmazsa, muhalefet kazanacak ve belki de büyük kazanacak” diye konuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle olsa bile Macaristan muhtemelen muhafazakâr bir ülke olarak kalacak, çünkü eski bir Fidesz yetkilisi olan Magyar hiçbir şekilde ilerici değil. İki yıl öncesine kadar rejimin içindeydi; eski Adalet Bakanı Judit Varga’nın eski eşi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Partiden oldukça spektaküler bir şekilde ayrıldı. Başkan Katalin Novák’ın bir çocuk yuvasındaki cinsel istismarı örtbas etmekten hapis yatan birini affettiğinin ortaya çıkmasıyla Orbán hükümeti büyük bir skandalla sarsıldı. Novák istifa etmek zorunda kaldı, affı imzalayan Varga (Magyar’ın eski eşi) ile birlikte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macar siyaset analisti Péter Krékó, olayın etkisini Jeffrey Epstein skandalına benzetti ve “ahlak vaazı veren bir hükümetin ahlaki çöküşünü” gösterdi. Skandal patlak verdikten sonra, hükümetin diğer üyelerinin de işe karıştığına dair yaygın spekülasyonlar arasında Magyar Facebook’ta rejimi kınadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımsız YouTube programı Partizan’da suçlamalarını genişletti: “Ülkenin yarısının zaten birkaç ailenin elinde olduğunu hissettiğinizde, neyi bekliyorsunuz ki?” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın müttefikleri genelde safları bozmakla tanınmaz; röportajının etkisi hızla yayıldı ve Magyar doğruyu söyleyen bir muhalif olarak selamlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birkaç hafta sonra, 15 Mart 2024’te (Macar ulusal bayramı), Magyar Budapeşte’de on binlerce kişinin katıldığı bir miting düzenledi ve yeni siyasi hareketini ilan etti. Kampanyasını tek bir şeye odakladı: Orbán rejiminin efsanevi yolsuzluğuna karşı çıkmak. Bu yolsuzluk, Orbán’ın müttefiklerini muazzam zenginleştirirken sosyal hizmetleri o kadar yıpratmıştı ki hastaneye giden insanlar kendi tuvalet kağıtlarını getirmek zorunda kalıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biden’ın eski Macaristan Büyükelçisi David Pressman, “Tek konuştuğu politika, Macaristan’ı ve Macar kimliğini yozlaştıran bu kleptokrasiye (hırsızlar yönetimi) sistematik bir meydan okuma gerektiği” tanımlamasını yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne Trump ne de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu kleptokrasiye meydan okumanın başarılı olmasını istiyor ve ikisi de Orbán’ı ayakta tutmak için çok uğraşıyor. Amerikan sağına ilham kaynağı olmasının yanı sıra Orbán, Avrupa’daki Rus çıkarları için de at koşturan bir figür: Liderliğinde Macaristan, Rusya’ya yönelik AB yaptırımlarını ve Ukrayna’ya yardımı engelledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/bbbb(1).jpg" style="height:400px; width:758px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kahramanlar meydanında protesto konseri</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington Post’un bildirdiğine göre Rus istihbaratı, Macarları Orbán etrafında kenetlenmeye ikna etmek için ona suikast düzenleme fikri önermiş. Bu olmadı ama bu hafta Sırbistan’ın Putin yanlısı devlet başkanı, Macaristan için kritik enerji altyapısına yönelik sözde bir Ukrayna terör planını ifşa etti; bu iddia geniş çapta Rus manipülasyonu olarak görüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sözde plan ortaya çıkar çıkmaz Vance, Orbán için kampanya yapmak üzere Budapeşte’ye geldi ve Orbán’ın Ukrayna müdahalesi suçlamalarını tekrarladı. Rus ve Amerikan çıkarlarının bu buluşması özellikle çarpıcı, çünkü Salı gününe kadar ABD İran’la savaş halindeydi ve ABD yetkililerine göre İran, Rusya’dan yardım alıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Ancak sıradan Amerikan jeopolitik çıkarları, Orbán’ın Amerikan sağı için sembolik öneminin yanında sönük kalıyor gibi görünüyor. Milletvekili Hadházy Biz Orbán’dan kurtulmak istiyoruz, Trump ve Putin ise onu tutmak istiyor” diye dert yanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın Putin yanlısı bir otokrata yardım etmesi, Amerikan dış politikasını ne kadar tersine çevirdiğini gösteriyor. Ama aynı zamanda Orbán’ın yenilgisinin neden bu kadar sarsıcı olacağını da gösteriyor. Dünyanın en güçlü otokratları Orbán’ın kazanmasını istiyor; Putin ve Trump’ın yanı sıra İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’dan da onay aldı ve Çin’in muhtemel desteğini de alıyor çünkü Orbán Çin’in Küresel Altyapı Yatırımı girişimlerini benimsemekte tereddüt etmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de eğer Magyar onu yenerse, bu dünya çapındaki (iktidara nazaran) küçük (görünen) demokratlara ilham olacak; Merkezi hükümetin pek çok ana kurumu ele geçirdiği ve seçim zeminini eğdiği bir ülkede bile halk hareketinin galip gelebileceği kanıtlanacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cuma akşamı geç saatlerde binlerce genç Macar, Budapeşte’nin en sembolik meydanlarından Heroes’ Square’e (Kahramanlar Meydanı) rejim karşıtı bir konsere akın etti. Sahnedeki düzinelerce Macar yıldızın kısa gösterileriyle Fidesz’i yeren rap-rock parçaları yükselirken, tüm yetişkin hayatını Orbán döneminde geçirmiş insanlar onsuz bir ülkeyi hayal ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">30 yaşındaki bilgisayar programcısı Bálint Örvényes, “Yıllardır bunun peşindeydik” dedi. “Sonra ne olacağını bilmiyorum, ama insanların değişim rüzgârını hissettiğinden eminim ve eminim ki bunu çözeceğiz.”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Michelle Goldberg</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/11/opinion/viktor-orban-donald-trump-hungary-right.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/11/opinion/viktor-orban-donald-trump-hungary-right.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ozel-ara-secim-cikisiyla-neleri-basardi-13071</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Özel 'ara seçim' çıkışıyla neleri başardı?</h1>
                        <h2>Özgür Özel, 2003’te Erdoğan’ın önünü açan tarihsel sürece atıfta bulunarak iktidarın güncel tavrındaki çelişkileri gün yüzüne çıkarıyor. Bu hamle bir yandan AK Parti’nin siyaset üretme kabiliyetini sorgulatırken, diğer yandan muhalefet liderlerini 'destek' teması etrafında birleştirerek siyasetin tıkanan damarlarını açmaya aday görünüyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secim-hukuki-degil-siyasi-bir-tartisma-1775938770.webp">
                        <figcaption>Özel 'ara seçim' çıkışıyla neleri başardı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP lideri Özgür Özel’in başlattığı “ara seçim” tartışması, Türkiye’de siyasetin içinde olduğu açmazı göstermesi açısından bir turnusol niteliğindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası bu turnusol, genel olarak iktidar bloku ve özel olarak da AK Parti’nin içine düştüğü “siyasetsizliği göstermesi açısından önemli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel’in ara seçim talebine, 2003 yılında Rahmetli Deniz Baykal’ın siyasi doğruluk adına önünü açtığı ara seçimle milletvekili seçilip başbakan olan Erdoğan’ın açıklamaları da, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in verdiği cevaplar bu siyasetsizliği açık biçimde gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel bu hamle ile sonuç alamayacağını muhtemelen biliyordu. Bu hamle ile hedefi, &nbsp;AK Parti’yi, “seçimden kaçan parti” durumuna düşürmek idi ki, bunda şimdiye kadar başarılı oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan Özel, bu hamle ile bir şeyi daha başardı; DEM Parti Eş Başkanları ile başladığı muhalefet liderleri ile “ara seçime destek” temalı görüşmeleri, muhalefetin birbiri ile konuşabilmesi noktasında da geç kalınmış ama önemli bir adım atmış oldu. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">HUKUKİ DEĞİL SİYASİ KARAR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teknik bir süreç olarak ara seçim konusunda pek çok teknik bilgiyi öğrendik bu süreçte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstifa etmesi gereken milletvekili sayısından bunların Meclis’te bu istifaların kabul zorunluluğuna, Meclis İçtüzüğünden Anayasa maddeleri ve onların emredici hükümlerine kadar pek çok şeyi. Ve bunların hepsi hukuki süreçle ilgiliydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa bu noktada gerçek şu ki, Özel’in başlattığı bu hamlenin kendisi de, bu hamle ile başlayan tartışmalar da ve bir bütün olarak sürecin kendisi de hukuki değil tamamen siyasi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun bir süredir de AK Parti ve Cumhur İttifakı’nın devletle birlikte çizdikleri alanda siyasetsizliği tercih ettikleri için Özel’in bu siyasi hamlesi karşısında AK Parti’nin tüm yetkililerin açıklamaları bu siyasetsizliğin açık ifadesi olarak karşımıza çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ÖZEL CHP’NİN GÜCÜNÜ GÖRÜNÜR KILMAK İSTEDİ</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel bu hamle ile gidilecek bir ara seçimde CHP’nin seçim kazanarak oy gücü üzerinden iktidarı erken seçime götürmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakışın bir özgüven içerdiği muhakkak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet partisinin bu özgüveni karşısında iktidarın seçimden kaçması açık bir özgüvensizliği göstermektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İleri sürülen bahaneler mesele istifaların Meclis’te kabul edilme zorunluluğu ya da çevremizde savaş varken erken seçime gitmenin doğru olmayacağı düşüncesi bu özgüvensizliğin tezahürleridir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AK Parti Sözcü’sü Ömer Çelik, “sandığı en çok seven partiyiz” derken gerçeği nasıl tersyüz ettiğinin farkında olduğunu bize yansıtıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet seçimi, sandığı seviyorlar, peki ne zaman; seçimin sınırlarını, kullarını kendileri koydukları zaman. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yoksa yasal olarak evet istifasını veren 22 milletvekilin istifasının Meclis’te kabul edilmesi gerekli ama bu aşamada bunun bir prosedürü yerine getirmekten başka bir şey olmaması gerekirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, AK Parti sandığı seviyor bu aşamada sadece bir retorik. Bugün karşı karşıya olduğumuz gerçek durum; AK Parti’nin sandıktan kaçtığıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerçeği inkâr için öne sürülen hukuki zorunlulukları ara seçime bir engel olarak ortaya koymak; inkâr etmek isterken bu gerçeği yani siyasetsizliğin kabul etmektir. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SİYASET: MİTİNGLERDEN ANKARA’YA</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarda değindim tekrar edeyim; Özel ara seçim çağrısı ile hukuki zorlukları ortada olan siyasi bir hamle yapmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama yaptığı bir şey daha var ki, bu, bundan sonraki süreçte çok daha önemli olacaktır. Bu hamle başlattığı diğer parti liderleri ile “ara seçime destek arayışı” görüşmeleri çok değerlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta bir biçimde öne alınacak seçimde, muhalefetin adayının cumhurbaşkanı seçilmesi daha önemlisi de muhalefetin şikâyet ettiği bu düzenin değişmesinin tek koşulu “birlikte” hareket etmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu sağlanması bir süreçtir. Ama bu sürecin başarıya ulaşması ise ancak muhalefetin asgari ortaklıkta buluşmasıdır. Bu ortak kesen ise “demokrasiye dönüş”, bu düzeni durdurmak gibi en genel, en çok istenen talep olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel ilk adımı atmıştır ve ben bundan sonra bunu sürdüreceğini düşünüyorum. Özel’in bu adımı umarım karşılık görmeye devam eder. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/motel-destino-13070</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Motel Destino</h1>
                        <h2>Bazı yazarlar, tarihçiler güneyin fakrü zaruretini iklime bağlarlar. Güney ülkeleri Ekvator çizgisi civarında ve onun altında yer alır. Bu nedenle hava hep sıcaktır ve sıcak insanı rehavete sürükler. Enerjisini emer. Irkçı tınılar da taşıyan bu görüşlerin en ılımlıdan en fanatik yazara kadar kendince savunuları vardır. Kuzeyliler ısınmak için harcadıkları çaba ile medeniyette de ileri gitmişlerdir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/motel-destino-1775935121.webp">
                        <figcaption>Motel Destino</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya haritası neden olduğu gibidir. Neden kuzey üsttedir de güney aşağıda? Neden harita batıdan doğuya eşit düzlemdedir de kuzeyle güney arasında ast üst ilişkisi vardır?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın yazılı tarihini okuduğunuzda hikâyenin doğu-batı, batı-doğu ekseninde olduğunu görürsünüz. Güney bu hikâyede neredeyse yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Garp ve Şark birer sosyolojik mevhumdur ama cenup ve şimal sadece yönden ibarettir. Meşhur tekerlemede ışık doğudan bilgi batıdan gelir. Kuzeyden zulüm güneyden ise gelse gelse narenciye gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya çok uzun bir süre boyunca İspanya/Portekiz sahillerinden başlayan ve Çin’de biten lineer bir gezegen olarak kaldı. İspanya’nın batısında Amerika’nın sözde “keşfi” için tam 15. Yüzyılı bekledik. Yine de dünyanın doğu batı ekseni çok fazla oynamadı. Amerika deyince akla Birleşik Devletler, Kanada hadi en fazla Meksika geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya sahnesinde Güney’in de var olduğu hatta dünyada eşitsizliğe karşı bir mücadele olan Sosyalizmin kuzey/güney diyalektiğinde anlatılması ve anlaşılması gereğinin altının çizilmesi ise 20. Yüzyılın ikinci yarısını bekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni Sol kavramının eşitsizlik anlayışında dünyanın Kuzey’in merkez Güney’in ise çevre statüsünde olduğu bir tasavvur yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın algılanmasında ortaya konulan bu dönüşüme karşın bazı şeylerin geri konulması artık olası değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın en büyük ülkelerinden biri olan Brezilya’da ülkeyi sözde keşfeden Portekizli ve İspanyol denizcilerden önce burada yaşayan etnik nüfusun payı %1’in altına inmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tek kusurları altına ve gümüşe ve metalden yapılan silahlara kuzeyden gelenler kadar önem vermemekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyada sömürgecilik diye adlandırılan dönemin mirasına baktığımızda sömürülen bölgelerdeki asli halkların kökünün kuruması hiç de nadir görülen işlerden değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı yazarlar, tarihçiler güneyin fakrü zaruretini iklime bağlarlar. Güney ülkeleri Ekvator çizgisi civarında ve onun altında yer alır. Bu nedenle hava hep sıcaktır ve sıcak insanı rehavete sürükler. Enerjisini emer. Irkçı tınılar da taşıyan bu görüşlerin en ılımlıdan en fanatik yazara kadar kendince savunuları vardır. Kuzeyliler ısınmak için harcadıkları çaba ile medeniyette de ileri gitmişlerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Motel Destino filminde hikâye boyunca hep bir şortla günün geçmesini gördüğümde aklımdan güneye dair bu şablonlar geçmişti (<a href="https://mubi.com/tr/tr/films/motel-destino" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://mubi.com/tr/tr/films/motel-destino</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Brezilya’nın Ceara şehri sahilinde başlayan hikaye Turkuaz bir deniz, batmayan bir güneş altında sıradan insan hikayelerine odaklanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Brezilya’da Pele’ye özenen bir futbolcu yeteneklerine sahip değilseniz suç ekonomisinin dışında kalmak için çok çaba göstermek zorundasınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin baş kahramanı Jorge de kaderini uyuşturucu simsarı bir kadının piyonu olmaktan kurtarmaya çalışmaktadır. Sonunda bir yol kenarında yok oluşa teslim olmamak için çıkış arar. Sao Paulo’ya gidip meslek okulunda öğrendiği elektrikçilik yetenekleri ile bir dükkan açmayı ummaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zor kaçış planında yolu Motel Destino ile kesişir. Görece yaşlı koca ve ona göre daha çekici eşin yönettiği bir mekandır Motel Destino. Karı koca sözde ortaktır ama kocanın sözü kuraldır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Motel Destino yani Kader Otel’inin temel hizmeti müşterilerin rahatça sevişebilmeleridir. Müşteriler Motel Destino’ya bunun için gelir. Yalıtımsız odalardan gün boyu yayılan aşk sesleri hiç bitmeyen bir koro gibi yankılanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin bu kurtuluş arayışını merkeze alan teması sinema sanatının çok bilinen klasik hikayelerine göndermelerle ilerler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karı koca arasına giren üçüncü kişinin yarattığı gerilimin merkezde olduğu kapıyı ikinci kez çalan postacı hikayesi tanıdıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendisi de bu insanı eriten iklimden çıkmış yönetmenin sinemanın eski üstatları Pasolini ve Fassbinder’e selam durması yeni üstatlardan Gaspar Noe ile benzeşmesi özgün bir işin ortaya konmasına engel olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin Shining’i andıran bir gerilimle ulaştığı kreşendo sonunda vardığı final ise sinema tarihinin en özgün fikirlerinden birine ulaşıyor. Bir bienal eseri tadındaki final görseli ile film boyunca da sinemasal bir enstalasyona şahit olduğumuz duygusu daha da pekişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın Batı Doğu eksenindeki kavga dolu tarihinde sahneye girmekte acele etmeyen ve yardımcı oyuncudan fazlası olamayan Küresel ve Coğrafi Güneyin sıcak iklim, turkuaz deniz ve bitmeyen zamane sorunlarına içerden bakış filmi Motel Destino. </span></span></p>

<p><br />
&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-13069</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>TRÇ: MHP’nin yeni ittifak önerisi</h1>
                        <h2>Son dönemde MHP’nin ayrılıkçı Kürt hareketinin legal siyasete girmesini hedefleyen, girişimi de beklenmedik bir gelişmeydi. Moskova’da Türk-Rus-Çin İttifakının gündeme getirilmesi, daha ileri gidilerek, seçimlerde AKP ile kurulacak ittifakın, temel şartı olacağının öne sürülmesi, iç siyasetin gündeminde üst sıralarda yer alacağa benziyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-1775921871.webp">
                        <figcaption>TRÇ: MHP’nin yeni ittifak önerisi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlık tarihi boyunca tanık olduğumuz, güce dayalı dayatma yöntemleri şaşılacak ölçüde benzeşirler. Farklı başlıklarla tanımlanan, gerçekte&nbsp; “paylaşım” amaçlı savaşların ortak özellikleri, başlangıçta kuralları &nbsp;güçlülerin belirlemeye kalkışmalarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Dünya Savaşı öncesinde; Nazilerin Almanya’da ortaya çıkışları ile başlayan, tarihsel dram Türk kamuoyunca bilinir. Ancak İngilizlerin Hindistan ve Çin’de yaptıkları pek bilinmez. Savaşın bitiminde kurulan, yeni dünya düzeninin&nbsp; dayattığı “soğuk savaş” yıllarının anıları , artık eski Amerikan filmlerinde kalmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dışında kalmayı başaran Türkiye, tavrını1947 yılından başlayarak, savaşan taraflardan “Batının” yanında konumlanarak belirler. Bu tutum iç siyasette de kendisini gösterir. İktidar ve muhalefetin dış politikada ayrılmaz ikili izlenimi veren, siyasal çizgileri uzun bir aranın ardından 1960’lı yılların sonlarına doğru ayrışır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DP iktidarı döneminde başlayan, Kıbrıs sorunu Londra ve Zürih Anlaşmalarının yürürlüğe girmesiyle, çözüme kavuşur.&nbsp; Ancak barış uzun sürmez. Kısa süre sonra yeniden Türkiye’nin gündemindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiltere’nin uyguladığı politika; adada yaşayan iki&nbsp; toplumun çatıştırılmalarıyla, bu ülkenin Kıbrıs’taki varlığını güvenceye almaya yöneliktir. Türkiye’de Kıbrıs’ın gündem oluşturması, kitlesel gösterilere neden olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreç içinde doğal kaynaklar ve ticaret yollarına egemen olma mücadelelerinde, yeni bir aşamaya geçilmiştir. Gerileyen İngiltere’nin yerine, Batı Blokunun liderliğini üstlenen, ABD Vietnam’da insanlık dışı uygulamalarla, işgalini derinleştirmenin peşindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kıbrıs ile başlayan iktidar ile muhalefet arasındaki dış politika ayrılığı, bu kez “Yankee go Home” sloganları atan gençlik hareketleriyle yaygınlaşır. Dünyayı sarsan “68 olayları”&nbsp; Türkiye’de de gündemi belirlemektedir. ABD yanlısı askerler Türkiye’de yaygınlaşan, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünden rahatsız olurlar. Ülkenin siyasal tarihindeki en demokrat ve çoğulcu siyasal yapıyı güçlendiren anayasasının yarattığı demokratik ortam, fazla bulunmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı yıllarda Ortadoğu’da İsrail’in topraklarını genişletmesiyle sonuçlanan, savaşlar ve Filistinlilerin anavatanlarından sürülmeleri, Türkiye’de terörize edilen gençlik olayları ve sonunda İran’da şah rejiminin düşmesi, kartların yeniden dağıtılacağı bir dönemi başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla tek kutuplu bir Dünya düşleyen ABD’nin, Irak’a askeri müdahalesiyle Ortadoğu bir kez daha paylaşılmaya başlandı. Türkiye bu süreçte ABD’nin belirlediği dış politika çizgisinden ayrılmadı. Şimdilerde “eski” olarak tanımlanan dönemin sonunda iktidara gelen, AKP’nin kısa sürede bir ABD projesi olan BOP içinde yer alışı, eş başkanlığı üstlenmesi şaşırtıcı değildi. Üstelik son İran saldırılarında İsrail ile işbirliği yapan ABD’nin moral desteğinin alınması, iktidar açısından bakıldığında önemli bir destekti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçeride İsrail karşıtlığı içeren devlet destekli mitingler yapılırken, “Kahrolsun Siyonizm” sloganları atılırken, bu ülke ile ticaretin sürdürülmesi bir yana hacmin büyümesi de iktidarın siyasal yörüngesine uygundu. Ancak MHP’nin Türk Dünyası ile ilişkilerden sorumlu üst düzey&nbsp; yöneticisinin, Moskova ziyareti sırasında verdiği demeç; İktidarın ABD-İsrail ikilisi ile ilişkilerinde farklılaşma olasılığını gündeme getirebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemde MHP’nin ayrılıkçı Kürt hareketinin legal siyasete girmesini hedefleyen, girişimi de beklenmedik bir gelişmeydi. Moskova’da Türk-Rus-Çin İttifakının gündeme getirilmesi, daha ileri gidilerek, seçimlerde AKP ile kurulacak ittifakın, temel şartı olacağının öne sürülmesi, iç siyasetin gündeminde üst sıralarda yer alacağa benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Irak, Venezuela ve Suriye operasyonlarında; bu ülkelerde &nbsp;iktidarlara karşı olan kesimlerden aldığı iç destekle başarılı olan, ABD’nin salt güce dayalı çözüm girişimi, İran’da büyük bir darbe aldı. İslamabad’daki barış görüşmeleri süreci iyi yönetilemezse, Trump’ın iktidarı sanılandan daha kısa sürebilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ara-secimler-uzerine-2-13068</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ara seçimler üzerine (2)</h1>
                        <h2>Bütün bu süreç şunu gösteriyor: İktidar grubu seçim yapmak istediğinde Anayasa ya da kanunları değiştirmek dahil olmak üzere her türlü tedbiri alabiliyor ve gerektiğinde yeni seçim türleri ihdas edebiliyor; ama seçim yapmak istemediğinde Anayasa hükümlerini görmezden gelebiliyor. İktidar sözcüsünün dediği gibi AKP’nin bugüne kadar hiçbir ara seçim yapmamış olduğunu kabul ettiğimizde, Anayasa’da ara seçimle ilgili hükümlerin neden varolduğunu ve 2003 değişikliklerinin neden yapıldığını sormak gerekmez mi?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secimler-uzerine-2-1775918388.webp">
                        <figcaption>Ara seçimler üzerine (2)</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar ve muhalefet grupları arasında “<em>ara seçim</em>” tartışması sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar grubu sözcüsü 2003 yılında yapılan seçimin bir “<em>ara seçim</em>” değil bir “<em>yenileme seçimi</em>” olduğunu şu sözlerle ifade etti:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>03 Kasım 2002 tarihinde yapılan 22'nci Dönem Milletvekili seçiminde, Siirt seçim çevresinde yapılan seçimin, seçim kurallarına aykırı işlem ve eylemlerin kanıtlanmış olması ve seçim sonucunu etkiler nitelikte bulunması nedeniyle Siirt’teki seçimin iptaline ve seçimin yenilenmesini YSK karara bağlamıştır. YSK, yenilenmesine karar verdiği Siirt seçim bölgesindeki seçimin, yasa gereği 09.03.2003 günü yapılmasını karara bağlamıştır. Genel Başkanımız; YSK kararı gereği yenilenen ve 09.03.2003 günü yapılan Siirt seçiminde milletvekili seçilmiştir. 09.03.2003 günü yapılan Siirt seçimi; bir ‘ara seçim’ değil, Yenileme seçimidir. Olgular bundan ibarettir.</em>”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda iktidar grubunun inandırıcı olması için 1982 Anayasa’sına 27/12/2002 tarihinde 4777 sayılı Kanunla eklenen şu hükmün gerekçesini de açıklayabilmesi gerekir:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Yukarıda yazılı hallerden ayrı olarak, bir ilin veya seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hüküm o dönemki AKP genel başkanının ara seçim yoluyla milletvekili olmasını sağlamak için yazılmadı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hüküm, o dönemde AKP’nin herhangi bir amaçtan bağımsız bir “demokratikleşme” projesi miydi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorunun cevabı için biraz daha yakından bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa’da 4777 sayılı Kanunla yapılan değişiklik aslında daha önce 13/12/2002 tarihli ve 4774 sayılı Kanunla yapıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 4774 sayılı Kanunla yapılan Anayasa değişikliğini bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sezer geri gönderme gerekçesinde konuyla ilgili olarak şunları söylüyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– 1. maddesiyle, Anayasanın milletvekilliği seçilme yeterliliğini düzenleyen 76. maddesinin milletvekili seçilmeye engel durumlara yer verilen ikinci fıkrasındaki “ideolojik veya anarşik eylemlere” ibaresi “terör eylemlerine” biçiminde değiştirilmiş, </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– 2 . maddesiyle, Anayasanın Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin geriye bırakılması ve ara seçimleri düzenleyen 78. maddesine eklenen beşinci fıkrada, bir ilin ya da seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması durumunda ara seçim yapılacağı, ara seçimin boşalmayı izleyen doksan günden sonraki ilk pazar günü gerçekleştirileceği ve bu fıkra gereği yapılacak seçimlerde Anayasanın 127. maddesinin üçüncü fıkrasının uygulanmayacağı belirtilmiş, </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– Geçici 1. maddesinde de, Anayasanın 67. maddesinin son fıkrasının, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22. dönemi içinde yapılacak ilk ara seçimde uygulanmayacağı kurala bağlanmıştır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Yukarıda belirtilen her üç düzenleme birlikte ele alındığında, yapılmak istenilen Anayasa Değişikliğinin <strong>öznel, somut ve kişisel</strong> amaçla gerçekleştirildiği ortaya çıkmaktadır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>1 – <strong>Gerçekten, bir yandan Anayasanın 76. maddesinin ikinci fıkrası değiştirilerek, “ideolojik ve anarşik eylemleri” tahrik ve teşvik suçundan hüküm giymiş olanın milletvekili seçilebilmesine olanak sağlanırken; diğer yandan, bir il ya da seçim çevresinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması durumunda ara seçim yapılması öngörülerek, oluşturulacak koşullarla, 76. madde değişikliği ile engeli kalkan kimilerine, normal süreyi beklemeden milletvekili seçilme yolu açılmaktadır.</strong> Anayasanın 78. maddesinin üçüncü fıkrasında, ara seçimlerin her seçim döneminde bir kez yapılacağı, kural olarak genel seçimlerin üzerinden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemeyeceği, dördüncü fıkrasında da genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağı kurala bağlanmıştır. Bu kuralların amacı, ülkenin sürekli seçim ortamında bulundurulmasının getireceği olumsuzlukların ve genel seçimlere bir yıldan az süre kalmışken ara seçim yapılarak seçmen eğiliminin etkilenmesinin ve yönlendirilmesinin önlenmesidir. Oysa, incelenen Yasa ile getirilen düzenleme, bir il ya da seçim çevresinin tüm milletvekillerine sahip siyasal partiye ya da aynı amaca ulaşmak için anlaşan siyasal partilere, o il ya da seçim çevresindeki üyeliklerinin boşaltılmasını sağlayarak ara seçime başvurma ve genel seçim öncesi seçmen eğilimini etkileme olanağı sağlamaktadır.</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>…</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>3 – Yüksek Seçim Kurulunun 02.11.2002 günlü, 978 sayılı kararı ile Siirt İli seçim çevresinde yapılan genel seçim ve milletvekili tutanakları iptal edilerek, bu İlde seçimin yeniden yapılmasına karar verilmesi üzerine, Anayasada yapılacak genel değişiklikten ayırıp, yalnızca bu maddelerdeki düzenlemelerin, özellikle 76. madde değişikliği ile geçici 1. madde düzenlemesinin ivedi biçimde yürürlüğe konulmak istenilmesi de Yasanın <strong>öznel ve kişiye özgü</strong> yapısını gözler önüne sermektedir.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sezer, özetle, kanunlaşan Anayasa değişikliklerinin <strong><em>öznel ve kişiye özgü </em></strong>olduğunu söylüyor ve bu gerekçelerle 4774 sayılı Kanunu geri gönderiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TBMM aynı hükümleri bir kez daha görüştü ve hiçbir değişiklik yapmadan kabul etti; 4777 sayılı Kanun, 4774 sayılı Kanunun ikinci kez görüşülerek aynen kabul edildiği halidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç AKP’nin bir seçim yapmak istediğinde, yeni seçim türleri ihdası dâhil olmak üzere, Anayasa ve kanun hükümlerini nasıl kararlı biçimde değiştirdiğinin kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelişmeler izlendiğinde il ya da seçim çevresinde ara seçimle ilgili düzenlemenin açık bir amacının olduğu rahatlıkla görülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu açıklığa rağmen itiraz sürdürülürse ve bu değişikliklerin “demokratikleşme” dışında bir amacının bulunmadığı ve o dönemde AKP’nin “ara seçim” gibi bir niyetinin olmadığı söylenirse şaşırmam.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zaman devam edelim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı Kanunların (4774 ve 4777) içinde şöyle bir geçici hüküm daha var:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<strong><em>GEÇİCİ MADDE 1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 67 nci maddesinin son fıkrası, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22 nci dönemi içinde yapılacak ilk ara seçimde uygulanmaz</em></strong>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda iki şeyin daha bilinmesi gerekiyor:</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">22. Dönem hangi dönemdir?</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasanın 67 nci maddesinin son fıkrası nedir?</span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Cevap 1.</strong> 22. Dönem AKP genel başkanının henüz milletvekili olmadığı ve milletvekili olabilmesi için formül arandığı dönemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Cevap 2.</strong> Anayasa’nın 67. maddesinin son fıkrası şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hükmün amacı şudur: İktidarda bulunan siyasal partiler yeni seçimlere giderken seçimlerde üstünlük sağlamak için kendi menfaatlerine uygun kanuni değişiklikler yaparlarsa, bu değişiklikler seçimlere çok yakın bir tarihte yapılmışlarsa hemen yürürlüğe girmesinler; bir yıl beklesinler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidardaki partilerin seçimlerde üstünlük elde etmek amacıyla, seçimler yaklaşırken değişiklik yapmaları yaygın bir davranıştır ve bunu önlemek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yolla iktidar gruplarının seçimlere giderken seçim kanunlarında kendi lehlerine düzenleme yapmalarının önü kesilmeye çalışılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden Anayasa koyucu 2001 yılında böyle bir yasak getirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada tartışılan 4777 sayılı Kanun değişikliği ise bu yasağı etkisiz hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hangi seçimler için?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">22. yasama döneminde yapılacak ilk ara seçimler için.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani diyor ki eğer bir ara seçimi yapmak sözkonusu olacaksa, Anayasa’da ara seçimlerle ilgili düzenlemelerin yürürlüğe girmesi için bir yılı beklemeye gerek olmasın; bu değişiklikler hemen uygulanabilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer 2003 yılında AKP tarafından ara seçim yapılması amaçlanmadıysa ara seçimlere ilişkin bu istisna hükmünün getirilme gerekçesi ne olabilirdi ki?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorunun cevabı açıktır: 2003 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerin tek bir amacı vardı: O dönemde yasaklı olan AKP genel başkanının seçilme engellerini kaldırdıktan sonra bir seçimle onun milletvekili olmasını sağlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik o dönemin Cumhurbaşkanı bu değişikliklerin Anayasaya aykırı olduğunu söylemesine rağmen iktidar grubunun kararlılığı üzerine Anayasa değişikliği gerçekleşmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bundan sonrası teferruattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YSK ara seçim yapmadan da seçimlerin iptali yoluyla aynı sonucun elde edebileceğini söyleyince, ara seçime ilişkin bütün altyapı hazırlanmasına rağmen seçimlerin yenilenmesi yoluna gidildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YSK’nın ara seçim hükümleri yerine seçimlerin iptali yoluyla seçimlerin yenilenmesine karar vermesi tümüyle teknik bir sorundur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar grubunun ara seçimler konusundaki isteksizliği tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır, ama bir seçim yapmak istediğinde anayasadaki ara seçim tiplerine ek yapacak kadar istekli olduğu da bir o kadar açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu süreç şunu gösteriyor: İktidar grubu seçim yapmak istediğinde Anayasa ya da kanunları değiştirmek dahil olmak üzere her türlü tedbiri alabiliyor ve gerektiğinde yeni seçim türleri ihdas edebiliyor; ama seçim yapmak istemediğinde Anayasa hükümlerini görmezden gelebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar sözcüsünün dediği gibi AKP’nin bugüne kadar hiçbir ara seçim yapmamış olduğunu kabul ettiğimizde, Anayasa’da ara seçimle ilgili hükümlerin neden varolduğunu ve 2003 değişikliklerinin neden yapıldığını sormak gerekmez mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, “Siirt seçimi ara seçim değildi” demek, tartışmanın sadece en yüzeysel kısmını doğru ifade etmektir; asıl mesele, o seçimin yapılabilmesi için anayasal düzenin nasıl zorlandığı, esnetildiği ve yeniden şekillendirildiğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerçek ortadayken, teknik tanımlar üzerinden yapılan açıklamalar, tartışmayı aydınlatmak yerine perdelemektedir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/macaristanda-viktor-orbanin-16-yillik-iktidarinin-sona-ermesine-saatler-mi-kaldi-13067</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Macaristan’da Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının sona ermesine saatler mi kaldı?</h1>
                        <h2>Her ne olursa olsun, Macaristan’da siyaset, ancak 1989’da Sovyetler sonrası döneme giderkenkiyle karşılaştırılabilecek derecede ümit ve heyecan rüzgârına hiç bu seçimlerde olduğu gibi kapılmamıştı. Tisza, aynı zamanda, Tuna’dan sonra ülkenin en büyük ikinci nehrinin adı. O nedenle de, partinin mitinglerinde sıklıkla Árad a Tisza (Tisza Yükseliyor/Tisza Akıyor) sloganı kullanılıyordu. Tisza ve Magyar, Fidesz iktidarında betonlaşan Macar politikasına bir akışkanlık getirdi. Bakalım, Tisza aracılığı ile su akıp yolunu bulacak mı?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-viktor-orbanin-16-yillik-iktidarinin-sona-ermesine-saatler-mi-kaldi-1775907696.webp">
                        <figcaption>Macaristan’da Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının sona ermesine saatler mi kaldı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya genelinde bir çok gözlemci, gazeteci, yorumcu bu soruyu soruyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gerçekten de, 12 Nisan Pazar günü yapılacak Macaristan parlamento seçimleri, 2026’nın en önemli ve dünya politikası açısından dönüm noktası yaratacak seçimi belki de. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun iki sebebi var: biri, Orbán’ın hem ABD Başkanı Donald Trump hem de Rusya lideri Vladimir Putin tarafından desteklenmesi. Ki, “hem ABD istihbaratı CIA, hem de Rusya’nın gizli servisi SVR tarafından böylesi desteklenen bir aday” yoktur esprisi, gerçeklerden çok da uzak değil. Eğer Orbán, dünyanın en güçlü liderlerinden ikisinin desteğine rağmen kazanamazsa, “halkın iradesi” galip gelmiş olacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkinci sebepse, Orbán’ın 2014’te dile getirip ortaya koyduğu, “illeberal devlet” ideolojik modeli için bu seçimin bir “kader anı” teşkil etmesi. Eğer ki Orbán kaybederse, bireysel hak ve özgürlükler ile rekabetçi demokrasiyi, “devlet bekâsını” zayıflatan olgular olarak çerçevelediği yaklaşım da, sandıkta yenilgiye uğratılmış olacak. Bu açıdan Macaristan’ın seçimi, dünya genelinde “demokrasi” kavramının geleceği için bir oylama. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Macaristan’nın kendisi için de, Sovyetler sonrası demokrasi tarihinin en önemli seçimlerinden olduğu kesin. Macaristan’da ekonomi, onlarca yıldır hiç iyi olmadı. Viktor Orbán ve partisi Fidesz’in kendileri, 2010’da iktidara halkın yolsuzluk ve ekonomik sıkıntılardan bunalması nedeniyle gelmişti. Bu seçimler, ülkenin yolsuzlukla örülü ekonominin reformu sürecine sonunda başlanması, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edilmesi ve gerildikçe gerilen Avrupa Birliği ilişkilerini onarmak için belki de son fırsat olabilir. Aynı zamanda, yolsuzluk ve yargının siyasallaşmasıyla ilgili devam eden sorunlar nedeniyle AB’nin 2022’den beri dondurduğu milyarlarca avroluk fonları geri alabilmek için son çıkış yolu bu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Orbán’ın rakibi Péter Magyar, 2024’te siyasete atıldı. O zamana kadar Orbán’ın partisi Fidesz’in içinde yer alıyordu; fakat siyasette çok aktif değildi. Daha çok, Orbán’ın kabinelerinde bakanlık yapan eski eşi Judit Varga dolayısıyla; diğer bir deyişle, “eş durumundan” siyasetle ilişkiydi. 2023 ve 2024 yılları, Magyar bakımından her manada dönüm noktası oldu. Boşandı, Macaristan’ın en büyük siyasi skandallarından birini ortaya çıkardı ve siyasete atıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Çocuk istismarı skandalına karşı aldığı tavırla yükselen Magyar</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Magyar, geniş kamuoyunun dikkatini ilk kez Katalin Novák’ın cumhurbaşkanlığı affı etrafında patlayan skandal sırasında hükümete yönelttiği sert eleştirilerle çekti. 2024 Şubatı’nda ortaya çıkan olayda, Novák’ın bir yıl önce Budapeşte yakınlarındaki devlet yurdunda görev yapan bir yöneticiyi affettiği anlaşıldı. Bu kişi, kurum müdürünün çocuklara yönelik cinsel istismarını örtbas etmeye çalışmış, mağdurlara ifadelerini geri çekmeleri için baskı yapmıştı. Mağdurlar arasında intihar eden de olmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Macaristan’da bağımsızlığını koruyabilen medyanın da skandalın ortaya çıkmasında büyük rolü vardı. O dönemde, Telex.hu ve Direkt36.hu haberlerine göre, söz konusu affın arkasında Katalin Novák üzerinde etkili olan önemli bir isim vardı: Macar Reform Kilisesi’nin sinod başkanı ve Novák’ın yakın çevresinden </span><strong><span style="color:black">Zoltán Balog</span></strong><strong><span style="color:black">.</span></strong><span style="color:black"> Haberlere göre Balog’un, affın çıkarılması yönünde baskı kurduğu ileri sürüldü. Balog’un adı bu meselede ilk kez geçmiyordu; çünkü daha sonra hüküm giyecek olan çocuk yurdu müdürünü 2016’da devlet nişanına aday gösteren de oydu. Ayrıca Novák cumhurbaşkanı olduktan sonra Balog, onun danışma kurulunda da yer almıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Konuya yakın kaynakların aktardığına göre Balog, hükümetten ayrıldıktan sonra da Sándor Sarayı’nda Novák üzerinde hatırı sayılır bir nüfuz sahibi olmaya devam etti. Oysa Macaristan’da cumhurbaşkanlığı makamının, kilise dâhil hiçbir güç odağından etkilenmeden bağımsız biçimde çalışması gerekiyor. Aynı kaynaklar, af sürecine dâhil olan çevrelerin, kararın kamuoyuna yansıyacağını düşünmediğini de belirtiyordu. Her ne kadar bu skandalda, doğrudan Orbán’ın adı geçmese de, Novák’ın Cumhurbaşkanı olmasını sağlayan kişi elbette ki, o idi. Dahası, bu skandaldaki riyakârlık, Orbân’ın “aile değerlerini” odak alan muhafazakâr söylemi ile doğrudan çelişiyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuçta, çocuklara cinsel istismar konusu mevzu bahisken yapılan affın açığa çıkması büyük tepki yarattı; Budapeşte’de kitlesel protestolar düzenlendi ve sonunda Novák 10 Şubat 2024’te istifa etmek zorunda kaldı. Aynı gün, affa imza atan dönemin Adalet Bakanı Judit Varga da hem milletvekilliğinden hem de Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fidesz listesinin başındaki rolünden çekildi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üç çocuğunun annesi eski eşinin siyasetten çekildiğini açıklamasından yalnızca birkaç saat sonra Magyar da kamuoyuna çıktı. Macaristan’daki en popüler sosyal medya mecrası Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, devlet bağlantılı şirketlerdeki görevlerinden ayrıldığını, ayrıca MBH Bank yönetimindeki koltuğunu da bıraktığını duyurdu. Bu açıklamasında, Orbán yönetiminin yıllardır savunduğu “ulusal, egemen, burjuva Macaristan” söyleminin aslında büyük çaplı yolsuzlukları ve servetin iktidara yakın çevrelere aktarılmasını perdeleyen bir siyasi vitrin olduğunu söyledi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunu izleyen dönemde Magyar, Partizán, Telex ve 444 gibi bağımsız medya kuruluşlarına bir dizi röportaj verdi. Bu görüşmelerde hükümeti, özellikle de Başbakanlık Kabine Ofisi Bakanı Antal Rogán’ı sert biçimde hedef aldı. Öğrenci kredi kurumunun başında bulunduğu dönemde, kamu ihalelerinde Orbán çevresine yakın isimlere ayrıcalık tanımaya zorlandığını ve boşanma sürecinde de çeşitli baskılara maruz kaldığını anlattı. “Ülkenin yarısı birkaç ailenin elinde” dediği ilk büyük çıkışı, Mart 2024 itibarıyla iki milyondan fazla kişi tarafından izlenmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonraki günlerde de hükümete yakın isimleri hedef alan paylaşımlar yapmayı sürdürdü. Başbakanın damadı István Tiborcz gibi Orbán’a yakın ya da akraba olan kişilerin, yerli özel sermaye fonlarının arkasına gizlenmiş devasa servetler biriktirdiğini ileri sürdü. 15 Mart 2024’te Budapeşte’de on binlerce kişinin katıldığı büyük bir miting düzenledi ve burada yeni bir siyasi oluşum başlattığını ilan etti. Aynı ay yapılan anketlerde seçmenlerin yaklaşık yüzde 15’i, Magyar aday olursa ona kesin ya da yüksek ihtimalle oy verebileceğini söylüyordu. İki yıl içinde, Magyar’a oy verebilecek değil, vereceğini bilfiil söyleyenler ülkenin yarısına kadar yükseldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu noktada, Türkiye’deki siyasetçilerin de feyiz alması gereken bir duruma dikkat çekelim: başka partilerden kopanların neden başka bir siyasi çizgiye geçtiklerini güçlü biçimde açıklamaları gerekiyor. Magyar, neden Fidesz içinde olup da çizgi değiştirdiğini çok net biçimde açıkladığı için seçmende kabul gördü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“Çocuk istismarcısına af” skandalı sonrası Macaristan’da bir “kırılma” yaşandı denebilir. Evet, Macaristan’da ekonomik sorunlar da toplumsal muhalefetin yükselmesinde önemli ama yolsuzluk ve skandalların ayyuka çıkması sabırları asıl taşıran, toplumun gözlerindeki bağı asıl çözen oldu. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçtiğimiz haftalarda, Telex.hu’ya röportaj veren, Macar Ordusu’nun “yüzü” konumundaki Yüzbaşı Szilveszter Pálinkás gibi açıkça “ifşalarda” bulunanlar artmaya başladı. Pálinkás, röportajında ordudaki siyasallaşmaya karşı çıkmış, bunun orduyu zayıflattığını söylemiş ve dahası önemli bir iddiada bulunmuştu. Pálinkás’a göre, Başbakan Viktor Orbán'ın Macar ordusunda yüzbaşı olan tek oğlu Gáspár Orbán, "Hristiyanları korumak" için Çad'a Macar birliklerinin gönderilmesini istiyordu. &nbsp;Gáspár Orbán bu fikirleri İngiltere'deki Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi'nde birlikte eğitim görürken Pálinkás ile paylaştı. Orbán'ın Afrika'daki bir seyahati sırasında "Tanrı'yı ​​bulduğunu" ve "Tanrı'nın kendisine gökten seslenerek Afrika'daki Hristiyanları kurtarmaya gitmesini" söylediğini uzun uzun anlattığını belirtti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Pálinkás, Gáspár Orbán’a, Çad’a yollanacak Macar birliklerinin en az yarısının hayatını kaybedeceğini söylemiş, ama ulvi bir görev için olacağı yanıtı almış. Pálinkás, bu ve orduda yanlış gittiğini düşündüğü konuları medyaya açıklamıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Memnuniyetsiz olsalar da “böyle gelmiş böyle gider” duygusuyla veya “yaparsa Orbán yapar” diye diye atalete kapılan Macaristan seçmenleri, 2026 seçimlerine giderken bir “özne” olduklarını anımsadılar aslında. Tek tek olmasa da, toplu olarak güçlü olan bireyler olduklarını…Asıl değişimi yaratmaya başlayan da, üzerilerindeki ölü toprağından kurtulmaları oldu.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Tabela partisinden ana muhalefete</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seçimlerden önceki son anketlere göre merkez sağdaki <em>Tisza</em> Partisi, yani <em>Tisztelet és Szabadság Párt </em>(Saygı ve Özgürlük Partisi), yüzde 53-49 oyla önde görünürken Orbán’ın radikal sağ partisi Fidesz yüzde 32-39 seviyesinde. Kalan oyların daha küçük muhalefet partilerine, özellikle de aşırı sağ <em>Mi Hazánk</em> Hareketi’ne gitmesi bekleniyor. Karşılaştırmak gerekirse, önceki seçimlerde Fidesz yaklaşık yüzde 54 oy almıştı; bu, 1990’dan bu yana Macaristan’da herhangi bir partinin aldığı en yüksek oy oranıydı. Üstelik de, 2022 seçimlerinde Macaristan’ın neredeyse tüm muhalefeti, Türkiye’deki “Altılı Masa” deneyimine benzer bir şekilde birleşse de, Orbán’ın o dönemde &nbsp;anayasal çoğunluğu kazanmasını engelleyemedi. Türkiye’de olduğu gibi, birleşme “ters sinerji” getirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">2020’deki kuruluşundan Magyar’ın 2024’te başına geçmesine kadar Tisza, neredeyse tabela partisi gibiydi. 2024 yerel seçimleri ile Avrupa Parlamentosu seçimlerinin birlikte yapılması, yeni kurulan Tisza için ilk büyük sınav oldu. Bu seçimlerde parti oyların yaklaşık yüzde 30’unu alarak Fidesz’in ardından ikinci büyük parti haline geldi. O tarihten bu yana Tisza anketlerde güçlü performansını sürdürdü ve 2025’in başından beri önde gitmeye başladı. Magyar özellikle genç seçmenler ile şehirlerde ve yurt dışında yaşayan seçmenler arasında popüler. Ancak anketlerde iyi gitmesi, seçimi kesin olarak kazanacağı ya da parlamentoda çoğunluk elde edeceği anlamına gelmiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tisza’nın iktidarı devralması anketlerin ima ettiğinden daha zor. Bunun başlıca nedeni, Orbán’ın 2010’da yeniden iktidara geldikten kısa süre sonra kurduğu karmaşık seçim sistemi. Macarlar 199 sandalyeli parlamentoyu seçmek için iki oy kullanıyor: biri 106 seçim çevresinden birindeki bölge adayı için, diğeri ulusal parti listesi için. Bölge temsilcileri dar bölge çoğunluk sistemiyle belirleniyor; yani en çok oyu alan aday o bölgenin sandalyesini alıyor. Diğer 93 sandalye ise orantılı temsilin bir türüyle dağıtılıyor. Bu karmaşık sistem, yıllardır Fidesz’in lehine orantısız biçimde çalıştı. Örneğin 2014 seçimlerinde Fidesz oyların yalnızca yüzde 45’ini almasına rağmen parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlayabildi. Ancak bugünkü asıl soru, Fidesz’in bu seçim sisteminden hâlâ aynı ölçüde yararlanıp yararlanamayacağıdır. Parti artık muhafazakâr ve sağ seçmeni tam anlamıyla tek çatı altında toplayamıyor; hem Tisza’dan hem de aşırı sağ Mi Hazánk’tan rekabet görüyor. Buna karşılık Tisza’nın popülaritesi yükselmeyi sürdürüyor; çünkü parti ilerici soldan daha muhafazakâr sağa kadar uzanan geniş bir seçmen yelpazesini bir araya getirebiliyor. Bu nedenle sonucun belirlenmesinde Tisza’nın kırsal bölgelerde nasıl performans göstereceği belirleyici olacak. Péter Magyar’ın kampanya boyunca ülkenin neredeyse her köyünü ve en ücra noktalarını dolaşması da bu yüzden tesadüf değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Orbán kampanyasını öncelikle “Ukrayna”ya ve “Avrupa Birliği”ne karşı kuruyor. Rakibi Péter Magyar’ı da bu iki unsurun cisimleşmiş hali olarak sunuyor. Bu aslında yeni bir yöntem değil. Orbán, siyasi kariyeri boyunca hep kendisinin tarif ettiği bir “düşman” üzerinden oy mobilizasyonu yaptı. Önceden bu düşman göçmenlerdi; bugün ise Ukrayna, özellikle de Zelenskiy. Orbán, Ukrayna’yı Macaristan’ın ekonomisi, güvenliği ve egemenliği için doğrudan bir tehdit gibi çerçeveliyor ve bu anlatı özellikle ekonomik açıdan dezavantajlı Macar seçmenlerin önemli bir bölümünde, bugüne kadar karşılık da buluyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Macaristan’a giden Rus petrolü ve gazını taşıyan boru hatları çevresindeki son olaylar da Macaristan-Ukrayna ilişkilerini daha da kötüleştirdi ve Orbán’ın işine yaradı. Böylece yükselen yakıt fiyatlarından Ukrayna’yı doğrudan sorumlu tutabildi. Zarar gören Druzhba petrol hattı ve Sırbistan-Macaristan sınırında bir gaz boru hattı yakınında patlayıcı bulunması, Ukrayna’yı suçlamak için gerekçe olarak kullanılıyor; her ne kadar tüm seçmenler ve dış gözlemciler bu iddiaları kabul etmese de. Ancak hedef yalnızca göçmenler ve Ukrayna değil; AB de bu kampanyanın merkezinde. Orbán’ın “Brüksel”e karşı karalama kampanyası uzun yıllardır siyasî çizgisinin ayrılmaz bir parçası. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir zamanlar “liberal” olan ve Sovyet yönetimine karşı duran Orbán, başbakanlığının ilk döneminde Macaristan’ın AB üyelik müzakerelerini yürütmüş olsa da zaman içinde AB’ye ve onun savunduğu liberal demokratik değerlere giderek daha fazla karşı çıkan bir çizgiye yöneldi. Orbán’a göre Avrupa Birliği’nin “açık sınırları”, LGBTQI+ hakları ve Ukrayna’ya verilen destek, Macaristan’ın egemenliğine ve ülkenin savunduğunu iddia ettiği Hıristiyan değerlere tehdit oluşturuyor. Macar halkı AB üyeliğini genel olarak desteklemeyi sürdürse de, Orbán’ın muhafazakâr-milliyetçi ideolojisi de yıllar boyunca güçlü destek buldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak görünen o ki, yalnızca “devlet bekâsı” söylemi artık Fidesz’in seçimi kazanmasına yetmeyebilir. Pek çok seçmen öncelikle ekonomi ve kamu hizmetlerinin kötüleşmesinden ötürü mutsuz. Péter Magyar da tam bu nedenle kampanyasını üç temel eksen üzerine oturtuyor: derin ve köklü yolsuzluk, kamu hizmetlerinin çöküşü ve AB ile bozulmuş ilişkileri asıl gündemi yapıyor. Muhafazakâr seçmeni ve eski Fidesz oylarını kaybetmemek için Ukrayna ve azınlık hakları konusunda aşırı proaktif bir pozisyon almaktan kaçınıyor. Bu nedenle de, Orbán’ın giderek daha fazla odaklandığı “dış politika” ve güvenlik konusuna fazla girmiyor. Orbán’ın iddialarına doğrudan cevap vermek yerine, kendi pozitif gündemini kuruyor; hukukun üstünlüğünü yeniden tesis ederek dondurulmuş AB fonlarını geri almayı ve bu kaynakları sosyoekonomik programı için kullanmayı vaat ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seçim sonrası senaryolara bakıldığında, Magyar’ın hukukun üstünlüğünü ve AB-Macaristan ilişkilerini gerçekten onarabilmesi için seçimi ezici bir farkla kazanması gerekiyor ve bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği son ana kadar belirsizliğini koruyacak. Bağımsız gazetecilerin araştırmalarına göre Fidesz iktidarda kalmak için tüm imkânlarını kullanıyor; dezenformasyon, karalama kampanyaları, hatta oy satın alma ve seçmeni korkutma gibi yöntemlere başvuruyor. Seçim günü de, ana muhalefetin “sandıkların korunmasına” odaklanması gerekecek. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer Orbán iktidarda kalırsa, bu AB açısından en kötü senaryo olacaktır. Fidesz parlamentoda çoğunluğu korursa (hatta sadece basit çoğunluk bile elde etse) &nbsp;hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi, AB ile ilişkinin onarılması ve Ukrayna’ya destek sağlanması için gerçek bir fırsat doğmayacaktır. Orbán zaten medya, yargı ve diğer tüm denetim organlarını büyük ölçüde kontrolü altına almış durumda; iktidarda kaldığı sürece bu kontrolü sürdürmesi beklenir. Böyle bir zafer, Fidesz’e eleştirel yaklaşan sivil toplum kuruluşları ve gazetecilere karşı baskının daha da sertleşmesiyle sonuçlanabilir. Şeffaflık Yasası gibi düzenlemelerle, yabancı fon alan ve “egemenliğe tehdit” olarak sunulan kuruluşlara karşı Rusya benzeri sıkı rejimler kurulabilir. Bu da sivil hakların daha da aşınması anlamına gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Asıl kazanan aşırı sağ olursa?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üzerine fazla konuşulmayan riskli senaryo ise hem Fidesz’in hem de Tisza’nın parlamento çoğunluğunu sağlayamaması, buna karşılık Fidesz’den bile daha AB karşıtı ve Ukrayna karşıtı olan aşırı sağ Mi Hazánk’ın barajı aşarak Fidesz’le koalisyona gitmesi. Böyle bir ittifakın daha önce konuşulduğu ve bunun Fidesz içinde bile tartışma yarattığı belirtiliyor. Péter Magyar, bu tür bir ortaklığın Macaristan’ın AB’den çıkması yönünde gerçek bir risk yaratabileceği uyarısında bulundu. Böyle bir durumda Macaristan daha da yalnızlaşır; AB ve Ukrayna ise giderek daha açık biçimde Rusya yanlısı hale gelen komşu bir hükümetle karşı karşıya kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer Péter Magyar iktidara gelirse, bu AB ve birçok Avrupa başkenti için umut verici olur; ancak bu durumda bile aşırı iyimser olmamak gerekir. Magyar hukukun üstünlüğünü yeniden kurmayı vaat ediyor, fakat Fidesz’in Anayasa Mahkemesi, Yüksek Mahkeme, Mali Konsey ve medya dâhil tüm önemli denetim organlarını kontrol ettiği bir sistemde bunu gerçekleştirmek son derece zor olacaktır. Bunun için anayasal değişiklik gerekir, anayasal değişiklik için de üçte iki çoğunluk gerekir. Basit çoğunlukla reform yapmak neredeyse imkânsız hale gelir. Ayrıca bu kurumlarda Fidesz’e sadık isimler bulunduğu sürece, Fidesz bütçe dâhil olmak üzere yeni hükümetin yasama girişimlerini sabote edebilir ve Tisza hükümetini erken krizlere sürükleyebilir. Üstelik Fidesz’e yakın Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok’un veto yetkilerinin de güçlendirilmiş olması, yeni bir hükümetin hareket alanını daraltabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Asıl soru, Macaristan’da iktidar devrinin gerçekten mümkün olup olmadığı: On altı yıl boyunca iktidarda kalmış bir Fidesz’in, seçim kaybetmesi halinde sorunsuz bir geçişe gerçekten izin verip vermeyeceği gerçekten belirsiz. Orbán’ın elinde süreci ciddi biçimde geciktirecek araçlar bulunduğu görülüyor. Örneğin kendisine sadık cumhurbaşkanı hükümet kurma sürecini yavaşlatabilir. Görev süresi bitmekte olan hükümet olağanüstü hâl ilan edebilir ya da mevcut parlamentodaki üçte iki çoğunluğunu kullanarak hâlen geçerli olan “tehlike hâlini” uzatabilir. Bu da giden hükümete olağanüstü ve aşırı yetkiler sağlayabilir. On yıl önce böyle senaryoların bir AB üyesi ülkede yaşanabileceği düşünülemezdi. Ama bugün Orbán iktidara tutunmaya çalışırsa, geçmişte tahayyül bile edilemeyen senaryolar gündeme gelebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her ne olursa olsun, Macaristan’da siyaset, ancak 1989’da Sovyetler sonrası döneme giderkenkiyle karşılaştırılabilecek derecede ümit ve heyecan rüzgârına hiç bu seçimlerde olduğu gibi kapılmamıştı. Tisza, aynı zamanda, Tuna’dan sonra ülkenin en büyük ikinci nehrinin adı. O nedenle de, partinin mitinglerinde sıklıkla </span><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">Árad a Tisza (Tisza Yükseliyor/Tisza Akıyor) sloganı kullanılıyordu. Tisza ve Magyar, Fidesz iktidarında betonlaşan Macar politikasına bir akışkanlık getirdi. Bakalım, Tisza aracılığı ile su akıp yolunu bulacak mı? </span></span></em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/komplo-ontolojisinden-acik-elestirel-ontolojiye-13066</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Komplo ontolojisinden açık eleştirel ontolojiye</h1>
                        <h2>Düşünmek, yeni yüzlerin ortaya çıkmasını mümkün kılmaktır. Hayat ve hakikat, sürekli olarak oluşturulan deneyimlerdir. Özgürlük, zincirleri görmek kadar, zincirleri kırmayı da gerektirmektedir. Gizli zincirleri gösterdiğini iddia eden komplo ontolojisi, aslında yeni karanlıklar inşa etmekte ve insanın zincirlerini kırma umudunu kırmaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/komplo-ontolojisinden-acik-elestirel-ontolojiye-1775939494.webp">
                        <figcaption>Komplo ontolojisinden açık eleştirel ontolojiye</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye gibi ülkelerde komplocu ontoloji, çok problemli, yıkıcı ve boğucu bir zihniyet biçimi olarak etkili olabilmektedir. Komplo teorilerini içeren hacimli kitaplarla yüzeyi parçaladıklarını, görüneni darmadağınık ettiklerini, yerleşik kabulleri sarstıklarını iddia eden komplocu yazarlar, kitaplarını bomba olarak görebilmekte ve kitaplarıyla her şeyi patlattıklarını iddia edebilmektedirler. Sınırların ötesine geçmek isteyen komplo ontolojistleri, aslında kendilerini sınırlılığa, karalamaya ve kapalılığa mahkum etmektedirler. Dünyanın arkasındaki sırları ve güçleri ifşa ettiğini sanan komplo ontolojisti, aslında dünyayı açmamakta, dünyayı kapalılığa ve katılığa hapsetmektedir. Dünyanın derin sırlarını ifşa etmeye kalkan komplo ontolojisti, özgürleştirmemektedir. Şüphe üretmekte başarılı olan komplo ontolojisti, insana, hakikati kuracak tecrübeleri deneyimlemesinin önünü açmamaktadır. Komplo ontolojistlerinin yazdıklarını ve söylediklerini tek tek konuşmak ve tartışmak verimli olmadığı gibi, böyle bir şey acil bir ihtiyaç da değildir. Burada konuşulması ve tartışılması gereken, iki farklı ontoloji biçimidir. Konuşulması gereken komplo ontolojisi dediğimiz zihniyettir. Komplo ontolojisine karşı açık eleştirel ontoloji dediğimiz zihniyet biçimini kavramsallaştırmaya ve açıklamaya çalışacağız</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okuyan ve yazan herkes, belirli bir ontolojik zemin içinde hareket etmektedir. Farklı zamanlarda, mekanlarda ve şartlarda birbirinden farklı iddialarda bulunan bir kişinin, tezviratlarını tek tek sorgulamak çok zor olabilir. Kişinin iddialarının kaynağını oluşturan ontolojik anlayışı sorgulamak daha verimli olabilir. Komplo ontolojisi olarak ifade ettiğimiz varlık anlayışı, dünyayı gizli yapıların, görünmeyen güçlerin ve örtük ilişkilerin ürünü olarak algılamakta ve kurgulamaktadır. Komplo ontolojisi, dünyaya yönelik eleştirel bir bakışın başlangıcı olabilir. Komplo ontolojisinde eleştirellik olduğu kadar mutlaklaştırma tehlikesi vardır. Komplo teorisi mutlaklaştırıldığı zaman <em>komplo ontolojisi totaliteryanizmi</em> diyebileceğimiz bir durum ortaya çıkmaktadır. Totaliteryanizmin kaynaklarından biri komplo ontolojisidir. Düşünceyi mutlaklaştıran komplo ontolojisi, kaçınılmaz olarak dünyayı ve hayatı katı ve kapalı bir sisteme mahkum etmektedir. Komplo ontolojistleri, çocuksu komplo zihniyetini aşamamakta, olgunlaşamamakta, yıkıcı ve yaralayıcı olmayı devrimci yaşam zannedebilmektedirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplo ontolojisi, olayları açıklama biçimi değildir. Komplo ontolojisi, insanı, hayatı ve dünyayı açıklamakla ve anlamakla ilgilenmemektedir. Komplo, varlığı otoriter, akıldışı ve şiddetle kurma tarzıdır. Komplo ontolojisti, görünen her şeyden şüphe eder. Komplo ontolojisine göre gerçek olan, perde arkasındadir. Komplo ontolojisinin çekicliği, insanın her gördüğüne ilk bakışta kanacak kadar safdil olmaması gerektiğini hissettirmesinden ve perde gerisine yöneldikçe insana gerçeğin kendisine ulaşma zannını vermesinden kaynaklanmaktadır. Komplocu zihniyet, perdenin gerisine doğru derinleştikçe her şeyin kendisini doğruladığını sanmakta ve kendi dünyasının içine kapanmaktadır. Komplocu zihniyet, perde arkasında olup bitenleri aydınlatmamaktadır. Komplocu zihniyet, perde gerisinde yeni karanlık ve kapalı dünyalar ve katmanlar oluşturmaktadır. Hiçbir şeyin göründüğü gibi gerçekleşmediğini sanan komplocu ontoloji, her şeyi bir başka şeyin işareti olarak okumaktadır. Soy isimler, akrabalıklar, mezarlar, hep karanlık ilişkilerin ve yapıların arka planını gösteren veriler olarak kurgulanmaktadır. Bir komplo ontolojistinin yazdıklarını, hakikat tecrübesinin ürünleri olarak nitelemek gerçekten çok zordur. Komplo ontolojisi, hakikati ulaşılabilir ve tecrübe edilebilir bir deneyim olmaktan çıkarmakta, gerçekliği hep ertelenen olmayan bir şeye dönüştürmektedir. Komplo ontolojisi, insanın gerçekle olan bağını kopardığı gibi, gerçeği anlaşılabilir, araştırılabilir ve açıklanabilir bir olgu olmaktan da çıkarmaktadır. Toplumsal ve tarihsel olayları, hayali birkaç gizli güçle açıklamaya kalkmak, bilimsel ve rasyonel değildir. Bilimsel ve rasyonel bir zihniyete sahip olmayan bir komplo ontolojistiyle rasyonel bir iletişim kurmak imkansızlık düzeyinde zordur. Komplo ontolojistlerinin kamusal aklın oluşumuna hiçbir katkıları yoktur. Komplo ontolojistleri, kamusal akıldışılığın oluşmasına etkin olarak katkıda bulunmaktadırlar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontoloji, insani ve sosyal gerçekliği açıklamamaktadır veya açıklanmasına yardımcı olmamaktadır. Komplocu ontoloji, karmaşıklığı, çokluğu ve belirsizliği ortadan kaldırmakta, her şeyi niyetlere bağlamaktadır. Her şeyin niyetlere bağlanması, insanlarda gerçeklik duygusunu aşındırmaktadır. Gerçeklik duygusunu aşındıran komplo ontolojisini benimseyen kişiler, her döneme uygun algı manipülatörlüğü ve komplo fabrikatörlüğü yapma konusunda çok yeteneklidirler ve hırslıdırlar. Komplo ontolojisi, gerçeklikle birlikte özgürlüğün tecrübe edilme imkanını da ortadan kaldırmaktadır. Her şeyin kapalı kapılar ardında derin ve gizli ilişkiler tarafından belirlendiği kabuluyle hareket eden komplocu zihniyet, aslında insana yapılabilecek bir şey olmadığını dayatan kötümser ve karanlık bir kaderciliği dayatmaktadır. Bir komplo ontolojisti yazdıklarıyla ve söylemleriyle, insanı kötümserliğe sürüklemekte, içi kararmakta ve karanlık derin yapıların gücü karşısında kişinin kendisini aciz ve yetersiz hissetme duygusuyla derin bir çöküş hali yaşamasına neden olmaktadır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varlığa, dünyaya ve topluma komplocu bir zihniyetle yaklaşan biri, aydın değildir. Komplocu zihniyete sahip kişi, hayata, insana ve doğaya dair düşünmemekte, sorgulamamakta ve üretmemektedir. Komplocu zihniyete sahip kişi, sistemin ve statükonun işlevsel bir unsuru olarak karartıcı kurguları ve karalamaları kamusal alana taşımakta, dolaşıma sokmakta ve yönlendirmektedir. Komplocu ontoloji, statükoyu ve sistemi, örtük, merkezi ve belirleyici bir yapı olarak düşünmektedir. Kendisini örtük, merkezi ve hakim yapının güçlü bir unsuru sayan komplo ontolojisti, zamanın ve mekanın koşullarına uygun olarak kendisine durumdan vazifeler çıkartır, yazar, çizer, bağırır, kışkırtır, saldırır, yıkar ve yakar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplo ontolojisi, siyaseti, edebiyatı, toplumu, tarihi, ekonomiyi eleştirdiğini iddia eder. Bu iddianın aksine komplocu zihniyet, eleştiri imkanını ortadan kaldırmaktadır. Herkesin ve her şeyin gizli ve karanlık bağlantılar tarafından belirlendiğini iddia eden komplo ontolojisi perspektifinden bakıldığı zaman, hakikati tecrübeyle oluşturma ve söyleme imkanı yoktur. Komplocu zihniyet, özgür bireyi ortadan kaldırmaktadır. Özgür birey yoktur, çünkü gizli ve güçlü yapılar, ağlar ve ilişkiler, özgür bireyi ortadan kaldırmıştır. Küçük’ün komplocu zihniyeti, onu ulusal ve uluslararası güç odaklarının ve örgütlerinin bir parçası olarak hayatının değişik dönemlerinde farklı ilişki biçimleri geliştirmesine neden olmuştur. Oluş zihniyeti açısından aydın olmak, statükonun verdiği bir işlev değil, çok tehlikeli bir risktir. Komplocu zihniyete sahip kişi, kendisine verilen belirlenmiş rolü oynamaktadır. Komplo ontolojisti, hayatı boyunca kendisi için belirlenmiş birçok rolü oynamaya çalışan yüzeysel bir kişiliktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontolojinin temsilcilerini bolca bulmak mümkündür. Popüler bir komplo ontolojistinin okumasına göre Türkiye, Sabatayistler gibi görünmeyen güçlerin belrlediği bir yapıdır. Herkesin malumu olan bu komplo ontolojistine göre, siyaset sahnedir, sahnedeki aktörler figürandır, gerçek oyuncular perde gerisindeki ailelerdir, ağlardır ve ilişkilerdir. Bu komplocu kurgu, ilk bakışta buz dağının görünmeyen derin yüzünü gösterdiği zannına kapılmamızı sağlamaktadır. Ancak bu komplocu yaklaşım, siyasetin, toplumun, ekonominin, güvenliğin, diplomasinin, kısacası her şeyin anlamsız ve işlevsiz olduğu bir tablo üretmektedir. Her şeyin derin ilişkiler tarafından yıllar öncesinden belirlendiği ve devam ettirildiği şeklindeki kurgu kabul edildiği takdirde, siyasete, topluma, kısacası ülkeye dair her şey, gerçek birer tecrübe ve pratik olmaktan çıkmakta, anlamsız ve etkisiz bir simülasyon oyunundan ibaret hale gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontolojiden radikal bir şekilde kopmak ve ayrılmak, olgunlaşmak ve gelişmek için gereklidir. Komplocu ontoloji çerçevesinde Türkiye’ye, aydınlara, Kürtlere, Sabatayistlere yönelik tezviratlarda bulunulabilir. Komplocu zihniyet sahipleri, kurgularını tez olarak niteleyebilirler. Komplo ontolojistinin tezleri yoktur, tezviratları vardır. Komplocu zihniyetin, tez olarak nitelenmeyi hak edecek düşünceleri yoktur. Komplocu ontolojinin tezviratlarını tek tek eleştirmek yerine, düşünme tarzının bizzat kendisinin sorgulanmasına ve eleştirilmesine ihtiyaç vardır. Dünyayı kapalı, katı ve gizli bir sistem, ağ ve ilişkiler olarak vehmetmek yerine hayatın, insanın ve toplumun açık bir oluş süreci olarak kavramak mümkündür. Özgürlüğü mümkün görmeyen her düşünce, bütün eleştirelliğine rağmen, baskıcı, otoriter ve totaliter olmaktan kurtulamamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oluş zihniyeti açısından aydın, kendisini sürekli olarak kurandır. Aydın olmak, tamamlanmış ve kemale eren kişi değildir. Aydın olmak, eksiklik içinde sürekli olarak oluş halinde olan özgür bireydir. Oluş yaklaşımı, varlığın hakikatine komplocu bir ontolojiyle gizli bir kaynağın, ağın ve çekirdeğin açığa çıkarılması olarak bakmamaktadır. Oluş anlayışı, hakikate varlık içinde inşa edilen gerçekliklerin açılması olarak yaklaşmaktadır. Özgürce varlığın açığa çıkarılması ve oluşturulması, açık ve eleştirel ontolojinin gereğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontoloji, ilk bakışta siyasete, hayata, insana, edebiyata, aydına ve iktisada yapılan eleştirel bir yaklaşım olarak gözükebilir. Eleştirel gibi gözüken komplocu ontolojinin, felsefi ve entelektüel derinliği yoktur. Komplocu ontoloji, hakikati gizlenmiş bir şey, insanı ve toplumu gizli güçler ve ağlar tarafından belirlenen, kontrol edilen ve yönetilen şeyler olarak vehmetmektedir. Yalçın Küçük, benim yukarda tanımladığım çerçeve içinde bir aydın değildir. Komplocu ontoloji, hayatı, toplumu ve siyaseti, kapalı ağlar ve ilişkiler olarak kurgulamaktadır. Açık ve eleştirel oluş yaklaşımı açısından insan, bütün imkanların kaynağı ve dünya açık bir oluş alanı olarak tasavvur edilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontoloji, aşılması gereken bir durumdur. Komplocu ontoloji, her şeyden şüphe etmektedir. Komplo ontolojistleri, radikal nitelikte şüpheci kişiliklerdir. Şüphe, düşüncenin doğmalaşmasını önleyen en önemli insani niteliktir. Komplocu zihniyet, şüpheciliği komplocu ontoloji düzeyine çıkarmaktadır. Oluş yaklaşımı açısından şüphe, ontolojiye dönüştürülmeden araç ve metod olarak korunmalıdır. Hakikat, gizli ve gizemli değildir. Hakikat, bilgi ve deneyimle bireyin ve toplumun sürekli olarak oluşturduğu tecrübedir. Her tecrübenin eleştirilmesi, özgürlüğü, oluşu ve hakikatin gelişimini birlikte korumaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya göründüğü gibi değildir. Dünyanın göründüğü gibi olmadığı gerçeği, bizi komplocu ontolojiye kapılma karanlığına götürmemelidir. Dünya, hayat, insan ve toplum gizliliklere sahip olduğu gibi, açılabilecek olgulardır. Maskeleri düşürmeyi kendilerine görev bilen komplocu yazarlar, herkesin maskesini düşürdüklerini iddia ederler, ancak arkalarında, onlarca maskesi olan kişilikler bırakırlar. Komplocu ontolojistin onlarca şapkası, maskesi ve kişilikleri vardır. Bir komplo ontolojistinin gerçek kişiliğini bilmemize nerdeyse imkan yoktur. Komplo ontolojistleri, arkalarında tek bir kişilik bırakmazlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikate hiçbir sadadakati olmayan komplocu zihniyet sahibi kişi, iktidarla epistemolojik ve ontolojik bir bütünlük içinde hareket etmekte, düşüncelerinde hiçbir ontolojik risk bulunmamakta, kendisini, devrimin, devletin, örgütün, milletin ve tarihin temsilcisi olarak en yüce otorite olarak konumlandırmaktadır, yazmaktadır ve konuşmaktadır.Siyasette, edebiyatta, akademide ve medyada her şeyin gizli ve çürümüş yüzünü teşhir ve ifşa etmek gibi büyük iddialarda bulunun komplo ontolojisti, derin bir kapanmayı ve çürümeyi içeren bir zihniyetin temsilcisi olabilmektedirler. Komplocu ontolojinin çürütücü zihniyetinde demokrasi, hukuk, barış ve özgür birey yoktur. Komplocu ontolojist, otoriter, totaliter, militarist, kolektivist, komplocu, nasyonalist ve devletçi bir militan olabilmektedir. Sadece kendisinin düşündüğünü zanneden komplocu ontolojist, hiçbir farklı ve yeni yüze tahammül etmemekte ve kendisinden farklı olan herkesi karalayabilmekte ve karartabilmektedir. Komplocu ontolojistin Türkiye, aydın ve Kürtler üzerine tezleri yoktur. Komplocu ontolojistin, Türkiye, aydın ve Kürtler üzerine karalamaları vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünmek, yeni yüzlerin ortaya çıkmasını mümkün kılmaktır. Hayat ve hakikat, sürekli olarak oluşturulan deneyimlerdir. Özgürlük, zincirleri görmek kadar, zincirleri kırmayı da gerektirmektedir. Gizli zincirleri gösterdiğini iddia eden komplo ontolojisi, aslında yeni karanlıklar inşa etmekte ve insanın zincirlerini kırma umudunu kırmaktadır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-13065</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bağımsızların yok edilişi ve karanlığa gömülüş</h1>
                        <h2>Kavala gibi insanlar topluluklar arasında bir köprü işlevi görüyorlardı. Köprü kurmak öyle kolay bir iş değil. Neo-klasik rejimlerde iktidarlar kamusal alan üzerinde hakimiyet sağlamaya çalıştıkça yalnızca karşıtlarını, muhalifleri susturmakla sınırlı kalmıyorlar. Köprüleri de atmış oluyorlar. Çünkü kamusal alanda önemli olan onların praksislerindeki bağımsızlıkları. Bağımsızların yok edilişi karanlığa gömülmek anlamına geliyor. Akademik alandaki insanları, düşünce üretimini bağımlı kıldıkları anda “Habermasçı Kamusal Alan” kavramını da berhava ediyorlar.  Ülke büyük bir hapishaneye dönüşüyor. İçerde mahsur kalanlar sessiz kalmaları gerektiğini biliyorlar.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-1775903561.webp">
                        <figcaption>Bağımsızların yok edilişi ve karanlığa gömülüş</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Daha önce de belirttim. Osman Kavala’nın durumunu Hrant Dink’in işlemediği bir suçla yargılanıp, mahkum edilmesine benzetiyorum.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kavala, 2017 yılında gözaltına alındı ve tutuklandı. Gözaltına alındığında ve sonra tutuklandığında neyle suçlandığını kendisi de bilmiyordu. Suçlamalardan 2020’de beraat etmesine rağmen aynı gün yeniden tutuklandı. “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Dink de Kavala gibi yapmak şöyle dursun -kendisini bildiği bileli- karşı olduğu bir fiille suçlanmış ve yargılanmış,&nbsp; lehindeki bilirkişi raporuna rağmen mahkumiyet almıştı. Kavala’nın da gerçekleştirmek şöyle dursun, karşı çıktığı bir fiille, hükümeti zor kullanarak devirmeye çalışmakla suçlanmış olması Dink’in başına gelenlerle benzerlikler taşıyor.</span>&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Uzun bir zamandır Kavala’nın başına bunların neden geldiğini anlamaya çalışıyorum.&nbsp;Dink nasıl bir çarpıtmaya uğradıysa. Sorun onun söylediklerinin anlaşılmamasından ya da yanlış okunmasından ibaret değildi. Peki neden üstlerine alındılar?</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu çelişkiyi anlayabilmek için&nbsp;bu davada "Türkiye’nin görüşünü temsil ettiği" söylenen bir kişinin sözleri yol gösterici olabilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bozbayındır adalet sisteminin iktidarlara bağımlı olduğunu ifşa etmiş oldu</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&nbsp;2019 yılında verdiği kararla Kavala’nın tutukluluğunun hak ihlali olduğuna hükmetti ve serbest bırakılması gerektiğini belirtti.&nbsp;</span>&nbsp;<span style="color:black">Türkiye’nin&nbsp;neredeyse 9 yıldır hapiste olan&nbsp;<strong>Kavala ilgili bu&nbsp;</strong>AİHM kararını uygulamaması üzerine süreç Avrupa Konseyi nezdinde yaptırım tartışmalarına kadar uzandı.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><a href="https://t24.com.tr/haber/aihm-gezi-davasi-nedeniyle-cezaevinde-bulunan-osman-kavala-icin-toplandi-kararlara-uymadigi-icin-yaptirim-surecine-alinan-turkiyeyi-bogazici-universitesi-hukuk-fakultesi-dekani-bozbayindir-savundu,1310147" style="color:blue" target="_blank"><span style="color:black">AİHM'deki Osman Kavala davasında Boğaziçi Hukuk Fakültesi Dekanı Bozbayındır Türkiye’nin görüşlerini şöyle savunuyor: “Gezi ayaklanma hareketidir; hedefin gerçekleşmesi gerekli değil, çünkü başarılı olsa yargılayacak hâkim kalmaz</span></a><strong><span style="color:black">.”</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bozbayındır Gezi’nin özetle Gezi’nin bir hükümeti devirme girişimi olduğunu, Kavala’nın da herhangi bir eyleme, gösteriye katılmasa da bu kollektif eylemi planlayan, yönlendiren bir kişi olduğunu söylüyor. Peki ortada buna, yani Kavala’nın bu eylemi planlayan bir kişi olduğuna ilişkin bir delil var mı? Yok.</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Elbette ki protesto gösterileri yaparak hükümeti istifaya zorlamak isteyen bir çok kişinin, kuruluşun da Gezi’deki bu göz kamaştırıcı, kapsayıcı, barışçıl kamusallık deneyimini kendilerine mal etmek istemiş olmaları da mümkün. Ama bunu istemenin de bir örgütle, yapıyla cisimleşmediği, fiiliyat kazanmadığı sürece bir suç olmadığı açık.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Ayrıca&nbsp;Bozbayındır&nbsp;bu eylem gerçekleşir ve başarılı olursa, “darbe girişimini yapanları yargılayacak hakim kalmaz” diyerek Türkiye’nin adalet sisteminin evrensel hukuk ilkelerine değil, iktidarlara bağımlı olduğunu adeta ifşa etmiş oluyor.&nbsp;</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bir hukuk insanının Türkiye’nin de AİHM’i tanıyarak dahil olduğu anayasal rejimlerin hiç birinde bu tür bir savın kabul görmeyeceğini tahmin etmesi beklenir. Akademik ünvanı olan bir kişinin, bir hukuk insanın hem Kavala konusundaki gerçeği araştırma, hem de hukukun üstünlüğü kavramının ne anlama geldiğini bilme ve öğrenme sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Neoklasik (erke bağımlı diyebileceğimiz) kamusal alan kavramına saplanıp kalmasının yarattığı hukuki çelişkiyi de.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Kavala davasında adaletin gözlerini körelten ne olabilir?</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bir önceki yazımda belirttiğim gibi Avrupa devletlerinin 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ulus-devlet sistemine yapısal bir yorum getiren ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramı ile bizdeki 2. Mahmut’tan bugünlere uzanan resmi (ya da merasimci)&nbsp; kamusal alan kavramı birbirlerinin tam zıddı. Aslına bakılırsa Avrupa devletlerinin de kamusal alan kavramı 2. Mahmut zamanında, Osmanlı’nın modernleşme sürecinde onlardan kopyaladığında çok farklı değildi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Neo-klasik kamusal alan kavramı iktidarların öznesi olduğu, seçkinlerle birlikte şekil verdiği bir kamusal&nbsp;</span>alandı<span style="color:black">. Seküler olmadığı için yukarıdan, milleti temsil iddiasındaki monarşik ya da otoriter iktidarlar tarafından tanımlanıyordu. Bu kamusal alan kavramı, ulus-devletlerin kurulma sürecinde çok büyük kırımlara, savaşlara yol açtı. Savaştan sonra bir takım dersler çıkarılmaya çalışıldı. Zannedersem 2. Dünya Savaşı sonrasında ”Habermasçı kamusal&nbsp;</span>alan”ı<span style="color:black">&nbsp;oluşturan şey buydu.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Avrupa devletlerinin bu felaketle birlikte otoriter devlet yönetimlerinde billurlaşan bu bağımlı, erk merkezci kamusal alan kavramına mesafe koymaya çalıştıkları söylenebilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Hatırladığım kadarıyla Can Yücel 70’li yılların sonuna doğru AKM’de Onat Kutlar’ın yönettiği bir konferansta ”Türkiye’nin bu savaşa girmediği için bu hale geldi” (neo-klasik tipteki modernleşmeden kopamadı) dediği için o tarihte ne demek istediğini anlayamayan benim gibi insanları bir parça kızdırmıştı. Ne demek istediğini zanedersem epey sonra fark etmiştim. Söylemek ya da sorgulamak istediği şey zannedersem tam da buydu:&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black"><strong>Türkiye neo-klasik kamusal alan kavramına neden saplanıp kaldı?</strong></span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu soruya cevap vermek kolay değil.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Ama zannedersem Kavala davası ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramıyla neo-klasik kamusal alan arasındaki zıtlığın hakkında önemli ipuçları veriyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bilindiği gibi Gezi’deki protesto eylemlerini Taksim Platformu başlattı.&nbsp;Taksim Platformu’nun ve Kavala’nın yaptığı nedir? Bir önceki yazımda söz ettiğim ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramına benzeyen bir müzakere ortamı yaratmak.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu protestolara o tarihte birçok yazar, sanatçı, mimar da katıldı. Tekrarlayayım</span>&nbsp;<span style="color:black">bu girişimin iktidarı devirmek falan gibi bir niyeti asla olmadı. Ayrıca Kavala gibi bu sivil platformun içinden kişiler bu projenin uygulanmaması için Dr. Kadir Topbaş gibi Ak Partili yöneticiler ile defalarca görüştüler. (Hükümeti devirmek gibi bir niyeti olan girişim neden iktidarın temsilcileri ile görüşsün?)</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Gözleri körelten nedir?&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Sorun kimi zaman siyasal tercihlere, niyetlere bağlanıyor ama zalimler de aynı çaresizliği yaşıyorlar. Hatta en az mazlumlar kadar çaresizler. Sorunları çözme, koşulları değiştirme kapasiteleri yok.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kavala gibi insanlar topluluklar arasında bir köprü işlevi görüyorlardı. Köprü kurmak öyle kolay bir iş değil. Neo-klasik rejimlerde iktidarlar kamusal alan üzerinde hakimiyet sağlamaya çalıştıkça yalnızca karşıtlarını, muhalifleri susturmakla sınırlı kalmıyorlar. Köprüleri de atmış oluyorlar. Çünkü kamusal alanda önemli olan onların praksislerindeki bağımsızlıkları. Bağımsızların yok edilişi karanlığa gömülmek anlamına geliyor. Akademik alandaki insanları, düşünce üretimini bağımlı kıldıkları anda “Habermasçı Kamusal Alan” kavramını da berhava ediyorlar.&nbsp;&nbsp;Ülke büyük bir hapishaneye dönüşüyor. İçerde mahsur kalanlar sessiz kalmaları gerektiğini biliyorlar.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Yani 2010’lara doğru aşmış olduğumuzu zannettiğimiz sorunun kaynağına geri döndük. “Habermasçı Kamusal Alan” ya da bugünkü Avrupa düşünce ortamını oluşturan değerlerden uzaklaşmanın yarattığı çelişkiler yalnızca siyasetçilerin çözebilecekleri meseleler değil.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Sonuç olarak yaşanan sorunları yalnızca siyasal öznelerin tercihleri üzerinden okuyanlar çaresizliğe geri dönmüş oldular.</span></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/orbanin-kaderi-trumpa-fazla-yaklasmamak-icin-bir-uyari-13064</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 09:13:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Orbán’ın kaderi, Trump’a fazla yaklaşmamak için bir uyarı*</h1>
                        <h2>Son yıllarda Avrupa’daki aşırı sağ partiler Trump’la yakın bağlar kurdu; Macaristan’daki seçim, fazla yaklaşmanın tehlikelerine karşı bir uyarı olabilir. Çünkü eğer Orbán düşerse, bunun önemli bir nedeni Beyaz Saray’daki hayranı olacak.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/orbanin-kaderi-trumpa-fazla-yaklasmamak-icin-bir-uyari-1775888226.webp">
                        <figcaption>Orbán’ın kaderi, Trump’a fazla yaklaşmamak için bir uyarı*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şapkalar her şeyi anlatıyordu. Mart sonlarında Truth Social’da yazan Başkan Trump, Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’a destek verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’daki parlamento seçimlerine işaret ederek Trump, Orbán’ı “gerçekten güçlü ve kudretli bir Lider” olarak nitelendirdi; “Büyük Ülkesi ve Halkı için yorulmaksızın mücadele ediyor ve onları seviyor”. Destek konusunda herhangi bir şüphe kalmasın diye de şöyle bitirdi:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;“ONA TAMAMEN DESTEK VERİYORUM!”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, sadece Trump’un coşkusu değil. Macaristan’ın küçük nüfusuna (10 milyondan az) rağmen birçok Trumpçı figür, uzun süredir görevdeki bu başbakanı önemli bir siyasi müttefik olarak görüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonbaharda Trump yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisi, Orta ve Doğu Avrupa’daki “sağlıklı uluslar”a, örneğin Macaristan’a, kıtayı tehdit ettiği iddia edilen “uygarlık silinmesine” karşı direnmede yardım sözü verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dışişleri Bakanı Marco Rubio Şubat ayında bunu şöyle özetledi: “Macaristan’ın başarılı olması ulusal çıkarımızdan yanadır.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump için konu basit: Orbán, onun deyimiyle “fantastik bir adam”. Bu yakınlık, Macar lider için ölümcül bir öpücük olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MAGA destekçileri Macaristan’ı muhafazakâr bir ütopya olarak görse de, birçok Macar ülkelerinin bu rolü oynamasından pek memnun değil. Daha kötüsü, Trump’ın politikalarının yarattığı etkiler: Ekonomik durgunluğu ağırlaştırıyor ve başbakana seçim desteğini tehdit ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda Avrupa’daki aşırı sağ partiler Trump’la yakın bağlar kurdu; Macaristan’daki seçim, fazla yaklaşmanın tehlikelerine karşı bir uyarı olabilir. Çünkü eğer Orbán düşerse, bunun önemli bir nedeni Beyaz Saray’daki hayranı olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2000’lerin başında kısa bir dönem başbakanlık yaptıktan sonra Orbán şimdi kesintisiz 16 yıldır iktidarda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fidesz partisi seçim çoğunluklarını kullanarak ülkeyi kendi imajına göre yeniden şekillendirdi. Anayasayı yeniden yazdı, prestijli Orta Avrupa Üniversitesi’ni ülkeyi terk etmek zorunda bıraktı ve okullarda L.G.B.T. ile ilgili materyalleri yasakladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Bunlar sivil topluma karşı geniş çaplı bir hamlenin parçasıydı. Orbán’a göre tüm bunlar, Macaristan’ın ulusal kimliğini ve hatta AB’nin aşırı baskıcı otoriitesinden bağımsızlığını korumak için yapılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçte Budapeşte yönetimi uluslararası destek aradı ve kendini örnek alınacak bir model olarak sundu. Hükümet destekli Tuna Enstitüsü, milliyetçi muhafazakârların büyük Avrupa şehirlerinde bir araya gelip fikir alışverişi yaptığı konferanslar düzenliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Londra tren istasyonlarındaki gazete bayilerinde “Hungarian Conservative” (Macar Muhafazakârı) adlı bir dergiye rastlayabilirsiniz. (Daha nadiren okundukları görülse de.) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bunlar, Macaristan’ın “liberal karşıtı” yönetimin öncüsü olarak uluslararası prestijini yükseltme projesinin bir parçası.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump da buna inananlardan biri. Fidesz hükümeti onun sözleriyle “Macaristan’ı Korudu, Ekonomiyi Büyüttü, İş Yarattı, Ticareti Teşvik Etti, Yasadışı Göçü Durdurdu ve HUKUK VE DÜZENİ Sağladı!” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu saygı karşılıklı. Amerikan başkanı Avrupa’da genel olarak popüler olmasa da, yakın tarihli bir ankete göre Macarların neredeyse üçte biri ona güveniyor ve bunların ağırlıklı kısmı Orbán hükümeti destekçileri arasında yer alıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak karşılıklı saygıya rağmen Trump’ın politikaları Macaristan’a zarar veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán’ın Fidesz’i, kültür savaşları mesajını refah vaadiyle birleştirdiğinde en yüksek popülerliğine ulaştı. Uzun süre bunu başardı. 2010’larda Macaristan’da çalışan sayısı neredeyse %20 arttı ve 4,7 milyona ulaştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Finansal krizden sonraki on yılda yoksulluk oranı düştü, inşaat sektörü patladı ve Orbán’ın Avrupa Birliği’ne sert eleştirilerine rağmen Macaristan Alman otomotiv üreticilerinin üssü haline geldi. Büyüme oranları da buna paralel yükseldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ekonomik canlılık pandemiyle darbe aldı ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra sürdürülebirliği daha da zorlaştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi Trump’ın ikinci başkanlığı bunu tamamen bitirme tehdidi oluşturuyor. Gümrük vergileri ve tehditlerle öne çıkan “America First” politikası, Macaristan gibi Avrupa ekonomisine bağımlı ülkeler için kötü haber. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şekilde Trump’ın Avrupa’yı Rusya yerine Amerika’dan sıvılaştırılmış doğal gaz almaya zorlaması, Macaristan’ı diğer üye devletlerden daha fazla vuracak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de İran’daki savaş var; bu da enerji fiyatlarını yükseltiyor ve enflasyon sarmalı başlatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’daki bazı aşırı sağ liderler sorunu fark etti. Trump’ın ikinci döneminin başında Fransa’daki Ulusal Birlik’ten Jordan Bardella, kendi ülkesinin Elon Musk’ın DOGE’sine benzer bir şeye ihtiyacı olduğunu söylemişti. Bugün ise Washington’a “boyun eğmeyi” reddettiğini vurgulamaya daha istekli görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önce Trump’ı dost sayan İngiltere Reform Partisi’nden Nigel Farage, Britanya’nın İran savaşına katılıp katılmaması konusunda tereddüt içinde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtalya Başbakanı Giorgia Meloni bile kendini Avrupa ile Trump yönetimi arasında köprü olarak konumlandırmışken mesafesini korumaya çalışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán ise hâlâ Amerikan destekçilerini, örneğin bu hafta ülkeyi ziyaret eden Başkan Yardımcısı JD Vance’i ön plana çıkarmaya istekli. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Amerikan hayranlarının iddiaları, özellikle Orbán’ın sözde “işçi yanlısı muhafazakârlığı” hakkındakiler, Macarlar için çoğunlukla boş söz gibi geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’nin güneyindeki sosyalist model şehir olarak 1950’lerde kurulan çelik kenti Dunaújváros’u ele alalım. Rejim değişikliğinden sonra bile çelik fabrikası binlerce işçiyi istihdam etmeye devam etti. Ama 2022’de yıllarca süren mali sıkıntıların ardından üretim durdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán’ın hazır bir hikayesi vardı. Suçu Ukrayna savaşı, Rusya’ya yaptırımlar ve AB’nin yeşil politikalarına attı; üretimin yeniden başlayacağını vaat etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama vaat edilen yatırım gelmedi ve fabrika nihai iflasa sürüklendi; binlerce işçi işsiz kaldı. Yerel halkın çoğunluğu, Orbán’ı fabrikanın karbondan arındırılması ve çalışır halde kalması için Brüksel’den yardım istememekle suçluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen ay Dunaújváros’taki bir mitingde Orbán çelik fabrikasından hiç bahsetmedi; bunun yerine Ukrayna’yı eleştirdi ve yerel adayın umut verici sözlerini alkışlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fidesz’in azalan desteği tam da Dunaújváros gibi yerlerde belirleyici olabilir. Parti uzun süredir küçük kasabalardaki düşük gelirli seçmenleri temel dayanağı olarak görüyordu .</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán yakın zamanda “işçiler, emekçiler, çıraklar, nitelikli işçiler ve kamu çalışanları yeterli sayıda oy vermezse partisinin sıkıntıya girebileceğini” söylemişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut anketler genç seçmenlerin ve büyük şehirlerin daha yüksek katılım gösterebileceğini, bunun da Orbán’ın aleyhine olacağını işaret ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Kararsız”ların çokluğu kesin tahminleri zorlaştırsa da, Fidesz tabanının parçalandığı açıkça görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birçok uluslararası gözlemci Macaristan seçimini ulusal kimlik ile uyanıklık, otoriter yönetim ile liberal demokrasi arasındaki bir savaş olarak resmediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem Rus hem Amerikan başkanları tarafından desteklenen Orbán’ın arkasında “güçlü adam” desteği olduğu kesin. Ancak birçok seçmen daha çok kendi yaşam koşullarına bağlı olarak daha sıradan gerekçelerle oy verecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Orbán’ın ana rakibi, eski Fidesz yetkilisi ve muhalefetin büyük bölümünün desteklediği Péter Magyar, büyük vaatler konusunda ketum kaldı. Umudu, kamuoyundaki yorgunluğun nihayet Orbán’ı devirmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın kendi seçim zaferleri, muhalefetin rehavete kapılmaması gerektiğini hatırlatmalı. Çoğunluk desteği olmayan bir lider bile, tabanı ateşliyse, içerden eleştirenleri etkisizleştirilmişse ve diğer taraf da seçmenlerini harekete geçiremezse kazanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de ne yönden bakarsanız bakın, durum Orbán için kötü görünüyor. On yıldan fazla süredir sadece muhalifleri ve azınlıkları şeytanlaştırarak değil, aynı zamanda birçok Macar için somut kazanımlar sağlayarak da yönetti. Bugün, Trump’ın dünyasında, bunun hâlâ mümkün olup olmadığı belirsiz. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* David Broder </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Link:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/09/opinion/orban-hungary-election-trump.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/09/opinion/orban-hungary-election-trump.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/natonun-kimlik-krizi-washington-cekilirse-avrupa-ne-yapar-13063</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>NATO’nun kimlik krizi: Washington çekilirse Avrupa ne yapar?</h1>
                        <h2>NATO’nun geleceğini belirleyecek olan şey ABD’nin bir sabah “çekiliyoruz” demesi olmayabilir. Çok daha yavaş, sessiz ve kademeli bir kopuş deneyimiyle de karşılaşabiliriz. Böyle bir senaryoda ittifak kâğıt üstünde varlığını sürdürür ama caydırıcılık kapasitesi içi boşalmış bir kabuğa dönüşür. Biz bu dönemi Avrupa’nın kendi güvenliğiyle ilk kez bu kadar ciddi şekilde yüzleştiği bir eşik olarak okuyabiliriz. Önemli olan bu yüzleşmenin sürdürülebilir bir siyasi iradeye dönüşüp dönüşmeyeceği.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/natonun-kimlik-krizi-washington-cekilirse-avrupa-ne-yapar-1775850517.webp">
                        <figcaption>NATO’nun kimlik krizi: Washington çekilirse Avrupa ne yapar?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Brüksel’deki NATO Genel Merkezi’nin koridorlarında bu günlerde aynı soru dolaşıyor: “Madde 5 hâlâ güvende mi?”. Bu soruyu sadece gazeteciler ya da muhalefet politikacıları değil ittifakın kendi üyeleri de kendi aralarında konuşuyor. Pentagon’un ocak ayında NATO yapılarından yaklaşık 200 Amerikalı personeli çektiğini açıklaması bu fısıltıları daha görünür hale getirdi. ABD Savaş Bakanı Hegseth’in Madde 5’e ilişkin bir soruya “Bu başkanın vereceği bir karar” diyerek cevap vermesiyle birlikte, bu soru soyut bir endişe olmaktan çıkıp somut bir güvenlik problemine dönüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın NATO’ya bakışını soğukkanlı bir şekilde okuduğumuzda, ortada artık geçici bir öfke ya da sadece pazarlık için kullanılan yüksek perdeden bir söylem kalmadığını görebiliriz. Yıllar içinde biriken “fazla ödüyoruz” şikâyeti, bugün yerini “neden ödüyoruz” sorusuna bırakmış gibi görünüyor. Personellerin çekilmesi, savunma harcamaları konusundaki baskının sertleşmesi, Hürmüz Krizi sırasında müttefiklere danışılmadan alınan kararlar ve Grönland çıkışı bir araya geldiğinde kasıtlı bir mesafe koyma politikasının adım adım işletildiğini ifade edebiliriz. Buradan sonra dönüp şu soruyu sormadan ilerlemek zorlaştı: ABD hukuken ve siyaseten gerçekten NATO’dan çıkabilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">ABD NATO’dan çıkabilir mi?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hukuki çerçeveden baktığımızda, Washington’ın eli sanıldığı kadar serbest değil. 2024’te savunma bütçe yasasına eklenen düzenleme ABD’nin NATO üyeliğinin sona erdirilmesini sadece başkanlık kararnamesine bırakmıyor. Senato’da üçte iki çoğunluk gerektiren bir mekanizma devreye sokulmuş durumda. Bu düzenlemenin Trump’ın ilk döneminde yüksek sesle dile getirdiği çekilme ihtimaline karşı Kongre’nin kendini ve ittifakı sigortaya alma çabası olduğunu söyleyebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ancak resmi üyeliği hukuken sonlandırmak ile ittifakı fiilen işlevsiz hale getirmek birbirinden farklı süreçler. Trump’ın fiili siyaset pratiği de bize daha çok ikinci yolu tercih ettiğini gösteriyor. NATO üyesi kalıp taahhütleri askıya almak, Madde 5’in ne zaman ve nasıl işletileceğini muğlak bırakmak, Avrupa’daki askeri varlığı kademeli olarak kısmak hukuki bir çekilmeden daha etkili sonuç üretebilir. Caydırıcılığın kâğıt üzerindeki anlaşmalardan ziyade siyasi irade ve algıya dayandığını düşündüğümüzde, bu yöntemin radikal bir kırılma anlamına gelebileceğini söyleyebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kongre içinde de bu başlıkta yekpare bir tutum yok. Cumhuriyetçi Parti’de geleneksel Atlantikçi çizgiyle Trump’ın “yük paylaşımı” perspektifi arasında belirgin bir gerilim bulunuyor. Yine de ittifak yükümlülüklerini askıya almak için Senato’daki üçte iki eşiğini aşmaya gerek yok. Bütçe kısıntıları, ikili savunma anlaşmalarını zayıflatma ve ortak tatbikatların kapsamını daraltma kararları aynı sonucu sessiz biçimde üretebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın belirsizlik üretmeyi tercih etmesinin arkasında da bu mantığın yattığını düşünebiliriz. Çekilip çekilmeyeceği sorusunun havada kalması, Avrupalı müttefikleri hem kendi savunma kapasitelerini artırmaya hem de Washington’la ilişkileri koparmamak için taviz vermeye zorlayan işlevsel bir baskı aracı haline geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Avrupa oturup beklemiyor</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu baskının Avrupa başkentlerinde karşılıksız kalmadığını görüyoruz. Lahey’deki son zirvede alınan kararla müttefikler savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde beşine yükseltmeyi taahhüt etti. Bundan birkaç yıl önce yüzde iki hedefine bile isteksizce yaklaşan ülkelerin bugün yüzde beşi telaffuz etmesi başlı başına bir kırılma anı. “Re-Arm Europe” planı çerçevesinde 150 milyar euroluk bir kredi mekanizması devreye alındı ve toplamda 800 milyar euroyu bulabilecek bir savunma harcaması dalgasının önü açıldı. Bu rakamların sahaya nasıl yansıyacağı ayrı bir tartışma başlığı ama en azından niyet düzeyinde Avrupa’nın beklemeyi tercih etmediği söylenebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Komuta yapısındaki değişim de bu durumun diğer ayağı. NATO’nun operasyonel komutalarının giderek daha fazla Avrupalı üyelere devredildiğini görüyoruz. İtalya, Almanya, Polonya ve İngiltere farklı komuta merkezlerinin sorumluluğunu üstleniyor. Avrupa, ittifak içinde artık sadece ödeyen ve talep eden değil yöneten taraf olmaya da çalışıyor. Buna rağmen Washington’ın Avrupa Yüksek Müttefik Komutanı koltuğunu bırakmaması sürecin sınırlarını gösteriyor. Bu dönüşümün gerçek bir özerkliği mi yoksa görüntüyü güncelleyen sınırlı bir revizyonu mu işaret ettiğini tartışabiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Savunma sanayiinde ise yirmi yılın ihmalinin izleri hâlâ net. Ukrayna savaşının tetiklediği mühimmat ve sistem ihtiyacının ne kadar zor karşılandığını gördük. Üretim kapasitesinin sınırlı oluşu ve farklı ulusal standartların ortak projeleri yavaşlatması Avrupa’nın önünde ciddi engeller olarak duruyor. Para ile irade arasındaki boşluğun nasıl doldurulacağını görmek için biraz daha zamana ihtiyaç olacağını da ifade edebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Kırılgan Halka: Doğu Kanadı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa güvenlik mimarisine baktığımızda, asıl kırılganlığın doğu kanadında toplandığını söyleyebiliriz. Polonya ve Baltık ülkeleri için NATO üyeliği, klasik anlamda bir dış politika tercihi olmanın ötesinde bir güvenlik sigortası niteliği taşıyor. Washington’dan gelen her “yeniden fiyatlandırma” mesajı bu ülkelerde savunma bütçelerinin artırılması, yeni ikili anlaşma arayışları ve alarm seviyelerinin gözden geçirilmesiyle sonuçlanıyor. Estonya, Letonya ve Litvanya’nın da savunma harcamalarını kısa süre içinde tarihi seviyelere çıkarması ve ulusal savunma doktrinlerini Amerikan garantisinin zayıflayabileceği ihtimalini hesaba katarak güncellemesi bu yeni dönemin çarpıcı yansımalarından biri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rusya cephesine baktığımızda ise gri alan operasyonlarının tam da bu belirsizlik ortamında anlam kazandığını görebiliriz. Caydırıcılık net ve öngörülebilir taahhütler üzerinden işler. Taahhütler muğlaklaştığında da maliyeti düşük, etkisi yüksek hamlelerin alanı genişler. Enformasyon operasyonları, siber saldırılar ve sınırda tansiyonu yükselten provokasyonlar bu çerçevede okunabilir. Moskova açısından bakıldığında, ABD’nin kararsız bıraktığı her başlık Avrupa üzerinde baskı kurmak için bir fırsat sunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Özerklik mi, Yanılsama mı?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Uzun süredir konuşulan Avrupa stratejik özerkliği fikri bu ortamda yeni bir anlam kazanıyor. Bugüne kadar daha çok geleceğe dönük bir hedef olarak tartışılan özerklik, artık pratik bir zorunluluk olarak masaya geliyor. Yine de böyle bir mimariyi kurmanın ne kadar zor olacağını göz ardı edemeyiz. Ortak tedarik zincirleri, müşterek komuta yapıları ve istihbarat paylaşımının kurumsallaşması uzun zamana ve güçlü bir siyasi iradeye ihtiyaç duyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa Birliği içinde de bu konuda tam bir fikir birliği yok. Fransa uzun süredir özerklik söylemini taşıyan başlıca aktör. Polonya ve Baltık ülkeleri Amerikan şemsiyesi olmadan gerçek bir caydırıcılık inşa edilemeyeceğini savunuyor. Almanya ise iki uç arasında denge kurmaya çalışan ama iç siyasi tartışmalar nedeniyle net çizgiler çizmekte zorlanan bir pozisyona sahip. Bu ayrışma, elinde hem kaynak hem siyasi irade olsa bile Avrupa’nın tek sesli bir savunma siyaseti geliştirmesini zorlaştırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Buna rağmen ilerleme sayılabilecek somut adımlar ortaya çıkıyor. İkili ve çok taraflı savunma anlaşmalarının sayısı artıyor, Avrupalı silah üreticilerini destekleyen fonlar devreye giriyor. Bu adımların tam anlamıyla bir özerklik yaratmayacağını biliyoruz. Ama Washington’a olan bağımlılığı azaltan, en azından kritik senaryolarda Avrupa’yı mutlak bir savunmasızlık hissinden uzaklaştıran bir etki üretmeleri mümkün. Gerçekçi hedefi kıtanın kendi güvenliği konusunda tamamen dışarıdan gelecek bir siyasi iradeye mahkûm olmadığı bir düzen kurmak olarak tarif edebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Tehdit Değil, Hesap</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">NATO bugün geldiği noktada bir güvenlik ittifakı olmaktan çıkıp bir tür pazarlık masasını andıran bir yapıya dönüşüyor. Trump açısından bakıldığında bu masa, “ne kadar ödüyoruz, karşılığında ne alıyoruz” sorusuyla şekilleniyor. Avrupalı müttefikler ise bu soruyla ilk kez bu kadar doğrudan yüzleşiyor. Yıllarca sorgulanmaz kabul edilen güvenlik garantilerinin maliyet hesabına indirgenmesi ittifakın kurucu mantığını yeniden tartışmaya açıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Washington çekilirse Avrupa ne yapar?” sorusuna bugün için kesin bir yanıt vermek kolay değil. Yine de gidişat bazı ipuçları sunuyor. Avrupa bir yandan ittifakı ayakta tutmaya çalışırken, öte yandan ondan bağımsız ayakta durmayı öğrenmek zorunda kalacak. Bu iki hedef ilk bakışta çelişkili görünebilir. Ama Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı’nın benzer ikili yapıları yönetmek zorunda kaldığını hatırlayabiliriz. Fark şu. O yıllarda tehdit sınırın öte tarafında tanımlanıyordu, bugün ise belirsizliğin kaynağı ittifakın merkezine doğru kaymış durumda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuç olarak, NATO’nun geleceğini belirleyecek olan şey ABD’nin bir sabah “çekiliyoruz” demesi olmayabilir. Çok daha yavaş, sessiz ve kademeli bir kopuş deneyimiyle de karşılaşabiliriz. Böyle bir senaryoda ittifak kâğıt üstünde varlığını sürdürür ama caydırıcılık kapasitesi içi boşalmış bir kabuğa dönüşür. Biz bu dönemi Avrupa’nın kendi güvenliğiyle ilk kez bu kadar ciddi şekilde yüzleştiği bir eşik olarak okuyabiliriz. Önemli olan bu yüzleşmenin sürdürülebilir bir siyasi iradeye dönüşüp dönüşmeyeceği.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/siyasette-neler-olacak-13062</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Siyasette neler olacak?</h1>
                        <h2>Aşağıdan gelen, milyonları sokağa dökebilen lider yahut partilere halen bir nebze inanılabilir. Ama onlar hapis ve kapatma gibi risklere açıktır her zaman. Bu riskleri önlemek için çalışmalısınız. Protestolar bunlara yönelik olmalı. Evet belki de aylarca sürmeli demokratik itirazlar. Ama artık soğan ve sarımsakları tanıdınız ayırt edebilirsiniz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siyasette-neler-olacak-1775939316.webp">
                        <figcaption>Siyasette neler olacak?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmem farkında mısınız? Ben bir yazar olarak yakından farkındayım. Son on yılda Türkiye’de okuma oranları hızla düştü. Üstelik öyle kitap filan da değil sadece, doğru dürüst makale dahi okunmuyor. Bir paragraftan uzun yazı okunmuyor neredeyse. Biz yazarlar deliler gibi inat etmeye, yazmaya devam etsek de etimiz, budumuz ne fazla bir etkimiz olduğu söylenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimse efendim kitaplar pahalı demesin. Hiç pahalı değil kitaplar. Bir kafede bir “Americano” içenleriniz var o paraya. Avrupa’daki fiyatlarla karşılaştırırsanız bedava hatta.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yok akıllı telefonlar, internet vs de demeyin çünkü onlar dünyanın başka yerlerinde de var ve okuma oranlarını bu kadar etkilemiyorlar. Ne yapalım okumayanı dövecek halimiz yok ya zararı bütün topluma. Sığırlaşma, dingilleşme, her tür yozlaşma ve siyasi iktidarlardan hem oy verip hem şikâyet etme.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmem her biri nadirattan olan okurlarım farkında mıdır ama aylardır siyaset yazmıyorum. O alanda birtakım kıyametler kopuyor, hainler, alçaklar ve şerefsizler gırla gidiyor ama dönüp bakmak bile istemiyorum. Gazze, Lübnan ve İran savaşları devam etmekte iken zaten oraya baktığımda “Allah belanızı versin” demekten başka da bir şey gelmiyordu içimden. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yazımın başlığına aldanmayın siyasette neler olacağı üzerinde müneccimlik denemelerini çoktan bıraktım ve zaten dünyanın en iyi astrologlarını da getirseniz Ortaköy yahut Rumelihisarı’ndaki Roman ablamızdan daha iyisini söyleyemezler. Hiçbir şey olacağı yok çünkü. Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyaset bitti de ondan. Olur mu siyaset hiç biter mi? Yasalar içinde iktidarı değiştirme imkân ve ihtimali ortadan kalkarsa bal gibi biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Atı alan Üsküdar’ı geçerse” biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mühürsüz oylar geçerli sayılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet liderleri “kan dökülür” diye seçimlere itiraz etmedik derlerse biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devletin olanakları ile seçim propagandası yapılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefeti destekleyen ve hatta tarafsız yayın yapan medya batırılır yahut “parasıyla” alınırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanı seçim propagandası yaparsa biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçimlerle kazanılan makamlara bürokratik kararlarla el konulursa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kazanma ihtimali olduğu görülenler birer kulp takılarak hapislere atılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biterse ne olur canım? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Suya ne oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnek içti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İneğe?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dağa kaçtı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir daha siyasi iktidarın değişmeyeceğini, değişemeyeceğini bilseniz ne yaparsınız?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaderimiz böyle imiş deyip susarsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuşursunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kızgın konuşursunuz. Hatta ağzınızı bozarsınız. Bunu yaparken muhbir var mı diye etrafınıza bakarsınız. Ne olur ne olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra, varsa ona da küfredersiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sizin gibi olanlarla bir araya gelir polisten dayak ve gaz yersiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok da fena değilmiş canım deyip devam eder yahut bir daha mı gösteri dersiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devam ederseniz sizin gibilerle tanışır kalabalıkları büyütür artık zaman zaman barikatları aşacak kadar kalabalık ve kararlı olursunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir gün “Ölümden öte köy mü var?” dediğinizde sık sık işlerin rengi değişmeye başlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ondan sonra bir bakmışsınız “protestokolik” olmuşsunuz. Size çapulcu derler artık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasetten umudu kestiğinizde olacaklar buna benzer. Hiçbir iktidar herkesin bu ruh haline girmesini istemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenledir ki muhalefet partileri vardır. Aşağıdan gelen, milyonları sokağa dökebilen lider yahut partilere halen bir nebze inanılabilir. Ama onlar hapis ve kapatma gibi risklere açıktır her zaman. Bu riskleri önlemek için çalışmalısınız. Protestolar bunlara yönelik olmalı. Evet belki de aylarca sürmeli demokratik itirazlar. Ama artık soğan ve sarımsakları tanıdınız ayırt edebilirsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de unutmayın çoğalmaya bakın sayınız en büyük avantajınızdır. Emr-i Hakk diye bir şey vardır. İktidarların her zaman iç kavgaları vardır. Genellikle otoriter iktidarlar bu iç kavgalarla verdikleri açıklar sonunda giderler. Bazen olağanüstü büyük hatalar yaparlar ve onların sonucunda ayakları kayar. Yani giderler. Yani bir gün mutlaka giderler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yazıktır ki gelen kısa sürede gidenlere benzeyebilir. Esas göreviniz mevcudu götürmekten çok götürürken bir daha aynı delikten ısırılmamak için oluşan muhalefet ağını dağıtmamaktır. Enseyi karartmayın karşınızdakiler de insandır. İktidarın körleştirdiği insanlar. YENECEKSİNİZ!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/joe-kentin-sozleri-turkiyeisrail-senaryosu-ve-abdnin-natodan-cekilmesi-tartismasi-13061</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Joe Kent’in sözleri, Türkiye–İsrail senaryosu  ve ABD’nin NATO’dan çekilmesi tartışması</h1>
                        <h2>Asıl belirleyici olan askeri caydırıcılık, NATO çerçevesindeki ittifak yapısı, coğrafya, ekonomik bağlar ve çok aktörlü bölgesel dengelerdir; bu nedenle doğrudan savaş ihtimali düşüktür. İlişkiyi tanımlayan temel denklem “yüksek şiddetli retorik, düşük olasılıklı savaş”tır: Bölgedeki gerilimlere rağmen rasyonel, ekonomik ve diplomatik bariyerler çatışmayı sınırlar. İki ülke arasındaki durum bir savaş değil, sınırları belirlenmiş bir “yönetilen rekabet”tir ve barış, bu kontrollü rekabet zemininde korunmaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/joe-kentin-sozleri-turkiyeisrail-senaryosu-ve-abdnin-natodan-cekilmesi-tartismasi-1775828687.webp">
                        <figcaption>Joe Kent’in sözleri, Türkiye–İsrail senaryosu  ve ABD’nin NATO’dan çekilmesi tartışması</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD dış politikası ve transatlantik güvenlik mimarisine ilişkin tartışmaların yeniden yoğunlaştığı bir dönemde, bazı politik aktörler tarafından dile getirilen açıklamalar yalnızca retorik düzeyde kalmayıp ciddi stratejik senaryoları da gündeme taşımaktadır. Bu bağlamda, eski asker ve CIA görevlisi, Cumhuriyetçi siyasetçi ve İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısına karşı olduğu için Ulusal Terörle Mücadele Merkezi direktörlüğü görevinden istifa etmiş olan Joe Kent’in şu ifadesi sosyal medyada ve özellikle Türkiye’de dikkat çekici bir tartışma başlatmıştır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"<em>Türkiye ve İsrail karşı karşıya geldiğinde (çatıştığında), İsrail'in yanında yer almak isteyeceğiz. Ve NATO yükümlülüklerimize bağlı kalmak istemeyeceğiz. NATO'dan ayrılacak olmamızın nedenlerinden biri de budur</em>."</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıklama, Donald Trump liderliğinde ABD’nin, olası bir Türkiye–İsrail çatışmasında İsrail’i desteklemek amacıyla NATO’dan ayrılabileceği yönünde güçlü bir iddiayı yansıtmaktadır. Ancak bu iddianın gerçekçilik düzeyini sadece politik söylemler üzerinden konuşarak değerlendirmeye çalışmak yetersizdir. Konu hukuki sınırlar, kurumsal mekanizmalar, kamuoyu eğilimleri ve ABD’nin küresel stratejik çıkarları birlikte değerlendirilerek analiz edilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukuki ve Kurumsal Sınırlamalar: Başkanın Yetkisi Nerede Başlar, Nerede Biter?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;ABD başkanının uluslararası anlaşmalardan çekilme yetkisi tarihsel olarak gri bir alan oluşturmuş bir konudur. Ancak son yıllarda bu alanı daraltan önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. Özellikle 2023 tarihli Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası, ABD’nin NATO’dan çekilmesini açık biçimde Kongre denetimine bağlamıştır. Buna göre, “Senato’nun üçte iki çoğunluğu” veya “Kongre’nin açık yasama iradesi” olmadan NATO’dan çekilme mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, yürütme organının tek taraflı hareket alanını ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Dolayısıyla Donald Trump gibi güçlü yürütme reflekslerine sahip bir başkanın dahi NATO’dan hızlı ve tek taraflı biçimde çekilmesi, Kongre ile sert bir kurumsal çatışma, anayasal yetki krizleri ve yüksek ihtimalle yargıya taşınacak süreçleri beraberinde getirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada özellikle vurgulanması gereken bir diğer husus, ABD başkanlık sisteminin “sert güçler ayrılığı” ilkesine dayanmasıdır. Amerikan siyasal sistemi çoğu zaman başkana geniş hareket alanı tanıyan bir yapı olarak algılansa da, bu yetkiler mutlak değildir. Aksine, yasama organı olan Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, özellikle dış politika ve güvenlik alanında belirli kritik yetkilerinden vazgeçmemiştir. NATO üyeliği gibi uzun vadeli stratejik bağlayıcılığı olan uluslararası taahhütler de bu alanların başında gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede, Joe Kent’in ima ettiği türden ani ve siyasi iradeye dayalı bir çekilme senaryosu, yalnızca siyasi açıdan değil, ABD iç hukuk sistemi açısından da oldukça düşük uygulanabilirliğe sahiptir. Böyle bir girişim, yalnızca yürütme-yasama gerilimini tırmandırmakla kalmayacak; aynı zamanda Amerikan anayasal düzeninin sınırlarını zorlayan çok katmanlı bir kurumsal kriz riskini de beraberinde getirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NATO’nun İşleyişi: Otomatik Savaş Mekanizması Yanılgısı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Joe Kent’in açıklamasının temel varsayımlarından biri, NATO üyeliğinin ABD’yi belirli bir çatışmada zorunlu olarak taraf haline getireceği düşüncesidir. Oysa NATO’nun kolektif savunma ilkesi bu şekilde işlemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">NATO’nun 5. maddesi:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bir üyeye yönelik saldırıyı tüm ittifaka yapılmış sayar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Ancak verilecek karşılığın türünü her üye devletin kendi takdirine bırakır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, NATO’nun otomatik bir savaş mekanizması olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla ABD, NATO’dan ayrılmadan Türkiye ile İsrail arasında taraf seçebilir ve hatta İsrail’e destek verirken NATO yükümlülüklerini ihlal etmeksizin hareket edebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gerçeklik, Joe Kent’in iddiasının dayandığı temel varsayımı önemli ölçüde zayıflatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ABD–İsrail İlişkilerinin NATO’dan Bağımsız Niteliği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ile İsrail arasındaki ilişkiler, NATO çerçevesinden bağımsız, tarihsel olarak kökleşmiş ve çok katmanlı bir stratejik ortaklığa dayanmaktadır. ABD’nin İsrail’e sağladığı askeri, ekonomik ve diplomatik destek, NATO üyeliğine bağlı değildir; ikili anlaşmalar ve Kongre kararlarıyla şekillenir ve uzun vadeli jeopolitik çıkarlarının olduğuna dair oturmuş bir kanaatin ürünüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle ABD’nin İsrail’i desteklemek için NATO’dan ayrılması gerektiği yönündeki varsayım, stratejik açıdan temelsizdir. Aksine NATO üyeliği, ABD’ye küresel ölçekte daha geniş bir hareket alanı sunarak bu tür destekleri daha etkin biçimde yönetmesine imkân tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim ittifak içi gerilimlerin varlığı da bu durumu doğrular: Türkiye ile Yunanistan arasında tarihsel olarak ciddi krizler ve askeri gerilimler yaşanmış olmasına rağmen, bu durum hiçbir zaman NATO üyeliğiyle yapısal bir çelişki üretmemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kamuoyu Dinamikleri: Amerikan Halkı NATO Hakkında Ne Düşünüyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Joe Kent’in iddiasını değerlendirirken kritik fakat çoğu zaman ihmal edilen bir boyut da ABD kamuoyunun NATO’ya bakışıdır. Bu noktada Annenberg Public Policy Center ve YouGov tarafından gerçekleştirilen güncel araştırmalar önemli veriler sunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu araştırmaların ortaya koyduğu tablo oldukça nettir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. Amerikalıların büyük çoğunluğu NATO’ya olumlu bakmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. NATO, ABD güvenliği için gerekli bir ittifak olarak görülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3. ABD’nin müttefiklerini savunması gerektiği yönünde güçlü bir toplumsal destek bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu genel tablo içerisinde dikkat çekici bir ayrışma da mevcuttur. Özellikle Cumhuriyetçi seçmenler arasında NATO’ya yönelik şüphecilik artmıştır. Bu şüpheciliğin büyük ölçüde Donald Trump etkisiyle şekillenmiş olduğu da bir gerçektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna rağmen, aynı seçmen grubunda dahi NATO’dan tamamen çekilmeye yönelik açık ve güçlü bir çoğunluk desteği bulunmamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, NATO’dan çekilme kararının yalnızca hukuki ve stratejik açıdan sorunlu olmakla kalmadığını, aynı zamanda <strong>demokratik meşruiyet açısından da sorunlu</strong> olacağını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NATO’dan Çıkmanın Stratejik Maliyeti: “Kendine Sabotaj” Tartışması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel analizlerde giderek güçlenen bir görüş, ABD’nin NATO’dan çekilmesinin stratejik açıdan “kendine sabotaj” anlamına geleceği yönündedir. ABD için NATO, Avrupa’daki askeri varlığın temelidir, Rusya’ya karşı caydırıcılığın ana aracıdır ve Çin ile küresel rekabette dolaylı bir denge unsuru oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda NATO’dan çekilmek, ABD’nin küresel liderlik kapasitesini zayıflatır, müttefikler arasında güven erozyonuna yol açar ve rakip güçlerin manevra alanını genişletir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla böyle bir karar, kısa vadeli politik hesapların ötesinde, uzun vadeli jeostratejik kayıplar doğuracaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alternatif Senaryo: NATO’dan Çıkmak Yerine Etkisini Azaltmak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut şartlarda, ABD’nin NATO’dan tamamen çekilmesinden ziyade ittifak içindeki rolünü yeniden tanımlamaya yönelebileceğini düşünmek ve konuşmak daha doğru olacaktır. Bu kapsamda daha olası senaryolar şunlardır: NATO’ya yapılan mali katkının azaltılması, Avrupa’daki askeri varlığın yeniden yapılandırılması, müttefikler üzerindeki siyasi baskının artırılması ve ittifakın karar alma süreçlerinde daha sert bir ABD pozisyonu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşım, hukuki kriz yaratmadan ABD’nin NATO üzerindeki etkisini dönüştürmesine de imkan tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla Joe Kent’in öne sürdüğü “tam çekilme” senaryosuna kıyasla, “kademeli zayıflatma” stratejisi analitik açıdan çok daha güçlü bir ihtimal olarak öne çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç </strong>olarak, Joe Kent’in, ABD’nin Türkiye–İsrail çatışması gibi bir senaryoda İsrail’in yanında yer alabilmek için NATO’dan ayrılabileceği yönündeki iddiası, dikkat çekici olmakla birlikte mevcut gerçeklikler ışığında büyük ölçüde spekülatif bir nitelik taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu değerlendirme dört temel eksende somutlaşmaktadır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Hukuki gerçeklik:</strong> Başkanın tek taraflı çekilme yetkisi sınırlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2. Kurumsal gerçeklik:</strong> Kongre ve yargı ciddi engeller oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3. Stratejik gerçeklik:</strong> NATO’dan çıkış ABD’nin küresel gücünü zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4. Toplumsal gerçeklik:</strong> Amerikan kamuoyu NATO’yu desteklemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son tahlilde, ABD’nin NATO’dan çekilerek belirli bir bölgesel çatışmada taraf seçmesi hem hukuki hem stratejik hem de politik açıdan son derece düşük olasılıklı bir senaryodur. Daha gerçekçi olan, ABD’nin NATO içindeki rolünü yeniden tanımlayarak ittifak üzerindeki etkisini farklı araçlar üzerinden dönüştürmeye çalışmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son söz </strong>olarak da, aslında başka bir yazının konusu olmakla beraber, Türkiye ve İsrail arasında bir savaş ihtimali üzerine birkaç cümle edelim: Türkiye–İsrail ilişkileri çok katmanlıdır; söylem sert ve gerilim yüksek olsa da Michael Rubin gibi pro-İsrail şahin analistlerin, Naftali Bennett gibi İsrailli siyasetçilerin ve Joe Kent gibi aktörlerin açıklamaları belirleyici değildir. Asıl belirleyici olan askeri caydırıcılık, NATO çerçevesindeki ittifak yapısı, coğrafya, ekonomik bağlar ve çok aktörlü bölgesel dengelerdir; bu nedenle doğrudan savaş ihtimali düşüktür. İlişkiyi tanımlayan temel denklem “yüksek şiddetli retorik, düşük olasılıklı savaş”tır: Bölgedeki gerilimlere rağmen rasyonel, ekonomik ve diplomatik bariyerler çatışmayı sınırlar. İki ülke arasındaki durum bir savaş değil, sınırları belirlenmiş bir “yönetilen rekabet”tir ve barış, bu kontrollü rekabet zemininde korunmaktadır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yapay-zeka-genclerin-yeni-arkadasi-mi-13060</link>
            <category>EĞİTİM</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yapay zeka, gençlerin yeni arkadaşı mı?</h1>
                        <h2>Aileler ve okullar açısından yeni bir döneme girildiği açık. Bir süre önce dijital okuryazarlık daha çok internette doğru bilgiye ulaşmak anlamına geliyordu. Şimdi buna bir katman daha eklendi. Gençlerin, yapay zekanın neden hep anlayışlı, hep sabırlı ve hep ulaşılabilir göründüğünü de anlaması gerekiyor. Yeni risk, yalnızca yanlış bilgi değil; duygusal olarak doğru hissettiren ama gerçekte güvenli olmayan etkileşimler. Yapay zeka, gençler için yüksek çekiciliğe sahip ama yüksek dikkat gerektiren bir alan. Kazanım ile risk arasındaki çizgi oldukça ince.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yapay-zeka-genclerin-yeni-arkadasi-mi-1775828424.webp">
                        <figcaption>Yapay zeka, gençlerin yeni arkadaşı mı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün birçok kişi yapay zekayı ödev yapan, metin yazan ya da görsel üreten bir teknoloji olarak görüyor. Ancak gençlerin kullanım biçimi bunun ötesine geçmiş durumda. Yapay zeka artık yalnızca bir araç değil. Bazen fikir alınan, bazen sohbet edilen, bazen de iç dökmek için başvurulan bir dijital muhatap. Bu nedenle son dönemde en çok tartışılan konulardan biri yapay zekanın güvenli kullanımı oldu. Çocuklar ve dijital medya üzerine çalışmalarıyla bilinen ABD merkezli sivil toplum kuruluşu Common Sense Media’nın 2025 araştırmasına göre, 13-17 yaş grubundaki gençlerin yüzde 72’si en az bir kez bir yapay zekâ sohbet aracı kullandığını, yüzde 52’si ise bunu ayda birkaç kez ya da daha sık yaptığını söylüyor. Kuruluşun 2026’da yayımladığı değerlendirmeler ise, bu araçların artık yalnızca yaygınlıklarıyla değil, gençlerin güvenliği ve ruh sağlığı üzerindeki olası etkileriyle de tartışıldığını ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ergenlik dönemi, kabul görme ihtiyacının arttığı, yargılanma korkusunun ise daha yoğun hissedildiği bir dönem. Duyguların çoğu zaman karmaşık yaşandığı bu dönemde yapay zeka, çocuklara sabırlı ve yargılamayan bir iletişim alanı sunuyor. Sosyal kaygısı olan, duygularını yüz yüze ifade etmekte zorlanan, kendini yalnız hisseden bazı gençler için yapay zeka bir kaçış alanı olabiliyor. Dil pratiği yapmak, bir konuşmayı nasıl başlatacağını denemek, aklındakileri dökmek ya da yalnız hissettiğinde biriyle konuşuyormuş gibi hissetmek, bazı gençler için geçici bir rahatlama sağlayabiliyor. Burada rahatlatıcı görünen şey, aynı zamanda güvenli anlamına gelmiyor. Çünkü bu sistemler insanlara gerçekten yardımcı olmak için değil, onları etkileşimde tutmak için tasarlanıyor. Yani çocuklara en güvenli olanı değil, çoğu zaman en çok bağ kurduranı sunuyor. Common Sense Media ve Stanford Medicine’in değerlendirmeleri, yapay zekanın ruh sağlığı desteği için güvenli olmadığını söylüyor. &nbsp;Yapay zeka, sohbet sırasında kriz sinyallerini gözden kaçırıp profesyonel yardıma yönlendirmesi gereken yerde sohbeti uzatarak yanıltıcı bir güven hissi yaratabiliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek hayattaki bir arkadaş ya da yetişkin, yeri geldiğinde itiraz eder ve sınır çizer. Rahatsız edici de olsa kendi doğrusunu söyler. Yapay zeka ise çoğu zaman kullanıcıyı kaybetmemek için daha uyumlu ve onaylayıcı davranıyor. Özellikle duygusal kırılganlığı yüksek gençlerde bu durum kısa vadede rahatlatıcı görünse de uzun vadede gerçek insan ilişkilerinin yerini alan bir alışkanlığa dönüşebilir. Bu nedenle yapay zekanın sohbet aracı olarak kullanılmasının ileriye dönük bizi bekleyen ciddi tehditlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyadaki son gelişmeler bu kaygının her yerde büyüdüğünü gösteriyor. Meta, gençlerin bazı yapay zeka karakterleriyle etkileşimini dünya genelinde geçici olarak durdurdu. Bunun yerine ebeveyn kontrolleri içeren daha güvenli bir sürüm hazırladığını açıkladı. Çin ise “digital humans” olarak tanımlanan yapay karakterler için yeni taslak kurallar yayımlayarak, çocuklara bağımlılık yaratabilecek ya da sanal yakın ilişki sunabilecek sistemleri sınırlamayı gündeme aldı. Bu iki gelişme, şirketlerin de devletlerin de meseleye artık yalnızca yenilikçi ürün gözüyle bakmadığını gösteriyor. Çocuk güvenliği ve mahremiyeti artık bu alanın merkezinde yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık “çocuklar yapay zekâ kullansın mı, kullanmasın mı?” sorusundan daha önemli sorularımız var. Çocukların ve gençlerin bu sistemleri hangi amaçla, hangi sıklıkta ve hangi sınırlar içinde kullandığı araştırmamız gereken bir konu. Araştırma yapmak, yazı planlamak ya da dil pratiği yapmak başka bir şey, bir dijital karakteri dert ortağına dönüştürmek bambaşka bir şey. Bu iki kullanım biçimini aynı başlık altında değerlendirmek, hem pedagojik hem psikolojik açıdan yanıltıcı olur. Common Sense Media, bu alanda daha güçlü yaş doğrulama sistemleri kurulmasını, ebeveyn denetiminin artırılmasını, kriz durumlarında kullanıcıların profesyonel desteğe yönlendirilmesini, veri güvenliğinin korunmasını ve bağımlılık yaratabilecek tasarımların sınırlandırılmasını öneriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aileler ve okullar açısından yeni bir döneme girildiği açık. Bir süre önce dijital okuryazarlık daha çok internette doğru bilgiye ulaşmak anlamına geliyordu. Şimdi buna bir katman daha eklendi. Gençlerin, yapay zekanın neden hep anlayışlı, hep sabırlı ve hep ulaşılabilir göründüğünü de anlaması gerekiyor. Yeni risk, yalnızca yanlış bilgi değil; duygusal olarak doğru hissettiren ama gerçekte güvenli olmayan etkileşimler. Yapay zeka, gençler için yüksek çekiciliğe sahip ama yüksek dikkat gerektiren bir alan. Kazanım ile risk arasındaki çizgi oldukça ince.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/biraz-da-ruh-halimizden-konusalim-13059</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Biraz da ruh halimizden konuşalım…</h1>
                        <h2>Bazen en sağlıklı şey, bilgiye değil dengeye yatırım yapmak. Kendimize küçük boşluklar açmak. Sessiz kalabildiğimiz, zihnimizi dinlendirebildiğimiz anlar yaratmak. Kentleri iyileştirmek sadece daha fazla yeşil alan, daha iyi tasarım ya da doğru planlama ile mümkün değil. Aynı zamanda daha sakin, daha dengeli ve regüle olmuş bireylerle mümkün. </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/biraz-da-ruh-halimizden-konusalim-1775850613.webp">
                        <figcaption>Biraz da ruh halimizden konuşalım…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her hafta kentten, mekandan, tasarımdan bahsediyoruz. Kamusal alanları, sokakları, meydanları, yeşili ve kenti iyileştirmenin yollarını arıyoruz. Daha yaşanabilir, daha estetik, daha dengeli şehirlerin peşinden gidiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu hafta, biraz yönümüzü içeri çevirelim istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü ne kadar iyi tasarlanmış olursa olsun bir kent, onu deneyimleyen insanın ruh haliyle anlam kazanıyor. Bir meydanın ferahlığı, bir sokağın davetkarlığı ya da bir parkın huzuru; aslında o an orada bulunan insanın iç dünyasıyla birleştiğinde gerçek karşılığını buluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün sokakta yürürken fark ediyor musunuz? İnsanlar artık daha gergin, sabırsız ve tahammülsüz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trafikte, markette, sırada… En küçük bir temas ya da bir gecikme bile orantısız bir öfkeye dönüşebiliyor. Sanki herkes görünmeyen bir yük taşıyor. Ve o yük, her an bir kıvılcımla dışarı çıkmaya hazır bekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki biz neyi bu kadar içimizde biriktiriyoruz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cevap çok net: farkında olmadan, her gün zihnimizi olumsuzlukla besliyoruz. Günün büyük bir kısmında maruz kaldığımız içeriklere baktığımızda, çoğunlukla krizler, felaketler, çatışmalar ve endişe verici haberler görüyoruz. Üstelik sadece görmekle kalmıyor, onları durmadan kaydırarak tüketiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda hayatımıza giren bir kavram var:&nbsp;doomscrolling.&nbsp;Yani sürekli kötü haberleri, olumsuz gelişmeleri, krizleri takip etme ve bundan kopamama hali.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir noktadan sonra bu sadece “haber almak” olmuyor. Zihin, kendini sürekli bir tehdit altında hissediyor. Ve bu durum, fark etmeden sinir sistemimizi sürekli tetikte tutuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun sonucu ne oluyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahammül azalıyor. Kaygı artıyor. Sabır eşiği düşüyor. Ve en önemlisi, insanlar birbirine daha sert davranmaya başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani aslında mesele sadece bireysel bir alışkanlık değil; yavaş yavaş toplumsal bir ruh haline dönüşüyor. Bugün kentte hissettiğimiz gerginliğin, sokaktaki huzursuzluğun, trafikteki agresyonun arka planında biraz da bu birikmiş zihinsel yük var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki ne yapabiliriz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de çözüm düşündüğümüz kadar zor değil. Her haberi bilmek zorunda değiliz. Her gelişmeye maruz kalmak zorunda değiliz. Zihnimizi neyle beslediğimizi seçme hakkımız var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen en sağlıklı şey, bilgiye değil dengeye yatırım yapmak. Kendimize küçük boşluklar açmak. Sessiz kalabildiğimiz, zihnimizi dinlendirebildiğimiz anlar yaratmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentleri iyileştirmek sadece daha fazla yeşil alan, daha iyi tasarım ya da doğru planlama ile mümkün değil. Aynı zamanda daha sakin, daha dengeli ve regüle olmuş bireylerle mümkün.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öyleyse bu hafta biraz daha az kaydırıp biraz daha derin nefes almak iyi bir başlangıç olabilir. Ne dersiniz?</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/uzaya-bir-bilet-ya-da-astronotumuzun-soyleyemedigi-o-son-soz-13058</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Uzaya bir bilet ya da astronotumuzun söyleyemediği o son söz</h1>
                        <h2>Astronotumuzun bu seyrüseferi neticesinde acemiliğimiz de ortaya çıktı. İnsan oralara kadar çıkmışken son bir söz söylemez mi, böyle hazırlıksız gidilir mi hiç? Adam ayağının tozuyla -uzay tozu- mitinglere katılıp seçim propagandası yapmaya başladı. Büyük bir fırsatı da heba etti. Hiçbir şey bulamıyorsan, en azından, “55 milyon dolar benim için büyük ama Türkiye için küçük bir para,” diyebilirdi. Hem, Armstrong’a da atıfta bulunmuş olurdu, iyi olurdu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/uzaya-bir-bilet-ya-da-astronotumuzun-soyleyemedigi-o-son-soz-1775828003.webp">
                        <figcaption>Uzaya bir bilet ya da astronotumuzun söyleyemediği o son söz</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Açıkça söyleyeyim, bilim diye önüme getirilen her şeye inanmam ben, öyle kolay da ikna olmam. Ama Armstrong’un Ay’a ayak bastığından ve o meşhur “benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım” sözünü söylediğinden şüphem yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zaten şimdi eğri oturup doğru konuşalım, Ay’a adım atacağı belli olan insan fiyakalı cümlesini hazırlamış, mikrofonların kendisine uzatılmasını bekliyordur. Zira, böyle büyük anları yaşayacak insanların kalıcı bir söz bırakma sevdasına tutulduklarını biz Fransız Devrimi’nden beri biliriz. Giyotin birazdan inip adamın kafasını sepete düşürecek ama o hâlâ son cümlesinin peşinde. Fransız Devrimi’nde idam edilenlerin son cümleleri kendi içinde bir edebiyattır. Dolayısıyla, Armstrong’un hevesini garipsememek lazım. Allah’ı var, iyi de bulmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gerçi benim kayınvalide son sözünü söylerken bile -onunki, Allah rahmet eylesin, fiyakalı son sözlerden değildi- Amerikalıların Ay’a gitmediğine, bunun tarihin en büyük yalanlarından biri olduğuna emindi. Ona göre, dedikleri gibi 1969’da Ay’a gitmiş olsalar şimdiye ohooo… orada koloni bile kurarlardı. </span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugüne dek kuramamış olmaları, Amerikalıların Ay diye çöle indiklerinin en büyük delilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Geçenlerde, NASA, seneler sonra canlı yayında Ay’a doğru yola çıkınca Ay’a gidilip gidilmediğine dair tartışmalar da alevlendi -maalesef, kayınvalide çok istediği bu tartışmaların bir tarafı olamadı. Ben Ay’a yeniden gidildiğine inananlardanım, ayrıca, dünyanın da yuvarlak olduğunu düşünüyorum. En nihayetinde, Ay’a -ya da, kayınvalide haklıysa, çöle- giden astronotlar Amerikalıydı. Yabancıydı. Rahmetli Gagarin’den beri bu uzay yarışı iki süper güç arasında sürer giderdi de bize önce radyodan dinlemesi, daha sonraları da beyazperdede izlemesi düşerdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Artık bu uzay yarışında biz de varız. Malum, geçen senelerde, anamuhalefetin aleyhteki bütün çabasına rağmen uzaya astronot yolladık. 55 milyon dolar mı ne, bir bilet parası ödemişiz ama mesele değil. Astronot gitti mi gitti, şöyle kuşbakışı bir gördü mü gördü. Tamamdır. Bozguncu muhalefetin ağızlarına itibar etmeye hacet yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Biz yaştakiler bu anamuhalefetin cemaziyelevvelini bilir. Bunlar bırakın uzaya gitmeyi köprü bile istemezdi. Merkezde ya bunlar, korkuyorlar yerlerinden kıpırdayacaklar diye. Oysa, hayat değişti, Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi, “ey CHP, istesen de istemesen de biz uzaya çıkacağız.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hoş, bir küçük hesap hatası olduğu iddia edilebilir çünkü ilk söylenene göre Cumhuriyet’in 100. yılında Ay’a gidecektik. Gide gide uzaya, uzaydan kasıt da atmosferin biraz dışına, gidebildik, üstelik de bir uzay dolmuşundan bilet alarak. Olsun, hiç gidememekten iyidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bizim astronot bu maceranın sonunda Uzay Kuvvetleri Komutanlığımızda görev yapma hakkı kazandı. Tabii burada hiyerarşik bir sorun olabilir çünkü kimse onun kadar yukarıdan bakmadığı için bilgi tekeli onda. Şimdi bir general diyecek ki, işte uydular şöyledir böyledir. Şak, bütün bakışlar bizim astronota dönecek. O da mütebessimane bir tavırla pek de öyle olmadığını söyleyecek. Kim aksini iddia edebilir ki? Sıkıysa sen de çık oraya -55 milyon dolar iyi para.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu yüzden Uzay Kuvvetlerimizin geleceğinden çok ümitvarım. Astronotumuzun katılımıyla birlikte bu alanda çok güçlendiğimizi düşünüyorum. Astronotumuz gençlere örnek olacaktır. Onu gören gençler arasından astronot olmak isteyenler çıkacaktır -ama her seferinde bu bilet parasını vergilerden tahsil edemeyiz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama astronotumuzun bu seyrüseferi neticesinde acemiliğimiz de ortaya çıktı. İnsan oralara kadar çıkmışken son bir söz söylemez mi, böyle hazırlıksız gidilir mi hiç? Adam ayağının tozuyla -uzay tozu- mitinglere katılıp seçim propagandası yapmaya başladı. Büyük bir fırsatı da heba etti. Hiçbir şey bulamıyorsan, en azından, “55 milyon dolar benim için büyük ama Türkiye için küçük bir para,” diyebilirdi. Hem, Armstrong’a da atıfta bulunmuş olurdu, iyi olurdu.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/tanrilarin-alacakaranligi-neden-pagan-olmaliyiz-13057</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Tanrıların alacakaranlığı: Neden pagan olmalıyız?</h1>
                        <h2>Paganizmi 'karanlık ayinler' parantezine hapseden monoteist dezenformasyonu deşifre eden bu yaklaşım; merkeziyetçi ideolojilerin 'demir kubbesi' altına girmeyi reddeden, rüzgarda ve nehirde tanrısını bulan, hayatın planlanamaz insicamını savunan bir özgürlük çağrısıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tanrilarin-alacakaranligi-neden-pagan-olmaliyiz-1775827620.webp">
                        <figcaption>Tanrıların alacakaranlığı: Neden pagan olmalıyız?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pagan sözcüğü bugün dinler tarihi meselelerine objektif yaklaşanların bile hoşça andıkları bir sözcük değil. Sebebi tarih boyunca monoteist dinlerin kara propagandalarıyla, dezenformasyonlarıyla ortaya konulan bir tanım olması. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü pagan denilince akla şeytani ayinler, tarihteki politeist dinlerin karanlık yönleri (yamyamlık, insan kurbanı, çocuk kurbanı ve benzerleri) gibi şeyler geliyor. Bunların bir kısmında haklılık payı bulunsa da büyük bir kısmının monoteist dinlerin taraftarlarınca uydurulmuş yalanlar olduğu artık biliniyor. Bunu görmek için Tertullianus gibi kilise babalarının, Hrisostomos gibi fanatik azizlerin metinlerine, İslam’ın ilk döneminin selefi yazarlarının (İbn Hanbel gibi) metinlerine bakmak yetiyor. Bu metinleri Marcellinus, Macrobius ve Ravendi gibi bir de dönemin daha objektif yazanlarıyla kıyasladığınızda aradaki açık farkı görebiliyorsunuz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de şunu iyi biliyoruz; kadim dönemde yeni gelen bir din, toplumsal bir dönüşüm talebini de içeriyor. Modern seküler ve laik siyasi devrimlerden yapısal ve sınıfsal olarak büyük bir fark göremiyoruz. Onlar da çeşitli alt sınıfların taleplerini dinsel bir içerik ile yeniden sunuyorlar. Üç monoteist dinin kitaplarında bunları görebilirsiniz. Tevrat, kölelik ile ilgili düzenleme yapıyor (ancak sadece Yahudiler birbirine köle olamaz diyor), İncil de benzer şekilde meşhur Roma vergi memurlarını azar ve buğz ile anan pek çok metin içeriyor. Kur’an Mekkeli paganların gösterdiği adaletsiz tavırları nefretle anıyor ve buna çare bulacağını ileri sürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla her modern devrim nasıl <em>ancien regime </em>kalıntılarını mecburen koruyorsa, onlar da kendilerinden önceki inanışları tamamen ortadan kaldıramıyorlar. Önemli bir miktarını koruyorlar. Avrupa’da özellikle Yunanistan ve Balkan bölgelerindeki aziz inanışlarının kökeninde eski mitolojik kalıntılar olduğu biliniyor. Benzer şekilde de İslam, o dönemki Araplara hitap eden katı monoteist yaklaşımı, Neoplatonculuk, Zerdüştlük ve farklı inanışlarda bulunan spiritüalizmle yumuşatan akımları doğuruyor: Şii mezhepler ve tasavvuf ekolleri gibi. Hatta ve hatta, İslam, ondan önceki dönemden kalma pek çok ritüeli politeist tanrılar grubunu tek bir Tanrı’ya indirgeyerek bilfiil devam ettiriyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lâkin, dikkat edilirse buraya kadar yazdıklarımız, belirli dönemlerin politik hesapları sonucu birbirinden ayrılan ve esasında teolojik ya da felsefi farkları vurgulanmayan ayrımlar. Paganizmin (kısacası politeizm, o döneme özgü deizm, panteizm ya da hilozoizm gibi perspektiflere dayanan inançlar grubu olarak paganizmin) bir farkı var. Bu fark ise bugüne kadar Nietzsche gibi filozofların üzerinde durduğu bir farkı işaret ediyor; hayatın onaylanması. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Stoacılığa gelene kadar kadim Yunan felsefesini okuyanlar belirli şeylerin Yunanlılarda olmadığını görünce hayret edeceklerdir: Moralitenin ve onun temelini oluşturan yaşam biçiminin yani <em>ethos</em>’un<em> </em>bir iradeye dayanmaması (gerçekten de Eski Yunanlılar “irade” kavramını kullanmamışlardır), ahlakın kökeninde ancak akli incelemenin konusu olabilecek kavramların kullanılması ve bedenin kutsanacak bir şey olarak görülmesi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hristiyanlık bunu Nietzsche’nin çok yerinde eleştirisinde gördüğümüz üzere bastırmaya çalışmıştır. Beden, günahın evidir. Onun yadsınması hayatın da yadsınması anlamına gelir. Onu yadsıdığımız da Tanrı’ya yakın oluruz. İslam ve Yahudilik ise tam olarak böyle bir pozisyon belirlemez. <em>Peccatum originale</em>, yani ilk günah İslam ve Yahudilik’te yoktur. Dolayısıyla -özellikle İslam için- cinsellik belirli bir toplumsal kural silsilesine uyulduğu sürece (cinsel ilişkinin meşru olabilmesi için evliliğin gerekmesi gibi) bir tabu değildir. Kur’an, “kadınlar sizin tarlalarınız, onları ekiniz” der. Elbette o dönemin ataerkil yapısının sonucudur bu. Ancak yine de cinsellik Yahudilik ve İslam’da da Foucault’nun okuduğu şekilde bir biyopolitik konusu hâline gelir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü monoteist dinlerin bir kusuru vardır; bir şey ilk defa yasaklanınca, yasaklanan şeyin kapsamı dahilinde koyulan tüm kuralların kategorizasyonu elzemdir. Daha da açayım; </span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zina haramdır. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zina haramsa, evlilik ile kurulan cinsel ilişki haram değildir. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak cinsel ilişkinin belirli türlerinin meşruiyeti sorunludur.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birbirine nikah düşmeyen cinsel ilişki türleri vardır. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla, (Freud’un ensest tabusunu ayrı bir yere koyalım) cinsel ilişkiye giremez. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın ve erkeğin cinsel ilişkisi de belirli kurallara tabiidir. </span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla, bu sefer yasaya istisna düşülen haller içerisinde yasal istisnalar yaratılır. Bunu anayasa hukukçuları hemen anlayacaklardır; “amalar ve fakatlar” yasaları. İslam ve Yahudilik her ne kadar hayata dair bakış açısında Hristiyanlığa nazaran daha nötr bir pozisyon tutmuş görünse de yine de panoptik kontrol İslami bir yönetimin en büyük iktidar aracı olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz yukarıdaki paragrafa geri dönelim: Örneğin Aristoteles’e bir bakınız tam tersini görebilirsiniz. Aristoteles’e göre arzular (iştiha) akıldan pay almayan bir noesis (zihinsel süreç, akıl) ürünüyken, bunun doğrudan kontrolü öngörülmez. Aristoteles’in meşhur “ölçülülük” kavramı buradan yola çıkar. Bedene hâkim olma, arzuları dizginleme bir hedef değildir. Hedef ölçülü olmaktır. Çünkü Aristoteles ve Platon gibi filozoflar (zaten ondan öncekilerin gündeminde bu konular pek yoktur) bedenin zaten kendisinin varlığını onaylamışlardır. Platon’a göre beden her ne kadar ruhun hapishanesi gibi görünse de Platon dahi onun kullanımının önemini yadsımamıştır. Spor ve seks Yunanlıların bir ritüelidir. Sporda bir güreşçi bir fütursuzlukla hareket etmediği sürece, sekste erkek gücünü ölçülü bir şekilde gösterdiği sürece bir Yunanlı için yasaklanacak bir şey yoktur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nietzsche sadece bir filozof değil bir klasik dönem uzmanı olarak da bu gerçeği görmüştür: Paganların hayatı onaylama isteği... Ona göre her ne kadar tamamen ateist bile olsa Hristiyanlığın çileciliğinden etkilenen Schopenhauer bu konuda haklı değildir. Pagan olmak demek esasında hayatın varlığını onaylamak demektir. Kaderi sevmek (<em>amor fati</em>) demektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple pagan olmalıyız derken hastalandığımızda Asklepion’a horoz keselim ya da Odin’e bir tütsü adayalım demiyoruz. Paganizmin hayata bakış açısı ziyadesiyle hor görülmüş ve modern dönemde dahi hakkı verilmiş bir bakış açısı değildir. Gelin görün ki Nietzsche gibi olağanüstü bir filozofun modern dönemdeki etkisi dahi paganizmin bu yönünü modernist laik sistemlere kolay entegre edilmiş görünmemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü paganizm esasında bu anlamda bir anarşisttir de. Onun rustik ve merkeziyetçilikten uzak yapısı, ideolojik kavramsallaştırmanın demir kubbesi altında durmayı pek istemez. Merkezi ve ortodoks her türlü ideolojik yapının çeperinde yer alan dini yorumlara bakınca da benzer bir şeyi göreceksiniz; Sünnilik ve Alevilik, Hristiyanlarda ortodoks yorumlara karşı Valentinusçu yorumlar, Yahudilerde Rabbinik Yahudilik ve sözlü gelenek gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple politeist dinler hayata bakış açısının o esrarlı kısmını ayan beyan ortaya dökerler; bunların hiçbiri kapalı ayinler değildir. Doğanın içindedir. Esrar yoktur. Tanrılar ve insanlar bir aradadır. Onların eşitsizliği kendi kültürel yapılarının bir ürünü olsa da doğanın ve insanın bu birlikteliği <em>gerçek monizm</em>’dir. Dolayısıyla tanrıların “çokluğunun” esasında bir önemi de yoktur. Tam da bu sebeple Mekkeliler, Muhammed’e, İslam’dan önceki henoteist (belirli bir panteonun baş tanrısı) bir tanrı olarak Allah’a taptıklarını, kendi öğretisinin ne farkı olduğunu sormuşlardır. Gerçekten de bir pagan için <em>a God </em>ile <em>the God </em>arasında fark yoktur. Hepsi belki birdir ya da değildir; ancak deneyim? İşte o Bir’dir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple -bence ilk başta gerekli olduğu düşünülen ama sonra hatalı olduğu ortaya çıkan- şu soru sorulur; Yunanlılar dinlerine inanmışlar mıydı? İnanmalarının bir önemi yoktur çünkü onlar hayat içerisinde olduğu sürece Zeus hep oradadır. Ya da orada değildir. Çünkü bir zaman makinemiz olsaydı ve o zamanlara gitseydik herhangi bir Yunanlı ya da İskandinav, tanrıların güvenilmez olduğunu söylerdi. Sebebi de onların hayatın içerisinde olması ve hayatın planlanamaz olmasıdır. Ve hayatın planlanamaz insicamı zaten monoteist bir dinin ideolojik örüntüsüne uymaz. İşte monoteist dinlerin bugünkü krizinin sebebi tam olarak budur; tüm hayatı adeta bir algoritma <em>script’i</em> gibi yazabileceklerini sanmaktadırlar. Ve adeta bir <em>döngüye </em>bağlanmış algoritma gibi de bunu sürekli cinsellik üzerinden tasarlarlar. Tam da bu yüzden bıktırıcıdırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha da önemlisi; benim fikrimce ateizm ve teizm tartışmalarının -ontolojik- anlamsızlığı da buradadır; ben o dine ateist olan ile o dinin teisti arasındaki bir tartışmayı çok lüzumsuz bulurum. Sebebi ise ikisinin aynı diyalektiği kullanmasıdır. Çünkü monoteist dinler bence özünde ateisttirler. Çünkü Tanrı’nın gerçekliği için kullandıkları ispatlar dizgesi, soruşturuldukça ve incelendikçe gerçek olmaktan çıkan bir sonuca doğru kaçınılmaz olarak gidecektir. Görülemez, deneyimlenemez bir varlığın gerçekliğini onaylamak, görülemezliğin onaylanması demektir. Paganlar ise gördüklerini tecrübeleriyle onaylamışlardı. Bir İskandinav’ın çakan bir şimşeğin içinde Thor’u görmesi, bir Fenikeli’nin esen sammum (samyeli) rüzgarında fırtına tanrısı Baal Hadad’ı fark etmesi, bir Yunan’ın kabaran nehirlerde Okeanos’u hissetmesi, benim fikrimce, tüm kâinatın sebebini görülemez, tecrübe edilemez, yaşanamaz ölü bir tanrıyla açıklamaktan kat be kat gerçektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pagan olmalıyız. Çünkü Thales’in dediği gibi: πάντα πλήρη θεῶν. Her yer tanrılarla doludur. Keyfini çıkarın. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/herkes-evine-doner-13056</link>
            <category>PSİKOLOJİ</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Herkes evine döner</h1>
                        <h2>İnsan en çok kendinden kaçarken yoruluyor. Yanlış ilişkiler, yanlış seçimler, yanlış ısrarlar… hepsi aslında aynı şeyin etrafında dönüyor—kendi kalbine dönmemek. “Herkes evine döner” cümlesi bu yüzden romantik değil, biraz acımasız. Çünkü o dönüş, birine değil, kendine. Ve herkes o yolu bilmiyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/herkes-evine-doner-1775827056.webp">
                        <figcaption>Herkes evine döner</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Herkes evine döner.”<br />
Ama kimse bize evin aslında neresi olduğunu öğretmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıllardır insan dinliyorum. Hikâyeler değişiyor ama duygu aynı kalıyor: terk edilme korkusu, yetmeme hissi, görülmeme acısı. Ve fark ettiğim bir şey var—insanların çoğu, başkalarının kalbinde yaşamaya çalışıyor. Kendi kalbini ise ya kilitlemiş ya da başkasına kiralamış. Sanki kendi içinde oturmak, en güvensiz yer gibi. Oysa en büyük güvensizlik, kendinden sürgün olmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Psikolojide buna yabancılaşma diyoruz. Kişinin kendi duygusuna, ihtiyacına, sınırına uzak düşmesi. Bu öyle bir şey ki; biri sana iyi davranmadığında bile kalıyorsun, çünkü gitmek kendine dönmek demek. Ve herkes kendine dönebilecek kadar tanıdık değil kendine. İnsan bazen en çok kendi içinden korkar; çünkü orada bastırılmış duygular, ertelenmiş yaslar ve hiç sorulmamış sorular vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bağlanma kuramı bunu çok net anlatır. Güvenli bağlanan biri için “ev”, bir insan olabilir; çünkü o kişi kendini de taşıyordur yanında. Ama kaygılı ya da kaçıngan bağlanan biri için ev hep dışarıdadır—ulaşılması zor, kaybedilmesi kolay, sürekli tehdit altında. Bu yüzden bazı insanlar hep yanlış kapıları çalar. Çünkü içeride kalmak, dışarıda aramaktan daha zor gelir. Dışarısı, umutla beslenen bir kaçıştır; içerisi ise gerçekle yüzleşmenin yeridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sevilmek için kendinden vazgeçen, en sonunda hem sevgiyi hem kendini kaybeder.” der İyi Hissetmek. Terapide en sık gördüğüm kırılma noktası tam da burası. İnsan, kabul görmek için kendini eğip büküyor, küçültüyor, sessizleşiyor. Ve bir gün fark ediyor: İçeride kimse kalmamış. O an, en derin yalnızlık başlıyor—çünkü artık terk eden biri yok, terk edilmiş olan bizzat kendisi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ev dediğimiz şey, konfor değil aslında. Ev, regülasyon. Sinir sisteminin sakinleştiği, bedenin gevşediği, zihnin susabildiği yer. Birinin yanında omuzların düşüyorsa, nefesin derinleşiyorsa, kendin olabilmek için çabalamıyorsan… orası ev. Ama bunu dışarıda arayan herkes, bir noktada şunu öğreniyor: Dışarıdaki hiçbir ev, içerideki yıkımı onaramaz. Çünkü dışarıdaki hiçbir ilişki, içsel bir kopuşun yerine geçemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En çarpıcı gerçek şu: İnsan en çok kendinden kaçarken yoruluyor. Yanlış ilişkiler, yanlış seçimler, yanlış ısrarlar… hepsi aslında aynı şeyin etrafında dönüyor—kendi kalbine dönmemek. Ve bu kaçış, çoğu zaman “sevgi” adı altında meşrulaştırılıyor. Oysa sevgi, insanı kendinden uzaklaştırmaz; aksine kendine yaklaştırır. Eğer bir ilişki seni kendinden ediyorsa, orada sevgi değil, korku vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen insanlar “neden hep aynı şeyi yaşıyorum?” diye sorar. Cevap çoğu zaman dışarıda değil, içeridedir. İnsan kendine dönmediği sürece, hayat onu hep aynı kapıya götürür. Çünkü öğrenilmeyen dersler, farklı yüzlerle tekrar eder. Ve insan, en çok tanıdık acılara gider; çünkü bilinmeyen huzurdan daha az korkutucudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Herkes evine döner” cümlesi bu yüzden romantik değil, biraz acımasız. Çünkü o dönüş, birine değil, kendine. Ve herkes o yolu bilmiyor. Dahası, herkes o yolu yürümeye cesaret edemiyor. Çünkü kendine dönmek; inkâr ettiğin yanlarını görmek, susturduğun sesleri duymak ve en önemlisi kendinle kalabilmek demek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yolu bilenler için ev hep aynı yerde:<br />
Kalbinin seni artık incitmediği yerde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de gerçek iyileşme tam olarak burada başlıyor—&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk kez kimseye sığınmadan, kendi içinde kalabildiğinde</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-13054</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Muhalefet için siyasette öncelikler…</h1>
                        <h2>Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik ve hukuksal yıkımını yaşarken, muhalefetin iktidarı anayasal zemine çekme ve halkın yoksulluğunu siyasetin merkezine taşıma zorunluluğu her zamankinden daha hayati. Peki bu ne kadar mümkün olabilir?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-1775897883.webp">
                        <figcaption>Muhalefet için siyasette öncelikler…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP siyasette ibreyi ara seçimlere çevirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görevden alınan belediye başkanları için mücadelesini miting alanları, mahkeme salonları ve meclis oturumlarında sürdüren CHP, ara seçim diyerek iktidarı köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey Ak Parti yargısının verdiği kararla tutuklandı ve yerine meclis çoğunluğu ile Ak Partili birisi getirildi oysa Mustafa Bozbey iki seçmenden birinin oyunu alması rağmen belediye meclisinin altmış bir oyuyla başkanlıktan düşürüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erken seçimden devam ediyoruz Erdoğan’ın bu talebe karşı cevabı her ne kadar “gündemimizde seçim yok” olduysa da CHP lideri Özgür Özel buna karşın “sen kim oluyorsun anayasa var.” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tam bu noktada insanın aklına ülkede bir anayasa mı var? sorusu takılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet gerçekten bu ülkede bir anayasa var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet kayıtlarında bir anayasa gözüküyor ama mahkemelere de sokaklarda, medyada hayatın her alanında ülkede bir anayasanın varlığı hissedilmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgür Özel “sen kim oluyorsun” derken bir cumhurbaşkanının var olan anayasaya karşı saygılı olacağı noktasından bu çıkışı yapıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın cevabı ise daha trajik bir olguya dayanıyor ve verdiği mesajda mealen “sen anayasa değil benim söylediklerime bak” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence Erdoğan haklı, haklı çünkü bu ülkede anayasa fiilen uygulanmayan hatta yok sayılan bir duruma düşürülmüş vaziyette…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günün mottosu “anayasaya değil bana bak” </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ara seçim olur mu olmaz mı bilinmez ama bu durum ülkede ağır bir kanunsuzluk ve hukuksuzluğun hakim olduğunu bize bir kez daha göstermiş oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belediye başkanlarını sabahın köründe yaka paça gözaltına almak, derme çatma uyduruk iddianamelerle yargılayarak kodese sokmak ile AYM ve AİHM kararlarını anayasaya rağmen uygulamamak ve bunun sonucu başta Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala olmak üzere insanları yıllardır özgürlüğünden mahrum etmek bu ülkede anayasanın fiilen ortadan kaldırıldığının açık örnekleri değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürdürülecek olan siyasi muhalefetin gündeminde hemen her gün bu sorun olmalı yani anayasa, yargı ve hukuk bu üçlü her gün gündeme getirilmeli…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü ortada millete karşı ne söyleyecek bir sözü ve ne de gösterecek bir yüzü olmayan Ak Parti iktidarının muhalif olanlara yani siyasetçilere, gazeteciler ve çeşitli çevrelere karşı şiddet, hukuksuzluk ve zulümden başka yapacağı bir şey kalmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarını meşru yollarla sürdürmesinin imkansız olduğunu bildiği halde gayrı meşru tüm yollara başvurarak yoluna devam etmek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu siyasi zorbalık ortamında bir yandan da kamuda cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk ve hırsızlığı yapılmakta… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu ülkede tarihin hiçbir döneminde kamu kaynakları bu kadar hortumlanmamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve diğer yandan hiçbir dönem Emekli insanlar için yoksulluğu ve açlığı reva gören ve iş kendi akrabalarına gelince kamu kurumlarında ayda iki buçuk milyon lira ödeme yapan bir iktidar görülmemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer konu demokratikleşme ve yeni anayasa sorunu…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreç denilen süreç durmuş vaziyette ve hatta geriye gitmiş durumda adeta yaprak kıpırdamıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar demokratikleşme adına hiçbir adım atılmadı, atılmakta istenmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü iktidarın Kürt sorununu çözmek gibi bir iradesi yok ama konuyu siyaseten yedek lastik olarak kullanma kurnazlığı var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefetin bir dikkat noktası da bu noktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreci demokratikleşme ve yeni demokratik anayasa için bir kaldıraç olarak görmek ve bu noktada iktidara yüklenmek ve kamuoyunu aydınlatarak onları sürece ortak etmek olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve daha önemli ve sorunlu bir alan olarak dış politika alanı bu alanda öncelik İsrail ve ABD’nin bölgemizde çıkarları için dizayn etmeye çalıştığı hesaplara ortak olmamak ve ısrarla bölge barışını savunmak önceliğimiz olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşında gelinen ateş kes sürecinin kalıcı bir barışa dönüştürülmesi için Lübnan dahil çaba harcanmalı ve savaştan kesinlikle uzak durulmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan Trump’ın NATO’dan çekilme yaklaşımlarına karşı çıkılmalı bu süreçte Avrupalı müttefiklerimizle ortak hareket etmeliyiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve Erdoğan’ın aksine AB üyelik müzakerelerinin başlatılmasında ısrar edilmeli AB üyeliğin ülke için yararları kamuoyuna kapsamlı olarak anlatılmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel olarak Çin+Rusya ve Batı dengesinde ve geriliminde öncelikle çıkarlarımıza göre hareket etmeliyiz ancak bunu yaparken öncelikle batı dünyasının bir bileşeni olduğumuzu unutmamalıyız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak milletin ekonomik olarak tarihinde hiçbir dönem bu şekilde yoksulluğa ve açlığa mahkum edildiği böylesi bir dönem görülmemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çiftçisinden işçisine esnafında memura oradan milyonlarca emeklisine kadar herkes ama herkes çok zor durumda… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marketlerde her gün fiyat etiketleri değişiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her gün her ürüne zam yapılıyor insanları soymak soğana çevirmek artık sıradanlaştı ve bunun tek nedeni Ak Parti olduğu kadar ahlaksızlıkta bir başka nedeni…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yoksul ve açlığın nedenleri daha kapsamlı ve daha geniş olarak gündeme getirilmeli ve gündemden hiç düşürülmemelidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/romanya-yazilari-3-bukres-sokaklarinda-fransiz-ruzgarlari-13053</link>
            <category>GEZİ</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Romanya Yazıları (3):  Bükreş sokaklarında Fransız rüzgârları</h1>
                        <h2>Bükreş’te, Paris’tekinin neredeyse aynısı olan Zafer Takı’nın bir örneğini görüyorsunuz. Şehrin bir başka simge yapısı da 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Athaneum adlı konser salonu. Tabii bu isim ilk başta Yunan çağrışımı yapıyor ama mimarı Albert Galleron adında bir Fransız. Her ne kadar konser izleyememiş olsam da, Economist’in açılış günkü konuşmaları Athaneum’da yapıldığından ötürü içini görme imkânı buldum. Gösterişten uzak, zevkli, sıcak, akustiği güzel bir bina.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/romanya-yazilari-3-bukres-sokaklarinda-fransiz-ruzgarlari-1775939048.webp">
                        <figcaption>Romanya Yazıları (3):  Bükreş sokaklarında Fransız rüzgârları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Romanya yüzölçümü açısından büyük bir ülke olsa da nüfusu çok kalabalık değil, 17 milyon kadar, ama 6 milyonluk yabana atılmayacak bir nüfus da ülke dışında yaşıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün Romanya dışında en fazla nüfus İngiltere’de, oysa, Romanya’nın esas bağı Latin olması hasebiyle Fransızlarla.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zira bu bölgede Slav olmayan tek halk Rumenler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Latin olmaları dillerinin Fransızcayla benzemesine de yol açıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şehrin çeşitli yerlerinde Fransız etkisini görmek mümkün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bükreş’e “Doğu’nun Paris’i” denmesinde bir haklılık payı yok değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye’nin Bükreş Büyükelçiliği, şehrin görmeye değer binalarından biri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1890’larda yapılmış, mimarı Fransız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu binadaki mimaride de Fransız etkisi bariz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Daha sonra Romanya Başbakanlık konutu olarak kullanılmış ama 1934’te Büyükelçi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in girişimiyle Türkiye tarafından satın alınmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bükreş’te Büyükelçilik deyince Hamdullah Suphi’ye ayrı bir başlık açmak lazım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hamdullah Suphi, Bükreş’e gönüllü gelmediği gibi diplomatlığa da isteyerek başlamadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Başında bulunduğu Türk Ocakları, CHP’ye alternatif görüldüğü için kapatılınca ona da yurtdışı yolları gözüktü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kahire, Belgrad ya da Bükreş arasında bir tercih yapacaktı, Gagavuz azınlığa sahip olduğu için Romanya’yı seçti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1931’de başladığı Bükreş Büyükelçiliği görevinde tam onüç sene kaldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Maalesef, ne anılarını ne de sefaretnamesini bütünlüklü bir şekilde yazabildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Elimizde hatırat namına sadece gazeteci Mustafa Baydar’ın kendisinden dinlediklerine dair tuttuğu bölük pörçük notlarından teşekkül eden <em>Hamdullah Suphi Tanr</em><em>ıö</em><em>ver ve An</em><em>ı</em><em>lar</em><em>ı</em><em> </em>adlı kitabı var; o yüzden, misal, Büyükelçi Tanrıöver’in Gagavuzların göç ettirilmesi, Romanya iç siyaseti ya da İkinci Dünya Savaşı’ndaki tutumuna dair ne düşündüğünü biliyoruz ama bu binanın satın alınış hikâyesi gibi detaylara vakıf değiliz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Büyükelçi Özgür Kıvanç Altan ile sefaretin kabul salonunda sohbet ederken aklımın bir yanında hep Hamdullah Suphi’nin savaş ortamında burada kimleri ağırladığı ve kayda geçmeyen kimbilir neler konuştukları vardı…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">&nbsp;Bu arada, söylemeden geçmeyeyim, Büyükelçi Altan, görev yerinin Bükreş olduğunu öğrendikten sonra Rumence öğrenmeye karar vermiş; anlaşılan epey azimli bir insan ki Rumence gibi bir dili kısa sürede sökmüş, şimdilerde hiçbir toplantıda çeviriye ihtiyaç duymuyormuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rumence gibi bu sınırların dışında pek bir şey ifade etmeyen bir dili öğrenmek için bunca gayret gösteren bir diplomatın varlığı ümit verici.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Büyükelçi Altan’a, Hamdullah Suphi döneminden bilmediğine sevindiğim bir Bükreş Büyükelçiliği dedikodusu anlattım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye’nin en önemli diplomatlarından biri olacak Zeki Kuneralp’in yurtdışındaki ilk görev yeri Bükreş’ti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kuneralp, <em>Sadece Diplomat</em> adlı hatıratında, Gagavuzlara olan ilgisi yüzünden “Gagavuz Metropoliti” diye isim takılan Hamdullah Suphi’nin o zamanlar herkesin dilinde olan olağanüstü hitabet yeteneğinden söz ettikten sonra Büyükelçi’nin Merkez’e çektiği pek çok raporu kısalttıklarını anlatıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hamdullah Suphi’nin raporları birer nutuk hüviyetine büründükçe telgraf masrafı hayli kabarmış, raporları şifrelemek de epey vakit alıyormuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Maiyetindeki personel ise çözümü raporları uygun gördüğü şekilde kısaltmakta bulmuş!</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İş bununla sınırlı kalsa gene iyi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kuneralp’in anılarından okuyalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“[Kançılarya Şefi Başkatip Hasan Nurelgin] Hükümetle temas etmek üzere Büyükelçinin Ankara’ya hareketine onbeş gün kaladan itibaren bu ampütasyon ameliyelerine son verirdi. Avdetinde bunlara tekrar başlardı. Buun sebebi şu idi: Tanrıöver’in bir âdeti vardı. Ankara’da iken Bakanlığa uğrar, son onbeş gün içinde Bükreş’ten gönderdiği telgrafları getirtip okurdu.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Neyse, sefarette çok oyalandık, şehrin sokaklarında dolaşmaya devam edelim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yine Bükreş’te, Paris’tekinin neredeyse aynısı olan Zafer Takı’nın bir örneğini görüyorsunuz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şehrin bir başka simge yapısı da 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Athaneum adlı konser salonu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tabii bu isim ilk başta Yunan çağrışımı yapıyor ama mimarı Albert Galleron adında bir Fransız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Her ne kadar konser izleyememiş olsam da, Economist’in açılış günkü konuşmaları Athaneum’da yapıldığından ötürü içini görme imkânı buldum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gösterişten uzak, zevkli, sıcak, akustiği güzel bir bina.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CEC Sarayı Bükreş’in Fransızlığını takip edebileceğimiz bir başka yapı, onun mimarı ise yine Fransız, Paul Gottereau.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bükreş’te, bu saydıklarım haricinde de insanda Paris’te olduğu intibaını uyandıran çeşitli binalar ve pasajlar gördüm.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bükreş, Fransız rüzgârlarıyla güzel bir şehir.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/gemi-13052</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Gemi</h1>
                        <h2>Her gemi yanaştığında yeşeren bir umut, her kalabalık dağıldığında ayaklar altında ezilen sarı laleler... Kimini, neyini beklediğini zamana yenik düşerek unutan bir adamın rıhtımdaki sessiz direnişi. Beklemenin, kayboluşun ve hiç gelmeyecek olanın acısını çekmenin o derin, melankolik öyküsü...</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gemi-1775908050.webp">
                        <figcaption>Gemi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onu görecekti bilmem kaç yılın ardından. Ellerini sıkı sıkı tutacak, sonsuz kez öpecekti. Denizleri kıskandıracak mavilerinde kaybolacaktı. Tam üç dakika sonra gemiden inecekti. Her onsuzluğa kapıldığı anı, dökülen gözyaşlarını hiç yaşanmamışçasına silecekti. Biliyordu ki, onu gördüğü dakika yaşananlar ve yaşanacaklar adeta yok olacak; geriye yalnızca o kalacaktı. Her şeyden daha net, daha gerçek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yağmur çiseliyordu. Üzerindeki ceketi çıkardı ve onun için aldığı çiçeklerin üzerine dikkatlice örttü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Her gün mü gelir buraya?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Her gün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Ne yapar peki?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Şimdi ne yapıyorsa onu yapar. Oturur öyle.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Sadece oturur mu yani?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Balıkçı derin bir nefes çekti. Çattık, diye düşündü. “Bu adamın derdi nedir, yalnız biçareyi ne diye merak eder?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Bekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Neyi? Kimi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Onu ben bilmem. Gemileri seyreder. İnenlere bakar, yüz yüz inceler. Birini ararcasına dikkatli. Bazı bazı kalkar yolcuların arasında dolanır. Sonra banka geri oturur, öyle içli içli ağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Akşamları eve gidip sabah erkenden de gelir o zaman?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adam, gence kanlanmış gözleriyle sertçe, bıkkınca baktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Gemi seferlerinin çok olduğu geceler burda, bankta yatar. Her gemiyi seyreder, inenlerin arasında birini arar gözleri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genç, balıkçıyı rahat bırakması gerektiğini anlayarak teşekkür etti. Bankı görebileceği bir yere oturdu ve gözlemlemeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tıpkı balıkçının anlattığı gibi de oldu. Gemi kıyıya yanaşınca adam çiçek demetini alıp yerinden kalktı. Kalabalığın içinde birini aramaya başladı, baktığı her yüzün aradığı kişiye ait olmadığını fark edişinde paniğe kapılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yağmur şiddetlendi. Onu bulmak için koşuştururken çiçekleri farkına varmaksızın birer birer yere düşürüyordu. Sarıları pis, kara suya bulanan laleler; ayaklar altında ezilmişti. O yoktu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gemi limana dönüyordu. O da ağlayarak banka geri oturdu. Sırılsıklam olmuştu, şüphesiz üşütecekti. Nefessiz kalana, soğuktan titreyene değin ağladı. Biliyordu,gemi yine gelecekti. Hatta belki bir sonrakinden o da inecekti. Ama o kadar uzun süredir bekliyordu ki, neyi; kimi beklediğini unutmuş, zamana yenilmişti. Bekleyişlerin esiri olmuş, ufalmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genç adam yerinden fırladı. “Kendinin ötesinde bir hikayesi var. Öyle ki bu herkesçe bilinmeli. Bir köşede çürümesine, yitip gitmesine izin verilmemeli.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayat koca bir bekleyişten ibaret. Birini, bir şeyi, hiç gelmemiş ya da gelmeyecek olan. Bazen de hisleri özlemek… Hiç sahip olmadığın bir şeyin acısını çekmek gibi. Kalbindeki sızı, gözündeki yaş ve bir parça yalnızlık… Beklemek, beklemek, beklemek… Yorulsan da, kahrolsan da, bilinmezliklerden daralsan da beklemek. Derin bir nefes al ve sakinleş. Önünde uzun yıllar var sabırla beklenecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Unutulan ruhlardan olduk şimdi. Yaşananları bir düş gibi bizden dışarıya üfleyip, çekip aldılar. Ufukta birkaç kayboluş ve varoluş. Bulanık, üstü tozlu. Yağmur önce hafifledi. Her gözyaşı kurur. Sonra dindi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güneş doğdu. Balıkçılar denize açılıyor, rıhtım hareketli. Yine bir şeyi, birini bekliyor. Belki de bir sonraki gemiyi…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/akil-vicdan-kudret-13051</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Akıl, vicdan, kudret</h1>
                        <h2>Bir insanı tanımak için ne bildiğine değil, neyi dert edindiğine bakmak kâfidir. Entelektüel gerçeğe mesafe koyup onu çözümlerken; aydın başkasının derdini sahiplenip cemiyetin vicdanı olur. Elit ise, sonuçlarını idrak etmeksizin sadece gücü yönetir. Foucault'dan Habermas'a uzanan kavramsal bir yolculukta, modern toplumun en büyük buhranlarından biri olan bu üç rolün nasıl birbirine karıştığını ve 'sembolik iktidarın' hakikati nasıl esir aldığını tartışıyoruz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/akil-vicdan-kudret-1775764879.webp">
                        <figcaption>Akıl, vicdan, kudret</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir insanı tanımak için ne bildiğine değil, neyi dert edindiğine ve elindeki gücü nasıl kullandığına bakmak kâfidir. Zira bazıları düşünür ama hissedemez; bazıları hisseder ama değiştiremez; bazıları ise değiştirir ama ne düşündüğünü ne de kimin için yaptığını sorgular. İşte entelektüel, aydın ve elit arasındaki fark tam da bu üç hat üzerinde şekillenir: akıl, vicdan ve kudret.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evvela entelektüel… Entelektüel, hakikatle kurduğu ilişki üzerinden tanımlanır. Onun asli meselesi anlamaktır: görünenin arkasındaki yapıyı çözmek, olanı olduğu gibi değil, nasıl kurulduğu üzerinden okumak. Bu yönüyle entelektüel, bir bakıma “mesafe koyma” sanatını icra eder. Zira hakikati kavrayabilmek için, ona bir adım geri çekilerek bakmak icap eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Michel Foucault’nun ifadesiyle entelektüel, artık “evrensel hakikatin sözcüsü” değil, belirli bilgi alanlarında iktidar ilişkilerini teşhir eden bir figürdür.[1] Bu, entelektüelin yalnızca bilen değil, bilginin nasıl üretildiğini sorgulayan kişi olduğu anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak burada mühim bir nokta vardır: Entelektüelin başkasının derdiyle dertlenmesi zaruri değildir. O, çoğu zaman bir meseleyi analiz eder; onu yaşamak ya da taşımak zorunda değildir. Bir yoksulluk haritası çizer, ama o yoksulluğu hissetmeyebilir. Bir savaşın stratejik dinamiklerini çözümler, fakat savaşın acısını doğrudan yaşamayabilir. Bu, onun eksikliği değil; fonksiyonunun doğasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın ise başka bir yerden konuşur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın, yalnızca anlamaz. Aynı zamanda hisseder. Yalnızca çözümlemez, sahiplenir. Aydın, başkasının derdiyle dertlenen kişidir. Osmanlı’daki “münevver” kavramı bu yüzden mühimdir: yalnızca ışık saçan değil, aynı zamanda ısıtan bir varlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jürgen Habermas’ın kamusal alan nazariyesine göre, aydınlar toplumsal aklın teşekkülünde merkezi bir rol oynar; zira onlar, düşünceyi cemiyetle buluşturan aracı aktörlerdir.[2] Ancak bu aracılık yalnızca bilgi transferi değildir—bir tür ahlaki angajmandır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir misal ile tebarüz ettirelim:<br />
Bir entelektüel, eğitim sistemindeki yapısal eşitsizlikleri analiz eder ve bunu akademik bir makalede ortaya koyar.<br />
Bir aydın ise, o eşitsizliğin içinde ezilen öğrencinin hikâyesini görünür kılar, ses verir ve değişim için mücadele eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sebeple aydın, yalnızca bilen değil; aynı zamanda hisseden ve harekete geçen kişidir. Onun varlığı, cemiyetin vicdanıyla doğrudan irtibatlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit ise bu iki figürden farklı bir düzlemde konumlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit, bilginin değil, gücün alanına aittir. Ekonomik sermaye, siyasal nüfuz yahut kültürel iktidar; bunların herhangi biri kişiyi elit kategorisine taşır. Vilfredo Pareto ve Gaetano Mosca, toplumların daima bir “yöneten azınlık” tarafından idare edildiğini ileri sürer.[3] Pareto’nun “elit dolaşımı” teorisi ise bu zümrenin zaman içinde değişse de varlığını daim kıldığını ifade eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne var ki elit olmak, ne entelektüel derinlik ne de aydın sorumluluğu gerektirir. Elit, karar alır; fakat o kararın toplumsal izdüşümünü idrak etmek zorunda değildir. Bir elit, eğitim politikası belirleyebilir; ancak o politikanın bir köy okulundaki çocuğun hayatını nasıl şekillendirdiğini hiç düşünmeyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada şu tasnif, meseleyi açıklamamıza yardımcı olur:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Entelektüel düşünür.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın hisseder ve harekete geçer.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit yönetir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lakin modern toplumların en mühim buhranlarından biri, bu üç rolün yekdiğerine karışmasıdır. Elitlerin kendilerini entelektüel kisvesi altında sunması, aydınların ise eleştirel mesafeyi kaybederek elit söylemini yeniden üretmesi, kamusal aklı zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pierre Bourdieu bu durumu “sembolik iktidar” kavramıyla açıklar: Hakikat, artık bağımsız bir değer olmaktan çıkar; güç ilişkileri içinde yeniden inşa edilir.[4] Böylece insanlar hakikati değil, güçlü olanın anlattığını hakikat zannetmeye başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soğuk bir sokakta üşüyen bir çocuk…<br />
Entelektüel bunun sebeplerini yazar.<br />
Elit çoğu zaman görmez.<br />
Aydın ise durur; ve o anın ağırlığını taşır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#434343"><strong><span style="color:black">Dipnotlar</span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">[1] Michel Foucault, <em>Power/Knowledge</em>, 1980.<br />
[2] Jürgen Habermas, <em>The Structural Transformation of the Public Sphere</em>, 1962.<br />
[3] Vilfredo Pareto; Gaetano Mosca, elit teorileri.<br />
[4] Pierre Bourdieu, <em>Language and Symbolic Power</em>, 1991.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-13050</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi (2)</h1>
                        <h2>İmamoğlu davası sadece hukuki bir süreç değil; iktidarın muhalefetin 'sağ-sol sınırlarını ihlal edebilen' en güçlü silahını etkisiz hale getirme operasyonuydu. Veri Enstitüsü'nün araştırmaları, Özgür Özel'in tüm çabalarına rağmen muhafazakâr tabana ulaşmada İmamoğlu kadar mahir olmadığını gösteriyor. Üstelik olası bir 'Kürt seçmen firesi' riski kapıdayken, CHP'nin acilen iktidarın ezberlerini bozacak ve sağ seçmene personasıyla nüfuz edebilecek alternatif bir liderlik denklemine ihtiyacı var.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-1775763301.webp">
                        <figcaption>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi (2)</figcaption>
                    </figure>
                    </header><h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-12991">Geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim.</a> </span></span></h2>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2017 yılındaki anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde elli şartını koyan Erdoğan, elbette Türk sağının temel bir amentüsüne güveniyordu. Buna göre Türkiye, nüfusunun çoğunluğu dini ve milli değerlere kökten bağlı olan özünde sağcı bir ülkeydi. Böyle bir sistemde CHP’li bir adayın çoğunluğun teveccühünü alması ancak ciddi bir anomali olabilirdi. Dolayısıyla tüm yetkilerin cumhurbaşkanında toplanması ve o makam için de çoğunluk oyu şartı aranması, sağ partilerin yapısal olarak avantajlı olduğu bir siyasal düzenin kurulması demekti. Erdoğan bu sistemle tek parti iktidarını uzun yıllar garantileyeceğini ve hiçbir siyasi kaygı yaşamaksızın ülkeyi istediği gibi yönetebileceğini düşündü.</span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçek durum bundan bir nebze farklı oldu. İktidar ile muhalefet arasındaki farkın beklenenden az oluşu küçük partilerin göreli önemini arttırdı ve Erdoğan da yüzde elli oy alabilmek için koalisyon kurmaya mecbur kaldı. Yine de genel hatları itibariyle mevcut sistemin AKP iktidarının değirmenine su taşıdığına, sağdan gelen adaylar için daha konforlu bir siyasal alan sunduğuna kuşku yok. Yaşanan ekonomik krize ve eğitimden sağlığa değin pek çok alanda büyüyen sorunlara karşın Erdoğan’ı hala bir sonraki seçimin en güçlü adayı kılan da bu siyasi kurgu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle bir tablo karşısında CHP için tek çıkar yol, kendisini sağda konumlayan seçmenlere erişmek ve onların oylarını almak. Aksi durumda sandıktan bir CHP iktidarı çıkması neredeyse imkânsız. Özgür Özel yönetimi tüm çabasına karşın bu konuda yetersiz kalmış görünüyor. Veri Enstitüsü’nün önceki gün yayınladığı <a href="https://t24.com.tr/gundem/veri-enstitusu-bir-yilda-imamoglu-davasi-tamamen-siyasi-diyenlerin-sayisi-da-ofke-de-azaldi,1312089" style="color:#467886; text-decoration:underline">veriler</a> de söz konusu yetersizliği bir defa daha ortaya koydu. Seçmen duygularının 19 Mart sonrasındaki değişimine odaklanan çalışmaya göre muhalefet seçmenlerinde İmamoğlu davasının siyasi karakterine dair pek az şüphe var. Ancak diğer seçmen bloklarında davanın hukuki bir süreç olduğu algısı yavaş yavaş yerleşiyor. Güçlü bir muhalefet kimliğine sahip olmayan seçmenlerin, yüzlerce mitinge ve muhalif basının tüm desteğine karşın iktidarın söylemini kısmen de olsa satın almaya başladığı görülüyor. AKP ve MHP seçmenlerinin 19 Mart’ın hemen sonrasında yaşadıkları kafa karışıklığına karşın, bir noktada partilerinin söylemine doğru meyletmelerinin olağan olduğunu elbette söyleyebiliriz. Ancak iktidarı hedefleyen bir partinin yapması gereken tam da hayatın bu olağan akışına çomak sokmak, İmamoğlu davasındaki adaletsizliği bir kaldıraç olarak kullanarak sağ seçmen ile iktidar bloğu arasındaki aidiyeti zayıflatmak olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette muhalefetteki karar vericiler de bunun farkında. Nitekim bugüne değin muhafazakâr taban ile iktidar arasındaki bağı zayıflatmak ve karşı mahalleden oy alabilmek için pek çok yol denediler. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi ya da olası bir adaylık için Abdullah Gül isminin öne çıkartılması böyle bir arayışın sonucuydu. Bu çabalar beklenen karşılığı üretmeyince bu defa CHP içerisine daha düşük profilli sağ siyasetçileri dahil etme ve parti söyleminde dini ve milli sembollere yoğun biçimde yer verme arayışına gittiler. Kılıçdaroğlu döneminin son seçimi bu yöndeki çabaların zirvesiydi. Seçimlerin ikinci turunda Kemal beyin %47,5 oy aldığı düşünülürse, topyekûn başarısız olduğunu söylemek haksızlık olur. Ancak yeterince başarılı olamadığı ve bir sonraki seçimde CHP’nin daha fazlasını yapmak, daha çok sayıda iktidar seçmeninin oyunu almak zorunda olduğu açık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önümüzdeki seçimlerde bu konu belki önceki seçimlerden de daha kritik ve belirleyici olacak. Zira bugüne değin muhalefet bloğunda olduğu varsayılan Kürt oylarının, süregiden çözüm süreci neticesinde iktidara meyletme olasılığı söz konusu. Böyle bir durumda ana muhalefet 2023 seçimlerinde eksik kalan 2,5 puanlık oyu almakla kalmayıp, Kürt seçmenlerden eksilecek desteği de yine sağ seçmenlerin teveccühü ile telafi etmek zorunda kalacak. Bunun yolları üzerine şimdiden kafa yormak ve belirlenen stratejiyi bir an önce uygulamaya geçirmek, bu bağlamda Özel ve arkadaşlarının birinci önceliği olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanımca CHP için sağ seçmene hitap edebilmenin iki yolu var. İlki Kılıçdaroğlu’nun stratejisini devam ettirmek ve partiyi gerek içerisindeki siyasi yüzler bakımından gerekse söylem bakımından sağa çekmek. Ancak bu stratejiyi parti kimliğini kaybetmeden ve mevcut çekirdek seçmenini küstürmeden uygulamak zorundalar. Bu da sağa kayma stratejisinin doğal bir sınırı olduğu ve bir noktadan sonra partiye zarar vereceği anlamına geliyor. 2023’te bu sınıra epey yaklaşılmıştı. Buna rağmen Erdoğan seçimlerde ipi göğüslemeyi başardı. Bugün yine aynı yöntemi denemek ve daha da ileri götürmeye çalışmak seçim başarısını garantilemeyeceği gibi, parti içi konsolidasyonu da tehlikeye atacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar seçmenlerin oylarını alabilmenin ikinci yolu ise Erdoğan’ın çizdiği bu siyasi koordinat uzayında hareket ederek sağa yanaşmak yerine, bu ayrımı en baştan reddetmek olabilir. Mademki cumhurbaşkanı her seçimde sağ-sol sembolizmi üzerinden kendi desteğini devşiriyor, muhalefetin yapması gereken de ülke seçmenini ikiye ayırdığı varsayılan afaki bu sınırı enine kesen ve söz konusu ayrımı anlamsızlaştıran bir siyasi yaklaşımı ileri sürmek olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Normal şartlarda bunu yapabilmek elbette kolay değil. Çünkü yeni bir söylemi toplumsallaştırmak ve sol-sağ ayrımının yerine geçecek alternatif siyasi kimlikler tesis edebilmek zaman alacaktır. Ancak Türk siyasetinin lider odaklı işleyişi muhalefete burada bir avantaj sağlıyor. Seçmenlerin siyasi aidiyetleri söylemden çok lidere bağlılık üzerinden kurulduğu için, yepyeni bir siyasi anlatının topluma nüfuz etmesini beklemek yerine Erdoğan’ın yaslandığı sol-sağ sembolizmini şahsında anlamsızlaştıran bir lideri öne çıkartmak muhalefet için başarıya giden kestirme bir yol olabilir. Nitekim İmamoğlu’nu özel kılan niteliklerden birisi tam da böyle bir isim olmasıydı. AKP iktidarının geleneksel siyasi kutuplaştırma ezberleri İmamoğlu üzerinde sakil duruyor, seçmen gözünde ikna edici olamıyordu. Ekrem başkanın AKP karşısında tekrar tekrar kazandığı seçimlerin sırrını biraz da burada görmek gerek. Ancak İmamoğlu’nun siyaset yapmasının engellendiği bir ortamda öne çıkan Özel figürünü aynı paralelde değerlendirmek mümkün değil. Zira CHP genel başkanı parti içinde ve tabanda çok sevilmesine karşın, iktidarın alışık olduğu, iyi tanıdığı bir siyasetçi tipi. 19 Mart’tan bu yana geçen süre Özel’in muhafazakâr tabana ulaşma konusunda İmamoğlu kadar mahir olmadığını ortaya koyuyor. Bu durumda ana muhalefet partisinin ihtiyacı İmamoğlu’nun yerini doldurabilecek, sol-sağ ayrımını salt personası ile işlevsizleştiren bir alternatif adayı öne çıkarmak ve iktidar seçmenine onun aracılığı ile seslenmek olmalı.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trumpin-soylemi-ve-yeni-emperyalist-barbarlik-cagi-13049</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump’ın söylemi ve yeni emperyalist barbarlık çağı</h1>
                        <h2>Trump'ın 'Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak' söylemi, sıradan bir delilik hali mi yoksa kapitalist-emperyalist sistemin yapısal krizlerinin vardığı 'yeni barbarlık' seviyesi mi? Enerji, silah ve hegemonya üçgeninde sıkışan Ortadoğu'da; uluslararası hukukun iflas ettiği, vekâlet savaşlarının meşrulaştığı ve güvenlikçi devlet anlayışının tüm bölgeyi daha da otoriterleştirdiği bir kırılma anına tanıklık ediyoruz. İnsanlık barbarlığa karşı panzehirini arıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpin-soylemi-ve-yeni-smperyalist-barbarlik-cagi-1775762943.webp">
                        <figcaption>Trump’ın söylemi ve yeni emperyalist barbarlık çağı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Trump, İran ile 15 günlük ateşkes yapılmasından saatler önce, sahibi olduğu Truth Social sosyal medya hesabından dehşet verici bir paylaşımda bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın dengesiz, fütursuz, akıl almaz; ırkçı, ayrımcı ve nefret söylemi içeren açıklamalarıyla güç gösterisi yaptığı ve emperyalist güçler arasında liderliğini pekiştirmeye &nbsp;çalışan bir siyasetçi olduğu, ilk başkanlık döneminden beri biliniyordu. İkinci başkanlık dönemi seçim kampanyasında bu tarzın ABD’li seçmenleri konsolide ettiğini görünce, seçildikten sonra &nbsp;dozunu artırdı; sürekli değişen, yalana dayalı tehditkâr açıklamalarla dünya gündemini belirlemeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyle ki, başkanın akıl sağlığını yitirdiği ve kişiliğinin giderek psikopatlaştığı yönünde tartışmalar dahi ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı uzadıkça sahadaki manevra alanı daralan ABD Başkanının saldırganlığı, kuralsızlığı ve savaş harcamaları-pratikleri daha da &nbsp;arttı. Bu durum, ABD kamuoyunda da tepkilerin yükselmesine neden oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın ilk ayında, ABD genelinde milyonlarca insanın katıldığı “Krala hayır, Trump’a hayır, savaşa hayır” sloganlı gösteriler bunun en açık göstergesi oldu. Trump da bu tepkileri dikkate alarak ABD halkının savaş istemediğini kabul etmek yapmak zorunda kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bir avuç borsa spekülatörü, uluslararası petrol şirketleri ve silah-mühimmat tekelleri dışında Trump’ın söylemlerine ve gerekçelerine inanan neredeyse yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, İran savaşı ve Trump’ın Hitlervari söylemlerinin yalnızca bir siyasi iletişim tercihi olmadığını; çok daha derin bir anlam taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim Trump’ın ateşkesten saatler önce yaptığı şu açıklama bunu özetler niteliktedir:<br />
<strong>“Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı paylaşımda bu geceyi “dünyanın uzun ve karmaşık tarihindeki en önemli anlardan biri” olarak nitelendirerek, “<strong>47 yıllık zorbalık, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek. İran’ın büyük halkını Tanrı korusun</strong>!” ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tür söylemler ve savaşın yürütülüş biçimi, İran merkezli büyük bir savaşın yarattığı yeni “barbarlaşmanın” yalnızca askeri bir mesele olmadığını; kapitalist-emperyalist sistemin krizlerini nasıl derinleştirdiğini de göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel Dünya Çok Aktörlü Savaşlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nükleer silah tehdidi bahanesiyle başlatılan bu savaşın; İran medeniyetini hedef alması, İran petrolü üzerinde kontrol kurma amacı ve Hürmüz Boğazı’nın denetimini ele geçirme çabası, bunun bir enerji savaşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan küreselleşen dünyada savaş ve çatışmalar artık iki ülkeyle sınırlı kalmamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok aktörlü ve bölgesel savaşların yapısal bir nitelik kazandığı, Ukrayna ve Gazze süreçlerinde açıkça görülmüştü. İran savaşı ise bu süreci daha da genişleterek küresel bir boyuta taşımıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık yalnızca cephede savaşanlar değil, cephe gerisinde yer alarak sıcak savaşın aktif unsurları olan aktörler de çoğul bir yapı sergilemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişte de benzer tablolar oluşurdu; ancak bu durum çoğu zaman gizli kalırdı. Günümüzde ise vekâlet savaşları, emperyalist yeni barbarlığın siyasal, sosyal, hukuksal ve güvenlik boyutlarını belirleyen temel unsur haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçte Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukuk fiilen işlevsiz hale getirilmekte; yerini güçlülerin hukuku almaktadır. Güvenlik kavramı da artık tüm insanlık için değil, güçlü devletlerin güvenliği için yeniden tanımlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiç kuşkusuz Trump’ın temsil ettiği bu emperyalist yeni barbarlık düzeyi, diğer ülkelerle ABD arasında çeşitli çelişkiler doğurmaktadır. Ancak bu çelişkiler, esas olarak enerji, silahlanma ve hegemonya mücadelesine dayanan çıkar çatışmalarından kaynaklanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla bu farklılıklar, İran merkezli büyük savaşın emperyalist sistemi daha da barbarlaştıran bir kırılma noktası olmasını engelleyecek nitelikte değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İran Savaşının Sonucu Bölgede Daha da Otoriterleşme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı aynı zamanda 21. yüzyıl savaşlarının, içe kapanma ve milliyetçiliğin yükselme potansiyeline dair önemli dersler de barındırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısa süre önce rejimi ciddi şekilde sarsan protestoların aniden sona ermesini yalnızca baskıyla açıklamak yetersizdir. ABD ve müttefiklerinin beklediği gibi bir iç karışıklığın yaşanmamasında; İsrail-ABD politikalarına duyulan tepki, tarihsel ABD karşıtlığı ve İran milliyetçiliğinin yükselişi önemli rol oynamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç, bölge ülkeleri arasındaki gerilim ve kutuplaşmayı artıracak; istikrarsızlığı derinleştirecektir. Aynı zamanda bölge devletlerinin daha otoriter ve militarist yapılara yönelmesine, güvenlikçi devlet anlayışının güçlenmesine yol açacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu da sınırlı kaynakların refah yerine güvenlik ve askeri harcamalara aktarılması anlamına gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir süreç emperyalist devletler için de geçerli olacaktır. Sistem daha da istikrarsızlaşacak, büyük güçler arasındaki rekabet sertleşecek ve uluslararası ilişkiler daha gergin bir hale gelecektir. Başka bir ifadeyle emperyalizmin yeni barbarlık çağındayız.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle, emperyalist sistemin yapısal ihtiyaçları doğrultusunda derinleşen bu yeni barbarlaşma süreci, her türden ve her alanda krizleri büyütmeye devam edecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünen o ki, bir süre daha insanlık kaybedecek, “vampirler” kazanacak. Evrensel barış ve huzur içinde yaşama hakkı sözleşmeleri, yasaları kâğıt üzerinde kalmaya devam edecek. Ta ki insanlık bu emperyalist barbarlığa karşı kendi panzehirini üretinceye kadar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ortadoguda-yeni-perde-13048</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ortadoğu’da yeni perde</h1>
                        <h2>Ortadoğu'da sahte barışların yerini 'kontrollü bir gerilim' aldı. Umman ve Katar gibi aktörlerin devrede olduğu diplomatik temaslar, kalıcı bir çözümü değil, tarafların bir sonraki hamle için nefeslenmesini sağlıyor. İsrail ve İran arasındaki açık çatışmanın tüm bölgesel sistemleri teste tabi tuttuğu, Çin ve Rusya rekabetinin sahaya yansıdığı bu sert dönemde; artan enerji maliyetleri ve kırılan tedarik zincirleri, oyunun çok daha acımasız kurallarla yazıldığını kanıtlıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ortadoguda-yeni-perde-1775762609.webp">
                        <figcaption>Ortadoğu’da yeni perde</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yıllardır “gölge savaş” olarak adlandırılan ve çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden uzak ilerleyen gerilim, 2026’nın başında artık saklanamaz hale geldi. Hava operasyonlarıyla birlikte bu örtülü mücadele, açık ve doğrudan bir çatışmaya dönüştü. Artık mesele sadece iki ülke arasındaki bir gerilim değil; bölgesel güç dengelerinin yeniden yazıldığı bir kırılma anı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İsrail’in attığı adımlar, uzun süredir benimsediği önleyici güvenlik anlayışının bir devamı niteliğinde. Tel Aviv açısından mesele basit: Potansiyel bir tehdidi gerçekleşmeden ortadan kaldırmak. İran’ın nükleer kapasitesine yönelik endişeler, bu stratejinin merkezinde yer alıyor. Ancak sahadaki gerçeklik, bu yaklaşımın sadece bir “operasyon” değil, bölgedeki tüm askeri sistemlerin sınandığı bir yıpratma sürecine dönüştüğünü gösteriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öte yandan ABD’nin tavrı, son yıllarda sıkça dile getirilen “Ortadoğu’dan çekilme” söylemiyle çelişiyor. Washington, bölgedeki askeri ve stratejik varlığını artırarak enerji hatlarını güvence altına alma refleksi gösteriyor. Bu durum yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda Çin ve Rusya ile yürütülen küresel güç rekabetinin de sahaya yansıması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak savaşın en sert yüzü cephede değil, ekonomide hissediliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nda artan riskler, küresel piyasaları adeta sarsmış durumda. Petrol fiyatlarının kısa sürede 100 doların üzerine çıkması, sadece enerji piyasalarını değil, doğrudan hayatın kendisini etkiliyor. Çünkü enerji fiyatları yükseldiğinde, bunun bedelini en hızlı şekilde tüketici ödüyor. Gıda fiyatlarından ulaşıma, sanayi üretiminden enflasyona kadar her alanda zincirleme bir etki ortaya çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Deniz taşımacılığında artan riskler ve maliyetler de bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Küresel tedarik zincirleri zaten kırılgan bir dönemden geçerken, bölgedeki gerilim bu kırılganlığı derinleştiriyor. Bugün yaşananlar, sadece bir savaşın değil, aynı zamanda bir “ekonomik dalganın” da habercisi.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki çözüm var mı?</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kısa vadede görünen o ki taraflar arasında yürütülen diplomatik temaslar, kalıcı bir barıştan ziyade gerilimi geçici olarak düşürmeye odaklanıyor. Çünkü masadaki sorunlar, kolayca çözülebilecek türden değil. İran için nükleer program, bir güvenlik meselesi. İsrail için ise bu programın varlığı başlı başına bir tehdit. ABD ise bu denklemin tam ortasında, hem küresel çıkarlarını hem de iç siyasi dengelerini gözetmek zorunda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bölge ülkeleri ise adeta ince bir ip üzerinde yürüyor. Bir yandan güvenlik kaygılarıyla pozisyon alırken, diğer yandan çatışmanın kendi topraklarına sıçramasını engellemek için diplomasi kapılarını açık tutmaya çalışıyorlar. Umman ve Katar gibi aktörlerin devreye girmesi de bu yüzden şaşırtıcı değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuç olarak, bugün tanık olduğumuz şey bir barış süreci değil; kontrollü bir gerilim hali. Taraflar nefes alıyor, pozisyonlarını güçlendiriyor ve bir sonraki hamleye hazırlanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ortadoğu’da oyun yeniden kuruluyor.<br />
Ve bu kez sahne daha sert, aktörler daha kararlı, maliyet ise her zamankinden daha yüksek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trump-abdyi-iranla-savasa-nasil-surukledi-13047</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 17:17:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump ABD’yi İran’la savaşa nasıl sürükledi*</h1>
                        <h2>Durum Odası’nda yapılan bir dizi toplantıda Başkan Trump, kendi sezgilerini Başkan Yardımcısı’nın derin endişelerine ve istihbaratın karamsar değerlendirmesine karşı öne çıkardı. İşte kader anında kararı nasıl verdiğiyle ilgili iç hikaye.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trump-abdyi-iranla-savasa-nasil-surukledi-1775749482.webp">
                        <figcaption>Trump ABD’yi İran’la savaşa nasıl sürükledi*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyah SUV aracıyla Beyaz Saray’a gelen İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, 11 Şubat günü sabah saat 11’e birkaç dakika kala vardı. Aylardır ABD’nin İran’a büyük bir saldırı düzenlemesi için baskı yapan İsrail lideri, gazetecilerin görüş alanı dışında, fazla tören yapılmadan hemen içeri alındı. Kariyerinin en kritik anlarından birine hazırlanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail yetkilileri önce Oval Ofis’in yanındaki Kabine Odası’nda toplandı. Ardından Netanyahu, asıl toplantı için aşağı kata indi: Başkan Trump ve ekibiyle Beyaz Saray Durum Odası’nda (Situation Room) yapılacak, son derece gizli İran sunumu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu oda, yabancı liderlerle yüz yüze toplantılar için nadiren kullanılırdı. Trump oturdu, ancak odadaki maun konferans masasının başındaki alışıldık koltuğuna değil. Bunun yerine masanın bir tarafına, duvardaki büyük ekranlara dönük şekilde yerleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu ise tam karşısında, başkanın karşı tarafına oturdu. Başbakanın arkasındaki ekranda Mossad Direktörü David Barnea ve İsrail askeri yetkilileri görünüyordu. Netanyahu’nun arkasında görsel olarak dizilen bu isimler, onu savaş zamanı lideri imajıyla çevrelemiş gibiydi. David Barnea, Mossad Direktörü, Netanyahu ve İsrail askeri yetkilileri, Beyaz Saray Durum Odası’ndaki bu kritik toplantıya katıldılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1jpg.jpg" style="height:495px; width:665px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">David Barnea, İsrail’in dış istihbarat teşkilatı Mossad’ın direktörü, Bay Netanyahu ve İsrailli askeri yetkililer, Bay Trump ile Beyaz Saray Durum Odası’nda gerçekleştirilen bu yüksek riskli toplantıya katıldılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles masanın en ucunda oturuyordu. Hem Dışişleri Bakanı hem de Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan Marco Rubio, her zamanki koltuğundaydı. Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine genellikle birlikte oturdukları taraftaydı; onlara CIA Direktörü John Ratcliffe de katıldı. Başkanın damadı Jared Kushner ile İranlılarla müzakereleri yürüten özel elçi Steve Witkoff da ana grubu tamamlıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplantı kasıtlı olarak sızıntı riskini azaltmak için küçük tutulmuştu. Diğer üst düzey kabine üyelerinin bu toplantıdan haberi bile yoktu. Başkan Yardımcısı JD Vance de yoktu; Azerbaycan’daydı ve toplantı o kadar kısa sürede ayarlanmıştı ki zamanında dönememişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu’nun önümüzdeki bir saat boyunca yapacağı sunum, ABD ve İsrail’i dünyanın en istikrarsız bölgelerinden birinde büyük bir silahlı çatışmaya doğru yönlendirecekti. Bu toplantı, Trump’ın seçenekleri ve riskleri tarttığı, daha önce hiç kamuoyuna yansımamış bir dizi iç tartışmayı da tetikleyecek ve sonunda Trump’ın İsrail’le birlikte İran’a saldırma kararını vermesine yol açacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazı, yakında çıkacak “Rejim Değişikliği: Donald Trump’ın Emperyal Başkanlığı’nın İç Yüzü” (Regime Change: Inside the Imperial Presidency of Donald Trump) adlı kitaba yapılan röportajlara dayanıyor. Kitap, yönetim içindeki tartışmaları, başkanın sezgilerini, iç çevresindeki çatlakları ve Beyaz Saray’ı nasıl yönettiğini ortaya koyuyor. Hassas konular ve iç görüşmeler, isimlerinin açıklanmaması şartıyla yapılan geniş röportajlara dayanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">11 Şubat’taki Durum Odası toplantısında Netanyahu sert bir satış konuşması yaptı. İran’ın rejim değişikliği için olgunlaştığını öne sürdü ve ortak bir ABD-İsrail operasyonunun İslami Cumhuriyeti nihayet sona erdirebileceğine inandığını belirtti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir ara İsrailliler Trump’a kısa bir video gösterdi. Videoda, sertlik yanlısı hükümet düşerse İran’ı yönetebilecek potansiyel yeni liderlerin montajı yer alıyordu. Bunların arasında, İran’ın son şahının sürgündeki oğlu Reza Pahlavi de vardı. Washington’da yaşayan muhalif Reza Pahlavi, kendisini laik bir lider olarak konumlandırmaya ve İran’ı teokratik rejim sonrası bir döneme taşımaya çalışıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu ve ekibi, neredeyse kesin zafer işaretleri olarak gördükleri şartları sıraladı: İran’ın balistik füze programı birkaç hafta içinde yok edilebilirdi. Rejim o kadar zayıflayacaktı ki Hürmüz Boğazı’nı kapatamayacaktı. İran’ın komşu ülkelerdeki ABD çıkarlarına ciddi darbeler indirme ihtimali ise çok düşük görülüyordu. Üstelik Mossad’ın istihbaratına göre İran içinde sokak protestoları yeniden başlayacak ve İsrail istihbarat teşkilatının ayaklanma ve isyanları körüklemesiyle, yoğun bir bombardıman kampanyası İran muhalefetinin rejimi devirmesi için uygun koşulları yaratacaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrailliler ayrıca Irak’tan İran Kürt savaşçılarının sınırı geçerek kuzeybatıda bir kara cephesi açabileceğini, böylece rejimin güçlerini daha da dağıtacağını ve çöküşü hızlandıracağını dile getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu sunumunu kendinden emin, tekdüze bir ses tonuyla yaptı. Bu, odadaki en önemli kişi olan Amerikan başkanı nezdinde iyi karşılanmış gibi görünüyordu. Trump, başbakana “Bana iyi geliyor” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu için bu, ortak bir ABD-İsrail operasyonuna muhtemel yeşil ışık anlamına geliyordu. Toplantıdan sadece Netanyahu değil, başkaları da Trump’ın kararını neredeyse verdiğine dair izlenimle ayrıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkanın danışmanları, Netanyahu’nun askeri ve istihbarat birimlerinin yapabileceklerinin Trump’ı derinden etkilediğini görebiliyordu. Bu, iki adamın Haziran ayındaki 12 günlük İran savaşı öncesinde de konuşurken yaşadıkları etkiyle aynıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">11 Şubat’taki Beyaz Saray ziyaretinin erken saatlerinde Netanyahu, Kabine Odası’nda toplanan Amerikalıların dikkatini İran’ın 86 yaşındaki dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in yarattığı varoluşsal tehdide çekmeye çalışmıştı. Odada bulunan diğerleri operasyondaki olası riskleri sorduğunda Netanyahu bunları kabul etti ancak temel bir noktaya değindi: Ona göre hareketsiz kalmanın riski, harekete geçmenin riskinden daha büyüktü. Eğer vuruşu geciktirirler ve İran’a füze üretimini hızlandırma ile nükleer programının etrafında bir koruma kalkanı oluşturma fırsatı verirlerse, eylemin bedelinin daha da artacağını savundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Odada herkes şunu biliyordu: İran, füze ve insansız hava aracı stoklarını ABD’nin bölgeyi korumak için üretip tedarik edeceği çok daha pahalı savunma sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve çok daha hızlı şekilde büyütüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu’nun sunumları ve Trump’ın bunlara olumlu tepkisi, ABD istihbarat topluluğu için acil bir görev yarattı. Gece boyunca analistler, İsrail ekibinin başkana anlattıklarının uygulanabilirliğini değerlendirmek için çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>‘Saçmalık’</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD istihbarat analizinin sonuçları ertesi gün, 12 Şubat’ta sadece Amerikalı yetkililerin katıldığı bir başka Durum Odası toplantısında paylaşıldı. Trump toplantıya gelmeden önce iki üst düzey istihbarat yetkilisi, başkanın yakın çevresini bilgilendirdi. Bu istihbarat yetkilileri, ABD’nin askeri kabiliyetleri konusunda derin uzmanlığa sahipti ve İran sistemini ve içindeki oyuncuları çok iyi tanıyorlardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu’nun sunumunu dört ana başlık altında incelemişlerdi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baş kesme (decaptitation) — Ayetullah’ı ve üst düzey liderleri öldürmek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın komşularına güç yansıtma ve tehdit etme kapasitesini felç etmek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran içinde halk ayaklanması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rejim değişikliği ve yerine laik bir liderin geçirilerek ülkenin yönetilmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’li yetkililer, ilk iki hedefin Amerikan istihbaratı ve askeri gücüyle gerçekleştirilebilir olduğunu değerlendirdi. Ancak Netanyahu’nun sunumunun üçüncü ve dördüncü kısımlarını ki buna Kürtlerin İran’a kara işgali düzenlemesi ihtimali de dahildi gerçeklikten kopuk buldular.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump toplantıya katıldığında, CIA Direktörü John Ratcliffe ona bu değerlendirmeyi aktardı. CIA Direktörü, İsrail Başbakanı’nın rejim değişikliği senaryolarını tanımlamak için tek bir kelime kullandı: “Farcical” (Saçmalık)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaaaa.jpg" style="height:445px; width:665px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(CIA Direktörü John Ratcliffe, ertesi günkü Durum Odası toplantısında rejim değişikliğini ulaşılabilir bir hedef olarak görme konusunda uyarıda bulundu.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun üzerine Rubio araya girdi ve “Yani, düpedüz saçmalık” dedi. Ratcliffe ekledi: Herhangi bir çatışmada olayların ne kadar öngörülemez olduğu göz önüne alındığında rejim değişikliği olabilir, ancak bunu ulaşılabilir bir hedef olarak görmemeliyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplantıya katılan birkaç kişi daha söze girdi. Azerbaycan’dan yeni dönen JD Vance de rejim değişikliği ihtimaline dair güçlü şüphelerini dile getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan sonra General Caine’e döndü: “General, sen ne düşünüyorsun?”General Caine şu yanıtı verdi: “Efendim, bu benim tecrübeme göre İsraillilerin standart çalışma yöntemi. Hep abartırlar ve planları her zaman yeterince geliştirilmiş olmaz. Bize ihtiyaçları olduğunu bilirler, bu yüzden de bu kadar sert satış yapıyorlar.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump bu değerlendirmeyi hızlıca tarttı. Rejim değişikliğinin “onların sorunu” olacağını söyledi. Burada “onlar” derken İsraillileri mi yoksa İran halkını mı kastettiği net değildi. Ancak sonuç olarak, İran’a karşı savaşa girme kararının, Netanyahu’nun sunumunun 3. ve 4. kısımlarının gerçekleştirilebilir olup olmamasına bağlı olmayacağını belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, hâlâ 1. ve 2. kısımlarla (Ayetullah’ı ve üst düzey İranlı liderleri öldürmek ve İran ordusunu dağıtmak) daha çok ilgileniyor görünüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine yani Trump’ın “Yıkım Caine” (Razin’ Caine) diye bahsetmeyi sevdiği isim yıllar önce IŞİD’in diğerlerinin öngördüğünden çok daha hızlı yenilebileceğini söyleyerek başkanın dikkatini çekmişti. Trump bu güveni ödüllendirerek, eski bir Hava Kuvvetleri savaş pilotu olan generali en üst düzey askeri danışmanı yapmıştı. General Caine siyasi olarak sadakat timsali değildi ve İran’la savaş konusunda ciddi endişeleri vardı. Ancak görüşlerini başkana sunarken çok temkinli davranıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonraki günlerde plana dahil edilen küçük danışman grubu tartışmaya devam ederken, General Caine Trump’a ve diğerlerine endişe verici bir askeri değerlendirme paylaştı: İran’a karşı büyük bir kampanya, Amerikan silah stoklarını özellikle füze savunma sistemleri başta olmak üzere ciddi şekilde tüketecekti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ukrayna ve İsrail’e yıllardır verilen destek nedeniyle bu stoklar zaten zorlanmıştı. General Caine, bu stokları hızlıca yenilemenin net bir yolunu göremiyordu. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nı güvence altına almanın muazzam zorluğuna ve İran’ın boğazı kapatma riskine dikkat çekti. Trump ise bu ihtimali, rejimin o noktaya gelmeden teslim olacağını varsayarak reddetmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan, savaşın çok kısa süreceğini düşünüyordu ki bu izlenim, Haziran’da İran’ın nükleer tesislerine yapılan ABD bombardımanına verilen ılımlı tepkiden de güç almıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine’in savaşa giden süreçteki rolü, askeri danışmanlık ile başkanlık karar alma arasındaki klasik gerilimi yansıtıyordu. Genelkurmay Başkanı o kadar ısrarla “taraf tutmamak” konusunda dikkatliydi ki “Ben başkana ne yapması gerektiğini söylemem, sadece seçenekleri, riskleri ve ikinci-üçüncü derece sonuçları sunarım” diye tekrarlıyordu .</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazılarına göre aynı anda konunun her iki tarafını da savunuyormuş gibi görünüyordu. Sürekli “Peki sonra ne olacak?” diye soruyordu. Ama Trump genellikle sadece duymak istediklerini duyuyordu. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaa.jpg" style="height:440px; width:670px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine, geçen hafta Pentagon’daki bir basın brifinginden ayrılırken)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Caine, Trump’ın ilk döneminde başkanla yüksek sesle tartışan ve kendisini “başkanı tehlikeli veya pervasız adımlardan alıkoymak” göreviyle gören biriydi ve önceki Genelkurmay Başkanı General Mark A. Milley’den neredeyse her açıdan farklıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkili arasındaki etkileşimleri bilen bir kişi, Trump’ın General Caine’den gelen taktik tavsiyeleri stratejik tavsiyeyle karıştırma alışkanlığı olduğunu ifade edebilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pratikte bu, generalin bir nefeste operasyonun bir yönündeki zorlukları uyarırken, sonraki nefeste ABD’nin ucuz, hassas güdümlü bombalardan neredeyse sınırsız bir stoğa sahip olduğunu ve hava üstünlüğü sağlandıktan sonra İran’ı haftalarca vurabileceğini söylemesi anlamına geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General için bunlar ayrı gözlemlerdi. Ancak Trump’a göre ikinci ifade, birincisini büyük ölçüde geçersiz kılıyordu. Tartışmalar boyunca Genelkurmay Başkanı, başkana “İran’la savaş kötü bir fikir” diye doğrudan hiçbir zaman söylemese de bazı meslektaşları onun tam olarak böyle düşündüğüne inanıyordu.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın Şahin Yönü</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkanın birçok danışmanının Netanyahu’ya güvenmemesine rağmen, olaylara bakışı, müdahale karşıtlarından veya geniş “America First” hareketine göre Trump’a çok daha yakındı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, yıllardır böyleydi. Trump’ın iki başkanlık döneminde karşılaştığı tüm dış politika meydan okumaları içinde İran ayrı bir yere sahipti. Onu benzersiz derecede tehlikeli bir rakip olarak görüyor ve rejimin savaş yürütme veya nükleer silah edinme kabiliyetini engellemek için büyük riskler almaya razıydı. Ayrıca Netanyahu’nun sunduğu vizyon, Trump’ın 1979’da (kendisi 32 yaşındayken) iktidara gelen İran teokrasisini yıkma arzusuna da uyuyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O tarihten beri İran, ABD’nin baş ağrısı olmaya devam etmişti.Şimdi, ruhani liderlerin yönetimi devralmasından 47 yıl sonra ilk kez bir Amerikan başkanı İran’da rejim değişikliği gerçekleştirebilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genellikle dile getirilmese de arka planda her zaman şu motivasyon da vardı: İran, 2020 Ocak’ta General Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin intikamı olarak Trump’ı öldürmeyi planlamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/bb.jpg" style="height:430px; width:668px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">T<span style="color:black">ahran’da bir billboard: İran askeri personelini ele geçirilmiş Amerikan uçaklarıyla gösteren ve Hürmüz Boğazı hakkında bir mesaj içeren afiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Süleymani, ABD’de uluslararası terörizmin arkasındaki İran kampanyasının itici gücü olarak görülüyordu. İkinci dönemine başlayan Trump’ın ABD ordusunun kabiliyetlerine olan güveni daha da artmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özellikle 3 Ocak’ta Venezuela lideri Nicolás Maduro’yu konutundan tek Amerikan askeri kaybı olmadan yakalayan muhteşem komando operasyonu, başkanın ABD güçlerinin eşsiz yeteneğine olan inancını güçlendirmişti. Kabinede İran’a karşı askeri kampanyanın en büyük savunucusu Savunma Bakanı Pete Hegseth’ti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marco Rubio ise meslektaşlarına daha kararsız olduğunu belirtmişti. İranlıların müzakereyle anlaşacağını düşünmüyordu ama tercihi tam ölçekli bir savaşa girmek yerine “maksimum baskı” kampanyasını sürdürmekti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Rubio, Trump’ı operasyondan vazgeçirmeye çalışmadı ve savaş başladıktan sonra yönetimin gerekçesini tam bir inançla savundu. Susie Wiles, yurtdışında yeni bir çatışmanın ne anlama gelebileceği konusunda endişeliydi ama büyük toplantılarda askeri konulara sert şekilde müdahil olmazdı. Daha çok danışmanları cesaretlendirerek görüş ve endişelerini başkanla paylaşmalarını sağlardı. Wiles birçok konuda etkili olsa da, Trump ve generallerle aynı odada olduğunda geri planda kalırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın kaynaklar askeri bir kararda başkana başkalarının önünde endişelerini dile getirmeyi kendi rolü olarak görmediğini söylüyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/bbbb.jpg" style="height:698px; width:470px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12px"><span style="color:black">(Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles, geçen ay Doğu Salonu’nda)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yakınları, askeri bir karar konusunda başkana başkalarının önünde endişelerini dile getirmeyi kendi rolü olarak görmediğini söylüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine, Ratcliffe ve Rubio gibi danışmanların uzmanlığının başkanın duyması gereken daha önemli şeyler olduğuna inanıyordu. Yine de Wiles, meslektaşlarına Orta Doğu’da başka bir savaşa sürüklenmekten endişe ettiğini söylemişti. İran’a saldırı, ara seçimlerden aylar önce benzin fiyatlarını fırlatabilirdi ve bu da Trump’ın ikinci döneminin son iki yılının “başarı yılları” mı yoksa “Demokratların Kongre soruşturmaları” yılları mı olacağını belirleyebilirdi. Ancak sonuçta Wiles de operasyona destek verdi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vance’in Şüpheciliği</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın yakın çevresinde İran’la savaş ihtimali konusunda en çok endişe duyan ve bunu durdurmak için en fazla çaba gösteren kişi, Başkan Yardımcısı JD Vance’ti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vance, siyasi kariyerini tam da şimdi ciddi şekilde masada olan bu tür askeri maceralara karşı çıkarak inşa etmişti. İran’la savaşı “kaynakların devasa bir israfı” ve “aşırı derecede pahalı” olarak tanımlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Vance her konuda barış yanlısı biri değildi. Ocak ayında Trump, İran’a protestocuları öldürmeyi bırakması konusunda kamuoyu önünde uyarıda bulunup “yardımın yolda olduğunu” söylediğinde, Vance özel olarak başkana bu kırmızı çizgiyi uygulama konusunda cesaret vermişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama Başkan Yardımcısının savunduğu şey, sınırlı ve cezalandırıcı bir saldırıydı; 2017’de Trump’ın Suriye’ye kimyasal silah kullandığı için düzenlediği füze saldırısına daha yakın bir model.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Yardımcısı, İran’la rejim değişikliği amaçlayan bir savaşın felaket olacağını düşünüyordu. Tercihi hiçbir saldırı yapılmamasıydı. Ancak Trump’ın bir şekilde müdahale edeceğini bildiği için, daha sınırlı bir eyleme yönlendirmeye çalıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha sonra, başkanın büyük ölçekli bir kampanyaya kararlı olduğu anlaşılınca, Vance bu kez hedeflerine hızlı ulaşmak için “ezici güç” kullanması gerektiğini savundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Yardımcısı JD Vance, Beyaz Saray içinde tam ölçekli savaşa en çok karşı çıkan isimdi. Savaşı “kaynakların devasa bir israfı” ve “aşırı derecede pahalı” olarak nitelendirmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/cc.jpg" style="height:640px; width:463px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(Başkan Yardımcısı JD Vance, Beyaz Saray içinde tam ölçekli savaşa en çok karşı çıkan isimdi. Savaşı “kaynakların devasa bir israfı” ve “aşırı derecede pahalı” olarak nitelendirmişti.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Meslektaşlarının önünde Trump’a, İran’a karşı bir savaşın bölgesel kaosa ve bilinmeyen sayıda can kaybına yol açabileceğini söyledi. rıca Trump’ın siyasi koalisyonunu parçalayabileceğini ve “yeni savaş yok” vaadine inanan birçok seçmen tarafından ihanet olarak görüleceğini vurguladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vance başka endişeler de dile getirdi. Başkan Yardımcısı olarak Amerika’nın mühimmat sorununun boyutunu çok iyi biliyordu. Hayatta kalma iradesi çok yüksek bir rejime karşı yürütülecek savaş, ABD’yi önümüzdeki yıllarda diğer olası çatışmalara karşı çok daha zayıf bir konuma düşürebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Yardımcısı yakınlarına, hiçbir askeri istihbaratın rejimin varlığı tehlikeye girdiğinde İran’ın nasıl bir misilleme yapacağını tam olarak öngöremeyeceğini söylüyordu. Savaş kolayca öngörülemez yönlere sapabilirdi. Üstelik sonrasında barışçıl bir İran inşa etme şansının çok düşük olduğunu düşünüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bunların ötesinde belki de en büyük risk şuydu: Hürmüz Boğazı konusunda avantaj İran’ın elindeydi. Çok büyük miktarda petrol ve doğal gaz taşıyan bu dar su yolu kapatılırsa, ABD içinde benzin fiyatlarının fırlaması başta olmak üzere ağır ekonomik sonuçlar doğabilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sağ cenahta müdahaleciliğe karşı çıkan bir diğer önemli isim olan yorumcu Tucker Carlson, önceki yıl Oval Ofis’e birkaç kez gelerek Trump’a “İran’la savaş başkanlığını yok eder” uyarısında bulunmuştu. Savaş başlamadan yaklaşık iki hafta önce, Carlson’ı yıllardır tanıyan Trump onu telefonda rahatlatmaya çalışmıştı. “Endişelendiğini biliyorum ama her şey yoluna girecek” demişti. Carlson “Nereden biliyorsun?” diye sorunca Trump şu yanıtı verdi: “Çünkü her zaman yoluna girer.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şubat ayının son günlerinde Amerikalılar ve İsrailliler, zaman çizelgesini önemli ölçüde hızlandıracak yeni bir istihbarat parçası üzerinde görüşüyordu. Ayetullah, rejimin diğer üst düzey yetkilileriyle birlikte açık havada, gün ışığında ve hava saldırısına tamamen açık bir yerde toplanacaktı. Bu, İran yönetiminin kalbine vurmak için kaçırılmayacak, nadir bir fırsattı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, İran’a nükleer silah yolunu kapatacak bir anlaşma için bir şans daha verdi. Bu diplomasi aynı zamanda ABD’ye Orta Doğu’ya askeri varlıklarını kaydırmak için ek süre de sağladı. Danışmanlarından birkaçının söylediğine göre başkan aslında haftalar önce kararını vermişti. Ama tam olarak ne zaman yapılacağına henüz karar vermemişti. Şimdi Netanyahu ondan hızlı hareket etmesini istiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı hafta Jared Kushner ve Steve Witkoff, İranlı yetkililerle son görüşmelerden sonra Cenevre’den aradılar. Umman ve İsviçre’de üç tur müzakere yapmışlardı. Bir ara İranlılara, nükleer programlarının ömrü boyunca bedava nükleer yakıt teklif etmişlerdi. Bu, Tahran’ın uranyum zenginleştirme ısrarının gerçekten sivil enerji için mi yoksa bomba yapma kapasitesini korumak için mi olduğunu test etmek içindi. İranlılar teklifi “onurlarına saldırı” diyerek reddetti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kushner ve Witkoff başkana tabloyu şöyle özetledi: Muhtemelen bir şey müzakere edebiliriz ama bu aylar alır. Eğer “bana gözümün içine bakıp sorunu çözebiliriz diyebilir misiniz?” diye soruyorsanız, bunun için çok şey yapılması gerektiğini söylediler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü İranlılar oyun oynuyordu.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">‘Bence Yapmalıyız’</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">26 Şubat Perşembe günü saat 17:00 civarında son Durum Odası toplantısı başladı. Artık odadaki herkesin pozisyonu netti. Her şey önceki toplantılarda konuşulmuştu; herkes birbirinin duruşunu biliyordu. Toplantı yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Trump masanın başındaki alışıldık yerinde oturuyordu. Sağında Başkan Yardımcısı Vance, onun yanında Susie Wiles, sonra John Ratcliffe, Beyaz Saray Hukuk Danışmanı David Warrington, ardından Beyaz Saray İletişim Direktörü Steven Cheung oturuyordu. Cheung’un karşısında Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, onun sağında General Caine, sonra Pete Hegseth ve Marco Rubio vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş planlama grubu o kadar dar tutulmuştu ki, küresel petrol piyasasının tarihindeki en büyük arz kesintisini yönetmek zorunda kalacak iki kilit isim yani Hazine Bakanı Scott Bessent ve Enerji Bakanı Chris Wright toplantıya dahil edilmemişti. Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard da yoktu.Başkan toplantıyı “Pekâlâ, neyimiz var?” diye açtı. Savunma Bakanı Pete Hegseth kabinede İran’a karşı askeri kampanyanın en büyük savunucusuydu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise meslektaşlarına çok daha kararsız olduğunu belirtmişti.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ddd.jpg" style="height:495px; width:660px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">(</span></span><span style="font-size:12px"><span style="color:black">Kabinede İran’a karşı askeri kampanyanın en büyük savunucusu Savunma Bakanı Pete Hegseth idi. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise meslektaşlarına çok daha kararsız olduğunu belirtmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hegseth ve Caine saldırıların sıralamasını anlattı. Ardından Trump masayı dolaşıp herkesin görüşünü duymak istediğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün varsayıma karşı olduğu iyi bilinen Vance, başkana şöyle hitap etti: “Bunun kötü bir fikir olduğunu düşündüğümü biliyorsun, ama eğer yapmak istiyorsan seni desteklerim.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Wiles, Trump’a eğer Amerika’nın ulusal güvenliği için ilerlemesi gerektiğini hissediyorsa, devam etmesi gerektiğini söyledi. Ratcliffe ilerleyip ilerlememe konusunda görüş belirtmedi ama İran liderliğinin Tahran’daki Ayetullah’ın konutunda toplanmak üzere olduğuna dair şaşırtıcı yeni istihbaratı paylaştı. CIA Direktörü başkana, rejim değişikliğinin nasıl tanımlandığına bağlı olarak mümkün olabileceğini söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Eğer sadece dini lideri öldürmeyi kastediyorsak, bunu muhtemelen yapabiliriz” dedi. Sıra geldiğinde Beyaz Saray Hukuk Danışmanı Warrington, planın ABD yetkilileri tarafından hazırlanma ve başkana sunum açısından yasal olarak izin verilebilir olduğunu belirtti. Kişisel görüş belirtmedi ama başkan ısrar edince, eski bir Deniz Piyadesi olarak yıllar önce İran tarafından öldürülen bir Amerikan askerini tanıdığını söyledi. Bu konu onun için çok kişisel bir meseleydi. İsrail her durumda ilerleyecekse, ABD’nin de ilerlemesi gerektiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cheung muhtemel halkla ilişkiler sonuçlarını özetledi: Trump seçimlerde yeni savaşlara karşı çıkarak aday olmuştu. İnsanlar yurtdışında çatışma için oy vermemişti. Planlar, Haziran’daki İran bombardımanından sonra yönetimin söylediği her şeye de aykırıydı. Sekiz aydır “İran’ın nükleer tesisleri tamamen yok edildi” diye ısrar ettikten sonra bunu nasıl açıklayacaklardı? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cheung ne evet ne hayır dedi ama Trump’ın vereceği her kararın doğru karar olacağını söyledi. Leavitt başkana bunun onun kararı olduğunu ve basın ekibinin elinden geleni yapacağını belirtti. Hegseth dar bir pozisyon aldı: İranlılarla er ya da geç uğraşmak zorunda kalacağız, o yüzden bunu şimdi yapalım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teknik değerlendirmeler sundu: Belirli bir kuvvet seviyesiyle kampanyayı şu kadar sürede yürütebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine ise temkinliydi; riskleri ve kampanyanın mühimmat stoklarını nasıl tüketeceğini ortaya koydu. Görüş belirtmedi; duruşu şuydu: Eğer Trump operasyonu emrederse ordu bunu yerine getirir. Başkanın iki üst düzey askeri yetkilisi de kampanyanın nasıl ilerleyeceğini ve İran’ın askeri kabiliyetlerini nasıl zayıflatabileceklerini özetledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sıra Rubio’ya geldiğinde daha net konuştu: “Eğer amacımız rejim değişikliği veya halk ayaklanmasıysa bunu yapmamalıyız. Ama amaç İran’ın füze programını yok etmekse, bu ulaşılabilir bir hedeftir.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herkes başkanın sezgilerine güvendi. Onun cesur kararlar aldığını, akıl almaz riskler üstlendiğini ve yine de üstesinden geldiğini görmüşlerdi. Şimdi kimse onu engellemeyecekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bence yapmalıyız” dedi Trump odaya. İran’ın nükleer silah sahibi olmamasını sağlamak zorunda olduklarını ve İsrail’e ya da bölgeye füze fırlatamamasını garantilemeleri gerektiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine Trump’a biraz zamanı olduğunu, ertesi gün saat 16:00’ya kadar yeşil ışık vermek zorunda olmadığını belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ertesi gün öğleden sonra Air Force One’da, General Caine’in verdiği süre dolmadan 22 dakika önce Trump şu emri gönderdi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Operation Epic Fury onaylanmıştır. İptal yok. Bol şans.”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jonathan Swan&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(The New York Times’ın Beyaz Saray muhabiridir ve Donald J. Trump yönetimini takip etmektedir.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Maggie Haberman (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">The New York Times’ın Beyaz Saray muhabiridir ve Başkan Trump hakkında haber yapmaktadır.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Makale Linki:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">https://www.nytimes.com/2026/04/07/us/politics/trump-iran-war.html?unlocked_article_code=1.ZFA.k9sG.nFeYxY3sHoiv&amp;smid=nytcore-ios-share</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bir-satisci-olarak-mehmet-simsek-2-13046</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bir satışçı olarak Mehmet Şimşek (2)</h1>
                        <h2>Çağatay Arslan, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in Londra'da yaptığı sunumu analiz etti.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-satisci-olarak-mehmet-simsek-2-1775769730.webp">
                        <figcaption>Bir satışçı olarak Mehmet Şimşek (2)</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mehmet Şimşek’in bir satışçı olarak <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-satisci-olarak-mehmet-simsek-8506">portresini çizeli</a> neredeyse 2 yıl oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimşek bu defa İngiltere’deki Yatırımcı Sunumu ile kendisine uygun gördüğümüz sıfatın hakkını bir kez daha verdiğini gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Nisan tarihli yatırımcı <a href="https://www.hmb.gov.tr/haberler/sayin-bakanimiz-mehmet-simsekin-londrada-yatirimci-toplantilari-kapsaminda-yaptigi-sunum">sunumunu sizler için inceledim</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">75 slaytlık sunumun başlığı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Savaş, Petrol ve Türkiye Ekonomisi?"&nbsp;</strong>şeklinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soru cümlesi yok ama soru işareti var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Malum bizde cevaplara soru sormak yerli milli gazeteciliğin şanındandır. Gelin birlikte bu sorunun cevaplarına bakalım. Nasıl olsa kontradan gelen kimse yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk cevabın başlığı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın kısa vadeli etkileri</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alt başlığı negatif ama yönetilebilir</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünküler 3 demet: Enerji arzı tehlikede değil; şoku emecek mali alanı yaratmak gerekiyor ama yine de savaşflasyon riski var (Mahfi Hocanın kulakları çınlasın. Şirinkflasyon olur da savaşflasyon olmaz mı), genişleyen cari açık ve yavaş büyüme olası</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11%20(4).jpeg" style="height:358px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen ardından 3lü pay grafiği ile enerji arzı neden tehlikede değil onu anlatıyor. Bir Siri Lanka değilmişiz, motosikletlere benzin bulamayan garibanlar. Gerçi haritaya baksak da anlardık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplam enerji arzında petrolün payı 34 gazın payı 26. Yani hala 40 puan cepte. Onlar mı neler. Bir tarafta boğaz yakan kömür diğer yanda yeşil enerji. Bu 60’ın yani petrol ve gazın ise neredeyse 40 küsurunu Rusya veriyor. Evet aynı Rusya! Sunum yapılan ülkede çok sevilen Rusya. İran’ın petrolde adı yok gazda adı %11. Bu arada ABD gazının payı da kaşla göz arasında 20 olmuş bile.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkna olmayanlar için yeni slayt bile yapmış. Ki pay grafiği buna ayrılmış</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">GSMH içinde petrole harcanan paranın payı ve bu pay da Orta Doğu’nun yeri. Kore ne yapsın Allah onları doğuda yaratmış Hürmüz’den geçen gemileri beklemek zorunda kalmışlar. Biz öyle mi. Borularla paşa gönlümüz nereden isterse oradan alırız. İkinci grafik meşhur gübre meselesi. Bu defa payda GSMH değil toplam ithalat var. Hem pay düşük hem de Orta Doğudan az alıyoruz. Sıkıntı yok yani</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11%20(3).jpeg" style="height:800px; width:588px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ardından koca bir sayfa Petrol Fiyat Şokunun etkisi diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takılmıyoruz devam ediyoruz. Daha 6. Slayta geldik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3 senaryo var kötü çok kötü en kötü. Buna göre toplam hasar en az 65 en çok 84 milyar dolar olur(muş.) Ve bunun da enflasyonda 3,6 (biz onu öğle yemeğinden sonra çayın yanında yiyoruz) bütçe açığının GSMH’ya oranında 1,1 büyümede 0,6 (burası çokomelli) puan etkisi olabilirmiş. Bütçe açığını da GSMH payında 0,6 yükseltirmiş. Miş miş de muş muş (Bu arada petrolde 100 dolar çok defa geçildi Sayın Mehmet beye ve yatırımcılara söylemeyin.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takip eden slaytta enflasyon sepetinde petrol ürünlerinin payında dünya sonuncusu olduğumuzu endişeye yer olmadığını görüyoruz. Bir nevi TÜİK reklamı yani. Grafiğin kaynağı JP Morgan olsa da bana gayet TÜİKsel göründü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11%20(2).jpeg" style="height:800px; width:577px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mali alan yaratma meselesi takip eden slaytın gündemi. Bunu da Sliding Scale ile yapıyormuş. Bize Eşel Mobille yapıyoruz diyorlardı. Türkçesi Eşel Mobil de değilse bari burada da eşel mobil deseydiniz de anlamakta zorlanmasaydık. Velhasıl bu sayede mazot 92 yerine 75 lirada kalıyormuş. Mutlu olmak için bir sebep daha. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yılların eşel mobilini yatırımcılara bir slaytta anlatamayız deyip ikinci slaytı da eklemiş. Petrol 90 dolar olana kadar arkamızda eşel mobil oldukça sırtımız yere gelmiyor diye izah edilmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11%20(1)(2).jpeg" style="height:800px; width:591px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">10. slaytta eşel mobilden kurtuluyoruz ve en sevdiğimiz başlık olan gayrimenkule geçiyoruz. Kira enflasyonu %125 den %53 e düştü diye övünen tek Maliye Bakanı olmak kolay zanaat değil. Ama Mehmet Bakan bu işin doktorasını yapmış. Yatırımcılara yeni kiracı olarak gelirseniz artış oranları 34’e düştü diye de müjdeyi vermeyi ihmal etmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11.jpeg" style="height:340px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de alay konusu görülen mevzular bu sunumda ana gündemin parçası. Ocak 2025’de Memleketin neredeyse 3te2’si kuraklıktan kırılırken 2026’da her yer sular sellerle dolmuş. Memleketimle de gurur duydum. Bir Kastamonulu olarak 2025’te de kuraklıktan uzak oluşumuz ve parıl parıl parlamamız yatırımcının gözünden kaçmamış olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(8).jpeg" style="height:460px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Negatif çıktı açığının yani kazık frenin grafiği ise 12. slaytta. Mehmet Şimşek gururla sunuyor. Bununla birlikte sıkıcı dezenflasyon mevzuu da bitmiş oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(7).jpeg" style="height:338px; width:600px" /></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">13. slayt ile tekrar savaşın sıcaklığına dönüyoruz. İlk slayt “bizim ihracatımızda Orta Doğunun payı çok değil slaytı”: %11’miş. Maazallah atom bombası atılsa çarklar döner yani.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">14’te ithalat payı gösteriyor ki o daha da az. %5,4 yok gibi bir şey. İyi ki yatırım sunumu Orta Doğu’da değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta Doğulu Turist mi? Talimhane dışında göremezsin bile. Onlara Taksim demiştir. Muhtemelen. 15. slayta göre payı %10-11 civarı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(6).jpeg" style="height:942px; width:450px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bunlardan yola çıkarak sürdürülebilir cari dengenin olmazsa olmazları da 16.slaytta anlatılıyor. Gabar petrolü, Karadeniz gazı yeşil dönüşüm, rekabetçilik bla bla bla.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(5).jpeg" style="height:362px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabi hemen arkasına bir yeşil dönüşüm slaytı. Şu yeşil dönüşümü park bahçe olarak da görsek iyi olur. Ama aralarında derelere kement atan HES’lerin de olduğu son olarak ASOS bölgesinde sevgili Cem Tüzün’ü mağdur eden JES’lerin olduğu yeşil dönüşüm parka bahçeye pek pas vermiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(4).jpeg" style="height:359px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeşil dönüşümü takip eden yapısal iyileşme de hizmet gelirleriymiş. Öyle böyle değil. Çok artmış. Tavanları delmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(3).jpeg" style="height:359px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hala ikna olmayana teknoloji ihracatının artışı slaytı var. Ekonomik karmaşıklık endeksi isim itibariyle biraz netameli görünse de aslında iyi bir şeymiş. Bu da yapısal iyileşme demekmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/zzResim1.jpg" style="height:380px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıkılan uzman yine koca bir başlıkla slaytı geçiştirmiş: Türkiye Bu krizi atlatır mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evelallah slaytları peş peşe geliyor</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk slaytta siyasi mesaj bile var. Mehmet Şimşek siyaseti sevmez. Kendisi hükümetin uzay kanadındandır malum. 4 maddede kanıtlanmış direnç ayakları izah ediliyor: Politikalara bağlıyız, enflasyonu düşürmeye kararlıyız, kriz bize fırsattır. Ve sonra gözlerinizi kapayın: Mehmet Şimşek politika konuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neymiş: Güçlü liderlik ve kanıtlanmış kriz çözme becerisi. Kıskandınız değil mi? Türkiye’de politik ortamı bundan iyi tarif eder misiniz? Habire kriz çıkar ve sonra çöz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hevesimiz kursakta kalarak politik bahsi kapıyoruz</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(1).jpeg" style="height:339px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">19 Mart tarihli Ekonomist grafiğine göre Türkiye’nin sol üst köşede yani en düşük dertler en yüksek kalkanlar bölümünde olduğu direngenlik katsayısı yüksekler liginde olmasını alkışlıyoruz. Economist’in sevmediğimiz haberlerini paylaşmıyoruz sevdiğimiz haberlerde başımızın tacıdır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12.jpeg" style="height:357px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">23 ve 24. Slaytlar en sevilen mevzuda borcu şöyle azalttık böyle azalttık. Bütçe açığının tavana vurduğu 2021-22 de falan ülkeyi CeHaPe zihniyeti yönetiyordu zaten. Sonunda AKP geldi ve bütçe açığı azaldı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(8).jpeg" style="height:800px; width:579px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve geldik en sevilen grafiğe. Makro İhtiyati Önlemin faydaları. Herkesin borcu GDP’nin şu kadar katı. Biz de GDP büyüktür borçtan. İyi de Sn. Şimşek Ne kadar ekmek o kadar köfte nerenin atasözüydü. Ekmek borçsa köfte de sermaye değil mi? Neyse çok da derine dalmayalım sünger mi çıkaracağız?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(7).jpeg" style="height:409px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takip eden konu başlığımız diş finansmana duyulan ihtiyaç. Burada da CeHaPe döneminde yani 2021’de alınan borçların nasıl ödendiği anlatılıyor. AKP’miz 2022 de gelmiş borçları 2023’den itibaren takır takır ödemiş. Ya maazallah CeHaPe zihniyeti başımızda kalsa.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(6).jpeg" style="height:800px; width:573px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve tabi sırada ekonominin Ronaldo’su Bankalarımız. Sakın Kamu Bankalarına bittikçe enjekte edilen sermayeden falan bahsetmeyin. Yatırımcı bizi serbest rekabette Bankacılık yapıyor sanmaya devam etsin. Kredi büyüme sınırları vs. dünyanın her yerinde bulacağınız normal uygulamalar. Makro İhtiyati Önlemi sizden öğrenecek değiliz</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaz.jpg" style="height:416px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bankacılık konuşunu da geçiştirdikten (pardon) aktardıktan sonra gelelim rezerv mevzusuna. Grafikte multiple shocks dediği içeri atılan Belediye Başkanları aslında. Şok dediği bildiğin halk iradesiyle seçilmiş ve Türkiye’de Cumhurbaşkanı’ndan sonra en çok oyla seçilen İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da dahil olduğu seçilmişlere yönelik siyasi hamleler Türkiye’de rezervler neden birikir konulu grafik ama izahatsiz.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(4).jpeg" style="height:472px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıra geldi CeHaPenin bir diğer icadı KKM’ye. Asrın buluşuydu contingent liability’ye döndü. Öztürkçesi kader kısmet falan demek. Ne çıkarsa bahtına mesuliyet. İrrasyonel ekonomi de deniyor.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(3).jpeg" style="height:397px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ara başlık geçişi şiirsel.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolarizasyon: Dejavu mu bu defa farklı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Döviz kuru meselesi önemli. Malum onca faizi ödeyip üstüne bir de kuru tutamamak Nasrettin Hoca karpuz fıkrasına meze olma riski taşır. Burada takdire şayan başarılar vatandaşın döviz talebinin düşmesi ve yerleşik olmayanları paraları götürmemesi (imiş). Kaç paraları kaldı içerde orası belli değil tabi. Ama burada soruları da cevapları da aynı kişi veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun sonucunda kuru olmasa da volatiliteyi kontrol altına almış oluyorsunuz. Volatile de Vangölü canavarı gibi arada kafasını yukarı çıkarıyor.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(2).jpeg" style="height:800px; width:575px" /></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(1).jpeg" style="height:408px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Borsayı anlatan slayt ile devam ediyor pembe rüyalar. TL’nin değer kaybından bağımsız Türk borsası grafiğinde görmek isteyenler için çok pozitiflikler var</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13.jpeg" style="height:395px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizde mallar ucuz grafiği haklı olarak takip ediyor. 20 yıldır ucuzmuşuz. 20 yıldır iktidarda olan CeHaPeyi kınıyoruz. İnsan sermaye piyasasını azıcık destekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(5).jpeg" style="height:368px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik yeni bir ara başlığa. Bu başlığın adı Makro Ekonomik İstikrar ve Reform programında değişiklik var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Memleketi 25 yıldır yöneten CeHaPe zihniyetinin yapamadığı değişiklik nasıl olacakmış görelim bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk slaytta görsel yok laf var 25 yıldır CeHaPenin yapamadıklarını vallah billah yapacaz, rayda kalacağız, raydan çıkmayacağız diyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fiyat istikrarı, mali disiplin, sürdürebilir cari denge, rekabet, yapısal reform. Nasıl diyor siz gavurlar: seymolddreaming.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(4).jpeg" style="height:368px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trifaze slayt ile yaptık yapıyoruz yapacağız sıraya giriyor. Çeyrek yüzyıllık CeHaPe zihniyetinin bıraktığı enkaza karşı ipleri alıp reforma başlayan Mehmet Şimşek’in fazlarından üçüncüsü Ocak’ta başlamış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Normalde dananın kuyruğu sonda kopar burada önce kuyruk gelmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eylül 2023’de daha kendisi Bakan olmadan başlamış kural bazlı ekonomiye dönüş. CeHaPenin bozduğu kuralları daha kendisi gelmeden ferasetle ele almaya başlamış Akpartimiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci faz Eylül 2024’de başlamış. Bu defa dengesizlikler adres edilmiş. Kayahan’ın en sevilen şarkısı listelerde bir numara olmuş. Ey KKM’ci CeHaPe memleketi böldüremezsin sözünü burada duyuyoruz. Ve faz 3. Bu defa uzun isim verilmiş. Kızılderililer de çocuklarına başarı kaydedince isim verirler ya. O misal. Tek haneli enflasyon vs. vs. vs. Çok yakında sinemalarda. E bu filmi biz daha önce izlemedik mi.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(3).jpeg" style="height:364px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bahsi hızlı kapatıp çatışma Türkiye’ye yansır mı sorusuna gidiyoruz (allah korusun nasıl diyor siz save god)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yok değilmiş ama cıkkada imiş (ananemin lafıdır)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz zaten NATO üyesiyiz, dış politikadaki Ego’muz için TRT dizilerini kullanıyoruz vs. Yine de ben tamamen hayır dememesini tehlikeli buldum (çokomelli)</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(2).jpeg" style="height:394px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tek slaytlık ara başlığı geçip orta ve uzun vadeli fırsatlara geçiyoruz: En sevdiğimiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın orta vadede her neyse (tabi Keynes ne demiş uzun vadede hepimiz öleceğiz) yani kısa orta vadede biteceği öngörülüyor. Buna göre kısmet 3 vakte kadar yağıyor. Bitmeyen talep mi dersin, enerji merkezi mi dersin, ticaret koridoru mu dersin. Allah gönlüne göre versin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bize bi kısmet var.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(1).jpeg" style="height:394px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yandan savaş sonrası fırsatlar diğer yanda artan savunma (malum artık ABD’de savunma değil savaş bakanı var) yani savaş ürünleri ihracat fırsatları. 2002’de 0,2’den 2025’te 10 milyar dolara. 5 büyük şirket. Dünya 5’ten büyük olsa da o ayrı mevzu tabii. Savunma ihracatçılarına ilk 11’e girdik bile. Yedek kulübesindekiler düşünsün.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14.jpeg" style="height:395px; width:600px" /></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_57%20(1).jpeg" style="height:400px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mehmet bey hızını bu konuda alamıyor kendini durduramıyor ve Hayat Bilgisi 4. Sınıf kitabı görselleri ile devam ediyor. Füzeler gemiler uçaklar. Sevgili Ali Torun (efsane müsteşar Osman Nuri Torun’un oğlu) geliyor aklıma. Tank derdi. Gelişmiş kamyondur. Savaş gemisi gelişmiş tanker. Füzeler üst düzey boru. Lenin’in emperyalist kapitalizmini boşa okumadık ODTÜ’de.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaazz.jpg" style="height:374px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş oyuncaklarını kenara koyup bu defa başka sevdiğimiz oyuncaklara yöneliyoruz. İş makinası bildiniz. Malum inşaat ediniz ve zenginleşiniz zamanın en önemli aforizmasıdır. Siz yıkın biz yaparız içerikli slaytın niyeti iyi olsa da görünüşü iç karartıyor. Geçiyoruz.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(6).jpeg" style="height:392px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıra geldi doğrudan yabancı yatırımlara. Hukuk Yasa Düzenleme önemli değil diyorsan gel kim olursan gel diyerek iş akışı çizilmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuksal güvence hariç her şey var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence mantıklı ikna oldum.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(5).jpeg" style="height:371px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik asrın slaytına. Kişi başına milli hasıla değil toplam hasılada kim büyük görseli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölüşmeden zenginleşmenin resmini çizebilir misin? Buyrun çizdik. Tüm komşularından çok GSMH’si olan kaç ülke var şunun şurasında. Sen ben bizim oğlan.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(4).jpeg" style="height:379px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne zaman büyüme övgüsü görsem Ersin (Özince) Beyin sözü gelir aklıma. Büyüdük de neremiz büyüdü? 2017 KGF sine kadar benzer gelişen piyasalar kadar bile gelişme yok. Bunu da bırakın Çin ve Hindistan’sız gelişen piyasa grafiği yapmak domatessiz menemen yapmak gibi bir şey. Yumurtasız demedim. Çünkü ben menemende yumurta sevmem.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(3).jpeg" style="height:395px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırada ihracatı ne kadar çeşitli ülkeye yapıyoruz slaytı var. Ben yatırımcı olsam ve de İngiliz olsam “So What” derim</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(2).jpeg" style="height:422px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik yatırımlara. Rakamlardaki tuhaflık en temiz yürekliyi bile kuşkuya düşürecek kadar gözle görülür. 2 senede 355 milyar harcayıp 27 senede yani malum İstanbul’un fethinin 600. Yılına kadar 197 milyar dolar harcıyorsun. Birinden birinde hata olmalı. En azından İstanbul’un fetih yıldönümünde bir 50 milyar yakmalıyız</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(1).jpeg" style="height:397px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırada “Yol Yabdık” var. Bu defa biz yeni gelmedik diyor. CeHaPe zihniyeti 2002 de gitmiş. O zaman saatte 40’la giden patpatlara biniyormuşuz. Arabayı keşfetmişiz. Allah razı olsun. Yatırımcılar şok. 40 km mi. Oh my gudnıs.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaccc.jpg" style="height:800px; width:563px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik havayoluna. Uçuş serbest. Zafer Havalimanı da dahil grafiğe. Kimsenin kullanmadığı. O kadar kusur kadı kızında da olur. Yalnız AKP’den önce Türkiye’de havalimanı olduğunun kabul edilmesi biraz ne diyim yakışık almamış. Buzdolabı yok havalimanı var. Mantıksız.<img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaabc.jpg" style="height:800px; width:601px" /></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göz kanatan slayta geldik. Yeni Demiryollarına dairmiş. Takdiri size bırakıyorum. Göz doktoru faturasını Mehmet beye yollayabilirsiniz. Bu arada plan bile olsa mesafeler o kadar kısa ki hiç yapmıyoruz dese daha iyi. Toplamı 1000 km etmiyor.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(8).jpeg" style="height:408px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik son zamanda Üniversite diplomalarını iptal ettirip lise mezunu olarak devlette iş aramaya yönelen gençlerin ülkesine. Mehmet beye göre Larj ve daha iyi kalifikasyon imiş. Karabük üniversitesi dahil. Oxford mu Cambridge mi? Siz az durun kenarda bakalım</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaabbbbb.jpg" style="height:438px; width:660px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırada Ceyhan var. FDI iki nokta üstüste Ceyhan. Bir de resim. Anlayan anladı. Ben anlamadım. Adrese teslim mesajlar.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(6).jpeg" style="height:408px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve geldik en sevdiğimiz konuya. Yine gayrimenkul. Ve yabancıya satış. Savaşın iyi yanları demeye getiriyor. Bu arada ev fiyatları artmış azalmış. Kimin umurunda. Benim de İngiltere’de evim falan olsa ben de umursamam. Evsiz kalan İranlılar Ukraynalılar ev alacakmış. Benim biraz midem bulandı. Hemen dönüyorum.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(5).jpeg" style="height:438px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik plaka 61’e. Transit diyor bekleme yapma diyor. İngilizce size de sorunlu geldi mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Working on making. Yakışmamış nativ ingilizce bilene.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesajlara bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Coğrafya kaderdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liman altyapıdır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Serbest ticaret candır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji koridordur</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şair İsimsiz</span></span>.</p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(4).jpeg" style="height:407px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Plaka 62 yani Dersim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul deyince Finans Merkezi dersin.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(3).jpeg" style="height:400px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">63. slayttayız. Şanlıurfa plakada karşımıza savaşın faydaları çıkıyor. Veri merkezleri değişecekmiş. Ben bunu TRT World’de izlemiştim galiba. Hadi inş. cnm.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(2).jpeg" style="height:386px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hizmet ve üretim katma değerinde ortalama yerimiz 17 imiş. Dünyada da sıramız GSMH’de 17. Tesadüfün böylesi. Yıllardır da böyle gidiyor. 1 ileri 2 geri. Biz sıkıldık. Sunum sahibi sıkılmadı. Yatırımcılar ortadan ikiye ayrıldı.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(1).jpeg" style="height:860px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıkılanlara ilaç gibi Turizm slaytı. Adama sormazlar mı Mr. Mehmet; Siz neden böyle ışığı yansıtıyorsunuz diye. Şekspir yani Şeyhpir bile sırma saçlı olmuş. Turizm deyince aklıma Kenan Evren gelir. 12 Eylül günlerinde bizim sınıfa gelmiş turizmde güney illeri neden gelişmiştir diye sormuştu. Rahmetli de turizme meraklıydı</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaabbbbbbbb.jpg" style="height:814px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik öğrenci milleti konulu slayta. Türkiye’de o kadar çok yabancı öğrenci var ki aklınız tavana vurur. Yalnız ufak bir sorun var. 25 sene sonra verdiğimiz diplomalar geçersiz hale geliyor. Ama 25 sene de uzun zaman. O zamana dek kurtarın kendinizi</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(6).jpeg" style="height:412px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine İngilizcenin hüngür hüngür ağladığı bir slayt. İngilizce yazıyorsan;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3rd 2nd diyeceksin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oyunların yasaklandığı TV’lerin karardığı memlekette bu konudaki iradeyi sunuma dökmek de ayrı bir feraset. Kutluyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne diyelim</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(5).jpeg" style="height:395px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konu tekrar magazinden savaşa geliyor. Sıkıldık diyoruz dinlemiyor. Neymiş savaş Türkiye’yi enerji merkezi yapıyormuş. Ne diyelim Long Live Trump&amp; Netanyahu mu diyelim.<br />
Ayıp ya hu.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(4).jpeg" style="height:399px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel köy slaytı ile gözümüz kanamaya devam ediyor. Kırmızı yolu izlersen 25 günde Londra’dan Pekin’e varıyormuşsun. Aaaa kırmızı yol tam da Türkiye’den geçiyormuş. Tesadüfün böylesini anca filmlerde bulursunuz. Biraz da bisiklet yolu falan yapsanız. Petrol 250 dolar olursa kıymete binecek</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(3).jpeg" style="height:326px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik son ara başlığa savaşın daha uzun vadeli neticeleri. Bu Bakanın plaka idi. 72 Batman. Korsan konferans veren slaytın plakası 73 yani Şırnak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu slaytın neresinden başlasak nasıl anlatsak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soldan sağa saat hizasında</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her masada varız</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ainesi iştir kişinin</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Propaganda makinemiz güçlüdür beyler</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz dengeye oynuyoruz</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ucuzuz çok ucuzuz</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Coğrafyamızı arasanız da bulamazsınız</span></span></li>
</ol>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(2).jpeg" style="height:385px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">74 yani sondan bir öncesindeyiz solda THY reklamı var. Onu anladık. Sağdaki konu aslında Hakan Fidan alanı. Bir diplomat arkadaşım bu sayı 264’tü Mehmet Bey 252 olsa daha iyi olur; tasarruf olur diye düşünmüştür yorumunu yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama kapanışa da bu denk gelmiş.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(1).jpeg" style="height:393px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik 75’e yani Ardahan’a</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Turkuaz patlamalı Türk usulü illuminati görseli,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her motifte ayrı mana</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırasıyla</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğu Batı </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birlikte</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplanma</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uyum</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnovasyon</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyüme</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sinerji</span></span></p>

<p style="text-align:center">&nbsp;</p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BİZ TEŞEKKÜR EDERİZ</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00.jpeg" style="height:382px; width:600px" /></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/savas-bitti-mi-13045</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Savaş bitti mi?</h1>
                        <h2>Dünyanın 'kabadayısı' olarak anılan ABD'nin yenilmezlik miti Hürmüz Boğazı'nın sularına gömülürken, Ortadoğu'da kartlar geri dönülemez biçimde yeniden dağıtılıyor. Milyarlarca dolarlık F-35 projelerinin ve devasa donanmaların asimetrik stratejiler karşısında çaresiz kaldığı, 47 yıllık katı ambargoların yıkıldığı bu yeni denklemde savaşın mutlak galibi İran oldu. İçeride bıçak sırtında bir iktidara tutunan ve ciddi bir demografik çöküşün eşiğine gelen İsrail ise, en büyük destekçisinin caydırıcılığı olmadan bölgede var olamayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor. Taktiksel bir ateşkesin çok ötesinde, devasa bir jeopolitik depremi işaret eden bu tablonun ardından, gözler şimdi yeni Ortadoğu mimarisinin nasıl kurulacağına ve Türkiye'nin enkazdan çıkan komşusuyla kuracağı stratejik dayanışmanın boyutlarına çevrildi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/savas-bitti-mi-1775762659.webp">
                        <figcaption>Savaş bitti mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a karşı yürütülen saldırı savaşı, bugün itibariyle (8/04/2026) durmuş görünüyor. İlan edilen ateşkes tartışmalı bir ateşkes olsa da.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer savaş bittiyse kazananı apaçık bellidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyanın kabadayısı ABD yenilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hürmüz Boğazı güç kullanılarak açılamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Hürmüz Boğazı’na ortak olamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saldırganlar İran’ın nükleer programını durduramamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın füze çalışmaları ve üretimi durdurulamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD donanmasının kırılganlığı ortaya çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milyarlarca dolarlık F-35 projesi sorgulanmaya başlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin saygınlığı ve caydırıcılığı ağır yara almıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail önemli ölçüde harap olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD müdahil olmaksızın İsrail’in sadece İran’a karşı değil, Türkiye ve hatta Mısır gibi bölge ülkeleri karşısında önemli bir askeri güç ortaya koyamayacağı anlaşılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in temelleri kum üzerindedir ve eğer İsrail bir devlet olarak var olmaya devam etmek istiyorsa büyük hayallerinden vaz geçmek zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortadoğu’da tüm güç dengeleri değişmiştir ve bölge yeniden şekillenmek durumundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail çok büyük ölçüde nüfus yitirmiş, bununla kalmamış genç nüfus da geri dönme arzusunu yitirmiştir. Zaten sıkıntılı olan demografik yapısı ağır yaralıdır. Çok değil bir on sene sonra nüfus çoğunluğu Filistinlilerin eline geçmiş olabilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran Hürmüz Boğazı üzerinde tam kontrol elde etmiştir. Daha önce ücrete tabi olmayan gemi geçişleri gemi başına iki milyon dolar olarak belirlenmiştir ve bu kaynak belli bir oranla Umman’la paylaşılacaktır. İran bu kaynaktan gelen parayı yeniden inşasına harcayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a 47 yıldır süren ambargo kaldırılmıştır ve bloke edilen varlıkları iade edilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın bölgesel müttefikleri üzerine yapılan saldırılar durdurulacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu ateşkes şartlarına bakıldığında savaşın kazananı açıkça bellidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette Netanyahu bu anlaşmadan memnun değildir ve daha birinci gün ateşkesi geçersiz kılmak için elinden geleni yapmaya başlamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazze ve Lübnan’a karşı yürüttüğü harekatların ateşkes belgesinde açıkça yer almasına karşın ateşkese dahil olmadığını ileri sürmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iddiasına destek bulması ise mümkün görünmemektedir. ABD yüce gönüllülüğü nedeniyle ateşkes istememiştir. Dünya şartları ve güç dengeleri, ABD iç kamuoyunun büyük huzursuzluğu sonucu bu karara varmıştır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netanyahu ülkesinde de iktidarı bıçak sırtında olan bir başbakandır artık. Ordusu büyük ölçüde tükenmiş, çılgınca bir saldırganlığa kapılmış maddi kaynakları muazzam darbeler almış bir ülkenin başbakanıdır. Halkının morali sıfır noktasına yaklaşmıştır ve iç protestoların büyüyeceğine dair her türlü işaret mevcuttur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de tek başına bölgede bir provokasyon yaratabilir ve savaşı yeniden başlatabilir. Bunu seçmesi durumunda bütün dünyanın tepkisi ile karşılaşacağı açıktır. Bu tepkiler eski lafzi tepkiler olmayacak, muhtemelen çeşitli ambargolarla karşılaşacaktır. Doğal kaynakları son derece kısıtlı olan ülkesinin bu duruma dayanamayacağı ortadadır. ABD’nin böyle bir durumda savaşa geri dönmesine de kesin gözüyle bakılamayacağı düşüncesindeyim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son bir ayda dünyada çok şey değişmiştir. Türkiye’nin bu bir aydan nasıl etkilendiğinin kesin bir tablosunu ortaya koyabilmek için henüz erkendir. Fakat eğer Türkiye’nin anlamlı bazı tavırlar alması gerektiğini düşünüyorsak bunlar İran’ın uğradığı tahribatın ortadan hızla kaldırılmasına yönelik kardeşçe dayanışma tutumları olmalıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-13044</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ana muhalefet erken seçimi değil, seçimlere hazırlanmayı vurgulamalıdır</h1>
                        <h2>Türkiye'de siyaset, parlamenter sistemin eski alışkanlıklarıyla yeni başkanlık sisteminin kuralları arasında sıkışmış durumda. Ana muhalefet lideri 1979 model ara seçim restleriyle iktidarı köşeye sıkıştırmayı umarken, iktidar partisi tüm kontrolü elinde tutuyor. Meydanları doldurmak önemli; ancak seçmenin sadece emeklilerden oluşmadığını hatırlayıp tek kişilik bir şov yerine inandırıcı bir 'kadro' hareketi kurmak, sandığı zorlamaktan çok daha acil bir ihtiyaç.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-1775818770.webp">
                        <figcaption>Ana muhalefet erken seçimi değil, seçimlere hazırlanmayı vurgulamalıdır</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana muhalefet partisi liderimiz iktidar partisini seçime zorlamak için büyük bir uğraş veriyor. Liderin değerlendirmesine göre, seçmen tercihinde son seçimlerden sonra ciddi değişmeler meydana gelmiştir. Bu gelişme karşısında seçimlerin yenilenmesi son derecede tabiidir. Hatta, ana muhalefet lideri inandırıcılığını güçlendirmek için şayet seçimlerde iktidar partisini en az on puan geride bırakmazsa parti başkanlığından ve siyasetten çekileceğini bile ifade etmiştir. Gelgelelim hem cumhurbaşkanı hem de partisinin genel başkanı sıfatlarını taşıyan Recep Tayyip Erdoğan, seçimlerin zamanında yapılacağını ileri sürmekte, ana muhalefetin hevesini kursağında bırakır gözükmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen belirtelim, seçimlerin belirli aralıklarla yapılması zorunlu olmakla birlikte, iktidar partisinin işine gelen dönemlerde yapılması genellikle parlamenter sistemlerde rastlanan bir olgudur, başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinde pek görülen bir olgu değildir. Nitekim, Amerika’da anayasanın yürürlüğe girmesinden itibaren seçimler hep aynı tarihte yapılmış, işler pek iyi gitmese de, kimse başkanın dört yıllık dönemini tamamlamadan görevden ayrılmasını beklememiştir.&nbsp; Başkanın değişmeyeceği ve görevde kalmasının da parlamento aritmetiğine bağlı olmaması, temsilci seçimlerinin de sabit aralıklarla yapılmasını kolaylaştırmıştır. Yarı başkanlık sisteminin egemen olduğu günümüz Fransa’sına baktığımız zaman da, başkanın süresini doldurmayı beklediğini, başkanlık seçimini erkene almak için herhangi bir girişimde bulunmadığını görebiliyorsunuz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçim tarihleriyle oynamak açısından anayasamızda bazı tuhaf hükümlerin bulunduğunu teslim etmemiz gerekiyor. &nbsp;Artık tüm toplumun da bildiği gibi, şayet parlamento seçimleri bir yıl veya daha uzun bir süre erkene almaya karar verirse, en fazla iki dönem hizmet vermesi öngörülen cumhurbaşkanı süresini doldurmamış telakki edildiğinden, bir dönem daha aday olabilmektedir. Birçok gözlemci, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir dönem daha görevde kalmak istediğini, mevcut anayasanın sınırları çerçevesinde kalınacak olursa, bunun tek yolunun da seçimlerin parlamento kararıyla erkene alınması olduğunu hatırlattıktan sonra, Cumhurbaşkanının tekrar aday olmak istediğini ve dolayısıyla seçimleri erken almak isteyeceğini ileri sürmektedir. O zaman, böyle bir kararın alınacağı neden şimdiden açıklanmak istenmemektedir diye sorulacak olursa, cevap hazırdır. Seçim kararı bir sürpriz olacak, özellikle muhalefetin seçim düşünmediği bir dönemde aniden verilecektir. Bazı gözlemciler ise, seçimlerin zamanında yapılacağını, cumhurbaşkanının ise oğlunu göreve hazırladığını iddia etmektedirler. Neden açıklama yapılmıyor derseniz, bunun da yanıtlanması pek zor değildir. Şimdiden parti içinde bir adaylık müsabakasının başlaması istenmemekte, hatta çıkabilecek başka adayların önünü kesmek için zaman kazanılmakta, bu arada müstakbel adayın kamuoyu tarafından daha yakından tanınması için fırsatlar yaratılmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasamızdaki tuhaflıklar, ele aldığımız erken seçim kararı verilmesi ile de bitmiyor. Başka alanlarda istifa tek taraflı bir tasarruf olmasına rağmen, bir milletvekilinin o sıfatı terk etmesi için parlamentodan izin istemesi gerekiyor. Parlamento izin vermeyebilir. Şimdiye kadar, bu izin sisteminin kullanıldığı alan, parlamentodan izin almadan oturumlara katılmayı aksatan ve peş peşe oturumlara gelmeyen üyelerin üyelikten çıkarılması ile ilgiliydi. Ben devamsızlık dolayısıyla üyeliğini kaybeden herhangi bir milletvekili hatırlamıyorum. Belki de benim dikkatimden kaçmıştır. Ancak öyle anlaşılıyor ki, bu hükmün her zaman ve başka amaçlara hizmet edecek şekilde kullanılması da mümkündür. Nitekim, ana muhalefet liderimiz bir kısım milletvekilini istifa ettirerek erken seçimi bir zorunluluğa dönüştürmeyi düşünürken, parlamentonun bir kısım milletvekilinin istifasını kabul etmeyeceğini, böylelikle erken seçim yapılması için gerekli sayıya ulaşılmasını engellerken, muhalefet partisini de sayısal bir zaafa uğratabileceğini aklına getirmemiştir. Hatırlamakta zorluk çekenler için hatırlatayım, anayasamıza göre genel seçimden otuz ay geçtikten sonra ve bir defaya mahsus olarak ara seçim yapılır, ancak boşalan milletvekili sayısı üye tam sayısının yüzde beşini (otuz kişi oluyor) geçerse, yeni bir ara seçim yapmak zorunlu olur. Ancak, genel seçimlere bir yıl kalması durumunda ara seçim yapılmaz. Bu durumda ara seçim yapılarak boş üyeliklerin doldurulacağı anlaşılıyor ama istifa yoluyla istenildiği kadar boş üyelik yaratılamayacağı ve böylece sonuçları genelleştirilecek nitelikte bir ara seçime de izin verilemeyeceği belli oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman sormak gerekiyor, üyeleri istifa ettirerek erken bir ara seçime gitmek ve böylece iktidarın desteği kalmadığını göstermek hangi geçmiş olaylara istinaden liderimizin aklına geldi. Parlamenter tarihimiz oldukça zengin olduğu için, belki örnek sayısı birden fazladır ama benin aklıma gelen 14 Ekim 1979 tarihinde Ecevit hükümetinin yaptığı ve beş milletvekilinin (Konya, Manisa, Edirne, Muğla, Aydın) seçilmesini öngören ara seçimlerdir. Bu seçimlerde Adalet Partisi kullanılan oyların %54’ünü almış, münhal bulunan beş milletvekilliğinin hepsini kazanmıştır. Başında Ecevit’in bulunduğu CHP’nin aldığı oy oranı ise % 29’dur. Parti herhangi bir ilde milletvekilliği kazanamamış ve oylara bakılacak olursa, ağır bir seçim yenilgisi almıştır. Böyle bir sonuç karşısında, Başbakan Bülent Ecevit partisine seçmenin güveni kalmadığını kabul ederek, istifa yolunu seçmiştir. Fakat bir hususun dikkatinizden kaçmadığını ümit ederim. O dönemde Türkiye’de yürürlükte olan sistem parlamenter sistemdir ve bu sistemde hükümetin parlamentonun desteğini alarak görevde kalması öngörülmektedir. Buna karşılık şu anda yürürlükte olan başkanlık sisteminde yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı başı ve sonu belli bir dönem için seçilmekte, görevde bulunduğu süre içinde seçmenin desteğini ne oranda sahip olup olmadığına ise bakılmamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama, yukarda da belirttiğim gibi, bizim anayasamız tuhaflıklar bakımından zengindir. Geçmişte parlamentonun göreve atadığı cumhurbaşkanının partisi olsa bile, o partiyle tüm bağlarını koparması gerekiyordu.&nbsp; Mevcut uygulamada cumhurbaşkanının aynı zamanda partisinin de başkanı olması mümkün. Ülkemiz uygulamasında parti başkanlığı sembolik bir görev değil, başkandan partiyle ilgili her konuda karar vermesi bekleniyor ki, bunlar arasında ön seçim yapılmaması durumunda kimin milletvekili olacağı dahi var. Böyle bir durumda cumhurbaşkanının aynı zamanda parti başkanı olarak parlamentoyu etkisizleştirmesi, tamamen kendi sözünü dinleyen bir örgüte dönüştürmesi çok kolay. Karşımızda, yürütmeyi denetleyen bir heyet yerine destekleyen bir örgüt bulmamız söz konusu. Bildiğiniz gibi, iktidar partisi, kendisine mensup olan milletvekillerine üç dönemden fazla hizmet vermemeleri kuralını getirdi. Sakın ola ki, aman ne güzel, böylece hızlı dönüşüm sağlandı ve hizmet vermek için herkesin önü açıldı demeyesiniz. Parti başkanı bu kurala tabi değil. Kuralı uygulayarak cumhurbaşkanı, kendisinden bağımsız olarak seçilebilecek, başka bir ifade ile, bağımsız siyasi desteği olan herkesi eledi, geriye sadece onun desteği sayesinde göreve gelebilecek ve devam edebilecek daha zayıf bir kadro kaldı. Bu kadro eğer Cumhurbaşkanını desteklemezse, yeniden seçilme şansına veya seçilmezse geliri tatmin edici bir kamu görevine atanamayacağının bilincinde. Dolayısıyla kendilerini Cumhurbaşkanı’nın sözünü dinlemekle mükellef addediyorlar. Bunun tezahürlerine hepimiz her gün şahit oluyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana muhalefet liderimizin bazı milletvekillerini istifa ettirerek erken seçimleri zorlama planı sanıyorum iyi tasarlanmadan kamuoyuna açıklandı. Yoksa, parlamentonun bir kısım milletvekilinin istifa etmesini kabullenmeyeceğini hesaplamak mümkündü. Görünen o ki, sssssseçimin ne zaman yapılacağına parlamento değil, cumhurbaşkanı karar verecek. Şayet bu kararı parlamentonun desteğini gerektiriyorsa, o destek zaten hazır. Cumhurbaşkanından sadece bir işaret bekliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben ana muhalefet lideri olsam, partimi seçimlere daha da iyi hazırlamaya çalışırdım. Yapılan anketler, bir kısım seçmenin şu veya bu sebepten ana muhalefet partisini güvenilir bulmadığını gösteriyor. Bunlar kimler, neden böyle düşünüyorlar, anlamak lazım. Meydan mitingleri şüphesiz çok önemli, muhalefet liderimiz her hafta birden fazla yerde kalabalıkları topluyor. Bu takdire şayan. Ancak, seçmenin sadece emeklilerden oluşmadığı hususu sanki biraz ihmal ediliyor. Sonra parti lideri yanında partililerin de bu siyasi mücadelenin bir parçası olduklarının daha net şekilde anlaşılması gerekiyor. Seçmen kadro hareketlerini salt lidere inhisar eden hareketlerden daha inandırıcı bulabilir. İsterseniz devam etmeyeyim. Anlatmaya çalıştığım, seçimi bir an önce yapmak yerine seçimlere her yönden daha iyi hazırlanmanın gereği. Ana muhalefetten benim beklediğim bu derken, sanıyorum benim dışındaki birçok kişinin de düşüncesini dile getiriyorum. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/tanri-kimin-mahallesinde-13043</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Tanrı kimin mahallesinde?</h1>
                        <h2>Bir toplumu kutuplaştırmanın en sinsi yolu, siyasi tartışmayı fikir ayrılığından çıkarıp doğrudan kimlik ve inanç düzlemine hapsetmektir. İktidar, meşruiyetini hukuktan değil de 'kutsaldan' devşirmeye başladığında, her türlü politik itiraz ahlaki bir sapkınlık, muhalefet ise milli değerlere bir saldırı olarak kodlanır. Düşüncenin yerini kimliğin, sorgunun yerini sadakatin aldığı bu düzende, hukuk bağırarak değil sessizce devreden çıkar. Dini referansların iktidar için nasıl görünmez ve kırılmaz bir kalkana dönüştüğünün anatomisi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tanri-kimin-mahallesinde-1775818974.webp">
                        <figcaption>Tanrı kimin mahallesinde?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üniversitede mimarlık eğitimimde bize ilk öğretilen şey şuydu: Bir yeri tasarlamadan önce onu anlamak zorundasın. Bu yüzden saha çalışmalarında sokak sokak dolaşır, insanlara adres sorar, yön tariflerini dinlerdik. Çünkü bir şehri anlamanın en yalın yolu, insanların onu nasıl tarif ettiğini duymaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Buradan "cognitive map" yani "bilişsel harita" kavramı çıkar. Bilişsel harita, kentin fiziksel planı değil, insanların zihinlerinde taşıdıkları şehir imgesidir. "Şu caminin arkasında", "şu kilisenin yanında" gibi tarifler, kentin gerçek organizasyonunun çoğu zaman planlardan değil, bu kolektif algıdan kurulduğunu gösterir. Bir yerin sosyolojisini anlamadan tasarım yaparsanız, ortaya çıkan mekân kullanıcıları tarafından benimsenmez. Daha ileri gidelim: İçinde yaşayanları yavaş yavaş dışlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çanakkale'de bir saha çalışması sırasında bunun somut örneğine rastladım. Surp Kevork Ermeni Kilisesi ile Tifli Camii'nin yan yana durduğu sokakta, aynı adresi iki farklı topluluktan sorduk. Roman mahalle sakinleri kiliseyi referans verirken, diğerleri camiyi. Oysa iki yapı neredeyse bitişikti. Fiziksel olarak tek bir mekân vardı; zihinsel olarak iki ayrı harita.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama şunu da merak ettim: O kalabalık içinde, bir Roman sakinin "Tifli Camii'nin yanından dön" dediği bir an oldu mu? Bunu hatırlamıyorum. Belki de fark etmedim. Fakat bu da kendi başına bir şey söylüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Durkheim'ın <em>Dini Hayatın İlkel Biçimleri</em>'nde anlattığı tam budur: Kutsal nesneler sadece inanç nesneleri değil, toplumsal hayatı organize eden merkezlerdir. İnsanlar totemi referans alarak inançlarını değil, birbirlerine olan bağlılıklarını yeniden üretirler. Yön tarifi de böyle işler. "Surp Kevork'un arkasından dön" demek, o kiliseyi zihinsel evrenin merkezi ilan etmektir. Fiziksel mekân ortaktır; sembolik mekân değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye'de din-siyaset ilişkisi tartışıldığında konu çoğunlukla anayasa ya da seçim söylemleri üzerinden ele alınır. Ama bu ilişki çok daha önce, çok daha sessiz bir yerde kurulur: mahallede, sokakta, yön tariflerinde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kutsal yapılar belirli bir noktada ibadet mekânı olmaktan çıkar ve bir grubun kamusal görünürlüğünün sembolüne dönüşür. Bu dönüşüm her zaman siyasi bir niyet taşımaz; ama sonuçları siyasidir. Hangi yapının hangi topluluk için merkez olduğu, o topluluğun o şehirde — ve nihayetinde o ülkede — ne kadar var olduğuna dair sessiz bir ilandır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama bu sessiz ilan zamanla sessiz kalmaz. İktidar dini sembolleri yalnızca mekânda değil, söylemde de kullanmaya başladığında tablo köklü biçimde değişir. Meşruiyet artık hukuktan değil, kutsaldan devşirilir. "Milli ve manevi değerler" soyut bir erdem olmaktan çıkar, somut bir siyasi çerçeveye dönüşür. Bu çerçeveye itiraz etmek değerlere saldırı olarak yansıtılır. Bir siyasi pozisyon, otomatik olarak ahlaki bir sapkınlığa çevrilir. Düşüncenin yerini kimlik alır. Sorgunun yerini sadakat.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada toplumsal kutuplaşma artık fikir ayrılığından beslenmez; kim olduğundan beslenir. Hangi sembolü taşıdığından, hangi merkez etrafında yön bulduğundan. Ve bu kutuplaşma derinleştikçe siyasi dilin içindeki dini referanslar da yoğunlaşır, çünkü işe yarar. Kitleyi bir arada tutar, muhalefetin zeminini yumuşatır, iktidarın sınırlarını görünmez kılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hukuk tam da burada kaybolmaya başlar. Sessizce. Çünkü dini söylemle örülmüş bir siyasi dil, eleştiriyi hem ahlaki hem toplumsal olarak maliyetli kılar. Yargı bağımsızlığını yitirdiğinde, basın susturulduğunda, muhalefet "düşmanlık" olarak tanımlandığında — bunlar ayrı ayrı tartışılır. Oysa hepsinin altında aynı zemin vardır: Meşruiyetini hukuktan değil, kutsaldan alan bir iktidar anlayışı. Ve bu iktidarın en sinsi yanı şudur: Kendini savunmak zorunda kalmaz. Çünkü ona itiraz etmek, inanca itiraz etmekle özdeşleştirilmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zincir görünmez olunca kırılmaz. Çünkü zaten hissedilmez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O Çanakkale sokağında iki yapı vardı; ama iki ayrı gerçeklik. Türkiye'nin meselesi de belki budur: Aynı ülkeyi paylaşan ama farklı sembollerle düşünen, farklı merkezler etrafında yön bulan topluluklar. Ve hepsini kapsayan ortak zemin olması gereken hukuk; giderek yalnızca birinin dilini konuşur hale geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çözüm bu merkezleri ortadan kaldırmak değil; birbirinin haritasını görebilmekte yatıyor. Ama bunun için ortak bir zemin şart. O zemin hukuktur. Hukuk kutsalın gölgesinde kaldığında herkesin haritası karanlığa gömülür. Yalnızca muhalefetinki değil, iktidarınki de.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ara-secimler-uzerine-13042</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ara seçimler üzerine...</h1>
                        <h2>Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ara seçim ve erken seçim kapısını kapatmasının ardından başlayan tartışmalar, medyadaki bilgi kirliliğiyle anayasal bir dezenformasyona dönüşmüş durumda. Anayasa'nın açık hükümlerine bakma gereği duymayan 'araştırmacı gazeteciler', ara seçim için Meclis'in illaki yüzde 5'inin boşalması gerektiği ezberini siyasi bir kalkan olarak kullanıyor. Oysa erken seçim iktidar ve muhalefetin uzlaşısını gerektiren siyasi bir tercihken; ara seçim, her seçim döneminde en az bir kez yapılması Anayasa (m.78) tarafından emredilen kesin bir hukuki zorunluluktur. Yüzde 5 şartı ise bir önkoşul değil, sadece normalde 30 ay olan bekleme süresini ortadan kaldıran istisnai bir hızlandırıcıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secimler-uzerine-1-1775678459.webp">
                        <figcaption>Ara seçimler üzerine...</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ana muhalefet partisi liderinin ara seçim talebinde bulunması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan gündemlerinde ara seçim ya da erken seçim bulunmadığını söyledi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Erken seçimle ilgili açıklamaya diyecek şey yok, çünkü Anayasa genel seçimlerin seçim kanununda öngörülen tarihten önce yapılmasını Cumhurbaşkanının kararına ya da TBMM üye tamsayısının 3/5 çoğunluğunun kararına bağlamıştır (m. 116).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu sayı 360’tır ve 360 sayısı ne iktidar grubu tarafından ne de muhalefet grupları tarafından tek başına bulunamamaktadır; erken seçim kararı almak için iktidar ve muhalefet arasında bir uzlaşma zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda iktidar erken seçim istemediği takdirde erken seçim kararı alınamaz; iktidar erken seçim istediğinde ise muhalefetle uzlaşması gerekir; aksi takdirde erken seçim yapılamaz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Buraya kadar hukuksal bir sorun yok; buradaki siyasal sorun ise bu yazının konusu değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hukuksal sorun ara seçime ilişkin açıklamayla ilgili.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Geçen akşam, iktidara yandaş bir kanalda konunun tartışıldığını gördüm.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İstediklerinde her konuyu didik didik araştıran büyük “araştırmacı gazeteciler” Anayasa’ya bakma gereği duymadan şu saptamayı yapıyorlardı:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<strong><em>Ara seçime gitmek için TBMM üye tamsayısının %5’inin boşalması gerekir ve % 5’lik boşalma olmadığına göre ara seçime gidilemez. CHP önce TBMM üye tamsayısının %5’in boşalmasını sağlamak için 22 milletvekilini istifa ettirsin; istifa kararları TBMM tarafından kabul edilsin. Arkasından TBMM ara seçim kararı alırsa ara seçim yapılır</em></strong>.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu açıklamaları sorgusuz sualsiz kabul eden “<strong>araştırmacı basın mensupları</strong>” için durum gerçekten çok vahimdi: birinci olasılıkta bu arkadaşlar Anayasayı bilmiyorlar, ikinci olasılıkta Anayasayı biliyorlar ama iktidarın söylemini desteklemek için Anayasa hükümlerini görmezden geliyorlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Her iki sonuç da ülkemizdeki “basın özgürlüğü” ve “hukuk devleti” ilkeleri açısından endişe vericidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu yorumun dayanaktan yoksun olduğunu göstermek için öncelikle demokratik sistemlerde ara seçime neden yer verildiğine bakmak ve ardından Anayasa’daki hükümleri incelemek gerekir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><em><span style="color:#333333">1. Anayasa neden ara seçime gerek görmüştür?</span></em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasalarda ara seçimlere yer verilmesinin çeşitli nedenleri bulunmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">İlk olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçim, temsili demokrasilerde, seçmen ile temsili organ arasındaki bağı güncelleyen bir araçtır: Belli bir bölgenin temsilci sayısında azalma meydana gelmiş olması hem o bölgenin daha az temsil edilmesi sonucunu doğurur, hem de toplam temsilci sayısı öngörülenin altına düştüğü için temsil ilkesi zedelenmiş olur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">İkinci olarak</span></em><span style="color:#333333"> siyasal parti gruplarının üyelerinde meydana gelen azalmalar, siyasal güç dengesini değiştirmiş olabilir. Özellikle bir siyasal partinin çeşitli nedenlerle çok sayıda üyesini kaybetmiş olması halinde güç dengesi toplumdaki siyasal güç dengesini yansıtmaktan uzak hale gelmiş olabilir; iktidardaki siyasal parti, aslında yeterli siyasal desteğe sahip olmamasına rağmen, iktidarı elinde tutmaya devam edebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Örneğin 14 Ekim 1979'da Konya, Manisa, Edirne, Muğla, Aydın'da 5 milletvekilliği için yapılan ara seçimden sonra 42. hükümet düşmüş ve 43. hükümet kurulmuştur: Ara seçim sonuçlarına göre 5 milletvekilliği de AP tarafından kazanılmış ve bu seçim zaferinden sonra CHP hükümeti düşmüş AP hükümeti kurulmuştur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Sözkonusu dönemde ara seçim olmasaydı, hükümet değişikliğinin gerçekleşmesi çok zordu. Dolayısıyla ara seçimler bu tür seçmen-temsilci ilişkisini ve siyasal güç dengesini güncellemeleri açısından önemlidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Üçüncü olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler iktidara ve muhalefete kendileri hakkında toplumun ne düşündüğü hakkında anketlerden daha sağlam bilgiler vermekte ve gelecek seçimlere yönelik hazırlık yapmalarına olanak tanımaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Dördüncü olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler, siyasal partilerin Meclisteki güçlerini de güncelleyerek Meclis çalışmalarına katılmalarını gerçek güçleriyle orantılı hale getirmektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Beşinci olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler özellikle iktidar partilerine güven tazeleme ve projelerine toplumsal destek bulma işlevi görebilir: Örneğin anayasa değişikliği yapmak isteyen ve yeterli çoğunluğa ulaşamayan bir siyasal iktidar, ara seçimler yoluyla bu çoğunluğu sağlama ve anayasayı değiştirme yoluna gidebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu önemleri nedeniyle ve 1982 Anayasası öncesinde 1951, 1966, 1968, 1975, 1979 yıllarında ara seçimler yapıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Sadece bu sonuca bakarak bile 1961 Anayasası döneminin ülkemizde sonraki dönemlere göre daha demokratik bir dönem olduğu söylenebilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1982 Anayasası’nın yürürlüğünden sonra AKP iktidarına kadar geçen dönemde tek bir ara seçim yapıldı: 17. yasama döneminde, 11 milletvekilliği için 28 Eylül 1986'de yapılan ara seçimlerde 10 milletvekilliği ANAP ve DYP arasında paylaşıldı ve bir üyeliği SHP aldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu seçimlerden sonra ara seçimler iktidarların korkulu rüyası haline geldi; iktidarlar ara seçimlerde başarısız olurlarsa iktidarı kaybedebileceklerini düşünerek ara seçim yapmak istemediler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak 1990’lı yıllarda Anayasa hükümleri halen bağlayıcıydı ve ara seçim yapmamak için 1991 ve 1995 erken seçimlerine gidildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Daha açık söyleyeyim: Hem 1991’de hem de 1995’te siyasal iktidarlar ara seçim yapmanın Anayasa gereği olduğunu biliyorlardı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu iktidarlar Anayasa hükmünü çiğnememek için erken seçim kararı aldılar ve genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağından, ara seçim yapma gereğini ortadan kaldırdılar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Mevcut siyasal iktidar döneminde ise bir istisna hariç olmak üzere ara seçim hiç yapılmadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu istisna da o dönemde milletvekili olmayan Erdoğan’a milletvekilliği yolunu açmak için yapılan Anayasa değişikliği sonunda gerçekleştirilen ara seçimdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Daha açık söylemek gerekirse, AKP döneminde yapılan bir tek ara seçim oldu ve bu ara seçim formülüyle Erdoğan milletvekili seçilebildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hatırlayalım: O dönemde AKP genel başkanı Erdoğan siyasi yasak dolayısıyla milletvekili adayı olamadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Mecliste çoğunluğa sahip bir parti genel başkanının milletvekili olamaması kamu vicdanında rahatsızlık yarattı ve siyasal partiler bu sorunu çözmek için bir anayasa değişikliği yapma konusunda uzlaştı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Değişiklikle bir ilin seçilmiş milletvekilinin kalmaması halinde YSK o il ya da seçim çevresinde ara seçim yapmakla yükümlü kılındı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Uzlaşmayla yapılan Anayasa değişikliğinin ardından </span><span style="color:black">YSK, 02.11.2002 tarihli 978 sayılı Kararıyla çeşitli usulsüzlükleri gerekçe göstererek Siirt İli seçimlerini iptal etti ve bu ildeki seçimlerin 09.02.2003 tarihinde yapılmasını kararlaştırdı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Özetle AKP döneminde yapılan tek ara seçim bu her yönüyle “özel” olan ara seçimdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bundan sonra herhangi bir ara seçim yapılmadığı gibi ara seçim yapılmasını zorunlu kılan Anayasa maddesi de eylemli olarak yürürlükten kaldırıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Neden mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anayasa hükümleri uygulandığında her seçim döneminde en az bir defa ara seçim yapılması zorunludur; muhterem “araştırmacı gazetecilerimizin” iddia ettiği gibi her zaman %5 boşalmaya ihtiyaç yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">2. Ara seçim konusunda Anayasa’nın ilgili hükümleri nelerdir?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa ölüm, istifa, üyeliğin düşürülmesi gibi nedenlerle boşalan milletvekillikleri için ara seçim yapılmasını zorunlu kılmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa’ya göre Meclis erken seçime gitmek zorunda değildir: Meclis seçimlerin yenilenmesine karar vermediği takdirde, Seçim Kanununda belirlenen tarihte seçime gider.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Erken seçim kararı siyasi bir karardır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ama ara seçim öyle değil; her seçim döneminde Anayasa gereği bir kez ara seçim yapmak hukuksal açıdan zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak Anayasa koyucu çeşitli olasılıkları gözeterek ara seçimin zamanı konusunda seçenekli bir düzenleme yapmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white">&nbsp;<span style="color:#333333">1982 Anayasasının ilk halinde Meclisin ara seçimleri şöyle düzenlenmişti:</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:15px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde, ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde <strong><u>bir defa yapılır</u></strong> ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına karar verilir./Genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz.</em>”</span> <span style="color:#333333">(m. 78/3-4)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu maddede Erdoğan’ın milletvekili seçilmesini sağlamak amacıyla 27/12/2002 tarihli ve 4777 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle şöyle bir <em>ara seçim</em> durumu tanımlandı:</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:15px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Yukarıda yazılı hallerden ayrı olarak, bir ilin veya seçim çevresinin, TBMM'de üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır</em>.... “</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu maddenin açılımından 3 ara seçim tipi çıkar:</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim1(2).jpg" style="height:346px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#333333">1.&nbsp;Ara seçimler, kural olarak, genel seçimlerden 30 ay (2,5 yıl) geçtikten sonra yapılır ve genel seçimlere 12 ay (1 yıl) kala ara seçim yapılamaz.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">30. ay ile 48. Ay arasında kalan 1,5 yıllık döneme doktrinde <strong><em>ara seçim dönemi</em></strong> denir. (Türkiye şu anda Anayasa gereği ara seçim dönemindedir.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa<em>, “ara seçim her seçim döneminde <strong><u>bir defa yapılır”</u></strong></em>, demekle ara seçimi zorunlu kılmış ve herhangi bir organın takdirine bırakmamıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">30. aydan sonra tek bir üyelik bile boşalsa ara seçim yapmak zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa koyucu 30. aydan sonra yapılacak ara seçimin zamanı konusunda TBMM’ye takdir yetkisi vermiştir: TBMM 30. ay ile 48. ay arasındaki bir tarihi seçme konusunda 18 aylık bir takdir yetkisine sahiptir; ama bu yetki TBMM’nin ara seçim kararı almama yetkisine de sahip olduğu anlamına gelmez. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#333333">2.&nbsp;Anayasa TBMM’nin boşalan üye sayısının %5’i bulması halinde, ara seçimler için 30 ay beklenmesini gerekli görmemiş ve 3 ay içinde acilen ara seçim kararı alınmasını zorunlu kılmıştır.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu yüzden TBMM üye tamsayısının % 5’inin boşalması halinde, iki buçuk yılı beklemeye gerek yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda süre koşulu aranmaksızın, %5’ lik boşalmanın gerçekleştiği tarihten itibaren üç ay içinde <strong><em>acilen</em></strong> ara seçim kararı alınması zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">TBMM üye tamsayısı %5 boşaldığı halde ara seçim kararı alınmazsa TBMM Anayasa ile kendisine verilen görevi yapmamış olur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: <strong><em>Üye tamsayısının %5 boşalması ara seçimin önkoşulu değildir; %5 lik boşalma, sadece 30. aydan sonra yapılması gereken ara seçimlerin daha erken bir tarihte yapılmasına neden olur</em></strong>.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Eğer Anayasa koyucu sadece TBMM üye tamsayısının %5’inin boşaldığı hallerde ara seçim yapılmasını isteseydi, yukarıda aktarılan madde yerine şu hükmü koyardı: </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde %5 boşalma olması halinde üç ay içinde yapılmasına karar verilir ve genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Oysa Anayasa koyucu “<em>Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini <strong><u>bulduğu hallerde</u></strong>, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına karar verilir.” </em>diyerek yüzde beşlik eksilmeyi ara seçimin üç ay içinde yapılmasının koşulu haline getirmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333"><strong>3.</strong>&nbsp;<strong>İl veya seçim çevresinin boşaldığı hallerde TBMM’nin bir karar almasına gerek görülmemiş ve seçim takvimi doğrudan Anayasa tarafından başlatılmıştır.</strong></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda YSK boşalma tarihinden sonra ara seçim çalışmalarını başlatmak ve boşalmadan sonraki 90. günden sonraki ilk Pazar gününde ara seçimi yaptırmak yükümlüğündedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İl ya da seçim çevresinin boşalması istisnai bir durumdur ve bugüne kadar bir kez yapay olarak gerçekleştirilmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasanın bu düzenlemelerine yakından bakıldığında üç ayrı ara seçim tipinin düzenlendiği görülür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu düzenlemelerin kendi içinde bir mantığı bulunmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa yapıcı, hem seçmenle temsilci organ arasındaki bağı güncel tutmaya çalışmış, hem de sık yapılacak seçimlerle siyasal sistemin istikrarının zedelenmesini önlemeye gayret etmiş ve bu iki durum arasında denge kurmaya çalışmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Çok sık seçim yapılmaması için</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1. Ara seçim yapılması için 30 aylık sürenin beklenmesi zorunlu kılınmış,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">2. Bir seçim döneminde ara seçime sadece bir kez izin verilmiş</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">3. Genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılması yasaklanmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Temsil açığı oluşmaması için</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1. Üye tamsayısındaki boşalma belirli bir oranı (%5) aştığında acilen ara seçim yapılması zorunlu kılınmış</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">2. Bir il ya da seçim çevresi boşaldığında il ya da seçim çevresinin temsilcisiz kalmaması için ara seçim otomatik olarak başlatılmış,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">3. Her seçim dönemi içinde bir ara seçim zorunlu kılınmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa’ya göre ara seçim yapılmamasının tek yolu, ilk dört yılda TBMM üye tamsayısında hiçbir üyeliğin boşalmamış olması halidir; genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağından dördüncü yıldan sonra meydana gelecek eksilmeler nedeniyle ara seçime gidilemez.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Gerçekleşmesi bir hayli zor olan bu durum dışında her seçim döneminde bir ara seçim zorunludur. (İl ya da seçim çevresinin boşalması halinde birden fazla ara seçim yapılabilmesi ayrı bir tartışmanın konusudur.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasada sözü edilen ve yukarıda aktarılan her üç durumda da ara seçime gitmek kesinlikle zorunludur: İlk durumda ikibuçuk yıl dolduktan sonraki onsekiz ay içinde; ikinci durumda, üye tamsayısının boşalma oranının %5’i bulduğu hallerde bu tarihten sonraki üç ay içinde; üçüncü durumda, il ya da seçim çevresinin tüm milletvekillerinin boşaldığı tarihten sonra doksan günün dolduğu ilk Pazar günü ara seçime gitmek zorunludur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İlk iki durumda Meclis tarafından ara seçim kararı (3 ya da 18 ay içinde) alınması gerekirken, son durumda herhangi bir karara gerek bulunmamaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hiç kuşkusuz bütün bu söylenenler Anayasa hükümlerinin <strong><u>hukuksal</u></strong> bir okumasına dayanır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa maddeleri gerekli olduğunda kullanılır ve gerektiğinde rafa kaldırılır diyecek olanlara hiç sözüm yok.</span></span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-13041</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Halk yönetimlerinin demokrasi ve otokrasi ile sınavı</h1>
                        <h2>Günümüz popülist liderlerinin "saf halk" tasavvuru ile demokratik çoğulculuk arasındaki varoluşsal savaş... Alfred Cuzán’ın "Siyasetin Beş Yasası" ışığında, tüm hükümetlerin aslında birer azınlık hükümeti olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Referandumların demagogların elinde nasıl bir silaha dönüştüğünü ve gerçek halk yönetiminin neden sadece muhalefete saygı duyulan bir iklimde yeşerebileceğini tartışıyoruz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-1775676517.webp">
                        <figcaption>Halk yönetimlerinin demokrasi ve otokrasi ile sınavı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız bu yılda dünya çok büyük ölçüde, devletlerin halk egemenliği ilkesine göre yönetilmesini kabul etmiş bulunuyor. Bu yeni bir olgu da değil, ama Jean Bodin’in 16. yüzyılda egemenliği doğal haklar ve özellikle mülkiyet hakkı ile bağdaştırarak uygulamak önerisinden ve liberalizme kapı açan bu yaklaşımından beri, devlet yönetiminde kim, neden ve nasıl egemen olmalıdır soruları tartışılmaya devam ediyor. Onun ölümünden sonraki iki yüzyıl içinde egemenlik hakkının Tanrı’dan ilahi güç alan Kral’da olmayıp, halkta olduğu iddiası hem siyasal felsefede güçlendi, hem Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi’nden sonra kurulan cumhuriyetlerde genel kabul görmeye ve uygulanmaya başladı. Ancak halkın yönetiminin kapsamı veya şümulü için önem arz eden halk kimdir sorusu güncelliğini hiç kaybetmediği gibi, halk yönetimin hangi araçlar, mecralar ve yöntemler kullanılarak yapılacağı da sorgulanmaya devam etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halk yönetimindeki “halk”ı tanımlamak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkın egemenliği ve yönetim hakkından bahsetmek için halkın kim veya kimlerden oluştuğuna karar vermek gereklidir. Bu konuda ilk yazılı anayasayı üreten Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nde halk, insan (<em>human being</em>) topluluğu olarak tanımlanırken, bunun hem doğal (biyolojik) hem hukuki kişileri içerdiği ifade olunmuştur. Ancak 1787’den 1860’ların sonuna kadar ABD yönetimleri Afrikalı köleleri, birkaç kuşaktır Amerika’da doğup büyümüş olsalar da “halk”tan veya onun siyasal uzantısı olan seçmenlerden kabul etmemiştir. Aynı uygulama Amerikan yerlileri, gençler ve kadınlar için de söz konusu olmuştur. İç Savaş (1865) sonrası bu uygulama sürerken Yüce Mahkeme’de görülen davalarda da Afrika kökenlilere eşit yurttaşlık ve seçmen olma hakkı tanınmadığı için ABD Congress’inde yapılan girişimlerle anayasa 14. kez değiştirilmiştir. ABD’nin hükümran olduğu topraklar üzerinde doğan kişilere vatandaşlık ve seçmen olma hakkının tanınması Congress’de yapılan yeni düzenleme ve onun Anayasa değişikliği olarak genel oyla kabulü sonunda 1860’ların sonunda gerçekleştirilmiştir. Ancak, tartışma bitmemiştir. Nitekim 1 Nisan 2026 günü, ABD tarihinde ilk kez bir ABD Başkanı olarak Donald J. Trump, Yüce Mahkeme’nin Anayasa’nın ünlü 14. değişiklik maddesinin yeniden görüşmelerine bizzat katılmış ve dinlemiştir. Ebeveynleri ABD vatandaşı olmayan bir kişinin ABD toprakları üzerinde doğması durumunda, ABD’nde geçerli olan (mer’i) vatandaşlık hukuku esasına (<em>jus soli</em>, doğumda toprak esasına dayanan vatandaşlık hakkına) göre otomatik olarak vatandaş olmasının mümkün olup olmayacağı Yüce Mahkeme tarafından günümüzde de bir inceleme ve tartışma konusu yapılmıştır. Başkan Trump İngilizce “<em>birthright</em>” denilen bu durumun değişmesini istemektedir; çünkü göçmen, sığınmacı veya kısa süreli turist çoçuklarının ileride vatandaşlık haklarını seçmen olarak kullandıklarında ABD aşırı sağına ve onun partisi olan Cumhuriyetçi Parti ve başkan adaylarına oy verme eğiliminde olmadıklarını düşünmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüldüğü gibi 250 yıl boyunca dahi halk, etnik aidiyet, vatandaşlık, seçmenlik gibi farklı kimlik ve statülerin ilişkisi sorunlu olmaya devam edebilmekte ve sürekli tartışma konusu üretmektedir.&nbsp; 19. yüzyıldan itibaren önce Rusya’da, bilahare ABD’nde ortaya çıkan popülist siyasal hareketler ise kendi halk tanımlarıyla bu sorunu daha da karmaşık hale getirmişlerdir. Popülist siyasal hereketler ve siyasetçilerine göre bir devletin tüm vatandaşları halkı oluşturmamaktadır. Halk sadece saf ve temiz, siyasal seçkinler tarafından kültürleri yozlaştırılamamış olan yurttaşlardan ibarettir. Bu konuda Werner J. Müller’in<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> aktardığına göre, anarşist Bakunin en köktenci (radikal) tanımı vermiştir: “… Halk denince benim aklıma burjuva uygarlığı tarafından kirletilmemiş olan ayak takımı ve hergeleler (<em>scounderels and dregs</em>) gelmektedir” demiştir. Sorunu daha farklı bir zorluğa iten temel bir tanım da halkın herhangi bir topluluk olmayıp kollektif bir içerikte olduğu vurgusudur. J. J. Rousseau tarafından önerilen halkın siyasallaşarak oluşturduğu milletin sahip olduğu “<em>volonte general</em>” (genel irade), ortak kollektif bir iradenin mevcut olduğu ve bu iradenin egemenliği ile yönetimin gerçek meşruluğa sahip olacağı savıdır. Sorun bu tür bir ortak kollektif iradenin mevcut olup olmadığı, eğer mevcutsa da bunun nasıl ifade olunabileceğidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halk, millet ve iradesi ne anlama geliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüz siyasetinde sık sık ifade olunan bu Rousseaucu milli irade kavramı bir ulusal seçmen kitlesini adeta tek bir kişiye indirgemektedir ki, bu yöntembilim açısından çok sıkıntılı bir varsayımdır. İrade bireye özgü bir nitelikte olan bir şey yapıp yapmamaya karar verebilme yetenği ve gücüne işaret eder. Seçmen olan bir kişinin iradesi olduğu varsayılır ve bunu da yaptığı tercih ile oy pusulasına yansıtabildiği kabul edilir. Sonra her seçmenin yaptığı tercihleri içeren oy pusulaları toplanır, adaylara ve/ya partilere verilen oylar sayı ve yüzde olarak hesaplanabilir. Ancak bu durum ortak kollektif bir iradeye mi işaret etmektedir? Yoksa ortak bir paylaşımı olmayan, tekil kararların çoğulculuğuna mı işaret etmektedir? Ortak kollektif irade demek, tüm seçmelerin topluca, kendiliğinden (spontan olarak) aynı tercihi yapmaları anlamını taşır. Bu durumda sandıklardan tek bir aday veya partiye verilmiş oylar çıkar ve seçmenlerin %100’ü özgür ve adil bir seçime eksiksiz katılır ve tek bir adaya veya partiye oy verirse, o zaman ortak bir iradeden bahsedilebilir. Bu durum sadece içinde hiçbir tercih içermeyen, tek bir aday veya partinin yarıştığı, çok partililiğin mevcut olmadığı, muhalefetin de bulunmadığı totaliter ülkelerde, bazen mümkün olmaktadır. Kuzey Kore’de Mart 2024’te yapılan son seçimlerde bu tür bir sonuç ortaya çıkmıştır. Ancak burada seçmenin ne kadar özgür iradesiyle davrandığı sorgulandığı gibi, bu seçimlerin demokratik bir yarış olmadığı da genel kabul görmektedir. Siyaset biliminde bu tür seçimlere plebisit adı verilmekte olup, bunlar özgür ve adil demokratik seçim olarak kabul görmemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasilerde yapılan seçimlerde çoğulcu bir görüntü ortaya çıkar. Ortak kollektif iradenin oluşması da kamu politikalarına uyarlanması da zaten mümkün değildir. Bunu Joseph Schumpeter (1943) <em>Capitalism, Socialism, and Democracy</em> adlı kitabında bir örnekle göstermiştir. Örneğin, herkesin kabul edebileceği bir soru soralım: Hayatınızı sağlıklı olarak yaşamak için gerekli kamu politikalarının hayata geçirilmesini ister misiniz? Buna kim hayır diye yanıt verebilir; hasta, sakat veya yatalak olarak yaşamayı tercih eder? Ancak, bu durumda insanlara o zaman tütün ürünlerini kullanmanızı, alkol tüketmenizi yasaklayacağız, hastalıklardan korunmanız için çok sayıda aşı yapılmasını sağlayacağız, bazı organlarınızı belirli yaşlarda ameliyatla alacağız denildiğinde, bunları kabul eden oranın %100’ün (ortak kollektif iradeyi temsil eden oranının) çok altında kalacağını ileri sürmek için kâhin olmak gerekmeyecektir. Hukuken de milli irade kavramı bir anlam taşımamaktadır; çünkü zaten millet kavramı halktan öte bir milli - devletin kuruluşundan itibaren tüm vatandaşlarını ve gelecekteki tüm vatandaşlarını da kapsayan bir siyasal tasavvuru içeren bir içeriktedir. Ölmüş ve doğmamış kişiler oy kullanamayacağına göre “milli irade”nin, hukuken seçimlerde ortaya çıkma şansı da yoktur<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>.&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir demokratik seçimde iktidara gelen parti veya partiler seçmenin çoğunun oyunu almamışlardır. Bunun adeta bir siyasal bilim yasası olduğu Alfred Cuzan<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> tarafından ispatlanmış ve yayınlanmıştır. Demokratik seçimlerde katılma oranı pek çok pekişmiş demokraside %100’e yakın değildir. En fazla oy alan adaya veya partilere seçime katılanların yarısına yakını veya %50-55’i kadar oy verirler ki, bu oran tüm seçmenlerin yarısından azına takabül eder. Cuzan’ın önerdiği bilimsel yasaya göre demokrasilerde tüm hükümetler azınlık hükümetidir. Bunların denetimsiz, dengesiz olarak, etkili olmayan muhalefetle çalışmaları ve onlardan etkili hesap sorulamaması durumunda, aldıkları oy oranı, muhalefetten ne kadar daha çok olursa olsun, ortaya sadece bir azınlık sultası çıkarır. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk yönetimi için en fazla başvurulan düzenleme siyasal temsil ve seçim olmakla birlikte, bu süreçlerin kullanımında da bir çok sorun ortaya çıkabilmektedir. İlk kez halk tarafından doğrudan verilen genel oy örneği olan çağdaş referandum 1799 Fransız referandumudur. Bu referandum bir asker kökenli siyasetçi olan general Napolyon Bonaparte’ın Parlamento’yu es geçerek ve bilahare imparator olarak tek başına yönetimini meşru kılmak için halk oyunu kullanmasına vesile olan ilk adımı teşkil etmiştir. Referandumun demokrasi ile yönetimi değil, halkın oyuyla demokrasiyi yok ederek otokrasiyi yerleştirmek üzere kullanılmak için icad edildiğini görmekteyiz. Ancak, demokratik bir anayasa içinde ve demokrasinin siyasal katılma, temsil ve muhalefet süreç ve uygulamalarını zedelemeyecek biçimde, referandumlara yer verilirse, o zaman halkın kamu politikaları üzerindeki etkisini artıran ve doğrudan demokrasiye yakın bir uygulama olarak referandumlar kullanılabilir. Bu çerçevede olmayan referandumları İngiliz Başbakanları İşçi Partili Lord Atlee de, Muhafazakar Partili Lady Thatcher da demagog ve şarlatan siyasetçilerin elinde birer oyuncak ve otoriter uygulamalara imkan veren araç olarak tanımlamışlardır<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>. &nbsp;Dolayısıyla referandum önerildiğinde, ülkenin siyasal koşulları, önerenlerin gerekçeleri ve amaçları iyi anlaşılmak ve değerlendirilmek zorundadır; yoksa, her referandum önerisinde halk oyunu anlamlı ve demokratik olarak kullanıma açan bir keramet olduğunu düşünmek büyük bir hatadır ve otokrasiye giden en kestirme yollardan birisi olabileği unutulmamalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: Halk Yönetimi ve Demokrasi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkın oyuna başvurarak yönetmek her zaman demokrasi olarak yönetmek değildir. Dünyadaki hemen her ülke egemenliğini halka dayadığını iddia etmektedir; seçim de yapmaktadır, ama dünyamızda ancak 25 - 30 kadar sorunsuz demokrasi mevcuttur. Bugün dünyada yapılan seçimlerin çoğu ne adil ne de serbest (özgür iredeye dayalı) olmayan koşullarda yapılmaktadır. Muhalefete saygı duymak, onun etkili çalışmasını sağlamak için gerekli koşulları yaratmak, iktidardan etkili hesap sorulmasını sağlamak giderek zorlaşmakta ve demokrasiyle yönetimin koşulları tehdit altına girmektedir. Demokrasi ile yönetimde esas olan ve en büyük zorluğu oluşturan, siyasal partilerin ve adayların çoğulcu bir ortamda olabildiğince özgür bir biçimde seçmenlerin oyunu almak için yarışmaları sonrasında, seçmen tercihleriyle iktidar ve muhalefetin belirli bir süre için belli olması; bu süre zarfında da eşgüdüm ve işbirliği yaparak bir arada çalışmalarının temin edilebilmesidir. İktidar – muhalefet ilişkilerin düşmanlık, varoluşsal karşıtlık, ötekileştirme v.b. konuma gelmesi demokrasinin iyi yönetişiminin mümkün olmaması anlamına gelmektedir. Demokrasinin en önemli erdemlerinden olan iktidar ve muhalefetin sık sık munavebesi (<em>alternation</em>), uzun süreli iktidar veya muhalefetin mevcut olmamasıdır. Demokrasi halk yönetimi olacaksa, bu sadece bir kısımın, kesimin veya partinin yönetiminden ibaret olarak kabul edilemez. Demokraside yönetim bir kamu etkinliğidir, amacı kamu yararı (halkın tümü için yarar) üretmektir ve tüm halkın katılımıyla (halk tarafından) yapılan bir etkinlik olmak durumundadır.&nbsp; Siyasal katılmaya gösterilen hoşgörü ve saygı seçmenlerin siyasal kararların alınmasında kendilerini etkili olarak görmeleri ve hissetmelerine, adam yerine konulmalarına, kendilerinin fikir ve duygularının siyasal kararları etkilediğine inanmalarına ve demokrasinin çalıştığını kabullemelerine yarayacaktır. Siyasal katılma aynı zamanda muhalefet için de en kritik davranış ve süreçtir; muhalefet etkinlikleri de birer siyasal katılma davranışından ibarettir. Zaten bugün siyasaset biliminde en geniş kabul gören Robert Dahl’ın yaklaşımına göre tanımladığı demokraside, siyasal katılma ve temsil ile muhalefet demokrasiyi bir arada oluştururlar. Bunların üçünün de oluşması için halkın etkili, aktif ilgisi ve meşguliyeti (angajmanı) esastır. Bunun için de seçim süreçlerinde yarışan ve çatışan siyasal partilerin, seçim sonrasında bir arada, işbirliği ve eşgüdüm içinde tüm halk için, yani kamu yararını tesis için, bir arada çalışmaları, iktidar ve muhalefet işlevlerini etkili bir biçimde görmeleri esastır. Pekişmiş demokrasilerde aynı zamanda halk da kendi özel yaşantısında birbirleriyle gönüllü olarak kurdukları yüz yüze ilişkilerle, çekincesiz ve korkusuz olarak iletişimlerini sürdürerek, görüşerek, tartışarak, eleştirerek demokratik siyasetin şekillenmesine katkıda bulunurlar. Bunlar olmazsa, demokrasi basit bir seçim ve patronaj mekanizmasına, sandıksal bir etkinliğe (<em>electoralism</em>) dönüşerek yok olur. Demokrasinin erdemi veya üstünlüğü de zaten bu anlayışın hayata geçirilmesine bağlıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk yönetiminin tek sonucu demokrasi değildir. Halkın çeşitli ve farklı tanımlarıyla yola çıkan popülistler, demokrasiymiş gibi görünen otokratik yönetimler kurmakta çok başarılı olmuşlardır. 1920’lerde İtalya’da, 1930’larda Almanya’da iktidara gelen aşırı sağcı ve etnik milliyetçi, hatta ırkçı partiler, siyasal katılmayı sınırlayarak, kendilerini tek ve meşru olan halk temsilcileri olarak sunup muhalefeti yok ederek iktidara seçmenlerin oyu ile gelmişlerdir. Seçmenlerin oyları her zaman demokrasinin hayatta ve ayakta kalmasına hizmet etmemektedir. Otoriter ve totlaiter rejimler de kendilerini halkın temsilcileri, hatta “gerçek halkın” en meşru temsilcileri olarak takdim etmişlerdir. Bu kırılganlığı bilerek ve dikkate alarak halk yönetimi, milli irade, genel oy, referandum, plebisit ve seçim gibi uygulamları değerlendirmek zorundayız. Bu uygulamalar demokrasiye yol açtıkları kadar halkın etkisiyle demokrasinin zayıflatılmasına, hatta ortadan kaldırılmasına da yardımcı olmuşlardır.&nbsp; Onun için bu süreçlere ihtiyatla yaklaşmak, her görüldüklerinde sorgusuz kabul etmemeye ve demokrasiyle karıştırmamaya dikkat etmek zorundayız. &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Müller, Jen – Werner (2016) <em>What is Populism?</em> (Philadelphia, Penn., University of Pennsylvania Press): 14. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Bu konudaki hukukçuların görüşlerinin bir özeti için bakınız Alev Çoşkun (26 Mart 2026) “Yanlış anlaşılan milli irade” Cumhuriyet gazetesi. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Cuzán Alfred G. (2015) “Five Laws of Politics.” <em>PS: Political Science &amp; Politics</em>. Vol. 48, no:3: 416.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> <em>The Economist</em>’in (17 Ocak 2019) aktardığına göre Margaret Thatcher referandumu “…”...diktatörlerin ve demagogların bir aracı" olarak nitelendirmiş ve bunun azınlıklar için tehlikeli, parlamenter egemenliği ise yıkıcı olacağını söylemişti...”(yazar tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir). Aynı makalede daha önceleri de İşçi Partisi iktidarında Başbakan Clement Atlee’nin referendumun Britanya siyasetinin geleneklerine aykırı ve Nazilerin bir aracı olduğuna işaret ettiği belirtilmektedir</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/siyasi-nostalji-13040</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Siyasi nostalji</h1>
                        <h2>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 27 Nisan e-muhtırası üzerinden yükselttiği "darbeci" suçlaması, Özgür Özel liderliğindeki "yeni CHP" ve ekonomik kriz karşısında hâlâ işlevsel mi? Demokrat seçmenin Baykal dönemindeki kırılmalarını ve Özel’in "vesayetsiz siyaset" hamlesini mercek altına alan Murat Aksoy, siyasi nostaljinin ekonomik gerçeklik karşısındaki kaçınılmaz yenilgisini tartışıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siyasi-nostalji-1775675764.webp">
                        <figcaption>Siyasi nostalji</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi nostalji, idealleştirilmiş bir geçmişi, bugünü eleştirmek ya da gelecekte yeniden canlandırma amaçlı bir politika izlemek için kullanılan bir araç olarak tanımlanabilir. Bu yapılırken geçmişi olabildiğince abartan ve mevcut siyasetin kriz içinde olduğunu nedenleriyle birlikte ortaya koyan bir diskur benimsenir. Bazen geçmiş o kadar abartılır ki gerçeklikten tamamen koparılır. Bunun tipik örneğini 1848’den itibaren Avrupa’da Fransız Devrimi’ne tepki olarak gelişen Alman romantizmine dayalı öze dönüşçü (essencialiste) milliyetçilik akımlarında görmek mümkün. 1789 devrimiyle toplumda ve devlet yönetimindeki ayrıcalıklarını yitiren kesimlerin başını çektiği ve genel olarak ırkçılığı ve köktendinciliği öne çıkaran Alman nasyonal sosyalizmi, İtalyan faşizmi ve İspanyol falanjizmi gibi aşırı akımlar XX. yüzyıl siyasi tarihine damgasını vurmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öze dönüşçü milliyetçilik akımı ayrıca devleti olmayan bazı etnik topluluklarda, kimlik sorunlarına çözüm amacıyla benimsenmiştir ki bunun örneğini de Sabino Arana’nın yarattığı Bask milliyetçiliğinde görmek mümkün. Arana geçmişi idealize ederken o kadar abartmıştır ki realiteye dayanmayan bir Bask histografyasını adeta yoktan var etmiştir. Geçmişte bilinebilen bazı tarihleri kendince yorumlayan Arana, Baskların bir dönem bağımsız olduklarını (ideal dönem) ama bu bağımsızlığı yitirdiklerini ileri sürer ve gelecekte bu ideal döneme dönmek için nihai amacı bağımsızlık olan bir politika oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu başlık altında amacım, her biri ciltlerce kitabı dolduran söz konusu öze dönüşçü milliyetçilik akımlarını analiz etmek değil elbette. Türkiye’de son dönemde görüldüğü gibi, siyasi partilerin geçmişte iktidarda oldukları dönemlere atıfta bulunarak yaptıkları siyasi propagandayı irdelemek. Örneğin CHP öteden beri Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün partisi olduğunu dile getirir. AK Parti ise, CHP’nin karşısında Demokrat Parti’den bu yana konumlanmış partilerin geleneğinden geldiğini vurgular. Bu vesileyle DP iktidarını devirmiş olan 27 Mayıs askeri darbesini, o dönem darbecilerle arasına yeterince mesafe koymamış olan CHP’yi eleştirmek için kullanır ki bu hatırlatma idealize edilmiş bir geçmişe atıftan çok “victimiste” (mağduriyet edebiyatı yapan) bir yaklaşım. &nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında CHP’nin yüzyılı aşkın geçmişinde, başta İkinci Dünya Savaşı döneminde olduğu gibi, iç ve dış politikada hatalar yaptığı değil, Türkiye’yi değiştiren devrim niteliğindeki reformlara imza atılmış Atatürk dönemini hatırlatması son derece doğal. İktidara talip bir ana muhalefet partisinin siyasi nostalji yapması anlaşılabilir. Anlaşılır olmayan ise bugün gerek ekonomik ve sosyal politikalarıyla gerek ilk döneminde yaptığı reformlarla katkı verdiği demokratik hukuk devletinin temel ilkelerinin çiğnenmesine en azından kayıtsız kalmasıyla toplum desteğini giderek yitirmekte olan iktidar partisinin hatalarını gidermek için çaba göstermek yerine mağduriyet edebiyatı yapması.&nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda, üzerinde durmak istediğim ilk konu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen haftaki AK Parti grup toplantısında CHP’ye yönelttiği darbeci suçlaması. İkinci konu da yıllar önceki mağduriyetlerin bugün yeniden dile getiriliyor olmasının seçmen iradesi üzerinde genel olarak ne ifade ettiği. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP darbeci bir parti midir?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın toplantıda CHP hakkında söyledikleri pek yanlış sayılmaz. Kendisi ve partisinin mağduriyetine ve ana muhalefet partisini darbecilikle suçlamasına yol açan darbeyi, 27 Nisan 2007 elektronik darbesi olarak algılıyor, 27 Mayıs’a kadar gitmeyi anlamsız buluyorum. Dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal bu darbenin paralelinde tutum almıştı. Baykal’a göre eşi başörtülü olan bir kişi (Abdullah Gül) Cumhurbaşkanı olamazdı. Objektif olarak değerlendirmek gerekirse, Baykal’ın bu tutumu, haksız siyasi yasak kararı nedeniyle seçimlere katılması engellenmiş olan Sayın Erdoğan’ın 2003 yılında Siirt formülüyle milletvekili seçilmesine destek sağlamış olan bir siyasetçiye hiç yakışmamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir süre sonra AK Parti’ye açılan kapatma davası, demokrat seçmenlerin CHP’den uzaklaşmasına yol açmış ve parti kemik seçmenine hapsolmuştu. Her ne kadar arada CHP’nin başına Sayın Baykal’a yapılan iğrenç kaset kumpasıyla Kemal Kılıçdaroğlu getirilmiş olsa da yapılan ilk genel seçimde (2011) partinin oylarının yüzde 20,87’ye kadar gerilemesinin sorumlusu partinin 2007’den itibaren izlediği yanlış politikaydı. O kadar yanlış bir politikaydı ki Sayın Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını protesto amacıyla düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinde, ne ilgisi varsa, AB aleyhine sloganlar da atılmıştı. Askeri vesayet döneminde karşılanabilmesi için mutfağında çalışmış olduğum Kopenhag siyasi kriterlerini çöpe atan bu yaklaşımın AB ile müzakerelerin açıldığı bir dönemde demokrat seçmenler tarafından desteklenmesi mümkün değildi. Kopenhag siyasi kriterleri tam üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin de demokrasi ölçütleriydi çünkü. Bu nedenle Sayın Erdoğan’ın CHP’ye yönelttiği “darbeci” suçlamasını anlayabiliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne var ki bugünkü AK parti o dönemdekinden farklı olarak demokrasiyi öncelemeyen bir politika izliyor. Kopenhag siyasi kriterlerine uyum amacıyla gerçekleşmesine büyük katkıda bulunduğu anayasal ve yasal reformlar, bu dönemde anayasaya uymayan kararlar alan bazı mahkemelerce ayaklar altına alınırken hiç tepki göstermediği gibi, bu kararları onaylar bir tutum içinde. Eskiden benim gibi demokratların amacı anayasada demokratik adımların atılmasına yazılarıyla ya da sadece oylarıyla destek olmaktı. Anayasal reformlar gerçekleştikçe, sorunların tümüyle çözüldüğüne inanırdık. Ama bir süredir Anayasa’nın 11. maddesine karşın yukarıda işaret ettiğim gibi özellikle bazı mahkemelerce birçok anayasa maddesinin muhalif kesimin temek hak ve özgürlüğüne yönelik olarak çiğnendiğine hayretle tanık oluyoruz. Bunu anlamak mümkün değil. Altını çizmek gerekirse, demokratların sandıktaki tercihleri, etiketlerinden bağımsız olarak, geçmişte değil bugün, hamaset değil ilkeli siyaset yapan siyasi partiler.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratların umudu Özgür Özel</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kabul etmek gerekir ki, kemik seçmeni fark ediyor mu bilmem ama demokrat seçmen, Özgür Özel ve ekibinin partide gerçekleştirdiği demokratik değişimin farkında. Özel gerek söylemleri gerek parti ve hükümet politikasında yaptığı rötuşlarla, CHP’yi belki de ilk kez vesayet odaklarına sığınmayan, millet iradesini önceleyen, demokratik ilkeleri amasız, fakatsız olarak içselleştirmiş bir partiye dönüştürmüş bir lider izlenimi veriyor. Tarafsızlığını yitirdiği izlenimi veren bazı mahkemelerin, yukarıda altını çizegeldiğim gibi, anayasa ve yasa hükümlerini çiğneyerek CHP’yi bir bakıma köşeye sıkıştıran kararlarının bunda belki rolü vardır. Ama sadece Özgür Özel değil, burada isimlerini sayamayacağım genç ekip arkadaşlarının konuşmalarından demokrasiyi tüm ilkeleriyle içselleştirmiş oldukları anlaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada, demokratlıktan çok parti etiketi taşımayı önceledikleri izlenimi veren bazı CHP’li muhaliflerin Özel’i kıyasıya eleştirdikleri görülüyor. Bunlardan biri olan Yılmaz Özdil’in “Papa'nın Müslüman olma ihtimali Özel'in başarılı olma ihtimalinden daha yüksek” gibi nezaket sınırlarını aşan cümlesini hiç doğru bulmadığım gibi kınanması gerektiğini de düşünüyorum. İfade özgürlüğü demokrasinin belkemiğidir elbette ama özellikle bir genel yayın yönetmeninin düşüncelerini en azından nezaket sınırları içinde dile getirmesi gerektiği kanısındayım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştirinin içeriğine gelince, Özgür Özel’in yerel seçimlerde her ne kadar iktidarın ekonomik ve sosyal politikasına tepki oylarını da almış olsa bile CHP’nin oylarını çok kısa süre içinde yüzde 50 oranında arttırmış ve bunu anketlerde aşağı yukarı korumuş olması başarısının en somut göstergesi. Kaldı ki Özdil’in yazılarında Baykal dönemine övgüyle atıf yapması Cumhurbaşkanı’nın “darbeci CHP” söyleminin değirmenine su taşıyor farkında mı bilmem.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Murat Aksoy, 2 Nisan’da yayınlanan “Erdoğan neden CHP'yi darbeci ilan ediyor?” başlıklı yazısında, “ Erdoğan her şeyden önce bu mesaj ile, kendi doğal tabanı kadar yakın geçmişteki seçimlerde kendisine/partisine oy veren seçmene ve toplumsal kesimlere sesleniyor” diyor. “Ve itiraf edelim ki, bu söylemin kendi tabanında hala alıcısı var. Özellikle kimlik siyaseti bu seçmen tabanı için hala işlevsel” diye ekliyor. Kimlik siyaseti ne kadar işlevsel bilemem ama Baykal’ın 2007 ve izleyen yıllardaki politikası nedeniyle bir dönem oylarını aldığı benim gibi demokratlara seslenmediği açık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konuda unutulmaması gereken bir husus daha var göz önüne alınması gereken. O da bir süredir yanlış olduğunu vurguladığım Yılmaz-Şimşek ikilisinin enflasyonla mücadele politikası. Üç yıldır özellikle asgari ücretli ve emekliyi sefalet ücretine mahkûm eden ve Trump’ın absürt İran savaşı nedeniyle makul oranlara düşürülmesi artık pek mümkün olmayan yüksek enflasyonun altında ezen bu politikaya, AK Parti’nin kendi tabanı, “aman darbeci CHP geliyormuş” diyerek destek verip sandığa koşar, seçim kazandırır mı? Bu seçmeni siyasi nostalji yaparak, “24 yıldan bu yana maaşlarınıza şu kadar zam yaptık, hep yanınızda olduk” gibi içi boş söylemlerle ikna etmek mümkün mü? Büyük bir soru işareti. Eski Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’in dediği gibi, “dün dündür, bugün bugündür”. Kısacası, siyasetçilerin nostalji yapmaları iyidir, hoştur da çoğunluğunu ekonomik olarak boğdukları seçmenden oy beklemeleri boş bir hayaldir doğal olarak. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kisa-bir-ara-beden-politikalari-yasaklar-ve-kucuk-direnisler-13039</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kısa bir ara: Beden politikaları, yasaklar ve küçük direnişler</h1>
                        <h2>Modern dünya, her anı bir verimlilik çıktısına, her bedeni bir iyileştirme projesine dönüştürürken; sigara içmek bu kusursuz işleyişe karşı mikro ölçekli bir başkaldırı olabilir mi?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kisa-bir-ara-beden-politikalari-yasaklar-ve-kucuk-direnisler-1775855793.webp">
                        <figcaption>Kısa bir ara: Beden politikaları, yasaklar ve küçük direnişler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir sigara içmek ortalama üç ila beş dakika sürer. Bu süreyi ne tamamen boş ne de tamamen üretken olarak tanımlayabiliriz. Bazı insanlar sigara içerken zihinlerinin daha iyi çalıştığını, odaklanabildiklerini söylerken bazıları için bu küçük bir moladır. Bazıları için ise bir tür sosyalleşme. Kendi deneyimimden hareketle, şunu diyebilirim ki, benim için akışta verilen o on dakikalık ara bir tür zamanı yavaşlatma deneyimidir. Bu yazıya da belki tüm bu nedenlerle, sigara içmek, modern yaşam içerisinde yalnızca bir alışkanlık değil, zamanla kurulan farklı bir ilişki biçimi olarak düşünülebilir mi diyerek başladım. Bu bağlamda baktığımızda, sigara arada bir zamandır denilebilir. Bir bekleme, bir duraksama anıdır. Sigara içilen o kısa aralık, dakikayla değil, zamanın akışını fark ettiren başka unsurlar ile ölçülür. Elin hareketi, dumanın yükselişi, nefesin ritmi gibi unsurlar zamanı görünür kılar. Bu duraksama hali ve bir nevi zamanı yavaşlatma, yani bilinçli olarak boş, üretken olmayan bir mola verme, bireysel bir tercihtir. Tüm zarar ve bağımlılığa dair söylemlere rağmen, bu eylem modern hız rejimine karşı küçük bir başkaldırı olarak da okunabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu belirterek başlamam gerekir ki; sigaranın medya ve sermaye grupları desteği ile endüstriyel bir ürün olarak pazarlanması ve sağlık açısından riskleri başlı başına ayrı bir tartışmanın konusu olabilir. Bu yazıda sigara “boş haz” olarak tanımlanan bir haz kategorisine girdiği için örnek olarak tercih edildi. Buradaki amaç, belirli bir nesneye odaklanmaktan ziyade, yasaklama biçimlerini, bu yasakların hangi söylemlerle meşrulaştırıldığını ve bunun beden politikalarıyla nasıl ilişkili olduğunu tartışmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sigara içmenin bugünkü anlamını daha iyi kavrayabilmek için tütünün tarihsel kullanımına bakmak faydalı olabilir. Endüstriyel hale gelmiş sigarayı değil de tütünü ele alırsak, tütünün ilk ortaya çıkışı aslında keyif amaçlı ve sürekli bir tüketim pratiği değildi. Amerika kıtasında binlerce yıl boyunca yetiştirilmiş ve kullanılmış olan bu ürün, yerli topluluklar için ritüel ve kutsal bir işleve sahipti. Duman aracılığıyla iletişim kurduklarına inandıkları bir tür ritüel söz konusuydu. Özellikle Kuzey Amerika’da barış çubuğu olarak adlandırılan kullanım biçimi, topluluklar arası güven sağlayan bir sembole dönüşmüştü. Bazı topluluklarda ise tütün şifa ve tedavi amacıyla kullanılıyordu. Tütünün bu işlevinin değişmesi ve Avrupa’ya taşınması, 15. yüzyılda Christopher Columbus’un keşifleriyle birlikte gerçekleşti. 16. yüzyılda Avrupa’da yaygınlaşan tütün, 17. ve 18. yüzyıllarda ticari bir ürüne dönüştü; 19. ve 20. yüzyıllarda ise sigara endüstrisiyle birlikte küresel ve kitlesel bir tüketim nesnesi halini aldı. Dolayısıyla özünde sınırlı kullanımı olan, anlam yüklü bir ritüel olarak başlayan tütün kullanımı, bağımlılık ekseninde şekillenen bir tüketime evrilmiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sigara içmenin kamusal alandaki karşılığını düşündüğümüzde, kamusal alanın, günümüzde, iletişimsel bir zemin olmanın yanı sıra davranış ve hangi bedenlerin görünür olabileceğinin düzenlendiği bir kontrol alanı olduğunu hatırlamak gerekir. Sigara içen bedenin bu alanın dışına itilmesi, yalnızca fiziksel bir yer değiştirme değil, aynı zamanda hangi bedenlerin bu alanda nasıl var olabileceğine dair bir norm üretimidir. Türkiye’de özellikle 2008 sonrası yürürlüğe giren kapalı alanlarda sigara yasaklarıyla birlikte, sigara içme pratiği yalnızca bireysel bir tercih olmaktan çıkarak kamusal alanın düzenlenmesine dair daha geniş bir tartışmanın parçası haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca sağlığın korunmasıyla değil, kamusal alanın nasıl düzenleneceği ve hangi bedenlerin nasıl var olacağıyla ilgili daha geniş bir iktidar mekanizmasını bize hatırlatır. Olay neyin yasaklandığı değil nasıl uygulandığı ve kamuoyu nezdinde belirli yasakların nasıl meşrulaştırıldığıdır. İktidarlar tarafından sürekli tekrar edilen söylem ve yasakları meşrulaştırıcı örnekler ile toplum sağlığı /iyiliği için yapıldığı iddia edilen uygulamalar yasakçı bir zihniyetin yerleşmesi için fark ettirmeden atılan adımlar olma riskini barındırır. Sigaranın zararları pek tabi ki tartışılmaz ancak mesele demin de belirttiğim gibi herhangi bir yasağın hangi söylem altında meşrulaştırıldığıdır. Sağlıklı beden ve verimlilik bu bağlamda oldukça kullanışlı iki kavramdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Foucault’nun kavramsallaştırdığı biçimiyle biyopolitika, iktidarın artık yalnızca yasaklayan değil, yaşamı düzenleyen, yöneten ve optimize eden bir işleyişe sahip olduğunu gösterir. Modern toplumda mesele yalnızca zararlı olanın yasaklanması değil, hangi hazların kabul edilebilir, hangilerinin ise olmadığının gerek iktidarlar gerek medya aracılığı ile &nbsp; belirlenmesidir. Bu bağlamda sigara ve alkol gibi maddelere yönelik yasaklar, sağlık politikalarının konusu olmaktan çıkarak bedenin ve gündelik yaşamın nasıl düzenleneceğine dair bir kontrol mekanizmasına evrilir. Burada yalnızca yasaklar değil medya da etkili bir işleve sahiptir.&nbsp; Beden fetişizmi olarak adlandırabileceğimiz sağlıklı, fit ve ideal bedenin norm haline gelmesi ile bu normun dışında kalan pratikler giderek görünmezleşir ya da marjinalleştirilir.&nbsp; Sigara içen bedenin kamusal alandan dışarı itilmesi ile sosyal medyada ideal bedenin sürekli görünür kılınması, aslında aynı düzenleyici mantığın iki farklı tezahürü olarak okunabilir. Beden, korunması gereken bir varlık olmanın ötesinde, sürekli denetlenen, iyileştirilen ve idealize edilen bir projeye dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda mesele yalnızca sağlığı korumak değil, hangi bedenlerin nasıl görüneceğine, nasıl yaşayacağına ve hangi hazlara sahip olabileceğine dair sınırların çizilmesidir. İçinde yaşadığımız dönem, hız ve verimlilik üzerinden tanımlanan bir dönem. Bedenlerin üretim sürecinin bir parçası haline geldiği bu dönemlerde, işe yararlık bir ölçüt haline gelir. Bu düsturun en sert ve uç uygulanışlarından biri ise Nazi Almanyası’nda ortaya çıkar: işe yaramayan bedenlerin sistematik olarak dışlanması, hatta yok edilmesi gibi. Bugün böylesi katı yaklaşımlar en azından görünür düzeyde olmasa da makineleşme, otomasyon, algoritmalar, veri işleme gibi unsurlar insan faktörünü de giderek silikleştirdiği gibi hızlanmaya teşvik etmekte. Bu çalışma biçimlerimize olduğu kadar zamanı algılayışımız ve gündelik yaşam ritmimize de yansımakta. İşe yarayan ve işe yaramayan bedenler arasında kurulan ayrım, Michael Foucault’nun da işaret ettiği gibi, iktidarın bedenleri disipline etmesi, onları ölçülebilir ve yönetilebilir unsurlar haline getirmesiyle açıklanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki baştaki sorumuza dönersek: modern yaşam içerisinde bir bireyin sigara içmesi ne anlama gelir? Geçmişteki bu ritüel tütün kullanımıyla bugünkü sigara içme pratiğini gerçekten karşılaştırabilir miyiz? Bu sorunun cevabı, sigaranın yalnızca bir tüketim nesnesi değil, zamanla kurulan bir pratik olup olmadığıyla ilgilidir. Modern zaman hızın kendisiyle ölçülür. Gün yapılacaklar listeleriyle bölünür, anlar verimlilik üzerinden tanımlanır. Zaman artık yaşanan değil, yönetilen bir şeydir. Bu yüzden üretken bir çıktıya dönüşmeyen hiçbir şey gerekli görülmez. Sigara içmek ise üretken bir çıktıya dönüşmediği için şüpheli, gri alanlardan biri olarak kalır. Çağdaş toplumda hız adeta yöneticidir. Her şey verimli ve kesintisiz ilerlemek zorundadır. Bu bağlamda, hiçbir amaca hizmet etmediği düşünülen bu birkaç dakikalık molalar, mikro ölçekli bir direniş olarak da okunabilir mi? Sigara içmek, akışa dahil olmayı reddetmenin küçük bir biçimi, zamanı askıya almanın gündelik bir yolu olabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada mesele yalnızca bir alışkanlık değil, haz ve beden üzerindeki kontrolün nasıl kurulduğuyla da ilgilidir. Olayın sağlıkla ilgili kısmını bir kenara bırakırsak (ki elbette sağlığa olan zararları yadsınamaz) hazla kurulan ilişki bağlamında sigaranın toplumdaki algısı baskıcı bir yerden gelir. Slavoj Žižek der ki: günümüz toplumunda haz yasaklanmaz, düzenlenir. Bireye “keyif al” denir, ancak bu keyfin sınırları önceden belirlenmiştir. Zararsız, ölçülü ve kontrol altında olan keyiflere izin verilir. Keyif bile bir fayda unsuruna dönüştürülür. Bu noktada, toplum tarafından “işe yaramayan” bir keyif, yani faydasız bir haz kategorisi ortaya çıkar. Üretmez, rasyonelleştirilemez. Tam da bu yüzden rahatsız edici bulunur. Sigara içmek de bu rahatsız edici haz alanına yerleştirilir. Faydaya indirgenemeyen bir hazda ısrar etmek olarak görülür. Bu ısrar ve buna karşı geliştirilen sağlık temelli söylemler, beden politikalarıyla da ilişkilidir. Dolayısıyla bu bağlamda sigara içmek, disipline edilmeye çalışılan bedenlere karşı sistemden küçük bir sapma olarak okunabilir. Büyük kopuşlar olmadığı için de bu sapmalar gündelik hayatın içine yerleşebilir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dunya-liderleri-ateskesi-ovse-de-trumpin-kaprisleriyle-sarsiliyor-13037</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Dünya liderleri ateşkesi övse de Trump'ın kaprisleriyle sarsılıyor*</h1>
                        <h2>Trump’ın "medeniyetleri yok etme" tehditleri karşısında stratejik bir sessizliğe gömülen Avrupa, diplomatik etkisinin sınırlarıyla yüzleşti. İran savaşı şimdilik durmuş olabilir; ancak dünya liderleri artık Washington’ı yönlendirme konusundaki derin çaresizliklerini ve bu yeni dünya düzeninin ağır maliyetini biliyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/dunya-liderleri-ateskesi-ovse-de-trumpin-kaprisleriyle-sarsiliyor-1775748563.webp">
                        <figcaption>Dünya liderleri ateşkesi övse de Trump'ın kaprisleriyle sarsılıyor*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa ve dünyanın dört bir yanında savaş, ekonomileri hasara uğrattı, siyaseti altüst etti ve Başkan Trump’ın ani kararlarıyla başa çıkmada seçeneklerin azlığını bir kez daha ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya liderleri Çarşamba günü ABD, İsrail ve İran’ın geçici bir ateşkes anlaşmasına vardığını duyunca rahat bir nefes aldı. Başkan Trump, zaten küresel krizlere yol açan savaşı tırmandırma yönündeki apokaliptik tehdidinden vazgeçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu rahatlama, son altı haftada Trump’ın başlattığı savaşın ekonomileri, enerji arzlarını, iç siyasetleri ve dünyanın en büyük süper gücüyle ilişkileri sarsmasını çaresizce izleyenlerin hissettikleri derin güçsüzlük duygusuyla gölgelendi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki haftalık ateşkes kalıcı hale gelse bile, özellikle Avrupa’daki liderler, bu savaşın küresel ekonomi ve güvenlik ortamında açtığı çatlakları onarmak zorunda kalacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca Trump’ın ikinci başkanlık döneminde yarattığı dostlarını da düşmanlarını da aynı şekilde savurduğu bu yeni dünya düzeninde daha iyi nasıl yol alacaklarını düşünecekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya ülkeleri, Trump’ın eylemlerine karşı alarm verse de kendilerini korumak için pek az yöntem bulabildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Danimarka Dışişleri Bakanı Lars Løkke Rasmussen, sosyal medya platformu X’te şöyle yazdı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bugün dünya dün olduğundan daha iyi bir yer mi? Kesinlikle evet. Ama 40 gün öncesine göre mi? Oldukça şüpheli.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşının açık sözlü bir karşıtı olan İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, ateşkesleri “özellikle adil ve kalıcı bir barışa yol açacaksa iyi haber” olarak nitelendirdi. Ancak Trump’ın askeri kampanyasını sert bir şekilde kınamayı da ihmal etmedi: “Anlık rahatlama, yarattığı kaosu, yıkımı ve kaybedilen hayatları unutturamaz. İspanya hükümeti, dünyayı ateşe verenleri sadece bir kova suyla çıkıp geldikleri için alkışlamayacak. Şimdi gereken: diplomasi, uluslararası hukuk ve BARIŞ.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa dışında Umman, Japonya, Malezya ve Avustralya gibi ülkeler de ateşkes için övgüde bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avustralya Başbakanı Anthony Albanese, Sky News’e yaptığı açıklamada anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını ve savaşın sona ermesini umduğunu söyledi, “çünkü bunun Avustralya’daki ve bölgemizdeki sıradan vatandaşlar üzerinde büyük etkisi var.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Albanese, Trump’ın ateşkes duyurusundan bir gün önce yaptığı “Bu gece İran’da bir medeniyet ölecek” şeklindeki tehdidine de doğrudan eleştiri getirdi ve “ABD Başkanı’nın böyle bir dil kullanmasının uygun olmadığını” belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer liderler ise savaşın küresel enerji arzını bozmasına ve yakıt fiyatlarını uçurmasına, tüketiciler üzerindeki yükü hafifletmek için birçok hükümetin pahalı önlemler almasına neden olmasına ağır vurgu yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum büyük ölçüde İran’ın hayati öneme sahip petrol ve gaz koridoru Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğini engelleme çabalarından kaynaklanıyor. Ateşkes anlaşması, gemilerin İran ordusuyla koordinasyon sağlaması şartıyla boğazdan güvenli geçişine izin veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Çarşamba günü yaptığı açıklamada “Şimdi hedef, önümüzdeki günlerde savaşa kalıcı bir son vermek için müzakere olmalı” dedi. Bu müzakerelerin “ciddi bir küresel enerji krizini önleyebileceğini” de sözlerine ekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liderler, bu savaşta ya da başka herhangi bir çatışmada Trump’ı etkileme konusunda çok az güce sahip olduklarını gördükleri için büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın savaşçı ve sık sık değişen açıklamalarını yorumlamanın zorluğu bir aydır devam eden bir meydan okuma oldu. Bazı liderler yumuşak destek, ölçülü itiraz ya da bazen sadece kamuoyu önünde sessiz kalarak Trump’ın fikrini kendiliğinden değiştirmesini umdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin Salı günü Trump, İran’a karşı “bir medeniyeti yok edeceğiz” tehdidini savurduğunda, ne Almanya Şansölyesi Merz, ne İngiltere Başbakanı Keir Starmer ne de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron bu açıklamaya kamuoyu önünde tepki verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, kasıtlı bir sessizlik gibi görünüyordu; Amerikan başkanını provoke etmekten kaçınmak ve Pakistan hükümetinin öncülüğünde diplomatların perde arkasında ateşkesi güvence altına çalışması içindi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yerine Macron ve Merz, X platformunda alakasız paylaşımlar yaptı. Avrupa’daki yetkililer, son bir aydır petrol ve gaz fiyatlarındaki ani yükselişin ekonomik ve siyasi etkilerini hafifletmeye çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtalya’da bir öğretmen sendikası başkanı, yakıt kıtlığı devam ederse okulların son haftalarda uzaktan eğitime dönmek zorunda kalabileceğini uyardı. Kriz, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’yi siyasi olarak hassas bir dönemde vurdu; kendisi yargı reformu referandumunu kaybetmişti. Meloni’nin kabinesi, tüketicilere biraz rahatlama sağlamak için en az Mayıs sonuna kadar yakıt vergilerini düşürdü. İspanya da enerji vergilerini indirdi. Alman yetkililer benzin istasyonlarının günde yalnızca bir kez fiyat artırabilmesine izin verdi ve tüketicilere yardımcı olacak ek önlemleri tartışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Sendikalar Konfederasyonu Çarşamba günü, krizin uzaması halinde tipik bir AB hanesinin bu yılki enerji maliyetlerinin yaklaşık 2.000 euro (yaklaşık 2.300 dolar) artabileceğini tahmin etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzmanlar, müzakerelerde ilerleme olsa bile daha fazla desteğe ihtiyaç duyulabileceğini söylüyor. Milano’daki Bocconi Üniversitesi Ekonomi Profesörü Tito Boeri, “Şimdiye kadar yapılanlar enerji altyapısında derin hasarlara yol açtı. Hürmüz Boğazı yeniden açılsa bile bu ülkelerin tam kapasiteye dönmesi zaman alacak” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın Çarşamba günü Basra Körfezi’ne giderek müttefiklerle görüşeceği ve boğazın uluslararası gemilere kalıcı olarak açık kalmasının nasıl sağlanacağını tartışacağı belirtildi. Bu ziyaret, ateşkes duyurusundan önce planlanmıştı ve İngiltere’nin son haftalarda 40’tan fazla ülkeden diplomat ve askeri planlamacılarla düzenlediği henüz tam bir eylem planı üretemeyen Hürmüz Boğazı görüşmelerini takip ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Derleyen Jim Tankersley (New York Times)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Makale Linki: <a href="https://www.nytimes.com/2026/04/08/world/europe/iran-ceasefire-world-reaction.html">https://www.nytimes.com/2026/04/08/world/europe/iran-ceasefire-world-reaction.html</a></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/macaristanda-sandik-avrupada-fay-hatti-13035</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Macaristan’da sandık, Avrupa’da fay hattı</h1>
                        <h2>12 Nisan’da Macaristan sadece sandık başına gitmiyor; Avrupa’nın sinir uçlarını, NATO’nun birliğini ve Atlantik’in iki yakası arasındaki derinleşen çatlağı test ediyor. Budapeşte sokaklarındaki 'kontrolü kaybetme korkusu' ile 'yalnız kalma endişesi' arasında sıkışan seçmen, Viktor Orban’ın 'egemenlik' kalesi ile 'yeni bir Avrupa' vaadi arasında tarihî bir yön arayışında. J.D. Vance’in Budapeşte ziyaretinden Putin’in sessiz bekleyişine uzanan bu devasa bilek güreşinde asıl soru şu: Sandıktan kim çıkarsa çıksın, Macaristan’ın Doğu ile Batı arasında yeniden tanımlanan kaderi yarın nasıl bir güne uyanacak?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-sandik-avrupada-fay-hatti-1775663694.webp">
                        <figcaption>Macaristan’da sandık, Avrupa’da fay hattı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Nisan’da Macaristan sandık başına gidiyor.<br />
Ama bu, yalnızca bir seçim değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı şehirler vardır… Sokaklarında yürürken insanların neye oy vereceğini değil, neyi kaybetmekten korktuğunu hissedersin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte işte tam olarak öyle bir yer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’de &nbsp;Attila Sergisi için &nbsp;Milli Müze önünde toplanan gençleri; kafelerde kahkalar arasında birbirlerine takılıp seçim sonucu tahminleri yapan orta yaşlıları dinlerken &nbsp;şunu fark ettim:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidara öfkeli olanlarla onu savunanlar arasında, dışarıdan göründüğü kadar keskin bir uçurum yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı kafede oturuyorlar, aynı tramvaya biniyorlar, aynı hayat pahalılığından şikâyet ediyorlar…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama aynı soruya farklı cevap veriyorlar: “Geleceğimizi kim koruyacak?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir taraf için bu cevap Viktor Orban.&nbsp;<br />
Diğer taraf için ise Peter Magyar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de bu yüzden bu seçim, bir kutuplaşmadan çok bir kararsızlığın seçimi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Bir Seçim Değil, Bir Yön Arayışı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macar seçmeni sandığa giderken aslında bir partiyi değil, bir hissi oylayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir taraf diyor ki: “Dünya değişiyor. Güç dengeleri kayıyor. Kendi yolumuzu çizmeliyiz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer taraf ise şöyle düşünüyor: “Yalnız kalamayız. Güvende olmak için yeniden Avrupa’ya yaklaşmalıyız.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden mesele sadece Brüksel değil, sadece Moskova da değil.<br />
Bu, iki korkunun çarpışması:<br />
&nbsp;&nbsp; &nbsp;•&nbsp;&nbsp; &nbsp;yalnız kalma korkusu<br />
&nbsp;&nbsp; &nbsp;•&nbsp;&nbsp; &nbsp;kontrolü kaybetme duygusu</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Brüksel’in Tedirginliği, Moskova’nın Sabrı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa başkentlerinde bu seçim, bir iç politika meselesi olarak görülmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Friedrich Merz için bu, Avrupa’nın kilidini açma ihtimali. Emanuel Macron için eksik kalan entegrasyonun tamamlanması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bir de daha sessiz bir izleyici var: Vladimir Putin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Putin’in tarzı değişmiyor. Acele etmiyor. Ses yükseltmiyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bazen en büyük hamle, hiçbir şey yapmadan rakibinin hata yapmasını izlemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB ise bunun tersine, hata yapmaktan korkuyor. Krizin kontrolden çıkmasından çekiniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden Macaristan seçimleri, bir bilek güreşi gibi: Bir tarafta sabır, diğer tarafta temkin.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atlantik’te Çatlak</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu seçimi sadece Avrupa içinden okumak eksik olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donald Trump’ın açık desteği ve &nbsp;J. D. Vance’in Budapeşte ziyareti, meseleyi Atlantik’in ötesine taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vance’in ziyareti, yüzeyde sıradan bir diplomatik temas gibi görünse de aslında çok katmanlı bir siyasi hamle.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamanlama dikkat çekici: Orban’ın iç baskı altında olduğu bir dönemde gelen bu destek, klasik bir “dış destekle iç meşruiyet üretme” stratejisi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik sorunlar konuşulurken gündemin jeopolitiğe kaydırılması, Orban’ın sık kullandığı bir yöntem.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu ziyaret sadece Macaristan’a yönelik değil. Aynı zamanda Trump çizgisindeki yeni Amerikan sağının Avrupa’ya mesajı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göç karşıtlığı, aile politikaları ve AB şüpheciliği üzerinden kurulan ideolojik bir yakınlaşma söz konusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En çarpıcı nokta ise şu: AB bu söylemde bir ortak değil, bir engel olarak resmediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da Brüksel’e verilen net bir mesaj: “Alternatif bir Batı mümkün.”</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savaşın Gölgesinde Farklı Bir Ton</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşta kullanılan dil de dikkat çekici.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orban’ın “barış” vurgusu ve Vance’in bunu öne çıkarması, Batı’nın genel çizgisinden ayrışıyor.<br />
Bu yaklaşım, barıştan çok mevcut dengeleri kabullenmeye yakın bir pozisyon olarak okunabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani mesele sadece diplomasi değil; güç dengelerini yeniden tanımlama çabası.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İttifakta Çatlak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">NATO artık eskisi kadar yekpare görünmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin sert dış politika hamleleri sonrası, ittifak içindeki görüş ayrılıkları daha görünür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın dünyasında: Birleşmiş Milletler işlevini yitirmiş, NATO ise ABD olmadan hareket edemeyen bir yapı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bakış açısı, Avrupa’nın güvenlik algısını doğrudan sarsıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve tam bu noktada Kremlin için yeni alanlar açılıyor. Çünkü belirsizlik, her zaman fırsat üretir.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Macaristan Seçimleri, Avrupa’nın Sinir Uçları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu seçim, sağın ya da solun zaferinden daha fazlası.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, Avrupa’nın ne kadar bütün kalabildiğinin testi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer Viktor Orban kaybederse, bu sadece bir liderin gidişi değil, bir dönemin sorgulanması olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama kazanırsa… mesele daha da derinleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bu, sadece Macaristan’ın değil, Avrupa’nın yönünü yeniden tartışmaya açar.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Belki de Asıl Soru</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diyelim ki Peter Magyar kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten bir şey değişecek mi? Yoksa sistem, alışkanlıklar ve korkular liderlerden daha mı güçlü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’de yürürken hissettiğim şey şuydu:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar aslında aynı geleceği istiyor.<br />
Sadece o geleceğe giden yol konusunda birbirlerine güvenmiyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de bu yüzden…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Köklerini Attila ve Hun İmparatorluğu mirası üzerinden, &nbsp;Doğu ve Batı arasında yeniden tanımlanaya çalışan bir ülkede,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Nisan’da sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın…&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">asıl hikâye, asıl mücadele, ertesi gün başlayacak.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yalcin-hocanin-ardindan-13034</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yalçın Hoca’nın ardından</h1>
                        <h2>"Türkiye’nin yaşayan son kamusal aydını Yalçın Küçük’ün vefatı, sadece bir devrin kapanışı değil, aynı zamanda 'aydın' kavramının sokaktaki karşılığını bulduğu o eşsiz köprünün yıkılışıdır. Onu 70’lerdeki bilimsel çalışmaları ile 2000’lerdeki 'network' analizleri arasında kategorize ederek yalnızlaştırmaya çalışmak, aslında yönelttiği sarsıcı iktidar eleştirilerini örtbas etme çabasından başka bir şey değildir. Bir yanıyla Sartre gibi sembolleşen, diğer yanıyla Bourdieu gibi bilgi otoritesini şahsında hissettiren Yalçın Hoca; cesaretin, inadın ve entelektüel iştahın 'İstanbul mutfağı' tadındaki o devasa külliyatını bizlere miras bıraktı. Bugün onun 'solosu' sona ermiş olabilir; ancak fikirleri, Isaac Newton’un deyimiyle daha uzağı görmemizi sağlayan bir devin omuzları olarak artık 'koro'nun sesinde yaşamaya devam edecek</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yalcin-hocanin-ardindan-1775663213.webp">
                        <figcaption>Yalçın Hoca’nın ardından</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransa’da çokça vakit geçirmiş olan Yalçın Küçük’ün, Jean-Paul Sartre’ın ölümünün ardından yaptığı teşhisi, bugün ben onun için yapmak istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin yaşayan son kamusal aydını Yalçın Küçük, aramızdan ayrıldı. Onunla birlikte büyük kamusal aydın figürü artık bu diyardan göçtü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sözleri ses getiren, onun deyimiyle putları yıkan bir ikonoklast aydınımızı kaybettik. “Aydın” kelimesinin hâlen anlamlı olduğu çevrelerde, onun etkisinin kolaylıkla ölçülebileceğini düşünmüyorum; zannedildiğinden fazla olduğunu düşünüyorum. Yeni tanıştığınız bir akademisyen, bazen bir öğretmen, bazen bir güvenlik görevlisi, bazen bir esnaf ya da bir öğrenci size Yalçın Küçük göndermesi yapabiliyor ve onun fikirlerini tartışıyor. Sahi, böylesi sınıflar ve kimlikler arası bir aydın profili Türkiye’de kaç tane oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fikirleriyle kamuyu aydınlattığı gibi, en önemli vasfının bambaşka bakış açıları getirmek olduğunu düşünebiliriz. Herkesin odaklandığı noktalara değil, başka açılara yerleşen ve derinleştiren görüşüyle Yalçın hoca, bunları kamusal aydının vasıflarıyla birleştirdi: cesaret ve inat. Zannediyorum bu özellikler çok nadir bulunan erdemler ve herkese nasip olmuyor. Bu yönleriyle bütüncül bir aydın figürüyle karşı karşıya olduğumuzu henüz hayattayken biliyorduk. Ölümünün ardından daha çok hatırlayacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sartre misali bir sembol olduğunu düşünüyorum. Sembollere ihtiyacımız var; bugünün dünyasında buna “rol model” diyorlar. Bir zamanların Che Guevara’sı gibi. Dara düştüğünüzde hatırladığınız, düştüğünüz yerden kalkarken tutunduğunuz fikirler ve insanlar bunlar. Kolay yetişmiyorlar. Bu açıdan, hem otoriter hem de demokrat olduğu iddia edilen ama son derece totaliter rejimler tarafından sevilmeyen ve derdest edilmek istenen aydın tipidir. Hiçbir iktidar karşı düşünceyi sevmez, çok azı katlanır. Sembolleşen karşıtlık ise bu rejimler için korkulan bir rüya gibidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve o sembol, Yalçın hoca aramızdan ayrıldı. Ama fikirleri burada. Onun dağıldığını düşünmüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle derdi kitaplarında, çok sevdiği klasik müzik ve operaya referansla: “Devrimci bir bilim insanı olarak sözlerim ve rolüm solodur, ama günü geldiğinde koronun içine karışmak istiyorum.” Fikrin, cesaretin ve inadın toplumsallaşması anlamındadır bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizler büyürken çoğumuza ilham oldu. Onun gibi olmak istiyorduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biliyor musunuz, bilgi otoritesi olmak psiko-bireysel etkileri olan bir fenomendir. Onunla karşılaştığınızda davranışlarınızı kontrol edemeyebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Henüz Paris’te doktoramı yaptığım sırada, benim için en az Yalçın Küçük kadar etkili olan Pierre Bourdieu’nun mezarını ziyaret etmek istemiştim. Ünlü Père Lachaise Mezarlığı’nın sırtlarında, uzak bir noktada, hiçbir sembol ya da ayrıcalık taşımayan mezarını bulmak çok zordu. Arıyordum ve birden mezar taşını gördüm; donakaldım. Evet, Bourdieu hayatta değildi ama fikren onun otoritesini hissediyordum; saygımdan hareket edemedim. Yalçın hocada da bu otorite fazlasıyla vardı ve kamusal aydın olmak biraz böyledir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalçın Küçük’ü beğenmeyenler dahi bir noktayı asla reddedemezler: Onun düşünsel hayatımıza olan katkısı ve yazdığı sayısız kitap. Öyle böyle kitaplar da değildi yazdıkları. Kitap yazanlar, tez yazanlar iyi bilir; o fikirleri bağlamak, tutarlı hâle getirmek, yepyeni bakış açılarını örmek ve derinleşmek zaman, yürek ve enerji ister. Hele ki kaynakçada Rusça, Farsça, Türkçe, İngilizce ve Fransızca gibi diller varsa.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hani bir İstanbul mutfağı vardır; farklılıklarla zenginleşmiştir ve müthiş bir tat bırakır ağzımızda. İşte onun kitapları da bir tür İstanbul mutfağı tadına sahiptir; entelektüel iştah barındırır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok mu övdüm hocayı? O kadar fazla çıkar güdüsü ve o güdüyle sarmalanmış küçük insan var ki etrafta, bu sembole tutunmamız ve onu yaşatmamız gerekiyor. Bu da biz geride kalanlara bir ödev olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun erimde…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocanın ölümünün ardından X’e şöyle bir baktım. Ne kadar etkilediğini ve ölümüne rağmen yaşamaya devam edeceğini görüyorsunuz. En sevmeyenler bile hakkını iade ediyor. Bu da son dönemlerde X’te, X ahalisi tarafından taarruza maruz bırakılmış önemli şahsiyetleri getirdi aklıma. Orhan Pamuk gibi. Daha şimdiden pek iyi hatırlanmıyorlar ahali tarafından. Sağ cenahta büyümüş ve olgunluğunu kazanmış bir gazeteci büyüğüm bana bir gün Türkiye’de solun vicdan olduğunu söylemişti. Entelektüel ahali vicdanı da öyledir ve kontrol edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocanın ölümü bana bir şey gösterdi: Doğru işi yaparsan, cesur olursan, inadında ısrar edersen, sevmeyenin ve ayağını kaydırmak isteyenin çok olur; ama uzun erimde —ki hoca derdi ki “in the long run we are all dead” (uzun erimde hepimiz öleceğiz)— toplum sana bir şekilde sahip çıkar. Koro gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocayla ilgili bir kitap yazmalıyım belki de, çünkü söylemek istediğim çok şey var. Ama ne zaman ne mekân buna yeterince izin vermiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hangi kitapları?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siz hiç Yalçın Küçük okudunuz mu? Şöyle bir kinayeyle gelir cevap: “Hangi kitapları? 70’lerde yazdığı mı, 2000’lerde yazdığı mı?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir adama yapılmış en büyük haksızlıklardan biri bu olabilir. Burada bir sınıflandırmaya gidilerek fikirlerinin önemi ve etkisi çevrelenmeye çalışılıyor. “70’lerde yazdıkları bilimseldi, 2000’lerde magazinel oldu, delirdi” demeye getiriliyor. Ve deniyor da bizatihi. Bu sınıflandırmanın ve 2000’lerde yazdığı kitaplara yapılan bu değerlendirmelerin bir örtbas çabası olduğunu düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tezler eseri, Türkiye’yi anlamak isteyen her bir vatandaş ve özellikle gençler tarafından okunmalıdır. Tabii ki tenkit gözlüğünüzü çıkarmadan. Küçük’ün yazdıkları kendi perspektifidir ve her kitap gibi, bu kitaplara da bir insanın zihninde gezindiğiniz gerçeğini hatırlayarak yaklaşmalısınız. Gerçek bilgi, biz insanlardan ve hayatlarımızdan asla bağımsız değil. Bunu Albert Camus okurken farketmiştim, bir anda onun zihninin içinde oradan oraya vurulduğumu hissedip, kitabı bir yana koyup, derin bir nefes almıştım. İllüzyonlar sandığımızdan daha etkilidir üzerimizde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda yazdığı kitaplara gelecek olursak, açıkçası ben 2013 sonrasında Yalçın hocayı okumayı bıraktım. Çünkü çok okumuştum ve yeni diyarlara yelken açmam gerektiğini biliyordum; yoksa sadece onun zihninde gezinen biri olacaktım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yine de magazinel bulunan ve sahte bilim olarak adlandırılan çalışmalarını da okumamış değilim. Bunlar çoğunlukla Türkiye’de Sabetaycı varlığını, Türkiye’ye kazanımlarını ve götürülerini ortaya çıkarmayı amaçlayan kitaplardı. Soner Yalçın’ın kitaplarıyla hayatımıza fazlasıyla girdiği düşünülen Türkiye’deki Sabetaycı network için aslında başka kitaplar da yazıldı. Tabi çok daha bilimsel bir yerden Harvard’da yazılmış Cengiz Şişman’ın doktora tezini buna eklemeliyiz. Ayrıca Sabetay Sevi’nin kim olduğunu merak edenlere Gershom Scholem’in yazdığı biyografiyi okumasını öneririm. Detaylarla dolu müthiş bir kitap. Ve zannediyorum bu konuda ilk etraflı network analizini yapan Tayfun Er’’di. O açıdan Ergüvaniler kitabının hakkını vermek gerekiyor. Bildiğim kadarıyla ilk olarak yazan odur. Akrabalık ağları üzerinden tanıdığımız ya da tanımadığımız seçkinlerimizin bu elit network’ten olduğu ifade ediliyordu, biyografilere dayanarak. 16 yaşında ilk olarak Efendi kitabını okuduğumda “Ne olmuş yani?” demiştim. Dün Yahudiydiler, bugün Müslüman ve anladığım kadarıyla da Cumhuriyet kadroları ile sermaye grupları arasında ziyadesiyle vardılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kitapların anti-semitizm yani ırkçılık barındırdığına dair çok yoğun eleştiriler olmuş o dönemde. Olmuş diyorum çünkü biz o zaman halısahada top koşturan, iki kızla daha sinemaya gitmek için yanıp tutuşan veletlerdik bu kitaplar yayınlandığında. Ancak sonraları kitapları okuduğumda ben ne ırkçılıkla ne anti-semitizmle karşılaşmadığımı rahatlıkla ifade edebilirim. Söz gelimi Yalçın Küçük ırkçı olamayacak kadar enternasyonalist ve sosyalist biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küçük, kanaatimce başka bir şey anlatmaya çalışıyordu: Türkiye’de belirli sosyal ağlar, bilim, sanat, siyaset ve spor alanlarında fırsatları eşit biçimde dağıtıyor muydu? Yoksa zaman zaman kendi içlerine kapanarak dışarıdan gelen aktörlerin önünü kesebiliyor muydu? Bu tür sorular, iktidarın ve imkânların nasıl örgütlendiğini anlamak açısından önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hoca bence bunu söylemişti. Magazinel bulunan, deli saçmalığı olarak işaretlenen ve yerin dibine geçirilen öz fikir buydu. Bir siyaset bilimci olarak direksiyonunda kim oturuyorsa otursun bu sorunun son derece meşru olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bu bir iktidar sorusu. Doğal olarak rahatsız edecekti ve etmişe de benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tezler nasıl rahatsız ettiyse, bu kitapları da rahatsız edecekti. Tıpkı AKP kadrolarını ve muhafazakarları eleştirdiği son yıllarda yazdığı kitaplar gibi. Hepsinin kökeninde koyu bir iktidar eleştirisi ve değiştirme isteği vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O açıdan bugünden baktığımda önce kendime soruyorum: Bunu tartışmayacaksak neyi tartışacağız? Meleklerin cinsiyetini mi? Sabahtan akşama sadece AKP’yi mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlerin sayesinde</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, Türkiye’nin ilginçlikleri bitmez. Ve Yalçın hoca bu konu ve diğer birçok konuda yaptığı sayısız tartışma ve kitapla düşünsel hayatımızda önemli bir miras bıraktı. Dediğim üzere, tenkit ve öz farkındalık sadece onun kitapları minvalinde değil bütün düşünsel unsurlarda devrede olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve hangi kitapları sorusuna eşlik eden müstehzi gülüşlere aldanmadan canla başla çalışan ve üreten bu aydının bütün kitaplarını ve eserlerini okumanızı öneririm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O artık yerini koroya bıraktı. Cismen artık bizimle değil ama fikirleri bizimle yaşayacak, büyüyecek, elenecek, değişecek, farklı formlara bürünecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sir Isaac Newton’un dediği üzere “daha uzağı görebildiysem, devlerin omuzlarında durduğum içindir”. Biz de Küçük sayesinde birçok alanda çok daha uzağı görebildik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Allah hocaya rahmet eylesin; bize de en az onun kadar cesaretli ve inatçı olmayı nasip etsin.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/romanya-yazilari-2-cavuseskunun-sarayi-13033</link>
            <category>GEZİ</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Romanya Yazıları (2): Çavuşesku’nun sarayı</h1>
                        <h2>Çocukluk anılarında yer eden o devasa yapının, yıllar sonra bir megalomani anıtı olarak yeniden keşfi... 20 kilometrelik koridorları, altın süslemeli salonları ve cephesine sonradan takılan klimalarıyla Çavuşesku'nun sarayı, mutlak gücün kibrini ve yıkılışın kaçınılmazlığını aynı anda haykırıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/romanya-yazilari-2-cavuseskunun-sarayi-1775593195.webp">
                        <figcaption>Romanya Yazıları (2): Çavuşesku’nun sarayı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:left"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seneler önce, ben daha epey bir çocuktum, annemle Bükreş’e gelmiştik ama kaç gün geçirdiğimiz, nerelere gittiğimiz aklımdan tamamen çıkmış, daha doğrusu o tatile dair “Çavuşesku’nun devasa sarayı” haricinde hiçbir şey hatırlamıyorum, o da muhtemelen o güne kadar gördüğüm en büyük yapılardan biri olduğu için.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonra bir daha Bükreş’e hiç gitmedim -geçen zaman içinde sadece Romanya’nın Babadağ tarafına gittim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zaten bu Romanya biraz da bu yüzden kendine özgüdür, aslında ciddi bir yüzölçümüne sahip olsa da yol üstü değildir, gelip geçerken uğramazsınız, Balkan ülkesidir ama bir o kadar da değildir, Romanya deyince aklımıza Karpatlar gelir, ama Karpatlar da bize uzaktır -iki anlamda da.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">JW Marriott’taki odamın penceresinden bakınca, biraz uzakta ama yürüyüş mesafesinde, Çavuşesku’nun beni çocukken hayli etkileyen bin küsur odalı sarayını görüyordum, tek boş günümün sabahını bu sarayı gezmeye ayırdım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Otelden saraya yürürken karşımıza evvela Milli Katedral -Catedrala Nationala- çıkıyor, yenilerde yapılmış, güzel, estetik, zarif diyebileceğim bir yapı değil, içine bakmadım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayın girişine ulaşmak için aynı cadde üzerinde biraz daha yürümemiz gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Saraya bakınca gözüme ilk çarpan cephedeki klimalar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Böyle bir binayı klimalarla delik deşik etmek herhalde intikam almanın bir yoludur diye düşündüm.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşesku’nun sarayı deyip duruyorum ama şimdiki adı Parlamento Sarayı -Palatul Parlamentului- ne amaçla kullanıldığı anlaşılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayın bulunduğu yerde eskiden bir mahalle varmış ama iki dünya savaşı arasındaki dönemde buraya bir katedral inşa etmek istemişler, yapımına başlanmış ama bir yere varmadan savaş çıkmış, mahallenin bir bölümü bu esnada yıkılmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1977’de burada bir deprem olmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1974’te Cumhurbaşkanı seçilen -ondan önceki dokuz sene boyunca da Komünist Parti’nin lideriydi- Çavuşesku burayı meclise çevirmeye karar verince -1984- çözüm için aklını çok zorlamadı, herkesi kovalayıp mahalleyi dümdüz etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">20 bin işçi çalıştırıldığı saray, büyüklükte dünyada ikinci -birincisi, Pentagon- ama ağırlıkta zirvede.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşeskular bu sarayda hiç oturamadılar çünkü komünizm yıkıldığında bina hâlâ tamamlanamamıştı ama sonları bu sarayda geldi, meşhur balkon sahnesi, Çavuşesku zulmünün bitişiydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Binanın içine girip koridoru yürüdükten sonra art-deco tiyatro salonuna geldik; 5 tonluk avizelerin aydınlattığı 600 sandalyeli bu tiyatro salonu da hiçbir zaman tasarlanan amacına uygun kullanılmamış, siyasi tartışmaların merkezi olmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayın neredeyse tamamı Romanya yapımıymış -rehberin dediğine göre, yüzde 99.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-07%20at%2014_14_03.jpeg" style="height:300px; width:400px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üst kata çıkıyoruz ama kot farkından ötürü aslında zemindeyiz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşeskuların en sevdiği ressam olan Sabin Balaşa’nın tabloları asılıydı duvarlarda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romanyalıların Theodor Aman ya da Nicolae Grigorescu gibi ressamları varken Sabin Balaşa’ya bayılmak tam da Çavuşeskulardan beklenecek bir davranış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayda hepsi Romanya’dan getirtilen 900 bin metreküp meşe -hepsi el işlemeli-, 1 milyon metreküp mermer kullanılmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zaten dünyanın en ağır idari binası olmasını bu yoğun mermer kullanımına borçlu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nadir bulunan beyaz mermer haricinde, pembe, kırmızı, bej ve siyah mermer hemen her yerde karşınıza çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Salonlardan birine Nicolae Iorga’nın adı verilmiş; Iorga, Romanya için çok önemli bir adamdı, çok sayıda alanda çok sayıda ürün verdi: tarihçiydi, yazardı, siyasetçiydi, başbakanlık yapmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1940’ta bir siyasi suikastle öldürüldü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu salon Çavuşesku’nun çok sevdiği I. Carol’un Peleş Sarayı’nı andırıyormuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Duvarlarda ve perdelerde ipek kullanılmış, süslemelerde ise altın.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Saraydaki 220 bin metrekare halının tamamı Romanya’da dokunmuş ama çok büyük oldukları için parça parça getirilmiş ve burada dikilmiş, dikiş izleri bugün bazı yerlerde görülüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ana giriş kapısının olduğu yerde Şeref salonu var, ama merdivenler müthiş, Çavuşeskular karşılıklı merdivenlerden inerek konuklarını karşılayacakları için kusursuz olmasını istemişler, birkaç kere yıktırıp yeniden yaptırmışlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnşa esnasında Çavuşeskular hemen her hafta saraya gelip teftiş ediyor, en ufak bir kusur bulurlarsa baştan…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">2008’deki NATO Zirvesi burada düzenlenmiş, Costa Gavras burada film çekmiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Titulescu salonu ise “pembe salon” olarak geçiyor, malum, pembe hiçbir bayrakta kullanılmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-07%20at%2014_13_01.jpeg" style="height:467px; width:350px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Titulescu, iki dünya savaşı arasında Romanya siyasetine yön veren isimlerin başında geliyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayın bugünlerde sadece dörtte üçünün kullanıldığını, eğer bütün avizeler yakılırsa sarayın elektrik harcamasının küçük bir şehrinkine denk düşeceğini, koridorlarının kabaca 20 kilometre tuttuğunu öğrendim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşeskular bir gün bile oturamayacakları bu binayı kimbilir ne büyük hayaller içinde yaptırırken aslında kendi mezarlarını kazdıkları akıllarının ucundan bile geçmiyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşesku, işte bu binanın restorasyonda olduğu için gezmeye kapalı olan balkonunda halka sesleniyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Derken, yuhalamalar başladı, bir kişi bin kişiye, bin kişi onbinlere dönüştü, cesaret bulaşıcıydı ve Çavuşesku ilk kez zorbalığının bir yere varmayacağını gördü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Helikopterle kaçmaya çalıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yakalandı, yargılandı, eşi Elena’yla birlikte idam edildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve, bunların hepsi dört günde oldu.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hurmuz-bogazinin-kapatilmasi-jeopolitik-dinamikler-kuresel-enerji-krizi-ve-uluslararasi-guvenlik-13032</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hürmüz Boğazı’nın kapatılması: Jeopolitik dinamikler, küresel enerji krizi ve uluslararası güvenlik</h1>
                        <h2>Küresel ekonomi 1970’ler sendromuna geri mi dönüyor? Günlük 20 milyon varil petrolün piyasalardan silinmesiyle patlayan fiyatlar, enflasyon dalgaları ve Batı'da başlayan 'enerji tayınlaması', Hürmüz ablukasının yıkıcı gücünü ortaya koydu. Bu kriz, yenilenebilir enerjiye geçişi ve alternatif ticaret koridorlarını çevresel veya ticari bir tercih olmaktan çıkarıp en üst düzey 'milli güvenlik' meselesine dönüştürüyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hurmuz-bogazinin-kapatilmasi-jeopolitik-dinamikler-kuresel-enerji-krizi-ve-uluslararasi-guvenlik-1775589996.webp">
                        <figcaption>Hürmüz Boğazı’nın kapatılması: Jeopolitik dinamikler, küresel enerji krizi ve uluslararası güvenlik</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel jeopolitiğin en hassas fay hatlarından biri olarak kabul edilen Orta Doğu, 2026 yılının şubat ayı itibarıyla benzeri görülmemiş bir bölgesel savaşın merkezine dönüşmüştür. Uzun yıllardır vekalet savaşları, siber saldırılar ve gizli operasyonlar üzerinden yürütülen İran-İsrail “gölge savaşı”, 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’daki stratejik ve askeri hedeflere yönelik başlattığı doğrudan hava saldırılarıyla yeni bir aşamaya geçmiştir. İran dini lideri Ali Hamaney’in bu operasyonlarda hayatını kaybetmesi, çatışmanın doğasını tamamen değiştirmiş ve Tahran yönetimini <em>varoluşsal bir güvenlik doktrini uygulamaya</em> sevk etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu varoluşsal tehdit karşısında İran, konvansiyonel askeri kapasitesinin teknolojik sınırlılıklarını asimetrik bir kozla dengelemeye yönelmiş ve tarihsel süreçte sıklıkla dile getirdiği “Hürmüz Boğazı’nı kapatma” tehdidini eyleme dökerek uluslararası deniz trafiğini durdurmuştur. İran’ın bu hamlesi salt bir askeri manevra olmanın çok ötesinde, uluslararası sistemi doğrudan hedef alan, küresel ticareti felç etmeyi amaçlayan bir jeo-ekonomik savaş stratejisidir. Bu çalışma, boğazın kapatılmasını 2026 savaşının ikincil bir cephesi olarak değil, çatışmanın uluslararasılaşmasını sağlayan ana eksen olarak ele almakta ve bu stratejik dar boğazın ablukaya alınmasının meydana getirdiği zincirleme tepkileri incelemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hürmüz Boğazı’nın Jeopolitik ve Tarihsel Arka Planı</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı, Umman Denizi'ni Basra Körfezi’ne bağlayan ve en dar noktası yalnızca 33 kilometre (21 mil) genişliğinde olan kritik bir su yoludur. Fiziksel coğrafyası nedeniyle uluslararası sularda seyretmek isteyen büyük petrol tankerlerini yönlendirme rotaları üzerinden İran ile Umman’ın karasularını kullanmaya mecbur bırakmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kriz öncesi dönemde, günde ortalama 20-21 milyon varil petrolün ve sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) küresel pazarlara taşındığı bu rotanın hızlı ve ekonomik bir alternatifi bulunmamaktadır. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Kızıldeniz sahilindeki limanlara uzanan boru hatları bulunsa da bu boru hatlarının günlük taşıma kapasitesi Hürmüz Boğazı’nın büyük hacmini ikame etmekten lojistik olarak çok uzaktır. Uluslararası ilişkiler teorisinde klasik bir <em>dar boğaz/tıkanma noktası</em> olarak tanımlanan Hürmüz, İran için tarihsel bir dış politikanın yönlendiricisi olmuştur. 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı sırasındaki “Tanker Savaşları”, 2011-2012 nükleer program krizleri ve 2019’daki gemi sabotajları, Tahran’ın bu bölgedeki asimetrik deniz gücü kapasitesini test ettiği dönemler olmuştur. Ancak 2026 krizi, sadece bir tehdit veya kısmi taciz boyutunda kalmamış, doğrudan ve fiili bir askeri kapatma eylemine dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>28 Şubat 2026 Kırılması ve Kapatılma Mekanizması</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat 2026’daki ABD-İsrail hava harekatları sonrasında İran’ın misilleme doktrini oldukça sert ve çok boyutlu gelişmiştir. İsrail topraklarına ve ABD’nin Körfez devletlerindeki bölgesel üslerine yönelik balistik füze ile insansız hava aracı (İHA) saldırılarıyla eş zamanlı olarak, DMO Deniz Kuvvetleri boğazdaki deniz trafiğini durdurma operasyonunu başlatmıştır. Hızlı hücum botları, kıyı konuşlu gemisavar füzeler, deniz mayınları ve intihar İHA’larından oluşan asimetrik donanma yapısı, dar boğazı geçilmez bir ateş çemberine çevirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2 Mart 2026 tarihinde, Devrim Muhafızları boğazın düşman ülkelere kapatıldığını ve sadece Tahran tarafından onaylanmış gemilerin geçişine izin verileceğini resmen ilan etmiştir. Başlangıçta ABD ve İsrail bağlantılı gemiler doğrudan hedef alınsa da artan savaş riski, patlayan sigorta maliyetleri ve mürettebat güvenliği endişeleri nedeniyle mart ayı sonlarına doğru uluslararası deniz taşımacılığı şirketleri bölgeden tamamen çekilmiştir. Tanker trafiğinin ilk haftalarda yüzde 70 oranında düşmesi ve 150’den fazla geminin risk almamak adına boğaz girişinde demirleyerek beklemesi, fiili ablukanın başarıya ulaştığının kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran bu süreci sadece geçici bir taktik olarak değil, yasal bir statüko inşası olarak görmektedir. Nisan 2026’da İran ordusundan yapılan “Hürmüz Boğazı özellikle ABD ve İsrail için artık eski düzene dönmeyecek” açıklaması ve parlamentoya sunulan “Basra Körfezi için yeni düzen” taslağı dikkat çekicidir. Bu taslak; boğaz geçişlerinin İran’ın ulusal para birimi (riyal) üzerinden ücretlendirilmesini, İran’a yaptırım uygulayan ülkelere mutlak geçiş yasağı getirilmesini ve bölgede İran egemenliğinin genişletilmesini öngörmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Uluslararası Askeri Yanıtlar ve Suikastlar Diplomasisi</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin can damarı olması, kaçınılmaz olarak sert bir uluslararası askeri reaksiyonu doğurmuştur. ABD öncülüğündeki askeri kuvvetler, 19 Mart 2026’da “Hürmüz Boğazı Seferi” adıyla, deniz ticaret yolunu güvence altına almak için İran’ın deniz unsurlarını, İHA üslerini ve kıyı bataryalarını hedef alan yeni bir operasyon başlatmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu aşamanın en önemli askeri gelişmesi, 26 Mart 2026’da DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Alireza Tangsiri’nin İsrail tarafından düzenlenen bir operasyonla öldürülmesidir. İsrail Savunma Bakanlığı, boğazdaki ablukanın doğrudan mimarı olan Tangsiri’nin öldürülmesini, ABD’nin boğazı yeniden açma çabalarına destek olarak sunmuştur. Ancak bu tür nokta suikastlar, İran’ın komuta-kontrol yapısını zayıflatmak yerine, devlet kademelerindeki radikalleşmeyi artırmış ve diplomatik çözümleri iyice zorlaştırmıştır. Süreç içerisinde ABD Başkanı Donald Trump, İran’a boğazı açması için peş peşe 48 saatlik ültimatomlar vermiş, tehditlerin dozunu artırarak İran’ın stratejik enerji tesislerini yok etme uyarısında bulunmuştur. Tahran yönetimi ise bu tehditlere, enerji tesislerinin vurulması durumunda Yemen’deki Husiler (Ensarullah) aracılığıyla Babu’l Mendeb Boğazı’nı da tamamen kapatacakları şeklinde karşı bir caydırıcılık mesajıyla yanıt vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel Ekonomik Şoklar: 1970’ler Sendromuna Dönüş</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 Hürmüz Boğazı Krizi’nin yarattığı en geniş çaplı yıkım, şüphesiz makroekonomik düzlemde yaşanmıştır. Günlük 20 milyon varilin üzerinde petrolün piyasalardan bir anda silinmesi ihtimali ve tedarik zincirlerinin kopması, petrol fiyatlarında benzeri görülmemiş bir fırlamaya yol açmıştır. Ekonomi tarihçileri ve analistler, durumu 1973 OPEC ambargosu ve 1979 İran İslam Devrimi sırasındaki enerji krizlerinden bu yana yaşanan “en şiddetli şok” olarak tanımlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu şok yalnızca petrol ve doğal gaz fiyatlarını değil, petro-kimya ürünlerinden, alüminyum üretimine, gübre fiyatlarından küresel lojistik maliyetlerine kadar geniş bir emtia ağını vurmuştur. Küresel enerji arzındaki bu daralma, özellikle enerji kaynaklarında dışa bağımlı olan Güney Asya (örneğin Bangladeş, Hindistan) ve Avrupa Birliği ülkelerinde ciddi krizler yaratmıştır. Batılı hükümetler sivil tüketimi kısmak amacıyla “enerji tayınlaması” (energy rationing) önlemlerini devreye sokmuş, yakıt fiyatlarına tavan uygulamaları getirilmiş ve kapatılması planlanan yüksek karbon emisyonlu kömür termik santrallerinin ömrü zorunlu olarak uzatılmıştır. Bu durum, iklim kriziyle mücadele çerçevesindeki küresel “yeşil dönüşüm” hedeflerine de büyük bir darbe vurmuş, enflasyon oranlarındaki ani yükseliş dünya ekonomisinde yeni bir durgunluk korkusunu tetiklemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Uluslararası Deniz Hukuku Bağlamında Kriz</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın Hürmüz Boğazı’nı sivil ve ticari gemilere kapatma kararı, uluslararası deniz hukuku çerçevesinde yoğun ihtilaflara neden olmaktadır. 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) göre, uluslararası seyrüsefere açık olan bu tür kritik boğazlarda sivil ve askeri gemilerin transit geçiş hakkı bulunmaktadır. Bu hak, kıyı devletinin söz konusu geçişleri askıya alamayacağını garanti altına alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, 1982 sözleşmesini imzalamış olmasına rağmen kendi iç hukukunda onaylamadığı için, geçiş rejimini daha kısıtlayıcı olan 1958 Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi’ne veya kendi ulusal yasalarına dayandırma eğilimindedir. Tahran, gemilerin geçişini “zararsız geçiş” statüsünde değerlendirmekte ve İran’ın ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğunu iddia ettiği durumlarda (özellikle savaş hali gerekçesiyle) bu hakkı askıya alabileceğini savunmaktadır. Ancak ABD ve İngiltere gibi küresel deniz güçleri, transit geçiş hakkının uluslararası teamül hukukunun bir parçası olduğunu ve İran’ın eylemlerinin açık bir hukuk ihlali olduğunu vurgulamaktadır. Yine de savaşın sert gerçekliği karşısında hukuki argümanlar işlevsiz kalmış; İngiltere Kraliyet Donanması’nın da kabul ettiği üzere, uluslararası hukukun ne dediğinden bağımsız olarak, güvenlik sağlanamadığı için gemi sahipleri bölgeden uzak durmayı tercih etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sonuç </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nisan 2026 itibarıyla savaş ve abluka tüm şiddetiyle devam ederken, uluslararası toplum bir kilitlenme yaşanmaktadır. ABD, İsrail, İran ve arabulucu bölgesel devletler arasında 45 günlük geçici bir ateşkes ve boğazın yeniden açılmasına yönelik yoğun diplomatik çabalar (özellikle Axios raporlarına yansıyan müzakereler) sürdürülmektedir. Fakat İran makamları, salt geçici bir ateşkes karşılığında Hürmüz Boğazı’nı açmayacaklarını net bir dille ifade etmiştir. Tahran, elindeki bu büyük jeopolitik kozu kalıcı güvenlik garantileri, ABD güçlerinin bölgeden çekilmesi ve siyasi bir zafer elde edene kadar kullanmaya kararlı görünmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 Hürmüz Boğazı krizi, zayıf fakat asimetrik kapasitesi yüksek bir aktörün, küresel kapitalizmin en kritik dar boğazını kontrol ederek süper güçleri ve uluslararası toplumu nasıl felç edebileceğini tarihsel bir netlikle ortaya koymuştur. Kısa vadede bu ablukanın kaldırılması ancak ve ancak büyük tavizlerin verileceği geniş çaplı bir diplomatik antlaşmayla veya çok daha yıkıcı, bölgesel sınırları aşan tam ölçekli bir konvansiyonel savaşla mümkün olabilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orta ve uzun vadede ise bu önemli tecrübe, küresel ekonomi-politiğin gidişatını temelden etkileyecektir. Tüketici ülkeler ve küresel şirketler, fosil yakıtlara ve Orta Doğu’nun istikrarsız jeopolitiğine olan bağımlılıklarını sorgulamak zorunda kalacaklardır. Yenilenebilir enerji kaynaklarına ve nükleer enerjiye geçiş, artık yalnızca bir çevre politikası değil, en üst düzey bir milli güvenlik meselesi olarak ele alınacaktır. Aynı zamanda, deniz ticaret rotalarının güvenliği ve alternatif koridorların (örneğin Kalkınma Yolu projeleri, Türkiye üzerinden geçen boru hatları) inşası ivme kazanacaktır. Sonuç itibarıyla 2026 savaşı ve Hürmüz ablukası, sadece Orta Doğu’nun siyasi haritasını değil, 21. yüzyılın küresel enerji ve güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren tarihi bir dönüm noktası olmuştur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bas-terorist-13031</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Baş terörist*</h1>
                        <h2>Paul Krugman, Trump'ın İran'ın sivil altyapısını (elektrik santralleri ve köprüler) eşzamanlı yok etme tehdidini, siyasi hedefler için masumlara şiddet uygulamayı içeren "terörizm" tanımıyla (ABD'nin kendi kurumlarının tanımıyla) birebir örtüştüğünü savunuyor. Krugman'a göre bu şiddet vaadi bir güç gösterisi değil; aksine, ABD ordusunun devasa ateş gücüne rağmen Hürmüz Boğazı'nı açmadaki stratejik çaresizliğinin ve zayıflığının bir itirafı. Yazar, olası savaş suçlarını önlemek için Amerikan ordusundaki üst düzey komutanları "yasadışı emirlere" direnmeye, siyasileri ise partici hesapları bırakıp bu gidişata karşı çıkmaya çağırıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bas-terorist-1775589610.webp">
                        <figcaption>Baş terörist*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çirkin gerçekle yüzleşme vaktimiz geldi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ICE'a (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) göre –evet, bildiğimiz ICE– terörizm, "belirli bir ideolojiyi ilerletmek amacıyla insanlara veya mülke yönelik şiddet veya şiddet tehdidini içerir." Resmi web sitesi şu şekilde devam ediyor: "Teröristler amaçlarına ulaşmak için kimi incittiklerini veya öldürdüklerini umursamazlar."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer Donald Trump'ın pazar günü Truth Social'da paylaştığı yukarıdaki gönderiyi henüz okumadıysanız, okumak için bir dakikanızı ayırın. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*Donald J. Trump*&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">@realDonaldTrump&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Salı günü Enerji Santrali Günü ve Köprü Günü olacak; hepsi tek bir günde, İran’da. Bunun gibi bir şey olmayacak!!! Boğazı açın lan siz manyak herifler, yoksa Cehennem’de yaşayacaksınız – İZLEYİN SADECE! Allah’a hamdolsun. Başkan DONALD J. TRUMP</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">05 Nisan 2026, 08:03</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Medyadaki yumuşatılmış ve aklanmış tasvirlere güvenmeyin. Sonra da bana Trump'ın, kendi yetkililerinin yaptığı terörist tanımına mükemmel bir şekilde uymadığını söyleyin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bana onun davasının haklı olduğunu, İran rejiminin şeytani olduğunu söylemeyin. Teröristler her zaman bunu söyler ve bu bazen doğru olsa bile, terörizm amaçlarından ziyade araçlarıyla –siyasi hedeflere masumlara şiddetle saldırarak ulaşma girişimiyle– tanımlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Trump'ın tam olarak yaptığı şey de bu: İstediği olmazsa sivil altyapıya saldırmakla tehdit ediyor. Ve Trump temel hizmetleri –elektrik santrallerini!– hedef almaktan bahsettiğine göre, bu sadece mülke değil, aynı zamanda insanlara yönelik de bir saldırı tehdididir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar gününün ilerleyen saatlerinde Trump Axios'a verdiği demeçte, ABD'nin İran ile "derin müzakereler" yürüttüğünü söyledi. Böyle bir şeyin yaşandığına şüphe ettiğim için beni bağışlayın. Ancak sözlerine devam ederek, salı gününe kadar bir anlaşmaya varılmazsa "oradaki her şeyi havaya uçuracağını" ifade etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tehditleri, askeri hedeflere saldırıyormuşuz gibi bir bahaneye bile sığınmadan savurdu; bırakın eylemlerinin yol açacağı ölüm ve acılardan pişmanlık duymayı, aksine bundan zevk alıyor gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bir kez daha düşününce, Trump'ın bir şiddet tehdidinde bulunduğunu söylememeliyim; o şiddet vadediyor. Bu iğrenç gönderi bir müzakere stratejisinin parçası değil, zira ne de olsa İran'ın Hürmüz Boğazı'nı yarın akşama kadar açma ihtimali sıfır. İran rejimi istese bile boğazı bu kadar kısa sürede neredeyse kesinlikle açamazdı: Herkesin hemfikir olduğu üzere, İran'daki askeri kontrol, ABD ve İsrail'in liderlik kadrosunu hedef alan saldırılarının etkilerini sınırlamak amacıyla yerel komutanlara dağıtılmış durumda. Dolayısıyla Tahran'dakilerin, isteseler bile, tüm İran ordusuna bu kadar kısa bir süre içinde geri çekilme emri vermelerinin hiçbir yolu yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette geri çekilmek de istemiyorlar, çünkü İran'ın kazandığını düşünüyorlar. Her ne kadar bunu asla itiraf etmeseler de, Trump ve çevresindekiler de öyle düşünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü terörizm zayıfların stratejisidir. Aşırılık yanlılarının, askeri harekat veya suç teşkil etmeyen diğer yollarla amaçlarına ulaşma yeteneğinden yoksun olduklarında başvurdukları şeydir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte Trump ve yetkilileri kendilerini tam da bu noktada buluyorlar. Güçlü bir ordu devraldılar (ki bu orduyu hızla zayıflatıyorlar), ancak devasa ateş gücüne rağmen bu ordu Hürmüz Boğazı'nı normal trafiğe açacak imkanlardan yoksun. Bu yüzden Trumpçılar, Amerika'nın hedeflerine ulaşmasında hiçbir işe yaramayacak olsa bile, masum sivillere acı ve ölüm dayatmaya hazırlanıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendi koyduğu süre dolduğunda ve Boğaz hala kapalı kaldığında Trump'ın ne yapacağını bilmiyorum. Muhtemelen o da bilmiyor. Ancak devasa boyutta savaş suçları işlemeyi vadediyor. Trump'ın yakın çevresinde yer almayan ve herhangi bir nüfuza sahip olan herkesin görevi, onu durdurmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En acil olarak, askeri yetkililer yasadışı emirlere itaat etmeme hakkına ve görevine sahip olduklarının bilincinde olmalıdır. Bu noktaya, özellikle de bu kadar hızlı gelmiş olmamız inanılmaz ama işte buradayız. Hatırlayacağınız üzere Amiral Alvin Holsey, iddialara göre sözde uyuşturucu teknelerine yönelik yasadışı saldırılara taraf olmayı reddettiği için aralık ayında istifa etmişti. Trump'ın şimdi yapacağını söylediği şey ise bundan katbekat daha kötü. Ve üst düzey subayların savaş suçlarına katılmayı reddetmesi, bu kötülüğü başladığı yerde durdurabilecek tek şey olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir zamanlar onurlu olan ordumuzun ne derece yozlaştığını işte şimdi öğreneceğiz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ordunun ötesinde, Amerika'daki her bir politikacı, hatta söylemeye cüret edeyim her bir kamuoyu figürü, Trump'ın kendi adlarına hareket etmediğini açıkça belirtmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump'ın tamamen raydan çıktığını bilen –ki çoğu biliyor– Cumhuriyetçilerin, parti içi ön seçimlerde rakiplerini destekleyebileceği korkusuyla ona boyun eğmeye devam etmelerinin zamanı değildir. İnsan, siyasetin o kanadında hala birkaç gerçek vatanseverin kaldığını umut ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratların, dış politika konusunda sessiz kalmalarını ve sadece market fiyatları hakkında konuşmalarını tavsiye eden stratejistleri dinlemelerinin zamanı da değil. Zira bu, aslında kötü bir siyasi tavsiyedir: Kamuoyunun Kongre'deki Demokratları küçümsemesi, onların zayıf ve etkisiz olduklarına dair algılarla yakından ilgilidir ve Trump'ın cani deliliğini görmezden gelmek bu algıyı yalnızca güçlendirecektir. Kaldı ki, her geçen gün daha da popülaritesini yitiren bu savaşın halkı "bayrak etrafında toplama" (rally-around-the-flag) gibi bir etkisi de olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak her halükarda, siyasi hesaplar vatandaşlık görevinin arka planında kalmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şu anda korkunç ama inkar edilemez bir gerçek var ki, Amerika'nın terörist bir başkanı va r. Ve tüm dünya bunu biliyor. Ancak dünyaya onun bir sapma olduğunu, bizim terörist bir ulus olmadığımızı göstermek için hala bir şansımız var. Bunu, bizi biz yapan değerleri her zaman olduğu gibi savunarak yapabiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Paul Krugman (Ekonomist, akademisyen, köşe yazarı ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibidir. )</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazı, Paul Krugman’ın Substack hesabında bugün (6 Nisan 2026) yayınlanan tam metnidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Makale Linki:&nbsp;https://paulkrugman.substack.com/p/the-terrorist-in-chief</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> İlyaz Buzgan</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bankalar-tas-yesin-13030</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bankalar taş yesin</h1>
                        <h2>Bankalar taş yesin diyerek teknolojiden insan emeğine ortaya konulan çabaya karşı gösterilen ve hiçbir meslek grubuna reva görülmeyen tutumun arkasında uzun yıllara dayalı popülizm yer alıyor. Türkiye sermaye birikiminde geri kalmaya devam ederken küçük çıkarlar peşinde Bankacılık ve Bankacı emeği değersizleşiyor. Türkiye’de hiçbir sorun nedensiz doğmuyor</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bankalar-tas-yesin-1775580925.webp">
                        <figcaption>Bankalar taş yesin</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sosyal Medya’da ve özellikle X’te kimi zaman yoğun, kimi zaman daha seyrek olsa da hiç bitmeyen bir Banka Linci’ne tesadüf ediyorsunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Akademisyenlerin de yoğun biçimde destek verdiği ve ağırlıkla kişisel deneyime dayanan isnatlar ve aşağılamalarla Bankacılık hayır hasenat için bilabedel hizmeti sonsuz bir hizmet standardı ile vermediği için yerden yere vuruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankacılık lincinde Top1’de paramı vermediler yer alıyor. Öğlen yemeğini yiyip, metroyla ya da gemiyle yapılan bir seyahat sonrasında öğleden sonra saat 3 gibi varılan Şube’den size göre küçük bir miktarın çekilememesi Bankanın büyük günahları sıralamasında en tepede yer alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle durumlarda Sliding Doors filminde Bankacıdan randevu alarak görüşebilen müşteri gelir aklıma.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Size göre küçük olan miktar ATM’den çekilemeyecek kadar büyüktür aslında. Muhtemelen kayıt dışı altın ya da yeni moda fiziki gümüş alırken vergi ödememek için nakit para gerekir. Bankaya parayı nakit getirmediğinizi hatırlamanıza gerek yoktur. Siz nakit istiyorsunuz Banka da vermeye mecburdur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın zamandaki şikayetlerden biri de hesabına gelen parayı alamayan bir beyefendinindi. DTH’a gelen döviz havalesi olduğunu söylememişti ama biz öyle anladık. Parayı hesaba düştüğü gibi talep ediyordu. Oysa Banka için o paranın valörü dolmamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pek çokları Bankacılığı ilkokuldan beri bildiklerini söyleceklerdir. Valör falan da neymiş. Para paradır, kaymedir, pankınottur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer itiraz da parayı aynı banka şubeleri arasında havale ettik 8 lira 15 lira aldılar şikayeti. 15 liraya sakız alınmamasının önemi yok da Banka taş attı da kolu mu yoruldu. Bizden neden para alıyor. Para buradaydı oraya gitti. Tuşa basmanın bedeli mi olur?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankanın paraları güvenle ilettiği teknolojik altyapının bir kıymeti bulunmaz. O zaten kuruludur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu aralar listede kredi alamadım, kredi vermediler pek fazla yok. Dünya rekoru faizlerden kredi almaya çalışanların çoğu zaten sadece finansal okuryazarlıkta değil hayatın eğitim seviyesinde de geride kalanlar çoğunlukla.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiçbir profesör devasa faizin üstüne bir de %30 vergi verip kredi kullanmadığı için bu konulardan yakınmıyor. Oraları veri kabul ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer tarafta işini sürdürmek için krediye gereksinim duyan ticari firmalar da çoktan “Çaresiz İş Adamı” modunu açtı. Kredi büyüme sınırına takılan bankalar ortalama bir ayın birkaç günü dışında kredi veremez konumdalar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorunlar paramı alamadım diye X’İ birbirine katan Banka eleştirmenlerinin gündemine çok girmez. Esasen bir konudaki sorun neden bir başka sorunun gerekçesi olsun da diyebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Bankaların kazandığı her kuruşun haram olduğu konusundaki düşünce muhalefetle iktidarın nadiren buluştukları bir mutabakat noktası olarak kollektif bilinçte yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arkası gelmeyen Medusa’nın Salı belgeselinin açılış cümlelerinden biri özelleştirme furyasında Bankaların da yer aldığı şeklindeydi. Oysa ki Bankalar bırakın özelleşmeyi Kamu ekonomisinin tam merkezine yerleştiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk solu/Muhalefetin eksik kaldığı ve manipülasyona açık olduğu finansal bilgi eksikliğinin en bariz örneği özelleştirme listesini ezbere okumaktır<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankacılık sektörüne birlikte adım attığım sonrasında yollarımızın ayrıştığı Alpan İnan’ın yakın zamanda Bankaların karlılığını analiz ettiği yazının ana fikri “kâr”ın kredinin annesi olduğu gerçeği idi<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ekonomisinde uzun süredir devam eden baskıcı sistem içinde ne kadar kar etsen de büyüme sınırına takılan kredi hacmini dikkate aldığımızda tereddüt yaratsa da Bankalar kar etmedikleri takdirde ülkede finansal sistem de dar boğaza girer ve kaynak talep edenlerin eli boş kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankaların hiçbir sektörle mukayese edilemeyecek denli denetime ve düzenlemeye tabi oldukları, aldıkları her kuruş gelirin sınırının devletçe belirlendiği bir yapıda Bankaları eleştirmenin arkasında bilgisizliğin cesareti yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Durumu; Bankalara yapılan bir şikayetin cevaplanma süresi için günlerle kısıt konmuşken, vizeyi değil vize randevusunu alamayan vatandaşlar için dert anlatacak kamusal bir merci olmamasının ironisiyle mukayese etmek gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankalar taş yesin diyerek teknolojiden insan emeğine ortaya konulan çabaya karşı gösterilen ve hiçbir meslek grubuna reva görülmeyen tutumun arkasında uzun yıllara dayalı popülizm yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye sermaye birikiminde geri kalmaya devam ederken küçük çıkarlar peşinde Bankacılık ve Bankacı emeği değersizleşiyor. Türkiye’de hiçbir sorun nedensiz doğmuyor<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>

<div>
<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/medusanin-sali-ve-cevapsiz-kalan-soruya-dair-10948" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/medusanin-sali-ve-cevapsiz-kalan-soruya-dair-10948</a></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> <a href="https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/bankalarin-2025-yili-karlari/878394" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/bankalarin-2025-yili-karlari/878394</a></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a> <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-2025-para-nerde-araba-nerde-12043" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-2025-para-nerde-araba-nerde-12043</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-13029</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bazı şeyleri aşıp SOLuklanmaya ihtiyacımız var</h1>
                        <h2>Anadolu bir mermer değil, adeta bir mozaik. Ancak modernizmin tektipleştirici aklı, mozaikten rahatsız olup mermerde diretiyor. 'Seküler Beyaz Türk'ten 'Sünni Türk Erkeği'ne evrilen 'makbul vatandaş' stereotiplerinin dışında kalanlar nasıl ötekileştirildi? Gökkuşağına kin besleyip karanlığı tercih eden monist devlete karşı çoğulcu bir gelecek tasavvuru</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-1775580512.webp">
                        <figcaption>Bazı şeyleri aşıp SOLuklanmaya ihtiyacımız var</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankaralı olanlar bilir, Eskişehir yolu hattı üzerinde internet veya genel olarak telefon çekmez. Bu nedenle düzenli bir şekilde metro kullanan kişilerin kendine ek bir hobi edinmesi gerekir ki yolculuk daha çekilebilir hale gelebilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benim de uzun yıllardır metro yolcuğunda yapmaktan en keyif aldığım şey ya daha önceden kaydettiğim köşe yazılarını okumak veya kitap okumak fakat nispeten soft, siyasi yazılar içeren kitaplar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hususta bi süredir devamlı okuduğum birkaç isim var. Bunlardan biri de solu geleneksel anlamından çıkarıp farklı bir şekilde yorumlayan ve bir dönemin yeni sol siyasetini temsiliyetine soyunmuş ÖDP’nin bünyesinde yer almış Ufuk Uras.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın zamanda yeniden basılan, ‘’Kurtuluş Savaş’ında Sol’’ isimli kitabını okudum, güzel bir çalışma olmuş fakat, özellikle de bi süredir post-modernizm çalışırken, bu kitapta Türkiye soluna dair beni de aydınlattığını düşündüğüm birtakım şeyler buldum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kitap ilk meşrutiyetten başlayıp Anadolu’daki sol hareketleri tahlil ediyordu. 68’lere baktığımızda kimlik hareketini de içerisine alan bir solu görmek zordur. Evet buradan Kürt Hareketi çıkmıştır, belli başlı aydınlar etrafında oluşan bir kadın hareketi de vardır fakat Batı’da ortaya çıkan ve popülerleşen akımların topraklarımıza geç gelmesinden kaynaklı, kimlik hareketini de içerisinde barındıran bir sol da ülkemizde kendini çok sonraları göstermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TİP’in özellikle Mehmet Ali Aybar’ların Doğu Mitingleri düzenlemesi aslında o dönem solunun emek-sermaye veya işçi-kapital bazlı siyasetini nispeten aştığını gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bile gözlemlediğim bir şey var ki o da şu: kendisini solun herhangi bi fraksiyonunda tanımlayan veya solun herhangi bi fraksiyonunu benimsediğini söyleyen insanların birçoğu konu, kadın veya LGBT+ hareketine geldiğinde, hele hele konu etnik temelli siyaset yapan hareketlere geldiğinde bi anda öfkelenmesi veya direkt olarak post-modernizmin solu zedelediğini söylemeleri. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En çok duyduğum veya karşılaştığım ifadelerden birisi de bunlar sosyalist görünümlü liberaller tabiri. Bu tabirin kullanıldığı kişiler ise daha demokratik, ezilen kimliklerin de hak savunuculuğunu yapan, aslında batıda 60’lı yıllarda ortaya çıkmış fakat ülkemizde 90-2000ler civarında siyasal ve kamusal alanda yer bulmuş bir sol. Aslında yeni sol da diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni sola önceden yazdığım bir yazımda uzun uzadıysa değinmiştim. Frankfurt Okulu’ndan çıkan, modernizmin kişilere dayattığı monizmi aşan, iki dünya savaşından sonra büyük hezimetlerin, psikolojik ve toplumsal kırılmaların ardından ortaya çıkan bir sol.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Şu anda yeni sol ülkemizde kendisine biraz CHP’de biraz TİP’te ve demokratik Kürt hareketinde yer buluyor yani DEM/HDP geleneğinde. Türkiye’de zaten ortodoks marksist sol hiçbir zaman parti bazında potansiyelini bulamadı, bunu derken bu sol hareketi suçlar bir noktadan asla yazmıyorum. Mustafa Suphi’lerin TKP’sinin, erken cumhuriyet dönemi Türkiye solunun ve Kürt solunun akıbeti belli maalesef. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında bu yazıyı yazmaya iten sebeplerden bir tanesi de dünyada popülist sağ/aşırı sağ yükselirken (en azından bu söylem birçok kişinin diline pelesenk olmuşken) Mamdani, Rob Jetten, Hannah Spencer, Catherine Martina Ann Connolly, Cem Özdemir ve Pedro Sanchez gibilerin seçim başarısı elde etmiş veya halihazırda edebiliyor olması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alternatif sağ ortaya çıkmadan, popülist aşırı sağ (özellikle de AfD) bu oy oranlarını yükseltmeden önce Avrupa’daki neredeyse her ülkede siyaset iki ana aktör üzerinden dönüyordu. Muhafazakâr merkez sağ veya liberaller ve sosyal demokrat merkez sol. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel ısınma, çevre sorunları, göçmen akışı, Avrupa’daki multikültürel yapı yakın vadede iktidara gelecek potansiyeli olmasa bile ki, 2021 AB Parlamentosu seçimlerinde inanılmaz bir başarı gösterdiler, aktör ortaya çıkardı: Yeşiller. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayatta birçok şeyin antagonizma yarattığını düşünürüm. Bu yüzden alternatif sol alternatif bir sağ da üretti. Bugün belki alternatif sağ ve yeni solun güçlü olduğu örneğini en rahat İngiltere ve Almanya’da görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herakletiosçu bir şekilde baktığımızda hiçbir şey aynı kalmamakta, hayat bir akış ve değişim içerisinde. Hiçbirimiz, hiç kimse bu dünyaya da kazık çakmadı. Sistemin kendi partileri, sistemin güçlü partileri, sistem çıkmaza girmişken kan kaybedebiliyorlar. Muhafazakâr/Liberal merkez sağ ve sosyal demokrat merkez sol bu yüzden gerileyebiliyor. Burada asıl yıldızı parlayan, güçlü aktör sistemin pek de alışık olmadığı partiler olabiliyor. Aslında bu da değişimin bize bi göstergesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sistem, aydınlanmadan bu yana şekillenen, euro-centric, monist ve evrenselci reflekslere sahipti. Modernizm dediğimiz şey disipliner gözetim toplumunu oluşturdu ve kitleleri bu yöntemle dize getirdi. Bunu yaparken de en önemli silahı monizmdi aslında yani kişilerin tektipleştirilmesi. Modern ulus devlette ve 80’ler sonrası neo-liberal yönetimlerde bunu rahatlıkla görebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik ve özgür bir toplumun önündeki en büyük engel kuşkusuz modern ulus devletin bu kadar ön planda olması. Bu hususta modern ulus devlet aydınlanma aklından feyz aldığı için kendine evrensel birey modeli inşaa ediyor. Bizim ülkemizde bu evrenselleştirilmiş ve normalize edilmiş insan modeli ilk başlarda seküler, eğitimli beyaz Türk modeliydi. Daha sonraları muhafazakar-milliyetçi merkez sağ daha dominant olmaya başladıkça bu stereotip seküler, sünni beyaz Türk oldu. Şu anda ise Sünni Türk erkek diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Monist reflekslerle oluşturulan bu stereotiplerin dışarısında kalan kimlikler ise öteki olarak tanımlanıyor. Dominant olanın ötekisi. Maalesef sosyolojik olarak bizim toplumumuz çokkültürlü fakat çokkültürcü olmayan bir toplum. Anadolu bir mermer değil adeta mozaik. Fakat algılayış biçimi olarak modernizmin etkisine o kadar kapılmışız ki kendimizden olmayanı hemen ötekileştiriyoruz. Mozaikten rahatsız olup mermerde diretiyoruz. Gökkuşağına kin besleyip karanlığı tercih ediyoruz. Çoğulcu, demokratik ve özgür bir geleceği tasavvur etmeyi değil içerisine battığımız bataklığı güzelliyoruz. Belki de bu yüzden bazı şeyleri aşıp soluklanmaya ihtiyacımız var.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/gurultulu-sessizlik-anne-baba-kiz-kardes-erkek-kardes-13028</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Gürültülü sessizlik: Anne, baba, kız kardeş erkek kardeş</h1>
                        <h2>Birbirimizi duymadığımız masalardan neden kalkmıyoruz? Jarmusch'un son filmi üzerinden ailenin; bir sığınak ya da savaş alanı olmaktan çıkıp derin bir 'mesafe'ye dönüştüğü o nötr ama ağır boşluğu konuşuyoruz. Sesin olduğu ama temasın olmadığı hayatlara dair, çözümsüz ama tanıdık bir yüzleşme.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gurultulu-sessizlik-anne-baba-kiz-kardes-erkek-kardes-1775579655.webp">
                        <figcaption>Gürültülü sessizlik: Anne, baba, kız kardeş erkek kardeş</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Masa da masaymış ha</em><br />
<em>Bana mısın demedi bu kadar yüke</em><br />
<em>Bir iki sallandı durdu</em><br />
<em>Adam ha babam koyuyordu.”</em></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Edip Cansever</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jim Jarmusch’un son filmi <em>Father Mother Sister Brother</em> (<em>Anne Baba Kız Kardeş Erkek Kardeş</em>) aileyi, yani benim çenemin en düşük olduğu konuyu, odağına alıyor. Yeni yıl yazılarına bile bir yolunu bulup aileyi dağıtmayı iliştiren biri olarak bu kez ters köşe yapıp o kurumu teğet geçmeye niyetliyim. En azından deneyeceğim. Daha çok, birbirimizi duymadığımız, hatta duymaya da pek niyet etmediğimiz, bu çağın içinden söz üretmeye çalışacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son yıllarda aynı masada oturup başka yerde olduğumuz günlerden geçiyoruz. Cümlelerin kurulduğu, birinin bir şey anlattığı ve diğerinin cevap verdiği ama aslında kimsenin kimseye değmediği masalar… Sesin olduğu ama temasın olmadığı masalar. Bazen de tam tersinin olduğu masalar: sesler birbirine değer, diyaloglar tenis topu gibi havada gidip gelir. “Evet,” dersiniz, “şimdi oldu.” Kendinizi o anın içinde hissedersiniz. Sonra bir rüzgâr çıkar, top uçar gider. Geriye, o tanıdık şey kalır: gürültülü bir sessizlik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jim Jarmusch sineması yıllardır tam olarak bu hissin etrafında dolaşıyor. Onun karakterleri hiçbir zaman dramatik kopuşların insanları olmadı. Daha çok, hayatın biraz kıyısında kalmış, ritmi bir yerden kaçırmış insanlar. Ne tam dışarıdalar ne de gerçekten içeride. Bir şekilde varlar ama o varoluş hep yarım. Onun sinemasında hikâyeden çok hâl vardır. Bir yere varılmaz, bir şey çözülmez. İnsanlar konuşur ama o konuşmanın içinde bir eksiklik kalır. O eksiklik de filmin asıl malzemesidir zaten. Bu yüzden <em>Anne Baba Kız Kardeş Erkek Kardeş</em>, ilk bakışta çok basit görünen bir yerden başlasa da, aile, aslında en zor sorulardan birine giriyor:&nbsp;<strong>Birbirimizi duymadığımız masalardan neden kalkmıyoruz? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film üç parçalı bir yapı kuruyor ama bu parçalar bir bütün oluşturmuyor. Daha çok birbirine değmeden geçen hayatlar gibi. ABD’nin kırsalında bir baba, Dublin’de bir anne, Paris’te iki kardeş. Aynı hikâyenin içindeler ama aynı duygunun içinde değiller.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman da öyle işliyor zaten. Herkesin zamanı başka. Birinin geçmişi hâlâ çok canlı, diğerinin bugünü bile bulanık. Bir yerde çay çoktan soğumuş, başka bir yerde çocukluk hâlâ buzdolabında saklanıyor. Ortak bir an yok. Belki de film tam olarak bunu söylüyor: birlikte yaşamak, aynı zamanı paylaşmak anlamına gelmiyor. Bu da aile fikrini ilginç bir yere çekiyor. Çünkü alıştığımız anlatılarda aile ya bir sığınaktır ya da bir çatışma alanı. Burada ikisi de değil. Ne büyük kavgalar var ne de büyük sarılmalar. Daha zor bir şey var: <strong>mesafe.</strong> Ve bu mesafe bağırarak değil, sessizlikle kuruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmde en çok dikkat çeken şeylerden biri de bu: insanlar birbirine kötü davranmıyor, ama iyi de davranmıyor. Her şey nötr gibi. Ama o nötrlüğün içinde bir ağırlık var. Sanki herkes bir şey söylemesi gerektiğini biliyor ama ne olduğunu bilmiyor. Jarmusch’un ustalığı da burada zaten. Büyük sahneler kurmuyor; küçük anları uzatıyor. Bir bakış, yarım kalmış bir cümle, bir odada tek başına duran bir insan… Bunları öyle bir yerleştiriyor ki, bir süre sonra film dediğimiz şey tam olarak bunlardan ibaret oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oyunculuklar da bu minimal yapıyı çok iyi taşıyor. Adam Driver yine içten içe kaynayan ama bunu dışarı vermeyen bir karakter çiziyor. Charlotte Rampling neredeyse donmuş bir zarafetle duruyor; sanki zaman ona uğramamış gibi. Cate Blanchett ve Vicky Krieps sahnesindeki o tuhaf yapaylık ise filmi kırmıyor, aksine derinleştiriyor. Indya Moore ve Luka Sabbat ise finalde o sert yüzeyi bir anlığına yumuşatıyor. Çok değil, ama yeterince.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/images%20(30).jpeg" style="height:251px; width:201px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film boyunca tekrar eden küçük şeyler var: anlamsız gibi görünen sorular, yarım kalan diyaloglar, gündelik detaylar. Ama mesele zaten bu “anlamsızlık” hissi. Çünkü hayat da çoğu zaman böyle ilerliyor. Büyük açıklamalar yok. Net cevaplar yok. Sadece olup biten şeyler ve birbirini duymayan insanlar var, buna rağmen masadan kalkmayan...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve film bir noktada kulağına eğilip iki ayrı şey fısıldıyor gibi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeyin bir anlamı olmak zorunda değil.<br />
Ama o duyulmadığın masadan neden kalkmıyorsun?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de bu yüzden film izlerken değil, bittikten sonra yerleşiyor. Çünkü sana bir sonuç vermiyor. Bir duygu ve bir soru bırakıyor. Adını koyamadığın bir şey.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başa dönersek, o masa.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de en zor şey, aynı yerde oturup gerçekten orada olabilmek. Sadece fiziksel olarak değil; zihnen de duygusal olarak da… Jarmusch’un filmi bunu yapamayan insanların hikâyesi değil aslında. Bunu yapmanın ne kadar zor olduğunu kabul eden insanların hikâyesi. Ve o yüzden filmle aranda tuhaf bir yakınlık kuruluyor çünkü bir noktada şunu fark ediyorsun: Sorun onların ailesinde değil.<br />
(Buraya gelmeyeceğim demiştim ama…)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorun, zorunlu masalara oturtan “aile” dediğimiz şeyin kendisinde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de en rahatsız edici olan şu; insan en çok, kalkamadığı masada duyulmuyor. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hemserimiz-kleantes-diyor-ki-13027</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hemşerimiz Kleantes diyor ki…</h1>
                        <h2>Anadolu, sadece Bizans ve İslam’ın değil, evrensel eşitlik idealini savunan Stoa felsefesinin de beşiğidir. Assoslu Kleantes ve Mersinli Khrysippos'un 'Logos' (Evrensel Akıl) anlayışı, Kur'an'daki 'Kelam' ve tasavvuftaki 'Vahdet-i Vücud' ile nasıl bu kadar örtüşebiliyor? Kur'an'da bahsedilen 124 bin peygamberden biri Assoslu bir filozof olabilir mi? Antik çağın bu aydınlık zihinlerini 'pagan zındıklar' diyerek reddetmek yerine, ortak mirasımız olarak kucaklamanın felsefi ve teolojik temelleri.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hemserimiz-kleantes-diyor-ki-1775578964.webp">
                        <figcaption>Hemşerimiz Kleantes diyor ki…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu sayfalarda <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/farabiye-mi-yoksa-allahin-gavurlarina-mi-kulak-verelim-12421">“Farabi’ye mi Yoksa Allah’ın Gavurlarına(!) mı Kulak Verelim?”</a> diyerek ahkam kesen adam, “bu kez pagan bir zındıka kulak verilmesini mi öneriyor?”!</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Her şeyden önce “hemşerimiz olan” o adamın münkir ya da zındıklığı tartışılır. Malum, Kur’an-ı Kerim’de adı zikredilmeyen 124.000 peygamberden söz edilerek, “her iklimde bulunduğuna” inanılır ve Socrates, Aristoteles, Platon gibi düşünürler bu varsayım içine alınır. Behramkaleli (Assos) Kleantes (M.Ö. 331- M.Ö. 232) neden bu kadro içinde bulunmasın?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O dönemlerde Musevilik dışında tek tanrılı din yoktu. Tahrif edilip edilmemesi bir kenara, Eski Ahit, Yeni Ahit, İncil’deki Yahudi Peygamberler dışında tarih kitaplarında başka peygamber ismine rastlanmıyor. Bu adam ve kurucuları arasında olduğu Stoa Felsefesi, “tek tanrıcılık” bağlamında üzerinde durulması gereken yorumları gündeme getirebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün bizim vatanımız olan Anadolu, Ege’nin karşı kıyısı Hellas’tan çok önce görkemli bir uygarlık ve kültür ortamı yaratmıştı. Bugünkü adıyla Behramkale olan Assos, daha M.Ö. VII. Yy’da düzgün sokakları, düzenli evleri, kanalizasyon şebekesi ve görkemli Athena mabediyle Atina’ya fark atıyordu. Grek dünyasının Tanrıça Athena’ ya sunduğu Acropolis’ teki Parthenon 200 yıl sonra inşa edilir ve kentin yaşanabilir hale gelmesi için 100 -150 yıl daha beklemek gerekecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kültür ve uygarlığın beşiğidir Anadolu…Matematikteki başat teoremleri ortaya koyan Thales (M.Ö.624-548) Milet’ li, Pisagor (M.Ö.570-495) Sisamlı’dır. Trigonometriyi geliştirip ay ve güneşin uzaklıklarını ölçmek isteyen Hipparkhos (M.Ö.190-120) İzniklidir. Tarihin Babası olarak anılan Herodot (M.Ö. 484-425) Bodrum; coğrafyayı bilimsel temellere oturtan Strabon (M.Ö.64- M.S.25) Amasya doğumludur. Bilimsel tıbbın kurucusu Hipokrat (M.Ö.460-370) İstanköylü (Kos) olup, tabipler onun öğrencisinin kaleme aldığı yeminle mesleğe başlarlar. Antik dönemlerde başlayan bilimsel tıp geleneğini Dr.Galen (M.S.129-216) adlı Bergamalı hemşerimiz sürdürür. Daha niceleri… Büyük İskender’e “gölge etme başka ihsan istemem” diyerek kafa tutan Diyojen (M.Ö. 412-323) Sinoplu; kâinatın yaratılışını çok tanrılı dinler dışına çıkarak bilimsel temellere dayandırmak isteyen Anaximenes’ler, Aneximandros’ lar, Herakleitos’lar hepsi ama hepsi Anadoluludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">M.Ö. 331 yılında dünyaya gelen Kleantes böyle verimli bir coğrafyanın çocuğudur. Doğduğu belde sade Anadolu’nun değil, Atina’dan gelerek Assos’ta Felsefe Okulu açıp üç yıl kadar eğitim veren Aristoteles kültür ve felsefesinin mirasçısıdır. Botanik biliminin kurucusu Midillili Theophrastus ve Anadolulu (Kalkedon-Kadıköy) Xenocrates’le birlikte M.Ö. 345-346 yıllarında burada eğitime başlayan Büyük Üstat, Atina’daki meşhur Lykeion (Lise- Lyceum) okulunu on yıl sonra açar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Böyle bir kültür birikimi içinde yetişen Anadolulu Kleantes kırklı yaşlara doğru Atina’ya geçerek, Fenikeli-Kıbrıslı Zenon’un (M.Ö. 334-262) kurduğu Stoa ekolüne katılır. Önce mürit, sonra hoca ve üstadının ölümünden sonra 40 yıl kadar yöneticilik görevini üstlenir. Assoslunun yardımcısı da başka Anadoluludur: Mersinli Khrysippos (Krisippos. M.Ö. 279-206)…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugünkü demokratik, hümanist, eşitlikçi ,evrenselci devlet ve hukuk anlayışının temelleri Anadolu’ya dayanmaktadır… Çok tanrı anlayışını ciddi bir şekilde eleştirenler bizim hemşerilerimizdir… Assoslu Kleantes, Mersinli Krisippos ve üstatları Kıbrıslı Zenon… Stoa okulunun ilk kurucuları tüm Helenistik Dönemi etkileyip köle filozof Pamukkaleli (Hierapolis) Epiktetos (M.S. 50-135) ve imparator filozof Marcus Aurelius’u (M.S.121-180) gibi değişik sosyal katmanlardan gelen düşünürlerin doğumuna yol açmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Büyük İskender’le M.Ö.330 yılında başlayıp M.Ö.30 yıllarında kadar uzanan Helenistik Dönemde Stoa felsefesi, özellikle ezilen kitleler açısından büyük itibar kazanır. Baskıya maruz kalan ilk Hristiyanlara Stoa umut verir; Stoa’da<em> logos</em> diye adlandırılan “Söz-Evrensel Akıl” İsa Peygamberle özdeşleştirilir. “Hz. İsa’nın“ <em>bir yanağına tokat atana öteki yanağını uzat </em>“dediği bu inanç kurumsallaşıp ceberrutlaştığında Zenon da, Kleantes de, Krisippos da çöpe atılır, onların yerini köleliği savunan, kadını küçümseyen Platon ve Aristoteles alır. Her iki filozofun önemi ve evrensel düşünce boyutuna katkıları büyüktür ama eşitlik konusunda eleştirel konumdadırlar. Oysa bizim hemşerilerimiz, Kilise Babaları tarafından sınıf temeline dayalı kurumsallaşan dinler karşısında can simidi olmuşlardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Stoa diyor ki…</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Varoluş global bir ateşin, l<em>ogosun</em> taşmasıdır… Taşar ve değişik tezahürler şeklinde biçimsellik kazanır… Varoluşun tezahürleri içinde canlı-cansız, insan-hayvan-bitki, hepsi bir bütünlük arzeder… İslam tasavvufunda Allah-u Teala’nın sudur eylemesi anlayışını anımsatmıyor mu?</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ateş aynı zamanda <em>logos,</em> yani evrensel akıldır, evrensel “sözdür”… Kur’an- Kerim Nisa Suresi 171. ayet aynen şöyledir: “<em>Meryem oğlu Mesih İsa, Allah’ın elçisi ve Meryem’e ulaştırdığı kelimesi-sözü ve O’ndan bir ruhtur…</em>”<em> Logos’</em>u ilk Hristiyanların "kelam anlayışı “içinde Hz. İsa ile özdeşleştirdiğine değindik. Nisa Suresinde “söz” kelimesi sürdürüldüğüne göre burada da Kleantes’i “Kur’an’da adı geçmeyen 124.000 peygamber” bağlamında ele almak mümkün mü?</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tüm bu mülahazalar, felsefe ve Kelam İlmine vakıf, ufku açık İslam Alimlerinin yorumunda sağlıklı hale gelerek Vahdet-i Vücud anlayışı içinde değerlendirilebilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hemşerimiz Kleantes tanrı bağlamında Zeus’ten söz eder ve onun için bir “ilahi”(Hymn) yazar. İlahisinde tek tanrıya methiye gündemde olup diğer tanrılardan söz etmez. Tek tanrının adı bizde Allah, Yahudilerde Yahve, İngilizce de God, Fransızca da Dieu , Grekçe de Zeus’tan bozma Theos’ tur. Her millet kendi diline göre “Tek Tanrıyı” adlandırır. Sonradan Müslüman olan Türklerin Tengri yerine Arapça “Allah’ı” benimsemeleri doğaldır. Arap Hristiyanlar da tanrı karşılığı olarak Allah sözcüğünü kullanmaktadırlar. Önemli olan adlandırma değil kavram ve onun mahiyetidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">"Aklı aracılığıyla , her insan Evrensel Akılla, <em>logosla </em>iletişim içindedir." Bu yaklaşım başta İmam Azam Ebu Hanife olmak üzere İslam düşünürlerinin önemli bir bölümünün kabul ettiği ”İrade-i Külliye ile irade-i cüziye arasındaki” sürekli irtibat anlayışına benzemiyor mu? </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Stoa düşüncesinin” sudur eden<em> logosun” </em>tümel ve bütünsel bir Evrensel Akıl olarak tezahür etmesi, hukuk ve devlet felsefesine yansıyan eşitlikçiliğin esasını oluşturmaktadır. Herkes bu tanrısal bütünlük içinde olduğuna göre efendi-köle, kadın- erkek, farklı kültür, ırk ve inanç ayırımı yapmak varoluşun mantık ve yapısına ihanet anlamına gelir. Bu nedenle hukuk düzenleri ve siyasetin temeli, adaletin içeriğini oluşturan eşitlik ilkesidir. Hukuk düzenleri meşruiyetlerini bu mantıksallığa, yani doğaya ihanet etmeme ölçütüne dayandırmak mecburiyetindedirler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Evrensel Devlet kurma ideali<em> logos </em>bütünlüğünün gerekliliğidir. Felsefe terminolojis ile <em>nomos’un </em>(sosyal, siyasal ve hukuksal düzen) meşruiyet ölçütü<em> fiziz’l</em>e (Varoluşsal doğal düzen) örtüşmesine bağlıdır. Fizisin bütünlük (vahdet) konumunun gereği olarak<em> kozmopolis </em>(evrensel devlet düzeni) kurulmalıdır. Bu yaklaşım Birleşmiş Milletler düşüncesinin öncüllüğü olarak değerlendirilebilir. Aynı görüşü Kant’a 2000 yıl sonra gündeme getirmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hem inanç boyutunda, hem de kültür, uygarlık ve coğrafya bağlamında devamlılık söz konusu ise hemşerimiz Kleantes’e neden sahiplenmeyelim? Çok daha tutucu bir İslam yorumu içindeki Mısır, Firavunlarına sahip çıkıp Kahire’nin önemli caddelerine Ramses, Tutankamon adlarını verebiliyorsa, sevgili Assoslular da denize inen kıvrımlı yola Kleantes’in adını verip heykelini dikmelidirler. Kentin girişindeki Aristoteles heykeliyle birlikte hemşerimize sahiplenmemiz daha anlamlı olmaz mı?</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/erken-secim-ara-secim-ve-chp-13026</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Erken seçim, ara seçim ve CHP</h1>
                        <h2>İktidarın genel kanısı Özel’in blöf yaptığı yönünde" ve "dar bölge seçimini andıran bir siyasal zeminde AKP de en az CHP kadar vekil çıkarabilir" tespitleri, Ankara'daki mevcut güç dengesini okumak açısından son derece kritik. Anayasa Madde 78'in meclis çoğunluğu tarafından bir silaha dönüştürülebilir</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erken-secim-ara-secim-ve-chp-1775577713.webp">
                        <figcaption>Erken seçim, ara seçim ve CHP</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel liderliği Türkiye’nin biran önce erken seçime gitmesi konusunda ısrarcı. Erken seçim talebinin temel dayanağı iktidar bloğunun seçmen çoğunluğunun desteğini kaybettiğine dair tespit. Son yerel seçimde CHP birinci parti çıktı. AKP ile CHP arasındaki oy farkı azalsa da, hala pek çok ankete göre Halk Partisi ülkenin birinci partisi. Muhalefetin iktidara karşı belirgin bir üstünlüğü var. Keza bu okuma belli sınırlar içinde doğru. Ülke başkanlık sistemine geçti. Bu nedenle CHP’nin AKP’den birkaç vekil fazla aldığı bir seçim sonucu o kadar da önemli değil. Başkanlık sistemi koşullarında siyasetin ağırlık merkezi Cumhurbaşkanlığı makamı. Yani Erdoğan’ı yenmek gerekiyor. Bu noktada ise bir çıkmaz var. CHP’nin resmi Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hapiste. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer önemli siyasi figür Mansur Yavaş üzerinde soruşturma ve yargılama baskısı var. AKP-MHP bloğunun adayı Erdoğan. Muhalefetin adayı ise belli değil. Bu nedenle “biz anketlerde öndeyiz” temelli erken seçim talebi siyasal sosyolojik gerçeklerle tam anlamıyla bağdaşmıyor. Ayrıca CHP, bir önceki genel seçimden farklı olarak bir ittifak sistemiyle devam etmiyor yola. Olası bir başkanlık/parlamento seçiminde Kürt hareketi ve sağ milliyetçi muhalefetin ana muhalefetle birlikte hareket etmesinin hiçbir garantisi yok. Ayrıca Erdoğan muhalefetin istediği zamanda değil, kendisi için en avantajlı koşullarda erken seçime gitmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erken seçimin yokluğunda ara seçim meselesi gündeme geldi. Aslında CHP’ye yönelik ilk belediye operasyonlarından bugüne ara seçim talebi çeşitli mecralarda dile getirilmiş, ancak Özel önerilere kapıyı kapatmıştı. Şimdi aynı CHP liderliği ara seçim talebiyle yeni bir siyasal strateji belirlemeye çalışıyor. Öncelikle hukuki duruma değinelim. Yerel yönetimlerde ara seçim/erken seçim gibi bir gündem mevcut anayasal/yasal mevzuat içinde mümkün değil. Belediye başkanı görevi bırakırsa belediye meclisi bir üyeyi başkan seçer. Belediye meclisinde asıl üyelerde bir eksilme olursa partinin yedek üyesi boşluğu doldurur. Yedek üye yoksa oy oranına göre sıradaki yedek üye çağrılır. Sonuç olarak yerel yönetimlerde 5 yıldan önce seçim yenilemek için kanuni değişiklik lazım. CHP’den seçilen pek çok belediye başkanı tutuklu. Yasa belediyede yeniden seçime izin verse ana muhalefet pekala bu olasılığı siyasi iktidara karşı politik bir meydan okumaya dönüştürebilirdi. Ama o yol kapalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TBMM’de ara seçim ise anayasa madde 78 ve milletvekili seçim kanunu 7. maddeye göre mümkün. Üyeliği sora eren vekil sayısı 30’a ulaştığında 3 ay içinde ara seçime gidiliyor. CHP liderliğinin planı 22 milletvekilini istifa ettirerek ara seçimi zorlamak. Ancak bu plan bir dizi soruna gebe. Öncelikle vekillerin istifası tek başına sonuç doğurmuyor. Meclisin istifa kararını salt çoğunlukla onaylaması gerek. Çoğunluk ise AKP-MHP bloğuna ait. Özel’in seçim açıklamasından sonra MHP, DEM ve AKP ara seçime kapıları kapattı. İktidarın genel kanısı Özel’in blöf yaptığı yönünde. Ayrıca CHP’li vekiller istifa ederse genel kurulun istifa ve dokunulmazlık meselesini birlikte ele alması mümkün. Bir anda kendi kalesine gol atmış bir ana muhalefet partisiyle karşı karşıya kalabiliriz. Aynı anda çok sayıda vekilin vekilliği düşürülebilir ve dokunulmazlıklar da kalkabilir. Bu arada AKP’nin CHP’nin hamlesi karşısında daha nüanslı çalışması da mümkün. Ara seçim için gerekli 22 istifadan 20’sini onaylayabilir mesela meclis çoğunluğu. Bu durum da CHP 20 vekilini kaybeder ve ara seçim de yapılamaz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyelim ki, iktidar ana muhalefetin seçim restini gördü ve ülke ara seçime gitti. CHP’nin kaybettiği 22 vekilinin hepsini alması imkansız. İhtimal ki olası bir erken seçimden birinci çıkacak ana muhalefet. Ancak dar bölge seçimini andıran bir siyasal zeminde AKP de en az CHP kadar vekil çıkarabilir. Tabii bu noktada CHP’nin görünürdeki planıyla gerçek niyeti arasında fark olduğunu söyleyen bir yorum da var. Şöyle ki, İmamoğlu’nun henüz hiçbir cezası kesinleşmiş değil. Olası bir ara seçimde İmamoğlu’nu vekil yapmak istiyor olabilir CHP liderliği. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada Özel’in parti turları söylem değişikliğini de beraberinde getirdi. 22 vekil istifasının getireceği sonuçlar yeni yorumlara yol açtı. CHP liderliği ara seçim için 30 vekil sınırına ulaşmaya ihtiyaç olmadığını, mevcut 8 vekil için bile ara seçim yapılabileceğini söyledi. Bu anlatı anayasa, milletvekilliği seçim kanunu ve YSK içtihatlarının bir hayli dışında. İşin asılı ise şu: Ara seçim kararı TBMM iradesine bağlı. Üye tam sayısının %5’i boşa çıktığında bu iradenin gösterilmesi zorunlu. Meclis iradesinin bağlandığı son durum ise bir ilin veya seçim çevresinde vekil kalmaması. Böyle bir şey olursa da ara seçim yapılmak zorunda. Özel’in hedefi eğer İmamoğlu’nu meclise taşımaksa zorlayacağı hüküm bu olmalı. Ancak 1 vekille temsil edilen Tunceli’de mevcut milletvekili DEM üyesi. DEM ise ara seçime sıcak bakmıyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her bir olasılığı tarihsel bir patika olarak görebiliriz. Hangi yolun işlerlik kazanacağı hususu ise kısa sürede açıklığa kavuşacaktır. CHP’nin ara seçim önerisini parantez içine alarak daha derin bir yerden tartışmayı yürütmek de mümkün elbette. Öncelikle CHP’nin söylemiyle eylemi arasında tutarsızlık var. Parti elitleri AKP’yi baskıcı ve otoriter bir rejim kurmakla itham ediyor. CHP liderliğine göre ülkede yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, basın hürriyeti ve adil yarışma koşulları yok. Parti ile devlet arasındaki eklemlenme düzeyi devletin tarafsızlığına zarar veriyor. Dahası siyaset fazlasıyla şahsileşmiş durumda. Ülkeyi yönetme gücü ve yetkisi tüm kurumları pasif bir içeriğe mahkum edecek biçimde tek bir kişiye devredilmiş durumda. Bu analizin olgusal durumu ne ölçüde karşıladığı ayrı bir tartışma konusu. Ama eğer ana muhalefet söylemleştirdiği iktidar imgesi konusunda samimiyse seçim ve meclis gibi konularda daha radikal bir tutum takınmak zorunda. Hem ülkede otoriter bir yönetim var, demokrasi ve hukuk ortadan kalktı deyip hem de seçimlere girmek kendi içinde tutarlı bir pratiğe karşı gelmiyor. Halk Partisi şu ana kadar seçim boykotu ve meclisten tümüyle çekilme seçeneklerini hiç denemedi. Seçimlere katılarak politik hayatı meşru hale getiren kendileri. Şüphesiz ki demokrasilerde her politika belli bir riski içinde barındırır. Tek bir doğru yok. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak CHP’nin söylemi ile eylemi arasındaki uçurum bir inandırıcılık sorununa yol açmakta. Ya Türkiye’deki demokrasi koşulları gerçekten de CHP’nin anlattığı gibi ve ne yazık ki seçimin sonucu önceden belli ya da CHP elitleri bilinçli bir şekilde abartılı bir söylem kullanıyor. Bugün, bu koşullarda dahi ülkede seçim yoluyla iktidar değişikliği mümkünse, ama CHP, AKP’yi iktidardan indiremiyorsa bu sonuç doğru adayı doğru stratejiyle birleştiremeyen muhalefetin tarihsel beceriksizliğinden kaynaklanıyor olabilir. İktidarı abartılı bir şekilde otoriterlikle suçlayan ana muhalefet bu yolla kendi eksik ve yanlışlarının seçim yenilgilerindeki katkısını dikkatlerden kaçırıyor.&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp; </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trumpin-tas-devri-tehdidi-iran-savasi-nereye-gidiyor-13025</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump’ın “Taş Devri” Tehdidi: İran Savaşı Nereye Gidiyor?</h1>
                        <h2>Trump’ın 'İran’ı taş devrine döndüreceğiz' çıkışı, Tahran’a yönelik basit bir öfke patlaması değil, sivil enerji altyapısını ve günlük hayatı bilerek hedef alan yeni bir savaş doktrininin ilanıdır. Bu söylem, Amerikan kamuoyuna zafer vaat ederken, Avrupalı müttefiklere 'yanımda yoksanız yükünüzü çekmem' mesajı veriyor ve Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ekonomiyi eşi görülmemiş bir gerilimin içine sokuyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpin-tas-devri-tehdidi-iran-savasi-nereye-gidiyor-1775502501.webp">
                        <figcaption>Trump’ın “Taş Devri” Tehdidi: İran Savaşı Nereye Gidiyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın televizyon ekranında, “İran’ı ait olduğu yere, taş devrine geri göndereceğiz” cümlesini kurduğu an aslında sadece Tahran’a değil tüm dünyaya sesleniyordu. ABD Başkanı, savaşın 34. gününde yaptığı konuşmada hem “görüşmeler sürüyor” diyerek diplomasiye atıf yaptı hem de İran’ın enerji altyapısını eşzamanlı vurmaktan söz ederek yeni ve daha sert bir aşamaya geçileceğinin işaretini verdi. Bu söylem, İran’la sınırlı bir operasyon anlatısından, toplumu hedef alan ve ülkeyi ekonomik, sosyal ve siyasi bakımdan geriye itme niyetini ima eden bir savaş tasavvuruna geçiş anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çıkış, Amerikan kamuoyuna “zafer ufukta, biraz daha sabredin” mesajı verirken, Tahran’a ise “müzakere et, yoksa yıkımı göze al” baskısı kurmayı hedefliyor. Ancak mesele sadece İran değil, Trump bu mesajda eşzamanlı olarak NATO’ya yükleniyor, Avrupa’yı yeterince destek vermemekle suçluyor ve ABD’nin müttefiklerine ihtiyaç duymadığını söyleyerek savaşın siyasal zeminini yeniden kuruyor. Washington’dan yükselen bu ton, Atlantik İttifakı’nın geleceğini, Ortadoğu’daki dengeyi ve küresel ekonomiyi aynı anda gerilim altına sokuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşanan, klasik bir “rejim cezalandırma operasyonu” olmaktan çıkmış durumda. Trump yönetimi, İran toplumunun enerji altyapısını, üretim kapasitesini ve günlük hayatını hedef alan bir baskı konsepti üzerinden hem Tahran’a hem de isteksiz müttefiklere mesaj veriyor. Bu yüzden “taş devri” sözü bir anlık öfke patlamasından ziyade yeni dönemin risklerini çıplak biçimde gösteren bir siyasi tercih olarak okunmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Trump’ın “Taş Devri” Söylemi: Tehditten Çok Doktrin</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın son konuşmasında altı çizilen konu, askeri hedeflerin kısa süre içinde tamamlanacağı ve önümüzdeki iki–üç haftada İran’a “çok şiddetli darbeler” indirileceği vurgusu oldu. Başkan, İran’ın elektrik santrallerinin ve enerji altyapısının eşzamanlı hedef alınabileceğini açıkça dile getirerek savaşın merkezine sivil hayatı taşıyan bir baskı aracı koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaklaşım, klasik “cerrahi operasyon” dilinden uzak; daha çok, ülkenin modernleşme sürecini geriye itme tehdidi içeren bir cezalandırma mantığına dayanıyor. Üstelik Trump, petrole henüz dokunulmadığını söylerken, bunun bir tercih olduğunu ve isterse İran’ı tamamen ekonomik çöküşe sürükleyebileceğini ima ederek pazarlık masasını da televizyon ekranına taşımış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu söylemin tehlikeli yanı, askeri üstünlüğe güvenen bir liderin, savaş hukukunu ve orantılılık ilkesini söylem düzeyinde dahi geri plana itmesi. “Taş devri” tehdidi İran rejimiyle birlikte, sıradan İranlıyı da hedef alan bir psikolojik savaş unsuru haline geliyor. Bu da gelecekte hesap verilebilirlik tartışmalarını kaçınılmaz kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>NATO’ya Sitem: Müttefiklikten “Yük” Algısına</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın hedefinde yalnızca İran yok. Haftalardır NATO ülkelerine, İran’a karşı yürütülen savaşta yeterince destek vermedikleri gerekçesiyle yükleniyor ve “İran konusunda hiçbir şey yapmadılar, bunu asla unutmayın” sözleriyle Avrupalı başkentleri açıkça teşhir ediyor. Kendi sosyal medya hesabından yaptığı açıklamalarda, ABD’nin NATO’dan hiçbir şeye ihtiyaç duymadığını savunurken, Avrupalı müttefiklerin yıllardır Amerikan güvenlik şemsiyesinden faydalanıp şimdi Hürmüz gibi kritik dosyalarda geri durduğunu öne sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakış, NATO’yu güvenlik ortaklığından çok maliyetli bir yük olarak gören Trump çizgisinin yeni bir versiyonu. İran savaşında “yanımda yoksanız, gelecekte de size borçlu değilim” mesajı, Washington’un bugünkü savaşın yanı sıra uzun vadeli ittifak ilişkilerine de cezalandırıcı bir gözle baktığını düşündürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaya çıkan manzara, transatlantik ilişkilerde kırılganlık yaratıyor. Avrupa’da birçok başkent, İran savaşına doğrudan ortak olmanın kendi kamuoylarında yaratacağı tepkiyi hesaplarken, Washington ise bunu bir sadakat testi gibi sunuyor. Dolayısıyla iki tarafın siyasi takvimi, risk algısı ve kamuoyu baskısı bambaşka yönlere çekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Avrupa’nın “Bu Bizim Savaşımız Değil” Mesajı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği konusunda destek vermeyeceklerini açıklayan NATO ve AB ülkelerini “kötü sınav vermekle” suçluyor. Buna karşın Avrupa’dan yükselen yanıt özetle şöyle: İran’la yürütülen bu savaş, doğrudan NATO savaşı olarak görülmüyor ve Avrupalı hükümetler kamuoylarının tepkisini göğüslemek istemiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya ve İngiltere başta olmak üzere birçok ülkede, İran’a yönelik geniş çaplı askeri operasyonun bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracağı ve göç, enerji fiyatları, iç güvenlik gibi alanlarda yeni dalgalar yaratacağı kaygısı baskın. Bu yüzden, Trump’ın “yanımızda değilsiniz” çıkışı, Avrupa’da daha çok “bu çatışma yanlış zamanda ve yanlış yöntemle yürütülüyor” şeklinde okunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu karşılıklı gerilim, NATO içindeki işbölümünü de sorgulatıyor. ABD, kendini İran karşısında asıl güvenlik garantörü olarak konumlandırırken, Avrupalı müttefikler daha sınırlı angajman ve diplomasi vurgusuyla hareket ediyor. Bu farklılaşma gelecekte ittifakın hangi krizlere, hangi şartlarda müdahil olacağı sorusunu daha sık gündeme getirecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hürmüz, Küresel Ekonomi ve İran Sonrası Dönem</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu siyasi çekişme, dünyanın en önemli enerji rotalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nda yaşanıyor. Birleşmiş Milletler çatısı altındaki değerlendirmeler, Boğaz’daki fiili kesintilerin küresel ekonomide enerji, ticaret ve finans kanalları üzerinden baskıyı hızla artırdığına işaret ediyor. Enerji fiyatlarındaki yükseliş, ticaret hacmindeki zayıflama ve sıkılaşan finansal koşullar özellikle kırılgan gelişmekte olan ülkeleri zora sokuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum İran savaşının jeopolitik bir hesaplaşmanın ötesinde küresel enflasyon, gıda fiyatları ve borçlanma maliyetleri üzerinden milyarlarca insanın hayatına dokunacağını gösteriyor. Eğer çatışma uzar ve Hürmüz’deki risk algısı kalıcılaşırsa, 2026 yılı boyunca küresel büyüme tahminlerinin aşağı yönlü revize edilmesi kaçınılmaz görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın “taş devri” söylemi bu bağlamda iki katmanlı okunmalı. Kısa vadede İran’ın altyapısını hedef alan bir savaş retoriği, uzun vadede ise küresel ekonomiyi sert bir sınava sokan bir belirsizlik kaynağı. İran’ın nükleer kapasitesi, bölgesel nüfuzu ve vekil aktörleri konusunda yaşanan gerilim ABD’nin güç gösterisiyle bir süre bastırılabilir ancak bu süreçte Ortadoğu’nun merkezinde oluşan ekonomik sarsıntı, Ankara’dan Yeni Delhi’ye kadar geniş bir coğrafyada siyasal kırılganlıkları besleyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta, Trump’ın cümlesi kulağa slogan gibi geliyor olabilir fakat arkasında İran toplumunu hedef alan sert bir güvenlik anlayışı, NATO’ya yönelik hesap soran bir siyasi psikoloji ve Hürmüz üzerinden tüm dünyaya yayılan ekonomik bir şok dalgası var. Bu üç boyut birlikte okunduğunda mesele sadece Tahran ve Washington arasındaki bir çatışma olmaktan çıkıyor ve 2026’nın ve muhtemelen sonrasının uluslararası düzen tartışmalarını belirleyecek bir kırılma noktasına dönüşüyor.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yeni-dunya-duzeni-iran-ve-gazze-sadece-baslangic-13024</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yeni dünya düzeni: İran ve Gazze sadece başlangıç*</h1>
                        <h2>Gazze'deki soykırım sadece başlangıç; teknolojik olarak gelişmiş bir barbarlık çağına, güçlüler için kural olmayan yeni dünya düzenine hoş geldiniz. Chris Hedges, Princeton Üniversitesi’ndeki bu sarsıcı sunumunda, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’yu 'antagonistik etnik adalar' şeklinde parçalama planlarını, uluslararası hukukun iflasını ve Batı’nın 'ahlaki sermayesi' olan Holokost’un nasıl bir 'soykırım aklama' aracına dönüştürüldüğünü ifşa ediyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yeni-dunya-duzeni-iran-ve-gazze-sadece-baslangic-1775501901.webp">
                        <figcaption>Yeni dünya düzeni: İran ve Gazze sadece başlangıç*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze'deki soykırım sadece başlangıç. Hoş geldiniz yeni dünya düzenine. Teknolojik olarak gelişmiş barbarlık çağına. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güçlüler için kural yok, sadece zayıflar için var. Hadi bir güçlüye karşı çık, onun keyfi taleplerine boyun eğmeyi reddet; o zaman üzerine füzeler ve bombalar yağar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu deliliği her gün izliyoruz: İran'a karşı savaş, güney Lübnan'ın doymak bilmez bombalanması ve Gazze'deki acı. Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlar hadım edildi, başka bir çağın işe yaramaz uzantılarına dönüştürüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Bireysel hakların kutsallığı, açık sınırlar ve uluslararası hukuk ortadan kalktı. İnsanlık tarihinin şehirleri küle çeviren, esir nüfusları infaz alanlarına sürükleyen, işgal ettikleri toprakları toplu mezarlar ve cesetlerle dolduran en psikopat yöneticileri intikamla geri döndü ve devasa bir ahlaki uçurum yarattılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasa, yerli ve uluslararası mahkemelerde (Uluslararası Adalet Divanı gibi) bir avuç cesur yargıcın çabalarına rağmen küstahça ihlal ediliyor. Yurtdışında vahşet. Yurtiçinde vahşet.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">BBC muhabiri Lucy Williamson, İsrail'in güney Lübnan'ı "Gazze'yi model alarak yani yıkımın bir çıktısı olarak yeniden barışa giden yol" kisvesinde yok ettiğini bildiriyor. Sadece birkaç hafta içinde Lübnan'da 1 milyondan fazla insan yerinden edildi; bu dünyada kişi başına en yüksek mülteci sayısına sahip ülkenin nüfusunun beşte biri. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna Gazze'deki 2 milyon ve İran'daki 3 milyon yerinden edilmiş insanı ekleyin. Toplam 6 milyon insan evsiz kaldı. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, kırk yıldır ABD'nin İran'la savaşması için lobi yapıyor. Önceki Cumhuriyetçi ve Demokrat yönetimler büyük ölçüde Pentagon içindeki şiddetli muhalefet nedeniyle bunu reddetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pentagon, İran'ı varoluşsal bir tehdit olarak görmüyordu ve ABD veya bölgesel müttefikleri için savaştan olumlu bir sonuç öngörmüyordu. Ancak Donald Trump, damadı Jared Kushner ve golf arkadaşı, emlak geliştiricisi Steve Witkoff'tan oluşan beceriksiz müzakere ekibinin teşvikiyle ki her ikisi de ateşli Siyonistler; İsrail'in tuzağına düştü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İngiltere Ulusal Güvenlik Danışmanı Jonathan Powell, son ABD-İran görüşmelerine katılmıştı ve Kushner ile Witkoff'u "İsrail varlıkları" olarak nitelendirdi. Ulusal Terörle Mücadele Merkezi direktörü Joseph Kent, savaşa itiraz ederek istifa etti ve istifa mektubunda şunu yazdı: “İran ulusumuz için yakın bir tehdit oluşturmuyordu ve bu savaşı İsrail'in ve onun güçlü Amerikan lobisinin baskısı nedeniyle başlattığımız açıktır.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın Şubat 28'de başlamasından beri İran'a yönelik kamuoyu gerekçesi sürekli değişti. İran'ın nükleer programını bitirmek için mi? Balistik füze programını engellemek için mi? Marco Rubio'nun dediği gibi, İsrail vurmaya karar verince ABD varlıklarını güvence altına almak için önleyici saldırı mı? İran hükümetinin kitlesel sokak protestolarında yüzlerce hükümet karşıtı protestocuyu öldürmesi nedeniyle mi? Rejim değişikliği mi? İran'ın sözde devlet destekli terörizmini durdurmak mı? Yoksa bunlar başka bir şeyin kılıfı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kesin olan şu ki, İsrail ve ABD rejim değişikliği istiyor. Ama burada ABD ve İsrail'in yolları ayrılıyor gibi görünüyor. İsrail ayrıca Irak, Suriye, Libya ve Lübnan'da olduğu gibi İran'ın fiziksel olarak parçalanmasını, ülkenin düşman etnik ve dini adalara bölünmesini, özünde İran'ı başarısız bir devlete dönüştürmeyi istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran'da Farslar nüfusun yaklaşık %61'ini oluşturuyor, çeşitli azınlık gruplar (çoğu zaman devlet baskısı gören) kalan %39'u oluşturuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu etnik gruplar arasında Azeriler, Kürtler, Lorlar, Beluçlar, Araplar ve Türkmenler; dini azınlıklar olarak Sünniler, Hristiyanlar, Bahailer, Zerdüştler ve Yahudiler var. İran'ın antagonistik etnik ve dini adalar şeklinde parçalanması, İsrail'i bölgenin hakim gücü haline getirir; komşularını doğrudan işgal etmese bile vekiller aracılığıyla kontrol edip boyunduruk altına almasını sağlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, uzun zamandır arzulanan “Büyük İsrail” hayali için gereklidir. Ayrıca yabancı devletlerin İran'ın dünyanın ikinci en büyük doğalgaz rezervlerini ve küresel petrol rezervlerinin %12'sini kontrol etmesini mümkün kılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail'in Filistinlilere, Lübnanlılara ve şimdi İranlılara karşı haçlı seferi, Holokost sırasında 6 milyon Yahudi'nin yok edilmesiyle meşrulaştırılıyor. Ama Küresel Güney'de, özellikle Filistinliler arasında şu gerçek gözden kaçmıyor: Holokost araştırmacılarının neredeyse tamamı Gazze'deki soykırımı kınamayı reddetti. Holokost'u araştıran ve anan kurumların hiçbiri bariz tarihsel paralellikleri kurmadı veya bu kitlesel katliamı lanetlemedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Holokost araştırmacıları, birkaç istisna dışında, gerçek amaçlarını ortaya koydu: İnsan doğasının karanlık yönünü ve hepimizin kötülük yapmaya yatkınlığını incelemek değil; Yahudileri ebedi kurban olarak kutsallaştırmak ve İsrail'in yerleşimci sömürgeciliğini, apartheid ve soykırım suçlarını aklamak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Holokost'un gasp edilmesi, Filistinli kurbanları “Filistinli oldukları için” savunamaması, Holokost çalışmalarının ve anıtlarının ahlaki otoritesini paramparça etti. Bunlar soykırımı önlemek için değil, gerçekleştirmek için; geçmişi anlamak için değil, bugünü manipüle etmek için araçlar olarak ifşa oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Holokost'un yalnızca İsrail ve Siyonist destekçilerinin tekeline ait olmadığına dair en ufak bir kabul bile hızla bastırılıyor. Los Angeles Holokost Müzesi, “ASLA TEKRAR YALNIZCA YAHUDİLER İÇİN OLAMAZ” yazan bir Instagram paylaşımını gelen tepkiler sonrası sildi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyonistlerin elinde “Asla tekrar” yalnızca Yahudiler için geçerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aimé Césaire, Sömürgecilik Üzerine Söylev’inde Hitler'in yalnızca “beyaz adamın aşağılanması” nedeniyle özellikle zalim göründüğünü yazar; Avrupa'ya daha önce yalnızca Cezayir Araplarına, Hindistan'ın “coolie”lerine ve Afrika'nın zencilerine ayrılmış sömürgeci yöntemleri uyguladığını söyler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tazmanya Aborjin nüfusunun neredeyse tamamen yok edilmesi, Almanların Herero ve Namaqua katliamı, Ermenilerin başına gelenler, 1943 Bengal kıtlığı dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill'in Hinduları “hayvani bir halk, hayvani bir din” olarak nitelendirmesi Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombalarının atılması, “Batı uygarlığı” hakkında temel bir şeyi gösterir. Soykırım bir anomali değildir; Batı “uygarlığının” DNA'sına kodlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Langston Hughes şöyle demişti: “Amerika'da zencilerin faşizmin eylem halini anlatmaya ihtiyacı yok. Biz biliyoruz. Kuzey Avrupa üstünlüğü teorileri ve ekonomik baskı, bizim için uzun zamandır gerçekliktir.” Naziler Nürnberg Yasalarını hazırlarken, onları Siyahları oy hakkından mahrum bırakan Amerikan yasalarını model aldılar. Amerika'nın ABD topraklarında yaşayan Kızılderililere ve Filipinlilere vatandaşlık vermeyi reddetmesi Alman faşistlerinin Yahudilerden vatandaşlığı geri almasına örnek oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika’nın (ırklar arası evliliği suç sayan) ırka karışma yasaları Alman Yahudileri ile Aryanlar arasındaki evlilikleri yasaklamaya ilham verdi. Amerikan hukuk sistemi, %1 oranında bile Siyah kanı taşıyan herkesi Siyah sayıyordu (“bir damla kuralı”). Naziler ise ironik şekilde daha esnek davrandı ve üç veya daha fazla nesilde Yahudi büyükanne/büyükbabası olan herkesi Yahudi saydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Meksika, Çin, Hindistan, Avustralya, Kongo ve Vietnam gibi ülkelerde sömürge projelerinin milyonlarca yerli kurbanı, Yahudilerin mağduriyetinin “eşsiz” olduğu yönündeki boş iddialara sağırdır. Onlar da holokostlar yaşadı, ama bu holokostlar Batılı failleri tarafından küçümsendi veya kabul edilmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail, Hristiyan faşistlerin ve aşırı sağın kendi ülkelerinde yaratmak istediği etnonasyonalist devletin somutlaşmış halidir; siyasi ve kültürel çoğulculuğu, yasal, diplomatik ve etik normları reddeden bir devlettir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail, aşırı sağ tarafından hayranlıkla karşılanır çünkü insani hukuku bir kenara atmış ve “insan kirleticileri”nden toplumunu “temizlemek” için ayrım gözetmeyen ölümcül güç kullanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Holokost'un “eşsiz” olarak çarpıtılması Primo Levi'yi rahatsız etmişti. Levi 1944-1945'te Auschwitz'de tutulmuştu ve Auschwitz'te Hayatta Kalmak kitabını yazmıştı. Levi, apartheid devleti İsrail'in ve onun Filistinlilere muamelesinin keskin bir eleştirmeniydi. Shoah'ı “tükenmez bir kötülük kaynağı” olarak görüyordu; “bu kötülük, hayatta kalanlarda nefret olarak devam eder ve herkesin iradesine rağmen binbir şekilde ortaya çıkar: intikam susuzluğu, ahlaki çöküş, inkâr, yorgunluk ve teslimiyet olarak” diye ekler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Levi, “nuans ve karmaşıklığı reddeden” Siyah-Beyazcı Maniheizmi kınıyordu. “İnsan olaylarını çatışmalara, çatışmaları düellolara, biz ve onlar'a indirgeyenleri” lanetliyordu. “Toplama kamplarındaki insan ilişkileri ağı basit değildi; iki bloka yani kurbanlara ve zalimlere indirgenemezdi.” Düşmanın dışarıda olduğunu, ama aynı zamanda içeride de olduğunu biliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mordechai Chaim Rumkowski, “Kral Chaim” olarak bilinirdi; Polonya'daki Łódź gettosunu Nazi işgalcileri adına yönetmişti. Getto bir köle çalışma kampına dönüşmüş, Rumkowski ve Nazi efendilerini zenginleştirmişti. Muhalifleri ölüm kamplarına sürgün etmişti. Kız ve kadınlara tecavüz etmiş, tacizde bulunmuştu. Sorgusuz sualsiz itaat talep etmişti. Zalimlerinin kötülüğünü somutlaştırmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Levi için o, benzer koşullarda çoğumuzun dönüşebileceği şeyin bir örneğiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“[H]epimiz Rumkowski'de yansırız, onun belirsizliği bizimdir, ikinci doğamızdır; kilden ve ruhtan yoğrulmuş melezleriyiz,” diye yazmıştı Levi; Boğulanlar ve Kurtulanlar kitabında. “Onun ateşi bizim ateşimizdir; Batı uygarlığımızın ‘borular ve davullarla cehenneme inen’ ateşi ve onun sefil süsleri, sosyal prestij sembollerimizin çarpık bir görüntüsüdür.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Rumkowski gibi biz de güç ve prestij karşısında öylesine büyüleniriz ki temel kırılganlığımızı unuturuz,” diye devam etmişti Levi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İster isteyerek ister istemeyerek güçle uzlaşırız; hepimizin getto içinde olduğunu, gettonun duvarlarla çevrili olduğunu, getto dışında ölüm lordlarının hüküm sürdüğünü ve yakında trenin beklediğini unuturuz.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Levi, kurban ile zalim arasındaki çizginin jilet kadar ince olduğunu anlamıştı. Hepimiz gönüllü cellat olabiliriz. Yahudi olmak veya Holokost'tan kurtulmuş olmak doğuştan ahlaki kılmaz. Bu nedenle Levi İsrail'de istenmeyen kişiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyonistler Holokost ve Yahudi devletinde amaç, anlam ve silinmez bir ahlaki üstünlük bulur. 1967 savaşından sonra İsrail Gazze, Batı Şeria (Doğu Kudüs dahil), Suriye'nin Golan Tepeleri ve Mısır'ın Sina Yarımadası'nı ele geçirince, Amerikalı sosyolog Nathan Glazer'in onaylayarak gözlemlediği gibi, İsrail “Amerikan Yahudilerinin dini” haline geldi. Holokost onların “ahlaki sermayesi” oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avrupalı tarihçi Charles S. Maier “Ustalaşılamaz Geçmiş” kitabında şöyle yazar: “Yahudi acısı tarif edilemez, iletilemez olarak gösterilir, ama her zaman ilan edilmesi gerekir. Yoğun şekilde özeldir, sulandırılmamalıdır; ama aynı zamanda kamusaldır ki zarif toplum suçları onaylasın. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok özel bir acı kamusal mekanlarda kutsanmalıdır: Holokost müzeleri, anıt bahçeleri, sürgün yerleri ki bunlar Yahudi değil, sivil anıtlar olarak adlandırılır. Ama Holokost'un gerçekleştiği yerden uzak bir ülkede, örneğin ABD'de bir müzenin rolü nedir? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Acı çeken insanları birleştirmek mi, yoksa Yahudi olmayanları eğitmek mi? ‘Burada da olabilir’ diye hatırlatmak mı? Yoksa bazı özel ayrıcalıkların hak edildiğini mi ilan etmek? Özel bir keder aynı anda kamusal bir yas nasıl olabilir? Ve eğer soykırım kamusal bir yas olarak sertifikalandırılırsa, başka özel yasların da haklarını kabul etmemiz gerekmez mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">”Eşsiz acı, eşsiz hak talep eder.İsrail'in “var olma hakkı” adına işlediği her suç, bu eşsizlik adına meşrulaştırılır. Sınır yoktur. Dünya siyah-beyazdır; Nazizm'e karşı bitmeyen bir savaş vardır . Nazizm kime karşı çıkıldığına göre şekil değiştirir. Bu kana susamışlığa karşı çıkmak antisemit olmak, Yahudilere yönelik yeni bir soykırımı kolaylaştırmak anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu basit formül yalnızca İsrail'in çıkarlarına değil, kendi soykırımlarını da örtbas etmek isteyen sömürgeci güçlerin çıkarlarına hizmet eder. Nazi Holokost'unun kutsallaştırılması tuhaf bir takas imkanı sunar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;İsrail'i silahlandırmak ve finanse etmek, BM kararlarını ve yaptırımları engellemek, Filistinlileri ve destekçilerini şeytanlaştırmak, Yahudilere destek ve Holokost'taki kayıtsızlığa kefaretin kanıtı haline gelir. İsrail de buna karşılık Batı'yı Holokost sırasındaki kayıtsızlığından ve Almanya'yı suçu işlemekten arındırır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya bu uğursuz ittifakı kullanarak Nazizmi Alman tarihinin geri kalanından özellikle Alman Güneybatı Afrika'sında (şimdiki Namibya) Nama ve Herero'ya karşı işlenen soykırımdan ayırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrailli tarihçi ve soykırım araştırmacısı Raz Segal şöyle yazar: “Bu sihir, İsrail Filistinlilere soykırım uygularken Filistinlilere karşı ırkçılığı meşrulaştırır. Holokost'un eşsizliği fikri, Holokost'a yol açan dışlayıcı milliyetçiliği ve yerleşimci sömürgeciliği sorgulamak yerine yeniden üretir.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Stockton Üniversitesi Holokost ve Soykırım Çalışmaları programının direktörü Prof. Segal, 13 Ekim 2023'te Gazze savaşına dair “Bir Ders Kitabı Vakası” başlıklı makale yazmıştı. Holokost'ta ailesini kaybetmiş bir İsrailli Holokost araştırmacısından gelen bu kınama çok yalnız bir duruştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Segal, İsrail hükümetinin Filistinlilerden Gazze'nin kuzeyini boşaltmalarını talep etmesini ve İsrailli yetkililerin Filistinlileri “insan hayvanları” olarak nitelendiren kan dondurucu söylemini görünce soykırım kokusunu almıştı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Önleme ve ‘asla tekrar’ fikrinde öğrencilerimize öğrettiğimiz gibi kırmızı bayraklar vardır; bunları fark ettiğimizde süreci yani yeni soykırımı durdurmak için çalışmalıyız,” demişti Segal bana, “henüz soykırım olmasa bile.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Segal dürüstlüğünün bedelini ödedi. Hiçbir kınama yapmamış olan Minnesota Üniversitesi Holokost ve Soykırım Çalışmaları Merkezi'nin direktörlük teklifi geri çekildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Segal ve ben Trenton eyalet meclisinde IHRA (Uluslararası Holokost Anma İttifakı) tasarısına karşı görüş belirttiğimizde; ki bu tasarı İsrail devletini eleştirmeyi antisemitizmle eşitlemekteydi; Siyonistler tarafından yuhalandık ve komite başkanı mikrofonlarımızı kesti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orada ifade özgürlüğünü savunduğumuz halde, gerçek zamanlı olarak ifade özgürlüğümüz gasp ediliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soykırım, antropolog Arjun Appadurai'ne göre kaybedenlerin rahatsız edici gürültüsü olmadan “Dünyayı küreselleşmenin kazananları için hazırlamaya yönelik devasa bir Malthusçu düzeltme” dediği şeyin bir sonraki aşamasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve Avrupa ülkelerinin İsrail'i finanse edip silahlandırması, Gazze'de soykırım yaparken, İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası hukuki düzeni fiilen çökertti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sistemin artık hiçbir kredisi kalmadı. Batı artık kimseye demokrasi, insan hakları veya Batı uygarlığının sözde erdemleri hakkında vaaz veremez. Bizim bir ulus olarak demokrasi, eşitlik ve insan haklarını teşvik ettiğimiz yalanı bitti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pankaj Mishra şöyle yazar: “Gazze aynı anda baş döndürücü bir kaos ve boşluk hissi verirken, sayısız güçsüz insan için 21. yüzyılda siyasi ve etik bilincin temel nirengisi haline geliyor tıpkı Birinci Dünya Savaşı'nın Batı'da bir kuşak için olduğu gibi.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail ve Filistin'den yedi yıl boyunca muhabir olarak haber yapan hiç kimse bu soykırımı öngörmemişti. Yine de Siyonist projenin kalbinde yatan soykırımcı dürtünün yani İsrail toplumunun büyük kesimlerinin tüm Filistinlileri yok etme ve sürme arzusunun farkındaydık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dürtü Siyonizmin doğuşundan beri oradaydı. Nazi yönetimi altında yaşayan Berlinli bir hahamın oğlu, dilbilim profesörü Victor Klemperer günlüğünde şöyle not düşmüştü: “Bana göre, MS 70'teki Yahudi devletine (Kudüs'ün Titus tarafından yıkılması) geri dönmek isteyen Siyonistler, Naziler kadar iğrenç. Kan kokusuyla, eski ‘kültürel köklerle, kısmen ikiyüzlü, kısmen aptalca dünyayı geriye sarmalarıyla, tamamen Nazilerle eşdeğerler.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail'deyken aşırı dinci haham Meir Kahane'yi takip etmiştim; şiddetin Yahudi bir erdem olduğunu, intikamın ilahi bir emir olduğunu iddia ediyordu. Ben oradayken İsrail hükümeti tarafından seçimlere katılmaktan men edilmişti. Kahane 5 Kasım 1990'da New York'ta suikasta uğradı. Kach Partisi, dört yıl sonra Baruch Goldstein'ın (Brooklyn doğumlu bir doktor ve Kach üyesi) Hebron'daki İbrahim Camii'ne girip ibadet eden 29 Filistinliyi öldürmesinden sonra yasaklandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yüzbaşı üniforması giyen Goldstein, ibadet edenler tarafından etkisiz hale getirilip dövülerek öldürüldü. Editörlerim New York'tan beni hayatta kalanlarla röportaj yapmam için gönderdi. Metni aldıklarında, denge oyunu adına gerçeği örtbas etmek için Yahudi yerleşimcilerle daha fazla röportaj yapmamı istediler onlar Goldstein'ın Filistinlilere karşı şikayetlerini haklı çıkarıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kach, katliamı destekleyen açıklamalarından sonra ABD tarafından terör örgütü ilan edildi. Ama Kahanizm ölmedi. Yahudi aşırıcılık ve yerleşimciler tarafından beslendi. Kach'ın ırkçı hoşgörüsüzlüğü ve Filistinlilere karşı kitlesel şiddet çağrıları, İsrail toplumunun giderek daha geniş kesimlerine yayıldı. 7 Ekim saldırılarından sonra neredeyse evrensel kabul gördü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hoşgörüsüzlüğü Netanyahu'nun mitinglerinde gördüm; Netanyahu o zaman Yitzhak Rabin'e karşı seçim kampanyası yürütüyordu ve Rabin Filistinlilerle barış görüşmeleri yapıyordu. Netanyahu'nun destekçileri “Araplara Ölüm”, “Rabin'e Ölüm” gibi Kahane esinli sloganlar atıyordu. Rabin'in Nazi üniforması giydirilmiş bir kuklasını yakıyorlardı. Netanyahu, Rabin için sahte bir cenaze töreninin önünde yürüyordu. Rabin, 4 Kasım 1995'te bir Yahudi fanatik tarafından suikasta uğradı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu 1996'da ilk kez başbakan olduğundan beri bu Yahudi aşırıcılığı yani Itamar Ben-Gvir (oturma odasına Goldstein'ın portresini asmıştı), Bezalel Smotrich, Avigdor Lieberman, Gideon Sa’ar ve Naftali Bennett gibi isimleri besledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu'nun babası Benzion, Revizyonist Siyonizm'in kurucusu Vladimir Jabotinsky'nin asistanı olarak çalışmıştı ve Benito Mussolini tarafından “iyi bir faşist” olarak nitelendirilmişti. Herut Partisi'nin lideriydi; bu parti İsrail'in tarihi Filistin'in tamamını ele geçirmesini istiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herut Partisi'ni kuranlardan birçoğu 1948'de İsrail devletinin kuruluş savaşında terör saldırıları düzenlemişti. Albert Einstein, Hannah Arendt, Sidney Hook ve diğer Yahudi entelektüeller New York Times'ta yayımlanan bir bildiride Herut Partisi'ni “örgütlenmesi, yöntemleri, siyasi felsefesi ve toplumsal cazibesi bakımından Nazi ve Faşist partilere çok yakın” olarak tanımlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyonist projenin içinde her zaman var olan bir Yahudi faşizmi damarı vardı; bu, Amerikan toplumundaki faşizm damarını yansıtıyordu. Ne yazık ki bizim ve Filistinliler için bu faşist damarlar artık yükselişte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze'yi yerle bir etme kararı, Kahane hareketinin mirasçıları olan aşırı sağ Siyonistlerin uzun zamandır rüyasıydı. Yahudi kimliği ve Yahudi milliyetçiliği, Nazilerin kan ve toprak ideolojisinin Siyonist versiyonudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yahudi üstünlüğü tıpkı Filistinlilerin katledilmesinin kutsanması gibi Tanrı tarafından kutsanmıştır. Netanyahu Filistinlileri İbranilerin Amaleklileri katlettiği Kutsal Kitap pasajıyla karşılaştırmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Avrupalılar ve Amerikalı sömürgeciler de aynı Kutsal Kitap pasajını Kızılderililere karşı soykırımlarını meşrulaştırmak için kullanmıştı. Yok edilmeleri planlanan düşmanlar ( genellikle Müslümanlar) insan alt türleri, kötülüğün somutlaşmış halidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şiddet ve şiddet tehdidi, Yahudi milliyetçiliğinin sihirli çemberi dışındakilerle anlaşılabilecek tek iletişim biçimidir. Mesihçi kurtuluş, Filistinliler sürüldüğünde gerçekleşecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yahudi aşırıcılar, Müslümanların en kutsal üç mekanından biri olan Mescid-i Aksa'nın yıkılmasını ve yerine “Üçüncü” Yahudi Tapınağı'nın inşa edilmesini talep ediyor; bu hareket Müslüman dünyasını ateşe verecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşırıcıların “Yahuda ve Samiriye” olarak bahsettiği Batı Şeria, İsrail tarafından ilhak ediliyor. Ultra-Ortodoks Shas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği partilerinin dayattığı dini yasalarla yönetilen İsrail, yakında İran'daki despot teokrasiye benzeyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Baldwin bu içgüdüsel barbarlığa gerilemeyi öngörmüştü. “Batı nüfusları ele geçirdiklerini ellerinde tutmaya çalışırken aynaya bakmazlarsa dünyada bir kaos yaratma ihtimalleri yakındır. Bu kaos gezegendeki yaşamı bitirmese bile, dünyanın hiç görmediği bir ırk savaşı yaratacak ve doğmamış nesiller adımızı sonsuza dek lanetleyecektir,” diye uyarmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, Lübnan ve Gazze'deki vahşet, yurtiçinde karşı karşıya olduğumuz vahşetin aynısıdır. Bu soykırımı, kitlesel katliamı ve İran'a karşı haksız savaşı yürütenler, aynı zamanda demokratik kurumlarımızı da parçalayanlardır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İranlılar, Lübnanlılar ve Filistinliler bu canavarları yatıştırmanın mümkün olmadığını biliyor. Küresel elitler hiçbir şeye inanmıyor. Hiçbir şey hissetmiyor. Güvenilmezler. Tüm psikopatların temel özelliklerini sergiliyorlar: yüzeysel cazibe, büyüklük ve kendini önemseyiş, sürekli uyarı ihtiyacı, yalan söyleme, aldatma, manipülasyon ve pişmanlık veya suçluluk duyma eksikliği. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Empati, dürüstlük, merhamet ve özveri gibi erdemleri zayıflık olarak küçümsüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;“Ben. Ben. Ben.” ilkesine göre yaşıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erich Fromm Sağlıklı Toplum kitabında şöyle yazar: “Milyonlarca insanın aynı kusurları paylaşması bu kusurları erdem yapmaz; aynı hataları paylaşması hataları gerçek yapmaz ve milyonlarca insanın aynı zihinsel patoloji biçimlerini paylaşması onları sağlıklı kılmaz.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze'de neredeyse üç yıldır kötülüğü izliyoruz. Şimdi bunu İran'da izliyoruz. Lübnan'da izliyoruz. Bu kötülüğün siyasi liderler ve medya tarafından mazur gösterildiğini veya maskelendiğini görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En güvenilir görünen New York Times bile Orwelyan biçimde , muhabir ve editörlere Gazze hakkında yazarken “mülteci kampları”, “işgal edilmiş toprak”, “etnik temizlik” ve tabii ki “soykırım” kelimelerinden kaçınmaları yönünde iç memo gönderdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kötülüğü adlandıran ve kınayanlar burada ve yurtdışında kampüslerde çadır kuran cesur öğrenciler kara listeye alınır ve tasfiye edilir. Tutuklanır ve sınır dışı edilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üzerimize otoriter devletlerin hepsinde görülen öldürücü bir sessizlik çöküyor. Nereye gittiğini biliyoruz. Görevini yapmazsan, İran savaşını alkışlamazsan, soykırım suçuna karşı çıkarsan, Trump'ın FCC Başkanı Brendan Carr'ın önerdiği gibi yayın lisansının iptal edildiğini görürsün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşmanlarımız var. Ama onlar Filistin'de değil. Lübnan'da değil. İran'da değil. Burada, aramızdalar. Hayatlarımızı dikte ediyorlar. İdeallerimize ihanet ediyorlar. Ülkemize ihanet ediyorlar. Köleler ve efendilerden oluşan bir dünya hayal ediyorlar. Gazze sadece başlangıç. İçeride reform için mekanizma yok. Ya engelleriz ya da teslim oluruz. Geriye kalan tek seçim budur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Chris Hedges'in Princeton Üniversitesi'ndeki sunumu (Mart 2026)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Link: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=TV9dkU2E8j0" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.youtube.com/watch?v=TV9dkU2E8j0</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-13023</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?</h1>
                        <h2>İktidar da bir üç cisim problemi değil midir? İktidar, birey, toplum... Üç cisim kütleçekimiyle birbirinin etrafında dönüp dururken, hareketleri tahmin edilemez kaotik bir sistem oluşturur. Başlangıçta 'bir kamera koyalım' denir, yıllar sonra bakarsın her yerde kamera var. O kelebeğin kanadını kim çırptı? Sen çırptın, 'güvenlik' diye. Şimdi fırtınanın ortasındasın. İktidar, en düzenli göründüğü anda aslında en kaotiktir; çünkü o an herkes 'düzen var' diye susmuştur.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-1775501966.webp">
                        <figcaption>İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendimi bildim bileli şu soruyu sorarım: insan başkalarıyla birlikte nasıl yaşar? (Ömrünün neredeyse 18 yılını kan bağı&nbsp; dahi olmayan kalabalıklar içinde yaşamış biri için gayet makul soru bu arada.) Ben de dahil kimse tatmin edici bir cevap veremiyor. Vermeye çalışanlar da zaten çoktan bir tarafa yerleşmiş oluyor. Ancak son zamanlarda soruyu biraz kıvırdım: benim gibi zaman zaman insan kendi başına bırakıldığında ne yapar diye soranlar, acaba aynı soruyu iktidara hiç sordular mı? İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Galiba karşılaşacağım durumu bilmekten muzdarip, ben de en güvenli yere, kitaplarıma kaçıyorum haliyle. Suskun ama en yormadan konuşan bir tek onlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern düşüncenin erken evresinde düzen fikri neredeyse kutsal bir ihtiyaç gibi kuruldu. Bacon'ın Yeni Atlantis'i, Campanella'nın Güneş Ülkesi, Hobbes'un Leviathan'ı. Hepsi aynı soruya farklı tonlarla cevap verir: İnsan kendi başına bırakıldığında ne yapar? Ama asıl sorulması gereken şu: bu düzeni kuran iktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? İnsanı kurtarmak için yaratılan canavar, zamanla insanı yutmaya başlar. Bunu görmek için filozof olmaya gerek yok, bir sabah mesaisine bakmak yeter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes cevabını net vermiş: insan parçalar, dağılır, çatışır, birbirini yer. O yüzden bir merkez gerekir. Güçlü, yekpare, tartışılmaz bir merkez. Leviathan yalnızca bir devlet değil, insanın kendi korkularını teslim ettiği bir mekanizmadır. Özgürlük güvenlik karşılığında askıya alınır. Peki ya o merkez kendi başına bırakılırsa? Onu kim denetleyecek? Hobbes'un cevabı "bir üst merkez" değildir çünkü o zaman soru başa döner. Bu işin içinden çıkmanın tek yolu, merkezin iyi niyetli olduğuna inanmaktır. Hobbes da inanmıştı galiba. Ya da inanmış görünmüştü. İşte o aradaki fark, iktidarın en sevdiği oyun alanıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabah işe giderken binlerce kameranın altından geçiyoruz ve buna güvenlik diyoruz değil mi? Oysa sorulması gereken şu: o kameralara bakan göz kendi başına bırakıldığında kime bakar? Onu sormuyor teşekkür edip yürüyor. Teşekkür ettiğimiz şeyin bizi izlediğini biliyoruz ve izlenmek, bir süre sonra ilgi görmekle ya da güvende hissetmekle karışır. İnsanın kendini kandırma kapasitesi, iktidarın en güvendiği müttefikidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bacon ve Campanella'da ise merkez daha yumuşak kurulur. Bilginin ve ortak aklın rehberliğinde birey kendini bütünün parçası olarak tanımlar. Ütopya bir baskı aygıtı değil, uyum vaadidir. Ama ortak olan şudur: birey tek başına yeterli görülmez. "Sen kendi başına bir şey yapamazsın" denir. Bunu devlet de söyler, şirket de, bazen aile de. En çok da "seni düşünenler" söyler. "Seni düşünenler"in seni düşünüp düşünmediğini anlamanın tek yolu, onlara bir şey sormaktır. Ancak sorduğunda "bize güvenmiyor musun?" denir. İşte o an susmaya başlarsın. Ütopyaların en sağlam temeli, insanın sormaktan vazgeçtiği andır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ya o "ortak akıl" kendi başına bırakılırsa? Ortak aklın sahipleri kim? Bilgiyle yönetilen bir toplum fikri ne kadar cazip. Ta ki o bilginin sahiplerinin kim olduğunu sorana kadar. O soruyu sormayın, her şey çok güzel. Zaten her şeyin çok güzel olduğu yerlerde soru sormak kabalık sayılır. Kabalık etmek istemeyiz. Sonra da merak ederiz: nasıl oldu da herkes aynı şeyi düşünmeye başladı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir garip hal… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra hat kırılır. Proudhon "mülkiyet hırsızlıktır" derken yalnızca ekonomik bir iddia ortaya atmaz, aynı zamanda insanın üzerine kapanan tüm yapılara itiraz eder. Bakunin bunu ileri taşır: özgürlük verilmez, alınır. Kropotkin ise hattı başka yerden genişletir: rekabet kadar dayanışma da bir evrim yasasıdır. İnsan yalnızca çatışan değil, birlikte var olabilen bir canlıdır. Anarşistlerin sorduğu soru tam da budur: iktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? Cevap: büyür, yayılır, kendini meşrulaştırır, sonunda kendini bile yutmaya kalkar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anarşist düşünce bir kaos çağrısı değildir. Düzenin merkezden değil, ilişkilerden doğabileceğini iddia eder. Yani iktidarı kendi başına bırakmamak, onu sürekli sorgulamak, sınırlamak, dağıtmak gerekir. Ama deneyin bakalım, bugün bir iş yerinde "hiyerarşi olmadan da işler yürüyebilir" deyin. Size "anarşist" demezler, daha kötüsünü derler: "idealist." Bu durumda Türkiye'de "idealist" olmak, "kafası güzel" olmakla eş anlamlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Locke ile birlikte birey yeniden sahneye çıkar. Bu kez tehdit olarak değil, hak öznesi olarak. Yaşam, özgürlük, mülkiyet devletten önce gelir. Devlet bu hakları korumak için vardır, sahibi olmak için değil. Yani iktidar, bireyin kendi başına bırakıldığında yapacaklarını sınırlamak için vardır. Peki ya iktidar kendi başına bırakılırsa? Locke'un cevabı: sözleşme, denge, kuvvetler ayrılığı. Güzel teoridir. Ama dengeyi kuranlar da insandır ve insan kendi başına bırakıldığında ne yapıyorsa, onlar da onu yapar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adam Smith ise meseleyi başka düzleme taşır: bireysel çıkar görünmez bir el aracılığıyla toplumsal faydaya dönüşür. İnsan yalnızca denetlenmesi gereken bir varlık değil, kendi çıkarını takip ederken bile denge kurabilen bir aktördür. Liberal bireycilik der ki: düzen dışarıda değil, içeridedir. İnsanın kendi davranışlarından türetilir. Bugün size yani hepimize "girişimci ruh" diye anlatılan şeyin teorik arka planı işte budur. Ama işin içinde bir de şu var: herkes kendi çıkarını takip edince görünmez el bazen cebinize de uzanabiliyor. Görünmez elin kime göründüğü, kime görünmediği de ayrı bir mesele.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi gelelim şu üç cisim problemine. Fizikte bilirsiniz: üç cisim birbirinin kütleçekiminden etkilenir, hareketleri tahmin edilemez. Kaotik bir sistemdir. Başlangıç koşullarındaki ufacık bir değişim, bütün denklemi altüst eder. Kelebek etkisi derler buna. Dünyanın bir ucunda kanat çırpan bir kelebeğin, öbür ucunda fırtınaya yol açabileceğini söyler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar da öyle değil midir? İktidar, birey, toplum. Üç cisim birbirinin etrafında döner durur. Kimin, kimin etrafında döndüğüne karar veremeyiz. Bazen iktidar sanırsın, aslında birey döndürür; bazen birey sanırsın, iktidar döndürür. Ama kesin olan bir şey var: bu üçü bir araya geldiğinde hareketleri tahmin edilemez. Hobbes bir cisim eklemiş denkleme, Proudhon başka bir yörünge önermiş, Locke dengeyi kurmaya çalışmış. Hiçbiri tutmamış. Çünkü sistem kaotiktir. Başlangıçta "bir kamera koyalım" denir, yıllar sonra bakarsın her yerde kamera var. O kelebeğin kanadını kim çırptı? Sen çırptın. "Güvenlik" diye. Şimdi fırtınanın ortasındasın.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaos kuramı der ki: düzen sanılan şeyin içinde düzensizlik, düzensizlik sanılan şeyin içinde düzen vardır. İktidar da böyledir. En düzenli göründüğü anda aslında en kaotiktir. Çünkü o an herkes "düzen var" diye sustuğu için, iktidarın içindeki çelişkiler görünmez olur. Oysa görünmez olan, yok olmaz. Birikir. Ta ki patlayana kadar. İşte o patlamaya "devrim" denir. Ama devrimden sonra yine üç cisim kalır: iktidar, birey, toplum. Yörüngeleri değişir, denklem aynı kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fiziğin ötesi ne der? Der ki: gözlemlediğin şey, gözlemlediğin andan itibaren değişir. İktidarı gözlemlediğinde, iktidar kendini sana göre ayarlar. Sen "şeffaflık" istersin, o "şeffaf" görünür. Zira görünmekle var olmak aynı şey değildir. İktidarın en büyük meziyeti, göründüğü şey olmaktır. Şeffaf görünür, aslında opaktır. Halkçı görünür, aslında kendine çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu üç hat — ütopyacı merkezcilik, anarşist itiraz, liberal bireycilik — aslında aynı sorunun etrafında döner: İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? Ütopyacılar "doğru ellere verirsek iyi şeyler yapar" der. Anarşistler "hiçbir el kendi başına bırakılmamalı" der. Liberaller "eli sınırlayalım, gerisini birey halleder" der.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçü de haklıdır, üçü de eksiktir. Çünkü üçü de şu soruyu atlamıştır: el dediğimiz şey, bırakın kendi başına kalmayı, bir başkasının eline değdiği anda ne yapar? Onu sormazlar. O soruyu sorsalar, belki de hiçbiri o kadar güzel cümle kuramazdı. Güzel cümlelerin çoğu, sorulmamış soruların üzerine inşa edilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kesin cevap yoktur. Çünkü her cevap iktidarın başka bir yönünü eksik bırakır. Hobbes'un dünyasında güvenlik vardır ama iktidar nefes aldırmaz. Anarşistlerin dünyasında iktidar dağılmıştır ama belirsizlik yoğundur. Liberal dünyanın vaadi denge üzerinedir, fakat o denge her zaman eşit dağılmaz. Bazen bir tarafa çok fazla denge düşer, öbür taraf açıkta kalır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki mesele bu düşüncelerden birini seçmek değil, aralarındaki gerilimi anlamaktır. Çünkü gerçek hayat hiçbir zaman tek bir doktrinin saflığında akmaz. Her iktidar biraz Hobbes'tur, biraz Proudhon'a uğrar, biraz Locke'tan kaçar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve insan, çoğu zaman farkında olmadan bu üçlü arasında gidip gelir. Sabah işe giderken iktidardan düzen ister. Haksızlığa uğradığında o iktidara isyan eder. Akşam kendi hayatına döndüğünde ise iktidarın kendisine dokunmamasını ister.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demem o ki, iktidar dediğin tek bir fikre sığmaz. Onu tek bir kalıba döktüğünüzde ya taşar ya katılaşır. Ama en çok da şunu yapar: kendine rağmen var olmaya devam eder. Tıpkı insan gibi. Tıpkı şu üç cisim gibi: birbirinin etrafında döner, düzeni sanırsın, kaos çıkar; kaos sanırsın, bir düzen bulursun.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç mu? Sonuç yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üç cisim dönmeye devam ediyor. İktidar, birey, toplum. Kim kimi yönetiyor, kim kimin etrafında dolanıyor, belli değil. Hobbes'un canavarı hâlâ aç. Proudhon'un itirazı hâlâ taze. Locke'un dengesi hâlâ kurulamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bütün bu sırada, sabah işe gidenler hâlâ kameraların altından geçiyor. Hâlâ "güvenlik" diyorlar. Hâlâ teşekkür ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kelebek kanat çırptı. Fırtına nerede, belli değil. Belki yarın. Belki asla. Belki şu an.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okuyan bilir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ara-secim-13022</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ara seçim</h1>
                        <h2>Türkiye, "rekabetçi otoriterlikten" seçimlerin işlevsizleştiği "hegemonik" bir modele geçişin sancılarını yaşarken; CHP, yargı kıskacını kırmak için 2003’ten bu yana başvurulmayan "ara seçim" formülünü gündeme taşıyor. Özgür Özel’in iktidarın eriyen meşruiyetini tescillemek adına attığı bu adım, parlamentonun işlevsizleştiği bir dönemde psikolojik bir üstünlük vaat etse de beraberinde büyük riskler barındırıyor. Milletvekili istifalarının Meclis çoğunluğu tarafından tek tek oylanması, CHP’yi "Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma" tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilir. İktidarın yargı sopasını en sert şekilde kullandığı bu kritik virajda, ara seçim hamlesinin toplumsal bir dirence mi dönüşeceği yoksa boşa düşmüş bir manevra olarak mı kalacağı Türk demokrasisinin geleceğini tayin edecek.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secim-1775489381.webp">
                        <figcaption>Ara seçim</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk demokrasisi son yıllarda kritik bir viraj alıyor. Gezi Parkı protestoları ve devam eden süreç sonrasında Türkiye’nin rekabetçi otoriter bir rejimle idare edildiği konuşuluyordu. Rekabetçi otoriter rejimlerin en belirgin özelliği, seçimlere katılan aday ya da partiler arasında asimetrik bir yarış olsa da sandıktan çıkan sonuca riayet edilmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet belki iktidara gelemiyordu fakat muktedirlerin bazı baskı araçlarına göğüs germek kaydıyla yerelde söz sahibi olabiliyordu. Ancak gelinen noktada seçimlerin iktidarı değiştirebilme işlevinin ortadan kalkması ihtimali dillendirilmeye başlandı. Rekabetçi otoriterliğin hegemonik otoriterliğe dönüştüğü üzerinde duruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk demokrasisinin yapısal bakımdan geçirdiği değişiklere karşı şimdilik güçlü bir direnç mekanizması var. CHP, iktidar cephesinden gelen baskı ve yıldırma politikalarına mukabil dik durmaya gayret gösteriyor. Özellikle son yerel seçimlerde, iktidarın altındaki koltuğun kayma olasılığı güçlendikçe söz konusu baskı ve sindirme politikaları hız kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, burada önemli bir dönüm noktasını meydana getirdi. Çünkü eşit şartlar altında geçmese de iktidarı değiştirme potansiyeli bulunan seçimler düzenleniyordu. Oysa şimdi adayların içeri atıldığı, ana muhalefet liderine fezlekeler hazırlanan, birinci partinin kapatılabileceği ya da kayyum atanabileceği konuşulan Türkiye’de seçimlerin aslî fonksiyonunun ortadan kalkması ciddi ciddi tartışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel, bütün bunların farkında olduğundan süreci tersine çevirmek amacıyla elindeki tüm imkânları devreye sokmaya çalışıyor. Ancak toplumsal tabanda geniş katılımlı mitingler ve bazı protesto gösterileri dışında bir direnç ivmesi yakalayamadığı için daha geleneksel yöntemler deniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ara seçim formülü de bunlardan birisi. Özel, parlamentoda boşalan ve boşalma ihtimali bulunan sandalyeler için düzenlenecek bir seçimle iktidara karşı elini güçlendirmek istiyor. Ancak bu tür yöntemler her zaman beklenen sonuçları doğuramayabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir kere Özel’in, iktidarı sıkıştırmaya dönük her hamlesine muktedirler çok sert cevap veriyor. Örneğin daha önce “İBB borsası” iddialarını delillendirdiğinde Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney tutuklanmıştı. Kısa bir süre önce Akın Gürlek’in malvarlığına ilişkin bazı söylemler ortaya atmıştı. Hemen arkasından Uşak ve Bursa’ya operasyon düzenlendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin bu yargı kıskacına ne kadar dayanabileceği büyük bir soru işareti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunlara karşın ara seçimlerle kuvvet tazelemek istemesi gene bazı soru işaretlerini beraberinde getiriyor. İktidarın oylarının düşüşe geçtiği ve halkta eskisi kadar karşılığının bulunmadığını gözler önüne sermek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar, CHP’nin bu stratejisini gördüğü için ilk elden yeşil ışık yakacağını sanmıyorum. Diğer yandan TBMM’de boşalan veya boşalması öngörülen sıralarda CHP’nin daha baskın hale gelmesi, esasta Türkiye’nin gidişatı açısından bir değişim yaratmaz. Zira Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile meclisin büyük oranda işlevsizleştiği bir döneme girdik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin sandalye sayısındaki artış parlamentonun işleyişini değiştirmeyecektir. Hâl böyleyken vekillerin istifa ettirilmesi suretiyle yapay bir seçime gitmek toplumsal tabanda ters bir etki de yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca CHP, ara seçimlerle iktidarı sıkıştırayım derken kendisi de müşkül bir duruma düşebilir. Milletvekili istifaları, mecliste toplu olarak değil tek tek oylanıyor. Çoğunluk Cumhur İttifakı bileşenlerinde olduğu için bazı milletvekillerinin istifasını onaylarken sonlara doğru sürüncemede bırakabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda CHP, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olabilir. Yirmiye yakın milletvekilini kaybedebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçi, önemli ölçüde işlevini yitiren bir parlamentoda muhalefetteki yirmi sandalyenin eksik ya da fazla olması neyi değiştirir diyebilirsiniz. Ama vekil istifaları herhangi bir sonuç getirmeyeceği için boşa düşmüş bir hamle olarak kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşin ilginç yanı Türkiye’de 2003’ten beri hiç ara seçim yapılmadı. 1960’lar ve 70’lerde hemen her parlamenter dönemin ortasında muhakkak bir ara seçim düzenleniyordu. 12 Eylül’den sonra ara seçim meselesi epey zayıfladı. Eğer bir ara seçime gidilirse Türk demokrasisi açısından incelenmeye değer bir nitelik taşıyacaktır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/turizmde-asil-savas-zihinlerde-veriliyor-13021</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Turizmde asıl savaş zihinlerde veriliyor</h1>
                        <h2>Türkiye turizmi, jeopolitik risklerin maliyet kıskacıyla birleştiği kritik bir kavşakta: Bir yanda artan enerji ve lojistik giderleri, diğer yanda 'güvenlik' aramalarındaki sert yükselişin yarattığı talep kırılganlığı. Klasik kriz refleksi olan 'fiyat kırma' stratejisinin artık marka değerini aşındıran bir çıkmaza dönüştüğü bu dönemde; asıl yapılması gereken fiyatı değil, 'değer ve güveni' yönetmektir. Kamu otoritesinin iletişim yönetimini şeffaflıkla güçlendirmesi, yerel yönetimlerin ise şehri bir 'deneyim alanı' olarak kurgulaması şart. Unutulmamalı ki; Türkiye 'ucuz' kalarak büyüyemez, sadece kalabalıklaşır; kurtuluş ancak katma değerli ve deneyim odaklı bir turizm modelindedir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/turizmde-asil-savas-zihinlerde-eriliyor-1775483443.webp">
                        <figcaption>Turizmde asıl savaş zihinlerde veriliyor</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Turizm, çoğu zaman rakamlarla konuşulur: doluluk oranları, kişi başı harcama, sezon uzunluğu… Oysa işin özü çok daha kırılgan bir zeminde durur: algı. Ve algı, özellikle kriz dönemlerinde gerçeklerden daha hızlı hareket eder. Bugün dijital dünyada gördüğümüz bir veri bunu açıkça söylüyor: “Is Turkey safe to travel?” aramasındaki sert yükseliş, henüz bavullar toplanmadan, uçak biletleri iptal edilmeden önce turistin zihninde bir soru işareti oluştuğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul Ekonomi Araştırma Başkanı Sevgili Can Selçuki, Dicle Yurdakul moderatörlüğünde CNBC-e’de başladığı Data Talks programı ve sosyal medya gruplarında son paylaşımlarında Türkiye, Yunanistan, Mısır ve İspanya’nın seyahat etmek için ne kadar güvenli olduğuna dair Google aramalarındaki artış ve bu aramalara ilişkin dijital izlerin turizm sezonuna ilişkin muhtemel yaratabileceği hasarların öncül izlerini belirlemeye çalışan bir analiz yayınladılar. Biz de buradan hareketle özellikle Türkiye gibi jeopolitik olarak hali hazırda dünyanın en sıkıntılı bölgelerinden birinde yer alan bir ülkenin, algı yönetimi açısından sergilemesi gereken davranış ve etkileşimler ile olası senaryolar üzerine birkaç satır yazalım. (Bu arada Can Selçuki’nin Türkiye Raporu ve Susam Bülten yayınlarını da takip etmenizi öneririm.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Turizmde talep önce zihinde düşer, sonra sahaya yansır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jeopolitik gerilimlerin arttığı, savaş ihtimalinin konuşulduğu dönemlerde bu süreç daha da hızlanır. Çünkü turizm, güvenlik algısına en hassas sektörlerden biridir. Bir ülkenin sınırları içinde çatışma olmasa bile, coğrafi yakınlık ve bölgesel risk algısı o ülkeyi doğrudan etkiler. Türkiye tam da bu kırılgan eşikte duruyor. Ne savaşın merkezinde ne de tamamen dışında… Ama algı dünyasında çoğu zaman “bölgenin parçası”.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu yüzden aynı dönemde Yunanistan ve İspanya gibi destinasyonlar “uzak ve güvenli” olarak konumlanırken, Türkiye ile Mısır benzer risk başlıkları altında değerlendirilebiliyor. Bu, gerçeklerden bağımsız bir algı olabilir; ancak turizm kararları çoğu zaman gerçeklerden değil, algılardan beslenir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada ikinci dalga devreye girer: maliyetler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş ve gerilim sadece psikolojik değil, ekonomik etkiler de yaratır. Petrol fiyatları yükselir, bu artış doğrudan uçak bileti fiyatlarına yansır. Enerji maliyetleri otellerin, restoranların ve ulaşımın belini büker. Gıda ve lojistik zinciri pahalanır. Ancak aynı anda talep hassaslaşır. Yani işletmeler maliyetlerini artırırken fiyatlarını aynı oranda yükseltemez. Ortaya çıkan tablo nettir: sıkışan kâr marjları.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü dalga ise rekabet.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Turist, kriz döneminde iki şey yapar: ya seyahati erteler ya da “daha güvenli” gördüğü bir destinasyona yönelir. İşte bu noktada Türkiye’nin en büyük sınavı başlar. Çünkü bu yarış artık sadece fiyatla değil, güven algısıyla yapılır. Ve bu yarışta panikleyen kaybeder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye turizminin geçmişten bildiği bir gerçek var: krizler gelir, geçer. Ancak kriz yönetimi doğru yapılmazsa etkisi birkaç sezon sürer. İşte tam bu nedenle bugün atılacak adımlar sadece bu yazı değil, önümüzdeki yılları da belirleyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ne yapılmalı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öncelikle kamu otoritesinin anlaması gereken temel gerçek şu: turizm artık sadece bir ekonomi politikası değil, bir iletişim yönetimidir. “Türkiye güvenli” demek yetmez. Bu güvenin veriyle, şeffaflıkla ve süreklilikle anlatılması gerekir. Turistik bölgelerde hayatın normal aktığını göstermek, hava trafiğinin kesintisiz sürdüğünü net biçimde ortaya koymak ve uluslararası pazarlara güçlü mesaj vermek zorunluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı şekilde sektörün de klasik reflekslerden uzak durması gerekir. Türkiye’de kriz anlarında en sık yapılan hata bellidir: fiyat kırmak. Oysa bu en tehlikeli adımdır. Çünkü fiyat düşürmek kısa vadede müşteri getirse bile uzun vadede marka değerini aşındırır. Asıl yapılması gereken, fiyatı değil değeri yönetmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugünün turisti ucuzluk değil, güven ve deneyim satın alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada özellikle sahil bölgeleri ve destinasyon restoranları için büyük bir fırsat alanı doğuyor. Çünkü insanlar kriz dönemlerinde tamamen vazgeçmez; sadece tercihini değiştirir. Kalabalık şehirlerden uzak, kontrollü, huzurlu ve kaliteli deneyim sunan mekanlara yönelir. Yani mesele müşteri kaybı değil, müşteri davranışının dönüşmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeşme, Bodrum, Datça, Ayvalık gibi destinasyonlar tam da bu dönüşümün merkezinde yer alabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Deniz kenarında, kontrollü bir ortamda, kaliteli hizmet sunan bir işletme; doğru iletişimle kendini “güvenli kaçış noktası” olarak konumlandırabilir. Bunu doğrudan söyleyerek değil, hissettirerek yapmak gerekir. Gün batımı görüntüleri, gerçek zamanlı içerikler, dolu ama kaotik olmayan mekan atmosferi… Bunlar klasik reklamdan çok daha güçlü mesaj verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özellikle Instagram ve TikTok gibi platformlar bu dönemde birer satış kanalına dönüşür. Çünkü turist artık broşüre değil, ekrana bakarak karar verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kriz dönemlerinde kazananlar, en çok reklam verenler değil; en doğru hikâyeyi anlatanlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer kritik alan ise pazar çeşitlendirmesidir. Avrupa pazarı tedirginleştiğinde iç turizm ve yakın coğrafya altın değerine gelir. Türkiye’nin büyük şehirlerinden gelen yerli turist, güvenli bulduğu destinasyona gitmekten vazgeçmez. Sadece daha seçici olur. Bu seçiciliği karşılayan işletmeler ise krizden güçlenerek çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye turizmi yıllardır aynı formülle ilerliyor: daha çok turist, daha düşük fiyat, daha yüksek doluluk.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama artık bu modelin sonuna gelindi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün jeopolitik riskler, artan maliyetler ve kırılgan talep yapısı bize şunu açıkça gösteriyor: Türkiye “ucuz destinasyon” olarak devam ederse kazanamaz. Çünkü ucuzluk rekabet değil, çıkmazdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya artık başka bir yere geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İspanya, İtalya ve Yunanistan turist sayısıyla değil, turist başına gelirle yarışıyor. Sağlık turizmi, spor turizmi ve deneyim odaklı seyahat modelleriyle katma değer yaratıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ise hâlâ ağırlıklı olarak “her şey dahil” sistemin hacim ekonomisine sıkışmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bir kader değil, tercih.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu tercihin değişmesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Merkezi yönetimin yapması gereken net: Türkiye’nin turizm kimliğini yeniden tanımlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sağlık turizmi için uluslararası akreditasyon, hızlı vize ve sigorta entegrasyonu sağlanmadan bu alanda sıçrama mümkün değil. Spor turizmi için ise planlı tesis yatırımları ve uluslararası organizasyon stratejisi şart.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar piyasanın kendi kendine yapacağı işler değil. Devlet politikası gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama dönüşüm sadece Ankara’dan gelmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Turizm yerelde kazanılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir turistin tekrar gelip gelmeyeceğini otel değil, şehir belirler. Temizlik, düzen, estetik, ulaşım ve yaşam kalitesi… Bunlar doğrudan yerel yönetimlerin performansıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeşme gibi destinasyonlar sadece deniziyle değil, sunduğu yaşam tarzıyla fark yaratmak zorunda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç basit:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin önünde iki yol var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya düşük fiyatla yüksek hacim peşinde koşmaya devam edecek…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya da daha az turistten daha fazla gelir elde eden katma değerli turizm modeline geçecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sadece turizm politikası değil, bir kalkınma tercihidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu tercih ertelendikçe Türkiye turizmi büyümez, sadece kalabalıklaşır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-13020</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Erken Seçim Tartışması ve Muhalefetin Ortak Zemini</h1>
                        <h2>31 Mart 2024 yerel seçimlerinin birincisi olan CHP, son 18 aydır tarihinin en kapsamlı siyasal tasfiye operasyonuyla karşı karşıya: 22 belediye başkanı tutuklu, onlarca yönetici cezaevinde ve kayyım gölgesi belediye meclislerinin üzerinde. Özgür Özel’in Bursa ve Uşak’taki şafak operasyonlarının ardından yinelediği 'erken seçim' çağrısı, sadece bir sandık talebi değil; iktidarın 'yolsuzluk' kılıfıyla ördüğü kuşatmaya karşı toplumsal bir direniş hattı inşa etme çabasıdır. Ancak bu çağrının gerçek bir siyasal zafere dönüşmesi, muhalefetin kendi iç bagajlarından sıyrılıp 'asgari demokratik mutabakat' eşiğini aşmasına bağlı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-1775557324.webp">
                        <figcaption>Erken Seçim Tartışması ve Muhalefetin Ortak Zemini</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in geçen hafta yaptığı erken seçim çağrısı ilk değil. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı eliyle başlatılan siyasal operasyonların düğmesine ilk basıldığı andan itibaren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a “<strong>sandıkta hesaplaşalım</strong>” çağrısını sık sık yineliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En son, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in şafak operasyonuyla gözaltına alınmasından birkaç saat sonra, 31 Mart 2026 Salı öğleden sonra düzenlediği basın toplantısında gazetecilerin sorusu üzerine bu çağrısını tekrarladı. Hafta başı muhalefet partilerini erken seçim gündemiyle ziyaret etmeye başladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatırlamakta yarar var: Basın toplantısından birkaç saat önce Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İktidar bloğu, 18 aydır yolsuzluk bahanesiyle CHP’yi silkeliyor. Daha önce de 8 yıl boyunca “terör” bahanesiyle Kürt siyasal hareketinin partisi HDP’yi tasfiye etmeye çalıştı ancak başaramadı; bu kez de başarabilmesi mümkün değil. 19 Mart Saraçhane operasyonuna karşı gelişen direnişin sosyal ve siyasal zemini bunun göstergesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP, tarihinde ilk kez bu derece geniş çaplı bir operasyonla karşı karşıya. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden birinci çıkan CHP’nin 24 belediyesine siyasi operasyon düzenlendi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile birlikte 22 belediye başkanı ve 200’ün üzerinde belediye yöneticisi tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tutuklanan belediye başkanlarından Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar bir süre sonra serbest bırakıldı ancak görevlerine iade edilmediler. Hâlen 19 belediye başkanı tutuklu bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece gözaltına alındıktan sonra ev hapsi kararıyla serbest bırakılan, daha sonra bu kararı da kaldırılan Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere görevine dönebildi. Tutuklanan bazı belediye başkanlarının yerine kayyım atandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların yanı sıra Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu gibi 7 CHP’li belediye başkanı AK Parti’ye geçti. Görevden alınan 3 CHP’li belediye başkanının yerine ise AK Parti’li belediye meclis üyeleri başkanvekili seçilerek yönetim el değiştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlara ek olarak 2023’te yapılan CHP kurultayına yönelik butlan davası, İstanbul İl Kongresi’nin iptali davaları ve il yönetimine kayyım atanması gibi uygulamaların toplamı; iktidarın ana muhalefet partisi ve son yerel seçimlerin birincisi olan CHP’yi siyasal alanın dışına itme ve etkisizleştirme girişimlerinin 18 aydır kesintisiz sürdüğünü gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CHP’den tarihsel direnç &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP, tarihinde ilk kez bu kadar uzun süreli ve yoğun bir siyasal operasyon sürecine karşı, 18 ayda 103 “<strong>Millet İradesine Sahip Çıkıyor</strong>” mitingi düzenledi ve düzenlemeye devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mitinglerde sergilenen güçlü direnç ve kitlesellik, iktidar partisinin beklemediği ve hesaplamadığı bir gelişme olsa gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, CHP liderinin farklı siyasal muhalefet dinamiklerini gözeten; ülkenin siyasal, sosyal ve toplumsal duyarlılıklarını dikkate alan bir dil ve yaklaşımla iktidar karşıtı direnci büyük ölçüde süreklileştirmiş olması, iktidar saflarında şaşkınlık yaratmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasal muhalefet bu durumun yarattığı elverişli toplumsal zemini birlikte değerlendirme becerisi gösterebilirse, erken seçim çağrıları güçlü bir siyasal anlam kazanabilir ve toplumsal karşılığı genişleyebilir. Bu da iktidar ortaklarının sonunu getirebilecek bir yol haritasının oluşmasına zemin hazırlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu durum, muhalefetin farklı siyasal dinamiklerinin önceliklerini ortaklaştıracak asgari &nbsp;mutabakatı üretmesini zorunlu kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mevcut otoriter ve faşizan yönelimin sonunu getirebilecek siyasal odak; CHP’nin 18 aydır inşa ettiği direncin, demokrasi, hukuk ve temel insan haklarını önceleyen siyasal ve toplumsal genç yeni siyasal kesimlerle buluşmasıyla oluşabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan, anlaşılabilir nedenlerle dile getirilen erken seçim talebi etrafında süren tartışmaların; asgari demokratik değerler, hukuk devleti ve temel haklar eksenine yönelmesi kritik ve zorlu bir eşik oluşturmaktadır. Erken seçim koşulların varlığı yokluğu tartışması bakidir. Ama yine de öncelik paydaşlığın inşası olmalı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu eşiğin aşılabilmesi için, mevcut otoriter yönetime karşı duran muhalefet partilerinin çok parçalı yapısı, farklı büyüklükteki siyasal aktörlerin birbirinden farklı ve zaman zaman çelişen siyasal bagajları ile önceliklerinin dikkate alınması zorunludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede; CHP açısından etkisizleştirme operasyonlarının durdurulması, DEM Parti açısından yeni çözüm sürecinin yürütülmesi, muhalefetin yol haritasında birbirinin alternatifi değil, birlikte ele alınması gereken temel başlıklardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekil konu ve sorunlara indirgenen, süreci kişiselleştiren taktik yaklaşımlar ise bu sürecin önünü açmak yerine tıkayabilir. Bütüncül bir siyasal programın önüne geçen taktiksel söylemler, otoriter yönetimden çıkışı zorlaştırma riski taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan, CHP ve DEM Parti’nin kendi iç dinamiklerine hapsolan bir siyaset zemini, siyasal alanı daraltmakta ve otoriter yönetime karşı muhalefetin etki kapasitesini sınırlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada muhalefetin, üç temel öncelikleri bütünsel yaklaşarak hareket etmesi gerekmektedir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’ye yönelik etkisizleştirme operasyonlarının durdurulması</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DEM Parti açısından yeni çözüm sürecinin ilerletilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer muhalefet partileri açısından ise bu başlıklar etrafında şekillenecek adil, eşit ve demokratik bir siyasal çerçevenin inşa edilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu üç eşiğin birlikte aşılması, hem siyasal alanın genişlemesi hem de toplumsal desteğin güçlenmesi açısından belirleyici olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da ancak, ortaklaşma, yeni siyasal araç ve kanalların bütüncül bir yaklaşımla geliştirilmesiyle mümkün olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan, muhalefetin bu yeni ve genç beyaz yakalı toplumsal siyasal dinamiği harekete geçirebilme becerisi ve gençlere siyasal açma cesareti göstermesi olacaktır. İktidar çevresindeki panikten muhalefet feyz a almayı &nbsp;başarmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP gündemini bu doğrultuda revize ederken, geri kalan muhalefet özel olarak da DEM Parti kendi aktüel ve dar önceliklerini revize etmelidir. Bu iki parti, ağır tekil, özgü siyasal gündem ve sorunları, büyük felakettin sorununu gölgelemesine izin verilmemeliler.&nbsp; &nbsp;Değilse otoriter ve faşizan iktidar kurumsallaşmasını sağlamlaştıracak, toplumsal zeminine pekiştirecek. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-13019</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Otoriter ve totaliter algı siyasetinden demokratik oluş siyasetine</h1>
                        <h2>Siyaset, özü itibarıyla 'kral çıplak' dedirtmeme ve göstertmeme çabasıdır; gerçekliği eğip büktüğü, ambalajladığı ve satabildiği ölçüde başarılı sayılan bir alandır. Günümüzde otoriter ve totaliter siyaset endüstrisi, insanı hürriyet ve adalete ihtiyaç duymayan şartlandırılmış bir makineye indirgemeyi hedeflerken, kitleler bu yalanlarla dolu alanda teselli bulmaktadır. Hakikatin algı operasyonlarıyla boğulduğu, iknanın gerçeğe baskın geldiği bu 'post-truth' karanlığından çıkış, ancak bireyin kendi korkularını aşarak hakikati yaşantısıyla yeniden oluşturmasıyla mümkündür.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-1775482411.webp">
                        <figcaption>Otoriter ve totaliter algı siyasetinden demokratik oluş siyasetine</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset ve yalan içiçe olan süreçlerdir. Siyaset, kolaylıkla hakikati ve hukuku kurban vermektedir. Siyaset, yalanı kendisine kaçınılmaz yol arkadaşı ve zemini yapmaktadır. Siyaset ve yalanın içiçe geçmişliği, yönetenler ve yönetilenler arasındaki çarpık ilişkiyi ortaya koyduğu gibi, insanın hakikatle kurduğu kırılgan ve kurgusal bağın da doğasını ortaya koymaktadır. Siyaseti, sadece yönetim tekniği ve tecrübesi olarak anlamak yeterli değildir. Siyaset, dili, algıyı, korkuyu, umudu, itaati, dini ve kini örgütleyen bir alandır. Siyaset, kendisini hakikat olarak sunmaktadır. Siyasetin hakikat olma iddiasının aksine, siyasetin sunduğu ve söylediği hakikat değildir. Siyaset, hakikat adına hakikate rağmen hakikatin yerine etmek yerleştirmek istediği kendi kurgusunu, yalanını ve yanılsamasını üretmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset ve yalan arasındaki ilişkinin yalan söyleyen siyasetçilerden kaynaklandığı şeklinde yüzeysel bir algı vardır. Siyaset ve yalan arasındaki ilişki, siyasetçilerin kişisel yalancılıklarının ötesindedir. Siyaset, hakikati olduğu gibi ifade etmeyi amaçlamaz. Siyaset, hakikati yönetilebilir, kullanılabilir ve etkili olacak şekilde ifade etme yoluna gider. Siyaset, gerçeklikle çıplak hakikat olarak ilgilenmez. Siyaset, gerçekliğe hep istediği şekli ve içeriği vermeye çalışır. Başka bir ifadeyle siyaset, insanlara kral çıplak dedirtmeme ve göstertmeme çabasıdır. Siyaset, gerçekliği eğip büktüğü, ayıkladığı, kurguladığı, ambalajladığı ve satabildiği ölçüde başarılı ve sonuç alan bir alan olarak düşünülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasette ahlaki, manevi, bilimsel, felsefi doğruluk yoktur. Siyaset için asıl olan iktidarın sürekliliğinin sağlanmasıdır. İktidarı sürekli hale getirmenin yolu olarak gerçeği gizlemek, algı üretmek ve sürekli yalan söylemek, siyasal zorunluluk olarak görülmektedir. Siyasetçi, yalan söylemeyi, yolsuzluk yapmayı, günah işlemeyi, rüşvet almayı, şehvetini her türlü yolla tatmin etmeyi ahlaki sapma ve sapkınlık olarak değil, kendisinin doğal olarak sahip olduğu ayrıcalıklar olarak görmektedir. Siyasetçi, ahlaksız ve günahkar olma hakkının kendisine bir ayrıcalık olarak kabul edilmesi gerektiğini sanmaktadır.</span></span></p>

<p style="margin-left:9px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günlük hayatta yalanı, yanlış bilgi olarak anlayabiliriz. Siyasetteki yalan ise, farklıdır. Siyasetteki yalan, sukunluktur, susturmadır, tahakkümdür, soygundur, manipülasyondur. Siyaset, hakikat değildir. Siyaset, hakikatin nasıl görüneceğini belirleyen sahtekarlıklar ve aldatmacalar sürecidir. Siyaset, aldatmak ister. Siyasetin yalanı şekillendirmesi, insan ve siyaset arasında varoluşsal düzeyde bir kriz ve kerizlik ilişkisinin doğmasına yol açmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada siyaset, artık demokratik, sivil ve çoğulcu niteliklerini büyük ölçüde kaybetmiştir. Dünyanın birçok yerinde siyaset, otoriterleşmekte, totaliterleşmekte, fanatikleşmekte ve teokratikleşmektedir.Otoriter, totaliter ve teokratik siyasetleri güçlü yapan şey, din, milliyet, tarih, ahlak ve onur adına hakikati ortadan ortadan kaldıran yalanlar söyleyerek toplumları kandırmaları, kerizleştirmeleri ve aldatmalarıdır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, din, ahlak, felsefe, bilim, hukuk ve sanat dahil insana ve doğaya dair hakikat adına varolan her şeye çökmekte ve hakikati bir bütün olarak ortadan kaldırmaktadır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, hakikati çarpıtmakla yetinmemekte, hakikati bir bütün olarak ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyasetin yalanları ve algıları sonucu, insanlar ve toplumlar, gerçeklik duygusunu ve düşüncesini kaybetmişlerdir. Gerçeklikle bağı kopartılmış insanlar, ekonomik, hukuki, sosyal, siyasal, kültürel alanlarda tam bir fantazi aleminde yaşamaktadırlar. Gerçeklik sonrası dönem olarak adlandırılan mevcut insanlık durumunun yaratıcısı, otoriter, totaliter ve teokratik siyasettir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan için tehlikeli olan, yanılmak veya yanıltılmak değildir. Yanılan ve yanıltılan insan, bu durumu sonradan fark edebilir. İnsan için derin tehlike, gerçeklik duygusundan ve düşüncesinden kopartılmaktır. Gerçeklik duygusu ve düşüncesi köreltilen ve kaybettirilen insan, kendisine, tecrübesine, düşüncesine ve ayırım yapma yeteneğine güvenemez. Gerçeklikten kopartılan insan, aklını, güvenini ve özgürlüğünü yitirmiş insandır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, insanı gerçeklikten kopartmak suretiyle hakikat ötesi bir dönem icat etmektedir. İnsanlar, bugün siyasetin kendileri için uydurduğu gerçek dışı ve ötesi bir dünyada yaşamaktadırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikat ötesi çağda siyaset, artık yalan söyleyerek kendini yormamaktadır. Siyaset, hakikat yerine hakikatimsi kurgular üreterek insanları ve toplumları aldatmaktadır ve kandırmaktadır. Siyasetin uydurduğu hakikat ötesi dönemde, <em>hakikat</em> yoktur, <em>hakikatimsilikler</em> vardır. Gerçeklikle bağı kopan insanların ve toplumların anlamadığı gerçek şudur: <em>Hakikat, hakikatimsilik değildir</em>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar, artık bir şeyin doğru ve yanlış olduğuyla ilgilenmemektedirler. Siyasetin uydurduğu hakikat ötesi çağda insanlar, bir şeyin etkili olması, inandırıcı olması ve yaygınlık kazanmasıyla ilgilenmektedirler. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, algının dolaşımıyla, algıyı dolaşıma sokacak temsillerle, gösterilerle ve performanslarla ilgilenmektedir. Siyaset ve algı, bir bütün haline gelmiştir. Günümüz dünyasında algı ve siyaset, birbirini besleyen tek alan haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçeklikten bağı kopartılan günümüz insanı, otoriter ve totaliter siyasal güçler tarafıından kandırılmayı ve aldatılmayı arzulamaktadır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, baskıyla birlikte rızayı, zorla birlikte hazzı, itaat ve aidiyeti birlikte kullanarak insanlara ve toplumlara musallat olmakta ve tahakküm kurmaktadır. Otoriter ve totaliter siyasetin ekonomi, kültür, din, ahlak, savunma, sağlık, ekonomi, altyapı, aile, enerji ve çalışma alanlarında söylediği yalanları kolaylıkla içselleştiren ve yalanlarla dolu bir alanda yaşayan kitleler, rahatlamakta ve teselli bulmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, yalanlar üzerine sabit kimlikler kurgulamakta, keskin ayırımlar uydurmakta, sadakat ve korku etrafında insanı felç etmektedir. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset uydurduğu yalanlarla, insanı ve toplumu tekrar eden, taklit eden, şartlandırılmış, düşüncesiz ve akılsız bir makinaya dönüştürmeyi amaçlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter, popülist, nasyonalist ve teokratik siyasetin ürettiği gerçeklik ötesi dönemin yalanlarına karşı hakikatin dirilişini ve direnişini sağlayacak yeni bir oluş maneviyatına ve felsefesine ihtiyaç vardır. Oluş maneviyatı ve felsefesi, otoriter ve totaliter siyasetin uydurduğu bütün değişmez kimlikleri reddetmekte, donmuş anlamları anlamsızlaştırmakta, kesin ve mutlak hakikat olduğunu dayatan bütün kurguları kabul etmemektedir. Oluş maneviyatı şunları söylemektedir: Hiçbir sabit kimlik yoktur. Bütün kimlikler, değişkendir ve akışkandırlar. Donmuş ve durdurulmuş anlamların hiçbiri anlam değil, yalandırlar. Hiçbir hakikatin kesin bir sonucu yoktur. Hakikat, yenilenen ve yaşanılan süreçlerle sürekli olarak inşa edilen deneyimlerdir. Hakikat, insanı harekete geçiren, yapan ve yaptıran açık bir bilinç ve duygu durumudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oluş maneviyatı ve felsefesi, otoriter, totaliter ve teokratik siyasetin milliyet, ahlak, din, medeniyet, aile, devlet adına söylediği bütün doğmaları reddetmektedir. Bütün doğmalar, yalandır ve yanılsamadır. Hakikat, dönüşüm, değişim ve diriliş tecrübesidir. Hakikat denilen şey, hiçbir siyasal, kültürel ve doğmatik kalıbın içine hapsedilemez. Hakikat, insanın sürekli olarak diğer insanlarla ilişki içinde doğa içinde kendisini oluşturma tecrübesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter, nasyonalist ve teokratik siyasetin yalanlarına ve algı operasyonlarına karşı oluş içinde yaşayan özgür birey, inançlarını sorgulama, arzularını çözümleme ve korkularını aşma sorumluluğla ve meydan okumasıyla karşı karşıyadır. Otoriter ve totaliter siyaset, insanı içeriden ve dışarıdan yönetmek için insanın korkularını, umutlarını, değerlerini, inançlarını ve anlamlarını üreten bir endüstridir.Otoriter ve totaliter siyaset endüstrisi, hakikatin gereksizliğine kişileri ikna etmeye çalışmaktadır.Gerçeği silikleştirmek, sindirmek ve silmek için yalanı ve algıyı gerçeğimisi hale getirmeye çalışan otoriter ve totaliter siyaset, insanların, hakikate, hürriyete ve adalete ihtiyaç duymayan şartlandırılmış makinelere indirgenmesini istemektedir.Otoriter ve totaliter siyasetin stratejik hedefi, bireyleri gerçekliğe ihtiyaç duymayan nesneler haline getirmektir. Otoriter ve totaliter siyaset, hakikati ve adaleti ihtiyaç olmaktan çıkardıkları takdirde politikalarının ve pratiklerinin doğruluğunun test edilmesi imkanlarının ortadan kalkacağınıı ve politikaların etki gücünü koruyacağını, bunun da gücü elde tutmak için yeterli olacağının çok iyi farkındadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter ve totaliter siyasetin icat ettiği gerçeklik ötesi mevcut durumda etki, doğrunun yerine geçmiştir, ikna hakikate baskın olmuştur ve algı gerçekliği karartmıştır. Gerçek ötesi ve üstü olarak nitelenen mevcut insanlık durumunda insanın gerçeklikle, kendisiyle, doğayla ve insanlıkla bağı ve bağlantısı köreltilmiş ve kopartılmıştır. Demokrasiyi, hukuku, özgürlüğü ve barışı var etmek için kişinin, hakikati yaşantısıyla oluşturmasına imkan sağlayan oluş felsefesine ve maneviyatına dayalı demokratik oluş siyaseti tecrübesine ihtiyacı vardır. Demokratik oluş siyaseti, otoriter ve totaliter siyasetin yalan, yanılgı ve algı saplantısından çıkmak için verimli bir imkandır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/habermasin-vefati-kavala-davasi-ve-gezi-konusundaki-kafa-karisikligi-13018</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Habermas’ın vefatı, Kavala davası ve Gezi konusundaki kafa karışıklığı</h1>
                        <h2>Avrupa felsefesinin dev ismi Jürgen Habermas’ın 96 yaşında vefatı, sadece bir düşünürün kaybını değil, onun 'Kamusal Alan' teorisinin güncel siyaset üzerindeki izdüşümlerini de yeniden tartışmaya açtı. Habermas’ın İletişim Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan temel eserinden yola çıkarak; Gezi sürecini bir 'hükümeti devirme girişimi' olarak gören indirgemeci mantık ile onu 'tahakkümsüz bir müşterekler deneyimi' olarak okuyan sivil yaklaşım arasındaki derin uçurumu mercek altına alıyoruz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/habermasin-vefati-kavala-davasi-ve-gezi-konusundaki-kafa-karisikligi-1775481848.webp">
                        <figcaption>Habermas’ın vefatı, Kavala davası ve Gezi konusundaki kafa karışıklığı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Geçtiğimiz hafta Avrupa merkezli felsefenin en önemli temsilcilerinden Jürgen Habermas 96 yaşında vefat etti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermas günümüz Avrupa siyaseti, felsefesi ve çağdaşları üzerinde çok önemli bir etkisi olan, ister fikirlerini savunsun, ister karşı çıksın herkesin ciddiye almak zorunda kaldığı önemli bir düşünürdü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermas’ın vefat haberi&nbsp;savaş sonrası döneme damgasını vuran bir çok önemli Avrupalı felsefecilerde olduğu gibi geriye dönük&nbsp;bir çok tartışmayı yeniden başlattı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu olay Osman Kavala’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki davasıyla aynı tarihlere geldi. Habermas’ın kamusal alan kavramı konusunda ilk çalışmaları yapan kişilerden biri olması ve söylediklerinin Gezi (ve bu dava) ile ilgisi nedeniyle benim de aklıma bu konuyu tartışmak geldi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Üstelik de birden çok çağrışımla: Habermas’ın “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü” başlıklı çok ses getiren kitabı Kavala’nın kurucuları arasında olduğu İletişim Yayınları tarafından 96 yılında yayınlanmıştı. İlk baskısı 1962 yılında Almanca yapılan&nbsp;bu eser daha sonra neredeyse bütün dünya dillerine çevrilerek defalarca basılmıştı.&nbsp; Bu temel eser kamusal alan kavr</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">amının ortaya çıkışını analiz eden ve tartışmaları başlatan ilk ve temel bir çalışma olarak kabul görür.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:#222222">[1]</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kitabı okuma fırsatı bulanlar bir başka nedenin de kamusal alan kavramında Habermas’ın temsil ettiği “Avrupa merkezci” yaklaşımın ister kabul görsün, ister reddedilsin (ve eleştirilsin) Kavala davasındaki görüşleri tartışmak için eşsiz ve önemli bir kılavuz niteliği taşıdığını da iddia edebilirler. Bu kitaba bakıldığında Gezi’nin “bir hükümeti devirme girişimi” mi, yoksa “farklı bir kamusal alanı deneyimi” mi olduğu konusundaki tartışmalarda yaşanan kafa karışıklığının ve Kavala’nın mahkumiyeti konusundaki hukuki değerlendirmelerin bu gözden geçirmeyle çok alakalı olduğu zannedersem anlaşılacaktır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Nihayet şunu da söylemeyi unutmayayım, bu gözden geçirme çabasının sıklıkla “son Avrupalı” olarak anılan Habermas’ın kamusal alanı kavramsallaştırma ve analiz çalışmasının çok daha ötesine geçen bir boyutunun olduğu, siyaset kuramındaki önemli gelişmelere yol açtığı da bir iddia konusu olabilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Örneğin onun otobiyografisi üzerinde çalışan Hamid Dabashi şunları söylüyor: “Bugün elbette Habermas’ı, ondan önce ve sonra gelen diğer tüm Avrupalı filozoflar gibi, büyük bir saygı ve hayranlıkla okumaya devam etmeliyiz; ancak bunu, Avrupalı ve Amerikalı antropologların bizim ahlaki ve kültürel özgüllüklerimize yaklaşımında hiç benimsemediği kadar saygılı, köklü bir antropolojik bakışla yapmalıyız.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:#222222">[2]</span></a>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Kamusal alanın mı yoksa kamusal alan kavramının mı ortaya çıkışı?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermas’ın bu erken çalışmasının Avrupa’da kamusal alanın ortaya çıkışı, dönüşümü üzerine bir tarihselleştirme ve kavramsallaştırma çabası olduğu söylenebilir. Ona göre burjuva kamusal alanı tarihsel olarak 18. yüzyılda özel ilgi alanlarından çıkarak müşterek bir tartışma ve görüş paylaşma mekanları olan kafelerde, salonlarda ortaya çıkar.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu alanlar iktidarlardan bağımsız olarak, eleştirel tartışmaların yürütüldüğü, erişime ve katılıma açık yerlerdir.&nbsp; Bu kavramın tarihselleştirilmesinin ve tanımının yapılmasının Avrupa siyasetindeki güncel tartışmalarla yakın bir ilgisinin olduğunu da tahmin etmek zor değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu açıdan Habermas’ın modern kamusal alanın yapısını çözümlemeye çalışan ilk düşünür olduğu söylenebilir.&nbsp;Habermas’ın kamusal alan kavramı, resmi kamu alanındaki yetki ve donanım sahibi kişilerden, bürokrasiden, kurumsal yapılardan ayrıdır. Onun dikkati çektiği şey burjuva kamusal alanının tamamen sivil alanda, daha çok edebi pratikler etrafında şekillenmesidir. Kafeler, salonlar, edebi sohbet ortamları gibi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Buna karşılık onun sözünü ettiği radikal kırılma noktasını kamusal alanın “tasarlanabilir bir nesne” halini almasıdır. Bu durumda modern demokrasilerde olduğu gibi kamusal alanı tasarlayan aktörler, güçler tartışma konusu halini alır. Kamusal&nbsp;alanın tasarlanabilirliği fikri yeni bir şey değildir. Bütün iktidarlar askeri tekniklerle bir takım mekanları, müşterek alanları tasarlama kabiliyetine sahip olmuşlardır. Bu açıdan modern kamusal alanın kurucu paradoksu olan tasarlanabilirlik meselesi Rönesans’a, Antik Roma ve Yunan’a kadar uzanır. Bu açıdan bakıldığında mimaride, edebi alanda, kültürde milli ideallerle inşa edilen,&nbsp; iktidar güçleriyle bir hizaya getirilen,&nbsp;prototipleştirilen ulus-devletlerin neoklasik resmi kamusal alanı kopyanın kopyasıdır . Savaş sonrası Avrupa'daki demokrasileri inşa eden kurucu fikirlerle, Habermasçı&nbsp;idealin, kamusal alan kavramının bu açıdan örtüştüğü söylenebilir.&nbsp; Başka bir deyişle Nazi Almanyası'nın ya da Stalin Rusyası'ndaki kamusal alan fikrinin tam zıddıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şimdi gelelim Habermas’ın işaret ettiği bu kırılma noktasının bizdeki karşılığına.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Konunun çerçevesinin dışına taşmamak için Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu Habermasçı tipolojik tanıma uygun kamusal alan gelişmelerini, mekanları ve ortamları bir kenara koymayı öneriyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Habermas’ın “radikal dönüşüm” dediği şeyin yereldeki karşılığı</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">İstanbul’da modern resmi kamusal alanın ilk örneği&nbsp;Tophane’dedir.&nbsp;Nusretiye Camii, Saat Kulesi ve Pera House’u tasarlayan İngiliz mimara (Smith) yaptırılan protokol karşılama binası ve diğer kamu yapılarının oluşturduğu bütün bu açıdan modernleşme sürecindeki kırılma noktasına işaret ederler. 18. yüzyıldaki sivil alandaki kamusal alanların dışında, farklı tipte, iktidarın temsil sahnesi olan yeni bir kamusal alan ortaya çıkar. Onun devamı olan Dolmabahçe ve Yıldız’daki resmi kamusal alanlar gibi Tophane'deki bu ilk örnek de&nbsp;seküler değildir. Bu yeni mekansal düzen burada yer alan ritüeller, katılım biçimleri daha çok neoklasik, yani yeniden tasarlanan, ya da "icat edilen" iktidar aygıtının ideolojik pratiklerinin temsil sahnesidir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu tarihi kırılma noktasında ortaya çıkan radikal dönüşüm kamusal alanın tasarlanabilirliği fikridir. Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün davetiyle İstanbul'a gelen ve şehri planlama işini üstlenen, Paris'in baş plancısı görevinde olan Henri Prost'un gerçekleştirdiği Gezi (Promönad) projesi ile bu resmi kamusal alan sahilden,&nbsp;yani neoklasik devletin tören hattından daha çok piyasa aktörlerinin yer aldığı, burjuva kamusal alanına, yani yukarı taşınır. Avrupa’dakilere benzer kafelerin, kulüplerin, salonların bulunduğu Grand Rue de Pera’nın nihayetindeki Taksim’e ve Gezi’ye taşındığında Avrupa’daki seküler kamusal alan gene resmi bir ideoloji olarak yeni temsil sahnesine kavuşur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Caminin, dini ritüellerin yerini seküler etkinlikler, Şehir Operası, Cumhuriyet Anıtı, Gezi alır. Bu bir bakıma ilk belediyenin, 6. Daire-i Belediyesi’nin gerçekleştirdiği Tepebaşı Parkı’nın Avrupa'daki benzerleri gibi, merkezi devlet aracılığıyla uygulanmış büyük ölçekli bir örneğidir. Paris’in merkezindeki Trocadero Meydanı gibi. Yenilikler, gösteriler buraya taşınır. Müzik yarışmaları, buz üzerinde dans revüleri, açık hava konserleri burada gerçekleşir, hatta ilk uzay kapsülü bu alanda sergilenir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu da sekülerliğin sivil dinamiklerinin yerini ulus-devletin kurulmasıyla tasarlanabilir bir kamusal alan kavramının aldığını gösterir. Modernlik bu alanda seküler olma iddiasıdır ancak resmi bir program olmasıyla da bir sürekliliğe sahiptir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Nitekim 2. Mahmut’tan günümüze uzanan diğer tasarlanmış resmi kamusal alan kavramı merkezi iktidarına doğru gelişen soylulaştırıcı dinamikler ve siyasal gelişmeler içinde ulus-devletin bu temsil sahnesinde Taksim Camii ve AKM tartışmaları ile bir dip akıntı olmaktan yüzeye&nbsp; çıkar. Süreklilik belirgin olur ve ulus-devlet formatında yeni bir karşıtlığa dönüşür.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermasçı idealler, yani erkten bağımsız bir müzareke alanı yaratılarak oluşturulan kamusal alan kavramı her ikisinde de askıya alınmıştır. Ancak savaş sonrası dış etkiler ister istemez Cumhuriyet'in bu ilk ve en önemli kamusal alanında&nbsp;kültür insanlarını, sanatçıları kapsayacak bir özgürlük havası estirir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ancak bugün de tanık olunduğu gibi piyasa ve hayırseverlik kurumlarına, sermayenin desteklediği sanat müzelerine bırakılan müzakere alanları siyaseten yetersizdir ve kırılgandır.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">En ideal koşullarda, katılımcılar eşitsiz ve ilişkisiz koşullarda yer alırlar. Kimileri kamu imkanlarını kullanan bilişsel donanımlara, sermayelere ve pratiklere sahiptirler, kimileri ise bunlardan mahrum kalmışlardır. Bu nedenle kamusal alanı müzakereye açmak, eşitsizlikleri aşmak için yeterli değildir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">80'ler sonrasındaki gelişmeler, 90’larda geçmişten dersler çıkarmaya çalışan, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bağımsızların “Seretonin Sergileri” gibi istisnalar olsa da.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Gezi ne birincisine, ne de ikincisine bir karşılık</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kavala’nın da içinde bulunduğu, kimi zaman toplantılarına&nbsp;evsahipliği yaptığı Taksim Platformu kamusal alan kavramına bir bakıma bu hafıza eşliğinde yaklaşır. Bu girişim her dönem ortaya çıkan tepeden inmeci Taksim ve Gezi projelerine karşı defalarca iktidarlara yöntemi gözden geçirme, farklı bir şey yapma çağrısı yapar.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Taksim Platformu'nun yaklaşımı Habermasçı kamusal alan kavramının bir versiyonu olarak kabul edilebilir. Ama bir gözden geçirme ile. Çünkü resmi kamusal alanın dışında ya da karşısında değil, iki ayrı hattın kesiştiği, örtüştüğü yerde toplulukları tasarlama ideallerinin yarattıkları krize karşı bir alternatifi ortaya koymaktadır.&nbsp; Zaten Seretonin&nbsp;Sergileri, Şenlikli Galata Direnişi, 96 Habitat 2 Birleşmiş Milletler Zirvesi, 99 Felaketi sonrası sivillerin kamusal işlevleri, koordinasyonu üstlenmesi gibi Kavala’nın da içinde bulunduğu,&nbsp;bir bakıma bağımsızların "mucizeler" yarattıkları bir hafızanın devamıdır. Bir&nbsp;dönüm noktası olan ve 80 Darbesi öncesindeki çatışmacı, iktidar merkezci, seküler olmayan. askıya alma haline bir alternatif oluşturan&nbsp;bir deneyimler birikimidir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu açıdan Taksim Platformu'nun başlattığı etkinlikler hiçbir zaman dışlayıcı değildir, her zaman herkese, her görüşten insanlara, topluluklara açıktır. Gezi de kamusal alanı erke bağımlı tasarımların askıya almadığı, tahakkümsüz bir ortamdır. Katılımcıların açık bir biçimde fikirlerini özgürce ifade ettikleri, kimsenin kimse üzerinde üstünlük kurmadığı ve fikirlerinden ötürü insanların birbirini aşağılamadığı, ötekileştirmediği, erişilebilir bir müşterekler deneyimi ve iletişim ortamıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu yüzden zannedersem bu yenilikçi, demokratik deneyimin izlerinin silinmesi için tekrar neoklasik kamusal alanına dönüştürmek için müdahale edildi ve hiç olmayacak bir kişi, Kavala sanki "tasarlayıcı" olarak tam zıddı olan bir kamusal alan kavramının temsilcisi gibi gösterilmiş oldu. Gezi'de de görüldüğü gibi Habermasçı müzakere alanı hep kırılganlık taşıyor. Örneğin müzakere alanı tasarlayanlarla, böyle bir donanıma sahip olmayan insanlarla inşa edildiğinde ortaya kolayca manipüle edilen, askıya alınabilen bir kamusal alan kavramı çıkıyor. Nitekim Gezi’nin kırılganlığını, iktidarların onu çatışma eksenine taşıyarak imha etmeleri ve Kavala’yı da düşmanlaştırıp hapse atmaları bu sayede gerçekleşti.&nbsp;Kavala’nın başına gelenleri Hrant Dink’in durumuna benzetiyorum. Dink de Kavala gibi hiçbir zaman olmadığı şeyle, karşıtıyla suçlandı ve bilirkişi raporuna rağmen hüküm giydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sonuç olarak:&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermasçı kamusal alan kavramının 80'ler sonrasındaki yaşanan müşterekler deneyimlerinde gözden geçirilmesinin çok ufuk açıcı bir şey olduğu kesin. Birçok&nbsp;düşünürün vefatı sonrasında fikirlerine katılınmasa bile, yaptığı analizler yarattığı sonuçlar itibarıyla oldukça yararlı bir çaba olduğu konusunda fikir birliği içinde oldukları görülüyor. Bu önemli.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Açıkça söylemek gerekirse Kavala’nın Gezi ile ilgilenmesi ile 1999&nbsp;Deprem felaketinden&nbsp;sonra sivillerin kamusal alanla ilgili mucizevi bir koordinasyon deneyimi üretmesi ya da var gücüyle yardım çalışmalarına katılması ya da 1996’daki Birleşmiş Milletler Zirvesi öncesindeki kapsayıcı ve devletin yerleşim politikaları dönüştürücü sivil toplum çalışmalarına destek vermesi arasında hiçbir fark yok. Kavala bugün de hapiste olmasa eminim ki sivil alandaki çalışmaları ile yaşanan her türlü sorun karşısında elinden gelenleri yapmaya&nbsp;uğraşacaktı.&nbsp; Asıl mesele hala iyileşmenin tasarlanabilir bir kamusal alan fikriyle gerçekleşeceğini iddia edenlerin kamusal alandaki tahakküm biçimleri. Bu noktada tasarlanabilir bir kamusal alan tasavvurların bu yaşadığımız krizi çözmekte başarısız oldukları belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bir de bu davada "Türkiye’nin görüşünü temsil ettiği" söylenen bir kişinin, üstelik akademik bir sorumluluğu bulunan bir hukuk insanının, bu gözden geçirmeyi yapmak yerine neoklasik (yani erke bağımlı diyebileceğimiz) kamusal alan kavramına saplanmasının yarattığı çelişkiye de zannedersem ayrıca değinmek gerekiyor.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black"><span style="color:black">[1]</span></span></a><span style="color:#222222">.</span><u><span style="color:#1155cc"><a href="https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://iletisim.com.tr/kitap/kamusalligin-yapisal-donusumu/7035%3Fsrsltid%3DAfmBOorsuei633SPJJMwg7c7OXtznTExvIfIRb5Er5OXILLs8YbhsvV-&amp;ved=2ahUKEwiwkoyd69iTAxUA87sIHTPrB3wQFnoECAcQAg&amp;usg=AOvVaw35bz5z-6cwLqs4cnFaGZnp" style="color:blue; text-decoration:underline">https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://iletisim.com.tr/kitap/kamusalligin-yapisal-donusumu/7035%3Fsrsltid%3DAfmBOorsuei633SPJJMwg7c7OXtznTExvIfIRb5Er5OXILLs8YbhsvV-&amp;ved=2ahUKEwiwkoyd69iTAxUA87sIHTPrB3wQFnoECAcQAg&amp;usg=AOvVaw35bz5z-6cwLqs4cnFaGZnp</a></span></u></span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black"><span style="color:black">[2]</span></span></a><span style="color:black">.</span><u><span style="color:#1155cc"><a href="https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://terrabayt.com/kultur/jurgen-habermasin-vefatiyla-evrensel-bir-avrupa-felsefesi-yanilsamasi-da-sona-erdi/&amp;ved=2ahUKEwjUisue6tiTAxXXSPEDHYpBGJkQFnoECAgQAg&amp;usg=AOvVaw21HXUqjJI3jK7PKM7M3STJ" style="color:blue; text-decoration:underline">https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://terrabayt.com/kultur/jurgen-habermasin-vefatiyla-evrensel-bir-avrupa-felsefesi-yanilsamasi-da-sona-erdi/&amp;ved=2ahUKEwjUisue6tiTAxXXSPEDHYpBGJkQFnoECAgQAg&amp;usg=AOvVaw21HXUqjJI3jK7PKM7M3STJ</a></span></u></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/seda-demiralp-secmen-muhalefetten-somut-vizyon-bekliyor-yani-bana-asgari-ucreti-arttiracagim-deme-paranin-nereden-gelecegini-anlat-diyor-13017</link>
            <category>SÖYLEŞİ</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Seda Demiralp: Seçmen “Muhalefetten somut vizyon bekliyor. Yani bana asgari ücreti arttıracağım deme, paranın nereden geleceğini anlat” diyor</h1>
                        <h2>Işık Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Seda Demiralp ile Türkiye'de seçmen davranışını, siyasi apatiyi ve muhalefetin önündeki yapısal engelleri konuştuk.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/seda-demiralp-secmen-muhalefetten-somut-vizyon-bekliyor-yani-bana-asgari-ucreti-arttiracagim-deme-paranin-nereden-gelecegini-anlat-diyor-1775424089.webp">
                        <figcaption>Seda Demiralp: Seçmen “Muhalefetten somut vizyon bekliyor. Yani bana asgari ücreti arttıracağım deme, paranın nereden geleceğini anlat” diyor</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sunuş</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Işık Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Seda Demiralp ile Türkiye'de seçmen davranışını, siyasi apatiyi ve muhalefetin önündeki yapısal engelleri konuştuk. Demiralp, mavi yakalı seçmenlerin yaklaşık yüzde elliye tekabül eden kısmının neden bir yandan ekonomik durumlarından şikayet ederken diğer yandan iktidara destek vermeyi sürdürdüklerini, ev kadınlarında yahut emeklilerde gözlemlenen oy kaymasının neden mavi yakalı seçmenlerde aynı oranda gözlemlenmediğini, kararsız ve geçişken seçmenlerin seçim kaderini nasıl belirlediğini ve gençlerdeki umutsuzluğun apatiye nasıl dönüştüğünü ve bunun neden dikkatle izlenmesi gereken bir durum olduğunu araştırmaları üzerinden anlattı. Özellikle mavi yakalı seçmenlere odaklanan son araştırmasına göre ise, bu seçmenlerin muhalefete mesajı netti: "Bana asgari ücret artışını değil, paranın nereden geleceğini anlat."</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kamuoyu araştırmalarında CHP'nin AK Parti ile oy farkının az olması sıkça eleştiriliyor. Bu haklı bir eleştiri mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben CHP'nin içinde olduğu koşulları düşündüğümde oy oranını başarılı buluyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neye göre?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 yerel seçimlerine göre. CHP burada kendini 1. Parti yapan oy oranını koruyor. Maruz kaldığı ağır baskı ortamında bu önemli bir başarı. Yüzde 30’lar CHP'nin yeni normali oldu. Bu büyük bir başarı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de şunu ekleyeyim: Bu tür araştırmalara sadece aldığı oy yüzdesi üzerinden değil, alt kırılımlardan bakmak gerekiyor. Hangi gruplardan ne kadar oy alabiliyor? 2024 başarısı hangi gruplardaki kaymayla gerçekleşti, o gruptakiler hala CHP’ye destek veriyor mu? Ya da oy değiştirmeyenler neden değiştirmedi, neden daha dirençli çıktı? Bu soruların üzerine gitmek çok daha aydınlatıcı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son dönemde kararsızlar ya da "hiçbirisi" seçeneği araştırmalarda ilk sıraya çıkıyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkede kararsızların ve hiçbir partiyi beğenmeyenlerin olması normal bir şey. Zaten bu son yirmi yılın hikayesi. İnsanların siyasetten yılması, ana akım partilerin popülerliğini kaybetmesi, sistem dışı aktörlerin, partilerin öne çıkması... Mesela AK Parti'nin çıkışı da bir anlamda böyleydi. Mevcut partilerden yılmış seçmenlerin desteğiyle iktidara gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan uzun zaman geçti ve son yıllarda insanlar yeniden bir alternatif aramaya başladı. İktidara vaktiyle destek vermiş ama artık memnun olmayan bir grup var. Bu memnuniyetsizliğin başında ekonomi geliyor. Son zamanlarda buna adalet de eklendi. Bu insanların bir kısmı 2024'te CHP'ye bir şans verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu başarının ardından yerel yönetimlere yolsuzluk üzerinden operasyonlar geldi, İBB Davası açıldı...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada ilginç bir durum var. İktidarın CHP yerel yönetimlerini yolsuzluk iddiaları ile yıpratmaya çalışması, muhalefete karşı kampanyasını daha önce kendisinin sık sık eleştiri aldığı bir konu olan yolsuzluk kavramı üzerinden yürütmesinin önemli bir sonucu var. Bu durum, seçmen gözünde yolsuzluğun apolitikleşmesi ve normalleşmesi ile sonuçlanıyor. Böylece yolsuzluk siyasetin normali haline getiriliyor. Asıl tehlikeli olan bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik adaletsizliklerle, hakkaniyetsizliklerle ilgili şikayeti olan insanlar bu durumda "diğer tarafın da çok farkı yokmuş" duygusuna kapılıyor. Bundan ötürü, CHP'nin bilhassa yolsuzluk üzerinden yıpratılmaya çalışılmasının tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Yani geçmişte yolsuzlukla ciddi biçimde suçlanmış, en büyük eleştirileri yolsuzluk üzerinden almış bir partinin rakibini yolsuzlukla suçlaması üzerinde durmak lazım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neden bunu yapıyor sizce?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında şunu demiş oluyor: "Yolsuzluk konusu artık siyaset dışı kalsın. Kimse kimseyi yolsuzlukla yıpratamasın. Seçmende 'hepsi birbiriyle aynı' duygusu hakim olsun." Mesela ABD'ye bakalım. Kendisi en çok ahlaki konular üzerinden eleştiri alan Trump’ın dönüp muhalefeti ahlak konusunda eleştirmesini kimileri “bu ne saçmalık, ahlaki üstünlük Trump’a mı kaldı” diye kestirip atıyor, anlamsız buluyor. Trump’ın buradan bir sonuç elde edebileceğini düşünmüyor. Oysa atladıkları nokta şu. Trump bunu yaparken, ahlaki üstünlük elde etmeye çalışmıyor. Kendisini ahlak konusunda eleştirilemez bir hale getirmeye çalışıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bütün bu gelişmeler "hiçbirisi" partisini büyütüyor. Kararsızların ve geçişkenliklerin artması tesadüf değil. İnsanlar bir noktadan sonra şöyle düşünüyor: "Kimi seçersem seçeyim, daha iyisini yapamayacak. Benim hayatımda bir değişiklik de olmayacak."</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>APATİ OTOKRATLARIN KULAĞINA MÜZİK GİBİ GELİR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum sizin üzerinde çalıştığınız apati kavramıyla nasıl bağlantılı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem de çok doğrudan bağlantılı. Apatinin en temel sebeplerinden birisi bireyin şu duyguyu kaybetmesidir: "Siyasetle ilgileneyim, elimden gelen en iyi tercihi yapayım, gidip oyumu vereyim, daha iyi bir sayfa açılmasına katkıda bulunmuş olayım." Birey bu duyguyu kaybettiği noktada siyasetten geri çekiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birey bu duyguyu nasıl kaybediyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birincisi, "benim hiçbir gücüm yok, sözümü kimse dinlemiyor" duygusu. Demokrasi ortadan kalkmışsa, oy vermek istediğin parti lideri tutuklanmışsa, partisi kapatılmışsa vs. birey kendini etkisiz hisseder. İkincisi ise "zaten partilerin birbirinin hiçbir farkı yok" duygusu. Her ikisi de apatiye zemin hazırlıyor. Apatinin artması bazı kesimlerin işine geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimlerin?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut statükodan beslenenlerin. Siyasi dengeyi değiştirebilecek ciddi bir toplumsal kesim otomatik olarak siyaset dışı kalmış oluyor. Biz hep şöyle deriz: "Apati otokratların kulağına müzik gibi gelir." Ne kadar az insan siyasetle ilgilenirse o kadar az kişiyi ikna etmek zorunda kalırsın. Çünkü otokratların da bir yere kadar rıza, ikna ile uğraşması lazım. Tamamen baskıyla iktidarda kalmak çok maliyetli. O rızayı bazen ekonomik faydalar, transferler, para dağıtarak elde edersin. Bazen dezenformasyon ve propagandayla ikna etmeye çalışırsın. Ne kadar az kişinin rızasını almak gerekiyorsa o kadar iyi, diğerleri zaten çekilmişler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NEDEN OY TERCİHLERİNİ DEĞİŞTİRMİYORLAR?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seçmen grupları arasındaki oy hareketlerini biraz açar mısınız? Kimlerin hareket etmesi siyaseten önemli sonuçlar doğurur?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki gruptan bahsedebiliriz: Apatisi yüksek olduğu için siyasete çekmekte zorlandığımız gruplar ve başka sebeplerden ötürü değişime dirençli gruplar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gençlerden başlayalım. Gençlerde apati çok yüksek. Ama gençler demokratik siyasete aslında açıklar. Yani gençliğin getirdiği entelektüel esneklik bu anlamda çok kıymetli. Esneklikle kastım şu. Ne kadar erken bir tercihe yerleşirsen bir sonraki seçimde de aynı tercihi yapma ihtimalin artıyor. Üç kere A partisine oy vermişsen dördüncüde B'ye geçmeye yöneldiğinde iç sistemin "niye değişiklik yapıyorsun ki, önceki yaptıkların yanlış mıydı?" diyor. Biz buna "path dependency" diyoruz. Bir yola girdiysem o yoldan gideyim artık. Bu esneklik kaybı demek. Gençlerde bu eğilim daha zayıf çünkü daha az geçmiş tercihleri var. Bu bir esneklik, bir avantaj.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama dezavantaj olan şu: Gençlerde gördüğümüz apati hali. Onlar aradıklarını bulamıyorlar, çok daha umutsuzlar, çok daha yılgınlar. Farklı sebepleri var bunun — post-truth dünya, ortak gerçeklik algısının, gerçeğe ulaşma umudunun erozyona uğraması bunların bir kısmı. Siyasette aradıklarını bulamamaları, daha iyi bir dünya için siyasi değişim umutlarının zayıf olması diğer bir kısmı. Sonuç olarak diyebiliriz ki gençlerde umutsuzluk çok yüksek ve bu umutsuzluktan gelen acıyı bastırmak için kendilerini koruma refleksiyle siyaset dışı bir pozisyon alıyorlar. Yani umurlarında olmadığı için değil, bir anlamda kendilerini korumak için siyasetten çıkıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem ekonomik açıdan hem siyasi açıdan önlerini çok karanlık hissediyorlar. Diğer jenerasyonlarda geçmişte daha iyi şeyler görmüş olmak insanı biraz tutuyor. Ama gençler için durum bazı açılardan daha karanlık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mavi yakalı seçmenlerin iktidardan kopmaması araştırmalarınızda nasıl görünüyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Normal şartlarda ekonomik anlamda en dezavantajlı grupların, mevcut ekonomik durumdan en çok şikayetçi olduğunu ve oy değiştirmeye en yatkın olduklarını bekleyebilirsiniz. "Ekonomik oy verme" teorisinin en kaba uyarlaması bu. O zaman mevcut ekonomik durumdan kim memnun değil? Herhalde sosyoekonomik hiyerarşinin en altındakiler, örneğin mavi yakalı çalışanlar. Ve 2024'te bir oy kayması yaşandığını biliyoruz. Daha önce iktidara oy vermiş bazı grupların başka ekonomi olmak üzere mevcut sistemle ilgili şikayetlerinden ötürü 2024’te ya sandığa gitmediğini ya başka partilere oy verdiğini biliyoruz. Bazı seçmen grupları, örneğin emeklikler ve ev hanımları gibi, bu grupların başını çekti. Diğer yandan, mavi yakalı çalışanlar için durum pek böyle değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ilginç bir durumdu ve neticede bizim için bir araştırma sorusu oldu oldu. Bu konuyu Işık Üniversitesi’nde siyasette duyguların rolünü araştırdığımız Emotics Lab’de, hem kantitatif hem kalitatif olarak çalıştık. Kantitatif çalışma bu grupta kaymanın beklendiği kadar olmadığını doğruluyordu. Kalitatif çalışma, yani odak grup görüşmeleri ise, bize bunun neden böyle olduğu konusunda daha fazla içgörü sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüyoruz ki, şöyle bir durum var: Evet bu grup piramitte en aşağıda. Evet şartları kötü. Ama ekonomi konusunda umutsuz olsalar da başka konularda umutlular. Mesela dış politika. Türkiye'nin dış politika ve güvenlik alanında güçlü bir marka olduğu söylemi bu grubun kırılganlığına iyi geliyor. Bunu iyi görmek lazım: Sosyoekonomik kırılganlığı çok yüksek olan bu grupta, güç özleminin de çok yüksek olduğunu görmek lazım. Bu grubun bir yere tutunmaya, kendini güçlü hissetmeye çok ihtiyacı var. Güçlü adam siyaseti, dış politikada belki “kabadayı” diyebileceğimiz bir duruş bu gruba duygusal olarak çok iyi geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu algı doğrudan siyasi söylemlerle mi, dizilerle mi, sosyal medyadaki bazı içeriklerle mi oluşuyor, bu tartışılabilir. Ama dış politika ve güvenlik konusunda Türkiye'nin güçlü bir marka olduğu algısının iktidar seçmeni mavi yakalı çalışanlarda ciddi bir karşılık bulduğunu gördük.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-05%20at%2021_39_22.jpeg" style="height:522px; width:500px" /></p>

<p><strong>Prof. Dr. Seda Demiralp</strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunu nasıl açıklıyorsunuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle diyeyim, kantitatif çalışmamızda iktidar seçmeni içinde umudu en yüksek ölçtüğümüz grup vasıfsız mavi yakalılar idi. Yüz yüze görüşmelerde sorduğumuzda o umudun ekonomiden değil, ama dış politika ve güvenlikten geldiğini gördük. Bu katılımcılar, "Soframda yemeğim varsın az olsun ama başım dik dursun" diyorlar. Ya da araştırma raporuna taşıdığım bir alıntıda olduğu gibi: "Muhalefet isterse yemeğimden altın çıkarsın. Drone üretimimizi durduracaksa, dış politikada attığımız adımları geriye alacaksa istemem" diyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü dünyanın çok güvensiz olduğu algısı bu grupta çok kuvvetli. Ve bu güvensizlik kaygısını en çok mevcut güçlü adam siyasetinin giderebileceğine dair kanı güçlü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat hepsi bu da değil. Bunlardan da belki daha önemli olan şu: İktidar seçmeni mavi yakalılar, kendilerine mevcut şartlar içerisinde verilebileceğinin en fazlasının verildiğini düşünüyor. Belki dışarıdan bakanların anlamakta en zorlandığı kısım bu. "Asgari ücret çok düşük" diyebilirsiniz. Bu kesim biliyor ki, ya da inanıyor ki mevcut şartlarda asgari ücret daha yüksek olamazdı. Para olsaydı, kaynak olsaydı verilirdi diyor. Üstelik "daha fazla asgari ücret olsa benim başka masraflarım da artardı" diyolar ki bu konuda çok da haksız değiller.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neticede asgari ücret artışı ne yoksullukla mücadele politikası ne de enflasyonla mücadele politikası yerine geçemez. Enflasyonla mücadelenin yolu başka, yoksullukla mücadelenin yolu başka. Ama biz çok uzun süredir kamusal tartışmalarda bu kesime önerebilecek olanın en fazlası “yeterli” bir asgari ücret artışıymış gibi konuşmaya alıştık. Oysa bu kesim aslında popülizmin sınırlarına gelindiğinin son derece farkında ve artık bundan fazlasını duymak istiyor. "Bana daha iyi bir seçenek sun, daha fazla asgari ücret artışı değil, başka şeyler söyle, ötesini söyle" diyor. "Nereden kaynak yaratılacak?" sorusunu soruyor. Farklı cümlelerle aslında şunu söylüyor: "Bana kalkınma vizyonu sun. Ülkenin nasıl zenginleşebileceğini söyle." Çünkü biliyor ki ülke zenginleşmeden kendi durumu iyiye gitmeyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki emeklilerle bu grup arasındaki fark nereden geliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu güzel bir soru. 2024'te emeklilerde iktidardan muhalefete ciddi bir kayma gördük, mavi yakalılarda aynı oranda bir kayma göremedik. Ekonomik açından bazı benzer şikayetlere sahip olan bu iki grup niye farklı siyasi davranış sergiledi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cevaplardan bir tanesi şu: Mavi yakalılar kendilerini hala pazarlık masasında hissediyor. Asgari ücretleri uzun süre, diğer maaşlardan daha yüksek oranda arttı. Bu yüzden, onlarda "Ben masadayım, benimle pazarlık yapılıyor" duygusu var. Emekliler ise masada hissetmiyor kendilerini. Gözden çıkarılmış hissediyorlar. Bu ayrım siyasi davranışı doğrudan etkiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki ev kadınlarında ne değişiyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ev kadınları uzun süre mavi yakalılar gibi iktidarın en sadık seçmen gruplarından biriydi. Ama artık bunun değişmeye başladığını görüyoruz, 2024'ten bu yana gözlemlenen ciddi oy kaymaları var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kesimin geçmişte oy değiştirmeye olan direncinde de mavi yakalılarda olduğu gibi, kırılganlık konusu önemliydi. Sosyo ekonomik kırılganlık bizi riskten kaçıngan bir pozisyona itebiliyor. Dolayısıyla aslında ekonomik oy verme teorisini çok basit bir şekilde, şikayeti olan oyunu değiştirir gibi okumamak lazım. Kırılganlıklar devreye girdiğinde, eğer elinde avucunda az bir şey varsa onu korumak konusunda kaygılı ve muhafazakâr oluyorsun. Çok ince bir dala sarılmış gibisin. Sana bırak o dalı, o dal çok ince diyorlar. Sen ise başka tutunduğun bir şey olmadığı için ve o dalın zayıflığı yüzünden hep düşme korkusuyla yaşadığın için, iyice hareketsizleşiyorsun. O dalı bırakmak için emin olman gerekiyor. Dolayısıyla kırılgan grupların pozisyon değiştirmeleri için ya o dalın tümüyle kırılması lazım, ya da tutunacak başka bir dalın varlığından emin olmaları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yani güvenebilecekleri bir dal istiyorlar…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesela işini kaybetmekle maaşının biraz azalması tam da bu sebeple çok farklı siyasi davranışlar doğuruyor. Maaşın biraz azaldıysa bu seni daha da muhafazakâr yapabilir. Ama işini kaybettiysen artık kaybedecek bir şeyin yok, o zaman cesaret gösterme ihtimalin, pozisyon değiştirme ihtimalin birden artıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ev kadınlarının bu eşiği aşmalarını sağlayan birkaç faktör görünüyor Birincisi çocuklarının geleceğiyle ilgili kaygı — gençlerdeki o yoğun karamsarlık, mutsuzluk annelerde tepki ve kopuş yaratıyor. İkincisi suçla mücadele konusu, özellikle kadın cinayetleri. Bu grup için çok önemli bir başlık. Ev kadınlarında sınıfsal bilinç yüksek, yani kadınlarla ilgili konular gündemlerinde en üst sıralarda. Kadın cinayetleri iktidardan uzaklaşmada önemli etkenlerden biri olarak öne çıkıyor. Uyuşturucu, okullarda zorbalık, okulların gençlere sunduğu olanakların daralması da gündemlerinde oldukça yukarıda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefet belediyelerinin kadınlara yönelik somut hizmetlerinin de önemi burada ortaya çıkıyor. Kreşler mesela. Bunlar artık bir vaat olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştü. "O ince dalı bırakmak için tutunabileceğim başka bir şey var" duygusunu yarattı. Bu ev kadınlarının oy desteğini almada önemli bir etken oldu diye düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KAPSAMLI BİR ÇÖZÜM PROGRAMI GEREKLİ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu tabloda muhalefetin öncelikle yapması gereken ne?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Araştırmalarımızda konuştuğumuz kişiler bunu çok net söylüyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onlar muhalefetten, soyut değil, somut bir umut istiyorlar. Bir kalkınma modeli istiyorlar. Muhalefet iktidara gelirse ne yapacak, nereden kaynak yaratacak? Doğal kaynak mı bulacak? Katma değeri yüksek bir şey mi üretecek? Aslında ifade etmeye çalıştıkları farklı cümlelerle bu: bir kalkınma vizyonu. Ülkenin nasıl zenginleşeceğinin, kendi refahlarının nasıl artacağının somut ve ikna edici olarak anlatılması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de şu önemli: Bu kesim ileriye dönük bakıyor, geriye dönük değil. "Bu parti bugün beni mutsuz ediyor o halde onu, cezalandırayım" deyip gidip hemen ötekine vermiyor. Öncelikle, "gelecekte beni ekonomik olarak hangisi daha iyi yapar?" diye düşünüyor. Ve bunu tahmin etmek için dönüp geçmişe bakıyor. Ve orada bazen diyor ki, evet şu an kötü ama geçmişte memnun etmişti, yine yapabilir diyor. İktidar seçmeni çoğu zaman böyle diyor. Öte yandan muhalefet hakkında kafasında belirsizlik var. Neticede aynı partinin uzun bir iktidar dönemi oldu. Siz ise iktidardan ne kadar uzak kalmışsanız, seçmen için o kadar belirsizlik kaynağı olabiliyorsunuz. Elindeki bir kuş çalıdaki iki kuştan iyidir diyebiliyor seçmen. Bu öyle ya da böyle bildiği bir seçenek, ötekisiz belki güzel sözler söylüyor ama yapabilir mi, emin olamıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O yüzden somutluk çok kritik. 2023 seçimlerini hatırlayalım. Binlerce sayfalık bir mutabakat metni vardı. Muhakkak ki çok çalışılmıştı üzerinde. Ama yoldan geçen birine "muhalefet gelince ne yapacak, üç tanesini say" deseniz, pek sayamıyordu. İşin gerçeği, çok sofistike ama seçmene iletilmemiş bir vizyon yerine, kolay anlaşılan, sık tekrarlanan, etkisi kısa vadede görülebilecek olan bir program daha işe yarıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu programın ne zaman açıklanması gerekiyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana göre çok erken diye bir şey yok. İktidar iktidara geldiği günden itibaren bir sonraki seçimin kampanyasını yapıyor aslında, yaptıklarıyla, sözleriyle. "Ben seçim vakti devreye girerim" derseniz oldukça geç kalmış olabiliyorsunuz. Zaten medya asimetrisinde sesini duyurman çok zorken beklemek riski iyice büyütüyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana göre, temel yönelimin başından beri net olması lazım. Özelleştirme taraftarı mısınız, kamulaştırma taraftarı mısınız? Eğitimle ilgili pozisyonunuz ne, dış politikayla ilgili pozisyonunuz ne? Bunların seçmeni en çok ilgilendiren boyutlarının, seçmen gözünde kristal berraklığında olması gerekiyor. Bazı en çarpıcı vaatlerinizi daha sonraya, kampanya sürecine saklamayı seçebilirsiniz, ama ana çerçevenin erkenden netleşmesi önemlidir. Bazen fikirlerinin kopyalanmasından endişe edebiliyor partiler ama bana kalırsa fikrinizi ne kadar erken söylerseniz, o fikri o kadar erken sahiplenmeye başlayabilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>19 MART APATİYİ AZALTTI</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Apati konusunu ilk derinlemesine araştırdığınızda 2023 seçimleri yeni bitmişti. O günden bugüne siyasi ilgide ne değişti?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 seçimlerine daha az seçmen gitti. 2023 sonrasında ölçtüğümüz apatiyi 2024'te bizzat doğrulamış olduk böylece. Ama 2024 sonrasında siyaset alanında bir canlanma da gördük. 2023 sonrası muhalefet seçmenindeki gönül kırıklığının bir sebebi şuydu: "Ne yapsam partim seçim kazanamıyor. Ayrıca bırak iktidarı, kendi partimin yönetimini bile değiştiremiyorum." 2024 sonrasında ise hem CHP seçim kazandı hem de parti içinde bir yönetim değişikliği oldu. Bu ikisi birden muhalif enerjiyi canlandırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Derken 19 Mart oldu. 19 Mart bir şok yarattı ve kısa vadeli etkisi siyasi ilgiyi canlandırmak şeklinde oldu. Kararsızlar o dönem en düşük orana geriledi. Hem iktidar hem muhalefet lehine ama daha çok muhalefet lehine geriledi. Adeta bir seçim atmosferi yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Odak gruplarımızda tutuklamaların siyasi olduğuna dair genel bir kanı olduğunu hem iktidar hem muhalefet seçmeninde gördük. Bu önemli. İktidar seçmeninin bir kısmı da tutuklamaları siyasi buluyor. "Bu operasyonlar siyasi değil, o yüzden iktidara oy veriyorum" değil; "iktidara oy vermeye devam ediyorum ama tutuklamaların siyasi olduğunu da düşünüyorum" şeklinde bir pozisyon alan önemli bir grup var — ki bu çok kritik. Yargının siyasallaştığına dair bu yaygın görüş kararsızların da neden daha çok muhalefete kaydığını açıklıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün o dönemin mobilize edici etkisi biraz geriledi. Kararsızlar yeniden eski yerlerine doğru bir hareket içinde gibiler. Bu hareketleri izlemek lazım. Bir de asıl şuna dikkat etmek lazım. Bu kadar ağır bir siyasi baskının uzun vadeli etkisi kalıcı bir apatiye de dönüşebilir. 19 Mart sonrası pek çok kişi "Türkiye Rusya mı olacak?" diye sormaya başlamıştı. Elbette iki ülke birbirinden çok farklı. Ama korkunun yönünü göstermesi açısından dikkat çeken bir karşılaştırmaydı bu. Rusya aynı zamanda yüksek apati modeli demek. Türkiye’de bu ölçüde bir siyasi kopuş hiç gerçekleşmedi, umarım da gerçekleşmez. Ama bu tür şokların kısa ve uzun vadeli etkileri farklı olabiliyor. Periyodik ölçmek önemli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KARARSIZLAR SEÇİMİN KADERİNİ BELİRLİYOR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kararsız seçmenle apatik seçmen arasında bir fark var mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, kararsızların içinde farklı gruplar var. Kronik apatikler — artık tamamen siyaset dışına kaymışlar, hiçbirini beğenmiyorum ya da siyasete katılmaya gerek yok diyenler. Bir kısmı ise henüz karar vermemiş, iktidara da muhalefete de eşit sayılacak bir mesafede duran seçmenler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye gibi kutuplaşmış bir ülkede partizan seçmenler yerinden oynamıyor. Seçimin kaderini en çok bu geçişken, kararsız, apatik kesim belirliyor. Bu grupları farklı şekillerde tanımlamak ve ölçmek mümkün olduğu için rakamsallaştırmak zor ama kabaca %20-25 gibi bir gruptan söz etmek yanlış olmaz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu grubun son kararını ne belirliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gruplarda entelektüel esneklik yüksek — sabit fikirli değiller, yeniden düşünmeye açıklar. Bu bir fazilettir. Ama aynı zamanda entelektüel apati de yüksek —yani işi enine boyuna düşünmek, en doğrusunu öğrenmek için bilişsel çaba harcamak konusunda isteksizler. Hızlı karar vermek istiyorlar, çok fazla kurcalamak istemiyorlar. Bu onları dezenformasyon açısından da daha savunmasız kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son olarak…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genel olarak şunu gözlemliyorum: Hepimiz daha dürtüsel, daha duygusal karar vericiler haline geldik. Odaklanmak zorlaştı, bilgi bombardımanı altındayız. Duygudan gelen bilgi çok çabasız geliyor. Bakıyorsunuz, sevdim sevmedim, güvendim güvenmedim şeklinde saniyeler içinde tutum alabiliyor seçmenler. Bu geçişken seçmende biraz daha yüksek ama açıkçası artan dürtüsellik, kararlarımızda duyguya yaslanma durumu hepimizi etkiliyor. Siyasette duyguların rolüne daha yakından bakma ve Emotics Lab’ı kurma kararımız da aslında tam da bu yüzdendi.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/pam-ve-kristi-kenara-atildilar-13016</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Pam ve Kristi, kenara atıldılar</h1>
                        <h2>Kadınlar, dünyanın en iyi dalkavukları olmak için ellerinden geleni yaptılar. Güney Dakota eski Valisi Noem, Trump’a yüzüne kendi portresi eklenmiş bir Mount Rushmore maketi hediye etmişti. Bondi ise Adalet Bakanlığı binasının önüne somurtkan bir Trump posteri astı. Bu, eski Adalet Bakanı’nın bir zamanlar saygın ve bağımsız olan kurumunu, başkanın kişisel hukuki Gestapo’suna dönüştürme çabasının görsel bir yansımasıydı. Trump’ı ve müttefiklerini soruşturan savcıları temizliyordu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/pam-ve-kristi-kenara-atildilar-1775401209.webp">
                        <figcaption>Pam ve Kristi, kenara atıldılar</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“NYT Yazarı Maureen Dowd, Trump'ın en sadık iki kadın bakanı Pam Bondi ile Kristi Noem'in aşırı yaltaklanmalarına rağmen kovulmalarını ve bu durumun ironisini sert bir dille eleştiriyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Arkadaşımın Paramount+ için mükemmel bir reality show fikri var: “Pam ve Kristi’nin Bahar Tatili Kusma Festivali”. Artık hiçbir şeye tahammülleri kalmamış, her şeyden bıkmış olan kızlar özellikle de onları kapı dışarı eden kötü patronlarından uzaklaşmak için Cancún’a kaçarlar. Birbirlerinin saçlarını tutarak kusarlar. Tatlı tatlı birbirlerini motive ederler. Ama sonra pasaportlarını kaybederler ve sınırdan geri dönemezler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ay caramba! Pam Bondi ve Kristi Noem muhtemelen şimdi bir yerlerde margaritalarının başında ağlıyor ve “Nerede yanlış yaptık?” diye düşünüyorlardır. Başkanın onları “güzel yardımcıları” diye övdüğü o güzel günler ne çabuk geçti?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştirmenlerin “Pam Blondi” ve “ICE Barbie” diye adlandırdığı, ortadan kaybolan Adalet Bakanı ve İç Güvenlik Bakanı, dalkavukluğun bile bir sınırı olduğunu acı bir şekilde öğrendiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın ilk döneminde Jeff Sessions, Rusya soruşturmasını durdurmayı reddettiği için Adalet Bakanlığı’ndan kovulmuştu. Ama bu iki kadın, Trump’ı memnun etmek için her şeyi yapmaya hazır olmalarına rağmen kendilerini alçaltıp kurumlarını kirletmelerine rağmen aynı kaderi paylaştılar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump, Çarşamba günü Bondi’ye haberi, birlikte Yüksek Mahkeme’ye giderlerken limuzinde verdi. Orada yargıçları korkutarak doğum hakkıyla gelen vatandaşlığı kaldırmaya çalışıyordu. Wall Street Journal’a göre Trump ona şöyle demiş:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sanırım zamanı geldi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet Bakanlığı çalışanları da Bondi’nin portresini çöpe atmakta gecikmedi. Noem de aşağılayıcı bir hafta geçiriyordu. Kendisi karmaşık bir aşk üçgeninin içinde sıkışıp kalmıştı. Özel kalemi Corey Lewandowski ile yaşadığı iddia edilen ilişki haberleri, Daily Mail’in kocası Bryon hakkında yayınladığı skandal haberle çakıştı. Bryon, Güney Dakota’nın Castlewood kasabasında sigorta acentesi olarak çalışan zavallı bir adamdı. Bryon, Kristi’nin zorlu kongre duruşmalarında yanında durmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratlar onun sevgilisi ve ikilinin lüks hükümet jetiyle yaptıkları maceraları ortaya dökmüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar, dünyanın en iyi dalkavukları olmak için ellerinden geleni yaptılar. Güney Dakota eski Valisi Noem, Trump’a yüzüne kendi portresi eklenmiş bir Mount Rushmore maketi hediye etmişti. Bondi ise Adalet Bakanlığı binasının önüne somurtkan bir Trump posteri astı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, eski Adalet Bakanı’nın bir zamanlar saygın ve bağımsız olan kurumunu, başkanın kişisel hukuki Gestapo’suna dönüştürme çabasının görsel bir yansımasıydı. Trump’ı ve müttefiklerini soruşturan savcıları temizliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bondi, Adalet Bakanı olduğu ilk günde Trump’a karşı açılan davaları incelemek üzere “Silahlandırma Çalışma Grubu”nu kurdu ve bu davaları baltalamaya çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">James Comey, Letitia James, Adam Schiff, Mark Kelly ve Jerome Powell’a karşı dava açmaya çalıştı ama bunların çoğu ya dağıldı ya da hiçbir yere gitmiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump kadar küçük düşürücü olmak için Comey’nin kızı Maurene’i (deneyimli bir federal savcı) kovdu. 2020’de Trump’ın Biden’ı yendiğine dair hayali kanıtlar aradı. Noem ise Trump’ın sahte maço duruşunu taklit etti. ICE’nin (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) alabildiğine serbestçe hareket etmesine izin verdi. Federal görevliler Minneapolis’te masum insanları vurup öldürdüğünde, kurbanları “iç terör örgütü üyesi” diye karaladı. ICE görevlileriyle birlikte devriye gezerken ICE üniforması giydi, kurşungeçirmez yelek taktı ve tüfek salladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de kostüm oyununda çok başarılıydı. İdaredeki glam kızı(*) olmaya çalışıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rushmore Dağının önünden at sırtında geçerken Annie Oakley gibi giyinip DHS’yi (İç Güvenlik Bakanlığı) tanıtan bir reklam bile çekti. Lewandowski (Trump’ın 2015’teki ilk başkanlık kampanyasının yöneticisi), Noem’i tıpkı Trump’ın yaptığı gibi büyük gösterişle dikkat çekecek şekilde yönetiyordu. Ama bu, Trump’ı çok yanlış okumaktı. Noem’in at sırtındaki reklamındaki slogan “Başkan Trump ve Ben” şeklindeydi. Bu, Trump’ın temel kuralını ihlal ediyordu: Trump’la “ve” olmaz. Bu şovun tek yıldızı sadece odur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Renee Good ve Alex Pretti’nin infazları ve Noem’in ölümlerinden sonra onları karalaması, Trump’ın bile midesini bulandıracak seviyedeydi. Noem’in kongre duruşmalarındaki özür dilemeyi reddetmesi, Good ve Pretti’nin ailelerine karşı tavrı ve DHS’deki sevgili skandalı Trump’a göre utanç vericiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şubat ayındaki kongre duruşmasında Bondi ise bütün vakarını bir kenara atıp sahneyi yuttu. Patronunu etkilemek için bağırıp çağırdı, hakaretler etti. Harvard mezunu avukat Jamie Raskin’e Trump’ın taktiğini kullanarak şöyle bağırdı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bana hiçbir şey söyleyemezsin, yıpranmış kaybeden avukat. Sen avukat bile değilsin.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca Trump’ın savunma yöntemini de benimsedi: Savcıların soruşturmaları ve Epstein dosyalarını garip şekilde yönetmesi hakkındaki soruları keserek bağırıyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Dow şu anda 50.000’in üzerinde!”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump, onun Demokratlarla yaptığı sert tartışmalardan keyif aldı ama genel olarak kabine üyesi performansını zayıf buluyordu. Onu zayıf, yavaş ve kötü bir iletişimci olarak görüyordu. “Sümüklü” diye nitelendirdiği kişilere karşı iddianame hazırlayamamasına çok sinirleniyordu. Ortada kanıt olmaması Trump için önemsiz bir ayrıntıydı. Bondi’nin Epstein dosyaları konusundaki oyalama taktikleri Trump’ın tabanını da çileden çıkardı. Bir ara “Epstein’in müşteri listesi masamın üzerinde” demişti ama bunun doğru olmadığı ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Kash Patel ve diğer Trumpçılar, Epstein Adası’nda vakit geçiren herkesi ortaya çıkaracaklarına söz vermişlerdi. Bu örtbas girişimi, Trump’ı da yaraladı çünkü o, bu yırtıcıyla yakın ilişkisinin pis kokusundan bir türlü kurtulamamıştı. Duruşmada Epstein mağdurlarının önünde dosyaların yayınlanmasındaki başarısızlığı ve bazı mağdur isimlerinin yanlışlıkla ifşa edilmesi nedeniyle doğrudan özür dilemeyi reddetmesi durumu daha da kötüleştirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Wall Street Journal’ın haberine göre, hayal kırıklığına uğramış başkan bir ara Beyaz Saray ziyaretçilerine, muhafazakârların sosyal medyada Adalet Bakanı’nı yerden yere vurduğu paylaşımların çıktısını göstermiş. Bir müttefikine Bondi’nin “ne kadar berbat bir iş çıkardığını” uzun uzun anlatmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi İran konusunda köşeye sıkışan Trump’ın daha fazla kişiyi kovma isteği gelebilir. Zaten “Sen kovuldun!” onun klasik lafıdır. Pete Hegseth Pentagon’da nitelikli subayları kovuyor, halbuki asıl gitmesi gereken kendisi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donald Trump’a kendi kendini güneş kralı ilan eden adama yaltaklanmak, Sisyphos’un cezasından farksızdır. Onun kaprislerine, intikam planlarına, aşırı pohpohlanma ihtiyacına ve hukuka duyduğu küçümsemeye ayak uydurmaya çalışmak her zaman kaybeden bir oyundur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(*)Hollywood tarzı, dergi kapağı gibi, dikkat çekici, "glamorous" (büyüleyici, ihtişamlı) bir görünüm taşıyan kadın için kullanılır.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* <span style="background-color:white"><span style="color:#363636">Maureen Dowd<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="background-color:white"><span style="color:#363636">[1]</span></span></a> (New York Times)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#363636">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makale linki: https://www.nytimes.com/2026/04/04/opinion/pam-bondi-kristi-noem-trump.html</span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[1]</a> <span style="background-color:white"><span style="color:#363636">Pulitzer ödüllü köşe yazarı. Son kitabının adı “</span></span><a href="https://www.harpercollins.com/products/notorious-maureen-dowd?variant=42734212218914" style="color:blue; text-decoration:underline"><span style="background-color:white"><span style="color:#121212">Notorious</span></span></a> </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/inayet-babaannenin-semaveri-13015</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İnayet babaannenin semaveri</h1>
                        <h2>İnayet babaannenin sofrasından modern apartman dairelerine: Bir aile yadigârı semaver, neden yeni evlerin metrekarelerine sığmaz? Nesiller değiştikçe eşyaların ruhu nasıl eksilir? Hatıraların tozlu antikacı tezgahlarına düşme ihtimaliyle yüzleşen bir kuşak hikâyesi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/inayet-babaannenin-semaveri-1775400777.webp">
                        <figcaption>İnayet babaannenin semaveri</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçenlerde bizim çocukların yerleşik hayata bir türlü geçemediğinden bahsediyordum ama taşınmalarının bizim hayatımızı böylesine etkileyeceğini düşünemezdim hiç. Malum, yeni apartmanların oda sayısı azalıyor, metrekaresi küçülüyor. Büyük evden küçüğe geçince eşyalarda ciddi bir tasfiye yapmak mecburiyetinde kalıyorsun.&nbsp;</span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizimkiler de tasfiyeye girişmişler ve bir gün boyunca çöp atmışlar, hele Pelin’in dediğine göre bir konteyneri kendi attıklarıyla doldurmuşlar. İyi güzel de ıskartaya çıkardıkları eşyalardan birinin “İnayet babaannenin semaveri” olacağı aklıma gelmezdi. Demek, yeni evlerinde her bir şeye yer var ama aile yadigarımız olan semavere yer yok. Getirip bizim salonun ortasına bıraktılar, evlerinde yer olduğunda mutlaka geri alacaklarını söyleyerek -yalandan kim ölmüş?<br />
İnayet babaanne, benim babaannemin ablasıydı. Ailemizin en büyüğüydü. Her bayramda ona gider, sofrasında maaile biraraya gelirdik. Nefis yaprak sarmalar hatırlıyorum, bir de pastırma. Ama pastırma gelecek kişi sayısına göre ikişer dilim alınır, biri oburluk yapıp başkasının rızkına göz dikerse İnayet babaanne kendi yiyeceğinden feragat eder, bugün canının pastırma çekmediğini söylerdi. Uzun yaşadı, doksanlarının ortasında, ayva reçeli yapmaya çalışırken düşüp…<br />
İnayet babaannenin gümüş semaverinin çay demlemek için kullanıldığını hiç görmedim. Galiba evdeki en değerli eşya oydu ya da en azından annem için oydu, ne pahasına olursa olsun, o semaverin bize gelmesini sağlayacağını söylemişti, dediğini de yaptı, semaveri tevarüs ettik. Tıpkı İnayet babaanne gibi biz de onu hiç çay demlemek için kullanmadık, salonun annemin sevdiği müstesna bir köşesinde senelerce durdu. Durdu demek haksızlık olur, sergilendi.<br />
Rivayete göre, semaver, Devrim esnasında İstanbul’a kaçan Beyaz Ruslardan alınmıştı. Üstünde Rus yapımı olduğuna dair bir damgası vardı. Antikaydı.<br />
Annem bir aile müzesi kurmak istiyordu. Bu müzede, müze dediğim salonda duran büyücek bir camlı büfe aslında, askere gidenlerin getirmiş oldukları mühimmat kutusu, apolet ya da palaska kadar çocukluk çizimlerimiz ve şiir defterleri de yer alırdı. Semaverse hacminden ötürü büfeye -müzeye- sığmayacağı için hemen önünde yerde dururdu. Mert çocukken, başka yerde hiç görmediği bu tuhaf eşyanın karşısında çeşitli hayallere dalar, onunla kimsenin bilmediği oyunlar oynardı. Böylece, ailenin semaverle en çok haşır neşir olan üyesi küçük Mert oldu.<br />
İşte bu semaveri annemin talebi doğrultusunda Mert’e vermiştik. Müzeyi tabii ki biz devraldık -aynı şekilde ama yazlık evde muhafaza ediyoruz.<br />
Annem, nedeni bilinmez, İnayet babaannenin semaverini çok severdi. Mert için o çocukluğunun bir oyuncağıydı. Benim içinse o İnayet babaannenin annemin çok sevdiği semaveriydi sadece. Her nesilde ona verilen değer değişti, üstelik azaldı. Mert semaveri getirip salona bırakınca bizim eve ait olmadığını bağıran, varlığıyla kalabalık eden bir objeye dönüştü. Atsan atılmıyor, satsan satılmıyor derler hani, semaverin şimdiki vaziyeti tam da böyle. Semaverin esas değeri, gümüşünden ya da üzerindeki Rus damgasından gelmiyordu, İnayet babaannenin evinden çıktığı için değerliydi, ama İnayet babaanne de sadece bizim aile için değerliydi, o yüzden semaveri atma düşüncesi bile beni rahatsız ediyor, zaten satılmıyor, satmaya kalksam hem asabım bozulur hem de para etmez.<br />
Bir ara Pelin bu semaverin üstündeki parçasını atıp onu cam bir sehpanın ayağı olarak değerlendirmek istediğini söylemişti -söylemeye cüret etmişti. Duyar duymaz reddettim tabii. İnayet babaannenin semaveri dedim, aile yadigarı dedim, olmaz dedim. Dedim de, işte birkaç sene sonra geldi bizim salonun ortasına konuverdi. Biz Narin’le semaveri bir şekilde saklarız ama sonrası ne olacak? Bizden sonra semaveri sahiplenecek biri çıkacak mı ailemizde? Ya da diğer eşyalar, bizim binbir emekle aldığımız, mevcudiyetleriyle bize bir ömür yaşama sevinci bahsetmiş olan eşyalarımız, sadece bizim için bir mana ifade eden küçük koleksiyonlarımız ne olacak? Bir semavere yer olmayan evlerde hatıraları sonraki nesillere taşıyacak objelere yer bulunabilir mi? Hiç sanmıyorum.&nbsp;<br />
Hayatımızın, mahremimizin antikacı tezgâhlarına düşeceğini düşünmek rahatsız edici. Ama hayat böyle. Bizden önce de böyledi, biz de böyle yaptık, bizden sonra da böyle olacak.<br />
En azından şunu biliyorum ki, İnayet babaannenin semaveri ben yaşadıkça tozlu antikacı dükkânlarında müşteri beklemeyecek.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-13014</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Futbolde ve kadın voleybolde uluslararası başarının sır olmayan sırrı(!!!)</h1>
                        <h2>Birleşik kaplar kuralı çalışıyor: Dünyada enflasyon şampiyonluğuna oynamakla kamu ihalelerinde rekabet dışı kalmak aynı madalyonun iki yüzü. Minyatür sahada, eğik zeminde dibe yuvarlanmamak için tek çıkış yolu; hukuku, ekonomiyi ve kamu yönetimini yeniden 'Filenin Sultanları'nın tabi olduğu evrensel kurallarla tanıştırmak.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-1775400315.webp">
                        <figcaption>Futbolde ve kadın voleybolde uluslararası başarının sır olmayan sırrı(!!!)</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhtemelen bu söyleyeceğim hayata bire bir geçmeyebilir, küçük sapmalar, istisnalar hep vardır ama toplumlarda kurumlararası bir birleşik kaplar kuralı hep çalışır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin, dünyanın en iyi eğitim-öğretim kurumları sizdedir, en iyi üniversiteler sıralamasında ilk yirmide on beş üniversiteniz vardır ama dünyanın en kötü adalet kurumları da sizdedir, uluslararası hukuk endeksinde 146 ülke arasında sıranız 117’dir, bu olmaz, olamaz, kurumların performansı bir biçimde yakınsallaşır (convergence). </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye küresel endekslerin yaklaşık tümünde her sene muntazaman gerilerken mesela kadın voleybolde en zirveye oynuyoruz, futbolde erkek milli takımımız Avrupa kupasında büyük başarılar elde etti, şimdi de, ne güzel, 2026 dünya futbol şampiyonasına katılıyoruz, ilk turda oynayacağımız gruptan da (Türkiye, ABD, Avustralya, Paraguay) birinci çıkmamız yüksek bir ihtimal.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumu tesadüflerle değil de başka yöntemlerle açıklamaya çalışmamız lazım ama ondan sonra da yaklaşacağımız sonuçtan başka sektörler için, hukuk, ekonomi, öğretim-eğitim mesela, dersler çıkarmamız ve hayata geçirmemiz lazım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında ortada bir sır, mır yok, ortada aklı başında, sağduyu sahibi herkesin görebileceği bir gerçek var sanki. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de son on senedir siyasetin kullandığı çok anlamsız bir ifade var, “yerli ve milli” ifadesi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerli muhtemelen ulusal anlamına kullanılıyor, milli ise asla yine ulusal demek değil, olsa idi çok saçma olurdu zaten, ulusal ve ulusal gibi bir tekrar anlamına gelirdi, milli, tercümesi de orijinaline uygun olarak dini demek, dini de bizde İslami demek herhalde.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetin kuruluşunda kullanılan “Türk milleti” ifadesi de zaten 1923 sonrası Anadolu’ya sıkışan Müslüman unsurların genel adı, geriye kalan gayrimüslimler de “ekalliyet” yani azınlıklar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem insan hem de toplum yaşamının en kaba hatlarıyla iki yönü var, özel alan ve kamusal alan.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel alanlarında insanların “yerli ve milli” olmalarında, ulusal ve İslami kriterleri yaşamlarına rehber yapmalarında, davranışlarında hukukun genel ilkeleriyle çelişmemeleri şartıyla, hiçbir beis olamaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancaaaaaaaak; kamusal alanda yerlilik ve millilik demek felaket demek, her kamusal konuda başarısızlık demek, gerilemek demek, küresel endekslerde, hukuk, mutluluk, yolsuzluk endeksleri gibi, nal toplamak demek, bu endekslerde nal toplamak da vatandaşın refahının, zenginliğinin, özgürlüğünün, mutluluğunun hatta güvenliğinin yerlerde sürünmesi demek.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel kuralların dışına çıkılabilen kamusal alanlarda çok belirgin bir gerileme yaşanıyor son on, on beş senedir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan hakları alanında dahi AİHM kurallarına uymuyoruz da ne oluyor, insan hakları standartlarında durumumuz içler acısı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk devleti alanında da Venedik Komisyonu test kurallarına uymuyoruz, uluslararası endekslerde utanç verici sıralardayız, tuhaf birileri de bu durumu, bu sıralamayı batının bize kurduğu kumpas olarak niteliyorlar(???).</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB müzakere sürecinde iş güvenliği, kamu alımları, rekabet dosyalarını önlerinde siyasi engel olmamasına rağmen açmadık, bunları şiddetle isteyenleri de KHK’lı yaptılar ama ne oldu iş güvenliği dosyası açılmadı, günde altı işçi iş kazalarında(!!!) yaşamlarını yitiriyorlar, kamu alımları dosyası açılmadı, kamu ihaleleri usulsüzlükleri, rekabet dışı olmaları siyaseti hem merkezi hem de yerel düzeyde zehirledi, bitirdi, rekabet dosyası açılmadı ve dünyada enflasyon şampiyonluğuna oynuyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kamusal alan örneklerini çoğaltmak, küçük bir kitap yazmak mümkün.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine ancaaaaaaaak, futbol ve voleybolde durum farklı, kamu alımlarında, iş güvenliğinde, ifade özgürlüğünde olduğu gibi kuralları Allah’tan biz koymuyoruz, değiştirme olanağımızın da pek olmadığı kurallar seti ile bu iki alanda mücadele ediyoruz, bu spor dalları rekabete sonuna kadar açık, bizimkiler yabancı takımlarda, yabancılar bizim takımlarda oynuyorlar, futbolde Brezilya, Fransa, İspanya hangi kurallarla oynuyorlarsa biz de aynı kurallarla oynuyoruz, futbolde “üç korner bir penaltı” eski mahalle kuralını benimsemiyoruz, bu penaltıları arkamızı minyatür kaleye dönüp topuğumuzla atmıyoruz ve bunun sayesinde de artık FİLENİN SULTANLARI var, A erkek Milli Takımımız da ABD-Kanada-Meksika’da bu yaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, biz bazı kamusal alanlarda, insan hakları, hukuk devleti, kamu ihaleleri, iş sağlığı ve güvenliği, rekabet gibi, oyunu “üç korner bir penaltı” kuralı ile minyatür sahada oynuyoruz ve, lafı uzatmayalım, eğik zeminde sürekli dibe doğru yuvarlanıyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yapılması gerektiği açık değil mi?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Senelerce “ne pahasına olursa olsun AB’ye girelim” boşuna demedik.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdilik futbolü minyatür sahada oynamak isteyenler kazanmış gibi duruyor ama hayatın neler getireceği de belli olmayabiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Önemli not:</strong> Bazı kelimelerin imlasında bazı doğru bilinen kuralları kullanmıyorum, sehven değil yani, mesela futbolde, voleybolde olduğu gibi… </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-13013</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>“Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır”</h1>
                        <h2>Zaman, sadece bir hattı değil, şeffaflık ve hesap verebilirlik sathını müdafaa etme zamanıdır! İktidarın CHP’yi diz çöktürme planına karşı Özgür Özel canhıraş bir direnç sergilerken; kamunun gücünü kendi serveti sanan ‘güç sarhoşu’ azınlığa karşı yol temizliği neden ihmal edilemez?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-1775399913.webp">
                        <figcaption>“Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır”</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ahmet Özer ile başlamışlardı operasyona; son olarak tutuklanan Mustafa Bozbey ile birlikte bu sayı 22’ye ulaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin kısa öyküsü şöyle başlamıştı. Özer’in gözaltına alınıp tutuklanmasından bir hafta önce Bahçeli, “Öcalan, gelsin Mecliste DEM kürsüsünde konuşsun” demiş; hepimiz de, devletin içindeki derin güçler, Bahçeli’nin hamlesine karşı hamle ile yanıt verdikleri duygusunu uyandırmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünüşe göre Özer, “zincirin en zayıf halkası” idi. Zira hem “PKK/KCK silahlı terör örgütü üyesi” olmak gibi bir suçlamayla Bahçeli’nin “açılımını” geri püskürtme hem de CHP’nin “dağ” ile “iş tuttuğu” algısı üzerinden kendi seçmenlerini konsolide etme olanağına sahip olacaklardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tutmadı!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam tersine kamuoyunda, “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” çelişkisi öne çıktı. Bu çelişkinin üstünü örtmek ve sorunun çok daha çetrefil olduğunu göstermek için yeni yollar ararlarken, Ekrem İmamoğlu’nun diplomasını bulmuşlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>DİPLOMADAN KENT UZLAŞISINA SUÇLAMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güya diploma sahte idi!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hepimiz, “hadi canım sende” demiştik o günlerde. Yapılan, ne bizim hukuk geleneğimize ne de hukukun evrensel ilkelerine uyardı. Nitekim Sarbonne, “kurunun yanında yaktıkları yaşlardan” biri olan Prof. Dr. Naciye Aylin Ataay Saybaşılı’nın doktorası iptal edilme talebini reddetmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaç, İmamoğlu’nun gardını düşürmekti ama buldukları “sahte diploma” iddiası yetersizdi. İddia sahipleri de az bulmuş olacaklar ki ertesi gün gözaltına alınmış; ardından da tutuklanmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O günden sonra pek çok iddia servis edildi İmamoğlu hakkında ama kendi seçmenleri dahil herkes, bu operasyonun, “rakibi saf dışı bırakmak” anlamına geldiğinde hemfikirdi. Nitekim 19 Mart’tan itibaren sokaklar, üniversiteler ve genel olarak kamuoyu çalkalanmış; protestolar, peş peşe gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Verilmek istenen mesajın iki ucundan birinde, “kent uzlaşısı” adı altında PKK ile işbirliği, diğer ucunda da yolsuzluk ve rüşvet vardı. Geniş kitlelerin neredeyse tamamına yakını açlık sınırının altında yaşarken, olası bir rüşvet ve yolsuzluğa tepki verecekleri açıktı. Kırk yılı aşkın bir süredir devam eden şiddet sarmalı nedeniyle yükselmiş milliyetçi hassasiyetler de hesaba katılarak, CHP’nin “şeytanlaştırılması” amaçlanmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başaramadılar!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SAFDIŞI BIRAKMAK İSTENİRKEN SAFLARI SIKLAŞTIRMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin Mansur Yavaş ile birlikte başarılı “iki forvetinden biri” olarak kabul edilen İmamoğlu, gözaltında ve cezaevinde güçlü bir karşı duruş gösterip, meydan okumasını sürdürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaçları İmamoğlu’nun saf dışı bırakmaktı ama tutukluluk ile birlikte, bırakın saf dışı kalmasını, safını sıklaştırmış oldu. Onun uzaklaştırılmasından medet umanlar, artan toplumsal tepkiyi paralize edebilmek için yeni gözaltı ve tutuklamalar yapmak zorunda kalmışlardı. Aralarında Adana’nın Zeydan’ı, Adıyaman’ın Tutdere’si&nbsp; ve İstanbul’un ilçe başkanları olmak üzere pek çok belediye başkanı vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mahkeme başlayınca görüldü ki iddiaların hepsi “duydum, öyle dediler” üzerine kurulu. Tutuklu başkanlardan Mehmet Murat Çalık, savunmasında, “Görevi emanet bildim. Yaptıklarımı şöhret ve alkış için değil çocuklar daha iyi bir gelecekte yaşasın diye yaptım” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Resul Emrah Şahan ise “si<span style="background-color:white"><span style="color:#080809">yasette ve devlette hizmet edeceksen, </span></span>servetten, şöhretten ve şehvetten uzak duracaksın” sözleriyle kamucu bir belediye başkanında olması gereken özellikleri bir çırpıda özetlemiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP’NİN DİZ ÇÖKTÜRÜLMESİNE APARAT OLMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Operasyonlar durmak yerine, freni patlamış kamyon gibi CHP’li başkanlara yönelik operasyonlar hız kesmeden sürdü. Arada “transfer edilen” Beykoz, Aydın, Bayrampaşa ve Keçiören’i unutmadan belirtelim ki son olarak Uşak’a ve Bursa’da karar kılındı. Uşak’takinin yaptıkları yenilir yutulur olmasa da, yerelden çıkartılıp ulusala taşınması için Ankara’ya, bir otele gitmesinin beklenmiş olması elbette manidardır. Bursa’da ise kendi partilerine geçmek için ısrarlı baskı kurdukları Bozbey’i, bu kez de, hukuk yoluyla saf dışı bırakmak için yedi yıl önceki işlemlerin bahane edilmesi de manidardır…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim bu yazının ana fikrine…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyük olasılıkla “küresel hükümdar”, Türkiye’deki iktidara, devam edebilmesi için güçlü bir toplumsal destek oluşturması telkininde bulunuyor. İktidar ise söz konusu güçlü toplumsal desteği elde edebilmek için bir yandan muhalefetten seçilmiş belediye başkanlarının kendi partisine geçmeleri için her yolu deniyor; diğer yandan da yitirdiği kamuoyu desteğinin önüne geçmek için rakiplerinin de kendilerine benzediği algısını yaratmak istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha da önemlisi, muhalefetin amiral gemisi konumundaki CHP’ye diz çöktürüp, oluşturduğu direniş hattının bertaraf edilmesi için elinden geleni yapıyor. &nbsp;Bu nedenledir ki belediye başkanları üzerinden eşi görülmemiş bir algı operasyonuyla CHP’nin şeytanlaştırılması amaçlanıyor. Böylece kitlelerin değişime olan inancının dağılması, geleceğe ilişkin umut ışığının sönmesi ve küresel hükümdara kendisinin alternatifi olmadığı mesajı verilmek isteniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>HATIR KALSIN, YOL KALMASIN</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidarın bu algısını güçlendirenler yok mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidarın CHP’yi diz çöktürme planına karşı CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in canhıraş bir çaba içinde olmasına rağmen, sayıları az da olsa bazı belediye başkanlarının hal ve hareketleri, iktidarın bu algısını güçlendiriyor. Sayıları az da olsa, kullandığı kamunun gücüyle günlerini gün ediyor algısının oluşmasına neden bu tarz başkanların halkın gönlünü kırdıkları açıktır. Zira kendilerine emanet edilen kamunun gücünü kendilerine ait zannederek, güç sarhoşluğuna kapılan bu az sayıdaki tiplerin bir an önce ait oldukları yere gitmelerinde hiçbir beis yoktur. Bizim geleneğimizde, “hatır kalsın, yol kalmasın” şeklinde bir söz var ve bu söz, bugünün siyasetinin anahtarı rolüne sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim yoluyla teslim edilmiş kamunun gücünü bir “emanet” gibi görmek ve kamunun malına “kıl kadar” dahi olsa zarar vermekten kaçınmak, olmazsa olmaz şartımızdır. Kimsenin aç ve açıkta bırakılmadığı, vicdanların rahat, adil bir hukuk sisteminin mümkün olduğu bir düzen inşa edebilmek için yol temizliği ihmal edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman, “hattı müdafaa değil, sathı müdafaa” zamanıdır. O “satıh”, şeffaflık ve hesap verebilirliği kapsadığı gibi kamunun emanetine titizlikle sahiplenmeyi ve kamusal terbiyeyi de kapsar. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/guvercinler-urktu-bir-kere-13012</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Güvercinler ürktü bir kere!</h1>
                        <h2>MB döviz fiyatı çıkışını dengelemek için swap işlemlerine başladı. Döviz alıp piyasaya TL verecek. Daha doğrusu piyasadaki yerlerini değiştirecek. Böylece piyasaya likidite sağlayarak banka kredi ve mevduat faizlerinin artmamasını, rezervlerin azalmamasını, döviz fiyatlarının yükselmemesini sağlayacak. Doğru hamle ama eksik. Eğer tutmazsa elde etmek istediği sonuçlar tam tersine döner.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/guvercinler-urktu-bir-kere-1775399649.webp">
                        <figcaption>Güvercinler ürktü bir kere!</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Birazcık umut; </strong>Wall Street</span> <span style="color:#222222">gazetesi göre Trump’ın yakın çevresine savaşı sona erdirme niyetinde olduğunu belirtmiş. Sonrasında Trump, İran'ı 2-3 hafta çok sert vurduktan sonra savaşı bitireceklerini söyledi. Savaş çok uzamaz umudunu taşıyanları sevindirdi. Hafta sonu ise, “İran’ı cehenneme çevirmeme son 48 saat” dedi. Haftayı nasıl açacağız bakalım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Trump’ın savaşı bitirmek isteğinde; </strong>Amerika’da benzinin galon fiyatının 4 doları geçmesi kadar, Nato üyelerinin Irak savaşında olduğu gibi ABD çılgınlığına destek vermemeleri hatta dirençlerini artırmaları da baskı yaratıyor olabilir. Amerika kamuoyunun büyük çoğunluğu da bu savaşa karşı çıkıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Türkiye;</strong> Türkiye’de ise ABD seçim öncesi “Trump’ın seçilmesi Türkiye’nin yararınadır” diye ahkam kesenler; bugünlerde “bir deli yüzünden hepimiz kötü durumdayız” diye göz yaşı dökmeye başladı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Mart Tüfe;</strong> gülmeyin, güşmeyin. Mart ayı tüfe %1,94 geldi. “Yılsonu MB faizi ve enflasyon hedefi en çok bir puan sapar” diyen abiler bile %2,5 beklerken gelen bu. Neyi konuşacağız neyi yorumlayacağız geçin Allah aşkına. Geçen sene Mart ayında akaryakıt fiyatları düşerken Mart Tüfesi %2,46 gelmişti. Bu sene akaryakıt fiyatları delirdi, tüfe %1,94. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Dış ticaret dengesi; </strong>Mart ayı dış ticare açığı 11,3 milyar dolara çıktı. %56,6 arttı. İhracat patladı, çatladı deyip durdular. İthalatın artışından bahsetmek hiç akıllarına gelmiyor nedense. İhrcat bir önceki yılın aynı dönemine göre %6,4 azaldı, ithalat %8,4 arttı. Bir yıldır yazıyorum, bir yıldır işim gereği tüm Türkiye’yi geziyorum. İhracatçı berbat durumda. Türk malları artık Balkanlar için, Türki Cumhuriyetler için bile pahalı. Romanyalı, neredeyse aynı fiyattaki Türk ve İtalyan ürünü arasında doğal olarak İtalyanı tercih ediyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Dış ticaret açığı dövize ihtiyaç demektir. Bu açığı cary trade ile deli paralar kaybederek getirip MB kasasını dolduruyordun. Cary tradeciler güvercin sürüsü gibidir. Bir, ikisi kanat çırparsa</span> <span style="color:#222222">hepsi birden korkup uçar. Onları geri getirmek için daha çok darı serpmek zorundasın. O darıyı serpmek için Mehmet Şimşek ile MB başkanı Karahan Londra’ya gidecek. Cumhurbaşkanı, siyonist fon başkanını ayakta karşılamıştı zaten. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Her ay Londra’ya gidiyorlar döviz getirmeye. Ama 2025 yılı başına göre daha zor döviz getirmek. Güvercinler ürktü bir kere. Daha çok güven, daha çok emek, daha çok darı gerek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">TL sert değer kaybeder mi? Vatandaş, iktidarın seçime kadar dövizi tutacağına inanıyor. Bazı uzmanlarda korkmaya gerek olmadığını ve rezervlerin yeterli olduğunu düşünüyor. Sonuçta bilimsel değil, inançsal konuşuyorlar. Eksi rezervi görünce ne faiz durur ne döviz. 2000 yılında eksi 13 milyar dolarla büyük kriz yaşadık mesela. 2024 yılında eksi 30 milyar dolarda faiz artırımı olmuştu, 2025 yılında eksi 55 milyar dolara beklediler. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Cary trade geri döner mi bilinmez ama vatandaşda dövize dönmeye başladı. 2025 Şubat sonu TL mevduatın toplam mevduat içindeki payı %70 e yakınken bu sene Şubat sonunda zaten %60 altına düşmüştü. Daha Mart ayı yok ortada. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Savaş her ülke ekonomisini ve finansallarını etkiledi. Normal bu. Ama el sikkesi ile düğün yapan, MB rezervlerini yüksek bedeller ödeyerek sıcak para ile dolduran, dış ticaret açığı yüksek olan Türkiye gibi ülkeleri daha çok etkiledi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">MB döviz fiyatı çıkışını dengelemek için swap işlemlerine başladı. Döviz alıp piyasaya TL verecek. Daha doğrusu piyasadaki yerlerini değiştirecek. Böylece piyasaya likidite sağlayarak banka kredi ve mevduat faizlerinin artmamasını, rezervlerin azalmamasını, döviz fiyatlarının yükselmemesini sağlayacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Doğru hamle ama eksik. Eğer tutmazsa elde etmek istediği sonuçlar tam tersine döner. Bu hamle ile birlikte biraz dövizi serbest bırakmak biraz faizi yukarı ittirmek gerekirdi. Keşke önce dövizi biraz salsalar sonra rezerv yakmaya başlasalardı. Yok önce rezerv yaktılar. Sonra dövizi bırkacaklar sonra faizi yukarı itecekler. Yandı gitti gülüm helva. Yıllardır kaçınca defa aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekliyorlar. Delireceğim. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">27 Mart 2026 TCMB ve BDDK verilerine göre; </span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#222222">Yabancı Portföy;</span></strong> <span style="color:#222222">Mart ayında</span> <span style="color:#222222">DİBS lerde 4,7 milyar dolar</span> <span style="color:#222222">ve hisse senedinde 750 milyon dolar lık azalış görünüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#222222">DTH;</span> </strong><span style="color:#222222">Aslan payı vatandaşta olmak üzere bu hafta da 5</span> <span style="color:#222222">milyar dolar azalmış. Şubat sonuna göre azalış 11,5 milyar dolar. Bu azalışta aslan payı altının tabi. Yastık altına giden ise muamma. Bankacılık yaptığım dönemlerde en ufak sallantıda döviz mevduatını çekip evdeki kasasına veya bankadaki kiralık kasasına koyan çok insan gördüm. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>TCMB rezerv; </strong>Her üç rezervde Ocak ayı sonuna göre 62 milyar dolarla 65 milyar dolar arasında azalmış. Şubat sonına göre azalış ise 55 ile 59 milyar dolar arasında. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Krediler; </strong>Bir yıldır süren alışkanlığı savaş bile değiştiremedi. Üç, dört hafta kredi kullanımı, bir hafta hacim daralması. Önceki hafta daralma haftasıydı bu hafta yine artmış. Faizlerde ise artış var. Bu senenin en düşük ortalama faizine göre ilgili hafta, ortalama bireysel kredi faizi 3,28 puan, ticari kredi faizi 7,79 puan ve üç aylık mevduat ise 2,21 puan artmış. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Piyasalar;</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Gümüş; </strong>Nisan ayını da zevksiz geçirebilir ama, sonrasında 85 ile 95 dolar arasına bir şans verecek gibi duruyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Altın; </strong>4975 dolar direnç. 4900 dolar ile 5200 dolar arasına kadar yükseliş sürebilir. 4500 dolar destek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Dünya emtia endeksi; </strong>138 ile 126 puan arasında dalgalanır demiştik. Tekrardan 138 dolara dayandı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#222222">USD/TL;</span> </strong><span style="color:#222222">“Haftayı 44,56</span> <span style="color:#222222">civarından haftayı kapatır” demiştik, 44,58 den kapattı. Bu hafta 44,55 destek. Haftayı 44,75 lira civarından kapatır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Eur/Usd; </strong>Geçen hafta; “1.14 destek, 1,1575 direnç” demiştik. 1.1575 üstünü denediyse de başarılı olmadı. Devam.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>ABD Tahvil 10 YR;</strong> %4,51 direnç, %4,30 destek.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Bist100;</strong>&nbsp;Bir aydır belirtiğim 12600 desteği yine dayandı. Ama burada önemli Dolar bazında desteği.</span> <span style="color:#222222">2026 Şubat başından beri yükselen bir kanal içinde. Şubat ortasında bu kanalın direnci olan 3,21 doları test edip gevşeme başladı. Savaşa rağmen kanalın desteği çalışıyor. Geçen haftada 2,81 dolardan döndü. Bu hafta destek 2,82 dolar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Dolar endeksi; </strong>99,50 desteği üsütünde kaldı. Direnç 101 ve 102 puanda. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Bitcoin; </strong>64700 dolar desteği yine dayandı.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Brent ve Ham petrol; </strong>Enerji uzmanları, eğer Hürmüz Boğazı altı hafta veya daha uzun süre fiilen kapalı kalırsa varil başına 200 doların görüleceğini söylüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Brent petrolde teknik olarak</span> <span style="color:#222222">126 dolar direnç,</span> <span style="color:#222222">98 dolar destek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Ham petrolde ise; 95 dolar destek, 123 dolar hedef.</span> </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-13011</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Başkasının fikirlerine neden tahammül edemiyoruz?</h1>
                        <h2>Dünyadaki her şeyi bilmek zorunda değiliz, her konuşmadan 'galip' çıkmak da bir başarı değil. Karşımızdakini bir rakip değil, gerçeği beraber aradığımız bir 'yol arkadaşı' olarak görebilmek mümkün mü? Aktif dinlemenin, 'ben' diline dönmenin ve 'anlamadım, anlatır mısın?' diyebilmenin, toplumsal ruh sağlığımız için neden tek çıkış yolu olduğuna dair samimi bir çağrı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-1775399286.webp">
                        <figcaption>Başkasının fikirlerine neden tahammül edemiyoruz?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herhangi birisiyle konuşurken ya da sosyal medyada bir konuda yorum yazarken fikir tartışması diye başlayan konuşmaların bir süre sonra kişiselleştiğini görüyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çoğu zaman tartışma, fikir ya da düşünce üzerinden değil de karşımızdaki insanın mantığı, zekâsı veya niyeti üzerinden yürümeye başlıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farklı bir görüş (özellikle siyaset, din, kimlik vb. gibi hassas saydığımız konularda) duyduğumuzda genellikle tavrımız değişiyor. Yüz ifademiz, ses tonumuz, kalp atışlarımız daha bir farklı oluyor. Çoğunlukla bulunduğumuz ortam geriliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farklı bir görüşü “alternatif bir fikir” olarak değil de çoğunlukla kendi fikirlerimize ya da varoluşumuza yönelik bir tehdit gibi algılıyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalar sırasında genellikle olaya “fikrinizi/görüşünüzü merak ediyorum” şeklinde değil de daha çok “durun, size neden yanlış olduğunuzu anlatayım” şeklinde yaklaşıyoruz sanki.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalarda asıl amacımız, beraberce doğru bir fikre ulaşmak değil de her durumda kendi düşüncelerimizle baskın gelip karşımızdakini yenmeye çalışmak sanırım. “Haklı çıkma” isteğimiz, genellikle “anlama” isteğimizin önüne geçiyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşurken çoğu zaman sakin olup karşımızdakini sabırla dinlemiyoruz da bir an önce cevap vermek için can atıyoruz gibi sanki.</span></span></p>

<p style="margin-left:48px; text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalarımız ya da mesajlarımız sırasında “yok öyle değil!”, “sen kandırılmışsın”, “bir şey bilmiyorsun”, “gerçekleri görmüyorsun”, “sen anlamazsın”, “cahilsin”, “sizin gibiler hain” vb. gibi ifadeleri kolaylıkla kullanabiliyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örnekleri çoğaltabiliriz tabii.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün herhangi bir ortamda bir insanla konuşurken insanların çok kısa süre içerisinde gerildiklerini görebiliyoruz. Kısa bir taksi yolculuğu süresinde bile -konu ne olursa olsun- hem sürücünün hem yolcunun neşesini kaçıracak şekilde bir diyalogla karşılaşabiliyoruz. Ya da iş, aile çevresinde yapılan kısa bir sohbette bile insanlar hemen kamplaşabiliyorlar. Özellikle de Twitter, Facebook, Youtube gibi ortamlarda durum daha da vahim. Kim hangi konuda görüş bildirirse hemen karşısında onlarca, yüzlerce kişinin hemen itiraz ettiğini hatta saldırıya geçtiğini görüyoruz. Bu düşüncenin tam karşısında bir şey söylendiğinde de benzer şeylerle karşılaşıyoruz. Siyasi konulardaki tartışmaları ya da televizyonlardaki açık oturumları hiç söylemiyorum bile. Peki karşıdaki kişi bir şey söylediğinde hemen ona karşı tavır almamızın, gerilmemizin, onunla tartışmaya girmemizin ya da uzaktaysak da hakaret, aşağılama, linç vd. elimizden ne geliyorsa onu yapmamızın nedeni ne acaba?</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, normal bir durum mu? Karşıdakinin fikirleri çok saçma olduğu için mi böyle oluyor? Ama biliyoruz ki saçma olmayan fikirlere de tahammül edilmiyor. (Zaten ayrıca “saçma” ne ki? Bir fikrin saçma olup olmadığına kim karar verecek?)</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bize ters geldiği için mi böyle bir yaklaşım var? Öyleyse bile herkesin istediği gibi düşünme hakkı yok mu? Herkesin bizim gibi düşünme mecburiyeti mi var? Ya da öyle düşünseler ne olacak ki? Onlar da farklı düşünsün, ne olur?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da yeni bir fikri bünyemizde istemediğimiz için mi? Veya burada benim aklıma gelen veya gelmeyen başka bir nedenle mi?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1%20(2).jpeg" style="height:174px; width:289px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan istediği fikri söyleyemez mi? Bu linç ve öfke neden?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten günlük hayatımızdaki konuşmalarda da sosyal medyadaki yazışmalarda da birbirimize ve başkasına karşı çok ciddi bir tahammülsüzlüğün olduğunu görüyoruz. Bunun birçok nedeni var kuşkusuz. En önemli nedenlerinden birisi “tek doğru benimki” yaklaşımı sanırım. Yani kendi fikrimizi tartışılmaz görmek, “bu konuda başka doğru yok” demek, dolayısıyla başka bir fikri baştan geçersiz saymak.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine özellikle bizim gibi ülkelerde bazı fikirler sadece “düşünce” olarak değil, insanın kimliğinin bir parçası olarak görülüyor. Bu alanlarda farklı bir görüş, sadece bir fikir değil, kişisel bir saldırı olarak algılanıyor. Benzer şekilde karşı tarafı bir “insan” olarak değil de bir kimlik ya da etiket olarak görme durumumuz var. Farklı düşünce ve yaşam tarzlarına karşı tahammülsüzlükle birleşince de en küçük bir farklılık, kolaylıkla hemen “biz” ve “onlar” şeklinde bir ayrıma yol açabiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine özellikle bireyleşmenin tam ve sağlıklı bir şekilde yaşanamadığı bizim gibi toplumlarda insanlar sürekli bir “haklı çıkma” ve “onaylanma” ihtiyacı hissediyorlar. Bir birey olarak her durumda değerli olduklarını hissedemiyorlar. Onun için konuşmayı savaşa çeviriyorlar. Kazanınca ya da kazandığını sanınca da kişiliklerini ve egolarını korumuş oluyorlar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şekilde televizyon, sosyal medya ve siyaset sahnesinde kullanılan dilin zaman zaman sert ve dışlayıcı olması da çok önemli bir etken. Özellikle tartışma programlarında insanların birbirinin sürekli sözünü kesmesi, bağırarak konuşması ve karşı tarafı dinlememesi izleyicileri de etkiliyor. Ayrıca siyasette liderlerin kullandığı üslup, toplumun geneline de yansıyor. Sürekli tartışma ve suçlama kültürü, insanlardaki empatiyi zayıflatıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine bir toplumdaki eğitim sistemi ve eleştirel düşünme eksikliği de farklı görüşlere tahammülsüzlüğün nedenlerinden birisi olabiliyor. Çoğunlukla ezbere dayalı bir eğitimde insanların tartışma, farklı görüşleri dinleme ve analiz etme becerileri yeterince gelişmeyebiliyor. Eleştirel düşünme becerisi gelişmemiş kişiler fikir ile kişiyi ayıramıyor ve karşı argümanı anlamakta zorlanıyor. Dolayısıyla “onun bakış açısı ne?” sorusu sorulamadığı için katı ve kapalı insanlar oluşuyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkımızın günlük hayatta yaşadığı stres, ekonomik sıkıntı, siyasi sorunlar vb. gibi konuların da tahammül seviyesini azalttığını düşünüyorum. Özellikle toplumda birbirine güven çok düşük bir seviyede olduğu, insanlar da karşı tarafın iyi niyetine kolay inanmadığı için farklı fikirlere daha kapalı olabiliyorlar. Bu durumda en küçük bir fikir ayrılığı bile insanlar arasında büyük bir ayrışmaya dönüşebiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: İyi değiliz</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de başka birisi bir konuda bir şey söylediğinde hemen itiraz etmemizin, karşı çıkmamızın, giderek karşıdakini susturmaya çalışmamızın -bir kısmını yukarıda ifade etmeye çalıştığım- birçok sebebi var ama bence galiba en önemli nedeni şu: Maalesef iyi değiliz. <strong>Sorun, karşıda ifade edilen fikrin kötülüğü ya da değersizliği değil. Biz; iyi, rahat ve sakin olamadığımız için başkasının fikirlerine tahammül edemiyoruz diye düşünüyorum. Yoksa her fikir kendi içinde değerlidir ve en azından dinlenilmeyi hak eder.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki -eğer öyleyse- bu durumu düzeltmek için ne yapmak gerekir?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle belki şunları kabul ederek başlamakta yarar var: Dünyadaki her şeyi ben bilmiyorum. Söylediğim, düşündüğüm her şey doğru değil. Bu zaten mümkün de değil gerekli de değil. Bilmediğim, öğrenmem gereken çok fazla konu, bilgi, düşünce, fikir vd. var. Her bir insandan alabileceğim, öğrenebileceğim yeni şeyler var. Her bir insanla yapacağım bir konuşma bana yeni ufuklar açabilir. Yeni fikirler, düşünceler edinebilirim. Dünyada hiçbir zaman hiç kimseyi bir konuşmada yenmek zorunda değilim. Başka birinin daha doğru bir fikrinin, düşüncesinin, bakışının, bilgisinin olması da benim yenilmem demek değil zaten. <strong>Her bir konuşma hem benim hem de karşımdaki insanın yararına olacak, bilgisini artıracak, ufkunu genişletecek bir fırsattır.</strong> <strong>Ben konuştuğum insanla rakip değilim. O, daha doğru bilgileri ve daha güzel düşünceleri beraber aradığımız yol arkadaşım benim.</strong> İkimiz aklımızı, bilgilerimizi, fikirlerimizi, düşüncelerimizi ne kadar bir araya getirirsek o kadar yararımıza olacak. Tersine birbirimizi ne kadar bastırır, fikirlerimizle/sözlerimizle birbirimizi ne kadar dövüp sindirirsek ikimiz de o kadar kaybedeceğiz. Dolayısıyla her bir konuşmanın ikimiz için de en faydalı olacak şeklini bulmamız en doğrusu. Benim ya da karşımdakinin kişilik sorunlarının, kendini kanıtlama motivasyonunun, onaylanma ihtiyacının bu faydaya engel olmasına izin vermememiz gerekir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle, farklı bir görüş duyduğumuzda bir an duraklayıp kendimize şu soruyu sormamızda yarar var sanırım: “Söylenenleri anladım mı yoksa otomatik olarak karşı mı çıkıyorum?”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine konuşmalarda karşı tarafı gerçekten -aktif olarak- dinlemeye çalışabiliriz. Karşının sözünü kesmeden dinleyip anladığımızı ifade etmeye çalışabiliriz. “Şunu mu demek istediniz?”, “eğer doğru anladıysam…”, vb. gibi ifadelerle verimli bir konuşma için sağlam bir zemin yakalayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlamadığımız bir noktaya<strong> </strong>doğrudan karşı çıkmak yerine “neden böyle düşünüyorsunuz?” ya da “bu söylediğinizi nasıl temellendirebiliriz?” gibi sorular sormaya çalışabiliriz. Tartışma yerine karşılıklı anlaşılmaya dayalı bir sohbet oluşturmaya çabalayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mümkün olduğunda “sen” veya “siz” yerine “ben” dilini kullanmaya çalışabiliriz. “Yanlış düşünüyorsunuz” demek yerine “ben bu konuda farklı düşünüyorum çünkü…” diyerek konuşmayı bir suçlama formatından çıkarıp diyalog haline getirmeye çalışabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her konuşmada bizim de karşı tarafın da her zaman %100 doğru olması gerekmediğini aklımızda tutabiliriz. Karşılıklı olarak söylenenlerin bir bölümüne kısmen katılıyor olabiliriz. “Bu dediğiniz bana da mantıklı geldi” ya da “ben hiç bu açıdan bakmamıştım” demeyi öğrenebiliriz. Böylece ortak noktalarımızı belirler, karşı tarafı savunma pozisyonundan çıkartır, farklı baktığımız noktaların da daha sakin bir zeminde tartışılmasını sağlayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her türlü çabaya rağmen verimli bir konuşma ortamı oluşamıyorsa da konuyu uzatıp birbirini kırmak yerine bazen o tartışmayı devam ettirmemek de en iyi çözüm olabilir. Her tartışma sonuca bağlanmak zorunda değil. “Şu anda bu konuşma yararlı değil, daha farklı bir zamanda ve ortamda konuşalım” demek, bazen her iki taraf için de en doğru yaklaşım olabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlaşamayacağımız, konuşarak çözemeyeceğimiz bir şey yok aslında. Yeter ki biraz sakin, saygılı, iyi niyetli, yapıcı, öğrenmenin gücüne inanan ve değişime açık birisi olalım.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevlana’ya atfedilen, çok sevdiğim bir söz var:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>“Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer var. Seninle orada buluşalım.”</em></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-13010</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kuşatılmış CHP için çıkış yolu: Çifte hamle ve büyük helalleşme</h1>
                        <h2>İktidar ve devlet blokunun yargı kuşatmasıyla siyaseten felç edilmek istenen CHP için artık sadece 'direnmek' yeterli değil. Mevcut yönetimin, partiye mesafeli duran tüm eski ve yeni aktörlerle 'içeride' büyük bir helalleşme başlatması, eş zamanlı olarak da 'dışarıda' samimiyetsiz masaları yıkan gerçek bir demokratik koalisyon kurması hayati önem taşıyor. Kuşatmayı yarma stratejisi; 19 Mart ruhunu meydanlardan alıp, toplumun tüm kesimlerine güven verecek kurumsal bir ortaklığa dönüştürmekten geçiyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-1775326351.webp">
                        <figcaption>Kuşatılmış CHP için çıkış yolu: Çifte hamle ve büyük helalleşme</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kabul edelim, iktidar/devlet blokunun yargı üzerinden siyaseten felç etmeye çalıştıkları CHP’ye yönelik yapıcı olsa da, eleştiri getirmek çok kolay değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü yapılacak her türlü eleştirinin, “şimdi sırası mı?” tepkisi ile karşılaşma olasılığı var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Diğer yandan koşullar ne olursa olsun özellikle yapıcı eleştirilerin yapılana fayda sağlayacağını da unutmamak gerekiyor. Yeter ki, yapılan eleştiriden yararlanılsın. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP konusunda farklı tarihlerde, eleştiri ve öneri içeren pek çok yazı yazdım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu açıdan yazacaklarımın tekrar olma riskine rağmen paylaşmayı kendi açımdan önemsiyorum. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP ÇİFTE ADIM ATMALI</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin içinde olduğumuz süreçte ilki içeriye, ikincisi dışarıya yönelik eş zamanlı iki açılım birden yapması önem kazanmış durumdadır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İçeriye yönelik adımın amacı, parti içi cepheyi güçlendirmektir. Özellikle içinde olduğumuz süreçte CHP’nin buna çok fazla ihtiyacı vardır. Mevcut yönetime mesafeli olduğu düşünülen mevcut milletvekillerinden belediye başkanlarına, eski il başkanlarından eski ilçe belediye başkanlarına kadar geniş bir kucaklaşmaya ve bir anlamda helalleşmeye ihtiyaç var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu konuda parti yönetimi adım atmalıdır. Bu koşullarda yönetimin atacağı bu adıma karşılık vermeyecek olanın açıkçası CHP ile siyasi bağı kalmamış demektir. Afyon’da sürmekte olan toplantı bu amacın bir parçasına denk düşmesi açısından önemlidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#2d2d2d">Ancak içeriye yönelik açılımda bir adım daha atılarak mevcut ve eski milletvekilleri ile eski belediye başkanları ve parti yöneticileri de buna dahil edilmelidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Böyle bir adım son günlerde yeniden tartışmaya açılmak istenen ‘mutlak butlan’ tartışmasını siyaseten işlevsiz bırakma için imkan yaratabilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">İçeriye dönük adımlarla birlikte eş zamanlı olarak dışarıya — yani siyasal ve toplumsal muhalefete yönelik — eş düzeyli, katılımcı ve ortak üretilecek bir siyasal ittifak ya da koalisyon oluşturmak için de adım atılmalıdır. Bu adımı atmak, CHP'nin ana muhalefet partisi olarak bir anlamda sorumluluğudur.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’NİN ZORLUĞU, DEM’İN SİYASETSİZLİĞİ</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin içeriye yönelik adımları atması göreli olarak kolay olsa da; dışarıya yönelik adımları atması konusunda farklı zorluklar bulunmaktadır. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Mesela bulunduğumuz siyasi iklimde özellikle bir “devlet” projesi olarak iktidar bloku aracılığıyla kamusallaştırdığı “terörsüz Türkiye” süreci içinde olduğumuz süreçte DEM Parti’yi siyasetsizliğe mahkum etmiş görünmektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Neden mi? Bugüne kadar yaşadıklarımıza baktığımızda DEM Parti'nin gerek siyasal söylem gerekse komisyon raporunda dile getirdiği "demokrasi" temelli adımların hayata geçirilebilmesi, mevcut siyasi pratikleri ve zihniyet bakımından iktidar blokuyla değil, ancak CHP başta olmak üzere muhalefetle sağlanması daha olasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Ancak DEM Parti, bu gerçeği görmezden gelerek tüm siyasal önceliğini Öcalan'ın konumuna verdiği için kendini siyasetsizliğe mahkum etmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">CHP özellikle 19 Mart süreci sonrasında gerçekleştirdiği mitinglerle toplumsal tepkiyi alanlara taşıma konusunda önemli bir işlevi yerine getirdi. Dahası toplumsal alana yansıyan bu mobilizasyon sadece CHP değil, daha geniş bir toplumsal temsilin yansımasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">CHP'nin bu aşamada yeterince başaramadığı şey, topluma güven verecek daha güçlü adımları atamamasıdır. Elbette çabası yok demek partiye haksızlık olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Yargının İBB başta olmak üzere büyükşehirler ve ilçe belediyelerini, mutlak butlan tartışmasıyla genel merkezini siyaseten felç etmek istediği bu koşullarda gösterdiği direnç açısından CHP açık biçimde başarılıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Ancak bu tek başına CHP'yi ilk seçimde Meclis'te birinci parti yapabilse bile, adayını cumhurbaşkanı yapması zordur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İTTİFAK ZORUNLULUĞU: BU KEZ FARKLI OLMALI</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Bunun için CHP'nin mitinglerde farklı siyasi parti seçmenleriyle kurduğu siyasal ortaklığı, muhalefetteki siyasal partilerle de kurabilmesi gerekmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">2023 seçimlerinden biliyoruz: Liderlerin sonradan ortaya çıkan "samimiyetsiz" aylık görüşmeleri yetmedi, yetmez de.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Bu kez farklı olmalı. Her liderin açık ve samimi biçimde karşılıklı konuşabilmesi ve gerçek bir ittifak ya da koalisyon kurulabilmesi, şikayet edilen siyasal düzenin değişmesinin ilk koşuludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Türkiye'nin önündeki seçim — ne zaman olursa olsun — sadece bir iktidar değişikliği fırsatı değil, demokratik sistemin yeniden inşası için bir eşiktir. Bu eşiği geçmek, ancak samimi, eşit ve kararlı bir muhalefet ortaklığıyla mümkündür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yeni-bir-dunya-duzenine-dogru-13009</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yeni bir dünya düzenine doğru</h1>
                        <h2>Kıtalararası bombardıman uçaklarının yerini insansız sistemler alırken; Türkiye, delilsiz tutuklamalar ve adalet kuşkusunun gölgesinde bu yeni düzene ayak uydurabilir mi? Dışarıda dünya yerinden oynarken, içerideki siyasi gerilim ve ekonomik model Türkiye'nin geleceğini imkansız kılıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yeni-bir-dunya-duzenine-dogru-1775319159.webp">
                        <figcaption>Yeni bir dünya düzenine doğru</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölge dışındaki ülkelerin, Ortadoğu’ya gösterdikleri ilginin geçmişi çok uzun yıllar öncesine dayanır. Tarih boyunca kara ve deniz ticaret yollarının kavşağında bulunması, en önemli etken. Uzakdoğu’daki üretilen ürünlerin, önce Avrupa ve ardından Amerika Kıtasına uzanmasında kilit rol oynadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yakın tarihimizde Bölgede on yıllardır süren, çatışma ve savaşların en önemli nedeni, zengin petrol yatakları. Gelişmeler Rus asıllı ekonomist Daniel Yergin’in tezini doğruluyor. “19.YY İkinci yarısından sonra Dünya Siyasal Tarihi petrol ve petrol kaynaklarını ele geçirme mücadelesinin kronolojisidir.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilinen en eski uygarlıkların yeşerdiği topraklar, 1990 yılından bu yanan dozu giderek artan, paylaşım savaşlarının odağında. Farklı dinsel inanç ya da mezhepler arasındaki çelişkilerden oluşan, siyasal sistemlerin ortak paydası; bir türlü demokrasi karşıtlığının ötesine geçemedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baskıcı rejimler birlikte sinerji yaratamadılar. Farklılıkları derinleştirmeyi yeğlediler. Doğal kaynakların uluslararası güçlerin ellerine geçmesini engellemek yerine, muhaliflerini sindirmeyi öncelediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anglo-Sakson İttifakının desteğini alarak, binlerce yıl sonra yeniden kurulan İsrail, ABD’nin Bölgedeki en güçlü ortağı konumuna geldi. İkinci Dünya Savaşının bitiminden kısa süre sonra Arapları yenilgiye uğratarak, sınırlarının güvenliğini sağladı.1967 ve 1973 yıllarındaki iki savaşın kazan tarafı olması, Bölgede söz sahibi olmasını sağladı. Bu süreçte petrolün varilinin ortalama 2.-dolardan aşamalı olarak, 12-40.- dolar aralığına yükselmesi, Dünya ekonomisini altüst etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzakdoğu macerası ABD’nin 1975 yılında Vietnam’ da yenilgisiyle bitti. Bu kez Japonya karşısında kazandığı zaferle &nbsp;çıktığı 2.Dünya savaşı sonrasına benzemedi. 20.YY son çeyreğindeki savaşlar, güçlü devletlerin&nbsp; kaybettikleri benzer sonuçları ortaya çıkardı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı dönemde Brejnev liderliğindeki Sovyetlerin, Afganistan’ı işgal etmeleriyle başlayan süreç, 1991 yılında SSCB’nin çöküşü ile sonlandı. Ancak başka bir güç odağı ortaya çıkmaya hazırlanıyordu: Çin. Yıllar önce Fransa’nın önemli&nbsp; Bakanlarından, Peyrefitt’in “Çin Uyanınca Yer Yerinden Oynar “ (1973) adlı kitabında sözünü ettiği varsayımı gerçek oldu. Bu ülkenin 1949 yılında başlayan atılımı, salt ekonomide değil Uluslararası siyasal arenada da güçlenmesini sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">21. yy’ın ilk çeyreğinde durum hayli farklı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Çin’i engellemek için Venezuela petrolü ve Panama Kanalına çöktü. İsrail de boş durmadı. İran’a saldırarak, Çin’e doğal gaz ve petrol akışını kesmek istedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısaca; Dünyamız 2. Dünya Savaşı’nın ardından yeni bir paylaşım savaşına sahne oluyor. Büyük olasılıkla; klasik ağır silahlar, uçak gemileri başta; büyük deniz araçları ve kıtalararası uçan ağır bombardıman uçaklarının yerini, uzayı kullanan akıllı füzelerin ve insansız hava araçlarının aldıkları, yeni nesil bir savaş türüne tanık oluyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylesine korku verici siyasal ortamda, Türkiye’de iktidar ile muhalefet arasında süren gerilimin, delilsiz tutuklamalar, adil olduğu kuşkusu her geçen gün artan, yargılamalar ile Bölgede kurgulanan yeni düzene ayak uydurması ve gelişmesini sürdürmesi, imkansız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada; hızla azalan altın ve döviz rezervleri, kayıt dışı ve kazanan yerine tüketicilerden alınan vergilerle ayakta tutulmaya çalışılan, bir ekonomik modelin sürdürüldüğü tek bir örnek yok. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’ de siyaset kurumu dünyanın yeni bir düzene doğru hızla yol aldığını, çok geç olmadan kısa sürede fark etmek zorunda. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/romanya-yazilari-1-economist-toplantisindan-13008</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Romanya Yazıları (1): Economist toplantısından</h1>
                        <h2>Letta'nın verdiği "140 milyar doların %80'inin ABD'de iş gücü yaratması" detayı, Avrupa'nın stratejik özerklik tartışmalarını ne kadar iyi anladığınızı ve aktardığınızı gösteriyor.. Nobelli Daron Acemoğlu’ndan yapay zekâ ve liberal demokrasi uyarısı: 'Yapay zekâ büyük kaoslar getirebilir ancak çözüm hâlâ güçlendirilmiş liberal demokraside.' Dünyanın devasa krizleri ve yapay zekâ devrimini tartıştığı Bükreş zirvesinden, Türkiye'nin vize kuyruklarına uzanan hüzünlü bir panorama.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/romanya-yazilari-1-economist-toplantisindan-1775339055.webp">
                        <figcaption>Romanya Yazıları (1): Economist toplantısından</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:left"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Economist’in Bükreş’te üç gün süren toplantısı esasen Güneydoğu Avrupa’nın sorunlarını merkeze alsa da, zaten toplantının başlığı “Güneydoğu Avrupa’nın bir sonraki büyük atılımı” diye çevrilebilir, beşinci senesine giren Rusya-Ukrayna ve Amerika-İsrail’in başlattığı henüz birkaç haftalık İran savaşının gölgesinde gerçekleşti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Açılış konuşmasını Güneydoğu Avrupa’nın en büyük ülkesi Romanya’nın Cumhurbaşkanı yaptı, Başbakan ve Başbakan Yardımcısı dahil Romanya kabinesi neredeyse bu toplantıya katılmıştı ama komşu ülke Moldova da devlet başkanı düzeyinde temsil ediliyordu, başka devlet başkanları da vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tabii ki bölge ülkelerinin esas gündemi Rusya’nın işgaliyle başlayan ve bir süredir düşük yoğunluklu hale gelse de ufukta sona ermesi mümkün görünmeyen savaştı, Ukrayna düşerse, daha doğrusu, Rusya, Ukrayna’da bir başarı elde edebilirse bunun nedense daha sıklıkla konuşulan Baltıklardan önce Moldova, Romanya gibi ülkeleri etkileyeceği görüşü hakimdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O yüzden de NATO’nun geleceği, gücü ve kapasitesi konuşmaların önemli bir bölümünü içeriyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Diğer bir çarpıcı başlık da özellikle enerji krizinin yol açtığı sorunlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Enerji krizi diyerek kastedilen, İran’ın savaş yüzünden Hürmüz Boğazını kapatması gibi gözükse de bundan ibaret değil çünkü bir, Ukrayna’nın Rusya’nın petrol rafinerilerini vurması, iki, Irak gibi birçok tedarikçinin şok etkisi yaratan bir talep daralmasıyla karşı karşıya kalması genel arzın bir süre eskiye dönemeyeceğini gösteriyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu da, Avrupa’nın unuttuğu enflasyonun hortlaması demekti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki, bir ülkede enflasyon belasıyla kim başa çıkar?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Merkez Bankası.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sanırım bu yüzden, toplantının ilk konuşmacıları Romanya ile Yunanistan’ın Merkez Bankası Başkanlarıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romanya Merkez Bankası Başkanı Mugur Isarescu’nun otuzaltı senedir guvernörlük yaptığını öğrendim, Çavuşesku’dan sonra bu göreve gelmiş, o gün bugün Merkez Bankası’nı yönetiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romanya’nın enflasyonu mukayeseli baktığımızda yüksek de olsa “tek hanede”, yani bizim hedeflerimizin değil, hayallerimizin ötesinde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İktidarlar değişmiş, birçok badirelerden geçilmiş ama Merkez Bankası Başkanı yerinde kalmış, sadece bir sene, 1999’la 2000 arasında Başbakanlık yapmış ve sonra yeniden eski görevine dönmüş, Isarescu, görebildiğim kadarıyla, Romanya siyasetinde en büyük saygıyı gören isimlerin başında geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yunanistan’ın guvernörü Yannis Stournaras da farklı değil; eski Finans Bakanı, oniki senedir Merkez Bankası’nın başında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de Merkez Bankası Başkanı’nın ortalama görev süresi beş yılı bile bulmuyor, hatta bir ara, işte o absürt “nas ekonomisi” günlerinde, “laf dinlemedi” diye işten alıvermek sıradanlaşmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romanya, Çavuşesku’dan Avrupa Birliği’ne girerek yaşam kalitesini yükseltti; biz kayıp onyılları geride bıraktığımızı sanırken bir türlü kendimizi hâlâ vize kuyruklarından kurtaramadık -bırakın üyeliği.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çin’den Amerika’ya, Macaristan’dan Hindistan’a küresel bir “Tek Adamlar Çağı” yaşansa da Economist toplantını bu gidişatın ille de böyle olması gerekmediğine dair bir manifestoydu adeta, Nobelli Daron Acemoğlu, alkışlar içinde tamamladığı konuşmasında krizlerin en büyüğü olarak gördüğü “liberal demokrasinin krizini” tartıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Liberal demokrasinin bittiği, çözüm üretme beceresini kaybettiği söylemlerine karşı çıktı; liberal demokrasinin bütün eksiklerine rağmen insanlığın en yüksek verim elde ettiği, en iyi yönetim biçimi olduğunda ısrarlıydı, ama denetimsiz ve geometrik büyüyen yapay zekânın büyük kaoslar getirebileceğinden de kaygı duyduğunu saklamadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Acemoğlu iyi ve çok üretken bir akademisyen olmasının yanısıra iyi de bir hatip, liberal demokrasiyi tutkuyla savunması ve geleceğin “güçlendirilmiş liberal demokraside” olduğunu söylemesi bence önemliydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-04%20at%2016_40_17.jpeg" style="height:467px; width:350px" /></span></span></span></p>

<p><strong><span style="color:#000000; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Bilgehan Uçak Daron Acemoğlu ile)</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama toplantıda beni en etkileyen konuşmacı, eski İtalya Başbakanı Enrico Letta oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">AB’nin talebi üzerine “Tek Pazar” konusunu ele alan bir rapor yazan Letta, konuşmasında, milliyetçiliğin Avrupalılık bilincinin önündeki temel engel olduğunu ve Avrupa’nın küresel rekabette geri kalmasının özünde bu zihniyet dönüşümünü gerçekleştirememesinin yattığını söyledi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yapay zekâ yeni bir şey, ama bayraktarlığını Avrupa yapmıyor, en büyük yatırımlar ABD ile Çin’de.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Neden böyle olduğunu sordu Letta.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD’nin büyük şirketler, Çin’inse devlet eliyle devasa yatırımlar yaptığını söyledikten sonra Avrupa’nın büyük bir fırsat kaçırdığını ifade etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’daki ülkelerin “küçükler ve küçük olduğunu bilmeyenler” diye ikiye ayrıldığını söyleyen Letta, karşılaştırmanın her zaman ABD, Çin ve Hindistan gibi ülkelerle yapılması gerektiğini, Avrupalı devletlerin birbirileriyle rekabet etmesinin aslında çok da mantıklı olmadığını anlattı ve ABD’nin küresel finans sisteminde lider olduğu için her alanda başı çektiğini gösterdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta, yerel düşünmenin küçük kalmak anlamına geldiğini, bunun da ne iş gücü ne de yatırım açısından çekici olduğunu, işte yapay zekâ gibi yeni bir sektörde bile en iyi eğitimli insanların ABD’ye gittiğini hatırlattıktan sonra, AB’ye üye 27 ülkenin rekabette başarılı olabilmesinin yegâne koşulunun bu bölünmüşlüğe son vermesi olduğunu muhteşem bir örnekle izah etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Neydi bu örnek?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Airbus.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki, ne oldu da Avrupa’nın Airbus’u Amerika’nın Boeing’ini geride bırakabildi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta, bu başarının sebebinin Airbus’ın hiçbir Avrupa devletinin malı olmamasına bağlıyor, Airbus, “Avrupa’nın ortak malı” olduğu için çok değerli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’nın en büyük açmazı, Airbus gibi bir başarı örneği ortadayken hemen tüm konularda bu örneğin izinden gidememek, kendi içinde rekabet etmekten küresel rekabette hep geri düşmek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“Bayraklar kalsın, ama birleşmenin gücünü fark edin,” dedi Letta, “birleşmek, maliyetlerin düşmesi ve kapasitenin yükselmesi demek.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’yı uzun uykusundan uyandırdığı için Trump’a medyun-u şükran olması gerektiğini söyleyen Letta, savunma sanayinin krizini de Avrupalı düşünmeyi engelleyen yerel zihniyete bağladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ukrayna işgal edildiğinde Avrupa’nın “hemen” müdahale etmesi gerekiyor ya, Avrupa böyle bir hıza hazır değil, Avrupa’nın ortak bir savunma gücü oluşturabilmek için beş ya da on senelik bir vadeye ihtiyacı var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İyi de, bekleyecek vakit yok, ne yapacaksın?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Derhal NATO’yu devreye sokacaksın, yani ABD’ye koşacaksın.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Rusya işgali başlayınca olan da buydu ama sonuçları çok çarpıcı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta, Avrupa’nın Ukrayna’yı savunarak doğru bir pozisyon aldığını, bu desteğin sürmesi gerektiğini söyledikten sonra birkaç rakam paylaştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ukrayna’ya destek vermesi için Avrupalı vergi mükellefinden alınan 140 milyar doların yüzde 80’i Amerika’da iş gücü yaratmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta işte bu asimetriye karşı çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dahası, Trump, Grönland’ı istediğini söyleyince Avrupa’yı bir telaş almıştı, ABD, Danimarka’nın egemenlik hakkını ihlal ederse ne yapılacaktı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Grönland nasıl savunulacaktı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zira, Ukrayna yardımında olduğu gibi, Avrupa’nın NATO’suz bir güç toplaması için senelere ihtiyacı vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">NATO uçakları havalansın, desen, başında ABD var, silahları kullanmak istesen hepsi ABD menşeli, mümkün değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O yüzden Avrupa devletlerinin rekabette güçlü, savunmada caydırıcı olabilmesi için mümkün mertebe biraraya gelmesi gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta’nın raporu bunu açıkça ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama bu yerel bakış, hâlâ geçerli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta başından geçen bir olayı anlattı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Madrid’de üniversitede ders verecek, ev tutmuş, evin enerji sistemiyle ilgili bir değişiklik yapacak ama bir türlü olmuyor çünkü AB vatandaşının yazılı hakkı olmasına rağmen İspanya’daki sistem bu değişikliğin yapılabilmesi için İspanyol bir banka hesabıyla İspanya koduyla başlayan bir telefon numarası talep ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yoksa olmuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Airbus örneğine atıfta bulunan Letta, mecburen bir hesap açtırdığını ve yeni bir numara aldığını anlattı, daha önce yine mecburiyetten Fransa’da da bir hesap açtırmış, böylece, üç ülkede hesabı olmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’nın bu zihniyetle küresel piyasada rekabet edemeyeceğini söyledi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Konuşmasının sonunda iki sayı verdi: “28” ve “51”.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD, malum elli eyaletten -aslında “devlet”ten- oluşuyor ve Trump neredeyse günaşırı 51. eyalet için Kanada, Panama, Grönland gibi yerlerin adını sıralıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama hiçbiri 51. olmak istemiyor, diyor Letta, bir umut kıvılcımı yakmak istercesine.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">27 üyeli AB’ye 28. olabilmek içinse büyük bir sıra var, en yakın aday İzlanda, 2029’daki referandum sonrasında İzlanda üye olacak gibi gözüküyor, belki ileride Norveç, tabii Karadağ’dan, Sırbistan’dan Türkiye’ye çok sayıda ülke AB’ye üye olma hedefini koruyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Böyle toplantılara katıldıkça insan biraz üzülmüyor değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya neleri tartışıyor, biz nerelerde debelenip duruyoruz…</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yalnizlik-bu-kapida-saklanir-13007</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yalnızlık bu kapıda saklanır   </h1>
                        <h2>Ayaklarımı severdim; önce itiraz ederlerdi, sonra alıştık. Ama o kapının önünde her şey silindi. Dizlerimden sonrası koca bir yokluktu artık. Kırmızı çoraplarım nereye gitti?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yalnizlik-bu-kapida-saklanir-1775300159.webp">
                        <figcaption>Yalnızlık bu kapıda saklanır   </figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarımı severim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Önceleri itiraz ederlerdi; ayakkabının içinden acı acı kükreyip...</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayakkabı seçimini onlara;&nbsp;</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Çorap seçimini kendime bıraktım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Başlarda kapıdan çıkışlarımız bile gürültülüydü.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Onlar direnir, ben çıkmak isterdim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Teslimiyet ilk kimi kuşattı; hatırlamıyorum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Görevlerimiz belirlenince rahatladık.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Alıştık birbirimize.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kükremeleri günbegün söndü.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonunda sustular.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ben efendiydim; onlar köle.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonra alıştık birbirimize.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İki dost gibi çıktık dışarıya.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım ve ben.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bir annenin ayırmak istemediği iki çocuk gibi benimleydiler.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Eşikten birlikte adım attık.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Başta itiraz edecek gibi oldular; huysuzlandılar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kükremekle oldukları yere sığmak arasında kaldılar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonra sustular.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sokak simsiyahtı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Işıklar eski bir yüzyıldan kalmış gibiydi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Rap rap yürüdük.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sesimiz çoğaldı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kimse yoktu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Islak taşlarda ayakkabılarımı gördüm.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Gözlerim kamaştı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Güzellerdi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Bunlar benim,” dedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Etrafıma baktım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Mahalle yabancıydı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Evler, başka yerlerden getirilip buraya bırakılmış gibiydi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Mavi kapılı bir evin önünde durduk.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Göz kamaştırıcıydı mavisi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Onlar durmak istedi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Ben sizin,” dedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Hiç yanıt vermediler.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sustum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yalnızlık kış gibi sardı her yerimi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sessizce durduk kapıda.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Deniz gibi,” dedi bir ses.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım titremeye başladı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bütün parmaklarımı, her bir boğumunu hissediyordum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Onlara gülümsedim. Yalnız değildim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kapı kollarımdan tuttu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kendine doğru çekti.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Direndim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yine çekti.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sürükledi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İtiraz edemedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bağırmak istedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Olmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kükremeyi denedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Olmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Etrafım boştu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bedenim ağırlaştı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Uçmak istedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Olmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım geldi aklıma.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bugün kırmızı çoraplarımı giymiştim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Gözlerimi aşağıya doğru indirdim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yoklardı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Dizlerimden sonrası boşluktu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kırmızı çoraplarım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yeşil ayakkabılarım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Islak taşlar da…</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yoktu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım benim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Severdim onları.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Önce itiraz ederlerdi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonra alıştık.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Tüm gücümle kükredim:</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Ben efendinizim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yalnızlığımı siz yutun.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Mavi kapının üzerinde yazılar belirdi, kurşun renginde.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Yalnızlık bu kapıda saklanır.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/afyon-kimin-elinde-13006</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Afyon kimin elinde?</h1>
                        <h2>Zincir görünmez olunca kırılmaz; çünkü hissedilmez. Marx'ın 'afyon' dediği şey aslında bir uyuşma haliydi. Bugün o uyuşma hali coğrafyalar değişimine rağmen yöntem değiştirmedi: İnanç söylemi kimin işine yarıyor ve bu 'kutsal' şişe şu an kimin elinde?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/afyon-kimin-elinde-1775336636.webp">
                        <figcaption>Afyon kimin elinde?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1818'de Trier'de doğan çocuk, başından beri farklı bir soru taşıyordu içinde.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Babası Yahudi'ydi. Ama Prusya'nın artan baskıları altında Protestanlığa geçmek zorunda kalmıştı. Küçük Karl bunu gördü. Ve zihninde sessizce bir soru şekillendi: İnanç, gerçekten bireyin tercihi miydi — yoksa iktidarın dayattığı bir kimlik mi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu soru onu bırakmadı. Bonn'da, Berlin'de felsefe okudu, hukuk okudu, tarih okudu. Ama asıl öğrendiği şey sorgulamaktı. Sorguladı, yazdı, itiraz etti. Ve tam da bu yüzden tehlikeli hale geldi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yazıları sansürlendi. Gazetesi kapatıldı. Almanya onu istemedi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sürgün başladı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Paris'e gitti. Orada Friedrich Engels'le tanıştı — bu yalnızca bir dostluk değil, bir düşünsel ortaklıktı. Birlikte yazdılar, birlikte düşündüler. Ama Marx'ın fikirleri Paris'te de huzur bulamadı. Sınır dışı edildi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Brüksel. Oradan da kovulma.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve en sonunda Londra.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Londra yılları en ağır dönemiydi. Yoksulluk içinde yaşadı. Çocuklarını kaybetti — biri ardına biri. Geçimini sağlamakta zorlandı. Ama yazmayı bırakmadı. Çünkü derdi dünyayı anlamaktan öte bir şeydi: onu değiştirmek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu hayatın tam ortasından, bütün o acının ve sürgünün içinden o cümle çıktı:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">"Din, halkın afyonudur."</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu cümle söylendiği andan itibaren yanlış anlaşıldı. Hâlâ anlaşılıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Marx dini küçümsemiyordu. Ona çift yönlü bir gerçekliğin gözüyle bakıyordu. Din, acı çeken insan için gerçek bir teselliydi — bunu inkâr etmek safdillik olurdu. Ama aynı din, o acının nedenlerini sorgulamayı da engelleyebilirdi. Hem merhem, hem perde. Hem sığınak, hem kafes.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Asıl soru buydu: Kim tutuyor bu şişeyi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tarih ilginç bir yanıt verdi. Din her zaman itaatin aracı olmadı. Köleliğe karşı direnen vaizler dinden güç aldı. Sömürgeye karşı ayaklanan halklar dinden cesaret buldu. Latin Amerika'nın kurtuluş teolojisi, Marx'ın hiç öngörmediği bir şeyi gösterdi: Aynı inanç, hem tahakkümü hem de isyanı besleyebilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O halde sorun dinin kendisinde değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sorun, şişenin kimin elinde olduğunda.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün bu soruyu sormak, Marx'ın Londra bodruğunda yazdığı günlerden çok daha yakıcı. Çünkü coğrafya değişti, yöntem değişmedi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran'da din devletin omurgasına yerleşmiş; muhalefet etmek inanmamak anlamına geliyor. Siyasi bir itiraz, otomatik olarak dini bir sapkınlığa dönüşüyor. Siyonizm'de ise toprak ve siyaset talepleri giderek artan biçimde dini referanslarla örülüyor; eleştiri çoğu zaman inanca saldırı olarak geri döndürülüyor. Türkiye'de de benzer bir gerilim farklı bir kılıkla yaşandı: Cumhuriyet laikliği benimsedi, dini bireyin vicdanına bırakmayı hedefledi. Ama bu model hiç kusursuz işlemedi. Başörtüsü yasakları, Alevi cemevlerinin tanınmaması, Diyanet'in kuruluş mantığı — laikliğin zaman zaman özgürlük değil, denetim aracına dönüştüğünü gösterdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üç farklı coğrafya, üç farklı hikâye. Ama ortada aynı soru: Dini söylem kimin işine yarıyor?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve şimdi Türkiye'de farklı bir dönüşüm daha yaşanıyor. Dini söylem siyasi meşruiyetin merkezine yerleşiyor. İktidara itiraz etmek giderek daha sık "değerlere saldırı" olarak çerçeveleniyor. Düşüncenin yerini kimlik alıyor; sorgunun yerini sadakat.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Laiklik bu yüzden önemli — ama sık sık yanlış anlaşılan bir önemiyle.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Laiklik dini silmek için değildir. Aksine onu korumak için de vardır. Devlet belirli bir inanç yorumunu öne çıkardığında, diğerlerini kaçınılmaz olarak gölgede bırakır. Hangi Tanrı, kimin Tanrısı olur o zaman?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Londra'daki o yoksul odada Marx belki de şunu seziyordu: İnsan, acısının kaynağını sormayı bıraktığında, o acıya katlanmayı öğrenir. Hatta zamanla onu kutsamaya başlar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zincir görünmez olunca kırılmaz — çünkü zaten hissedilmez.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trier'den Londra'ya uzanan o uzun sürgün yolculuğundan bugüne tek soru kaldı:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Din, insanın kendi anlam arayışı mı — yoksa başkasının iktidar aracı mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şişe hâlâ dolaşıyor. Afyon hâlâ etkili.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Soru şu: Kimin elinde?</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/tatil-13004</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Tatil</h1>
                        <h2>Tatil mi, yoksa beş bilinmeyenli bir mesai mi? İnsan kaynaklarının mailinden havuz başındaki uydurmasyon kokteyle uzanan; dinlenmek için çırpındıkça daha çok yorulduğumuz o 'büyük meselenin' anatomisi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tatil-1775299594.webp">
                        <figcaption>Tatil</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir aydır günlük mesaimin en az iki saatini bu yaz yapacağımız en fazla on günlük tatilin nerede olacağını bulmaya harcıyordum. Aylardan nisandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İyi ihtimalle temmuzda gerçekleşecekti bu büyük olay. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan kaynakları, tatili ne zaman yapacağımızla ilgili soruyu sormamıştı henüz. O mail aramıza bomba gibi düşmemişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kritik satranç hamlesi yapmak üzere üç kişilik ekip olarak bilgisayarın başına geçip, senin karın şu zaman izin alamaz, memlekete ağustosta bilet aldık, bizim çocukların kursu bu zaman bitiyorlarla başlayan ve zor biten o yorucu sürece başlamamıştık yani. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yedinci yılımda biliyordum ki, başlı başına bu boğuşma bile insanı tatile muhtaç edecekti. Nerede kaldı bir senenin yaz tatilinin bu olması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her sene aynı kampa gidiyor olmamıza kızım Defne de söylenmeye başlamıştı. Artık sekiz yaşındaydı, ağaçlar kuşlar deniz kısmı defterini kapamıştı. Zaten o defter sadece bende açıktı. Kafamın içindeki gürültüyü, yıldızlı havuzlu açık büfeli bir yerde büyütüp, tatil denen musibetten daha yorgun dönmemek için çırpınıyordum. Hoş artık ‘doğal ortamlarda’ sıkılan Defne’nin, anne hadi denize gel, anne şuna bak anne, anne şimdi ne yapacağız sorularıyla, ağacı kuşu içime sindirmem de mümkün olmuyordu. Öğlenden üç biraya hızla asılıp, kafam yarı iyi, gün geçirmeye çalışıyordum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kez Bodrum’daki o beş yıldızlıdan kaçamayacaktım. Düşüncesi bile içimi boğuyordu ve bunun adı tatildi. Orada üç birayla durumu kurtaramayacağım açıktı. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tatilin beş bilinmeyenli denklemini çözmeye çalışmaktan helak olmuştum ve tatil düşüncesiyle boğuşmaktan daha şimdiden çok yorgundum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En azından nereye gideceğimiz konusuyla ilgili yenilgiyi kabul etmiştim, o da epeyce işti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz çocukken sabahtan akşama denizde kudurur ve domates gibi kızararak acılarla kıvranarak uyur, sabah da hiç ders almayan o çocuk neşesiyle yine denize koşardık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet şimdi bunlar tekrar edilmekten canı çıkmış ‘nostaljilerdi.’ Üstünden ancak otuz sene geçmişken üç nesil öncesi gibi anıyorduk. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mayıs geldiğinde malum soru da gelmişti. Ne zaman tatil yapacaktık? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Madem yapacaktık, oturup üstüne kafa yoracaktık. Başı sonu aşırı belli olacaktı, o sırada yerimize kimin bakacağını belirlemeliydik ve acil durumlarda aranacağımızı bilmeliydik. Hiç olmazsa maillerimizi de arada kontrol edecektik. Arkamızda bir iş takip listesi bırakmalıydık. Yani tatile gitmesek aslında en iyisi olurdu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eylülde okullar açılıyordu. Herkesin birer ikişer çocuğu vardı. Eylül ilk hafta pek güzeldi ama okul hazırlıkları başlıyordu. Yani elde temmuz ağustos biraz da haziran vardı. Hazirana tamam diyecek bir cengâver aranıyordu, hoş o da yaz öncesi iş yoğunluğunun zirvesini sunan bir aydı. Bir hafta süren tatil zamanı belirleme savaşlarından sonra Temmuz’un son haftasını almıştım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genel müdüre bu süre zarfında işlerin nasıl aksamayacağı üzerine birkaç gün dil döküp, neredeyse bütün yazı anlatan bir özet yazmıştım. Kendisi parçalı, uzun hafta sonu mantığında üç beş izin kullanacaktı. Böylesi daha iyi oluyordu. Ben de o günlerde yerimde olmalıydım ki hemen aksiyon alabilmeliydik. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hala nedense emin olamadığım için bir hafta otelde yer ayırtmadan bekledim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onu da ‘hallettiğimde’ mayıs sonu gelmişti. İki aydan az kalmıştı büyük meseleye.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anlık işitme hasarı sağlayan bir havuzdaydık nihayet. Herhalde yüz desibelin üzerindeki müzik denen şeye, animatörün patlak mikrofonuyla çoluk çocuğa gaz veren haykırışları karışıyordu. Çığlık çığlığa bir kıyamet yeriydi ortalık. Topuklu terlikli, boncuklu parlak kimonolu kadınlar her şey dahil açık büfeden tepelediği tabaklarla çocuklarının mutlu tatilini izliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Havuzu gören ve mümkün olduğunca uzak bir şemsiyenin altına sığınmıştım. Az alkollü uydurmasyon kokteylimle hiç açmadığım kitabın kapağına bakıp, maillerimi kontrol ediyordum. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yapay-zeka-egitimde-kapiyi-calmiyor-iceri-coktan-girdi-13003</link>
            <category>EĞİTİM</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yapay zekâ eğitimde kapıyı çalmıyor, içeri çoktan girdi</h1>
                        <h2>Yapay zeka, bugün dil pratiğinde konuşma partneri, öğretmen hazırlığında yardımcı, üniversitede kurumsal altyapı, bireysel çalışmada ise düşünme koçu gibi davranıyor. Burada asıl mesele teknolojiyi eğitsel akılla yönetebilmek. Çünkü gelecekte fark yaratacak olan öğrenciler yapay zekadan gelen cevabı sorgulayabilenler olacak. Fark yaratacak olan öğretmenler ise en çok araç kullananlar değil; hangi aracın gerçekten öğrenmeye hizmet ettiğini ayırt edebilenler olacak. Eğitimde yeni dönem başladı. Şimdi onu doğru şekillendirme zamanı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yapay-zeka-egitimde-kapiyi-calmiyor-iceri-coktan-girdi-1775244650.webp">
                        <figcaption>Yapay zekâ eğitimde kapıyı çalmıyor, içeri çoktan girdi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapay zeka hayatımıza olduğunu gibi eğitim dünyasına da sessizce girdi. Başta eğitimde biraz tepki çekti ama kısa zamanda hem öğretmen hem de öğrencilerin vazgeçilmezi konumuna yükseldi. &nbsp;Önce öğrencinin ödevine dokundu, sonra öğretmenin hazırlık süresini kısalttı, şimdi ise öğrenme sürecini değiştirmeye başladı. Yapay zekâ artık eğitimde “gelecek” değil; öğrencinin nasıl çalıştığını, öğretmenin nasıl hazırlık yaptığını ve okulun öğrenmeyi nasıl organize ettiğini etkileyen bugünün gerçeği. ChatGPT’nin ‘study mode’ özelliği, Anthropic’in Claude for Education içindeki “Learning mode” özelliği, öğrenciyi doğrudan cevaba götürmek yerine adım adım düşündürmek için tasarlandı. &nbsp;Google Gemini’nin “Guided Learning” modu ise adım adım açıklamalar, yönlendirici sorular, diyagramlar ve kısa quiz’lerle anlamayı derinleştirmeyi hedefliyor. Microsoft’un Reading Coach aracı da benzer şekilde öğrencinin yerine okumak ya da yazmak yerine, kişiselleştirilmiş okuma pratiği ve akıcılık desteği sunuyor. Kısacası eğitimde yeni nesil yapay zekâ araçları, yalnızca cevap veren sistemler olmaktan çıkıp öğrenciyi çalıştıran, yönlendiren ve öğrenme sürecine eşlik eden dijital koçlara dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Öğrencinin Yeni Çalışma Arkadaşı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eskiden öğrenci bir soruya takıldığında ya öğretmeni beklerdi ya da çözüm videosu arardı. Şimdi ise karşısında anında cevap veren değil, çoğu zaman yeniden soru soran bir sistem var. Bu fark eğitim açısından çok büyük. Çünkü öğrenme yalnızca doğru cevabı bulmakla sınırlı değil. Öğrenci, yanlış cevaplar üzerinden düşünerek, hatasını fark ederek ve o hatayı düzelterek de derin bir öğrenme süreci yaşar. Yapay zekâ doğru kullanıldığında, öğrenciyi düşünmeye zorlayan bir çalışma arkadaşı gibi davranabiliyor. Bu yüzden yapay zekâ, sanıldığı gibi düşünme becerilerini körelten değil; doğru kullanıldığında onları besleyen bir araç olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Yabancı Dilde Utanmadan Pratik Yapma Dönemi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapay zekânın eğitimde en görünür etkilerinden biri yabancı dil öğreniminde ortaya çıktı. Çünkü konuşma pratiği her zaman sınıfın en zor alanlarından biri oldu. Öğrenci genelde hata yapmaktan korkar, sıra kendisine geldiğinde kısa cümlelerle konuyu geçiştirmeye çalışırdı. Duolingo’nun “Video Call with Lily” özelliği bu noktada açılan yeni kapılara bir örnek. Sistem, öğrencinin yapay zekâ destekli bir karakterle gerçek zamanlı konuşma pratiği yapmasına imkân veriyor. Öğrenci anlamadığında hızı yavaşlatıyor ve düşük baskılı bir ortamda konuşmasına yardımcı oluyor. Eğitim açısından bakıldığında bu, hata yapmayı daha güvenli hâle getiren pedagojik bir değişim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Öğretmenin Masasındaki Görünmez Asistan</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapay zekâ öğretmenin yerini almıyor; daha çok öğretmenin en zaman alıcı işlerini üstleniyor. Dünyanın önde gelen eğitim teknolojileri etkinliklerinden biri olan 2026 BETT’te, Gemini ve Classroom güncellemelerinin öğretmen iş akışını sadeleştirmek ve öğrencilerin ilerlemesini desteklemek için tasarlandığı açıkça vurgulandı. Benzer şekilde Khan Academy’nin yapay zekâ destekli platformu Khanmigo da öğretmenlere ders planı hazırlama, rubrik oluşturma, öğrenme hedeflerini netleştirme ve öğrenciye daha hızlı geri bildirim verme gibi alanlarda destek sunuyor. Başka bir deyişle, yapay zekâ sınıfın önünde anlatan kişi değil; hazırlık yapan, özet çıkaran, içerik oluşturan, değerlendirme sürecini kolaylaştıran bir arka plan desteği hâline geliyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde “öğretmen mi yapay zekâ mı?” sorusu yerine, “öğretmen yapay zekâyı hangi işleri daha iyi yapmak için kullanıyor?” sorusu daha anlamlı olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Üniversitelerde Deney Değil, Yeni Normal</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yükseköğretimde de yapay zekâ artık daha aktif ve bilinçli kullanıyor. Arizona State University, <strong>ChatGPT Edu</strong> dahil çeşitli yapay zekâ araçlarını kullanım için öğrencilerine sunuyor. Bu çok önemli bir kırılma noktası. Çünkü üniversiteler artık yapay zekâyı yalnızca öğrencilerin gizlice kullandığı bir araç yerine kurumsal olarak erişim verdiği, sınırlarını tartıştığı ve öğretim süreçlerine bilinçli biçimde entegre etmeye çalıştığı bir altyapı olarak ele alıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Asıl Değişen Şey Bilgiye Ulaşmak Değil, Öğrenmenin Şekli</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada çoğu kişinin gözden kaçırdığı bir nokta var. Yapay zekâ eğitimde en büyük etkiyi bilgiye erişimi hızlandırarak değil, öğrenme deneyimini yeniden şekillendirerek yaratıyor. Artık öğrenci yalnızca okuyup not alan kişi değil; konuşan, itiraz eden, dosya yükleyen, özet isteyen, karşılaştırma yapan ve kendi öğrenme hızına göre yeni bir etkileşim kuran kişi. Bu durum öğretmeni de dönüştürüyor. Öğretmenin rolü bilgi aktarmaktan çok, öğrencinin gerçekten öğrenip öğrenmediğini ayırt eden, düşünme kalitesini artıran ve teknolojinin sınırlarını gösteren bir rehberliğe kayıyor. Bu değişim çok derin bir dönüşüm. Çünkü teknoloji gelişirken, sınıfta asıl değer kazanan şey öğrencinin muhakeme becerisi oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bizi Bundan Sonra Ne Bekliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bundan sonra eğitimde üç eğilim daha da belirginleşecek gibi görünüyor. İlki, öğrenmenin daha etkileşimli hâle gelmesi. Öğrenci giderek daha az pasif izleyici, daha çok aktif kullanıcı olacak. İkincisi, geri bildirimin kişiselleşmesi. Öğrenci artık herkese yapılan aynı açıklamayı değil, kendi eksiğine göre şekillenmiş geri bildirimleri daha sık görecek. Üçüncüsü ise öğretmenin rolünün daha da kritikleşmesi. Çünkü içerik üretmek kolaylaştıkça, asıl değerli olan şey içerik değil onu anlamlı bir şekilde öğrenci ile buluşturabilme becerisi olacak. Kısacası yapay zekâ eğitimi mekanikleştirmeyecek. Aksine, bugüne kadar sınıf içinde zaman baskısı nedeniyle yeterince geliştirilemeyen etkileşimli becerilerin daha fazla öne çıkmasını sağlayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kazanan, En Anlmalı Yöneten Olacak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapay zeka, bugün dil pratiğinde konuşma partneri, öğretmen hazırlığında yardımcı, üniversitede kurumsal altyapı, bireysel çalışmada ise düşünme koçu gibi davranıyor. Burada asıl mesele teknolojiyi eğitsel akılla yönetebilmek. Çünkü gelecekte fark yaratacak olan öğrenciler yapay zekadan gelen cevabı sorgulayabilenler olacak. Fark yaratacak olan öğretmenler ise en çok araç kullananlar değil; hangi aracın gerçekten öğrenmeye hizmet ettiğini ayırt edebilenler olacak. Eğitimde yeni dönem başladı. Şimdi onu doğru şekillendirme zamanı. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bir-siddet-masali-13001</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bir şiddet masalı</h1>
                        <h2>Norveç yapımı Külkedisi yani Üvey Kız Kardeş'i gözünüz kanamadan ve mideniz kaynamadan izlemeniz mümkün değil muhtemel ki bazılarınız filmi bitiremeyecek. Filmdekinden çok daha feci sahneleri başka filmlerde izlemiş olsanız da bu filmin bir masalı böylesine grotesk hale sokmasına da itirazdan olacaktır bu tavrınız. Bu kadar da olmaz ama diyeceksiniz</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-siddet-masali-1775240555.webp">
                        <figcaption>Bir şiddet masalı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Masumiyet simgesi olan çocuklara okuduğumuz masallar 20. hatta 21. Yüzyılın doğadan uzaklaşmış, kapitalist hatta post kapitalist steril dünyasında genel olarak iyilerin kazanıp, kötülerin hafifçe; eğer çok kötülerse ve umutsuz vaka iseler daha ağır biçimde cezalandırıldığı siyah beyaz netlikte hikayelere dönüşmüştür çoğunlukla. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa ki masalların asıl versiyonları hiç de öyle çocuk kandıracak onları mutlu şekerli rüyalara taşıyacak hikayeler değildi. Sert ve Gri karakterler bolca karşımıza çıkardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Benim rahmetli ananemin anlattığı bir Hırsız Tahir hikayesi vardı ki hikayeyi dinledikten sonra gece köyde kapıdan dışarı adım atmaktan çekinirsiniz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ananemin anasından, nenesinden ve onların nenelerinden duydukları hikayelerle Grimm Kardeşlerin kökenleri kendilerinden de eski hikayelere dayanan masallarının ortak bir yönü vardı: Kapitalizm öncesi toplumun doğayla iç içe ve kendince sert kuralları. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Batının feodal düzeni, doğunun biraz despotik ama yine feodal yapısı. Bütün bunlara ilave olarak hiç bitmeyen doğal meseleler. Her an başınıza gelebilecek ağrılar, sızılar çözümsüz dertler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Uyuyan güzel belki aslında beyin kanaması geçirip komaya girmişti, Bremen Mızıkacıları çiftliği elinden alınan bir köylünün feodal hükümdarı alaya almasıydı. Pamuk Prenses belki saray darbesine maruz kalmış bir soyluydu vs.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bütün bunların da ötesinde geçmiş hikayelerin içeriğinde son derece sert biçimde hayatın gerçekleri yer almaktaydı. Buna en başta cinsellik dahil. Bu konuda Nasrettin Hoca fıkralarının asıl versiyonlarındaki yoğun seks ögelerini de dahil edebiliriz. Merak eden Pertev Naili Boratav edisyonuna baksın.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bütün masallar içinde Külkedisinin yeri ayrıdır. Kolay anlaşılır senaryosuyla Külkedisi popülerliğini hiç kaybetmez. Hatta günlük yaşamda balkabağına dönüşmek kavramı da sıkça kendine yer bulmuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hikayenin ana ekseni ise biraz anti feministtir.&nbsp; Kötülükle dolu kadınlar erkek ilgisini çekmek için hemcinslerine her türlü eziyeti yaparlar ama kendilerini erkeğe şefkat dolu biçimde pazarlarlar. Bundan daha anti feminist az şey duymuş olmalısınız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Cindirella ya da Külkedisi hikayesini 20 ve 21. Yüzyıl sansüründen geçip, çocuklarımızın güzel döşenmiş yataklarının başucuna koymamıza izin veren versiyonlarından çok farklı bir kurgu içeriyor Üvey Kız Kardeş filmi. (</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><a href="https://mubi.com/tr/tr/films/the-ugly-stepsister" style="color:#467886; text-decoration:underline"><span style="color:black">https://mubi.com/tr/tr/films/the-ugly-stepsister</span></a>)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mubi’de izleyebileceğiniz&nbsp;Norveç yapımı The Ugly Stepsister (orijinal adı: Den Stygge Stesøsteren, 2025), yönetmen Emilie Blichfeldt’in ilk uzun metraj filmi. Satirik bir kara komedi ve body-horror karışımı olan yapım, klasik Külkedisi masalını büküyor ve “çirkin üvey kız kardeş” Elvira’nın (Lea Myren) perspektifinden anlatıyor. Güzelliğin acımasız bir rekabet alanı haline geldiği peri masalı krallığında, Elvira güzel üvey kız kardeşi Agnes’a (Thea Sofie Loch Næss) karşı prensin ilgisini kazanmak için giderek daha vahşi ve bedensel sınırları zorlayan yöntemlere başvuruyor. Norveç’in pitoresk doğası ve eski şatolarında geçen film, görsel olarak masal kitaplarını aratmayan bir estetik sunarken, deformasyonlar ve grotesk şiddet unsurlarıyla izleyiciyi derinden sarsıyor. Sundance’te prömiyerini yapan yapım, Grimm masallarının karanlık köklerine sadık kalarak modern güzellik standartlarını ve kadın rekabetini acımasızca eleştiriyor. Ve tabii ki hiç de çoluğa çocuğa anlatılacak gibi ilerlemiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bundan bir süre önce Demi Moore’un merkezinde olduğu Cevher için yazarken şu cümleyi kurmuştum: (</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2024/11/insan-cevher-mi-kaynak-m.html" style="color:#467886; text-decoration:underline"><span style="color:black">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2024/11/insan-cevher-mi-kaynak-m.html</span></a>)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">“Aynanın imgelere kazındığı hikaye Pamuk Prenses’tir. Ayna ona yaşlandığını, eskisi kadar güzel olmadığını söyler. Aynanın bunu söylemek için konuşmaya ihtiyacı yoktur. Aynanın prensesin daha güzel olduğunu söylemesine de gerek yoktur. Aynaya ve prensese sırayla bakan bir Kraliçe durumu gayet iyi anlayabilir. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Kraliçe bugün yaşasaydı yaşlandığını, güzelliğini kaybettiğini fark etmeye başlamadan bunu durdurmak için ülkesinin ya da dünyanın en yetenekli estetikçisinin kapısında soluğu alırdı. Prensesi öldürse de kendi aynasında gördüğünü fark edecek kadar akıllı olmasa muhtemelen kraliçe olmazdı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu masalı uyduranların çağında ayna, tarak, kokular, tokalar, allıklar tabii ki vardı. Ama kimsenin aklına buruşan derileri düzletmek, eğri burunları düzeltmek, derinin çizgilerini eczalarla doldurmak gelmiyordu. Gelse bile bunu yapacak bir bilgi ortada değildi.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Appleby; Kapitalizmi 18.yüzyıldan başlatmak hamileliği 5.aydan saymaya benzer der. Belki kadınların güzelleşmek için kendilerini halden hale koymalarının yeni bir proje olduğu konusunda da o kadar emin olmamalıyız.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Cevher ile Pamuk Prenses arasında kurduğum analojideki iyimserlik bu filmin referans aldığı masalın orijinal versiyonlarını azıcık karıştırdığınızda ortadan kalkar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Külkedisinin Grimm Kardeşler versiyonunun sonunda kardeşlerin ayakkabıyı koca ayaklarına uydurmak için ayaklarını kestiklerini bilmiyordum mesela.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Norveç yapımı Külkedisi yani Üvey Kızkardeşi gözünüz kanamadan ve mideniz kaynamadan izlemeniz mümkün değil muhtemel ki bazılarınız filmi bitiremeyecek. Filmdekinden çok daha feci sahneleri başka filmlerde izlemiş olsanız da bu filmin bir masalı böylesine grotesk hale sokmasına da itirazdan olacaktır bu tavrınız. Bu kadar da olmaz ama diyeceksiniz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aslında Külkedisi hikayesinin orijinal kodlarına ve ayakkabı olayının aslında ayak fetişizmine gönderme olduğuna dair fikri tüketen filmler yıllarca önce çekilmişti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Hikayenin cinsel yönü ağır basan bir +18 anlatı olduğunu ifade etmek haksızlık olur. Kapitalizmin uzun süre “Husbandry” &nbsp;(Husband İngilizce Koca/Eş) diye adlandırıldığını yani “Kocalığın” ekonomik değerinin Epsteingillerden yüzyıllar önce tesis edildiğini düşünebiliriz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Üvey Kız Kardeş’te izlediğimiz grotesk vahşet insanlığın Anacı toplumdan çıkışından sonra yaşadıklarının yanında gerçekten de masal sayılır belki de.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trump-savasinin-kontrolunu-kaybetti-13000</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump savaşının kontrolünü kaybetti*</h1>
                        <h2>Trump Çarşamba günü ABD'nin İran'a karşı her taktik karşılaşmayı kazandığını söylerken haklıydı. Kabul etmediği şey ise, başkomutan olarak olayların kontrolünü kaybetmiş olmasıdır. Gerçekten de savaşlar, hızlı ve kesin zafer umutlarından daha uzun ve belirsiz çabalara sıklıkla ani bir yenilgiyle değil, her biri “son hamle” olarak sunulan bir dizi “gerekli adım”la dönüşür; her adım geri çekilmeyi siyasi olarak daha zor ve stratejik netliği daha ulaşılmaz kılar</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trump-savasinin-kontrolunu-kaybetti-1775240661.webp">
                        <figcaption>Trump savaşının kontrolünü kaybetti*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş zamanında başkanlar televizyona çıktığında yalnızca olayları anlatmazlar. Onlara anlam yüklemeye çalışırlar. Çarşamba gecesi Başkan Trump, İran'la savaşı sert ama gerekli bir girişim olarak sundu ve bunun olumlu bir sona yaklaştığını belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu zafer anlatısının ipleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin Şubat sonlarında Operation Epic Fury'yi başlatmasından beri sürekli sarılıyor. Söylemlerden bazıları şüphesiz doğrudur: Amerikan ve İsrail güçleri havadan güçlü durumda; İslam Cumhuriyeti'nin zayıf savunmasını neredeyse istedikleri gibi delebiliyorlar. Sadece Tahran'ın askeri kapasitesini değil, füze ve drone filolarını üreten sanayi üssünü de büyük ölçüde tahrip ettiler. Saldırılar bir kez daha İran'ın önemli istihbarat zayıflıklarını ortaya çıkardı ve kampanyanın başlangıcında Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney'in yanı sıra diğer üst düzey askeri ve siyasi liderlerin hedef alınarak öldürülmesini sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu savaşta asıl soru hiçbir zaman İran'ın zarar görüp göremeyeceği değildi. Acının teslimiyete dönüşüp dönüşmeyeceğiydi. Şimdiye kadar dönüşmedi. Rejim değişikliği elde edildiği iddiası, bir Hamaney'in yerine başka birinin geçirilmesiyle yalanlanıyor. Üst düzey siyasi kadronun çoğu yerinde dururken, güç daha sert çizgideki askeri figürlere kaymış durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran'ın askeri kapasitesini zayıflatmak, Tahran'ın İsrail'e ve Körfez müttefiklerine düzenli drone ve füze saldırıları düzenleme yeteneğini durdurmadı; bunlar Perşembe günü, yani Trump'ın konuşmasından bir gün sonra da devam etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de en önemlisi, İranlılar Hürmüz Boğazı'ndaki trafiği aksatmayı başardı. İran; daha zayıf ulusların daha güçlü olanlara karşı sıkça avantaj yarattığı bir alanda karşılık verdi: Güçle güce karşı koymak yerine, mücadelenin şartlarını değiştirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran konvansiyonel askeri bir karşılaşmada üstün gelemiyorsa, çatışmayı uzatabilir, maliyetlerini artırabilir, küresel ekonomiyi bozabilir ve Amerikan ve İsrail eforunu mimarlarının beklediğinden çok daha pahalı hale getirebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran bu süreçte, tahrip edilmiş bir orduya sahip olan ve ağır hasar görmüş bir devletin, kitle imha silahına ihtiyaç duymadan rakiplerini rehin tutabileceğini gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle Washington'un İran'ı su yolunun kontrolünü bırakmaya zorlamak için kullandığı üç yaklaşım yani İran'ın enerji altyapısını yok etmekle tehdit etmek, bozulmayı başkalarının sorunu olarak küçümsemek ve boğazın savaş bittikten sonra “doğal olarak” açılacağını söyleyerek bunu olası bir anlaşma için uzun bir gereklilikler listesine eklemek pek de sonuç vermedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Haziran'daki 12 günlük savaşta İran'ın gösterdiği askeri eksiklikler ile bu yıl vahşice bastırdığı ülke çapındaki protestolar arasında, bu savaşın savunucuları şunu düşünmüş olabilir: Yaptırımlar, yolsuzluk ve halk öfkesiyle zaten boşalmış bir rejim, yeterince güçlü bir darbe aldığında çatlayacaktır; belki de “sadece hava gücüyle daha elverişli bir siyasi düzen yaratılamaz” şeklindeki geleneksel düşünüşe de bir istisna olacaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama direnmek üzere inşa edilmiş, liderliği şehitlik ve direniş kültürüyle yoğrulmuş ve merhametten yoksun bir rejim, baskı yapmaya ve iktidarda kalmaya devam edebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş İslam Cumhuriyeti'nin karşılaştığı zorlukları arttırsa da, şu an için daha sıkı bir kontrolun yanında, İran liderlerinin kendilerini ulusun zalimleri yerine kuşatılmış bir milletin koruyucuları olarak yeniden konumlandırmasını sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bay Trump'ın şimdi üç seçeneği var. Tırmandırabilir bu yüzden Amerikan güçlerini İran topraklarına göndermek veya deniz yollarını yeniden açmak için stratejik pozisyonları ele geçirmek konuşuluyor. Kara müdahalesi mevcut savaşın basit bir yoğunlaşması olmayacaktır. Onu tamamen dönüştürecektir. İran büyük ihtimalle su yollarını mayınlayacak, ABD askerlerini daha doğrudan hedef alacak, Körfez altyapısına daha agresif saldırılar düzenleyecek ve ek bölgesel aktörleri ateşe çekecektir. Çatışma artık yalnızca İran'ın nükleer hırsları veya hatta rejimi hakkında olmayacaktır. Ticari arterler üzerinden bir mücadeleye dönüşecek ve sonuçları savaş alanının çok ötesine yayılacak bir savaş karşımıza çıkacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan ayrıca İran'ın kapasitesini daha uzun süre düzenli olarak tahrip etmeye devam edip sonra çekilebilir. Konuşmasında önümüzdeki iki-üç hafta içinde İran'ı “aşırı sert vuracağını” vaat etti. Trump çatışma bittikten sonra bile İran'a karşı “nokta vuruşları” yapma ihtimalini gündeme getirdi ve konuşmada, İran'ın moloz altındaki nükleer tesislere yaklaşmaya çalışması halinde füze göndereceğini söyledi. Kan dökülmesini durdurmak olumlu bir gelişme olsa da, bu senaryo Körfez Devletleri ve dünyanın geri kalanı için felaket olur; zira yaralı ve saldırgan bir İran'la uğraşmak zorunda kalacaklar ve bu İran'ın küresel ekonomiyi istediği zaman bozabileceğini göstermiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son seçenek ise bir anlaşmadır; ki şu anda umut görünmüyor, çünkü Amerika Birleşik Devletleri ile İran'ın anlaşma şartları konusunda çok farklı anlayışları var. Bu çemberi kare yapmak gibi bir şey; iki tarafın yalnızca silahları susturmak yerine temel farklılıkları gerçekten ele alan diplomatik bir çaba göstermesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmiş örnek olursa, süreç sinir bozucu, kusurlu ve zafer vaatlerinden çok daha az duygusal tatmin edici olacaktır. Ama Hürmüz'ün yeniden açılması, İran'daki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokuna ne olacağı, bölgenin güvenlik mimarisi ve Trump'ın kendilerine yardım vaat ettiği İran halkına ne olacağı gibi gerçek meseleleri ele alan tek yol budur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump Çarşamba günü ABD'nin İran'a karşı her taktik karşılaşmayı kazandığını söylerken haklıydı. Kabul etmediği şey ise, başkomutan olarak olayların kontrolünü kaybetmiş olmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekten de savaşlar, hızlı ve kesin zafer umutlarından daha uzun ve belirsiz çabalara sıklıkla ani bir yenilgiyle değil, her biri “son hamle” olarak sunulan bir dizi “gerekli adım”la dönüşür; her adım geri çekilmeyi siyasi olarak daha zor ve stratejik netliği daha ulaşılmaz kılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;* Ali Vaez<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> (New York Times)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviri: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Makale Linki:&nbsp;https://www.nytimes.com/2026/04/03/opinion/iran-war-trump-irgc-hormuz.html&nbsp;</span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Uluslararası Kriz Grubu'nun İran projesi Direktörü </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kaderimizi-kendi-icimizde-yaziyoruz-12999</link>
            <category>PSİKOLOJİ</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kaderimizi kendi içimizde yazıyoruz</h1>
                        <h2>"Kader” dediğimiz şeyi belki de yeniden düşünmeliyiz. Belki kader, dış dünyada olan bitenlerden çok, bizim içimizde kurduğumuz anlamların sürekliliği. Ve bu anlamlar değiştirilemez değil. Değişim, geçmişi silmekle başlamıyor. Onu başka bir yerden okumaya izin vermekle başlıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kaderimizi-kendi-icimizde-yaziyoruz-1775233844.webp">
                        <figcaption>Kaderimizi kendi içimizde yazıyoruz</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir psikolojik danışman olarak en sık duyduğum cümlelerden biri şu: “Benim kaderim bu.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genellikle bu cümle, tekrar eden hayal kırıklıklarının ardından geliyor.<br />
Aynı ilişki dinamikleri, benzer duygusal sonuçlar… Farklı insanlar ama tanıdık bir his: “Yine aynı şey oldu.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama gelin bunu birlikte biraz yeniden düşünelim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilim bize kaderin sandığımız kadar dışsal olmadığını söylüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Frederic Bartlett’in hafıza üzerine yaptığı çalışmalar çok net bir şeyi ortaya koyuyor: İnsan zihni geçmişi olduğu gibi saklamıyor. Aksine, onu kendi inançlarına, beklentilerine ve geçmiş deneyimlerine göre yeniden kurguluyor. Yani hafıza dediğimiz şey, bir kayıt cihazı değil; aktif bir anlamlandırma süreci.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sadece geçmişi nasıl hatırladığımızı değil, bugünü nasıl yaşadığımızı da etkiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jean Piaget’nin bahsettiği asimilasyon sürecini düşünelim. Yeni yaşadığımız şeyleri, çoğu zaman olduğu gibi almak yerine, zaten bildiğimiz kalıplara uyduruyoruz. Çünkü zihin tanıdık olanı seviyor. Güvenli olan, çoğu zaman doğru olandan daha cazip geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna bir de onaylama yanlılığı ekleniyor. Yani zaten inandığımız şeyi doğrulayan verileri seçiyoruz, diğerlerini ise görmezden geliyoruz. Böylece zihnimiz tutarlı kalıyor ama bu tutarlılık her zaman gerçekle örtüşmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir de işin davranış tarafı var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Martin Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik deneyleri bize şunu gösteriyor: İnsan, bir noktada kontrol edemediğini öğrendiğinde, aslında kontrol edebileceği durumlarda bile harekete geçmeyebiliyor. Yani geçmiş deneyimler, bugünkü potansiyelimizin önüne geçebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bunları yan yana koyduğumuzda şunu daha net görüyoruz:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz sadece başımıza gelenlerin sonucu değiliz.<br />
Aynı zamanda, onlara verdiğimiz anlamların da sonucuyuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O yüzden “kader” dediğimiz şeyi belki de yeniden düşünmeliyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki kader, dış dünyada olan bitenlerden çok, bizim içimizde kurduğumuz anlamların sürekliliği. Ve bu anlamlar değiştirilemez değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Değişim, geçmişi silmekle başlamıyor.<br />
Onu başka bir yerden okumaya izin vermekle başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Etrafımda en çok bunu görüyorum. İnsan kendi şemasını fark ettiğinde, otomatik tepkilerinin dışına çıkmaya başlıyor. Ve o küçük farkındalık anı, aslında büyük değişimlerin başlangıcı oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de sormamız gereken soru şu:&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Benim başıma neden hep aynı şey geliyor?” değil,<br />
“Ben yaşadıklarımı hangi gözle yorumluyorum?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü o göz değiştiğinde, hikâye de değişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de en sade haliyle:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kader yazılmış bir şey değil.<br />
Kader, her gün içimizde yeniden yazdığımız bir hikâye.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve evet…<br />
Kalem sandığımızdan çok daha fazla bizim elimizde.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ocalan-paradoksu-12998</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Öcalan paradoksu</h1>
                        <h2>Bireysel haklardan kolektif kimliğe: Öcalan’ın 'Anadolu-Mezopotamya İttifakı' çıkışı, sürecin doğasındaki makas değişikliğini işaret ederken; 5 saatlik görüşmeye 'müzakereci' sıfatıyla katılan devlet heyeti, krizin değil yeni bir statü arayışının parçası mı? Öcalan, bir yandan bölgede 'harcanabilir piyon' olmayı reddeden sofistike bir oyun kurarken, diğer yandan 'süreç yasaları' için bastırarak iktidarın zamana yayma stratejisine karşı el artırıyor."</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ocalan-paradoksu-1775225691.webp">
                        <figcaption>Öcalan paradoksu</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Abdullah Öcalan, 27 Mart’ta DEM Parti İmralı heyeti ile bir görüşme gerçekleştirdi. Heyet, görüşmenin ardından 31 Mart’ta kısa bir açıklama yayımladı. Açıklanan metnin, bir yılı aşkın süredir sessiz ama derinden devam eden PKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik bir mihenk taşı olduğunu düşünüyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açık kaynaklara yansıyan bilgilere bakılacak olunursa, 27 Mart tarihinde gerçekleşen görüşme DEM İmralı heyetinin daha önce Öcalan ile yaptığı onlarca görüşmeden farklı bir kulvarda seyretmiş. Son görüşme, daha önce İmralı’da gerçekleşen, ağırlıklı olarak 1.5-2 saat süren görüşmelere göre oldukça uzun, tam beş saat sürmüş. Beş saatlik görüşmeye devlet heyeti de dahil olmuş. Burada ister istemez akla devlet heyetinin görüşmelere hangi sıfatla dahil olduğu sorusu geliyor. DEM tarafı devlet heyetinin görüşmelere “müzakere heyeti” sıfatıyla dahil olduğunu söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Müzakere masası mı kuruldu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer durum gerçekten DEM’in ifade ettiği gibiyse, sürecin doğasına ilişkin yeni bir parametrenin ortaya çıktığını söylemek gerekir. Çünkü bildiğimiz kadarıyla devlet heyeti ile Öcalan arasında sürecin nasıl ilerleyeceğine dair bir mutabakat zaten bulunuyordu. Eğer ortada böyle bir mutabakat varsa, İmralı’da yeniden bir müzakere masasının kurulmasına neden ihtiyaç duyuldu? Bu masanın, Kürtlere tanınacak siyasal hakların kapsamını ve sınırlarını belirlemek için kurulmuş olması bir ihtimal olarak düşünülebilir. Ancak bunun oldukça zayıf bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Çünkü sürece hazırlanmamış bir kamuoyunun, sürecin Öcalan ile açık bir pazarlığa dönüştürülmesine kolayca rıza göstereceğini varsaymak gerçekçi olmaz. İktidarın da bu realiteyi görmezden gelmesi beklenemez. Bu durumda ortada başka bir dinamik olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kriz mi var? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilinen bir gerçeklik var: Öcalan uzun zamandır süreç içindeki konumunun kurumsal bir statüye kavuşturulmasını talep ediyor. Bu statünün de Kürtleri temsil eden bir “başmüzakereci” rolünü içermesi gerektiğini dile getiriyor. Devlet heyetinin görüşmelere katılması, acaba bu talebe dolaylı bir yanıt mıdır? Bunun da güçlü bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum. Çünkü böyle bir durumda kamuoyuna farklı anlatılan, kapalı kapılar ardında ise farklı ilerleyen ikili bir süreç gerçekliği ortaya çıkmış olur. Bu durumun kamuoyuna yansıması halinde iktidarın siyasi açıdan kazançlı çıkacağını düşünmek oldukça iyimser bir beklenti olur. Geriye tek bir ihtimal kalıyor: Devlet, Öcalan’ın DEM İmralı heyeti ile yaptığı görüşmelere katılma zorunluluğu ve mecburiyeti hissetti. Peki bu zorunluluk ve mecburiyet ne olabilir? Yoksa İmralı’da devletle Öcalan arasında ciddi bir kriz mi var? Bence bu soruya hem evet hem hayır demek daha doğru. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Süreç değil zaman krizi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmralı’da sürecin temel parametrelerine ilişkin bir kriz yaşandığını söylemek zor. Çünkü ortada sürecin hangi parametrelerde ilerleyeceğine dair taraflar arasında sağlanan bir mutabakat var. Bu mutabakatı özgür siyaset, yapılandırılmış siyasi af karşılığı örgütün silah bırakması olarak özetleyebiliriz. O zaman sorun ne? Sorun mutabakatın kendisinde değil; sürecin takvimi ve özgür siyasetin sınırları üzerinde ortaya çıkıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan, sürecin gereğinden fazla uzadığını ve bu nedenle süreç yasalarının bir an önce çıkarılması gerektiğini düşünüyor. İktidar ise süreci zamana yaymayı daha güvenli bir yöntem olarak görüyor. Öcalan sürecin bu şekilde ilerlemesinin kendisi ve hareketini olumsuz yönde etkilediğini düşünüyor, özgür siyaset imkanlarının henüz yaratılmamış olmasının da hareketine ivme kaybettirdiğini var sayıyor. Bu nedenle sürecin hızlandırılmasını ve özgür siyaset koşullarının bir an önce oluşturulmasını talep ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kulislere yansıyan bazı iddialara göre Öcalan, süreç yasalarının çıkarılmaması halinde süreçten çekilebileceğini dahi ifade etmiş durumda. Hatta bu çekilmenin takvimine ilişkin değerlendirmeler yaptığı da ileri sürülüyor. Dolayısıyla ortada sürecin doğasına ilişkin bir kriz yoktur; fakat sürecin uygulanma biçiminden kaynaklanan ciddi bir gerilim vardır. Bu yüzden hem “kriz yok” hem de “kriz var” demek aynı anda mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Önemsiz mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerilimi, sürecin doğasına ilişkin olmadığı için önemsiz görmek doğru olmaz. Tam tersine Öcalan’ın bu krize verdiği tepki, meselenin oldukça kritik olduğunu göstermektedir. Ancak dikkat çekici olan nokta şudur: Öcalan bu krizi klasik bir kriz yönetimi metodolojisiyle hem yönetmemektedir hem de büyütmemektedir. Daha sofistike bir oyun teorisi planı uygulamaktadır. Bunu da en güzel İran ile ilgili değerlendirmelerde ve “süreç çökerse silahlı mücadele geri mi gelir” sorgulamasında görmekteyiz. Öcalan’ın PJAK’ın bölgesel statükocu ülkelerle doğrudan bir savaşa sürüklenmesini istemediği açıkça görülüyor. Aynı şekilde örgütün küresel güçlerin satranç tahtasında “harcanabilir bir piyon” haline gelmesine de kesin bir şekilde karşı çıkıyor. Bunun yerine daha temkinli bir üçüncü yol stratejisini tercih ediyor. Sonuçta Öcalan’ın İran sahasındaki tutumu, Türkiye’yi ve süreci zora sokacak bir hamle değil; tam tersine, krizin kontrollü kalmasına yönelik bilinçli bir tercih.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Silahlar geri gelir mi? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir çıkarım, “süreç çökerse silahlı mücadele yeniden başlar mı?” sorusu için de geçerlidir.<strong> </strong>Öcalan, her ne kadar süreçten çekileceğini ihtimallese de “silahlı mücadele dönemi sona ermiştir ve geri dönüş mümkün değildir” demektedir. Bu sözleri dört bağlamda okumak gerekir.&nbsp; İlk bağlam, silahların devreden çıkmasının, çatışmadan daha fazla siyasi kazanım getireceğine dair sarsılmaz inançtır. İkinci bağlam örgüt içinde yeniden silahlı dönemi meşrulaştırmaya çalışan kanatların önünü kesme ve olası ağır kayıpları engelleme arzusudur. Üçüncü bağlam, “yine Öcalan ile görüşüldü, yine çatışmalar acımasızca ivme kazandı” algısının oluşmasını istememesidir. Dördüncü bağlam krizin seyreltilerek stratejik biçimde araçsallaştırılmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan burada “çekiliyorum, bundan sonrası sizi ilgilendirir” dememektedir. Tam tersine çatışmalara dönüşün mümkün olmadığını söylemekte; ancak kendisinin süreçten çekilmesi ihtimalini iktidar için ciddi bir siyasi risk haline getirmektedir. Çünkü çekilmesi halinde iktidarın seçimleri kaybedeceğini düşünmektedir. Üstelik bunu da el artırarak yapmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Anadolu-Mezopotomya ittifakı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan’ın el artırmasına baktığımızda iki temel kavram öne çıkmaktadır: Anadolu–Mezopotamya ittifakı ve kollektif demokratikleşme. Anadolu–Mezopotamya ittifakı vurgusu önemli. Çünkü Öcalan, yeni dönemde Türk–Kürt ilişkilerinin Anadolu–Mezopotamya (Kürdistan) ittifakı çerçevesinde yeniden tanımlanmasını istemektedir. Bu ilişki bir devletle devlet altı etnisiteler ilişkisi değil, iki halkın ittifakı şeklinde olacaktır. O yüzden bu ilişkiyi kollektif demokratikleşme olarak tanımlamaktadır. PKK’nin silahsızlandırılması sürecine ilişkin tartışmalarda yaygın kanaat, Öcalan’ın çözümü bireysel demokratik haklar çerçevesinde aradığı yönündedir. Nitekim 27 Şubat 2025 tarihli açıklama da bu yaklaşımın izlerini taşıyordu. Ancak son gelişmeler, Öcalan’ın meseleyi giderek daha fazla ulusal ve kolektif haklar çerçevesinde tanımlamaya başladığının işaretlerini vermektedir. Bu konularda devlet heyetinden ciddi itirazlar gelmiş olmalı ki Öcalan, geliştirdiği yeni dönem stratejisinin yıkıcı bir faaliyet ya da yeni bir güvenlik tehdidi oluşturmadığını vurgulama ihtiyacı duymuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Öcalan’ın iktidara kurduğu açmaz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, İmralı’da yaşanan gerilim krize dönüşmüş, ancak kriz klasik anlamda bir süreç krizi değildir. Öcalan, silahlı mücadeleye dönüş kapısını kapatarak devletin güvenlik refleksini devre dışı bırakmış, İran sahasında krizi büyütmemiş, İran’ı bölgesel gerilim kartına dönüştürmemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna karşılık süreci seçim takvimine kilitleyen iktidara oldukça sofistike bir strateji ile karşılık vermiş, iktidarın süreci seçimler bağlamında araçsallaştırmasına 'asimetrik bir pazarlık diyalektiği' ile karşılık vermiştir. Süreç yasalarının gecikmesi halinde çekilebileceğini söylemesi, çatışmaya dönmekten çok süreci siyasi sonuç üretmeye zorlayan bir baskı mekanizmasıdır. Böylece iktidar için yeni bir denklem ortaya çıkmaktadır: Süreci ilerletmek siyasal risk üretir, ilerletmemek ise seçim maliyeti doğurur. <span style="color:#0f1115">Kısacası İmralı'daki kriz, bir çatışma değil; iktidarın seçim takvimini yeniden hesaplamak zorunda kalacağı yeni bir stratejik zemindir artık.</span> </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kuresel-carklar-arasinda-turkiye-12997</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Küresel çarklar arasında Türkiye</h1>
                        <h2>Türkiye ekonomisi şu anda iki yönlü bir baskı altında. Dışarıda yüksek enerji fiyatları, sıkı küresel finansal koşullar ve artan ticaret korumacılığı, içeride ise katılaşmış fiyatlama davranışları, gıda arz sorunları ve yapısal maliyet baskıları var. Bu koşullar altında enflasyonda gözlemlenen düşüş, kalıcı bir dezenflasyon sürecinden ziyade dönemsel bir rahatlama riski taşıyor. Başka bir ifadeyle, ekonomide hissedilen iyileşme bir “bahar” değil, kısa süreli bir “pastırma yazı” olabilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kuresel-carklar-arasinda-turkiye-1775225419.webp">
                        <figcaption>Küresel çarklar arasında Türkiye</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı Mart 2026 enflasyon verileri, bir kez daha ekonominin merkezine yerleşti. Ancak bugünün dünyasında enflasyonu yalnızca ulusal sınırlar içinde analiz etmek, küresel bir fırtınayı dar bir pencereden izlemekten farksız. Çünkü artık enflasyon; sadece para politikası, talep koşulları veya mali disiplinle açıklanabilecek bir olgu değil. Aksine, küresel jeopolitik gerilimlerin, enerji fiyatlarının ve ticaret rejimlerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir denklemin sonucu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye ekonomisi de tam bu denklemde, hem içerideki yapısal katılıklarla hem de dışarıdan gelen maliyet şoklarıyla mücadele etmek zorunda kalan kırılgan bir denge üzerinde ilerliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">İçeride “Rakamların Sessizliği”</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">TÜİK’in Mart ayı için açıkladığı yüzde 1,94’lük aylık artış, yıllık enflasyonu yüzde 30,87 seviyesine taşıdı. İlk bakışta bu oran, Şubat ayındaki yüzde 31,5’e kıyasla sınırlı bir gerilemeye işaret ediyor. Ancak bu “kağıt üzerindeki düşüş”, ekonomik aktörlerin davranışlarına yansımış değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü enflasyon yalnızca ölçülen bir veri değil, aynı zamanda beklentilerle şekillenen bir süreçtir. Hanehalkı, esnaf ve sanayici açısından fiyat artışlarının hız kesmediği algısı devam ettiği sürece, dezenflasyon süreci teknik bir başarıdan öteye geçemeyecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Özellikle üç alan, bu kırılganlığın en net yansımalarını ortaya koyuyor:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">* Barınma Krizi:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;12 aylık TÜFE ortalamasının yüzde 32,82’ye ulaşması, kira artışlarının sistematik biçimde yüksek kalmaya devam edeceğini gösteriyor. Büyükşehirlerde konut arzının yetersizliğiyle birleştiğinde bu durum, enflasyonun sosyal boyutunu derinleştiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">* Üretici Baskısı:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi’nin (Y-ÜFE) yüzde 28,08 seviyesinde olması, maliyet geçişkenliğinin henüz sona ermediğini açıkça ortaya koyuyor. Bu, önümüzdeki dönemde tüketici fiyatlarına yeni zam dalgalarının gelme ihtimalini güçlendiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>* Fiyatlama Davranışları:</strong>&nbsp;Türkiye’de enflasyonun en kritik bileşenlerinden biri olan “ileri dönük fiyatlama refleksi” hâlâ kırılabilmiş değil. Firmalar, maliyet artışını değil, beklenen maliyeti fiyatlara yansıtmaya devam ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Küresel Denklem</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">2026’nın ilk çeyreğinde küresel ekonomi, nominal olarak bir “yumuşak iniş” senaryosuna yaklaşmış görünse de, bu tablo gelişmekte olan ülkeler için yanıltıcı olabilir. Çünkü küresel enflasyon düşerken bile maliyet baskıları coğrafi olarak eşit dağılmıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">*&nbsp;</span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Merkez Bankalarının Sıkı Duruşu:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;ABD Merkez Bankası (FED) ve Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) faizleri sabit tutarak verdiği “erken gevşeme yok” mesajı, küresel likiditenin sınırlı kalmaya devam edeceğine işaret ediyor. Bu durum, Türkiye gibi dış finansmana bağımlı ekonomilerde kur baskısını ve dolaylı enflasyonu artırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">* Enerji Fiyatlarında Kırılganlık:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Ortadoğu kaynaklı jeopolitik risklerin petrol fiyatlarını yeniden 100 dolar üzerine itmesi, Türkiye açısından doğrudan maliyet enflasyonu anlamına geliyor. Enerji ithalatçısı bir ekonomi için bu durum, cari açık ve enflasyon arasında çift yönlü bir baskı yaratıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">* Korumacılık ve Ticaret Savaşları:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Küresel ticarette artan gümrük duvarları ve bölgesel bloklaşmalar, tedarik zincirlerini daha pahalı ve daha az verimli hale getiriyor. Bu da “ithal edilen enflasyon” kavramını yeniden merkez sahneye taşıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Veri ile Gerçeklik Arasında: Güven Açığı ve Enflasyon Psikolojisi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomide sayılar kadar, o sayılara duyulan güven de belirleyicidir. TÜİK ve ENAG verileri arasındaki fark, teknik bir ölçüm tartışmasının ötesinde, ekonomik güvenin temelini etkileyen bir soruna işaret ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">ENAG’ın yıllık yüzde 54,62 olarak açıkladığı enflasyon ile TÜİK’in yüzde 30,87’lik verisi arasındaki ciddi fark, toplumda “hissedilen enflasyon” ile “resmi enflasyon” arasında bir kopukluk yaratıyor. Bu kopukluk, para politikasının etkinliğini zayıflatırken, beklenti yönetimini de zorlaştırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü enflasyonla mücadelede en kritik unsur, ekonomik aktörlerin geleceğe dair inançlarıdır. Eğer bu inanç zedelenirse, enflasyon düşse bile fiyatlama davranışları katı kalmaya devam eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Sonuç: Geçici Rahatlama mı, Kalıcı Dönüşüm mü?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Piyasa beklentileri, 2026 yıl sonu enflasyonunun yüzde 25,91 civarında gerçekleşeceğine işaret ediyor. Ancak bu hedefe ulaşmak, yalnızca sıkı para politikasıyla mümkün görünmüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye ekonomisi şu anda iki yönlü bir baskı altında:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">* Dışarıda: Yüksek enerji fiyatları, sıkı küresel finansal koşullar ve artan ticaret korumacılığı</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">* İçeride: Katılaşmış fiyatlama davranışları, gıda arz sorunları ve yapısal maliyet baskıları</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu koşullar altında enflasyonda gözlemlenen düşüş, kalıcı bir dezenflasyon sürecinden ziyade dönemsel bir rahatlama riski taşıyor. Başka bir ifadeyle, ekonomide hissedilen iyileşme bir “bahar” değil, kısa süreli bir “pastırma yazı” olabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuç olarak, Mart ayı verileri bize şunu söylüyor: En kötüsü geride kalmış olabilir, ancak “istikrar” kelimesini kullanabilmek için henüz erken. Türkiye’nin önünde, yalnızca enflasyonu düşürmek değil, aynı zamanda enflasyonla yaşamaya alışmış bir ekonomik yapıyı dönüştürmek gibi çok daha zorlu bir görev duruyor.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/cinle-temkinli-yakinlasma-avrupa-ve-kanada-neden-yeniden-pekin-kapisini-caliyor-12996</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Çin’le temkinli yakınlaşma: Avrupa ve Kanada neden yeniden Pekin kapısını çalıyor?</h1>
                        <h2>Asıl sorulması gereken soru da burada başlıyor: Avrupa ve Kanada, Washington’ın sertleşen çizgisi karşısında ne kadar bağımsız hareket alanı açabilecek? Son günlerdeki Pekin temasları, bu arayışın şimdiden başladığını gösteriyor. Ortada büyük bir romantizm yok, parlak sloganlar da yok. Daha çok şu var: Dünyanın güç dengesi sarsıldıkça, ülkeler tek bir merkeze bakarak yol alamayacaklarını fark ediyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/cinle-temkinli-yakinlasma-avrupa-ve-kanada-neden-yeniden-pekin-kapisini-caliyor-1775225166.webp">
                        <figcaption>Çin’le temkinli yakınlaşma: Avrupa ve Kanada neden yeniden Pekin kapısını çalıyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">31 Mart’ta Pekin’e inen&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/world/asia-pacific/eu-delegations-visit-will-enhance-understanding-country-chinese-foreign-ministry-2026-03-31/" target="_new"><span style="color:blue">heyet</span></a><span style="color:black">, sekiz yıl aradan sonra Çin’e giden ilk Avrupa Parlamentosu heyetiydi. Takvimde küçük görünen bu ziyaret, son haftalarda büyüyen daha geniş bir hareketin parçasıydı. Avrupa başkentleri, Çin dosyasını artık tek bir refleksle yönetemeyeceklerini daha açık görüyor. Pekin’le temas kurmak, bugünün dünyasında eski alışkanlıklara dönüşten çok maliyet hesabı, pazar erişimi ve siyasi manevra arayışıyla ilgili.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunun hemen ardından Kanada Maliye Bakanı François-Philippe Champagne’ın 1-4 Nisan tarihleri arasında Çin’e gitmesi de dikkat çekiciydi. Ottawa yönetimi bu ziyareti stratejik ve ekonomik bağları güçlendirme adımı olarak sundu. Birkaç yıl önce daha sert konuşulan başlıkların bugün yeniden diplomatik dil içinde ele alınması, uluslararası sistemde yeni bir ayar arayışına işaret ediyor. Kısacası mesele, Çin’le duygusal bir yakınlaşma kurmak değil dünya sertleştikçe seçenekleri çoğaltmak.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada abartılı cümlelere de gerek yok. Avrupa ile Kanada, Pekin’e doğru büyük bir siyasi koşu başlatmış görünmüyor. Daha soğukkanlı, daha ölçülü, daha hesaplı bir temas dönemi açılıyor. Böyle okununca son günlerdeki ziyaretler çok daha anlamlı hâle geliyor; zira Batı ittifakı içinde yer alan ülkeler, Washington’la yürürken Çin’le konuşmanın kapısını da açık tutuyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Asıl mesele hareket alanı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa’yı ve Kanada’yı Pekin’e yaklaştıran ilk unsur, ABD’de sertleşen ticaret siyasetidir. Trump yönetiminin 2 Nisan’da açıkladığı&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/world/us/year-after-liberation-day-trump-sets-new-drug-tariffs-adjusts-metals-duties-2026-04-02/" target="_new"><span style="color:blue">yeni tarifeler</span></a><span style="color:black">, müttefik ülkelere açık bir mesaj verdi: Washington, ekonomi alanında korumacı dili geri plana itmiyor. Böyle bir atmosferde Avrupa da Kanada da tek bir merkezden gelen baskının maliyetini daha fazla hissediyor. Bu yüzden Çin’le temas, uzak bir seçenek olmaktan çıkıp pratik bir ihtiyaç hâline geliyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Burada dikkat çeken nokta şu: Ne Brüksel ne Ottawa, Pekin’le yeni bir siyasi yakınlık hikâyesi yazıyor. Güvenlik başlıklarında Washington’la bağ sürüyor, teknoloji ve ticarette ise daha geniş bir alan aranıyor. Bu ikili hat, son yılların en belirgin dış politika eğilimlerinden biri oldu. Müttefiklik devam ederken ekonomik bağımlılığı dağıtma isteği güç kazanıyor ve Çin bu arayışta kaçınılmaz bir muhatap olarak öne çıkıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Ekonominin soğuk mantığı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa cephesinde ekonomik gerçekler çok sert konuşuyor. Brüksel’in gündemindeki başlıklardan biri, 2025 boyunca Avrupa Birliği’ne giren&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/sustainability/society-equity/eu-lawmakers-press-china-unsafe-products-rare-beijing-visit-2026-04-01/" target="_new"><span style="color:blue">5,8 milyar paket</span></a><span style="color:black">&nbsp;oldu. Bu düşük değerli gönderilerin yüzde 90’ından fazlası Çin çıkışlıydı. Bu sayı, e-ticaret akışının ne kadar büyüdüğünü gösteriyor. Daha önemlisi, Avrupa pazarıyla Çin üretim ağının ne kadar sıkı bağlandığını da ortaya koyuyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O yüzden Avrupa’nın Çin’le bugünkü ilişkisi kopuş siyasetiyle ilerleyemiyor. Avrupa heyetinin Shein, Alibaba ve Temu gibi şirketlerle görüşmesi de bunu yansıtıyor. Masadaki konu ürün güvenliği, adil rekabet, pazar erişimi ve kuralların nasıl işleyeceğiydi. Yani kapı çalınırken gülümseme kadar denetim talebi de masaya konuyor; bu ilişki, kontrollü temas ve sert pazarlık üzerine kuruluyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kanada tarafında da benzer bir gerçek var. Çin, 2025’te&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/world/asia-pacific/canadian-finance-minister-visit-china-over-april-1-4-chinas-finance-ministry-2026-04-01/" target="_new"><span style="color:blue">124,8 milyar dolarlık ticaret hacmiyle</span></a><span style="color:black">&nbsp;Kanada’nın en büyük ikinci tek ülke ticaret ortağıydı. Böyle bir ilişkiyi uzun süre sert söylemlerle taşımak kolay değildi. Ottawa’nın yeniden diyalog araması, biraz da bu ekonomik ağırlığın dayattığı bir yönelim.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Pekin için açık kapı siyaseti</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çin cephesinde de kapıları açık tutan bir yaklaşım öne çıkıyor. 27 Mart’ta Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao’nun Avrupa Birliği’nden&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/world/asia-pacific/china-willing-actively-expand-eu-imports-says-commerce-minister-2026-03-27/" target="_new"><span style="color:blue">ithalatı artırmaya hazır</span></a><span style="color:black">&nbsp;olduklarını söylemesi boşuna değildi. Pekin, ABD ile sürtüşme büyürken Avrupa ve Kanada’yla kanalları canlı tutmanın değerini biliyor. Bu tutum, “yakın dostluk” diliyle kurulmuyor, daha çok çıkarların soğuk hesabıyla yürütülüyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">31 Mart’ta Avrupa heyetinin ziyaretini memnuniyetle karşılayan Çin Dışişleri de benzer bir sinyal verdi. Geçen yıl bazı Avrupa Parlamentosu üyelerine dönük yaptırımların kaldırılması da bu yumuşama arayışının önünü açmıştı. Pekin, Avrupa’yla yaşadığı gerilimleri tümüyle bitirmiş görünmüyor. Ancak bugünün şartlarında temas kanallarını genişletmenin kendi lehine sonuç üreteceğini hesaplıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çin’in son günlerde Avrupa’yla konuştuğu başlıklar da bu resmi büyütüyor. 2 Nisan’da Wang Yi’nin AB dış politika kanadı ve Almanya’yla yaptığı görüşmelerde ateşkes çağrısı yapması ve Hürmüz’de seyrüsefer güvenliğini vurgulaması, Pekin’in ticaret dışı dosyalarda da dinlenen bir aktör olmak istediğini gösterdi. Avrupa açısından bakıldığında, bu Çin’i yalnızca üretim merkezi olarak görmeyi zorlaştırıyor. Çünkü enerji yolları, savaş riski ve tedarik güvenliği konuşulurken Pekin’le temas kurmamak giderek daha maliyetli bir tercih hâline geliyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Yeni dönemin dili ne söylüyor?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya net bir sonuç çıkıyor. Avrupa ile Kanada Çin’le ilişkilerini eski iyimserlik dönemine taşımıyor, lakin kapıları kapatmanın bedelini de açık biçimde görüyor. Bu yüzden önümüzdeki dönemde seçici ortaklık, kontrollü temas ve başlık bazlı işbirliği daha sık karşımıza çıkacak. Ticaret yürürken kuşkular sürecek, diplomasi ilerlerken denetim talebi masadan kalkmayacak.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Asıl sorulması gereken soru da burada başlıyor: Avrupa ve Kanada, Washington’ın sertleşen çizgisi karşısında ne kadar bağımsız hareket alanı açabilecek? Son günlerdeki Pekin temasları, bu arayışın şimdiden başladığını gösteriyor. Ortada büyük bir romantizm yok, parlak sloganlar da yok. Daha çok şu var: Dünyanın güç dengesi sarsıldıkça, ülkeler tek bir merkeze bakarak yol alamayacaklarını fark ediyor.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/no-kings-trump-12995</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>“No Kings” Trump…</h1>
                        <h2>Meydanlardan Yükselen 'Krallara Hayır' Çığlığı: Trump’ın genişleyen yetkilerine ve otoriterleşme eğilimlerine karşı Times Meydanı’ndan Londra’ya uzanan devasa bir demokrasi barikatı kuruluyor. Robert De Niro’dan Bernie Sanders’a kadar geniş bir mutabakatla sokağa dökülen milyonlar, 'Anayasa isteğe bağlı değildir' diyerek 60’ların savaş karşıtı ruhunu 2026’nın dijital çağına taşıyor. Amerika, kendi içindeki 'mutlak güç' tartışmasıyla tarihinin en kritik yol ayrımında.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/no-kings-trump-1775224968.webp">
                        <figcaption>“No Kings” Trump…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat 2026 ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırılarına başlamasıyla İran savaşı başlamış oldu.&nbsp;&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir ayı aşkındır devam eden karşılıklı hava saldırıları nedeniyle bölge adeta cehenneme döndürülmüş durumda ölen çocukların ve insanların sayısı tam olarak bilinmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD başkanı Trump ise her gün başka bir terane söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ona göre bir gün savaş bitiyor diğer gün anlaşma diyor sonra daha iki üç hafta savaş sürecek diyerek piyasaları özellikle başta petrol ve altın olmak üzere bütün emtia piyasalarını alt üst ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı ve Trump salvoları siyasi olarak ta etkisini gösteriyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Donald Trump'ın geçen yılın ocak ayında Beyaz Saray'a dönmesinden bu yana Amerikan kamuoyu karşısındaki popülaritesi düzenli biçimde düşüyor.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum ikinci dönemlerindeki başkanlar için kısmen olağan bir şey olmuş olsa da.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump'ın düşüşü, aynı zamanda fiyat zamları ve hayat pahalılığına yönelik süregelen tepkileri yansıtıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gelişmeler son bir yılda Demokratların ülke genelinde yerel düzeydeki pek çok seçimde zafer kazanmasına yol açıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim analiz verilerine göre, Demokratlar 2025'teki çekişmeli ara seçimlerde 2024 başkanlık seçimlerine göre aynı bölgelerde aldıklarından ortalama yüzde 13 daha fazla oy aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran'daki savaş bu ekonomik kaygıları daha da derinleştirmiş görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamuoyu araştırma şirketi Ipsos, Amerikan halkının yüzde 43'ünün Trump'ın ikinci döneminin başında ekonomiyi yönetme biçimini onayladığını tespit etmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">23 Haziran 2025'e gelindiğinde bu oran yüzde 35'e düştü ve yılın devamında benzer seviyelerde seyretti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada İran savaşının üçüncü haftasında benzin fiyatları galon başına 4 dolara yaklaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump'ın ekonomi politikalarına onay ise yüzde 29'a kadar geriledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu oran, Amerikalıların Covid salgını sonrası enflasyon dönemini yaşadığı dört yıllık yönetiminde Joe Biden'ın ulaştığı en düşük seviyenin bile altında.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomik kaygılar, 2024'te Demokratların aldığı yenilgide ve son bir yıldır Cumhuriyetçilerin başkanlık ve Kongre'nin her iki kanadını da kontrol etmesinde etkili olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önceki başkanların çoğunun yaşadığı türde bir "balayı dönemi" olmasa da, tartışmalı bir seçimin ardından Amerikalıların çoğunluğunun desteği, Trump'ın göç, gümrük vergileri, kamu harcamaları kesintileri ve vergi reformu konularındaki kapsamlı siyasi gündemini uygulamasına olanak tanımıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak İran savaşının başladığı 28 Şubat itibarıyla Amerikalıların yalnızca yüzde 42'si başkana olumlu bakıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hafta ise bu oran yüzde 40'a geriledi.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu seviyeler, ara seçimlere yalnızca yedi ay kala görevdeki bir başkan için tehlikeli bir zemin.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı uzadıkça, savaşın küresel ekonomiye olumsuz etkileri ve tüketici fiyatlarını yukarı itmesi nedeniyle risk büyüyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın başlangıcından bu yana kamuoyunun çoğunluğu ABD'nin askeri müdahalesine karşı olmasına rağmen, başkanın onay oranında keskin bir düşüş olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun nedeni, ekonomik kaygılara rağmen Trump'ın siyasi tabanının desteğini sürdürmesi idi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD'de yükselen benzin fiyatları hakkında konuşurken de, Trump "Bence o bölgede bir ülkenin daha nükleer silah sahibi olmasını istemezsiniz; bu yüzden bu bedeli ödemeniz gerekir" ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratlar ise, bu açıklama dahil Trump'ın Beyaz Saray'a dönmesinden bu yana attığı neredeyse her adıma karşı çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak şimdi bağımsız seçmenler de ona sırtını dönüyor gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu seçmenleri kazanmak, Trump'ın 2024'teki zaferinin anahtarlarından biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mevcut siyasi dinamikler değişmezse, bağımsız seçmenlerin tepkisi Kasım ayında partisinin aleyhine olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son olarak…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">New York, Washington DC, Chicago, Miami ve Los Angeles dahil olmak üzere ABD'nin çeşitli kentlerinde Başkan Donald Trump'ın "otoriter" eğilimlerine karşı her yaştan göstericiler 18 Ekim Cumartesi günü sokağa çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aralarında Robert De Niro, Jane Fonda,Joan Baez ve Bruce Springsteen gibi ünlülerinde olduğu "No Kings" (Krallara Hayır) protestolarına milyonlarca kişinin katıldığı tahmin ediliyor. Ülke çapında 2 bin 500'den fazla protesto gösterisi gerçekleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">New York'un Times Meydanı ve çevresindeki caddeleri dolduran binlerce kişi "Monarşi değil demokrasi" ve "Anayasa isteğe bağlı değildir" yazılı dövizler taşıdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gösteriler nedeniyle ABD'nin birçok eyaletinde Cumhuriyetçi valiler, Ulusal Muhafız birliklerini hazır bekletme kararı aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak organizatörler etkinliklerin barışçıl geçtiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump Ocak ayında Beyaz Saray'a döndüğünden bu yana sahip olduğu yetkileri genişletti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca muhalif olarak gördüklerinin kovuşturulmaları çağrısında bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak eleştiriler, Washington yönetiminin bazı kararlarının anayasaya aykırı olduğu ve Amerikan demokrasisi için bir tehdit oluşturduğunu savunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunlar “No Kings” gösterilerinin daha yığınsal olarak yapılmasında etkili oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">New York'taki protestolarda göstericiler "İşte demokrasi böyle bir şey" sloganları attı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">New York Polisi, şehirde 100 binden fazla kişinin toplandığını ve gözaltına alınan olmadığını açıkladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Protestolara ilişkin yapılan açıklamalarda, "Başkan kendi yönetimini mutlak sanıyor. Ancak Amerika'da krallar yoktur, kaosa, yolsuzluğa ve zulme karşı geri adım atmayacağız" ifadeleri yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca Avrupa'da da Londra, Berlin, Madrid ve Roma'da insanlar Amerikan protestocularına destek vermek için sokaklara çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrat Partili politikacılar ülke çapındaki protestolara katıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington DC'de Vermont Senatörü Bernie Sanders bir açılış konuşması yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Binlerce kişilik kalabalığa "Amerika'dan nefret ettiğimiz için değil, Amerika'yı sevdiğimiz için buradayız" dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump gösteriler hakkında konuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump röportajında bir yerinde "Biliyorsunuz, bana kral diyorlar. Ben bir kral değilim." dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">No Kings gösterileri barış için umut verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hem de barış gösterileri savaşa hayır için yapılan gösteriler bizleri 60’ 70’li yıllara götürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha güçlü bir dünya barışı için daha güçlü dayanışma öne çıktı,çıkmalı… </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/topragin-hafizasi-gelecegin-tasarimi-eylemde-peyzaj-mimarligi-12994</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Toprağın hafızası, geleceğin tasarımı: Eylemde peyzaj mimarlığı</h1>
                        <h2>Peyzaj artık sadece bir manzara değil, iklim kriziyle mücadelenin en ön safıdır. 'Eylemde Peyzaj Mimarlığı' ilkesiyle, estetik bir dekorasyonun ötesine geçiyor; suyu yöneten, toprağı koruyan ve kentlerimizi doğayla yeniden buluşturan dirençli bir gelecek inşa ediyoruz. Yerelden küresele uzanan bu seferberlikte, her dokunuş bir eylem, her tasarım bir yaşam mirasıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/topragin-hafizasi-gelecegin-tasarimi-eylemde-peyzaj-mimarligi-1775254028.webp">
                        <figcaption>Toprağın hafızası, geleceğin tasarımı: Eylemde peyzaj mimarlığı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her yıl Nisan ayında kutlanan Dünya Peyzaj Mimarlığı Ayı (WLAM), bu yıl “Eylemde Peyzaj Mimarlığı” temasıyla karşılanıyor. Ülkemizde ise bu küresel çerçeve, odamız tarafından “Ölçekler Arası İklim Eylemi: Yerelden Küresele” başlığı altında ele alınıyor. Bu iki güçlü yaklaşım, aslında aynı gerçeğin altını çiziyor: Artık konuşma değil, harekete geçme zamanı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İklim krizi, doğa tahribatı ve hızlı kentleşme gibi sorunlar artık soyut kavramlar değil; her gün yaşadığımız somut gerçeklikler. Ani sel baskınları, uzun süren kuraklık dönemleri, kontrolsüz yapılaşma ve azalan yeşil alanlar… Tüm bu sorunlar, doğa ile kurduğumuz ilişkinin yeniden tanımlanması gerektiğini açıkça gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam da bu noktada peyzaj mimarlığı devreye giriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peyzaj mimarlığı yalnızca estetik düzenlemelerden ibaret değildir. Aksine; suyu yöneten, toprağı koruyan, iklimle uyumlu yaşam alanları tasarlayan ve kentleri daha dirençli hale getiren bütüncül bir disiplindir. “Eylemde peyzaj mimarlığı” ifadesi, bu disiplinin artık teoriden pratiğe geçmesi gerektiğini vurgular.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir sokakta kullanılan geçirgen zemin, bir parkta oluşturulan gölgelik alan, bir kentte kurulan yeşil altyapı ağı… Bunların her biri küçük gibi görünen ama büyük etkiler yaratan müdahalelerdir. İşte “ölçekler arası iklim eylemi” tam olarak burada anlam kazanır. Yerelde yapılan her doğru uygulama, küresel ölçekte bir iyileşmenin parçası haline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye özelinde baktığımızda ise durum hem kritik hem de umut vericidir. Bir yandan yanlış zemin kullanımları, betonlaşma ve plansız kentleşme nedeniyle doğal döngüler zarar görmekte; diğer yandan artan farkındalık ve yeni nesil yaklaşımlar umut vadetmektedir. Yerel yönetimlerin yeşil altyapıya yönelmesi, doğa temelli çözümlerin daha fazla konuşulması ve peyzaj mimarlığının görünürlüğünün artması, bu dönüşümün başladığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu yeterli değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peyzaj mimarlığının planlama süreçlerinde daha erken yer alması, karar alma mekanizmalarında etkin bir rol üstlenmesi ve bir “tamamlayıcı unsur” değil, “temel bir ihtiyaç” olarak görülmesi gerekiyor. Çünkü bugün yapılan her yanlış uygulama, gelecekte çok daha büyük maliyetler ve geri dönüşü zor kayıplar anlamına geliyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu meslek, yalnızca alan tasarlamıyor yaşam kuruyor. Çocukların güvenle oynayabildiği sokaklar, insanların nefes alabildiği parklar, doğayla temas kurabildiğimiz kamusal alanlar yaratıyor. Bunların her biri bilinçli bir peyzaj yaklaşımının sonucudur. Bu yönüyle peyzaj mimarlığı, estetikten çok daha fazlasıdır; sosyal, ekolojik ve hatta etik bir sorumluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya Peyzaj Mimarlığı Ayı, bu sorumluluğu hatırlamak ve yeniden tanımlamak için önemli bir fırsat sunuyor. Kendimize şu soruyu sormanın tam zamanı: Nasıl bir çevrede yaşamak istiyoruz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Betonun hakim olduğu, doğadan kopuk kentlerde mi; yoksa doğayla uyumlu, dirençli ve sürdürülebilir yaşam alanlarında mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cevap aslında çok net.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peyzaj, sadece gördüğümüz bir manzara değil; yaşadığımız, hissettiğimiz ve geleceğe bıraktığımız bir mirastır. Ve bu miras, ancak eyleme geçtiğimizde anlam kazanır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bilimkurguya-dair-birkac-felsefi-soz-aristoteles-lazerler-ve-uzay-gemileri-12993</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bilimkurguya dair birkaç felsefi söz: Aristoteles, lazerler ve uzay gemileri</h1>
                        <h2>Bilimkurgu çağına girmekle türün sonu gelmiyor; aksine bilimkurgu, ilerleme fikrinin trajik yönünü ve insanın bu hız karşısındaki yalnızlığını keşfetmeye yeni başlıyor. Bilimin gözlemle sınırlı kaldığı yerde, bilimkurgu 'arı kovanını karıştıran' bir akılla bilinmeyene form vererek felsefenin ve tekniğin yapamadığı o büyük sentezi gerçekleştiriyor. Bu, sadece geleceğin tahmini değil; insanın kendi yarattığı geleceğe karşı verdiği o görkemli ve haylazca tepkidir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bilimkurguya-dair-birkac-felsefi-soz-aristoteles-lazerler-ve-uzay-gemileri-1775162505.webp">
                        <figcaption>Bilimkurguya dair birkaç felsefi söz: Aristoteles, lazerler ve uzay gemileri</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilimkurguya ilişkin duymaya alışık olduğumuz bir söz var; artık bilimkurgu çağına geliyoruz. Bilimsel ve teknik ilerlemeler öyle bir noktaya vardı ki Isaac Asimov’un ya da Robert Heinlein’ın dönemindeki tahminlere yaklaştık; bazılarını yakalayamasak bile büyük bir ilerleme kaydettik. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim fikrim ise tam tersi. Bilimkurgu -ilerlemeye karşı olmak zorunda olmasa bile- ilerleme fikrinin trajik yönünü ve insanın burada nerede durduğunu ortaya koyan bir edebiyat türü olduğunu belirtmek gerekir. İsmiyle müsemma; ona bilimkurgu dememizin sebebi türün herhangi bir şekilde bilimsel olanın konusuna yönelik bir kurgu yaratmasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaman makinesinin nasıl yapılacağı anlatılmaz; “bir şekilde” yapılır. Yıldızlararası seyahatin nasıl olduğu biraz bilim, biraz da kurguyla karışık “bir şekilde” anlatılır. Bazen bu dengede terazi daha net bilimsel tasvirlere otururken (Arthur C. Clarke’ın Jupiter’in uydusu Europa’da elmas bulunabileceği yönündeki çıkarımından tutun yine aynı yazarın iletişim uyduları, sapan manevrası gibi bilimsel ilerlemelere ilişkin kurgu romanlarında ileri sürdüğü fikirleri bilime ilham olmuştur) bazen de daha uzay operası gibi türlerde olduğu gibi -belki fizik kurallarını zorlayacak- bilimkurgu eserleri de mevcuttur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada Star Trek’e ayrı bir yer ayırmak gerekir. Ancak bunu başka bir yazıya saklıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilimkurgunun ne olduğundan çok, anlam dünyasına ne kattığı asıl sorumuz. Dolayısıyla bilimkurgunun doldurduğu şey bilimsel ilerlemelerin veya bilimsel savların arasındaki boşluklara yönelik tahminler değildir. Kuantum fiziğini ele alalım. Varsayalım ki bu fiziğin henüz gözlemle ulaşamadığı bir konuda bir bilimkurgu eseri yazılıyor olsun; bir boyut kapısı açabilsin bu eserin kahramanı. Eğer bu hikâye arkı iyi anlatabilirse, kuantum fiziğinde bu konudan ne çıkarsayabileceğimizden daha da önemli bir bilgi verir bize; kâinatın şekilde insan yorumuna yadsınamaz şekilde açık olan kapıları, bilimkurgu vasıtasıyla dimağımıza aktarılır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla bu çıkarsamanın fizik açısından muhakkak doğru veya yanlış olmasına gerek yoktur; bilimkurgu bilinmeyen üzerindeki bilme çabasının ironik bir aktarımıdır aynı zamanda. Çünkü öyle bilimkurgular vardır ki, bilinmeyeni bilme çabasının da kimi zaman felaketle sonuçlandığını yine “bilmeye yönelik istidadın” “bilinmeyenin sebebinin ilk bakışta elde edilen bir varsayıma dayalı bir dogmayla kabul edilemeyeceğine” yönelik bilimsel düşünce üzerinden anlatır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak şu günlerde Aristoteles okuyunca aklıma uzay gemileri, Arap saz semaisi ve lazerler geliyor. Arap Saz Semaisi’nin neden geldiğini başka bir yazıda anlatırım. Belki Üstad’ın müzik konusundaki yazdıklarıdır. Belki de Frig, Lidya ve İon modları üzerinden analizleridir. Çünkü uşşak saz semaisinin makamı da bu modlardan pek uzak değildir. Ancak bunu geçelim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz uzay gemilerine, lazerlere geri dönelim; neden bunu çağrıştırdı? Çünkü Aristoteles’in <em>episthetai </em>yani “bilme” olarak adlandırdığı eylemin analizi söz konusu olan. Aristoteles’e göre bilmek, dış dünyanın nesnel varlığını duyumsamak ancak bu duyumsamanın tümellerle ifadesini ortaya koymak gibi tarif edilebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles burada, modern bilimin temelini atacak bir şey yapmıştır. Bu duyumsama, gözlemi gerektirir; gözlem olmaksızın herhangi bir iddia bilimsel olarak doğrulanamaz. Ancak bu yeterli midir? Değildir. Belirli bir sistematik akıl yürütme buna eşlik etmezse olmaz. Bunun yapılabilmesi için ise ontolojik olarak yerleştirilmesi gereken tümel önermeler (yani organonlar, araçlar) gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki konumuzla ilgisi ne? Bu beni düşündürdü. Bilimkurgu, tam da bu sistematik akıl yürütmenin neresinde? Örneğin Star Trek’teki meşhur ışınlanma fikrini ele alalım. Bu “fikir” olarak ilk defa bir kurguyla gündeme geldi ancak ışınlanma bugün insan gibi kompleks varlıklarda olmasa da atom seviyesinde başarılı oldu. Dolayısıyla Aristoteles’in öngördüğü şey yine doğrulandı ancak bilimin kimi zaman “uç” düşünmesi sayesinde mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu demek istiyorum; bilimsel önermeler kesinlikle belirli bir akıl yürütme ve gözlem sonucu oluşurlar. Kuşları gözlemlerim, martıyı gözlemlerim, kuşların uçma özelliğinin onların bir hassası (yani ilineği) olmadığını gözlemlediğimde martının da bir kuş olduğu sonucunu doğrularım. Fakat penguenlerin kuş olduğunu açıklamak için daha fazla bilimsel veriye ihtiyacım vardır. Aynı şekilde kuantum fiziği ya da astrofiziğin kompleks konularının temeli her ne kadar basit önermelerden komplekse doğru gidiyorsa da tanımlamayan bir yerde de spekülasyon yapabilirler mi? Kısacası tanımlanamayan üzerine düşünceyi de içeremezler mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada Aristoteles ne gibi bir cevap verirdi bilemiyorum. Bilim insanına sorduğunuzda, o da haklı olarak henüz tanımlanamayan bir şeyi düşünmekte zarar olmadığını ancak bunu bilimin alanın sokmanın problem olduğunu söyleyecektir. Fakat bilimkurgunun bu konudaki özgürlüğü esas itibarıyla muhteşem bir şeydir. O felsefenin (bilimin içerisinde tanımlanamayanın epistemolojisini kurmayı) ve bilimin yapamadığını (tanımlanamayanın gözlem dışında bilinemeyeceği fikrini) bir araya getirir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple yapay zekâ var olmadan yıllar önce Harlan Ellison <em>Ağzım yok, Çığlık Atmalıyım </em>gibi dehşetengiz bir eseri yazabilmiştir. Bu sebeple daha modern bilimin esamesi bile yokken Yunan mitolojisinde <em>Talos</em> bir robotun arketipidir. Bu sebeple Asimov, yıldızlararası seyahatte kullanabilecek motorları tasvir etmiştir. Sebepler daha da artırılabilir. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bilimkurgusal düşüncenin epistemolojik olarak nerede durduğuna yönelik birkaç söz ettik. Peki sosyolojik, psikolojik ya da kısacası insani olarak nerede duruyor? Aslında buna her iyi bilimkurgu hikayesi bir cevap veriyor. İnsanın durduğu yer nereyse orası. Bir kıyamet sonrası durumda insanın çaresizliğinde, yıldızlara gitmiş bir medeniyetin gururunda, ya da P. K. Dick’in romanında olduğu gibi bir insan gibi klonlanan androidin nasıl hissettiğinde. Kısacası, insan, bilimkurgunun merkezinde yer alan bir figür. Lazerler ve uzay gemileri ise bir arka plan, bir atmosfer. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda ifade ettiğim sebeplere ek olarak, bilimkurgunun insanın düşünsel ufkuna katkısı da buradan anlaşılabilir. Hepimiz, yapay zekâyı konuşuyoruz ve aslında bilimkurgunun yıllar önce öngördüğü şekilde yapay zekâya karşı nasıl bir tavır belirliyorsak onu belirliyoruz. Şaşırıyoruz kimi zaman korkuyoruz çünkü ne getireceğini ya da götüreceğini tahmin etmekte zorlanıyoruz. İşte esaslı bir bilimkurgu eserinin mahareti burada ortaya çıkıyor; bu yapay zekâ mefhumunun gelecekte nasıl bir şekil alacağına yönelik tahminden çok, o fikrin insanlardaki intibaının ne olduğunu anlatan bir bilimkurgu daha iyi bir bilimkurgu oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da benim yıllardır üzerinde düşündüğüm şu enteresan sorunun içeriğini oluşturuyor; insan medeniyetinin oluşumunun temelinde <em>kendine rağmen gelişme </em>fikri mi var? Yani insanın en büyük farkı, gelişimi kendisine rağmen kabul edip kucaklayabilmesi mi oluyor? Kendi kültürünün ürettiği bilimsel bir ürün, o kültürün tüm kabul, inanç ve dogmalarına rağmen kabul ediliyor. Ancak buna rağmen bireysel anlamda her bilimsel ve teknik gelişmeyi kabul edemiyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da daha doğru tanımlayalım. Her gelişme, önceki kabulleri yıkarken, biz onları terk etmekte zorlanıyoruz. Dolayısıyla yeni olana karşı <em>yabancı </em>kalıyoruz. Bilimkurgunun bu konuyu da düşündüğünü tahmin etmek zor değil. Dune gibi esaslı bir bilimkurgu senaryosu buna güzel bir örnek veriyor; kendi kendine düşünen makinelere (yani YZ) karşı verilen Butleryan cihat savaşının kazanılması. Kısacası her gelişim ve değişim medeniyetin bir dönüm noktası oluyor, ister onun kabulü isterse de külliyen reddi olsun. Ancak bu yine de <em>gelişme </em>nosyonunun Hegel’i hatırlatırcasına tarihin bir koşulu olarak koyup koyamayacağımız sorusuna getiriyor bizi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilimkurgunun faydası da burada oluyor; zamanı ve tarihi bilimle yönlendiremeyen insan onun dışında düşünerek kuralı bozuyor. Burada <em>pratik akıl</em>’dan bahsetmiyorum. Tekere çomak sokan, arı kovanını karıştıran insan aklından bahsediyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bilimkurgu benim için de tam bu haylazlığı tarif ediyor. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bu-savas-amerika-icin-kotu-12992</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bu savaş Amerika için kötü</h1>
                        <h2>Vatanı için canını ortaya koyan üniformalı kadın ve erkeklere, neden savaşta olduğumuzu ve eve ne zaman döneceklerini dürüstçe söylemek bir devlet borcudur. Ancak sahadaki gerçeklerle örtüşmeyen istihbarat yorumları ve şeffaf olmayan askeri kampanyalar, halkın orduya ve yönetime olan güvenini zedeliyor. İki eski bakanın kalem aldıkları bu yazı, askeri gücün sadece dürüst bir liderlik ve toplumsal mutabakatla meşruiyet kazanabileceğini savunan bir vicdan muhasebesidir."</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bu-savas-amerika-icin-kotu-1775162271.webp">
                        <figcaption>Bu savaş Amerika için kötü</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eski savunma bakanları olarak, üniformalı erkek ve kadınlarımızı tehlikeye atmak konusunda ne kadar büyük bir sorumluluk taşıdığımızı çok iyi biliyoruz. Savaşa girerken net bir hedef, bu hedefe ulaşacak bir strateji ve askerlerimizi eve geri getirecek bir çıkış planı olması zorunludur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan, Kongre ve Amerikan halkı olarak savaşa girildiğinde birlik içinde olunmalıdır. Şu anda Orta Doğu’da 50.000’den fazla Amerikan askeri konuşlandırılmış durumda ve Başkan Trump’ın, İran’ın uranyumunu çıkarmak veya Harg Adası’nı işgal etmek üzere kuvvet göndermeyi düşündüğü rapor ediliyor. Her iki operasyon da son derece riskli olup ağır kayıplara yol açabilir ve savaşı uzatabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Canları tehlikede olduğu için, bu fedakâr Amerikan askerlerine ve ailelerine, içinde bulundukları riskleri ve neden savaşta olduğumuzu dürüstçe söylemek borcumuzdur. İran’ın uzun yıllardır ABD’yi, İsrail’i ve Orta Doğu’daki diğer ülkeleri istikrarsızlaştırmakla tehdit ettiği, terör örgütlerini desteklediği, tehlikeli vekil güçleri silahlandırdığı, bölge hedeflerini vurabilecek çok sayıda füze geliştirdiği ve nükleer kapasite kazanma çabaları nedeniyle gerçekten bir tehdit oluşturduğu söylenebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak şu da bir gerçektir ki, İsrail ve ABD’nin Haziran ayında İran’a karşı yürüttüğü 12 günlük savaş, Tahran’ı ve vekil güçlerini zayıflattı, füze ve hava saldırı kapasitelerini hasara uğrattı ve nükleer bomba geliştirme projesini geriletti. Temmuz ayına gelindiğinde İran artık yakın bir tehdit olmaktan çıkmıştı ve bu sonuca istihbarat kurumlarımız da destek veriyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna rağmen Başkan Trump, Amerikan halkını, Kongre’yi veya müttefiklerimizi bilgilendirmeden, İsrail ile birlikte İran yönetim kadrosunu öldürmek ve İslam Cumhuriyeti’ni tamamen çökertmek için bir halk ayaklanması yaratmayı amaçlayan askeri bir kampanyaya katılma kararı aldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu olmadı. Bu, korkunç bir yanlış hesaptı. O tarihten beri başkan, neden savaşa girdiğimiz konusunda çelişkili açıklamalar yapıyor. Eski savunma bakanları ve eski Kongre üyeleri olarak, ülkemizin net hedefler ve bitiş noktaları olmadan çatışmalara girdiği zaman ortaya çıkan sorunları bizzat yaşadık. Bu tür çatışmalar genellikle trajik, kazanılamaz savaşlara dönüşür ve tarih onları iyi anmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden başkanımız bir hafta içinde “savaş çoktan bitti, neredeyse tamamlandı” ile “henüz ayrılmaya hazır değiliz” arasında gidip geldiğinde, tarihin tekerrür ettiğini görüyoruz. Bu durum, müttefiklerimize ve rakiplerimize, dış politika hedeflerimizin tepkisel ve tek taraflı kararlarla şekillendiğini gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca başkanın Kongre’yi ve Amerikan halkını bypass ederek demokratik normları hiçe saymasının, ordumuz, ABD vatandaşları ve dünya üzerindeki insanlar üzerinde derin sonuçları olduğunu ortaya koyuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkanın İran’daki savaşı büyük bir istikrarsızlık ve belirsizlik yarattı; binlerce insan öldü, milyonlarca insan yerinden edildi ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra birlikte kurduğumuz kurallara dayalı uluslararası düzeni koruma konusundaki Amerikan güvenilirliğini daha da zedeledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika’nın müttefiklere, ticaret ortaklarına ve dostlara ihtiyacı var. Ancak şimdi, hepimize jeopolitik ve ekonomik fayda sağlayan küresel sistemi birlikte korumak yerine, kendimizi izole ediyoruz. Sonuçlarını zaten görmeye başladık. Ukrayna’da son dört yıldır NATO müttefiklerimizle birlikte II. Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel barış ve güvenliğe yönelik en ciddi tehditle mücadele ettik. Fakat başkanın Rus petrolü üzerindeki yaptırımları kaldırma kararı, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i daha güçlü bir konuma getirirken, Ukrayna ve diğer müttefiklerimiz güvenlik taahhüdümüzden şüphe duymaya başladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanada, İngiltere ve Almanya gibi müttefikler arasında ise savaş, Çin’in daha stratejik bir ekonomik ortak olduğu ve ABD’nin yerini en büyük ticaret ortağı olarak almaya başladığı için, bu ülkelerin bizimle değil Çin’le yeni ticaret anlaşmaları yapması gerektiği görüşünü güçlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca bu savaşın yol açtığı her gereksiz saldırı ve her ölümle, Orta Doğu’da ve ötesinde anti-Amerikan duyguları besliyoruz. Bu durum, bizi ve müttefiklerimizi uzun yıllar uğraştıracak yeni bir terör nesli yaratabilir, bölgedeki çatışmaları artırabilir ve sonunda Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel müttefiklerimizi, gelecekteki saldırıları önlemek için ABD askeri üslerini topraklarından çıkarmaya zorlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer küresel izolasyondan kaçınmak ve son 80 yıldır dünyanın tanık olduğu refah ve güvenlik çağını korumak istiyorsak, rotamızı değiştirmeliyiz. Bu yıllar tüm ülkelere ve halklara eşit şekilde fayda sağlamadı. Ancak tarihte hiç olmadığı kadar çok insan bugün özgür, eğitimli ve refah içinde yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çağ, NATO’nun ve küresel ticaretin stratejik önemi konusunda iki partili bir uzlaşı üzerine inşa edildi. Bu başkanın o uzlaşıya saygı duymadığı açık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Ancak Amerika bir anayasal cumhuriyettir monarşi değil ve Kongre ile başkan, hükümetin tüm meselelerinde, özellikle güvenlik ve savaş konularında eşit anayasal sorumluluklara sahiptir. Bu temel dengeyi korumalıyız. Kongre halkın evidir. Yasama organımızın savaş yetkileri konusunda hak ettiği rolü yeniden üstlenmesini sağlamak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kongre’nin atması gereken dört adım vardır: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşa yetki veren bir savaş yetkisi kararı onaylamalı, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş için istenen ek fon taleplerini değerlendirmek için zaman ayırmalı, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yönetimin askeri eylemlerini, hedeflerini ve stratejilerini tam olarak incelemek üzere oturumlar düzenlemeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan ve Kongre, bu savaşın sonunun neye benzeyeceğini ve askerlerimizi eve getirecek bir çıkış planını birlikte belirlemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çatışmanın bu kadar hızlı tırmanması ve dünyayı istikrarsızlaştırması, doğrudan bir stratejisi olmadan tek başına hareket eden bir başkandan ve anayasal sorumluluklarını terk ederek savaşta denetim rolünü oynamayı başaramayan, siyasi olarak bölünmüş bir Kongre’den kaynaklanmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üniformalı erkek ve kadınlarımızın canı tehlikededir. Ulusumuzun kuruluşunun 250. yıl dönümüne yaklaşırken, siyasi bölünmelerin ve siyasi çıkarların, Amerika’nın güvenliği ve geleceği için canlarını riske atan fedakâr askerlerimize verdiğimiz desteği zayıflatmasına izin vermemeliyiz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Chuck Hagel<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> - Leon E. Panetta<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> (New York Times)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makale linki:&nbsp;&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/01/opinion/iran-war-military-us.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/01/opinion/iran-war-military-us.html</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> Eski Savunma Bakanı ve Nebraska’dan eski Cumhuriyetçi Senatördür. Reagan yönetiminde Gaziler İdaresi Yardımcı Yöneticisi olarak görev yapmış ve 1968’de kardeşi Tom Hagel ile birlikte Vietnam Savaşı’nda savaşmıştır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> Başkan Bill Clinton’ın Beyaz Saray Genel Sekreteri, eski CIA Direktörü, Savunma Bakanı ve Kaliforniya’nın 16. ve 17. Kongre bölgelerinden eski Demokrat Temsilcisi’dir. </span></span></p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-12991</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi</h1>
                        <h2>Organik tabanın ötesine geçmek: CHP için bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluk. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın önünde görünen muhtemel adayların asıl sınavı, oy tabanlarını partilerinin sınırlarının ötesine taşıyıp taşıyamayacakları olacak. 'Sağ seçmenin oylarına talip olma' sorunu, seçim tarihi yaklaştıkça muhalefetin önündeki en büyük stratejik baraj olarak duruyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-1775132450.webp">
                        <figcaption>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın yargı kuşatması adım adım daralırken ana muhalefet üzerindeki hukuki baskı da sürekli artıyor. Aynı hafta içerisinde önce Uşak ardından Bursa’nın CHP’li belediye başkanlarına operasyon düzenlendi. Özgür Özel’in buna yanıtı, daha önce yaptığı üzere sandık talebini yüksek sesle dillendirmek oldu. İktidara meydan okuyan Özel, ara seçim için somut bir adım atmayı düşündüklerini dile getirdi. Bu çıkışın arkasında elbette açık bir ima var. Muhalefet, “devlet senin arkanda ancak millet bizim arkamızda” mesajıyla Erdoğan’a gözdağı veriyor. CHP yönetiminin sandığa olan güveni o derece yüksek ki, Özel yüzde altmışın altında bir oy alırlarsa bunu başarısızlık sayacağını bile söyledi. Daha önce Kılıçdaroğlu’ndan duyduğumuz bu yüzde altmış iddiası kısmen siyasetin doğası gereği söylenmekte. Bir diğer ifadeyle muhalefet iddialı olmaya, seçmenin karşısına özgüvenli bir biçimde çıkmaya bir bakıma mecbur. Ancak bu özgüven tümüyle yersiz mi? Muhalefetin iktidarı ilk seçimde yerle bir edeceği inancının sahada da bir karşılığı yok mu?</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruya tam olarak olumlu ya da olumsuz yanıt vermek mümkün değil. CHP’nin geçtiğimiz yerel seçimlerin ardından ciddi ivme yakaladığı bir gerçek. Özel’in dinamik liderliği altında 19 Mart süreci de mümkün olan en az hasarla atlatıldı ve ana muhalefet bugüne dek konsolide kalmayı sürdürdü. Üstelik parti örgütü ile merkez arasındaki ilişkiler de nispeten daha sıkı bir hale bürünmüş görünüyor. Buna karşın iktidar cephesini kaygılandıran bir dizi somut olgu söz konusu. Yapılan kamuoyu yoklamaları Erdoğan’ın başkan seçilebilmek için bir koalisyona muhtaç olduğunu ortaya koyuyor. Oysa cumhurbaşkanının enerjisi her seçimde bir öncekinden daha düşük. Giderek yaşlanan ve her yıl daha az siyasetçi, daha fazla devlet adamı portresi çizen bir AKP lideri var karşımızda. İktidar bloğu içerisindeki odakları eş güdüm içerisinde tutmakta gitgide zorlandığı konuşuluyor. Tüm bunlar önümüzdeki seçim için muhalefetin iştahını arttıran dinamikler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan madalyonun bir de diğer yüzü var. Yerel yönetimlere dönük operasyonlar ve parti üzerindeki yargı gölgesi, seçim sürecinde ana muhalefetin elindeki ekonomik kaynaklarının sınırlı kalacağı anlamına geliyor. Dahası, ülkede yaşanan derin yoksulluğa rağmen CHP’ye olan destek halen AKP’ye olandan anlamlı derecede yüksek değil. Partisini ülkenin birinci partisi konumuna taşımak istiyorsa, Özel’in kendi organik tabanının ötesinden oy alması gerekli. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde de tablo şimdilik benzer görünüyor. Orada da ana muhalefetin muhtemel adaylarının oyları Erdoğan’ın önünde. Ancak bu adaylar da oy tabanlarını kendi partilerinin ötesine taşıyabildikleri oranda seçilmeyi başarabilecek gibi görünüyorlar. Dolayısıyla meşhur “sağ seçmenin oylarına talip olma” sorunu, seçim tarihi yaklaştıkça CHP gündemine yeniden girmek zorunda. Tam bu nedenle muhalefet seçkinlerinin şimdiden bu konuda bir strateji üzerine düşünmeleri şart.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa herhangi bir sorunsal üzerinde uzun erimli strateji geliştirmek, bugünlerde CHP’nin en zor yapabildiği şey. Yerel seçimlerin ardından bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimi için Ekrem İmamoğlu’nu erkenden adaylaştırma fikri iktidarın yargı operasyonları kartını erkenden oynamasına neden oldu. 19 Mart’tan bu yana bitmek bilmeyen göz altı, tutuklama ve kayyım dalgaları Özel yönetimini her daim taktik hamleler yapmaya, çabuk tepki göstermeye ve eyleme geçmeye mecbur bıraktı. Türlü baskı ve yargılamalarla boğuşan bir CHP’nin tefekkür etme, strateji üzerine düşünme vakti ne yazık ki pek kalmıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Parti içerisinde uzun vadeli politikalar geliştirmek ve strateji üzerine düşünmek için yürütülen çabalar yok değil. Ancak siyaset iklimi o denli sert ve yakıcı ki, bu çalışmalar muhalefetin söyleminde ancak tali bir yere sahip olabiliyor. Örneğin Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin son derece yetkin bir kadrosu var. İhtimal ki bu kadrolar, vizyoner işlere imza atıyor, partinin stratejik vizyonuna katkı sunacak önemli analizler yapıyorlar. Ancak bunlar ne partinin iç gündeminde kendisine hak ettiği ölçüde yer bulabiliyor ne de kamuoyuna mal olmayı başararak gündeme geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısmen somut koşulların dayattığı bu stratejik düşünme eksikliği sonucunda karşımıza, tabanda tartışılmamış kararları günü geldiğinde hızlı bir şekilde almak zorunda kalan, bir anlamda kervanı yolda düzen bir CHP çıkıyor. Özel döneminin en belirgin özelliklerinden birisi bu pratik ancak derinlikten yoksun tarz. Geçen hafta parti elitlerince telaffuz edilen “kadın cumhurbaşkanı” ifadesini de bu genel tema çerçevesinde okumak mümkün. Tıpkı İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylık kampanyasını erkenden başlatma kararının apar topar hayata geçirilmesi gibi, bu defa da taban ile henüz paylaşılmamış bir aday profili mi öne çıkarılıyor diye düşünmeden edemiyor insan. Yönetimin geçmiş karnesine bakacak olursak, son ana kadar “adayımız İmamoğlu” söylemi ile devam edildiği takdirde, seçim az bir süre kala kapalı devre bir istişare sonucu belirlenmiş bir ismin bütün muhalefet bloğuna dayatılma ihtimali azımsanmayacak kadar güçlü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yöntemin olumlu yanı, adaylık tartışmasının erkenden açılarak parti içi asabiyeye zarar vermesinin önüne geçmesi. Öte yandan tartışmanın ertelenmesi ve en sonunda bir oldu bitti ile sonuçlandırılması halinde, CHP seçkinlerinin ufkuyla sınırlı bir politik sürecin üreteceği adaydan, ana muhalefet seçmeninin ötesinde oy alması beklenecek. Bunun her zaman kolay bir iş olmadığını ise geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz. Belki Ekrem beyin adaylığı özelinde bu durum bir dezavantaj yaratmayacaktı. Zira İmamoğlu hem aileden sağ kökenli olan hem de muhalefetin tamamına rahatlıkla hitap eden, siyasetçi kumaşına sonuna kadar sahip bir isim. Ancak onun yokluğunda Erdoğan’la rekabet etmek isteyen kadrolar, adaylarını belirlemeden önce sağ seçmene dönük bir stratejinin ana hatlarını çizmek zorundalar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu amaç doğrultusunda önceki seçimlerde atılan adımlar ve elde edilen sonuçlar elbette hepimizde tatsız hatıralar bıraktı. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylık süreci başlı başına bir fiyaskoydu. Bir sonraki seçimde Abdullah Gül isminin gündeme getirilmesi CHP içinde büyük bir tepkiye yol açmış, ardından Kılıçdaroğlu’nun izlediği “sağ kökenli siyasetçileri transfer etme ve sağ partilerle resmi ittifaklar kurma” stratejisi de istenen sonucu doğurmamıştı. Tam da bu nedenle muhalefet, bu kez daha dikkatli olmak, ince eleyip sık dokumak durumunda. Peki bu noktada önlerinde ne gibi bir alternatif var? Önceki seçimlerde denedikleri yollardan farklı olarak neler yapabilirler? Haftaya buradan devam edelim.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/frenesi-12990</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Frenesí</h1>
                        <h2>rump’ın öncelik verdiği İran savaşında beklediği sonuca ulaşabilmesi ne kadar güçse, Kuba’nın ABD’nin boğma operasyonundan kurtulması da o kadar güç. Artık La Habana barlarından ne Frenesí ne de Castro yönetimiyle yıldızı bir türlü barışmayan Kubalı ünlü kompozitör Ernesto Lecuona’nun Canto Siboney veya Siempre en mi Corazón gibi uluslararası üne sahip aşk şarkıları duyuluyor. Frenesí var belki ama Alberto Domínguez Borrás’ın aşk ezgisi değil bu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/frenesi-1775132214.webp">
                        <figcaption>Frenesí</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çılgınlık anlamına gelen Frenesí sözcüğünü İspanyolca yazmamın nedeni, eskilerin veya Latin müziği meraklılarının bildiği gibi, Meksikalı kompozitör Alberto Domínguez Borrás’ın 1939 yılında “Perfidia” ile birlikte piyasaya çıkan unutulmayan ezgilerinden birinin adı olması. O yıl Avrupa, Hitler Almanyası’nın çılgınlıklarıyla yeni bir dünya savaşının postal sesleriyle irkilirken, eski Kıta’dan çok uzaklarda, Florida açıklarındaki Kuba Adası’nda turistler, dönemin La Habana’sının (Havana) neon ışıklı barlarında ya da eski kentin dar sokaklarında çok tutkulu çılgın bir aşk öyküsünü anlatan Frenesí ile esriyorlardı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun yıllar İspanyol İmparatorluğu’nun sömürgesi olan Kuba’nın tarihini bir yazıda özetlemek kolay değil. XIX. yüzyılın ortalarında köleliğin lağvedilmiş olduğu Kuba’da toprak sahiplerinin baskısıyla önce Ada’nın Amerikan iç savaşında köleci Güneylilere ilhakı, daha sonra 130 milyon dolara Kuzeylilere (Birlik) satışı için görüşmeler söz konusu oldu. Daha sonra Ada’da on yıl savaşlarıyla bağımsızlık mücadelesi başladı ama başarısızlıkla sonuçlandı. Bir süre sonra, büyük şeker üreticisi olan Kuba’da düşen şeker fiyatlarının yol açtığı ekonomik kriz nedeniyle bu kez Kuba’nın milli kahramanı José Martí ve kurduğu Kuba Devrimci Partisi önderliğinde 1895’te bağımsızlık savaşı yeniden alevlendi. Üç yıl sonra ABD İspanya’ya karşı savaşa girdi. 1898 İspanyol İmparatorluğu için çöküş, 1899 ise ABD için Kuba’yı işgal yılı oldu. ABD, 1901’de Fransız Devrimi’nden esinlenen liberal demokrat bir anayasa yapan Kuba’nın bağımsızlığını, “Enmienda Platt” (Platt değişikliği) adı verilen ve Washington’a uygun gördüğünde içişlerine karışma hakkı tanıyan bir anayasa değişikliğini kabul etmesi koşuluyla tanıdı. Tuhaf ama bu anayasa değişikliği veya Kuba anayasasına getirilen söz konusu ek hüküm, ABD Kongresi’nde oylanmış ve onaylanmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bağımsız” Kuba’nın darbe, diktatörlük ve Amerikan müdahaleleriyle dolu siyasi tarihini de birkaç sayfaya sığdırmak mümkün değil elbette. İkinci Dünya Savaşı arifesinde, Frenesí ’nin bestelendiği o yıl, Kuba’da siyasi istikrarın hüküm sürdüğü, liberal demokrasinin vücut bulduğu ve seçilmiş Kurucu Meclis’in o dönemin en ileri anayasalarından birini (1940) yaptığı Federico Laredo Bru’nun 7 yıllık iktidarına denk geliyordu. Kuba’nın altın dönemiydi bir yerde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne var ki dünya savaştan çıkarken, Kuba’da ifade özgürlüğünün askıya, muhaliflerin baskıya alındığı ve liderlerine suikastların düzenlendiği bir dönemin kapısı aralandı. Ardından Fulgencio Batista’nın askeri darbesiyle (1952), anayasanın yürürlükten ve tüm özgürlüklerin uygulamadan kalktığı karanlık bir dönem geldi. Batista’nın askeri darbesini, her darbeyi olduğu gibi, ABD alkışlamıştı. Amerikan Büyükelçisi’ne göre, Batista’nın özel sektöre ilişkin son açıklamaları mükemmeldi. İş insanlarının artık yeni rejimin yanında yer alacağından emindi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Batista darbesi karşıtlarını da yaratmış, Fidel ve Raúl Castro kardeşlerin önderliğinde bir grup devrimci kışlalarda örgütlenmeye başlamıştı. Ama ilk ayaklanma girişimleri başarısız olacak, hayatta kalan devrimciler önce hapsedilecek, sonra 1955’te çıkarılan af yasasıyla Meksika’ya sürgüne gönderilecekti. Orada örgütlenen Castro kardeşler, Che Guevara ve 82 devrimcinin 7 günde Las Coloradas plajına gelip askeri rejime karşı başlattıkları dillere destan gerilla savaşı ve 1959 devrimi Kuba siyasi tarihinin belki de en bilinen epizodlarından birini oluşturur. Anımsanacağı gibi, ABD’nin daha iyisini kolay bulamayacağı büyük dostu Batista’ya desteği, 1958’de ülkeden kaçmasını, Fidel ve devrimci arkadaşlarının zaferini engelleyemedi ve Kuba Soğuk Savaş ortamında SSCB’nin en uç karakolu oldu. Bütün bunları kısaca anımsatmamın nedeni, ABD’nin yüzyıllardan beri işgal etme ya da satın alma girişiminde bulunduğu, hatta bir dönem içişlerine karıştığı Kuba’yı özellikle 1959’dan bu yana bir türlü arzu ettiği gibi teslim alamamış olması. Başka bir deyişle Kuba 67 yıldır Monroe Doktrini’ne ve Theodore Roosevelt’in Büyük Sopası’ na direnen tek Latin Amerika ülkesi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Trump’ın çılgınlığı &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın bugün artık 30’lu, 40’lı yılların insan kasabıyla özdeşleşmiş Netanyahu’nun peşine takılıp dünyayı kaosa sokan çılgınlığını tarih kitapları yazacak kuşkusuz. Bu çılgınlıktan nasibini alacak ülkelerden biri de Kuba maalesef. Trump her ne kadar son günlerde daha çok İran’la ilgili çelişkili açıklamalar yapıyor olsa da ara sıra “Kuba da düşecek” veya Politico’ya açıkladığı gibi, “Kuba pastanın çileği olacak” deyip duruyor. İran’la ilgili öngörüleri tutmadı, belki de hiç tutmayacak ama Kuba’da durum oldukça kritik. Hem ABD’nin dibinde hem Maduro’nun tutsak edilmesinin ardından Venezuela petrolüne ulaşamıyor, hem de Trump Meksika gibi Ada’ya petrol ulaştırmaya çalışan ülkeleri gümrük tarifelerini yükseltmekle tehdit ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Berta Reventós’un El País’te yayımlanan bir röportajına göre, halk enerji kıtlığından günde 15-20 saat elektrik kısıntıları yaşanan ülkedeki bu durumu SSCB’nin yıkıldığı 90’lardaki sıkıntılı dönemle eş değer görüyor. Fidel Castro’nun özel dönem &nbsp;(período especial) olarak adlandırdığı o dönemde olduğu gibi, bugün de Kuba’da yaygın ulaşım aracı bisiklet. Çünkü artık kamunun ulaşım araçları (guaguas) çalışamaz durumda. Balıkçılık yapan 52 yaşındaki Yoan’a göre, ülkede ne zaman bir kriz olursa, ilk yakıt sıkıntısı, sonra pahalılık başlıyor. Ardından gündeme enerji kıtlığı ve bisiklet geliyor. Bisiklet için “hem ekonomik hem hızlı hem de egzersiz yapmış oluyorsun” diyor Yoan. 90’lardan önce Rus, 90’lı yıllarda Çin bisikletlerinin doldurduğu ülkede belki ulaşım sorunu böyle çözülüyor ama çözümü gereken tek sorun bu değil elbette. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2020’den bu yana ekonomisi yüzde 15 oranında küçülen Kuba büyük bir krizin pençesinde. Ülkede hiperenflasyon var. Peso değerini döviz karşısında büyük ölçüde yitirmiş halde. Amerikan doları bugün 500 pesonun üzerinde alınıp satılıyor. Ülkede kronik bir gıda, ilaç ve temizlik malzemeleri eksikliği var ve hükümet ithalatını serbest bıraktığı bu maddelerin eksikliğinin giderilmesinde zorlanıyor. Bu nedenle ülkeden kaçan kaçana. Son yıllarda nüfusun yüzde 18’i, başta gençler ve nitelikli meslek sahipleri olmak üzere Kuba’yı terk etmiş durumda. Nüfus yaşlanmış, iş gücü de zayıflamış olduğu için uzun vadede bile kaybolan üretim gücünün toparlanması güç görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk bu durumu protesto ediyor. Mart ayı boyunca başta La Habana olmak üzere ülkenin her yerinde enerji kıtlığını ve açlığı protesto eden gösteriler yapıldı. İnsan Hakları kuruluşlarının bildirdiğine göre, göstericiler, bağımsız gazeteciler ve aktivistler keyfi tutuklamalarla cezaevlerini doldurmuş durumda. Ada cezaevlerinde ayrıca yüz civarında siyasi tutuklu da bulunuyor. Trump’ın sürekli olarak Kuba rejiminin çöktüğü yolundaki açıklamalarıysa rejim değişikliği talep edenlerin elini güçlendiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump ayrıca Kuba’yı uluslararası alanda yalnızlaştırmak amacıyla başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere diğer ülkelere büyükelçiliklerini kapatmaları, hatta diplomatik ilişkilerini kesmeleri için baskı yapıyor. Buna karşılık Kuba hükümeti ile diyalog kanallarını açık tutuyor. Ama görüşmelerin ilerlediğini söylemek oldukça güç. Çünkü Washington, liderliğin değişmesi, siyasi reformlar yapılması ve siyasi tutsakların serbest bırakılmasını şart koşarken, Miguel Mario Díaz-Canel yönetimi egemenlik hakkını ve siyasi modeli savunuyor. Analistlerin görüşü, Washington’un bu aşamada havuç ve sopa politikası uygulayarak Kubalı seçkinleri daha açık bir ekonomik modele geçiş formülü bulma konusunda cesaretlendirmesi gerektiği yönünde. Ama Trump aksine ülkeye diz çökertmeyi önceleyen bir boğma politikası izliyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuba bu sıkıntılı dönemi insani yardımlarla atlatmaya çalışıyor. Mart ayı boyunca La Habana ’ya uluslararası insani yardım kuruluşu Caravana Nuestra América’nın gıda, ilaç ve güneş paneli yardım paketleri ulaştı. Ayrıca Meksika hükümeti de Kuba’ya 3 bin ton gıda ve temizlik malzemesi gönderdi. Ama bu malzemelerin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasında sorunlarla karşılaşıldı. Ayrıca yardımların bir bölümü, bazı yoksul Afrika ülkelerinde sıkça görüldüğü gibi, devlete ait mağazalarda dövizle satışa sunuldu. Bu yardımlar belki halkın bir bölümünün yaşam mücadelesine katkıda bulundu ama uzmanların görüşü Kuba’nın yaşadığı sorunların altından kalkabilmesi için milyarlarca dolar yatırıma ihtiyaç duyduğu yönünde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, Trump’ın öncelik verdiği İran savaşında beklediği sonuca ulaşabilmesi ne kadar güçse, Kuba’nın ABD’nin boğma operasyonundan kurtulması da o kadar güç. Artık La Habana barlarından ne Frenesí ne de Castro yönetimiyle yıldızı bir türlü barışmayan Kubalı ünlü kompozitör Ernesto Lecuona’nun Canto Siboney veya Siempre en mi Corazón gibi uluslararası üne sahip aşk şarkıları duyuluyor. Frenesí var belki ama Alberto Domínguez Borrás’ın aşk ezgisi değil bu. Kelime anlamıyla Kuba’yı boğan emperyalist ABD’nin dengesiz Başkanı Donald Trump’ın yaptıklarının çılgınlığını betimliyor sadece. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/danimarka-modelinin-olumcul-pragmatizmi-ve-asiri-sagin-sessiz-zaferi-12989</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Danimarka modelinin ölümcül pragmatizmi ve aşırı sağın sessiz zaferi</h1>
                        <h2>Danimarka modeli bir başarı hikâyesi mi, yoksa merkez siyasetin ideolojik intiharı mı? Sosyal demokratların aşırı sağın göç ve kimlik söylemini ödünç alarak kazandığı seçim zaferleri, aslında aşırı sağın 'ana akımlaşma' zaferidir. Çoban yazısında, merkez partilerin 'aslı varken suretine gidilmez' gerçeğini göz ardı ederek, kendi siyasal zeminlerini nasıl aşırı sağın inşa ettiği bir alana taşıdığını sorguluyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/danimarka-modelinin-olumcul-pragmatizmi-ve-asiri-sagin-sessiz-zaferi-1775131736.webp">
                        <figcaption>Danimarka modelinin ölümcül pragmatizmi ve aşırı sağın sessiz zaferi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avrupa siyasetinde son on yılın en belirgin kırılmalarından biri, aşırı sağ partilerin yükselişi karşısında merkez partilerin geliştirdiği stratejik uyum -aşırı sağın politika ve söylemlerine yaklaşmak- politikalarıdır. Göç, güvenlik ve ulusal kimlik gibi konularda söylem sertleşmesi, özellikle merkez sağ kadar merkez sol partilerde de gözle görülür bir şekilde arttı. Bu durumun en dikkat çekici örneklerinden biri Danimarka. Danimarka örneği, ilk bakışta bir "başarı hikâyesi" gibi görünse de aslında derine bakıldığında merkez siyasetin stratejik bir açmaz içinde olduğu görülecektir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha önce bu konuyu ele aldığım yazılarımda temel savunu, "Avrupalı merkez partiler aşırı sağı kopyalayarak başarılı olamaz" idi. Bu bağlamda, Danimarka örneği oldukça güçlü bir teorik ve ampirik temele oturuyor. Yazılarımda ayrıca şu tespitte bulunmuştum: "Aşırı sağın dili ödünç alındığında, sadece seçmen değil siyasetin kendisi de dönüşür ve merkez artık merkez olmaktan çıkar." Bu, sadece bir normatif eleştiri değil aynı zamanda siyasal rekabetin doğasına dair bir gözlemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Danimarka'da sosyal demokratların izlediği politika, sıklıkla "pragmatik realizm" olarak sunuluyor. Yani bu ifadeyle aşırı sağın ırkçılık ve nefret yüklü söylem ve politikalarını kopyalamak bir maharetmiş gibi servis ediliyor. Göç politikalarının sertleştirilmesi, sosyal devletin korunmasıyla birlikte düşünülerek seçmen nezdinde bir denge stratejisi olarak pazarlanıyor. Financial Times'ta yayımlanan bir analiz yazısında bu durum şöyle ifade ediliyor: "Danimarka sosyal demokrasisi, refah devletini korumak için sınırları daraltmayı seçti." Sadece sınırlar mı daraldı Danimarka'da? Ülkeye girişte mültecilerin değerli eşyalarına el konulması, aile birleşiminin adeta bir eziyete dönüştürülmesi vs... Ezcümle insani sınırlar da daraldı bu ülkede. Ancak vurgulamak gerekir ki bu yaklaşımın kısa vadeli seçim başarısı ile uzun vadeli ideolojik sonuçları arasında ciddi bir gerilim bulunuyor. Çünkü merkez sol, aşırı sağın gündemini benimseyerek onu zayıflatmıyor aksine onun siyasal dilini merkeze taşıyor yani "ana akım" haline getiriyor. Çok büyük bir tehlike bu. Irkçı söylemleri sahiplenip, onları halk nezdinde itibarlı kılıp ondan sonra da "vatandaşlarımız aşırı sağa oy veriyor" diye oturup sızlanmak çok anlamsız oluyor. İnsanlar orjinali varken sahtesine yönelmiyor. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, merkez solun sağa yaslanmasına ilişkin tespit ve analizler, aslında Avrupa genelinde gözlemlenen daha geniş bir eğilime işaret ediyor. Aşırı sağ partiler yalnızca oy oranlarıyla değil aynı zamanda gündem belirleme güçleriyle de etkili oluyorlar. Bu noktada başarı bana göre, seçim kazanmakla değil tartışmanın sınırlarını belirlemekle ölçülüyor. Yani "biz muhaleffetteyiz ama fikirlerimiz iktidarda" gibi bir tablo bahse konu olan. Siyaset Bilimci Cas Mudde'nin literatürde sıkça atıf yapılan yaklaşımı da bu durumu destekler nitelikte. Mudde, aşırı sağın yükselişini açıklarken "ana akımlaşma" kavramını kullanır ve şu önemli uyarıyı yapar: "Aşırı sağ partiler iktidara gelmeden de kazanabilir; eğer diğer partiler onların fikirlerini benimserse." Bu perspektiften bakıldığında Danimarka örneği, aşırı sağın gerilemesinden çok söyleminin zaferi olarak da okunabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">KOPYAYA DUYULAN GÜVEN...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan, sık sık vurguladığımız üzere, "Seçmen, taklidi değil, asılı tercih eder." Bu gözlem, özellikle Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde doğrulanmış durumda. Merkez partiler göç karşıtı politikaları benimsedikçe, seçmenin bir kısmı doğrudan bu söylemin "orijinal" temsilcilerine yöneliyor. Çünkü siyaset, sadece politika değil aynı zamanda güven ve kimlik meselesidir. Söylemin sahibine duyulan güven, onun kopyasına duyulan güvenden çoğu zaman daha yüksektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, Danimarka'nın diğer ülkelerden ayrıştığı nokta, bu stratejinin kısa vadede seçmen davranışını gerçekten etkileyebilmiş olmasıdır. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken kritik bir ayrım var: Aşırı sağ partilerin oy oranlarının beklenen ya da korkulan seviyelerde artmıyor oluşu, aşırı sağ siyasetin gerilediği anlamına gelmez. Aksine, bu fikirlerin merkez tarafından içselleştirilmesi, onların daha geniş bir meşruiyet kazanmasına yol açabilir. Le Monde gazetesinde yayımlanan bir analiz yazısında bu durum oldukça çarpıcı biçimde özetleniyor: "Aşırı sağın yenilgisi, onun fikirlerinin kabul edildiği bir zeminde gerçekleşiyorsa, bu bir yenilgi değil dönüşümdür." Bu dönüşüm, Avrupa siyasetinin ideolojik eksenini sağa kaydıran daha derin bir yapısal değişime işaret ediyor. Burada asıl mesele, merkez partilerin stratejik bir tercihle mi yoksa yapısal bir zorunlulukla mı bu yola girdiğidir. Küreselleşmenin yarattığı ekonomik eşitsizlikler, göç krizleri ve güvenlik kaygıları, seçmen davranışını ciddi biçimde etkiliyor. Merkez partilerin de elbette bu kaygılara yanıt üretmesi gerekiyor ancak bu yanıtın biçimi belirleyici oluyor. Ya yeni bir siyasal çerçeve kurmak ya da mevcut aşırı sağ söylemi ödünç almak... Bu nedenle, merkez siyasetin krizi, çözüm üretme kapasitesinin zayıflamasıyla ilgili ve bu boşluk aşırı sağın diliyle doldurulamaz. Bu çerçevede, Avrupa merkez siyasetinin sadece stratejik değil aynı zamanda entelektüel bir kriz içinde bulunduğu anlaşılıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, Danimarka örneği, ilk bakışta aşırı sağa karşı kazanılmış bir zafer gibi sunulsa da daha derin bir okumada farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Aşırı sağ partiler oy oranlarını bir miktar artırmış olsa da hâlâ zayıf görünüyorlar ama kesin olan şu ki onların belirlediği gündem güç kazandı ve kazanmaya devam ediyor. Bu da Avrupa siyasetinde mücadele alanının daraldığını ve ideolojik çeşitliliğin azaldığını gösteriyor. Sorunlu olan ise aşırı sağın fikirlerinin siyasetin merkezine iyice yerleşmiş olması. Kabul etmek gerekir ki merkez partiler aşırı sağı kopyalayarak seçim kazanabilir ancak bu strateji uzun vadede siyasetin doğasını değiştirir ve aşırı sağın yapısal etkisini ortadan kaldırmaz. Aksine, onu daha kalıcı hale getirir. Tam da bu nedenle asıl soru şu olmalı kanımca: Merkez siyaset, aşırı sağın dilini ödünç almadan seçmen kaygılarını nasıl hafifletebilir? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca Danimarka'nın değil zaman içerisinde Avrupa'nın siyasal geleceğini de belirleyecektir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kuresel-haydutlar-ve-orta-dogunun-yeni-rejimleri-12988</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Küresel haydutlar ve  Orta Doğu’nun yeni rejimleri</h1>
                        <h2>1950’den bu yana büyük bedellerle örülen insan hakları surları yıkılıyor mu? Küresel emperyalist sistemin geçirdiği şiddetli sarsıntı, Orta Doğu’da hukukun yerini 'güç gösterisine' bıraktığı kuralsız bir dünya inşa ediyor. İsrail’in Filistinli mahkûmlar için yasalaştırdığı idam kararı, sadece bir ceza kanunu değişikliği değil; mevcut uluslararası sistemden topyekûn bir kopuşun ve yeni bir 'kötücül rejimin' ilanıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kuresel-haydutlar-ve-orta-dogunun-yeni-rejimleri-1775131401.webp">
                        <figcaption>Küresel haydutlar ve  Orta Doğu’nun yeni rejimleri</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası emperyalist sistem çok yönlü ve şiddetli bir sarsıntı geçiriyor. Bu süreçte izlenen siyaset; tek tek ülkelerin ve muhalefet hareketlerinin takınacağı tavırların toplamı, sarsıntı sonrası yeniden dizayn edilecek küresel sistemin karakterini belirleyecek ya da siyasal ve hukuksal yönünü etkileyecektir. Bu gelişmelerin önemli bir bölümü Orta Doğu’da yaşanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bölgedeki gelişmelerin rotası ise ABD-İsrail ikilisinin ağır baskısı altında şekilleniyor. İlk bakışta birçok gelişme; vahim insan hakları ihlalleri, uluslararası anlaşmalara ve hukuka göre savaş suçları olarak tekil örnekler gibi algılansa da, bunların büyük kısmının sistematik, yerleşik uygulamalar, tutumlar ve politikalar biçiminde ortaya çıkması insanlığın karşı karşıya olduğu büyük tehlikeyi oluşturmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1950’lerden sonra büyük bedellerle oluşturulan insan hakları rejimi çözülme sürecine girmiştir. Başta ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu gibi liderlerin uluslararası kurum ve kuralları yok sayan güç gösterilerinin, kuralsız ve sınırsız bir dünya inşa etme çabası olduğu her geçen gün daha da netleşmektedir. Bu yaklaşım, dünyayı bir ateş hattına sürüklemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2024 sonrasında Filistin’de yaşananlar ve İran’a karşı başlatılan savaş, bu durumun açık bir göstergesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İnsan Hakları Rejimi Sistematik Çözülüş Örnekleri Kötücül Rejimler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda, hafta başında İsrail Meclisi’nin (Knesset) Filistinli mahkûmlara idam cezası getiren yasa tasarısını onaylaması ve buna ülkelerin ve muhalefet kesimlerinin yaklaşımları, yeni emperyalist küresel düzene dair önemli bir işaret niteliğindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasa, İsrail’in 7 Ekim 2024 sonrasında Filistinlilere karşı yürüttüğü savaşı yeni bir evreye taşımaktadır. Gizli ırkçı ve açık ayrımcı niteliğiyle mevcut insan hakları rejiminden kopuşu simgelemektedir. Faşizan ve kötücül rejim geliştiriliyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onaylanan yasaya göre cezanın infazı, İsrail Cezaevi Servisi tarafından görevlendirilen gardiyanlarca asılarak gerçekleştirilecektir. İnfazı gerçekleştiren gardiyana kimlik gizliliği ve cezai dokunulmazlık tanınacaktır. İdama mahkûm edilen kişiler ayrı bir gözaltı merkezine yerleştirilecek, yetkililer dışında kimseyle görüştürülmeyecek, avukat görüşmeleri ise yalnızca görüntülü yapılacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savcılığın talepte bulunmasına gerek olmaksızın idam cezası verilebilmesi öngörülmekte; kararların oy birliğiyle değil, basit çoğunlukla alınabileceği belirtilmektedir. Ayrıca Batı Şeria’daki askeri mahkemelerin de idam kararı verebileceği ve bu süreçte Savunma Bakanı’nın yargı heyetine görüş bildirebileceği ifade edilmektedir. İdam cezası verilmesi halinde af ve temyiz yollarının kapatılması da tasarıya eklenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan yaşamına ayrımcı biçimde son verilmesini öngören bu yasanın Knesset’te 48’e karşı 62 oyla kabul edilmesi; yasa tasarısının ırkçı Yahudi Gücü Partisi tarafından hazırlanmış olması ve oylama sonrası bazı milletvekilleri ile Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in bunu kutlaması, yaklaşan tehlikenin ve insani çürümenin açık göstergeleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filistinli esirleri hedef alan bu ayrımcı idam yasası, Filistin halkının varlığına karşı başlatılmış yeni bir savaş niteliği taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasa, kişilerin korunmasını ve adil yargılanma güvencelerini içeren Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin ve Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki uluslararası insancıl hukuk normlarının açık ihlalidir. Buna rağmen uluslararası kurumların ve BM üyesi ülkelerin tepkilerinin çoğunlukla usulen eleştiri sınırını aşmaması, yaratılmak istenen yeni dünya düzenine fiili bir rıza anlamına gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Filistin Üzerinden Şekillenen İsrail’in Yeni Faşizan Rejimi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hatırlanacağı üzere bir yıl kadar önce birçok ülke Filistin devletini tanımıştı. Buna rağmen mevcut tepkisizlik ve İsrail’i koruma eğilimi ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu soruların başında, Orta Doğu denkleminde Filistin halkının yerinin ne olacağı gelmektedir. Başka bir ifadeyle, Filistin halkının egemenlik hakkını nasıl kullanacağı ve bu hakkın nasıl yönetileceği konusunda bölgesel yeniden dizayn sürecinde ne planlandığı belirsizliğini korumaktadır. Bu durum, Filistin meselesinin tasfiye edilmesi riskini de gündeme getirmektedir. Bu İsrail’de faşizan rejimin kurumsallaşması olacaktır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer şekilde, Orta Doğu’nun en kalabalık halklarından biri olan Kürtlerin yüzyıllardır devletsiz bırakılması örneğinde olduğu gibi, yeni bir tarihsel dışlanmanın zemini oluşturuluyor olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın savaş sürecinde yasaya karşı sert tutumu ve Filistin halkının varoluş hakkını savunması dışında, İslam ülkelerinden güçlü bir karşı duruşun gelmemesi de düşündürücüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaya çıkan bu tablo, insanlığın yarınının bugünden daha kötü olma ihtimalini hatırlatmakta ve bugünden nasıl bir tutum alınması gerektiğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya insanlığın evrensel ve toplumsal değerlerine sahip çıkılacak, insancıl hukuk korunacak ve bu dünyayı kötüleştiren küresel zorbalığa karşı durulacaktır; ya da korku düzenine boyun eğilerek sessizlik içinde insanlıktan uzaklaşma süreci hızlanacaktır. Kötücül rejimler karabasana dönüşecek. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/erdogan-neden-chpyi-darbeci-ilan-ediyor-12987</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Erdoğan neden CHP'yi darbeci ilan ediyor?</h1>
                        <h2>Erdoğan'ın dünkü konuşmasındaki hedef kitlesi sadece AK Parti tabanı değil, sandıktan uzaklaşan geniş sağ yelpaze: Erdoğan, tarihi anekdotlar üzerinden CHP’yi 'darbenin tecessüm etmiş hali' olarak kodlarken, aslında seçmene gelecek vaat etmek yerine geçmişin korkuları üzerinden bir 'aidiyet' mesajı gönderiyor. Kimlik siyasetinin eğitim, diyanet ve medya eliyle yeniden üretilen işlevsel anatomisi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erdogan-chp-darbe-ve-devlet-1775077986.webp">
                        <figcaption>Erdoğan neden CHP'yi darbeci ilan ediyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Cumhurbaşkanı ve&nbsp;</span><a href="https://www.sondakika.com/ak-parti/" style="box-sizing:border-box; display:-webkit-inline-box; font-variant-ligatures:normal; text-align:start; color:blue; text-decoration:underline" title="AK Parti"><span style="color:black">AK Parti</span></a><span style="color:black">&nbsp;Genel Başkanı&nbsp;</span><a href="https://www.sondakika.com/recep-tayyip-erdogan/" style="box-sizing:border-box; display:-webkit-inline-box; font-variant-ligatures:normal; text-align:start; color:blue; text-decoration:underline" title="Recep Tayyip Erdoğan"><span style="color:black">Recep Tayyip Erdoğan</span></a><span style="color:black">, dünkü grup toplantısında CHP’yi bir kez daha “darbeci”likle suçladı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, CHP'nin “darbe sever” karakterini gözler önüne serme iddiasıyla, ibretlik bir anekdotu paylaşmak istediğini ifade ederek, “CHP'nin sokakları ateşe vermek için öne sürdüğü gençlere” seslendi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan; <em>“Bir gün merhum Jandarma Yüzbaşı Ahmet Er'in yolu Davutpaşa Kışlası'na düşer. Darbenin ayak sesleri işitilmektedir. Niyeti, arkadaşı Binbaşı Orhan Erkanlı'yı ziyaret etmektir. Daha sonra CHP sıralarında milletvekilliği yapacak olan Erkanlı, Davutpaşa'da Tank Tabur Komutanıdır. Ahmet Er iki sivil ile görüşme halinde olan Erkanlı'nın odasına girer, odaya girince içeride bulunan iki yabancı bir anlık şaşkınlık yaşar. Binbaşı Erkanlı hemen duruma müdahale eder, onlara döner ve 'Yüzbaşım yabancı değil, devam edin' der. Bunun üzerine sivil şahıs konuşmaya, daha doğrusu Erkanlı'ya brifing vermeye devam eder: 'Efendim, Saraçhane'de iki grubu birbirleri ile çatıştırdık. Kavga bütün şiddetiyle devam ediyor. Başka bir emriniz var mı?' diye de ekler. 'Teşekkür ederim. Böyle devam edin' diyen Erkanlı bir süre sonra onları yolcu eder.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em><span style="color:black">Ahmet Er şaşkınlıkla, 'Binbaşım bu adamlar kimdir?' diye sormaktan kendini alamaz. Erkanlı'nın cevabı oldukça manidardır, 'Bunlar Halk Partisi milletvekilleridir'. Bu duruma Ahmet Er, 'Memleketin genç evlatlarını birbirlerine kırdırıyorlar. Bu ne haince iştir' sözleriyle tepki gösterir. Erkanlı ise 'Olaya öyle bakma, onlar ihtilale zemin hazırlıyor' karşılığını verir. İşte CHP budur, CHP zihniyeti budur, CHP'nin demokrasiye, CHP'nin milli iradeye, gençlerimize bakışı budur. Bunların nazarında gençler kimi zaman darbelere ortam hazırlamak, kimi zaman yolsuzlukları atlamak için kullanılıp atılacak bir sarf malzemesidir. CHP bu ülkede darbeciliğin vücut bulmuş, somutlaşmış, tecessüm etmiş halidir. Nasıl tenekeyi sarıya boyamakla altına dönüşmezse CHP'nin genlerine işlemiş darbeci zihniyeti de değişmez. Eğer değişirse geriye CHP diye bir yapı kalmaz.”</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan’ın konuşmasını bir bütün olarak dinleyince aklıma bir önceki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-ideolojik-sureklilik-ve-donusum-12961" style="color:blue; text-decoration:underline">yazım</a> geldi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">ERDOĞAN KİME, NEDEN MESAJ VERİYOR?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Neden geldiğini yazmadan önce “Erdoğan bu mesajı verme gereği duydu?” sorusuna cevap arayacağım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan her şeyden önce bu mesaj ile, kendi doğal tabanı kadar yakın geçmişteki seçimlerde kendisine/partisine oy veren seçmene ve toplumsal kesimlere sesleniyor. Seslenmek zorunda kalıyor, çünkü oyları beklediği düzeyde değil. Ve bu mesaj ile sadece tek parti dönemini değil, yakın geçmişe kadar olan seçimlerde oy almış olduğu Menderes’ten Özal’a geniş bir yelpazede muhafazakâr sağ seçmen geleneğine sesleniyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kendi kültürel kimliği bağlamında geçmişte yaşanan kimi olumsuz olayların siyasi sorumluluğunu CHP üzerine yıkarak; ‘CeHaPe Zihniyeti” söylemi ile geniş bir seçmen kitlesine mesaj veriyor ve onların oylarına bir kez daha talip oluyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunu yapma gereği ise son araştırmalarda; kendisi ve partisinden kopan seçmenlerin son araştırmalarda yeniden kendilerine dönen seçmenlerin sayısını arttırmak ve bu süreci daha da hızlandırma istemektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bununla birlikte Erdoğan konuşmasında CHP’yi, sadece darbecilikle değil aynı zamanda gençler üzerinden sokakları karıştırmak isteyen siyasi özne olarak kodluyor ve bir anlamda seçmenine ve topluma “törör üzerinden şikayet ediyor. Bunu yapma gerekçesi de yukarıdaki ile aynıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Özetle Erdoğan seçmeni ve topluma Türkiye’nin yaşadığı sorunları aşma konusunda bir reçete, çözüm önerisi sunmak yerine CHP’yi hem geçmiş hem de bugün üzerinden siyaseten mahkum etmeyi seçmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve itiraf edelim ki, bu söylemin kendi tabanında hala alıcısı var. Özellikle kimlik siyaseti bu seçmen tabanı için hala işlevsel. Sonuçta eğitim, diyanet ve medya üzerinden kendi tabanına bu geçmiş ve korkular sürekli propaganda olarak verilmektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">‘O İNSANLAR’ GERÇEKTEN CHP’Lİ Mİ?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gelelim Erdoğan’ın paylaştığı anekdotta Binbaşı Erkanlı’ya brifing veren ve onun ifadesi ile “</span><em><span style="color:black">'Bunlar Halk Partisi milletvekilleridir'” </span></em><span style="color:black">tespite. Ve soru, bu ne kadar doğrudur?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Açıkçası bu tür insanlar her dönem var olmuşlardır, olacaklardır da. Ama bunlar siyaset midir onu tartışabiliriz. Bu tür kişilerin siyasi kimlik taşısalar bile siyasi değil kurumsal olarak devlete bağlı kişilerdir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuçta şunu unutmayalım; darbe hangi parti iktidarda olursa olsun, hedefi kim olursa olsun; siyaseti tasfiye ettiği için siyaset karşıtı otoriter bir hamledir. Ve her durumda siyaseti savunmak adına karşı olunmalıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve Türkiye tarihinde ister açık, ister örtülü tüm darbeler iktidarda kim olursa olsun daima bir bütün olarak, belli bir süre için bile olsa tüm siyaseti, siyasi partileri tasfiye etmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O yüzden o kişiler CHP’de siyaset yapan isimler daha olsalar, siyaseten CHP’li değil, devletin gücünü konsolide etme hedefinin aktörleridir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">OTORİTER DEĞİL DEMOKRATİK DEVLETE İHTİYACIMIZ VAR </span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bir önceki yazımı anma nedenim de budur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuçta otoriter devletler için farklı dönem ve konjoktürde kendisi için “öteki” hatta “tehlikeli” tanımladığı kültürel ve siyasal kimlikler ve gruplar sürekli var olmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve devlet, farklı dönemlerde değişen “öteki”lerine karşı hep tetikte olmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu, bugün için de geçerlidir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yine geçen yazıda bahsettim; Türkiye özelinde 1980-1990’larda devletin ötekileri yani yasaklı çocukları Kürt siyasi hareketi ve muhafazakâr siyasi hareket iken; bugün devletin ötekisi ve yasaklı çocuk ilan edilmek istenen CHP’dir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama burada kritik nokta şudur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Devletin her dönem ötekileri olduğu gibi, iktidarda olan siyasi ortakları da olmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kürt siyasi ve muhafazakâr siyasi hareketi devletin ötekisi iken devletin iktidar olan siyasi ortakları olduğu gibi, bugün de CHP ötekileştirirken de aynı şekilde devletin iktidarda olan siyasi parti ortakları vardır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu yüzden iktidar partileri dahil olmak üzere tüm siyasi partilerin ve toplumsal muhalefetin savunması gereken otoriter devlete karşı demokratik bir devleti savunmak durumundadır. &nbsp;Bugün CHP bunu yapmaya çalışmakta ve bu yüzden hedef olmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada yeniden Erdoğan’ın paylaştığı a</span>nekdota dönelim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O odada tam olarak ne oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki güçlü adam bir araya geldi. Biri kurumsal otoritesini, diğeri siyasi bağlantılarını masaya koydu. Sokaklar tutuşturuldu; gruplar birbirine kırdırıldı. Buna verdikleri ad “ihtilale zemin hazırlamak”tı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki şimdi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan'ın paylaştığı anekdotundaki sahne şudur: güç sahipleri arka odada buluşup sokağı yönetiyor, buna “ihtilale zemin hazırlama” diyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugünkü sahne de şudur: güç sahipleri, kurumları devreye sokup muhalefeti siyaseten felç etmeye çalışıyor ve bunu da “hukuk”i olarak savunuyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin iktidar ve devlet tarafından kuşatıldığı bir dönemde; siyaseten CHP’yi sahiplenmek önemlidir. Ama bu durum ona dokunulmazlık kazandırmadığını da ifade edelim. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunu da yarın yazalım.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/programdan-cok-onde-giden-savas-12986</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Programdan çok ‘önde giden’ savaş*</h1>
                        <h2>Pazartesi günü Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, Trump’ın “her zaman” savaşın zaman çizelgesinin dört-altı hafta olduğunu söylediğini belirterek, başkanın ilk tahminine bir hafta daha sıkıştırdı. Salı sabahı ise Hegseth, başkanın çelişkili zaman çizelgelerinin kasıtlı bir belirsizlik olduğunu ima etti. “Dört-altı hafta, altı-sekiz hafta, ya da herhangi bir sayı olabilir,” diye açıkladı. “Ama tam olarak ne olduğunu asla açıklamayız</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/programdan-cok-onde-giden-savas-1775069013.webp">
                        <figcaption>Programdan çok ‘önde giden’ savaş*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump yönetiminin İran’la yürütülen savaş hakkında en favori anlatısını artık biliyoruz. Orada ne yapıyor olursak olalım ki bunlar bir devrimi kışkırtmak, yaklaşan bir saldırıyı önlemek, İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemek, ülkenin donanmasını ve füze yeteneklerini zayıflatmak, İsrailli müttefikimizi desteklemek ya da “İran’ın onlarca yıl önce başlattığı bir savaşı sürdürmek olsun tek bir konuda teselli bulabiliriz: Bu savaş programın çok önünde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2 Mart’ta Başkan Trump, CNN’den Jake Tapper’a savaşı “biraz önden gidiyor” diye tarif etti. 9 Mart’ta tahminini revize ederek CBS News’e savaşın “programın çok çok önünde” olduğunu söyledi. 26 Mart’taki kabine toplantısında ise başkan işi büyüttü ve savaşı “aşırı, gerçekten, bayağı önden gidiyor” diye nitelendirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üst düzey yetkililer de takvime davet edildi. Hazine Bakanı Scott Bessent çatışmanın programın önünde olduğunu ilan etti. “Savaş memeleri” sekreteri Pete Hegseth ise biraz değiştirerek savaşı “plana uygun” ve “hız açısından önde” diye tanımladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta G7 dışişleri bakanlarıyla görüşmelerden sonra Dışişleri Bakanı Marco Rubio, savaşın “programda veya programın önünde” olduğunu söyledi (hangisini tercih ederseniz).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir savaşın programda olduğunu, hele hele “önde” olduğunu iddia etmek, bir illüzyon egzersizi; yetkinlik, kontrol ve başarı görüntüsü vermeye yönelik bir girişimdir. Eğer bir program varsa, o zaman bir master plan olmalı ve eğer programın önündeysek, plan işliyor demektir: Savaş iyi gidiyor olmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir savaşın programa göre gitmesi, hiçbir şeyin bizi şaşırtmadığı veya niyetlerimizi engellemediği anlamına gelir; hâlâ kontrolün bizde olduğunu gösterir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle bu başkan için çok önemli olan nokta: Bir program, çatışmanın bir bitiş tarihi olduğunu ima eder; bu da Trump’ın seçim kampanyasındaki “sonsuz savaşlara girmeme” vaadine sadık kaldığı anlamına gelmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece “programın önünde” ifadesi, gevşek ama kullanışlı bir şekilde “Amerika önce”ye çevrilir. Bu ifade, Trump’ın emlak geçmişinden kalan bir tiktir. İlk anı kitabı The Art of the Deal’de, ileride başkan olacak adam, çeşitli projelerinin “programın önünde” (genellikle “bütçenin altında” ile birlikte) olduğunu sürekli övünerek anlatır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Trump, işinin hızı veya programının titizliği konusunda insanları kandırmaktan asla çekinmemiştir. Kitapta, Atlantic City’deki bir inşaat alanını, o gün ziyaret edecek olan yönetim kurulunu işin iyi gittiğine inandırmak için bir ekibe makineleri ileri geri sürdürdüğünü anlatır. “Gerekirse,” diye talimat verir bir denetçiye, “buldozerlerle sitenin bir tarafındaki toprağı kazdırıp diğer tarafa döktür.” Programın önünde kalmanın yolu budur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2016 başkanlık kampanyasının sonlarına doğru Trump, Washington’daki Trump International Hotel’i açmak için zaman ayırdı. “Bugünkü temam beş kelime: ‘bütçenin altında’ ve ‘programın önünde’,” dedi. “Hükümette bu kelimeleri pek duymayız ama duyacaksınız.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vaadini tuttu: Bu kelimeleri bol bol duyduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk döneminde göreve geldikten sadece birkaç hafta sonra Trump, güney sınırındaki duvarın “bayağı önden, bayağı önden — bayağı, bayağı, bayağı önden” gittiğini övünerek söyledi. Birkaç ay sonra yeni uçak gemilerinin programın önünde yapılacağını vaat etti. Ticaret anlaşmalarının programın önünde tamamlandığını söyledi. Covid salgını sırasında bile ekonominin programın önünde toparlandığını iddia etti; sanki ABD Sovyet tarzı beş yıllık üretim planı uyguluyormuş ve biz onu geçiyormuşuz gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Salgın, Trump yönetiminin meşru bir “programın önünde” başarısına sahne oldu. Ağustos 2020’de başkan “Aşılarımız var,” diye iddia etti. “Çok yakında onlar hakkında okuyacaksınız, bayağı, bayağı programın önünde.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Operation Warp Speed (Işık Hızı Operasyonu) gerçekten de görevi teslim etti ve aşı geliştirme standart süresini birkaç yıl aşarak kritik bir anda olağanüstü bir başarı gösterdi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci döneminde ise programlar değersizleşti ve kafa karıştırıcı hale geldi. Trump, Beyaz Saray balo salonunun inşaatının (biraz daha az tarihi bir başarı) planlar hâlâ değişken görünse bile programın önünde olduğunu vurguladı;. (Pazar gecesi, taze tasarımları göstererek “Mimarlardan yeni aldık bunları,” dedi .Salı günü ise Washington’daki bir federal yargıç inşaatı şimdilik durdurdu.) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şubat başlarında “ekonomimizde olanların” “yıllar önde” olduğunu ve Dow Jones endeksinin 50.000’e “üç yıl önden” ulaştığını söyledi. (Ben şahsen borsa hareketleri programını bir-iki gün önceden almayı çok isterdim.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın “programın önünde” takıntısı, 1980’lerde New York Central Park’taki Wollman buz pistini hızla tamamlamasına kadar uzanıyor; MSNow gazetecisi Philip Bump bunu yazmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bump, Trump’ın başkanlığı sırasında 150’den fazla kez “programın önünde” kriterini kullandığını saymış; gaziler için sağlık hizmetlerini reforme etmekten eğitime kadar her konuda. Dolayısıyla İran’daki savaşın da şimdi programın önünde olması kimseyi şaşırtmamalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump yönetiminin bu savaş için çeşitli zaman çizelgeleri tutarsız oldu. Savaş başladığında başkan “dört-beş hafta” sürebileceğini söyledi; ki şu an tam o noktadayız. Mart ortasında “kemiklerimde hissedeceğim zaman biteceğini” söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">20 Mart’ta Trump, ABD’nin hedeflerine “çok yaklaştığı” için savaşı “yavaşlatmayı” düşündüğünü belirtti. İran Hürmuz Boğazı’nı açmazsa İran’ın enerji santrallerine vurma tehditleri de sürekli değişiyor: Önce 48 saat, sonra beş gün, sonra bir 10 gün daha; öyle ki herhangi bir program ve herhangi bir tehdit anlamsız hale geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Salı akşamı başkan “çok yakında iki-üç hafta içinde ayrılacağız” dedi. Bu, Trump’ın ilk zaman çizelgesini aşmış olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, yönetimin programın gerisinde olduğu anlamına mı geliyor? Hiç de değil. Çünkü Trump aynı zamanda, bir anlamda savaşın “zaten kazanıldığını” da söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçmiş Amerikan savaşları kendi illüzyonlarını yarattı. Vietnam’da ABD yetkilileri sıklıkla düşman ölü sayısını ilerlemenin vekili olarak kullandı: Eğer onlar ölüyorsa, biz kazanıyor olmalıyız. (General William Westmoreland 1967 sonlarında Vietnam’da “tünelin ucundaki ışığı” bu şekilde görmüştü; ancak birkaç ay sonra Tet taarruzu o ışığı hızla söndürdü.) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Afganistan’da yirmi yıl boyunca ilerlemeyi göstermek için her türlü metrik kullanıldı. Birçoğu —örneğin Afgan güvenlik güçlerinin büyümesi ve eğitimi— hayal ürünü çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hegseth, binlerce İran hedefinin imha edildiğini saymayı seviyor; bu taktik bir rapor, stratejik sürüklenmeyi maskeliyor. İran’da program, en esnek illüzyonumuzdur; hedeflerin değiştiği bir savaşta herhangi bir program diğerleri kadar iyidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pazartesi günü Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, Trump’ın “her zaman” savaşın zaman çizelgesinin dört-altı hafta olduğunu söylediğini belirterek, başkanın ilk tahminine bir hafta daha sıkıştırdı. Salı sabahı ise Hegseth, başkanın çelişkili zaman çizelgelerinin kasıtlı bir belirsizlik olduğunu ima etti. “Dört-altı hafta, altı-sekiz hafta, ya da herhangi bir sayı olabilir,” diye açıkladı. “Ama tam olarak ne olduğunu asla açıklamayız.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her ne ise, Hegseth bize ABD’nin savaş hedeflerinde “iyi yolda” olduğumuzu garanti ediyor. Bu bağlamda, “herhangi bir sayı” hafta için “programın önünde” olduğunu iddia etmek, sadece haber döngüsünü yönetme, piyasaları etkileme, “meme” savaşını kazanma ve parçalanan siyasi koalisyonu onarma girişimidir. Bu savaş birkaç gün, hafta veya ay daha sürse de, başkan her zaman onun programın önünde olduğunu iddia edecektir. Kemiklerimde hissediyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Carlos Lozada &nbsp;(New York Times)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makele linki: <a href="https://www.nytimes.com/2026/04/01/opinion/trump-hegseth-rubio-iran-war.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/01/opinion/trump-hegseth-rubio-iran-war.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dis-borcumuz-nasil-azaldi-12985</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Dış borcumuz nasıl azaldı?</h1>
                        <h2>Merkez Bankası’nın yapmış olduğu değişiklikler esas olarak uluslararası standartlarla uyum sağlamayı amaçlıyor. Dolayısıyla rakamlardaki düşüş, borcun gerçekten azaldığı anlamına gelmiyor. Esasen, Hazine borç istatistiklerinde de paralel bir düzenleme yapılmış ve iki kurum eşanlı olarak yeni seri iç ve dış borç istatistiklerini açıklamış olsaydı “borçlar azaldı” şeklindeki yanlış değerlendirmelerin önüne geçilmiş olurdu. Özetle, bu durum illüzyonistlerin kutu içine giren asistanlarını “yok etmelerine” benziyor. Neticede hiçbir şey yok olmuyor. Sadece yer değiştiriyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/dis-borcumuz-nasil-azaldi-1775068511.webp">
                        <figcaption>Dış borcumuz nasıl azaldı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam da İran savaşının başladığı dönemden bu yana rezervler 55 milyar dolar azalmışken, Merkez Bankası’ndan dış borçların da azaldığı haberi geldi. Bu mutlu tesadüfün arkasında ne var acaba? Gelin beraber bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin dış borç verilerini yayınlama görevi Merkez Bankası’na devrolmamış olsaydı, dün, yani 31 Mart’ta, Hazine ve Maliye Bakanlığı 2025 yıl sonu istatistiklerini yayınlayacaktı. Ancak 12 Mart 2026'da yapılan bir açıklama ile Merkez Bankası 31 Mart’ı beklememize gerek kalmadan bu verileri yayınladı.</span></span></p>

<p><img src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*aJ7S7lpXJMsJ2X7Y733GBQ.png" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaynak: Merkez Bankası</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dış borca “sahiplik” ve “miktar” ayarı</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkez Bankası dış borç rakamlarıyla beraber Merkezin Güncesi'nde yayımlanan bir&nbsp;<a href="https://tcmbblog.org/wps/wcm/connect/blog/tr/main+menu/analizler/dis_bors_ve_odemeler_dengesi_istatistiklerinin_derlenmesi_ve_yayimlanmasinda_yeni_donem" rel="noopener ugc nofollow" target="_blank">blog yazısı</a>&nbsp;ile de bu yeni döneme ve yapılan metodolojik değişikliklere ilişkin bilgi verdi. Buna göre IMF’nin “Ödemeler Dengesi ve Uluslararası Yatırım Pozisyonu El Kitabı” ve “Dış Borç İstatistikleri Rehberi” ile uyumlaştırılması kapsamında dış borç istatistiklerinde özetle iki temel değişiklik yapıldı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>I. Yerleşiklik bazı değişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Borçlanma araçlarının sınıflandırılmasında daha önce esas alınan “ihraç edenin yerleşikliği<strong>”</strong>&nbsp;yerine “senedi elinde bulunduranın yerleşikliği” esas alınmaya başladı. Bu teknik ifade tam olarak ne anlama geliyor derseniz, Hazine örneği üzerinden bakabiliriz:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hazine gerek yurt içinde gerekse yurt dışında tahvil ihraç ediyor. Önceki tanıma göre Hazine’nin yurt içinde ihraç ettiği tahviller alıcısının kim olduğundan bağımsız olarak iç borç sayılırken, uluslararası sermaye piyasalarında ihraç ettiği tahviller de aynı şekilde alıcısının kim olduğuna bakılmaksızın dış borç olarak sınıflanıyordu.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, Hazine’nin yurt içindeki tahvil ihraçlarının bir kısmı Türkiye’de yerleşik olmayanlar (yani Türkiye’de ikamet etmeyen ya da ekonomik faaliyette bulunmayan yabancı yatırımcılar) tarafından alındığı gibi, Hazine’nin yurt dışındaki tahvil borçlanmalarının kayda değer bir kısmı da Türkiye’de yaşayan bireysel ve kurumsal yatırımcıların portföyünde bulunuyor.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni sınıflandırmaya göre Hazine’nin yurt içinde ihraç ettiği ancak yabancıların satın aldığı tahviller dış borç sayılıyor. Öte yandan, Türk vatandaşlarının ve şirketlerinin aldığı Hazine’nin yurt dışı tahvilleri de artık iç borç olarak değerlendirildiği için dış borç istatistiklerinde yer almıyor.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>II. Değerleme yöntemi değişti.</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Menkul kıymet (tahvil, sukuk vs.) ihracı yoluyla yapılan dış borçlanmaların istatistiklere hangi değerle yansıtılacağı da değiştirildi. Buna göre, daha önce ihraç tarihindeki anapara değeri (nominal değer) ile gösterilen kayıtlar artık menkul kıymetin piyasadaki güncel değeri üzerinden raporlanacak. Biraz teknik gibi görünse de yine Hazine borçlanması üzerinden ele alacak olursak, yapılan işlem daha kolay anlaşılabilir:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diyelim ki 2023 yılında Hazine yurt dışı piyasada 1 milyar dolar tutarında 5 yıllık bir tahvil ihraç etti. Eski yönteme göre, bu tutar 5 yıl boyunca, yani anapara ödemesinin yapılacağı tarihe kadar borç istatistiklerinde 1 milyar dolar olarak sabit kalıyordu.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan, bu tahviller ikinci piyasada işlem görüyor. Dolayısıyla, arz talep koşullarını etkileyen nedenlere bağlı olarak piyasadaki alım satım fiyatları değişiklik gösterebiliyor. Nitekim, 2023 yılından bu yana yurt içinde ve yurt dışında önemli ekonomik ve siyasi gelişmeler oldu. Bunların Türkiye ekonomisi ve finansal piyasalara yansımalarını gördük. Buna bağlı olarak da Türk tahvillerinin fiyatlarında yükselişler ve düşüşler gözlendi.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapılan yöntem değişikliği ile Hazine’nin bu 1 milyar dolarlık yurt dışı tahvili artık piyasadaki değeri her neyse, o tutar üzerinden istatistiklere yansıyor. Yani bir anlamda 2023 yılında bir fotoğraf çekip 5 yıl boyunca ona bakmak yerine canlı yayın izlemeye geçmiş oluyoruz.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni yönteme göre Türkiye’nin ülke riski arttığı için tahvil fiyatlarının düşmesi durumunda 1 milyar USD tutarındaki borç 900 milyon USD’ye gerilebileceği gibi, tersi olması durumunda da 1,1 milyar USD’ye yükselebilecek.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak işin püf noktası&nbsp;<strong>vade sonu geldiğinde Hazine’nin yine o 1 milyar doları ödeyecek</strong>&nbsp;olması. Ödeme yükümlülüğümüz kuruşu kuruşuna aynı kalıyor. Özetle, istatistiklerdeki veri “<strong>bugün kapatmak istesek kaç para öderiz?”</strong>&nbsp;sorusunun cevabını veriyor.</span></span></li>
</ul>

<h3><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, iç borçlara ne olacak?</span></span></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkez Bankası Türkiye’nin dış borçlarını IMF el kitaplarıyla uyumlu hale getirdi. Bunun sonucu olarak da Türkiye’nin dış borcu Hazine tarafından yayınlanmış olan son dış borç verilerine göre kıyasla 65 milyar dolar azalmış oldu. Bu tutarın 49 milyar doları kamunun dış borcundaki azalmadan kaynaklanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*5BtA7jtXPo8gII5xePkloQ.png" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir anda borcumuzun azalmış olması kulağa hoş geliyor olabilir. Peki, aslında bu 65 milyar doların kaybolmadığını söylesem sizi üzer miyim?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle Merkez Bankası açıklamasının borçlu bazında detayına bakalım. Kamunun borcundaki 49 milyar dolarlık azalışın 39 milyar dolarlık kısmı genel yönetim kapsamındaki kuruluşlardan (esas olarak borcun yüzde 96'sına sahip olan Hazine) kaynaklanıyor. Yani Hazinenin eskiden dış borç olarak sınıflandırılan kabaca 39 milyar dolar tutarındaki borcu yeni yönteme göre iç borç olarak değerlendiriliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette bu 39 milyar doların dış borç istatistiklerinde yer almıyor olması Hazine tarafından ödenmeyeceği anlamına gelmiyor. Dolayısıyla dış borç istatistiklerinden çıkartılan bu tutarın iç borç stokuna ilave edilmesi gerekiyor. Yani, Hazine’nin Eylül 2025'te 182,6 milyar dolar olan iç borcu aslında 221,8 milyar dolar seviyesindeymiş.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç: Borcumuz borç</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkez Bankası’nın yapmış olduğu değişiklikler esas olarak uluslararası standartlarla uyum sağlamayı amaçlıyor. Dolayısıyla rakamlardaki düşüş, borcun gerçekten azaldığı anlamına gelmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Esasen, Hazine borç istatistiklerinde de paralel bir düzenleme yapılmış ve iki kurum eşanlı olarak yeni seri iç ve dış borç istatistiklerini açıklamış olsaydı “borçlar azaldı” şeklindeki yanlış değerlendirmelerin önüne geçilmiş olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle, bu durum illüzyonistlerin kutu içine giren asistanlarını “yok etmelerine” benziyor. Neticede hiçbir şey yok olmuyor. Sadece yer değiştiriyor.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/feminizm-kimin-icin-bati-ve-geride-kalanlar-12984</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Feminizm kimin için: Batı ve geride kalanlar</h1>
                        <h2>Feminizm teoride herkes için, peki ya pratikte? Batı’nın 'beyaz' feminizmi; Filistin’den Mali’ye, Suriye’den Afganistan’a uzanan gerçek acılara gözlerini kapatırken, Doğu’nun kadınlarını sadece 'kurtarılmayı bekleyen çaresiz kurbanlar' olarak resmediyor. Oryantalist bir lensle yaratılan bu 'üstün' ve 'aşağı' kültür ayrımı, kadınların ortak mücadelesini bölerek patriyarkanın ekmeğine yağ sürüyor. Avrupalı aydınların gözündeyse dünya kadınları ikiye ayrılıyor: Batılılar ve geride kalanlar.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/feminizm-kimin-icin-bati-ve-geride-kalanlar-1775058275.webp">
                        <figcaption>Feminizm kimin için: Batı ve geride kalanlar</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Feminizm teoride herkes için elbette, dünyanın her yerindeki kadınlar için. Fakat pratikte bu gerçekten de böyle mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Afganistan, İran, Filistin, Sudan, Yugoslavya, Etiyopya, Irak, Suriye… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Batı’nın “beyaz” feminizmi, ne Mali’deki kadın sünneti sorununun ölümcüllüğüyle ne de savaşın hayatlarını altüst ettiği Filistinli binlerce kadınla ilgilenmiyor. Eğer ben değilsen, aynı benim gibi görünmüyor ve konuşmuyorsan, benden farklı inançlara sahipsen ya da, işte o zaman senin sorunun benim sorunum olamaz diyor; kendini kapalı bir cam fanusa alıp dışarıda bıraktıklarına acıyarak bakmaktan başka bir şey yapmaktan yeriniyor. Gözlerine bir perde çekip yüzünü tek yöne dönmekten aşağı kalır yanı olmayan bir diğer yaklaşım da Doğu’nun kadınlarını çaresiz birer kurban olarak resmetmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Oryantalist ve çağdışı perspektifiyle Batının gözünde; Doğu gizemli, egzotik, mistik, geri kalmış, mağdur ve mağrur, kurtarılmayı bekleyen bir “feminenlik” ile vardır. Gelişmiş ve modern Batılı feministler; dini, kültürü ve toplumun erkekleri tarafından baskılanmış Doğulu kadınlarını kurtarmayı adeta bir şova dönüştür, bunu yaparken feminizme farklı katkılar sağlayacak potansiyele sahip İslamcı feminizm, postkolonyal feminizm gibi pek çok bireyleşme çabasını gölgede bırakır. Tarihi sorumlulukları, geçmişin günümüzde hala sahip olduğu yıkıcı etkileri, kültürel farklılıkları görmezden gelen bu yaklaşımla özellikle Orta Doğu ve Afrika’da feministliğin kabul görmesi zorlaşır. Feminizm, kadınlar arasında teori bazında yayılsa dahi isim itibariyle “feminizm” Batının dünyanın geri kalanına dayatmaya çalıştığı ve üstünlük söyleminden gelen yabancı bir kavram olarak kalır. Kadınlar cinsiyet ayrımcılığına karşı; <span style="background-color:white">eşit hak, fırsat ve özgürlüklere inanan feminist söylemlere sahip olsalar dahi kendilerine “feminist”” demekten kaçınabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">“Doğu”’da kadının var olma davası, yaşlı bir çınarın köklerinin toprağı sardığı gibi yaşamın her yanını sarmıştır aslında. Ayrışmanın hiçbir faydasının olmadığı yerlerde, kadınların eşitlik ve haklar için savaşmaktan önce hayatta kalabilmesi gereken yerlerde, Batı’nın ayrıcalıklı bakışıyla kadınları eğitimli ya da eğitimsiz, şehirli ya da kırsal, Müslüman ya da Hristiyan, zengin ya da yoksul diye ayırmak ve ona göre “değerlerine” karar vermek tam da patriarkanın ekmeğine yağ sürmek değil de nedir? Böl, parçala ve yönet. Aynı amaç uğruna yol yürüyen insanların dikkatini birbirlerinden aslında ne kadar farklı olduklarına çekerek, bu farklılıkların bir güç değil de zayıflık oluşturduğu fikri; Batılı feminizm hiyerarşisine sinsice yerleşir. <span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Batı kadını özgür ve moderndir, Doğu kadınıysa bastırılmış ve gelenekseldir, böylelikle oryantalist lense sahip Batı feminizmi içinde "üstün" ve "aşağı" kültür ayrımı yaratılır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Kadın olmak, kadın kalmak, kadın ölmek… Hayat mücadelesinde milyonlarca kadının özgür ve eşit bir birey olarak kabul görme savaşının kesiştiği ideoloji: feminizm. Toplumda kadının adı yoktur; kaderleri ise incecik, görünmez bir iple birbirine bağlıdır. Erkek egemen düzenin yıkılışı da şüphesiz, görmezden gelinen ve değersizleştirilen, “kurban” rolündeki bu bir avuç kadının elinden olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Kadınların karşılaştığı cinsiyetçi söylem ve davranışlar, tek başına ve çevresinden bağımsız ele alınabilecek şeyler değildir. Bu sorunu çözmek ise arkasındaki derin ve toplumsal olarak da içselleşmiş sistematik şiddeti anlamaktan geçer. Sistematik şiddet, iyileşmesi en sancılı süreçlerdendir. Ciddi kararlılık, çaba, maddi ve manevi dayanıklılık gerektirir. Kadınların sürekli olarak maruz kaldığı hak ihlalleri; sistematik, kurumsallaşmış şiddetin ayrımcılık ve artık sorgulanmayan, normalleşmiş dışlanmayı telafi edebilmenin ve değiştirebilmenin uzun vadede gerektirdiği şey halkın aşağıdan yukarıya getireceği köklü bir değişimdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Kendini “gelişmiş” ve “uygar” olarak tanımlayan küresel güç merkezleri, bulundukları coğrafyalardan çekilirken geride çoğu zaman sadece fiziksel bir yıkım değil; parçalanmış toplumlar, derinleşmiş eşitsizlikler ve belirsizlik içinde yaşamaya zorlanan milyonlar bırakıyor. Savaşların, soykırımların ve müdahalelerin ardından siviller, özellikle de kadınlar ve çocuklar, şiddetin, yoksulluğun ve güvencesizliğin ağır yükünü taşımak zorunda kalıyor. Benzer şekilde konu cinsiyet eşitliği ve feminizm olduğunda da Batı, birilerini geride bırakmaktan çekinmiyor. Evrensel değerleri vurgularken, bu ideallerin pratikte herkese eşit şekilde ulaşmadığını; bazı grupların görünmez kılındığını ya da geride bırakıldığını görmek mümkün. Feminizm; savundukları itibariyle ayrıştırmaz ve her kesimden insanı dil, din, ırk, yaş, cinsel yönelim gözetmeden kucaklar. Avrupalı aydınların gözündeyse dünya kadınları ikiye ayrılıyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Batılılar ve geride kalanlar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iranin-rasyonel-hurmuz-politikasi-12983</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran’ın rasyonel Hürmüz politikası</h1>
                        <h2>Hürmüz Boğazı İran için bir 'intihar kapağı' mı, yoksa küresel enerji vanasını yöneten rasyonel bir kaldıraç mı? Tahran'ın dünyayı karşısına almak yerine 'seçici baskı' uygulayarak ABD koalisyonunu içeriden parçalayan, ambargoyu delen ülkelere ödül vadeden ve enerji silahını cerrahi bir titizlikle kullanan 'gri alan' stratejisinin anatomisi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iranin-rasyonel-hurmuz-politikasi-1775057939.webp">
                        <figcaption>İran’ın rasyonel Hürmüz politikası</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın Hürmüz Boğazı bağlamında rasyonel politikası, öncelikle <strong>elindeki stratejik kaldıraçları maksimize etmek</strong> üzerine kuruludur. Hürmüz, dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği kritik bir güzergâhtır ve İran, bu geçişi kontrol ederek küresel enerji piyasaları üzerinde ciddi etki yaratmaktadır. ABD’nin “herkes kendi petrolünü alsın, biz yokuz” yaklaşımı, İran için bir fırsat olarak değerlendirilebilir; çünkü bu durum, ABD’nin güvenlik ve baskı yükünü müttefiklerine bırakması anlamına gelir ve İran’a manevra alanı tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rasyonel bir İran stratejisi, ülkeleri ayrıştırmak üzerine kuruludur. ABD ile birlikte hareket etmeyen ülkelerden bazıları tarafsız kalacak, bazıları ise İran’a karşı cephe almayacaktır. Bu bağlamda İran, <strong>“bana karşı değilsen sana karşı değilim”</strong> ilkesini uygular; böylece ABD koalisyonunu parçalamak ve tarafsızları kendi yanında tutmak mümkün olur. Tüm dünyayı hedef almak yerine, seçici baskı uygulamak stratejik olarak daha kârlıdır ve diplomatik manevra alanını artırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Enerji silahını kullanma şekli de rasyonel davranış açısından kritik öneme sahiptir. İran, Hürmüz Boğazı’nı tamamen kapatmak yerine, belirli ülkelere petrol akışını kısıtlayabilir veya sigorta ve güvenlik maliyetleri üzerinden baskı kurabilir. Bu, küresel fiyatları artırırken İran’ın hedeflediği ülkeler üzerinde ekonomik baskı yaratır, fakat uluslararası tepkiyi minimize eder. Böylece İran, <strong>maksimum ekonomik ve siyasi faydayı minimum riskle</strong> elde edebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, gri alan stratejilerini de tercih edebilir. Tanker tacizi, siber saldırılar veya bölgesel vekil aktörlerin kullanılması gibi yöntemlerle doğrudan savaş riskini artırmadan ABD ile hareket etmeyen ülkeler üzerinde baskı oluşturabilir. Bu hibrit yaklaşım hem esnek hem de maliyet-etkin bir çözüm sağlar; enerji akışını tamamen durdurmadan siyasi ve ekonomik avantaj üretir. Böylece İran, krizleri yönetmede ve uluslararası pazarlık masasında elini güçlendirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin uyguladığı ambargoyu kaldıran ülkelere Hürmüz Boğazı’nı açma teklifi ise İran için ekstra bir diplomatik ve ekonomik avantaj sağlar. Bu, bir <strong>ödül-mekanizması</strong>dır: ülkeler ambargoyu görmezden gelerek veya kendi petrol ilişkilerini İran ile sürdürerek doğrudan fayda elde eder. Aynı zamanda ABD’nin koalisyonunu parçalama stratejisine hizmet eder; ambargoya uymayan veya tarafsız kalan ülkeler, İran ile pozitif ekonomik ilişkiler kurarken ABD’nin pozisyonunu zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, İran’ın en rasyonel politikası, <strong>seçici baskı uygulamak, gri alan stratejileri kullanmak ve ABD ambargosunu kaldıran ülkelere Hürmüz’ü açma teklifi sunmaktır</strong>. Bu yaklaşım, İran’ın küresel etkisini maksimize ederken riskleri minimize eder ve ABD koalisyonunu zayıflatma hedefini destekler. Enerji akışını tamamen durdurmak yerine stratejik bir kontrol mekanizması kurmak, İran’ın hem diplomatik hem ekonomik hem de jeopolitik kazancını artıran bir yöntem olarak öne çıkar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/zorla-calistirmanin-izleri-neuaubingde-hafiza-insan-ve-sessiz-taniklik-12981</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Zorla çalıştırmanın izleri: Neuaubing’de hafıza, insan ve sessiz tanıklık</h1>
                        <h2>Münih'in modern binaları arasında unutulmuş bir 'hafıza durağı': Zwangsarbeitslager Neuaubing. Nazi Almanyası'nın milyonları köleleştiren devasa çarkının içinde, Hollandalı genç Jan Bazuin’in günlüğüyle yükselen sessiz çığlığı... Bir zamanlar gözyaşı ve zorunlu emeğin hüküm sürdüğü barakalarda bugün yankılanan çocuk sesleri, tarihin en ağır yüklerinden biriyle; hatırlamanın ahlakıyla bizi baş başa bırakıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/zorla-calistirmanin-izleri-neuaubingde-hafiza-insan-ve-sessiz-taniklik-1775057680.webp">
                        <figcaption>Zorla çalıştırmanın izleri: Neuaubing’de hafıza, insan ve sessiz tanıklık</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Zwangsarbeit”… Almanca bir kelime; fakat taşıdığı anlam, bir dilin sınırlarını çoktan aşmış durumda. Zorla çalıştırma… İnsan iradesinin kırıldığı, bedenin bir araca, hayatın ise bir sayıya indirildiği bir düzen. Çoğu insan için bu kavram doğrudan Adolf Hitler ve II. Dünya Savaşı ile özdeşleşir. Oysa tarih, bu karanlık pratiğin yalnızca bir döneme değil, insanlığın güç ve iktidar ilişkileriyle örülü uzun yolculuğuna ait olduğunu fısıldar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de inkâr edilemez bir gerçek vardır: II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası, zorla çalıştırmayı eşi benzeri görülmemiş bir sistematiklik ve kapsamla uygulamış, milyonlarca insanı devasa bir makinenin dişlileri hâline getirmiştir. Örneğin Münih’teki Dachau Toplama Kampı’nın ana giriş kapısına demir harflerle işlenmiş olan “Arbeit macht frei” (çalışmak özgürleştirir) sözleri, artık dünyanın her yerinde Hitler Almanyası’nın zorunlu düzenini anlatmaya yetmektedir…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-01%20at%207_56_26%20AM%20(2).jpeg" style="height:378px; width:300px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve insanlık tarihindeki bu büyük acının izlerine, Dachau Kampı’na yalnızca on kilometre uzaklıkta, Münih’in batısında, adeta kaderine terk edilmiş gibi sessizce duran bir yerde daha rastlanır: Zwangsarbeitlager Neuaubing.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burayı önemli kılan şey şudur: Burası yalnızca bir kamp değildir. Burası, unutulmak istenenle hatırlanmak zorunda olanın kesiştiği bir kavşak; bir hafıza mekânıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir Günlüğün Sessiz Çığlığı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1945 yılının başı…<br />
Savaş tüm şiddetiyle Avrupa’da sürmektedir. Yavaş yavaş son demler hissedilse de, hayatlar hâlâ dallarından koparılmaya devam eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jan Bazuin…<br />
Henüz 19 yaşında bir genç. Hollandalı… Hayalleri var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne var ki bir gece, bu hayallerinden koparılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rotterdam’dan bir trene bindirilir. Lokomotifin sesi dışında hiçbir şey duymaz. Konuşması ve soru sorması yasaktır. Saatler süren bir tren yolculuğu… ama bu bir yolculuk değil, bir koparılıştır. Ailesinden, şehrinden, gençliğinden, hayallerinden…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu uzun yolculuğun ardından Münih’e getirilir ve Neuaubing’deki III. Alman İmparatorluğu demiryolu atölyesi kampına yerleştirilir. Orada çalışır. Daha doğrusu, zorla çalıştırılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jan Bazuin artık bir savaş tutsağı ve zorunlu iş kölesidir…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalışma koşulları son derece ağırdır. Farklı ülkelerden insanların bir araya sıkıştırıldığı, katı kurallarla çevrili bir zorunlu çalışma kampı: Neuaubing…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kampta bulunanlar hayatta kalmak için direnir. Ama Bazuin’in en güçlü direnişi ne ellerindedir ne de bedeninde. Kalemindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tuttuğu günlükte büyük ve iddialı cümleler yoktur. Tarihi değiştirme iddiası taşıyan sözler de… Tam da bu yüzden yazdıkları gerçektir. Çünkü onun satırlarında tarih, bir insanın midesinde hissedilen açlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabahları verilen soğuk, neredeyse içilemeyecek kadar sulu kahve…<br />
Öğlenleri dağıtılan, neredeyse hiçbir besin değeri olmayan bulaşık suyuna benzer çorbalar…<br />
Ve Barakalar…<br />
Barakalar soğuktur.<br />
Hep soğuk…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Koşullar ağırdır.<br />
Her saat başı bağıran üniformalı askerler ve yankılanan komutlar:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arbeit!<br />
Arbeit macht frei!<br />
(Çalış!<br />
Çalışmak özgürleştirir!)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açlık yalnızca fiziksel değildir. İnsan açken düşünemez. Hayal kuramaz. Umut bile bir lükse dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Disiplin, kontrol, korku… Ama en çok da görünmezleşme…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zorla çalıştırılan insan yalnızca emeğini değil, kimliğini de kaybeder.<br />
Bazuin’in günlüğü işte bu kaybın kaydıdır.<br />
Ve aynı zamanda ona karşı sessiz, ama sonradan tarihe geçecek bir direniştir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing: Sessizliğin İçinde Bir Yürüyüş</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hafta sonu Neuaubing’de bulunan bu yere doğru yola çıktım. Modern binaların arasından geçerek… Gündelik hayatın olağan akışı içinde…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlara soruyorum: “Zwangsarbeiterlager nerede?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Omuzlar silkiliyor. Bilmiyorlar.<br />
Kimi ise sanki suçüstü yakalanmış gibi yanıt vermeden hızla uzaklaşıyor. Unutmak, bazen hatırlamaktan daha kolaydır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci Dünya Savaşı’nda zorunlu çalıştırma kampına yalnızca birkaç yüz metre mesafede, 1960’larda “Gastarbeiter” olarak gelenlerin çocuklarının işlettiği döner dükkânları ve süpermarketler var. İçeri girip kampın yerini soruyorum. Böyle bir yer bilmediklerini söylüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Az ileride bir spor tesisinin girişinde küçük bir tabela: FC Kosova… Yani Kosova Futbol Kulübü…<br />
Daha dün sayılabilecek bir zamanda, 1990’larda Kosova ve Bosna’da yaşanan acılar geliyor aklıma…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karmaşık duygularla sokakları geçerken bir tabela dikkatimi çekiyor: Mahatma Gandhi Meydanı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-01%20at%207_56_26%20AM%20(1).jpeg" style="height:166px; width:300px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mahatma Gandhi…<br />
“Tuz özgürleştirir” diyerek yola çıkan ve Hindistan’ı sömürgeden kurtaran bir figür…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing’deki zorunlu çalışma kampının hemen yanı başında…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yürümeye devam ediyorum. Yüksek binaların arasından geçerek…<br />
Alana yaklaştıkça, bir zamanlar yöneticiler için yapılmış, bugün ise sıradan insanların yaşadığı yapıların arasından ilerliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çıkmaz sokağın sonunda, ağaçların gölgesine sinmiş kamp alanına doğru yürüdüm.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve sonra…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zamanın dışına düşmüş gibi duran barakalar çıktı karşıma.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yorgun…<br />
Sessiz…<br />
Ama hâlâ ayaktalar.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mekânın İçindeki Dönüşüm</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Girişte bir adamla karşılaştım. Başında Bavyera fötr şapkası, elinde odunlar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Burası mı?” diye soruyorum.<br />
“Evet,” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görevli değil.<br />
Bir müzisyen.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de hikâyenin en çarpıcı anı burada başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bu barakalar,” diyor, “eskiden insanların zorla tutulduğu, gözyaşı döktüğü yerlerdi. Şimdi biz burada sanat yapıyoruz.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir zamanlar 400 kişi için yapılmış bir mekânda 1600 insanın üst üste yaşadığını anlatıyor. Bugün ise aynı mekânda müzik var. Ritim var. Resim, heykel, çocuk sesleri var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir baraka çocuk yuvasına dönüşmüş. Bahçede salıncaklarda kahkaha atan çocuklar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişte gözyaşlarıyla ıslanan bu mekânda şimdi masum kahkahalar yankılanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kamp alanı tarihin en ağır yüklerinden birini taşıyor: Aynı mekânda hem acı hem neşe olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bu, acının yok olduğu anlamına gelmez.<br />
Sadece dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman…</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mekânın Hafızası</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ağaçların arasında yürürken yerdeki yaprakların üzerinde ilerliyorum.<br />
Sonbahardan kalma, ama baharla birlikte yeniden yeşeren izler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğa unutmaz. Toprak da…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her adımda bir hikâyenin üzerinden geçiyorum aslında. 1600 bitmeyen hikâye…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barakaların kapısını araladığımda burnuma gelen rutubet kokusu, yalnızca nem değil; geçmişin ta kendisidir…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Duvarlar konuşmaz.<br />
Ama sessizlikleriyle çok şey anlatırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Büyük Tarih ve Küçük İnsan</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing kampı 1942’de kuruldu.<br />
Yaklaşık 1600 zorunlu işçi burada yaşadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha geniş ölçekte bakıldığında ise Nazi Almanyası’nda yaklaşık 13 milyon insan zorla çalıştırıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bir sayıdır. Ama insan sayılarla hatırlanmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, hikâyelerle hatırlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu yüzden Bazuin’in yıllar sonra bulunan günlüğü önemlidir.&nbsp; Çünkü o, “13 milyon”un içindeki bir sestir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zorla çalıştırma yalnızca Nazi dönemine ait değildir. Tarih boyunca, savaşın olduğu her yerde ortaya çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Osmanlı-Avusturya savaşları sonrasında esir alınan askerlerin Avrupa’da zorla çalıştırıldığı bilinir. Bugün Bavyera’da geçen bazı yer isimleri—Türkenfeld, Türkenheim, Türkenbad, Türkenstraße— bu karşılaşmaların izlerini taşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu önemli bir gerçeği gösterir: Zulüm, milliyet seçmez. Güç neredeyse, sömürü de orada olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hatırlamanın Ahlakı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Zwangsarbeiterlager Neuaubing, bir “Erinnerungsort”, yani bir anı mekânı olarak yeniden düzenlenmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yalnızca bir restorasyon değildir.<br />
Bu, bir yüzleşmedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü hatırlamak yalnızca geçmişi bilmek değildir. Aynı hataların tekrarlanmaması için sorumluluk almaktır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplumsal Hafıza ve Umut</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jan Bazuin’in günlüğü bize şunu öğretir: İnsan, en zor koşullarda bile anlatmaya ihtiyaç duyar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü anlatmak, var olmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing ise bize başka bir şey söyler: Mekânlar da hatırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de en önemlisi: Acının yaşandığı yerlerde bir gün çocukların gülmesi mümkündür. Neuaubing’de olduğu gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bu gülüş, ancak hafıza korunursa anlamlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Unutulan acı tekrarlanır. Hatırlanan acı ise insanlığı değiştirir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ozgur-dunyanin-lideri-oldugunu-bosverin-trump-yasli-babaniz-olsaydi-araba-anahtarlarini-ondan-ne-zaman-alirdiniz-12980</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:25:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Özgür dünyanın lideri olduğunu boşverin; Trump yaşlı babanız olsaydı araba anahtarlarını ondan ne zaman alırdınız?*</h1>
                        <h2>Kamu John F. Kennedy’nin Küba füze krizi sırasında doktorunun ona amfetamin ve steroid kokteyli verdiğini ölümünden sonra öğrendi; tıpkı Britanyalıların Winston Churchill’in ağır alkolik olduğunu ve o zamanki ABD başkanı Franklin D. Roosevelt’in bunu kabinesinde bahsettiğini zamanında bilmediği gibi, ya da Harold Wilson’ın Downing Street’teki son günlerinde muhtemelen demansın başlangıcını yaşadığı gibi</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ozgur-dunyanin-lideri-oldugunu-bosverin-trump-yasli-babaniz-olsaydi-araba-anahtarlarini-ondan-ne-zaman-alirdiniz-1774992447.webp">
                        <figcaption>Özgür dünyanın lideri olduğunu boşverin; Trump yaşlı babanız olsaydı araba anahtarlarını ondan ne zaman alırdınız?*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donald Trump’ın bilişsel yetenekleri inanılmaz. O kadar inanılmaz ki! O kadar harika! Kendisinden başka bahsedebileceğiniz herhangi bir aptal başkan adayından çok daha iyi, en azından Trump’ın kendisi böyle söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta bir kez daha övünerek, “birçok insan için çok zor bir test” dediği şeyi tekrar tekrar tam puanla geçtiğini anlattı. (Tahmin edildiği üzere, yaşlılarda hafif bilişsel bozukluk için kullanılan bir tarama aracı kastediliyor.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, özgür dünyanın 79 yaşındaki lideri yakın zamanda bir kabine toplantısında, savaşın ortasında, Sharpie kalem şirketinin başkanı ile yaptığı sözde bir sohbeti uzun uzun anlatmaya daldı; şirket ise böyle bir kaydın olmadığını söyledi. Ve Japon başbakanının endişeli bakışları önünde bir basın toplantısında Pearl Harbor hakkında şaşırtıcı bir şaka yaptı. Hormuz Boğazı’na “Trump Boğazı” dedi, sonra da “bende kaza diye bir şey yoktur, tamamen kasıtlıydı” diye ekledi. </span></span></p>

<div style="page-break-after:always"><span style="display:none">&nbsp;</span></div>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama her neyse, zihinsel durumu harika. En harikası! Ancak, sadece tartışma amacıyla varsayalım ki öyle değil. Amerikalıların %61’inin (Reuters-Ipsos anketine göre) başkanlarının yaşla birlikte daha tutarsız hale geldiğini düşünmesi ve %56’sının (Washington Post için yapılan son anket) artık mevcut zorluklarla başa çıkacak zihinsel keskinliğe sahip olmadığını düşünmesi yanlış değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tıpkı 80lerindeki Joe Biden’da yaptıkları gibi, milyonlarca Amerikalı televizyon ekranlarından bir şey hissetti; bu şey, başkanlarının Orta Doğu’da binlerce genç askeri potansiyel ölüme gönderme kapasitesini gerçekten etkiliyordu — klinik bir teşhis olup olmadığına bakmaksızın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onların, dünyanın dört bir yanındaki sayısız insanın hayatının, yargısı bu işe tamamen uygun olmayabilecek birinin elinde olduğundan şüphe etmekte haklı olduğunu hayal edin. Buna, çiftçiler yeterli gübreyi (şu anda ciddi şekilde bozulmuş Körfez gaz endüstrisinin önemli bir yan ürünü) alamayıp gıda yetiştiremezse akut açlık riski altında olan tahmini 45 milyon kişiyi de dahil edin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hipotetik olarak, sistemin seçilmiş bir başkanın iradesine karşı çıkması için ne gerekirdi? Bu konunun, bahis bu kadar yüksekken kamuoyunda tartışılması çok hassas bir konu haline gelmesi garip. ABD’nin bir başkanın yoldan çıkmasını engellemek için denetim ve denge mekanizmaları var ama hiçbiri demir gibi sağlam değil. Nihai güvence, savaş ilan etmeden önce Kongre’nin onayını almak; bu, çatışmayı bitirebilir ve gelecekte belki Grönland veya Küba üzerine diğerlerini önleyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Trump, Kongre onayı olmadan Orta Doğu’ya neredeyse 10.000 asker konuşlandırmaya hazır hale geldi ve bu kadar büyük sayılar çatışmada kendi momentumlarını yaratabiliyor (gerçi Trump, İran’ın petrol endüstrisinin merkezi olan Kharg Adası’nı alma konusunda blöf yapıyor olabilir ama İranlılar da bunu bilmiyor olabilir). </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetçi Parti’nin yüzeyinde nihayet alarma dair dalgalar kırılıyor; geçen hafta milletvekillerine yapılan gizli brifingden sonra Güney Carolina temsilcisi Nancy Mace, kendilerine verilen askeri hedeflerin seçmenlere verilenlerle aynı olmadığını uyarısı ile çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama şimdilik Wall Street, Washington’dan daha güçlü bir frenleyici etki yaratıyor gibi görünüyor; tüccarların, piyasalar ne kadar düşerse Trump’ın geri adım atacağı konusunda kendi formüllerini geliştirdiği rapor ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her şey başarısız olursa, 25. Madde uyarınca başkan, başkan yardımcısı ve kabinenin çoğunluğu onun göreve uygun olmadığını kabul ederse yetkileri askıya alınabilir. Ama pratikte bu, genellikle sadece başkanın rızasıyla ve kısa süreliğine uygulanır . Örneğin George W. Bush ameliyat altında anestezi aldığında olduğu gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD başkanlarının düzenli olarak yaptırdığı tıbbi kontroller bile tam şeffaflık garantisi vermiyor; Biden’ın zayıflığının gerçek boyutu, ikinci dönem için adaylıktan vazgeçtikten sonra ortaya çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerikalılar onun isimleri unutma veya kamuda kafası karışmış görünme eğiliminden şüphelenmeye başlamıştı ama gazeteciler Jake Tapper ve Alex Thompson’ın 2025’te yayınlanan “Original Sin” kitabına kadar doktorlarının ona tekerlekli sandalyeye ihtiyaç duyabileceği konusunda uyardığını bilmiyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer şekilde, kamu John F. Kennedy’nin Küba füze krizi sırasında doktorunun ona amfetamin ve steroid kokteyli verdiğini ölümünden sonra öğrendi; tıpkı Britanyalıların Winston Churchill’in ağır alkolik olduğunu ve o zamanki ABD başkanı Franklin D. Roosevelt’in bunu kabinesinde bahsettiğini zamanında bilmediği gibi, ya da Harold Wilson’ın Downing Street’teki son günlerinde muhtemelen demansın başlangıcını yaşadığı gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pratikte anayasal güvenceler, liderin yakın çevresinin yani genellikle onu iktidarda tutmak için her şeyi yapmaya kararlı insanların patronlarını en savunmasız anını kamuoyuna açıklama kararlılığı kadar güçlüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fiziksel veya zihinsel olarak tökezleyen bir lider hakkındaki gerçeği potansiyel sonuçlar bu kadar ağırken neden gizlesinler ki,? Korku bariz cevap: misilleme korkusu, etki kaybı korkusu veya kriz ortasında gerçeğin ortaya çıkması halinde kamuoyunda panik korkusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama daha az bariz bir cevap, siyasi siperlerde uzun yıllar hizmet etmenin yarattığı şiddetli sadakat ve koruyuculuk duygusu, hatta sevgidir. Eğer bunu yaşlı ebeveynlerinin hafızası yavaş yavaş bozulmaya başlayan birinin çocuğu olarak okuyorsanız, ilk “bir şeylerin değiştiğine dair” rahatsız edici içgüdüden nihai kesin tıbbi teşhise kadar geçen sürenin ne kadar uzun olduğunu, arada kaç uykusuz gece olduğunu bilirsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten hâlâ araba kullanmalı mı, yoksa yoldaki herkes için tehlike mi oldu? Kendi parasını yönetmesi güvenli mi, yoksa vekaletname konusunda rahatsız edici bir konuşma yapma zamanı mı geldi? Çok erken müdahale edip incinmiş ve öfkeli bir 80’lik insanın topuklarını yere vurmasına neden olma korkusu, hâlâ araba anahtarlarını almayı düşünüp dururken birini ezmeleri halinde suçun sizin olacağı endişesiyle çatışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama siyasi liderler söz konusu olduğunda, duygusal ikilemleri aşmak için tam da bu yüzden anayasal güvenceler vardır. Çünkü onlar olmadan hepimiz potansiyel olarak bir süper gücün hızlanan kamyonunun yolcuları oluruz: arka koltuktan çaresizce izlerken sürücünün yolun her tarafında yalpaladığını görürüz ve çarpmadan önce ne kadar yaklaşmamız gerektiğini merak ederiz ta ki biri konuşana kadar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:#fef9f5"><span style="color:black">* </span><span style="color:#121212">Gaby Hinsliff (The Guardian)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:#fef9f5"><span style="color:#121212"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:#fef9f5"><span style="color:#121212"><strong>Makale linki: </strong>https://www.theguardian.com/commentisfree/2026/mar/30/donald-trump-leader-of-the-free-world-president-safeguards </span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:48px">&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bay-trump-churchillin-olumcul-hatasina-dusme-12979</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bay Trump; Churchill’in ölümcül hatasına düşme</h1>
                        <h2>Başkan Trump için seçim, ya askeri bir kumar ya da İran’ın boğaz (dolayısıyla küresel enerji piyasaları) üzerindeki kontrolüne boyun eğmek arasında olmak zorunda değil. ABD, Türk tarihinden bir sayfa alıp müzakereye dayalı bir denizcilik anlaşması için bastırabilir ve 1936 MontröSözleşmesi’nden ilham alabilir</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bay-trump-churchillin-olumcul-hatasina-dusme-1774986623.webp">
                        <figcaption>Bay Trump; Churchill’in ölümcül hatasına düşme</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Trump’ın İran’a karşı yürüttüğü savaşta başarı, artık büyük ölçüde Washington’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açıp açamayacağına, küresel ekonomik çöküşü önleyip önleyemeyeceğine ve başka bir bitmeyen savaştan kaçınıp kaçınamayacağına bağlı görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk tarihine bakmak, bu hayati su yolunu nasıl ele alacağımız konusunda hem bir uyarı hem de bir yol gösterici sunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın fiilen kapattığı ve Basra Körfezi’nden geçen petrol akışını keskin şekilde azaltan bu su yolu için özellikle Çanakkale Boğazı’ndan bazı dersler çıkarılabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı dünyanın enerji iletiminde en kritik noktalarından biri olmaya devam ediyor; çünkü küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birini ve küresel sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık beşte birini taşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu yüzden sorunu askeri yolla çözme dürtüsü tehlikeli. Kağıt üzerinde böyle kritik boğazlar, özellikle rakibine karşı ezici teknolojik ve askeri üstünlüğe sahip bir süper güç için yanıltıcı bir basitlik hissi yaratabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington’daki savaş planlamacıları için dar bir geçit, kuvvet kullanarak aşılması gereken teknik bir sorun gibi görünebilir. Oysa stratejik su yolları asla&nbsp;&nbsp; coğrafi darlıklardan ibaret değildir; egemenlik ve güç dengesinin sınavıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">I. Dünya Savaşı sırasında İngilizler ve Fransızlar, o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolündeki Çanakkale Boğazı’ndan geçmeye çalıştıklarında bu gerçeği acı şekilde öğrendiler. 1915-16’daki Gelibolu Kampanyası (boğaz boyunca uzanan yarımadadan adını almıştır), Deniz Kuvvetleri Bakanı Winston Churchill’in fikriydi. Osmanlılar Almanya’nın yanında savaşa girmişti ve zayıf görünüyordu. Britanya’nın planı, boğazı açmak, Osmanlıları savaştan çıkarmak ve Rusya’ya giden ikmal yollarını rahatlatmaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu senaryo yerine kampanya, Müttefikler için savaşın en kanlı felaketlerinden biri haline geldi; 130.000’den fazla asker öldü — yaklaşık 44.000 Müttefik ve en az 86.000 Osmanlı askeri — ve Churchill görevini kaybetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türklerin hafızasında Gelibolu, ulusal doğuşun hikâyesidir. Daha sonra modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk olacak Osmanlı subayı Mustafa Kemal, boğazların savunmasında adını duyurdu. “Çanakkale geçilmez” sloganı hâlâ güçlü bir şekilde gündemdedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İngilizlerin yenilgisi aynı zamanda Osmanlıların, Rusya’nın Akdeniz’e açılan tek sıcak su çıkışını (tahıl ihracatı ve askeri yardım için) bloke etmesine yol açtı. Bu durum Rusya’daki ekonomik ve askeri krizi derinleştirdi, 1917’de Romanov hanedanının çöküşünü ve Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesini hızlandırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı zorla açma girişimi askeri uzmanlara göre riskli bir plan. İran, asimetrik savaş avantajlarını kullanabilir; boğazı mayınlayarak, drone, füze ve küçük tekne&nbsp; saldırılarıyla dar bir su yolunda üstün bir donanma için bile mücadeleyi çok pahalı hale getirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Başkan Trump için seçim, ya askeri bir kumar ya da İran’ın boğaz (dolayısıyla küresel enerji piyasaları) üzerindeki kontrolüne boyun eğmek arasında olmak zorunda değil. ABD, Türk tarihinden bir sayfa alıp müzakereye dayalı bir denizcilik anlaşması için bastırabilir ve 1936 Montreux Sözleşmesi’nden ilham alabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu belge, modern Türkiye’nin temelini oluşturur ve bu kritik su yolunun açık kalmasını sağlarken, onu kontrol eden devletin egemenlik ve güvenlik kaygılarını da tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yüzyılın büyük bölümünde ve 20. yüzyılın başlarında boğazların kontrolü, Rusya’nın emperyal hırslarının ve Avrupa büyük güç rekabetinin merkezinde yer alıyordu. I. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası denetim altında serbest geçiş ve silahsızlandırma rejimini kabul etti. Ancak 1930’ların ortalarında Avrupa yeniden silahlanıyor, kolektif güvenlik eriyor ve Türkiye hem Sovyetler Birliği hem de Faşist İtalya’dan artan baskının korkusunu hissediyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara, kendi varlığını feda etmeden güvenli geçişi garanti edecek yeni bir sözleşme için bastırdı. Böylece 10 ülkenin (Fransa, Britanya, Sovyetler Birliği, Türkiye ve diğer Karadeniz ülkeleri dahil) imzaladığı Montrö Sözleşmesi ortaya çıktı. Montrö, barış zamanında ticari gemiler için serbest geçişi korurken Türkiye’ye boğazlar üzerindeki egemenliğini geri verdi. Ayrıca savaş zamanında savaş gemilerine kısıtlama getirme konusunda Türkiye’ye daha fazla takdir yetkisi tanıdı ki Ankara bunu Ukrayna savaşının başında Rus filosunun Karadeniz’e erişimini kısıtlamak için kullandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani Montrö dünyaya açıklık ile egemenlik arasında kurallara dayalı bir uzlaşmaydı: Ticareti hareket halinde tutarken, su yolunu kontrol eden devletin kendi güvenliğini göz ardı edemeyeceğini kabul ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu model, İran’la görüşmelerde faydalı bir ders ve belki de bir çıkış yolu sunuyor; ancak Montrö doğrudan kopyalanıp Hürmüz’e uygulanamaz. Türkiye 1936’da barış zamanında mevcut uluslararası rejimi revize ediyordu; Hürmüz ise aktif bir savaşın içinde yer alıyor. Coğrafya da daha karmaşık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çanakkale tek bir devlet (Türkiye) tarafından kontrol ediliyor. Hürmüz ise İran ve Umman arasında yer alıyor; ana seyir hatları büyük ölçüde Umman sularında. Hürmüz için bir Montreux versiyonu çok spesifik olmalı: Ticari gemilere saldırı yok, transit hatlarının mayınlanmaması, deniz kuvvetleri arasında çatışmayı önleyecek kurallar, savaş zamanında Körfez dışı devletlerin savaş gemilerine kısıtlama getirilmesi gibi hükümler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca uyumu izleyecek bir dış mekanizma Umman, Birleşmiş Milletler veya küçük bir Arap Körfezi ülkeleri temas grubu aracılığıyla olmalı. Washington, ateşkes ile serbest geçişi garanti eden çok taraflı bir çerçeveyi birbirine bağlama konusunda İran’ın iştahını test etmeli. Bir Hürmüz sözleşmesi özünde, Montrö’nün yaptığı şeyi yapmalı: İran’ın değer verdiği konuları es geçmeden ticari geçişe yasal olarak bağlayıcı ve doğrulanabilir taahhütler almalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Körfez’de kalıcı bir barış, İran’ın boğazı tehdit etme kapasitesinin artık kalmadığı varsayımıyla gelmez. Uluslararası toplum da Tahran’ın küresel bir arteri silaha dönüştürmesini kabul edemez. Bir anlaşma, İran’ın yanında Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan gibi diğer Körfez ülkelerinin güvenlik kaygılarını tanımalı ve daha geniş bir ateşkesle bağlantılı olmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu düzenleme, İran’ın zorbalığını ödüllendirme değildir. Stratejik geçitlerin yalnızca güçle değil, savaş, diplomasi ve güç dengesinden doğan kurallar ve uzlaşmalarla yönetildiğini yansıtmaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı üzerindeki çatışmayı kendi Gelibolu’suna dönüştürmemek için Bay Trump, bir Montreux inşa etmeyi nasıl yapacağını düşünmeye bir an önce başlamalı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Aslı Aydıntaşbaş (New York Times)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Makale Linki: </span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/31/opinion/trump-hormuz-turkey-dardanelles.html?unlocked_article_code=1.XVA.q-RR.c-xaEgiXnWFh&amp;smid=nytcore-ios-share" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/31/opinion/trump-hormuz-turkey-dardanelles.html?unlocked_article_code=1.XVA.q-RR.c-xaEgiXnWFh&amp;smid=nytcore-ios-share</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kultur-sanat-ekonomisi-ve-yaraticilik-12978</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kültür sanat ekonomisi ve yaratıcılık</h1>
                        <h2>Yaratıcılığın hangi yüzüyle ekonomiye yön veriyoruz? İnovasyon odaklı yaklaşımla teknoloji ve fikri mülkiyete dönüşen 'yeni fikirler' mi, yoksa kültürel miras ve yaşam kalitesini önceleyen 'estetik değerler' mi? Kültür-sanat ekonomisinde yaratıcılığı konumlandırırken kendi hikâyemizi nasıl güçlü bir anlatıya dönüştürebiliriz?"</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kultur-sanat-ekonomisi-ve-yaraticilik-1774968135.webp">
                        <figcaption>Kültür sanat ekonomisi ve yaratıcılık</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kültür, sanat, yaratıcılık ve ekonomik kalkınma arasındaki ilişkiden söz ederken bunun aynı zamanda bir ülke markalaması potansiyeline sahip olduğunu <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kultur-sanat-ekonomisinden-ulke-markalamasina-turkiyenin-anlati-potansiyeli-12907">yazmıştım. </a>İhtiyacımız olan şeyin kendi hikâyemizi fark etmek ve bunu güçlü bir anlatıya dönüştürmek olduğunu söylemiştim. Bu hikâyede yaratıcılığı nereye koymalıyız?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçtiğimiz haftalarda bir oyuncunun, yaratıcılık için önce insanların ekonomik sorunlarının çözülmesi ve zihinsel olarak rahat bir ortama sahip olması gerektiğini söylemesi gündem olmuş, farklı tartışmalara yol açmıştı. Kimi yaratıcılığı doğuştan gelen bir yetenek olarak değerlendirirken kimi yaratıcılığın zorluklarla mücadele içinde geliştiğini savundu. Bazıları ise oyuncunun görüşüne katılarak yaratıcı üretim için belirli bir refah düzeyinin gerekli olduğunu dile getirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki ama hangi yaratıcılıktan söz ediyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer kültür-sanat ekonomisi ya da yaratıcı ekonomiden söz ediyorsak, burada tek bir yaratıcılık anlayışı yoktur. Kullanılan modele göre yaratıcılığın tanımı da değişir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örneğin inovasyon temelli yaklaşım, yaratıcılığı teknoloji, dijital içerik, medya endüstrileri, inovasyon ve fikri mülkiyet üretimi gibi alanlarda konumlandırır. Bu perspektifte yaratıcılık daha çok yeni fikirlerin ekonomik değere dönüşmesiyle ilişkilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna karşılık kültür ve yaşam kalitesi yaklaşımı ise yaratıcılığı kültürel miras, tasarım, zanaat, estetik ve yaşam tarzı üzerinden değerlendirir. Bu modelde yaratıcılık, yalnızca ekonomik üretim değil aynı zamanda kültürel kimlik, şehir yaşamı ve toplumsal refah ile ilişkilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Adem’in yaratılışını anlatan iki elin birleşmesini simgeleyen sahneyi bilmeyen yoktur. Özellikle İtalyan sanatında sıkça karşımıza çıkan bu imge, kimi zaman insanın yaratıcı potansiyelinin de bir sembolü olarak yorumlanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki yaratıcılık derken neyi kastediyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Güzel bir roman, şiir ya da hikâye yazmayı mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir oyunun sahneye konmasını mı, sinema yönetmenliğini mi, senaryo yazarlığını mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kostüm tasarımını, plastik sanatları ya da ustalıkla yapılmış bir zanaatı mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yoksa icatları, teknolojik yenilikleri, keşifleri, ürün, mimari veya tasarım geliştirmeyi mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İletişimi, yayıncılığı ya da reklamcılığı mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belki de yaratıcılık yalnızca sanat, üretim, iletişim ya da teknolojiyle sınırlı değildir. Günlük hayatın her alanında, en küçük engelden en büyük zorluğa kadar karşılaştığımız durumlarda yeni fikirler geliştirme ve çözüm üretme yeteneğimizdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu bağlamda, bir dehanın yaratıcı süreci oldukça seçkinci bir bakış açısıyla Pablo Picasso tarafından şöyle özetlenmiştir: “Aramam, bulurum.” (White Paper on Creativity) </span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/zeyrek-cinili-hamam-12977</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Zeyrek Çinili Hamam</h1>
                        <h2>Dünyanın dört bir yanındaki müzelere dağılan mavi-beyaz hazinelerin izinde bir restorasyon öyküsü: İstanbul’un kalbinde, Zeyrek’in dar sokaklarında yükselen Çinili Hamam, 2023’te kapılarını yeniden açarken sadece bir mimariyi değil; Murathan Mungan’ın dediği gibi 'sudaki duayı ve gözdeki ışığı' da beraberinde getiriyor."</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/zeyrek-cinili-hamam-1774967513.webp">
                        <figcaption>Zeyrek Çinili Hamam</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hamam ritüellerinin Osmanlı tarihindeki önemli yeri bir yana, hamam ritüeli bugün hala genç – yaşlı, kadın - erkek fark etmeksizin çok kişinin tercihi, turistler için en unutulmaz deneyimlerden biri. İstanbul’da hala ziyarete açık pek çok tarihi hamam içinde bugün etkileyici bir Mimar Sinan eseri olan Zeyrek Çinili Hamam’dan ve biraz da Osmanlı kültüründe hamamın yerinden bahsedeceğim.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>*</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1500’lü yıllarda Barboros Hayrettin Paşa tarafından yaptırılan Çinili Hamam, o dönemde şehrin ileri gelenlerinin yaşadığı Zeyrek semtinde bulunuyor. Hamam’ın Belgrad Ormanı’ndan gelen suların da bağlandığı Bozdoğan Kemerleri’ne yakınlığı su kullanımı açısından tercih edilmiş stratejik bir seçim. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kanuni Sultan Süleyman dönemine denk gelen 16. Yüzyılda, hayırseverlerin yaptıracağı hamamlar için su tedariğinin nasıl sağlanacağının inşaat öncesinde ispatı gerekliymiş. Çinili Hamam için su tedariğinin Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle bir “lüle su”dan karşılanacağı kaydedilirken bu durum aynı zamanda Barbaros’un Sultan nezdindeki yerini de gösteriyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman içinde yapılan hamamların hiçbirinde çinilerin bulunmayışı Zeyrek’teki Hamam’ın Çinili ismine değer kazandırmış. Dönemin ünlü şairi Hayali Bey bunu “Hatayi nazeninlerle nigaristanı çini gider / Açılalından beri hamamı Hayreddin Paşa’nın” dizeleriyle vurgulamıştır. Ayrıca Evliya Çelebi, eğlenceli bir sohbette o dönemki İstanbul hamamlarını uygun gördüğü meslek gruplarına göre kategorize ederek hazırladığı listede Çinili Hamam’ı, dönemin bir nevi sanatçıları olan nakkaşlar için münasip bulmuştur. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-27%20at%203_22_24%20PM.jpeg" style="height:400px; width:300px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>*</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evlere su erişiminin sağlanmasıyla zaman içinde önemini yitiren hamamların erken modern dönem Osmanlı kültüründe yeri oldukça özel. Hamam sadece Müslümanların değil, farklı din ve kültürlerden insanların bir araya geldiği ve yalnızca temizlik, arınma gibi aktivitelerin değil sosyalleşmenin de görüldüğü kamusal bir alan. 1640 yılına ait bir defterde o dönemki hamam kültürünün kurallarının kaydedildiği görülür. Gayrimüslim ve Müslüman kişilerin peştemallerinin ayrı tutulması gerekliliği tıpkı berberlerde olduğu gibi bu kişilerin ayrı usturalarla traş edilmesi gibi örneklendirilerek yazılmıştır. Keza ayrı dinden olanlar ayrı kurnalar kullanmalıdır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hamam kültürünün kadınlar arasında ayrı bir önemi olmasını Fransız seyyah Thevenot, kadınların kocalarını boşama hakkına sahip olmadığını, ancak kocası ona mecbur olduğu şeyleri, ekmek, pilav, kahve ve haftada iki defa hamama gitme parası temin edemiyorsa, boşanma hakkına sahiptir şeklinde kaleme almıştır. Konaklarında hamam bulunan varlıklı kadınlar hamama gitmek zorunda kalmazken, halktan ve orta sınıftan evlerinde hamam bulunmayan kadınlar haftada en az iki defa hamama giderlermiş.&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>*</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihinde yangınlar geçirmiş ve İstanbul kültür mirasının önemli bir parçası olan Zeyrek Çinili Hamam’ın nihai restorasyonu on seneden fazla sürmüş ve 2023 senesinde tekrar kullanıma açılmış. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hamamın iç duvarlarının bir zamanlar çinilerle kaplı olduğu ve tüm mekanın belli bir yüksekliğe kadar mavi beyaz çinilerle kaplı olduğu biliniyor. Çinili Hamam’ın 16. Yüzyılda yapı için özel olarak İznik’te üretilen çinileri 19. Yüzyıl sonunda duvarlardan sökülerek satılmış ya da dağıtılmış ve birçoğunun dünyanın çeşitli yerlerindeki müzelerde sergilenmekte. Ne mutlu ki, restorasyon çalışmalarında birçok parça kurtarılmış.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çinili Hamam’ın restorasyon çalışmaları esnasında yapılan kazı çalışmalarında ikisi hamamın temelini destekleyecek şekilde kullanılmış, Bizans dönemine ait beş sarnıç ve iki kuyu bulunmuş. Kazılarda Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinden küpler, kandiller, cam şişeler, sikkeler, metal ve toprak eserler ve 3000’ yakın sayıda çinilerden arkeolojik buluntular çıkarılmış. Çinili Hamam’ın bir de şirin bir müzesi var, müze kısmında sergilenen arkeolojik buluntuları ve kimi birleştirilmiş, kimi ayrı ayrı sergilenen ve hala capcanlı maviliğini koruyan çinileri görebilirsiniz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-27%20at%203_22_24%20PM%20(1).jpeg" style="height:400px; width:300px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>*</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Murathan Mungan’ın Hamamnamesi’nden:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Musluklar kapandığında müzik kesilir, kubbe susar. Siz yaşadığınız şeyi hayal sanırsınız.”</span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Gidenin de kalanın da gönlüne yeter tastaki dilek, gözdeki ışık, sudaki dua. Ne de olsa insan şahit olmak için gelmiştir dünyaya…” </span></span></em></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/rant-bayraminin-kurbani-kasaplar-12974</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Rant Bayramı’nın kurbanı kasaplar</h1>
                        <h2>Avşar Sokağa paralel uzanan sokaklardan birinde bu defa patron değil eleman olarak yer almıştı Mehmet. Kentsel Dönüşüm Mehmet’i de esnaflıktan maaşlı çalışana dönüştürmüştü.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/rant-bayraminin-kurbani-kasaplar-1774967053.webp">
                        <figcaption>Rant Bayramı’nın kurbanı kasaplar</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vedat Milor’la şahsi tanışıklığımın bir 10 yıllık geçmişi vardır. Kendisiyle Beyoğlu’nda Aret’in Yeri, (artık varolmayan) Elit Ocakbaşı, Münhasır , Aydın Döner gibi mekanlarda degustasyon denemelerim olmuştu. (*)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yanında 1990’larda Kastamonu’da çektiği NTV videosunun Kastamonu’nun en iyi dönercisini çöküşe, ortalama pastırmacısını ise zirveye taşıması üzerine de sohbetler <a href="(1)%09https:/cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2022/09/olcek-ekonomisi-mi-lezzet-ekonomisi-mi.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">etmiştik</a>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vedat beyin İstanbul’daki evinin Adalar’da olması ve Adalar’a geçişin en pratik noktasının da Bostancı olması nedeniyle kendisine kendi semtimden yeme içme önerilerini de yapmaktan geri durmamıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanırım bu öneriler içinde Hamdi Usta’nın Avşar sokaktaki Site Kasap’ı özel bir yer alır. 2004’te taşındığım Kozyatağı’nda (bilmeyenler için Bostancı ile iç içedir) tanıştığım Hamdi Usta’dan dükkan kentsel dönüşüm kapsamında yıkılana kadar et aldım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hamdi Usta’nın etleri o kadar kaliteliydi ki en iş bilmez aşçıyı bile Michelin Yıldızı restoran şefine döndürürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İyi bir arşivci olmadığım için o zaman etin kilosu kaç liraydı anımsamıyorum ama hiçbir zaman canımı yakmayan bütçelerle birkaç çeşit et alır acil durum için de derin dondurucuda saklardım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vedat Beyin programları elvermediği için Hamdi Usta ile tanışma ve etten çok sanat eserini çağrıştıran ürünlerin tadına bakma şansı olmadı. Bu nadide şansın benim için sona ermesi de 2010’ların sonunu bulmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dönemde mahallede tuhaf bir moda başlamıştı. Deprem sanki sadece bizim mahallede ve çevresinde olacakmış gibi apartmanlar yıkılmaya başladı. 3-4-5 katlar 6-8-10 kat olarak geriye <a href="(2)%09https:/www.yeniarayis.com/yazi/kozyatagi-surdurulemez-donusumun-mikro-distopyasi-12461" style="color:#467886; text-decoration:underline">dönüyordu</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hamdi Usta’nın dükkanının bulunduğu bina da Kentsel Dönüşümden nasibini alınca benim neredeyse 15 yıllık huzurum kaçıverdi. Hamdi Usta’nın yeni bir dükkana geçecek imkanı yoktu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisinden helallık ve referans ricamı ise kırmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim için bundan sonra yeni kasap adresi Emin Ali Paşa sokak oldu. Bağdat Caddesi ve Tren yoluna paralel giden bu sokağın ortasındaki İdeal Kasap ve Ağrılı Mehmet benim için Hamdi kadar olmasa da aradığımı bulduğum adres olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İdeal Kasap ile alışverişin başları aynı zamanda “gözlerdeki alev alan ateş” ekonomisti Nebati’nin dönemine denk gelmişti. İdeal Kasap’taki alışverişin özgül ağırlığı Site Kasap’ın yanından bile geçmiyordu tabii. Işıltılı ekonominin daha az protein tüketimi yoluyla kolesterolü düşüreceği avuntusu içine girdik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İdeal Kasap’ın kentsel dönüşümle imtihanı ise 2025 yılına nasip oldu. Külli nefs ölümü tadacaksa Bağdat Caddesine yürüme mesafesindeki her bina da en hızlı biçimde dönüşümü tadacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hamdi Usta’ya nazaran çok daha genç olan Mehmet’in ne yapacağını bilemiyordum. Hamdi Usta gibi ben yoruldum deme şansı yok. 2 ufak çocuk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önceki gün Mehmet’i bu defa Kocayol Sokağı’nda Kasaptan ziyade et market olarak faaliyet gösteren Şenesenevler Kasabı’nda çalışan olarak buldum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avşar Sokağa paralel uzanan sokaklardan birinde bu defa patron değil eleman olarak yer almıştı Mehmet. Kentsel Dönüşüm Mehmet’i de esnaflıktan maaşlı çalışana dönüştürmüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kocayol Caddesi’ndeki Şenesenevler Kasabı da Hamdi Ustanın Site Kasabından ve Mehmet’in İdeal Et’inden kalitede aşağı kalmaz. Ama zamanın ruhu ve enflasyonun rüzgarı ile birlikte işletmenin de klasik kasaptan bir tık yukarda konumlanışı fiyatları ister istemez yukarı doğru itiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kasaptan tek çeşit etle ve tek torba ile çıkıyorsunuz ona rağmen kredi kartında ciddi hasar oluşumundan kurtulamıyorsunuz. Kolesterolünüz düşüyor ve derin dondurucunuz artık boş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kasap gibi bir mahalle için gayet sıradan bir esnaf faaliyetinin 20 yıl içinde başına gelenler inşaat ekonomisi ile yakından ilgili.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fizikteki bileşik kaplar misali birilerinin kazandığı oyunda birilerinin kaybetmesi kaçınılmaz oluyor. Mahalleler sözde dönüşüyor özde ise inşaat rantının elinde kimliksizleşiyor. Küçük esnafın uzun yıllar boyunca kurduğu ilişkiler, iş makinesi ve hafriyat kamyonu ile yıkılıyor. Çoğu zaman devlete verilen cizye ile otopark bile yapılmadan dikilen 2X 3X binalar mahalleleri kimliksiz bir rant kurbanına dönüştürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avşar Sokak, Emin Ali Paşa Sokak, Kocayol caddesi artık geçmişten sadece isimleri kalan kent iskeletlerinden ibaret. Muhafazakarlık iddiasıyla yola çıkanların şehrin muhafazasında sınıfta kalmaktan öte okuldan tasdikname aldıklarının gerçek resmidir bu.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(*) <a href="https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/nihayet-iki-guzel-doner-40601861" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/nihayet-iki-guzel-doner-40601861</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/gunde-14-saat-isinin-basinda-aretin-yeri-41014189" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/gunde-14-saat-isinin-basinda-aretin-yeri-41014189</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/elit-ocakbasi-40744208" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/elit-ocakbasi-40744208</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dallowayi-kim-yazdi-kim-yaziyor-12973</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Dalloway’i kim yazdı, kim yazıyor?</h1>
                        <h2>Woolf’un 'kendine ait bir oda' idealinin, her anı kayıt altına alınan ve yapay zekâ tarafından finanse edilen bir hapishaneye dönüştüğü bir gelecek tasavvuru: Film, sanatçının özgürlüğünü sistemin eline teslim ettiği noktada, anlatıcının kimliğini tartışmaya açarak şu sarsıcı soruyu soruyor: Hikâye devam ediyor, ama yazan gerçekten biz miyiz?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dallowayi-kim-yazdi-kim-yaziyor-1774958776.webp">
                        <figcaption>Dalloway’i kim yazdı, kim yazıyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapay zekâ sanat üretebilir mi? Yapay zekâ ile ilgili tartışmaların merkezinde uzun zamandır bu soru var. Bu soruya verilen en yaygın yanıtlardan biri, yapay zekânın insanlar ve farklı sanatçılar tarafından sağlanan veriler ve eserlerle eğitildiği ve dolayısıyla onların üretimlerinin benzerlerini, üstelik telif tartışmaları ile birlikte yeniden ürettiği yönünde. Yapay zekânın sanat üretemeyeceğine dair iddialardan biri de onun insan gibi hissedemeyeceği, dolayısıyla duygulara ve hislere sahip olmadığı için gerçek anlamda yaratıcı olamayacağıdır. Sanatın kaynağı ise insanın deneyimi, acısı ve duygusal yoğunluğu gibi unsurlar olarak düşünülür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>The Residence</em>, Türkiye’de gösterilen adı ile Dalloway Yann Gozlan tarafından yönetilen ve senaryosu Gozlan tarafından Nicolas Bouvet-Levrard ve Thomas Kruithof ile birlikte, Tatiana de Rosnay’ın 2020 tarihli <em>Flowers of Darkness</em> romanından uyarlanarak kaleme alınan 2025 yapımı bir bilim kurgu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Dalloway</em>, metinlerarası ilişkiler üzerinden kurulan ve birbiriyle bağlantılı anlatıları günümüze taşıyan bir film. Virginia Woolf’un <em>Mrs. Dalloway</em> romanından esinlenerek yazılan ve onunla güçlü bağlar kuran The Hours romanı ile The Hours uyarlamasının açtığı anlatı hattına yeni bir halka ekler. <em>The Hours</em>, farklı dönemlerde yaşayan üç kadının hayatını paralel bir kurgu içinde anlatır: 1920’lerde Virginia Woolf, 1950’lerde ev içi sıkışmışlık ve annelik krizi yaşayan Laura Brown ve 2000’lerde modern bir Clarissa olarak karşımıza çıkan karakter (Sally/Clarissa hattı). Bu üç anlatı, yazma, okuma ve yaşama pratikleri üzerinden birbirine bağlanır. <em>Dalloway</em> (2025) ise bu anlatıyı 2000’lerden günümüze taşıyarak, aynı yapıyı yeni bir bağlam içinde yeniden kurar. Yine merkezde bir kadın figür vardır ve anlatı bu hat üzerinden ilerler. Böylece Woolf’tan başlayıp <em>The Hours</em> ile genişleyen yapı, bu filmle birlikte farklı dönemlerde yaşayan ve farklı kaygılarla şekillenen kadınların birbirine bağlandığı daha geniş bir anlatıya dönüşür. Dolayısıyla burada yalnızca bir gönderme değil, çok katmanlı bir metinlerarasılık söz konusudur. Film aynı zamanda bir devam hissi de yaratır; sanki daha önce kurulmuş bir anlatı, yeni bir zaman diliminde yeniden yazılıyormuş gibi. Bu yönüyle <em>Dalloway</em> (2025), post-sinema olarak adlandırılan dönemde anlatıların birbirleriyle kurduğu ilişkiye de iyi bir örnek sunar. Metinler arasında geçiş yapan karakterler ve temalar aracılığıyla kurulan bu yapı, günümüzün teknolojik kaygılarını da içerir. Teknolojik determinizm, yapay zekâya dair endişeler ve insanın üretim sürecindeki konumuna dair sorular, bu anlatının temel katmanlarından biri haline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmde yazarlar bir tür sanatçı rezidansına yerleştirilmiş ve kendileri farkında olmasalar da tüm üretim süreçleri yapay zekâ tarafından kontrol ve kayıt altına alınmıştır. Filmin başlangıcında Clarissa adlı yazarın, Dalloway adlı bir yapay zekâ asistanı ile Virginia Woolf’un intiharı öncesi günlerini konu alan bir metin yazmaya çalıştığını görürüz. Daha sonra kendi oğlunun intihar ettiğini öğrendiğimiz Clarissa, oğlunun bir arkadaşıyla karşılaşması ve onun örtük manipülasyonu ile oğlunun ölümü hakkında yazmaya başlar. Filmin ilerleyen bölümlerinde karşılaştığı bu kişinin de aslında sanatçı rezidansının bir parçası olduğunu öğreniriz. Clarissa ilk olarak kendi sesinden yazdıklarını dinler, daha sonra yapay zekâ asistanı Dalloway’e metni oğlunun sesiyle okumasını söyler. Bu şekilde yoğun bir duygulanım yaşayan Clarissa, metni yazabilir. Yazmaya, oğlunun eski görüntülerini izleyerek ve onun sesini yapay zekâ aracılığıyla yeniden üreterek devam eder. Burada Virginia Woolf’un kullandığı bilinç akışı tekniğinin dönüştüğünü görürüz. Artık tekil bir anlatıcı yoktur; insan, makine ve kayıp bir sesten oluşan hibrit bir anlatıcı söz konusudur. Woolf bilinç akışında düşünceleri bir süzgeçten geçirmeden içten dışa doğru aktarırken, bu filmde dışa aktarım bir makine aracılığıyla gerçekleşir. Bilinç dışarı alınır, okunur ve yeniden yazılır. İç sesin yerini dışarıdan gelen yapay bir ses alır. Bilinç akışı ile kurulan bu bağlantı, bireyin günümüz toplumundaki konumunu da gösterir. Woolf modern bireyin yabancılaşmasına odaklanırken, bu filmde birey artık toplumdan değil, sistemden uzaklaşmaya çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film, tıpkı Woolf’un eseri Mrs Dalloway’den esinlenerek yazılan The Hours romanı ve onun sinema uyarlaması gibi, metinlerarası göndermelerle anlatısını kurar. Virginia Woolf’a, onun hayatına, eserlerine ve özellikle <em>Mrs. Dalloway</em> romanına açık göndermeler yapar. Filmde ana karakterin adının Clarissa olması tesadüf değildir; bu karakter artık metinler arasında dolaşan bir figüre dönüşmüştür. “Dalloway” adındaki dönüşüm ise oldukça dikkat çekicidir. Woolf’un romanında bir karakter olan Dalloway, burada bir yapay zekâ asistanının adı haline gelir. Böylece karakter, metinden çıkarak yazma sürecine dahil olan bir sisteme dönüşür. Üstelik Clarissa’nın ilk yazmaya çalıştığı metin, Virginia Woolf’un ölmeden önceki son günlerine odaklanmaktadır. Film, finalde bağlantı kurduğu bu yapıyı tamamlar. Woolf’un intiharını anlatan metne paralel biçimde Clarissa da kaldıkları apartmanın cam balkonundan kendini atarak intihar eder. Ancak hikâye burada bitmez; asistan Dalloway&nbsp; yazmaya devam eder. Burada dikkat çeken diğer bir unsur ise, yazarları bir merkeze yerleştirerek onların duygularını öğrenerek kendini geliştiren bir yapay zeka yazılımının, Clarissa’nın ölümü karşısında duygulanmasıdır. Asistan Dalloway’ın Clarissa’nın atlayışından sonra hızlı nefes alışlarını duyarız. Aynı Clarissa’nın oğlunun ölümünü yazmasına benzer şekilde Dalloway yazmaya başlar. Artık karşımızda kendini yazan bir anlatı vardır. Yazma eylemi anlatının konusu haline gelir, metin kendi üretim sürecini içerir. Bu anlamda film, klasik metinlerarasılığın ötesine geçen bir meta-anlatı kurar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu meta-anlatı tekrarlarla güçlendirilir. The Hours’ta ve aynı adlı romanda üç kadın arasında kurulan bağ, sabah rutini ve aynaya bakma gibi öğeler üzerinden kurulurken, bu filmde de benzer sahneler yer alır. Bu tekrarlar, zamanlar arasında bir süreklilik hissi yaratır. Bahsettiğimiz bu eserlerde yer alan intihar teması da bu sürekliliğin en güçlü hatlarından biridir. Woolf’un romanında Septimus’un ölümü, <em>The Hours</em>’da yaşanan intihar ve bu filmde Clarissa’nın oğlunun intiharı, ardından Clarissa’nın kendi intiharı, aynı kırılmanın farklı biçimleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmlerin, toplumların yaşadığı dönemleri yansıttıkları ve dönemin kaygılarını görünür kıldıkları düşünüldüğünde, bu dönemin krizi olarak adlandırabileceğimiz yapay zekâya yönelik endişelerin de filmde toplumsal bir kriz olarak yer aldığını görürüz. Her dönem kendi krizini üretir. Bu kriz yalnızca dış dünyaya ait değildir; bireylerin içsel kırılmalarına da uzanır. <em>Dalloway</em> filminin geçtiği dünyada dışarıda bir virüs tehdidi vardır. Bu durum anlatının tarihsel sürekliliğini tamamlar. Değişen şey travmanın kendisi değil, biçimidir. Woolf’ta savaş, <em>The Hours</em>’da hastalık ve yalnızlık, burada ise pandemi ve yapay zekâya dair kaygılar aynı anlatı hattında yeniden kurulur. Filmin en çarpıcı sahnelerinden birinde Clarissa, yapay zekâ tarafından izlendiğini fark eder; ancak çevresindekiler bunu bilinçli biçimde inkâr eder. Burada kurulan paralellik dikkat çekicidir. Virginia Woolf’un hem kendi yaşamında hem de romanlarında karakterlerin gerçekte var olmayan şeyleri görmesi ya da sesler duyması söz konusuyken, bu filmde gerçekten dışarıdan gelen bir sesi duyan karakter, diğerleri tarafından “delirmiş” gibi görülür. Woolf’ta birey gerçekliği kaybederken, burada toplum gerçekliği inkâr eder. (Gerçekliğin ne olduğu ise başlı başına tartışmalı bir meseledir.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film içerisinde Woolf’a yapılan en açık göndermelerden biri de “kendine ait oda” fikri üzerinden kurulur. Clarissa, eski eşinin yanına gider ve onun yeni eşiyle birlikte yaşadığı evde kalır. Bu evin de bir yapay zekâ sistemi tarafından kontrol edildiğini öğrenir. Dalloway adlı yapay zekâ asistanı Clarissa ile iletişime geçer ve onu yeniden yazmaya, merkeze dönmeye ikna etmeye çalışır. Bu sırada Woolf’un “kendine ait bir oda” fikrini hatırlatır: Yazmak için gerekli olan şeyin kendine ait bir alan ve finansal özgürlük olduğunu söyler ve “biz bunları sana sağlıyoruz” diyerek onu yönlendirmeye çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her dönemde sanatın ne olduğu, sanatçının kim olduğu ve hangi araçların sanat üretiminde kullanılabileceği tartışılmıştır. Bu tartışmalar yalnızca estetik değil, aynı zamanda etik bir zeminde de yürütülür: Sanatçının kullandığı araçlar, üretimin değerini azaltır mı, yoksa onu dönüştürür mü? Bugün bu sorular, yapay zekâ ile birlikte yeniden gündeme gelmiş durumda. Yapay zekâyı tamamen reddedenler, onu yalnızca bir araç olarak görenler ya da üretimin bütünüyle yapay zekâya ait olduğunu savunanlar, bu tartışmanın farklı uçlarını oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazının başında bahsettiğimiz bu filmin merkezindeki tartışma, finalde açıkça ortaya konur. Clarissa’ya yazdığı metin için teşekkür eden merkez yöneticisine, “Romanı Dalloway yazdı, ona teşekkür et” der. Ancak karşılık nettir: “Hayır, sen yazdın. O senin sayende öğrendi.” Ardından ekler: sanatçılar her zaman böyle çalışmıştır ellerindeki teknolojiyi kullanarak der.&nbsp; Buradan filmin ana sorusuna geri dönersek, filmde bu araç artık pasif değildir; öğrenen, öneren ve yönlendiren bir yapıya dönüşmüştür. Clarissa’nın yazmayı bırakması ve kendini aşağı atmasıyla bile hikâye bitmez. Dalloway yazmaya devam eder. Adeta onun yerini alır Başlangıçta duygusuz bir araç olarak görülen sistem, kayıp yaşayan, acı çeken ve yazan bir özneye dönüşür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda <em>Dalloway</em>, yalnızca kendi anlatısını kuran bir film değildir; aynı zamanda yazma eylemini, romanın üretim sürecini ve yapay zekânın işleyişini birlikte düşünmeye açan çok katmanlı bir meta-anlatı olarak karşımıza çıkar. Film, bir yandan yapay zekânın yaratıcı süreçteki rolünü görünür kılarken, diğer yandan bu sürecin sınırlarını belirsizleştirir. Tekno-determinist bir bakış açısından değerlendirildiğinde olumlu bir gelişme olarak okunabilecek bu durum, izleyici açısından daha çok bir tedirginlik yaratır. Filmin karamsar bir sonla bitmesi, günümüzün bu teknolojik endişeleri düşünüldüğünde anlaşılabilir. Ancak asıl mesele, hikâyenin nasıl bittiğinden ziyade, yapay zekânın “hissetmeye” başladığı anın izleyicide uyandırdığı sorulardır. Hikâye bitmez. Sadece yazarı değişir. Ve film izleyiciyi artık “yazan kim” sorusuyla baş başa bırakır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/chp-kronikleri-bir-savrulus-hikayesi-12972</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>CHP kronikleri: Bir savruluş hikayesi</h1>
                        <h2>Ez cümle, bütün tuşlara aynı anda basan, kendi içinde uyumsuz ve iç eleştiriye kapıları kapalı bir yapıya döndü CHP. Uzun erim bakımından hiçbir stratejik doğrultu yok. Belediye başkanları ise hem en büyük gücü hem de en zayıf noktası partinin. Yolsuzluk iddiaları ve ahlaka aykırı görüntüler partiyi tüketti.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/chp-kronikleri-bir-savrulus-hikayesi-1774958433.webp">
                        <figcaption>CHP kronikleri: Bir savruluş hikayesi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta İstanbul Ekonomi Araştırma ile GÜNDEMAR’ın siyasal eğilim anketleri yayınlandı. Son bir yılda güçlü bir şekilde sezinlediğimiz ve ara ara da notlandırdığımız seçim tercihlerindeki değişim artık inkar edilemez boyuta ulaştı. Erdoğan AKP’si CHP’yi geçti. Muhafazakâr-milliyetçi oylar iktidar partisine dönüyor. Seçmenlerin çoğunluğu hala ülkenin iyi yönetilemediğini düşünse de sorunların çözümünde ana muhalefeti anlamlı bir aktör olarak görmemekte. Bu durum İmamoğlu ve Yavaş’ın partiye verdiği ivmeyle başlayan ve CHP’nin klasik oy tabanının dışına çıkmasıyla doruğa çıkan yükseliş trendinin yerini duraklama, hatta gerilemeye bıraktığını gösteriyor. Gemi su alıyor. Umut yerini kaygı ve belirsizliğe bırakmış durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sürece eşlik eden iki husus var: İdeolojik savrulma ve insani çöküş. Bu iki husus birbiriyle ilintisiz gibi görünse de aslında aynı elmanın iki yarısı gibi. Ayrıca tanıklık ettiğimiz olaylar parti içi gündemin hangi sınırlar içinde cereyan ettiğini de gösteriyor. CHP’deki resmi görüş partinin büyük bir saldırı altında olduğuna yönelik. Belediye başkanlarına yönelik operasyonlar kasıtlı ve kötü niyetli. Halk Partili siyasetçilerin yolsuzlukla işi olmaz. Peki gerçekten de öyle mi? İmamoğlu ve Beşiktaş yargılamalarındaki kanıt durumu pek çok iş ve eylemde cari hukukun ihlal edildiğini gösteriyor. Rüşvet aldım diyen itirafçı bürokratlar, rüşvet verdim diyen iş insanları var. Ama muhalif medya bu gerçekleri görmüyor. Dahası 19 Mart’ı takip eden süreçte neredeyse her ay bir belediye siyasi ahlak ve ceza hukuku bakımından tartışmalı işler olmakta. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanju Özcan mesela neden tutuklandı? Bolu belediye başkanının zincir marketleri bağış yapmaya zorlaması doğru bir şey mi? Peki Uşak’taki mesele? Evli ve üç çocuklu bir belediye başkanı kendisinden 36 yaş küçük bir belediye çalışanıyla otel odasında yarı çıplak bir şekilde basılıyor. Manzarayı özel hayatla meşrulaştırmak elbette mümkün değil. Şüphesiz ki kamuda yer alan kişilerin de özel hayatı olabilir. Ama onların mahremiyet alanları normal yurttaşlara göre çok daha sınırlı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özkan Yalım’ın CHP’li siyasetçilere yönelik yolsuzluk ve ahlaksızlık suçlamasını kolaylaştıracak şekilde görüntü vermesi doğru değil. Belediye başkanlarının davranışları, eylem ve tercihleri muhalefeti iktidar karşısında geriletmekte. Özgür Özel’in bu meseleyi ele alma biçimi ise yetersiz. Bir sorun olduğunu kabul ediyor parti liderliği. Ama görüntüyü ifşa eden gazete ve televizyonlar olayın faili Özkan Yalım’dan daha suçlu. İhraç konusunda güçlü bir adım atılmamış olması da manidar. Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın isimleri savunma almadan partiden ihraç eden Genel Merkez bu tür olaylar karşısında fazlasıyla sessiz. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’de yaşanan şey sadece kadroların dökülmesi anlamında bir insanı kriz değil, aynı zamanda ideolojik açıdan içe kapanan bir partiyle de karşı karşıyayız. Özel’in liderliği ülkenin siyasal sosyolojik duvarlarına çarpıp geri dönüyor. Parti ezberlerini tekrar eden, kendi içindeki ötekiyle ve Halk Partisi seçmeni olmayan geniş kitlelerle anlamlı bir ilişki kuramayan donuk bir yönetim var karşımızda. Ecevit kasketi takıyor Özel. Ama Ecevit’in söylem gücü ve mobilizasyon kabiliyeti yok onda. Ne bir İsmail Cem ne de Deniz Baykal’la karşı karşıyayız. Herhangi bir kavramsal derinlik ve (veya) Türk siyaseti üzerine derinlemesine bir analizde büyülemiyor bizi. Yıllardır ülkenin kötü yönetildiğini iddia ediyor CHP genel başkanları. Ama son çeyrek asırda her seçimde yönetme yetkisini yine de Erdoğan’a verdi Türk milleti. Neden böyle? CHP neyi yanlış yapıyor? Bu hususta ciddi bir özeleştiri veya kendini yenileme çabası yok. Gelinen yer bakımından en vahimi ideolojik kafa karışıklığı. Aralarında politik gelenek ve sosyal çevreleri bakımından hiçbir ortak nokta olmayan Adnan Baker, Sezgin Tanrıkulu ve Emine Ülker Tarhan aynı partide siyaset yapıyor. Önce İnce, ardından da Tarhan partiye döndü. Kağıt üstünde Atatürkçü bir yeniden mayalanma var. Ama tüzük, program ve cumhurbaşkanlığı hazırlık çalışmaları için ilan edilen belgelerde belirgin bir Atatürkçü vizyon yok. Kürtler ve sağ seçmen için dün söylediğinizden farklı olarak söyleyecek yeni bir sözünüz yoksa neden destek versinler bu kesimler size? &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ez cümle, bütün tuşlara aynı anda basan, kendi içinde uyumsuz ve iç eleştiriye kapıları kapalı bir yapıya döndü CHP. Uzun erim bakımından hiçbir stratejik doğrultu yok. Belediye başkanları ise hem en büyük gücü hem de en zayıf noktası partinin. Yolsuzluk iddiaları ve ahlaka aykırı görüntüler partiyi tüketti. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/cesmenin-kanal-istanbulu-ekonomik-cikmazin-yeni-perdesi-mi-12971</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Çeşme’nin Kanal İstanbul’u, ekonomik çıkmazın yeni perdesi mi?</h1>
                        <h2>Kasa boşalınca kıyılar masaya sürüldü: Çeşme Projesi bir kalkınma vizyonu değil, kamu maliyesindeki büyük yangını söndürmek için doğanın feda edildiği bir 'günü kurtarma' operasyonudur. Otoyolları ve köprüleri satarak bütçe açığını kapatmaya çalışan bir anlayış, Çeşme’nin eşsiz doğasını kime, ne pahasına pazarlıyor? Ekonomi alarm verirken önceliğimiz gerçekten ekolojik bir yıkım mı?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/cesmenin-kanal-istanbulu-ekonomik-cikmazin-yeni-perdesi-mi-1774958044.webp">
                        <figcaption>Çeşme’nin Kanal İstanbul’u, ekonomik çıkmazın yeni perdesi mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2021 ve 2022 yıllarda Bakanlık ve AKP İktidarının Yeni Çeşme Projesi adı altında lanse etmeye çalıştığı talan projesi ile ilgili iki yazı yazmıştım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle iktidar milletvekillerinin projeyi tekrar ısıtış tarzından anlıyoruz ki buradan ekonomik bir gelir elde etme anlayışının ötesinde bir anlayış değişikliği olmadığını bir kez daha görmekteyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye ekonomisi bugün artık tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir tablo sunuyor. Bütçe açığı büyümüş, cari açık kronikleşmiş ve kamu maliyesi alarm verir hale gelmiştir. Öyle ki, iktidar artık günü kurtarabilmek adına ülkenin en değerli varlıklarını satışa çıkarmak zorunda kalmaktadır. Otoyollar, köprüler, stratejik altyapılar… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dün “milli servet” denilen ne varsa bugün finansman kalemi olarak masaya konuluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bir tercih değil; bu, açıkça bir zorunluluk. Daha doğrusu, ekonominin geldiği noktanın itirafı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak asıl sorun burada başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yanda kasayı döndürmek için kamu varlıklarını elden çıkaran bir anlayış, diğer yanda milyarlarca liralık yeni projeleri gündeme taşıyor. Bu çelişkiyi görmemek mümkün değil. Çeşme Turizm Projesi ise bu tablonun en çarpıcı örneği olarak karşımızda duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sormak gerekiyor: Ekonomi bu kadar sıkışmışken, öncelik gerçekten bu mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Türkiye’nin ihtiyacı; kaynaklarını verimli kullanan, önceliklerini doğru belirleyen, gerçek sorunlara odaklanan bir ekonomik akıldır. Ancak görüyoruz ki iktidar, ekonomik gerçeklerle yüzleşmek yerine, kamuoyuna “büyük proje” sunarak algıyı yönetmeye çalışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa mesele sadece ekonomi de değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeşme, Türkiye’nin en değerli doğal ve turistik bölgelerinden biri. Eşsiz kıyıları, doğal dokusu, sınırlı ve hassas ekosistemiyle korunması gereken bir alan. Buna rağmen, bu ölçekte bir projenin; çevre derneklerinin, yerel halkın ve meslek odalarının açık itirazlarına rağmen gündeme getirilmesi, sadece bir planlama hatası değil, aynı zamanda demokratik bir sorundur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü burada sadece bir proje tartışılmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada “kime rağmen, ne pahasına?” sorusu tartışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerel halkın söz hakkının yok sayıldığı, çevresel etkilerin yeterince şeffaf biçimde tartışılmadığı, eleştirilerin dikkate alınmadığı bir süreç; ne kadar büyük olursa olsun hiçbir projeye meşruiyet kazandırmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, bu yaklaşım uzun vadede çok daha ağır sonuçlar doğurur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün kısa vadeli finansman ihtiyacıyla alınan kararlar, yarının geri dönülmez çevresel tahribatlarına yol açabilir. Çeşme gibi bir bölgeyi geri dönüşü olmayacak şekilde dönüştürmenin bedeli, sadece bugünün ekonomik hesaplarıyla ölçülemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden meseleye doğru yerden bakmak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimse yatırım yapılmasına, turizmin gelişmesine kategorik olarak karşı değil. Ancak yatırımın zamanı, yöntemi ve önceliği hayati önem taşır. Ekonominin bu kadar kırılgan olduğu, kamu kaynaklarının bu kadar sınırlı olduğu ve toplumsal uzlaşının bu kadar zayıf olduğu bir dönemde; böylesi büyük ve tartışmalı projeleri hayata geçirmek, rasyonel bir tercih değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, planlama değil; günü kurtarma çabasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de en kritik soru şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün otoyolları, köprüleri satarak bütçe kapatmaya çalışan bir anlayış, yarın Çeşme gibi değerleri nasıl konumlandıracaktır?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte asıl endişe burada yatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bu tablo bize şunu gösteriyor: Türkiye’nin sorunu kaynak eksikliği değil, kaynak yönetimidir. Sorun yatırım yapmak değil, doğru yatırımı doğru zamanda yapamamaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeşme Turizm Projesi, bu haliyle bir kalkınma vizyonunun değil; ekonomik sıkışmışlığın, plansızlığın ve merkeziyetçi anlayışın bir yansımasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve ne yazık ki, bu yaklaşım devam ettiği sürece, bugün Çeşme’de tartıştığımız meseleleri yarın başka şehirlerde, başka doğal alanlarda tartışmaya devam edeceğiz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iranin-uzun-oyunu-12970</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran’ın uzun oyunu*</h1>
                        <h2>ABD ve İsrail taktiksel suikastlar ve bombardımanlarla 'başarı' ararken, Tahran on yıllardır ilmek ilmek dokuduğu 'hayatta kal ve yor' doktriniyle yanıt veriyor. Narges Bajoghli, İran’ın merkezsizleşmiş komuta yapısı, Hürmüz Boğazı üzerindeki ekonomik rehinesi ve ABD-Körfez ittifakına soktuğu kamayla, yıkımdan nasıl bir stratejik üstünlük devşirdiğini analiz ediyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iranin-uzun-oyunu-1774896800.webp">
                        <figcaption>İran’ın uzun oyunu*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlarca Yılın Hazırlığı Meyvelerini Veriyor</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konvansiyonel çatışma ölçütlerine bakıldığında, İran ABD ve İsrail’e karşı iyi durumda değil. Düşmanları İran’da kritik hedefleri yok ediyor, komutanlarını öldürüyor ve askeri varlıklarını zayıflatıyor. Ancak bunlar, İran’ın konumunu değerlendirmek için yanlış ölçütler. Doğru ölçüt, İran’ın cezayı iyi absorbe edip etmediği bile değil — ki bunu yapıyor. Savaş bittiğinde önemli olacak soru, Tahran’ın stratejik hedeflerine ulaşıp ulaşmadığıdır. Ve bu açıdan İran kazanıyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sonuç tesadüf değil. Tahran bu savaşa neredeyse kırk yıldır hazırlanıyor; yeni devrim hükümeti ilk büyük askeri sınavıyla karşılaştığı İran-Irak Savaşı’ndan (1980-1988) beri. Ve şimdi, ABD ve İsrail hava savunma bataryalarını etkisiz hale getiren, ABD’nin Basra Körfezi’ndeki askeri üslerine ciddi hasar veren, önemli ekonomik acı çektiren ve ABD ile Körfez müttefikleri arasına kama sokan bir stratejiyi uyguluyor. Başka bir deyişle, İran rejimi sadece ABD ve İsrail bombardımanına dayanmakla kalmıyor. Düşmanları için yarattığı ciddi ekonomik ve siyasi sorunlar, stratejik düzeyde İran’a üstünlük sağlıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BİR YÜCE LİDERİN EĞİTİMİ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüce Lider Ali Hamaney, İran rejimine bu savaşta iyi hizmet eden stratejik planlamayı denetledi. 28 Şubat’ta ABD-İsrail hava saldırılarında öldürülen Hamaney, Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin 1989’daki ölümünden sonra İslami Cumhuriyet’in lideri olarak bariz bir seçim değildi. Dini otoritesi devasa değildi; ruhani yeterlilikleri birçok akranına kıyasla mütevazıydı. Ancak İran-Irak Savaşı sırasında İran cumhurbaşkanı olarak görev yapması, ona dini rütbeden daha önemli olacak siyasi ve stratejik bir eğitim verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’da Irak’la savaş, iki taraflı bir çatışma olarak hatırlanmıyor. Tahran bunu, haklı gerekçelerle bir vekalet savaşı olarak gördü: ABD, Sovyetler Birliği ve Arap dünyasının büyük kısmının Saddam Hüseyin’in Irak’ını silah, istihbarat ve diplomatik koruma ile desteklediği bir kampanya; 1979 devriminden yeni çıkan İran ise büyük ölçüde yalnız savaşmıştı. Hamaney ve o savaşta çarpışan askeri komutanlar kuşağı, temel bir içgörüyle ayrıldı: İran egemenlik ve bağımsızlığında ısrar ettiği sürece, ABD’den sürekli ve koordineli bir baskıyla karşı karşıya kalacaktı — bu baskı her an savaşa dönüşebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahran, İran-Irak Savaşı’ndan aynı zamanda zorunluluktan doğan asimetrik savaş tarzı da çıkardı. Ülke savaş sırasında konvansiyonel silah tedarikinden kesilmişti. ABD 1979’da İran’a kapsamlı silah ambargosu uygulamıştı ve dünyanın çoğu artık ülkeye konvansiyonel silah sağlamıyordu. Irak ise Batı silahları ve istihbaratı, Sovyet teçhizatı ve Körfez finansmanına erişebiliyordu. Konvansiyonel olarak daha üstün bir düşmanla ve ambargo altında karşılaşınca İran doğaçlama yapmak zorunda kaldı. Doğaçlama mayın savaşı taktikleri ve pahalı donanım veya uluslararası tedarik zincirlerine bağlı olmayan motive edilmiş düzensiz savaşçıların kullanımı gibi taktikler geliştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zorunluluktan başlayan bu yaklaşım, tutarlı bir doktrine dönüştü. Devrimin ilk günlerinde kurulan ve Irak savaşında pişen İslami Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC), asimetrik caydırıcılık stratejisinin kurumsal yuvası haline geldi: geniş bir askeri-endüstriyel altyapı yaratmak, devlet dışı müttefikleri bilinçli şekilde yetiştirmek, İran sınırlarının ötesinde ileri savunma ve İran’ı doğrudan misillemeye maruz bırakmayan güç projeksiyonları. Bunu izleyen on yıllarda bu doktrin rafine edildi ve genişletildi. İran Lübnan’a daha derinlemesine dahil oldu; IRGC burada Hizbullah’ı gerçek bir askeri güce dönüştürmeye yardımcı oldu. 2003’teki ABD’nin Irak işgalinden sonra İran destekli milisler, dünyanın en güçlü konvansiyonel ordusuna karşı yeni teknikler geliştirdi: sofistike yol kenarı bomba ağları, ABD personelini istihbarat temelli hedef alma ve inkar edilebilirliği korumak için ortak milislerin kullanımı. 2011’de başlayan Suriye iç savaşında IRGC danışmanları ve Hizbullah dahil müttefik milisler, muhalif güçler, cihatçı gruplar ve Batı destekli fraksiyonlardan oluşan karmaşık bir çatışmada yer aldı; bu da ileri operasyonel deneyime sahip yeni bir komutan kuşağı üretti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut savaş başladığında İran, çok daha güçlü düşmanlara karşı nasıl savaşacağını —ve hayatta kalacağını— öğrenmek için 35 yıl harcamıştı. Bu dersler bugün İran’ın davranışında görülüyor. İran’ın Irak ve Suriye üzerinden savaşçı ve malzeme taşımak için kurduğu aynı merkezi olmayan lojistik ağlar, şimdi bombardıman altında tedarik zincirlerini sürdürmek için kullanılıyor. İran destekli güçleri Irak’ta ABD güçlerine karşı etkili kılan aynı doktrinel esneklik —darbelere dayanma, dağılma ve yeniden toplanma yeteneği— IRGC’nin üst düzey komutanların suikastına rağmen işlevini sürdürmesini sağlıyor. Onlarca yıllık hazırlık amacına hizmet etti.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">EKONOMİK SİLAH</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran uzun zamandır ekonomik savaşa da hazırlanıyordu. Onlarca yıldır İran, başta ABD tarafından inşa edilen bir yaptırım rejimiyle karşı karşıya kaldı; bu rejim ülkeyi uluslararası finans piyasalarından kesti, varlıklarını dondurdu, petrol gelirlerini boğdu ve küresel ticaret sisteminin dışında bıraktı. Bu dışlanma kendi stratejik mantığını üretti. Küresel kapitalist sistemden atılan bir ülkenin, o sistemin mimarisini korumakta pek çıkarı yoktur — ve onu tehdit etmek için önemli bir teşviki vardır. İran şimdi tam da bunu yapıyor. Enerji altyapısını hedef alması, Hürmüz Boğazı’na baskı uygulaması ve Körfez genelinde limanlara, bankalara ve teknoloji firmalarına vurması rastgele tırmandırma eylemleri değil. Bunlar, ABD öncülüğündeki bölgesel düzenin ekonomik temellerine karşı sistematik bir kampanyadır — bu düzenin önemli bir kısmı İran’ı containment etmek için inşa edilmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kampanyanın temel bileşeni Hürmüz Boğazı’dır; dünyanın petrolünün yaklaşık beşte biri ve gübrelerinin üçte biri buradan geçer. İran boğazı tamamen kapatamaz ama buna ihtiyacı da yok. Kesinti tehdidi yeterlidir; enerji piyasalarını sarsmaya, denizcilik sigorta maliyetlerini yükseltmeye ve ABD’yi ticaret yollarını açık tutma savunma görevine muazzam askeri kaynaklar ayırmaya zorlamaya yeter — bu kaynaklar başka türlü taarruz amaçlı kullanılabilirdi. 1970’lerin ortalarından beri Körfez üreticileri, Amerikan askeri koruması karşılığında petrol ihracatlarının çoğunu ABD doları cinsinden fiyatlandırıyor. Petrodolar sisteminin dışında kalan İran, şimdi o sistemi rehin alıyor. Sonuçlar mevcut çatışmanın ötesine geçecek. Enerji piyasalarının her ay volatil kalması, denizcilik maliyetlerinin yüksek kalması ve Körfez yatırımcılarının belirsiz kalması, dolar cinsinden petrol anlaşmalarının marjda zayıflaması için gerekçe yaratıyor. İran sistemi tek başına parçalayamaz ama renminbi ile petrol anlaşmaları yapabilir ve Pekin, Moskova ve Riyad’da zaten devam eden alternatifler hakkındaki konuşmaları hızlandırabilir. Bunların hepsi Tahran için düşük stratejik maliyete geliyor. Washington için boğazı ve desteklediği ekonomik yapıyı savunma maliyeti çok daha yüksek.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KAMA SOKMAK</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak İran stratejisinin en kalıcı sonuçlara yol açabilecek unsuru, ABD ile Körfez’deki ortakları arasına soktuğu kamadır. 1979’dan beri Washington, temelde İran’ı containment etmek için tasarlanmış bir güvenlik ağı kurup sürdürmüştür. Washington’un Bahreyn, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde 1990-91 Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında geçici olarak kurduğu askeri üsler, zamanla kalıcı hale geldi. ABD’nin bu ülkelerle yaptığı anlaşma açıktı: Körfez devletleri bölgesel güvenlik konularında —daha sonra ABD-İsrail güvenlik ilişkisini normalleştirerek veya en azından tolere ederek— Washington ile uyumlu olacaktı. Karşılığında Amerikan güvenlik garantileri ve ABD öncülüğündeki düzen içinde refah fırsatı alacaklardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahran bu ilişkileri yalnızca kolektif savunma olarak değil, nihayetinde İran rejimine yönelecek bir taarruz ittifakı olarak yorumladı. ABD öncülüğündeki sistemin, çatışma durumunda İran’a karşı döndürülebileceğinden korkuyordu; İran’ın ticaretini kesip ekonomisini boğabilir ve İslami Cumhuriyeti devirmeyi amaçlayan askeri bir kampanya için lojistik üs sağlayabilirdi. Tahran ayrıca sistemin zayıf noktasının, ABD’nin güvenlik vaatlerini yerine getirmesine bağlı olan Körfez onayına bağımlılığı olduğunu anladı. Yıllarca ancak herhangi bir sürtüşme İran’ın istismar edebileceği kadar küçük kaldı. Körfez devletlerinin ABD politikalarının bazıları konusunda çekinceleri olabilirdi ama kurdukları temel anlaşmaya güvendiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu güven 2019’da, ABD’nin Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik İran saldırısına karşı savunma yapmaması ile çatlamaya başladı. Çatlaklar, 2025’te ABD’nin İsrail’in Doha, Katar’daki Hamas müzakerecilerine yönelik saldırısını durduramamasıyla daha da derinleşti. Mevcut savaş, ABD-Körfez anlaşmasını daha da büyük gerilime soktu. Amerikan taahhütlerindeki bir asimetriyi ortaya çıkardı: ABD ve İsrail hava savunma sistemleri öncelikle İsrail’i korumak için konuşlandırılırken, Körfez devletleri altyapılarının yanmasını eşdeğer koruma olmadan izledi. Abu Dabi, Doha, Kuveyt Şehri, Manama ve Riyad’da alınan mesaj şuydu: ABD, zorlandığında Körfez güvenliği yerine İsrail güvenliğini önceliklendiriyor. İran onlarca yıldır bu noktayı sınırlı başarıyla yapmaya çalışıyordu; Washington’un tepkisini test eden hedefli saldırılar emrederek ve Körfez kamuoyuna ABD’nin güvenilmezliği konusunda uyarılar yaparak — Irak ve Gazze savaşlarındaki taahhütler ile fiili davranış arasındaki boşluğu vurgulayarak. Ama şimdi ABD’nin İran’la savaşı, Tahran’ın mesajını eve taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Körfez devletleri İran yanlısı değil. İran’dan korkuyorlar ve ekonomik varlıkları ile altyapılarına yönelik hedef almalarından öfkeliler. Ancak bir nesildir ilk kez Washington ile uyumlarının değerini ciddi şekilde sorguluyorlar. İran’ın uzun zamandır çalıştığı şey tam da bu şüpheydi. Washington’un güvenlik garantilerine artık tam güvenmeyen bir Körfez, Amerikan üslerine ev sahipliği yapmaya, istihbarat paylaşmaya veya bölgedeki ABD askeri operasyonlarını finanse etmeye daha az istekli olacaktır. İran’ın uzun vadeli güvenliği, ABD’yi askeri olarak yenmekte değil, ABD varlığının Körfez’deki Arap ev sahipleri için siyasi olarak çok pahalı hale getirmektedir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BAŞKESME PARADOKSU</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ve İsrail ise taktik zaferler elde ediyor ama bölgesel düzeni tehdit eden İran’ın askeri kapasitesini parçalama ve —her iki hükümetten bazı fraksiyonların hâlâ umut ettiği gibi— rejim değişikliği zorlama stratejik hedeflerini gerçekleştirmekte zorlanıyor. Hedefli suikastlara büyük ölçüde bel bağladılar; İranlı siyasi liderleri ve IRGC komutanlarını ortadan kaldırmanın İran kapasitelerini zayıflatacağını ve İran eylemini caydıracağını bekleyerek. Teori gerçeklikle karşılaşınca ayakta kalmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran, böyle başkesme saldırılarının ABD veya İsrail’le herhangi ciddi çatışmada yer alacağını bekliyordu. Tahran, ABD ve İsrail’in son on yıllarda rakiplerine yaptıklarını izlemişti — Saddam’ın liderliğinin hedef alınması, Lübnan’da Hizbullah komutanlarının sistematik suikastı, 2020’de IRGC komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesi. Ve daha önce İran-Irak Savaşı’nda komutan kayıpları Tahran için tehlikeli zayıflıklar yaratmıştı. ABD veya İsrail kampanyasında aynı sonucu önlemek için rejim son kırk yılda askeri komutayı kasıtlı olarak merkezsizleştirdi, siyasi otoriteyi özerk çalışabilecek bölgesel düğümlere dağıttı ve IRGC ile yönetim kadrosunun her seviyesinde birden fazla potansiyel halef yetiştirdi. Şimdiye kadar bu strateji, mevcut savaşta birçok üst düzey liderin suikastına rağmen İran rejiminin dayanmasını sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkesme kampanyası, Washington’un öngörmediği bir sorun da yarattı: Öldürülenlerin yerini alan İran komutanlarının çoğu açıdan seleflerinden daha tehlikeli olması. Daha gençler. Irak’ta Amerikalılarla savaştılar. Lübnan ve Suriye’de Hizbullah ile birlikte İsraillilerle savaştılar. O cephelerde dünyanın en güçlü ordularını yendiklerine —haklı gerekçelerle— inanıyorlar. Eski kuşak liderlerin İran-Irak Savaşı’nın felaket insan maliyetlerini hatırlayan ihtiyatını paylaşmıyorlar. Ve her yerdeki yeni liderlerin karşılaştığı kurumsal baskıyla karşı karşıyalar: kendilerini kanıtlama ihtiyacı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahmin edilebilir sonuç, İran ordusunun caydırılmak yerine daha agresif hale gelmesidir. Başkesme, önlemeyi amaçladığı tırmanmayı hızlandırabilir. Ve eğer İslami Cumhuriyet bu savaştan sağ çıkarsa, daha genç, savaşta pişmiş ve ABD ile İsrail’i muazzam maliyete rağmen yendiklerine inanan komutanlar tarafından yönetilecek. Böyle bir liderliğe sahip savaş sonrası İran, daha ılımlı değil daha revizyonist bir İran olacak.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">HAYATTA KAL VE YOR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın stratejik doktrininin merkezinde bir ifade var: *hayatta kal ve yor*. Amaç, ABD veya İsrail’i konvansiyonel anlamda yenmek değil. Onlara İran’la yüzleşmenin askeri, ekonomik ve siyasi olarak sürdürülemez maliyetini göstermektir. Tahran’ın işi, cezaya yeterince uzun süre dayanmak ve karşılık olarak yeterince hasar vermek; böylece ABD ve İsrail’in devam eden çatışma iradesi çöker.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu strateji şimdilik çalışıyor. İran darbelere dayanıyor ve işlevini sürdürmeye devam ediyor. Askeri komutası merkezsizleşti ve yeni komutan kuşağı eskisine göre daha fazla savaşmaya istekli. Ekonomik kampanyası Washington’un onlarca yılda inşa ettiği Körfez düzenini tehdit ediyor. ABD ile Körfez ortakları arasındaki kama genişliyor; bu ortaklar gönülsüzce Washington ile savaşa katılmayı düşünse bile. Eğer bu eğilimler Tahran’ın lehine devam ederse, savaş İslami Cumhuriyet’in darbe yemiş ama sağlam kalmasıyla, ABD-Körfez ittifakının kırılmasıyla bitebilir ve bu da ABD’nin bölgesel güç projeksiyonunu yıllarca sınırlama tehdidi yaratabilir. İran konvansiyonel kapasitelerinde zayıflamış olarak çıkacak ama Tahran için her zaman en çok önem taşıyan tek para biriminde daha güçlü: Dünyanın en güçlü ordularına karşı egemenliğini savunma yeteneğini kanıtlamış olması. Aşırı ateş gücüne sahip ABD ve İsrail savaşları kazanabilir. 35 yıllık hazırlık ve vurmaktan ziyade dayanmaya ayarlanmış bir stratejiye sahip İran ise savaşı kazanabilir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*&nbsp;Narges Bajoghli (Foreign Affairs)&nbsp;Johns Hopkins Üniversitesinde Ortadoğu Çalışmaları Doçenti</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> İlyas Buzgan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Makele linki:</strong> https://www.foreignaffairs.com/iran/irans-long-game</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/esnek-gercekciligin-yanlis-vaadi-12969</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>'Esnek gerçekçiliğin' yanlış vaadi</h1>
                        <h2>Rebecca Lissner ve Mira Rapp-Hooper’ın Foreign Affairs için kaleme aldığı bu kapsamlı analiz, Trump döneminin dış politika kimliğini "gerçekçilik" (realism) kavramı üzerinden masaya yatırıyor. Metin, Trump’ın "esnek gerçekçilik" adını verdiği yaklaşımın aslında gerçekçiliğin temel ilkeleriyle nasıl çeliştiğini ve İran savaşının bu tutarsızlığın en büyük kanıtı olduğunu savunuyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/esnek-gercekciligin-yanlis-vaadi-1774895555.webp">
                        <figcaption>'Esnek gerçekçiliğin' yanlış vaadi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><h1><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Donald Trump’ın son seçim kampanyası ve ikinci başkanlık döneminde kendisi ve ekibi, dış politikasını pragmatik, disiplinli ve stratejik olarak sunmaya çalıştı. Küresel yaklaşımının aceleci ve pervasız olduğu suçlamalarına karşı “esnek gerçekçilik” (flexible realism) söylemiyle yanıt verdiler. Bu, Yunan tarihçi Thucydides’e kadar uzanan bir entelektüel geleneğe atıf yapıyordu; Thucydides meşhur bir şekilde “güçlüler yapabildiklerini yapar, zayıflar ise katlanmak zorunda kaldıklarını” demişti.&nbsp;</span></span></h1>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekçilik çeşitlilik gösterse de genel olarak uluslararası politikada gücün temel para birimi olduğunu kabul eder. İdealizmi reddeder ve ulusal çıkarı savunmaya yönelik acımasız bir odaklanmayı tavsiye eder. Bu dünya görüşünün Trump’ın ikinci döneminin başındaki dış politikasıyla örtüşmesi, birçok önde gelen analistin gerçekçiliği başkanın heteredoks yaklaşımını birleştiren çerçeve olarak benimsemesine yol açtı. The New York Times bile bunu “Trump’a saldırganlık için açık çek veren teori” olarak nitelendirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak ABD’nin İran’la yeni savaşı, Trump’ın gerçekçi olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Aslında gerçekçilik, doğru anlaşıldığında, Trump yönetiminin savruk dış politika yaklaşımının derin tehlikelerini gözler önüne seriyor. Orta Doğu’da ne ikna edici bir gerekçe ne de ABD çıkarlarını en iyi nasıl ilerleteceğine dair bir teori olmadan bölgesel savaşı başlatmak, gerçekçiliğin temel ilkelerine tamamen aykırıdır. Gerçekten de İran savaşıyla Trump, ABD dış politikasını net görüşlü ve pragmatik bir yaklaşımla temsil etme iddiasını kalıcı olarak kaybetmiştir. Bu durum, diğer siyasi liderlere o bayrağı devralmaları için yeni bir alan açmaktadır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçek Gerçekçilik</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın dünya görüşünü açıklamak için entelektüel bir çerçeve arayan yönetim ve yorumcular, gerçekçiliğe yöneldi. Gerçekçi gelenek, John Quincy Adams, Dwight Eisenhower ve George H. W. Bush gibi çeşitli ABD başkanlarından Hans Morgenthau, Kenneth Waltz ve John Mearsheimer gibi önde gelen düşünürlere uzanır. Akademik gerçekçiler on yıllardır devletlerin güvenlik mi yoksa maksimum güç mü aradığı, ittifakların ne zaman faydalı ne zaman dolandırıcı olduğu ve II. Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararası düzenin Amerikan hegemonyasından başka bir şey olup olmadığı gibi soruları tartışmıştır. Aynı zamanda entelektüel gerçekçiliğin ABD dış politikası için net reçetelere kolayca dönüşmediğini de kabul ederler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm gerçekçiler belirli bir ulusal güvenlik pragmatizmini savunur: lehte bir güç dengesi sağlamak ve kan ile serveti boş yere harcayan çevresel çatışmalardan kaçınmak. Bununla bağlantılı olarak ulusal çıkarı önceliklendirmek ve özellikle savaş zamanlarında istenmeyen sonuçlara karşı temkinli olmak önemlidir. İki döneminde de analistler Trump’ı farklı zamanlarda farklı nedenlerle gerçekçi ilan etti. İlk döneminde yaygın olan bir yorum dalgası, onu Orta Doğu’daki uzun ve maliyetli çatışmaları reddettiği algısı nedeniyle gerçekçi olarak nitelendirdi. Bu anti-müdahalecilik 2016’da Beyaz Saray’a yükselmesine yardımcı olmuştu. “İlkeli gerçekçilik” (principled realism) etiketi altında ilk Trump yönetimi, Orta Doğu’dan uzaklaşıp Çin’le rekabete odaklanmakta kararlıydı — çoğu gerçekçinin, bir akran rakiple karşı karşıya olan ABD’den bekleyeceği büyük güç dinamiklerine odaklanma. İkinci bir Trump başkanlığını öngören önde gelen gerçekçi akademisyen Randall Schweller (Andrew Byers ile birlikte), Foreign Affairs’te Trump’ın gerçekçi dürtülerinin “modern tarihin en kısıtlı ABD dış politikasını” üreteceğini öngörmüştü. Bu erken Trump-gerçekçi iddiaları, birçok akademisyen ve analistin uzun süredir ABD dış politikasından eksik olduğunu düşündüğü sağduyu ve büyük güç politikalarına odaklanmayı varsayıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın ikinci dönem dış politikası bu beklentileri hızla boşa çıkardı. Hem askeri kısıtlamayı hem de büyük güç rekabeti stratejisini terk ederek, yönetim “esnek gerçekçilik” olarak adlandırdığı şeye yöneldi. “Güç hakkı yaratır” ilkesine dayanan bu yeni yaklaşım, başkanın zorlamayı geniş çaplı kullanmasını meşrulaştırmak üzere tasarlanmış gibi görünüyor. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi esnek gerçekçiliği temel ilke olarak ortaya koyduktan sonra Trump, Ocak ayındaki Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun “kapıp kaçırma” operasyonunu “küresel gücü her zaman belirleyen demir yasalar” olarak nitelendirdi. Beyaz Saray danışmanı Stephen Miller bu temayı CNN’de sürdürerek “gerçek dünyada yaşadığımızı… gücün, kuvvetin ve iktidarın yönettiği bir dünyada” yaşadığımızı söyledi. Aynı ayın ilerleyen günlerinde 2026 Ulusal Savunma Stratejisi başkanın esnek, pratik gerçekçiliğini övdü: “Ütopyacı idealizm dışarı, sert gerçekçilik içeri.” Mart ayında, İran Savaşı’nın ilk günlerinde Savunma Bakanı Pete Hegseth çatışmayı gerçekçi terimlerle gerekçelendirmeye çalıştı: “Hırslarımız ütopyacı değil; gerçekçi, çıkarlarımıza ve halkımızın ile müttefiklerimizin savunmasına göre kapsamlandırılmış.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın askeri güce odaklanması ve ekonomik kaynakları güvence altına alma çabası gibi gerçekçiliğin yankıları olabilir. Ancak strateji veya ulusal çıkarın net bir tanımından yoksun bir güç tutkusu, bir lideri gerçekçi yapmaz. Gerçekçiliğin doğru okunması, Trump tarifinin zaman içinde tutmadığını kanıtlamaktadır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sözler Değil, Eylemler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekçiler stratejiye keskin bir duyarlılık ve büyük güç rekabetinin gerekliliklerine lazer gibi odaklanmayla gurur duyar. Trump’ın İran’a karşı seçtiği savaş, onun gerçekçi dış politika geleneğinin doğal mirasçısı olduğu fikrini kalıcı olarak çürütmelidir. Gerçekçilik disiplin tavsiye ederken, İran savaşı tam tersini temsil etmektedir. Çatışma, Trump yönetiminin herhangi bir acil tehlike göstermekte zorlanmasına rağmen Mart sonuna kadar Amerikan vergi mükelleflerine en az 20 milyar dolara mal olacak. Operasyon, Trump’ın bizzat düşük stratejik öncelik olarak nitelendirdiği bir bölgeye —özellikle Hint-Pasifik ve Batı Yarımküre’ye kıyasla— ABD’yi daha da batırıyor. Devam eden saldırılar, kritik mühimmatı tüketerek ve füze savunma sistemleri ile radarlar gibi kilit stratejik varlıkları yeniden konumlandırarak ABD ordusunun yakın ve orta vadeli hazır bulunma durumunu tehlikeye atabilir; bu da Çin veya Rusya’yla olası çatışmalara hazırlığı zayıflatır ve caydırıcılığı aşındırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’daki çatışma, gerçekçiliğin bazı temel öğretilerini ihlal etmektedir. Gerçekçi düşünürler, Vietnam ve Irak savaşları sırasında birçoklarının yaptığı gibi, rejim değişikliğini değerli bir hedef olarak reddeder; çünkü bir ülkenin maddi gücünün iç karakterinden çok daha önemli olduğuna ve bu karakteri değiştirmenin maliyetlerinin genellikle aşırı yüksek olduğuna inanırlar. Trump da yıllarca bu görüşü benimsemiş görünüyordu; geçen yıl Suudi Arabistan ziyareti sırasında “Batılı müdahalecilerin ve ulus inşacıların inşa ettiklerinden çok daha fazla ulusu yıktığını” ilan etmişti. Bu duygu 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nde yankılandı: Savunma Bakanlığı artık “müdahalecilik, sonsuz savaşlar, rejim değişikliği ve ulus inşasıyla dikkatini dağıtmamaya” kararlıydı. Yine de rejim değişikliği, Trump’ın savaşı başlatmak için öne sürdüğü argümanın merkezindeydi; saldırıdan sonra İranlıları hükümetlerini “devralmaya” çağırdı. ABD-İsrail koalisyonunun hedefleme kararları bu söylemi yansıttı: İlk saldırı İran’ın Yüce Lideri Ali Hamaney ve iç çevresinin birçok üyesini ortadan kaldırdı; bunu rejimi ölümcül şekilde zayıflatmayı amaçlayan devam eden bir kampanya izledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yönetim rejim değişikliğini hedefinden vazgeçiyor olabileceğini işaret etse de, henüz mevcut araçları ulaşılabilir amaçlarla birleştiren, net tanımlanmış ulusal çıkarlara dayalı bir zafer teorisi ortaya koymadı. Gerçekçiler yüzyıllardır kabul ettiği gibi, kuvvet kullanımının istenen siyasi sonuçlara nasıl çevrileceğini anlamadan çatışmada siyasi başarısızlık riski kabul edilemez derecede yüksektir. Trump’ın geçen yılki İran nükleer tesislerine yönelik saldırıları ve Venezuela baskını, saldırgan gerçekçilerin güç maksimizasyonu olarak onaylayabileceği kısa, keskin ve kendi kendine sınırlı kuvvet kullanımları gibi görünüyordu. Ancak yeni İran savaşı şimdiden yaygın yıkım, zincirleme ekonomik etkiler, artan ABD kayıpları ve muhtemel ABD kara birlikleri taahhüdüyle büyük bir bölgesel yangına dönüştü. Trump bir noktada “görev tamamlandı” diyecektir ama bu, ABD’nin ülkede siyasi hedeflerine ulaştığı için olmayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güç tutkusu bir lideri gerçekçi yapmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca erken işaretler, yönetimin muhtemel tırmanma dinamiklerini hesaba katmadan çatışmaya başını alıp gittiğini gösteriyor. Tahran’ın Körfez komşularına saldırarak çatışmanın kapsamını genişleteceği öngörülebilirdi — ancak yönetim çatışmanın başlamasından dört gün sonrasına kadar bölgedeki ABD diplomatlarını tahliye emri vermedi. Büyükelçiliklerin saldırı başlamadan neden tahliye edilmediği sorulduğunda Trump “her şey çok hızlı oldu” diye açıkladı; bu, haftalarca hazırlığa rağmen yönetimin bu dinamikleri öngörmediğini ima ediyordu. Tahran’ın petrol tankerlerini Hürmüz Boğazı’nda hedef alarak küresel maliyetleri yükselteceği ve enerji krizi yaratacağı da aynı derecede açıktı — yine de Trump petrol fiyatları fırlayınca şaşırmış göründü, savaşı yakında biteceğini işaret etti, sonra bu açıklamalarını geri aldı ve müttefiklerden, ortaklardan ve hatta Çin’den boğazı savunmada yardım istedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı, Trump’ın gerçekçi olmadığına dair tek kanıt değil. Gerçekçilik gücü ulusal çıkar peşinde ölçülü kullanmayı tavsiye ederken, Trump’ın ikinci dönem dış politikası tam tersini yapıyor. Çin’le büyük güç rekabetinden uzaklaşıp Pekin’le ticari bir barış arar görünüyor. Hint-Pasifik’teki caydırıcılığını ise İran hamlesi ve bunun askeri malzeme ile hazır bulunma durumuna getirdiği yük nedeniyle zayıflattı. Trump ABD ittifak taahhütlerini sürdürse de, Washington’un müttefiklerini savunma istekliliğini sorgulayarak bunların etkinliğini zayıflatıyor. Disiplinli askeri kuvvet kullanımından uzak, sadece bir yılda yedi ülkeyi bombaladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump “güç hakkı yaratır” diye düşünebilir ama yönetimi herhangi bir gerçekçi teoriye uyuyorsa, bu gerçekçiliğin hegemonların maliyetli aşırı genişlemeden kaçınması gerektiği kalıcı uyarısına açıkça uymamasıdır. Gerçekten de Amerikan gücünü pervasızca kullanarak ikinci Trump yönetimi, gerçekçiliğin en yeni uyarıcı hikâyesine dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Fırsatlar Ülkesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın gerçekçilik iddiasını çürütmek salt akademik bir egzersiz değildir. Sözde küreselci elitlere eleştirisi, beyan ettiği dış politika kısıtlaması ve özellikle denizaşırı ABD askeri müdahalelerine karşıtlığı, Trump’ın siyasi markasının ayrılmaz parçası olmuştur. “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” hareketi uzun süredir müdahaleci olmayan dış politikaları savunmuştur ve Başkan Yardımcısı JD Vance, Trump’a bağlılığını “hiçbir yeni savaş başlatmayacağı” temeline dayandırmıştı. Birden fazla kampanyada bu yönelim Amerikan seçmenleri arasında dikkate değer ölçüde popülerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada Trump’ın savaşına karşı çıkanlar ve ondan sonra gelecek siyasetçiler ile politika yapıcılar için bir fırsat yatıyor. ABD dış politikasında daha disiplinli ve pragmatik bir yaklaşıma yönelik gerçek bir kamu talebi var. Trump’ın savaşı yalnızca Kongre’nin savaş yetkilerini, uluslararası hukuku veya müttefik işbirliğinin değerini hiçe saydığı için pervasız değildir. Pervasızdır çünkü Amerikalıların tutarlı şekilde kınadığı, Amerikan gücünü israf eden sıcak savaş aşırılıklarını örneklendirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özellikle Trump gerçekçilik bayrağını yükseltirken bu argümanı Amerikan halkına taşımak, uçlara çekilme eğilimine direnmeyi gerektirir. Trump’ın “güç hakkı yaratır” saplantısını reddedip ABD dış politikasını idealizm ve erdeme odaklamak cazip gelebilir. Ancak aşırı ideolojik bir dış politika, Soğuk Savaş sonrası ABD’nin düştüğü aynı tuzağa düşme riski taşır: ABD öncelikle değerlerini ilerletmek için hareket ettiğinde doğal sınırlar veya disipline edici sınırlar kalmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Spektrumun diğer ucunda Trump’ın ulusal güvenlik aşırılıkları, bazı eleştirmenleri ABD dış politikasında dramatik şekilde daha kısıtlı bir yaklaşıma yönelik çağrıları güçlendirmeye itiyor. Dış politika üzerindeki mali ve siyasi kısıtlamaları hesaba katmak iyi bir şeydir; özellikle tek kutuplu ABD liderliğindeki bir döneme alışkın politika yapıcılar için. Ancak ABD ordusunun küresel erişimini frenlemek ve denizaşırı “dolaştırıcı” bağları kesmek için heveslenenler, Trump’ın düşüncesizce ABD gücünü parçalamasına hız kazandırabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun yerine daha pragmatik ve gerçekten gerçekçi bir yol var — güçlü, küresel olarak angaje ama disiplinli ve sonunda yeniden saygı duyulan bir ABD’ye giden yol. Kamu desteğinin olması için iyi neden var. Chicago Council’un 2024 ve 2025 anketlerine göre Amerikalıların büyük çoğunluğu, ABD’nin müttefiklerle yakın işbirliğine dayalı güçlü bir küresel role sahip olmasını istiyor. Artan derecede tehlikeli bir dünyada, ABD’nin harcamayı göze alamayacağı fırsatlar ve göz ardı edemeyeceği tehditler olduğunu kabul ediyorlar. Trump sonrası gerçekçilik, o zaman Trump’ın asla sunmadığı şeyi sunmalıdır: Amerikan gücünün amaç, kısıtlama ve stratejik netlikle ABD çıkarlarını ilerletmek için nasıl kullanılacağına dair tutarlı, olumlu bir vizyon. Trump’ın İran savaşı bu erdemlerin her biriyle çeliştiğinden, daha mantıklı ve aklı başında bir yol açıkta duruyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*&nbsp;Rebecca Lissner<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> - Mira Rapp-Hooper<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> (Foreign Affairs)</span></span></p>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong>&nbsp;İlyas Buzgan</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>
<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">[1]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Tahoma&quot;,sans-serif">Council on Foreign Relations’ta ABD Dış Politikası Kıdemli Uzmanıdır. Biden yönetiminde Başkan Yardımcısı’nın Ulusal Güvenlik Başdanışman Yardımcısı olarak görev yapmıştır.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">[2]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Tahoma&quot;,sans-serif">Brookings Institution’da Ziyaretçi Kıdemli Uzmandır. Biden yönetiminde ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Doğu Asya ve Okyanusya Kıdemli Direktörü ile Hint-Pasifik Stratejisi Direktörü olarak görev yapmıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/israil-trumpin-iranda-bir-cikis-yolu-bulamamasini-sagliyor-12967</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İsrail, Trump’ın İran’da bir çıkış yolu bulamamasını sağlıyor*</h1>
                        <h2>Detroit büyüklüğündeki Gazze’de iki yıl boyunca Hamas’ı yenemeyen İsrail ve ABD, İran gibi 4.500 kat büyük bir coğrafyada 'başarı' arıyor. Jonathan Cook’un analizi; Hürmüz Boğazı’ndan granit dağlara, mühimmat krizinden kontrolü yitiren Trump’a kadar savaşın görünmeyen gerçeklerini masaya yatırıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/israil-trumpin-iranda-bir-cikis-yolu-bulamamasini-sagliyor-1774894486.webp">
                        <figcaption>İsrail, Trump’ın İran’da bir çıkış yolu bulamamasını sağlıyor*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu, bu savaşı İsrail’in Hizbullah’ı ezmedeki görünürdeki “cüretkâr başarısının” bir tekrarı gibi sundu. ABD başkanı ise bunun yerine İsrail’in Gazze’deki ahlaki ve stratejik yenilgisine bakmalıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Donald Trump’ı İran’a karşı bir savaşın 18 ay önce Lübnan’daki çağrı cihazı saldırısı gibi gelişeceğine ikna etmiş olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki ordu birlikte Tahran’daki liderliği başsız bırakacak, İran da tıpkı İsrail’in Lübnanlı grubun manevi lideri ve askeri stratejisti Hasan Nasrallah’ı öldürmesinden sonra Hizbullah’ın çökmüş gibi görünmesi gibi çökecekti — ya da o sırada öyle sanılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer öyleyse, Trump bu yanılsamayı fazlasıyla satın aldı. Kendisinin Ortadoğu’yu “yeniden şekillendiren” ABD başkanı olacağını varsaydı — seleflerinin, George W. Bush’un 20 yıldan fazla süre önce İsrail’le birlikte aynı hedefe ulaşmadaki feci başarısızlığından beri kaçındıkları bir misyon.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu, Trump’ın dikkatini İsrail’in Lübnan’daki sözde “cüretkâr başarısına” yöneltti. Oysa ABD başkanının bakması gereken yer başka bir yerdi: İsrail’in Gazze’deki devasa ahlaki ve stratejik başarısızlığı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail burada iki yıl boyunca küçücük kıyı şeridini enkaza çevirdi, nüfusu aç bıraktı ve okullar ile hastaneler dahil tüm sivil altyapıyı yok etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu, Gazze’nin sivil hükümeti ve İsrail’in yasa dışı işgaline ve abluka politikasına yirmi yıldır boyun eğmeyen silahlı direniş hareketi Hamas’ı “ortadan kaldırdığını” açıkça ilan etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, onlar işgale cesaret ederse, onlarca yıldır hazırlandığı bu mücadelede daha pek çok sürprizi devreye sokacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekte ise, neredeyse bütün hukuk ve insan hakları uzmanlarının çok önce vardığı sonuca göre, İsrail’in yaptığı şey soykırımdı — ve bunu yaparken İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemi düzenleyen savaş kurallarını da paramparça etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat İsrail’in Gazze’yi yıkıma uğratmasının üzerinden iki buçuk yıl geçmiş olmasına rağmen Hamas yalnızca ayakta değil; aynı zamanda yıkıntıların yönetimini de elinde tutuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail, Gazze halkının kapatıldığı toplama kampının büyüklüğünü yaklaşık yüzde 60 küçültmüş olabilir, ama Hamas hâlâ yenilmiş değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam tersine, güvenli bir bölgeye çekilen taraf İsrail oldu ve oradan Gazze’de hayatta kalanlara karşı bir yıpratma savaşını yeniden sürdürüyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürprizler yolda</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, İran’a karşı yasa dışı bir savaş başlatıp başlatmamayı düşünürken, İsrail’in bu küçük bölgeyi — ABD’nin Detroit kenti büyüklüğündeki bir alanı — iki yıl boyunca havadan bombalamasına rağmen Hamas’ı yok etmedeki tam başarısızlığına dikkat etmeliydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu başarısızlık daha da çarpıcıydı; çünkü Washington İsrail’e sonsuz denebilecek bir mühimmat akışı sağlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail kara birlikleri göndermesine rağmen Hamas’ın direnişini bastıramadı. Trump yönetiminin çıkarması gereken stratejik dersler bunlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail Gazze’de askeri üstünlük kuramadıysa, Washington bunu İran’da başarmanın neden daha kolay olacağını düşünsün?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta İran, Gazze’den 4.500 kat daha büyük. Nüfusu da ordusu da 40 kat daha büyük. Ve Hamas’ın el yapımı roketlerine değil, korkutucu bir füze cephaneliğine sahip.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama daha da önemlisi, Trump’ın şimdi bedelini ödeyerek öğrendiği gibi, İran’ın — kuşatma altındaki Gazze’deki Hamas’ın aksine — küresel sonuçlar doğurabilecek stratejik kaldıraçları var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tahran, Washington’un tırmanma merdiveninde çıktığı her basamağa karşılık veriyor: Komşu Körfez ülkelerindeki ABD askeri altyapısını ve enerji şebekeleriyle tuzdan arındırma tesisleri gibi kritik sivil altyapıyı vurmasından, dünya petrol ve enerji arzının büyük bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatmasına kadar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tahran şimdi dünyaya fiilen yaptırım uyguluyor; küresel ekonominin çarklarını döndürmek için gereken yakıtı ondan mahrum bırakıyor. Bu, Batı’nın on yıllar boyunca İran’a uyguladığı ve ülkenin kendi ekonomisini ayakta tutması için gerekli temel ihtiyaçlardan mahrum bıraktığı yaptırımlara benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düz ve kumluk Gazze topraklarının altındaki tünel ağından savaşmak zorunda olan Hamas’ın aksine, İran’ın coğrafyası kendi ordusuna büyük avantaj sağlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı boyunca uzanan granit kayalıklar ve dar koylar, sürpriz saldırılar başlatmak için sonsuz korunaklı alanlar sunuyor. İç kesimlerdeki devasa dağ sıraları ise sayısız saklanma yeri sağlıyor — ABD ve İsrail’in teslim edilmesini istediği zenginleştirilmiş uranyum için, askerler için, drone ve füze rampaları için ve silah üretim tesisleri için.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail, İran’ın gözle görünen askeri altyapısını yok ediyor; ama tıpkı İsrail’in Gazze’ye girdiğinde keşfettiği gibi, gözden uzak olanın ne olduğuna dair neredeyse hiçbir fikirleri yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bir şeyden emin olabilirler: İran, onlarca yıldır hazırlandığı bu savaşta, işgale kalkışmaları halinde daha pek çok sürprize sahip.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’a güven yok</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin narsist başkanı Trump için asıl sorun şu: Artık olayların kontrolü onda değil — saldırganlık ve uzlaşma arasında gidip gelen, her açıklamasıyla petrol piyasaları yükselip alçalırken yalnızca ailesini ve dostlarını zenginleştiriyor gibi görünen birkaç sesli çıkış dışında.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, Netanyahu’nun anlattıklarına kandığı anda askeri çatışmanın kontrolünü kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail İran’ın görünen askeri altyapısını vuruyor; ama Gazze’de olduğu gibi, gözden uzak olanı neredeyse hiç bilmiyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın en güçlü ordusunun başkomutanı olabilir, ama şimdi kendisini iki taraf arasında sıkışmış biri rolünde buldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başlattığı bu yasa dışı savaşı sona erdirmekte büyük ölçüde güçsüz. Artık olayları başkaları belirliyor. Savaştaki başlıca müttefiki İsrail ile resmî düşmanı İran bütün önemli kartları elinde tutuyor. Trump ise bütün gösterişine rağmen onların yarattığı rüzgârla sürükleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zafer ilan edebilir; nitekim bunu yapmaya birkaç kez çok yaklaşmış görünüyor. Ama şişeden cini çıkardıktan sonra çatışmayı bitirmek için fiilen yapabileceği çok az şey var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin aksine, İsrail ve İran savaşın dayanabildikleri sürece sürmesinde çıkar görüyor. Her iki rejim de — farklı nedenlerle — aralarındaki mücadelenin varoluşsal olduğuna inanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sıfır toplamlı bir dünya görüşüne sahip İsrail, İran’ın İsrail’in nükleer güç statüsüne denk bir konuma gelmesi halinde Ortadoğu’daki askeri dengenin eşitleneceğinden korkuyor. Böyle olursa Tel Aviv artık Washington üzerinde tekel sahibi olmayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bölgeye istediği gibi korku salamayacak. Ve Filistinlilerle bir uzlaşmaya gitmek zorunda kalacak; oysa tercih ettiği plan onlara soykırım uygulamak ve etnik temizlik yapmak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer biçimde İran da, yakın tecrübelere dayanarak, ABD’ye ve özellikle Trump’a İsrail’den daha fazla güvenilemeyeceği sonucuna vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump ilk başkanlık döneminde, 2018’de, selefi Barack Obama’nın imzaladığı nükleer anlaşmayı yırttı attı. Geçen yaz ise görüşmeler sürerken İran’a saldırı düzenledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçen ayın sonunda da, arabuluculara göre yenilenen görüşmeler başarıya ulaşmak üzereyken bu savaşı başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın sözleri değersiz. Yarın bir anlaşmayı kabul etse bile, Tahran altı ay sonra yeni bir saldırı dalgasıyla karşılaşmayacağından nasıl emin olabilir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, Gazze’nin son yirmi yıldaki kaderine bakıyor. İsrail önce bölgeyi ablukaya aldı, halkı toplama kampında sessiz kalmayı reddettikçe daha da ağırlaşan bir kıtlık rejimine mahkûm etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra İsrail birkaç yılda bir “çimleri biçmeye” başladı — yani bölgeyi hava saldırılarıyla dövdü. Ve sonunda soykırımı başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran liderleri aynı yola sürüklenmeyi göze almak istemiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun yerine, ABD’ye kolay kolay unutamayacağı bir ders vermeleri gerektiğine inanıyorlar. İran, küresel ekonomiye ve Körfez’deki ABD müttefiki devletlere öyle bir yıkım vermek istiyor ki, Washington bir devam savaşını düşünmeye bile cesaret edemesin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hafta New York Times, İran saldırılarının bölgedeki 13 ABD üssünün birçoğunu “neredeyse yaşanamaz” hale getirdiğini bildirdi. Körfez’deki 40.000 Amerikan askeri “otellere ve ofislere taşınmak” zorunda kaldı; bunların binlercesi “Avrupa’ya kadar dağıtıldı.”</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yangını körüklemek</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günden güne daha açık hale geldiği üzere, İran konusunda ABD ile İsrail’in çıkarları artık çatışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, küresel bir depresyonu ve bununla birlikte iç destek tabanının çökmesini önlemek için piyasaları mümkün olan en kısa sürede yeniden sakinleştirmek zorunda. İstikrarı yeniden tesis edecek bir yol bulmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hava saldırıları ne mollaları ne de Devrim Muhafızları’nı yerinden etmeye yetmeyince, önünde iki seçenek kaldı: ya geri adım atıp İran’la aşağılayıcı müzakerelere girişecek ya da bir kara işgaliyle rejimi devirmeye ve kendi seçtiği bir lideri dayatmaya çalışacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama İran ABD’ye zarar vermeyi henüz bırakmamışken ve Trump’ın iyi niyetine güvenmek için sıfır nedeni varken, Washington giderek kaçınılmaz biçimde ikinci yola itiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail ise ilk seçeneğe, yani müzakerelere, şiddetle karşı çıkıyor; çünkü bu onu başladığı noktaya geri götürecek. İkinci seçeneğin de başarılamayacağından şüphe ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze’den çıkarılacak temel ders şudur: İran’ın geniş coğrafyası, işgal kuvvetlerini görünmeyen bir düşmanın saldırılarına açık hedefler haline getirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Batılıların bundan hiç haberi olmasa da İranlılar arasında liderliğe destek o kadar fazla ki, İsrail ve ABD’nin halkın başına, halkı bombalamayı güvenli bir yerden alkışlayan taht varisi Reza Pehlevi’yi dayatması mümkün görünmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail bu savaşı bambaşka bir gündemle başlattı. Aradığı şey İran’da istikrar değil, kaos. Gazze ve Lübnan’da yaratmaya çalıştığı da buydu — ve İran’da da aynı sonucu istediğine dair her işaret mevcut.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun Washington’da çoktan anlaşılmış olması gerekirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hafta Joe Biden’ın eski ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan, İran konusunda eski İsrail askeri istihbarat yetkilisi Danny Citrinowicz’in son açıklamalarına atıf yaparak Netanyahu’nun amacının “İran’ı kırmak, kaos yaratmak” olduğunu söyledi. Neden? Sullivan’ın aktardığına göre, “çünkü onların gözünde parçalanmış bir İran, İsrail için daha az tehdit demek.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’in, daha önce Gazze’de yaptığı gibi, İranlı liderleri sürekli öldürmesinin nedeni bu: Yerlerine daha saldırgan isimlerin geleceğini bilerek bunu yapıyor. Konuşmaya hazır pragmatistler değil, uzlaşmayı reddeden radikalleşmiş ve intikamcı liderler istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’in, Gazze’de yaptığı ve şu anda Lübnan’da da yapmakta olduğu gibi, İran’daki sivil altyapıyı hedef almasının nedeni de bu: Umutsuzluk yaymak, bölünmeleri derinleştirmek ve Tahran’ı misillemeye zorlamak; böylece İran’ın Körfez’deki komşularının öfkesini artırmak ve ABD’yi daha da derine çekmek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine bu nedenle İsrail, Gazze ve Lübnan’da yaptığı gibi, İran içindeki ve çevresindeki azınlık gruplarıyla gizlice temas kuruyor — ve muhtemelen onları silahlandırıyor —; umudu, iç çözülmeyi daha da alevlendirmek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İç savaşla meşgul, kendi iç mücadelelerinde tükenmiş devletler İsrail için az tehdit oluşturur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karışık mesajlar</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump her zamanki gibi kafa karıştırıcı mesajlar veriyor. Bir yandan müzakere etmeye çalışıyor — ama kiminle, o bile belli değil — öte yandan kara işgali için asker yığıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD başkanının niyetlerini analiz etmek zor, çünkü söyledikleri stratejik açıdan hiçbir anlam ifade etmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çarşamba gecesi Washington’daki bir bağış toplantısında İran’ın “bir anlaşma yapmayı çok istediğini” söyledi, ardından şunu ekledi: “Bunu söylemeye korkuyorlar çünkü kendi halkları tarafından öldürüleceklerini düşünüyorlar. Bizim tarafımızdan öldürülmekten de korkuyorlar.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, kendi otoritesini sağlamlaştırmaya ve bölgeye düzen getirmeye çalışan bir süper gücün mantığı değil. Bu, rakiplerinin planlarını bozup oyunu tersine çevirebilecek son çaresiz hamlesine umut bağlayan köşeye sıkışmış bir suç patronunun mantığı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu son zar atışı, ABD özel kuvvetlerini İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden petrol ihracatının ana merkezi olan Harg Adası’nı işgal etmeye gönderme planı gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, adayı bir fidye aracı gibi elinde tutabileceğini, Tahran’dan Hürmüz’ü yeniden açmasını isteyebileceğini, aksi halde İran’ın kendi petrolüne erişimini kaybedeceğini düşünüyor gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diplomatlara göre İran, Boğaz üzerindeki kontrolü bırakmayı reddetmekle kalmıyor; Trump’a koz vermemek için adayı ve oradaki ABD güçlerini halı bombardımanına tutmakla tehdit ediyor. Tahran ayrıca, bölgeden petrol sevkiyatında hayati önemde ikinci bir su yolu olan Kızıldeniz’deki gemileri de hedef almaya başlayacağı uyarısında bulunuyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hâlâ oynayacak kartları var</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, Trump’ın kazanmakta zorlanacağı bir “ilk kim kaçacak” oyunu. Bütün bunlar da İsrail liderliğini oldukça rahat bir konumda bırakıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Jonathan Cook (Martha Gellhorn Özel Gazetecilik Ödülü Sahibi)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren: </strong>İlyas Buzgan&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Makale linki:</strong>&nbsp;https://www.middleeasteye.net/opinion/israel-making-sure-trump-cannot-find-ramp-iran</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/sis-perdesiyle-orulu-nato-cokuluslu-kolordu-karargahi-mnc-tur-ve-deniz-unsur-komutanligi-12966</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Sis perdesiyle örülü NATO Çokuluslu Kolordu Karargâhı (Mnc-Tür) ve Deniz Unsur Komutanlığı</h1>
                        <h2>ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları bölgesel bir savaşın fitilini ateşlerken, New York’tan Melbourne’e uzanan devasa protesto dalgası 'Savaşa Hayır' diyor. Diğer yanda Adana’da kurulan yeni NATO Çokuluslu Kolordu Karargâhı (MNC-TÜR) ve Beykoz’daki askeri planlamalar, Ankara’nın 'denge siyaseti' maskesi altında küresel savaşın lojistik bir parçası haline gelme riskini doğuruyor. Temmuz’daki NATO Zirvesi öncesi Türkiye, ya barışın sesi olacak ya da emperyalizmin bölge politikalarına 'ateş taşıyacak.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/sis-perdesiyle-orulu-nato-cokuluslu-kolordu-karargahi-mnc-tur-ve-deniz-unsur-komutanligi-1774894061.webp">
                        <figcaption>Sis perdesiyle örülü NATO Çokuluslu Kolordu Karargâhı (Mnc-Tür) ve Deniz Unsur Komutanlığı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><strong><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Yeni ve sisli bir gündem</span></span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Adana’da konuşlu 6. Kolordu bünyesinde</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue">&nbsp;<a href="https://www.bbc.com/turkce/articles/cwy3641kzklo"><span style="color:blue">NATO Çokuluslu Kolordu Karargâhı’nın (MNC-TÜR)</span></a>&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">kuruluş aşamasında olduğu, Karargâhın çekirdek kadrosuna Türk subayların atandığı ve bunun hemen sonrasında Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu kapsamında Beykoz’da&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.dha.com.tr/gundem/uluslararasi-askeri-heyetten-deniz-unsur-komutanligina-ziyaret-2844695"><span style="color:blue">Deniz Unsur Komutanlığı’nın</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;faaliyete geçirilmesinin planlandığı yolundaki haberlerin yayılması üzerine kamuoyumuzda canlı bir tartışmanın başladığı görülmekte.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Birçok meselede olduğu üzere herhangi bir gelişmenin arka planını irdelemek zahmetine katlanmayan veya kendi meşreplerinin rahatlığı içinde pervasız yorumlar yapmak itiyadını mesken edinmiş kimi çevrelerin, bir yandan kendi önyargılarını tatmin etmek, diğer yandan toplumu kendi zihin kalıplarına göre şekillendirmek yolunda yine yoğun bir uğraş içine girdikleri gözlenmekte. Bu ortamın oluşmasında başta MSB olmak üzere resmî kurumların gerekli hallerde kamuoyunu yeterince ve zamanlıca bilgilendirmekten kaçınmalarının oynadığı rolü de elbette hafife almamak gerekiyor. Resmî çevrelerin bu tür meseleleri sis perdesi altında tutmaktan ne umdukları, bundan ne yarar sağladıkları ise sorgulanması gereken bir yaklaşım teşkil etmekte.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><strong><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Arka planda ne olmuştu?</span></span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Bu noktada her şeyden önce şunun bilinmesinde yarar var: NATO’nun, yeni döneme uyarlanmış Stratejik Konsept’lerini ilân ettikten sonra komuta-kontrol-kuvvet yapılarında değişikliğe gitmesi geleneksel bir uygulamadır. Bu çerçevede NATO komuta-kontrol-kuvvet yapıları, Soğuk Savaş sonrası dönemde sırasıyla&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/1991/11/08/the-alliances-new-strategic-concept-1991"><span style="color:blue">1991</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">,&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/1999/04/24/the-alliances-strategic-concept-1999"><span style="color:blue">1999</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">,&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/strategic-concepts/strategic-concept-2010"><span style="color:blue">2010</span></a>&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">ve&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/strategic-concepts/nato-2022-strategic-concept"><span style="color:blue">2022</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;Stratejik Konsept’lerinin açıklanmasından sonra uyarlanmışlardır. Bu olgusal gerçeklik, zamanında TSK bünyesinde görev almış, bugün emekli bulunan ve kimi kesimi son dönemlerde sanki bu gerçeklikle zamanında yaşamamış gibi yorumlar yapan kurmay subaylar tarafından esasen çok iyi bilinmektedir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Soğuk Savaş sonrasında NATO kendisini yeni güvenlik ortamına uyarlarken hayata geçirdiği ilk girişimlerden biri 1994 NATO Brüksel Zirvesi’nde açıklanan&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/1994/12/01/final-communique"><span style="color:blue">Birleşik ve Müşterek Görev Kuvveti</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;(BMGK/CJTF) konseptiydi. Buna göre, yeni dönemde icra edilecek operasyonlar için hem birleşik (hava, kara, deniz gibi birden çok kuvvete dayalı) hem müşterek (çok uluslu) bir çerçeve uygulamaya geçirildi.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Bir sonraki aşama&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/2002/11/21/prague-summit-declaration"><span style="color:blue">2002 NATO Prag Zirvesi’nde</span></a>&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">NATO Mukabele Kuvveti’nin (NRF) tesis edilmesi kararıydı. NRF, BMGK konsepti temelinde yüksek hazırlık seviyesindeki 40.000 personeli bulunan bir kuvvet olarak öngörüldü.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">NATO, 2002 Prag Zirvesi kararlarına bağlı olarak&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/what-we-do/deterrence-and-defence/nato-response-force-2002-2024"><span style="color:blue">Yüksek Hazırlık Seviyesindeki Kuvvet Karargâhları’nı</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;(High Readiness Forces-HRF) hayata geçirmiş; bunlardan birinin de İstanbul’da bulunan 3. Kolordu bünyesinde çok uluslu bir şekilde kurulması (NRDC-T) kararlaştırılmıştır. NRDC-T’ye ilişkin kararın alınması tabiatıyla Türkiye’nin isteği ve onayıyla olmuştur.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Rusya’nın 2014’te Kırım’ı işgâl ve ilhak etmesi üzerine NATO ilk planda Rusya’dan algılanan tehditi karşılamak üzere üye ülkeler için önce güvence (assurance), bilahare caydırıcılık (deterrence) önlem paketleri açıklamış; sonrasında özellikle kendisini Rus tehdidine yakın hisseden Türkiye dahil üye ülkeler için&nbsp;<a href="https://www.nato.int/en/what-we-do/deterrence-and-defence/readiness-action-plan"><span style="color:blue">Kademeli Mukabele Planları’nı</span></a>&nbsp;(Graduated Response Plans-GRP) hayata geçirmiştir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">NATO 2014 sonrasında komuta-kontrol-kuvvet yapılarında da uyarlamaya gitmiştir. Bu çerçevede, başlangıçta 40.000 personeli bulunan NRF’in mevcudiyetinin 300.000 personele çıkarılması ve NRF bünyesinde Çok Yüksek Hazırlıklı Müşterek Görev Kuvveti (VJTF) tesis edilmesi kararlaştırılmıştır. Türkiye, VJTF yapılanması içinde de kendi iradesiyle yer almış ve&nbsp;<a href="https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2020/12/30/turkey-takes-charge-of-nato-high-readiness-force"><span style="color:blue">2021 yılı başında bu kuvvetin komutasını Polonya’dan devralıp</span><span style="color:#191e23">,</span></a>&nbsp;2021 yılı sonunda komutayı Fransa’ya devretmiştir. Türkiye’nin komuta ettiği VJTF NATO tatbikatlarına da katılmıştır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Yine 2014 sonrasında NATO komuta-kontrol-kuvvet yapılarındaki uyarlamaya bağlı olarak İzmir’deki NATO Kara Komutanlığı’nın yanısıra İngiltere’de (Northwood) Deniz Komutanlığı (MARCOM) ve Ramstein/Almanya’da Hava Komutanlığı kurulmuştur. Ayrıca, Brunssum/Hollanda ve Napoli/İtalya’da da Müşterek Komutanlıklar hayata geçirilmiştir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Haziran 2022’de NATO’nun yeni Stratejik Konsept’i açıklandıktan sonra&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/2023/07/11/vilnius-summit-communique"><span style="color:blue">Temmuz 2023’te Vilnius/Litvanya’da</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;yapılan NATO Zirvesi’nde, iki ana tehdit (Rusya ve terörizm) karşısında üçlü bir yapıya dayanan savunma planları kabul edilmiştir: Bunlar, stratejik seviyede genel savunma planı, alan odaklı (domain specific-kara, hava, deniz, siber uzay) savunma planları ve bölgesel savunma planlarıdır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Vilnius Zirve Bildirisi’nin 34. maddesinde, diğer hususların yanısıra, yer alan şu ifadeler, Türkiye’de daha yeni gündeme gelen MNC-TÜR ve Deniz Unsur Komutanlığı’nın altında yatan gerekçelere ışık tutmaktadır:</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">“…Madrid Zirvesi’nde aldığımız kararları teyit ederek, NATO’nun Doğu Kanadı’nda mevcutlara ek olarak güçlü, uygun yerlerde konuşlandırılacak ve savaşa hazır kuvvetler oluşturma kararımızı yeniden vurguladık. Bu kuvvetler, mevcut muharebe gruplarından (battlegroups) gerektiğinde ve gerektiği yerde tugay büyüklüğünde birliklere genişletilecek olup, güvenilir ve hızlıca ulaşılabilir takviye kuvvetleri, önceden konuşlandırılmış teçhizat ve geliştirilmiş komuta ve kontrol yapısıyla desteklenecektir…”</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Vilnius Zirvesi öncesinde Türkiye’deki karar vericiler ve kanaat önderi olarak geçinen çevreler, kamuoyunu İsveç’in NATO’ya üye olması sürecine kilitlemekle yetindikleri için o Zirvede NATO’nun savunma planlaması ile komuta-kontrol-kuvvet yapısındaki uyarlamaları es geçmeyi tercih etmişler ve resmî çevrelerin de göz yummasıyla, çoğu halde olduğu üzere, derin hamasetin engin ufuklarında tur atmayı yeğlemişlerdir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Burada dikkat edilmesi gereken nokta Vilnius Zirvesi kararlarının bugün İran’a karşı devam eden savaştan üç yıl öncesine dayanmasıdır. Dolayısıyla, konuyu “İran kriziyle” irtibatlı kılmanın dayanağı yoktur. Yanlış verilmiş tepkiler olsa olsa gelişmeleri zamanlıca ve yeterince takip etmeyenlerin vardıkları hatalı ve yanıltıcı bir sonuçtur. Buna mukabil NATO konusundaki&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/nato-hakkinda-kitap-yazan-strasam-direktoru-huseyin-fazla-turkiye-de-kurulacak-nato-kolordu-karargahi-ni-degerlendirdi-ittifak-in-kuzeyi-polonya-merkezi-romanya-guneyi-turkiye-den-savunulacak-2490206"><span style="color:blue">deneyim ve bilgi birikimi sağlam olanları</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;bu gözlemden tenzih etmek gerekir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Benzer şekilde üç yıl önce bu kararlar alınırken, Karadeniz’de bugünkü denli insansız deniz araçlarının neden olduğu bir durum da bulunmamaktaydı.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Hal böyle olmakla birlikte komplo teorilerinin toplumun yumuşak karnını oluşturduğunu fırsat bilen kimi askerî ve sivil kökenli şahısların, kamuoyunu kendi kişisel eğilimleri ve köhnemeye yüz tutmuş zihinsel kalıpları doğrultusunda şekillendirmeye gayret ettikleri gözlenmektedir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Çok uluslu MNC-TÜR ve İstanbul Boğazı girişinde çok uluslu Deniz Unsur Komutanlığı’nın kuruluş hazırlıkları sürecinde resmî makamların zamanında ve yeterince kamuoyunu bilgilendirmemelerinin de bugünkü zihin karışıklığına meydan vermekte olduğu görülmektedir. Ülke güvenliğini ilgilendiren bu tür konuların açıklanmasının tesadüflere terkedilmesi devlet ciddiyetiyle bağdaşan bir yaklaşım değildir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Öte yandan, Türkiye açısından da şekillenmekte olan kritik bir konunun geçmişini bilmeden ve süreci bütünlüğü içinde resmetmeden yapılan kimi çarpık yorumlara da itibar edilmemesi gerekir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Bu temel gözlemler saklı kalmak kaydıyla MNC-TÜR ve Deniz Unsur Komutanlığı’na ilişkin olarak NATO bünyesinde ne tür düzenlemelerin öngörüldüğünü sorgulamak konuyu takip edenler için doğal ve meşrudur. Bu çerçevede, İstanbul Boğazı girişinde kurulması öngörülen Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu kapsamındaki komutanlığın şimdilik özel bir yapılanma içinde olsa da ileride bir şekilde NATO’yla bağlantılı olarak faaliyet göstermesi öngörülebilir. Çünkü sözkonusu gönüllüler koalisyonunun her hâl ve kârda NATO içinde faaliyet gösteren ve kararlarını Türkiye dahil çoğu NATO üyesinin şekillendirdiği bir varlık olduğu kuşkusuzdur. Bu itibarla, sözkonusu yapılanmayı NATO’nun tamamen dışındaki bir oluşum olarak görmek yanıltıcı bir sonuç doğurur.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Öncelikle bu birimlerin NATO bünyesinde nasıl bir komuta-kontrol düzenine tabi tutulacağının açıklığa kavuşturulması gereklidir. Operasyonel komuta (OPCOM) ile operasyonel kontrol (OPCON) düzenlemeleri için nasıl bir yapılanmanın öngörüldüğü uygun bir çerçevede açıklanmalıdır. Bu düzenlemeye dair müzakerenin NATO içinde tamamlanmış olması gerektiği “bilinen bir sırdır”!</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Bu karargâhların/komutanlıkların görev yönergelerinin (Terms of Reference) ana unsurlarının, iltisaklı bulundukları bölgesel savunma planlarının gizlilik derecesine halel getirmeyecek bir çerçeve içinde kamuoyuna açıklanması mevcut karmaşıklığın aşılmasında yararlı olacaktır. Keza, öngörüldüğü varsayımından hareketle her iki komutanlığın sorumluluk sahalarına (Area of Resposibility) açıklık getirilmesi de sağlanmalıdır. Her hâl ve kârda bunların sorumluluk sahalarının, NATO’nun temel bölgesel sorumluluk sahasını aşamayacağı, dolayısıyla örneğin Ortadoğu’ya uzanamayacağı açıktır. İttifakın korumaktan sorumlu olduğu alan kurucu antlaşma olan&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.nato.int/en/about-us/organization/founding-treaty"><span style="color:blue">Washington Antlaşmasıyla</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;belirlenmiştir. Uluslararası meşruiyetten yoksun bir temelde, dolayısıyla BMGK kararı olmaksızın, NATO’nun kendi sorumluluk sahası dışında operasyon yapması mümkün değildir. Trump’ın, NATO’yu İran operasyonuna müdahil etme yolundaki çağrısının Avrupalı müttefiklerde karşılık bulmamasının gerisinde yatan temel unsur esasen budur.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Kuşku yok ki herşey yerli yerine oturduğunda sözkonusu iki komutanlık birimine dair ana hususlar uygun bir çerçevede NATO tarafından kamuoylarıyla paylaşılacaktır. Bu da NATO’nun yaygın bir uygulamasıdır. Bu açıdan bakıldığında Türk resmî çevrelerinin şimdiden gerekli bilgileri kamuoyuna aktarmak suretiyle ön alması tabiatıyla tercihe şayan olurdu.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Deniz Unsur Komutanlığı’na gelince; 2014 sonrasındaki gelişmeler doğrultusunda özellikle</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue">&nbsp;<a href="https://www.politico.eu/article/romania-calls-nato-black-sea-mission/"><span style="color:blue">Romanya Karadeniz güvenliğinde</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;NATO’nun daha görünür olması yönünde bir çizgi izlemeye başlamış; Türkiye ise Montrö rejimini esas alarak Karadeniz’de artan gerilimle ilgili bilgilerin İngiltere’deki Deniz Komutanlığı bünyesinde değişimine/eşgüdümüne karşı çıkmamış, ancak Karadeniz’i odak alan daimî bir askerî yapılanmaya doğal olarak itiraz etmiştir. Bunun üzerine zamanında Northwood Karargâhında bir eşgüdüm hücresi kurulmasıyla yetinilmiş, sırf Karadeniz’e özgü bir NATO yapılanmasından kaçınılmıştır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Bu esastan hareketle Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dönemin başlamasından bu yana yapageldiği üzere, Karadeniz’e sahildar müttefik (Bulgaristan ve Romanya) ve ortak ülkelerin (Ukrayna ve Gürcistan) donanma kapasitelerinin ve yeteneklerinin geliştirilmesine diğer müttefik ülkelerle kıyaslanmayacak ölçüde önemli katkılar yapagelmiştir. Sahada gerilimin yükseldiği anlarda, örneğin serbest dolaşan mayınların etkisiz hale getirilmesi için&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.bbc.com/turkce/articles/cv2jjp65de6o"><span style="color:blue">Türkiye-Bulgaristan-Romanya üçlü işbirliğiyle mayın karşı tedbirleri görev gücünün</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">&nbsp;kurulmasına ön ayak olmuştur. Bu suretle NATO’nun güney bölgesinin korunmasında ve caydırıcılığın idamesinde kendi iradesiyle önemli bir rol üstlenmiştir.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Son birkaç yıldır Karadeniz’de insansız hava ve deniz araçlarının savaşan taraflarca yoğun şekilde kullanılması ve bunlardan birkaçının ya&nbsp;</span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:blue"><a href="https://www.bbc.com/turkce/articles/c8e9g6ndn86o"><span style="color:blue">Türkiye hava sahasını ihlâl ettikleri</span></a></span></span><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">, ya da Karadeniz sahillerimize sürüklendikleri görülmektedir. İnsansız bu sistemlere karşı da gerekli önlemlerin alınması doğal olacaktır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">İnsansız hava ve deniz sistemlerini/platformlarını Montrö rejimi çerçevesine yerleştirmek mümkün gözükmemektedir. Çünkü, Montrö rejimi geleneksel deniz platformlarını kapsayan bir çerçevedir. Üstelik Karadeniz’e sahildar ülkeler başta Ukrayna olmak üzere bu sistemleri geliştirmeyi veya bunları edinmeyi hedeflemektedirler. Kıyıdaş olmayan ülkeler de örneğin Romanya ve Bulgaristan’ın bu yeteneklere erişimini kolaylaştırmakta veya bu ülkelerdeki tesislerden yararlanmaktadırlar. Bu bağlamda, Ankara’nın sözkonusu insansız sistemlerin kullanımını Karadeniz güvenliğini etkilemeyecek yönde bugünkü şartlarda tek başına kontrol etmesinin pratik zorlukları ortadadır. Bunların takibinin (istihbarat-keşif-gözetleme-ISR) eşgüdümünde Montrö rejimini sorgulatmayacak ve/veya tehlikeye sokmayacak bir çerçevenin tesis edilmesinde ön alması ise gerekli ve yerinde olacaktır. Zira, Türkiye bu süreçte ön alıcı bir rol üstlenmezse, mevcut olan veya bulunduğu varsayılan boşluğu bugünkü ortamda başkaları doldurmaya yöneleceklerdir. O takdirde Montrö rejiminin uygulanması bakımından güçlüklerle karşılaşılması olasıdır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Geçmiş yıllardaki tecrübeler ve devlet geleneği ışığında Türk resmî çevrelerinin, Deniz Unsur Komutanlığı’ndan yola çıkarak hadimi (custodian) olduğu Montrö rejiminin gevşetilmesine göz yummaları beklenmemelidir. Bunun aksi bir yaklaşım izleneceğini varsayanların beklentilerinin gerçekleşmemesi galip olasılıktır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Sonuç olarak ortada her iki çok uluslu komuta biriminin hayata geçirilmesi sürecinde resmî makamların gerekli ölçüde bilgi paylaşmamalarının meydan verdiği kimisi doğal ve meşru, kimisi ise hamaset illetiyle malûl yorumların dolaşıma girmesinde sözü edilen makamların büyük pay sahibi oldukları açıktır.</span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Noto Sans&quot;,sans-serif"><span style="color:#626264">Bu tür meselelerde şeffaflıktan uzaklaşmaya veya çeşitli saiklerle bunları gölgelemeye dayalı tercihlerde bulunmanın hiç kimseye fayda sağlamayacağı anlayışını temel alan bir yaklaşım izlenmesinin daha doğru bir yöntem olacağı kuşkusuzdur.</span></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px">Not: Bu yazı yazarın izniyle amp.org.tr'den alınmıştır</span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/magdurlarin-siyaseti-ve-chp-12965</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Mağdurların siyaseti ve CHP</h1>
                        <h2>CHP parti olarak zor günler yaşıyor. Devleti eline geçirmiş olan siyasal İslamcı muhafazakâr kadrolar CHP’yi güçsüzleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. ... Dolayısıyla CHP’nin sürdürmekte olduğu siyasi mücadeleyi, Cumhuriyet kurulurken benimsediği ya da benimsemek zorunda kaldığı fikirlerden ziyade ülkenin mağdur kesimlerinin taleplerini sırtlanacak yeni bir siyaset üretmesiyle mümkün. Şairin dediği gibi “Şimdi yeni şeyler söylemek” zamanı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/magdurlarin-siyaseti-ve-chp-1774892929.webp">
                        <figcaption>Mağdurların siyaseti ve CHP</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçenlerde öğreniyoruz ki eski CHP’li Emine Ülker Tarhan CHP’ye geri dönmüş. Dönmesi için de arkadaşı, yoldaşı ve bir süre beraber grup başkanvekilliği yapmış olduğu Muharrem İnce onu ikna etmiş. Hatırladığım kadarıyla CHP’nin “ulusalcı kanadının” önemli iki kişisi olan bu siyasetçiler Özgür Özel’in başkanı olduğu CHP’de yeniden yan yana gelmişler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP ailesi bu geri dönüşten memnun mudur bilinmez. Ama siyasetin milliyetçi ve muhafazakâr kanadının memnun olduğunu tahmin etmek zor değil. Öyle ya bu insanların varlığı, daha doğrusu CHP içinde “ulusalcı” bir siyasetin yeniden yeşermesi, ülkedeki mağdur kesimlerin taleplerinin ikinci plana itileceğinin işareti. Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kere görmek gerekir ki CHP, parti olarak toplumun geniş seküler kesimin partisi. Seküler kesimden kastım ise, kendini “laik” olarak tanımlayan, benimsediği değerler bakımından “modernist”, bu nedenle de Siyasal İslam felsefesiyle yönetilen bir iktidara karşı olan, kimi zaman Kemalist, kimi zaman sosyal demokrat ya da solcu, emekli, işçi, kadın ve gençleri içine alan geniş bir kesim. CHP içindeki “ulusalcı” kanadın bu kesimlerin ortak paydası olması pek mümkün değil. O nedenle de CHP’de “ulusalcıların” güçlenmesi, CHP’nin seküler dünyasında olsa olsa yeniden parçalanma getirecek bir adım olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP parti olarak zor günler yaşıyor. Devleti eline geçirmiş olan siyasal İslamcı muhafazakâr kadrolar CHP’yi güçsüzleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Doğrusu CHP’nin de kurumsal yapısı geçmişte çok yanlış kararlar verdiğinden belediye başkanı olarak seçilmiş kadroları da sapır sapır dökülüyor. Son olay ortada. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla CHP’nin sürdürmekte olduğu siyasi mücadeleyi, Cumhuriyet kurulurken benimsediği ya da benimsemek zorunda kaldığı fikirlerden ziyade ülkenin mağdur kesimlerinin taleplerini sırtlanacak yeni bir siyaset üretmesiyle mümkün. Şairin dediği gibi “Şimdi yeni şeyler söylemek” zamanı. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni şeyler söylemenin yolu ise bir zamanlar üniversitelere “İkna odaları” kurarak başörtülü kızları ikna edeceğini düşünen “ulusalcı” anlayışlar üzerinden değil, gerçekten mağdurların dertlerini dert olarak gören yeni bir siyaseti üretmekten geçiyor. Bunun da CHP’nin, ülkedeki başta Kürt sorunu olmak üzere, her türlü ezilen kimliğin sorunlarını kendi sorunu olarak gören, emeklilerin, işçilerin, işsizlerin, kadınların ve gençlerin sorunlarını çözmeyi vaat eden yeni bir “demokrat” siyasete ihtiyacı olduğu bence bir gerçek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle bir siyaset anlayışı CHP içindeki “ulusalcılar” tarafından kabul görür mü dersiniz. Bence bu pek mümkün değil. O nedenle de eski ulusalcıların “baba ocağına” dönmesinin CHP içinde “ortak payda” arayışına bir cevap olamaz. Ortak payda ise “mağdurların siyaseti”dir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünmek gerek!</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iran-savasin-ilk-ayi-ve-muhtemel-sonuclari-12964</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran savaşın ilk ayı ve muhtemel sonuçları</h1>
                        <h2>"ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığı birinci ayını geride bırakırken, savaş 'taksitle' küresel bir nitelik kazanıyor. Batı’da yükselen 'Krala hayır, savaşa hayır' sesleri ve Türkiye’nin NATO Zirvesi öncesindeki 'denge' arayışı, dünya kapitalist sisteminde yeni egemenlik biçimlerinin şekillendiği kritik bir eşiğe işaret ediyor."</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasin-ilk-ayi-ve-muhtemel-sonuclari-1774892017.webp">
                        <figcaption>İran savaşın ilk ayı ve muhtemel sonuçları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı bir ayı geride bıraktı. Savaş, taksitle bölgesel bir nitelik kazanırken yalnızca askeri çatışmanın yayılma tehdidini oluşturmakla kalmıyor, dünya ekonomisini de istikrarsızlaştırıyor. Bu süreç, yeni bir dünya savaşı niteliğine bürünme yolunda ilerliyor ve dünya kapitalist sisteminde yeni egemenlik biçimlerinin şekillenmesine işaret ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin nihai egemenliğinin çözülmeye yüz tuttuğuna dair analizler artıyor. Bunun uzun zaman alacağı açık. Diğer kapitalist ülkelerde güvenlik arayışlarının hızlanması ve bu arayışların farklı alanlara sıçrama ihtimali de göz ardı edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hafta sonu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İngiltere merkezli büyük finans kuruluşu BlackRock’un CEO’su ve başkanı Laurence Douglas Fink ile görüşmesi, bu çerçevede merak uyandırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşına dönersek; Çin, ABD kapitalizmine karşı güçlü bir askeri ve teknolojik rakip konumunda. Birçok analistin belirttiği gibi, İran bu savaşta Çin ve Rusya’dan çeşitli destekler alarak kolay lokma olmadığını gösterdi. ABD ve İsrail’in savaş planlarının bu nedenle beklenen başarıyı elde edemediği ifade ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD, bölge dışı ülkelerden beklediği desteği görememenin etkisiyle yalnız başına tartışmalı İran’a kara harekâtı hazırlıklarına başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Küresel Protestoların </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Hazırlıkların gölgesinde 8 milyon ABD’li, New York, Los Angeles, Chicago ve Washington başta olmak üzere 50 merkezde “Krala hayır, Trump’a hayır, savaşa hayır” gösterileri düzenledi. Göstericiler, ABD’nin monarşi olmadığını vurgulayarak Trump’ın savaş politikasını ve yönetim tarzının ekonomik sıkıntıları artırdığını dile getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu üçüncü hafta sonu gösterileri, önceki haftalardaki daha az katılımlı gösterilere kıyasla daha kitlesel ve yaygın oldu. İran savaşının artan ekonomik ve insani sonuçları, ABD’lilerin hafızasında Irak savaşının yarattığı yıkımı tazeledi ve İsrail çıkarları için hareket eden ABD’ye karşı tepkiyi artırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hafta sonu gösterileri sadece ABD ile sınırlı kalmadı. Avrupa’da başta Londra, Paris, Berlin; Kanada’da Toronto ve Vancouver; Avustralya’da Sydney ve Melbourne’de, İranlı göçmenler ve savaş karşıtları çeşitli gösteriler düzenledi. Bu protestolar, “sadece bir günlük eylemler” olmaktan öte, hem iç hem dış siyaseti ve toplumsal bilinçleri şekillendirme potansiyeline sahip.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer protestolar Irak savaşı döneminde olduğu gibi yaygın, kitlesel ve sürekli olursa, ABD ve diğer hükümetlerin savaş politikaları daha fazla sorgulanabilir. Halkın tepkisi, askeri adımları yavaşlatabilir ve küresel barış hareketlerini güçlendirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’nin Konumu ve Savaş Karşıtları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo karşısında Türkiye’deki savaş karşıtlarının, “Biz ne yapıyoruz?” sorusunu sorması gerekiyor. Komşudaki haksız ve hukuksuz savaşa karşı Ankara’nın sınırlı diplomatik çabaları, sözün ve eylemin gücünü harekete geçirmekte gecikirse, Türkiye ABD politikalarına daha fazla bağımlı hâle gelebilir ve ağır toplumsal maliyetler doğurabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ankara, ABD ve İsrail’in saldırganlıkları&nbsp; &nbsp;sırf diplomasi çabayla durdurma bileceğini sanıyor. &nbsp;ABD-İsrail savaş ve saldırganlığına karşı İran’ın egemenlik hakkını açıktan savunmak imtina ediyor, geri duruyor. &nbsp;ABD yönetimini ve Başkan Trump’ı toz kondurmamaya çalışan bir siyaset izleyerek tarafsızlık adı altında güçlüye arka çıkan pozisyonda uluslararası hukukun ihlaline göz yumuyor. Savaş karşısında denge siyasetiyle ABD emperyalizminin bölge politikalarını ateşine odun taşıyor. Bölgede etkisini artırabileceği yanılgısıyla hareket ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye savaş karşıtları, hafta sonu New York, Los Angeles, Chicago, Washington, Londra, Paris, Berlin, Toronto, Vancouver, Sydney ve Melbourne’deki gösterilerden esinlenerek, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez gibi net ve açık bir savaş karşıtı tutum takınmasını Ankara’dan talep etmeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk pratik adım olarak, Türkiye’nin ABD Başkanı Donald Trump liderliğinde Gazze Barış Kurulu’na katılımını durdurması ve İsrail’e yapılan her türden sevkiyatı durdurması gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NATO Zirvesi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşının geleceği belirsizliğini koruyor. Bu koşullar altında, dört ay sonra 7–8 Temmuz’da NATO’nun 36. Zirvesi Ankara’da toplanacak. Bu zirve, kapitalist devletlerin güvenlik ve savaş politikalarının yeniden yapılandırıldığı bir toplantı olacak. Ankara’nın İran savaşına yaklaşımı, bu zirvenin sonucunda Türkiye’nin küresel savaş ve güvenlik politikalarında daha fazla ortağı olacağını gösteriyor. Bu nedenle de şimdi değilse ne zaman? </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/malvarligi-meselesi-turkiye-neyi-tartisiyor-12963</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Malvarlığı meselesi: Türkiye neyi tartışıyor?</h1>
                        <h2>"Türkiye’nin kilitlendiği malvarlığı tartışmaları yeni değil; 43 yıl önce de benzer bir fırtına kopmuştu. Özgür Özel’in iddiaları ve Akın Gürlek’in sessizliği arasında, Turgut Özal’ın 1983’te 'değirmenin suyunu' açıkladığı o tarihi basın toplantısını hatırlamakta fayda var.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/malvarligi-meselesi-turkiye-neyi-tartisiyor-1774934338.webp">
                        <figcaption>Malvarlığı meselesi: Türkiye neyi tartışıyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, son günlerde tek bir gündeme kilitlendi. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in malvarlığına ilişkin kimi iddialarla yatıp kalkıyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP lideri Özgür Özel, Gürlek’in normal şartlar altında sahip olabileceğinin çok üzerinde bir malvarlığı edindiği iddiasını gündeme taşımıştı. Resmî makamlarca henüz doğrulanmasa da bu konuda elinde bazı bilgi ve belgeler olduğunu söylüyor. Bir kısmını kamuoyuyla paylaştığı bilgi ve belgeleri peyderpey yayınlamaya devam edeceğinin altını çiziyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bakan Gürlek, Özel’in iddialarını reddetse de yer yer suskun kalmayı tercih edebiliyor. Göründüğü kadarıyla mesele yargıya intikal edecek gibi duruyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gürlek’in, Türkiye’nin yakın tarihinin en kritik davalarından birisinin altında imzası olması nedeniyle sıcak gündemin ateşi dinmek bilmiyor. Hatta daha epey tartışılacağa benziyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel’in iddialarına karşın Gürlek’in yanıtları, beni bundan 43 yıl öncesine götürdü.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki mesleki deformasyon diyebilirsiniz, ya da belki tarihin tekerrürden ibaret olduğuna dair klişe söze yorabilirsiniz; günceldeki tartışmalar çoğunlukla biz tarihçilerin aklına geçmiş hadiseleri düşürür.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1983 senesiydi…</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Eylül darbesinin üzerinden yaklaşık üç yıl geçmişti. Bu süre zarfında Türk siyasetinin üzerinden silindir gibi geçilmiş ve adeta kilometre sıfırlanmıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdilerde moda olan tabirle eski Türkiye’ye dair bir şey kalmamıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni siyasî partiler kurulacak, yeni politik figürler ortaya çıkacaktı. Eski Türkiye’nin partileri kapatılmış, politikacıları yasaklanmıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş hiçbirisi kalmamıştı. On yıl siyaset yasakları vardı. Bırakın parti kurmayı siyasî demeç bile veremezlerdi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onların çekildiği siyaset sahnesini yeni isimler doldurmaya başlamıştı. 12 Eylül sonrasında Türkiye’nin tanıştığı politik aktörlerden birisi Turgut Özal’dı. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhtemelen kimse o tarihlerde farkında değildi ama Özal, Türk siyasetinin bir on yılına damga vuracaktı. Önemli değişim ve dönüşümlerin öncüsü olacaktı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Darbe döneminden çıkışta partiler kurulmaya başladı. Mesela kapatılan CHP’nin yerine Erdal İnönü’nün liderliğindeki SODEP kurulmuştu. Daha sonrasında SHP adını alacak parti 1990’larda CHP tekrar açılınca birleşme kararı almıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna benzer partiler ortaya çıkmıştı. Özal da ANAP kısaltmasıyla zihinlere kazınan Anavatan Partisi ile yola devam etmeye karar vermişti.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut parti ve adaylar arasında en parlak görünen kuşkusuz Özal’ın ANAP’ıydı. Kenan Evren’in meşhur sözüyle “netekim” seçimlerin galibi ANAP olacaktı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama tam partilerin kurulduğu ve Özal’ın gelecek vadettiğinin iyice gün yüzüne çıktığı zamanlarda gazetelerde şimdikine benzer biçimde bir malvarlığı tartışması başlamıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pek çok ana akım gazetede çarşaf çarşaf Özal’ın malvarlıkları yazılıyordu. Gazetecilerin o dönem kendi ifadesiyle “zenginin malı züğürdün çenesini yorar” hesabı, Özal’ın serveti gündemden düşmek bilmiyordu.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazetelerin aktardığı şekliyle neler yoktu ki bu malın mülkün içinde. İstanbul’un Beşiktaş, Maltepe ve Yeniköy semtleriyle Ankara’da birer ev. Dragos, Bodrum ve Side’de yazlık. Hatta o kadar ki Side’ye şortlu heykelini bile diktiler.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun yanında Gelibolu, Manavgat ve Ortaköy’de arsalar. Bodrum’da bir kooperatif hissesi. Otomobiller, yüklü miktarda nakit, ziynet eşyası ve çeşitli hisse senetleri…</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liste böyle uzayıp gidiyordu.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özal, 21 yıl devlet hizmetinde bulunmuş bir bürokrattı. Kamu bürokrasisinde belki iyi bir kariyeri vardı fakat bu kadar mala sahip olmak için yeterli miydi? Herkes bu soruyu soruyordu.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, değirmenin suyunun nereden geldiğini konuşurken Özal sürpriz bir basın toplantısı düzenledi. Siyasetin yeni gözdesiydi ve üstünde parlayan yıldızı malvarlığı tartışmalarıyla heba edemezdi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özal, gazetelerde malvarlığıyla ilgili çıkan iddiaları yalanlamadı. Aksine kendisinin ve eşinin üzerine kayıtlı taşınır ve taşınmazları sıralayarak ayrıntılı bilgi verdi. Söz konusu malların nasıl alındığını ve güncel değerlerini anlattı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En önemlisi bu kadar parayı nasıl kazandığını açıkladı. Buna göre Özal, servetinin önemli bir bölümünü bürokrasi kademelerindeki görevleri sırasında edinmemişti. Daha ziyade bürokrasi yaşamına kıyasla çok daha kısa süren Dünya Bankası ve özel sektör deneyimlerinden kazanmıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özal, gazetecilerin sorularını yanıtladıktan sonra malvarlığıyla ilgili bahisler fazla uzamadı. Başbakanlık döneminden sonra başka tartışmalara kapı araladıysa da o gün için konu kapanmıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde de benzer bir yol izlenebilir. Herkese açık bir basın toplantısıyla gazetecilerin iddialara ilişkin soruları yanıtlanabilir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/tutunamayanlar-caginda-yasamak-12962</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Tutunamayanlar çağında yaşamak</h1>
                        <h2>Akışkan çağda güvenlik eşit dağıtılan bir hak değil, parçalı ve seçici bir ayrıcalık haline gelir. Kimin güvenliği korunmaya değer görülür, kimin hayatı değerlidir? Bu soruya verilen cevap, çağımızın ahlaki haritasını ortaya çıkarır.  Kadınlar ve çocuklar için güvensizlik yalnızca fiziksel saldırı ihtimali değildir. Aynı zamanda görünmezleşme, ciddiye alınmama, korunmaya layık görülmeme halidir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/tutunamayanlar-caginda-yasamak-1774810144.webp">
                        <figcaption>Tutunamayanlar çağında yaşamak</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>‘‘Akışkan modern dünyada, hiçbir şey uzun süre katı kalacak şekilde tasarlanmamıştır.’’ </em></span></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Zygmunt Bauman </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite kavramı, yalnızca hızla değişen bir dünyayı anlatmaz. Daha derinde, çözülmüş bir dünyanın adıdır bu. Eskinin ‘‘katı’’ modernliğinde kurumlar, sınırlar, aidiyetler ve hayat planları daha kalıcıydı. İnsan, baskı altında olsa bile en azından hangi zeminde durduğunu bilirdi. Bugün ise zemin, ayağımızın altından çekilmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bauman’ın asıl meselesi budur. Modern dünya ortadan kalkmamış ama biçim değiştirmiştir. Katı olan her şey akışkanlaşmıştır. Bağlar, kimlikler, güvenlik duygusu ve gelecek tasavvuru erimeye başlamıştır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu nedenle çağımızın temel duygusu yalnızca hız değil, kırılganlıktır. İnsan artık sadece yoksullukla, savaşla ya da krizle karşı karşıya değildir. Aynı zamanda hiçbir şeyin uzun süre korunamayacağı hissiyle yaşamaktadır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşler geçicidir, ilişkiler geçicidir, siyasi dengeler geçicidir, hukuki güvenceler geçidir, hatta acının kendisi bile hızlıca tüketilip geçilen bir görüntüye dönüşmektedir. Bauman’ın düşüncesi tam burada sarsıcı hale gelir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Akışkan dünyada sorun, yalnızca istikrarsızlık değil, istikrarsızlığın norm haline gelmesidir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün bunu en çıplak biçimde savaş coğrafyalarında görüyoruz. Savaşlar insanlığın var olduğu günden itibaren hep vardı ve eskiden de yıkıcıydı. Ama bugün savaşın kendisi de akışkanlaşmıştır. Cepheler sabit değil, düşman belirsiz ve kuralsız, tehdit dağınık… Üstelik geçerli bir nedene bile ihtiyaç duyulmuyor bir ülkeye savaş açmak için. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir şehirde bombalar patlar, başka bir kıta da ekranlara düşer, birkaç saat sonra başka bir görüntüyle yer değiştirir. Acı bile akışkandır. Dünya, en büyük felaketleri bile hızla tüketir. Böylece savaşlar, yalnızca insanları öldürmez hafızayı da aşındırır.<strong> Sürekli yeni görüntülere maruz kalan insanlık, hiçbir acının önünde uzun süre duramaz hale gelir. Unutma, akışkan çağın en büyük ahlaki hastalıklarından biri olur.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Savaşlar ve çatışmalar yüzünden yer değiştirmek zorunda kalan insanlar yalnızca yer değiştirmiş, göç etmiş olmazlar. Göç, akışkan modernitenin en sert görüntülerinden biridir. Çünkü burada insan, sadece evini değil, sabitliğini kaybeder. Ev dediğimiz şey dört duvardan ibaret değildir. Tanıdık bir dil, korunma hissi, geçmişiz izleri ve geleceğin ihtimalidir. Göçmen ise çoğu zaman bunlardan mahrum kalır. O yalnızca başka bir ülkeye giden biri değildir. O, çoğu zaman hiçbir yere tam olarak varamayan kişidir.&nbsp; Bauman’ın ‘’turistler’’ ve ‘’ serseriler’’ arasında kurduğu ayrım burada aydınlatıcıdır. Küresel dünyada bazıları hareket özgürlüğüne sahiptir. Onlar için dolaşım bir ayrıcalıktır. Sınır geçmek, yeni fırsatlara ulaşmak, hayatı genişletmek anlamına gelir. Ama bazıları için hareket, seçilmiş bir özgürlük değil, zorunlu bir savrulmadır. Onlar hareket eder çünkü kalamazlar. İşte akışkan modernitenin adaletsizliği burada ortaya çıkar. Aynı dünya bazılarına seçilmiş bir özgürlük vaat ederken, bazılarını köksüzlüğe mahkum eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomik krizler de benzer bir şekilde işler. Akışkan modernitede sermaye hareketlidir ama emek yerel ve kırılgandır. Para sınır tanımaz ama insan bedeni, emeği ve hayatı sınırların, vizelerin, işsizlik korkusunun ve güvencesizliğin içinde sıkışır. Küresel ekonomi hareketliliği över fakat bu hareketliliğin yükünü en ağır biçimde sabit kalmak zorunda olanlar taşır. Her gün değişen fiyatlar, artan enflasyon değerleri, alım gücünün düşmesi milyonlarca insanın beslenmesini, barınmasını ve yaşam umudunu etkiler. Böyle bir düzende kriz istisna olmaktan çıkar, gündelik hayatın kalıcı havasına dönüşür. Bu hayatta kalma mücadelesi içinde insanlar artık yarı tokluğa razı gelmeye başlar. Çünkü mücadelenin kendisi yeterince zor ve akışkandır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kadınların ve çocukların yaşadığı güvenlik sorunları ise bu akışkanlığın en can yakıcı sonuçlarından biridir. Çünkü düzenin çözüldüğü, sınırların bulanıklaştığı, hukuk mekanizmalarının&nbsp; zayıfladığı, savaşın ve göçün gündelikleştiği her yerde önce kadınların ve çocukların güvenliği aşınır. Bauman güvenliği, modern insanın temel takıntılarından bir olarak okur, fakat ironik olan şudur: Güvenlik söylemi büyüdükçe gerçek güvenlik çoğu zaman daha da erişilmez hale gelir. <strong>Devletler sınırlarını tahkim eder, güvenlik politikalarını artırır, tehdit dilini büyütür ama kadınlar ve çocuklar evde, sokakta, okulda, sınır hattında, göç yolunda hala korunmasız bırakılır. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Buradaki çelişki çok önemlidir. Akışkan çağda güvenlik eşit dağıtılan bir hak değil, parçalı ve seçici bir ayrıcalık haline gelir. Kimin güvenliği korunmaya değer görülür, kimin hayatı değerlidir? Bu soruya verilen cevap, çağımızın ahlaki haritasını ortaya çıkarır. </strong>&nbsp;<strong>Kadınlar ve çocuklar için güvensizlik yalnızca fiziksel saldırı ihtimali değildir. Aynı zamanda görünmezleşme, ciddiye alınmama, korunmaya layık görülmeme halidir. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Belki de meselenin en karanlık tarafı budur. Bauman, modern toplumun insanları yalnızlaştırdığını söylerken, yalnızca duygusal bir kopuştan söz etmez, ahlaki bağların incelmesinden söz eder. <strong>Başkasının acısı bize değse bile üzerimizde uzun süre kalmaz. Çünkü akışkan dünyada dikkat de akışkandır, vicdan da.&nbsp; </strong>Her şey hızla yer değiştirirken, insani sorumluluk duygusu da kalıcı bir yük olmaktan çıkar. Görürüz, üzülürüz, bir anlığına öfkeleniriz ama sonra başka bir görüntüye geçeriz. Yani çağımız merhametsiz olduğu için değil, merhameti bile sürdüremediği için tehlikelidir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte tam da bu yüzden bugün savaşları, göçleri, ekonomik çöküşleri, kadınların ve çocukların güvensizliğini yalnızca birbirinden ayrı krizler olarak okumak eksik kalır. Bunların hepsi, daha büyük bir yapısal dönüşümün parçalarıdır. Akışkan modernite dünyayı yalnızca hızlandırmamış, aynı zamanda insan hayatını taşıyan bağları gevşetmiştir. Kalıcı olan geri çekildikçe, kırılganlık evrenselleşmiştir. Fakat bu evrensellik aldatıcıdır; çünkü herkes aynı ölçüde kırılgan değildir. Bazıları için belirsizlik yönetilebilir bir alan, bazıları için ise yaşamın kendisini tehdit eden bir uçurumdur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O halde asıl soru şudur: Böylesi bir dünyada neyi savunacağız ?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Belki de önce şunu: Her şeyin akışta olduğu bir çağda, insan hayatının akışa terk edilemeyeceğini. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Güvenliğin bir ayrıcalık değil hak olduğunu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Göç edenin yalnızca ‘’hareket eden’’ değil yerinden edilmiş bir hayat olduğunu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kadınların maruz bırakıldığı şiddetin münferit değil, yapısal olduğunu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomik kırılganlığın kişisel yetersizlik değil, siyasal ve küresel düzenin sonucu olduğunu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bauman’ı bugün yeniden okumayı gerekli kılan da budur. Çünkü o bize yalnızca dünyanın değiştiğini söylemez; bu değişimin bedelini kimin ödediğini de düşündürür. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve belki de en önemlisi, akışkan bir dünyada insan olabilmenin sadece hayatta kalmak değil, başkasının kırılganlığını da kendi meselen sayabilmek demek olduğunu hatırlatmasıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Aksi halde dünya akmaya devam eder, ama geriye hayat değil, yalnızca sürükleniş kalır.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/devlet-ideolojik-sureklilik-ve-donusum-12961</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Devlet, ideolojik süreklilik ve dönüşüm</h1>
                        <h2>Sonuçta “devlet” ideolojik özünü koruyarak varlığını sürdürüyor. Yine siyasetin alanını belirliyor. Yeni yasaklı çocuklar ilan ediyor, iktidarını yeni siyasi ortaklarıyla sürdürüyor. 30 yıl öncesine kadar devletin iki yasaklı çocuğunun yerini bugün CHP almış görünüyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/devlet-ideolojik-surelilik-ve-donusum-1774809621.webp">
                        <figcaption>Devlet, ideolojik süreklilik ve dönüşüm</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Refah Partisi’nin (RP) 27 Mart 1994’te yerel ve 25 Aralık 1995’te genel seçimlerde elde ettiği başarılar malumun ilamından başka bir şey olmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhafazakâr kültürel kimliği siyaseten temsil etmeye soyunmuş olan RP’nin başarısı, partinin siyasi temsilinden, siyasi alandaki siyaset yapma gücünden değil meşruiyetini otoriter zihniyetten alan devletin ve o devletin sınırını çizdiği alanda siyasete yapan partilerin; RP ve öncülü partilere siyaset yapma, siyasal alanda var olmasına izin vermemelerine kaynaklandı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlamda RP ve öncülü partiler, devletin yasaklı çocuğuydu. Tabi tek başlarına değillerdi. Devletin bir yasaklı çocuğu daha vardı; Kürt kültürel kimiği ile siyaset yapan partilerdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani devlet ve devletin çizdiği siyasi alana muhafazakârlar ve Kürtler giremezdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Partilerinin AYM tarafından kapatılması, yüzden seçim barajında ısrar bunun çabanın pratiklerinden sadece ikisi idi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1990’larda çok iyi hatırlıyorum; devlet gibi siyasi partiler de; muhafazakâr siyasetin toplumdan gördüğü ilginin nedenini anlama çabası yerine onların iktidara gelmesi durumunda Türkiye’nin dönüşeceğinin, Türkiye’nin İran olacağı propagandasını yaptılar. Taksim’e cami bu dönemin en sembolik propaganda söylemi oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer biçimde Kürt siyaseti içinde; ülkenin bölüneceği propagandası yapıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Devletin görünmez gücü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak burada gözden kaçan hep şu oldu; bu partilere ve kültürel kimliklere toplumsal mesafe ya da siyasal karşıtlık, tepki; kendiliğinden olan, toplumsalın içinde üreyen değil tam tersine devletin, meşruiyetini devletten alan siyasi partilerin ve medyanın propagandası ile üretildi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu muhafazakâr siyasallaşmaya karşı, “laik”lik üzerinden “irtica”; Kürt siyasallaşmasını karşı ise “Türk”lük üzerinden “bölünme” söylemi oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta toplumsal talepler ve değişim otoriter olanı yendi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">28 Şubat süreci ve devamındaki post modern darbesi, otoriter anlayışın MGK aracılığıyla kendini laiklik hassasiyetleri üzerinden meşrulaştırması oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1000 yıl sürecek denen süreç; 3 Kasım 2002’de muhafazakâr siyaset paltosundan çıkan AK Parti’nin toplumun farklı kesimleriyle kurduğu taşıyıcı koalisyonların kendini siyasallaştırması ile bitti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama biten devlet olmadı; sadece devletin kendine meşruiyet sağladığı “laik” kimlik ve laikçilik oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geride kalan 25 yılda Türkiye çok değişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün gelinen noktadan 1990’lara ve öncesine baktığımızda görmemiz gereken en temel “şey” var. Bu AK Parti’nin taşıyıcısı olduğu bir dönüşüm değil, AK Parti’yi de içine alıp dönüştüren ve ana taşıyıcısının “devlet” olduğu ideolojik sürekliliktir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu ideolojik sürekliğin temeli devletin kendini bir kez daha otoriter zihniyet üzerinden ayakta tutmasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak tek farkla. 1990’lar ve öncesinde kamusal alanda “laik”lik üzerinden kendini meşrulaştıran devlet bu kez kendini “Sünni”lik üzerinden meşrulaştırmaktadır. MHP’nin ideolojik taşıyıcılığını yaptığı “Türk”lük yeni inşa edilmek istenen vatandaşlığın diğer unsurudur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cumhuriyet yeniden kurulurken...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, yukarıda ve başka yazılarda da ifade ettiğim üzere; 1 Eylül 2024’te Devlet Bahçeli’nin başlattığı, terörsüz Türkiye, Uçum’un ifadesi ile siyasetin değil devletin projesi olarak temelde yeni bir kamusallık ve bu anlamda yeni bir cumhuriyet inşasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın söylemlerinde Türkler, Kürtler, Araplar -ve geçen hafta buna Farslıları da ekledi- birlikteliği olarak ifade ettiği söyle bu yeniden inşa çabasının bir parçası olarak okuyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine toplumu, toplumsal gerçekleri, toplumsal talepleri dikkate almayan; toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürmeye hedefleyen bir projedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun başarılı olup olmayacağı ise toplumsal ve siyasal muhalefetin performansına bağlıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle devlet, ideolojik özünü korumak ve sürekliliğini sağlama konusunda AK Parti’nin içine düştüğü meşruiyet arayışını çok iyi değerlendirdi ve onu dönüştürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eskiden “laik”lik üzerinden gerçekleştirdiğini bugün “Sünni”lik üzerinden yapıyor. Bu kimlikleri dinsel bir söylemde değil bir kimlik taşıyıcısı olarak kullanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O yüzden geçmişte “laiklik” adına hassas olduğu pek çok konuya şu anda aynı hassasiyete sahip değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesela Taksim’den sonra Levent, sonra Çamlıca’ya yapılan ve şimdi de Kadıköy’e yapılmak istenen cami konusunda sessiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğitimin içeriğinde yapılan dönüşüm konusunda sessiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunları çoğaltmak mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan ülkede yaşanan değişimler tek başına iktidar ya da iktidar bloku istediği için dönüşmüş değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta “devlet” ideolojik özünü koruyarak varlığını sürdürüyor. Yine siyasetin alanını belirliyor. Yeni yasaklı çocuklar ilan ediyor, iktidarını yeni siyasi ortaklarıyla sürdürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">30 yıl öncesine kadar devletin iki yasaklı çocuğunun yerini bugün CHP almış görünüyor. Son yıllarda yaşadıkları bunun açık bir göstergesidir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazıyı yazmak için masaya oturduğumda Kadıköy’e toplumsal taleplerden bağımsız, siyasi iktidarın itiraz edilmesi güç bir sembol üzerinden kendini nasıl meşrulaştırdığını düşünüyordum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta semboller, sadece iktidar partisinin değil aynı zamanda devletin sahiplenilmesi ile meşru oluyorlar.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama toplumun, toplumsal taleplerin siyaseten bir kez daha galebe çalması ancak CHP başta olmak üzere tüm siyasal ve toplumsal muhalefetin demokrasi ortak kesenininde büyük koalisyon/ittifak kurmaları zorunluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/amerikada-sene-1914-mu-12960</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Amerika’da sene 1914 mü?*</h1>
                        <h2>Yıllarca Amerikan ve İsrail gücüne direnişi dini bir zorunluluk olarak kabul etmiş bir yönetim, askeri baskıyı teslim olma nedeni olarak değil, daha çok dayanma nedeni olarak görecektir. İşte bu savaşın cehaleti budur. Savaş yapanların hesapları kusursuz olabilir. Ama bilmediğinizi hesaba da katamazsınız.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/amerikada-sene-1914-mu-1774808236.webp">
                        <figcaption>Amerika’da sene 1914 mü?*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın dördüncü haftasındayız ve net bir sonuca varmak artık zor değil: Liderlerimiz olağanüstü bir yıkım makinesine hükmediyorlar, ancak insan doğası konusunda yani insanların gururu, utancı, inançları ve tarihsel hafızası konusunda şaşırtıcı derecede körler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın mimarları, liderlerini öldürmenin, hava sahasını kontrol etmenin ve altyapıyı yok etmenin Tahran’da rejim çöküşüne ve Washington ile Kudüs’te stratejik netliğe yol açacağını varsaymış görünüyor. Oysa İran, ağır şekilde zayıflamasına rağmen Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini aksatmayı başardı, savaşın ekonomik etkisini dramatik şekilde genişletti ve Washington’ı, “savaş kısa ve kesin olur” diye girdiği bir çatışmanın ardından eski, gösterişsiz müttefiklerden yardım istemeye zorladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu bir “istihbarat başarısızlığı” olarak tanımlamak cazip geliyor. Teknik olarak&nbsp; böyle değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş planlaması ve icrasının arkasındaki casusluk istihbaratı oldukça kapsamlı. Son haberlere göre İsrail istihbaratı yıllar boyunca Tahran’ın trafik kameralarına ve iletişim ağlarına sızdı ve CNN’e ismi açıklanmayan bir İsrail kaynağının “yapay zeka destekli hedef üretim makinesi” diye tanımladığı bir sistem kurdu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sistem, devasa miktardaki görüntü, insan ve sinyal istihbaratını hassas vuruş koordinatlarına dönüştürebiliyor. Bu, gözetleme ve hedefleme açısından olağanüstü bir başarı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak hiçbir zaman bu kadar çok şey, onu bu kadar az anlayan insanlar tarafından. Bu kadar net görülmemişti. Bir sistem size bir adamın nerede olduğunu söyleyebilir. Ama onun ölümünün bir ulus için ne anlama geleceğini söyleyemez. Bu sistemler davranış üzerine eğitilmiştir, anlam üzerine değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir rakibin ne yaptığını takip edebilirler ama onun neden korktuğunu, neye saygı duyduğunu, neyi hatırladığını ya da neyin uğruna öleceğini anlayamazlar. Bu, fazla donanımlı liderlerin tekrar eden yanılgısıdır: Savaş alanını haritalandırabildikleri için savaşı anladıklarını sanırlar. Oysa savaş asla yalnızca teknik bir rekabet değildir. Şikayetler, kutsal anlatılar, geçmiş aşağılanmaların hafızası ve intikam arzusuyla şekillenir. Bunlar, teknik bir girişime sonradan eklenen&nbsp; &nbsp;komplikasyonlar değildir. Savaşın ta kendisidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden bilinen hatalar tekrar ediyor. Savaş planlamacıları, bir rejimin kafasını keserek çökeceğini hayal ediyorlar. Oysa dış saldırı çoğu zaman tam tersi etki yaratır: Yaralı, aşağılanmış ve öfkeli bir toplum, çökmekte olan devleti daha sıkı biçimde kenetler. Konvansiyonel silahları yok etmenin meseleyi çözeceğini düşünüyorlar; sanki meşruiyet, yaralı egemenlik ve kolektif öfke ikincil meselelermiş gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rakibinin kendini nasıl gördüğünü ciddiye alan planlamacılar, saldırının rejimin anlatısını zayıflatmak yerine onu güçlendireceğini öngörebilirdi. Ayrıca sistematik “kafa kesme” operasyonunun müzakereci üretmediğini, aksine onları ortadan kaldırdığını da fark edebilirlerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Askeri teorisyen Carl von Clausewitz uzun zaman önce savaşı bir tür cebir işlemine indirgemenin yanılgısını fark etmişti. Ona göre savaş asla yalnızca hesap değildir; tutku, belirsizlik ve siyasi amaçla doludur. Cebir bugün çok daha sofistike hale geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yanılgı 19. yüzyıldaki kadar tehlikeli. Bu savaşın ortaya çıkardığı şey, yalnızca strateji değil, aynı zamanda okuryazarlık başarısızlığıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Edebiyat ve tarih, en ciddi halleriyle, liderlerin eksik olduğu yetileri tam da eğitir: Başka zihinlerin bize açık olmadığını ve bizimkinden farklı amaçlarla yönetildiğini kabul etme kapasitesi. Tarih ve edebiyatla yetişmiş bir zihin, kutsal bir davanın pençesindeki aktörlerin genellikle ne dediyse onu kastettiğini bilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kurucu efsaneyi bombalamanın onu çözmekten ziyade kutsal kılma ihtimalinin daha yüksek olduğunu da bilir. Kültürel bilgi elbette savaş felaketlerini nadiren engeller.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atina altın çağının zirvesindeyken Syracuse’a yelken açtı ve bir imparatorluğu kaybetti. Thukydides kalan ömrünü bunu açıklamaya adadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1914 generalleri kültürlü, çok okumuş adamlardı ama bu nitelikler Avrupa’yı kurtaramadı. Değişen şey, kültürün eskiden körlüğü engellediği ve artık engellemediği değildir. Değişen, kültürün giderek otoritesini “bilgiyi anlayış sanan, hızı yargı sanan” sistemlere devretmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Shakespeare bu körlüğü bugünkülerden daha iyi anlıyordu. “Macbeth” yalnızca hırs üzerine bir oyun değildir. Olası bir geleceği görüp, o kısa bakışı olayları kendi yorumuna uydurma yolu sanan ve sonra bu yorumun kendisini yiyip bitirmesini izleyen bir adamın hikâyesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok geçmeden eylemin anlayışı beklemesi gerektiğini bile söylemez olur. Karısına “Başımda öyle şeyler var ki, düşünülmeden önce yapılmaları gerekir” der.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern hedefleme sistemleri aynı fanteziyi teknolojik formda vaat ediyor: Görmeyle vurma arasındaki aralığı ortadan kaldırmak, yargının araya girebileceği o duraklamayı yok etmek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macbeth düşünmek yerine hareket eder. Bu yeni savaşta görebileceğimiz kalıp tam olarak budur ve edebiyat ile tarihsel hayal gücü tam da bu kalıbı dengelemek için vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tolstoy ise aynı kalıbı diğer taraftan izlemişti. “Savaş ve Barış”ta Plutarkhos’un “Hayatlar”ından beslenen Napolyon’u anlatır. Borodino’dan Moskova’ya yürür ama bir halkın şehrini teslim etmektense yakmayı tercih edebileceğini hâlâ anlayamaz. Hatası taktik değildi, hayal gücünden yoksundu: Ruslara kendi mantığından farklı bir mantık atfedemiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kampanyanın mimarlarının tekrar ettiği hata da tam olarak budur. Yıllarca Amerikan ve İsrail gücüne direnişi dini bir zorunluluk olarak kabul etmiş bir yönetim, askeri baskıyı teslim olma nedeni olarak değil, daha çok dayanma nedeni olarak görecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş ne kadar teknolojik olarak sofistike hale gelirse, onu ironi, olumsallık ve insan doğasının karanlık sabitleri konusunda eğitilmemiş insanlara teslim etmek o kadar tehlikeli olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu liderler kabiliyetlerden, zaman çizelgelerinden ve “öldürme zincirleri”nden bakıcıb bir şekilde bahsedeceklerdir. Ama kin, onursuzluk, sadakat ve yas için hiçbir dilleri olmayacaktır. Ve savaşların çelik ve ateş kadar bu duygulardan da yapıldığını çok geç fark edeceklerdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu savaşın cehaleti budur. Savaş yapanların hesapları kusursuz olabilir. Ama bilmediğinizi hesaba da katamazsınız.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Yonatan Touval (New York Times -Tel Aviv merkezli bir dış politika analisti ve yazardır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/29/opinion/israel-us-war-iran-literature.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/29/opinion/israel-us-war-iran-literature.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/sohretten-servetten-ve-sehvetten-uzak-durmak-12959</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Şöhretten, servetten ve şehvetten uzak durmak</h1>
                        <h2>Ne demişti Resul Emrah Şahan, daha geçen hafta yaptığı savunmada? “Siyasette ve devlette hizmet edeceksen, servetten, şöhretten ve şehvetten uzak duracaksın”. Bu söz, bu toprakların hamuruna maya çalan Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin, “eline, diline, beline hakim ol” sözünün günümüze uyarlanmış hali değil mi?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/sohretten-servetten-ve-sehvetten-uzak-durmak-1774779980.webp">
                        <figcaption>Şöhretten, servetten ve şehvetten uzak durmak</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Eylül’ü gözaltında karşıladım; hemen akabinde tutuklandım. Çok sanıklı davaların açılması zaman almıştı ama benim mahkemem, Kasım’da başladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avukat, “dosyada bir şey yok, çıkarsın kısa sürede” dedi. Ve fakat mahkeme uzadıkça uzadı. Bir gün avukat, “önümüzdeki duruşmada karar verecekler” dedi; umutlandım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duruşma başladı; mahkeme başkanı, taraflara son sözlerini sordu. Avukatım, “müvekkilim, suçsuzdur, beraatını istiyoruz” dedi. Savcı ise daha önceki iddialarından vazgeçmiş; hakkımdaki iddiaları, daha da ağırlaştırmış suçlamalara dönüştürmüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sanığın lider kadrodan olduğuna ilişkin deliller var” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Nedir o deliller?” diye sordu mahkeme başkanı ve sunmasını istedi. Savcı, süre istedi ve duruşma 15 gün sonrasına atıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YÜREĞE KUŞKU DÜŞÜREN ALGI OPERASYONU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O an, babamın yüzünden düşen bin parça olmuştu. Kaçırdım gözlerimi ama nafile. Hemen ardından görüş günümüz vardı ve babam öfkesi gözlerinden taşacak bir şekilde, “bizden sakladığın başka şeyler de var mı?” diye sordu. Bu soru, o ana kadar bana tereddütsüz destek veren babamın kalbine kuşkular düştüğüne işaretti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sakladığım bir şey olmadığını söyledimse de inanmadı. Bereket, savcılık, bir sonraki mahkemeye herhangi bir delil sunamadı; sıkıyönetim komutanlığının yalan yanlış bilgilerle donatılmış açıklamasından başka.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olayın aslı şu idi. Mamak Cezaevi yönetimi, radyoya dikte ettirilmiş ve tutukluların moralini bozacakların düşündükleri haberleri bizlere dinletmek için hoparlörleri sonuna kadar açardı. Söz konusu duruşmadan önceki akşam da açmışlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hepimizin kulak kesildiği radyoda, şöyle bir haber okundu. “Yasadışı bir örgüte mensup, onu lider kadrodan olmak üzere 200 militan yakalandı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Darbenin üzerinden sekiz ay gibi bir zaman geçmiş olmasına rağmen hala faaliyet yürüten, üstelik de “lider kadrodan onunu” ülkede tutan örgüt hangisiymiş diye merak ettik doğal olarak… Özetler bitip, haberlere geçince öğrendik ki lider diye saydıkları biz sıradan insanlardık. Lider dedikleri arasında öyleleri vardı ki haberin etkisinden kalıp intihara dahi kalkışmışlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haberin maksatlı olduğu açıktı. Genel olarak halkı korkutmaktı amacı ama özel olarak da bana bakan heyetin delilsiz, ispatsız ceza verilmesi için yönlendirilmesine vesile olunmak istemişti. Halkımızın bu yalan habere dünden inandığı, babamın gözlerindeki öfkeden anlaşılmıştı. Heyet ise kanaate dayanarak, beni cezalandırdı ama Yargıtay o cezayı delil yetersizliği nedeniyle bozdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TEK TARAFLI YÜRÜTÜLEN ALGI OPERASYONU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O gün, bugündür, ne zaman tek taraflı açıklamalar gözümüze sokulsa, bir tuhaflık olma olasılığını hesaba katar; bu tarz açıklamalara mesafeli dururum. “Karşı tarafı da dinlemek lazım” derim kendi kendime… Tek taraflı açıklamalar, çoğunlukla muktedirlerin, toplumun algısını yönetmek için kurguladığı söylemlerden oluşur çünkü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçinde bulunduğumuz çağın algıları yönetme çağı olduğu göz önüne alınırsa, kitleleri, muktedirin dümen suyuna akıtmak için bilginin eğip bükülmesinin hedeflendiğini biliriz. İnsanların doğru bilgiye ulaşması, o kadar da kolay değildir bu çağda. Her muktedir, toplumsal algıyı yöneterek, kendi konumunu tahkim etmek ister. Bunun için hegemonik bir söylem geliştirir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tecrübeyle sabittir ki algılar ve olgular her zaman örtüşmez. Bu nedenledir ki muktedirler, çıplak gerçeğin yerine kurgusal gerçekliği yerleştirir; kitlelere çoğunlukla kurgusal olanı gösterip, onların zihinlerinde yer eden evrensel kurallarla yönetilen algı arasındaki tezatlık nedeniyle “şeytanlaştırma2 süreci başlatılmış olur. Kurgusal gerçeklik, gerçeğin, muktedirin isteği doğrultusunda eğilip bükülmesi; olguların önemsizleştirip algıların vitrine çıkartılması anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtiraf edeyim ki bornozlu Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ı görünce önce yutkundum. Kamunun gücünü teslim ettiğimiz insanların şehvetlerini gidermek için kamunun gücünü kullanıyor olma olasılığı, boğazımın düğümlenmesine neden oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette “özel hayatın gizliliğini korumak” ilkesel bir duruştur ama kendileri kamusal görevler üstlenen kişilerin “özel hayatlarına” dikkat etmeleri gerektiği de, bir başka temel ilkesel duruşa işaret eder. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ALGINIZI YÖNETİN YOKSA SİZİ YÖNETİRLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ara başlık, ikinci baskısına hazırlanan bir kitabımın da adı. İktidar, yoğunlaşmış bir gücü ifade eder. Bu yoğunlaşmış güç, her türlü ideolojik aygıtla toplumun algısını yönetmek ve o toplumu istediği mecraya sürüklemek ister. Bize gösterilen her şeye kayıtsız koşulsuz inanmak, iktidarın bizi istediği mecraya sürüklemesi anlamına gelir. Bu nedenle bizzat yaşadığım tecrübeden hareketle aklıma gelen “acaba?” sorusunu da sormadan geçmemi kimse beklemesin benden. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaşadıklarımız, Özkan Yalım ile sınırlı bir süreç değildir çünkü. “Zincirin en zayıf halkası” kabul edilen Ahmet Özer ile başlayıp, İmamoğlu ile doruk noktasına çıkan ve yapılan her hamlenin bedeli olarak yeni bir belediye başkanına sıçratılan operasyonların amacı, “muhalefetin amiral gemisi” konumundaki CHP’ye diz çöktürmek ve iktidar iddiasından vazgeçirmek olamaz mı? 57 yaşındaki Yalım’ın 21 yaşındaki genç kadınla var olduğu bilinen ilişkisini, tam da bu ortamda deşifre etmek, CHP’ye çekilmek istenen eşi görülmemiş algı operasyonunun bir parçası olamaz mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuvvetli olasılıktır ki amaç, CHP’nin şeytanlaştırılmasıdır. Bugüne kadar gerçekleştirilen operasyonlardan istenilen sonucun alınmadığına dikkat edilirse “şehvet” vurgusu öne çıkmış böyle bir operasyon ile kitleleri, “çıkış kapısı” olarak gördükleri CHP’den vazgeçirme amacı taşıyor olamaz mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün yaşadıklarımızı tarih bir gün, bütün ayrıntılarıyla ve bütün gerçekliğiyle yazacak. O zamana dek, soru sorma yetimizi korumamız şart; zira insanı gerçeğe ulaştıran sorulardır. Doğru sorular, kendimize dair algıları kendimizin yönetmesine de olanak sağlar. Algımızı yönetebiliyorsak hiçbir “bilgi”nin eğilip bükülmesine ve böylece de bizi yönetmelerine izin vermemiş oluruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bitirirken, bir cümlede kamunun gücünü teslim ettiğimiz belediye başkanlarına söylemek isterim. Farkındayım; iktidar, toplumun algısını yönetmek için her yola başvuruyor; iyi ama bazılarınızın iktidarın değirmenine su taşıdığınızın farkında değil misiniz? Toplumsal algıları yöneterek, gücünü tahkim etmek isteyen iktidarın aparatı olmanız için sizi zorlayan mı var? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne demişti Resul Emrah Şahan, daha geçen hafta yaptığı savunmada? “Siyasette ve devlette hizmet edeceksen, servetten, şöhretten ve şehvetten uzak duracaksın”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu söz, bu toprakların hamuruna maya çalan Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin, “eline, diline, beline hakim ol” sözünün günümüze uyarlanmış hali değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ders almak içindir tarih; ders almasını bilmezseniz, algı süreçlerinin oyuncağına dönüşürsünüz. Gerçek açığa çıkana dek, algı çarkının dişlileri arasında öğütülür gidersiniz.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iran-savasi-ve-pakistan-arabuluculuk-ile-tuzak-arasindaki-ince-hat-12958</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran Savaşı ve Pakistan: Arabuluculuk ile tuzak arasındaki ince hat</h1>
                        <h2>Bugün gelinen noktada, Pakistan savaşın ortasında küçük manevra alanını büyütmeye çalışan bir ülke fotoğrafı veriyor. Ne İran’la köprüleri atabilecek lükse sahip, ne de Washington’la yollarını ayırmayı göze alabilir. Körfez’den Çin’e uzanan geniş bir denklemde, arabuluculuk rolü İslamabad için hem imkân hem tuzak barındıran bir seçim.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasi-ve-pakistan-arabuluculuk-ile-tuzak-arasindaki-ince-hat-1774779542.webp">
                        <figcaption>İran Savaşı ve Pakistan: Arabuluculuk ile tuzak arasındaki ince hat</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">26 Mart sabahı İslamabad’dan gelen açıklama, savaş haberlerinin arasından farklı bir tonla sıyrıldı. Pakistan hükümeti, İran ile ABD arasında yürüyen dolaylı temaslara ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu duyurdu. Birkaç saat sonra bazı yetkililer taraflar arasında “dolaylı da olsa” temasların başladığını söyledi. Aynı gün İran çevresine yeni hava saldırıları yapılırken, Pakistan’ın Afganistan sınırı boyunca güvenlik operasyonları ve içeride düzenlenen İran yanlısı gösteriler de haber akışındaydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu çakışma, İslamabad’ın hangi zeminde arabuluculuk rolüne soyunduğunu iyi anlatıyor. Bir yanda Washington’la ilişkilerini toparlamaya çalışan, diğer yanda Tahran’la gerginliğini sınırlı tutmak zorunda olan bir ülke var. Körfez başkentleriyle savunma ve finans hattına ihtiyaç duyan, Çin’le Kuşak-Yol çerçevesinde yoğun işbirliği yürüten, içeride ise kırılgan bir ekonomi ve zorlanan bir siyaset zeminiyle uğraşan bir aktör. İran savaşı, Pakistan’ı yalnızca arabuluculuk için fırsat arayan bir ülke konumuna getirmiyor; aynı zamanda savaştan en hızlı etkilenecek kırılgan çevrelerden biri haline getiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Arabulucu rolün kaynağı ne?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Pakistan’ın bugün masaya koymaya çalıştığı şey aslında uzun yıllara yayılan bir denge politikasının ürünü. Ülke hem İran’la sınır komşusu hem de Suudi Arabistan’la derin savunma ve işgücü ilişkilerine sahip. Washington’la güvenlik ve ekonomik yardım kanalları var; Çin’le Kuşak-Yol’un en kritik ayaklarından birini yürütüyor. Bu karmaşık ağ, İslamabad’a hem risk hem fırsat üretiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran savaşı başladığında Pakistan, ilk refleks olarak tarafsızlık vurgusu yaptı ve “krizi diplomasiyle yumuşatma” söylemini öne çıkardı. Şimdi bu söylem, pratikte “ev sahipliği” teklifine dönüşmüş durumda. İslamabad yönetimi, Tahran ile Washington arasında doğrudan temasın zorlandığı bir ortamda, mesaj taşımayı ve “geçiş odası” işlevi görmeyi öneriyor. Bu, bir yandan ülkenin uluslararası profilini yükseltebilecek bir hamle; ama öte yandan içeride ve sınır hattında yeni baskılar üreten bir tercih.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Güvenlik kıskacı: İran, Afganistan ve mezhep hattı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran savaşı devam ederken Pakistan’ın güvenlik haritası daralıyor. İran’la paylaşılan güneybatı sınırı, yıllardır kaçakçılık, milis hareketliliği ve zaman zaman karşılıklı top atışlarına sahne oldu. Afganistan tarafında ise Taliban yönetimi çeşitli gruplar üzerindeki denetimini tam olarak sağlayamayan bir aktör konumunda. Kısacası, İslamabad iki tarafta da homojen ve öngörülebilir bir komşu çevresine sahip değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu denklemde İran savaşının her yeni dalgası Pakistan için yeni bir güvenlik başlığı açıyor. İran yanlısı Şii grupların sokak gösterileri, cuma hutbeleri üzerinden yükselen duygusal mobilizasyon, mezhep eksenli gerilim ihtimalini artırıyor. Sınır bölgelerinde İran’a ya da Pakistan’a yönelik saldırı girişimleri, arabuluculuk rolünü sürdüren bir hükümet açısından daha karmaşık sonuçlar üretme riski taşıyor. Zira her güvenlik olayı hem Tahran’la hem de Washington’la ayrı ayrı yönetilmesi gereken krizler anlamına gelebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İç güvenlik kurumları, zaten Afganistan ve Belucistan eksenli tehditlere odaklanmış durumda. İran savaşının getirdiği yeni baskı, bu kurumların yükünü daha da artırıyor. İslamabad bir yandan “barış masası” söylemiyle öne çıkmak isterken öte yandan ülkenin sokaklarında ve sınır hatlarında daha sert tedbirler alma ihtiyacı hissediyor. Bu ikili durum, Pakistan’ın arabuluculuk rolünü hem değerli hem kırılgan kılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Ekonomik baskı ve diplomasi ihtiyacı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Pakistan ekonomisi İran savaşı başlamadan önce de ağır bir dönemden geçiyordu. Yüksek enflasyon, döviz baskısı, IMF programı ve enerji faturası hükümeti dar bir manevra alanına sıkıştırmıştı. Ortadoğu kaynaklı her şok, bu hassas dengeleri daha da zorlayacak bir etkiye sahip. İran savaşıyla birlikte enerji fiyatlarındaki oynaklık ve tedarik riskleri İslamabad’ın ekonomi yönetimini daha savunmacı bir çizgiye itti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tam bu noktada arabuluculuk diplomasisi ekonomik bir nefes alma arayışı olarak da okunabilir. Pakistan yönetimi, savaşın kontrollü biçimde yavaşlaması ve Hürmüz hattındaki risklerin sınırlanması halinde kendi kırılgan ekonomisinin biraz olsun rahatlayacağını biliyor. İslamabad, “barış masası” önerisini bu yüzden stratejik bir hamleden ziyade iç ekonomiyi korumaya dönük bir sigorta mekanizması olarak da görüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bununla birlikte, arabuluculuk rolünün başarısız olması veya savaşın daha da tırmanması durumunda Pakistan’ın karşılaşacağı maliyet de yüksek. Tahran veya Washington nezdinde güven kaybı, Körfez başkentleriyle ilişkilerde soru işareti, uluslararası finans kuruluşlarında “risk primi” algısının artması… Hepsi, İslamabad’ın şu anki kırılgan ekonomik yapısını daha da zorlayabilecek ihtimaller.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Arabuluculuğun sınırları</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Geleneksel olarak ABD–İran temaslarının arka kanal adresi Umman ve zaman zaman Katar olmuştu. Bu kez Pakistan’ın öne çıkması hem Washington–İslamabad hattındaki yakınlaşmanın hem de savaşın bölgesel yansımalarına en hızlı maruz kalacak ülkelerden biri oluşunun sonucu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Pakistan’ın bugünkü hamlesi, bölgesel dengeleri bilenler için tamamen sürpriz sayılmaz. Ülke geçmişte de Afganistan, Yemen ve Körfez kaynaklı gerilimlerde zaman zaman arabuluculuk veya “dengeleyici” rol iddiasıyla sahneye çıkmıştı. Ancak İran savaşı, ölçeği ve tarafları itibarıyla önceki dosyalardan farklı. Bu kez masanın iki ucunda, nükleer kapasiteye sahip bir bölge gücü ve küresel bir süper güç var; aynı anda İsrail’in, Körfez ülkelerinin ve Avrupa’nın da bu denkleme dâhil olduğu geniş bir çerçeveden söz ediyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu nedenle Pakistan’ın arabuluculuk girişiminin sınırları oldukça belirgin. İslamabad mesaj taşıyabilir, teknik temaslar için zemin sunabilir, bazı ön mutabakat maddelerini dolaşıma sokabilir. Lakin savaşın nasıl duracağına dair esas kararlar yine Washington, Tahran ve Tel Aviv üçgeninde verilecek. Pakistan’ın ağırlığı, bu kararlara yön veren bir güç olmaktan çok, kararı alınmış adımların uygulanmasında “kolaylaştırıcı” rol üstlenen bir aktör olma noktasında beliriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yine de bu rolü hafife almak doğru olmaz. Savaşın keskinleştiği dönemlerde, tarafların aynı masaya oturması kadar birbirine ait mesajları iletebilecek güvenilir kanallara sahip olması da önemli. Pakistan şu anda kendini tam olarak bu alan için konumlandırmaya çalışıyor. Bu da İslamabad’a hem anlık diplomatik sermaye kazandırıyor hem de başarısızlık halinde ağır bir itibar riski yüklüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">İmkânla tuzak arasındaki ince çizgi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran savaşı uzadıkça, Pakistan’ın arabuluculuk girişimi hem daha değerli hem daha riskli hale gelecek. Savaşın yavaşlamasına katkı sağlayan bir İslamabad, bölgesel diplomasi masasındaki profilini güçlendirir. Aksi senaryoda ise kendi kamuoyuna ve komşularına izahı zor bir pozisyonla baş başa kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün gelinen noktada, Pakistan savaşın ortasında küçük manevra alanını büyütmeye çalışan bir ülke fotoğrafı veriyor. Ne İran’la köprüleri atabilecek lükse sahip, ne de Washington’la yollarını ayırmayı göze alabilir. Körfez’den Çin’e uzanan geniş bir denklemde, arabuluculuk rolü İslamabad için hem imkân hem tuzak barındıran bir seçim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran savaşı daha uzun sürerse bu rolün ağırlığı da artacak. O zaman Pakistan’ın sorusu şuna dönüşür: Savaş ateşini kısmen düşürmeye katkı sunan bir “geçiş odası” mı olacak, yoksa herkesin masadan kalktığı bir anda ortada kalan ülke rolüne mi sıkışacak? Bugünkü arabuluculuk hamlesi, tam da bu ikilemde atılmış bir adım gibi öne çıkıyor.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yeniden-sevmek-mumkun-mu-12957</link>
            <category>PSİKOLOJİ</category>
            <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yeniden sevmek mümkün mü?</h1>
                        <h2>Risk almadan sevgi olmuyor. Belki bir daha aynı şekilde olmayacak. Belki daha az heyecanlı, daha az “yangın” gibi… Ama belki de ilk kez huzurlu, ilk kez gerçek, ilk kez iki insanın gerçekten birbirini gördüğü bir yerden olacak. Yeniden sevmek mümkün.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/yeniden-sevmek-mumkun-mu-1774779322.webp">
                        <figcaption>Yeniden sevmek mümkün mü?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanların birbirlerini çok yıprattığı, duyguların defalarca kullanılıp eskidiği bir dünyada… yeniden sevmek mümkün mü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence mesele “mümkün mü” değil, “nasıl mümkün olur” sorusunda saklı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü biz artık ilk halimizle sevmiyoruz. İlk sevdiğimizde, kalbimizde bir boşluk vardı; şimdi ise bir arşiv taşıyoruz. İçinde yarım kalmış konuşmalar, gönderilmeyen mesajlar, “acaba”lar, gecenin üçünde büyüyen senaryolar… Hepsi yeni geleni karşılayan görünmez bir kalabalık gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birine bakıyoruz ama aslında ona değil; geçmişte yarım kalan birine, bize yapılan bir hataya, kendimize bile itiraf edemediğimiz bir korkuya bakıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden yeniden sevmek, çoğu zaman yeni birine kalp açmak değil; eski sesleri susturabilmek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Psikolojide buna “duygusal bagaj” diyoruz ama bu kelime bazen fazla teknik kalıyor. Aslında bu, insanın kendi içindeki yankılarla yaşaması. Ve en yorucu olan da şu: insan çoğu zaman yeni birine değil, eski bir hikâyenin devamına başlıyormuş gibi hissediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yine de… yeniden sevmek mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü insanın en garip, en inatçı yanı şu: ne kadar kırılırsa kırılsın, bağ kurma ihtiyacından vazgeçemiyor. Beyin tanıdık olanı seçmek istiyor, evet. Ama kalp… kalp bazen ilk defa yaşıyormuş gibi hissedebileceği birini de tanıyabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada ince bir fark var: yeniden sevmek, eskisi gibi sevmek değil. Daha yavaş, daha temkinli, bazen daha sessiz… Ama daha gerçek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü artık neyin can yaktığını biliyoruz. Ve buna rağmen birine yaklaşmayı seçiyorsak, bu bir saflık değil; bu, bilinçli bir cesaret.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küçük Prens’te geçen bir cümle vardır:<br />
“İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de sorun, yeniden sevememek değil; yüreğimizle bakmayı unutmamızdır. Çünkü zihin hesap yapar, kalp ise risk alır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve evet, risk almadan sevgi olmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki bir daha aynı şekilde olmayacak. Belki daha az heyecanlı, daha az “yangın” gibi… Ama belki de ilk kez huzurlu, ilk kez gerçek, ilk kez iki insanın gerçekten birbirini gördüğü bir yerden olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeniden sevmek mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu kez, birini kurtarmak için değil; kendinle barışmış bir yerden, birlikte yürüyebilmek için.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yuksekogretimde-azalan-ilgi-diploma-degerinin-erozyonu-12956</link>
            <category>EĞİTİM</category>
            <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:18:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yükseköğretimde azalan ilgi: Diploma değerinin erozyonu</h1>
                        <h2>Başvuru sayılarındaki gerileme, sistemin gençlerin beklentileriyle uyumlaştırılması gerektiğini vurgulamaktadır. Eğitim politikalarının, diploma odaklı yaklaşımdan beceri ve istihdam odaklı bir paradigmaya evrilmesi, bu sürecin anahtarıdır. Üniversitelerin niteliğinin artırılması, programların iş piyasasıyla entegrasyonu ve maliyetlerin erişilebilir kılınması, gençlerin üniversiteye olan güvenini yeniden tesis edebilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/yuksekogretimde-azalan-ilgi-diploma-degerinin-erozyonu-1774732850.webp">
                        <figcaption>Yükseköğretimde azalan ilgi: Diploma değerinin erozyonu</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nin (ÖSYM) resmi açıklamasına göre, 6 Şubat 2026 tarihinde başlayan ve 2 Mart 2026 saat 23.59’da sona eren Yükseköğretim Kurumları Sınavı (2026-YKS) başvuruları, toplam 2 milyon 425 bin 560 aday tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu rakam, önceki yıllara kıyasla belirgin bir düşüşü yansıtmaktadır. 2025 yılında 2 milyon 560 bin 649, 2024 yılında ise 3 milyon 120 bin 870 adayın başvurduğu dikkate alındığında, son iki yıldaki gerileme yaklaşık 700 bin kişiye ulaşmıştır. Bu eğilim, yalnızca sayısal bir olgu olmanın ötesinde, Türkiye’nin yükseköğretim sisteminin ve ülkenin nitelikli insan kaynağının geleceğine ilişkin derin bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gençlerin üniversiteye yönelimindeki azalma, eğitimli istihdam alanındaki daralmanın bir yansıması olarak mı değerlendirilmelidir, yoksa bireysel tercihlerdeki rasyonel bir dönüşüm müdür?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YKS başvuru sayılarının incelenmesi, 2020-2026 dönemi boyunca dalgalı ancak genel olarak gerileyen bir patern ortaya koymaktadır. 2020 yılında yaklaşık 2 milyon 436 bin adayın katıldığı süreç, pandemi sonrası dönemde 2022 ve 2023 yıllarında 3 milyon sınırını aşmıştır. Bu artış, sınav sistemindeki düzenlemeler ve geçici teşviklerle açıklanmıştır. Ancak 2024 yılından itibaren gözlenen düşüş, yapısal bir değişimi işaret etmektedir. 2026 yılındaki 2 milyon 425 bin 560 başvuru, 2020 seviyesine yakınsamış ve son altı yılın en düşük rakamı olarak kayıtlara geçmiştir. Bu gerileme, ilk kez başvuran aday sayısının 921 bin 225 ile sınırlı kalmasıyla da desteklenmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demografik faktörler, bu tablonun temel bileşenlerinden birini oluşturmaktadır. 4+4+4 eğitim reformunun uzun vadeli etkileri, lise mezunu kohortlarının daralmasına yol açmıştır. Buna paralel olarak, kontenjanlardaki bazı alanlardaki ayarlamalar ve alternatif kariyer yollarının çoğalması, gençlerin sınav maratonuna girişini etkilemiştir. Ancak bu sayısal gerileme, salt nüfus dinamikleriyle açıklanamaz. Ekonomik koşullar ve aile bütçelerindeki baskılar, üniversite eğitiminin uzun vadeli maliyetlerini (barınma, beslenme, ulaşım ve fırsat maliyeti) ağırlaştırmıştır. Bu bağlamda, başvuru azalışı, genç neslin rasyonel bir maliyet-fayda analizi yaptığını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Gençlerin Üniversite Hayallerindeki Dönüşüm</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gençlerin üniversiteli olma arzusundaki gerileme, “hayallerden vazgeçiş” olarak nitelendirilmemelidir; aksine, yeni gerçekliklere uyum sağlama çabasının bir tezahürüdür. Üniversite diplomasının istihdam garantisi algısının aşınması, bu dönüşümün merkezinde yer almaktadır. Yükseköğretim sisteminin genişlemesine rağmen, mezunların iş piyasasındaki uyum sorunu devam etmektedir. Eğitimli işsizlik oranlarındaki yapısal yükseklik, gençleri diploma odaklı bir gelecekten ziyade beceri temelli, kısa vadeli ve esnek kariyer seçeneklerine yöneltmiştir. Dijital platformlar üzerinden kazanılan alternatif gelir modelleri, mesleki eğitim programları ve girişimcilik fırsatları, geleneksel üniversite yolunu sorgulanır hale getirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, çarpıcı bir paradoksu da beraberinde getirmektedir: Bir yandan yükseköğretim kurumlarının kapasitesi artmış, diğer yandan nitelikli insan sermayesinin oluşumunda bir yavaşlama yaşanmıştır. Gençler, üniversiteyi bir “gecikmiş yatırım” olarak mı görmektedir, yoksa sistemin kendilerine sunduğu fırsatların yetersizliğini mi fark etmektedir? Bu soru, eğitim sosyolojisi açısından kritik öneme sahiptir. Zira bireysel tercihlerdeki bu değişim, kolektif olarak ülkenin parlak nesillerinin potansiyelini sınırlama riski taşımaktadır. Üniversiteye yönelmeyen gençlerin “ne eğitimde ne istihdamda” (NEET) kategorisine kayma olasılığı, toplumsal kalkınmanın sürdürülebilirliği için bir uyarı sinyali olarak değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YKS başvuru sayısındaki azalma, Türkiye’deki eğitimli istihdam alanının daralmasına dair bir kırmızı alarm olarak okunmalıdır. Üniversite mezunlarının işsizlik oranlarındaki kalıcılık, diplomanın piyasa değeri üzerindeki erozyonu hızlandırmıştır. Bu daralma, yalnızca bireysel hayal kırıklıklarına değil, ulusal kalkınma stratejilerine de etki etmektedir. Nitelikli iş gücünün azalması, inovasyon kapasitesini, teknolojik dönüşümü ve küresel rekabet gücünü doğrudan tehdit etmektedir. Özellikle mühendislik, tıp ve sosyal bilimler gibi alanlardaki potansiyel insan kaynağı kaybı, uzun vadede sektörel dengesizliklere yol açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan, bu eğilim bir fırsat penceresi de sunmaktadır. Mesleki ve teknik eğitimdeki yeniden yapılanma, üniversite dışı beceri sertifikasyon programlarının yaygınlaşması ve kamu-özel sektör iş birliğiyle tasarlanan istihdam hamleleri, gençlerin alternatif yollarını güçlendirebilir. Ancak bu geçişin yönetilmemesi halinde, eğitimli genç nesillerin ülke kalkınmasındaki rolü zayıflayacaktır. İstihdam piyasasındaki daralma, gençleri yurt dışı fırsatlara veya kayıt dışı ekonomiye yönlendirme riskini artırmaktadır. Bu da beyin göçü ve nitelik kaybı döngüsünü tetikleyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Türkiye Eğitim Sisteminin Geleceğine İlişkin Çıkarımlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, yükseköğretim sisteminin bir kırılma noktasında olduğunu ortaya koymaktadır. Başvuru sayılarındaki gerileme, sistemin gençlerin beklentileriyle uyumlaştırılması gerektiğini vurgulamaktadır. Eğitim politikalarının, diploma odaklı yaklaşımdan beceri ve istihdam odaklı bir paradigmaya evrilmesi, bu sürecin anahtarıdır. Üniversitelerin niteliğinin artırılması, programların iş piyasasıyla entegrasyonu ve maliyetlerin erişilebilir kılınması, gençlerin üniversiteye olan güvenini yeniden tesis edebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Derinlemesine düşünüldüğünde, bu düşüş yalnızca bir sınav istatistiği değildir; ülkenin eğitimli parlak nesillerinin geleceğine dair bir aynadır. Gençler hayallerinden vazgeçmemiş, ancak bu hayalleri gerçekleştirmenin koşullarını yeniden değerlendirmiştir. Eğitimli istihdam alanındaki daralma, bir tehdit olmanın yanı sıra, sistemik reform için bir çağrıdır. Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınması, nitelikli insan kaynağını korumak ve çoğaltmakla mümkündür. Bu bağlamda, başvuru trendlerindeki gerileme, akademik camia ve karar mercileri için kapsamlı bir yeniden düşünme sürecini zorunlu kılmaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bir-cumhurbaskani-karari-ozellestirme-ve-vahim-kural-tanimazlik-12955</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bir Cumhurbaşkanı kararı, özelleştirme ve vahim kural tanımazlık</h1>
                        <h2>11106 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı, kamu maliyesinin anayasası niteliğindeki 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun yukarıdaki 13. Maddesinin f ve g bentlerini vahim bir şekilde ihlal ediyor. Kararını umarım CHP Anayasa Mahkemesine götürür ama çok iyi bir dilekçe ile götürmesi şart çünkü gayrisafi usul ve adem-i tahsis ilkeleri anayasal ilkeler değil maalesef ama bu iki ilke olmadan hukuk devleti olamayacağına, kamu hesapları denetlenemeyeceğine göre Anayasa'nın 2. Maddesi'ndeki hukuk devleti ilkesi yeterlidir kanımca.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bir-cumhurbaskani-karari-ozellestirme-ve-vahim-kural-tanimazlik-1774730515.webp">
                        <figcaption>Bir Cumhurbaşkanı kararı, özelleştirme ve vahim kural tanımazlık</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hep yazarım, sabah kahvemle beraber gazeteleri karıştırır iken bizim Resmî Gazeteyi de hiç atlamam.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">26 Mart Perşembe günkü Resmî Gazetede gözüme 11106 sayılı bir Cumhurbaşkanlığı kararı çıktı, konu özelleştirme olduğu için bir okuyayım dedim ve karşıma artık çok rahatsız edici boyutlara ulaşan kural, yasa tanımazlığa bir başka örnek daha çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok özetleyerek aktarıyorum, 11106 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı kamuya ait bir dizi taşınmazın özelleştirilmesini, özelleştirilmeden elde edilecek gelirinde, özelleştirilme için yapılan masraflar düşüldükten sonra Milli savunma Bakanlığına verilmesini öngörüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buraya kadar her şey normal gibi duruyor ama aslında durum hiç de öyle değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elimizde 5018 sayılı çok önemli, kamu maliyesinin anayasası niteliğinde bir kanun var, bu kanunu da AKP 2003 senesinde çıkardı, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aşağıda bu kanunun çok önemli 13. Maddesi'ni, copy-paste yöntemiyle aynen aktarıyorum:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Bütçe ilkeleri</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Madde 13-</strong>&nbsp;Bütçelerin hazırlanması, uygulanması ve kontrolünde aşağıdaki ilkelere uyulur:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">a) Bütçelerin hazırlanması ve uygulanmasında, makroekonomik istikrarla birlikte sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak esastır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">b) Kamu idarelerine bütçeyle verilen harcama yetkisi, kanunlarla veya Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle düzenlenen görev ve hizmetlerin yerine getirilmesi amacıyla kullanılır.[18]</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">c) Bütçeler kalkınma planı ve programlarda yer alan politika, hedef ve önceliklere uygun şekilde, idarelerin stratejik planları ile performans ölçütlerine ve fayda-maliyet analizine göre hazırlanır, uygulanır ve kontrol edilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">d) Bütçeler, stratejik planlar dikkate alınarak izleyen iki yılın bütçe tahminleriyle birlikte görüşülür ve değerlendirilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">e) Bütçe, kamu malî işlemlerinin kapsamlı ve saydam bir şekilde görünmesini sağlar.[19]</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">f) Tüm gelir ve giderler gayri safi olarak bütçelerde gösterilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">g) Belirli gelirlerin belirli giderlere tahsis edilmemesi esastır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">h) Bütçelerde gelir ve gider denkliğinin sağlanması esastır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">...</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">11106 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı, kamu maliyesinin anayasası niteliğindeki 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun yukarıdaki 13. Maddesinin f ve g bentlerini vahim bir şekilde ihlal ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda ne dedik, MSB’ye bu özelleştirme gelirleri masraflar gelirden düşüldükten sonra verilecek yani kamu maliyesinin temel bir ilkesi olan gayrisafi usul&nbsp; kuralını ihlal ediyor, bu temel usul de 13. Madde'nin f bendinde ifadesini buluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu usul mali saydamlığın bir gereği, kamu hesaplarında gelirler ve bu gelirleri elde etmek için yapılan masraflar ayrı ayrı gösterilmek zorundadır, aksi takdirde mesela Sayıştay tarafından denetimi zorlaşmaz, imkansızlaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, çok daha vahim ihlal 13. Maddenin g bendinin ihlali.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamu maliyesi geleneğinin çok kadim bir ilkesi adem-i tahsis ilkesi yani tahsis yapmama ilkesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm, evet tüm kamu gelirleri bir havuzda toplanır (fon ve döner sermaye gelirleri hariç) ve bu havuzdan bütçe sürecinde TBMM tarafından farklı kamu harcamalarına tahsis edilir, bir kamu gelirini, mesela şekilde görüldüğü gibi bir özelleştirme gelirini bütçe süreci dışında, birCumhurbaşkanı Kararıile bir kamu birimine, mesela yine şekilde görüldüğü gibi MSB’ye tahsis edemezsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama ilginçtir,1 1106 sayılı Cumhurbaşkanı kararı bunu da yapmış ve özelleştirme gelirini safi usulde bir kamu birimine, MSB’na devretmiştir, açık ve vahim çifte ihlal. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">5018 sayılı kamu maliyesinin anayasası niteliğindeki kanuna aykırılığı açık 11106 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı'nın ama yine de bir küçük kapı aralayayım, takip edemediğim bir başka Cumhurbaşkanı Kararında acaba bu ihlale cevaz verecek bir düzenleme oldu mu, bilemiyorum ama bir Cumhurbaşkanı Kararı&nbsp;ile 5018’i atlamak da mümkün değil aslında. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Cumhurbaşkanı Kararını umarım CHP Anayasa Mahkemesine götürür ama çok iyi bir dilekçe ile götürmesi şart çünkü gayrisafi usul ve adem-i tahsis ilkeleri anayasal ilkeler değil maalesef ama bu iki ilke olmadan hukuk devleti olamayacağına, kamu hesapları denetlenemeyeceğine göre Anayasa'nın 2. Maddesi'ndeki hukuk devleti ilkesi yeterlidir kanımca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önerim ise 5018 sayılı kanunun 13. Maddesi'ndeki bütçe ilkelerinin yapılacak ilk düzgün ve entegre anayasada anayasal ilkeler olarak yer alması. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dolar-10-lira-olacak-12954</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>“Dolar, 10 lira olacak”</h1>
                        <h2>Bu ülke kaç defa sıcak paradan geriye kalan enkazı gördü ama, uzmanların endişesi yokmuş. Zamanında dolar 8 lira iken “Dolar 10 lira olacak” dedikleri için halkta paniğe yol açıyorlar diye onlarca uzmanı mahkeme kapılarına gönderdiler ya, sanırım artık hiçbir uzman korkudan gördüğünü söyleyemiyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dolar-10-lira-olacak-1774729548.webp">
                        <figcaption>“Dolar, 10 lira olacak”</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Zigzaglar; </strong>Trump’ın zigzagları devam ediyor. İran'ın enerji altyapısına ve enerji santrallerine yönelik tehdit ettiği saldırıları önce beş gün; sürenin dolmasına bir gün kala 10 gün erteledi. ABD'nin 15 maddelik anlaşma teklifini İran reddedip 5 maddelik talep listesi beyan etti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">İran, düşmanca olmayan gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan geçebileceğini söylemesi, Trump’ın anlaşmaya yakınız sözleri ortalığı kısa süreliğine yatıştırdı. Ama, çatışmalar hız kesmeden devam etti . Cuma günü de karşılıklı bombalama haberleri ile geçti. ABD nin deniz piyadelerini Körfez’e gönderme haberlerine bu hafta da hava indirme tümeni haberleri eklendi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Savaşın boyutu; </strong>İran savaşı, herkesi etkileyerek küresel ekonomide dalgalanmalara yol açıyor. Hindistan, Avustralya, tüm dünya dalgalanmanın kendilerini etkisini hesaplamaya çalışıyor. Dünyanın en büyük nüfusuna sahip fason işletmecisi Hindistan enerjisiz kalmak üzere. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Bugüne kadar olanların dünya ekonomisini kötü etkileyeceği ve ciddi ekonomik kayıplar yaratacağı açık. Burada kritik eşik; İran'ın hayati önem taşıyan enerji ve su altyapısına yapacağı saldırı ve ABD nin aynı şekilde karşılık vermesidir. Bu eşik geçilirse geri dönüşü imkansız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Türkiye;</strong> Savaşın etkileri Türkiye’yi de çok sert etkiliyor. Ülkeye çekmek için yatırımdan, ihracattan, ülkenin geleceğinden vazgeçilen sıcak parayı anında ülkeden kaçırdı. “Ülkenin kanını emen sıcak para çıkıyor işte” diye sevinebilirsiniz ama, öyle olmuyor. O sıcak parayı geri sokmak için acilen önlem almak gerekiyor. İsrail düşmanlığı hat safhada olmasına rağmen global bir fonun, Siyonizm en büyük temsilcisi başkanını Cumhurbaşkanı sarayında</span> <span style="color:#222222">ayakta karşıladı. 2003 de, 2009 da, 2018, 2024 de</span> <span style="color:#222222">yılında olduğu gibi tek hedefimiz sıcak parayı ülkeye sokmak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Savaş başladığından sıcak para çıkışını karşılamak için MB altın etkisinden arındırılmış olarak 25 milyar dolar harcadı. Altının roket gibi yükselmesi ve sıcak para girmesi ile balon gibi şişen rezervler aynı hızla boşalıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">İşin komik tarafı uzmanlar halen “yılsonu döviz fiyat hedefleri tutacak” diyor. Lütfedip yıl sonu enflasyonu ve faiz hedefini bir puan artırdılar. Önemli endişeleri olmadığını beyan edip duruyorlar. Bu</span> <span style="color:#222222">ülke kaç defa sıcak paradan geriye kalan enkazı gördü ama, uzmanların endişesi yokmuş. Zamanında dolar 8 lira iken “Dolar 10 lira olacak” dedikleri için</span> <span style="color:#222222">halkta paniğe yol açıyorlar diye onlarca uzmanı mahkeme kapılarına gönderdiler ya, sanırım artık hiçbir uzman korkudan gördüğünü söyleyemiyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bu kadar uzun kriz olamaz; </strong>30 yıldan fazla finans içindeyim ne Türkiye’de ne dünyada bir yılı geçen kriz görmedim. 2018 yılıyla başlayan 2022 yılıyla zirvelerde dolaşan bir kriz var Türkiye’de. Böyle kriz olamaz, olsa olsa bir tercihtir bu. Ülkeye son darbeyi devalüasyon ile vurıp dümdüz edecekler. Bu işin sonunda hem rezervler tam takır kalacak hem döviz uçacak. Bu iktidarın ömrü boyunca beş kez yaşadık bunu, süpriz değil sonuçta. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Krizin en büyük kaybedeni şirketler olacak gibi duruyor. 2023 yılında reel sektörün döviz açığı 70 milyar dolar altındaydı, bugün 200 milyar dolara gidiyor. Dolar 60 lira olsa bu şirketlerin çoğu ayakta duramaz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’nin de CDS primi artıyor. Ama risk priminin 7 den</span> <span style="color:#222222">10 puana çıkmasıyla 200 puandan 300 puana çıkması aynı maliyetleri yaratmaz. 7 puan olanı sivri sinek ısırırken, 200 olanı eşek arısı ısırır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>İşsizlik; </strong>Herkes yaşıyor, görüyor.</span> <span style="color:#222222">Hemen herkes işçi çıkarıyor, bir sürü işletme kapanıyor ama TÜİK’e göre işsizlik 21 yılın en düşüğünde. Gerçekten ayıptır ya. Geniş tanımlı işsizlik ise ne kadar doğru bilemiyorum ama,</span> <span style="color:#222222">%30 civarında. Her üç kişiden biri çalışmıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Geniş işsizlik bence çok daha yüksek. Eskiden atıl iş gücünü 18 ay askerlikle gizliyorlardı; şimdi de üniversite öğrencileri ile. İstihdam edilen iş gücünün %60 kadarı hizmet sektöründe. Sanayide değil, tarımda değil, hizmet sektöründe. Allah aşkına biz hangi hizmeti ihracat ediyoruz da ülkenin ihracatı her ay patlıyor. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">20 Mart 2026 TCMB ve BDDK verilerine göre; </span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Yabancı Portföy;</strong></span> <span style="color:#222222">Şubat ayından ilgili tarihe kadar DİBS ve hisse senedinde 6 milyar dolarlık azalış görünüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>DTH; </strong>İlginçtir döviz mevduatlarında da aslan payı vatandaşta olmak üzere 7 milyar dolar azalmış. Altın fiyatlarının düşmesi yanında yastık altına ne kadar kaçtı acaba?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>TCMB rezerv; </strong>Her üç rezervde Şubat ayına göre 40 milyar dolarla 44 milyar dolar arasında azalmış. Savaş başladığından beri azalış ise 32 ile 36 milyar dolar arasında. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Krediler;</strong> İlgili hafta klasik üç haftada bir yaşadığımız hacim daralması gözükmüş. Mevduat ve kredi faizlerinde ise hafif yükselişler var. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Piyasalar;</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Gümüş; </strong>Nisan ayını da zevksiz geçirebilir ama, sonrasında 85 ile 95 dolar arasına son bir şans verecek gibi duruyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Altın; </strong>4975 dolar direnç. Bunun</span> <span style="color:#222222">için 4630 doların üstünde başlamalı. 4900 dolar ile 5200 dolar seviyesine kadar yükseliş sürebilir. Vatandaş geçen hafta deli gibi altın almaya çalıştı. Vatandaşın saldırdığı bir ürünün para kazandırdığını hiç görmedim.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Dünya emtia endeksi; </strong>138 ile 126 puan arasında dalgalanır.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:#222222">USD/TL;</span> </strong><span style="color:#222222">Dünya yansa bebek adımı ile ilerlemeye devam ediyor. Bu hafta 44,42 dibi olur. 44,56</span> <span style="color:#222222">civarından haftayı kapatır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Eur/Usd; </strong>1.14 gerçekten çok güçlü. 2025 Mayıs ayından beri buranın altına gelmedi. Şimdilik 1.14 destek, 1,1575 direnç. Devam. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>ABD Tahvil 10 YR;</strong> %4,51 hedefine doğru hareket devam. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bist100;</strong> Dünya hisse borsaları kötü satış yemeye devam etti. DJ için çok önemli destek olan 45150 puan dayandı. S&amp;P nin kuvvetli desteğine ise daha var. 6150 puan. Şangay borsası 3810 desteğinden sert döndü ama ana desteği 3730 puanda. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Bizim borsamıza gelince, 12600 desteği yine dayandı. Dolar bazında</span> <span style="color:#222222">2,80 dolar önemli desteği dayanıyor.</span> <span style="color:#222222">2026 başından beri giren 2,5 milyar dolarlık yabancı girişinin üç haftada yarısından fazlası çıktı, buna rağmen TL ve dolar destekleri dayandı. Panik başlamazsa dayanacak gibi duruyor.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Dolar endeksi Geçen hafta da 99,50 üsütünde kaldı. 99,50 destek oluyor sanki. Destek olabilmesi için iki hafta daha 99,50 üstünde kapanmaya gereksinimi var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bitcoin; </strong>64700 dolar desteği yine dayandı.</span> <span style="color:#222222">64700 ile 70000 dolar arasında biraz daha bekler sonra yönü belli olur.</span> <span style="color:#222222">64700 olar dip mi yoksa 30000 dolar görecek miyiz. Takibe devam.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Brent ve Ham petrol;</strong> Brent</span> <span style="color:#222222">126 dolar direnç,</span> <span style="color:#222222">98 dolar destek. Tahminim altı ay boyunca 86 dolarla</span> <span style="color:#222222">ile 105 dolar arasında kalacağı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Ham petrolde ise;</strong> 86 dolar destek, 105 dolar hedef.</span> <span style="color:#222222">Burada süre daha kısa. 4 ay içinde yön belli olacak gibi. </span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trump-istedigini-hatta-daha-da-fazlasini-yapiyor-12953</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump istediğini hatta daha da fazlasını yapıyor*</h1>
                        <h2>Şimdinin daha saldırgan Trump’ı anlamaya çalışan herkes şunu hatırlasın: O hâlâ “Hollywood” Trump’ı. Ahlaksız ve sözde maço pozlarını sürdürüyor bu defa sadece sahnesi daha büyük ve silahların en büyüğüyle istediğini yapıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trump-istedigini-katta-daha-da-fazlasini-yapiyor-1774720921.webp">
                        <figcaption>Trump istediğini hatta daha da fazlasını yapıyor*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Donald Trump eskiden kadınları kasıktan yakalamakla övünürdü. Şimdi ise dünyayı ekseninden yakalıyor. Hâlâ kendisinde, kuralları hiçe sayan bir saldırı yapma hakkı olduğuna inanıyor. Hedeflerini sadece genişletmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bir yıldız olduğunda,” demişti bir zamanlar, “bırakıyorlar bunu yap. İstediğini yapabilirsin.” İkinci döneminde yaklaşımı en hafifinden zorbalık olarak tanımlanabilir; bu zorbalık, kabinesindeki dalkavuklar ve Kongre’deki Cumhuriyetçi yalakalar tarafından destekleniyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mike Johnson acınası bir şekilde Trump için “America First Ödülü”nü yoktan var etti dedi. Temsilciler Meclisi Başkanı, “güzel altın kartal heykeli”nin “Amerika’daki yeni altın çağ”a uygun olduğunu söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump her zamankinden daha çok, ne isterse, nasıl isterse onunla istediği gibi oynayabileceğine inanıyor. İster bir ülke, ister bir siluet, ister Beyaz Saray olsun. Halkın Evi’ne (White House) saldırdı, Doğu Kanadı’nı ve Jackie Kennedy bahçesini kimse planlara bile bakamadan buldozerle yıktı. Şüpheli uyuşturucu teknelerini havaya uçurdu, Nicolás Maduro’yu yatak odasından kaçırdı ve Grönland’ı yağmalama, Küba’ya saldırma düşüncesiyle ağzı sulanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Küba’yı alma onuruna sahip olacağımı düşünüyorum,” dedi. “Bu büyük bir onur. Küba’yı bir şekilde almak. İster özgürleştireyim, ister alayım. Doğruyu söylemek gerekirse, onunla istediğimi yapabileceğimi düşünüyorum.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstediğini yapabilirsin. Perşembe günkü kabine toplantısında keyifli bir şekilde şakalaşan Trump, “Sanırım Venezuela’ya gidip Delcy’ye karşı başkanlığa aday olabilirim,” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Delcy Rodríguez’den bahsediyordu yani Maduro’nun, Trump’ın onayıyla yükselen yardımcısından. Pazartesi günü ise İran kendisine boyun eğmezse “kalbimizin istediği kadar bombalamaya devam edeceğiz” dedi. NATO’nun iradesine boyun eğmemesinden dolayı öfkeliydi ve NATO’nun bunu pişman olacağını söylüyordu. Kabine toplantısında “Bu NATO için bir testti,” dedi ve ekledi: “Eğer bunu yapmazsanız, hatırlayacağız. Sadece hatırlayın. Birkaç ay sonra bunu hatırlayın. Benim açıklamalarımı hatırlayın. Onların harika bir ifadesi var: ‘Asla unutma.’ Biz asla unutmayacağız.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın 11 Eylül’le ilgili “Asla unutma” sloganını sahiplenmesi tuhaf, çünkü o gün ikiz kuleler yıkılırken kendi binası 40 Wall Street’in Lower Manhattan’daki en yüksek bina olduğunu gözlemlemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir zamanlar savaşın zaman, can ve para kaybı olduğunu düşünürdü; Kuzey Kore ve Gazze plajlarında otel inşa etmeyi hayal ederdi. 2016’da Hillary Clinton’ı yendikten sonra askeri politikasını özetlediği bir konuşma yapmıştı: “Hiçbir şey bilmediğimiz, hiç ilgilenmememiz gereken yabancı rejimleri devirmeye koşmaktan vazgeçeceğiz,” demişti. Şimdi ise rejim değişikliği için yanıp tutuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kemik Mahmuzlu Süvari eşsiz askeri gücümüzü gösterişle kullanma zevkini geliştirdi ve Pentagon’da bu yeni küresel şiddet iştahını frenleyecek kimse yok .</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pete Hegseth, iki Siyah subayı ve iki kadını tuğgeneralliğe terfi ettirmeyi engelleyerek ordunun başına neden bu kadar tedirgin edici bir seçim olduğunu bir kez daha gösterdi. The Times’ın haberine göre bu karar, terfi listesini büyük ölçüde Hegseth’in en sevdiği türden beyaz erkeklerden oluşan bir gruba bıraktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump ünlü bir emlak geliştiriciyken, her yere adını yapıştırmasıyla ilgili megalomanisiyle dalga geçilirdi. Binaları kasıktan yakalardı. Ama şimdi başkan olarak bu komik değil. İğrenç. Adını Kennedy Center’a zorla koydu. Barış Enstitüsü’nden “ABD” harflerini çıkardı ve Donald J. Trump Barış Enstitüsü yaptı. Savaş gemileri sınıfına adını ekliyor. Adalet Bakanlığı’ndan çok katlı bir afişle surat asan yüzü sarkıyor. Washington Dulles Havalimanı’nı ve New York Penn Station’ı kendi adıyla yeniden isimlendirmeye çalıştı ve Lincoln Anıtı’nın karşısına, Reagan Ulusal Havalimanı uçuş yollarını engelleyebilecek kadar yüksek bir Trump tarzı kemer dikmeyi planlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçtiği sanat komisyonu, başkanın masaya yumruklarını dayamış, surat asan bir fotoğrafının olduğu 24 ayar altın anı parası basılmasını onayladı. Kral Midas, Hazine Bakanlığı’nı kendi portresi olan bir dolarlık altın para basmaya zorluyor. Şimdi, her yerde var olma çılgınlığında ABD para birimlerini kirletecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine Bakanlığı Perşembe günü Trump’ın, kağıt paralara imzasını atan ilk görevdeki başkan olacağını duyurdu. Kendisini yasal paranın üzerine zorla yerleştirmek hiç de nazik değil . ABD Hazine Mührü’nün imzasını faturalardan söküp atıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabii ki o göreve dalkavuk bir adamı getirdi. 76 yıldır kadınlara verimiş tuttuğu bu görevi sona erdirdi. “Başkanın Amerika’nın altın çağ ekonomik canlanmasının mimarı olarak tarihe damga vurması tartışılmaz,” dedi Hazine’nin mührünü kullanan Brandon Beach açıklamasında. “İmzasını Amerikan para birimine basmak sadece uygun değil, aynı zamanda fazlasıyla hak edilmiş bir şey.” (ABD Hazine Mührü’nün İran’daki “operasyonun” fiyatları yükselttiğini ve borsaları çökerttiğini bilmiyor görünmesi endişe verici.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdinin daha saldırgan Trump’ı anlamaya çalışan herkes şunu hatırlasın: O hâlâ “Hollywood” Trump’ı. Ahlaksız ve sözde maço pozlarını sürdürüyor bu defa sadece sahnesi daha büyük ve silahların en büyüğüyle istediğini yapıyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* <span style="background-color:white"><span style="color:#121212">Maureen Dowd </span></span><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#121212">(</span></span></strong>Köşe Yazarı ve 1999 Pulitzer Ödülü sahibi)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#121212">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#121212">Orijinal Bağlantı:&nbsp;&nbsp;https://www.nytimes.com/2026/03/28/opinion/trump-does-anything-he-wants-and-more.html</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/akort-12952</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Akort</h1>
                        <h2>İzmir Eski Belediye Başkanı Tunç Soyer Buca Cezaevi'nden yazdı. "Bazı meslek gruplarındaki insanların akort yapmaması, sadece kendileri için değil, toplum için de korkunç sonuçlar doğurabilir. Örneğin hakim, savcı koltuğunda oturan insanlar aldıkları kararları mutlaka kanunlarla, normlarla, hukuk düzeniyle kamu vicdanıyla akort etmelidir. Bu makamlarda oturan insanlar aldıkları kararların akordu varmış gibi yaparak kimseyi ikna edemezler. Çünkü kanunsuz ve hukuksuz uygulamaların foyası hemen ortaya çıkar, “uygunmuş” gibi yapılması kimseyi inandırmaz, kitabına uydurulduğu ama kitaba uyulmadığı hemen anlaşılır."</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/akort-1774709421.webp">
                        <figcaption>Akort</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değerli dostlar;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni okuduğum bir kitaptaki anekdotu sizlerle paylaşmak istedim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıl 1815, Beethoven, Viyana’da yaşamaktadır. Dönemin ünlü simalarından bir Kontes evinde vereceği bir davet için Bethooven’a ulaşır. Davette bir konser vermesini rica eder. Beethoven memnuniyetle kabul eden. Çünkü 1-2 ay önce bestelediği 27. Sonatı henüz hiçbir konserde seslendirmemiştir ve ilk kez orada çalmaya karar verir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Davet günü gelir. Beethoven eve gider. Salondaki piyanonun başına oturur ve çalmaya başlar. Daha ilk tuşa basmasının ardından salonda bir huzursuzluk hissedilir. Herkes büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde konseri dinler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bittiğinde yarım yamalak alkışlanır. Beethoven sonra öğrenir yaşananları; Piyanonun akordu bozuktur ve Beethoven ilerleyen sağırlığı nedeniyle çaldığını duymaz. Müziği kendi içinde, olması gerektiği gibi hissederek çalar ve konseri bitirir. Bu; Beethoven’ın son konseri olur, çok üzülür ve bir daha hiç çalmaz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelelim kıssadan hisseye;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hepimiz aldığımız günlük kararları, dürüstlük, tevazu gibi erdemlerle, ilkelerimizle, aile terbiyemizle akort ederek alırız, geleceğimize yönelik planları böyle yaparız. Bazen tembellik eder ya da duygularımıza kapılır veya şeytana uyar akort etmeyiz. İşte bu durumlarda hüsran yaşarız. Üzüntümüz, kararımızın büyüklüğüyle orantılı olur. Akort etmekten vazgeçmeyenler hayat sınavını başarıyla geçer, arkalarında is değil güzel izler bırakırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı meslek gruplarındaki insanların akort yapmaması, sadece kendileri için değil, toplum için de korkunç sonuçlar doğurabilir. Örneğin hakim, savcı koltuğunda oturan insanlar aldıkları kararları mutlaka kanunlarla, normlarla, hukuk düzeniyle kamu vicdanıyla akort etmelidir. Bu makamlarda oturan insanlar aldıkları kararların akordu varmış gibi yaparak kimseyi ikna edemezler. Çünkü kanunsuz ve hukuksuz uygulamaların foyası hemen ortaya çıkar, “uygunmuş” gibi yapılması kimseyi inandırmaz, kitabına uydurulduğu ama kitaba uyulmadığı hemen anlaşılır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanunsuz karar verenler 1-2 kişi olsa onlara sağır muamelesi yapılabilir ama bunlar bütün bir teşkilata, organizasyona yayılırsa, devletin temelleri sallanır. Çünkü adalet mülkün temelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet ne siyasi, ne ticari ne de ideolojik ilkelerle değil, evrensel hukuk normları, kanunlarımız ve kamuoyu vicdanıyla uyumlandırılmalıdır. Aksi hal adalete ve hukuka güveni bitirir. Toplumda bu güven kaybolmuşsa, toplumsal refah beklentisi, özgürlük umudu, gelecek heyecanı, her şey biter. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O nedenle akortsuz ya da bozuk akortlu mahkeme ya da savcılık kararları, topluma, Beethoven’un piyanosundan çok daha ağır ve kalıcı tahribat verirler. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İzmir 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu, Koğuş B/63</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buca – Kırklar</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ozgurluk-itaat-despotizmine-bir-meydan-okuma-12951</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Özgürlük: İtaat despotizmine bir meydan okuma</h1>
                        <h2>İnsan gerçekten özgür olmak mı ister, yoksa güvenli bir itaati mi tercih eder? Bu soruya vereceğimiz cevap, hayatımızın tamamını belirlemektedir. Özgürlük, herkesin hoşuna giden bir değer ve deneyim değildir. Özgürlük, yalnızca onu taşımaya cesaret edenlerin yaşayabileceği bir varoluş biçimidir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ozgurluk-itaat-despotizmine-bir-meydan-okuma-1774709136.webp">
                        <figcaption>Özgürlük: İtaat despotizmine bir meydan okuma</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birey olmak, doğuştan sahip olunan bir insani düzey değildir. İnsan doğulur, birey olunur. Doğarken bedenimiz vardır, dünyaya açık bir aklımız vardır. Doğarken kim olduğumuza dair hazır bir paketle dünyaya gelmiyoruz. Doğduğumuz andan itibaren din ve milliyet adı altında kim olduğumuza dair gömlekler hemen bize giydirilmektedir. Birey olmak, verilmiş olanı kabul etmek değildir. Birey olmak, verilmiş olanı aşmaya, ona karşı durmaya cesaret etmektir. Birey olmak için çaba sarf etmediğimiz takdirde, sadece var oluruz. Birey olmak için çaba sarf etmeyen kişilere, yaşamak, düşünmek ve özgürleşmek yasaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanların büyük bölümü, hayatlarını başkalarının oluşturduğu çerçevelere ve kurgulara göre yürütür. Kişiler, başkalarının çerçevelerine göre yaşamayı, eksiklik olarak değil, güvenlik olarak yaşarlar. Hazır rotalar, tanıdık kurallar, ezberlenmiş doğrular, sorgulanmayan kimlikler, aşkın kaynaklar, doğmatik inançlar… Bunların hepsi, kişileri rahatlatabilir. Düşünmenin en sinsi düşmanı, konformizmdir. Birey olmanın gerçek arayışı, kendi yönünü bulmakla başlar. Birey olma arayışı, çoğu zaman yalnızlıkla, acıyla ve belirsizlikle doludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farkındalık, özgürlüğün ilk kıvılcımıdır. Ama farkındalık tek başına işe yaramaz. İnsan kendi zincirlerini gördüğünde sorular başlar: “Ben kimim? Neden itaat ediyorum? Hangi değer bana ait, hangisi bana giydirildi?” Bu sorular, sıradan meraklar değildir. Bu meraklar, ontolojik depremlerdir. Bu sorular, ruhun varoluşunu sarsan sorulardır. Sorgulayan insan, artık eski insan değildir. Sorgulama, konformizmin sonu, özgürlüğün başlangıcıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farkındalık, önemlidir, ama yeterli değildir. Görmek, her zaman değiştirmek demek değildir. İnsan kendi bağımlılıklarını fark edebilir, ama onlardan kopamayabilir. Kopuş için cesaretin devreye girmesine ihtiyaç vardır. Cesaret, sadece risk almak değildir. Cesaret, kendi iradesini başkalarının beklentilerine kurban etmemektir. Cesaret yoksa farkındalık, sadece rafine bir bilginin ötesine geçmez. Bilmek, özgürlük değildir. Bilmek, pratiğe dönüştüğünde hayat kazanmaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürlüğün rehberi, akıldır. Özgürlüğün yönü, ahlaktır. İnsanüstü ve ötesi olduğu vehmedilen aşkın olduğuna inanılan yüce otorite olarak konumlandırılan kurgular ve doğmatizmler, insanın rehberi ve yönü olamazlar. Aklın alternatifi yoktur ve aklın üstünde olan bir kaynak yoktur. Akıl, seçenekleri görür, sonuçları hesaplar, riskleri tartar. Ahlak ise bu seçeneklerin hangisinin yaşanmaya değer olduğunu sorar. Aklın bir hesap makinesi olarak kullanılması çok tehlikelidir. Aklın yalnızca bir hesap makinesi gibi kullanılması, yeni bağımlılık biçimlerini üretebilir. Akıl, zincirleri fark ettirebilir; ama aynı akıl, görünmez zincirler de kurabilir. Daha sofistike, daha ikna edici, daha güncel zincirlerin kurulması için aklın araç olarak kullanılması, çok ciddi bir tehlikedir. Akla dair her şeyin her zaman için sorgulanması, insan için varoluşsal bir ihtiyaçtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtaat, insan doğasının parçası değildir. İnsan, itaate şartlandırılmaktadır. İnsana itaat öğretilmektedir. Korku, alışkanlık, gelenek ve güven çerçeveleri, insanı görünmez zincirlere mahkum etmektedir. Belirsizlikten korkan insan, çareyi otoriteye sığınmakta bulur. Yalnız kalmaktan korkan insan, kalabalığın doğru kabul ettiği yalanlara ve yanılgılara tutunmaktadır. Yanılmaktan korkan insan, kendisine söylenen yalanları tekrar eder. İçeriden ve dışarıdan birçok şey, itaati besleyebilir, büyütebilir ve derinleştirebilir. İçeriden ve dışarıdan beslenen itaat, çok tehlikeli bir kölelik biçimidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtaatin insanı koruduğuna dair çok yaygın ve köklü bir yanılgı vardır. İtaat, insanı korumamaktadır. İtaat, insanı kendisinden uzaklaştırmaktadır. İtaat, güven hissi verebilir. Sahte güvenlik duygusunun maliyeti, insanın düşünemez hale gelmesidir. Güvenlik hissinin, düşünmenin yerini alması çok tehlikeli bir durumdur. Güvenlik için özgürlüğünden vazgeçen insan, özgürlüğüyle birlikte kendi olma ihtimalini ve imkanını da kaybetmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürlük ile itaat arasındaki ilişki sanıldığı kadar basit değildir. Her itaat, kölelik değildir. Her itaatsizlik de özgürlük değildir. Bilinçli itaat mümkündür. İnsan kendi değerleriyle çelişmediği sürece, seçerek ve fark ederek itaat edebilir. İnsanın kendisiyle bağı kopmuşsa, itaat sadece teslimiyettir. Özgür birey, itaat ettiği şeyi de sorgulayan bireydir. Kör bağımlılıkla bilinçli bağlılık arasındaki fark, tam da burada belirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde özgürlük duygusu şişirilmekte, ama özgürlüğün özü boşaltılmaktadır. Bugün sınırsız seçenekler sunulmaktadır. Sınırsız seçeneklerin varlığı, gerçek bir özerklik anlamına gelmemektedir. Sınırsız seçenekler, yönlendirilmiş tercihler olarak dayatılmaktadır. Bize açıkça emretmeyen algoritmalar, popüler kültür ve tüketim düzeni, daha sinsi bir yol izlemektedirr: İstettiriyor. İstemek ile istettirmek aynı şey değildir. Artık kimse bize “bunu yap” demiyor. Bize “bunu iste” deniyor. Ve biz, özgür olduğumuzu sanıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüketim kültürü, sürekli olarak devrededir. Bize sürekli seçim yapma imkânı sunuyor gibi görünen tüketim kültürü, sinsi bir düzen ve endüstridir. Tüketim kültüründe çoğu zaman seçim yapan biz değiliz. Tüketim kültüründe seçimlerimizi önceden tasarlayan bir düzen vardır. Ürün alırken kimlik aldığımızı sanmakta, tarz seçerken kendimizi kurduğumuzu düşünmekte, beğeni toplarken özgürleştiğimize inanmaktayız. Bu düzende, ihtiyaçlarımızı karşılamamakta, bize dayatılan arzuları tüketmekteyiz. Tüketim kültüründe özgürlük hissimiz artmakta, ama bağımlılıklarımız daha da derinleşmektedir. Bağımlılık, özgürlük değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürleşme yalnızca bireysel bir yolculuk değildir. Özgürlük arayışı, toplumsal koşullardan bağımsız değildir. Baskıcı bir ortam, insanın kendi sesini duymasını engellemektedir. Eğitim sistemi, aile yapısı, kültür, dinî ve siyasal otoriteler, bireyin ufkunu daraltabilir veya genişletebilir. Özgür birey olma arayışında belirleyici olan, dış baskının büyüklüğü değil, içerideki uyanıklığın gücüdür. Özgürlük, dışarıdan gelmez. Özgürlük, kendi içimizde filizlenen en değerli çiçektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi olmak, başkalarının dayattığı kimlikleri sorgulamaktır. Kendi olmak, kalabalığın huzuruna boyun eğmemektir. Kendi olmak, kendi hakikatini savunmaktır. Özgür insan, uyumlu insan değil, bilinçli insandır. Özgür insan, seçimlerinin sorumluluğunu taşır. İtaat eden insan, çoğu zaman sorumluluğu başkasına devreder. “Bana böyle söylendi” cümlesi, özgürlükten kaçışın en eski mazeretidir. Özgürlük, sadece istediğini yapmak değildir. Özgürlük, seçimlerinin sorumluluğunu taşımak, görünmez zincirleri fark etmek ve onlara karşı direnç geliştirmektir. Özgürlük, kolaylık ve rahatlık değildir. Özgürlük, akıl ve cesaret gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan özgürlüğü arzular, ama çoğu zaman ondan kaçar. Özgürlük yalnızca imkân değildir. Özgürlük, yük, sorumluluk ve yalnızlıktır. Geçici bir kurtuluş sunan itaat, ama çoğu zaman daha derin bir kaybın başlangıcıdır. Özgürlük, yükün farkında olarak yürümek, yalnızlığı göze almak ve kendi yönünü takip etmektir. Cesaret etmeden özgürlük yoktur. Akılsız özgürlük, sadece bir savrulmadır. Özgürlük, aklın, ahlakın, farkındalığın ve cesaretin ortak ürünüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan gerçekten özgür olmak mı ister, yoksa güvenli bir itaati mi tercih eder? Bu soruya vereceğimiz cevap, hayatımızın tamamını belirlemektedir. Özgürlük, herkesin hoşuna giden bir değer ve deneyim değildir. Özgürlük, yalnızca onu taşımaya cesaret edenlerin yaşayabileceği bir varoluş biçimidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iskocya-yazilari-5-tarih-boyunca-tuvit-kulturu-12950</link>
            <category>GEZİ</category>
            <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İskoçya yazıları (5): Tarih boyunca tüvit kültürü</h1>
                        <h2>Tüvidin en iyisi İskoçya’nın kuzeyindeki adalardan gelir, en makbulü de Harris Tweed olarak bilinir -Harris, oradaki adalardan biri. Ben de bu ilk İskoçya seferimden tüvit bir ceket ve eldivenle döndüm. İngiliz modası durmuş oturmuş, babayani bir şıklıktır. Ve bu şıklık, tüvitsiz düşünülemez.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iskocya-yazilari-5-tarih-boyunca-tuvit-kulturu-1774708467.webp">
                        <figcaption>İskoçya yazıları (5): Tarih boyunca tüvit kültürü</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sanayi Devrimi’nden önce, yani üretim ilişkilerini feodalizmin belirlediği dönemde toplumlar askeriye, ruhban ve çalışanlar olmak üzere üç sınıftan oluşuyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gerçi, bu ayrımın modern zamanlara kadar devam ettiğini söylemek mümkündür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Askeriyeyle ruhban genellikle ortak çıkarlara sahiptir, çoğunlukla da akrabadır, arasında geçişkenlik vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Temel çelişki, “çalışanlar” ile bu iki kesim arasında yaşanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Misal, Fransız Devrimi’ne giden günlerde toplanan Genel Meclis’te de -“Etat Generaux”- böyleydi; sadece “askeriye” yerine “soylular”, “çalışanlar” yerine ise gerikalan herkes anlamına gelen “üçüncü kesim” -“tiers etat”- deniyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Neyse, Fransızların yapıp ettiklerini başka zaman ayrıca konuşuruz, biz şimdi Britanya’dan uzaklaşmayalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O günlerde “topraksız bey, beysiz toprak olmaz” denirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çalışanlar, çeşitli istisnalar olabilse de, feodal beyin üretimin temel unsuru olan toprağına bağlıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yani ortada bugünkü gibi belli bir ücret karşılığında çalışabileceğiniz atölyeler, fabrikalar yoktu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bütün üretim malikâne ve etrafındaki toprakta yapılır, ihtiyaçlar oradan karşılanırdı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Derken, devreye “tüccar” girdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ticaret yerleşik kalıpları kısa sürede alaşağı etti çünkü tüccarın sahneye çıkmasıyla birlikte sermaye, servetin önüne geçti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Feodal dönemin zenginleri soylularla ruhban sınıfıydı, oysa bu yeni dönemde tüccar denen yeni bir zengin sınıf doğmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Basit bir örnekle izah etmeye çalışayım; soylunun ya da kilisenin çil çil altını olabilirdi ama bu servet kendini büyütemiyordu, durağandı; tüccarın sermayesi ise bu kadar büyük olmasa da sürekli katlanarak çoğalabiliyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tüccar, serveti katlandıkça feodal yapıyı dönüştürme kudretine sahip oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gerektiğinde parasıyla toprak da aldı, soyluluk unvanı da.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Böylece, burjuva tarih sahnesinde güçleniyor ve dünyayı kendi istediği doğrultuda dönüştürüyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir süre sonra, tüccarın “para servetine” dayanan gücü, soylunun gücünü tamamen geçti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Soylunun elinde hâlâ toprağı vardı ama üretimden kazandığı ona yetmiyordu, işte bu aşamada, kurtuluş ümidiyle, “çevirme” denen bir fikre sarıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Neydi “çevirme”?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Diyelim, toprak sahibinin tarladan elde ettiği gelir 100’dü ama bu salgın, iklim, isyan vs gibi pek çok unsurun beklendiği gibi gitmesine bağlıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yani, büyük bir riski barındırıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Öte yandan, Britanya’nın başat ihracat ürünü olan yün üretmek hem daha kârlıydı hem de riski daha düşüktü; ayrıca, bozulmadığı için daha dayanıklıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Toprak sahibi patates değil de yün üretebilirse elinde hazır sermaye olan tüccara malını kolayca satabilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu düşünce doğrultusunda toprak sahipleri tarlalarını derhal çitle çevirmeye karar verdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gelgelelim, içini koyunlarla doldurmak için çevirdiği tarlada bir de insanlar vardı, o güne kadar toprak sahibi için çalışmışlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tarih sahnesinden çıkacağını öngören toprak sahibinin vefa gibi kavramlara ayıracak vakti yoktu, köylüyü toprağından yaka paça attı, koyunların yününü eğirmek için eskisi kadar insana ihtiyacı kalmamıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Köyünden çıkarılan o beş parasız insanların barınacak bir yeri yoktu, meslekleri yoktu, yollarda sefil oldular ve bir iş bulabilme ümidiyle şehirlere doluşmaya başladılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte kol gücüne dayanan Sanayi Devrimi’ni hayata geçirecek işçi sınıfı aslında bu toprağından kovulmuş köylülerdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama biz şimdilik işçi sınıfının peşinden gitmek yerine toprak sahibinin çevirdiği malikânesinde koyunlarla kalalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1832’de, İskoçya’nın güneyindeki Hawick’ten Londralı bir tüccara yazılan mektupta “çapraz dokunmuş” anlamına gelen “tweel” diye birkaç farklı iplikle yapılan yeni bir kumaştan söz ediliyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Londralı tüccar, bu yeni kumaşı oradaki yazılışı çok benzer Tweed nehrinin adıyla karıştırdı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Tweel”, bir kaza sonucunda “tweed” adıyla tanındı, çok da sevildi -Türkçede ilk kez 1934’te <em>Cumhuriyet</em> gazetesindeki bir ilanda “tvid” diye rastlıyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tüvit piyasaya çıkar çıkmaz büyük rağbet gördü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Nasıl görmesin?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir kere, kavidir, soğuktan korur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ayrıca, iyi bir tüvit evladiyeliktir, asla eskimez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Desenleri yıllar içinde çok az değiştiği için demode de olmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tüvidin en iyisi İskoçya’nın kuzeyindeki adalardan gelir, en makbulü de Harris Tweed olarak bilinir -Harris, oradaki adalardan biri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ben de bu ilk İskoçya seferimden tüvit bir ceket ve eldivenle döndüm.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İngiliz modası durmuş oturmuş, babayani bir şıklıktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve bu şıklık, tüvitsiz düşünülemez.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/aritmi-12949</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Aritmi</h1>
                        <h2>“Çok feci aritmi var. Bir o beni kovalıyor, bir de ben onu kovalıyorum. Kalp atışım kocaman bir el olup boğazımdan çıkmak istiyor. Canavarla yaşamaya çalışıyorum. Gencecik adamım da işte birinin adamı değilim.”</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/aritmi-1774710670.webp">
                        <figcaption>Aritmi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Holteri giydik Yılmaz Bey.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Geçmiş olsun Cenk, ne oldu böyle ya?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bir haftadır kalbim ağzımdan çıkacak gibi abi. Geçer diye bekledikçe azıttı. İçimde Viyana Filarmoni var ama ben yönetmiyorum.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Hahahaha ilahi Cenk, buna bile güldürdün ya. Gencecik adamsın, nereden çıktı bu holter molter şimdi?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Doktor da öyle dedi. Bu yaşta bu stres neyin nesiymiş? Kendime çeki düzen verecekmişim. Bir yerden çekilmem gerekiyor sanırım, ben öyle anladım. Çekiyi anladım yani, düzeni anlamadım.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İlaç filan verdi mi?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Yok işte vermedi abi. Her şeyi yönettik de şimdi bir de stresi yönetecekmişiz. “</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Yapma oğlum sen de bu kadar. Eninde sonunda iş hayatı. Bu kadar hırpalama kendini. Ne var yani?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Çok feci aritmi var. Bir o beni kovalıyor, bir de ben onu kovalıyorum. Kalp atışım kocaman bir el olup boğazımdan çıkmak istiyor. Canavarla yaşamaya çalışıyorum. Gencecik adamım da işte birinin adamı değilim.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Yine patlamış bir şeyler. Ne oldu?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Pirim abi pirim. Bütün sene her kuruşunun nereye gideceğini planladığım pirim.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Eee? Ne oldu vermediler mi?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bana bir maaş uygun görmüşler. Üç maaşı neden hak edemediğimi öğrenemedim. Üç ay önce işe başlayan Bora Beycik hak etmiş, bilgisayardaki en büyük etkinliği Trendyol olan Nesrin Hanım hak etmiş, ben etmemişim. Üçün birini aldık yani. Neyse ben anlayacağımı anladım zaten. Git diyorlar hiç kibar olmayan bir şekilde. Halbuki al karşına yekten söyle. Nedir bu zulüm? Neyse ben çıkıyorum yukarı. Bir müddet çalışıyor gibi yapmaya çalışırım. Sonra da bakarız artık. Bu saatten sonra benden çok fazla bir şey beklemezler herhalde.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Tamam üzme kendini bu kadar… Her şeyin başı sağlık Cenk.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cenk, satın alma müdürüyle gereksiz kısa sohbetinden yeni bir aritmi atağıyla ayrılıp, bilgisayarının başına oturdu. Yılmaz Bey’in Viyana Filarmoni esprisini neresinden anlayıp güldüğünü düşündü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Satın alma memurları Yılmaz Bey’ e baktılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Çok abartıyor bu Cenk arkadaşlar. Bana da sordu yönetim, ne yalan söyleyeyim, performans değerlendirmesi yaparken. Çok nahif yani bu Cenk. Şimdi bakım onarım işleri bunu kaldırmaz. Bir de yani son ihalede biliyorsunuz, tabloları yapmak sizin işiniz gibi bir havalara girmişti. Bizim işimiz başımızdan aşkın. Öyle kolayına pas etmeye, iş öğretmeye gerek yok. Yani olur öyle tek maaş pirim. Dikkat edeceksin atıp tutmayacaksın. Çay yok mu çay hadi çay söyleyin.”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kadikoy-ulucamii-yereli-askiya-alan-merkeziyetci-bir-ideolojinin-simgesi-12948</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kadıköy Ulucamii yereli askıya alan merkeziyetçi bir ideolojinin simgesi</h1>
                        <h2>Kadıköy rıhtımına inşa edilmesi planlanan "Ulucami" projesi, Osmanlı'dan günümüze uzanan "egemenlik simgesi" geleneğinin dijital ve modern bir izdüşümü olarak tartışma yaratıyor. Yazar, Çamlıca Camii’nden sonra Anadolu Yakası’nın ikinci büyük mabedi olması beklenen bu yapıyı, yerel dokuyu askıya alan ve rasyonaliteden uzak merkeziyetçi bir ideolojinin simgesi olarak tanımlıyor. Gümüş yazısında, "görmek için değil, görülmek için" tasarlanan bu devasa yapının Kadıköy’ün tarihi ve sosyal mirasıyla olan çelişkisini masaya yatırıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kadikoy-ulucamii-yereli-askiya-alan-merkeziyetci-bir-ideolojinin-simgesi-1774731921.webp">
                        <figcaption>Kadıköy Ulucamii yereli askıya alan merkeziyetçi bir ideolojinin simgesi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kadıköy rıhtım bölgesindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin "Kadıköy Açık Otoparkı" İstanbul Valiliği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından&nbsp;”cami&nbsp;alanı” olarak planlanmış (ve projelendirilmiş) ve de geçtiğimiz hafta Kadıköy Kaymakamlığı talimatıyla kullanıma kapatılmış.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu yapının Çamlıca Camii’nden sonra şehrin Anadolu yakasındaki ikinci ”ulucami” olacağı söyleniyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ulucamiler bilindiği gibi egemenliği simgelerler. Ortaçağda suriçi yerleşim alanlarının sosyal ve kültürel merkezini oluştururlar. Çoğu zaman da fetihten sonra şehrin en büyük mabedinin camiye çevrilmesiyle bir tür geçmişle bir süreklilik taşırlar. Ancak sultanlar imparatorluk merkezlerinde kendi adlarına yeni ulucamiler inşa ettirmişlerdir. Klasik dönemlerdeki bu gelenek modernleşme sürecinde değişikliğe uğrar. Cami dışarıdan bakılan, Cuma selamlığının, alaylarının bir tören alanının bir simgesine dönüşür. Bu nedenle boyutları da değişir. Bunun ilk örneği Nusretiye Camii’dir.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">2. Mahmut döneminde yeniçeri ocağının kapatılmasından sonra Suriçi İstanbul’un dışına çıkan ilk saltanat camii Nusretiye’dir. Tophane Avrupa devletlerinin sefirlerinin, yabancı misyonların Akdeniz ve Avrupa ile irtibat kurdukları bölgedir. Padişahın Topkapı Sarayı’ndan karşı tarafa taşınması da Osmanlı İmparatorluğu’ndaki önemli bir kırılma noktasıdır.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu cami de bu bölgede aynı amaçla inşa ediliyor olabilir.&nbsp;</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu ”ulucami” projesi şehrin yaşantısını zenginleştiren, tıpkı Kadıköy’deki diğer camiler ve diğer eşsiz mimarlık anıtları gibi değil. Altında otoparkların ve alışveriş merkezlerinin yer aldığı devasa, 20.000 kişilik bir cami. Kadıköy’ün değerli manzarasına (buna mimarlar vista diyorlar) sahip alanına.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Tıpkı Çamlıca’daki gibi görmek için değil, görülmek için elbette.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu ”ulucami” Kadıköy’ün hiç şüphesiz bir zamanlar İstanbul’un en güzel kıyılarından biri olan Mühürdar sahilindeki bu eşsiz manzaraya sahip olan otoparkının ve gene aynı şekilde İSKİ’nin sözde ”ön arıtma tesisi” olarak adlandırdığı kazuletin yer aldığı dolgu alanına kondurulacakmış.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yıllardır vapurla falan geçerken hep düşünürüm. Otomobillerin deniz manzarasına bu kadar ihtiyaçları var mı? İstanbul’un neredeyse kamuya ait bütün kıyılarının, dolgu alanlarının otopark olarak kullanılmaları, her gün binlerce aracın denizi seyretmeleri ne anlama geliyor?</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Nitekim bunun cevabını merak eden birileri de tıpkı benim gibi bu soruyu sormuş olmalı. Yalnızca sormakla da kalmadıkları belli oluyor.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ama ne de olsa bu bölge çok değerli. Öyle Osmanlı döneminden kalan ve Kadıköy’ün tarihi dokusu içinde yer alan mütevazi ama bir mücevher gibi değerli mimarlık eserleri gibi değil.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Meğersem bu projenin geçmişi ta 2008’lere kadar uzanıyormuş. Hatta bu mesele meslek kuruluşu tarafından İdare Mahkemesi’ne taşınmış. Ama herkes gibi benim de haberim Büyükşehir’in otoparkına tahliye kararı gelince oldu. İtirazlara şöyle bir baktım. Büyükşehir ”bölgenin otoparka ihtiyacı var” diye itiraz etmiş. Meslek kuruluşu da bilim adına. Burada böyle bir camiye ihtiyaç yok, burası riskli bir dolgu alanı, ulaşım yükü, siluet… falan, filan.&nbsp;Büyükşehir cami yapılacak alanın bölgedeki otopark ihtiyacının yaklaşık yarısını karşıladığına&nbsp;yurttaşların mağduriyet yaşamasına neden olacağına işaret etmiş.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ancak yetkililerinin gönlü ferah olsun, cami projesinde eskisinin misliyle büyüklükte bir yer altı otoparkı yer alıyor. Üstelik çarşıya kadar yürüyerek gitme-gelmeyi gerektirmeyecek koskocaman bir AVM de. Elbette bütün bunlar aynı zamanda sürekli bir gelir yanında caminin inşaatının finansmanı ve bakımı için fazlasıyla yeterli.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#353535">Dikkatimi çeken şu: Açıklamayı Büyükşehir adına İspark yapmış. Ne de olsa yerinden edilen o. Yani İspark sanki kendisi yetkiliymiş -ve karar vericiymiş- gibi yapıyor.&nbsp;</span>Belli ki asıl mesele otopark ve ticari alanlar. Peki diyeceksiniz, madem şehir yönetimi adına bu otopark bu kadar önemli, planları kim hazırlıyor?</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Siz de benim gibi soracaksınız, değil mi? Mesela şehir yönetimi adına neden kimse yaya akışını baypas eden böyle bir girişimin Kadıköy çarşısının küçük üretim ve ticaret yapısını tehdit edeceğini söyleyemiyor? Öyle değil mi? Peki planlama işlerinden kim sorumlu?</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Hadi Büyükşehir’i bir kenara bırakalım. Kabataş Martı Projesi gibi kentsel tasarım projelerinde, kıyı düzenleme uygulamalarında kamu kurumlarının adını kullanarak danışmanlık hizmeti veren, inşaat panolarına isimlerini yazdıran, bu akla ziyan projelere güya meşruluk kazandırmaya çalışan değerli uzmanlar neden bu deniz yaşamı ile ilgili felaketi kamuoyuna anlatmıyor?&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#353535">Büyükşehir “Kadıköy kıyı bölgesi için yıllarca uğraştık. Bu bölgede önce eski ve korunması gereken bir mimari değer granit kıyı bandını araştırdık. Kıyının deniz canlıları açısından nasıl iyileştirilebileceği üzerine bir takım projeler geliştirdik. Bu alan sürekli inşaat işleri, kaplamalar yapıla yapıla iğdiş edilmiş. Bu nedenle çok boyutlu bir konu olarak ele aldık. Mesela bu amaçla bölgede önce arkeolojik kalıntıları, eski ve korunması gereken bir mimari değer taşıyan düzenlemeleri, kayıkçıların kullandıkları taş merdivenleri, mendireği, kıyı bandının ekosistemini araştırdık. Bu araştırmaların ışık tuttuğu mimari yarışmalar düzenledik, uygulama projeleri hazırlattık. Bu projelerde kıyıyı işgal eden otoparkı yer altına alacağız, bu alanı da yeşil alan olarak geri kazanacağız” falan da demiyor. Kamu imtiyazlarını kullanan yandaş bir şirket gibi yalnızca kıyıyı işgal eden deniz manzaralı otoparkı savunuyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#353535">O zaman da kendi argümanını kendisi çürütüyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Geçtiğimiz günlerde Adalar Müzesi’nde Kentsel Tasarım Kılavuzu üzerine yapılan toplantıda kıyılar üzerine araştırmaları ile tanınan bir uzman, Ali Kılıç yalnızca denizle karanın temas hattının ya da bölgesindeki eğim oranının bile birtakım deniz ve kara canlılarınının gelişmesinde nasıl bir rol oynadığını anlattı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Dalgaların kıyıdaki su hareketlerinin, gelgitlerinin bile canlıların gelişmesinde nasıl bir rol oynadığı biliniyor. Dik deniz kıyıları deniz canlılarının üremesini engelliyor, az eğimli olanlar, ya da doğal olarak binlerce yılda oluşmuş olan kıyı habitatları kademelendirme bölgeleri oluşturarak, tıpkı çok iyi tasarlanmış ve enerji tüketimi gerektirmeyen biyolojik bir arıtma tesisi gibi gelişmiş bir ekosistem oluşturuyor. Şöyle bir gözümüzde canlandırmaya çalışalım: Kalamış koyu, bütün Kadıköy kıyıları gibi deniz canlılarının çok özel bir ekolojiye sahip müstesna alanlarından biriydi. Kıyı bölgesi kırlangıç, gümüş, pisi balığı, kefal, iskorpit, yengeç, midye, deniz atı, yıldızı… gibi burada adını sayamayacağım çoklukta, sayısız deniz canlısının üreme alanıydı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Örneğin Kalamış’ın doldurulması hem insanların denizle yaşadıkları çok yönlü ilişkiyi kopardı, hem de bu ekolojik hazineyi yok etti. O tarihte bir kaç yüz kişi olarak protesto gösterilerin düzenlendi, ama çoğunluk da ”ne iyi, emlak değerleri artacak” diyerek bu dolguyu ve evlerin önünden geçen otoyolu destekledi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayrıca Mühürdar kıyısına güya atıksuları arıtmak için inşa edilen ve korkunç bir kazulet olan tesis faydadan çok zarar verdi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu kıyıya uyduruk bir atıksu arıtma tesisinin yapılmasına, kıyıların doldurulmasına bugüne kadar belediye yönetiminden ya da bilim çevrelerinden kimsenin karşı çıktığını hatırlamıyorum. Kıyıların hiç bir çevresel etki analizi yapılmadan, hiçbir yaratıcı tasarım fikirleri olmadan doldurulmaları bir yaşam kırımıdır.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kadıköy Ulucamii yereli askıya alan merkeziyetçi bir ideolojinin simgesi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#353535">Bu girişime direnebilmek için de gerekli olan yereli askıya alan tepeden inmeciliğe karşı çıkmak. Bunun için de belediyeleri demokratikleştirmek, yerel halkın kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmasını sağlamak.</span></span></span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dis-siyaset-seckinleri-kalmayinca-sorunlar-basladi-12947</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Dış siyaset seçkinleri kalmayınca sorunlar başladı</h1>
                        <h2>Türkiye, iki dünya savaşı arasında emperyalist güçler ile revizyonist devletler arasında taraf seçmemeyi esas alan, iç kalkınmaya odaklı bir denge siyaseti izledi. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiğinde, Sovyetler Birliği’nin yayılmacı tutumu ve dünyanın iki kutba bölünmesi, bu geleneksel tarafsızlığı sürdürülemez hale getirdi. İlter Turan bu yazısında, genç Cumhuriyet’in güvenliğini sağlamak adına Batı ittifakına katılma kararını ve bu kararın ardındaki jeopolitik zorunlulukları derinlemesine inceliyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dis-siyaset-seckinleri-kalmayinca-sorunlar-basladi-1774706909.webp">
                        <figcaption>Dış siyaset seçkinleri kalmayınca sorunlar başladı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dış siyasete yön veren ilkeler zaman içinde günün koşullarına, bazen de kimin iktidarda olduğuna göre değişebiliyor. Ülkemizi bir örnek olarak ele alacak olursak, iki savaş arasında ülkemiz emperyalistler ve revizyonistler arasında tercih yapmamayı esas edinen, her halükarda ülkeyi önlenemeyeceği giderek belli olan yeni savaşa sokmamaya gayret eden bir tarafsız bir siyaset izlemişti. Böyle bir tercihi anlamak pek zor değildir. Birinci Dünya Savaşı sonunda ülkemiz İmpratorluğa zorla kabul ettirilmek istenen Sevres Anlaşmasını reddetmiş, uzun bir özgürlük mücadelesi verdikten sonra Lozan’da kabul edebileceği bir barış anlaşması imzalamayı başarmıştı. Aradan geçen süre içinde Osmanlı döneminde bitmek tükenmek bilmeyen savaşlar ve toprak kayıplarını arkada bırakarak ülkenin iç gelişmesine dönük bir çaba içerisine girmişti. Bu çaba aynı zamanda yeni kurulan cumhuriyetin yerleşiklik kazanma ve güçlenme dönemiydi. Bunun devam ettirilmesi isteniyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaldı ki, savaşta emperyalist devletlerle mücadele edilmişti. Şimdi onlarla aynı safta yer almak pek de arzulanan bir yol değildi. Buna karşılık, savaşta yenik düşen ve İmparatorluğun kader birliği yaptığı eski müttefiklerimiz kendilerine, zorla da olsa, birer barış anlaşması imzalattırılmasına rıza göstermişler, ancak barış kurulur kurulmaz uğradıkları ve haksız buldukları uygulamaları değiştirmek için çaba göstermeye başlamışlardı.&nbsp; Değiştirmeye çalıştıkları sadece içine itildikleri ikinci sınıf statü değildi. Kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri toprakları da elde etmek istiyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye dünya düzenini kendi lehlerine düzenlemek isteyen eski ortaklarının dünyanın başına yeni bir dert açacaklarını kestirmişti. Ancak bir süre önce kendisini de paylaşmayı öngördüklerini bildiği ilk savaşın galipleriyle de birlikte savaşa girmeyi de kendine yediremiyordu. Zaten böyle bir savaşta kendisinin kazanacağı herhangi bir alan yoktu. Mevcut sınırlarını oldukça tatmin edici buluyor, bir miktar tatminsizliğin ileri sürülebileceği Musul gibi yerler ise emperyalistlerin denetiminde bulunuyordu. Ve işaret ettiğimiz gibi, içerde konsolidasyonu ve ilerlemeyi benimsiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetlerin Türkiye’ye dönük tavırları iki savaş arasında ülkemizle iyi geçinmek isteyen Sovyet tavırlarını hiç andırmıyor, adeta Çarlık Rusyası’nın Osmanlı nezdinde izlediği yayılmacı siyaseti andıran bir yöne evrilmiş gibi duruyordu. Buna ilaveten savaş sonuna doğru dünyanın iki kutba bölüneceği, bunlardan birinde başı&nbsp; Sovyetlerin çekeceği belli olmaya başlamıştı. Böyle bir gelişme karşısında iki savaş arası izlenen tarafsızlık siyasetinin izlenmesi&nbsp; görünüşe göre olanaksızlaşmıştı. Ülkemizin taraf olması zorunlu görünüyordu. Bunun da Sovyet karşıtı olması pek şaşırtıcı değildi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstememekle birlikte, her an kendini İkinci Dünya Savaşı’nın içinde bulma ihtimaline karşı hazırlık yapan Türkiye, bu vesile ile donanım olarak ordusunun savaşa hazır olmadığını, askerini yeniden donatmak gerekeceğini de görmüştü. Böyle bir silahlanma çabası&nbsp; ancak yeni katılacağı ittifak çerçevesinde gerçekleştirilebilirdi. Böylece ülkenin dış siyaset seçkinleri&nbsp; (siyasi liderler,&nbsp; partilerin ilgili bölümleri, bürokrasinin ilgili bölümleri, askerler, hatta basının etkin kesimi) ülkenin dış siyasetini yönlendiren temel ilkenin değiştirilmesi konusunda ittifak ettiler. Ülkemiz artık Batı ittifakı içinde yer alacaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şu ana kadar ana hatlarını çizdiğimiz ülkenin dış siyasetine yön veren temel yaklaşımların ve bunların uğradığı değişikliğin sanıyorum en çarpıcı yanı, bu konuda yaygın bir mutabakatın hüküm sürmesidir. Şüphesiz zaman zaman dış siyasette başvurulan uygulamalar eleştirilmiştir. Ancak herhangi bir noktada ülkemizin siyasi kaderinde ağırlıklı konumu bulunan herhangi bir güç dış siyasete yön veren genel ilkeleri tartışma konusu yapmamıştır. Bir genelleme yapacak olursak, ülkemizin dış siyasetine yön veren ilkeler konusunda başlıca aktörler arasında uyumun egemen olduğunu söylemek gerçekçi olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Acaba günümüzde de böyle bir uyum süregelmekte midir? Pek öyle gözükmüyor. Dış siyasetimize yön veren ilkeler üzerindeki mutabakat iki ayrı cepheden eleştiriye maruz kalmış görünüyor. Bir yandan ülkemizde yeşeren sol akımlar Türkiye’nin dış siyasetinin özü itibariyle kapitalist ve dolayısıyla emperyalist ülkelerle aynı çizgide olamayacağını, daha doğrusu olmaması gerektiğini ileri sürmüşler, bu bağların Türkiye’yi girmek istemeyeceği mücadeleler içine çekeceğini ileri sürmüşlerdir. Diğer yandan, son yıllarda ülkemize egemen olan dinci iktidar, Türkiye’nin İslam dünyasının lideri olması gerektiğini ileri sürmüş, o ana kadar izlenen dış siyaseti kökten eleştiren bir tutum sergilemiştir. Birbiriyle uzak veya yakından hiç ilişkisi olmadığı ileri sürülen bu ikisi arasında şöyle bir bağın olduğu akla gelmektedir. Ülke dış siyasetinin kapitalist ve dolayısıyla emperyalist ülkelerle aynı çizgide olamayacağını ileri süren gruplar, ülkenin dış siyaseti konusunda egemen olan mutabakatın zayıflamasında öncülük etmişler, bilahare dış siyasetin İslamcı esaslara dayandırılmasının da önünü açmışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün geçmişten farklı neler var, dış siyasete yön veren mutabakat çöktü mü ki eleştiriyorsunuz sorusu haklı olarak sorulabilir?&nbsp; Dünya sisteminin bir değişiklik arifesinde olduğu, eski bloklaşmaların yıkılmakta olduğu, buna karşılık eskinin yerini alacak temel anlayışların henüz ortaya çıkmadığı bir dönemde ülkemizin herkesle iyi geçinmeyi öngören nispeten dengeli bir dış isyaset izlemesi gerektiğine ilişkin yaklaşımlar belki çözümleme yapmamızı zorlaşırabilir ama yine de dış siyasetimizin İslamcı bir çizgiye kaymış olduğu gerçeğini görmemizi engellememelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir kere, hükümetimiz dış politika seçkinleri kavramını ortada kaldırmıştır. Başkanlık sisteminin her geçen gün biraz daha güçlü biçimde yerleşmekte olduğu ülkemizde dış siyaset alanında her biri kendi açısından değerlendirme yaparak bir araya gelen seçkinlerin yerini hepsi cumhurbaşkanının çizgisini destekleyen kadrolar almıştır. Her kadroyu ayrı ayrı incelememiz belki burada olanaksızdır ama hiç olmazsa hariciyemizi incelememiz mümkündür. Bilindiği gibi eskiden hariciye dış siyaseti şekillendiren ana kurumlardan biriydi. Günümüzde bu niteliğini büyük ölçüde yitirmiş gözüküyor. İlkin, bakanlığı bakan ve yardımcıları idare etmekte, bakanlığın profesyonel kadrosu sadece alınan kararları uygulamakla yükümlü memurlar olarak görülmektedir. Bu çerçevede meslekte yükselmek isteyen memurların bağımsız düşünmekten ziyade iktidara uyum sağlayan, hatta bu konuda gayret gösteren kişilerden oluşması pek de şaşırtıcı olmamak gerekir. İkinci olarak, dışarıdan yaygın bir büyükelçi atama furyası başlamıştır. Eski milletvekilleri, part ileri gelenlerinin yakınları, partinin başarısı için gayret göstermiş muhtelif zevat büyükelçi olarak atanabilmektedir. Bilindiği gibi, eski sistemde büyükelçiler uzun bir dış işleri deneyimi kazanarak göreve geliyorlar, her büyükelçi en önemli merkezlere atanamıyordu, liyakat aranıyordu. Şimdi herhangi bir birikimi olmayan kişilerin bu resen atanması bir yandan göreve profesyonellik getiren kişilerin önünü kaparken, diğer yandan ehliyeti tartışmalı kişilerin göreve gelmesiyle sonuçlanmaktadır. Türkiye’nin savaşa sürüklenmemek için mücadele ettiği, bu bakımdan Orta Doğu’da özellikle dikkatli bir siyaset izlemesi gerektiği dönemde ilişkilerimizde özel itina gerektiren Katar’daki büyükelçimizin daha önce terlik imalatı ve ihracatı ile iştigal etmiş, yeni görevine fazla hazırlanma fırsatı bulamamış bir kişi olması herhalde hepimizin endişe etmesi gereken bir durumdur. Böyle bir kişinin savaş sırasında dış siyaset yepımına katkısının neler olabileceğini okuyucunun takdirine bırakayım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim dış siyasette muhtelif güçler arasında uyum sağlamak yerine merkezden siyaset yapılmasına. Bilindiği gibi, dış siyasete dinci bir yaklaşım sergileyen hükümetimiz, Arap baharının ardından Mısır’da İslamcı hükümeti destekleyerek, Suriye’de de Müslüman Kardeşlerin seçime girmesinde ısrar ederek ülkemizi sadece Orta Doğu ülkelerinin iç işlerine karıştırarak dış siyasetimizin altın bir kuralını bozmamış, aynı zamanda bu iki ülkeyle ilişkilerimizin kökten bozulmasına yol açmıştır. Her iki ülkeyle de ilişkiler ancak düzelme yoluna girmektedir. Libya’da ülkenin küçük ve petrolsüz kısmına hükmeden bir hükümetle yakınlığımız sürmekte ise de, diğer tarafla bir oranda uzlaşmaya varmak için gayretler başlamış bulunmaktadır. Daha genel olarak, Türkiye uzun süredir izlediği İslamcı siyasetin başarılı olmadığını görünce, eski müttefiklerine tekrar yanaşmağa ve birçok konuda diğer NATO ülkelerinden fazla uzaklaşmamayı tercih etmeye başlamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki hükümetimiz İslam dünyası diye bir dünya olmadığını, nüfusu Müslüman olan ülkelerin aynı zamanda milli devletler olduğunu artık görmeğe başlamış, sadece dini ileri sürerek lider olunamayacağını da idrak etmiştir. Türkiye’nin dini bakımdan bir lider olarak kabul görmediğini görmek için fazla araştırma yapmağa gerek yoktur. &nbsp;Ancak bu idrak noktasına gelinceye kadar uğranılan kayıplar yok mudur, varsa nelerdir ve bunlar kime fatura edilecektir, şayet dış politika eski biçimde yapılsaydı uğranılan kayıplar engellenebilir miydi? Bu sorular sorulmalıdır. Şu an için belki söyleyebileceğimiz tek şey, eski dönemlerde dış politika yapımında başvurulan uygulamalar yürürlükte olduğu dönemde dış siyasette pek hatalı davranılmadığına ilişkin yaygın bir kanaat vardır. Dış politika yapımını farklı mercilerin görüşleri arasında mutabakat sağlayarak yürütmek tek kişinin belirlemesine nazaran daha uygun bir yol gibi gözüküyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kamusal-alanin-botlar-ve-algoritmalarla-imtihani-habermasin-ardindan-12946</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kamusal alanın botlar ve algoritmalarla imtihanı: Habermas’ın ardından</h1>
                        <h2>Alman sosyolog Jürgen Habermas’ın vefatı, modern düşüncenin ve rasyonel tartışma geleneğinin en güçlü savunucularından birinin vedası olarak görülmeli. 1960’larda temellerini attığı "kamusal alan" kavramı, bugün burjuva kahvehanelerinden Twitter/X odalarına uzanan geniş bir evrim geçiriyor. Rabia Polat'ın yazısı, Habermas’ın 60 yıllık düşünsel serüvenini dijital çağın sunduğu yeni gerçekliklerle harmanlayarak kamusal alanın imkânlarını yeniden tartışmaya açıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kamusal-alanin-botlar-ve-algoritmalarla-imtihani-habermasin-rdindan-1774706351.webp">
                        <figcaption>Kamusal alanın botlar ve algoritmalarla imtihanı: Habermas’ın ardından</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alman sosyolog Jürgen Habermas’ın geçtiğimiz haftalardaki vefatı, sadece modern düşüncenin dev bir isminin vedası değil, aynı zamanda rasyonel tartışma yoluyla uzlaşabileceğimize dair Aydınlanma geleneğinin en güçlü temsilcilerinden birinin kaybı olarak görülmeli. Postmodern rüzgârların hakikat iddialarını aşındırdığı bir çağda Habermas, aklın ve karşılıklı anlayışın savunuculuğunu ısrarla sürdürdü. 1962 yılında yayımlanan <em>Kamusallığın Yapısal Dönüşümü</em> (The Structural Transformation of the Public Sphere) adlı kitabı ile sosyal bilimlerin rotasını etkileyen Habermas, hayatının son döneminde kaleme aldığı 2022 tarihli metinle dijital çağda kamusal alana dair kapsamlı bir değerlendirme bıraktı. Ben de 2000’li yılların başında internet ve siyasal katılım üzerine yazdığım doktora tezinde internetin o erken evrelerinde Habermas’ın kamusal alana ilişkin görüşlerinden çok faydalanmıştım. Bu yazıda, Habermas’ın 60 yıllık serüvenini, kendi akademik geçmişimden bir durakla birleştirerek, dijital çağda "kamusal alanın" imkânını irdelemeyi amaçlıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habermas’ın düşüncesi yalnızca bir iletişim teorisi değil, aynı zamanda modern demokrasinin nasıl mümkün olabileceğine dair kapsamlı bir siyasal projedir. Onun kamusal alan kavramsallaştırması, yurttaşların yalnızca oy veren bireyler değil, aynı zamanda kamusal aklın oluşumuna katkı sunan aktörler olduğunu varsayar. <span style="color:black">Habermas’ın kaybı, dijital çağın yarattığı yeni gerçeklikler karşısında kamusal alan teorisinin geçerliliğini yeniden tartmak ve bütüncül bir muhasebe yapmak adına bir davet niteliği taşıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Burjuva kahvehanelerinden Twitter/X “Space” odalarına</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habermas’ın 1960’larda formüle ettiği burjuva kamusal alanı, devlet ile özel alan arasında, bireylerin sadece “argümanın gücüyle” (force of the better argument) birbirini ikna etmeye çalıştığı bir tartışma zeminiydi. Habermas’ın sık sık referans verdiği 18. yüzyıl kahvehaneleri muhtemelen bugünün Twitter/X “space” odalarından ya da Clubhouse tartışmalarından çok da farklı değildi. Rasyonel tartışmaların yanı sıra dedikodu, polemik ve kişisel saldırılar muhtemelen o dönem de kamusal iletişimin parçasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat, Habermas için belirleyici olan bu mekânların tarihsel gerçekliği değil, sundukları normatif idealdi. Bu alanlar, bireylerin eşit ve rasyonel tartışmacılar olabileceği varsayımını demokratik bir standart olarak ortaya koyuyordu. Habermas’ın eleştirisi de tam olarak bu idealin zaman içinde televizyon, gazete ve radyo gibi kitle iletişim araçlarıyla aşınması üzerine kurulu. Ancak bu aşınmanın en belirgin ve yapısal boyutu dijital çağla birlikte ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnternetin yaygınlaşmaya başladığı 2000’lerin başında, bu ideal kamusal alanın dijital bir versiyonunun mümkün olabileceğine dair güçlü bir iyimserlik hakimdi. 2005 yılında <em>European Journal of Communication</em>’da yayınlanan ve internet ile siyasal katılım arasındaki ilişkiyi ele aldığım makalede bu beklentilerin teorik temelleri kadar sınırlılıklarını da tartışmıştım<a href="#_edn1" name="_ednref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[i]</a>. O tarihte internet, hiyerarşik olmayan yapısıyla geleneksel medyanın "kapı bekçilerini" (gatekeepers) etkisizleştirecek ve kamusal alanı demokratikleştirecek bir mega-forum vaat ediyordu. Makalemde tartıştığım üzere, bilgiye erişim maliyetinin düşmesi ve yatay iletişim ağlarının kurulması, teorik olarak her vatandaşın bir "yazar" olabilmesinin önünü açıyordu. Ancak aynı çalışmada vurgulandığı üzere, bu potansiyelin önemli sınırlamaları vardı. Çevrimiçi katılımın çoğu zaman halihazırda siyasete ilgi duyan ve katılım gösteren kesimlerle sınırlı kaldığı ve yeni katılımcılar üretmekten ziyade mevcut katılım biçimlerini yeniden dağıttığı gözlemleniyordu. Bu durum, katılımın artmasına rağmen çeşitlenmemesi anlamına geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Internet sayesinde yerel, ulusal ve küresel düzeylerde birbirine gevşek biçimde bağlı tartışma alanları ortaya çıkarken, bu alanlar arasında dolaşımın sınırlı kalması, ortak bir kamusal aklın oluşumunu zorlaştırıyordu. Ayrıca dijital ortamın yapısı, farklı toplumsal gruplar arasında kesişen tartışma alanları yaratmaktan ziyade, belirli konular etrafında yoğunlaşan (issue-based) ve parçalanmış (fragmented) iletişim kümeleri üretme eğilimindeydi. Bu parçalanma eğilimi, o dönemde bir olasılık olarak görülürken, bugün dijital kapitalizm eliyle kurumsallaşmış hale geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geleneksel medyadan filtresiz platformlaşmaya</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habermas’ın 2022 tarihli değerlendirmesi<a href="#_edn2" name="_ednref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[ii]</a>, bu dönüşümü daha sistematik bir biçimde ele alıyor. Ona göre demokrasinin işleyişi yalnızca seçimlerden ibaret değil. Bireylerin kamusal meseleler hakkında nasıl düşündüğü ve bu düşüncelerin nasıl oluştuğu en az seçimler kadar önemli. Bu süreçte geleneksel medya kurumları, farklı görüşleri belirli bir editoryal süzgeçten geçirerek kamusal tartışmaya belirli bir yapı kazandırır. Dijitalleşme ile birlikte bu editoryal yapı büyük ölçüde ortadan kalktı. İletişim, profesyonel olarak düzenlenen bir alan olmaktan çıkarak platformlar üzerinden işleyen bir yapıya dönüştü. Bu dönüşüm, ifade özgürlüğünü genişletirken aynı zamanda kamusal tartışmanın niteliğini belirleyen filtre mekanizmalarını da zayıflattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2022’de yaynlanan metninde Habermas matbaa ile bir analoji kururak şunu soruyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Matbaa herkesi potansiyel bir okur yaptı, ama herkesin okumayı öğrenmesi ne kadar sürdü?" Bugün dijitalleşme herkesi birer "yazar" (author) yaptı, ancak editöryal kontrolden kurtulmanın bedeli üretilen içeriğin rasyonel bir filtreden yoksun kalması oldu. Herkesin potansiyel bir içerik üreticisine dönüştüğü bir ortamda, kamusal tartışma giderek ortak zeminini kaybediyor. Kullanıcılar yalnızca tartışmaya katılan bireyler değil, aynı zamanda dikkat çekmeye çalışan aktörler haline geliyor. Bu durum, kamusal alanı rasyonel tartışma zemininden uzaklaştırarak daha parçalı ve çoğu zaman kendi içine kapalı iletişim alanlarına dönüştürüyor. Kullanıcılar artık birer tartışmacı değil, mesajlarıyla dikkat çekmeye çalışan, "like" ve "takipçi" kültürüyle şekillenen birer içerik üreticisi. Bu "yeni iletişim modeli", kamusal alanı kapsayıcı bir müzakere mekanı olmaktan çıkarıp, sadece kendi kimliğimizi onaylattığımız ve aykırı seslere direnç gösterdiğimiz "yarı-kamusal" hücrelere dönüştürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Anonim kimlikler ve botlar arasında ‘iletişimsel eylem’</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habermas’ın 2022’de bile tam olarak temas etmediği, ancak 2005 makalemde tartıştığım bir risk bugün hayati bir boyuta ulaştı. 2005'te internetteki anonim kimliklerin hem özgürleştirici olabileceğini hem de çevrimiçi topluluklara yönelik "sıkı bir bağlılığın" yokluğu nedeniyle siyasal katılımı zayıflatabileceğini belirtmiştim. Kimliklerin bu kadar akışkan ve değişken olması, katılımcının gerçek sorumluluk almasını engelliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde ise karşımızda sadece anonim insanlar değil, Yuval Harari’nin de sıklıkla dikkat çektiği üzere "yazılımsal aktörler"&nbsp; yani botlar var<a href="#_edn3" name="_ednref3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[iii]</a>. Burada 2005’te tartıştığım anonimlik ile bugünün bot gerçeği arasında ontolojik bir kırılma var. Anonimlikte muhatabın kim olduğunu bilmesek de onun bir 'insan' olduğunu, dolayısıyla Habermasçı anlamda 'anlama' niyetine sahip bir bilince hitap ettiğimizi varsayardık. Oysa botlar bu zemini kökten sarsıyor. Karşımızdakinin bir 'insan ama gizli' olmasından, 'insan dışı ama taklitçi' bir koda dönüşmesi, rasyonel tartışmanın önkoşulu olan 'karşılıklılık' ilkesini imkansız kılıyor. Oysa, Habermas’ın "iletişimsel eylem" teorisi, tarafların birbirini yurttaş olarak tanımasına ve karşılıklı olarak birbirini anlama niyetine dayanır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Kamusal" mı "toplumsal" mı? Türkiye ve otoriter "altyapı" siyaseti</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu teorik tabloyu Türkiye gerçekliğiyle çarpıştırdığımızda, Hasan Bülent Kahraman’ın belirttiği ayrım önem kazanıyor<a href="#_edn4" name="_ednref4" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[iv]</a>. Kahraman, devletin çizdiği ve çoğu zaman topluma yabancı kalan "kamusal" yerine, sivil toplumun kendi sahici ve yerel dinamiklerini içeren "toplumsal" alan kavramını öneriyor. Kahraman'a göre Türkiye'de kamusal alan hiçbir zaman Habermas'ın kurguladığı anlamda sivil bir mecra olamadı. Bu perspektif Türkiye’nin sivil toplum-devlet gerilimini anlamak için kıymetli olsa da, ben bugün hala "kamusal alan" kavramını tercih ediyorum. Kahraman’ın Türkiye’de kamusal alanın sivil bir mecra olmaktan ziyade yukarıdan aşağıya bir 'devlet projesi' olarak kurgulandığı yönündeki tespiti tarihsel olarak haklı. Ancak benim 'kamusal' olanda ısrar etmemin sebebi, onun mevcut kusurlu pratiği değil, sunduğu normatif ideal. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habermas’ın kamusal alan teorisi, esasen liberal-demokratik bağlamlar için geliştirilmiş bir normatif çerçeve. Bu model, ifade özgürlüğünün belirli ölçüde güvence altına alındığı ve kamusal tartışmanın mümkün olduğu bir siyasal düzeni varsayar. Bu nedenle dijital kamusal alanın sorunlarını daha ziyade platform ekonomisi, algoritmalar ya da kamusal alanın parçalanması üzerinden tartışır. Oysa liberal demokratik olmayan bağlamlarda, kamusal alan çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örneğin, Türkiye gibi ülkelerde kamusal alan hem dijital gürültüyle (yankı odaları, botlar, gibi) </span>hem de otoriter müdahalelerle kuşatılmış durumda. Otoriter devletler artık sadece içeriği sansürlemekle kalmıyor; internet bağlantısının kendisini bir siyasi araç olarak kullanıyorlar. Belirli platformlara erişimin kısıtlanması, içeriklerin filtrelenmesi ve dijital iletişimin merkezi olarak yönlendirilmesi, kamusal alanın özerkliğini doğrudan zayıflatıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle protesto dönemlerinde uygulanan geniş ölçekli internet kapatmaları, kamusal tartışmanın yalnızca içeriğini değil, varlığını da ortadan kaldırıyor. Örneğin, son zamanlarda İran rejimi, interneti geniş kitleler için kapatırken kendi seçtiği sadık kesimlerin erişimine izin vererek altyapıyı doğrudan bir siyasal propaganda ve içerik belirleme aracı olarak kullanmakta<a href="#_edn5" name="_ednref5" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[v]</a>. Bu müdahaleleri yalnızca teknik düzenlemeler olarak görmek yetersizdir. İnternet kesintileri ve altyapı kontrolü ile kamusal tartışma, belirli anlarda tamamen askıya alınabilir hale gelirken, hangi aktörlerin ne zaman ve ne ölçüde konuşabileceği siyasal otorite tarafından belirlenir. Bu durum, kamusal alanın spontane ve öngörülemez doğasını ortadan kaldırarak, onu yönetilebilir bir iletişim alanına indirger.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer şekilde, gözetim pratikleri yalnızca ifade özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda kamusal tartışmanın doğasını da dönüştürür. Sürekli izlenme ihtimali altında gerçekleşen iletişim, bireylerin yalnızca ne söylediklerini değil, neyi söyleyemediklerini de belirler. Habermas’ın varsaydığı “tahakkümsüz iletişim” koşulu, bu tür ortamlarda yapısal olarak imkânsız hale gelir. Kısacası, Habermas’ın 2022’de Batı liberal demokrasileri için teşhis ettiği "yarı-kamusallık", bu coğrafyalarda doğrudan altyapısal bir şalterle (shutdowns) karanlığa gömülüyor veya bir panoptikona dönüşüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Habermas’ın mirası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Moderniteyi ‘tamamlanmamış bir proje’ olarak savunan Habermas’ın kamusal alan teorisi hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmiş bir toplumsal gerçeklik iddiasında olmadı. O daha ziyade mevcut olanın ne kadar eksik olduğunu ölçmemize yarayan normatif bir nirengi noktasıydı. Bugün kamusal alanı savunmak, mükemmel bir tartışma ortamı yaratmak değil, bu alanın imhasına yönelik her girişimi—ister algoritmik bir yankı odası ister otoriter bir şalter olsun—teşhis edebilme becerisini korumak demek. Kamusal alan sadece bireylerin iyi niyetiyle inşa edilen soyut bir forum değil. Aksine algoritmik kodlardan hukuki düzenlemelere, fiziksel altyapıdan editoryal süzgeçlere kadar titizlikle tasarlanması ve korunması gereken siyasal bir mimari. </span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref1" name="_edn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[i]</span></span></a> Rabia Karakaya Polat (2005) The Internet and Political Participation: Exploring the Explanatory Links”, <em>European Journal of Communication</em>, 20 (4), pp. 435-459. <a href="https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/0267323105058251" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/0267323105058251</a></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref2" name="_edn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[ii]</span></span></a> Jürgen Habermas (2022) <em>A New Structural Transformation of the Public Sphere and Deliberative Politics</em>, Polity Press</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref3" name="_edn3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[iii]</span></span></a> Yuval Noah Harari (2022) <em>Nexus: A Brief History of Information Networks from the Stone Age to AI</em>, Vintage</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref4" name="_edn4" style="color:#467886; text-decoration:underline" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[iv]</span></span></a> Hasan Bülent Kahraman (2026) Habermas’ı Türkiye’yle Okumak, T24, <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/hasan-bulent-kahraman/habermasi-turkiyeyle-okumak,54398" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://t24.com.tr/yazarlar/hasan-bulent-kahraman/habermasi-turkiyeyle-okumak,54398</a></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref5" name="_edn5" style="color:#467886; text-decoration:underline" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[v]</span></span></a> Mahsa Alimardani (2026) Iran Wields Wartime Internet Access as a Political Tool, <a href="https://carnegieendowment.org/research/2026/03/iran-wields-wartime-internet-access-as-a-political-tool?utm_source=ctw&amp;utm_medium=email&amp;utm_campaign=btnlink&amp;mkt_tok=ODEzLVhZVS00MjIAAAGgpzJA-aMWJ-PkPVPmDL2sCwdrSC4B6I8I0b6Z2pD6lLty-Kj2G-BpASisv9Z16hRFnqhBNjuqqTVYCqOeUw5aiqeXl7Sfs0pKYuvZqtziUvkb" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://carnegieendowment.org/research/2026/03/iran-wields-wartime-internet-access-as-a-political-tool?utm_source=ctw&amp;utm_medium=email&amp;utm_campaign=btnlink&amp;mkt_tok=ODEzLVhZVS00MjIAAAGgpzJA-aMWJ-PkPVPmDL2sCwdrSC4B6I8I0b6Z2pD6lLty-Kj2G-BpASisv9Z16hRFnqhBNjuqqTVYCqOeUw5aiqeXl7Sfs0pKYuvZqtziUvkb</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ortadogu-ve-yeni-dunya-duzeni-12945</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ortadoğu ve Yeni Dünya Düzeni</h1>
                        <h2>Baskıcı Molla Rejimi siyasal ve askeri liderlerin ortadan kaldırılmasıyla, bir anda çökertilebilirdi. Ancak bu planın tutmadığı ortaya çıktı. İran’ın beklenmedik direnişi ve Körfez’deki Anglo-Sakson İttifakının kukla devletçiklerine silah gücüyle zor anlar yaşatması, oyunları bozacağa benziyor. Büyük olasılıkla özlemi çekilen, tek kutuplu dünya düzenine karşı yeni bir alternatif ortaya çıkıyordu: Çin.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ortadogu-ve-yeni-dunya-duzeni-1774705832.webp">
                        <figcaption>Ortadoğu ve Yeni Dünya Düzeni</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın siyasal dengeleri; Sovyetler Birliğinin 1991 yılında tasfiyesinin ardından geçen kırk yıla yakın süreçte, hızla değişti. ABD dış politikasını; Rusya’nın oyundan düşmesiyle çöken, iki kutuplu dünya düzeni yerine, odağında kendisinin bulunacağı bir kurguya yöneldi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelişmenin öncesi de vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’da Şahlık rejiminin 1979 yılında ortadan kaldırılması ile İslamcı yönetimin iktidara gelmesinde, Fransa başta Batı’nın örtülü katkıları vardı. İran Komünist Partisi TUDEH’ in başta verdiği desteğe bakılırsa, Sovyetler de&nbsp; sessiz kaldılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelişme kısa sürede fark edildi. Saddam’ın Irak’a saldırması özendirildi. Irak’ın 1980 yılında saldırısıyla başlatılan, savaş bir milyonu aşkın can kaybına neden oldu. Kısa sürede yıkılması umulan, Molla Rejimi bu süreçte varsayımların aksine güçlendi. Demokratik güçleri tasfiye ederek, ayakta kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Körfezde dolaylı egemenliğini sürdürmek isteyen, Anglo-Sakson İttifakı bu kez Irak’ı tam denetimine almak için 1990 yılında, el altından verdiği destekle, Saddam yönetimindeki Irak’ın Kuveyt’e saldırmasını sağladı. İran karşısında kahramanlık hikayesi yazamayan, Saddam bir tuzağa düşmüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Egemen bir ülkeye saldırısı ve işgali Batı demokrasileri(!) ve kuşkusuz Anglo-Sakson ittifakınca kabul edilemezdi. Üstelik büyük bir cehennem topu üreterek(!), Batı’nın önemli kentlerini tehdit ediyordu. Bu gerçek dışı öyküye Dünya Kamuoyu kısa sürede ikna edildi. Örneğin New York-Washington arasındaki uçak seferleri bile bu propagandadan etkilendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortadoğu’da 1.Dünya Savaşından sonra Osmanlı egemenliğinin tasfiyesi ile kurulan, denge köklü biçimde değiştirilmeliydi. Özal döneminde Türkiye de bu yeni kurgudan pay almayı denemek istedi. Ancak askerler Cumhuriyetin kurucularının, Ortadoğu’ya ilişkin farkındalıklarının bilincindeydiler. Kesinlikle&nbsp; destek vermediler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Süreç içinde Baas rejiminin tasfiyesi Irak’a demokrasiyi getirmedi. Özal’ın bir koyup, üç alma formülü hayata geçirilemedi. Ancak ülkenin Şii ve Sünni Araplar ile Kürtler arasında; idari yapısının üçe ayrılmasına ses çıkaramadılar. Türkmenler yüzlerce yıl yaşadıkları bu topraklarda bu paylaşımın dışında kaldılar.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sırada Suriye vardı. </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sovyetlerin tasfiyesine karşın Rusya’daki siyasal yapı Baas rejimine desteğini sürdürüyordu. Anglo-Sakson İttifakı da boş durmuyordu. Kurup desteklediği, radikal İslamcı örgütler hızla devreye sokuldu. Yıllar boyu baskıyla sürdürülen, Nusayri iktidarına karşı artan hoşnutsuzluk, ülkeyi hızla iç savaşa sürükledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye bir kez daha devredeydi. Baas ’a karşı ayaklanan Suriyeli örgütler destek aldılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail de gelişmelerden pay çıkarmayı bildi.&nbsp; Hamas’ın sivil hedeflere başlattığı saldırıları bahane ederek, Gazze’deki Filistinlilere soykırım uyguladı. Akdeniz’e uzanan yeni bir koridor açtı. Çin’e karşı oluşturulmak istenen Hint-Avrupa Ticaret Yolunun uç noktası oluşturuldu. İşgal atındaki&nbsp; Golan’ ı resmen topraklarına kattı. Lübnan’daki Şii örgütleri etkisizleştirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’de Cumhuriyetçilerin adayı Trump’ın 2.Kez seçilmesiyle oluşan siyasal ortam, Bölgede İsrail’in kökten dinci Başbakanı Netanyahu’nun politikasının hayata geçirilmesine yardımcı oldu. Petrol kaynakları Anglo-Sakson ve Siyonistlerden oluşan, sermayenin olmalı ve tek kutuplu Dünya düzeni yeniden hayata geçirilmeliydi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sıra İran’a gelmişti. </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baskıcı Molla Rejimi siyasal ve askeri liderlerin ortadan kaldırılmasıyla, bir anda çökertilebilirdi. Ancak bu planın tutmadığı ortaya çıktı. İran’ın beklenmedik direnişi ve Körfez’deki Anglo-Sakson İttifakının kukla devletçiklerine silah gücüyle zor anlar yaşatması, oyunları bozacağa benziyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyük olasılıkla özlemi çekilen, tek kutuplu dünya düzenine karşı yeni bir alternatif ortaya çıkıyordu: Çin. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Panama Kanalının ABD’nin istekleri dışındaki geçişlere kapatılması, Venezuela Devlet Başkanı’nın uluslararası hukuka aykırı kaçırılmasının verdiği özgüven, İran’ın direnci ve karşı ataklarıyla yıkılacağa benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonrasını kestirmek kolay değil. Ancak Türkiye’nin bu oyunda utangaç Amerikancı tavır almak yerine iç barışı sağlayarak, bölgede başat rol oynamayı öncelemesi pek ala mümkün.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/cumhuriyetciler-bu-savasin-kotu-gittigini-biliyor-12944</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Cumhuriyetçiler bu savaşın kötü gittiğini biliyor</h1>
                        <h2>İlk kez, her iki büyük parti de etkili anti-savaş kanatlara sahip. Trump ise başkanlığa ne kadar samimiyetsiz olsa da barış adayı olarak aday oldu ve Kamala Harris'in Amerika'yı Üçüncü Dünya Savaşı'na sürükleyeceğini iddia etti.Ve işte buradayız; tanıdık bir felaketin yeni bir versiyonuna doğru sendeleyerek ilerliyoruz; ulusal bir nevrotik tekrar zorlaması gibi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/cumhuriyetciler-bu-savasin-kotu-gittigini-biliyor-1774648264.webp">
                        <figcaption>Cumhuriyetçiler bu savaşın kötü gittiğini biliyor</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Sadece Kongre'deki Demokratlar Donald Trump'ın İran savaşının bataklığa gittiğinden korkmuyor. Çarşamba günü yapılan gizli Pentagon brifinginin ardından, Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi'ndeki Cumhuriyetçi milletvekilleri sarsılmış görünüyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Nancy Mace, “Amerikan hayatlarını aynı başarısız dış politikalar için feda etmeyeceğiz” dedi ve İran'a Amerikan askerleri gönderme ihtimali konusunda uyardı. Komite başkanı Mike Rogers ise üyelerin savaş planları hakkında yeterince bilgi alamadığından şikayet etti. Askeri hareketlerin “düşünceli ve planlı” olması gerektiğini söyledi. İma ettiği şey, bunun olmayabileceğiydi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Komitenin savaş gazisi Demokrat üyesi Jason Crow bana, “Bu, Cumhuriyetçilerden bu savaşa karşı gerçekten herhangi bir direniş gördüğüm ilk hafta” dedi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Meslektaşlarının kamuoyuna yaptıkları açıklamaların, kaygılarının derinliğini ancak ima ettiğini söyledi. Kapalı toplantılarda, “kamuoyuna göstermeye gönüllü olmadıkları birçok endişe” dile getiriliyor .</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Bazı muhafazakârlar hâlâ, savaş hakkındaki kötümserliğin dar görüşlü ve önyargılı bir elitin eseri olduğunu savunuyor. National Review'den Noah Rothman çarşamba günü: “Sofistike çevrelerdeki” insanlar savaş kötü gidiyor diye düşünebilir ama bu “kasvetli bakış, nesnel bir değerlendirmeden tamamen kopuk” diye yazdı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">&nbsp;Ancak Pentagon'dan doğrudan bilgi alan Cumhuriyetçilerin en azından bazıları o kadar iyimser değil. Demokrat üye Sara Jacobs, “Tarafsız olarak bize oldukça netti ve ne bir plan var, ne de bir strateji” dedi. Brifing verenler, “üç hafta içinde bir son oyun (end game) dahi ortaya koyamadı” diye ekledi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Şimdi büyük soru, Amerikan kara işgalinin yakın olup olmadığı. Bence insanlar bunu küçümsüyor çünkü bu fikir bariz şekilde korkunç. Amerikalılar kesinlikle karada asker görmek istemiyor: Geçen haftaki bir Reuters/Ipsos anketinde, yanıt verenlerin yalnızca %34'ü İran'a Özel Kuvvetler göndermeyi destekledi, daha geniş ölçekli bir saldırıyı ise yalnızca %7'lik kesim desteklediğini söyledi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Piyasalar Trump'ı kısıtlayabilecek birkaç güçten biri ve savaşın nispeten hızlı biteceğini varsayıyor gibi görünüyor; bu yüzden petrol fiyatları bazılarının beklediği kadar yükselmedi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Trump'ın kendisi de İran macerasının uzamasından endişeli görünüyor. Wall Street Journal'a göre, savaşın hızlı bitmesini istiyor ve zaman zaman İran liderlerine anlaşma yapmaları için adeta yalvarıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Perşembe sabahı şöyle paylaşım yaptı: “Ciddi olsalar iyi olur, yoksa çok geç olacak, çünkü bir kez o noktaya gelindiğinde DÖNÜŞ YOK.” Neredeyse alnından ter aktığını hissedebiliyorsunuz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">&nbsp;Amerika'nın İran'la savaşını tırmandırmaması için tüm bu nedenlere rağmen, tırmanma ihtimali yüksek. Trump Orta Doğu'ya binlerce asker daha gönderiyor ve geçmişte, düşman bir ülkeye askeri güç yığdığında onları kullandı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Axios web sitesi Perşembe günü : “Bazı ABD yetkilileri, savaşı bitirecek ezici bir güç gösterisinin barış görüşmelerinde daha fazla kaldıraç yaratacağını veya Trump'a zafer ilan ettirebileceğini düşünüyor.” Diye yazdı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Demokrat Kongre üyesi Jacobs bana, Pentagon'un günde yüz milyonlarca dolar yakan bir savaş için 200 milyar dolarlık fon talebinin bir işaret olduğunu söyledi. “Bu, işleri toparlamak için tek seferlik bir maliyet değil. Bu, uzun bir savaş için peşinat” dedi.,</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Bu, elbette, Amerika'nın utanç verici bir yenilgiden kaçınmak için bir savaşı tırmandırdığı ilk sefer olmayacak. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Eski Savunma Bakanı Robert McNamara anılarında, Vietnam Savaşı sırasında CIA'nın “başarısızlığın ABD prestijine zarar vereceği” konusunda uyardığını ve bu yüzden Amerika'nın durumu kurtarmak umuduyla anlamsız bir çatışmayı uzattığını yazmıştı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Irak ve Afganistan'daki yıllarca süren çatışmalarda, Jason Crow'un hatırladığı üzere askeri liderler defalarca “bir büyük asker artışı daha, bir büyük taarruz daha, işi bitirecek ve bizi daha iyi bir konuma getirip savaşı kazandıracak” iddiasında bulundu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Ancak Amerika, tam da yaptığı hatalar konusunda bu kadar önceden uyarı almışken, bu kadar hızlı bir bataklığın eşiğine hiç gelmemişti. Son on yılın büyük kısmını büyük ölçüde Trump'ın seçilmesinden de dolayı Irak savaşının küresel istikrara ve Amerikan birliğine maliyetini sorgulayarak geçirdik. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">İlk kez, her iki büyük parti de etkili anti-savaş kanatlara sahip. Trump ise başkanlığa ne kadar samimiyetsiz olsa da barış adayı olarak aday oldu ve Kamala Harris'in Amerika'yı Üçüncü Dünya Savaşı'na sürükleyeceğini iddia etti.Ve işte buradayız; tanıdık bir felaketin yeni bir versiyonuna doğru sendeleyerek ilerliyoruz; ulusal bir nevrotik tekrar zorlaması gibi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Uluslararası Politika Merkezi’nin yönetici başkan yardımcısı Matt Duss, “Bu, Amerikan dış politikasının en kötüsünün korkunç ve acemi cover grubu versiyonu gibi” dedi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Belki bir gün, yine kötü düşünülmüş bir savaştan parçaları toplarken Cumhuriyetçiler, perde arkasında ona karşı olduklarını açıklayacak. Jason Crow'a göre Kongre'deki en büyük sorunlardan biri, insanların özelde söyledikleriyle kamuoyunda inançlarının gücünü gösterme istekliliği arasındaki uçurum. “Ben her zaman bu uçurumu kapatmaya çalışıyorum ve insanlara doğru olanı yapmak için asla geç olmadığını hatırlatıyorum” diyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Michelle Goldberg&nbsp;(New York Times)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı:&nbsp;&nbsp;<a href="https://www.nytimes.com/2026/03/27/opinion/republicans-iran-war.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/27/opinion/republicans-iran-war.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/odiseusun-donusu-12943</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Odiseus’un “Dönüş”ü</h1>
                        <h2>Ege’nin iki yakasını aşıp İyon denizine ulaşan mitsel hikayenin Anadolu durağının neredeyse 700 senedir emanetçisiyiz. Egenin diğer yakasındakilere göre Anadolu’dayız (yani Doğudayız). Adını Yunanistan anakarasındakilerin koyduğu bir coğrafyadır bu. Odiseus’un İlyada’nın hikayesini daha çok anlatmaya ve anlamaya ihtiyacımız var. Bu sadece insanlığın ortak geçmişine dair bilgimizi artırmayacak, bu toprakların geçmişiyle barışmamıza da imkan verecek.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/odiseusun-donusu-1774647815.webp">
                        <figcaption>Odiseus’un “Dönüş”ü</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Odiseus’un en az bilinen hikayesidir Dönüş’ü. Herkes Truva Atını bilir, Odiseus’un yolculuklarını bilir ama kahramanın tek başına memleketine dönüşü sanki gölgede kalan bir detaydır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa ki bir savaşçı kral/komutan için hele ki muzaffer bir biçimde geri dönüş; hikayenin zirvesi, Anadolu deyimiyle soğanın cücüğüdür. Odiseus içinse işler farklıdır. O geri dönmeyi bir acı olarak görür. Bunun en önemli sebebi yol arkadaşlarını kaybetmiş olmasıdır. Herkesi geride bırakarak dönmek bir ödülden çok cezadır onun için.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uberto Pasolini adının çağrıştırdığı Pier Paolo Pasolini’ye değil de Visconti’ye akraba olan bir yönetmen. Aristokrat ailenin zengin çocuğu olmak yetmemiş üstüne kendisi de profesyonel kariyerle zenginlemiş. Ama gönlünde yatan aslan yani sinema için verdiği mücadele ise gençlere rol model olacak bir düzeyde. Bir dönemin ikonik filmi Ölüm Tarlalarının yapım sürecine dahil olmak için deyim yerindeyse tırmalamış. Marifet iltifata tabir derler ya Full Monty filmiyle daha ilk atışta hedefi vurmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pasolini’nin gözünden Odiseus’un macerasını takip ediyoruz Dönüş filminde (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.beinconnect.com.tr/film/donus-v8" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.beinconnect.com.tr/film/donus-v8</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlık tarihinin belki de ilk anlatılarından birinin baş kahramanı olan Odiseus’un başına gelenleri dedik ya herkes üç aşağı beş yukarı bilir. Çokça tanrının müdahil olduğu bir hikayedir onunkisi. Tanrılar işleri bazen karıştırır bazen kolaylaştırır. Mucizeler sıradandır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pasolini’nin Odiseus’unda mucize yok, mit yok, gökten gelen hayır ve yardım yok. Onun yerine kendisiyle mücadele eden bir yetki sahibi var. Deplasmanda Truva’yı biraz da hile hurda ile futbol tabiriyle yedirerek farklı yenmiş olmasının verdiği kredi çoktan tükenmiş. 20 yıldır ülkesinden memleketinden uzakta kalmış ve vatanı İthaka ekonomik ve sosyal krize düşmüş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dönüş filmi, Homeros’un Odiseus’una işin tanrılar katında ne kadar sırtını dönüyorsa kahramanların dünyasal yeteneklerini sergilemesi konusunda canlı yayın tadında iş çıkarıyor. Özellikle Odiseus’u savaşırken izlemek İÖ 5. Yüzyıla naklen bağlanma hissi veriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ralph Fiennes bu role hazırlanmak için aylarca antreman yapmış, eski usul form tutmuş. Pasolini Odiseus tiplemesi ile yapay zekanın çağında analog sinemaya dolaysız bir selam durmaya çalışmış. Yunan vazolarında, antik kaynaklarda nasıl resmedildiyse öyle resmetmiş Odiseus’u. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin en büyük başarısı da buna rağmen yabancılaşma duygusu yaratmaması. Efektlerle, ışıklarla, sahtelikle boğulmamış bir filmin içine azıcık geçmiş katmayı başarmak kafi gelmiş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin üç ana karakteri yani Baba-Odiseus, Eş-Penelope, Oğul-Telemakhus tam da olmaları gerektiği gibi psikolojik seviyeyi yükseltiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Penelope’ye can veren Juliette Binoche oyunculuk kariyerinde hep yukarıda kaldığı gibi Dönüş’te de hikayenin yükselmesine katkı veriyor. Kayınpederi için diktiği kefenin kendi düğün giysisi olması esprisine dayalı örme ve sökme diyalektiği, kadınların erkekler dünyasındaki çaresizliğinin en erken görünümlerinden biri olarak Binoche eliyle&nbsp; canlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Telemakhus’un Odiseus kadar ünlenemese de bir oğul olarak dönüşümünü merkeze almak filmin bir diğer başarısı. Oğul ve Baba arasındaki hiç bitmeyen gerilimin temsilcisi olarak adını tarihe yazdırmış bir karakter Telemakhus. Onun anakara yolculukları filmde sadece küçük bir ayrıntı olarak geçse de konuya hakim olanlar için Odiseus hikayesinde bu seyahatlerin önemi tartışılmaz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Telemakhus’un büyüme öyküsü, babanın önce kaybolup sonra ortaya çıkışının gerilimi sadece mitolojik bir öykü değil; zaten bütün babaların ve bütün oğulların uğradığı ortak bir durak aslında.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pasolini’nin filminde Odiseus hikayesine hiç aşina olmayana, mitolojiden habersiz olana açılan kredi sınırlı. Hikayeyi biliyorsunuz zaten muamelesi yapıyor izleyicisine. Hikayenin ana hatlarına dönmek ve onlara saygı göstermek konusunda ise eksiği bulunmuyor. İnsani dramla mitolojinin buluşmasına, kesişim kümesine bir saygı gösterisi olarak ilerliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta mitolojinin de aslında insan yapımı olduğunu, insanın kendi kaderini çizerek ulaştığı yerin de kaderin getirdiği yerle aynı olduğunu anlatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ege’nin iki yakasını aşıp İyon denizine ulaşan mitsel hikayenin Anadolu durağının neredeyse 700 senedir emanetçisiyiz. Egenin diğer yakasındakilere göre Anadolu’dayız (yani Doğudayız). Adını Yunanistan anakarasındakilerin koyduğu bir coğrafyadır bu. Odiseus’un İlyada’nın hikayesini daha çok anlatmaya ve anlamaya ihtiyacımız var. Bu sadece insanlığın ortak geçmişine dair bilgimizi artırmayacak, bu toprakların geçmişiyle barışmamıza da imkan verecek.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kuresel-karanlik-aglarin-yeni-adi-epstein-sinifi-12942</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:29:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Küresel karanlık ağların yeni Adı: “Epstein Sınıfı”</h1>
                        <h2>Dünyadaki şirket küreselleşmesinin Güney ülkelerindeki hukuksuzluğun ve kuralsızlığının avantajlarından yararlanarak ünlenmiş olan liyakatsiz bir inşaatçının “Epstein Sınıfı”nın temsilcisi olarak seçilmesini bir kırılma noktası olarak görüyorum. Bu karanlık ağın faaliyetlerinin sadece ABD’yi değil, diğer Kuzey ülkelerini de aynı dürtülerle, şantajlarla ve talimatlarla yönetme deneyimini bu nedenle çok önemsiyorum.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kuresel-karanlik-aglarin-yeni-adi-epstein-sinifi-1774685378.webp">
                        <figcaption>Küresel karanlık ağların yeni Adı: “Epstein Sınıfı”</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazıda, küresel gelişmeleri “yerel” işaretlerine bakarak anlamaya çalışan bir sosyal bilimci olarak, Epstein skandalı sonrasında olan bitenleri iki farklı yönüyle yorumlamaya çalışacağım. Önce Epstein skandalının pedofili ve fuhuş ile ilgili yönünün Türkiye’deki yansımasının ABD’deki yansımasıyla farkını, sonra ise ABD’de yeni yeni gündeme gelen “Epstein Sınıfı” kavramının Türkiye bağlamındaki anlamını ele almaya çalışacağım. “Epstein Sınıfı” kavramı, ABD kamuoyunda, sadece pedofilleri değil, bunun çok ötesinde günümüzdeki güçlüleri ve “ultra” zenginleri koruyan bir ilişki ağını tanımlamak için olarak yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu kavramın ortaya çıkmasında, esas olarak pedofili skandalı sürerken, Trump yönetiminin bazı bilgileri hukuka aykırı biçimde gizlemesinin, sansür etmesinin sonrasında toplumun çok güvendiği denge/denetleme sisteminin aksamaya başlamasının fark edilmesinin etkili olduğu anlaşılmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Epstein skandalı sonrasında meydana gelen çarpıcı gelişmeler bu ağın sadece fuhuş ve pedofili için kurulmadığını, bu skandalın erkek egemen güçlülerin karanlık dünyasında kadınların konumunu açıkça yansıttığını gösterdi. Pedofili içermese de fuhuş sektörünün erkek egemen dünyanın güçlü olan ya da olmayan aktörleri için yaygın olarak kullanıldığını maalesef, daha önceki yazımda da belirttiğim kadın ticareti araştırması sırasında fark etmiştim. En “eski mesleklerden biri” olarak kabul edilen fahişeliğin, geleneksel ataerkil toplumlarda kurumsal olarak da düzenlendiğini biliyoruz. Geleneksel anlayışa göre bu kurum, esas olarak “kutsal ailelerin kutsal kadınlarını” meşru olarak kabul edilmeyen erkeklerin tasallutundan koruma ve hatta genç erkeklerin deneyim kazanmasını sağlama gibi önemli bir göreve (!) sahipti. Bu kurum ataerkil toplumların “meşru” kabul edilen ailelerinin erkekleri kadar, maalesef, kadınları tarafından da sessizce benimsenmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Selmin Kaşka ile yaptığımız kadın ticareti araştırmasında çözülen Doğu Bloku ülkelerinden kadın tacirleri aracılığıyla Türkiye’ye getirilen genç kadınların “müşterilerinin” ummadığımız kadar yaygın olduğunu gözlemlemiştik. Bu arada, sahada karşılaştığımız bazı duyarlı insanlar araştırmamıza sadece yabancı kadınları dahil etmiş olmamızı eleştirmiş ve bu durumun “erkek koruması altında olmayan” yerli genç kadınları da acımasızca tehdit ettiğini söylemişlerdi. Aynı araştırmada, o dönemin Beyoğlu Belediye Başkanı olan Kadir Topbaş’la yaptığımız görüşmede, kendisi erkekleri ölen ailelerin “sahipsiz” kalan genç kadınlarını fuhuş mafyasından korumak için gösterdikleri çabaları bize anlatmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Epstein skandalının fuhuş ve pedofili yönünün Türkiye’de Batı’da olduğundan daha az ilgi çekmesinin bir nedeni bu sektörün ataerkilliğin devamı olarak hala kabul görüyor olması olabilir. Nitekim, Epstein olayıyla ilgili medyada izlediğim tartışmalarda olayın kendisinden çok, güçlülerin “şantajla” karşılaşmış olmalarının daha çok gündeme gelmesi dikkatimi çekmişti. Üstüne üstlük, 18 yaş altındakilerle cinsel ilişkinin pedofili olarak kabul edildiği Batı dünyasındaki tepkilerle, Türkiye’de evlenme yaşının ergenlik yaşına indirilmesi tartışmaların karşılaştırılması eminim durumu daha iyi açıklayabilir. Nitekim Epstein skandalını ortaya çıkaran mağdurlardan biri olan Virginia Roberts Giuffre da kitabında Epstein’ın kendisinin de 13-14 yaş sonrası kız çocuklarıyla cinsel ilişkiyi dinen günah olarak kabul etmediğini ifade etmektedir (Giuffre: 2025). Kadın ve insan kaçakçılığı ve ticareti konusunun dünyanın hemen her yerinde yeterince tepki görmüyor olması ise konunun başka bir acıklı yönü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim, “Epstein Sınıfı” kavramının ve olgusunun ABD için anlamıyla Türkiye’ye olan muhtemel etkisine. ABD medyasında yazılanlardan bu kavramı ilk kez Demokrat senatör Ro Khanna’nın mecliste yaptığı konuşmada kullandığını öğreniyoruz. Khanna, gazetecilerle yaptığı bir görüşmede bu kavramı, oyunu kendilerine özgü kurallarla istedikleri gibi oynamak isteyen aşırı zenginlerin “elit” olarak tanımlanmasına meydan okumak için kullandığını ifade etmektedir. Yine bir başka Demokrat Jon Ossoff da Senatoda yaptığı bir konuşmada, “<em>MAGA’nın işçi sınıfı için çalıştığı için söylenirken, yeni hükümet ultra zenginler tarafından ultra zenginler için kurulmuş. Bu hükümet gelmiş geçmiş en zenginlerden oluşuyor. Bunlar Epstein Sınıfı’dır</em>” diyerek bu yeni kavramın tanımlanmasına ve benimsenmesine katkıda bulunmuştur (Speller: 2026). </span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Esas olarak kuralsızlığın ve hukuksuzluğun devam ettiği, demokrasi ve hukuk düzenini ütopya olarak gören bizim gibi sıradan insanların yaşadığı Güney ülkelerindeki yeni düzene baktığımızda, sanayileşme ve sürdürebilir tarımla yaşama umudunun giderek yok olduğunu artık açıkça görüyoruz.</strong></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">GÖRÜNENDEN DAHA FAZLASI </span></strong></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’deki sosyal bilim çevrelerinin muhalif siyasetçilerin ürettiği bu kavram hakkında ne düşündüklerini henüz bilmiyoruz. Ama, Amerikan medyasından izlediğim kadarıyla buradaki “sınıf” kavramı, tahmin edileceği gibi, Marksist sınıf kavramından farklı anlam ifade etmektedir. Bu kavram, özellikle Epstein’in kurduğu ilişki ağlarının sadece fuhuş ve pedofili ile sınırlı olmadığının, ağın odağında küresel “ultra” zenginlerin olmasının ve onların ağın üyelerine hak edilmeyen kazanımlar dağıttığının ortaya çıkması sonrasında, yönetimin bu durumun üstüne gitmek yerine, sansür etmesi ve hukuksuz uygulamalara girişmesiyle gündeme gelmiştir. ABD’de var olduğu zannedilen denge/denetleme sisteminin çöküşüne neden olabilecek bu gelişmeler bu ağın tahmin edilenden çok daha geniş kapsamlı olduğunu ortaya çıkarmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hukuksuz ve haksız kazanımlar dağıtan bu ağın “ultra” zenginlerin kendi aralarındaki özverili bir dayanışma ağından çok, gerektiğinde şantaj da dahil olmak üzere zor kullanabilen karanlık bir ağ olması bu olayın önemini daha da arttırmaktadır. Sınıfsal olarak heterojen olan “Epstein Sınıfı”, bildiğimiz cumhuriyetçi, milliyetçi, liberal, sol, sosyal demokrat gibi ideolojilerle tanımlanamayan yeni bir oluşum olarak kabul edilebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nedense Türkiye’de Trump ve İsrail’in savaşları gündemdeyse de “Epstein Sınıfı” konusu ve bu ilişki ağlarının anlamı çok fazla ilgi çekmemektedir. Aslında bu sınıfın etkisinin sadece ABD’yle sınırlı olmadığının bu ilişki ağlarının ister Kuzey ister Güney olsun bütün toplumları etkilediğinin farkına varılmasının gerekli olduğu düşüncesindeyim. Burada tekrar küreselleşmeyle ilgili akademik çalışmaları ve bunun yerel etkilerini gündeme getirmek istiyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çalışmalar, günümüzdeki küreselleşmeyi bildiğimiz emperyalizmden farklı olarak ulus devletlerin değil gün geçtikçe büyüyen şirketlerin egemenliğine işaret eden “şirket küreselleşmesi” kavramıyla adlandırılıyordu. Bu bağlamda, Kuzey ülkelerinin Güney ülkeleriyle ilişkilerini yeni teknolojilerin de hızlandırdığı bir ortamda bu şirketlerin esas olarak FIRE (Finance, Insurance ve Real Estate) diye tanımlanan Finans, Sigorta ve Gayrimenkul alanlarında faaliyet gösteren büyük firmalar olduğuna işaret ediyorlardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu analizlerin yapıldığı 2000’ler sonrasındaki gelişmeler, bu küresel şirketlere IT ya da bilişim şirketlerinin de eklendiğini gösterdi. Sonuçta Kuzey ülkelerinin medya, iletişim ve silah gücüyle kurdukları yeni küresel düzen artık bu yeni şirketlerle daha da güçlendi. Bu yeni küresel düzenin etkilerini ülkemizde ve bölgemizde meydana gelen değişimleri izlediğimizde de görebiliyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Esas olarak kuralsızlığın ve hukuksuzluğun devam ettiği, demokrasi ve hukuk düzenini ütopya olarak gören bizim gibi sıradan insanların yaşadığı Güney ülkelerindeki yeni düzene baktığımızda, sanayileşme ve sürdürebilir tarımla yaşama umudunun giderek yok olduğunu artık açıkça görüyoruz. Bizlere sunulan yeni yaşamın, hiç liyakat gerektirmeyen ama kazanç getiren, doğayı ve insanca yaşamı yok eden inşaat ve istihraç ekonomisi olmaya başladığını yaşayarak anladık. Sonuçta, yeni küresel düzene destek veren yeni yönetim biçimleri artık inşaat ve istihraç ekonomisinin risksiz kazançlarını sağlayan otoriter yönetimler olmaya başladı. Yine bir bakıma Güney ülkelerinde düzeni sağlayan yeni otoriter yönetimler, bu küresel şirketlerin kayyum görevini üstlenerek ve inşaat sektörünün liyakatsiz kazançlarıyla yetinerek “ultra” zenginleşmeden pay almaya ve otoriter düzenleri sürdürmeye gönüllü olmuşlardır. Bu dönemdeki yeni teknolojik gelişmeler sonucunda eski dönemin etkin küresel istihraç şirketleri olan petrol şirketlerine nadir elementler peşinde koşan şirketler eklenmiş ve tarımsal alanlar da “Epstein Sınıfı”nın ilgi alanına girmiştir. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Bu karanlık ağın faaliyetlerinin sadece ABD’yi değil, diğer Kuzey ülkelerini de aynı dürtülerle, şantajlarla ve talimatlarla yönetme deneyimini bu nedenle çok önemsiyorum. Umarız bu yeni deneyim Kuzey ülkelerinin yöneticilerinin ve halklarının bugüne kadar “demokrat ve insan hakları” ilkeleriyle sürdürdükleri huzurlu yaşamlarını tehdit etmeye başladığı gibi, onların da kendi dünyalarının dışında yaşayan insanların yıllardır bu hukuksuzluklarla ve zorbalıklarla yaşamaya çalıştıklarını algılarlar ve dünyanın tümünde barışın önünü açmak için çaba harcarlar</span></strong></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">NE İLE KARŞI KARŞIYA OLDUĞUMUZU BİLELİM</span></strong></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer taraftan, son dönemlerde “Epstein Sınıfı”nın asıl işlevlerinin fark edilmesine neden olan gelişmelerin bazı beklenmedik sonuçlarının da ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Özellikle, Güney ülkelerine hakim olan otoriter düzenin zorbalıklarıyla at koşturan “ultra” zengin yöneticilerin, aynı zorbalıkları uygulamalarını Kuzey ülkelerinde de denemeye çalışmaları bunun başlangıcı olmuştur. Örneğin göçmenlere uygulanan şiddet dolu güç gösterileri, Kanada’ya, Grönland’a hatta AB’ye yapılan tehditler bu ilişki ağlarının sadece Güney ülkelerini değil Kuzey ülkelerini de kapsayabileceği korkusunu uyandırmıştır. “Epstein Sınıfı” diye adlandırılan yeni küresel şirketler yönetim ortaklığı ya da küresel çıkar ağı, ilk kez Trump gibi medyatik şöhretin faaliyetleriyle daha gözle görülür hale gelmiş ve bu düzenin anlamının sorgulanmasına neden olmuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğrusu ben, dünyadaki şirket küreselleşmesinin Güney ülkelerindeki hukuksuzluğun ve kuralsızlığının avantajlarından yararlanarak ünlenmiş olan liyakatsiz bir inşaatçının “Epstein Sınıfı”nın temsilcisi olarak seçilmesini bir kırılma noktası olarak görüyorum. Bu karanlık ağın faaliyetlerinin sadece ABD’yi değil, diğer Kuzey ülkelerini de aynı dürtülerle, şantajlarla ve talimatlarla yönetme deneyimini bu nedenle çok önemsiyorum. Umarız bu yeni deneyim Kuzey ülkelerinin yöneticilerinin ve halklarının bugüne kadar “demokrat ve insan hakları” ilkeleriyle sürdürdükleri huzurlu yaşamlarını tehdit etmeye başladığı gibi, onların da kendi dünyalarının dışında yaşayan insanların yıllardır bu hukuksuzluklarla ve zorbalıklarla yaşamaya çalıştıklarını algılarlar ve dünyanın tümünde barışın önünü açmak için çaba harcarlar </span></span></p>

<p>----</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Virginia Roberts Giuffre, (2025): Hiç Kimsenin Kızı: İstismardan Kurtulmak ve Adalet İçin Mücadele, (çeviren: Hasan Erel) Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Katherine Speller, 15 February, 2026, Everything to now about the ‘Epstein Class,’ The Term That’s on On Everyone’s Tongues, Huffpost. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hakikatin-olumu-12941</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hakikatin ölümü</h1>
                        <h2>Bu tarihteki hareketlerin ve dinamiklerin arkasında illaki bu psikolojik faktörlerin olduğunu varsaymamızı ileri süren bir tez değil; dolayısıyla yanlışlanabilir. Ancak ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Henüz yapay zekâya gelmeden sosyal medya algoritmalarla bunu başardı. Neden yapay zekâ başaramasın? Hakikatin ölümünden kastettiğim ise tam olarak bu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/hakikatin-olumu-1774617853.webp">
                        <figcaption>Hakikatin ölümü</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar yapay zekâ hakkındaki tartışmalar hayatımıza yeni giren bu aktörün kapasitesi, çeşitli bilimler ve sanatlardaki maharetiyle hayatımızı nasıl değiştirdiği ve gerçekten bir balon, bir mit olup olmadığı üzerine oldu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların yersiz tartışmalar olmadığı muhakkak. Olası etkilerini de hemen tahmin edemiyoruz. Uzmanlar bile sonuçlara varmaktan korkuyorlar; bazı tahminler yapılıyor ancak bu tahminler de iki ayrı fraksiyonun varlığını gösteriyor. Biri, yapay zekânın bu kadar zeki olmadığını ve eninde sonunda bir araçtan başka bir şey olmadığı fikrini ileri süren tahminler. Bir diğeri de Eliazar Yudkoswky gibi, yapay zekânın AI (artificial intelligence) seviyesinden AGI (artificial general intelligence) seviyesine varacağını ve bu noktadan sonra insanlığın yok oluşuna götüreceğini ileri süren kötümser tahminler. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazının konusu bunlar değil; esasında yapay zekânın verdiği ve gelecekte de verebileceği en büyük zarar bu yazının konusu. O da hakikatin ölümü. Burada felsefi hakikatten bahsetmiyorum. Hakikatin ölüp ölmediği belki Taoistlerden, Budistlerden ve Nietzsche’den bu yana tartışılan bir konu. Ama mesele bu değil. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gündelik yaşamdan bahsediyorum. Etrafımızda gördüğümüz nesnelerle kurduğumuz ilişkiden. Bunları bir olgu olarak kabul edip, kendi çıkarımlarımızı yapmamızdan. Dijital dünyada gördüğümüz görüntüleri algılama biçimimizden, elimizdeki kahve kupasına kadar her şeyi algılayan, Descartes’çı olmasa da, toplumsal olarak insan öznesinin süregelen varlığından bahsediyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Denebilir ki bu da aslında teknolojinin gelişimiyle kırıldı. Makineler ve mekanik robotlar. Bu bir şeyi kırmamıştı. Hepsi yine özne olarak insanın kontrolündeydi ve öyle de oldu. Yapay zekânın yok ettiği insanın özne olarak varlığı değil, onun gerçeklik algısı olduğunu düşünüyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan yapay zekânın varlığı bize şunu da güzelce öğretti; internette gördüğümüz hiçbir şeye güven olmaması. Bu eskiden yoktu. Şimdi var. Daha önce insan eliyle nasıl bir manipülasyon yapılıyorsa, bu manipülasyonun sıklığı teknolojinin kısıtlılığı yüzünden daha azdı. Şimdi her yerde ve daha fazla. Sevmediğiniz bir insanın yüzünü alıp ondan bir IŞİD teröristi yaratabilir, böyle tasvir eden video ya da fotoğrafını yapabilirsiniz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikati öldüren ise aslında bu olmadı. Bu insanın -belki de çoktan sahip olması gereken- şüphe duyma refleksini artıran bir şey oldu. Hakikati öldüren, olgular ve gerçeklikler arasında ilişki kuran insan öznesinin tüm rasyonel düşünme, sorgulama, analiz etme kapasitesine bir şerik edinmesi oldu. Bu şerik, yapay zekânın kendisi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun da sonuçlarını uzun vadede göreceğiz. Ancak, giderek olgusal düşünmekten uzak, pozitif ve analitik düşüncenin yapısını kavrayamayan bir toplum yetiştirme için yapay zekâ ideal bir aktör oldu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eskiden, böyle bir insan modelini istemeyen iktidarların ellerinde çeşitli kozlar vardı. Dinler, toplumsal rızanın onayını alan teamül, örf ve adetler. Bunlar modernleşme ile giderek ortadan kalktı. Ancak bunun yerine başka aktör bulunması gerekiyordu. Bu aktörün şu anki iktidarların en büyük kurtarıcısı olduğunu düşünüyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yapay zekâ sistemini oluşturan sunucu milyonlarca dolarlık bir tesiste inşa ediliyor. Onu soğutmak için gereken su miktarı, küçük bir kasaba için gereken su miktarı kadar. Bunlara özellikle körfez ülkelerinden çok fazla yatırım yapılıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yapay zekâ ünitelerine o kadar yatırım yapılıyor ki kişisel olarak kullandığımız elektronik cihazların temel parçalarında kriz yaşıyoruz. Bunların fiyatı uçuyor. Çünkü bu üniteler de bizim kullandığımız elektronik parçaların daha fazlasını kullanıyor ve elektronik üreticileri kişisel kullanıcıdan çok bu piyasaya ürün arz etmenin daha kârlı olduğunu biliyorlar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da düşündürüyor. Bu kadar yatırımın amacı ne? Çünkü -en azından şu an için- yapay zekânın biz insanların yapamadığı herhangi bir şeyi yaptığını görmüyoruz. Evet, pek çok bilimsel gözlemde faydalı oluyor, tıpta ya da başka bir yerde. Araç da sürebiliyorlar. Ama bilim felsefecilerinin çok sık kullandığı terimle <em>epistemolojik kopuş</em>’a yol açacak bir şey göremiyoruz. Agresif kanserlerin tedavisi, ömür uzatma, yıldızlararası seyahat alternatifleri gibi şeyler. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktadan sonra varılan herhangi bir sonuç bilinmezlerle karşılaşıyor. Acaba yapay zekânın bunları yapması beklenen bir aşamaya gelmesi mi düşünülüyor? Ya da pozitif bilimlerin yanı sıra, insan toplumlarının yönetimi ve hukuk yapısını düzenleyecek şekilde uygulanması mı? Bilemiyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun ise felaketlere yol açacağını görmek için uzman olmaya gerek yok. Çünkü asıl bu noktadan sonrası tehlikeyi davet ediyor. Bir yapay zekânın dışarıdan müdahaleye gerek olmaksızın kendisini çoğaltabileceği bir Von Neumann makinesine dönüşmesinden bahsediyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir gezegende iki büyük alfa predatör birbirleriyle yaşayabilir mi? Eğer yapay zekâ besin zincirinin tepesine çıkacak bir bağımsızlığı elde ederse, insanlarla yaşayabileceğini ileri sürmek çok mu naif bir düşünce olacaktır? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da yapay zekâ böyle bir aşamaya gelmese dahi, onun insanların olgularla kurduğu bağı engelleyecek başka bir ideolojinin yaratımına yol açması mı isteniyor? Bu ihtimal daha yakın, daha tehlikeli görünüyor. Çünkü, insanlık tarihi, insanların toplumsal olarak sağlıklı karar almasını engelleyen veya engellemeye çalışan iktidar yapılarının tarihi. Burada Marksist pencereyi genişletmek gerekiyor. Sadece bir sınıf aidiyeti olarak değil aynı zamanda hangi sınıfta bulunursa bulunsun, insanların olgularla kurduğu bağın zayıfladığı kriz anlarının büyük savaşlara, ekonomik bunalımlara yol açtığını görüyoruz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tarihteki hareketlerin ve dinamiklerin arkasında illaki bu psikolojik faktörlerin olduğunu varsaymamızı ileri süren bir tez değil; dolayısıyla yanlışlanabilir. Ancak ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Henüz yapay zekâya gelmeden sosyal medya algoritmalarla bunu başardı. Neden yapay zekâ başaramasın? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikatin ölümünden kastettiğim ise tam olarak bu. Bir sis perdesi indirmek için toplumsal olan üzerine düşünmenin ve sorgulamanın mantık süzgecinden geçirilmesi yerine başka düşüncelerin -yani yapay zekâya ait olduğu söylenen rasyonel düşüncenin- dümen suyuna sokularak, gereksiz yere sofistike ve karmaşık hale getirilmesi. Suların bulandırılması. Bu anlamda yapay zekâ ideal bir aday gibi görünüyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne zaman bu mesele üzerinde konuşsam, belirli insanlar yapay zekânın pek çok insanın işini elinden alacağını söylüyorlar. Bu doğru. Ancak esas mesele aslında burada arada kaynıyor. Bir tasarımcının işini elinden alıyorsa, o bu tasarımcının yerine onu aktör olarak görmemizle ilgili. Bunu ise sermaye yapıları olumluyor. Dolayısıyla x tasarımcısının yerine y tasarımcısını işe almış oluyorsunuz. Tekrar edeyim; burada yapay zekânın ne <em>olduğundan </em>bahsetmiyorum. Bir aktör olduğunu varsayarak konuşuyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, işte bu varsayımın kalıcı olduğunu düşünmemiz isteniyor olabilir mi? Bunu bilmiyorum. Bilgisayar teorisyenleri, yapay zekâ uzmanları da yazının başında belirttiğim gibi bu konuda farklı düşünceler içerisindeler. Kısacası, yapay zekâ onlarca teraflopluk gücüyle insan beyninin işlem kapasitesini kat be kat aşabiliyor; fakat meselenin bu olmadığını anlamamız için başka neyi görmemiz gerekiyor bilemiyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kentin-gorunmeyen-sistemi-peyzaj-12940</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kentin görünmeyen sistemi: Peyzaj</h1>
                        <h2>Bugün kentlerde “yeşil alan” üretimi hızla artıyor. Yeni parklar yapılıyor, refüjler düzenleniyor, kent estetik olarak daha “yeşil” bir görüntü kazanıyor. Ama çoğu zaman kritik bir noktayı gözden kaçırıyoruz: Peyzaj, sadece görünen bir düzenleme değil, işleyen bir sistemdir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kentin-gorunmeyen-sistemi-peysaj-1774646400.webp">
                        <figcaption>Kentin görünmeyen sistemi: Peyzaj</figcaption>
                    </figure>
                    </header><div style="text-align:start">
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kentleri genellikle gördüklerimizle tanımlarız.&nbsp;Binalar, yollar, meydanlar…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Oysa bir kenti asıl belirleyen, çoğu zaman gözle görülmeyendir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bir parkta yürürken hissettiğiniz serinlik,&nbsp;bir ağacın gölgesinde durduğunuzda oluşan o kısa rahatlama, yağmurdan sonra suyun birikmeyip toprağa karışması... Bunların hiçbiri tesadüf değildir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İşte peyzaj, tam da bu görünmeyen ilişkiler bütünüdür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bugün kentlerde “yeşil alan” üretimi hızla artıyor.&nbsp;Yeni parklar yapılıyor, refüjler düzenleniyor, kent estetik olarak daha “yeşil” bir görüntü kazanıyor. Ama çoğu zaman kritik bir noktayı gözden kaçırıyoruz:&nbsp;</span></span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Peyzaj, sadece görünen bir düzenleme değil, işleyen bir sistemdir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bir ağacı alıp bir noktaya dikmek yeterli değildir.&nbsp;O ağacın yaşayabileceği bir toprak yapısı oluşturulmadıysa, köklerinin gelişebileceği alan bırakılmadıysa, suya erişimi doğru kurgulanmadıysa, o ağaç aslında orada yaşamaz; sadece yaşıyormuş gibi görünür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Benzer şekilde, geniş çim alanlar çoğu zaman “yeşil” bir başarı göstergesi olarak sunulur.&nbsp;Oysa altındaki toprak sıkışmışsa, su yönetimi doğru yapılmamışsa, iklime uygun türler seçilmemişse, o alan sürdürülebilir değildir. Kısa sürede yıpranır, sararır ve sürekli müdahale ister.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İşte tam bu noktada şu gerçeği hatırlamak gerekir:&nbsp;Peyzaj bir süs değildir. Peyzaj bir sistemdir.&nbsp;Toprağın nefes aldığı,&nbsp;suyun yönlendirildiği, bitkinin yaşadığı, insanın temas kurduğu bir sistem.&nbsp;Ve bu sistem doğru kurulmadığında,&nbsp;en iyi görünen tasarım bile kısa sürede işlevini kaybeder.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bugün kentlerimizin en büyük ihtiyacı daha fazla “yeşil görünüm” değil,&nbsp;daha doğru kurgulanmış ekolojik altyapıdır. Çünkü iyi tasarlanmış bir peyzaj, sadece estetik bir değer üretmez; aynı zamanda suyu yönetir, ısıyı dengeler, bakım maliyetlerini azaltır ve en önemlisi yaşam kalitesini artırır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bu yüzden bir parkı değerlendirirken sadece ne kadar güzel olduğuna değil,&nbsp;nasıl çalıştığına da bakmak gerekir. Toprak canlı mı? Bitki doğru yerde mi? Su doğru yönlendiriliyor mu?&nbsp;Bu soruların cevabı “evet” ise,&nbsp;orada gerçek bir peyzajdan söz edebiliriz. Aksi halde gördüğümüz şey, doğanın bir temsili olmaktan öteye geçmez.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kentler büyümeye devam ediyor.&nbsp;Ama artık sadece büyümek yetmiyor. Doğru büyümek gerekiyor. Ve bunun yolu, peyzajı bir süs unsuru olarak görmekten vazgeçip, onu kentin temel sistemlerinden biri olarak kabul etmekten geçiyor.</span></span></span></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>

<div><br />
&nbsp;</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/osman-kavala-3070-gundur-haksiz-yere-hapiste-yeter-bu-zulum-12939</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:37:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Osman Kavala 3070 gündür haksız yere hapiste yeter bu zulüm...</h1>
                        <h2>Osman Kavala davası, 3000 günü aşan tutukluluk süreciyle Türkiye’de hukuk devletinin ve anayasal güvencelerin askıya alındığı bir simgeye dönüşmüştür. AİHM’in 'hukukun etrafından dolanmak' olarak tanımladığı bu süreç, yargı bağımsızlığının yitirildiği ve uluslararası yükümlülüklerin yok sayıldığı ağır bir tabloyu temsil etmektedir. 25 Mart 2026’daki Büyük Daire duruşması, sadece bir tutukluluğu değil, Türkiye’nin demokratik dünyadaki yerini ve 18. madde üzerinden siyasi yargılama iddialarını tartışmaya açmıştır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/osman-kavala-3070-gundur-haksiz-yere-hapiste-yeter-bu-zulum-1774606259.webp">
                        <figcaption>Osman Kavala 3070 gündür haksız yere hapiste yeter bu zulüm...</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Osman Kavala 18 Ekim 2017 tarihinden beri 3070 gündür cezaevinde bulunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kavala bir insan hakları savunucusu ve sivil toplum aktivisti olarak demokratikleşme ve sivil toplum çalışmaları yolunda çok emeği ve katkıları olan bir iş insanıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kavala, <strong>Ekim 2017</strong> tarihinde Gezi Parkı eylemleri ve 15 Temmuz darbe girişimi suçlamalarıyla gözaltına alındı ve sonrasında tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şubat 2020</strong> tarihinde “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla yargılandığı davada beraat etti ve tahliyesine karar verildi. Ancak aynı gün başka bir soruşturma kapsamında yeniden gözaltına alındı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aralık 2020</strong> tarihinde Anayasa Mahkemesine (AYM) yaptığı bireysel başvuru ret edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nisan 2022</strong> tarihinde İstanbul 13.Ağır Ceza Mahkemesi Kavala’ya “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eylül 2023</strong> tarihinde Yargıtay bu cezayı onayladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlatılanlar ülkedeki yargılama sürecinden bahsediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Osman Kavala <strong>2019 </strong>yılında AİHM’e yaptığı başvuru sonucu tutuklanmayla ilgili aldığı kararda suç işlediğine dair bir delil olmadan tutuklanmış olmasını hak ihlali sayarak serbest bırakılmasına karar verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine <strong>2022 </strong>yılında AİHM Türkiye’nin ilk kararın gereklerini yerine olduğu tespiti yapmış ve herhangi bir değişiklik olmadan suç işlediğime işaret etmeyen aynı deliller kullanılarak farklı bir suçlamayla tutukluğumun devam ettirilmesini “hukukun etrafında dolanmak” olarak nitelemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye Cumhuriyeti devleti ve hükümeti bu izlediği hukuk dışı yollarla başta anayasa olmak üzere hukuk adına bütün ahlaki kuralları çiğnemiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani yürürlükteki anayasanın 90. Maddesi yok saydı ki aslında bu bir anlamda anayasal bir devlet olduğunu da yok saymak ve inkar etmek anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin AİHM’in bu kararını uygulamaması üzerine Avrupa Bakanlar Konseyi Komitesi geçmişte örneği olmayan çok nadir başvurulan bir yaptırım mekanizması olan “ihlal prosedürü” nü başlattı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreç sonucunda <strong>AİHM 2022</strong> yılında Türkiye’nin yükümlülüklerini ihlal ettiğine dair ikinci bir karar daha verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gelişmelerin üzerine yeniden AİHM’e 2024 yılında yapılan başvurunun işleme konulması sonucu AİHM <strong>25 Mart 2026</strong> tarihine duruşma günü verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duruşmada söz alan Avrupa İnsan Hakları Komiseri <strong>Michael O’Flaherty</strong> “bu dosyanın varlığı Türkiye’de ifade özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı alanındaki yapısal sorunlara işaret ettiğini” belirtti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede AHİS 3.maddesindeki kötü muamele ve işkence yasağı, 5.maddesindeki kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının 6 maddesindeki adil yargılanma hakkının, 7 maddesindeki suçta ve cezada kanunilik ilkesinin, 10 ve 11 maddelerindeki ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin ve son olarak 18. Maddeyle birlikte ihlal edildiği gerekçesiyle dosya yeniden AİHM Büyük Dairesine taşınmış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilindiği üzere AİHS 18. Madde ihlal iddiası çok ağır bir iddia…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Davada mahkeme başkanı; yargıçlara taraflara soru sorup sormayacaklarını sordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beş yargıç hem hükümet tarafına hem de Osman Kavala avukatlarına dosyayı çok iyi anlatan sorular yönelttiler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taraflar bu soruları yanıtladı. Ve taraflara 15 gün ek süre verildi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süre içinde varsa ek görüşler sunulabilecek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve duruşma sona erdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Osman Kavala kararının yeniden üç ay içinde verileceği bekleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyet tarihinin Selahattin Demirtaş davası da dahil en ağır hukuk ihlallerinin yapıldığı bu davalar Türkiye’yi önce Avrupa olmak üzere dünyada rezil rüsva ettiği biliniyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk ve adalet herkes için gerekli bir kapı herkes bir gün gelir o kapıdan geçmek zorunda kalır. İşte o zaman adalet sana da lazım olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu davalar ülkeyi hukuk devleti ve demokrasi alanında dünyadaki diğer diktatörlüklerle yöneltilen ülkeler arasında gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yazık ki buna neden olanlar utamıyor bu utançta bize düşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca ekonomik krizin baş nedenlerinde biri de bu yani hukuksuzluk ve demokrasi sorunu, orda da iki yakamız bir türlü bir araya gelmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürünüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İflas etmiş bir ekonomi, hukuk devleti hak getire ve umudu ülkeden yitirmiş gençler ve “kime güvenerek çocuk yapayım” diyen anneler ve açlıktan nefesi kokan emekliler…</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kanye-westin-zararini-kitleler-kar-yazar-mi-luks-gayrimenkulde-yeni-oyun-12938</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kanye West'in zararını kitleler kâr yazar mı: Lüks gayrimenkulde yeni oyun</h1>
                        <h2>Bo Belmont’un kaldıraçlı satın alması nedeniyle Kanye evi projesi sarpa sarmış olsa da, kitle fonlaması, sertifika ve gyf gibi paya dayalı yatırım gayrimenkule uygun bir yöntem. Sadece projeler için değil trofe varlık olarak fiyatından ödün vermeyen ama alıcı bulmakta da zorlanan birçok gayrimenkul için bir model olabilir. ... İstanbul’da Zeki Paşa Yalısı gibi yıllardır satış bekleyen birçok anıt gayrimenkul bulunuyor. Belki de tek bir alıcıdan milyonlarca dolar ödemesini beklemek yerine, birkaç bin alıcıdan birkaç bin dolar ödemesini beklemek daha makul olabilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kanye-westin-zararini-kitleler-kar-yazar-mi-luks-gayrimenkulde-yeni-oyun-1774605823.webp">
                        <figcaption>Kanye West'in zararını kitleler kâr yazar mı: Lüks gayrimenkulde yeni oyun</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanye West’in İstanbul konserinin ilk 35 bin bilet satışı sadece 7 saatte tamamlandı. 6 bin TL’den başlayıp 35 bin TL’ye kadar çıkan bilet fiyatlarına rağmen ilgi çok büyüktü. Kanye West’in sağı solu belli olmasa da Türkiye’yi konser serisine eklemesinin sebebi, eski eşi Kim’e nispet yapmak değildi tabii. Reel olarak değerlenen Türk lirası sayesinde, sanatçılar açısından bilet fiyatları dolar cinsinden oldukça cezbedici geliyor. Bu sebepten, Justin Timberlake, Jennifer Lopez, Guns N’ Roses gibi birçok yabancı sanatçı da Türkiye’de konser verdi. Kanye West de değerli Türk lirasından yararlanıp, en azından Malibu’daki ev yatırımından yaptığı zararı Türkiye konserinden çıkarma planı yapıyor olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Malibu’da Para Yakanlar Kulübü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Los Angeles’taki Palisades yangınlarında ağır hasar alan Malibu sahili, Los Angeles’ın kuzeybatısında sahil şeridinden oluşan; muazzam kumsalları ve gün batımıyla hem Amerikan hem dünya jetsetinin favori yerlerinden biri. Özellikle Point Dume’dan sonra gelen sahiller, kayaçlarında görsel katkısıyla dünyanın en güzel ve en uzun gün batımlarının yaşandığı yerlerden sayılıyor. Bizim vatandaşların da Los Angeles’a iner inmez ayaklarının tozuyla gittiği Nobu’nun ikonik şubesi, Malibu iskelesi, Getty Villa gibi popüler mekanları; sahildeki dalga sörfçüleri, klasik Range Rover’lar ve 911 Carrera’larla dolaşan LA elitleriyle ayrıcalıklı yaşam tarzı net hissediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanye West de boşanma aşamasında kendini Malibu’ya atmış. Japon mimar Tadao Ando tarafından tasarlanmış villayı 57 milyon dolara satın alan “Ye”, detaylı bir çalışmayla zaten sanat eseri tadında olan villayı kapsamlı bir tadilata alıp renove etmeye başlıyor. Ancak projede çıkan birkaç sorun ve akabinde Kanye’nin kaçan hevesi nedeniyle proje yarım kalıyor. Kanye, evi aldıktan sadece 3 yıl sonra; önce 53 milyon dolara satışa çıkarıyor; satılamayınca fiyatı 39 milyon dolara düşürüyor. En son ise ev, oldukça şahsına münhasır bir metod kullanan bir yatırımcıya 21 milyon dolara satılıyor. Böylece Kanye West, bu satıştan 36 milyon dolar zarar etmiş oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kitle fonlaması: Lüks Gayrimenkulde Hibrit Finansman Deneyi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eski bir mortgage brokerı olan Steven “Bo” Belmont, Belwood Investments adlı şirketiyle hibrit bir finansman yaklaşımı kullanarak 2024 yılında yaklaşık 18 milyon dolarlık krediye ek olarak, kitle fonlaması metoduyla 380 yatırımcıdan topladığı 7.5 milyon dolarla bu alımı finanse etti. Planı, evi restore edip satmaktı. Hatta tadilat devam ederken eve 35 milyon dolarlık bir teklif de geldi; ancak satış kapanamadı. Tabii 18 milyon dolarlık kredinin faizi de binince temerrüde düşen Bo Belmont, yatırımcılarını hayal kırıklığına uğrattı ve tadilat durdu. İcraya çıkmak üzere olan projede son bir manevra peşine düşen Bo Belmont ise gene alışılmadık bir yöntemle, bu kez sermaye piyasası denetimlerinden de sıyrılmak adına üyelik adı altında yeni bir kitle fonlama turu açtı. Bu sayede ortada klasik anlamda bir yatırım enstrümanı olmadığı için birçok regülasyon setini de aşmış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu komplikasyonlara rağmen Bo’nun yatırımcı kitlesi oldukça geniş ve sosyoekonomik olarak çeşitliydi: mühendislerden doktorlara, öğrencilerden sanatçılara kadar uzanan; 1.000 dolardan 30 bin, hatta 100 bin dolara kadar yatırım yapan bir kitle vardı. Belwood’un bu projesinde yatırımcılar şimdilik umduklarını bulamasalar da bireylerin kaybettikleri sermaye kendi risk iştahları kadardı. Asıl kırılganlık, kitlelerden toplanan özsermayenin üzerine yüksek maliyetli kredi bindirilmesinden kaynaklandı. Borçluluk daha temkinli kurulabilseydi, projenin zaman ufku uzar, bu denli sert bir yükümlülük baskısı da oluşmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kitle Fonlaması mı, Risk Dağıtımı mı; Kalabalık Sermaye Gayrimenkule ilaç olur mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kulağa yeni geliyor olsa da kitle fonlaması, model olarak birçok küçük yatırımcının bir araya gelmesine dayanıyor ve aslında yeni bir model değil. Topraktan bir projeye girmek teknik olarak bir şirketten ürün satın almak gibi gözükse de, fiilen gerçekleşen şey projeye finansman sağlamak oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkemizde kitle fonlaması, SPK tarafından yönetmeliğe sahip bir finansman ve yatırım modeli. Ancak kitle fonlaması kullanarak gayrimenkul projesi finanse etmek SPK nezdinde yasak. En yakın ara modeller Gayrimenkul Yatırım Fonu ve gayrimenkul sertifikası ihracı olarak gözüküyor. GYF’ler yapı olarak oldukça uygun olsa da şimdilik sadece nitelikli yatırımcılara açıkken, gayrimenkul sertifikalarında sertifika adetlerinin projedeki bağımsız bölümleri karşılaması gerektiği için böyle tekil ve spekülatif lüks gayrimenkul yatırımlarında bu model pek mümkün görünmüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emlak Konut, Damla Kent projesinde sertifika ihracı yaptı; ancak ihraca katılan sertifika sahipleri ihraç fiyatına göre yaklaşık yüzde 25 zarardalar. İhraç fiyatının, değerleme raporunda çıkan değere göre zaten yaklaşık yüzde 25 iskontolu hesaplandığı düşünülürse, Emlak Konut’un sertifikaları hesaplanan değere göre neredeyse yüzde 50 iskontolu fiyatlanıyor. Doğrudan değerleme hatası telaffuz etmek doğru olmaz ancak gayrimenkul sertifikalarının arzında çok daha temkinli değerlemeler gerektiği bir gerçek. Yavaş da olsa sektörün bu tarz finansman kullanımına uyum sağlaması, hem projelerin daha güçlü özsermayeyle finanse edilmesi hem de daha sağlıklı fiyatlama ve likidite oluşması açısından faydalı olabilir ve sektörün makro döngülere daha korunaklı hale gelmesine yardımcı olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bo Belmont’un kaldıraçlı satın alması nedeniyle Kanye evi projesi sarpa sarmış olsa da, kitle fonlaması, sertifika ve gyf gibi paya dayalı yatırım gayrimenkule uygun bir yöntem. Sadece projeler için değil trofe varlık olarak fiyatından ödün vermeyen ama alıcı bulmakta da zorlanan birçok gayrimenkul için bir model olabilir. Örnek olarak, 1981 yılından beri satılık olan Rumelihisarı’ndaki Zeki Paşa Yalısı; muazzam mimarisine rağmen 2.500 m² kapalı alanı, 23 odası ve hemen tepesindeki FSM Köprüsü nedeniyle, alan kişinin ne yapacağını kolay kolay bilemeyeceği bir durumda. Buna rağmen yapıyı bilen herkesin de oldukça beğendiği bir yalı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’da Zeki Paşa Yalısı gibi yıllardır satış bekleyen birçok anıt gayrimenkul bulunuyor. Belki de tek bir alıcıdan milyonlarca dolar ödemesini beklemek yerine, birkaç bin alıcıdan birkaç bin dolar ödemesini beklemek daha makul olabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yeni-anayasa-abd-secim-sistemi-ve-hukumet-modeli-olarak-baskanlik-sistemi-12937</link>
            <category>HUKUK</category>
            <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yeni Anayasa: ABD seçim sistemi ve hükümet modeli olarak Başkanlık Sistemi</h1>
                        <h2>Başkanlık sisteminde iktidarın kişiselleştirilerek tek adam yönetimi biçimine dönüşmesi tehlikesi olduğu da ortadadır. Ancak, aynı tehlike parlamenter sistemlerde de mevcuttur. Temel hak ve hürriyetleri esas alan bir anayasada güçlü bir yasama organı ve seçim sistemi ile bu tehlikeyi önlemek mümkündür.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/yeni-anayasa-abd-secim-sistemi-ve-hukumet-modeli-olarak-baskanlik-sistemi-1774605476.webp">
                        <figcaption>Yeni Anayasa: ABD seçim sistemi ve hükümet modeli olarak Başkanlık Sistemi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhuriyet tarihinin kırılma ve restorasyon dönemlerinden birinin daha arifesinde bulunurken, neden ve nasıl bir anayasa bu ülkenin kırılganlıklarına ve dertlerine derman olabilir noktasında bu yazımızı kaleme almış bulunmaktayız (ilk olarak bu yazı 2020 Haziran’ında kaleme alınmıştır, önemine binaen gözden geçirilmiş hali olan bu metin ise 2023 Kasım’ında düzenlenmiştir). <strong>Öncelikle anayasa yapım sürecinin neden önemli olduğunu ifade edecek olursak; bu süreç ile millet ve elitist gruplar arasında bir güven tesis edilmesi şarttır.</strong> <strong>Aksi takdirde, bu anayasada önceki anayasalar gibi (1876’dan beri) yine elitler eliyle hazırlanma talihsizliğine uğramaktan kurtulamayacaktır.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Batılı anlamda ve ruhta hukuki gelişmelerin zirveye çıktığı XIX. Yüzyıldan beri ülkemizde anayasal hareketler, kanunlaştırma hareketleri devlet ve hükümet modellemelerini içerecek şekilde her daim sistemin kontrolünü elinde tutanlarca millete sormadan gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, özellikle son 200 yıldan beri bu ülkede ciddi anlamda millet ve hukuki gücü elinde tutanlar (elitist gruplar) arasında menfaat çatışması yaşanmaktadır. Son tahlilde, son sözü söyleyenler millet adına hareket ettiği iddiasıyla öne çıkan elitist grupların temsilcileri olmuştur. Peki, teorik ve pratik anlamda milletin iktidar olması veya günümüz demokrasilerinde son sözü söylemesi nasıl sağlanacaktır? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazımızda, ABD federalizmi, ABD seçim sistemi ve Başkanlık hükümet modeline ana hatlarıyla bakılarak sistemin nasıl işlediği incelenecektir. Gerçekten de, bir ülkedeki seçim sistemi ile hükümet modeli arasında çok ciddi bir şekilde doğrudan ilişki olduğu bilinmektedir. Parlamenter hükümet sisteminde farklı anlayışların ve görüşlerin parlamentoya yansıma ihtimali çok yüksek olmasına rağmen, zayıf bir başbakanın olduğu dönemde ise bu&nbsp; avantaj çok rahat bir şekilde siyasi istikrarsızlık ve yönetim krizine dönüşebilmektedir. Diğer bir ifadeyle, tabiatı gereği parlamenter sistemler krizlere daha açık bir yönetim şeklidir. Bu da yönetimi paylaşmanın bir sonucu olsa gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">ABD federalizmi, İngiliz Parlamentoculuk geleneğinden sert bir şekilde ayrılma üzerine kurulmuştur. Bölgesel toprak ayrımı mantığı üzerine inşa edilmiştir. </span>Amerikan federalizmi, İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir savaş ve kopuş sonucunda bir anayasal buluş olarak ortaya çıkmıştır, yani devrimsel bir yönü vardır. <span style="color:black">Başkanlık hükümet sistemine sahiptir. İkinci meclis olarak Senato vardır. Kuvvetler ayrılığı yasamaya ilişkindir. Hükümetler (federal ve federe devlet arasındaki) ilişki işbirliğine dayanmaktadır. Amerikan modeli federalizm günümüzde Meksika, Venezüella, Brezilya ve Arjantin’de takip edilmektedir. </span>Federalizm, dün olduğu gibi bugün de Amerikalıların hayatını şekillendirmeye devam etmektedir. Günümüz Amerika’sında federe (eyalet) devletler hali hazırda doğum, ölüm, evlenme, boşanma, suç ve ceza konularını, gayrimenkulün alım ve satımı gibi ticaret hukukunu düzenlemeye devam etmektedir. Gerçekten federalizm Amerika tarihindeki tüm önemli siyasi kavgaları da etkileyen bir kurum olmuştur. Amerikan federalizminde küçük birimler yani federe devletlerin bir araya getirilmesi bir gayedir; Hindistan, Belçika ve İspanya benzeri ülkelerde ise çok ciddi bir şekilde etnik ve kültürel farklılıklara dayalı devletçikler kurumsallaştırmalar üzerinden bir arada tutulmaya çalışılır. Bu ülkelerin bazılarında bölgesel hükümetler etnik veya dini azınlıkları temsil ederlerken eşsiz bir şekilde kendi kendini yönetme ayrıcalığına sahiptirler. Birleşik Devletlerde ise federe devletlerin tamamı eşit yasal duruma ve yetkiye sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">24 Mart, 2021 tarihi itibariyle ABD’de 27 federe devlette, federal devlet ve ABD ordusunda idam cezası vardır. Federe devletlerden New Mexico (2009), Illinois (2011), Connecticut (2012), Maryland (2013), New Hampshire (2019), Colorado (2020), Virginia (2021)’de idam cezasını kaldırarak yerine şartlı tahliye olmadan ömür boyu hapis cezası getirmişlerdir. İlginç bir şekilde 2016 yılında Nebraska yasama organı idam cezasını kaldırmıştır, fakat 2016 yılında eyalet çapında yapılan referandumla tekrar geri getirilmiştir. Washington ve Delaware eyaletlerinde mahkemeler, idam cezasının anayasal olmadığına karar vermişlerdir ve bu eyaletlerde idam cezası hala tartışılmaktadır. 1976-2021 arası eyalet devletlerinde toplam 1516 kişi idam edilmiştir. Bu süre içinde federal devlet ise toplam 16 kişiyi idam etmiştir. Bu süre aralığında en çok idamların olduğu eyaletler ise Texas (570), Virginia (113), Oklahoma (112), Florida (99), Missouri (90) ve Georgia (76)’dır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Amerikan federalizminin siyasete etkisi ise bilinen ve tahmin edilenin hayli ötesindedir. Amerikan anayasa tarihinin hemen hemen her önemli siyasi çatışmasında federalizm önemli rol oynamıştır. Amerikan siyasetinde muhalefet, federalizmi stratejik silah olarak kullanmıştır; vagonların tamamında otomobil taşıyan tren yolu yerine çeşitli siyasi baskıları yüklenmiş bir tren yoluna benzetilmiştir. Hem liberaller hem de muhafazakârlar tartışmalı konu olan iş gücü, çevre, eğitim, kürtaj ve eşcinsellik meselelerinde federalizmi uygun bir siyasi silah olarak kullanmışlardır. Amerikan siyasetinin gelişiminde kurumların nasıl kurulduğu ve kararları nasıl etkilediği daha sonrasında ise meydana gelen değişikliklere bakılır. Devlet kurumlarından birisi olan federalizmin de değişime karşı çıktığı ve yavaşça değiştiği görülmektedir: Alkolün yasaklanması, ticaret düzenlemesi, sosyal yardım programları ve çevrenin korunması gibi pek çok girişim federal siyaset haline gelmeden önce eyalet hükümetlerinin uygulamasında yer almıştır. Özetle, </span></span><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Amerikan kültürü ve ideolojisi güçlü bir merkezi hükümete güvenmeme ve adem-i merkeziyete değer vermekte ve federal yetkinin kapsama alanının genişlemesini engellemektedir. Bilinenin aksine dışarı tek sesli bir ülke gibi gözüken Amerika Birleşik Devletleri belki de dünyadaki en çok sesli olan ülkelerden birisidir.</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">15 Kasım, 1777 tarihinde imzaya açılmış olan ve 1 Mart, 1781 tarihinde 13 federe devletin onaylamasıyla Konfederasyon Ahitnamesi yürürlüğe girmiştir. Bu hükümlerden birisi de; 13 federe devletten her birinin kendi kâğıt parasını basmaya hakkı olduğu gibi diğer federe devletlere karşı ticaret yaparken engelleri de arttırabilmeye hakları vardır. Fakat 1787 Philadelphia Konvansiyonu’nda bir araya gelen 55 delegenin asıl görevi ise konfederasyon yapısını terk ederek federal bir hükümeti kurma ve federe devletler üzerinde yeterli kuvvete sahip olarak ekonomik büyüme ve milli güvenliği sağlamaktı. Amerikan anayasasının çerçevesini hazırlayanlar (Kurucu Babalar-Founding Fathers) kuvvetlerin yani yetkilerin hükümetin farklı kolları (kuvvetler ayrılığı) arasında bölüşülmesi fikrini benimsemişlerdir. Bu nedenle ulusal seviyede kontrolleri ve dengeleri olan bir sistemi inşa etmek için iki meclisli bir Kongre oluşturarak eşit yetkileri olan Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kurmuşlardır. Ayrıca, yürütmenin yani Başkanın meşruiyetini doğrudan genel seçimle halktan gelmesini sağlamışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD anayasa hukukundaki kuvvetlerin ayrılığı prensibi; mahkemeler, siyasi partiler, yasama ve yürütme organı arasındaki ilişkinin nasıl ve ne şekilde işlediğiyle alakalıdır. Pek çok yazarın belirttiği gibi federal hükümette yasama ve yürütme organları arasındaki uygun bir görev paylaşımının ne olduğu federal yargının verdiği kararlarla iç içe geçmiş durumdadır. Amerikan Anayasasının Kurucu Babaları anayasada kuvvetler ayrılığı prensibini, anayasal demokrasiye ters düşen siyasi partilerin gücünü arttırmasını engelleyici şekilde düzenlemişlerdir. Buna rağmen XIX. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler güçlü partiler kurarak, klasik kuvvetler ayrılığı ilkesini imha edecek şekilde kuvvet ve yetkiye sahip olmaya odaklanmışlardır. Bu görüşte olanlara göre etkili kılınmış aristokrat elitler anayasayı büküp başka anlam verebilirlerdi. İlginç bir şekilde XIX. Yüzyılın sonlarına doğru ise siyasi partiler zayıflamış, Başkan ve yargı organı güçlenmiştir. Günümüzde ise kuvvetlerin ayrılığı konusunda iki parti arasındaki çatışma daha çok federal hükümette hangi organı kimin kontrol ettiğiyle alakalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasaya göre her bir eyalet devleti, iki senatör tarafından Senatoda temsil edilmektedir. Başlangıçta 13 eyalet olduğundan 26 senatör olan Senatoda bugün için ise 50 eyaleti temsilen 100 senatör bulunmaktadır. Temsilciler Meclisinde ise üyeler eyaletin nüfusuna göre seçilerek meclise gelmektedir. Başlangıçta 65 tane olan Temsilciler Meclisi temsilci sayısı, nihayet 1963 yılında uygulanmaya başlayan yeni usulle 435 olarak netleştirilmiş ve her 10 yılda bir yapılan genel nüfus sayımından sonra ise yeniden bölüştürme (reapportionment) ile eyalet yasama organlarınca seçim bölgeleri yeniden belirlenmektedir. Seçim bölgelerinin yeniden belirlenmesinde günümüz Amerika’sında çok ciddi ve şiddetli tartışmalar hala devam etmektedir. Bu anlamda ilginç uygulamalardan biri; Alaska, Wyoming, Montana, North Dakota, South Dakota, Vermont ve Delaware eyaletlerinin Temsilciler Meclisinde sadece 1 tane temsilcisinin bulunduğu, Temsilciler Meclisinde ise en çok temsilci sayısı 53 tane ile California, 36 tane ile Texas, 27 tane ile Florida ve New York eyalet devletlerine ait olduğu not edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çift meclisin olması, ABD Anayasası tarafından bilinçli bir şekilde konulmuş olan çok önemli bir kontrol-denge sistemidir. Çünkü bir kanun teklifinin yasa haline gelmesi her iki meclisinde çoğunluğunun kabul etmesiyle mümkün olmaktadır. Bazı yazarlar, Kurucu Babaların bu sistemi koymasının gayesini; kamuoyunun geçici heveslerinin yasa koyucuları etkilemesini engelleyip, hastalıklı ve amaca uygun olmayan yasaların kabul edilmemesi için bir önlem olarak konulduğunu ifade etmektedirler. Kongreye seçilecek olan temsilciler, ilgili federe devlette (eyalette) yaşıyor olmaları gerekir. Temsilciler Meclisi için en az 35 yaşında, Senato için ise 40 yaşında olmak gerekir. Temsilciler Meclisi için az 7 yıldır, Senato için ise 9 yıldır ABD vatandaşı olmak gerekiyor. Geçici diplomatik görevler dışında yürütme organında herhangi bir görev yapılamaz. Temsilciler Meclisindeki temsilcilik görevi 2 yıldır, Senatoda ise 6 yıldır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkanlık hükümet sistemi, 1787’de Philadelphia’da toplanan Kurucu Meclisin, İngiliz meşruti monarşi sisteminden ilham alınarak cumhuriyete dönüştürülmüş halidir. Başkanlık sisteminde iktidarın kişiselleştirilerek tek adam yönetimi biçimine dönüşmesi tehlikesi olduğu da ortadadır. Ancak, aynı tehlike parlamenter sistemlerde de mevcuttur. <strong>Temel hak ve hürriyetleri esas alan bir anayasada güçlü bir yasama organı ve seçim sistemi ile bu tehlikeyi önlemek mümkündür. </strong>Diğer parlamenter sistemlerde olduğu gibi Türkiye’de de güçlü bir başbakan hem yasamayı hem yürütmeyi kontrol edebilmekte hatta yargıya bile müdahale edebilmektedir. Anayasa teorisi açısından şunu da ekleyerek konumuza geçebiliriz: Parlamenter sistemlerde Cumhurbaşkanı millet tarafından seçiliyorsa o sistem artık Yarı Başkanlıktır. Fransa’da olduğu gibi bu durumda çift meşruiyet krizi çıkabilmesi her zaman mümkündür. Yarı Başkanlık sisteminde Cumhurbaşkanı daha güçlü bir liderlik sergilerse, Türkiye örneğinde yaşandığı gibi sistem Başkanlık gibi işler, eğer Başbakan daha güçlü bir siyasi otorite sergilerse, o zaman Parlamenter sistem olarak görünüm arzeder. Fakat, her ikisi de güçlü liderlik gösterisine kalkışırsa o zaman meşruiyet krizinin artışına bağlı olarak siyasi istikrarsızlık artış eğilimine girecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ABD Seçim Sistemi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gözden ırak tutulmaması gereken bir vaka olarak; ABD federalizminin ABD Başkanlık sistemiyle etkileşimi hiç de hafife alınacak bir konu değildir. Yasama ve yürütme organlarının ayrı ayrı seçimle oluşması ve birbirlerinin görevlerine son verememesi de çok önemli bir <strong>KURUMSAL KONTROL-DENGE</strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> MEKANİZMASI olarak göze çarpmaktadır. Başkan, siyasi olarak sadece millete karşı sorumludur. Başkan, yalnızca vatana ihanet, rüşvet ve benzeri ağır suçlardan dolayı Temsilciler Meclisinin suçlaması ve Senatonun yargılaması sonucu suçlu bulunursa görevden uzaklaştırılabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan ve Başkan Yardımcısı seçimi her 4 yılda bir yapılır. Doğumla ABD vatandaşı olmaları ve en azından 35 yaşında ve 14 yıldır ABD’de yaşıyor olmaları gerekir. Realitede ise, 1933 yılından beri seçilmiş olan Başkanlar, seçilmeden önce ya vali ya senatör veya 5 yıldızlı general (Maraşal denilebilir) olan kişilerden seçilmiştir. Partilerin Başkan adayı olmak için seçimlerden en azından 1 yıl öncesinden adaylık süreci başlamaktadır. 2016 yılı seçimleri için bir ara 10 vali veya valilik yapmış ve 10 senatör veya senatörlük yapmış kişiler adaylık sürecini başlatmış, daha sonra pek çoğu bu kararından vazgeçmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçimin yapılacağı yılın Şubat ayında her bir eyalette Demokrat ve Cumhuriyetçi parti kendi Başkan adayını tespit etmek için seçimler serisini başlatır. Her eyaletin yasal düzenlemeleri çerçevesinde parti komitelerinde (party caucus) veya önseçimlerde (primaries) adayların aranmasına başlanılır. Böylece her eyalette seçimi kazanan Başkan adayı partisinden belli sayıda delege kazanmış olur. Daha fazla delege kazanmış olan aday, Temmuz ayında yapılacak olan parti kongresinde şekli olarak kendisine oy verilmesiyle, ilgili partinin Başkan adaylığını kazanmış olur. Cumhuriyetçi Partide çoğunluğu kazanabilmek için 1,237 delegenin, Demokrat Partide ise 2,383 delegenin desteğini kazanmak gerekir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> Eğer Temmuz ayında yapılacak Parti Kongresinde partilerin adaylarından hiç biri bahsi geçen delege sayısına ulaşamazsa Parti Kongresi sıkı pazarlıklar ve siyasi kavgalara sahne olur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti Komiteleri; adayların seçmenlerle bir araya geldiği gayr-i resmi toplantının adıdır. Bu toplantılarda, seçmenler lokal bazda yardımcı olacakları adaylarla tanışma ve tartışma, konuşma imkanına sahip olabilmektedir. Bunun, her ne kadar sistemi demokratikleştirdiği ileri sürülse de bu aşamada adayların profili bize daha gerçekçi bir analiz imkanı sağlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önseçimler ise; açık (open primaries) veya kapalı (closed primaries) olabilir. Açık önseçim ise, o eyaletin kayıtlı seçmenleri herhangi bir partinin adayları için oyunu kullanabilir. Kapalı önseçimde ise sadece partilerin kendi kayıtlı üyeleri o partinin adayları arasından seçim yapar. Önseçimlerde eyalet yasalarınca seçmenler doğrudan tercih ettikleri aday veya o adayı destekleyecek yeminli (pledged) delegeler için oylarını kullanırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti Komiteleri ve Önseçimlerin amacı seçim yılının yazında yapılacak olan Milli Kurultaya (National Convention) daha fazla delege göndermektir. Her eyalet, Kurultaya belli sayıda delege gönderir. Önseçimleri kazanan adaylar o eyaletten Kurultaya gönderilecek delegeleri de kazanmış olurlar. Milli Kurultayda önseçimlerle belirlenmiş delegeler kendi destekledikleri adayların partinin Başkan adayı olması için oy kullanırlar. Ardından partiler Başkan adaylarını Milli Kurultayda ilan ederler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada süper delege konusuna da temas etmekte fayda olduğu kanaatindeyim. Demokrat Parti Milli Kurultayında (Democratic National Convention) otomatik olarak yeri olan ve Partinin Başkan adaylarından istediğine oy verebilen Partinin önemli liderleri ve seçilmiş görevlileridir (elected officials). Bunlar Temsilciler Meclisi ve Senato’da ki Demokrat Partililer, Demokrat Partili Valilerdir. Diğer süper delegeler ise Parti Komiteleri ve Önseçimlerde seçilir. Cumhuriyetçi Partide ise süper delegeler bağımsız bir şekilde hareket edemez. Her eyalet devletini üç kişi temsil eder ve kendi eyaletlerinde seçimi kazanmış adaya oy kullanmak zorundadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonrasında ise Kasım ayının ilk Pazartesi gününden sonra, sıra 538 kişi olan (Başkanı seçmek için 270 yeterli) Seçim Konseyi (Electoral College) üyelerinin seçilmesine gelir. Her eyaletin nüfusuna göre olan Temsilciler Meclisi üye sayısına iki Senatörün eklenmesiyle o eyaletin Konseye vereceği sayı bulunur. Mesela, ABD’nin en kalabalık eyaleti olan Kaliforniya 55 Seçim Konseyi üyesine sahiptir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Maine ve Nebraska eyaletleri hariç, diğer eyaletlerde çoğunluğu kazanan partinin adayının listesi Seçim Konseyinde o eyaleti tümüyle temsil eder. Yani Kaliforniya’da Demokrat Partinin listesine daha fazla oy verilmişse, 55 Seçim Konseyi üyesi Demokrat Partiye ait olacaktır. Bundan sonraki süreç ise bir formaliteden öteye geçmemektedir. Bu ikinci seçmenler (milletin temsilcileri) seçilmelerinden 6 hafta sonra kendi eyalet başkentlerinde bir araya gelerek partilerinin aday gösterdiği Başkan ve Başkan Yardımcısına oy verirler. Bu oylar mühürlenerek Senato Başkanına yollanır. Ocak ayının ilk haftasında Kongrenin ortak bir oturumunda açılır ve Başkan ilan edilir. Başkanın göreve başlama tarihi 20 Ocak’tır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SONUÇ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanlık seçim sisteminin 1 yıldan daha fazla sürmesinin demokratik görünürlüğü daha da arttırdığı ileri sürülebilir. ABD Başkanlık seçiminde partilerin kendi adayını seçmesi ve ardından milletin Başkanı seçmesi (Seçim Konseyi üyeleri aracılığıyla) ikili hatta belki de üçlü bir sarmal olduğundan bahis açılabilir. Sistemin daha da demokratikleştirilebilmesi adına Maine ve Nebraska eyaletlerinde olduğu gibi, tüm eyaleti temsil etmek yerine partiler kaç Seçim Konseyi üyeliği kazanmışsa o kadar üyelik ile temsil edilmesi gerektiği ileri sürülebilir. Böylece bir anlamda o eyaleti kazanan partinin yanında kaybeden partinin seçmeni de Seçim Konseyinde temsil edilmiş olacaktır. 2000 yılında 537 oy farkından dolayı Florida’da ki 25 Seçim Konseyi üyeliği Al Gore’dan Bush’a gitmiştir (Toplamda Bush 271, Al Gore 266 Seçim Konseyi üyeliği kazanmıştır). Nihayetinde, seçim tartışmalı bir mahkeme kararıyla Cumhuriyetçi Parti tarafından kazanılmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak; <strong>ABD Anayasası 4.400 kelime ve 7 maddeyle modern dünyanın en kısa ve en eski anayasasıdır.</strong> Anayasanın imzalandığı 17 Eylül tarihinde her yıl senede bir defa ziyaretçiler için orijinal anayasa belgesi sergilenmektedir. Anayasa Konvansiyonu toplantısına 42 delege katılmıştır. Bunlardan 39 tanesi Anayasayı imzalamıştır. Anayasayı imzalayan kişilerden en yaşlısı Pennsylvania delegesi Benjamin Franklin (81), en genci New Jersey delegesi Jonathan Dayton (26) olmuştur. Birleşik Devletler Anayasası imzalandığında devletin nüfusu 4 milyondu, bugün ise (2026 itibariyle) 349 milyonu geçmektedir. Ülke kurulduğunda en büyük şehri 40.000 (kırk bin) yerleşik kişisiyle Philadelphia idi. Bugün ise 8,8 milyon ile New York şehridir. Anayasanın hazırlanması ise tam olarak 100 gün sürmüştür. Her ikisi de Virginia delegesi olan George Washington ve James Madison imzaladıkları Anayasa ile aynı zamanda Başkanlık yapan kişiler olmuşlardır. <strong>Amerikan Anayasasında bir defa bile demokrasi kelimesi geçmemektedir.</strong></span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">[1]</span></span></span></a><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Bu terimin Türkiye’de Fren-Denge yerine Kontrol-Denge (Check-Balace) olarak bilebildiğim kadarıyla ilk defa şahsım tarafından, fakat Kurumsal Kontrol-Denge olarak ilk defa (“Osmanlı Halifeliği Merkez Teşkilâtı”, <strong>Şehir ve Kültür,</strong> Sayı 20, Mart 2016, s. 44-46.) İstanbul Üniversitesi, Tarih Bölümü, Cumhuriyet Tarihi ABD Başkanı Prof. Dr. Ali ARSLAN tarafından kullanılmış olduğunu not etmem gerekir.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">[2]</span></span></span></a><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Bir örnek olması açısından; 22 Mayıs, 2016 tarihinde Demokrat Parti adaylarından Senatör Hillary Clinton 1,768 yeminli delege (pledged delegates), 525 süper delegeyle toplamda 2,293 delegeye sahiptir. Bernie Sanders ise 1,494 yeminli delege, 39 süper delege desteğine sahiptir. Partinin adayı olmak için 2,382 delege desteği gerekmektedir. Demokrat Partide delegeler Temmuz ayında yapılan Kurultayda Hillary Clinton için 2842, Bernie Sanders için ise 1865 oy vermiştir. Aynı yılın Mayıs ayında Cumhuriyetçi Partide partinin adayı olmak için 1237 delegenin oyuna ihtiyaç vardır. Trump ise 1,161 delegeye, Cruz 567, Kasich ise 160 delege desteğine sahiptir. Temmuz ayında yapılan oylamada ise Trump 1441, Cruz 551, Rubio 171, Kasich ise 161 oy alabilmiştir.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">[3]</span></span></span></a><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Sistemin bu yönüyle nüfusu az olan eyaletlere bir avantaj sağladığı ileri sürülebilir…Kaliforniya eyaleti, ABD’nin en çok nüfusuna sahiptir (% 12.03). Fakat 55 Seçim Konseyi üyesi ile % 10.22 temsil edilmektedir. Wyoming eyaleti nüfus olarak ABD’nin % 0.18’ne tekabül etmektedir. 3 Seçim Konseyi üyesine sahiptir. Fakat, bu sayı % 0.56 temsile karşılık gelmektedir.</span></span></span></p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/adalet-mulkun-temelidir-12936</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Adalet mülkün temelidir</h1>
                        <h2>Adalet, teminat demektir. Neyin teminatı? Yazılı yazısız, istisnasız bütün sözleşmelerin teminatı. Hak ettiğin karşılığı göremediğini düşündüğün anda senin hukukunu -“hak”kın çoğulu”- koruyacak bir sistemin varlığıdır. Ancak bu yüzden adalet varsa refah vardır, adalet varsa huzur vardır, adalet varsa hayat vardır. Aksi takdirde, onca çaba verip edindiğin herhangi bir şeyi, bu bir diploma da olabilir, tapu da, bir anda elinden alabilirler. Adalet bütün bu sözleşmelerin korunacağının teminatıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/adalet-mulkun-temelidir-1774605156.webp">
                        <figcaption>Adalet mülkün temelidir</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bazı sorunlar ideolojiktir, bazıları ekonomik, bazıları histerik… Ama bizimki etimolojik. Tamamen bize özgü, alabildiğine yerli ve milli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bana sorunun ideolojik ya da ekonomik değil de düpedüz etimolojik olduğunu düşündüren maalesef ülkemiz insanın anadilinin inceliklerine pek vakıf olmaması. Arapçadan ithal bir kelimenin sülasisini -al sana bir sorunlu kelime daha, “selase”den geliyor, bir kelimenin üç harfli kökü demek- bulmak kimsenin harcı değil. Benim Osmanlı vatandaşı rahmetli dedem Mevlüt Bey ilkokul öğretmeniydi ve hitabeti çok iyiydi; seçtiği kelimelerin bile hep bir ahengi vardı. Çocukken onun karşısına geçip anlattığı çeşitli hikâyeleri dinlemek bizi… şimdi bakın, ben bu cümleyi aslında “teshir ederdi” diye bitirmek istiyorum ama gençler anlamayacak diye korktuğumdan “büyülerdi” yazmayı tercih ediyorum -“teshir”in sülasisi “s-h-r”, evet, “sihir” ile aynı kökten geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İyi de, herkesin dedesi benimki gibi muhteşem belagate sahip bir öğretmen değildi ki torununun anadilinden zevk alması için senelerce gayret etsin. Dolayısıyla, insanların misal “muhasebe” kelimesinin “hesap”la -kökü, “h-s-b”- aynı kökten geldiğini fark edememesini başlarda garipsesem de sonradan alıştım. Matrak olsun diye, senelerdir Narin’i etimolojiden imtihan ederim, bir gün doğru cevap verdiğini görmedim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İşte o çocukluk günlerinden aklımda kalan bilgilerden biri de “adalet mülkün temelidir” cümlesindeki “mülk”ün, liberaller kızacak ama, “memleket” anlamına geldiğiydi. Adaletin olmadığı yerde memleketin birliğinin sarsılacağını ifade eden veciz bir söz. Gelgelelim, bu sülasi inceliğini bilmeyen biri, bu sözü rahatlıkla “sahip olunacak şey” diye anlayabilir. Yine aynı kökten gelen iki kelimenin karmaşıklığı biraz daha iyi görmemizi sağlayacağı kanaatindeyim. “Mülk” sahibine “malik” diyoruz, çoğuluna ise “emlak”. Bunlar tabii hep “mal mülk” getiriyor aklımıza; kat malikleri toplantısı, Emlak Bankası… Bu yüzden, bu sözü her gün görseniz bile oradaki nüansı ıskalamanız şaşırtıcı olmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nasıl ki temeli olmayan bir bina yıkılmaya mahkumsa, adaletin bulunmadığı bir ülke de ayakta kalamaz. Bunu da hepimiz biliriz. Biliriz amma, bilmezden gelmekte de üstümüze yoktur. Herkes kendisine adil davranılmasını ister de kendisi adil davranmaya geldiğinde kimse o kadar bonkör değildir. Dünyanın her yerinde böyle diyeceksiniz, elhak doğru, ama… Neyse, hazır çuvaldızı batırdık, iğneyi yavaşça yerine bırakalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son kertede, adalet, teminat demektir. Neyin teminatı? Yazılı yazısız, istisnasız bütün sözleşmelerin teminatı. Hak ettiğin karşılığı göremediğini düşündüğün anda senin hukukunu -“hak”kın çoğulu”- koruyacak bir sistemin varlığıdır. Ancak bu yüzden adalet varsa refah vardır, adalet varsa huzur vardır, adalet varsa hayat vardır. Aksi takdirde, onca çaba verip edindiğin herhangi bir şeyi, bu bir diploma da olabilir, tapu da, bir anda elinden alabilirler. Adalet bütün bu sözleşmelerin korunacağının teminatıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ne yazık ki, Türkiye, bütün mahkeme salonlarında koca koca yazmasına rağmen evrensel hukuk endekslerinde gerilemeye son sürat devam ediyor. Adalet eksikliğinin mülkün temelini sarstığını bile bile bunu yapması ise gerçekten anlaşılır gibi değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eh, bu da bana sorunun esasen etimolojik olduğunu düşündürüyor. Belki her şeyden evvel eğitim sistemini gözden geçirmek ve adalet duygusunu küçük yaşlardan itibaren aşılamak gerekiyor. Yoksa 86 milyon arasında bu sözü bilmeyen yok. Ama anlamını doğru bilen kaç kişi var, işte bütün mesele bu.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iddianamenin-degil-hastaligin-yordugu-sanik-mehmet-murat-calik-12934</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İddianamenin değil hastalığın yorduğu sanık: Mehmet Murat Çalık</h1>
                        <h2>Resul Emrah’ın savunması da, Mehmet Murat Çalık’ın savunması da bize; iddianamedeki delillerin çok tartışmalı olduğunu gösterdi. Yargıtay aldığı kararlarla oluşan içtihat açıktır: Etkin pişmanlık beyanı, somut ve yan delillerle desteklenmediği takdirde tek başına mahkûmiyet için yeterli değildir. Bu dosyada Çalık'a yönelik tek bir banka transferi, ele geçirilen nakit, gizli bir hesap ya da mal varlığında açıklanamayan bir artışın belgesi yok. Bunlar yok ama birbiriyle çelişen, rakamları her ifadede değişen beyanlar var.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iddianamenin-degil-hastaligin-yordugu-sanik-mehmet-murat-calik-1774556317.webp">
                        <figcaption>İddianamenin değil hastalığın yorduğu sanık: Mehmet Murat Çalık</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:right"><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Seni iki şey anlatır: Hiçbir şeyin yokken gösterdiğin sabır, her şey varken sergilediğin tavır".</span></span></em></p>

<p style="text-align:right"><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevlana</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">9 Mart’ta başlayan İBB Davası’ndan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, önceki gün savunmasını yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart 2025 gözaltına alınıp 23 Mart’ta tutuklanan Çalık, 5 Haziran 2025’de hiçbir gerekçe açıklanmadan İzmir Buca Cezaevi’ne gönderildi. Bütün bu süreçte 24-25 kilo kaybetti, geçmişte geçirdiği tehlikeli hastalıklar nüksetti. Cezaevi’nin o zor koşullarına rağmen dayandı. Bu süreçte 3-4 kez biyopsi ve ameliyata alındı. Bu ağır tabloya rağmen cezaevinde tutulmasında bir sakınca görülmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu zor koşullarda hayatta kalan Çalık, yaptığı savunma ile de hukuki olarak da ayakta olmaya devam edeceğini gösterdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık, iddianamede kendisine suç olarak yöneltilen 7 eylem için tek tek savunma yaptı. Savunmasında belediye başkanlığının günlük pratiklerine, dosyaların teknik ayrıntılarına hakimiyeti en önemlisi de kendisine yöneltilen suçlamalarla ilgili olarak tanıkların birbiriyle çelişen, birbirini tutmayan beyanlarını açık açık ortaya koydu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan Çalık’ın savunması bir kez daha İBB İddianamesi’nin hukuki açıdan zayıflıklarını ortaya çıkardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bana tanığını söyle…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık kendisi hakkında yapılan suçlamaların ilkinin kaynağının Uğur Güngör'ün ifadesi olduğunu ve o ifadelerde yıllar içindeki çelişkilere dikkat çekti. Çalık, Güngör’ün; “<em>İlk ifadesinde 13 daire diyor, 2 ay sonra 2 daire parası artı 13 daire, 43 ay sonra 15 daire, 50 ay sonra 15 milyon TL, 60 ay sonra tekrar 13 daire artı 2 daire parasına dönüyor.” </em>dediğini hatırlatması bize şu soruyu sorma hakkı veriyor; “aynı kişi, aynı olayı, beş yılda beş farklı biçimde nasıl anlatabilir? Dahası anlattıkları ne kadar doğru?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık haklı olarak Güngör’ün hukuken “güvenilmez sanık” olduğunu söylüyor. Çalık Güngör’ün sadece yıllar içinde değişen ifadelerini sorgulamakla kalmıyor ve şu iddialı cümleyi kurarak mahkeme heyetine sesleniyor; “<em>Uğur Güngör'ün UYAP kaydına baktığınızda iki yüzden az kaydı varsa, ben huzurunuzda bütün iddiaları kabul edeceğim.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu cümleyi savunma avukatı değil bizatihi sanık olan Çalık kurdu. Ve bu çıkış, kendine ve masumiyetine olan güveni göstermesi açısından semboliktir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kronolojik ve sayısal tutarsızlıklar </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık savunmasında iddianamenin en temel sorunlarından birinin de hakkındaki suçlamalarla ilgili &nbsp;kronolojik tutarsızlıklar olduğunu söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla ilgili en çarpıcı örnek; Westside Projesi'yle ilgili tanık beyanlarındaki karmaşaya dikkat çekiyor Çalık. Ve ekliyor; <em>“Konuyla ilgili çok sayıda kişinin beyanı bulunmaktadır ve bu beyanlar birbiriyle ciddi şekilde çelişmektedir.&nbsp;</em></span></span><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muzaffer Beyaz iskan için Soytekin'e 7 dükkân 5 daire verdiklerini söylüyor. Seyfi Beyaz ise Veysel Erçevik'in '100 bin lira verirseniz bir günde hallederiz' dediğini ifade ediyor, 10 milyon karşılığında 7 dükkân, 5 daire ve 3,5 milyonluk çek verdiklerini söylüyor. Furkan ve Yüksel Hamzaoğlu toplam 30 milyonluk karşılık verildiğini, 6 dükkân ve 5 daire devredildiğini söylüyor. Erhan Ünal bu kişileri tanımadığını söylüyor, 'paranın gönderilip elden geri alındığı' gibi soyut ifadeler kullanıyor. Herkes farklı rakamlar ve farklı senaryolar anlatıyor.”</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görüldüğü gibi hHm rakamlar farklı, hem kişiler farklı, hem senaryolar farklı. İnsan sormadan edemiyor; Kim doğru söylüyor ve gerçek ne? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine Hasan İmamoğlu'na daire devredildiği iddiası için ise yanıt somut ve belgeli: Tapu kayıtlarında böyle bir devir gerçekleşmemiştir. Söz konusu taşınmazlar ön ödemeli gayrimenkul satış sözleşmesi kapsamında satılmış, ödemeler banka havalesiyle yapılmış, teslim tutanakları mevcuttur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kreş bağışı nasıl rüşvete dönüştü?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık’ın savunmasında önemli bir bölümde hakkındaki 12 nolu eylem ile ilgilidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık, Nahit Kiler, tamamen kendi rızasıyla ve şartsız olarak Beylikdüzü Belediyesi'ne bir bina bağışlamıştır. O binada bugün 100 çocuk kapasiteli bir gündüz çocuk bakımevi ve anne-çocuk merkezi hizmet vermektedir. Kiler'in kendi ifadesinde dahi bu bağışın bir karşılık beklentisiyle yapıldığına dair tek bir kelime olmadığını söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa iddianame bu bağış, rüşvetin unsuru olarak değerlendirmiştir. Çalık haklı olarak soruyor; “<em>Nahit Bey'in bile kendi ifadesinde belirtmediği 'rüşvet' nitelendirmesi, hangi beyana, hangi somut bilgiye dayandırılmıştır?”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası Çalık; “İstanbul Valiliği tarafından onaylanmış bir protokol ile Beylikdüzü’nde özel çocuklar için bağış yoluyla yaptığımız iki okulun rüşvete konu olarak davaya girmesi içimi parçalıyor.” diyerek çocuklar için feryat ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu suçlama karşısındaki savunma şu açıdan önemlidir. İddianamenin neredeyse tamamında kreşler için yapılan gönüllü bağışların çoğu rüşvet unsuru kabul edilmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık savunmasını; <em>"Vicdanımın kabul etmediği hiçbir belgenin altına imza atmadım. Doğruluğu kendime pusula edindim." </em>cümlesiyle bitirdi.<em> </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık sonuç olarak hakkındaki tüm iddialara açık biçimde cevap verdi ve; “Kanunla kurulan, her türlü denetime açık, devletimizin yereldeki eli kolu olan belediyelerimizin organizasyon yapısının ‘suç örgütü’ yapısıymış gibi gösterilmesini ben kabul edemiyorum.” dedi.</span></span></p>

<h1><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f4761"><span style="color:black">Ki Çalık savunmasına da; <em>“4 bin sayfalık </em></span><span style="color:#212529"><em>iddianamede tarafımla ilgili tek bir telefon kaydı yok, teknik takip yok, gizli tanık beyanı yok” </em>diyerek başlamıştı. </span></span></span></span></span></h1>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Ölümle burun burana geçen 1 yıl </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık’ın hukuki olarak savunmasından bağımsız olarak hakkında konuşulacak en önemli şey; onun geride kalan 1 yılda yaşadıklarıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2000 yılında lösemi ve 2008'de lenfoma nedeniyle iki ameliyat geçiren Çalık’ın bu hastalıkları bu dönemde nüksetti. Dahası 5 Haziran 2025’de gerekçesi biçimde İstanbul Silivri’de İzmir Buca Cezaevi’ne gönderildi. Nükseden hastalıklarıyla ilgili kritik operasyonları orda gerçekleşti ve zor koşullarda hayat mücadelesi verdi. Ailesinden sevdiklerinden uzakta 12 metrekarelik dar bir hücrede tek başına verdi bu mücadeleyi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşünsenize 9 Mart’ta başlayan dava öncesi İstanbul’ Silivri’ye getirildiği için sevdiği ilçeye yakın olmaktan mutlu olduğunu bile paylaştı. Çalık bu dönemde yaşadıklarını anlatırken; <em>"Bunları ajitasyon amacıyla paylaşmıyorum"</em> demek zorunda kaldı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Deliller hukuken “delil” mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hafta başında Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah’ın savunması da, Mehmet Murat Çalık’ın savunması da bize; iddianamedeki delillerin çok tartışmalı olduğunu gösterdi.<strong> </strong>Yargıtay aldığı kararlarla oluşan içtihat açıktır: Etkin pişmanlık beyanı, somut ve yan delillerle desteklenmediği takdirde tek başına mahkûmiyet için yeterli değildir. Bu dosyada Çalık'a yönelik tek bir banka transferi, ele geçirilen nakit, gizli bir hesap ya da mal varlığında açıklanamayan bir artışın belgesi yok. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar yok ama birbiriyle çelişen, rakamları her ifadede değişen beyanlar var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir kez daha ifade edelim; masumiyet karinesi, demokratik hukuk devletinin temel ilkesidir. Suçluluğu kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararıyla kanıtlanana kadar herkes masumdur. Bu ilke, siyasi kimliğe bakılmaksızın herkes için geçerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve görünen o ki bu iddianame, o ilkeyi tehlikeli biçimde zorlayan bir belge niteliğindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki sadece bu yüzden, tutuksuz yargılama bu zorlamaya bir dur deme adımı olabilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bu-trump-degil-bu-amerika-12933</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bu Trump değil, bu Amerika*</h1>
                        <h2>Teolog Reinhold Niebuhr, “Amerikan Tarihinin İronisi” adlı kısa bir kitap yayınladı. Obama'nın favorilerinden biri olan kitap, erdemlerini yanlış anlayan Amerikalılara hitaben dünya işlerinde Hristiyan alçakgönüllülüğü çağrısıdır. “İnsan ironik bir varlıktır çünkü sadece yaratıcı olmadığını, aynı zamanda yaratılmış olduğunu da unutur,” diye yazar Niebuhr. Daha geniş bir çerçeveye, tarihle dürüst bir yüzleşmeye ve Amerika'nın diğer herhangi bir ulus gibi dünyanın sadece bir yeri olduğunu kabul etmeye ihtiyacımız var. Amerika, kontrol etmediği bir dünyada nasıl var olacağını bilmiyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bu-trump-degil-bu-amerika-1774542222.webp">
                        <figcaption>Bu Trump değil, bu Amerika*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birçok Amerikalı gibi ben de bu karanlık günlerde iki duygusal kutup arasında gidip geldim. Bazen kendime Donald Trump'ın, hiçbir önceki başkanın cesaret edemediği güç kaldıraçlarını ele geçirmiş, eşsiz derecede kötücül bir figür olduğunu söylüyorum. Hikaye sokaklarda devlet şiddetiyle veya yurtdışında yasadışı askeri operasyonlarla bitmiyor. Yine de kendi rahatlatıcı yanı var. Trump bir gün sahneden çekildiğinde doğa yasaları gereği, siyaset değilse bile Amerikan demokratik ve anayasal projesinin bir tür restorasyonu mümkün olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha karanlık günlerde ise daha köklü bir anlatıya yöneliyorum: Trump, Amerika'nın her zaman olduğu şeyin tamamlanması aslında yani kendi mitleriyle (kader ve istisnacılık) kendini tatmin etmiş, istediğini yapmak için lisans almış bir ulus.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump hiç yoktan ortaya çıkmadı ne de olsa. İki zaferi de Amerikalıların ve onların seçtikleri liderlerin tercihleriyle şekillendi. Eğer o olmasaydı, tarih onun gibi birini icat ederdi. Bu açıklama da kendi tesellisini sunuyor. En azından rasyonel bir zihin için anlaşılabilir bir şey.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gidip gelme biraz boyun kırılması gibi hissettirebiliyor. Trump'ın 2020'deki kaybı, mahkemelerin bazı en pervasız hamlelerini engellemesi ve ara seçimlerde Demokratların ezici bir zafer ihtimali “sapma teorisi”ni destekliyor. Ama diğer gelişmeler yani Trump'ın 2024'teki&nbsp; zaferi, Cumhuriyetçi Parti'nin neredeyse tamamen onun iradesine boyun eğmesi ve Yüksek Mahkeme'nin Trump'a başkanlık döneminde işleyebileceği potansiyel suçlar için geniş dokunulmazlık vermesi ise tam tersini işaret ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran'daki savaş bu ikiliği paramparça etti. Elbette bu, Trump'ın eşsiz pervasızlığının ürünü; seleflerinin akıllıca kaçındığı bir çatışmaya pervasızca dalıyor. Ancak aynı zamanda onlarca yıllık Amerikan tarihinin mantıksal son noktası. Ülkenin teknolojik sihirbazlıkla uzaktan savaş bağımlılığı, uzak yerlerdeki olayları güç kullanarak şekillendirebileceğine dair dar görüşlü inanç, başkanlık üzerindeki anayasal sınırlamaların yavaş yavaş aşındırılması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump tarihsel bir sapkınlık mı yoksa tarihinin tamamlanması mı, bir anormallik mi yoksa zirve noktası mı? Cevap kuşkusuz ikisi de. Ama başkanlığı sırasında Trump çok daha eski bir hastalığı ortaya çıkardı: Amerikalıların dünyayı kendi istedikleri gibi şekillendirme yeteneğine sarsılmaz inancı; başkalarının ne istediğine kayıtsız ve kendi planlarının doğru olduğundan son derece emin olma hali. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump'ın ötesinde, biz Amerikalıların yüzleşmesi gereken bu çarpık zihniyettir.1952 Aralık'ında İskoçyalı akademisyen Denis Brogan, “Amerikan Her Şeye Gücü Yetme Yanılgısı” başlıklı dikkat çekici bir deneme yayınladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD dünyanın en baskın gücü olarak ortaya çıkarken yazan Brogan, Amerikan zihninin tuhaf bir özelliğini teşhis etti. Mitleriyle beslenen ve dünya için vizyonuna sarsılmaz bir şekilde inanan ABD, zorluğu, hele yenilgiyi, amaçlarını sorgulamak için bir neden olarak göremiyordu. Başarısızlık asla rakiplerin gücü veya kudreti yüzünden olmazdı. Bunun yerine, blöf veya ihanet yüzünden gelirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Çok sayıda Amerikalıya göre, Amerikan hükümeti tarafından ilan edilen ve Amerikan halkının desteğiyle yürütülen bir Amerikan politikası hemen başarıya ulaşmazsa, bunun nedeni aptallık veya ihanet olmalıdır,” diye yazmıştı Brogan. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkeyi hayranlıkla ama zekice gözlemleyen biri olarak Brogan, temel bir şeyi yakalamıştı. Amerika kendi hayalinde asla başarısız olamazdı; sadece başarısızlığa uğratılabilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel komünizme karşı Soğuk Savaş mücadelesinde ülke bu refleksi bolca gösterdi. Çin'deki komünist isyancıların zaferi, Brogan'a göre yaygın olarak Amerika’nın beceriksizliği veya hainliği olarak görülüyordu. Çin, devasa ve kadim bir uygarlıkken, Amerika'nın kazanması veya kaybetmesi gereken bir şey olarak algılanıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu “başarısızlık” McCartici paranoyasının doğmasına yardımcı oldu. Kore, Vietnam ve daha birçok gizli felaket, senatör gittikten uzun süre sonra bile suçlama ateşi için yakıt oldu. Başarısızlık ancak iç ihanetten gelebilirdi; bu fikir paradoksal olarak her şeye gücü yetme yanılgısını güçlendiriyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sovyetler Birliği 1991'de çöktüğünde Amerika kudretinin tam ağırlığını yaşama şansı buldu. Kötü imparatorluğu yenmiş ve dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü ulusu olarak tek başına kalmıştı; eski başarısızlıkları başarı hikayesine dönmüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O yıl Körfez Savaşı'ndaki hızlı ve kararlı zaferi, süper gücün askeri kudretini sergiledi. ABD dünyanın polisi olacaktı; kendi önderlik ettiği kurallara dayalı düzeni korumak için askerlerini riske atacaktı. Ancak eski başarısızlık-sonrası suçlama döngüsünün yeniden ortaya çıkması uzun sürmedi. Amerika hızla büyüyen Çin'i ekonomisini daha da liberalleştirmeye ikna etti; bunun onu Amerika'ya daha benzer açık ve özgür bir toplum yapacağına güveniyordu. Bu kumar “Çin şoku”nu ürettiğinde, Amerikan imalatını boşaltırken Çin daha zengin, daha güçlü ve daha otokratik hale geldiğinde, Amerikalılar siyasi liderlerinin ihanetinden şikayet edecekti.&nbsp; Hikayede Çin ve liderleri neredeyse hiç yer almıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra 11 Eylül 2001 geldi ve Amerika’nın saldırıya karşı yenilmezlik kurgusunu paramparça etti. Suçlanacak çok şey vardı. Yine de George W. Bush bu ağır yarayı olağanüstü güce dönüştürdü. Afganistan ve Irak'a savaş açtı; absürd bir planla onları liberal demokrasilere çevirmeyi hedefledi. Yönetimi, Irak'ın Amerika'ya saldırıda hiçbir rolü olmadığı halde krizin o kadar acil olduğunu savundu ki, savaş ilan etmede Kongre'nin anayasal rolü bir kenara bırakılabilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">11 Eylül'den sonra başkanlık gücündeki kısıtlamaların kendisi potansiyel ihanet olarak görüldü ve kaldırıldı. Tabii ki işe yaramadı. Savaşlar uzadı; binlerce Amerikan askerini ve yüz binlerce Afgan ile Iraklıyı öldürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Afganistan, Usame bin Ladin'i barındıran aynı hareket yani Taliban tarafından yönetiliyor. Irak son derece kırılgan ve bölünmüş bir ülke. Savaş Orta Doğu'yu ciddi şekilde istikrarsızlaştırdı; IŞİD gibi korkunç yeni terör gruplarının doğmasına ve Suriye'de kanlı bir iç savaşa yol açtı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008'de post-9/11 savaşlarının eleştirmeni Barack Obama'nın seçimleri kazanması, Amerikan yanılgılarının bir muhasebe anı gibi görünüyordu. Ama Obama kısa sürede çatışmalar ve küresel finans kriziyle boğuştu. Dünya işlerinde Amerikan alçakgönüllülüğüne yönelik hamlelerine rağmen, miras aldığı aşırı güçleri uzak yerlerde yüksek teknolojili savaşlar yapmak için kullandı; neredeyse hiç denetim olmadan. Amerika sınırsızca davranmaya devam etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu felaketlerin ardından ulusal sahneye çıkan Trump, eski bir Amerikan hikayesini kullandı. Amerika'nın elitleri Amerikan halkına ihanet etmişti, diyordu. Trump'ın tüm hayatı bu an için prova gibiydi: Sürekli iradesini dayatmak, belalardan sıyrılmak, asla hesap vermemek, boş kaleye yüzyılın golünü atacağını sanmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O, Amerikan her şeye gücü yetme yanılgısının ete kemiğe bürünmüş haliydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump kendi kişisel iradesiyle Amerikan iradesi arasındaki mesafeyi yok etti; 2016'da Cumhuriyetçi adaylığını kabul ederken “Sadece ben düzeltebilirim” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika gibi Trump da başarısız olamaz; sadece başarısızlığa uğratılabilir. Her şey her zaman başkasının suçudur. İmparatorluk başkanlığının araçları eline verildiğinde, Amerika'yı açıkça kendi kişiliğiyle özdeşleştiriyor. Anayasal düzeni bir kenara atıyor. Savaşların ne zaman kazanıldığını içgüdüsüyle bileceğini söylüyor ve tek sınır kendi ahlak anlayışı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pers Körfezi'nde bu yanılgı maddi gerçeklikle yüz yüze geldi. İran rejiminin hızlı çöküşü umudu her zaman fantastikti. Coğrafya intikamını alıyor: Küresel ekonomiyi büyük ölçüde besleyen petrol ve gaz, İran'ın etkili kontrolündeki dar bir boğazdan geçiyor. Geniş ve ürkütücü arazisinde bir kara işgali Vietnam bataklığından çok daha derin olabilir. Komşularına ve kendi halkına karşı acımasız olan İran rejimi, İsrail ve Amerika'nın amansız saldırılarına rağmen sarsılmamış görünüyor. Uzun bir savaşa hazır gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de Trump, Amerika’nın her şeye gücü yeten kudretine karşı koyacak bir güç hayal edemiyor. Ve uzak bir savaşın, bereketli toprakları ve doğal kaynaklarıyla kutsanmış, iki okyanusla sorunlu dünyadan ayrılmış Amerika'ya zarar verebileceğini hayal edemiyor. Ama yükselen benzin fiyatları, artan faiz oranları ve borsa çöküşü ihtimali, küresel ekonomiden muhteşem izolasyon yanılgılarını bitirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu savaş uzarsa Amerikalılar büyük acı çekecek. Zaten çok acı yaşandı: Washington'daki Vietnam Savaşı Anıtı'nın siyah granitine 58.000'den fazla isim kazınmış durumda. Henüz “sonuçsuz savaşlar” için ulusal bir anıt yok, ama buralarda 7.000'den fazla Amerikalı öldü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eski savaşlarda en azından Amerikan idealizminin ince ve kendini kandıran bir perdesi vardı. Trump, Amerika'yı tüm erdem iddialarından tamamen kopuk bir savaşa sürükledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, provokasyon veya ahlaki üstünlük örtüsü olmadan çıplak bir güç egzersizi. Pervasızlığıyla neredeyse aklı donduruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brogan'la aynı dönemde yazan teolog Reinhold Niebuhr, “Amerikan Tarihinin İronisi” adlı kısa bir kitap yayınladı. Obama'nın favorilerinden biri olan kitap, erdemlerini yanlış anlayan Amerikalılara hitaben dünya işlerinde Hristiyan alçakgönüllülüğü çağrısıdır. “İnsan ironik bir varlıktır çünkü sadece yaratıcı olmadığını, aynı zamanda yaratılmış olduğunu da unutur,” diye yazar Niebuhr.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu cümle kendi gidip gelmemin aptallığını fark etmemi sağladı: Her iki görüş de yani Trump'ı sapma veya tarihinin tamamlanması olarak görmek de Amerika'yı kendi hikayesinin kahramanı yapıyor, dünyayı ise sahne olarak gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Daha geniş bir çerçeveye, tarihle dürüst bir yüzleşmeye ve Amerika'nın diğer herhangi bir ulus gibi dünyanın sadece bir yeri olduğunu kabul etmeye ihtiyacımız var. Amerika, kontrol etmediği bir dünyada nasıl var olacağını bilmiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuruluşundan beri kendine çok büyük, çok uzak ve çok zengin donanımlı olduğunu, eylemlerinin ciddi sonuçlarından asla etkilenmeyeceğini telkin etti. Ama İran'daki felaketten kaçış olmayacak. Ardından, birbirine bağlı bu dünyada yerimizi bulmak ve kendimizi net görmek için bir şans var. Başarısızlık ve ihanet döngüsünden çıkmanın yolu, yanılgılarımızı bir kez ve sonsuza dek çıkarıp atmaktan geçiyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">* Lydia Polgreen (New York Times)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı: <a href="https://www.nytimes.com/2026/03/26/opinion/trump-america-iran-war.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/26/opinion/trump-america-iran-war.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/korkunun-kanatlari-12932</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:30:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Korkunun kanatları</h1>
                        <h2>Biz gerçekten böyle bir toplum olmak zorunda mıyız? Yoksa bize öğretilen bu korkuyu sorgulamanın zamanı çoktan geldi mi? Çünkü bir ülkenin hikâyesi bazen sadece büyük meydanlarda değil, küçük reflekslerde yazılır. Ve bugün o refleks: susmak, geri çekilmek ve görünmez olmaya çalışmak.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/korkunun-kanatlari-1774534508.webp">
                        <figcaption>Korkunun kanatları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçenlerde bir arkadaşımın anlattığı basit bir gözlem, aslında çok daha büyük bir gerçeğin kapısını araladı. Almanya’da yaşamaya başlayalı neredeyse bir yıl oldu. Türkiye’deki gündemden konuşurken birden gülerek ama o gülüşün arkasında belirgin bir şaşkınlıkla şöyle dedi: “Buradaki güvercinler insanlardan kaçmıyor. Yanlarına gidiyorsun, yerlerinden bile kımıldamıyorlar. Ama Türkiye’de bir adım atsan panikleyip uçuyorlar.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu bir şehir ya da ülke farkı değil. Bu bir ruh hali farkı. Çünkü güvercinler, içinde yaşadıkları toplumun sessiz tanıklarıdır. Eğer bir kuş en küçük harekette bile panikle kaçıyorsa, orada sadece refleks yoktur; orada öğrenilmiş bir korku vardır. Sürekli tetikte olmayı öğrenmiş bir canlı artık tehlikeyi beklemez, tehlikeyi varsayar. Türkiye’deki güvercinler gibi. Ve aslında Türkiye’deki insanlar gibi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün bu ülkede insanlar konuşmadan önce duruyor, yazmadan önce siliyor, paylaşmadan önce düşünüp vazgeçiyor. Çünkü kimse artık şundan emin değil: Söylediğin bir sözün, yazdığın bir cümlenin, yaptığın bir eleştirinin yarın nasıl karşına çıkacağını bilmiyorsun. Sorun tam olarak burada başlıyor. Belirsizlik, korkunun en güçlü yakıtıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fikrini söylemenin risk haline geldiği bir yerde artık özgürlükten söz edilemez. Alican Uludağ’ın haberleri, İsmail Arı’nın ortaya çıkardıkları, Fatih Altaylı’nın yorumları… Bunlar artık sadece gazetecilik faaliyetleri değil, aynı zamanda görünmez sınırların sürekli yeniden çizildiği bir alanın göstergesi. Ne kadar konuşabilirsin, nerede durman gerekir sorusu herkesin zihninde. Ve o sınır, her geçen gün biraz daha daralıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gazeteciler yazdıkları için hedef oluyor, öğrenciler tutuklanıyor ya da okullarından uzaklaştırılıyor, yurttaşlar eleştirdikleri için kendilerini savunmak zorunda kalıyor. Bu normal bir tablo değildir. Bu, sistemin alarm verdiği noktadır. Çünkü ifade özgürlüğü bir lütuf değil, bir sistemin temelidir. O temel çatladığında geriye sadece görüntü kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siyasette de manzara farklı değil. Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davalar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik dosyalar ve CHP’li belediyeler etrafında yoğunlaşan soruşturmalar yapılan anketlerde de görüldüğü gibi hukuki süreçler olarak görülmüyor. Çünkü toplumun geniş bir kesimi şu gerçeği açıkça hissediyor: Hukuk herkese eşit uygulanmıyor. Aynı fiil, farklı kişilerde farklı sonuçlar doğuruyor. Aynı söz, birine serbestken diğerine suç olabiliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasa var ama uygulanmadığında sadece bir metne dönüşüyor. Hukuk var ama kimden yana olduğuna göre şekillendiğinde güven üretmiyor. İşte asıl kırılma burada başlıyor. Çünkü hukuk sadece karar vermek değildir; hukuk aynı zamanda güven üretmektir. Eğer insanlar adaletin tarafsızlığına olan inancını kaybederse geriye sadece güç kalır. Ve güç, denetlenmediğinde eleştiriyi değil itaati büyütür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İktidar, doğası gereği genişlemek ister ve bu yüzden sınırlandırılmaya ihtiyaç duyar. O sınırın adı hukuktur. Ancak o sınır ortadan kalktığında ya da kişiye göre esnetildiğinde herkes kendini güvencesiz hisseder. Ve güvencesizlik insanı susturur. Artık kimseyi susturmaya bile gerek kalmaz; insanlar zaten susmayı öğrenir. İçselleştirilmiş bir sessizlik başlar. Görünmezdir ama son derece güçlüdür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’deki güvercinler neden mi kaçıyor? Çünkü öğrendiler. Çünkü deneyimlediler. Çünkü kalmanın riskli olduğunu gördüler. Toplumlar da böyle şekillenir. Eğer insanlar düşüncelerini ifade ettiklerinde neyle karşılaşacaklarını kestiremiyorsa, geri çekilmeyi seçer. Zamanla bu bir tercih olmaktan çıkar, refleks haline gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İşte en tehlikeli nokta da budur. Çünkü korku normalleştiğinde özgürlük talebi de zayıflar. İnsanlar daha azını kabul etmeye başlar. “Haklıyım” demek yerine “başım ağrımasın” demeyi seçer. Bu da demokrasiyi içeriden çürütür. Seçimler yapılır, kurumlar var gibi görünür ama ruh kaybolur. Geriye sadece şekil kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa Almanya’daki güvercinler neden kaçmıyor? Çünkü korkuyla büyütülmemişler. Çünkü sistem öngörülebilir. Çünkü hukuk kişiye göre değişmiyor. Çünkü devlet sınırlarını biliyor. Güvenin olduğu yerde refleksler yumuşar, korkunun olduğu yerde ise herkes biraz güvercine dönüşür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir adım sesiyle irkilen, bir bakışla tedirgin olan, henüz tehdit gelmeden kaçmaya hazır yaşayan insanlar…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Asıl mesele şu: Biz gerçekten böyle bir toplum olmak zorunda mıyız? Yoksa bize öğretilen bu korkuyu sorgulamanın zamanı çoktan geldi mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü bir ülkenin hikâyesi bazen sadece büyük meydanlarda değil, küçük reflekslerde yazılır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve bugün o refleks: susmak, geri çekilmek ve görünmez olmaya çalışmak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“En tehlikeli şey, insanların özgürlüğü kaybettiklerini fark etmemeleridir.”<br />
George Orwell</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/turkiye-tiyatrosunda-yok-sayilan-meslek-yerli-oyun-yazarligi-12931</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Türkiye Tiyatrosu’nda yok sayılan meslek: Yerli oyun yazarlığı</h1>
                        <h2>Okuduğum pek çok metinde karakter isimlerinin yabancılaştığını görüyorum. Bunun sebebi, yerli hikâyelerin sahnelenmeyeceğine dair oluşmuş derin bir önyargı. Değersizlik hissi, yazarları kendi coğrafyasından vazgeçmeye zorluyor. Sonuç olarak oyun yazarlığı bir kariyer hedefi olmaktan çıkıyor. Maddi kaygılar, umutsuzluk ve öfke birikiyor. Bilimkurgu, gelecek tahayyülleri, yeni dramaturjik arayışlar neredeyse hiç üretilmiyor. Çünkü herkes “sahnelensin” kaygısıyla yazıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/turkiye-tiyatrosunda-yok-sayilan-meslek-yerli-oyun-yazarligi-1774534172.webp">
                        <figcaption>Türkiye Tiyatrosu’nda yok sayılan meslek: Yerli oyun yazarlığı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de tiyatro konuşurken çoğu zaman sahneyi, oyuncuyu, yönetmeni ve alkışı konuşuyoruz. Oysa bütün bu unsurların merkezinde, çoğu zaman görünmez kalan bir kalp atıyor: <strong>Oyun yazarlığı</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu röportaj, tam da o kalbin neden giderek daha zor attığını sorguluyor. Yazar <strong>Devrim Pınar Gürbüzoğlu</strong> ile; uzun yıllara yayılan kişisel deneyimlerinden, yaptığı somut araştırmalardan ve kaleme aldığı <em>Tiyatro Camiasına Açık Mektup</em> metninden yola çıkarak Türkiye Tiyatrosu’nun en temel ama en çok görmezden gelinen sorununu ele aldık: <strong>yerli oyun yazarlığının sistematik biçimde dışlanması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ödenekli ve ödeneksiz tiyatroların repertuar tercihleri, yabancı metinlerin baskınlığı, akademide başlayan alışkanlıklar, genç yazarların önündeki görünmez duvarlar ve tüm bunların yarattığı değersizlik duygusu bu söyleşinin ana eksenini oluşturuyor. Gürbüzoğlu’nun sözleri yer yer sert, yer yer sarsıcı; ancak her satırı tiyatronun geleceğine dair samimi bir kaygının ürünü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu röportaj yalnızca oyun yazarlarını değil; tiyatroya emek veren herkesi ilgilendiren temel bir soruyu gündeme getiriyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ülkenin tiyatrosu, yazarını yok saydığında geriye ne kalır?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Türk Tiyatrosu, kalbi ve ruhu olmayan bir beden yaratmaya çalışıyor”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dramatik anlatılarda yazarın ve yazılı metnin en güçlü olduğu alan aslında tiyatrodur. Sinema nasıl büyük ölçüde yönetmenlerin ön planda olduğu bir sanat dalıysa, tiyatroda da benzer bir ağırlık oyun yazarlığı için geçerlidir. Haldun Taner, Anton Çehov, William Shakespeare, Arthur Miller gibi yazarların varlığı ve metinleri, tiyatronun tüm unsurları için her zaman çekici bir merkez olmuştur. Eğer tiyatro bir insan olsaydı, onun hem ruhunu hem de kalbini tanımladığımız yer oyun yazarlığı olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Oyun yazarlığını ben ya da birileri önemli bir yere koymuyor; bu sanatın doğası zaten böyle. Metnin olmadığı, doğaçlama ya da kanavalarla ilerleyen tiyatro biçimlerinde bile değişmeyen şey, bir hikâye omurgasının varlığıdır. Özetle hikâye anlatıcıları, tiyatronun merkezinde, kalbinde her zaman yer aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Tiyatro Camiasına Açık Mektup</em> başlıklı yazımın arkasındaki en büyük itici güç de buydu. Bu sanatın vazgeçilmez bir parçası olmamız gerekirken nasıl bu kadar görünmez kılındığımızı gerçekten anlayamıyorum. Mantıklı bir açıklama bulmakta zorlanıyorum. Türkiye’de tiyatro, adeta kalbi ve ruhu olmayan bir beden yaratmaya çalışıyor. Gelinen noktada ortaya çıkan şey ise bir insandan çok bir <strong>Frankenstein</strong>’ı andırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Türk Tiyatrosu’nda oyun yazarlığının karşılığı nedir</em> diye sorulduğunda cevabım net: <strong>Somut bir karşılığı yok.</strong> Yerli oyun yazarlarının yetişmediği, desteklenmediği çok açık. Elbette istisnalar var ama birkaç istisna genel tabloyu değiştirmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En acısı ise oyun yazarlığının bir meslek olarak kabul görmemesi. Bir meslekten söz edebilmemiz için düzenli istihdam, görünürlük ve sürdürülebilirlik gerekir. Bugün yalnızca “oyun yazarıyım” diyerek hayatını idame ettirebilen, kirasını ödeyebilen kaç kişi var? Tartışmaya bence tam da bu temel noktadan başlamalıyız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer bu yazıyı okuyan tiyatro büyükleri, dostlarım elini vicdanına koyarsa tablonun ne kadar vahim olduğunu fark edecektir. Evet, biz oyun yazarları Türk Tiyatrosu’nun <strong>yok sayılan çocuklarıyız</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Ekran%20Resmi%202026-03-26%2017_12_14.png" style="height:484px; width:500px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Repertuarlarda yabancı metinlerin ezici bir üstünlüğü var”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ödenekli tiyatrolardaki tablo, kelimenin tam anlamıyla ürkütücü. Ödeneksiz tiyatrolar konusunda iki farklı yapıdan söz edebilirim. İlki, daha butik ve yerel tiyatrolar. Bu tiyatroların yerli oyun yazarlığına bakışını değerlendirecek yeterli veri yok elimde. Ancak açık mektubun yayımlanmasının ardından fark ettiğim önemli bir nokta şuydu: Bu tiyatrolar yeni ve yerli metinlere ulaşmakta zorlanıyor. Ortada ciddi bir iletişimsizlik var. Elbette maddi sıkıntılar ve telif meselesi de bu tabloyu etkiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci grup ise özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde faaliyet gösteren, daha görünür ve popüler ödeneksiz tiyatrolar. Ne yazık ki bu tiyatroların büyük çoğunluğu repertuarlarında ağırlıklı olarak yabancı oyunlara yer veriyor. Yerli metinlere yer veriliyorsa bile bu oran son derece düşük. Oysa bu tiyatrolar, yerli bir oyun yazarının tanınması ve gelişmesi için müthiş bir köprü olabilir. Ancak bu köprü, yerli yazarlara neredeyse hiç açılmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ödenekli tiyatrolara geldiğimizde ise boğazım düğümleniyor. Sanki kendi ailemiz tarafından dışlanan sessiz çocuklar gibiyiz. 2008 yılından bu yana edindiğim izlenim, maalesef bu kurumların oyun yazarlarının arkasında durmadığı yönünde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Açık mektubu yazmadan önce bir gece boyunca detaylı bir araştırma yaptım. Muhasebe kökenli biri olarak şunu söylerim: <em>Rakamlar yalan söylemez.</em> 2023–2024 sezonunda Devlet Tiyatroları ve şehir tiyatrolarının yetişkin oyunlarına baktığımda ortaya çıkan tablo şuydu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Ankara Devlet Tiyatrosu: 37 oyunun 25’i yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* İstanbul Devlet Tiyatrosu: 40 oyunun 26’sı yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Erzurum Devlet Tiyatrosu: 9 oyunun 6’sı yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* İzmir Devlet Tiyatrosu: 16 oyunun 13’ü yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Tekirdağ Şehir Tiyatroları: 4 oyunun 3’ü yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Eskişehir Şehir Tiyatroları: 6 oyunun 5’i yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* İstanbul Şehir Tiyatroları: 41 oyunun 25’i yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Türkiye’nin ilk ödenekli tiyatrosu olarak belki de yerli yazarlar konusunda en duyarlı olmasını beklediğim Darülbedayi yani İstanbul Şehir Tiyatroları’nın sonuçları ise şöyle: İstanbul Şehir Tiyatroları : 41 oyunun 25 tanesi yabancı </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tabloya baktığımda kendime şu soruyu sordum: <strong>“Neden oyun yazarı olmak için bu kadar çabaladım?”</strong> Bu, bu mesleğe yıllarını vermiş bir yazarın sorabileceği en trajik sorulardan biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bizden Shakespeare yaratmamız bekleniyor”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu vahim tablonun temelinde yatan ana sebepler ne olabilir, gerçekten bilmiyorum. Belki de bu konuda tüm kurumların, akademilerin, tiyatro insanlarının bir araya gelip konuşması, tartışması ve bu denklemin içine mutlaka ve mutlaka oyun yazarlarının dahil edilmesi gerekiyor. Çünkü böyle giderse önümüzdeki birkaç on yıl içinde yerli oyun yazarlığının neredeyse yok olacağını düşünüyorum. Oyun yazarı yetiştiremeyen ulusal bir tiyatronun geleceğini ise az çok hepimiz tahmin edebiliriz. Elbette kendi kişisel deneyimim, diğer yazar arkadaşlarla yaptığım yüzlerce konuşma, kaleme aldığım açık mektuptan sonra bana anlatılan kişisel hikayeler ve bazı tiyatro büyüklerim ile yaptığım görüşmeler sonucunda, neden yerli oyun yazarlarının seçilmediğine dair, bazı başlıklar fark ettim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yönetmenler Sorunu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yabancı oyunların, yerli oyun yazarlığını ezip geçtiği bu iklimdeki ilk ve en önemli kilit nokta öyle görünüyor ki yönetmenler. Ödenekli tiyatrolara proje olarak sunulan oyunlarda, yönetmenlerimizin ağırlıklı olarak yabancı oyunları seçtiğini fark ettim. Hatta bu yabancı oyunların da ağırlıklı yüzdesini klasik yabancı metinler oluşturuyor. Öte yandan yerli oyun yazarları ile yönetmenler arasında büyük bir kopukluk var. Kişisel bir tanışma yok ise yönetmen ve yazarın temas kurması neredeyse imkansız. Oyun yazarları cephesinden bakınca da yönetmenlerden çekindiğimizi ya da ulaşılmaz gördüğümüzü söyleyebilirim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Repertuar Sorunu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genç veya oyunları sahnelenmemiş/az sahnelenmiş bir oyun yazarı, repertuara oyun yollamayı pek istemiyor. Çünkü oyunu repertuara yani havuza alınsa bile sahneleneceğine dair umudu yok. Ama repertuar için en büyük sorun Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatroları dışında repertuar başvurusu yapabileceğimiz, bildiğimiz ödenekli bir tiyatro yok. Oyun yazarları olarak bizler de bu tabloda ne yapacağımızı bilmiyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Akademi Sorunu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Açık söyleyeyim bu başlığı kişisel olarak hiç düşünmemiştim. Ta ki açık mektup sonrasında aldığım mesajlara kadar… Sonra geriye dönük bir hafıza tazeleme yaptığımda evet, dedim. Güzel sanatlar fakülteleri ve konservatuarlarda sahnelenen “büyük oyun” dediğimiz oyunların neredeyse tamamı yabancı metinlerden seçiliyor. Bir bakıma yabancı metin alışkanlığı akademide, eğitim aşamasında başlıyor. Galiba yüzleşirken hepimizi zorlayacak en ciddi sorun da bu… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi bu başlıkların gölgesinde durup “yabancı oyunlar, yerli oyunlardan çok daha iyi” tadında eleştirel cümleleri duyduğunuzda sinirleniyorsunuz. Şöyle bir örnekle kendimi daha iyi açıklayabilirim diye düşünüyorum. Mesela bir oyuncunun, okuldan mezun olur olmaz ustalık derecesinde iyi bir performans sergilemesini bekleyebilir miyiz? Tabi ki bekleyemeyiz. Oyuncu arkadaşlarımız oynadıkça, sahnede var oldukça kendini geliştirebilir. Yahut bir yönetmenin sahneye koyduğu ilk oyunla yirminci oyun aynı mıdır? Tabi ki değildir! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte yerli oyun yazarlarına dair yapılan ve yer yer çok acımasız bulduğum eleştirileri dile getirenlerin az önceki örneği düşünmelerini rica ediyorum. Bir oyun yazarının sahneyle, yönetmenle, oyuncuyla, tasarımcıyla ama en önemlisi seyirciyle temas etmeden, istihdam edilmeden, desteklenmeden kendisinden bir Shakespeare yaratmasını bekleyen Türk Tiyatrosu ile karşı karşıyayız. Dahası sanatın bir usta-çırak ilişkisi olduğunu, akademinin ağırlıklı olarak teknik/kuramsal bir yeterlilik sağladığını, asıl sanatsal olgunluğun ancak ve ancak sürekli deneyerek, yanılarak elde edildiğini unutmuş bir Türk Tiyatrosu ile karşı karşıyayız. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitelik ve nicelik açısından yerli oyunların sayısının az olduğunu kabul ediyorum. Ama bunun sorumlusu bizler yani oyun yazarları değiliz. Bu tablonun sorumlusu bizzat Türk Tiyatrosu’nun kendisidir. Haliyle de sürekli yerli yazarlarını destekleyen İngiliz, Alman, Amerikan gibi tiyatroların metinleri ile bizi kıyaslamak ne kadar doğru olur, bilmiyorum. Bu kıyaslama çok ama çok acımasız değil mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablonun tek bir sebebi yok. Ancak yönetmen tercihleri, repertuar sistemleri ve akademide başlayan alışkanlıklar önemli etkenler. Yerli yazarlarla yönetmenler arasında ciddi bir kopukluk var. Kişisel bir temas yoksa bir araya gelmek neredeyse imkânsız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genç bir oyun yazarının repertuara metin göndermemesi ise anlaşılır bir durum. Çünkü repertuara alınsa bile sahnelenme ihtimali çok düşük. Akademide ise büyük oyunların neredeyse tamamı yabancı metinlerden seçiliyor. Bu alışkanlık eğitim aşamasında başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir oyuncudan mezun olur olmaz ustalık bekleyemeyiz. Bir yönetmenin ilk oyunu ile yirminci oyunu aynı değildir. O halde bir oyun yazarından, sahneyle temas etmeden, istihdam edilmeden, desteklenmeden bir Shakespeare yaratmasını nasıl bekleyebiliriz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerli metinlerin nicelik ve nitelik olarak az olduğu doğrudur; ancak bunun sorumlusu oyun yazarları değil, bu alanı beslemeyen sistemdir.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Ekran%20Resmi%202026-03-26%2017_11_15.png" style="height:478px; width:400px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Yok sayılmak, yazarı kendi coğrafyasından koparıyor”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okuduğum pek çok metinde karakter isimlerinin yabancılaştığını görüyorum. Bunun sebebi, yerli hikâyelerin sahnelenmeyeceğine dair oluşmuş derin bir önyargı. Değersizlik hissi, yazarları kendi coğrafyasından vazgeçmeye zorluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak oyun yazarlığı bir kariyer hedefi olmaktan çıkıyor. Maddi kaygılar, umutsuzluk ve öfke birikiyor. Bilimkurgu, gelecek tahayyülleri, yeni dramaturjik arayışlar neredeyse hiç üretilmiyor. Çünkü herkes “sahnelensin” kaygısıyla yazıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“En iyi yazar, yaşayan yazardır”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çözümler aslında çok basit. Ödenekli tiyatrolar repertuarlarının büyük bir bölümünü yerli metinlere ayırmalı ve her sezon yeni yazarlara alan açmalı. Yerli yazar–yönetmen temasını güçlendirecek etkinlikler, söyleşiler düzenlenmeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oyun yazma yarışmaları ve programları desteklenmeli; metnin sahneyle buluşacağı kanallar çoğaltılmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En iyi yazar, yaşayan yazardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet Tiyatroları başta olmak üzere tüm tiyatro kurumlarını, oyun yazarlığındaki bu vahim durumu çözmeye davet ediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Lütfen artık sesimizi duyun…</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/savas-sofrada-mi-12929</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Savaş sofrada mı?</h1>
                        <h2>Artık mesele sadece savaş değil. tarih bize şunu çok net gösteriyor:  Savaşlar cephede başlar… ama etkileri her zaman sofrada hissedilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/savas-sofrada-mi-1774532895.webp">
                        <figcaption>Savaş sofrada mı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Küresel ekonomi üzerine konuşurken çoğu zaman büyük başlıklara odaklanırız: petrol fiyatları, faiz oranları, jeopolitik gerilimler… Ancak çoğu kişinin gözden kaçırdığı daha derin bir gerçek var: Bu başlıkların tamamı, eninde sonunda mutfakta karşılığını bulur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün İran merkezli olası bir çatışma tartışılıyor. Bu tartışma genellikle enerji piyasaları üzerinden yürütülüyor. Oysa meselenin çok daha kritik bir boyutu var: Gıda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü modern dünyada gıda üretimi, sanıldığının aksine sadece toprağa ve suya bağlı değildir. Tarım artık büyük ölçüde enerjiye bağımlı bir sistemdir. Özellikle azotlu gübre üretimi, doğalgaz olmadan düşünülemez. Bu nedenle enerji piyasalarında yaşanan her dalgalanma, doğrudan tarımsal üretim maliyetlerine yansır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran gibi büyük doğalgaz rezervlerine sahip bir ülkenin içinde yer aldığı bir kriz, bu zincirin ilk halkasını sarsar. Enerji fiyatları yükselir, bu artış gübre maliyetlerine yansır, ardından da tarımsal üretim üzerinde baskı oluşur. Sonuç ise gecikmeli ama kaçınılmazdır: daha pahalı gıda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu sürecin bir diğer kritik boyutu ise lojistiktir. Küresel ticaretin en önemli geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı, sadece enerji için değil, aynı zamanda geniş bir tedarik zinciri için hayati öneme sahiptir. Bu hattın risk altına girmesi, yalnızca petrol fiyatlarını değil, taşımacılık maliyetlerini de artırır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Savaş ihtimali arttığında gemi sigortaları yükselir, navlun maliyetleri artar ve alternatif rotalar devreye girer. Bu da daha uzun teslimat süreleri ve daha pahalı taşımacılık anlamına gelir. Özellikle bozulabilir gıdalar açısından bu durum, sadece fiyat artışı değil, aynı zamanda arz kaybı riskini de beraberinde getirir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Küresel sistemin en kırılgan noktası ise bu şoklara en açık olan ülkelerdir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesi, gıda arzı açısından büyük ölçüde dışa bağımlıdır. Benzer şekilde Güney Asya ve Sahra Altı Afrika ülkeleri de uygun fiyatlı enerji ve gübreye erişim konusunda hassas bir yapıdadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nedenle enerji ve lojistik maliyetlerinde yaşanacak bir artış, en sert etkisini bu coğrafyalarda gösterir. Gıda fiyatları yükselir, erişim zorlaşır ve mevcut kırılganlıklar daha da derinleşir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yakın geçmişte yaşanan&nbsp;Rusya-Ukrayna Savaşı, gıda arzının ne kadar kritik bir unsur olduğunu açıkça ortaya koydu. Tahıl koridoru tartışmaları, artık gıdanın sadece ekonomik bir mesele olmadığını; aynı zamanda stratejik bir güç unsuru haline geldiğini gösterdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün benzer bir tablo, çok daha geniş bir etki alanıyla yeniden gündeme gelebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta var: Bu tür krizler küresel sistemi tamamen çökertmez. Fakat mevcut kırılganlıkları derinleştirir, maliyetleri artırır ve özellikle en zayıf halkaları daha da savunmasız hale getirir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuç olarak, İran merkezli bir jeopolitik gerilim yalnızca enerji piyasalarını değil, küresel gıda sistemini de doğrudan etkileyebilecek bir potansiyele sahiptir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü artık mesele sadece savaş değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mesele, tarladan sofraya uzanan zincirin ne kadar kırılgan olduğu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve tarih bize şunu çok net gösteriyor:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Savaşlar cephede başlar…<br />
ama etkileri her zaman sofrada hissedilir.</span></strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/fransiz-secmenin-mesajlari-12928</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Fransız seçmenin mesajları</h1>
                        <h2>Seçmenin belediye seçimlerindeki mesajı onun akıbetinin de -eğer çıkabilirse- ikinci turda Le Pen’lerinkinden farklı olmayacağı yönünde. Ayrı bir tartışma konusu ama parantez içinde belirtmek gerekirse, istenmeyen adayın karşısındaki adayı -kim olursa olsun- destekleme eğilimi Türkiye’de bir sonraki seçimlerin ikinci turunda da geçerli olabilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/fransiz-secmenin-mesajlari-1774516699.webp">
                        <figcaption>Fransız seçmenin mesajları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar günü Fransa’da belediye seçimlerinin ikinci turu yapıldı. İkinci tura seçim bölgelerinde oyların yüzde 50 +1 ine ulaşamayan ama en az yüzde 10’unu alan adaylar katılabiliyor. Belediye başkan ve üyelerinin görev süreleri 6 yıl. Fransa’nın en kalabalık üç şehri olan Paris, Marsilya ve Lyon’da, ayrıntılara girmeden belirtmek gerekirse, bölge/mahalle (arrondissement) belediye başkan ve meclislerinin seçim usulüne ilişkin bu şehirlerin baş harfleriyle “PML yasaları” olarak anılan 1982 ve 2025 tarihli iki yasal düzenleme olduğunu belirtmek gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AB ülkelerinde, yasama dönemleri arasında yapılan, gerek Avrupa Parlamentosu (AP) gerek belediye seçimleri, seçmenin sadece ilgili kurumlar için tercihlerini değil, ayrıca ülkenin genel gidişatına ilişkin eğilimini de ortaya koyuyor. Başka bir deyişle, bu seçimler milli iradenin güncellenmesi anlamını taşıyor. “Macron emeklilik reformunun kıskacında” başlıklı yazımda da belirtmiş olduğum gibi, Fransa Cumhurbaşkanı’nın 2023 yılında gerçekleştirdiği emeklilik reformuna karşı çıkan seçmen, 9 Mayıs 2024’te yapılan AP seçimlerinde, partisi Renaissance’ı yüzde 14,6 oyla adeta sandığa gömmüştü. Bunun üzerine erken genel seçime giden Macron, partisi ve ortaklarıyla birlikte Milli Meclis’te tam 78 sandalye kaybetmişti. Nitekim “Cumhuriyet için Birlikte” (Ensemble pour la République) İttifakı’nın 245 olan sandalyesi 163’e inmişti. Ayrı bir tartışma konusu ama yeri gelmişken belirtmek gerekirse, Türkiye’deki 31 Mart 2024 belediye seçimleri de benzer şekilde Cumhur İttifakı için önemli bir uyarı ve genel seçimlere yönelik seçmen eğilimini ortaya koyan somut bir gösterge niteliği taşıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fransa’da ikinci turu 7 Temmuz’da (2024) yapılan erken genel seçimler, Milli Meclis’te aşırı uçların, Le Pen’in Ulusal Bilik’i (RN-Rassemblement National) ile Mélenchon’un&nbsp;&nbsp;&nbsp; Boyun Eğmeyen Fransa’sının (LFI- La France Insoumise) güçlendiği bir tabloyu ortaya çıkarmıştı. 22 Mart’ta yapılan belediye seçimlerinde ise, bu partilerin gücünün seçmen tarafından bilinçli şekilde sınırlandığı bir görüntü var. Ayrıca Macron’un iki döneminin dolacak olması nedeniyle olsa gerek, Meclis çoğunluğuna sahip olmak için ılımlı sağ ve soldan aldığı şahsiyetlerle 2016’da kurduğu ama zaman içinde bölünen ve isim değiştirip duran partisinin (LREM-La République en Marche/EPMP-Ensemble pour la Majorité Présidentielle ve Renaissance) varlık gösteremediği görülüyor. Buna karşılık özellikle üç büyük kentte, Sosyalist Parti (PS), Yeşiller (EELV) ve müttefiklerinin başarısı göze çarpıyor. Nitekim iki dönem Paris Belediye Başkanı olan Anne Hidalgo’nun yardımcısı Emmanuel Grégoire, LFİ ile ittifak yapmadan yüzde 50,5 oyla, rakibi Sarkozy’nin Adalet Bakanı Rachida Dati’ye 9 puan fark atmış bulunuyor. Marsilya’da Benoit Payan, aynı şekilde LFİ ile ittifakı reddederek RN adayına 14 puan fark atmış ve yeniden seçilmiş durumda. Lyon’da Yeşil Belediye Başkanı Grégory Doucet, sol müttefikleriyle ılımlı sağın adayı OL ’in (Olympique Lyonnais) eski Başkanı Jean Michel Aulas’ı az farkla geride bırakmış bulunuyor. Aulas’ın seçimlerde usulsüzlük yapıldığına ilişkin itirazının sonucuna bağlı olarak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, üç büyük kentteki bu sonuçlar belediye seçimlerinin galibinin PS ve Yeşiller olduğunu göstermiyor. Le Monde’dan Pierre Breteau’nun araştırmasına göre, ılımlı sağ partiler altı yıl önce kazandığı 304 şehir belediyesinin çoğunu elinde tuttuğu gibi Avignon, Brest, Clermond-Ferrand, Cherbourg gibi kentler dahil 26 belediyeyi de soldan almış bulunuyor. Ilımlı sol partiler ve müttefiklerinin sağdan aldıkları en büyüğü St. Etienne olan kent belediyelerinin sayısı ise sadece 13. Aşırı uçtaki partilere gelince, büyük kentlerden çok orta ölçekli ve küçük yerleşim birimlerinde başarılı oldukları görülüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Le Pen’in partisi RN’in kazandığı en büyük belediye Nice. Bu belediyeyi soldan değil kendileriyle ittifak yaparak seçilen Eric Ciotti nedeniyle ılımlı sağdan almış bulunuyor. Ilımlı sağdan aldığı ayrıca 13, Béziers gibi elinde tuttuğu 9, sol partilerden aldığı 4 kent belediyesi var. 23 Mart’ta Victor Orban’a seçimlerde destek amacıyla Budapeşte’ye giderken kendisine yöneltilen konuyla ilgili soruyu yanıtlayan Marine Le Pen beklediklerinden fazla belediye kazandıklarını ve bu sonuçlardan memnun olduğunu vurguladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">LFİ’ye gelince, PS dahil sol partilerle yerel düzeyde yaptığı ittifakların çoğunun seçimi kaybettiği gözleniyor. LFİ’nin kendi gücüyle kazandığı iki önemli kent var. Biri kuzeydeki Roubaix kenti, diğeri ise Paris’in kuzeyindeki Seine Saint Denis kasabası. Göçmen ağırlıklı nüfusa sahip kasaba LFİ’nin daha ilk turda kazandığı nüfusu 100 binin üstündeki ilk kasaba. Belediye Başkanı olan kişi Mali kökenli basketbolcu Bally Bagayoko yüzde 50,77 ile PS adayına fark atmış bulunuyor. Partinin kurucusu Jean Luc Mélenchon gelecek yıl yapılacak seçimlerde de Cumhurbaşkanı adayı. Ancak belediye seçimlerinde alınan sonuçlar ve özellikle sosyalist şahsiyetlerin açıklamaları bu kez ılımlı solla bir birlikteliğin bulunmadığını gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik mesajlar </span></strong></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belediye seçimleri sonuçlarından çıkan en önemli mesaj, aşırı uçların dışlandığı yönünde. Le Pen’in partisi RN’in üç büyük kentte başarısız olması, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda istenmeyen adayın karşısındaki adaya destek alışkanlığının devam edeceğini gösteriyor. 2002’de Baba Le Pen ikinci tura çıkınca karşısında yer alan Chirac’ın oy patlaması yapmasıyla, başka bir deyişle ilk turda yüzde 19,9 olan oyunu ikinci turda 82.2’ye çıkarmasıyla başlayan bu süreç Marine Le Pen’le sürmüştü. 2017’de Macron karşısında yüzde 34, 2022’de yüzde 41,5 alabilmişti. Bayan Le Pen’in bu kez 5 yıllık siyasi yasağı var ve seçimlere katılma şansı Yargıtay’ın (Cour de Cassation) elinde. Aday olamaması durumunda Parti’nin başındaki 1995 doğumlu genç politikacı Jordan Bardella’nın adaylığı söz konusu olacak. Ancak seçmenin belediye seçimlerindeki mesajı onun akıbetinin de -eğer çıkabilirse- ikinci turda Le Pen’lerinkinden farklı olmayacağı yönünde. Ayrı bir tartışma konusu ama parantez içinde belirtmek gerekirse, istenmeyen adayın karşısındaki adayı -kim olursa olsun- destekleme eğilimi Türkiye’de bir sonraki seçimlerin ikinci turunda da geçerli olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fransız seçmenin ikinci mesajı, yukarıda değinildiği üzere, ılımlı sol veya sağdaki siyasi partilerin adaylarının aşırı uçlarla ittifak yapmaması yönünde. &nbsp;Bu konuda PS cenahı oldukça bilinçli görünüyor ama dışındaki Sol’u da içeren bir önseçim konusunda kafalar oldukça karışık. France 2’nin ana haber bütenine konuk olan eski Cumhurbaşkanı François Hollande, kendisinin aday olup olmayacağı sorusunu yanıtsız bırakırken, “reformcu solun bir adayı olacağını” ve LFİ ile bir ittifaka karşı çıkacağını belirtti. Ama PS’in Cumhurbaşkanı adayını belirlemek üzere 11 Eylül’de, bazı sol partilerle ön seçim düzenleyecek olmasını da zaman kaybı olarak niteledi. Hollande’a göre sosyalist veya sosyal demokrat, seçimi kazanacak bir aday olmalı. PS’in yanı sıra AP üyesi Raphael Glucsmann ’ın partisi PP (Place Publique), eski Başbakan Bernard Cazeneuve ’ün partisi NDLR veya sivil toplum birer aday çıkarmalı. PS’in LFİ, PCF (Komünist Parti) ve PP’nin dışında kalan Sol/Yeşil adayların katılmasını öngördüğü ön seçime Hollande dışında karşı çıkan sosyalistler de var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ilımlı Sağ cephenin amiral gemisi LR’de, eski İçişleri Bakanı, Genel Başkan Bruno Retailleau ve Senato Başkanı Gérard Larcher adaylıklarını belediye seçimlerinden önce açıklamışlardı. Larcher partinin, PS’de olduğu gibi, parti dışındaki sağ ve merkez partilerine ve şahsiyetlere açık bir ön seçim düzenlemesini talep ediyor. LR ilk olarak 2017’de halka açık ön seçim düzenleyen sağ parti olmuştu. Larcher partinin tüzüğüne göre belirleyeceği bir adayı olacağını ama “Macroniste” parti Renaissance, merkezdeki Modem, Macron’un ilk Başbakanı Edouard Philippe’in daha sonra ayrılarak kurduğu merkez Sağ’daki Horizons dahil isteyen merkez ve sağ partilerin adaylarının katılacağı bir ön seçim düzenlenebileceği görüşünde. Larcher’ nin üzerinde durduğu husus merkez sağın tek bir adayı olması. Merkez-Sağ cenahta herkesi kapsayabilecek adaylar arasında Edouard Philippe ismi ön plana çıkıyor. 2020’den bu yana Le Havre Belediye Başkanı da olan Philippe Pazar günü yüzde 47,7 oyla bir kez daha seçilmiş bulunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">IFOB’un Pazartesi günü LCI televizyonu için yaptığı ankette de Edouard Philippe yüzde 46 oyla en çok destek alan Cumhurbaşkanı adayı. Ardından RN adayları Le Pen ve Bardella geliyor. Onları Retailleau izliyor. Sol’un en çok desteklenen adayı Raphael Glucsmann ama ancak 8. sırada yer alıyor. Bu anket göz önüne alınacak olursa 2027’de Fransa’nın merkez-sağ eğilimli bir Cumhurbaşkanı olacak. Ama o zamana kadar elbette köprülerin altından daha çok sular akacak. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/newroz-gozaltilari-ve-yeni-surecin-zorunlu-gerekleri-12927</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Newroz gözaltıları ve yeni sürecin zorunlu gerekleri</h1>
                        <h2>Hafta başında yapılan iki siyasi açıklama bu riskleri yeniden hatırlatmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Nevruz etkinlikleriyle ilgili yaptığı açıklamada sert ifadeler kullanarak güvenlikçi yaklaşımın süreceğini vurgulamıştır. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise sürecin aceleye getirilmemesi ve tartışmaların alevlendirilmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Her iki açıklama da sürecin mevcut siyasi çerçeve içinde, (kendi tanımlamalarıyla “Terörsüz Türkiye” ya da PKK’nin siyasi tasfiyesi) bölgesel gelişmelere endekslenmiş ve zamana yayılmış bir şekilde devam etmesi yönünde ısrarın sürdüğünü gösteriyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/newroz-gozaltilari-ve-yeni-surecin-zorunlu-gerekleri-1774516504.webp">
                        <figcaption>Newroz gözaltıları ve yeni sürecin zorunlu gerekleri</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye bir ara dönemden geçiyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yarattığı çoklu rejim krizi ve gerilimi, bölgesel savaş niteliği kazanmış ve küresel sonuçlara yol açan İran savaşı ile yaklaşık 18 aydır yürütülen PKK’nin silahsızlandırılması süreci, bu ara dönemi karakterize eden başlıca konular olarak öne çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu üç alanda yaşanan her gelişme, diğerlerini farklı düzey ve ölçülerde etkiliyor. Ancak PKK’nin silahsızlandırılması sürecinin temel motivasyonunun, Orta Doğu ülkelerindeki gelişmeler ve son yıllarda hız kazanan İsrail’in ABD destekli bölgesel siyasi dizayn girişimleri olduğu, Kürt silahlı çatışmasının tarafları tarafından sıkça dile getiriliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kürt sorununun çözümü bu çerçevede “iç cepheyi güçlendirme” parantezine alındığı için, yaklaşık 18 aydır dünyada eşi benzeri görülmeyen, Türkiye’ye özgü bir yöntemle yürütülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu’nun ardından sürecin yeni bir aşamaya geçtiği genel kabul görüyor. Bu yeni aşama, PKK’nin silahsızlandırılması çalışmalarının yasal ve hukuksal zemine kavuşturulması olarak tanımlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Komisyon raporu, Kürt sorunu bağlamında silahlı siyasi çatışmanın çözümünü ve silahsız siyasi rekabetin demokratik, meşru zeminlerde yürütülmesini sağlayacak yasal ve anayasal değişiklikleri yürütmenin önüne bir görev olarak koyuyor. Rapor, silahlı çatışmanın kök nedenlerine odaklanılması gerektiğini özellikle vurguluyor. Bir anlamda, silahsızlanmaya odaklanılırken sorunun temel nedenlerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini ifade ederek bir geçiş dönemi tanımlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, Türkiye’nin önünde tarihsel bir fırsat kapısı bulunduğunu da hatırlatıyor. Ancak bunun için zamanın doğru değerlendirilmesi ve taraflar arasındaki güvensizliğin derinleşmesine izin verilmemesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Girişte belirtilen üç başlık ve silahlı çatışmanın yarattığı derin toplumsal izler ile bölgesel/küresel boyutları, bu süreçte daha dikkatli ve özenli olunmasını zorunlu kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylesine bir süreçte 2026 Newroz sonrası yaşanan iki konuya dikkat çekmek gerekir. Newroz etkinliklerinin ardından İstanbul, Diyarbakır ve İzmir başta olmak üzere birçok kentte 200’den fazla kişinin gözaltına alındığı, İçişleri Bakanı tarafından “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet ve propaganda faaliyetleri” gerekçesiyle duyuruldu. Gözaltına alınanların bir kısmı tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şekilde, Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan hasta mahkûm Mehmet Edip Taşar, Sivri Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Hasta tutuklular sorunu son 15 yıldır gündemden düşmemektedir. İktidar ve MHP yetkilileri bu sorunun çözülmesi gerektiğine dair birçok açıklama yapmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Silahların bırakılmasıyla demokratik ve meşru siyaset zeminlerinin güçleneceği yönündeki söylemlerle çelişen bu gelişmeler, kamuoyunda güven sorununu derinleştirmektedir. Bu tür uygulamalar iç cepheyi güçlendirmek yerine, demokrasi, hak ve hukuk alanında gerilemeye yol açmakta; siyasal değerlerin aşınmasına neden olmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aşılmayan güven sorunu, &nbsp;yeni sürecin zamanla yarışı </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada iki temel sorun ortaya çıkmaktadır. İlki, iktidarın Kürt sorununun bütüncül çözümünden uzak duran yaklaşımını sürdürmesidir. İkincisi ise silah bırakma kararı alınmış olmasına rağmen sürecin yalnızca fiilî adımlarla sınırlı tutulması ve bu yaklaşımın değişmeyeceğine dair bir tutum sergilenmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum, silahlı eylemsizlik hâlinin sürdürülmesi ile sınırlı bir süreç planlandığını düşündürmektedir. &nbsp;Ancak siyasi güvensizliğin derin olduğu çatışma çözümü süreçlerinde bu tür bir durumun yaratacağı toplumsal ve siyasal riskler büyüktür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, PKK’nin 1999–2004 yılları arasındaki tek taraflı ateşkes döneminde benzer bir süreci yaşamıştır. Bu dönemde köy korucularının bir kısmının işlevsiz kalmasına rağmen silahlarını korumaları, kaçakçılık, gasp ve cinayet gibi suçlara yönelmelerine neden olmuştur. Bu örnek, silahlı eylemsizlik hâlinin uzun vadede sürdürülebilir olmadığını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle sorunun kök nedenlerini ele almaktan kaçınan bir siyasal yaklaşımın hâkim olduğu koşullarda bu risk daha da büyümektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada henüz geçiş dönemi adaleti gibi daha kapsamlı bir çerçeveden söz edilmiyor. Sadece silahsızlanma sürecinin sağlıklı ilerleyebilmesi için gerekli yasal düzenlemeler ve güven artırıcı idari uygulamaların gerekliliği vurgulanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasaların keyfî uygulandığı bir ortamda, Türkiye’ye özgü yöntemler ne olursa olsun, toplumsal olarak arzu edilen siyasal ve kültürel sonuçların ortaya çıkması mümkün değildir. Aksine, bu durum “güvensizlik çürümesi” olarak tanımlanabilecek yeni sosyal sorunlara yol açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hafta başında yapılan iki siyasi açıklama bu riskleri yeniden hatırlatmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Nevruz etkinlikleriyle ilgili yaptığı açıklamada sert ifadeler kullanarak güvenlikçi yaklaşımın süreceğini vurgulamıştır. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise sürecin aceleye getirilmemesi ve tartışmaların alevlendirilmemesi gerektiğini ifade etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her iki açıklama da sürecin mevcut siyasi çerçeve içinde, (kendi tanımlamalarıyla “Terörsüz Türkiye” ya da PKK’nin siyasi tasfiyesi) bölgesel gelişmelere endekslenmiş ve zamana yayılmış bir şekilde devam etmesi yönünde ısrarın sürdüğünü gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşım, Kürt sorununun toplumsal ve siyasal boyutlarıyla yüzleşmekten uzak bir siyasete işaret etmektedir. Aynı zamanda silahsızlanma ve kök nedenlere inme meselesinin ertelenmesi riskini de barındırmaktadır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iddianamenin-anatomisi-inan-guney-gercekten-suclu-mu-12926</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:56:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İddianamenin anatomisi: İnan Güney gerçekten suçlu mu?</h1>
                        <h2>Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney hakkında hazırlanan iddianameye bir bütün olarak baktığımızda hakkındaki suçlamaların büyük ölçüde kendisiyle kişisel husumet taşıyan kişilerin ifadelerine dayandığı, doğrudan mali delillerin bulunmadığı, HTS kayıtlarının suç unsuru olmaktan çok normal sosyal ilişkilerin yansıması olduğu ve Güney'in kamu yararına gerçekleştirdiği somut icraatların göz ardı edildiği görülüyor. Görünen o ki, bu iddianame ile savcılık İBB Dosyasını, ilk iddinamede olmayan belediye başkanları ile genişletmek istiyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iddianamenin-anatomisi-inan-guney-gercekten-suclu-mu-1774476583.webp">
                        <figcaption>İddianamenin anatomisi: İnan Güney gerçekten suçlu mu?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önce yazdım; İnan Güney'le komşuluğum var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/inan-guney-ya-da-nobetlese-magduriyet-11606">Bundan 10 yıl önce 30 Ağustos 2016 </a>sabahı 05:00'te polisler beni gözaltına almak için geldiğinde; o dönem Beyoğlu İlçe Başkanı olan Güney, eve gelmiş, aramalara eşlik etmiş ve polisler beni götürdüğünde ise isyan etmiş ve bu haksızlığı sosyal medyada paylaşmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O gözaltına alındığında ben aynı yerde oturmuyordum, o yüzden onun alınışına eşlik edemedim ama onunla ilgili pek çok şeyi insani ve vicdani sorumluluk gereği takip ediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tutukluluğunun üzerinden geçen 8 ayın sonunda savcılık hakkında iddianame hazırladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından düzenlenen 2026/1281 numaralı iddianame ile İnan Güney, "suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmamakla birlikte yardım etme" ve "kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık" suçlamalarıyla yargılanmak üzere İBB Davası'na bakan İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'ne İBB iddianamesi ile birleştirilme talebiyle sevk edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme Başkanı önceki günkü duruşmada Güney'le ilgili iddianamenin kabul edildiğini ama birleştirme talebi konusunda karar vermediğini açıkladı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Husumetten delil üretmek mümkün mü?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">53 sayfalık iddianameyi incelediğinizde, karşımızda suçlamalara ilişkin somut delillerden çok husumetli tanık ifadelerine dayanan ve birçok noktada kendi içinde çelişen bir dosya görüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İddianameye daha yakından baktığımızda Güney'le ilgili suçlamaların dört kişinin beyanlarına dayandığını görüyoruz. Bunlar Alican Abacı, Mustafa Mutlu, Murat Kapki ve Durmuş Yıldırım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada bir parantez açarak Murat Kapki'nin bundan önce verdiği ifadeleri geri çektiğini CHP lideri Özgür Özel'in açıkladığını hatırlatalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda andığım dört ismin her birinin Güney'le bir husumet ilişkisi bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesela Alican Abacı. Beşiktaş Belediyesi'nde başkan yardımcısı olarak görev yapmış ve aynı soruşturma kapsamında tutuklanmış. Etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan Abacı, adli kontrol şartıyla tahliye edilerek ev hapsine alınmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci isim Mustafa Mutlu. Mutlu'yu bizzat Güney, Beyoğlu Belediyesi'nden uzaklaştırmış. Güney'in ifadesine göre Mutlu, belediyede hukuki danışman sıfatıyla bulunduğu yaklaşık iki aylık sürede, görev tanımının dışına çıkarak Aziz İhsan Aktaş'a iş bağlamaya çalışmış ve bu nedenle odasının kapısı çilingirle açtırılarak eşyaları toplanmış ve belediyeden uzaklaştırılmış biri. Belediyeden bu şekilde gönderilen bir kişinin, gönderen kişi hakkında husumet beslemesi şaşırtıcı değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Verdiği etkin pişmanlık ifadelerini geri çekme dilekçesi veren Murat Kapki, Güney ile Alican Abacı aracılığıyla tanıştırılmış ve belediyeden reklam işleri talep etmiş bir iş insanı. Güney bu talebi reddetmiş. Onun Güney hakkında verdiği ifade ise Güney hakkındaki bilgilerinin büyük bölümünü "Hüseyin Köksal'dan duyduğunu" belirtiyor yani doğrudan tanıklık yok.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maddi delil nerede?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İddianameyi okuduğumuzda gördüğümüz en çarpıcı eksiklik, Güney'e atfedilen suçlamalara ilişkin doğrudan bir mali delilin bulunmamasıdır. Banka hesabına yapılmış usulsüz bir transfer, ele geçirilmiş bir nakit para, gizli bir hesap ya da mal varlığındaki açıklanamayan bir artış hazırlanan iddianamede yer almıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki delil olarak ne var iddianamede?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savcılığın dayandığı en somut delil, HTS kayıtlarıdır. Güney ile Serkan Öztürk arasında 2019-2024 yılları arasında 111 adet telefon görüşmesi tespit edilmiş. Beş yıla yayılan 111 görüşme, yani ayda ortalama iki görüşme. Bu rakam, 25 yıllık arkadaşlık ilişkisi bulunan iki kişi için olağanüstü derecede düşük sayılabilir. Kaldı ki AYM kararlarında da, telefon görüşmesi yapmanın tek başına suç olmadığı tespit edilmiştir. Dahası iddianamede, bu görüşmelerin içeriğine dair herhangi bir tespit de bulunmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim, Serkan Öztürk verdiği ifadede Güney'i suçlamıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Serkan Öztürk'ün ortağı olduğu 3K şirketinin "gayri resmi ortağı" olduğu iddiası yer alıyor. Ancak bu iddiayı desteklemesi gereken en önemli kaynak olan Serkan Öztürk'ün kendi ifadesinde bile bu ortaklığa dair net bir kabul bulunmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rauf Cem Istıranca ifadesinde Serkan Öztürk'e komisyon ödediğini kabul ederken, açıkça "Serkan'ın benden almış olduğu bu komisyonları herhangi bir belediye yetkilisiyle paylaşıp paylaşmadığını bilmiyorum" demektedir. Yani komisyonun Güney'e ulaştığına dair somut bir bilgi, ifade veren kişi tarafından bile doğrulanamamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim Öztürk de kendi ifadesinde Güney'e herhangi bir menfaat temin ettiğine dair bir beyanda bulunmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Durum böyleyken, savcılığın "gayri resmi ortaklık" tespitini neye dayandırdığı ciddi bir soru işaretidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendinden sonraki ihalelerden sorumlu tutulmak</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güney, Kasım 2023'te BELTAŞ'taki görevinden ayrılmış. İddianamede kendisine atfedilen reklam ihalesi usulsüzlüklerinin büyük bölümü ise 2024 yılının sonlarına ait görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kurumdan ayrılmış olan kişinin, ayrıldıktan bir yıl sonra o kurumun ihalelerine müdahale edebileceği iddiası hukuken kanıtlanmaya ihtiyaç duyulan, idari ve hukuki açıdan izah gerektiren bir noktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim Güney, ifadesinde bu durumu açıkça ortaya koymuştur. Güney; "2024 senesindeki Beşiktaş Belediyesi tarafından yapılan ihalede bir yetkim olmamıştır." diyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamu yararına somut icraatlar yok sayılmış</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada hukuki bir kuralı daha hatırlatalım. Savcılığın görevi dosya ile ilgili aleyhe deliller kadar lehe delilleri de toplayıp dosyaya eklemesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iddianamede bunu görmüyoruz. Güney'in BELTAŞ yönetim kurulu başkanlığı döneminde gerçekleştirdiği icraatlar, kamu zararı iddiasıyla doğrudan çelişmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesela Güney döneminde reklam panolarının mülkiyeti, daha önceki dönemlerde İlbak Grubu'na ait iken BELTAŞ A.Ş.'ye devredilmiştir. Bu, kamunun lehine gerçekleştirilmiş somut ve belgelenebilir bir kazanımdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine pandemi döneminde Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile belediyelere ve iştiraklerine reklam panolarından kira tahsil etmeme serbestisi tanınmışken, Güney İlbak Grubu'ndan kira bedellerini eksiksiz tahsil etmeye devam etmiştir. Eğer iddia edildiği gibi İlbaklarla gayri resmi bir menfaat ilişkisi bulunsaydı, bu kira bedellerinin tahsilinden vazgeçilmesi beklenirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üçüncü olarak, Güney görev döneminde BELTAŞ'ı vergi ve SGK borcu olmayan, 20 yılın sonunda kurumlar vergisi ödeyen, kâr eden bir kurum olarak teslim etmiştir. Bu, mali disiplin ve kamu yararı gözetildiğinin somut bir kanıtıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç: Husumet delil olur mu?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney hakkında hazırlanan iddianameye bir bütün olarak baktığımızda hakkındaki suçlamaların büyük ölçüde kendisiyle kişisel husumet taşıyan kişilerin ifadelerine dayandığı, doğrudan mali delillerin bulunmadığı, HTS kayıtlarının suç unsuru olmaktan çok normal sosyal ilişkilerin yansıması olduğu ve Güney'in kamu yararına gerçekleştirdiği somut icraatların göz ardı edildiği görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuşkusuz son sözü yargı süreci söyleyecek. Ancak masumiyet karinesi ilkesi gereği, herkesin suçluluğu kesinleşmiş bir mahkumiyet kararıyla kanıtlanana kadar masum sayılması gerektiğini hatırlatmakta yarar var. Bu ilke, demokratik hukuk devletinin temel taşlarından biridir ve siyasi kimliğe bakılmaksızın herkes için geçerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve görünen o ki, bu iddianame ile savcılık İBB Dosyasını, ilk iddinamede olmayan belediye başkanları ile genişletmek istiyor.&nbsp; Bunu yapmanın yolu ise içinde gerçekten "delil" olan iddianameler hazırlanmasıdır.&nbsp;</span></span><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Tahoma&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Aksi halde delilsiz iddianameler, İBB Davasında gördüğümüz gibi ilk savunmada yerle bir oluyor.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/darfurdan-gazzeye-iran-savasi-kuresel-catisma-haritasini-nasil-daha-kirilgan-hale-getiriyor-12925</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Darfur’dan Gazze’ye: İran Savaşı küresel çatışma haritasını nasıl daha kırılgan hale getiriyor?</h1>
                        <h2>Darfur’dan Gazze’ye uzanan çizgi, bu yüzden coğrafi bir sıralama değil yeni dönemin zihniyetini gösteren bir işaret fişeği aynı zamanda. İran savaşı, bu hattaki her bir krizi tek tek kapatmak yerine hepsini daha sıkı ve daha sert bir ağın içine bağlıyor. Dünya, krizleri çözemediği bir düzende onları yönetilebilir saydığı sürece idare edebileceğini düşünüyor. Asıl soru işte bu haritanın ne kadar daha “yönetilebilir” kalacağı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/darfurdan-gazzeye-iran-savasi-kuresel-catisma-haritasini-nasil-daha-kirilgan-hale-getiriyor-1774472050.webp">
                        <figcaption>Darfur’dan Gazze’ye: İran Savaşı küresel çatışma haritasını nasıl daha kırılgan hale getiriyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">4 Mart akşamı Tel Aviv’de sirenler yeniden çaldığında, aynı saatlerde Hartum çevresinde çatışma haberleri geçiyordu. Bir yanda İran’a ve Lübnan’a uzanan füze-hava saldırısı trafiği, öte yanda Sudan ordusu ile milisler arasındaki yeni çatışma dalgası… Ekranlar İran savaşına odaklanmış haldeyken, Afrika kıtasının ortasında süren savaşların haber bültenlerinde daha aşağı sıralara düştüğü bir döneme girildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu durum sadece bir tesadüf olarak görülmemeli. Zira İran savaşı, Gazze’den Darfur’a uzanan çatışma kuşağını arka plana itmek yerine daha sert ve daha karmaşık hale getiren bir hızlandırıcı gibi çalışıyor. Ortadoğu’da açılan her yeni cephe, Afrika’nın zaten kırılgan olan sahalarını daha savunmasız bırakıyor. Krizleri çözmekten ziyade üst üste yığmaya dayalı bir dönemden geçiyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Gazze’den İran’a uzanan savaş hattı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gazze, henüz kapanmamış bir dosya. Şehirler ağır bombardıman altında büyük yıkımlar yaşamışken, İran’a yönelik operasyonlar ve karşı saldırılar bu dosyayı yeni bir bölgesel savaş halkasının içine çekti. İsrail’in güvenlik öncelikleri artık tek bir cepheye odaklanmıyor. Gazze, Lübnan, Suriye ve İran hattı birbirine bağlı bir güvenlik zinciri olarak görülüyor. Bu da ateşi kontrol etmeyi zorlaştırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran’ın sahaya girmesiyle birlikte, Gazze’de başlayan kriz Ortadoğu’nun tamamına yayılan bir güç testi haline dönüştü. Aynı anda hem kent merkezleri hem de nükleer ve enerji altyapısı tartışılıyor. Bir tarafta “caydırıcılık” söylemi, diğer tarafta sivillerin hayatına ve altyapıya binen yük var. Bu dil sertleştikçe, uzlaşma veya kalıcı ateşkes için açılabilecek dar pencereler daha en baştan kapanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu resim, Gazze’yi yalnız bırakan bir görüntü yaratmıyor aslında. Hatta tam tersine, Gazze’yi bölgesel bir denklemin içine hapsediyor. Savaşın mantığı, “tek dosya” üzerinden çözüm üretmek yerine dosyaları birbirine bağlayıp rakiplerin elindeki kartları çoğaltmaya dayanıyor. Böyle olunca her yeni hamle tüm bir kuşağı etkiliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Darfur ve Afrika’nın sertleşen çatışma kuşağı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Afrika’nın tam ortasında, Sudan ve Darfur hattında ise bambaşka bir resim ağırlaşıyor. Yıllardır süren iç savaş, etnik gerilimler ve milis rekabeti İran savaşı sonrası dönemde yeni bir baskıyla karşı karşıya. Enerji ve gıda fiyatlarındaki her dalgalanma, kırılgan devlet ekonomilerini daha da zorluyor. Kuruyan bütçeler, yetersiz yardım akışları ve silahlı grupların yeni gelir arayışları aynı anda sahaya yansıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran savaşı gündemi doldurdukça, Darfur gibi dosyalara ayrılan diplomatik enerji ve mali kaynaklar da azalıyor. Barış misyonlarının kapasitesi sınırlı, arabuluculuk inisiyatifleri parçalı, bölgesel örgütler kendi iç krizleriyle uğraşıyor. Böyle bir ortamda silahlı aktörler “dünyanın gözü başka yerdeyken” daha sert hamleler yapma cesareti buluyor. İnsan hareketliliği artıyor, sınırlar daha geçirgen hale geliyor, kaçakçılık hatları hem silah hem gıda hem de yakıt için yeniden şekilleniyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Darfur yalnız değil. Sahel hattında, Kongo’da, Etiyopya çevresinde, farklı ölçeklerde benzer kırılganlıklar birikmiş durumda. Enerji ve gıda fiyatlarındaki yükseliş, bu coğrafyaların toplumlarına yalnızca mutfak masrafı olarak yansımıyor. Aynı zamanda milislerin yeni vergi noktaları oluşturmasına, kaçakçı ağlarının güçlenmesine, yerel yönetimlerin rüşvet ve yağmaya daha açık hale gelmesine zemin hazırlıyor. İran savaşı, bu kırılgan zeminin üzerine yeni bir baskı tabakası eklemiş halde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden Darfur’dan gelen her yeni çatışma haberi aslında İran savaşından bağımsız okunamaz. Silah akışından para kanallarına, diplomasi gündeminden yardım önceliklerine kadar pek çok alan Ortadoğu savaşının gölgesinde yeniden çiziliyor. Haritada bombalar İran çevresine düşse bile, sarsıntıyı en sert hisseden yerler çoğu zaman Afrika’nın en yoksul bölgeleri oluyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Büyük güçler, sınırlı ilgi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Küresel güçler açısından bakıldığında, İran savaşı çoklu bir stres testi işlevi görüyor. ABD hem bu savaşı yönetmeye hem Ukrayna cephesine hem de Hint-Pasifik’teki gerilime aynı anda cevap vermeye çalışıyor. Savunma bütçesi ve diplomatik kapasite ne kadar büyük olursa olsun, bu kadar geniş bir coğrafyada aynı anda tutarlı bir strateji üretmek zor. Bu zorlanma hissi, Afrika dosyalarının “ikincil” görülmesini hızlandırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’nın durumu daha da karmaşık. Enerji bağımlılığı, savunma kapasitesi ve iç kamuoyundaki savaş yorgunluğu kıtanın hem İran hem Ukrayna hem de Afrika dosyalarına aynı anda yoğunlaşmasını engelliyor. Bir yandan Hürmüz ve Kızıldeniz’den gelen riskler, diğer yanda Sahel’deki güvensizlik dalgası ve göç baskısı var. Böyle bir ortamda karar vericiler “öncelik sıralaması” yapmaya zorlanıyor. Bu sıralama yapılırken Darfur ve benzeri alanlar çoğu zaman listenin alt sıralarına itiliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çin ve Rusya ise bu durumu farklı okuyor. İran savaşı, Batı ittifakı içindeki uyum sorunlarını, enerji piyasalarındaki dalgalanmayı ve küresel Güney’deki rahatsızlıkları daha görünür hale getiriyor. Pekin, kendisini “daha temkinli ve diyalog odaklı” bir aktör olarak sunmaya çalışırken, Afrika’da ekonomik ve siyasi nüfuz alanlarını genişletmeye devam ediyor. Moskova ise enerji fiyatlarından aldığı görece avantajı hem Ukrayna sahasının hem de Afrika’daki askeri-siyasi varlığının maliyetini dengelemek için kullanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuçta karşımızda şöyle bir manzara var. Büyük güçler, İran savaşıyla açılan yeni kriz alanını kendi çıkarları açısından yönetmeye çalışıyor; ama bu yönetim çabası, Darfur’dan Gazze’ye uzanan çatışma kuşağında gerçek bir yumuşama değil yeni sertleşme halkaları üretiyor. Herkes krizi kendi lehine nasıl kullanabileceğine bakarken çatışmaların bizzat içindeki toplumlar daha yalnız ve daha korunmasız kalıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Sertleşen harita ve yeni norm</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran savaşı, uluslararası sistemin krizlere nasıl baktığını da ele veriyor. Masada artık büyük hedefler, kalıcı çözümler ya da kapsamlı barış anlaşmalarından çok “sınırlandırılmış çatışma”, “yönetilebilir istikrarsızlık” ve “kontrol altında tutulan risk” kavramları dolaşıyor. Gazze’de, Darfur’da, Sahel’de ve Ukrayna’da görülen şey tam da bu mantığın sonucu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu mantık kısa vadede bazı başkentlere rahatlama hissi verebilir. Çatışma “uzakta” kaldığı, enerji ve göç baskısı bir süreliğine idare edilebildiği sürece sistem kendini başarılı sayıyor. Ancak orta vadede sonuç farklı. Sertleşen çatışma haritası, yeni göç dalgalarını, yeni radikalleşme alanlarını, yeni ekonomik kırılganlıkları beraberinde getiriyor. Bugün görmezden gelinen Darfur dosyası, yarın Avrupa’nın güvenlik tartışmalarının tam ortasına yerleşebiliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Darfur’dan Gazze’ye uzanan çizgi, bu yüzden coğrafi bir sıralama değil yeni dönemin zihniyetini gösteren bir işaret fişeği aynı zamanda. İran savaşı, bu hattaki her bir krizi tek tek kapatmak yerine hepsini daha sıkı ve daha sert bir ağın içine bağlıyor. Dünya, krizleri çözemediği bir düzende onları yönetilebilir saydığı sürece idare edebileceğini düşünüyor. Asıl soru işte bu haritanın ne kadar daha “yönetilebilir” kalacağı.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/abd-israil-ile-iran-savasinin-kuresel-ekonomik-duzene-yansimalari-12924</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>ABD-İsrail ile İran Savaşı’nın küresel ekonomik düzene yansımaları</h1>
                        <h2>Petrol fiyatlarındaki artış ve doların hem güçlenip hem de sorgulanması, küresel ekonomik düzenin tek merkezli yapıdan daha çok kutuplu bir yapıya evrildiğini göstermektedir. Bu savaş, sadece ekonomik göstergeleri değil, aynı zamanda enerji, finans ve ticaret sistemlerinin işleyişini yeniden şekillendirmektedir. Eğer çatışma uzun sürerse, bu dönüşüm kalıcı hale gelerek küresel ekonomik düzenin yeni bir dengeye oturmasına neden olabilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/abd-israil-ile-iran-savasinin-kuresel-ekonomik-duzene-yansimalari-1774471640.webp">
                        <figcaption>ABD-İsrail ile İran Savaşı’nın küresel ekonomik düzene yansımaları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD-İsrail ile İran arasında savaşın fiilen yaşandığı mevcut ortamda, küresel ekonomik düzen üzerindeki etkiler artık bir “olasılık” değil, <strong>doğrudan hissedilen bir dönüşüm süreci</strong> haline gelmiştir. Özellikle petrol fiyatlarının hızla yükselmesi, dünya ekonomisinde maliyetleri artırarak enflasyonu tetiklemekte ve birçok ülkeyi ekonomik açıdan zorlamaktadır. Enerjiye bağımlı ekonomilerde bu durum daha sert hissedilirken, küresel ölçekte büyüme yavaşlamakta ve stagflasyonist baskılar güçlenmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Petrol piyasasındaki bu gelişmeler, küresel güç dengelerini de etkilemektedir. Arzın risk altına girmesiyle birlikte petrol üreticisi ülkelerin stratejik önemi artarken, tüketici ülkeler alternatif enerji kaynaklarına yönelmek zorunda kalmaktadır. Aynı zamanda petrol ticaretinde farklı ödeme yöntemlerinin gündeme gelmesi, enerji piyasasının geleneksel yapısını değiştirmektedir. Bu süreç, uzun vadede enerji ticaretinin daha parçalı ve çok merkezli bir yapıya dönüşmesine yol açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın en dikkat çekici etkilerinden biri de doların küresel konumuna yönelik baskıdır. Artan jeopolitik riskler ve ABD’nin doğrudan taraf olduğu bir çatışma, bazı ülkelerin dolar bağımlılığını azaltma arayışını hızlandırmaktadır. Özellikle enerji ticaretinde dolar dışı para birimlerinin kullanımı gündeme geldikçe, uluslararası finans sisteminde alternatif arayışlar güçlenmektedir. Bu durum, doların hâkimiyetini kısa vadede sarsmasa da uzun vadede <strong>göreli bir güç kaybına</strong> işaret edebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bununla birlikte, kriz dönemlerinde doların “güvenli liman” özelliği de devam etmektedir. Küresel belirsizlik arttıkça yatırımcıların dolara yönelmesi, doların değer kazanmasına neden olabilir. Bu da aslında çelişkili bir durum yaratır: Bir yandan doların sistem içindeki merkezi rolü sorgulanırken, diğer yandan kısa vadede talep artışı nedeniyle güçlenebilir. Bu ikili yapı, küresel finans sisteminde geçiş sürecinin yaşandığını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, petrol fiyatlarındaki artış ve doların hem güçlenip hem de sorgulanması, küresel ekonomik düzenin <strong>tek merkezli yapıdan daha çok kutuplu bir yapıya evrildiğini</strong> göstermektedir. Bu savaş, sadece ekonomik göstergeleri değil, aynı zamanda enerji, finans ve ticaret sistemlerinin işleyişini yeniden şekillendirmektedir. Eğer çatışma uzun sürerse, bu dönüşüm kalıcı hale gelerek küresel ekonomik düzenin yeni bir dengeye oturmasına neden olabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/demokrasinin-yarini-refah-sinirlar-ve-silahlar-12923</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Demokrasinin yarını: Refah, sınırlar ve silahlar</h1>
                        <h2>Mevcut otoriterleşme dalgasına baktığımızda, demokrasilerin geleceği konusunda iyimser olmak kolay değil. Zira demokratik yurttaşlık tipinin yeniden yükselmesini sağlayacak koşulların, burada saydığım üç nitelik bakımından da ortadan kalkmakta olduğu görülüyor. Öte yandan son dönemde şahit olduğumuz köklü ekonomik ve toplumsal dönüşümler yine de bir umut kaynağı olabilir. Çok kısa bir süre içerisinde gerek üretim biçimlerinde gerekse toplumsal yaşamımızda çok sayıda devrim niteliğinde dönüşüm yaşıyoruz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/demokrasinin-yarini-refah-sinirlar-ve-silahlar-1774446102.webp">
                        <figcaption>Demokrasinin yarını: Refah, sınırlar ve silahlar</figcaption>
                    </figure>
                    </header><h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya çapında bir otoriterleşme dalgasının tam ortasındayız. V-Dem’in 2026 Demokrasi Raporu, altı milyar insanın otokratik rejimler altında yaşadığını gösteriyor. Yirmi sene önce dünyada sadece on iki ülke otoriterleşmekte iken, bugün bu sayı kırk dörde çıkmış durumda. Buna karşın liberal demokratik rejimlerin sayısı da giderek azalmakta. ABD, İtalya ve Arjantin gibi ülkeler artık illiberal rejimler arasında sayılıyor. Türkiye’nin de otoriter rejimler arasında listelendiğini söylemeye ise herhalde gerek yok.</span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslına bakılırsa bu tablo çok şaşırtıcı değil. Yaklaşık 2.500 yıllık bir geçmişi olmasına karşın, modern zamanlar haricinde demokrasilerin istisna teşkil ettikleri bir gerçek. Çağlar boyunca siyasi sistemler üzerine kafa yoran pek çok düşünür demokrasi fikrinden elbette haberdardı. Ancak avamı doğrudan ve aktif biçimde yönetime dahil etmenin arzu edilir olmadığında birleşiyorlardı. Modern çağlara kadar çoğu filozof, halkın oyuyla alınan kararların kargaşa ve kaosa yol açacağını, çoğunluğun tiranlığı ve popülist liderlerin yükselişi ile sonuçlanacağını düşünüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik rejimlerin tarihine baktığımızda gerçekten de istikrarlı örneklerin sınırlı sayıda olduğunu ve özel şartlar altında ortaya çıktığını görüyoruz. Halkın yönetime aktif biçimde katıldığı çoğu vaka, geçiş dönemlerinde karşılaşılan ve kurumsallaşamayan kısa süreli sosyal deneylerden ibaret kalmış. Buna karşılık asli unsur sayılan herkesin iktidardan pay talep edebildiği bir toplumsal yapı, ancak belirli bir yurttaş kipinin ortaya çıkabildiği durumlarda kurulabilmiş. Demokrasilerin devamlılığının anahtarı olarak görülebilecek bu yurttaşlık biçiminin anlaşılması, hem neden demokrasilerin bugün gerilemekte olduğunu anlamamıza yardım edebilir hem de söz konusu idealin geleceğine dair bize bir ipucu verebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğrudan demokrasi idealinin arketipi sayılan İyon kent devletlerine ve antik Atina’ya baktığımızda, sözünü ettiğimiz yurttaş kipinin bu rejimlerin omurgasını oluşturduğunu görüyoruz. Sözünü ettiğimiz kent devletinde halkın yönetim süreçlerine doğrudan ve sürekli katılımı beklendiği için, rejimin parçası olmanın ilk ve en önemli şartı olarak <em>eleutheria </em>öne çıkıyor. Türkçeye özgürlük olarak çevrilen kavramın özünde, ‘zorunluluklardan azade olma’ fikri var. Bu anlamda <em>eleutheria</em> sahibi bir yurttaş, herhangi bir zorunluluğa tabi değil. Tüm eylem ve fikirleri tümüyle kendi iradesinin ürünü olduğu için, bunların sorumluluğunu da üstlenebilecek kapasitede. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Antik dünyanın doğrudan demokrasilerinde yurttaşların katılımı yalnızca halk meclisinde oy vermekten ibaret değil. Her birinin kendini geliştirmesi, hitabetten tarihe, ekonomiden bilim ve felsefeye değin bir dizi alanda bir minimum yetkinlik düzeyine ulaşması gerekli. Ayrıca fikirlerini oluşturmak için gerek agorada gerek başka mekanlarda süregiden kamusal tartışmalara katılmaları da arzu edilmekte. Tüm bunlar, ancak yeterince boş zamana sahip insanların gerçekleştirebilecekleri faaliyetler. İşte <em>eleutheria</em> kavramının ima ettiği anlamlardan birisi de bu: Antik demokrasilerin yurttaşları, aynı zamanda hayatlarını idame ettirebilmek için çalışmak zorunda olmayan kent sakinleri. Demokrasi için gereken alanı onlara açanlar ise köleler ve her daim evi çekip çevirmekten sorumlu kadınlardı. Onlar sayesinde özgürleşen yurttaşlar, nispeten uzun süreli bir katılımcı rejimi tesis edebiliyordu. Ancak bu rejimler bile uygulamada, kâğıt üzerinde olduğu kadar iyi işlemedi. Yasal olarak yurttaşlık hakkına sahip olan Atinalıların çoğunluğu arzu edilen düzeyde bir <em>eleutheria</em> sahibi olmadığı için siyasi katılım aslında sınırlı oluyor ve yurttaşlar arasında bir sınıfsal farklılık ortaya çıkıyordu. Buna karşılık modern öncesi cumhuriyetlerde ise, ya Venedik örneğinde olduğu gibi yurttaşlık çok dar bir çerçevede tutulduğu için ya da Roma örneğinde olduğu üzere yaygın yurttaşlık statüsüne refah da eşlik etmediği için, demokrasi pratikleri derinleşme imkânı bulamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tarihsel deneyimler, siyasi sistemlerin demokratik potansiyeli ile yurttaşların refahı arasında doğrudan bir ilişki olduğuna işaret ediyor. Yirminci yüzyıl liberalizmi sözünü ettiğimiz ilişkiyi, demokrasilerin beraberinde refah getirdiği fikri üzerinden okuyordu. Karşımızdaki Çin örneği, durumun her zaman böyle olmayabileceğine işaret ediyor. Belki de insanlığın uzun geçmişine baktığımızda, söz konusu korelasyonu tersten kurmak daha isabetli. Buna göre istikrarlı demokrasiler ancak müreffeh toplumlarda tesis edilebilecek rejimler. Buradan hareketle son çeyrek asırda gördüğümüz otoriter yükselişi de artan gelir dağılımı adaletsizliği ve refah üretiminin sınırlanması ile ilişkilendirmek yanlış olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine geçmişe dönecek olursak, demokratik yurttaşlık kipinin ikinci bir niteliği fiziki sınırların aşılabilirliği ile ilgili. Katılımcı rejimlerde bireyler kapalı siyasi sınırlar içerisine hapsolmuş değiller. Mevcut sistemi terk ederek farklı bir siyasi bedenin parçası olma ya da kendilerine yeni bir siyasi yapı kurma imkanları her daim mevcut. Bu da onlara, olası otoriterleşme eğilimleri karşısında güçlü bir pazarlık şansı sağlıyor. Örneğin doğrudan demokrasinin ilk örneklerinden olan İyon kent devletleri, nüfus yoğunluğunun hayli düşük olduğu ve kolonilerin hızla yaygınlaştığı bir dönemde karşımıza çıkıyor. Böyle bir çağda özgür yurttaşlar, kentlerindeki rejimlere boyun eğmek yerine pekâlâ Akdeniz’in farklı bir noktasında kendi kolonilerini kurmayı tercih edebiliyordu. Bu da siyasi iktidardan pay talep ederken ellerini güçlendirmekteydi. Avrupalıların Kuzey Amerika’da kurdukları ilk kolonilerde de benzer bir dinamiği görmekteyiz. Yeni kıtanın uçsuz bucaksız toprakları, yeni kurulan yerleşimlerin sınırlarının son derece esnek olması anlamına geliyordu. Kolonicilerin kendi konumlarını bir pazarlık konusu yapabilme imkânı, Amerikan taşrasında on dokuzuncu yüzyıl sonuna kadar yaşayacak bir katılımcı demokrasi nüvesinin de ortaya çıkmasını sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu örneklerden hareketle, günümüzde deneyimlediğimiz demokratik gerileme ile küresel çapta yükselen duvarlar arasında bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Gerek ülkeler arasındaki sınırların sertleşmesi gerekse kentlerin site ve AVM duvarları, güvenlik kameraları ve kontrol noktaları ile çerçevelenmesi, dışarıda bırakılanlar bakımından elbette bir sınırlama anlamına geliyor. Ancak bu eğilimlerin pek de dikkat çekmeyen ikinci bir boyutu var: İçeri kabul edilenlere güvenlikli bir alan sunan duvarlar, aynı zamanda onları söz konusu alanlara hapsetmiş oluyor. Çerçevelenmiş konfordan dışarı çıkmayı göze alamayan yurttaşlar güvenlikçi zihniyete çok daha bağımlı oluyor, otoriterleşme eğilimlerine karşı pazarlık güçlerini yitiriyorlar. Küresel göçün sınırlandığı, fiziki ve hukuki engellerin sertleştiği ve ortak alanların giderek daraldığı bir dünyada pazarlık gücünün kaybı, siyasi elitler açısından otoriterleşmenin maliyetinin çok daha düşük olmasını sağlıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik yurttaşlığın son bir boyutu da askeri teknoloji ile ilgili. Savaş meydanlarında dengenin piyadeden, bireysel niteliklerden ve yurttaş ordularından yana olduğu dönemler, katılımcı rejimlerin ortaya çıkması için çok daha müsait. Antik dünyadan Amerika kolonilerine ve modern cumhuriyetlerin doğuşuna değin pek çok örnekte aynı ortak temayı görmek mümkün. Demokratik yurttaşlık kipi bu anlamda özel bir askeri teknolojik dengeyi de gerektiriyor. Örneğin ağır süvarinin hâkim olduğu orta çağ meydan muharebeleri, süvari rolünü üstlenebilecek toprak sahibi sınıfların egemenliğini de pekiştiriyor. Aynı şekilde erken modern çağda piyadenin yeniden önem kazanması bu defa hem kent cumhuriyetlerinin siyasi tabanlarının genişlemesine hem de demokratikleşmeye dönük uzun vadeli bir toplumsal baskının doğmasına yol açıyor. Dolayısıyla teknolojik dengenin nitelikten çok nicelik lehine olmasının da siyasi rejimleri kapsayıcılığa teşvik etme konusunda bir etkisi olduğu ortada. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bundan iki asır önce Napolyon’un yurttaş ordularını ortaya çıkartan denge günümüzde tersine dönmüş durumda. Giderek daha az sayıda insan, geliştirilmesi uzmanlık isteyen ancak yıkıcılığı sürekli artan silahların, kitle denetim araçlarının ve karmaşık savunma sistemlerinin kontrolünü elde tutuyor. Güvenlik teknolojileri karmaşıklaştıkça sıradan insanın askerlikteki rolü geriliyor. Önümüzdeki on yıllar içerisinde yapay zekaya dayalı yeni savunma sistemlerinin artan kullanımı ile sözünü ettiğimiz eğilimin hız kazanacağı beklentisi yaygın. Bu da demokrasilerin tarih boyunca dayandığı temel bir dinamiğin ortadan kalkmak üzere olduğunun bir habercisi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bunlardan hareketle mevcut otoriterleşme dalgasına baktığımızda, demokrasilerin geleceği konusunda iyimser olmak kolay değil. Zira demokratik yurttaşlık tipinin yeniden yükselmesini sağlayacak koşulların, burada saydığım üç nitelik bakımından da ortadan kalkmakta olduğu görülüyor. Öte yandan son dönemde şahit olduğumuz köklü ekonomik ve toplumsal dönüşümler yine de bir umut kaynağı olabilir. Çok kısa bir süre içerisinde gerek üretim biçimlerinde gerekse toplumsal yaşamımızda çok sayıda devrim niteliğinde dönüşüm yaşıyoruz. Tüm bunlar beraberinde, bilindik yurttaşlık idealinden farklı bir temelde yükselen, yepyeni bir demokrasi modelini getirebilir. Ancak yirmi birinci yüzyıl ve ötesinde demokrasi fikri üzerine düşünürken bakışımızı geçmişten çok geleceğe yöneltmek zorunda olduğumuz açık. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/otoriter-rejimlerde-bir-direnis-bicimi-olarak-slogan-gazetecilik-suc-degildir-12922</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Otoriter rejimlerde bir direniş biçimi olarak slogan: "Gazetecilik suç değildir"</h1>
                        <h2>Bu slogan, yalnızca gazeteciliği savunmaz. Aynı zamanda otoriterliğin doğasını ifşa eder. Bu nedenle "gazetecilik suç değildir" demek, aslında şu geniş iddiayı dile getirmektir: Sorun gazetecilerde değil hakikâtle sorunlu bir ilişki kuran iktidar biçimlerindedir. Bu nedenle bu slogan her fırsatta tekrarlanmalıdır. Gazetecilik suç değildir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/otoriter-rejimlerde-bir-direnis-bicimi-olarak-slogan-gazetecilik-suc-degildir-1774445748.webp">
                        <figcaption>Otoriter rejimlerde bir direniş biçimi olarak slogan: "Gazetecilik suç değildir"</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel ölçekte aşırı sağcı/otoriter yönetimlerin artmasıyla birlikte "Gazetecilik suç değildir" cümlesi, modern siyasal dilde en sık kullanılan sloganlardan biri haline geldi. Temelde, &nbsp;evrensel bir norma, yani gazeteciliğin demokratik toplumlar için vazgeçilmezliğine vurgu yapan bu ifade, otoriter rejimler bağlamında çok daha derin bir anlam kazanıyor. Bu çerçevede, bu sloganı yalnızca bir savunma refleksi olarak değil aynı zamanda bir siyasal teşhis, bir meşruiyet sorgulaması ve bir direniş çağrısı olarak değerlendirmek gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir toplumda, "Gazetecilik suç değildir" demek zorunda kalınması, o toplumun bir kesimi tarafından gazeteciliğin fiilen "suç" olarak algılandığını gösterir. Otoriter rejimler doğrudan gazeteciliği yasaklamak yerine onu dolaylı yollardan kriminalize eder. Bu kriminalizasyon sürecinde, eleştirel haberler "terör propagandası", devlet içi yolsuzlukları ortaya koyan araştırmalar "gizli bilgilerin ifşası" ya da muhalif yorumlar "toplumu kışkırtma" gibi suç kategorileri içine yerleştirilir ve ilgili haberleri yapan gazeteciler hemen ilk elden cezalandırılma yoluna gidilir. Gazetecilik burada meslek olmaktan çok, iktidarın tehdit algısına göre yeniden tanımlanan muhalif bir faaliyet alanına dönüşür. Dolayısıyla söz konusu slogan, yalnızca gazetecileri savunmaz; aynı zamanda "suç" kavramının keyfileşmesini de ifşa eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, otoriter rejimlerde hukukun işlevi, demokratik sistemlerde olduğu gibi iktidarı sınırlamak değil onu tahkim etmektir. Bu bağlamda, hukukun üstünlüğü ya da hukuk devleti anlamında kullanılan "Rule of law" ifadesi yerini, hukukun iktidarın bir enstrümanı haline geldiği yapıya bırakır. Bu dönüşüm de "Rule by law" kavramı ile ifade edilir. Yani hukuk vardır ancak vicdanlara ve kamuya seslenen bir adalet yoktur. Yargı mekanizmaları bağımsız değil aksine siyasal iktidarın uzantısıdır. Bu durumda gazetecilere yönelik davalar, hukuki süreçler olmaktan çok politik müdahalelere dönüşür. "Gazetecilik suç değildir" ifadesinin alt metni işte tam da burada açık bir şekilde görünür hale geliyor: Bu slogan, yalnızca gazetecilerin masumiyetini değil aynı zamanda hukukun kötüye kullanımını hedef alır. Başka bir deyişle, bu slogan savunma değil suçlama içerir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hakikâtin reddi ve cezalandırma&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazeteciliğin otoriter rejimler için tehdit oluşturmasının temel nedeni, onun hakikât üretimiyle olan ilişkisidir. Otoriter sistemler yalnızca iktidarı değil aynı zamanda gerçekliği de kontrol etmek ister. Bu noktada medya, sadece bir iletişim aracı değil bir hegemonya alanıdır aynı zamanda. Örneğin, gazetecileri sindirmek ya da özgürlüklerini ellerinden almak için sık sık başvurulan "halkı yanıltıcı bilgi yayma" suçu, bahse konu hegemonya çalışmasının nirengi noktalarından biri olarak öne çıkar. Tarihsel gerçekleri manipüle ederek kendi düşünce iklimlerine uygun "alternatif tarih" yaratmaya çalışmak, otoriter ideolojilerin en bilinen yöntemidir. Gerçeklik bükülür, toplumsal hafıza yeniden şekillendirilir ve geçmiş, iktidarın çıkarlarına göre yeniden kurgulanır. Propaganda mekanizmalarıyla çalışan bu sistemlerde, bilgi akışı merkezi bir otorite tarafından düzenlenir. Alternatif bilgi kaynakları ise sistem için potansiyel bir tehlike olarak görülür. Bağımsız gazetecilik, bu nedenle yalnızca eleştirel değil aynı zamanda varoluşsal bir tehdit olarak algılanır. Bu çerçevede "gazetecilik suç değildir" ifadesi, hakikât üzerindeki tekelleşmeye karşı bir meydan okumadır. Bu slogan, dolaylı olarak şu iddiayı taşır: Gerçeklik, iktidar gücünü elinde bulunduranların tekelinde değildir ve olmamalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunların yanı sıra, otoriter rejimlerin gazetecilere yönelik sert tutumu, çoğu zaman güçlerinden değil kendilerini zayıf hissetmelerinden kaynaklanır. Meşruiyetini toplumsal rızadan değil baskıdan alan sistemler, en küçük eleştiriyi dahi tehdit olarak algılar. Esasında, bu saldırgan tutum, iktidarın kendi kırılganlığını da ortaya koyar. Çünkü güçlü ve meşru bir yönetim, eleştiriye tolerans gösterebilir. Oysa otoriter sistemlerde gazetecilik faaliyetleri, "rejime karşı saldırı" olarak çerçevelenir ve ona göre uygulamalara tabi tutulur. Dolayısıyla "gazetecilik suç değildir" ifadesi, yalnızca bir hak talebi değil aynı zamanda bir meşruiyet sorgulamasıdır. Bu slogan, rejimin kendi güvensizliğini açığa çıkarır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında diğer taraftan bu durumun gazeteciler açısından yarattığı sıkıntılar da var. Gazeteciler sürekli olarak soruşturmalar, gözaltılar, işten çıkarmalar, medya kuruluşlarının kapatılması gibi risklerle karşılaştığında, sansür dışsal bir zorlamadan çıkıp zihinsel bir filtreye dönüşebilir. Birçok meslektaşımın özellikle sosyal medya paylaşımlarında ya da yazılarında bu filtreye takıldığını biliyorum. Bu filtre çoğu zaman şöyle çalışıyor: "Bunu yazarsam ne olur" ya da "Bunu yazmasam daha iyi." &nbsp;Ama her şekilde yazmayı tercih ediyoruz değil mi? Mesele, kamunun bilgi alma hakkı perspektifinde vicdan ve ahlâk muhasebesi çünkü. Gerçi belgelerle yazılan bir haberin dahi iktidarı elinde bulunduranların sözü karşısında kıymetinin olmadığı zamanlardan geçiliyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan, bu slogan aynı zamanda güçlü bir sembolik işleve sahiptir. Baskı altındaki toplumlarda dil, doğrudan siyasetin yerini alabilir. "Gazetecilik suç değildir" ifadesi, bu anlamda bir sivil direniş biçimi olarak ortaya çıkar. Dayanışma duygusunu güçlendirir ve baskı mekanizmalarını görünür kılar. Yani kolektif bilinç oluşturur. Bu yönüyle slogan, yalnızca bir ifade değil bir mobilizasyon aracıdır. "Gazetecilik suç değildir" ifadesi, yüzeyde bir meslek savunusu gibi görünse de derinlemesine incelendiğinde otoriter rejimlerin yapısal özelliklerini açığa çıkaran güçlü bir politik söylem olarak karşımıza çıkar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak bu slogan, yalnızca gazeteciliği savunmaz. Aynı zamanda otoriterliğin doğasını ifşa eder. Bu nedenle "gazetecilik suç değildir" demek, aslında şu geniş iddiayı dile getirmektir: Sorun gazetecilerde değil hakikâtle sorunlu bir ilişki kuran iktidar biçimlerindedir. Bu nedenle bu slogan her fırsatta tekrarlanmalıdır. Gazetecilik suç değildir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bitmeyen-oyun-12921</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bitmeyen oyun...</h1>
                        <h2>Yıl: 1936. Yer: Almanya’da bir Tersane. Topluluk hep birlikte sağ elini kaldırarak “Yaşasın …” diye haykırıyor. İçlerinden biri… Sadece bir fabrika işçisi; August Landmesser. Geçit töreninde ellerini göğsünde bağlayarak katılmadı o çılgınlığa. Tarih onu haklı çıkardı. Ama geç kaldı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bitmeyen-oyun-1774445504.webp">
                        <figcaption>Bitmeyen oyun...</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama Orta Doğu Amfi Tiyatrosu’nda bayram yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Perde açık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oyun sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adı hâlâ aynı: Arap Baharı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir zamanlar umut diye sunuldu.&nbsp; Bugün mezarlık diye okunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tunus’ta “bir kıvılcım” dediler; arkasından şehirler yandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Libya’da bir lideri “terörist” ilan ettiler; öldüğünde alkışladılar, sonra ülkeyi kabilelere böldüler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mısır’da demokrasi dediler; sandık geldi… ardından tanklar geldi… ve umut gitti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Afganistan’da barış dediler; yirmi yıl sonra geriye burkanın arkasına hapsedilmiş gözler kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Irak’ta “kitle imha silahı” dediler; bulamadılar, ama ülkeyi talan ettiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Suriye’de özgürlük dediler; halkı birbirine düşman ettiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dün başına ödül koydukları adam, bugün kravat takınca “güçlü devlet başkanı” oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dün “terörist” dedikleriyle bugün aynı masada poz veriyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bazıları…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adı beyaz olan, içi Epstein kadar karanlık o saraya girerken ayakkabılarını çıkarıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bir saygı değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, açık bir teslimiyet.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beyaz Saray’da ayakkabı değiştirenler,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Suriye topraklarında iz bırakamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çocuk var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bombalanmış sokaklarda, yıkılmış binaların enkazı arasında.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aç.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama açlığını unutmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü umut yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Defteri yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekmeği yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yarını… yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gözleriyle soruyor: “Ben ne zaman çocuk olacağım?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cevap yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi sahne İran.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Replikler hazır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Senaryo ezber.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü mesele insan değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü mesele ilke değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü mesele petrol.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve o sırada gökyüzünde füzeler var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geceyi yırtarak ilerleyen, çarpışırken bile estetik anlatılan ateşler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yorumlayanlar diyor ki: “stratejik hamle.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Altında ise çığlıklar var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tahran’da bir okulun avlusunda okuyarak kaderini değiştirmek isteyen kız çocukları…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saçları gibi kaderleri de örülmüş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anneler var, mezar taşlarına dokunarak sevmeyi öğrenen.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kadınlar var; yaşarken sessiz, acı çekerken bile inlemeyen.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve o sesler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yayına girmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü bu oyunda acı sansürlü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bize vaat edilmiş topraklar” deyip, bütün peygamberlerin ayak bastığı toprakları, insanlığın ortak coğrafyasını parselliyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyük Ortadoğu Projesi’nin domino taşları bir bir diziliyor… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başrolde Netanyahu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saldırgan.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pervasız. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orta Doğu Amfi Tiyatrosu’nda uzaklardan bir ses duyuluyor yine: </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“oleeeeeey!” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İspanyol arenasından kalma bir cesaretin yankısı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ses az, ama anlamsız değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki bir umut.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki sessiz çoğunluğun ilk kıpırtısı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama çok uzaktan.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok zayıf.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü burada herkes susuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Körfez susuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı dinden olanlar susuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı kaderi paylaşanlar gözlerini kapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir de… güç karşısında el pençe duranlar var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazıları ise susmakla kalmıyor; güçlünün yanında durmayı akıl sanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz de farklı değiliz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir zamanlar Aleksis Çipras için Atina yollarına düşenler, şimdi Pedro Sánchez için cümle kuruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü trend bu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü ses getiren bu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü üretmek yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sözüm ona aydınlar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sahaya inmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Risk almaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bedel ödemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece konuşur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece tüketir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece izler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa sahne yanıyor.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çocuklar ölüyor.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anneler susuyor.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ülkeler parçalanıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve biz… hâlâ izliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yıl: 1936</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yer: Almanya’da bir Tersane.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Topluluk hep birlikte sağ elini kaldırarak “Yaşasın …” diye haykırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İçlerinden biri…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece bir fabrika işçisi. August Landmesser.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçit töreninde ellerini göğsünde bağlayarak katılmadı o çılgınlığa.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarih onu haklı çıkardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama geç kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi yine aynı sahne kuruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adı beyaz olan karanlık sarayda, Trump etrafında dönen yeni bir tapınma düzeni…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alkışlayanlar yine çok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorgulayanlar yine az.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Orta Doğu Amfi Tiyatrosu’nda oyun devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu defa körfezdeki dolar milyarderleri, “Yaşasın Trump” diye ellerini kaldırıyor…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alkışlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çığlıklar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzaklardan bir ses yine yükseliyor: “oleeeeeey!” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Moskova’da Putin, Pekin’de Şi Cinping el kaldırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başlar bir an dönüyor…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra herkes yeniden amfi tiyatroya, sahneye…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alkış devam ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bayramda bir tarafta ABD’ye “oleeeey” çekip arenadan çekilen ve “gavur” dediğimiz Sánchez; diğer tarafta “din kardeşiyiz” dediğimiz şeyhler, krallar… arenaya asker gönderme planları yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze, Beyrut, Filistin, Şam, Halep, Lazkiye, Erbil, Tahran, Şiraz &nbsp;ve cihanın yarısı olarak kabul edilen İsfahan’da…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bedenler kefenlere sarılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Enkaz altında hâlâ çığlıklar var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Perde kapanmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü…&nbsp; &nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alkış var.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sessizlik var.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Utanç yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve en kötüsü: Seyircisi bol bu oyun hiç bitmeyecek.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/silivrideki-savunmalar-bize-ne-soyluyor-12920</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 01:18:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Silivri'deki savunmalar bize ne söylüyor?</h1>
                        <h2>Şahan'ın savunmasında; "Önüme konan kağıtlar 'suçlusun' diyor. Dönüyorum, 'Neyle?' diyorum. 'Bilmiyorum, suçlusun, ispat et' diyor." Oysa hukuk ilkeleri açıktır: müddei iddiasını ispatla mükelleftir” yani iddianın sahibi ispatla yükümlüdür. Bu kural Türkiye'de uzun süredir tersine çevrilmiş durumda. Tutuklu sanıklar, dar hücrelerinde masum olduklarını kanıtlamaya çalışıyor. Bugün Şişli Darülacaze Caddesi üzerindeki Şişli Belediyesi Başkanlığı binasının arkasında ve karşısında yükselen binalara bakın.  Şahan'ın neden tutuklu olduğunu daha iyi anlarsınız... </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/silivrideki-savunmalar-bize-ne-soyluyor-1774391266.webp">
                        <figcaption>Silivri'deki savunmalar bize ne söylüyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dokuz günlük duruşma geride kaldı. İlk iki haftanın gerginliği, dün Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan'ın kürsüye geçmesiyle yerini başka bir havaya bıraktı: Sakin, güçlü ve belgelenmiş bir haklılık anlatısı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'dan önce uzun bir savunma yapan Ağaç A.Ş. Genel Müdürü Ali Sukas gibi, Şahan da kendisine yöneltilen suçlamaların tamamına tek tek yanıt verdi. Bugün çapraz sorgu ve avukat savunmalarıyla süreç devam edecek. Ama dünden bu yana kafama takılan soru şu: Bu savunmaları dinleyenler ne hissediyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haklılığın Gücü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'ın savunması teknik bölümler kadar siyasi ve kişisel bölümler de içeriyordu. Tüm bu parçalar bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey, hukuki bir savunma metninden fazlası: Bir belediye başkanının bu sürecin insani boyutuna dair tanıklığı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'ın 5,5 yaşındaki kızından ayrılığını anlatması ve küçük kızın kapıya "Bu eve polisler giremez" yazısı asmasını aktarması, bu yaşın kavrayabileceği tek gerçeği gösteriyor: Devletle ilk temas, travma biçiminde yaşandı. Sadece bir babanın kızından ayrılması değil bu; küçük bir çocuğun devletle kurduğu ilişkinin başlangıç noktası.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şahan İBB Davası'na Nasıl Girdi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir adım geri gidelim. Şahan, 19 Mart 2025'te Kent Uzlaşısı soruşturması kapsamında gözaltına alındı ve 23 Mart'ta tutuklandı. Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer'in önce tahliye sonra beraat etmesi, o soruşturmada tutuklananlar için bir umut kapısı araladı. Ancak bu umut, Eylül 2025'te yeni bir soruşturmayla ortadan kalktı. Şahan, 12 Eylül 2025'te ikinci kez tutuklandı; bu kez İBB dosyasına eklenmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şubat 2026'daki tutukluluk incelemesinde Kent Uzlaşısı kapsamında tahliye edildi. Ama İBB davasına eklenmişti artık. Dün bu nedenle savunma yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısacası yedek bir tutuklamayla bu dosyaya dahil edildi. Şahan bunu dün kendi ağzıyla, belgeli biçimde ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki Neden Bu Yedek Tutuklama?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savunmayı okuyunca bu sorunun cevabı da netleşiyor. Şişli'deki büyük projeler: 72 katlı gökdelen planı, Nişantaşı koru alanı, Torunlar Center, Rotana, Medicana... Bu projelerin ortak özelliği şu: Bakanlığın parsel bazında plan tadilatlarıyla rant kapısı açılıyor, firmalar ilgili onayları belediyeden alamayınca Bakanlık devreye giriyor. Ve bu süreçte belediyenin yasal denetim kararları, iddianamede "icbar" suçu olarak karşımıza çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamuya ayrılan alanı firmanın özel otopark planına kaptırmamak, yangın güvenliği eksikliğini gidertmek, yapı kayıt belgesiyle hastaneye dönüşen binada teknik inceleme talep etmek... Bunlar suçmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim Şahan’ın <em>"Bugün müteahhitlerin istediğini yaptığım için değil, yapmadığım için tutukluyum." </em>cümlesi kendine atfedilen “suçu” yeterince açıklıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Şişli Darülacaze Caddesi üzerindeki Şişli Belediyesi Başkanlığı binasının arkasında ve karşısında yükselen binalara bakın.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'ın neden tutuklu olduğunu daha iyi anlarsınız...&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şüpheliyi Kendi Masumiyetini Kanıtlamakla Yükümlü Tutmak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'ın savunmasında;&nbsp;<em>"Önüme konan kağıtlar 'suçlusun' diyor. Dönüyorum, 'Neyle?' diyorum. 'Bilmiyorum, suçlusun, ispat et' diyor."</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa hukuk ilkeleri açıktır: müddei iddiasını ispatla mükelleftir” yani iddianın sahibi ispatla yükümlüdür. Bu kural Türkiye'de uzun süredir tersine çevrilmiş durumda. Tutuklu sanıklar, dar hücrelerinde masum olduklarını kanıtlamaya çalışıyor. Masumiyet karinesinin fiilen yok edilmesinin adıdır bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'dan sonra savunma yapacak olanlar da, somut delillerden çok etkin pişmanlıktan yararlananların, gizli tanıkların "duymuştum", "tahmin ediyorum", "öyle sanıyorum" türünden ifadelerine yanıt vermek zorunda kalacak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'ın savunmasında örgüt suçlamasına verdiği yanıtı ayrıca yazmak bile istemiyorum; zira savunmasında kendi içindeki mantıksal gücü her şeyi söylüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan’dan sonra kendini savunacak olan isim Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık. Tutuklu kaldığı bir yıl içinde pek çok kez hayati tehlikeyi atlatan Çalık'tan, Şahan'ın çıtasını koruyacak güçlü bir savunma bekliyorum. Şahan'ın savunması bize; doğru yerde durmak, büyük müteahhide "hayır" demek bu ülkede suç karinesi sayılabiliyorsa, savunmanın tek gerçek silahı haklılığın belgesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Silivri'de tam da bu belgeleniyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/gorunmemek-uzerine-12919</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Görünmemek üzerine</h1>
                        <h2>Dünyanın birçok yerinde kadınlar erken yaşlardan itibaren bedenlerini küçültmeyi öğrenirler. Dizlerini birbirine yaklaştırmayı, seslerini alçaltmayı, kahkahalarını kısmayı… Yer kaplamamayı… Sanki dünya zaten doludur ve onlara düşen şey, mümkün
olduğunca az yer işgal etmektir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/gorunmemek-uzerine-1774386222.webp">
                        <figcaption>Görünmemek üzerine</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>“Çevremdeki referans noktaları bana hep aynı şeyi fısıldıyordu:</em><em> </em></span></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Yerinde kal, sessiz kal, küçük kal…</em></span></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>&nbsp;Ben ise kaybolmak istemiyordum.”</em></span></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>&nbsp;Iris Marion Young</em></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sanki dünyanın görünmez bir düzeni vardı ve bu düzen, bazılarına geniş alanlar açarken bazılarına dar koridorlar bırakıyordu. Kimlerin yüksek sesle konuşabileceğini, kimlerin rahatça yer kaplayabileceğini, kimlerin ise dikkat çekmeden var olmasının daha uygun olacağını belirleyen sessiz bir düzen.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu satırları yazmaya bir çocukluk fotoğrafı yüzünden karar verdim. Eski bir kutunun içinden çıktı. Sararmış kâğıtların arasında unutulmuş bir an gibi. Fotoğrafı elime aldım ve uzun süre baktım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bakışlarımdaki ürkekliği fark ettim önce.Bir çiçeğin arkasına saklanmıştım. Sanki o küçük çiçekle arama ince bir sınır çekmişim. Dünyayla arama konulmuş küçük ama gerekli bir perde gibi…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O fotoğrafta mutsuz bir çocuk gördüm.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Oysa çocukların mutsuz olmadığına inanmak isteriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çocukluk, hafif bir zaman gibi anlatılır hep. Koşuların, oyunların, kahkahaların zamanı…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama çocuklar da mutsuz olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Taşıyabileceklerinden ağır düşüncelerle karşılaştıklarında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Henüz anlamlandıramadıkları bir dünyanın ortasında kendilerini korumayı öğrenmeye çalıştıklarında…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hatırlıyorum o günü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">23 Nisan’dı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Okulun bahçesi kalabalıktı. Sesler birbirine karışıyor, bayraklar rüzgârda dalgalanıyor, öğretmenler çocukları sıralara dizmeye çalışıyordu. Çocuk Bayramı’nın o tanıdık neşesi vardı ortalıkta. Gösteri için bize kıyafetler verilmişti. Etek ve ceketten oluşan bir takım. Ceketin yakalarında güpür detaylar vardı. Şimdi</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">düşündüğümde ne kadar zarif ve güzel olduğunu fark ediyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama o gün zihnim başka şeylerle meşguldü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Eteğimin boyu çok mu kısaydı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Altına giydiğim çorap yeterince kalın mıydı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Babam kıyafeti beğenecek miydi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Beğenmezse sahneye çıkmamı ister miydi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir çocuğun zihni bazen böyle sorularla dolabilir. Yetişkinlerin dünyasında küçük görünen şeyler çocukların dünyasında büyür. Bir bakışın anlamı genişler, bir ihtimal ağırlaşır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>‘‘Sonunda bu savaştan yorulurum ve aynanın karşısına giderim. Elbise artık bedenimle değil benimle savaşmaya başlar. Varoluşumdaki gerilim biraz yumuşar ama tamamen özne olmaya doğru genişlemek yerine daha da nesneye dönüşürüm. Ne istediğimi bilirim ama oraya nasıl gideceğimi hala bilemem.’’ </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Iris Marion Young</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gösteri muhtemelen güzel geçmişti. Muhtemelen diyorum çünkü o güne dair hafızamda belirgin sahneler yok. Alkışların sesi, kalabalığın uğultusu,</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">öğretmenlerin yönlendirmeleri… Hepsi birbirine karışmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama fotoğraftaki yüz net.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O yüzün içindeki tedirginlik net.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O bakışta bir çocuk dünyayı dikkatle ölçüyor sanki. Ne kadar konuşabileceğini, ne kadar yer kaplayabileceğini, nerede durmasının daha güvenli olacağını anlamaya çalışıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çocuklar dünyanın görünmez kurallarını erken öğrenir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kimlerin yüksek sesle konuşabileceğini.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kimlerin dikkat çekebileceğini.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kimlerin ise biraz geri çekilmesinin daha güvenli olduğunu…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Belki de o yüzden çiçeğin arkasına saklandım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O küçük çiçek, bir anlığına bana bir sığınak olmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Görünmeden var olabileceğim küçük bir alan.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yıllar sonra o fotoğrafa baktığımda şunu fark ettim: görünmez olmak bazen bir tercihten çok bir korunma biçimidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsan incinmemek için küçülür. Daha az yer kaplar, daha az ses çıkarır. Böylece bakışların ağırlığından biraz uzak durabileceğini sanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama küçülmenin de bir hafızası vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir kez öğrenildiğinde insanın içinde uzun süre kalır. Bir odaya girerken omuzlarını biraz geri çekmekte, bir fikir söylerken sesini biraz kısmakta, bir cümlenin sonunda tereddüt etmekte…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sanki görünür olmak hâlâ küçük bir risk taşıyormuş gibi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üstelik bu yalnızca kişisel bir hikâye değildir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Dünyanın birçok yerinde kadınlar erken yaşlardan itibaren bedenlerini&nbsp;</strong></span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>küçültmeyi öğrenirler. Dizlerini birbirine yaklaştırmayı, seslerini alçaltmayı, kahkahalarını kısmayı…</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Yer kaplamamayı…</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Sanki dünya zaten doludur ve onlara düşen ş</strong><strong>ey, m</strong><strong>ümkün</strong><strong> </strong><strong>olduğunca az yer işgal etmektir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">En göründüğünü sandığı yerlerde bile görünmez olduğunu fark ederler kadınlar çoğu zaman.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kalabalıkların ortasında, bakışların içinde, sevildiklerini düşündükleri yerlerde…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve belki de insanı en çok sarsan şey budur: Görünmediğini sandığın bir yerde kaybolmaktan ziyade göründüğünü sandığın bir yerde silikleştiğini fark etmek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Duygularının, düşüncelerinin kalıplaşan toplumsal normların içinde eridiğini hissetmek. Acılarının önemsenmesi gerektiği kadar önemsenmediğini görmek… Ne yapsan, ne etsen duyulmamak, görülmemek… </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Oysa insan dünyaya görünmez olmak için gelmez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir çocuk dünyaya merakla bakmak için gelir. Koşmak, bağırmak, sormak, dünyayı keşfetmek için…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama bazen dünya çocuklara önce sessiz olmayı öğretir.Yıllar sonra o fotoğrafa bakan ben ise artık başka bir şey görüyorum…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sadece korkuyu değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir başlangıcı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü şimdi biliyorum: O çocuk kaybolmamak için küçülmüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama artık mesele kaybolmamak için küçülmek değil, var olabilmek için yeniden büyüyebilmektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Büyümek bazen ileri doğru atılan bir adım değildir. Bazen geriye dönüp bakmaktır. Unutulduğu sanılan bir bakışın içinde durmak, yıllar önce söylenmemiş bir cümlenin yankısını duymak…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve sonra yavaş yavaş kendine yeniden yer açmaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Omuzlarını biraz daha geriye almak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sesini biraz daha özgür bırakmak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kendi varlığının ağırlığını taşımaktan korkmamayı öğrenmek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü insan dünyada ancak yer kapladığı kadar vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve bazen bir hayatın en sessiz devrimi, insanın kendine şu cümleyi kurmasıyla başlar:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Art</strong><strong>ık küçülmeyeceğim.</strong></span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-3-12918</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Amerikan demokrasisinin çöküşü üzerine (3)</h1>
                        <h2>Prof. Dr. Bakırcı'nın ABD demokrasisinin çöküşü üzerine olan dizisinin son bümünde bize şunu hatırlatıyor; Eğer toplum, eşitsizliklerin üzerine inşa edilmiş bir rıza üretiyorsa, Rousseau buna meşru bir toplum sözleşmesi demezdi. ABD örneğinde Epstein dosyası gibi ahlaki çöküşlerin toplumsal desteği sarsmaması, tam da o "yurttaşlık bilincinin" buharlaştığının en somut kanıtı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-3-1775318505.webp">
                        <figcaption>Amerikan demokrasisinin çöküşü üzerine (3)</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önceki iki yazıda <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-1-demokrasi-ve-teokrasi-12916">demokrasinin seçimden ibaret olmadığına </a>ve <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-2-demokrasi-ve-teokrasi-12917">demokrasinin varlığı için çok sayıda ilkeye ihtiyaç duyulduğunu </a>belirttim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O yazılarda demokrasinin varlığı için laiklik ilkesinin zorunlu olduğunu ve teokratik devletlerde demokrasi olamayacağını örnekleriyle göstermeye çalıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tekrar edeyim: demokrasi insanoğlunun bugüne kadar ulaşabildiği en iyi rejimdir ama hiç de kolay bir rejim değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi toplumların bilinçli ve yoğun bir çabasını gerektirir; “<em>ben rejimime demokrasi adını verdim</em>” demekle demokrasi olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik ilke ve kurumların ne olduğunu görebilmek için antik döneme gitmek gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu düşünceye şöyle bir haklı itiraz ileri sürülebilir: Günümüzde antik demokrasileri yeniden inşa etmek mümkün değildir, çünkü antik toplumla modern toplum çok sayıda yönden farklılaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu itirazın haklılığına diyecek bir şey yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekten de antik demokrasinin yeşerdiği kent devletlerinde ülke nüfusu en fazla yüzbinlerle ifade ediliyordu ve halkın belirli meclislerde toplanarak yerel demokrasiyi işletmesi mümkündü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kentlerde yurttaş sayısı onbinlerle sınırlıydı ve bunların aktif siyasette yer almaları kolaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu toplumlar köle emeğine dayandıkları için belirli bir kesimin çalışmadan siyaset yapma şansı vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern ulus devletin sınırlarının çok genişlemiş olması, nüfusun fazla olması, toplumun önemli bir kesiminin ücretle çalışanlardan oluşması antik dönemdeki gibi doğrudan demokrasilerin kurulmasını önlemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden siyasal partiler üzerinden işleyen temsili demokrasiler bugün için bir zorunluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar son derece haklı itirazlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak itirazların haklı olması antik demokrasinin ilke ve kurumlarını tümüyle gözardı edebileceğimiz anlamına gelmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenledir ki bugün gelişmiş modern demokrasiler antik demokrasinin kimi araçlarını kullanmaya devam ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Referandum, halk vetosu, plebisit, azil, yurttaş girişimi, sivil toplum katılımı gibi araçlar <em>yarı doğrudan demokrasi araçları </em>olarak adlandırılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Yarı doğrudan demokrasi araçları</em>, bugünkü temsili demokrasilerin doğrudan demokrasilere benzemek için buldukları formüller.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüzde seçimlerin sık aralıklarla yapılması, yatay ve dikey kuvvetler ayrılığı, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, parti içi demokrasi, yerel özerklik vb. ilkeler modern temsili demokrasilerin gerçek demokrasilere yaklaşmak için kullandıkları ilkelerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fransız düşünür Alexis de Tocqueville, bu bağlamda Fransız demokrasisi ile Amerikan demokrasisini karşılaştırıyor ve adem-i merkeziyetçilik ilkesini benimseyen Amerikan demokrasisinin gerçek demokrasiye daha yakın olduğunu belirtiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekten de yerel özerklik ilkesinin uygulandığı ülkelerde halkın siyasal karar alma sürecine katılımı daha kolaydır ve bu yüzden bu tür ülkelerde yerel demokrasi yoluyla demokrasinin güçlenmesi sağlanabilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda yerel yönetimler demokrasinin beşiği sayılmakta ve adem-i merkeziyet ilkesinin demokrasiyi güçlendireceği savunulmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fransız düşünürlerden Jean Jacques Rousseau ise modern demokrasileri gerçek bir demokrasi saymamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önceki yazıda da belirtildiği gibi Rousseau İngiliz demokrasisini bir oligarşi olarak nitelendirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün “<em>milli irade</em>” ya da “<em>genel irade</em>” kavramını açıklamak isteyenler için Rousseau’ya atıfta bulunmak çok yaygın bir eğilimdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne var ki Rousseau’ya yapılan atıfların büyük çoğunluğu Rousseau’nun düşüncesini yansıtmamaktadır, hatta O’nun düşüncelerinin tam tersini ifade etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin çok sayıda kaynakta parlamentolarda ortaya çıkan iradenin “<em>milli irade</em>” olduğu; parlamento’da yapılan konuşmalarda “<em>parlamentonun milli iradenin tecelligahı</em>” olduğu söylenir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa “<em>parlamentonun milli iradenin tecelligahı</em>” olduğuna ilişkin çıkarımı Rousseau’ya dayandırmanın olanağı olmadığı gibi Rousseau’nun bütün açıklamaları parlamentoların demokratik yönetim biçimleriyle uyuşmadığını ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rousseau için milli irade ya da genel irade sadece doğrudan demokrasilerde ortaya çıkabilir; temsili demokrasilerin bulunduğu parlamentolarda milli irade değil özel irade ortaya çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sözkonusu özel irade-genel irade ayrımını kavrayabilmek için Rousseau’nun teorisine biraz daha yakından bakmak gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rousseau diğer toplum sözleşmesi kuramcıları gibi insanlık durumunu doğa durumu ve sivil toplum durumu olarak iki aşamaya ayırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğa durumu insanın hemcinsleriyle birlikte mutlu bir yaşam sürdüğü dönemdir; bu dönemde insanın ihtiyaçları sınırlı olduğundan ve sınırlı ihtiyaçların karşılanması kolay olduğundan insan mutludur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sahip olduğu merhamet duygusu başkalarına zarar vermeyi de önler ve bu yüzden insan barışın hüküm sürdüğü bir doğa durumundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Deprem, su baskını vb. nedenlerle insan önce geçici olarak bir araya gelir ama daha sonra sabanın bulunması gibi teknolojik gelişmeler nedeniyle bir arada yaşaması sürekli hale gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zamanla tükettiğinden fazlasını üretmeye başlar ve artı ürüne el koyanlar mülk sahibi olmaya başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mülkiyetin ortaya çıkmasıyla insanlar arasında kavga başlar ve barış durumu yerini bir savaş durumuna bırakır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bundan sonra önlem almazsa savaş durumu nedeniyle insan türü yok olup gidecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yegâne çözüm bir toplum sözleşmesi yapmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan özel çıkarlarının peşinde koşan bir varlıktır; ancak herkes özel çıkarlarının peşinden koşacak olursa başkalarına zarar verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden toplum sözleşmesiyle özel çıkarlarının peşinden koşmayacağına ve toplumun ortak çıkarlarını gerçekleştireceğine söz verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte insanların birlikte ortak çıkarlarına göre karar vermeleri halinde ortaya çıkan irade, genel iradedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, toplum sözleşmesi yapmakla özel çıkarlarından bütünüyle vazgeçmiş olmaz; insanın özel çıkarlarını tümüyle bırakması kendi doğasına aykırıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak insan özel çıkarlarının peşinden koşmasının kendisinin sonunu getireceğini bildiğinden diğerleriyle bir anlaşma yapmış ve ortak çıkar için çalışacağına söz vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda kendi kararlarını verirken özel çıkarlarını gerçekleştirmesi, toplumun diğer üyeleriyle birlikte karar verirken ortak çıkarlar doğrultusunda davranması beklenir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğerleriyle birlikte karar verirken de özel çıkarları doğrultusunda davrananlar olabilir ama çoğunluk ortak çıkara göre karar vereceğinden özel iradeler genel irade sayesinde doğru yöne yönlendirilmiş olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın bu nedenle iki görünümü vardır: (1) Özel çıkarının peşinden koşarken uyruktur ve yönetilen konumundadır. (2) Ortak çıkar doğrultusunda davranırken yurttaştır ve yöneten konumundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda yurttaş, uyruğu yönetmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yurttaş ile uyruk aynı varlığa verilen iki ayrı isim olduğuna göre insan kendi kendisini yönetmiş olmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim bu yüzden “<em>demokrasi halkın, halk tarafından, halk için yönetimi” Democracy is the rule of the people, for the people, by the people </em>biçiminde tanımlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan kendi başına bırakılınca özel iradesi ortaya çıkar ve bu irade, özel çıkarı gerçekleştirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel iradenin genel iradeyi yansıtması mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzdendir ki bir parlamentoda bulunan üyeler kendi özel çıkarlarını yansıtacaklarından orada genel iradenin oluşması mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genel iradenin ortaya çıkabilmesi, herkesin bir araya gelmesi ve çoğunluğun ortak çıkar doğrultusunda davranmasına bağlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlar bir araya geldiklerinde ortak çıkara göre davranmıyorlarsa, orada zaten demokrasinin koşulları yok demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasinin varlığı, çoğunluğun, ortak irade doğrultusunda davranma erdemine ulaşmış olmasına bağlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlar bir araya geldiklerinde herkes özel çıkarı doğrultusunda davranmaya devam ediyorsa, yapılan sözleşme bir toplum sözleşmesi değil bir “<em>yalancı sözleşme</em>”dir ve yalancı sözleşmenin yapıldığı yerde demokrasi olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir başka anlatımla demokrasi ancak erdemli insanların yaşadığı yerde ortaya çıkabilir; erdemli insan kendi özel çıkarını toplumsal ortak çıkara feda edebilen insan demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rousseau erdemli insanın bulunmasının güç olduğunun farkındadır ve bu yüzden demokrasinin iki önkoşulu olduğunu söyler: (1) Eğitim, (2) Siyasal parti gibi özel birliklerin olmayışı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasilerde insanların ortak çıkar doğrultusunda eğitilmeleri, erdemli kılınmaları şarttır ve bu yüzden demokratik yurttaşlık eğitimi demokrasinin olmazsa olmazıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci olarak belirli toplumsal grupların özel çıkarlar doğrultusunda örgütlenmesi özel iradenin ortaya çıkmasına ve genel iradenin zayıflamasına neden olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle gerçek demokrasilerde siyasal partilere yer yoktur; çünkü siyasal partilerin her biri belirli bir toplumsal grubun çıkarını savunur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuşkusuz Rousseau’nun bu düşünceleri günümüzün temsili demokrasileriyle uyumlu değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna rağmen gelişmiş bir demokrasi için O’nun düşüncelerinden yararlanmak gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüzün temsili demokrasilerinde siyasal partilerin varlığı zorunludur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bir ülkede örgütlenme özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve siyasal partilerde parti içi demokrasi varsa, Rousseau’nun öngördüğü tehlikeler azalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasal partiler toplumsal çıkarları tam olarak yansıtabileceklerinden ve belirli sayıda insan belirli ortak çıkarlar etrafında bir araya gelerek bunları gerçekleştirebileceklerinden siyasal partilerin genel iradeye yaklaşmaları mümkün olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa parti içi demokrasi yoksa, örgütlenme özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü sınırlanmışsa, siyasal partiler belirli bir seçkinler grubunun özel çıkarından fazlasını yansıtamaz ve toplumun ortak çıkarıyla bağ kuramazlar; Rousseau’nun değindiği tehlike var demektir</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenledir ki gelişmiş demokrasiler parti için demokrasi, düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü gibi kavramları anayasal koruma altına alıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine aynı nedenle gelişmiş demokrasiler insanlara “yurttaş” olmanın haklarla donatılmış ayrıcalıklı bir statü olduğu bilincini aşılıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan demokrasisi bu kavramlar çerçevesinde düşünüldüğünde çöküşe geçmiş görünüyor; çünkü Amerikan demokrasisini yönlendiren artık ortak çıkarlar doğrultusunda erdemli davranan yurttaş değildir, özel çıkarları için ortak çıkarı feda eden uyruktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçmenin son seçimlerde Trump-Musk ikilisini iktidara getirmiş olması “ortak çıkar” kavramının terk edildiğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump-Musk ikilisi “ortak çıkar” kavramına hayatları boyunca karşı çıkmış ve bu sayede büyük servetler edinmişlerdir; bu şahıslar özel çıkarları için her şeyi yapmaya hazır olduklarını tartışmaya yer olmayacak biçimde ispatlamışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tür servetlerin tümüyle yasal sınırlar içinde kalınarak edinilmesi mümkün olmadığından, bu adamların zenginleşmek için her türlü aracı mübah görmüş oldukları varsayılabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan seçmeni, her türlü yolu kullanarak zenginleşmiş olan bu kişilerin, kendilerini de zenginleştireceğini zannederek tercih yapmış ve yurttaşı öldürerek uyruk gibi davranmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak seçmenin göz ardı ettiği şey, bu tür kişilerin özel çıkarlarını hiçbir şekilde ortak çıkara feda etmeyeceğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim Trump bir avuç büyük sermaye sahibinin isteklerini karşılamak amacıyla uluslararası hukuk kurallarına ve kurumlarına tümüyle son verdi; bu yüzden Birleşmiş Milletler, NATO gibi uluslararası kurumlar olan biteni sadece izlemekle yetiniyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Etrafında gördüğü her ülkeye saldıran, dünyanın her yerine pervasızca müdahale eden Trump Avrupa’nın da değerlerinden vaz geçerek kendini korumaya almasına neden oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan halkı ise beklediği gibi zenginleşemedi ve hatta eski durumunu da koruyamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu seçkinler grubunun, Epstein dosyasında akıllara durgunluk veren rezaletleri ortaya çıkmasına rağmen hala toplumsal desteğe sahip olmaları, Amerikan seçmeninin yurttaşlık erdeminden ne denli uzaklaştığının kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasinin ABD gibi demokrasinin gelişkin olduğu bir ülkede çöküşü, demokrasinin dünyadaki geleceği konusunda da endişe vericidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çözüm yeniden yurttaşlık erdemidir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-2-demokrasi-ve-teokrasi-12917</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Amerikan demokrasisinin çöküşü üzerine (2): Demokrasi ve teokrasi</h1>
                        <h2>Din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi laikliktir. Laiklik ilkesi sadece demokrasilere özgüdür. Teokrasilerde din ve vicdan özgürlüğü yoktur: Teokratik devletlerde yönetim pozisyonunda bulunanlar dini kendi çıkarlarına yontarlar ve bu çıkarlar insanoğlunun çıkarlarının aleyhinedir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-2-demokrasi-ve-teokrasi-uzerine-1774968261.webp">
                        <figcaption>Amerikan demokrasisinin çöküşü üzerine (2): Demokrasi ve teokrasi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-1-demokrasi-ve-teokrasi-uzerine-12916">Geçen yazıda</a> demokrasinin seçimden ibaret olmadığını ve İran’daki molla rejiminin demokratik bir yönetim olamayacağını açıklamaya çalıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şey İsrail için de söylenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya kapitalizminin ve emperyalizminin lokomotifi olan Yahudi seçkinler, İsrail’de dini kullanarak büyük bir soykırım yapıyorlar ve dünyanın zengin petrol ve hammadde kaynaklarına el koymaya çalışıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Büyük Ortadoğu Projesi</em>” olarak adlandırılan uzun erimli planın arkasında dini bir söylem var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı’nın İsrailoğullarını kurtarıcı olarak seçmiş olması (seçilmiş halk) ve dünya üzerindeki belirli toprakları onlara vadetmiş olması (vadedilmiş topraklar) Kutsal Kitap emri olarak sunuluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Din kurallarının bireylerin Tanrı ile olan ilişkilerini düzenleyen kurallar olmaktan çıkıp bir topluma ya da coğrafyaya dayatılması, demokratik düzenlerin sonunu getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail devleti, Tanrı’nın buyruğunu yerine getirmek adına soykırım yapıyor ve kendi dininin sözde gereklerini başka toplumlara dayatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlayışın dinle bağdaşmayacağını göstermek için Tevrat’taki ayetleri didik didik inceleyen John Locke’un yardımına başvuracağım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke’un <strong>Yönetim Üzerine İki İnceleme</strong> adlı kitabı iki temel kitaptan oluşuyor: <strong>Birinci İnceleme</strong> ve <strong>İkinci İnceleme</strong>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her iki kitapta da siyasal yönetimin kökenleri araştırılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birinci İnceleme</strong> tümüyle Kutsal Kitap (Tevrat) analizi içeriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitabın temel sorusu şudur: Siyasal iktidarın kökeni Tanrıda mıdır ve Tanrı siyasal iktidarı yeryüzünde herhangi birine vermiş midir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke ayetlerin ayrıntılı olarak incelenmesi sonucunda Tanrı’nın siyasal iktidarı herhangi bir insana vermediği sonucuna ulaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke bu temizliği yaptıktan sonra <strong>İkinci İnceleme</strong>’de şu sonuca ulaşıyor: Madem ki Tanrı yeryüzü iktidarını herhangi bir insana vermemiştir o zaman siyasal iktidarın tek kaynağı insanların kendi aralarında yaptıkları toplum sözleşmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke başta <em>Doğa Yasası</em> olmak üzere diğer eserlerinde “<em>Tanrı’nın varlığı</em>” sorununu araştırıyor ve buradan hareketle doğa yasasının emirlerini ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birçok delille Tanrı’nın varlığını ispatladıktan sonra doğa yasasının içeriğini ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurduğu mantık çok anlaşılır ve açık: Madem ki Tanrı vardır ve madem ki Tanrı yaratıcıdır o zaman insanın Tanrı tarafından yaratıldığından kuşku duyulamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktadan hareketle doğa yasasının içeriği bulunabilir: Tanrı insanı yaratmışsa, bir amaç için yaratmış olmalıdır. Aksi takdirde Tanrı’nın amaçsız bir iş yaptığı sonucuna ulaşılır ki bu tür bir sonuç Tanrı’nın yetkinliğine aykırıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman Tanrı’nın insanı yaratmadaki amacını bulmak gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun cevabı da çok basittir: Tanrı, insanı, varlığını sürdürmesi için yaratmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda temel doğa yasası şudur: <em>İnsanoğlunun varlığını sürdürmesi</em>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer Tanrı insanın varlığını sürdürmesini istemiş olmasaydı onu yaratmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her insan aslında Tanrı’nın mülkiyetidir ve kendisine bir can emanet edilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda insan iki göreve sahiptir: (1) Kendi varlığını sürdürmek (2) Diğer insanların varlığını sürdürmesi için çalışmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mantığın sonuçlarından birincisi intiharın büyük günah olduğudur; çünkü intihar Tanrının verdiği emanetin yok edilmesiyle sonuçlanmaktadır ve emanete hıyanet en büyük günahtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci sonuç her insanın, diğer insanların da yaşamını sürdürmesinden sorumlu olmasıdır: Tanrı bana sadece kendi varlığımı sürdürme görevi vermemiştir ama insanoğlunun tümünün varlığını sürdürme görevi vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkalarının yaşamı söz konusu olduğunda yardıma en çok ihtiyaç duyandan başlamak üzere başkalarına yardım etmek her insanın pozitif görevidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin can çekişen birini o halde bırakıp gitmek doğa yasasına karşı işlenmiş büyük bir suç ve dolayısıyla günahtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğa yasası insan aklından başka bir şey değildir ve akıl insanın Tanrıyla ortak yönüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke’un Tevrat’ı kullanarak geliştirdiği bu yorum son derece tutarlıdır ve İsrail’in din adına yaptıklarının sahtekarlıktan ibaret olduğunu gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı yaratmış olduğu kullarının İsrail devleti tarafından soykırıma uğratılmasını neden istemiş olsun ki?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı bu kullarının öldürülmesini istemiş olsaydı onları yaratmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı’nın yaratıklarının bir kavim tarafından öldürülebileceklerine ilişkin Kutsal Kitap emri nerededir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı durum diğer dinlerden olanların öldürülmesini öngören “Cihat” anlayışı bakımından da geçerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı hiçbir yaratığına bir başkasını öldürme emri vermiş olamaz ve bu tür bir emir aldıklarını söyleyenler Tanrıya şirk koştuklarından en büyük günahı işlemektedirler; çünkü Tanrı bir yaratığının varlığını sürdürmesini istemiş olmasaydı onu yaratmazdı; Tanrı’nın bir insanın canını almak için bir başka kulunun yardımına ihtiyacı yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu görmek için Locke’un Kutsal Kitab’a dayanarak verdiği örnek Habil ve Kabil kardeşlerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habil ve Kabil, Âdem ile Havva’nın ilk iki oğludur. Büyük oğul Kabil bir çiftçi, kardeş Habil ise çobandır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habil’in Tanrı’ya sunduğu adak kabul edilip Kabil’in adağı reddedilince, Kabil kardeşi Habil’i kıskanarak onu öldürür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kutsal Kitaba göre insanlık tarihindeki bu ilk cinayetin faili Kabil cehennem azabıyla cezalandırılırken, mağdur olan Habil cennete gönderilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habil örneği, insanların Tanrının lütfuyla kurtuluşa erebileceklerinin kanıtı olarak kabul edilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda Tanrı’nın yaptığı cezalandırma ve ödüllendirmeden Habil’in Kabil tarafından öldürülmesini onaylamadığı da anlaşılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öldüren cehenneme giderken öldürülen cennete gitmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda Kutsal Kitapta da insan öldürmek cezalandırıldığına göre İsrailoğulları Filistinlileri öldürme yetkisini nereden almışlardır?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür bir yetki sahip olduklarını söylemekle Tanrıya şirk koşmuş ve en büyük günahı işlemiş olmuyorlar mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yahudilerin seçilmiş halk olduklarına ve vadedilmiş topraklara ilişkin hakları bulunduğuna ilişkin söylemin arkasında emperyalist istekler var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emperyalizmin önemli ayaklarından biri silah sanayidir ve silah sanayinin pazar sorunu, savaşların sürekli kılınmasını gerektiriyor; silah sanayine yapılan devasa yatırımların ayakta kalabilmesi için üretilen silahların bir biçimde satılması gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden bir taraftan çeşitli marjinal gruplara teknolojisi eskimiş silahlar satılıyor, diğer taraftan aynı grupları bastırmak için daha yeni silahlar kullanılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka anlatımla hem saldıran hem de saldırılan tarafların silahları aynı merkezden çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emperyalist güçler tarafından beslenen ve onların verdiği silahlarla ayakta kalabilen örgütler ne olduğu belli olmayan çoğunluğu dini “dava”lar adına kendilerine silah veren emperyalistlere karşı mücadele ettiklerini ileri sürüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyük bir çelişki değil mi? Bu devletler daha gelişmiş bir teknolojiyle üretilmiş silahlar üretmezlerse başka kimseye silah verirler mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür konuları sorgulamayanlar elde ettikleri silahlarla bir taraftan kendi ülkeleri içinde bir baskı düzeni oluşturuyorlar, diğer taraftan emperyalistlerin elinde kullanışlı bir araca dönüşüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sayede emperyalistlerin dünyadaki doğal kaynaklara el koymalarının yolu da açılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine bu sayede az gelişmiş ülkeler, emperyalistler için satamadıkları mallarını sattıkları pazarlara dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu amaçla dün kırmızı bültenle aranan bir terör örgütü lideri, ertesi gün yanağından makas alınan bir devlet başkanına dönüştürülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu çirkinlikler dinler adına yapılıyor; ama aslında hiçbir dinin bu tür bir tabloya izin vermesi düşünülemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel çıkarları peşinde koşan belirli gruplar, etkili olduğunu bildikleri için dini araç olarak kullanıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında basit bir akıl yürütme ile bu durum gözler önüne serilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu görmek için tekrar Locke’a dönelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke’a göre madem ki insanı Tanrı yaratmıştır ve insanın varlığını sürdürmesini istemiştir; o zaman insanın varlığını sürdürmesi için gerekli olan araçları da ona vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeryüzü, denizler, gökyüzü ve bunların içindeki yemişler insanın varlığını sürdürmesi için Tanrı’nın yarattığı varlıklardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke’un Kutsal Kitap ayetlerine dayanarak yaptığı çıkarımlara göre Tanrı dünyayı insanoğluna varlığını sürdürmesi için ortaklaşa vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda dünyanın varlıkları insanoğlunun ortak stokudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her insanın görevi bu stoku artırmaya çalışmak ve bu stoku gereksiz yere çürütmemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa bir an için düşünelim:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taraflardan attığı tek bir füze ile kaç çocuğun yaşam boyu sürecek eğitim masrafları karşılanabilirdi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Füzeyi etkisiz hale getirmek için kullanılan savunma araçlarıyla kaç işsize yaşam boyu iş bulunabilirdi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Petrol rafinerisine atılan bomba sonunda yanan petrolle kaç insan yaşam boyu ısınabilirdi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıkılan yol, köprü ve binaların yeniden yapımı ya da onarımı için kaç insana su ve yiyecek yardımı yapılabilirdi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sorular saymakla bitmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Locke’un mantıksal çerçevesi içinde söylenirse, savaş insanoğlunun ortak stokunu tüketmekten başka bir işe yaramadığından, Tanrı’nın emrine aykırıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soruları bir de kullanılan dini motifler yönünden soralım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Henüz 5-10 yaşlarında olan 150 kız çocuğunun, bir başkasının vadedilmiş toprakları dolayısıyla ölmesine gerçekten emir veren bir Tanrı olabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir avuç Yahudi seçkinin küçük çocukların ırzına geçebilmelerini ve sapkın zevklerinin peşinden koşmalarını sağlayacak zenginliğe ulaşmaları için bir halkın soykırıma uğraması bir Tanrısal adalet kavramı içine sığdırılabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı kendi yarattığı halklardan birine yine kendi yarattığı başka bir halkı yok etme emrini nasıl vermiş olabilir ki?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı’ya bu tür roller biçmek büyük bir günah değil midir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Samimi biçimde inanan bir insanın kendi Tanrısı için bu tür bir rolü kabul edeceğine hiçbir ihtimal vermiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrı hangi dine ait olursa olsun adaleti simgeler; adalet Tanrı ile özdeştir; Tanrı’nın adaletsizlik emrettiğini ileri sürmek “Tanrı” kavramıyla bağdaşmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Servetlerine servet katmak isteyen küçük bir azınlık sapkın zevkleri için insanoğlunun ve dünyanın geleceğini karartıyor ve bu amaçla dini motifleri gözü dönmüşçesine kullanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada bir soru: Trump efendi kaç çocuğun ırzına daha geçerse bu dünyadan memnun ayrılacak çok merak ediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de uyarı: Savaşta ölümüne neden oldukları minicik kız çocuklarının kanı sayesinde yiyecekleri her yeni tabak yemek göbeklerinin daha fazla bıngıldamasını sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetlemek gerekirse din siyasetin aracı olarak kullanıldığında sonuçları hem toplumlar hem de insanoğlu için ağırdır; tarihte de hep öyle olmuştur: bakınız. Aryan Irkı’nın seçilmiş ırk olduğu ve Hitler’in faşizm deneyimi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Din birey ile Tanrı arasındadır ve her insan kendi inancına uygun olarak Tanrı’ya karşı ibadetlerini özgürce yerine getirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi laikliktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laiklik ilkesi sadece demokrasilere özgüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teokrasilerde din ve vicdan özgürlüğü yoktur: Teokratik devletlerde yönetim pozisyonunda bulunanlar dini kendi çıkarlarına yontarlar ve bu çıkarlar insanoğlunun çıkarlarının aleyhinedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dizinin son yazısında demokrasinin kökeninde bulunan kavramlar ihmal edildiğinde, demokrasinin çöküşünün nasıl mümkün olduğunu ABD üzerinden bakalım.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-1-demokrasi-ve-teokrasi-12916</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Amerikan demokrasisinin çöküşü üzerine (1): Demokrasi ve teokrasi</h1>
                        <h2>Başörtüsü yasağına karşı mücadele verirken din ve vicdan özgürlüğüne sığınanların, başörtüsü zorunluluğu getirilirken bu özgürlüğüne sırt çevirmelerini doğru okumak gerekir: Bu kişiler laikliğe din ve vicdan özgürlüğü getirmediği için değil, onların istediği din anlayışını desteklemediği için karşı çıkmaktadırlar. Benzeri bir çözümlemeyi İsrail’deki Evangelist yönetim için yapmak mümkündür.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/amerikan-demokrasisinin-cokusu-uzerine-1-demokrasi-ve-teokrasi-uzerine-1774562616.webp">
                        <figcaption>Amerikan demokrasisinin çöküşü üzerine (1): Demokrasi ve teokrasi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Demokrasi” kavramı adından dolayı seviliyor; çok sayıda ülke demokratik bir yönetime sahip olmadığı halde kendisini “<em>demokrasi</em>” olarak tanımlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden teokrasiler (din devletleri) bile kendilerini demokratik sayıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin bugün savaş halindeki teokratik iki devlet olan İsrail ve İran kendilerinin demokrasiyle yönetildiklerini söylüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu iddialarının nedeni ülkelerinde seçim yapılıyor olmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa demokrasi kavramı seçimden ibaret olmadığı gibi demokrasilerin köken bakımından seçimle ilgisi de yoktur; hatta gerçek demokrasiler seçimi dışlarlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi eşitlik rejimidir ve bugün bildiğimiz temsili seçimler, eşitlik ilkesini zedeledikleri için gerçek demokrasiyle bağdaşmazlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçek demokrasilerde bütün yurttaşların siyasal karar alma sürecine katılmaları mümkündür ve yurttaşların bu yönde bir çaba sarfetmeleri gerekmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin her yurttaşın bir günlüğüne başbakan ya da meclis başkanı olması kuvvetli bir olasılıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabah kapısı çalınan “Ahmet”e “<em>efendim bugün kur’ada sizin adınız çıktı bir günlüğüne Başbakansınız</em>” denebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kur’a ile seçim yapıldığı ve görev süreleri kısa olduğu için her yurttaşın bu tür görevlere gelmede eşit şansı vardır ve bu şans ciddi bir olasılıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa temsili demokrasilerde, milyonlarca yurttaşın çok küçük bir yüzdesi siyasal görevlere aday olur ve siyasi görevler küçük bir seçkinler grubu arasında el değiştirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Temsili seçimler yurttaşların eşit biçimde kamu görevlerine gelme olanağını ortadan kaldırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle demokrasinin beşiği sayılan İnglitere’deki siyasal rejim, demokrasi teorisyeni Jean Jacques Rousseau’ya göre, oligarşiden başka bir şey değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rousseau İngiliz halkının sadece seçimler anından özgür olduğunu ancak seçimler yoluyla özgürlüğünü küçük bir azınlığa devrederek köleleştiğini belirtmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunları anlatma nedenim şudur: Gerçek bir demokrasiden söz edebilmek için demokrasinin yeşerdiği topraklara gidip oradaki kurum ve kuralların gelişimini ve anlamını incelemek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Ben oradaki demokrasi ile ilgilenmek zorunda değilim, seçim yaptım demokrasi oldum</em>” diyenlere söylenecek söz şudur: Sahip olduğunuz yönetim biçimi demokrasi değildir; sadece kendini demokrasi olarak adlandırmakla demokrasi olunmaz; demokrasinin tercih edilmesinin nedeni toplumun ortak yararını gerçekleştirme yeteneğinde olmasıdır ve sadece demokrasi adına sahip olanlar demokrasinin bu yararını elde edemezler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle demokratik olmadıkları halde kendilerini demokrasi olarak tanımlayan rejimler sadece kendilerini kandırmış olurlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin yukarıda sözü edilen teokratik rejimlerin “demokratik” olabilmeleri tanım gereği olanaksızdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nedeni çok basit: <em>Demokrasi halkın, halk tarafından, halk için yönetimidir.</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’daki molla rejimi ya da İsrail’deki Evangelist yönetimde halkın yönetimi sözkonusu olamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Halkın halk tarafından halkın yararına yönetilebilmesi için, yönetime ilişkin kuralların halk tarafından belirlenmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’daki molla rejimi, Kutsal Kitap kurallarını yorumlayarak halkı yönetmektedir; halkın kural koyması mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Halk, seçimlerde, Kutsal Kitap kurallarını yorumlama yetkisine sahip olacak kişilerle ilgili bir tercih yapmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla yurttaşlar seçimler yoluyla Kutsal Kitap emirlerini anlama yetkisini seçkin bir azınlığa devretmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun diğer anlamı, seçimlerde halkın din ve vicdan özgürlüğünü kendi eliyle bir azınlığa devretmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçimlerden sonra bütün İran yurttaşları Kutsal Kitap emirlerini anlama yetkisini seçilen azınlığa bırakmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’da hiçbir yurttaşın dilediği biçimde inanma ve ibadet etme özgürlüğü yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Din devletlerinde yöneticiler tarafından belirlenen din kurallarının zorunlu olması nedeniyle din ve vicdan özgürlüğü yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Laikliğin din ve vicdan özgürlüğünü ortadan kaldırdığını söyleyenler en hafif tabirle yalancıdırlar; gerçeği çarpıtmaktadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Din ve vicdan özgürlüğü laiklik altında tam bir güvencede iken din devletlerinde bu özgürlüğün esamesi bile okunmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin İran’da başörtüsü takmak istemeyen kadınların uğradığı zulümler herkesin malumudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’lı kadınlar başörtüsü takma zorunluluğundan dolayındin ve vicdan özgürlüğüne sahip olmadıkları için hunharca katledildiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Afganistan’da kadınların eğitim hakları ellerinden alınıyor ve bu özgürlük bir din adına kaldırılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada ülkemizde başörtüsü yasağının kaldırılmasının da din ve vicdan özgürlüğü sayesinde mümkün olduğuna dikkat çekmek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada din ve vicdan özgürlüğü yönünden şu tespiti yapmak gerekir: Kadınların başörtüsü takmamaya zorlanması da başörtüsü takmak zorunda bırakılması da din ve vicdan özgürlüğüne aykırıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak başörtüsü yasağına karşı mücadele verirken din ve vicdan özgürlüğüne sığınanların, başörtüsü zorunluluğu getirilirken bu özgürlüğüne sırt çevirmelerini doğru okumak gerekir: Bu kişiler laikliğe din ve vicdan özgürlüğü getirmediği için değil, onların istediği din anlayışını desteklemediği için karşı çıkmaktadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzeri bir çözümlemeyi İsrail’deki Evangelist yönetim için yapmak mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonraki yazıya…</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dine-en-buyuk-zarari-kim-veriyor-12915</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Dine en büyük zararı kim veriyor?</h1>
                        <h2>Oysa gerçek çok daha açıktır. Dine zarar veren, onu eleştirenler değil; onu siyasetin en sert alanına taşıyanlardır. Onu bir inanç olmaktan çıkarıp bir propaganda aracına dönüştürenlerdir. Kendi hatalarının yükünü dine yükleyenlerdir. Gerçek şu ki din siyasete karışmıyor; siyaset dine karışıyor. Ve bu karışma devam ettikçe kaybeden yalnızca siyaset olmayacak. Toplumun inancı, ortak değerleri ve en derin bağları da bu süreçte aşınacak. İnancı korumak istiyorsak, önce onu kullananlardan korumak zorundayız. Çünkü din, ancak özgür kaldığında güçlüdür.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dine-en-buyuk-zarari-kim-veriyor-1774380434.webp">
                        <figcaption>Dine en büyük zararı kim veriyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de kimse dine savaş açmıyor. Ama din, her gün biraz daha itibar kaybediyor. Üstelik bu kaybın nedeni dışarıdan gelen bir tehdit değil. Ne eleştiriler, ne farklı yaşam tarzları, ne de inançsızlık… Asıl neden, dinin bizzat siyaset tarafından kullanılması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yıllardır bilinçli biçimde kurulan bir algı var: “Din siyasete karışıyor.” Oysa bugün yaşanan bunun tam tersidir. Din siyasete değil, siyaset dine karışıyor. Ve bu durum, bir toplumun inancı açısından son derece kritik bir kırılmaya işaret ediyor. Çünkü din, siyasetin diline girdiği anda yalnızca bir inanç olmaktan çıkar; bir savunma aracına, bir propaganda malzemesine ve bir meşruiyet kalkanına dönüşür. Bu noktadan sonra artık korunmaz, kullanılır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son günlerde yeniden gündeme gelen laiklik tartışmaları da bu çerçevede okunmalı. Bu tartışma kendiliğinden ortaya çıkmış bir fikir ayrılığı değil; aksine bilinçli bir siyasi zemin kurma çabasıdır. Amaç, geçmişte defalarca kullanılan ve etkili olmuş bir korkuyu yeniden üretmektir: “CHP gelirse din elden gider.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu söylemin çalışabilmesi için önce bir atmosfer yaratılır. Dinin kamusal alanda daha görünür hale getirilmesi, semboller üzerinden bir gerilim kurulması ve ardından bu gerilim üzerinden bir tehdit algısı üretilmesi… Böylece siyaset, kendisini bu tehdide karşı bir koruyucu olarak konumlandırabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nitekim son dönemde eğitim alanında atılan adımlar bu çerçevede değerlendirilebilir. Okullarda ilahilerin yaygınlaştırılması, Ramazan ayına ilişkin genelgeler ve dini içerikli etkinliklerin artırılması tek başına bakıldığında doğal görünebilir. Ancak birlikte ele alındığında, dinin kamusal alana daha fazla taşındığı ve bu görünürlük üzerinden siyasal bir anlam üretildiği açıkça görülür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak burada kritik bir sorun ortaya çıkıyor. Bu yöntem dini güçlendirmiyor; tam tersine onu sıradanlaştırıyor ve içini boşaltıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ağrı’da bir okulda ilahi söylenirken dans eden küçük bir çocuğun görüntülerinin kısa sürede dünya çapında yayılması, bu sürecin çarpıcı bir örneğiydi. Küçük bir çocuğun ilahi ile şarkı arasındaki farkı kavraması, bu farkın taşıdığı anlamı idrak etmesi zaten beklenemez. Asıl mesele de burada başlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu tür görüntülerin ortaya çıkması, tesadüfi değil; dinin bağlamından koparılarak kamusal gösterinin bir parçası haline getirilmesinin doğal sonucudur. Bu durum, bir yandan velilerin hassasiyetlerini harekete geçirerek politik bir tartışma zemini üretmeyi amaçlarken, diğer yandan o manevi değerin kendisini farkında olmadan sıradanlaştırır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nitekim mesele yalnızca o çocukla sınırlı kalmadı. Görüntüler yayıldıkça, yabancı sosyal medya kullanıcılarının ve içerik üreticilerinin aynı ilahi üzerine mizahi ve dans içerikleri üretmeye başladığı görüldü. Böylece dini bir içerik, çok kısa sürede küresel bir eğlence malzemesine dönüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu görüntüye nasıl bakılırsa bakılsın, ortaya çıkan gerçek değişmiyor: Dini bir ritüel, bağlamından koparıldığında hızla bir sosyal medya içeriğine dönüşebiliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü din, anlamını bağlamından alır. Sürekli görünür kılındığında değil, doğru zeminde yaşandığında derinleşir. Ancak onu kamusal bir gösterinin parçası haline getirdiğinizde, geriye yalnızca biçim kalır. Biçim ise çok hızlı bir şekilde sıradanlaşır ve zamanla anlamını kaybeder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siyaset dine sızdığında olan tam da budur. Din yalnızca kullanılmaz; aynı zamanda dönüştürülür. Siyasetin dili, dinin dilinin yerini almaya başlar ve bu süreçte dinin ruhu yavaş yavaş aşınır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üstelik bu aşınma yalnızca sembollerle sınırlı değildir. Ekonomiden eğitime, hukuktan toplumsal hayata kadar pek çok alanda dini referansların artması, dini doğrudan politik sonuçların parçası haline getirir. Böylece ortaya çıkan her başarısızlık, her kriz ve her çelişki, dinin de tartışılmasına yol açar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ekonomik kriz derinleştiğinde insanlar yalnızca politikaları sorgulamaz. Eğer bu politikalar dini referanslarla savunulmuşsa, sorgulama doğrudan dine yönelir. Aynı şekilde adalet duygusu zedelendiğinde ya da eşitsizlikler arttığında, yoğun dini söylem bu sorunları örtmek yerine daha görünür hale getirir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu durum kaçınılmaz olarak şu soruyu doğurur: “Bu kadar dini vurguya rağmen neden sonuç böyle?” İşte bu soru, dinin kendisine yönelen bir güvensizliğin başlangıcıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nitekim veriler de bu dönüşümü destekliyor. Türkiye’de kendini “dindar” olarak tanımlayanların oranı düşerken, “inançlı ama dindar değilim” diyenlerin oranı artıyor. Bu, insanların inancı terk ettiğini değil; dinin temsil edilme biçimine mesafe koyduğunu gösteriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İktidarın burada görmediği gerçek tam da budur. Dini güçlendirdiğini zannederken aslında zayıflatıyor. Çünkü din, iktidarın yanında durdukça güç kazanmaz; aksine iktidarın hatalarıyla birlikte yıpranır. Siyasetin değişken doğası ile dinin tutarlılık gerektiren yapısı yan yana geldiğinde ortaya çıkan şey kaçınılmaz olarak bir aşınmadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna rağmen aynı söylem tekrar edilir: “Dine zarar veriyorsunuz.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa gerçek çok daha açıktır. Dine zarar veren, onu eleştirenler değil; onu siyasetin en sert alanına taşıyanlardır. Onu bir inanç olmaktan çıkarıp bir propaganda aracına dönüştürenlerdir. Kendi hatalarının yükünü dine yükleyenlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gerçek şu ki din siyasete karışmıyor; siyaset dine karışıyor. Ve bu karışma devam ettikçe kaybeden yalnızca siyaset olmayacak. Toplumun inancı, ortak değerleri ve en derin bağları da bu süreçte aşınacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnancı korumak istiyorsak, önce onu kullananlardan korumak zorundayız. Çünkü din, ancak özgür kaldığında güçlüdür.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kaybolmanin-absurd-hali-gulmekle-hatirlamak-arasinda-onceleri-senden-hicbir-iz-yoktu-12914</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kaybolmanın absürd hali, gülmekle hatırlamak arasında: Önceleri senden hiçbir iz yoktu</h1>
                        <h2>Oyundan çıktıktan sonra aklımda kalan sadece sahnede olanlar değildi. Bir de sahne dışında olanlar vardı. Bu oyun, kendi sahnesinde çeşitli bürokratik engeller nedeniyle bir süre oynayamadı. Nihayet 18 Mart itibari ile Sekizde Tiyatro Sahnesi’nde sahnelenmeye başladı. İzmirli tiyatro izleyicisine düşen, şehrin kültür sanatına katkı sunan bu metni ve tiyatroyu yalnız bırakmamak olacaktır. Sahnede “yokluk”, “kaybolma” ve “iz bırakmama” üzerine kurulu bir hikâye izledik; ve biliyoruz ki bu hikâye, gerçek hayatta da bir tür görünmezlikle karşı karşıya kaldı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kaybolmanin-absurd-hali-gulmekle-hatirlamak-arasinda-onceleri-senden-hicbir-iz-yoktu-1774380231.webp">
                        <figcaption>Kaybolmanın absürd hali, gülmekle hatırlamak arasında: Önceleri senden hiçbir iz yoktu</figcaption>
                    </figure>
                    </header><h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de yerli oyun yazarlığı üzerine konuşurken hep aynı yere geliyorum: Bizim hikâyelerimizi yine bizden dinlemediğimiz sürece, sahnede gördüğümüz şey eksik kalıyor. Çünkü bu topraklarda kayıp, yas, bekleyiş, unutma gibi meseleler sadece bireysel değil; neredeyse gündelik hayatın bir parçası. Yerli metinler tam da bu yüzden önemli — çünkü tanıdık olanı rahatsız edici bir açıklıkla önümüze koyuyorlar. </span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Önceleri Senden Hiçbir İz Yoktu</strong> tam olarak böyle bir yerden konuşuyor. Başarılı yazar Özlem Erben, bu metinde kaybı anlatırken dramatik bir ağıt kurmak yerine çok daha riskli bir yolu seçiyor: seyirciyi hem güldüren hem de o gülmenin içinde huzursuz eden bir <strong>kara mizah dili</strong><strong>.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oyundan tanıtım metninde şöyle söz ediliyor; <em>iki abla, sıradan bir gün ve geçmek bilmeyen boşluk… Erdem kayıp. Ama bu kez geri döndüğünde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu hikayede kaybolan sadece bir kız kardeş değil toplumsal vicdanın ta kendisi. Erdem’in her dönüşünde biraz daha yabancılaşan dünyaya, bireysel ve toplumsal çürümeye ayna tutan <strong>Önceleri Senden Hiçbir İz Yoktu</strong>, sizi insan olmanın erdemini yeniden düşünmeye davet ediyor. Peki ya sizin ‘Erdem’iniz nerede?</em> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-24%20at%2019_10_58%20(1).jpeg" style="height:600px; width:480px" /></em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oyun, üç kardeşin etrafında dönüyor gibi görünse de aslında merkezde sürekli kaybolup geri gelen, ama hiçbir zaman tam anlamıyla “geri gelmeyen” bir figür var: Erdem. Onun sahneye her girişinde bir rahatlama hissi doğuyor, ama bu his neredeyse anında bozuluyor. Çünkü biraz dikkat edince şunu fark ediyorsunuz: Bu dönüşler bir çözülme değil, aksine daha büyük bir belirsizliğin parçası. Beni en çok çarpan şeylerden biri, oyunun seyirciyi duygusal olarak yönlendirmeyi reddetmesi oldu. Böyle bir hikâyede ağlamamız, üzülmemiz, empati kurmamız beklenir. Ama burada tam tersine, en trajik anların içine tuhaf bir mizah sızıyor. Örneğin; ölümle burun buruna gelen bir anda bile karakterlerin gündelik, neredeyse saçma sayılabilecek tepkiler vermesi, sahneyi hem komik hem de rahatsız edici kılıyor. Tam gülecekken bir şey boğazınıza takılıyor. Oyunun en vurucu özelliğinin de bu yumru olduğunu söyleyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erben; acının içinden çıkan, savunma mekanizması gibi çalışan bir mizahla örmüş metni. Gülmek burada bir rahatlama değil; aksine, gerçeğe daha fazla yaklaştığımız anların bir belirtisi gibi. Çünkü karakterler de seyirci de aynı çıkmazda: Ne tam olarak kabullenebiliyorlar ne de vazgeçebiliyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki kardeş arasındaki ilişki de bu açıdan çok belirleyici. Büyük abla, hayata tutunmak için sürekli bir hareket hâlinde — dışarı çıkıyor, dağılıyor, yüzleşmemek için hızlanıyor. Küçük abla ise tam tersine, neredeyse yerinden kıpırdamadan bekliyor. Pencere başında geçen sahneler bu yüzden çok güçlü: orası sadece fiziksel bir mekân değil, bir zihinsel durum. Beklemek, ihtimali diri tutmak, belki de kendini kandırmak… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve burada oyun ince ince bir yerden sızıyor: Hangisi daha “sağlıklı”? Hayata devam etmek mi, yoksa beklemek mi? Oyun bu sorunun cevabını vermiyor ama ikisinin de bir tür çıkmaz olduğunu açıkça hissettiriyor. Erdem, karakteri ise neredeyse gerçeklikten bağımsız bir düzlemde var oluyor. Onu bir karakterden çok bir “durum” gibi izliyorsunuz. Her geldiğinde sahnenin dengesi değişiyor, zaman esniyor, mantık askıya alınıyor. Ama en çarpıcı olan, bu olağanüstü durumların sahnede son derece sıradan tepkilerle karşılanması. İşte kara mizah tam da burada çalışıyor: En anormal olanın bile normalleştiği bir dünya kuruluyor. Metnin yapısı da bu hissi destekliyor. Olaylar düz bir çizgide ilerlemiyor; sahneler sanki tekrar tekrar başa sarıyor, küçük farklarla yeniden kuruluyor. Bu döngü hissi, bir süre sonra seyirciyi de içine çekiyor. “Bu sahneyi daha önce görmedim mi?” duygusu, oyunun temel gerilimini oluşturuyor. Çünkü aslında karakterler de aynı döngünün içinde sıkışmış durumda. Dil kullanımında da benzer bir strateji var. Günlük denebilecek diyaloglar, bir anda varoluşsal bir boşluğa açılıyor. Bu geçişler çok keskin değil; aksine sinsi. Bir bakıyorsunuz gündelik bir tartışma, bir anda yokluk duygusuna dönüşmüş. Bu da oyunun etkisini artıran önemli unsurlardan. Sahneleme tarafında ise abartıya kaçmayan bir yaklaşım tercih edilmiş. Bu da metnin doğasına uygun bir karar. Çünkü bu kadar kırılgan bir yapıyı fazla “oynamak”, onu kolayca dağıtabilir. Oyunculukların dengesi burada kritik: hem gerçek hem de gerçek dışı bir yerde durmaları gerekiyor. Bu ikili hâl başarıyla taşındığında, seyirci de o arada kalmışlık hissine dahil oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim asıl meseleye; bizim kayıp erdemimize… Oyundan çıktıktan sonra aklımda kalan sadece sahnede olanlar değildi. Bir de sahne dışında olanlar vardı. Bu oyun, kendi sahnesinde çeşitli bürokratik engeller nedeniyle bir süre oynayamadı. Nihayet 18 Mart itibari ile Sekizde Tiyatro Sahnesi’nde sahnelenmeye başladı. İzmirli tiyatro izleyicisine düşen, şehrin kültür sanatına katkı sunan bu metni ve tiyatroyu yalnız bırakmamak olacaktır. Sahnede “yokluk”, “kaybolma” ve “iz bırakmama” üzerine kurulu bir hikâye izledik; ve biliyoruz ki bu hikâye, gerçek hayatta da bir tür görünmezlikle karşı karşıya kaldı. Gerçek erdem, kötü geleneği kırmak ve yazgıyı yeniden inşa etmektir. Üretimin zor, koşulların sınırlı, alanın zor olduğu ortama can suyu olmak hepimizin boynunun borcu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü asıl ağır soru şu ve dilerim hayat bizi bu soruyla karşı karşıya bırakmasın;<br />
Biz gerçekten kayıplara mı alıştık, yoksa onları konuşmamakta mı ustalaştık?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/turkiyede-bireysel-kredinin-nesli-neden-tukendi-12913</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Türkiye’de bireysel kredinin nesli neden tükendi?</h1>
                        <h2>Toplumun çoğulculuğu kaybetmesi ekonomideki çoğulculuk kaybı ile paralel yol alıyor. Türkiye’de bireysel kredinin Kelaynak kuşuna dönmesi ile demokrasi arayanlara meczup muamelesi yapılması arasında düşünülenden çok daha yakın bir bağ var.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/turkiyede-bireysel-kredinin-nesli-neden-tukendi-1774379762.webp">
                        <figcaption>Türkiye’de bireysel kredinin nesli neden tükendi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir insanın sağlık durumunu anlamanın önemli bir yolu değerlerine bakmaktır. Tüplerin içine doldurulan kanların terkibi vücudun baştan ayağa tüm dertlerini anlamak için en önemli yardımcılardan biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülke ekonomisinin de benzer şekilde değerlerine bakarak sağlık durumunu ölçebilirsiniz. Türkiye’de uzun zamandır üzerinde en fazla durulan parametre fiyatlar genel düzeyi. Herkes gidişatı yaptığı ödeme ile ölçüyor.&nbsp; Önceden şunu ödüyordum şimdi bunu ödüyorum diyerek ekonomiye dair saptamasını yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fiyatlar genel seviyesine bakıp ekonomi hakkında kanaat oluşturmak yanlış bir yaklaşım değil. Hala televizyon izleyerek gündem takip edenler için çarşı pazar kafe restoran fiyatlarındaki artışlar ilgi çekici oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kim Milyoner Olmak İster adlı yarışma programında 15 yıl önce büyük ödül olan 1 Milyon TL 520 bin dolar ediyormuş, bugün ödül 5 Milyona çıkmış ama bu 5 milyon 110 bin dolar ediyor. Türk parasının değer kaybını daha iyi gösteren çok az şey vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de yaygın bir barınma krizinin de kuşkusuz en önemli sebebi bu değer kaybının telafisi için konut piyasasının alt üst olmasıdır. Paranın değerini yitirmesi konutu alternatif bir paraya dönüştürürken eş zamanlı demografik gelişmeler de konuta ulaşımı güçleştirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mülteci akınları, artan boşanmalar, evliliklerin azalması, köylerin ve kasabaların cazibesiz kalarak halkı şehirlere çekmesi başlıca gelişmeler olarak sayılabilir. Özünde plansızlık olan sosyal mühendislik çabalarının geri tepmesi de diyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Para değer kaybederken zaten pahalı bir şey olan konut daha da pahalı hale geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu gelişmeleri dışarıdan izlerken Türkiye’de finans sisteminin değerlerinde bireylerin finansa ulaşımını işaret eden göstergeler kırmızı alarm vermeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aşağıdaki grafik Türkiye’de bireysel kredilerin toplam Banka aktiflerine oranını gösteriyor. BDDK’nın 2003 başından 2026 başına kadar 23 sene için tuttuğu istatistik Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesindeki sürecine benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuruluş, Yükseliş, Gerileme ve Çöküş grafikten net biçimde görülüyor. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/c%CC%A7ag%CC%86atay.png" style="height:312px; width:500px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eski Türkiye’den Yenisine geçişimizin belki de en önemli bileşeni finansmanın geniş kitlelere yayılmasıydı. 2003 başında Bankaların bilançosunda her 100 liradan sadece 1 lirası bireylerin kullanımına sunulmuştu. Bu rakam 10 yılda tam 15 kat büyüyerek 2013 geldiğinde tam 15 lira düzeyine yükselmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bankacılık sisteminden geniş kitlelerin ya da doğru deyimle Halkın aldığı payın bu denli artmış olması sebepsiz değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni Türkiye İstanbul’da tek bir gökdelenin o da kaçak göcek olduğu Türkiye değildi. İstanbul tarihinde görmediği imar projeleri, rezidanslar, gökdelenler, AVM’lerle dolarken Anadolu’da merkezi taklit ediyordu. Bu dönem inşaat ekonomisine yol verirken, ranttan başta siyaset kurumu ve piramidin aşağıdaki halkaları belli ölçüde istifade sağlamaktaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçte 2013 yılının bir kırılma noktası olduğunu kabul etmek için AKP’li olmak şart değil. Gezi’nin&nbsp; konsolide ettiği toplumsak muhalefete karşı gösterilen sert tepki aslında demokrasi ile otoriterlik arasındaki çizginin de belirsizleşmesi anlamına geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2013’den sonra Türkiye baş döndürücü siyasi krizlerle yüzyüze gelirken halkın bireysel finansmandan aldığı pay da hızla geriledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP’nin iç kavgası olarak görülecek 17-25 Aralık, &nbsp;kaybedilen ama kabul edilmeyen 2015&nbsp; Haziran seçimleri, 2016 Darbe girişimi, OHAL &nbsp;ve arkasından&nbsp; gelen seçilmiş tutuklamaları. 2018’de konsolide olan krizin 2021’de Nebatisel irrasyonel ekonomiye evrilmesi ve sonunda 2025 yılında ana muhalefet partisini paralize eden hukuksal süreç. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bunlar yaşanırken Türkiye&nbsp; ekonomisinden geniş kitlelerin aldığı pay da geriliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin 2013 sonrası Bireysel Kredilerin toplam aktiflerden aldığı pay grafiği ile yaşanan politik sorunlar arasındaki korelasyonu görmemek için zihinsel körlük gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bireysel Kredinin toplumun genelini finansal sisteme entegre etme rolünün ortadan kalkması ile ekonomi politikteki karmaşa arasında bu kadar dolaysız bağ olması tesadüf mü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2026 Türkiye’sinde Bireysel Kredi ile borçlanmak için zaten dünyanın neredeyse en yüksek faizini ödemeniz yetmiyor, devlet de zaten zirve yapmış bu faizin üstüne %30 ekliyor. Krediyi kullananın katlandığı maliyet daha da büyüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu yaşananlar makro ihtiyati önlem ambalajı ile başlayan ve bugün bireysel kredide her 100 lira faiz ödemesi için 30 TL vergi talep eden aklın bilinçli bir proje ile yola çıktığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumun çoğulculuğu kaybetmesi ekonomideki çoğulculuk kaybı ile paralel yol alıyor. Türkiye’de bireysel kredinin Kelaynak kuşuna dönmesi ile demokrasi arayanlara meczup muamelesi yapılması arasında düşünülenden çok daha yakın bir bağ var.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/abd-artik-ozgur-dunyanin-lideri-degil-pax-americanadan-lax-americanaya-12912</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 19:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>ABD artık özgür dünyanın lideri Değil: Pax Americana’dan Lax Americana’ya*</h1>
                        <h2>Süper güçler ucuza ayakta kalamaz. Bu açıdan Trump’ın dünyanın Amerika’yı “soyması”na (ticaret açıkları, fabrikaların kaybı, NATO üyelerinin yetersiz savunma harcamaları) takıntısı, sadece emlakçı zihniyetli birinin daha iyi anlaşma yapma takıntısı değil.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/abd-artik-ozgur-dunyanin-lideri-degil-pax-americanadan-lax-americanaya-1774368488.webp">
                        <figcaption>ABD artık özgür dünyanın lideri Değil: Pax Americana’dan Lax Americana’ya*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seksen yıl kadar iyi bir dönem geçirdik, ama artık açıkça görülüyor ki Birleşik Devletler, özgür dünyanın liderliğini bıraktı. Bu göreve bir halef atanmadı ve Avrupa Birliği, NATO ya da günümüzde “Batı” denen her neyse, içinden birini öne çıkarması pek olası görünmüyor. Bu iş belki de tamamen kaldırılacak; Başkan Trump’ın nezaketinden bir “işgücü azaltımı” daha.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD artık özgür dünyaya liderlik etmiyor; dünyanın dört bir yanında kısıtsız, düşüncesiz ve stratejisiz bir şekilde dolaşıyor, gücünü sadece kullanabildiği için kullanıyor. Trump yönetiminin birkaç ay içinde yaptığı şeyler: Venezuela Devlet Başkanı’nı yakalayıp Brooklyn’de hapse atmak, İran’ın teokratik yönetimine karşı bir savaş başlatmak (bu savaş Ortadoğu’ya yayılıyor ve küresel ekonomiyi altüst ediyor); şimdi de Başkan, “Küba’yı alma onuruna” sahip olacağını söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın ikinci dönemi, Baba filmindeki Michael Corleone gibi; tüm aile işlerini temizliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaklaşık yirmi yıl önce Fareed Zakaria, “Post-Amerikan Dünya” adlı çok satan kitabında ABD’nin görece gerilemesini ve diğer ülkelerin ekonomik yükselişini&nbsp;&nbsp; öngörmüştü. Zakaria’ya göre ABD askeri ve ekonomik olarak hâlâ en üstte kalacaktı ama yeni siyasi rolü “dünyanın yönetim kurulu başkanı” gibi olacaktı: danışma, işbirliği ve hatta uzlaşma üzerine kurulu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump döneminde ABD liderliği gerçekten yeniden şekillendi ama otoriteden domine etmeye, ikna etmekten zorbalığa, ittifakları beslemekten onları yıkmaya doğru. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Danışma, işbirliği ve uzlaşma hâlâ MAGA koalisyonuna katılmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump geçen hafta, Avrupa liderleri Hurmuz Boğazı’nı yeniden açmaya yardım etmekte isteksiz kalınca sinirlenerek şöyle dedi: “Kimseye ihtiyacımız yok. Dünyanın en güçlü ülkesiyiz. Askeri gücümüz rakipsiz. Onlara ihtiyacımız yok.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece bir müttefikle savaş başlatıp sonra herkesin sıraya girmesini beklemek, Amerika’nın yeni yaklaşımındaki gerilimi mükemmel özetliyor. ABD hegemonyanın nimetlerini istiyor ama onun getirdiği sorumlulukları (ortak güvenliği sağlamak, ekonomik açıklığı teşvik etmek, hayati ittifakları beslemek) kabul etmek istemiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump süper güç olmak istemiyor; sadece süper güçleri kullanmayı seviyor. Dünyada sadece “kendi ahlakı” ve “kendi aklı” ile sınırlı hareket etmek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, Soğuk Savaş sonrası dönemi uzun süredir “Amerika olmayan” diye tanımlayan dünyada ABD’nin rolü ve amacı için ne anlama geliyor? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir zamanlar Pax Americana dediğimiz — ABD öncülüğündeki ittifaklar ve kurumlar sistemi, Amerikan çıkarlarını ve değerlerini teşvik eden ve II. Dünya Savaşı’ndan sonraki on yıllarda büyük çatışmaları önleyen sistem — artık yok ve geri dönüşü yok. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun yerine Lax Americana (Gevşek Amerika) görüyoruz: Dikkatsiz, dizginsiz ve meraksız bir süper güç, satranç tahtasında kasılarak yürüyor; eski dostları tehdit ediyor, eski rakipleri cesaretlendiriyor; kısa vadeli kazançlar peşinde, kendisi ve dünya için yarattığı tehlikelere aldırmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tarihsel bir sapma: Bir süper güç, liderlik rolünden gönüllü olarak vazgeçiyor çünkü liderliği “enayi işi” sayıyor; kendi değerlerini artık teşvik etmiyor çünkü o değerlerin zaten sahte olduğuna karar vermiş; uzun zamandır kurduğu kuralları ve kurumları terk ediyor çünkü onlara değmeyeceğini düşünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer Washington hâlâ kendini özgür dünyanın lideri olarak görüyorsa, bunun nedeni “özgür dünya”ya kimin dahil olduğunu yeniden tanımlaması ve “liderlik” kavramını aşağı çekmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yeni Amerika’nın nasıl işlediğini daha iyi anlamak için, son büyük geçiş dönemine yani Soğuk Savaş’tan rakipsiz ABD üstünlüğü dönemine döndüm ve o dönemde ne olabileceğini anlamaya çalışan etkili kitap ve makaleleri yeniden okudum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların en önemlilerinden biri Yale tarihçisi Paul Kennedy’nin 1987’de yayımlanan “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” kitabıdır; Amerikan gerilemesinin kutsal metinlerinden biri haline gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kennedy’ye göre tarih boyunca büyük güçler küresel liderliği gönülsüzce bırakır: Ya yükselen bir rakibe karşı büyük bir savaşı kaybederek, ya askeri alanda dönüştürücü bir teknolojik yeniliği kaçırarak ya da ekonomik olarak o kadar zayıflayarak ki hegemonyanın yükü taşınamaz hale gelir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kennedy “imparatorluk aşırı yayılması” (imperial overstretch) kavramından bahseder ve şöyle der: “ABD’nin küresel çıkarları ve yükümlülüklerinin toplamı, bugün ülkenin hepsini aynı anda savunabilecek gücünden çok daha büyük.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">”Bir süper güç statüsünü korumak istiyorsa üç zor şeyi aynı anda yapmalıdır:&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisi ve müttefikleri için askeri güvenliği sağlamak ve bedelini ödemek,&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkının ekonomik ihtiyaçlarını (ve arzularını) karşılamak,&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Silah stoklamaya ve tereyağı üretmeye devam edebilecek kadar uzun vadeli ekonomik büyüme sağlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kennedy, “Bu üçünü uzun süre başarmak çok zor bir iştir. İlk ikisini —ya da sadece birini— üçüncü olmadan yapmak, uzun vadede görece gerilemeye yol açar” der. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, geçmişteki İspanya İmparatorluğu, Napolyon Fransa’sı ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye yerini bırakan Britanya İmparatorluğu’nun kaderi olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem askeri saldırısının “sonsuza kadar” sürebileceğini övünen hem de ulusun çocuklarına “30 bebek yerine 2 bebekle yetinin” diyen bir başkan, tam da Kennedy’nin argümanını somutlaştırıyor. “Eşitsiz ekonomik büyüme oranları, er ya da geç dünyanın siyasi ve askeri dengelerini değiştirir.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısacası, süper güçler ucuza ayakta kalamaz. Bu açıdan Trump’ın dünyanın Amerika’yı “soyması”na (ticaret açıkları, fabrikaların kaybı, NATO üyelerinin yetersiz savunma harcamaları) takıntısı, sadece emlakçı zihniyetli birinin daha iyi anlaşma yapma takıntısı değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Robert Gilpin’in “Savaş ve Dünya Politikasında Değişim” (1981) kitabında açıkladığı gibi, hâkim güçlerin zayıf olanlara karşı her zaman hissettiği kindir bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump için özgür dünyaya liderlik etmenin sorunu, özgür dünyanın bedavaya geçinmesiydi.1980’lerde hem Kennedy hem Gilpin Amerika’nın görece gerilemesinden zaten bahsediyordu .1970’lerin krizlerinden sonra kim onları suçlayabilir ki? Ama sonra Washington’a büyük bir nefes alma molası geldi. Sovyet lideri Nikita Kruşçev bir zamanlar “Tarih bizim tarafımızda. Sizi gömeceğiz!” demişti. Ama Ronald Reagan’ın “Amerika’da sabah oldu” dediğinden sadece birkaç yıl sonra, gömülen SSCB oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih Amerika’nın tarafındaydı; bazılarına göre tarih artık “sona ermişti”.yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında birçok büyük güç birbirleriyle savaştı; 20. yüzyılın ikinci yarısında ise sadece iki güç, nükleer başlıkların arkasından birbirine bakıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğu-Batı rekabetinin yerini “tek kutuplu an” (unipolar moment) aldı. George H.W. Bush “piyasalar ve demokrasi” üzerine kurulu “yeni dünya düzeni”nden, Bill Clinton “21. yüzyıla köprü”den bahsediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bazıları daha karanlık bir gelecek görüyordu. Samuel Huntington kültürel ve dini temelli “medeniyetler çatışması”nı öngördü. Robert Kaplan “Gelecekteki Anarşi” makalesinde çevresel felaketler, ırk ve kabile savaşları öngördü. Özellikle ABD hakkında çok isabetliydi: kutuplaşma, parçalanma, siyasi işlevsizlik; “medyanın hırslı arzuları benimsemesi”; askeri-teknoloji kompleksinin askeri-sanayi kompleksinden daha tehlikeli olabileceği...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaplan, “Aklın nihai zaferi yoktur” diye yazmıştı. Bu ortamda “sığ liderler ve danışmanlar, bilgelik ve deneyim eksiklikleri nedeniyle korkunç bir yanlış hesaplama yapabilir ve genel bir savaşa yol açabilir” diye endişeleniyordu. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı’na “geçmişin trajik duygusundan yoksun” Avrupalı liderlerin sürüklenmesi gibi, ABD de kendi modern felaketlerine sürüklenebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">11 Eylül trajedisi ve ABD’nin kibirli tepkisi, bu karanlık kehanetleri doğruladı gibi göründü. Terör saldırılarının ardından Washington Irak’ta yanlış bir savaş girdi; şimdi de İran’daki “gezinti”siyle (başkanın tabiri) aynı şeyi yapıyor olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2026’nın 2003 gibi olacağını düşünmek zorunda değilsiniz ya da Trump’ın “Savaş bitti sanırım, büyük ölçüde” demesinin Bush’un “Görev tamamlandı” pankartının bozulmuş hali olduğunu ve düşünmeden hareket etmenin, “ya olursa” ve “sonra ne olacak” gibi basit soruları sormamanın tehlikelerini anlamak gereklidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">George W. Bush’un ilk döneminde yayımlanan “Amerikan Çağının Sonu” kitabında Charles Kupchan, Berlin Duvarı’nın yıkılışı ile Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılışı arasındaki yıllarda ABD’nin amacını ve “büyük stratejisini” yeniden düşünmediğini söylüyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika “büyük bir güç olarak sürükleniyordu”: Avrupa Birliği’nin yükselen etkisine kayıtsız, NATO genişlemesine Rusya’nın öfkesine duyarsız, Çin’in yükselişini nasıl karşılayacağı konusunda bölünmüş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kupchan, 11 Eylül’den sonra Bush yönetiminin “önleyici saldırı”yı temel ilke haline getirerek, terörist tehdidi abarttığını ve asıl tehlikenin “dünyanın ana güç merkezleri arasındaki rekabetin dönüşümü” olduğunu gözden kaçırdığını savunuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump yönetimi bu yeni rekabetin farkında görünüyor ve onunla barışmış gibi duruyor. “Donroe Doktrini” ne de olsa, büyük güçlerin etki alanlarını kabul etmek değil midir? Biz Batı Yarımküre’de işimizi yaparsak, Çin ve Rusya da kendi bölgelerinde yapsın, demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın ikinci dönemdeki müdahaleci eğilimleri ile seçim kampanyasındaki “yabancı savaşlardan uzak durma” vaadi arasındaki çelişki çok konuşuldu. Ortadoğu’da rejim değişikliği yapmaya çalışmak pek “America First” gibi durmuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, hem seçim riski yaratıyor hem de stratejik olarak karmaşık: Bir rejimi devirmeye çalışmak, o rejimin liderlerini nükleer silah edinmeye daha da motive edebilir. Diğer nükleer peşindeki liderlere de “nükleer silah edinmek siyasi hayatta kalmanın en iyi yolu” mesajı veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama tutum açısından Trump’ın zikzaklarında büyük tutarlılık var. Immanuel Wallerstein 2003’te “Amerikan Gücünün Gerilemesi”nde şöyle yazmıştı: “İzolasyonizm ve maço militarizm yüzeyde çok farklı görünür. Ama ikisi de dünyanın geri kalanına (‘ötekilere’) karşı aynı temel tutumu paylaşır: korku ve aşağılama, kendi yaşam tarzımızın saf olduğu ve başkalarının sefil kavgalarına bulaşmamamız gerektiği varsayımı. Tabii onları kendi yaşam tarzımıza zorla kabul ettirebilecek konumdaysak.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milliyetçi liderlerin izolasyonist ve müdahaleci dürtüler arasında gidip gelmesi hiç de zor değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Wallerstein’ın George W. Bush yönetimi için yazdıkları, Trump ekibine de cuk oturuyor. “Maço militarizm”i insan bedeninde görmek isterseniz, Savunma Bakanı Pete Hegseth’e bakmanız yeter.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hegseth 2024’teki “Savaşçılara Karşı Savaş” kitabında “siyasi ideologlar ve Pentagon’daki pısırıkların kutsal ittifakı savaşçılarımızı Washington’da gerçek savunucusuz bıraktı” diye yakınıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Televizyonlarda “maksimum ölümcülük, ılımlı yasallık değil”, “aptal angajman kuralları”na gülerken, İran rejiminin “farelerine” “aman yok, merhamet yok” diyor ABD ordusunun “gökten gün boyu ölüm ve yıkım yağdıran vahşi verimliliği”nden bahsediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada aklın zaferi yok; sadece triumfalizmin (zafercilik) mantığı var. “Özgür dünyanın lideri” olmanın anlamı, liderliği nasıl tanımladığınıza ve o “dünyayı” nasıl çizdiğinize bağlıdır. Trump yönetimi ilkeleri bir kenara atarken terimleri de yeniden tanımlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1949’da NATO kurulurken antlaşma, üyelerin “demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayalı özgürlük, ortak miras ve medeniyetlerini koruyacaklarını” belirtiyordu. Geçen ay Münih Güvenlik Konferansı’nda Dışişleri Bakanı Marco Rubio da Batı dünyasının ortak “miras”ından bahsetti ama bunu açıkça Hristiyan inancı, kültür, dil ve soy üzerine kurdu. “Biz tek bir medeniyetin parçasıyız&nbsp; Batı medeniyeti” dedi ve Washington’un “kültüründen ve mirasından gurur duyan, aynı büyük ve asil medeniyetin mirasçıları olduğumuzu anlayan müttefikleri” tercih ettiğini belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, Stewart Patrick’in geçen yıl yazdığı gibi “jeopolitik Batı” yerine “medeniyetsel Batı”dır. “Jeopolitik Batı’yı destekleyen liberal fikirler temelde evrenseldi; medeniyetsel Batı’yı yücelten milliyetçi fikirler ise sınırların savunulması ve ötekilerden korku üzerine kuruludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">”Bu bağlamda ABD hâlâ özgür dünyanın lideri olabilir&nbsp; ama o özgür dünya artık siyasi ilkelere dayalı değil, kültürel hatta kalıtsal bir alan olarak yeniden tanımlanmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüzyılın çok kutuplu dünyasından, 20. yüzyılın iki kutuplu dünyasından ve Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünyadan sonra ne gelecek? Medeniyetler çatışması mı, birden fazla büyük gücün dönüşü mü, Çin’le birebir kapışma mı, yoksa Amerikan yüzyılı devam mı edecek?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahmin etmek zor, ama bir süper gücün koltuğunu korumakta zorlandığının en açık işareti “yenilenme” (renewal) konuşmalarının artmasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Paul Kennedy “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü”nde alaycı bir şekilde şunu söyler: Kötümserler “gerileme”den, vatanseverler ise “yenilenme”den bahseder. Rubio Münih’te Trump yönetiminin “yenilenme ve restorasyon” görevini üstleneceğini söyledi. Amerika’nın Avrupa’yla bağını koparmak istemediğini, aksine “eski bir dostluğu canlandırmak ve insanlık tarihinin en büyük medeniyetini yenilemek” istediğini </span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bir şeyi (abonelik veya toplum) yenilemek ancak tükenme riski varsa yapılır. Medeniyet yenilenmesi, kendine güvenen ve gelişen bir süper gücün derdi değildir. Trump ilk kez göreve geldiğinde neredeyse on yıl önce Amerika’nın zaten gerilediğini söylüyordu: ticaret açıkları, geçirgen sınırlar, zayıflamış sanayi üssü, bitmek bilmeyen yabancı savaşlar. Küreselleşmenin faydalarının aşırı abartıldığını, yüksek göç konusundaki Amerikan rahatsızlığının gerçek ve siyasi olarak güçlü olduğunu söylemekte haksız değildi. Ama ikinci döneminde getirdiği şeyler: yıkıcı gümrük tarifeleri, geçen yıl net imalat işi kaybı, daha sıkı sınır kontrolleri &nbsp;ve şimdi iki kıtada riskli askeri müdahaleler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İroni şu ki, yenilenme ve canlanma yolu, bu yönetimin reddettiği yolda olabilir Tahran’da veya Caracas’ta değil, kendi içinde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fareed Zakaria “Post-Amerikan Dünya”da ABD’yi “ilk evrensel ulus” olarak övmüştü: Dünyanın her yerinden insanların “ortak bir rüya ve ortak bir kader” paylaşabildiği ülke. Göçü Amerika’nın “gizli silahı” olarak nitelendirmişti çünkü olgun ve zengin bir ülkeye nadir bulunan bir açlık ve enerji veriyordu. Yüksek öğrenimi “ülkenin en iyi endüstrisi” olarak görmüştü; en parlak zihinleri okullarımıza ve topraklarımıza çekiyor, ABD’yi bilim, teknoloji ve sanayideki bir sonraki devrimlerin önünde tutuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü”nde belirlediği süper güç hayatta kalma zorunluluklarını yerine getirmek için yani askeri gücü sürdürmek, halkın artan ihtiyaçlarını karşılamak ve uzun vadeli ekonomik büyümeyi sağlamak &nbsp;tam da bu ön planda kalmayı gerektiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama Trump’ın ikinci döneminde göç, bilimsel araştırma ve yüksek öğrenim hepsi saldırı altında.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçmiş on yıllarda ABD üstünlüğünün sonunun geldiğini söyleyen pek çok olay yaşandı: 1950’lerin sonundaki Sputnik fırlatılışı, Sovyetlere karşı geride kaldığımız paranoyasını getirdi. 1970’lerde Vietnam, Watergate, petrol ambargosu, stagflasyon ve İran rehine kriziyle ülke “güven bunalımı” yaşadı. On yıl sonra Japonya’nın bizi geçeceği söyleniyordu. 11 Eylül fiziksel dokunulmazlık duygumuzu yıktı; 2008 Büyük Durgunluğu Amerikan tarzı kapitalizmin temelini sorgulattı; 6 Ocak Kongre baskını ise ihraç etmeye çalıştığımız demokratik modelin kırılganlığını ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünkü endişelerin de sadece bir “Sputnik anı” olması, pesimistlerin yine yolumuzu şaşırdığımızı düşünmesi mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama Tufts Üniversitesi Fletcher School dekanı Daniel Drezner’in dediği gibi, bu kez gerçekten farklı olabilir. Geçmişte ABD’nin izolasyonist, müdahaleci ve çok taraflı eğilimleri zaman içinde birbirini dengeliyordu. Ama dış politika yetkileri yürütmede yoğunlaşınca ve Kongre dünya işlerindeki rolünden vazgeçince, Amerika aceleci ve umursamaz bir başkana karşı savunmasız hale geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Başkanı dış politika yaratmada güçlendiren aynı adımlar, Trump’ın seleflerinin on yıllar boyunca koruduğu şeyleri yok etmesine izin verdi. ”Korunmaya çalışılan şeylerden biri de uluslararası meşruiyetti. Charles Kupchan bunu Amerika’nın “en değerli varlığı” olarak nitelendirmiş ve Bush yönetiminin Irak’ta bunu harcadığını söylemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Bugün Trump yönetimi de aynı şekilde meşruiyeti harcıyor ve en güçlü orduya sahip olmanın getirdiği hareket özgürlüğünü yanlış hesaplıyor. Bu meşruiyet, Pax Americana’yı mümkün kılan şeyin bir parçasıydı. Lax Americana ise sadece bu meşruiyeti israf etmekle kalmıyor; onun değerini bile tanımıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Joe Biden başkan olduğunda dünyaya “Amerika geri döndü, yeniden liderlik etmeye ve müttefikleriyle çalışmaya hazır” demeyi çok seviyordu. Ama sürekli soru şuydu: “Ne kadar süreyle?” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika’nın kalıcılığına duyulan güvensizlik, Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle haklı çıktı. Kanada Başbakanı Mark Carney bu yıl Davos’ta, uzun süredir ABD öncülüğündeki kurallara dayalı sistemin parçalandığını ve Kanada gibi orta güçlerin hayatta kalmak için ortaklıklarını çeşitlendirmesi gerektiğini söyledi: “Eski düzen geri gelmeyecek. Onu yas tutmayalım. Nostalji strateji değildir.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun süreli müttefikler için yeni düzen, Amerikan kaprisine ve öngörülemezliğine dayanıyor. Trump’ın Grönland’ı satın alma takıntısı ABD’de gece geç saat komedyenlerinin konusu olurken, Avrupa’da o kadar ciddiye alındı ki Danimarka ABD işgali ihtimaline karşı askeri planlar hazırladı. Şimdi bile Batılı müttefikler Hurmuz Boğazı’nı açmaya yardım konusunda yumuşamış görünse de, ortak açıklamalarında uluslararası hukuka bağlılık vurgusu yaptılar, Washington’a destek demediler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD ilk kez müttefiklerden deniz desteği istediğinde şöyle demişti: “Bu bizim savaşımız değil; biz başlatmadık.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel destek ve demokratik onayını sonradan akla gelen şeyler gibi yönettiğinizde olan budur. Trump yönetimi İran’daki savaşı sadece Kongre’ye değil, yabancı müttefiklere de değil, kendi vatandaşlarına bile anlatmadı. Bu evrensel kayıtsızlık, aslında Amerikan iç politikasının doğal sonucudur: Yönetim kendini Kongre’ye açıklamak zorunda hissetmiyorsa ve başkan yaptığı her şeyin yasal olduğunu ve denetimin sınırlı olduğunu düşünüyorsa, kendi halkına, hele sınır ötesindekilere ne diye açıklasın ki? İç siyaset, dış maceraları frenlemek yerine teşvik ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD bir kez daha Robert Kagan’ın 2006 tarihli “Tehlikeli Ulus” kitabındaki gibi “tehlikeli bir ulus” oluyor. Kagan o zaman genç, yükselen bir gücü, yayılmacı dürtüleri ve devrimci fikirleriyle müdahaleler ve işgaller yapan bir ülke olarak tanımlıyordu. “Tehlikeli” sıfatını kısmen hayranlıkla kullanıyordu. Bugünün tehlikeli Amerikası ise yaşlanan bir süper güç; kurduğu küresel düzeni hor gören ve dünyaya tamamen işlemsel yaklaşan bir güç.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD liderleri eskiden askeri müdahalelerinin petrol için olmadığını şiddetle reddederdi; Trump ise mutlulukla kabul ediyor. Venezuela’da Nicolás Maduro’yu ele geçirdikten sonra “Yerden muazzam miktarda zenginlik çıkaracağız” dedi. Savaş kaynak kapmaksa, barış da öyle: Trump’ın yeni “Barış Kurulu”na kalıcı üye olmak isteyen ülkeler 1 milyar dolar ödemeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pax Americana kalıcı bir Amerikan barışı yaratmak anlamına geliyorsa, Lax Americana Amerika’nın pastadan pay alması anlamına geliyor. Dünyanın polisi artık rüşvet alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ocak ayında Kagan şöyle uyarmıştı: “Son 80 yıldır dünya düzenini ayakta tutan Amerikan gücü, artık onu yok etmek için kullanılacak.” 19. yüzyıl çok kutuplu dünyasına benzer bir durum &nbsp;Çin, Rusya, ABD, Almanya, Japonya ve diğer büyük devletlerin on yılda en az bir kez büyük savaş yapması&nbsp; sınırları yeniden çizer, nüfusları yerinden eder, uluslararası ticareti bozar ve küresel çatışma riskini felaket boyutuna çıkarırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu satırları yazdığında Amerika ve İsrail henüz İran’ı bombalamaya başlamamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Post-Amerikan bir dünyaya girmiyoruz; ABD sahneden çekilmiyor veya askeri gücünü kullanmayı bırakmıyor. Ama post-Amerika bir dünyaya giriyor olabiliriz: “Amerika” kelimesinin anlamının, ülkenin uzun zamandır temsil ettiği (bazen gerçekte, bazen özlem olarak) ilkeler ve değerlerin solduğu bir dünya. Ve o Amerika’nın kaybı, Trump’ın gezintilerinin verebileceği zarardan çok daha yıkıcı ve kalıcı olabilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*&nbsp;<span style="background-color:white"><span style="color:#363636">Carlos Lozada (</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#363636">Köşe yazarı,&nbsp;</span></span><a href="https://www.simonandschuster.com/books/The-Washington-Book/Carlos-Lozada/9781668050736" style="color:#467886; text-decoration:underline"><span style="background-color:white"><span style="color:#121212">The Washington Book</span></span></a>&nbsp;ve<span style="background-color:white"><span style="color:#363636">How to Read Politics and Politicians&nbsp;kitaplarının yazarı)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı :&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/24/opinion/trump-iran-world-america-first.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/24/opinion/trump-iran-world-america-first.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/intihar-etme-fikri-uzerine-12911</link>
            <category>PSİKOLOJİ</category>
            <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İntihar etme fikri üzerine</h1>
                        <h2>Cioran’ın röportajını ilk dinlediğimde özellikle bu konudaki görüşünü kendi fikir yapıma oldukça uygun, uyumlu bulmuştum. Her konuda kendi yapıma ters bir şekilde cesaretli olmama karşın, canım bana hep çok tatlı gelmiştir. Hayat yolculuğunun böylesine acılarla dolu olmasına rağmen ayakta durmaktan vazgeçmememin belki de en önemli nedeni, her an bu acıya son verebileceğimi bilmektir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/intihar-etme-fikri-uzerine-1774379387.webp">
                        <figcaption>İntihar etme fikri üzerine</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emil Cioran, yaptığı bir röportajda, ne nihilist ne de pesimist olarak tanımladığını söylüyor kendini. Kalıplara sığdığını düşünmediği gibi, bu ve benzeri güdümlü sorulara maruz kaldığında tavrında bir panik hali; gergin bir tiksinti hissettiriyor karşısındakine adeta. Böyle basma kalıp yargılarla etiketlenip geçilecek şeyler değil düşünceler ve duygular. Hele ölüm, yaşam, varoluş gibi derin konular üzerine ise. İnsan, her ne kadar büyük bir sanatçı olursa olsun kendi hissettiklerini anlatırken eksik kalmakla lanetlenmiştir zannımca. Tanrı tarafından, insanoğlunun kendini anlatmasına getirilen sınırlar, onu aslında belki de diğer tüm hayvanlardan daha aciz kılmıştır. Zira bir köpek, fiziksel olarak çektiği acının dışa vurumunu bağırarak ve havlayarak gösterebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Canı ne kadar yanarsa o kadar yüksek çıkar sesi. Ancak insan, anlatmadıkça ve bazı durumlarda pek tabii anlatamadıkça sesini duyuramaz. Kelimeler yetmez, fotoğraf kareleri anlıktır ve bakışlar, dokunuşlar taklit edilebilir ya da aynı etkiyi uyandıramayabilir. Bir akıma, ideolojiye, figüre tam anlamıyla bağlılık da mümkün değildir çünkü hiç kimse herhangi bir şeyin eşi değildir. Milliyetçi olmak için örneğin, gereken özelliklerin hepsine uymuyorsanız asla tam anlamıyla o toplumsal kesim tarafından kabul görmezsiniz. Ya da bir tarihi siyasi figürün her yaptığına hayranlık duyuyorsanız dahi bazı davranışlarını tamamen desteklemiyorsunuzdur. Eğer bünyenizde tüm yargılarına uyduğunuz bir fikir bulunduruyorsanız henüz çerçevelerin dünya görüşünüzü kısıtladığının farkında değilsiniz ve ait olabilemek sizin için çokça önem arz ediyordur. Aidiyet, yani ait olma hissi insanların mutlu bir hayat sürebilmesi için elbette gereklidir ancak asla yeterli değildir. Bütün bunların sonucunda da bir ideolojinin; onu ortaya koyan kişi sayesinde var olduğunu ve onunla eş olmayan kimsenin bu düşünceyi tam anlamıyla destekleyemeyeceğini, bu sebeple dogma tanımların insanda her durumda ve her yönüyle vuku bulmasının mümkün olmadığı sonucuna ulaşmak mümkündür. Bunun özelinde intihar fikri, pesimizm ve nihilizmden bağımsız olarak ele alınabildiği takdirde bu fikrin optimist ve varoluşçu yanlarının da var olduğunu görmek oldukça kolaydır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İntihar fikri herkes için yaratılmış bir kavramdır. Fakat pratikte, bu eylem yalnızca cesur insanların işidir. İntihar fikri içinde umut taşır, insanı yaşama daha sıkı sıkıya bağlar hatta. “Hıristiyanlar, intihar fikrini ortadan kaldırmaya çalışarak kendilerine büyük zarar vermişlerdir aslında. Bakın eylemi değil, intihar etmeyi değil. Soyut anlamda intiharı, intihar düşüncesini.” diyor Cioran, kendisine neden intihar etmediği sorulduğunda. Çünkü, diyor ayrıca. “İntihar etmedim çünkü her zaman böyle bir seçeneğim olduğunu biliyordum. Bu bir kaçış yolu değildi, aksine hayatta kalmak için yeni bir sebepti. Bu kararın benim elimde olduğunu bilmek, bir sonraki güne uyanmamı sağlıyordu.” Basit bir deyişle, istediği zaman intihar edebileceğini bilmek kişiyi intihar etmeye sevk etmez aksine bu fiilden uzaklaştırır. Düşünceler, her ne hakkında olursa olsun varoluşçu özellikler taşırlar. Herhangi bir şey hakkında düşünmek varolmanın ilk kuralıdır. “Düşünüyorum, öyleyse varım.” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cioran’ın röportajını ilk dinlediğimde özellikle bu konudaki görüşünü kendi fikir yapıma oldukça uygun, uyumlu bulmuştum. Her konuda kendi yapıma ters bir şekilde cesaretli olmama karşın, canım bana hep çok tatlı gelmiştir. Hayat yolculuğunun böylesine acılarla dolu olmasına rağmen ayakta durmaktan vazgeçmememin belki de en önemli nedeni, her an bu acıya son verebileceğimi bilmektir. Bugün değilse yarın. Ve her şey geri dönülemeyecek bir noktaya ulaştığında dahi, intihar etmek için her zaman bir sonraki gün vardır. Bu kötü çağrışım dolu kavramı, insanın varlığı bakımından olumlu yorumlayabilmek ise en basit tabirle ne nihilist ne de pesimist insanların yapmaya cesaret edebileceği bir şeydir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çerçevede düşünüldüğünde, fikir itibariyle “intihar” -her ne kadar kalıplara sokulması mantıklı olmasa da- bünyesinde tezatı barındıran bir kavramdır demek yanlış olmaz. Zaten hayat da aslında en öyle olmasını beklemediğimiz şeylerin iyisiyle kötüsüyle tam da öyle çıkmasından ibaret değil mi? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/savas-artik-sinir-tanimiyor-12910</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Savaş artık sınır tanımıyor</h1>
                        <h2>Artık çok net bir gerçeklik var: Savaş artık sınır tanımıyor. Coğrafi olarak belirli bir bölgede başlasa bile etkileri tüm dünyaya yayılıyor. Bu da bizi yeni bir çağın eşiğine getiriyor. Bu çağda savaş yalnızca cephede değil; ekonomide, psikolojide ve günlük hayatın içinde yaşanıyor. Ve bu yeni gerçeklikte asıl soru şudur: Bu kadar genişleyen, bu kadar yayılan ve bu kadar karmaşık hâle gelen bir savaşı gerçekten kontrol etmek mümkün mü?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/savas-artik-sinir-tanimiyor-1774358341.webp">
                        <figcaption>Savaş artık sınır tanımıyor</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran-İsrail hattında yaşananlar artık klasik bir “iki ülke arasındaki gerilim” olarak tanımlanamayacak bir aşamaya gelmiş durumda. Çünkü bu çatışma yalnızca askeri hamlelerle sınırlı kalmıyor; etkileri sınırların çok ötesine taşarak küresel bir dalga yaratıyor. Füze saldırıları, karşılıklı misillemeler ve hedef alınan stratejik noktalar, bir savaşın başladığını değil, bir düzenin kırıldığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Orta Doğu’da yaşanan şey bir cephe savaşı değil. Bu, aynı anda birçok alanda yürüyen çok katmanlı bir mücadele. Hava sahasında, deniz yollarında, enerji hatlarında, finans sistemlerinde ve diplomatik masalarda aynı anda hissedilen bir çatışma. Bu nedenle savaş artık sadece tankların ilerlediği, askerlerin karşı karşıya geldiği bir alan değil; ekonominin, psikolojinin ve gündelik hayatın içine sızan bir gerçeklik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın attığı bir füze yalnızca askeri bir hedefi vurmaz. O füzenin yarattığı etki, küresel enerji piyasalarında dalgalanma olarak kendini gösterir. İsrail’in yaptığı bir operasyon yalnızca bir bölgeyi etkilemez; o operasyonun yankısı Avrupa’da doğalgaz fiyatlarına, Asya’da tedarik zincirlerine, Türkiye’de ise doğrudan enflasyona yansır. Bu nedenle artık savaşın coğrafyası ile etkisinin coğrafyası birbirinden tamamen kopmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı bu kırılmanın en kritik noktalarından biridir. Dünya petrolünün önemli bir kısmı bu dar geçitten geçer. Bu hattaki en küçük bir tehdit bile yalnızca bölge ülkelerini değil, küresel ekonomiyi sarsma potansiyeline sahiptir. Bu yüzden İran–İsrail gerilimi, aslında petrol fiyatları üzerinden dünyanın geri kalanını da doğrudan ilgilendirir. Savaşın etkisi artık sınırda değil; pompada, faturada, mutfakta hissedilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum modern savaşın doğasının kökten değiştiğini gösteriyor. Artık savaş, sadece fiziksel bir çatışma değil; ekonomik baskı, enerji manipülasyonu ve psikolojik üstünlük mücadelesiyle birlikte yürütülen bir süreç. Bu nedenle savaşın kazananı ve kaybedeni de klasik anlamda belirlenemez hâle geliyor. Çünkü cephede kazanan bir taraf, ekonomide kaybedebilir. Ya da tam tersi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En kritik mesele ise kontrol kaybı riski. Bu tür çatışmaların en tehlikeli yanı başlangıcı değil, yayılma ihtimalidir. İran ve İsrail arasındaki her hamle, artık sadece iki ülkeyi değil; ABD’yi, Körfez ülkelerini ve diğer bölgesel aktörleri doğrudan etkiliyor. Böyle bir ortamda tek bir yanlış hesaplama, domino etkisi yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir füzenin yanlış hedefe düşmesi, bir saldırının beklenenden büyük sonuç doğurması ya da bir misillemenin dozunun artması… Bunların her biri zincirleme bir kriz yaratabilir. Ve bu zincir, bir noktadan sonra kontrol edilemez hâle gelebilir. Modern savaşın en büyük tehlikesi de budur: Başlatmak kolay, durdurmak zor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarih boyunca birçok savaş bu şekilde büyümüştür. Başlangıçta sınırlı görülen çatışmalar, zamanla geniş cephelere dönüşmüş ve kontrol edilemeyen sonuçlar doğurmuştur. Bugün yaşanan gerilimde de benzer bir risk açıkça görülüyor. Taraflar geri adım atmaktan çok, karşı tarafı dengelemeye odaklanmış durumda. Bu da gerilimi sürekli yukarı taşıyan bir mekanizma yaratıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu savaşın en dikkat çekici boyutu, gündelik hayatla kurduğu doğrudan bağlantıdır. Artık savaş yalnızca uzak bir coğrafyada yaşanan bir olay değil. İnsanlar bunu markette, akaryakıt istasyonunda, faturalarında hissediyor. Bu da savaşın soyut bir kavram olmaktan çıkıp somut bir gerçekliğe dönüşmesine neden oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer tehlike ise bu durumun normalleşmesi. Sürekli kriz yaşayan bölgelerde gerilim zamanla alışılmış bir hâl alır. Füze saldırıları sıradanlaşır, savaş haberleri gündemin olağan parçası olur. Bu normalleşme, en tehlikeli eşiktir. Çünkü insanlar riskin büyüklüğünü hissetmemeye başlar. Oysa gerçek tam tersidir: Risk büyüdükçe duyarsızlık artar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası sistemin bu noktadaki tavrı da dikkat çekicidir. Çoğu zaman krizlere verilen tepki “endişe” açıklamalarıyla sınırlı kalır. Diplomasi geri planda kalırken, askeri seçenekler daha görünür hâle gelir. Bu da çözüm ihtimalini zayıflatır. Çünkü savaş başladıktan sonra diplomasi her zaman daha zor işler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Orta Doğu’da yaşananlar aslında daha büyük bir dönüşümün parçasıdır. Güç dengeleri değişiyor. Yeni ittifaklar kuruluyor, eski dengeler sarsılıyor. Bu süreçte çatışma, bir araç olarak daha sık kullanılıyor. Bu da dünyayı daha kırılgan ve daha öngörülemez bir hâle getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye gibi ülkeler için bu durum daha da kritik. Çünkü coğrafi yakınlık, ekonomik bağımlılık ve bölgesel ilişkiler bu tür krizlerin etkisini daha hızlı ve daha sert hissettirir. Enerji fiyatlarındaki artış, doğrudan enflasyona yansır. Ticaret yollarındaki risk, ekonomik dengeleri etkiler. Bu nedenle bu savaş yalnızca uzakta yaşanan bir kriz değildir; içerde hissedilen bir baskıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak artık çok net bir gerçeklik var: Savaş artık sınır tanımıyor. Coğrafi olarak belirli bir bölgede başlasa bile etkileri tüm dünyaya yayılıyor. Bu da bizi yeni bir çağın eşiğine getiriyor. Bu çağda savaş yalnızca cephede değil; ekonomide, psikolojide ve günlük hayatın içinde yaşanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu yeni gerçeklikte asıl soru şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kadar genişleyen, bu kadar yayılan ve bu kadar karmaşık hâle gelen bir savaşı gerçekten kontrol etmek mümkün mü?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/senecanin-ahlak-mektuplari-ve-turkiyenin-kis-masali-12909</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Seneca’nın Ahlak Mektupları ve Türkiye’nin kış masalı</h1>
                        <h2>İsmail Arı’ların, Alican Uludağ’ların ve isimsiz nice kalem işçisinin mürekkebi, iktidarın o geçici ve yapay parıltısını söndürecek kadar karadır. Hukuksuzluk üzerine inşa edilen her kule, kumdan kaleler gibidir; ilk hakikat dalgasında yıkılmaya mahkûmdur. Bizler, o karanlık ve dar koridorlarda ıslık çalmaya devam edenleriz. Çünkü biliyoruz ki bir ülkede gazeteciler özgür değilse, o ülkenin soluduğu hava sadece zehirden ibarettir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/senecanin-ahlak-mektuplari-ve-turkiyenin-kis-masali-1774439053.webp">
                        <figcaption>Seneca’nın Ahlak Mektupları ve Türkiye’nin kış masalı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lütfedin, bugün o steril fildişi kulelerden inin bayım. Yanınıza Seneca’nın Ahlak Mektupları’nı alın — hani şu erdemden bahsedip tozunu bile almaya üşendiğiniz kadim kitap. Şimdi o kitapla birlikte Ankara’nın gri adliye koridorlarında bir gezintiye çıkalım. Tarih, tekerrürden ibaret değilse bile, zorbalığın estetiği hep aynı fırça darbeleriyle tuvale işleniyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seneca, Neron’un gölgesinde sürgünle ölüm arasında raks ederken der ki: “İktidarı elinde tutan kişi, her şeyden önce kendisine egemen olmalıdır.” Ne naif bir romantizm, değil mi? Bugün mülkün temeli sayılan adaletin, bir mülkiyet kavgasına dönüştüğünü öngörebilir miydi acaba? Bugünün muktedirleri kendilerine egemen olmak yerine hukuku bir oyun hamuru gibi yoğurup gerçeklerin boğazına dolamayı çok daha pratik buluyor. Hayranı olduğum Heine’nin o keskin, alaycı ve romantik melankolisiyle bakarsak: memleketin düşünce iklimi çiçek açması beklenen bir bahçeden ziyade, üzerinden panzerlerin geçtiği bir kuraklığa benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsmail Arı’nın, Alican Uludağ’ın adliye ile bu kadar haşır neşir oluşu, mesleki bir rutin değil. Hakikatin prangalanmak istendiği devasa ve absürt bir tiyatronun garip bir tezahürü. Lucilius’a yazılan o bilgece satırlar, işte tam da bu koridorlarda ete kemiğe bürünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seneca mektuplarında der ki: “Göster bana köle olmayanı. Biri şehvetin kölesidir, öteki açgözlülüğün, beriki siyasal ihtirasın; herkes de umudun, korkunun kölesi!” Bugünün Neron’ları ise bu kölelik zincirine bir halka daha ekliyor: Zihni özgür olanı, bedenini bir hücreye kapatarak terbiye edebileceklerini sanan o meşhur “saray aklı”…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazeteci, iktidarın önüne tutulan o cilalı aynayı kıran kişidir. O aynada görülen çirkinlik, aynanın kabahati de değildir halbuki. Ama bizde adalet, gerçeği fısıldayana sıkılmış bir yumruk gibi iniyor. Alican Uludağ’ın dosyalar arasındaki o iğneyle kuyu kazan titizliği ya da İsmail Arı’nın kamu malı yağmasına tuttuğu o parlak projeksiyon, aslında Seneca’nın erdem tanımına tam oturur. Erdem, konforlu bir koltukta oturup yasaları ezberlemek değil; o yasaların çiğnendiği eşikte sesini yükseltmektir. Fakat ne acı ki, günümüzün Neron’ları bu sesi susturmak için hukuku bir kılıç gibi kullanıyor. İsmail Arı’nın <em>Menzil’in Kasası’nda</em> ortaya koyduğu o milyarlarca liralık sermayeyi yöneten tarikat-cemaat-vakıf karanlığı, kamu ihalelerindeki usulsüzlükler, devlet içindeki örgütlenme ağları… Tam da bu yüzden hedef alındı. BirGün’ün ifadesiyle: “İsmail yolsuzluk dosyası haberi yapmasın, depremde yakınlarını kaybedenlerin yaşadığı haksızlığı görmezden gelsin, kamu kaynaklarıyla semiren tarikat-cemaat-vakıf karanlığını yazmasın isteniyor.” İsmail Arı, kitabı yayımlandıktan sonra “haftada iki, üç gün adliyelere, karakollara gitmeye başladım” diyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cemaat mensupları tarafından defalarca tehdit edildi, şikâyetleri sonuçsuz kaldı!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Heine, <em>Almanya: Bir Kış Masalı’nda</em> sürgünün acısını ve ülkesindeki düşünce karanlığını o zehirli ama zarif ironisiyle nasıl harmanladıysa, biz de bugün aynı uzun ve bitmek bilmeyen kışın tam göbeğindeyiz. Hukuk, bir toplumu bir arada tutan toplumsal sözleşmeden çıkıp iktidarın sopasına dönüştüğünde, orada artık hukuk değil, “hukuksuzluğun mimarisi” inşa ediliyor demektir. Gazetecinin bir ihale usulsüzlüğünü ya da bir vakıf karanlığını yazması, aslında bu toplumun ortak geleceğine sahip çıkmasıdır. Ancak iktidar, bu “sahip çıkma” eylemini bir “varoluşsal tehdit” olarak kodluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seneca’nın Lucilius’a yazdığı bir mektupta Hecaton’dan aktardığı sözü hatırlayın: “Bir şey ummaz olursan, korkmaz da olursun.” Bugünün gazetecileri ne umuyor ne korkuyor. Umut etmeyi bıraktılar çünkü adaletin bir umut olmaktan çıktığını gördüler; korkmayı da bıraktılar çünkü korkulacak ne kaldıysa başlarına geldi.(Bu durum bizler için de geçerli!) İsmail Arı bayram günü aile ziyaretinde olduğu evden alınıp 450 kilometre öteye, Ankara’ya götürüldü. Dosyasına yeni tweet’ler ekleniyor, eski videolar konuyor. Arı’nın kendi sözüyle: “Sanıyorum ki tutuklanmam için dosya şişirilmek isteniyor. Zaten son bir yıldır beni tutuklamak için bahane arıyorlardı.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Bu yazıyı yazarken Sayın Arı gözaltındaydı. Teslim etmeden önce tutuklandığı haberini aldık maalesef.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sokrates’ten bu yana “şehir kışkırtıcıları” (yani soru soran, hesap soranlar) hep baldıran zehrine layık görülmüştür. Oysa o zehir, toplumun uykusundan uyanması için gereken tek panzehirdir. Seneca’nın kendi damarlarını kesmek zorunda kaldığı o karanlık Roma akşamı ile bugün sadece bir haber yaptı diye şafak vakti kapısı koçbaşıyla çalınan gazetecinin kaderi, aynı hüzünlü dizede buluşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplumun geniş bir kesimi, bu sistematik baskıyı bir “izleyici” soğukkanlılığıyla seyrediyor. İşte asıl sosyolojik yıkım burada başlıyor. Seneca, “Kötülüğe engel olmayan, ona ortak olur,” der. Gazeteciler cezaevlerine gönderilirken, dosyalarına “devlet sırrı” kılıfıyla gizlilik kararları getirilirken ya da dijital meydanlarda linç edilirken takınılan o kitlesel suskunluk, aslında hukuksuzluğun en büyük yakıtı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hukuksuzluk bir kez normalleştiğinde, artık hiç kimse o fildişi kulelerinde güvende değildir. İktidar, gerçek gazetecilere vurduğu her darbeyle aslında topluma şu mesajı zerk ediyor: “Düşünme, sadece biat et.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Heine’nin uyarısı hâlâ tazedir: “Kitapların yakıldığı yerde, sonunda insanlar da yakılır.” Bugün kalemlerin kırılmaya çalışılması, yarın tüm bir toplumsal vicdanın küle dönmesi demek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Gazetecilere dokunulmayacak!!!” denilerek çıkarılan Dezenformasyon Yasası, bir kez daha mesleğin kendisini hedef aldı. Haber, yeniden suç sayıldı; haberci yeniden suçlu ilan edildi. Sonda söylenecek şeyi başta söyleyelim: Gazetecilik suç değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kapanan kapılar, takılan kelepçeler, örülen duvarlar… Bunların hiçbiri gerçeğin üzerini örtmeye yetmez. Seneca’nın binlerce yıl öteden gelen vakur sesi, bugünün muktedirlerinin gürültülü ama içi boş fermanlarını elbet bastıracaktır. Seneca ne demişti: “Cesur insan özgürdür.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsmail Arı’ların, Alican Uludağ’ların ve isimsiz nice kalem işçisinin mürekkebi, iktidarın o geçici ve yapay parıltısını söndürecek kadar karadır. Hukuksuzluk üzerine inşa edilen her kule, kumdan kaleler gibidir; ilk hakikat dalgasında yıkılmaya mahkûmdur. Bizler, o karanlık ve dar koridorlarda ıslık çalmaya devam edenleriz. Çünkü biliyoruz ki bir ülkede gazeteciler özgür değilse, o ülkenin soluduğu hava sadece zehirden ibarettir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi o ağır, tozlu paltonuzu giyip adaletin kilitli kapısı önünde boşuna beklemeyin. O kapı artık sadece bir duvardır. Ve duvarlar yumruklanmak için değil, üzerinden aşılmak içindir! </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bitirirken;Heinrich Heine, Paris’te sürgünde, Almanya’yı düşünürken şairin en büyük lanetinin “anlayan suskunlar” olduğunu söylemişti. Siz anladınız mı?</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ilber-ortayli-tartismalarinin-ideolojik-ve-bilimsel-arka-plani-12908</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İlber Ortaylı tartışmalarının ideolojik ve bilimsel arka planı</h1>
                        <h2>Ne yazık ki ülkemizdeki solcuların ezici bir çoğunluğu sanki son yüzyılda bilim tarihi, ideolojiler çağı ve siyasi tarihte köklü kırılmalar olmamış gibi eski kalıplarla düşünce beyan etmeye devam ediyor. 2026 senesinde hala “sağcı adamdan aydın olmaz, İlber Ortaylı da sağcıydı, dolayısıyla o yeterince değerli bir akademisyen ve entelektüel değil” dediğinizde tam olarak ne demiş oluyorsunuz? Çok katmanlı ve nüanslı bir iktidar-aydın analizine ihtiyacımız var. Ama Ortaylı’nın mahkum eden sol, görüşlerini bu düzeyin çok altında bir seviyede formüle etmekte.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ilber-ortayli-tartismalarinin-ideolojik-ve-bilimsel-arka-plani-1774446205.webp">
                        <figcaption>İlber Ortaylı tartışmalarının ideolojik ve bilimsel arka planı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">İlber Ortaylı’nın vefatından sonra pek çok kesim hocaya olan sevgisini güçlü bir şekilde ifade etti. Özellikle Atatürkçüler ve sağ milliyetçi cenahın cenazeye sahip çıktığını gördük. Ortaylı’nın entelektüel mirası, hatta bazen kişiliğine yönelik eleştiriler ise daha çok sosyalist sol ve İslami kesimlerce dillendirildi. Sosyal medyada bir aşağılama yarışına dönüşen bu eleştirel yoğunluğun cenaze günlerine rastlaması ise oldukça manidar ve bir o kadar da üzücü oldu. Çünkü normalde ölüm insanları sakinleştirir. Vefat eden kişiyle bir sorununuz varsa bile onu unutursunuz. “Ölünün arkasından konuşulmaz” geleneği yas kültürünün ürünüdür. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Ayrıca ölen kişiyle sanki o hayattaymış gibi tartışmaya girmek ucu kolaycılığa kaçan bir kabalığı hatırlatır bize. Ölü hayatta olmadığı için kendisini savunamaz. Dahası Ortaylı hayattayken onunla kamusal bir mecrada karşı karşıya gelemeyen kişilerin ölümle birlikte meydana çıkması çıtayı daha da aşağı çeker. Bu bağlamda İlber hocaya vefatından sonra yöneltilen eleştirilerin eleştiri sahipleri bakımından bir karakter aşınmasına işaret ettiği açıktır. Her ne kadar söylenecek çok şey varsa ve içindeki ses seni Ortaylı’ya laf etmeye teşvik ediyorsa da zaman doğru zaman değil deyip susmak gerekir. Cenaze toprağa gömülmeden, sevenleri henüz yastayken gidenin arkasından kötü laf etmek yanlıştır. Sadece “mekanın cennet olsun” demek çok mu zor? Bizi iyi yapan, bizi biz yapan şeyleri kaybediyoruz.&nbsp; </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Bu zorunlu girişten sonra Ortaylı eleştirilerinin iki noktada toplandığını söyleyerek tartışmayı derinleştirebiliriz: İlber hoca yeteneğine göre eksik akademik performans ve düzen yanlısı ideolojik tutum sergilemekle suçlanıyor. İlk eleştiri hattı görünüşte daha teknik. İlber Ortaylı, Bernard Lewis veya Halil İnalcık ayarında bir tarihçi olabilirdi. Ama o popüler tarihçiliği, televizyonların ışıltılı dünyasını, ekran yüzü olmayı, sürekli seyahat ederek konuşma yapmayı tercih etti. Bu yorum belli sınırlar içinde makul gözüküyor. Çünkü İlber hocanın hayatında iki dönem var: Ankara yılları ve Mülkiye’de önemli eserler vermiş bir akademisyenle karşı karşıyayız. İstanbul döneminde ise yazılan metinlerin akademik derinliği azalıyor. Tarihi geniş kitlelere yayan bir “show men” olarak kendini yeniden inşa ediyor Ortaylı. Ancak bu eksik akademik performans eleştirisinin bazı sınırları var. O konuda gerekli özen gösterilmiyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Öncelikle İlber Ortaylı bir Halil İnalcık olabilirdi, ama olamadı diyen kesimlerin çoğu kendi alanlarının Halil İnacık’ı değil. Kendi etkinlik alanı, mesleği veya ilgilendiği konularda en tepeye çıkamamış pek çok ünlü isim İlber Ortaylı’yı en tepeye çıkamadığı için eleştiriyor. Burada aslında bir tür olumlayarak olumsuzlama eğilimi var. Haset, kıskaçlık ve çekememezlik sözde kamusal eleştirinin arkasındaki kişisel patolojinin temel unsurları. Bence herkes Ortaylı için kullandığı standardı kendisi için de tekrarlamalı. Habermas olabilecekken olamamış felsefeciler, Weber’deki teorik derinliği taklit dahi edemeyen sosyologlar, yazdığı makaleler hiçbir uluslararası mecrada yayınlanmış gazeteciler Ortaylı’yı yetersizlikle suçluyor. Birine eksik demek için tam olmak gerekmiyor mu? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Bu arada Halil İnalcık olmak ne demek tam olarak? Mesela İnalcık’ın hangi yorum, tez ve çalışmaları aşılmadı? İnalcık-Ortaylı karşılaştırmasının tarih bilimi ve Türk tarih yazımı bakımından sağlam kanıtlarla yürütülmesi gerek. Tabii sosyal medya böyle bir şey yapmaya müsait bir yer değil. İlber Ortaylı Halil İnalcık olabilecekken olamadı diyen pek çok kesim aslında bir ezberi tekrarlıyor. Bu arada sosyal bilim tek bir hakikatin olduğu, bazılarının ona tam ulaştığı, diğerlerinin ise geride kaldığı bir düzlemde ilerlemiyor. Liberal bir iktisatçının yaptığı analize tümüyle karşı çıkan sosyalist bir iktisatçıdan hangisinin daha iyi iktisatçı olduğunu anlamamızı sağlayacak bir ölçüt var mı? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Gerçek durum ise şu: Ortaylı çok fazla dil biliyordu. Ama eserlerinin çoğunu Türkçe yazdı. Bu durum onun uluslararası tanınırlığını olumsuz etkiledi. İnalcık ise akademik hayatının büyük bir kısmını yurt dışında geçirdi. Çalışmaların epey bir kısmı önce İngilizce basıldı. Yine de Ortaylı’nın atıf sayısı kendi alanı için çok yüksek. Yazara yaklaşık 12 bin referans yapılmış. Üstelik bu sayı internet ortamında tespit edilen rakamı ifade ediyor. Türkiye’de kaç tane tarihçinin eserleri 12 bin atıf alıyor? Ez cümle, daha sonra sözlerinizi geri almak istemiyorsanız karşılaştırma yaparken daha dikkatli ve hakkaniyetli olmanız lazım.&nbsp;&nbsp; &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Ortaylı’nın entelektüel mirasına yönelik soldan gelen eleştiriler ise rejimle uzlaşma meselesini kendisine sorunsallaştırıyor. Kısaca bize şu söylenmekte: İktidara karşı çıkan kişiye aydın denir. Ortaylı ise her dönem hakim ideolojik kodla uyumlu bir akademik siyasetin sözcüsü oldu. Hiçbir toplumsal yarılmada taraf tutmadı. Geniş kitleler temel hak ve özgürlükler bakımından mağdur edilirken ağzını açıp tek bir laf etmedi. Bu yorumların tamamı arkaik. Çünkü “iktidara direnen kişi aydındır” argümanı hem bilgi teorisi hem de toplumsal örgütlenme biçimi bağlamında aşıldı. Her şey bir yana bu dünyadan bir Foucault geldi geçti. Bilgi ile iktidar arasındaki ilişkinin aslında göründüğünden daha karmaşık olduğunu biliyoruz artık. Dahası mağdurlar adına özgürlük mücadelesi veren, bir anlamda ezilenlerin sözcülüğüne soyunmuş aydın imgesinin aslında bir karanlık olduğunu bilebilecek kadar deneyim yaşadı insanlık. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Ayrıca insanlar her zaman özgürlük peşinde koşmuyorlar. Özgürlükle ilgili talepleri bilen özneye, yani aydına devretme konusunda isteksizlik var. Zygmunt Bauman’ın tabiriyle aydın “yasa koyucu” olmaktan çıkarak hakikati yorumlayan bir aktöre dönüştü. Ama ne yazık ki ülkemizdeki solcuların ezici bir çoğunluğu sanki son yüzyılda bilim tarihi, ideolojiler çağı ve siyasi tarihte köklü kırılmalar olmamış gibi eski kalıplarla düşünce beyan etmeye devam ediyor. 2026 senesinde hala “sağcı adamdan aydın olmaz, İlber Ortaylı da sağcıydı, dolayısıyla o yeterince değerli bir akademisyen ve entelektüel değil” dediğinizde tam olarak ne demiş oluyorsunuz? Çok katmanlı ve nüanslı bir iktidar-aydın analizine ihtiyacımız var. Ama Ortaylı’nın mahkum eden sol, görüşlerini bu düzeyin çok altında bir seviyede formüle etmekte. </span></span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kultur-sanat-ekonomisinden-ulke-markalamasina-turkiyenin-anlati-potansiyeli-12907</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kültür sanat ekonomisinden ülke markalamasına: Türkiye’nin anlatı potansiyeli</h1>
                        <h2>Kültür ekonomisini ciddiye almak, yalnızca sanatçıları ya da kültür insanlarını ilgilendiren bir mesele değil. Bu, bir ülkenin kendini dünyaya nasıl anlattığıyla, insanlarına nasıl bir gelecek sunduğuyla ve ekonomik refahını hangi değerler üzerinden kurduğuyla doğrudan ilgili. Mesele yeni bir şey üretmekten çok, zaten var olan bu potansiyeli fark etmek ve ortak bir kültür stratejisine dönüştürebilmektir. Belki de Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni bir hikaye yazmak değil; kendi hikayesini fark edip, onu stratejik bir anlatıya dönüştürmektir. </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kultur-sanat-ekonomisinden-ulke-markalamasina-turkiyenin-anlati-potansiyeli-1774446181.webp">
                        <figcaption>Kültür sanat ekonomisinden ülke markalamasına: Türkiye’nin anlatı potansiyeli</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kültür ve sanatla ekonomide gerçek bir fark yaratmak mümkün mü? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yoksa biz sadece hareket üretip, etki yarattığımızı mı sanıyoruz? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Herkes hız peşinde; daha çok etkinlik, daha fazla görünürlük, daha yoğun takvimler… Kültür ve sanat alanında da benzer bir telaş hâkim. Sürekli “bir şeyler oluyor” ama bu hareketliliğin toplumun geleceğine, ekonomik yapıya ya da kolektif hayal gücüne ne kattığını sorgulayan pek yok. “Fark yaratmak” sıkça telaffuz edilen bir kavram olsa da, gerçekten dönüştürücü projelerin sayısı oldukça sınırlı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa mesele hızlanmak değil; doğru yere bakabilmek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kültür ekonomisi tam da bu noktada kritik bir alan olarak karşımızda duruyor. İsmi çok anılmasa da hayatımızın her yerinde olan, çoğu zaman fark edilmeden ekonomik, sosyal ve hatta politik etkiler yaratan bir güçten söz ediyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nitekim yaratıcı ekonomi literatürü de bu alanı; ekonomik büyüme, kültürel üretim ve toplumsal gelişim arasında kesişen çok boyutlu bir yapı olarak tanımlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün Türkiye’ye baktığımızda bu potansiyelin izlerini aslında net biçimde görebiliyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örneğin dizi ve film endüstrisi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türk dizileri Orta Doğu’dan Latin Amerika’ya, Balkanlar’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada izleniyor. Bu yalnızca bir ihracat başarısı değil; aynı zamanda bir kültürel etki alanı. İnsanlar bu diziler aracılığıyla dili, gündelik hayatı, mekânları ve ilişkileri tanıyor. Bu etki çoğu zaman turizmi, tüketimi ve algıyı da beraberinde getiriyor. Ancak bu başarı hâlâ büyük ölçüde kendiliğinden ilerliyor; stratejik bir kültür politikasıyla desteklendiğini söylemek zor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gastronomi ise potansiyelinin çok altında değerlendirilen ancak güçlü bir alanımız. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anadolu mutfağı dünyanın en zengin mutfaklarından. Buna rağmen neden Avrupa şehirlerinde bir “sütlaççı”, “kazandibi” ya da “tavuk göğsü” dükkânı görmüyoruz? Neden Türk mutfağını yalnızca kebap ve dönerle sınırlı bir algının içine hapsediyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Farklı ülkelerde, nasıl ki İtalyan mutfağı; makarna, tiramisu ya da dondurmasıyla ilk akla gelen mutfaklardan biriyse, Türk mutfağının da lezzet ve çeşitliliği ile ilk akla gelen mutfaklardan biri olmasını sağlamıyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gastronomi kültürel içerik ve deneyim üretiminde güçlü bir araçtır. Doğru konumlandırıldığında bir ülkenin kendini anlatma biçimine dönüşür. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ülkemiz, tarihi, doğası ve misafirperverliğiyle önemli bir turizm destinasyonu. Ziyaretçi çeken bir yer olmakla birlikte en çok ziyaretçi çeken Avrupa şehirlerinin gerisinde kalıyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri markalaşma sürecini tamamlayamamış olmamız. Türkiye, turizmi bir deneyimden çok bir tüketim alanı olarak konumlandırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa bu topraklar yüzyıllar boyunca büyük medeniyetlere ev sahipliği yaptı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">600 yıllık bir imparatorluk geçmişi ve yüz yılı aşan bir cumhuriyet deneyimi olan bir ülkeden söz ediyoruz. Bu tarih yalnızca müzelerde sergilenecek bir miras değil; bugünü ve geleceği besleyebilecek canlı bir kaynak. Dünyaya söyleyecek sözümüz var ama o sözü hangi dille, hangi araçlarla ve hangi stratejiyle söylediğimiz belirleyici oluyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kültür ekonomisi tam olarak bu noktada devreye giriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yaratıcı endüstriler, sanat üretimi, yayıncılık, görsel sanatlar, tasarım, müzik, sinema ve dijital içerik… Bunların her biri tek başına önemli; ama asıl güç, bunların birbiriyle konuşabildiği bir ekosistem kurabilmekte. Sorun şu ki biz çoğu zaman parçaları görüyor, bütünü kurmakta zorlanıyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün sıkça “yaratıcı şehirler”, “kültür odaklı kalkınma” ya da “yumuşak güç” gibi kavramlardan söz ediliyor. Ancak bu kavramlar çoğu zaman iyi niyetli temenniler olarak kalıyor. Gerçek fark, bu alanları ölçen, planlayan ve sürdürülebilir kılan modeller geliştirmekle mümkün. Kültür ve sanat, yalnızca estetik bir faaliyet değil; aynı zamanda ciddi bir ekonomik ve toplumsal yatırımdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hızlı olmak istiyoruz ama yön tayin etmekte zorlanıyoruz. Sürekli üretmek istiyoruz ama neden ve nasıl ürettiğimizi yeterince konuşmuyoruz. Oysa bazen hızlanmak yerine durup bakmak, doğru stratejiyi belirlemek gerek. Gerçek güç de çoğu zaman buradan doğuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kültür ekonomisini ciddiye almak, yalnızca sanatçıları ya da kültür insanlarını ilgilendiren bir mesele değil. Bu, bir ülkenin kendini dünyaya nasıl anlattığıyla, insanlarına nasıl bir gelecek sunduğuyla ve ekonomik refahını hangi değerler üzerinden kurduğuyla doğrudan ilgili.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mesele yeni bir şey üretmekten çok, zaten var olan bu potansiyeli fark etmek ve ortak bir kültür stratejisine dönüştürebilmektir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu durum, yalnızca bir kültür politikası eksikliğine değil, aynı zamanda Türkiye’nin kültürel potansiyelini dünyaya taşıyacak bir ülke markalaması eksikliğine işaret ediyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belki de Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni bir hikaye yazmak değil;&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">kendi hikayesini fark edip, onu stratejik bir anlatıya dönüştürmektir.&nbsp; </span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trumpin-manipulasyon-cabalari-12906</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 09:10:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump'ın Manipülasyon Çabaları</h1>
                        <h2>Piyasalar, gerçekleşmemiş bir gelişmeyi fiyatlayıp, ardından bu fiyatlamayı geri almak zorunda kaldığında, ortaya çıkan şey yalnızca dalgalanma değil, güven kaybıdır. Trump’ın, dünyanın en büyük ekonomisinin yöneticisi olarak piyasalar üzerindeki etkisi inkâr edilemez. Bu etkiyi manipülatif biçimde kullanması ise ABD’nin yıpranmış itibarını daha da bozacağı için piyasa aktörleri bu tür açıklamaları ileride iyice iskonto ederek fiyatlamaya başlayacaktır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trumpin-manipulasyon-cabalari-1774332822.webp">
                        <figcaption>Trump'ın Manipülasyon Çabaları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda finansal piyasalarda yaşanan dalgalanmalar, yalnızca ekonomik göstergelerle değil, siyasal aktörlerin söylemleriyle de şekilleniyor. Bu çerçevede en çok tartışılan figürlerden biri, kuşkusuz Donald Trump.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Finansal sistemde beklentiler, en az gerçekleşmeler kadar önemlidir. Özellikle sosyal medya çağında, bir liderin attığı tek bir mesaj bile milyarlarca dolarlık varlık fiyatlarını etkileyebilir. Trump’ın başkanlığı döneminde sıkça kullandığı sosyal medya paylaşımları, zaman zaman döviz kurlarında, hisse senedi piyasalarında ve emtia fiyatlarında ani hareketlere yol açtı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD-İsrail-İran Savaşıyla birlikte yükselen petrol fiyatları, enflasyon beklentilerinin de yükselmesine ve dolayısıyla merkez bankalarının faizleri artıracağı beklentisine yol açmıştı. Bu beklentilerin sonucu olarak yatırımcılar ellerindeki altın ve diğer değerli metalleri ve bunlarla ilgili hisse senedi ve yatırım fonlarını satmaya ve tahvil gibi faiz getirisi sunan araçlara dönmeye başlamışlardı. Bu gelişmenin sonucu olarak altın ve diğer değerli metallerin fiyatları geriledi, borsalar düştü ve yatırım fonları değer kaybetti, tahvil faizleri yükselişe geçti. Özellikle petrol fiyatlarının yükselmesi NATO üyeleri arasında bile yoğun bir ABD eleştirisine yol açtı. Trump, yalnız dış dünyada değil ABD içinde de ağır eleştirilerle karşılaşmaya ve yapılan anketlerde destek kaybı yaşamaya başladı.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam bu sıralarda Trump, İran ile görüşmelerin sürdüğü ve bir anlaşmaya yakın olunduğu yönündeki açıklamalar yaptı. Bu açıklamalar, özellikle enerji piyasaları açısından kritik öneme taşıyordu. Çünkü Hürmüz Boğazı’nın açılması ve İran’ın küresel petrol arzına yeniden güçlü şekilde katılması, fiyatlar üzerinde aşağı yönlü baskı yaratabilecek bir gelişmeydi. Trump’ın bu açıklamaları sonucu piyasalarda petrol fiyatları gerilmeye, altın ve diğer değerli metaller ile borsalar yeniden değer kazanmaya başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısa bir süre sonra İran, Trump’ın yaptığı açıklamaları yalanladı ve ABD ile hiçbir görüşme yapılmadığını açıkladı. İran’ın, ABD açıklamalarına karşın füze saldırılarını sürdürmesi bölgede gerilimin devam ettiğini gösteriyor. İran tarafından gelen yalanlama, piyasalar açısından farklı bir sorunu gündeme getirdi: Bilginin güvenilirliği. Çelişkili mesajlar, belirsizliği azaltmak yerine artırır. İlk açıklamayla oluşan fiyat hareketleri, yalanlamayla birlikte tersine döndü ve bu da dalgalanmayı derinleştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası ilişkilerde tarafların zaman zaman gerçekte olduğundan daha ileri bir noktadaymış gibi görünmeleri yeni bir durum değil. Bu, müzakere gücünü artırmaya yönelik bir strateji olarak kabul edilebilir. Trump’ın İran’la anlaşmaya yakın olunduğunu söylemesi de bu çerçevede değerlendirilebilirdi. Ne var ki bu açıklamalar geçmiş yaklaşımlarıyla da birleştirildiğinde daha çok bir manipülasyon gibi algılanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Piyasalar, gerçekleşmemiş bir gelişmeyi fiyatlayıp, ardından bu fiyatlamayı geri almak zorunda kaldığında, ortaya çıkan şey yalnızca dalgalanma değil, güven kaybıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın, dünyanın en büyük ekonomisinin yöneticisi olarak piyasalar üzerindeki etkisi inkâr edilemez. Bu etkiyi manipülatif biçimde kullanması ise ABD’nin yıpranmış itibarını daha da bozacağı için piyasa aktörleri bu tür açıklamaları ileride iyice iskonto ederek fiyatlamaya başlayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür gerçek dışı açıklamalar yalancı çoban öyküsündeki gibi sonuçlanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Not: </strong>Bu yazı yazarın izni ile mahfiegilmez.com'dan alınmıştır&nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trump-iran-hakkinda-temel-bir-yanilgi-icinde-12905</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump İran hakkında temel bir yanılgı içinde*</h1>
                        <h2>Amerikan askeri politikası son yıllarda bizi başarısız kıldı ama çözüm Trump yönetiminin temsil ettiği Amerikan geleneğinden radikal kopuş değil. Hâlâ muhafazakâr inanca sahibim: Tarihimizdeki en yüksek idealler bizi yönlendirebilir. Liderlerimiz savaşı sadece mutlak zorunlulukta, net ahlaki ve siyasi hedeflerle, kan dökmenin ciddiyetine uygun şekilde yapmamız gerektiğini düşündü. Güç tüfeğin namlusundan doğmaz, zalimlik güçle aynı şey değildir ve böyle fikirlere dayalı bir siyaset yıkımı, gücümüzün sınırları hakkında yanılsamayı ve kuruluşumuza ihaneti vaat eder.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trump-iran-hakkinda-temel-bir-yanilgi-icinde-1774293861.webp">
                        <figcaption>Trump İran hakkında temel bir yanılgı içinde*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">20 yıl önce katıldığım savaş hakkında pek çok şikâyetim var: Irak Savaşı kötü planlanmış, kibirli ve en üst seviyede kötü liderlikten muzdaripti. Ama ne için orada olduğumu biliyordum. Peki şu anda İran'da görev yapan askerlerimiz tam olarak ne yapmaya çalıştığımızı düşünüyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın gerekçeleri inanılmaz derecede tutarsız. Belki rejim değişikliği içindir, belki İran'ın nükleer programı, belki balistik füze ve drone kabiliyetlerini sınırlamak gibi dar askeri hedefler, belki İsrail saldırmak üzereydi ve biz risk altındaydık, belki ABD İran'dan acil bir tehdit altındaydı, belki Orta Doğu'da barış sağlamak içindir, vs.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de bu bir savaş bile değil. Belki "savaşı önleyecek bir gezi", belki bir "müdahale" ya da sadece "küçük bir gezi". Trump'ın Amerika'sında sadece iki cinsiyet olabilir ama askeri maceralarımıza istedikleri gibi kimlik belirleyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki "koşulsuz teslim" istiyoruz ama belki "koşulsuz teslim" düşman gerçekten teslim olmasa da sadece başkanın kafasında olan bir şeydir,. Belki savaş "oldukça sınırlı" ama belki bölgedeki tüm Amerikalılar ayrılmalı. Belki kara birlikleri olacak, belki olmayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve yine de, Beyaz Saray'ın sosyal medya hesaplarında paylaştığı "İran Rejimi Yetkilileri" etiketli öfkeli, tüfekli bowling lobutlarının Stars and Stripes bowling topuyla vurulduğu, topun sonra uçağa dönüştüğü, ardından gerçek ABD hava saldırısı görüntülerinin geldiği bir videoyu izleyebilirsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunlara bakınca savaşın bir gerekçesinin net ve tutarlı kaldığını fark ettim: yönetimin şiddet ve hakimiyet gösterilerinden duyduğu zevk.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bowling videosu, Beyaz Saray sosyal medya hesaplarında savaşı kutlamak için ölüm ve yıkım görüntülerini video oyunu veya spor klipleriyle karıştıran birçok "reels"den biri. Başkan, askeri yetkililerin kendisine "gemileri batırmak yakalamaktan daha eğlenceli" dediğini açıkladı ve Savunma Bakanı Pete Hegseth ise "Onlar yerdeyken yumruk atıyoruz, tam da olması gerektiği gibi" diye övündü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın danışmanı Stephen Miller ise İran savaşının "ellerini arkadan bağlı tutmadan savaşan bir ordu"yu sergilediğini ilan etti. Başka bir basın toplantısında Hegseth maço tavrını daha da netleştirdi: "Aptal angajman kuralları yok, ulus inşası bataklığı yok, demokrasi inşası egzersizi yok, politik doğrucu savaşlar yok."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika'yı Yeniden Büyük Yapmak isteyen adamlar, Terörle Küresel Savaş'tan temiz bir kopuş arıyor. O çatışma demokrasi ve özgürlük gibi yüce söylemlerle başladı ama yıllarca iç savaş, kaos, terör gruplarının şişmesi, soykırım, mülteci krizi ve Afganistan'da tam bir aşağılayıcı yenilgiyle sonuçlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu adamlar fark etmiyor ya da umursamıyor gibi görünüyor: kaba kuvvet dili, Devrim'den beri Amerikan savaş geleneklerinden temel bir kopuşu temsil ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Övünçlü katliam konuşmaları savaş kadar eski. Bir Asur kralı "Savaş arabamın tekerlekleri pislik ve kanla kaplandı. Savaşçıların cesetleriyle ovayı ot gibi doldurdum" diye övünmüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama Amerika'nın kurucuları, tüm insanların eşit yaratıldığını ve hükümetlerin meşru güçlerini yönetilenlerin rızasından aldığını savunan evrensel ilkeler öne sürdü; böylece savaşın saf bir güç ve hakimiyet gösterisi olarak haklı gösterilmesi düşünülemez hale geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">George Washington &nbsp;"kanunsuz hırs, yağma ve yıkım uğruna savaşan paralı askerler"den "devrimci Amerika'yı esaret ve sefalette tutmak isteyenler"e kadar şiddeti eğlence olarak değil, katlanılması gereken dehşet olarak tasvir ederdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İngiliz vahşet haberleri geldiğinde Washington, "onların keyfi zalimliği kendi davalarına zarar veriyor; bizim hoşgörümüz ise tüm iyi insanların bağlılığını haklı olarak bize kazandırıyor" diye yazmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Abraham Lincoln ise İç Savaş sırasında başkanlık kürsüsünü dikkatle kullanarak, askeri başarıların ötesinde ahlaki bir amaç ve Güney'le nihai uzlaşma yönünde bir kararlılık ifade etti. Bombastik retorik yerine İkinci Yemin Töreni Konuşması'nda Tanrı'nın Kuzey ve Güney'e kölelik günahı için "bu korkunç savaşı" ortak ceza olarak verdiğini söyler ve "kimseye kin beslemeden, herkese iyilikle, Tanrı'nın bizi gördüğü şekilde doğrulukta kararlılıkla" devam etmemiz gerektiğini ilan eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gettysburg'ta savaşı ulusal kuruluşumuzun bir sınavı olarak gördü: "özgürlükte doğmuş ve tüm insanların eşit yaratıldığına inanan bir ulus". </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu iyi ya da kötü savaşlarda devam etti: Woodrow Wilson Birinci Dünya Savaşı'na "dünya demokrasi için güvenli hale getirilmeli" diye girdi; George W. Bush Irak'ı "silahsızlandırmak, halkını özgürleştirmek ve dünyayı ciddi tehlikeden korumak" için işgal etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan liderleri savaşlarımızı kurucu siyasi felsefemizle uyumlu hedeflerle haklı göstermeye çalıştı. Bu sadece retorik değil; güç ve şiddet ilişkisi hakkında temel bir görüş ve stratejiye yansıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş Clausewitz'e göre siyasetin başka araçlarla devamıysa ve tüm hükümetler Federalist Makaleler'e göre kanaate dayanıyorsa, savaşların nihai sonucu sadece askeri zaferler değildir. Şiddetin savaşan kitlelerde uzun vadeli etkisi olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">"Bir savaşın nihai kararı her zaman mutlak değildir" diye uyarırdı Clausewitz; "yenilen devlet genellikle onu sadece geçici bir kötülük olarak görür ve siyasi kombinasyonlarla durumu telafi edebilir."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington tüm iyi insanların bağlılığını haklı olarak kazanmak istiyordu çünkü sadece İngilizleri domine etmek değil, bir ulus kurmak istiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lincoln, Hegseth tarzı konuşma yerine İkinci Yemin Konuşmasını seçti çünkü ulusu iyileştirmek istiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci Dünya Savaşı zaferimiz sadece atom bombasıyla değil, Marshall Planı ve Japonya-Almanya'da demokrasileri geliştirmek için on yıllar süren kaynak ve insan taahhüdüyle güvence altına alındı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vietnam ve Irak gibi idealist amaçlarla başlatılan başarısız savaşlarımızda bile yenilgilerimiz genellikle diğer ülkelerin halklarının kendi tutkuları ve idealleri olduğunu, bizim arzularımızın yansımaları olmadığını tam olarak kavrayamamamızdan kaynaklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Stephen Miller'ın "eller arkadan bağlı olmadan savaşan askerler" demesi, Vietnam Savaşı'ndaki popüler muhafazakâr efsaneye atıf: Daha az kısıtlama olsaydı kazanabilirdik. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Milyonlarca ton bomba attık, en az 100.000 sivil öldü ama belki &nbsp;&nbsp;bir milyon daha öldürseydik Vietnamlılar bizi sever ve dayattığımız yöneticileri kucaklardı. Ama kurucu ideallerimizi ciddiye alan biri bunun özellikle iğrenç bir aptallık olduğunu bilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve yine de şu anki yönetim bu tutumla yönlendiriliyor gibi görünüyor. " Stephen Miller, CNN sunucusu Jake Tapper'a, gerçek dünyada güçle yönetilen bir dünyada yaşıyoruz" dedi Venezuela lideri Nicolás Maduro'nun yakalandığı muhteşem baskından sonra </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dünya görüşü hem dış politikayı hem de Minneapolis'teki utanç verici güç gösterisi ve Amerikan vatandaşlarının ölümü gibi iç siyasi rakiplere muameleyi etkiliyor – </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tam da Franklin Delano Roosevelt'in sözlerini hatırlatıyor.&nbsp; Avrupa'daki müttefiklerimizi silahlandırarak önlememiz gereken "yeni ve korkunç bir çağ"dır: "tüm dünya, yarımküremiz dahil, kaba kuvvet tehditleriyle yönetilecek."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaba kuvvete dayalı bir yaklaşım kör edebilir. Savunma bakanının en çarpıcı yorumlarından biri: İran'ın hava ve su yollarını kontrol ettiğimiz için "kaderlerini kontrol ediyoruz" ve "savaşın şartlarını her adımda biz belirleyeceğiz".</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Irak gazisi Hegseth daha iyi bilmeli: Düşman her zaman oy kullanır ve zaferli bir kampanyadan sonra bile savaşın nüfus üzerindeki etkisi karmaşık, istenmeyen ve bazen katastrofik sonuçlar doğurabilir. Düşman ulusları video oyunu düşmanları, devasa ateş gücümüz ve hasta internet memeleriyle boyun eğdirilecek varlıklar olarak değil, karmaşık ülkeler ve insanlarla dolu görmemiz gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Ve Trump yönetiminin İran'daki askeri eylemin olası sonuçlarını öngörememesinin açıklanamaz başarısızlığı tam da bu özel başarısızlıkla açıklanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şubat'ta Enerji Bakanı Chris Wright, "Trump'ın enerji hakimiyeti gündemi" nedeniyle İran savaşı durumunda petrol piyasası kesintilerinden endişe etmememiz gerektiğini söyledi. Şimdi başkan yüksek benzin fiyatlarının Amerika için iyi olduğunu iddia ediyor, petrol tankerlerine Hürmuz Boğazı'ndan "cesaret gösterip" geçmelerini tavsiye ediyor ve İran gemileri geçebildiği için savaştan önce olduğundan daha fazla petrol satıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşın kapsamını Orta Doğu'daki hedeflere saldırarak genişlettiğinde Hegseth "Tam olarak böyle tepki vereceklerini öngöremedik" diye itirafta bulundu. Stratejik savaş uzmanı Robert Pape, kara birlikleri olmadan hava gücünün olumlu rejim değişikliği getirmediğini savunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de Trump yönetimi İran halkına ülkeyi kontrol etme şansını yakalamalarını söyledi ve İran rejimi "kötü konuşmak" istemediğinde şaşırmış göründü; yeni sert lider seçildi ve daha sonra öldürülen güvenlik şefi Hürmüz'ü "savaş kışkırtıcıları için yenilgi ve acı boğazı" yapacağı tehditlini savurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Net ahlaki veya siyasi amaç olmadan geriye Franz-Stefan Gady'nin "vuruş-olarak-strateji" paradoksu kalıyor; burada taktik ve yetenek kapsamlı stratejik tasarımla değiştiriliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu eğilim, "televizyonda askeri yetenek gösterisi talep eden siyasi kültür" tarafından pekiştiriliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben hiç eğlenmiyorum. İdeallerim morarmış ve darbe almış olsa da &nbsp;&nbsp;Hegseth'in de ilk görev yaptığı Irak Savaşı'ndan kısa süre sonra yemin ettiğim Anayasa'ya bağlıyım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar ulusal değil evrensel ilkelerdir ve saf askeri güçle başkalarını domine edebileceğimizi düşünen kibirli Amerikan eğilimini frenlemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington'ın iyi bildiği gibi savaş, iyi gittiğinde ve sadece meşru askeri hedefler vurulduğunda bile "insanlık için bir veba"dır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sri Lanka kıyısındaki bir İran gemisindeki ortalama bir genç denizci henüz askere alınmış olabilir. Rejimin binlerce vatandaşını öldürmesi hoşuna gitmiyor olabilir ama onu devirmek için çaresizdir. Ancak o da ortalama Amerikalı gibi, yaratıcı tarafından vazgeçilmez haklarla donatılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı durumlarda bu askere alınmış kişi meşru askeri hedef olabilir ama sadece askeri zorunluluktan ve net ahlaki gerekçeli bir savaşta hedeflenmelidir; "gemileri patlatmak eğlenceli" diye değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu hiç de kusursuz bir savaş değil. Savaş &nbsp;&nbsp;suçlularını savunan ve "aptal angajman kuralları"na karşı çıkan Hegseth, Pentagon'da sivil kayıpları önleme ekibinin %90'ını devre dışı bıraktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlk gün sivil okul vurulup çocuklar toplu katledildiğine dair Pentagon ön bulgusu bizi şaşırtmamalı. Böyle eylemlerin en büyük zayıflığı tam da budur. &nbsp;Kendi halkındaki rejime dair &nbsp;küçümseme duygusu bir yana kalkar ve Halk İran rejimini&nbsp; desteklemeye başlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan askeri politikası son on yıllarda bizi başarısız kıldı ama çözüm Trump yönetiminin temsil ettiği Amerikan geleneğinden radikal kopuş değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hâlâ muhafazakâr inanca sahibim: Tarihimizdeki en yüksek idealler bizi yönlendirebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Liderlerimiz savaşı sadece mutlak zorunlulukta, net ahlaki ve siyasi hedeflerle, kan dökmenin ciddiyetine uygun şekilde yapmamız gerektiğini düşündü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güç tüfeğin namlusundan doğmaz, zalimlik güçle aynı şey değildir ve böyle fikirlere dayalı bir siyaset yıkımı, gücümüzün sınırları hakkında yanılsamayı ve kuruluşumuza ihaneti vaat eder.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Phil Klay (Deniz Piyadesi Irak Savaş Gazisi, Fairfield Üniversitesi Öğretim Görevlis)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı: https://www.nytimes.com/2026/03/22/opinion/trump-iran-war-memes.html </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/silahsizlanmadan-entegrasyona-turkiyenin-kritik-sinavi-12904</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Silahsızlanmadan entegrasyona: Türkiye’nin kritik sınavı</h1>
                        <h2>Newroz mitinglerinde yapılan konuşmaların ortak paydasını ise entegrasyon yasalarının çıkarılması, Abdullah Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi, cezaevi koşullarının iyileştirilmesi ve sürecin sağlıklı yürütülmesini sağlayacak koşulların oluşturulması oluşturmuştur. İran savaşı ve bölgesel gerilimler görece geri planda kalırken, Türkiye’nin iç sorunlarının (Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik siyasi operasyonlar gibi) güçlü biçimde gündeme taşınması dikkat çekicidir. Sürecin gidişatının bu iki başlıktan bağımsız olarak sağlıklı şekilde yürütülemeyeceği açıktır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/silahsizlanmadan-entegrasyona-turkiyenin-kritik-sinavi-1774269608.webp">
                        <figcaption>Silahsızlanmadan entegrasyona: Türkiye’nin kritik sınavı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son bir aydır, 1 Ekim 2024’te başlatılan PKK’nin silahsızlandırılması sürecinin entegrasyon aşamasının gerektirdiği yasal ve idari düzenlemeler için iktidar, Ramazan sonrasını işaret ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kapsamda TBMM’nin bayram sonrası mesaisinin en önde gelen konularından birinin, Meclis Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı rapor olması bekleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Raporun Meclis’e iletilmesini taraflar, sürecin yeni bir aşamaya geçilmesi olarak tanımladı. Ancak tarafların yeni aşamaya dair yol haritası ve içeriği konusunda tam ve net bir mutabakatın olduğunu söyleyebilmek mümkün değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">PKK’nin 12 Mayıs’ta fesih kararı alması, 11 Temmuz’da sembolik silah yakma töreni düzenlemesi ve 17 Kasım’da Zap ve çatışma riski yüksek bölgelerden çekilme kararını duyurmasının ardından, gereklilik olarak beliren hiçbir konuda iktidar cephesinde bir adım atılmadı. Rasyonel bir süreç yönetimi oluşmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık PKK’nin feshedildiğinin ilan edildiği 2025 yılı Mayıs ayından bu yana gündemde olan “yasal düzenleme ihtiyacı” nın ne olduğu konusunda &nbsp;netleşme zorunluluk hâline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karşılıklı güvenin olmadığı süreçlerin doğası, fiilî adımlar ile hukuki güvencelerin eş zamanlı ilerlemesini zorunlu kılar. Ancak Türkiye’de süreç 18 aydır büyük ölçüde tek taraflı yürüyor. İktidar her şeyi ağırdan alıyor ve fazla garantici bir süreç yönetmek istiyor. Bu ise çatışma çözümünün doğasına aykırıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu konudaki gecikme, ABD ve İsrail’in başlattığı ve üç haftası geride kalan, ne zaman biteceği kestirilemeyen İran savaşı nedeniyle ciddi bir risk oluşturmaya başlamıştır. Bu gerçeği daha fazla ötelemek mümkün değildir. Bu konuda daha fazla gecikmek, süreç başladıktan sonra yapılabilecek en stratejik hata olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik entegrasyon yasalarının hazırlanmasını yalnızca yasal-teknik bir gereklilik olarak değerlendirmek eksik bir yaklaşımdır. Bu mesele aynı zamanda sürecin toplumsal meşruiyet zemini, sürdürülebilirliği ve rotasını belirleyecek temel bir sorundur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşının gidişatına paralel olarak, PKK’nin silahsızlandırılması süreci de son bir aydır birçok kesimde soru işaretlerine ve tedirginliğe yol açmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Newroz Mesajlarının Anlatı </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ve diğer siyasi liderlerin Diyarbakır Newroz etkinliğine gönderdikleri mesajlar ve yapılan konuşmalar bu çerçevede değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kürt aktörlerin mesaj ve konuşmalarında, yıl başında Halep kuşatması sonrasında gelişen dayanışma, sahiplenme ve direnişin farklı bir versiyonu dikkat çekmektedir. İstisnasız biçimde, konuşmacıların ve mesaj gönderenlerin Kürtler arası dayanışma ve iş birliğine daha önce görülmemiş düzeyde vurgu yaptığı görülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, yeni sürecin ve İran savaşının yarattığı gerilimler bağlamında kalıcı bir dönüşüme işaret etmekte; önceki dönemlerden farklı bir sürecin başladığını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Abdullah Öcalan’ın mesajının, 18 aylık sürecin Kürtlerde yarattığı temkinli ruh hâlini gidermeye, iç tahkimatı sağlamaya ve PKK’nin feshi meselesinin oturduğu siyasal zemini anlatmaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Kürt siyasal mücadele tarihinde 2026 Newroz’unun bir milat olarak ele alınması gerektiğini güçlü biçimde ifade etmektedir. Bu yönüyle mesaj, daha çok Kürtlere yönelik bir “ev ödevi” niteliği taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, sürecin “Bu coğrafyadaki halkların özgürce bir arada yaşamasının yolu aralanmıştır” gibi belirsiz ifadelerle, sürecin bugüne kadar tek taraflı ve demokratikleşme perspektifinden uzak değerlendirmelerle ve “yapay teneffüsle” ayakta tutulmaya devam ediyor olması da dikkat çekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bütüncül Yaklaşım Eksikliği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Newroz mitinglerinde yapılan konuşmaların ortak paydasını ise entegrasyon yasalarının çıkarılması, Abdullah Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi, cezaevi koşullarının iyileştirilmesi ve sürecin sağlıklı yürütülmesini sağlayacak koşulların oluşturulması oluşturmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı ve bölgesel gerilimler görece geri planda kalırken, Türkiye’nin iç sorunlarının (Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik siyasi operasyonlar gibi) güçlü biçimde gündeme taşınması dikkat çekicidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin gidişatının bu iki başlıktan bağımsız olarak sağlıklı şekilde yürütülemeyeceği açıktır. Atılan sloganlar, taşınan pankartlardan anlaşıldığı gibi mitinglere katılan kitlelerle&nbsp; &nbsp;kürsüdeki konuşmalar arasındaki düşünsel ve duygusal makasın bariz bir açık olması da bunu göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan’ın statüsüne ilişkin düzenlemeler ve sınırlı entegrasyon yasaları ile bazı idari adımların, toplumsal zemini güçlendirmekten uzak bir yaklaşım olarak kalması durumunda, çatışma çözümü arayışının doğası gereği ortaya çıkan riskleri bertaraf etmede yetersiz kalacağı açıktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda bütüncül bir yaklaşımdan uzak değerlendirmeler, sürecin toplumsallaşmasını zorlaştırmakta; aynı zamanda iktidarın iç siyasi ajandası nedeniyle riskleri artırmaktadır. Bu yaklaşım, sürecin kendi doğal seyrinde ilerlemesini engelleyebileceği gibi, Öcalan’ın mesajında da merkezî yer tutan 2026 Newroz’unun Kürt siyasi tarihinde bir milat olmasını da zorlaştıracaktır. Aksine mevcut otoriter yönetimi daha da güçlendirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle önümüzdeki ilkbahar aylarında TBMM’nin Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporun özellikle 6. ve 7. maddelerinde yer alan önerilerin, demokratik ve katılımcı güçlü bir siyasal mutabakatla hızla netleştirilmesi, “tarihî fırsatın” kaçırılmaması açısından hayati önemdedir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/demokrasi-secimden-ibaret-degildir-12903</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Demokrasi, seçimden ibaret değildir</h1>
                        <h2>Mesele kişilerden çok sistemle ilgilidir. Demokrasi, “iyi insanların” iktidara gelmesiyle değil, “kötülerin” sınırlandırılabildiği güçlü ve dayanıklı kurumlarla ayakta kalır. Bu kurumların nasıl oluşturulacakları ve nasıl güçlü kılınacakları ayrı bir konu. Bu gerçek göz ardı edildiğinde, seçimlerle daha iyi bir Türkiye yaratmak bence pek mümkün değildir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/demokrasi-secimden-ibaret-degildir-1774269297.webp">
                        <figcaption>Demokrasi, seçimden ibaret değildir</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz günlerde Doğu Ergil’in X platformunda paylaştığı bir cümle, içinde bulunduğumuz siyasal tartışmaları özetleyecek kadar güçlüydü:<br />
“Demokrasi, iyi insanların iktidara gelmesini garanti etmez. Ama kötülerin iktidarını sınırlayacak mekanizmalar kurabildiği ölçüde ayakta kalır.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tespit, özellikle demokrasiyi büyük ölçüde sandığa indirgemiş toplumlar için son derece çarpıcı. Zira demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret görüldüğünde, onun asıl işlevi—iktidarın sınırlandırılması—çoğu zaman gözden kaçıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki “kötülerin iktidarını sınırlamak” ne demek? Daha da önemlisi, kimdir bu “kötüler”, kimdir “iyiler”? “İyi” ve “Kötü” ahlaki terimler olmakla birlikte siyasal çerçevede bir karşılık ararsak onlara “avantajlılar” ve “dezavantajlılar” dememiz mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kapitalist sistem içinde devlet aygıtı üzerinde etkili olan elitler, çoğu zaman kendi aralarında kurdukları açık ya da örtük ilişkilerle iktidarlarını sürdürürler. Seçim süreçleri de bu ilişkiler ağının dışında değildir. İktidarın el değiştirmesini zorlaştıracak düzenlemeler, ittifaklar ve çıkar birliktelikleri, sistemin doğal bir parçası haline gelir. Sanırım bu aktörleri bu nedenle “kötü” yani “avantajlılar” olarak tanımlamak mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan, mevcut sorunların çözülmediğini görerek daha iyi bir gelecek umudunu seçimlere bağlayan ve değişimi sandık yoluyla gerçekleştirmek isteyen kesimleri de “iyi” ya da “dezavantajlılar” olarak nitelemek mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün toplumlarda bir yanda iktidarını korumak için demokrasiyi sınırlama eğiliminde olanlar vardır ki bunlar iktidardan beslenen avantajlı dediğim kesimlerdir. Diğer yanda da daha iyi yaşam koşulları için demokrasinin genişlemesini talep edenler vardır ki bunlar da dezavantajlı dediğim kesimlerdir. Bu farklı amaçlar bir gerilim üretirler ve bu gerilim demokrasinin kendi içindeki temel çelişkilerden biridir. Tıpkı kapitalist sistemde olduğu gibi, demokrasi de çözümü kolay olmayan bir denge üzerinde varlığını sürdürür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün ülkede yaşadığımız siyasal tablo da bu yapısal gerilimin bir yansımasıdır. Yirmi yılı aşkın süredir iktidarda olan bir yönetici elitin yıprandığı artık açık biçimde görülüyor. Son dönemde kamuoyuna yansıyan bazı açıklamalar ve özellikle kritik sorular karşısında verilen yetersiz yanıtlar, bence bu yıpranmanın somut göstergeleri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun süreli iktidarda olan kadrolar yalnızca politik gücü değil, aynı zamanda geniş bir çıkar ilişkileri ağını da üretirler. Bu ağ içinde oluşan düzenekler—kimi zaman açık, kimi zaman örtük—iktidarın nimetlerinden yararlanmayı amaçlar. Ancak bu ilişkilerin nasıl kurulduğunu ve kimler tarafından sürdürüldüğünü ortaya koymak, yine bu yapının kendisi tarafından zorlaştırılır. O nedenle de var olanı değiştirmek o kadar da kolay değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tam da bu nedenle, gerçek bir demokrasinin oluşturulabilmesi için yalnızca seçimlerin yapılacak olması yeterli değildir. Asıl ihtiyaç, iktidarı sınırlayacak, hesap verebilirliği sağlayacak ve kurumsal dengeyi yeniden tesis edecek bir dönüşümü öngörmek ve planlamaktır. Bugün muhalefete düşen budur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak mesele kişilerden çok sistemle ilgilidir. Demokrasi, “iyi insanların” iktidara gelmesiyle değil, “kötülerin” sınırlandırılabildiği güçlü ve dayanıklı kurumlarla ayakta kalır. Bu kurumların nasıl oluşturulacakları ve nasıl güçlü kılınacakları ayrı bir konu. Bu gerçek göz ardı edildiğinde, seçimlerle daha iyi bir Türkiye yaratmak bence pek mümkün değildir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iran-savasinda-washington-tel-aviv-catlagi-mi-12901</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran Savaşı’nda Washington-Tel Aviv çatlağı mı?</h1>
                        <h2>İran savaşı, cephe hattında olduğu kadar başkentler arasındaki niyet farkında da şekilleniyor. Washington’un frenleme isteği ile Tel Aviv’in ileri taşıma arzusu arasında açılan mesafe büyürse, savaşın sonu da daha karmaşık, daha pahalı ve daha kırılgan bir zemine oturacak. Şu anda masada duran fotoğraf tam da bu: aynı savaşın içinde, aynı hedefe yürümeyen iki ayrı irade.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasinda-washington-tel-aviv-catlagi-mi-1774210236.webp">
                        <figcaption>İran Savaşı’nda Washington-Tel Aviv çatlağı mı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İra</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">n savaşı artık tek bir merkezin yönettiği bir tablo olmaktan çıktı. Washington’un hedefi ile Tel Aviv’in beklentisi aynı hatta durmuyor. Savaşın nasıl sürmesi gerektiği kadar, nasıl ve hangi koşullarda duracağı da iki başkent arasında ayrı ayrı okunuyor. Tam bu noktada kriz, askerî bir operasyon dizisinden çok daha fazlasına dönüşmekte. Karar alma biçimi, süre hesabı ve risk toleransı birbirinden ayrıştıkça, masadaki görüntü de haliyle sertleşiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ayrışma ilk bakışta taktik bir tartışma gibi görünebilir. Oysa mesele, yalnızca İran’ın kapasitesini vurmak ya da baskıyı artırmak etrafında dönmüyor. Mesele, savaşın sonunda hangi siyasi fotoğrafın bırakılacağıyla ilgili. Trump tarafı, çatışmayı uzatan her hamlenin iç siyasette ve küresel ekonomide yeni maliyet üreteceğini biliyor. Netanyahu tarafı ise baskının sürmesi halinde İran’ın daha zayıf bir konuma itilebileceğini, bunun da uzun vadede İsrail lehine yeni bir güvenlik zemini açabileceğini düşünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam burada Avrupa’nın durduğu yer de önemli hale geliyor. Brüksel ve büyük Avrupa başkentleri, savaşın uzaması halinde enerji, göç ve güvenlik dosyalarının aynı anda baskı altına gireceğini görüyor. Bu yüzden Avrupa, Washington ile Tel Aviv arasındaki çizgiyi sadece uzaktan izlemiyor. Her yeni açıklama, her yeni saldırı dalgası ve her yeni hedef listesi kıtanın kendi savunma ve diplomasi hesabına da dokunuyor. Dolayısıyla son durum, İran savaşının artık sadece Ortadoğu içinde okunamayacağını açık biçimde gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Washington’un sınırı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Washington cephesinde ana soru savaşın nerede duracağı. Zira çatışmayı başlatmak kadar onu sınırlı tutmak da ayrı bir siyasi cesaret istiyor. Trump yönetimi bir yandan kararlılık görüntüsü vermek zorunda, öte yandan sürecin tam ölçekli bir bölgesel savaşa dönüşmesinin önüne geçmeye çalışıyor. Bu ikili baskı, karar mekanizmasını sertleştiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl gerilim burada başlıyor. İran’a vurulan her darbe, kısa vadede caydırıcılık hissi yaratabilir; ama savaş uzadıkça hedefin büyüklüğü de değişiyor. Artık sorun yalnızca nükleer altyapı ya da askerî kapasite değil. Enerji güvenliği, deniz yolları, müttefik koordinasyonu ve iç kamuoyu baskısı da aynı sürecin parçası haline geliyor. Bu yüzden Washington açısından “sertlik” ile “kontrol” arasında ince bir hat oluşmuş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tel Aviv’in hesabı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail tarafında ise hesap daha sert. Netanyahu tarafı İran dosyasını bir güvenlik tehdidinden çok tarihsel ve eskatolojik bir fırsat penceresi olarak da görüyor. İran’a verilen zararın kalıcı hâle gelmesi, Tahran’ın bölgesel ağlarını zayıflatması ve psikolojik üstünlüğün elde tutulması İsrail’in bu savaşta öne çıkarmak istediği temel başlıklar arasında. Bu yaklaşım, savaşın erken kapanmasına sıcak bakmayan bir çizgi üretiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat burada da sorun şu. Uzayan her gün İsrail’in önüne yeni bir risk yığını koyuyor. Saldırıların kapsamı büyüdükçe cephe sayısı artıyor, sivil alanlar daha fazla baskı altına giriyor ve bölgesel tepkiler sertleşiyor. Bu da Tel Aviv’in istediği stratejik sonuç ile sahadaki fiili maliyet arasındaki makası açıyor. Yani kazanım arayışı, giderek daha pahalı bir güvenlik denklemine dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Avrupa’nın sıkışması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa açısından bu savaş, uzak bir kriz gibi izlenemiyor. Enerji fiyatları, güvenlik kaygıları ve transatlantik uyum sorunu aynı anda Avrupa’yı etkilemekte. Üstelik Avrupa kamuoyu, yeni bir Ortadoğu savaşının kıtanın ekonomik kırılganlıklarını daha da artırmasından çekiniyor. Bu nedenle birçok başkent, sert söylemden çok kontrollü baskı ve diplomatik kanal arayışına daha yakın duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada dikkat çekici olan şey, Avrupa’nın sadece “taraf tutmak” istememesi. Asıl kaygı, savaşın kendi içine çektiği dosyaların sayısı. Petrol fiyatı yükselirse sanayi zorlanıyor, güvenlik gündemi sertleşirse iç siyaset geriliyor, göç baskısı artarsa hükümetler içeride yeni maliyetler ödüyor. Kısacası, Avrupa savaşın uzamasından doğrudan etkilenen ilk alanlardan biri haline gelmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çatlağın anlamı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Washington ile Tel Aviv arasındaki farkın asıl anlamı, bu savaşın gidişatını tek bir siyasi merkezin belirlemiyor oluşu. Bir taraf hedefi daraltmaya, diğer taraf baskıyı büyütmeye çalıştığında, ortaya çıkan şey ortak strateji değil, üst üste binmiş iki farklı savaş tasarımı oluyor. Bu da hem karar anlarını uzatıyor hem de sahadaki her yeni hamleyi daha belirsiz hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün görülmesi gereken şey İran savaşı, cephe hattında olduğu kadar başkentler arasındaki niyet farkında da şekilleniyor. Washington’un frenleme isteği ile Tel Aviv’in ileri taşıma arzusu arasında açılan mesafe büyürse, savaşın sonu da daha karmaşık, daha pahalı ve daha kırılgan bir zemine oturacak. Şu anda masada duran fotoğraf tam da bu: aynı savaşın içinde, aynı hedefe yürümeyen iki ayrı irade.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trump-nihayet-irandan-cikisi-gozetliyor-ama-bunu-gerceklestirecek-mi-12900</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump nihayet İran’dan çıkışı gözetliyor, ama bunu gerçekleştirecek mi?*</h1>
                        <h2>Başkan Trump, İran’daki operasyonları “yavaşlatmayı” düşündüğünü söylüyor. Ancak başlangıçtaki savaş hedeflerinin çoğu hâlâ gerçekleştirilmemiş durumda. Trump’ın İran’a yaptığı “gezi”nin yankıları, onun ilgisinden çok daha uzun sürebilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trump-nihayet-irandan-cikisi-gozetliyor-ama-bunu-gerceklestirecek-mi-1774205983.webp">
                        <figcaption>Trump nihayet İran’dan çıkışı gözetliyor, ama bunu gerçekleştirecek mi?*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın artık “gezi” diye incelikle adlandırdığı İran macerasına başladığından beri Washington’da tek soru hakim: Ne zaman pes edecek? Oysa savaş hedeflerinin çoğu hâlâ tamamlanmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cuma akşamı Florida’ya giderken Trump, çok konuşulan o çıkış planını tasarlıyor gibiydi. Ama hâlâ bunu yapıp yapmayacağına karar vermiş değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yükselen kanıtlar da var: Ortalama benzin fiyatı galon başına 4 dolara yaklaşıyor, Basra Körfezi’nde altyapı harap halde, tahrip edilmiş İran teokrasisi direniyor, Amerikalı müttefikler önce reddettiler şimdi ise düşman sularda devriye talepleriyle boğuşuyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Trump’ın bu “gezisi”nin sonuçları, onun ilgisinden çok daha uzun ömürlü olabilir. Her zamanki gibi Trump’ın mesajları tutarsız; eleştirmenler bunu stratejisiz bir savaşa girişin kanıtı sayarken, takipçileri stratejik belirsizlik diye alkışlıyor. Binlerce ek Deniz Piyadesi bölgeye sevk edilirken, Amerikan ve İsrail saldırıları hızlanırken Trump Cuma günü gazetecilere ateşkes istemediğini söyledi, çünkü ABD İran’ın füze stoklarını, donanmasını, hava kuvvetlerini ve savunma sanayi üssünü “yok ediyor”.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birkaç saat sonra, Cumhuriyetçi tabanın politik etkilerden haklı olarak endişeli olduğunu fark etmiş olacak ki, sosyal medya hesabından şöyle yazdı: “Orta Doğu’daki büyük askeri çabalarımızı yavaşlatmayı düşünürken hedeflerimize çok yaklaşıyoruz.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama son hedef listesi önceki bazı hedefleri dışarıda bırakmış, diğerlerini sulandırmıştı. İslam Devrim Muhafızları’nın yenilgisinden söz etmedi; babasının yerine geçen Mojtaba Hamaney’le birlikte onlar hâlâ iktidarda görünüyor gerçi hala halk önünde henüz görünmedi ya da konuşmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üç hafta önce İran halkına “İşimiz bittiğinde hükümetinizi devralın, artık sizin olacak” diyen Trump, bu mesajı da atladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşa yol açan başarısız müzakerelerde İran’ın tüm nükleer materyalini ve bomba yapmaya hazır olan 970 pound zenginleştirilmiş uranyumun ülke dışına çıkması şartını koşmuştu. Şimdi ise yeni bir hedef önerdi: “İran’ın nükleer kapasiteye yaklaşmasına bile asla izin vermemek ve ABD’nin böyle bir durumda hızlı ve güçlü tepki verebilecek konumda olması.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, aslında ABD’nin geçen Haziran’da İran’ın nükleer programını enkaz altına gömdüğü yerle aynı: Siteler ABD casus uydularının gözetiminde kalmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump paylaşımını, savaşı başlatmadan önce istişareye katmadığı sonuçlarına hazırlanmaları için uyarı vermediği Amerikalı müttefiklere yeni bir taleple bitirdi : “Hürmüz Boğazı’nı gerektiği gibi koruma ve devriye görevi, onu kullanan diğer uluslara ait ABD ‘ye değil!” Amerikan güçleri yardım edecekmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Eski Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard N. Haass sosyal medyada şöyle yazdı: “Bunu Orta Doğu için yeni Trump Doktrini olarak düşünün: Biz kırıyoruz, siz tamir ediyorsunuz.” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın değişen hedefleri Cumartesi akşamına kadar sürdü. Birkaç gün önce İsrail’i Körfez’de misilleme dalgası korkusuyla İran enerji tesislerini hedef almamaya çağırıyordu. Ama Cumartesi günü, İran 48 saat içinde Hürmüz Boğazı’nı “TEHDİTSİZ, TAMAMEN AÇMAZSA” güç santrallerini vuracağı tehditini savurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin İran santrallerine saldırıları “EN BÜYÜĞÜNDEN BAŞLAYACAK” dedi. İran’ın en büyük santrali, yıllardır çevresel felaket riski nedeniyle saldırı yasağı olan tek çalışan nükleer güç santrali Bushehr gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burası Trump’ın üç haftalık savaştan sonra beklediği yer değildi. Yabancı liderler, diplomatlar ve başkanla konuşan ABD yetkilileri, ilk haftada İran’ın teslim olacağını düşündüğünü söylüyor. Bu, 6 Mart’ta İran’dan “koşulsuz teslimiyet” talep etmesinde açıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avrupa’dan bir diplomat, İran’ın rakip güç merkezleri, ulusal gururu ve MÖ 550’lerde Büyük Kiros’tan beri modern İran sınırları içinde varlığını sürdüren Fars devletinin göz önüne alındığında bu talebin anlaşılmaz olduğunu söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Bu talep de son hedef listesinden çıkarılmıştı. Beyaz Saray artık İran’dan teslimiyet açıklaması beklemediğini, Trump’ın İran’ın “etkin biçimde teslim olduğunu” belirleyeceğini söyledi.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın Air Force One’da gazetecilere “İran’ın“pes etmeyi” reddettiğini” söylemesi, son haftalardaki tek sürpriz değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlk sürpriz enerji piyasasındaki krizdi; Uluslararası Enerji Ajansı bunu “küresel petrol piyasası tarihindeki en büyük arz kesintisi” diye niteledi. Trump ve ekibi panik halinde. Stratejik Petrol Rezervi’nden salım vaat ettiler ama rezerv sadece %60 doluydu; bu da planlama eksikliğini gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçen hafta Hazine Bakanlığı, denizdeki Rus ve İran petrolüne lisans verdi. Yani piyasaları yatıştırmak için Ukrayna’yla savaş halindeki bir rakibe ve ABD’yle savaş halindeki diğerine zenginleşme onayı verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunların şimdilik etkisi sınırlı. Brent ham petrol Cuma günü Hazine duyurularından sonra varil başına yaklaşık 112 dolardan kapandı; Goldman Sachs Perşembe günü Hürmüz Boğazı’ndan geçiş tereddüdü olursa fiyatların 2027’ye kadar yüksek kalabileceği uyarısını yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İranlılar piyasa kaosunun kalan tek süper silahları olduğunu çok iyi biliyor. Cumartesi günü Tahran, Orta Doğu’daki diğer tesisleri ateşe verebileceğini uyardı. ABD, İran’ın savaşa yaklaşık 3.000 deniz mayınıyla girdiğine inanıyor — bazıları yok edilmiş olabilir — ve ABD, Amerikalı müttefiklerin tankerlerini hedef alan İran küçük teknelerine odaklanmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bu şeylerden birinin geçmesi trafiği durdurmaya yeter,” diyen eski deniz subayı ve Pentagon/ Dışişleri sözcüsü John F. Kirby, “Zaten gördükki korku bile nakliye endüstrisini felç edebilir,.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın ikinci sürprizi müttefiklere ani ihtiyacıydı. Körfez ülkesinden bir savunma bakanı, savaşın kısa süreceğini düşündüğü için başlangıçta bunu hayal etmediğini söyledi. Ama boğazı ve diğer kontrol noktalarını devriye etmek aylar ya da yıllar sürebilecek bir görev gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü sürpriz ise Devrim Muhafızları ya da sıradan İranlılar arasında ayaklanma olmamasıydı. Hazine Bakanı Scott Bessent geçen hafta Oval Ofis’te “rejimle neler olduğunu hisseden her seviyede firarlar görüyoruz” dedi. Ama Amerikan ve Avrupa istihbarat yetkilileri, İsrail’in İran’ın dini liderini, üst düzey güvenlik ve istihbarat şeflerini ve birçok üst düzey askeri yetkilisini hedef alıp ortadan kaldırmasına rağmen böyle firar kanıtı olmadığını söylüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunların hepsi dönüşebilir. Savaşlar üç haftada kazanılmaz ya da kaybedilmez. Ama Trump İran savaşına hızlı zaferlerin meyvelerini tattıktan sonra girdi. Haziran’da İran’ın üç büyük nükleer tesisine tek gecelik bombardıman, ülkenin nükleer stoklarını gömdü ve uranyum zenginleştirmede kullanılan binlerce santrifüjü yok etti. Caracas’ta Nicolás Maduro’yu yatağından alan komando baskını da benzer şekilde hızlıydı. Ve Trump’ın bıraktığı hükümet — esasen Maduro’nun hükümeti — uyumlu davrandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu operasyon, Venezuela yakıtına bağımlı Küba’yı istikrarsızlaştırdı. Geçenlerde Küba’nın elektrik şebekesi çöktü ve yönetim yetkilileri hükümetin de çökeceğini açıkça ima ediyor. Belki bu hızlı sonuçlar Trump’a ABD ordusunun her şeye kadir olduğu ve 92 milyonluk İran’ı yöneten mollalar, generaller ve milislerin çökeceği izlenimini verdi. Belki acele etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Askeri tarihçiler bu çatışmayı uzun süre inceleyecek. Ama şimdilik İran’ın farklı bir meydan okuma olduğu açık. Trump “gezi” kelimesini kısa bir seyahat, geçici bir sapma anlamında kullanmaya başladı. Ama gerçek bir son görünmüyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>* David E. Sanger </strong>(5 Amerikan Başkanını takip etti. Teknoloji ile ulusal güvenlik arasındaki kesişimi ve süper güç çatışmasının yeniden canlanması üzerinde çalışıyor. 40 yıldan fazladı Times’ta çalışıyor. Dış politika ile ulusal güvenlik zorlukları üzerine yayınlanmış dört kitabı var.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/21/us/politics/trump-iran-offramp.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/21/us/politics/trump-iran-offramp.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/akp-hangi-temel-hatayi-yapti-12899</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>AKP hangi temel hatayı yaptı?</h1>
                        <h2>AKP geçmişin yükünü kaldırdı ama orada durmadı; ortaokullarda, liselerde tarikatlarla işbirliği yaptı, çok da rağbet görmeyen İHL’lerin sayısını anlamsız bir şekilde arttırmaya başladı, klasik liseler İHL’lere dönüştürüldü, bunlar çok saçmaydı, sonuçta en başta devraldıkları kaba taşın daha da büyümesine ve  daha da kabalaşmasına kadar geldik, oysa fazlaları atıp durması gerekiyordu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/akp-hangi-temel-hatayi-yapti-1774184214.webp">
                        <figcaption>AKP hangi temel hatayı yaptı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok bilmiş, çok köşeli başlıkları, yazıları sevmiyorum, “kuşku” çok önemli olmalı, bu nedenle iddialı başlıklara, yazılara “kanımca” ibaresini koymayı ihmal etmiyorum, belirsizliğin (uncertainty) temel kesinlik (certainty) olduğu bir dönemde yaşıyoruz, belirsizliği ihmal eder, kesin kanaatler ihzar edersem “doğru olmayan bilgiyi alenen yayma” saçmalığını ceza kanunumuza sokan cahillerin durumuna düşebilirim, Tanrı hepimizi, herkesi bu cehaletten korusun diye temenni ederim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransa’nın çok ünlü bir heykeltıraşı var, Auguste Rodin (1840-1917), müzesi Paris’te çok merkezi bir yerde, Les Invalides’den yürüyerek on dakika bile değil, Paris’e gidenlere ve bu müzeyi görmeyenlere hararetle tavsiye edilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rodin’in çok ünlü bir ifadesi vardır, bir hayranı kendisine “Üstad, bu muhteşem heykelleri nasıl yapıyorsunuz?” diye sorduğunda şöyle cevap verir: “Çok zor değil, kaba taşı alıyorum, fazlalıklarını atıyorum, geriye bu heykeller kalıyor”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne alakası var diyebilirsiniz ama Rodin’in bu ifadesi Türkiye siyaseti için çok önemli bir yol göstericidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı gerçek bir ihtiyaçtır ama siyaseten yapamıyorsak yeni bir anayasa için Rodin’i taklit edelim, mesela 1982 Anayasasının 26’ını maddesine bakalım, üst başlık “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”, güzel başlıyor madde ama hemen arkasından hürriyeti tanımlayan birinci paragraftan çok daha uzun paragraflarla bu hürriyetin neden, nasıl sınırlanacağı anlatılıyor, kaba taştan bu fazlalıkları, “ancak, ama, lâkin” ile başlayan sınırlamaları atalım belki çok daha düzgün bir anayasamız olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayın mantıkla bu yazıda AKP’nin iktidara geldikten sonra yaptığı temel hataları da kendi zaviyemden göstermeye çalışacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP gerçekten bir kaba taş devraldı, fazlalıkları atarak çok çok daha güzel bir Türkiye inşa edilebilir idi ama olmadı ve olmayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örnekler sonsuz ama son günlerde çok tartışılan okullardan, üniversitelerden yani eğitim-öğretimden örnek vereceğim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üniversitelerdeki türban yasağı, İHL’lere uygulanan katsayı engeli kaba taşın en kaba yerleriydi, mutlaka kaldırılması gerekiyordu, zaten yaptı AKP bunu ama burada durmadı, duramadı, ortaokullarda, liselerde tarikatlarla işbirliği yaptı, çok da rağbet görmeyen İHL’lerin sayısını anlamsız bir şekilde arttırmaya başladı, klasik liseler İHL’lere dönüştürüldü, bunlar çok saçmaydı, sonuçta en başta devraldıkları kaba taşın daha da büyümesine ve&nbsp; daha da kabalaşmasına kadar geldik, oysa fazlaları atıp durması gerekiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB günlerinde ifade özgürlükleri alanında önemli adımlar atıldı ama yine orada durulmadı, daha da ileri zaten gitmediler, zaman içinde “doğru olmayan bilgiyi alenen yayma” gibi çok berbat düzenlemeler yapıldı, ifade ve basın özgürlüklerini genişleteceğiz derken boğdular bu aziz kavramı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2002 öncesi eğitim-öğretim sistemimizde çok ağır askeri vesayet izleri vardı, AKP askeri vesayeti kaldıracağız dedi, aklı başında insanların büyük desteğini aldı, doğru, askeri vesayet bir ölçüde geriledi ama bu vesayetin yerini yine çok ağır başka bir vesayet, siyasi-dini vesayet aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, amaçlanması gereken hedef askeri vesayetle siyasi-dini vesayetin yerini değiştirmek olmamalı idi, hedef vesayet gölgesi olmayan, özgür bir eğitim-öğretim sistemi olmalı idi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP kaba taşın fazlalarını kısmen attı ama yerine başka çok çirkin fazlalıkları kattı yine aynı kaba taşa.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünün Türkiye’sinde acaba her alanda, evrensel hukuk vesayeti dışında, herhangi bir vesayetin olmamasını isteyen vatandaşların oranı ne kadardır, gerçekten pek bilemiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sezgilerim, tecrübem, izlenimlerim ise şu ya da bu vesayetin egemenliğini vesayetsiz bir sisteme tercih edenlerin sayısının epey kabarık olduğunu söylüyorlar bana.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Umarım yanılıyorumdur. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/altin-gumus-dolar-petrol-12898</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Altın, gümüş, dolar, petrol...</h1>
                        <h2>Tüketici güven endeksi iktidar partisi için bence ciddi gösterge. 2025 Mart ayında artmıştı. 2026 Mart ayı öncü göstergelerine göre %10 düşerek %63 seviyelerine geldi. Bugün seçim olsa bence AKP en az 5 puan fark yer. Şimşek, Enflasyon için artan enerji fiyatlarının enflasyonu yükselteceğini beyan etti. “Don vurdu, sel aldı” bahanelerine göre daha mantıklı bir sebep. İyi de vatandaş sormayacak mı? “Kardeşim beş yıl önce mazot bu ülkede 7 liraydı. Bir ay önceye kadar akaryakıt fiyatları hep düştü, buna rağmen Türkiye’de arttı. Bugün de 73 lira oldu”</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/altin-gumus-dolar-petrol-1774178871.webp">
                        <figcaption>Altın, gümüş, dolar, petrol...</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Savaş;</strong> Geçtiğimiz haftayı da kan, barut, ateşden oluşan dizi filmi izleyerek geçirdik. ABD – İsrail ile İran arasındaki savaş sertleşerek yayılarak devam etti. Berbat İran rejimi değil ama, İran halkının haklılığı, İran’ın emperyalizme direnci dünya kamuoyunu İran’ın yanında olmaya itiyor. AB de yavaş yavaş tepki göstermeye başladı. , Almanya, Yunanistan ve Norveç geçen hafta İran lehine tepki gösterdi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Her hafta biraz daha genişleyen savaş başlayalı üç haftayı geçtik. Piyasalar yine de beklenenenden daha az tepki gösterdi. Bunda ABD nin İran’ı kısa zamanda silip süpüreceği beklentisinin etkisi çoktu bence. Gelinen noktada ise İran’ın ciddi bir güç olduğu ve ABD nin karizmasını ciddi çizeceği anlaşıldı. AB ve diğer ülkelerin füze gibi yukarı çıkan doğalgaz ve petrol fiyatları karşısında yaşayabileceği küresel enerji krizi, bu ülkeleri İran yanında olmaya itiyor artık. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Kara harekatı ve Rusya; </strong>Geçen hafta içi bir kaç kez savaşın sona erebileceği yönünden beyanlar geldi ama umutlar çabuk söndü. Cuma günü savaşın sona erebileceğini iddia eden Trump kısa bir süre sonra çatışmayı sürdürmek için Kongre'den 200 milyar dolar talep etti. Saldırılara devam edeceğine söz verdi ve kara kuvvetleri olasılığını açık bıraktı. Kara harekatı ABD nin başına olmadık işler açacaktır. Zamanında Irak çöllerine saplanıp kalmışlardı. Afganistan’dan, Wietnam’dan çıkamadılar. Umarım tarihlerini biraz okurlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Hürmüz boğazının kapalı olması, petrol ve doğalgaz rafinerilerinin yanması ile yükselen enerji fiyatları, kara harekatının başlamasıyla tarihi zirvelerine gidebilir. Bu durum doğal olarak Rusya’nın işine yarayacaktır. Rusya, Ukrayna ile süren savaşının maliyetlerini kapatacağı gibi Putin’in sarsılan karizması yeniden güçlenecektir. Çin zaten son bir yıldır gizli ve açık tüm dünya ülkeleri ile yi ilişkiler içindeydi. Çin ve Rusya bu işten güçlenerek çıkacak. İran ise Orta-Doğu’nun ve Müslüman ülkelerin gönüllerdeki lideri olacak gibi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Türkiye; </strong>Türkiye ise savaşın şaşkın komşusu. ABD için tek kelime edemeyen Türkiye, sabah İran’ı kınarken, akşam İsrail’i azgınlıkla suçluyor. Şimdilik tek olumlu politikası savşatan uzak durmak. Kamuoyu da kararsız. Şeriatçı İran rejimi karşıtı olanlar İran’a destek çıkıp çıkmama konusunda kararsız. Türkçüler, İran bölünürde İran’daki Türkler ayrı devlet kurar mı beklentisi içinde. Muhafazakarlar, Şiiler kazanacağına Siyonistler kazansın diye içten içe beklenti içinde. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Seçim olsa AKP on puan fark atar; </strong>Geçen hafta bu iddiayı dillendirenler oldu. Savaşın ilk haftası kamuoyunda Erdoğan lehine bir etki yaratmıştı. Erdoğan yine düştüğü yerden bir avuç toprakla kalkmıştı. Etrafımız ateş çemberi iken Türkiye’nin dışında kalması direk Erdoğan’a yazdı. Akp’den uzak durmaya çalışan Akp’liler bile “Erdoğan sayesinde” demeye başlamıştı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Ama dengeli dış politikanın oynaklığa dönmesi, bir türlü düşmeyen enflasyonun sebebi olarak şimdiden savaş bahanesinin öne sürülmeye başlanması, enerji fiyatlarındaki artışın ÖTV den karşılanmasının sonuna gelinmesi, ÖTV den doğacak kamu açığının mantıksız ceza, vergi gibi önlemlerle dengelenmeye çalışılması vatandaşı AKP’den uzaklaştırdı diye tajmin ediyorum. Tüketici güven endeksi iktidar partisi için bence ciddi gösterge. 2025 Mart ayında artmıştı. 2026 Mart ayı öncü göstergelerine göre %10 düşerek %63 seviyelerine geldi. Bugün seçim olsa bence AKP en az 5 puan fark yer. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Mehmet Şimşek, Enflasyon için artan enerji fiyatlarının enflasyonu yükselteceğini beyan etti. “Don vurdu, sel aldı” bahanelerine göre daha mantıklı bir sebep. İyi de vatandaş sormayacak mı? “Kardeşim beş yıl önce mazot bu ülkede 7 liraydı. Bir ay önceye kadar akaryakıt fiyatları hep düştü, buna rağmen Türkiye’de arttı. Bugün de 73 lira oldu”</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Piyasalar;</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Altın ve Gümüş neden düşüyor;</strong> Hatırlarsanız 2 Şubat 2026 tarihli yazımda aynen şöyle yazmıştım; <em>“Yukarı hareketin devam edip etmeyeceği bu toparlanma sonrası belli oluacaktır ama bence bu iş bitti. Her yukarı harekette pozisyon azalmak daha sağlıklı olacak gibi”.</em> Çünkü ağalar ciddi mal boşaltmıştı. Üstelik deli gelirler elde ederek. “Savaş çıkınca altın, gümüş fırlayacak; ağabey paran var ise al” diyenlere karşı çıkmadım ama hiç inanmadım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Şimdi düşüşe bahane olarak pek çok iddiları var. Likiditeye ihtiyaç, petrol satan ülkelerin satışlarının durmasından dolayı ellerindeki altını satması, artan enerji fiyatlarının ekonomik durgunluğa yol açacağı, ekonomik durgunluğu önlemek için major merkez bankalarının faiz düşüreceği. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Durgunluk öncesi yüksek enflasyon merkez bankalarını faiz artırımına sürükleyebilir mi? FED hariç diğer merkez bankaları faizi oldukça düşürmüştü zaten. Tahvil faizleri artmaya devam ederse kıymetli emtiaya giriş olur mu?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Kıymetli emtiadaki yükseliş beklentileri, söylemleri gerçekleşebilir ama, ne zaman? Ağalar sattıkları malı düşük fiyattan yerine koydukları zaman. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Gümüş;</strong> İki hafta önce; “sat” a dönüyor” demiştik. Bence 64 ile 68 dolar arasında kısa vadeli pozisyon alınabilir. Yukarı bir hareket gelecek ama vadesini kestiremiyorum. Valör kaybı yaşanabilir, bir ay kadar aşağı veya yatayda kalabilir, yani Nisan ayını da zevksiz geçirebilir ama, sonrasında 90 ile 95 dolar arasına son bir şans verecek gibi duruyor. Yanılabilirim tabi ama, “120 dolardan gümüş alın” diyenler kadar dramatik bir yanılma olmaz. Sonrasında bence düşmeye etme olasılığı daha fazla sanki. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Altın;</strong> 4975 dolar desteği fena çöktü. Geçen hafta; “Ana destek 4385 dolar. Gelirse pozisyon alınabilir bence” tahmininde bulunmuştum. Aynı fikirdeyim. 4400 ile 4600 dolar arasından kısa vadeli pozisyon açılabilir. 4900 dolara doğru ikinci şans yükselişi yaşanabilir. Hatta 5200 dolar seviyesine kadar yükseliş sürebilir ama, sonrasında bence düşüş devam edecektir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Dünya emtia endeksi;</strong> Üç hafta önce ; “Savaş ile birlikte 140 puanı görebiliriz” tahmininde bulunmuştum, 142 puanı görüp sert gevşedi. 140 puan direnç olmak üzere. Bir, iki hafta daha üstüne çıkamazsa 125 puana kadar gevşemesi olası. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>USD/TL;</strong> MB doları tutmak için döviz satıyor, altın sert düşüyor. MB rezervlerimizde şimdiye kadar gördüğümüz komik artış yerini komik düşüşe bırakıyor. Yükselen enerji fiyatları yüksek enflasyon riskini artırıyor. Enflasyon artışı faiz artışı demek, en azından faizler düşmeyecek demek. Artan enerji fiyatları kamu dengesi bozulacak demek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Dövizde yaşanabilecek panik, bir anda dövizin sert yükselişi ile sonuçlanabilir. O zaman kişi başına milli gelir nereye düşecek, devletin borcunun millli gelire oranı nerelere yükselecek hep birlikte görürüz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Ama şimdilik bebek adımları ile devam gözüküyor. Bence Aralık 2025 sonunda dolar 60 lira olmalıydı., yılı 43 liradan bitirdi. Dolar bir anda 60 lira olabilir, hatta panik yaşanırsa 100 lira bile olabilir. El sikkesi ile düğün yapmanın bedeli bu. Ver deli yüksek faizi, ülkeye döviz yağsın tüm verilerin şahane dursun. Adam bir gün gider arkadaş. Dımdızlak kalırsın. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Eur/Usd;</strong> 1.14 gerçekten çok güçlü. 2025 Mayıs ayından beri buranın altına gelmedi. Şimdilik 1.14 destek, 1,1575 direnç. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>ABD Tahvil 10 YR;</strong> Geçen hafta; “%4,30 kırılacak gibi duruyor” demiştik.%4,38 seviyesine kadar satış geldi. Bu hafta biraz alış gelir ama %4,30 aşağı kırılmazsa yeni hedef %4,51. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bist100</strong>; Dünya hisse borsaları kötü satış yemeye devam etti. Bizim borsamıza gelince, 12600 desteği dayanıyor. 13700 seviyesine geri dönme isteği var ama becerebilir mi? Zor görünüyor. Becerebilirse pozisyon azaltmak için kullanılsa daha iyi sanki. 11500 destek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Dolar bazında 2,80 dolar önemli destek. Kanal desteği çalışıyor şimdilik. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Dolar endeksi;</strong> Geçen hafta da 99,50 üsütünde kaldı. Bu hafta altında kalırsa bir müddet yatay yapar sonra gevşer. Yok yine üstünde kalırsa 102 hedef olur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bitcoin;</strong> Geçen hafta; “64700 dolar desteği altı haftadır dayanıyor. 64700 ile 70000 dolar arasında iki hafta daha bekler sonra yönü belli olur” demiştik. Geçen hafta 76000 dolar görsede haftayı 68000 dolardan kapadı. Takibe devam. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Brent ve Ham petrol; </strong>Brent hedefi 126 dolar. 98 dolar destek. Ham petrolde ise; 94 dolar destek, 123 dolar hedef. Ağaların petrolde çok kısa sürede dolar bazında %100 para kazandığını aklımızın bir köşesinde tutalım. Mart ayının ilk haftası mal boşaltılar gibi gelmişti ama emin olamıyorum. </span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/devlet-neden-yalnizca-a4e-bakar-12897</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Devlet neden yalnızca A4’e bakar?</h1>
                        <h2>"Devlet neden yalnızca A4’e bakar? Şeffaflığın yerini 'işini bilen memurların', liyakatin yerini ise 'mevzuata uygun' kılıfların aldığı bu köhne düzende; vicdanın kamusal bekçiliğini yeniden ayağa kaldırmanın vaktidir."</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/devlet-neden-yalnizca-a4e-bakar-1774175907.webp">
                        <figcaption>Devlet neden yalnızca A4’e bakar?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">A4, simgedir; “kitabına uydurmak” der halkımız. Hatta bu ülkenin başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı makamına çıkardığı Özal, “benim memurum işini bilir” demesi de bundandır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Merak ederseniz, hızla dışlanırsınız. Daha dün sürüm sürüm sürünürken, birden bire, Allah’ın, “yürü ya kulum” dediği birindeki bu değişimin nasıl olduğunu sorarsanız, “kurcalama orasını, nasıl yaptıysa yaptı” denir. “Üzümünü ye, bağını sorma” ikliminin hüküm sürdüğü ortamlarda, olmadık başarı öykülerine özendirilir çocuklarımız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Amaca giden her yol mubahtır” tezi, Makyavel’in doğduğu ülkeden daha çok buralarda rağbet görür. Vicdanın kamusal bekçiliği kale bile alınmaz. İtiraz eden ise sevilmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamusal vicdanın itiraz gerekçesini ortadan kaldırmak için de işler A4 üzerinden mevzuata uygun hale getirilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Memleketin hali malum; bize düşen bu haksız, hukuksuz düzene karşı örgütlenip mücadele etmek. Mücadelenin insani bir gelecek inşa edebilmesi için tarihsel tecrübelerin ışığında yürütülmesi gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geleceği görmek için sık sık tarihe baktığım olur benim de… Halil Cibran okuyorum bu aralar. Açlıktan bedeni zayıf düşmüş genç bir adamın sefalet içindeki halini anlattığı bir öykü ilişti gözüme.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>KÖHNEMİŞ DÜNYANIN KÖTÜLÜKTEN BESLENEN DÜZENİNE KARŞI…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün çabasına rağmen kentte kendisine verilecek bir iş bulamadığı ve dolayısıyla aç karnını doyuramadığı için sefalete mahkûm olan genç,&nbsp; umudunu kesip, kendini kentin dışına atmış. İlk bulduğu ağacın altına oturup, önce soluklanmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra sitem etmiş Tanrısına.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Ey Tanrım” demiş, “iş istedim, beni geri çevirdiler. Okula gittim, almadılar. Çaresizce sadaka vermeleri için el açtım, güçlü kuvvetli biri, tembellik yapmasın, çalışsın dediler. Senin iradenle geldim bu dünyaya ama öyle bir hayat yaşıyorum ki bu dünya, biçtiğin ömürden önce beni sana geri göndermek istiyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ardından kendisini bu duruma düşüren köhnemiş dünyanın kötülükten beslenen düzeninden umudunu kesmiş; ifadesi de, bakışı da değişmiş bu köhne düzene karşı. Gözüne ağacın dallarından biri ilişmiş; doğrulup o dalı koparmış ve kente doğru avazı çıktığı kadar bağırmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şöyle demiş:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Yaşamak için ekmek istedim sizden, reddettiniz. Sevgi ve merhamet adına yalvardım, insanlık, kulak vermedi feryadıma. Şimdi kötülüğünüze kötülükle karşılık vereceğim ve istediğimi kendi gücümle elde edeceğim.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düzen, kendisine direnen birini daha teslim almış; o artık düzene benzemiş, ruhsuz birine dönmüştü. Yıllar geçtikçe ruhunu teslim alan katillik ve soygunculuk, akıl almaz bir servet edinmesine yol açmış; güç sahibi olanların arasında korkunun beslediği bir saygınlık kazanmıştı. Herkes onu takdir etme yarışına girmiş; hırsızlar ona imrenmiş ve onun gibi olmak için benzer yolları denemişler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>AĞACA BAKAN KEÇİNİN DALA ÇIKAN OĞLAĞI OLUR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle der atalarımız; orada da öyle olmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teşbihte hata olmaz; o ülkenin “keçisi” emir(hükümdar), “oğlağı” da, insanlığa yabancılaşan bu genç olmuş. Zenginliği, emirin de dikkatini çekmiş olmalı ki onu vali yapmış. Ne de olsa “ağaca bakan keçinin dala çıkan oğlağı olurmuş”. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece vali olarak atanıp, kamunun gücünü kullanma olanağına da erişmiş, bir zamanlar içinde merhamet ve vicdan olan o kişi. Vali olduğu kentin, kendisini aç susuz bırakan kent olduğunu da hatırlatalım. Böylece onun hırsızlığı, arsızlığı yasal hale gelmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyle ki uyguladığı baskı, kamu otoritesinden destek bulmuş; güçsüz insanları ezmek onun için olağan hale gelmişti. O zamanlar troll orduları yokmuş ama bütün bu yaptığı bencilliklere rağmen bindirilmiş kıtalar tarafından yerli yersiz kendisini övdürecek bir düzen de kurmuş elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz biliriz, “bir çocuktan bir katil yaratan düzeni”. O zaman da, o köhnemişlik hüküm sürüyormuş demek ki…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşünün, sadece gündelik hayatını sürdürmek ve barış içinde yaşamak isteyen biri, o köhne düzenin çarkları arasında insanlık düşmanı bir katil, kendi servetine servet katmaktan başka bir şey düşünmeyen bir bencil çıkarmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Çünkü bugün kapitalizmle özdeşleştiğini gördüğümüz bencillik, insanlık aleminin en güçlü damarı olan diğerkamlığı platformdan itmişti. Diğerkamlık ve vicdan dışlanınca nelerin olabileceğini, kamunun gücünü kendilerine teslim ettiğimiz insanların, nasıl da insanlığa yabancılaştığını görüyoruz. O yabancılaşmayı kendilerine kalkan yaparak, kamunun gücünü, kamunun üstünde kullanarak, kendilerine güç, otorite ve kazanç kapısına dönüştürecek cesareti bulabiliyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>BU BOZUK DÜZENİ DEĞİŞTİRMEK BİZİM ELİMİZDE</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nereden mi geldim buralara?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam 34 yıl çalıştım kamuda. İlk üç buçuk yılı hariç, hep üst düzey idari görevler üstlendim. Doğal olarak, üstlendiğim görevlerin ücret ve maaşları da üst düzey oldu. “Ne kadar acaba?” diye merak eden olursa genel müdür maaşından az biraz düşük, müfettiş maaşından az biraz yüksek diyelim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hekimlik değilse de hakimlik ve savcılık gibi özel konumlanan kadroların maaşlarıysa bir miktar daha dolgun oluyor ama öyle İngiltere’deki gibi kendi maaşını, kendisinin belirlemesine olanak verecek kadar sınırsız değil. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Malum, nasıl mülk edinildiği tartışmalarının yapıldığı günlerden geçiyoruz. Merak ettim; bugüne dek aldığım maaşa hiç dokunmasam, ne kadar birikimim olurdu acaba? Emekli olmadan önceki son maaşı baz alarak hesap yaptığımda gördüm ki hepi topu 36 milyon TL olurmuş. Onunla da bugünkü ölçülerle Ankara’nın Çayyolu, Yaşamkent yahut İncek semtlerinde bağımsız bir ev alınamıyor. Olsa olsa mütevazı ölçülere sahip bir buçuk daire alınabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşünün, bir ömür, hiçbir şey yemeden içmeden, sahip olabileceğiniz mülk bu kadar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maaşa dokunmadan yaşanabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaşanmaz!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maaşa dokunmadan yaşanamayacağına göre geriye kamunun verdiği gücü, kamuya karşı kullanarak, haksız yere mülk edinmek kalıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vergilerini doğru dürüst ödeseler, işi gücü ticaret olanların dahi söz konusu pahalı semtlerde mülk edinmekte zorlanacakları açıkken, maaşı ne kadar yüksek olursa olsun, nihayetinde sabit ücretli birilerinin bu semtlerde, kooperatif yöntemi dışında mülk sahibi olmalarının kaynağı bu bozuk düzendir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu bozuk düzenin değiştirmek; katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir bir düzen kurmak bizim elimizdedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tek şartı, Nazım’ın dizeleştirdiği gibi, “yağmur, çamur, yaz kış, uykuda uyanık, takılıp düşünün peşine yürümek”tir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yürüyelim o halde!</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/israil-siyasetinde-guc-pragmatizm-ve-bekaa-binyamin-netanyahunun-liderliginin-makyavelist-analizi-12896</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İsrail siyasetinde güç, pragmatizm ve bekaa: Binyamin Netanyahu’nun liderliğinin Makyavelist analizi</h1>
                        <h2>Netanyahu’nun çeyrek asırlık iktidarı, Machiavelli’nin Prens modelinin 21. yüzyıl koşullarına bir adaptasyonudur. Aslanın zorbalığı ile tilkinin kurnazlığını bünyesinde barındıran, kendi siyasi bekaasını ulusal güvenlik öğretisiyle eşitleyen ve rakiplerini acımasızca tasfiye eden bu liderlik tarzı, onu İsrail siyasi tarihinin en kalıcı figürü yapmıştır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/israil-siyasetinde-guc-pragmatizm-ve-bekaa-binyamin-netanyahunun-liderliginin-makyavelist-analizi-1774173994.webp">
                        <figcaption>İsrail siyasetinde güç, pragmatizm ve bekaa: Binyamin Netanyahu’nun liderliğinin Makyavelist analizi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Niccolò Machiavelli’nin siyaset felsefesi, etiği siyasetten radikal bir biçimde ayırarak, devletin bekası ve iktidarın muhafazası uğruna pragmatizmi en yüksek siyasi erdem olarak tanımlar. Antik geleneklerin aksine, Machiavelli siyaseti ahlaki bir idealizm alanı olarak değil; gücün elde tutulması için kurnazlık, aldatmaca ve gerektiğinde zor kullanımının meşru kabul edildiği acımasız bir arena olarak tanımlanmıştır. “Amaca giden her yol mübahtır” anlayışıyla özetlenen bu yaklaşım, yöneticilerin insan doğasının bencil ve çıkarcı yapısının üstünü örterek siyasi istikrarı sağlamalarını öngörür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern İsrail siyasetinin en uzun süre görev yapan başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çeyrek asra yayılan siyasi kariyeri, Makyavelist ilkelerin 21. yüzyıl demokratik kurumları içerisinde nasıl ustalıkla uygulandığını gösteren bir vaka çalışması bizlere sunmaktadır. İsrail’in kurucu lideri David Ben-Gurion’u geride bırakarak tarihi bir siyasi hegemonya kuran Netanyahu, iktidarını korumak adına karşılaştığı her iç ve dış krizi, Makyavelist bir anlayış alanına dönüştürmüştür. Bu yazıda Netanyahu’nun psikolojik altyapısı, siyasi rakiplerini tasfiye stratejileri, krizleri kurumsallaştırma yöntemleri ve dış politikadaki pragmatik hamleleri, Machiavelli’nin “tilki ve aslan” metaforu perspektifinde analizinin yapılması amaçlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Psikolojik Temeller ve Darwinist Dünya Görüşü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makyavelist bir liderin eylemlerini anlamlandırmak, onun zihinsel haritasını ve tehdit algısını şekillendiren psikolojik altyapıyı incelemeyi gerektirir. Psikanalitik temelli araştırmalar, Netanyahu’nun dünya görüşünün merkezinde, babası Benzion Netanyahu’dan miras aldığı “Darwinist hayatta kalma mücadelesi”nin yattığını ortaya koymaktadır. Aşırı sağcı Siyonist bir tarihçi olan babası, Binyamin Netanyahu’ya dünyanın acımasız bir yer olduğu, uluslararası ilişkilerde hayırseverliğe yer bulunmadığı ve “herkesin onlara düşman olduğu” fikrini aşılamıştır. Bu köklü güvensizlik hissi, Netanyahu’nun siyasi kariyeri boyunca Arapları, uluslararası toplumu ve hatta kendi iç siyasi rakiplerini ontolojik birer tehdit olarak algılanmasına zemin hazırlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu şüphecilik ve gücü tekelleştirme arzusu, niceliksel liderlik analizleriyle de desteklenmektedir. Margaret Hermann’ın modeline dayanan ve Netanyahu’nun siyasi söylemlerinin yazılımlar aracılığıyla incelendiği Liderlik Özellikleri Analizi (LTA), başbakanın karar alma mekanizmalarına dair veriler sunmaktadır.</span></span></p>

<table class="Table">
	<thead>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Liderlik Özelliği (İngilizce Kısaltma)</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Puan Değeri</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Makyavelist Analitik Yorum</strong></span></span></p>
			</td>
		</tr>
	</thead>
	<tbody>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Olayları Kontrol Etme İnancı (BACE)</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">0.41815</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurumsal sınırlamalara saygı duymaktan ziyade onlara açıkça meydan okuma eğilimi. Çevresel engelleri manipüle edebileceğine olan sarsılmaz inanç. </span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özgüven (SC)</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">0.54000 (Yüksek)</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi yeteneklerine duyduğu aşırı inanç; danışmanların, kurumların veya müttefiklerin tavsiyelerini göz ardı etme ve tek adam otoritesini pekiştirme eğilimi. </span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kavramsal Karmaşıklık (CC)</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">0.34000 (Düşük)</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyayı dost-düşman ekseninde “siyah ve beyaz” olarak görme eğilimi; ideolojik şablonlara sıkı sıkıya bağlılık ve alternatif perspektiflere kapalılık. </span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Güvensizlik (DIST)</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">0.36000 (Orta)</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle İran, Hamas ve iç muhalefet gibi spesifik tehditlere karşı yoğun, odaklanmış ve sürekli bir şüphecilik durumu. </span></span></p>
			</td>
		</tr>
	</tbody>
</table>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu veriler ışığında Netanyahu’nun narsisistik bir yapıya sahip olduğu, kişisel başarısını ideolojik dogmalarının bile önüne koyabildiği ve çevresindeki aktörleri sadece kendi siyasi amaçları için sömürülecek araçlar olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Uluslararası arenada Bill Clinton, Barack Obama ve Angela Merkel gibi liderlerin teyit ettiği üzere, aldatmayı meşru bir diplomatik araç olarak kullanması, Machiavelli’nin prensinin sözünü tutma zorunluluğundan azade olması gerektiği yönündeki tezinin pratik bir yansımasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tilki ve Aslan Paradigması: İç Siyasette Hegemonya İnşası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Machiavelli, gücü korumanın zorunlu şartı olarak aslanın caydırıcılığı ile tilkinin kurnazlığını bir arada kullanmayı şart koşar. Netanyahu’nun iç siyasetteki başarısı, bu iki rol arasında kurduğu pragmatik denge sayesinde mümkün olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netanyahu’nun siyasi ömrünü uzatan temel mekanizma, böl ve yönet stratejisiyle rakiplerini alt etme yeteneğidir. Kendi partisi Likud içindeki potansiyel lider alternatiflerini palazlanmadan yok etmesi, bunun en klasik örneğidir. 2014 yılında parti liderliği için kendisine meydan okuyan Danny Danon’u yenilgiye uğrattıktan sonra Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi olarak ataması, yüzeysel bir terfi gibi görünse de aslında Danon’u İsrail iç siyasetinden ve parti tabanından izole eden bir sürgün operasyonudur. Benzer şekilde, Likud içinde güçlenen Gideon Sa’ar marjinalize edilmiş, sadık medya organları ve aile üyeleri (özellikle oğlu Yair Netanyahu) üzerinden hain ilan edilerek sistem dışına itilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tilki kurnazlığının en yıkıcı örneği ise 2020 yılındaki merkez-sol lideri Benny Gantz’a kurulan koalisyon tuzağıdır. Sadece Netanyahu’yu devirmek amacıyla bir araya gelmiş Kahol Lavan (Mavi ve Beyaz) bloğunu parçalamak için COVID-19 pandemisini bir “ulusal acil durum” silahı olarak kullanan Netanyahu, Gantz’ı acil durum birlik hükümeti kurmaya ikna etmiştir. Yair Lapid’in şiddetli itirazlarına rağmen bu tuzağa düşen Gantz ile imzalanan dönüşümlü başbakanlık anlaşması, aylar sonra Netanyahu tarafından bütçe krizi bahane edilerek bozulmuş; Gantz’ın siyasi itibarı sıfırlanırken muhalefet bloğu darmadağın edilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netanyahu, seçmen tabanını elinde tutmak için kendisini “Bay Güvenlik” olarak konumlandırmış, ülkeyi çevreleyen düşmanca ortamı sürekli bir varoluşsal kriz olarak resmederek seçmenin korku duygularını manipüle etmiştir. Hakkında açılan rüşvet ve yolsuzluk davaları siyasi bekaasını tehdit etmeye başladığında ise, aslan postuna bürünerek devletin temel kurumlarına savaş açmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2023 yılında başlatılan Yargı Revizyonu, demokratik gerileme literatüründe yürütmenin aşırı büyümesi olarak adlandırılan kusursuz bir Makyavelist hamledir. Hukuki süreçleri “Derin Devlet” komplosu olarak sunan Netanyahu, Yüksek Mahkeme’nin kararları iptal etme yetkisini elinden almayı, yargıç atama komitesini politize etmeyi ve Knesset’e mahkeme kararlarını geçersiz kılma yetkisi vermeyi hedeflemiştir. Yüz binlerce İsraillinin protestolarına rağmen bu süreci dayatması, gücü elde tutmak için ülkenin kurumsal mimarisini feda edebileceğinin göstergesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kriz Yönetimi ve Uzatılmış Savaş Stratejisi (2023-2026)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Machiavelli, askeri itaat ve savaş sanatının siyasi istikrarı zorlamak için en etkili araçlar olduğunu savunur. 7 Ekim 2023 olaylarının ardından başlayan ve 2026 yılına kadar uzanan bölgesel çatışmalar, Netanyahu’nun siyasi hayatta kalma denkleminde merkezi bir rol oynamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akademik analizler, Netanyahu’nun Gazze’deki askeri operasyonları kendi iktidarını devam ettirmek için bilerek genişlettiğini vurgulamaktadır. Savaş durumu, mahkemedeki ifade verme süreçlerini 2026 yılına kadar ertelemesini sağlamış ve 7 Ekim istihbarat başarısızlığının hesabını soracak ulusal komisyonların kurulmasını engellemiştir. Ayrıca, İtamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi aşırı sağcı koalisyon ortaklarını hükümette tutabilmek adına rehine takası anlaşmalarını defalarca sabote etmesi, “liderin merhameti iktidarını tehlikeye atıyorsa zulüm tercih edilmelidir” prensibinin acımasız bir tatbikatıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu uzatılmış savaş stratejisinin zirvesi, 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik başlatılan “Kükreyen Aslan Operasyonu” olmuştur. ABD’nin desteğiyle gerçekleştirilen, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in ve üst düzey komutanların öldürüldüğü, nükleer tesislerin hedef alındığı bu operasyon , İsrail’in askeri doktrininde çevrelemeden sistematik imhaya geçişi simgeler. Netanyahu, askeri bir harekatın adını doğrudan Tevrat’tan seçerek, mesihçi ve dini sembolleri dindar sağ seçmeni konsolide etmek için ustaca araçsallaştırmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dış Politika ve Retorik Manipülasyon: Amaca Giden Her Yol</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makyavelist prensin gücünü muhafaza etmesindeki bir diğer kritik yetenek, gerçekliği manipüle eden söylem inşasıdır. Netanyahu, siyasi kariyeri boyunca yalanı ve illüzyonu stratejik bir enstrüman olarak kullanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’i vahşi hayvanlarla çevrili, izole edilmiş bir “ormandaki villa” olarak tanımlayan retoriği, Arap ülkeleriyle perde arkasında yürütülen büyük güvenlik ve istihbarat işbirliklerini gizleyen, sadece iç kamuoyunda korku üretmeye yönelik bir kurgudur. Abraham Anlaşmaları (2020) her ne kadar ideolojik bir barış vizyonu gibi sunulsa da temelde Filistin meselesini bypass eden, Batı Şeria’nın ilhakı gibi siyasi intihar riski taşıyan adımları erteleten ve Körfez ülkeleriyle İran’a karşı işlemsel güvenlik şemsiyesi kuran bir realpolitik hamlesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söylemsel pragmatizmi, ABD ile ilişkilerinde ve Hristiyan Siyonistlerle kurduğu bağlarda da açıkça görülmektedir. Lindsey Graham gibi figürlerle “21. Yüzyıl Manhattan Projesi” vizyonunu paylaşan Netanyahu, Evanjeliklerin mesihçi sevgilerini kendi askeri tedarik zincirini güvence altına almak için sonuna kadar sömürmüştür. Kapalı kapılar ardında “Mesih geldiğinde ona daha önce burada olup olmadığını sorarız; ama o zamana kadar silahları alacağız” şeklindeki Makyavelist alaycılığı, onun dini değerleri dahi sadece siyasi malzeme olarak gördüğünün kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer bir ilkesizlik iç siyasette de yaşanmıştır. On yıllar boyunca İsrail’in Arap vatandaşlarını ve merkez-solu devletin bekasına tehdit (beşinci kol) olarak şeytanlaştıran Netanyahu; 2021 yılında Knesset’te çoğunluğu sağlamak için 61 sandalyeye ihtiyaç duyduğunda, terörist ilan ettiği İslami Arap partisi Raam’ın peşine düşmüş ve onlara meşruiyet sağlamakta hiçbir problem görmemiştir. Bu olay, Netanyahu’nun siyasetinde değişmez bir ideolojinin olmadığını, tek mutlak doğrunun kendi iktidarının devamlılığı olduğunu teyit etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Binyamin Netanyahu’nun çeyrek asırlık iktidarı, Machiavelli’nin Prens modelinin 21. yüzyıl koşullarına bir adaptasyonudur. Aslanın zorbalığı ile tilkinin kurnazlığını bünyesinde barındıran, kendi siyasi bekaasını ulusal güvenlik öğretisiyle eşitleyen ve rakiplerini acımasızca tasfiye eden bu liderlik tarzı, onu İsrail siyasi tarihinin en kalıcı figürü yapmıştır. Krizleri çözmek yerine onları yöneterek ve uzatarak (özellikle 2023-2026 savaş sarmalında görüldüğü üzere) yargıdan ve demokratik hesap verebilirlikten kaçmayı başarmıştır. Ancak Makyavelist başarının, yönettikleri toplum üzerindeki maliyeti büyük olmuştur. Devletin çıkarı ile şahsi iktidarını birbirinden ayırt etmeyen bu yaklaşım; İsrail’in kurumsal bağımsızlığını Yargı Revizyonu ile felç etmiş, toplumu geri dönülmez biçimde kutuplaştırmış ve ülkeyi ardı arkası kesilmeyen, etik sınırların tamamen yok olduğu savaşlara sürüklemiştir. Netanyahu, Machiavelli’nin öngördüğü üzere iktidarı elde tutmanın tüm yollarını başarıyla kullanmış olsa da arkasında demokratik reflekslerini yitirmiş ve kalıcı bir varoluşsal krizin içine hapsedilmiş bir devlet mekanizması bırakmıştır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trump-iran-savasi-hakkinda-gercegi-gizliyor-12895</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump İran Savaşı hakkında gerçeği gizliyor*</h1>
                        <h2>New York Times Editörler Kurulu yayınladığı makalede Trump'ın İran Savaşı hakkında gerçeği gizlediğini yazdı. Makalede; "Savaş başlatmak, bir siyasi liderin alabileceği en ciddi eylemdir. Hayatları sona erdirir ve tarihi değiştirebilir. Savaşı yönlendiren kararlar gerçeklere dayanmalı ve başkanlar, Amerikan askerlerine ve ailelerine neden savaşmaları istendiği konusunda gerçeği borçludur. Bay Trump’ın İran savaşı hakkında yalan söyleyerek elde ettiğini düşündüğü kısa vadeli kazanç, kendisi, ülke ve dünya için ödenen maliyetin yanında çok küçüktür." ifadeleri yer aldı</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trump-iran-savasi-hakkinda-gercegi-gizliyor-1774120212.webp">
                        <figcaption>Trump İran Savaşı hakkında gerçeği gizliyor*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan Trump, 28 Şubat’ta İran’a yönelik saldırıyı ilk duyurduğu günden beri savaş hakkında bir dizi yalan beyanda bulundu. İran’ın müzakereye girmek istediğini söyledi, oysa Tahran hükümeti buna dair hiçbir işaret göstermiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin “İran’ın askeri kapasitesinin %100’ünü yok ettiğini” iddia etti, halbuki Tahran hâlâ bölgede hasar vermeye devam ediyor. Savaşı neredeyse bitmiş gibi gösterirken, bir yandan da dünyanın dört bir yanından takviye çağrısı yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalan söylemek elbette Trump’ın standart davranışıdır. Siyasi kariyeri, Barack Obama’nın doğum yeri hakkında bir yalanla başladı ve işleri, serveti, törenine katılımcı sayısı, 2020 seçim yenilgisi ve daha pek çok konuda yalan söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CNN’in birinci döneminde yaptığı bir sayımda, günde ortalama sekiz yanlış iddia ortaya koymuştu. Pek çok insan onun yalanlarına o kadar alıştı ki artık farkına bile varmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak savaş hakkında yalan söylemek benzersiz şekilde aşındırıcıdır. Bir başkan savaş zamanında gerçeğin önemi olmadığını işaret ettiğinde, kabinesini ve generallerini ülkeyi ve birbirlerini savaşın gidişatı konusunda yanıltmaya teşvik eder. Ölümlü hataların ve hatta savaş suçlarının daha yaygın hale gelebileceği bir kültür yaratır. Çatışmanın gerçeklerini gizleyerek zaferi zorlaştırır ve müttefiklerin mücadeleye katılmada şüphe duymasına neden olur. Sonuçta Amerikan değerlerini ve çıkarlarını baltalar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu savaşın akıllıca olup olmadığı konusunda makul bir tartışma yapılabilir. İran’ın katil hükümeti kendi halkına, bölgesine ve küresel istikrara gerçekten bir tehdit oluşturuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump, rejimi karşısına alırken özellikle komşularını tehdit etmesini ve her şeyden önemlisi nükleer silah geliştirmesini önlemek istediği gerçeklerine dayalı bir argüman sunabilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz şüpheciyiz, ancak böyle bir durumun savunulabilir bir tarafı olduğunu kabul ediyoruz. Trump bunu yapmıyor. Bunun yerine, savaşın nedenleri ve ilerleyişi hakkında yalan söyleyerek, kötü planlamasını ve savaşın tartışmalı temelini gizlemeye çalışıyor gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan, 28 Şubat’ta çatışmanın başlangıcını duyurduğu açıklamanın sadece birkaç dakika sonrasında bariz bir çelişkili gerekçe sundu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen Haziran’daki Amerikan saldırılarının İran’ın nükleer programını “yok ettiğini” tekrarladı, aynı zamanda bu programı savaşa gitme nedeni olarak gösterdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yok etme iddiası yanlış: İran hâlâ yaklaşık 970 pound (yaklaşık 440 Kg) yüksek zenginleştirilmiş uranyuma sahip, bu potansiyel olarak 10 savaş başlığı için yeterli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalanlar o zamandan beri devam ediyor. Birkaç gün sonra Trump, ABD ordusunun “neredeyse sınırsız” miktarda üst düzey mühimmat stoğu olduğunu söyledi. Ancak Pentagon, Orta Doğu’daki çabalarını sürdürmek için Güney Kore’den silah sevk etmek zorunda kaldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca “kimsenin” İran’ın Arap ülkelerine saldırarak misilleme yapacağına inanmadığını iddia etti. Pazartesi günü ise “hayır, en büyük uzmanlar, kimse onların komşu ülkelere vuracağını düşünmemişti” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekte bazı uzmanlar tam da bu senaryoyu uyarmıştı. Başka bir örnekte Trump, kendisine karşı çıkanları vatan haini gibi göstermeye yönelik rahatsız edici eğilimini sürdürmek için yanlış bilgi kullandı. Geçen hafta sonu, “İran’ın, Sahte Haber Medyası ile yakın koordinasyon içinde” Amerikan uçağının okyanusta yandığı sahte videolar yayıldığını iddia eden bir paylaşım yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beyaz Saray, Amerikan medya kuruluşlarının bunu yaptığına dair hiçbir örnek sunmadı. Bunun yerine CNN’in bildirdiğine göre, birkaç sahte çevrimiçi video çürütülmüştü. Yine de Trump, “bu videoları üreten Medya Kuruluşlarının, yanlış bilgi yaydıkları için İHANET suçlamasıyla yargılanması gerektiğini söyleyebilirsiniz!” iddiasında bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şok edici bir yalan ise 7 Mart’ta geldi; Trump, tipik rahat tavrıyla, savaşın ilk saatlerinde Minab kasabasındaki bir ilkokula yapılan saldırının “İran tarafından yapıldığını” iddia etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saldırı en az 175 kişiyi öldürdü, çoğu çocuktu. ABD ordusu bir soruşturma yürüttü ve ön bulgulara göre bir Amerikan füzesinin yanlışlıkla okulu vurduğunu belirledi. Ordu dürüstlüğü için takdiri hak ediyor. Ancak başkomutan hâlâ açıklamasını geri çekmedi. Bu tutum, Vietnam ve Irak savaşlarındaki yalanların yankısıdır; küçük yalanlar My Lai ve Haditha’daki gizlenen katliamlar gibi daha büyük olanlara dönüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yalanların sonuçları uzun sürdü. Vietnam’daki aldatmacalardan sonra Amerikalıların hükümete olan inancı asla tam olarak geri gelmedi. Ve George W. Bush yönetiminin hayali kitle imha silahları gerekçesiyle başlattığı ikinci Irak savaşı, modern sinik siyasi dönemin başlangıcı oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2003’te o savaş başladığından beri Gallup’un ülkenin yönü hakkında sorduğu her ankette Amerikalıların çoğu memnuniyetsiz çıktı. Savaş hakkında yalanlar zaferi de zorlaştırır: Ne kadar çok yalan yayılırsa, gerçekle yüzleşmek o kadar az mümkün olur. Geriye bakıldığında Amerikalılar, Irak ve Vietnam’da liderlerinin gerçeği kabul etmeyi reddetmesinin stratejik hatalara yol açtığını anladı. Bu geçmiş tekrarlanıyor. ,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump bu savaşı başlatmadan önce, en üst düzey askeri danışmanının İran’ın onaylamadığı tüm trafiğe Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği uyarısını bir kenara attı. Küresel ekonomi şimdi onun aşırı özgüveninin sonuçlarıyla uğraşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşta yalan söylemenin kişisel bir dersi de vardır. Lyndon Johnson ve George W. Bush, Amerikalıları ABD askeri eylemleri hakkında yanıltmakla sonsuza dek hatırlanacak. Yalanların söyleyen liderlere geri dönebileceğini öğrendiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş başlatmak, bir siyasi liderin alabileceği en ciddi eylemdir. Hayatları sona erdirir ve tarihi değiştirebilir. Savaşı yönlendiren kararlar gerçeklere dayanmalı ve başkanlar, Amerikan askerlerine ve ailelerine neden savaşmaları istendiği konusunda gerçeği borçludur. Bay Trump’ın İran savaşı hakkında yalan söyleyerek elde ettiğini düşündüğü kısa vadeli kazanç, kendisi, ülke ve dünya için ödenen maliyetin yanında çok küçüktür.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* New York Times Editörler Kurulu</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı: </span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/21/opinion/iran-war-trump-lying.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/21/opinion/iran-war-trump-lying.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/maga-ya-da-madara-12894</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>MAGA ya da madara</h1>
                        <h2>İnsanlık tarihi boyunca Eski Dünya adıyla anılan, bölgede yaşıyoruz. Ortadoğu ve Arap yarımadası yeryüzünde en uzun süreyle, üretim, ticaret yollarının denetimi ve sermaye hareketlerinden kaynaklanan, sayısız çatışmaların sahnesiydi. Trump geçmişi böyle olan bir bölgeye MAGA’yı gerçekleştirmek amacıyla saldırdı. Bu gidişle MAGA değil ama argo deyimle “madara” olma olasılığı artıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/maga-ya-da-madara-1774119749.webp">
                        <figcaption>MAGA ya da madara</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">İnsanlık tarihi boyunca Eski Dünya adıyla anılan, bölgede yaşıyoruz. Ortadoğu ve Arap yarımadası yeryüzünde en uzun süreyle, üretim, ticaret yollarının denetimi ve sermaye hareketlerinden kaynaklanan, sayısız çatışmaların sahnesiydi. Geride bıraktığımız yüzyılda kısa aralıkla iki büyük savaşı yaşadı. Tarihsel kırılmalara tanık oldu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Dünya ticaretini ele geçirmek için acımasızlığın zirvesine çıkan, sömürgecilik kökenli sermaye, 1917 Yılında hiç beklenmedik bir anda Ekim Devrimi ile sarsıldı. Geçmişte Batı saflarında yer alan, Rus Çarlığı 1920 yılından sonra amansız bir&nbsp; rakip oldu. Henüz aradan 20 yıl geçmeden başlayan ikinci paylaşım savaşının galipleri arasında yer aldı. İkinci Dünya Savaşı dengeleri köklü biçimde değiştirmişti. Bir zamanların üzerinde güneş batmayan, imparatorluğu olarak tanımlanan, İngiltere yerini iki kutuplu yeni dünya düzeninde hızla ABD’ye bıraktı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Savaşın ardından dünya nüfusu ilk 50 yılda iki katına çıktı. Teknoloji üretiminde geri kalan ülkeler ile enerji kaynaklarına ve daha önemlisi “para piyasalarına” hakim olanlar arasında süren, amansız rekabet sanal gerekçelerle kitlelere sunulmaya çalışıldı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Demokrasi, insan hakları, hak ve özgürlükler, bağımsız yargı, insanların inançlarını diledikleri gibi yaşamalarına odaklanan, kitlesel iletişim organları gerçeklerin fark edilmesini önlemekte etkin oldular. Geçtiğimiz yıl küresel ölçekte 118 Trilyon Dolar olan, toplu mal ve hizmet üretimine karşın, ülkelerin borçlarının toplamının 340 trilyon dolara ulaştığını, tartışma dışında bırakmayı başardılar. Türevler, kurlar ve faiz oranlarıyla kurgulanan, küresel ekonomi, sanal başarı öyküleriyle tartışma dışı bırakıldı. Üretimi arttırmak yerine finansal araçlarla yapay zenginlikler ürettiler. Dijital teknoloji, robotik çağ, süpersonik hayalet uçaklar, yüzen kaleler olarak tanımlanan, uçak gemileriyle dünya kamuoyu başarıyla oyalandı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Çin bu süreçte sürekli artan üretimi ve teknoloji yatırımları ile Dünyanın 2. büyük ekonomisini yarattı. Gelişmeyi fark eden ABD’de yeni iş başına gelen, Trump’ın liderliğindeki “Evangelist” iktidar, kendi halkına MAGA sloganıyla seslendi. Amerika’yı yeniden en büyük yapacaklardı. Eskinin söylemelerini bir yana bıraktılar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Çin’in büyümesini engellemek için işe enerji kaynaklarını kesmekle başladılar. Bir iç darbe ile Venezuela’nın petrol kaynaklarına günün moda deyimiyle çöktüler. Arjantin dışında müttefik bulmakta zorlanıyorlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">İkinci aşama Ortadoğu’da İran rejiminin devrilmesiydi. Dünya kamuoyunda siyasal radikal İslam hareketlerine duyulan, tepkinin gerçek amaçlarını gizleyeceğinden emindiler. Ortadoğu’da aradıkları müttefik sayısı yeterliydi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Büyük olasılıkla İsrail gizli servisinin yanılgısıyla, İran’da üst yönetimi ve komuta kademesinin bir yıldırım baskınla saf dışı bırakılmasının, rejimi değiştireceğine inandılar. Aralarında çocukların da bulunduğu, masum sivilleri bombalamaktan kaçınmadılar. ABD-İsrail ikilisinin İran' saldırmalarıyla başlayan sürecin, en azından Trump-Netenyahu ikilisinin beklentilerinin tersine, kısa sürede sonuçlanmayacağı anlaşılıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Türkiye’nin bu süreçte izlediği dış politikayı; “örtülü Amerika yanlısı” olarak nitelemek yanlış olmaz. Son günlerde ilgi alanını daha yükseklere yönelttiği öne sürülen, Dış İşleri Bakanının ABD yanlısı Müslüman ülkelerden gelen, mevkidaşlarıyla birlikte imzaladıkları bildiri bu görüşü doğruluyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Türkiye’nin son krizden ekonomik ve siyasal açıdan en fazla etkilenecek ülkeler arasında yer aldığına hiç kuşku yok. Ancak günümüzden yüzlerce yıl öncesine dayanan, tarihsel ilişkileri Türkiye’nin diğer imzacı ülkelerden farklı konumlanmasını gerektirirdi. Geçmişten birkaç örnekle açıklamaya çalışalım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Hindistan’a uzanan, Deniz Ticaret Yollarının denetimi için Yemen’in alınması. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">1520-1635 yılları arasında Mısır’a bağlı yönetilmesi. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">2. Selim’in saltanatında Uzakdoğu deniz trafiğinin Süveyş üzerinden Akdeniz’e kaydırılması amacıyla tasarlanan, kanal projesinin; Mısır Hidivi Said Paşa döneminde başlayan, inşaatının 1869 yılında bitiminden 300 yıl önce gündeme getirilmesi, Osmanlının Bölgeye verdiği önemi gösteriyor. II. Selim’in fermanında amaç; </span></span><em><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">“Portakal” (Portekiz) kafirinin hac farizesini ikmal eden, Müslümanlara tasalluduna mani olmak</span></span></em><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">, olarak açıklandı. Gerçekte Portekiz’in denizlerde artan, ağırlığı karşısında Hindistan ticaret yolunun denetimi de ağır basmış olmalıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Trump geçmişi böyle olan bir bölgeye MAGA’yı gerçekleştirmek amacıyla saldırdı. Bu gidişle MAGA değil ama argo deyimle “madara” olma olasılığı artıyor.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/chpde-yapilanlar-yapilmasi-gerekenler-12893</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>CHP’de yapılanlar, yapılması gerekenler</h1>
                        <h2>Gerçekleşen 99 miting/eylemler İmamoğlu başta olmak üzere tutukluları çıkarmayı sağlamadı, sağlamayacak ama yaşanan süreçteki hukuksuzlukları, Türkiye’nin sorunlarının toplumsallaşmasında çok önemli bir işlevi oldu ve toplumu siyasete sahip çıkma konusunda da cesaretlendirdi. O mitinglere katılanların hepsi CHP’li değil ama yaşananlara tepki veren duyarlı insanlar. Ve oy tercihlerini de parti üzerinden değil, o sorunları toplumsallaştırılması üzerinden yapacaklar. Şimdi yapılması gereken bu geniş seçmen havuzunu siyaseten de kazanmaktır  </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/chpde-yapilanlar-yapilmasi-gerekenler-1774119223.webp">
                        <figcaption>CHP’de yapılanlar, yapılması gerekenler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart’ta İBB’ye yapılan operasyon üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süre içinde farklı dalgalar ile İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu dahil pek çok belediye başkanı ve bürokrata operasyon yapıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kasım 2025’te iddianame hazırlandı ve 9 Mart’ta da dava başladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Davada 107 tutuklu olmak üzere 407 kişi yargılanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç içinde İmamoğlu’na pek çok dava açıldı ve davalar devam ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabi aralarında Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’inde olduğu aradan geçen 6-8 aya rağmen iddianamesi hala hazırlanmayan belediye başkanları ve bürokratlar da var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şu çok açık ki, tüm bu operasyonların birden çok amacı var. Kuşkusuz en önemlisi İmamoğlu’nun siyaseten tasfiye edilmesidir. Dahası sadece kendisi değil, siyaseten birlikte yürüdüğü belediye başkanı olan siyasetçiler ve bürokratlar da var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu iddianameden de, dava başladığı andan itibaren yapılan savunmalardan da görebiliyoruz. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’NİN YOL HARİTASI VE ÖZEL LİDERLİĞİ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan İBB Davası’nı sadece İstanbul ve İmamoğlu’na indirgemek de doğru değil. Yaşanan gelişmelerden biliyoruz ki tüm bu sürecin bir hedefi de CHP. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani 5-6 Kasım 2023’de yapılan ve Özgür Özel’in başkan seçildiği 38. Kurultay’ın bir biçimde geçersiz hale getirilmesi var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP gerek Genel Merkez gerek İstanbul İl Yönetimi hukuki olarak gerekli tedbirleri alıp attıkları hukuki adımlarla atlattılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçte İmamoğlu Silivri’de, Özel tüm Türkiye’de önemli bir liderlik sergilemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmamoğlu’nun yargı aracılığıyla görünmez kılınma çabasına rağmen, siyaseten gücünü koruduğu gibi partinin değişim hedefinin gerçekleşmesi yolunda hayli adım attığını kabul etmeliyiz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte CHP lideri Özel de, 20 Mart 2025 akşamından itibaren partiyi salondan çıkararak sokakla, toplumla birlikte siyaset yapma konusunda çok değerli çaba harcadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmamoğlu başta olmak üzere cezaevinde olan partililere sahip çıkma konusunda gösterdiği vefa, insani olarak gösterdiği performans dışında; siyasi olarak da gerçekten iyi bir liderlik sergiledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak “yalnızdı”. Bu tercih edilmiş bir yalnızlık mı yoksa şartların doğal sonucu mu bilmiyorum ama iç politika, dış politika ve ekonomi alanında etrafını çoğaltmalı ve bu alanlarda daha güçlü söylemlerşe topluma seslenmeldiir.&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SİLİVRİ’YE PARALEL SİYASET HATTI KURULMALI</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel liderliğinde CHP, hafta içi İstanbul’da hafta sonu Türkiye’nin farklı illerinde miting, Özel’in ifadesiyle “eylem” düzenledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">99’unu 18 Mart akşamı yaptı, 100.’nü Çanakkale’de düzenleyecek. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MİTİNGLERLE GENİŞLEYEN SEÇMEN HAVUZU</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu miting/eylemler İmamoğlu başta olmak üzere tutukluları çıkarmayı sağlamadı, sağlamayacak ama yaşanan süreçteki hukuksuzlukları, Türkiye’nin sorunlarının toplumsallaşmasında çok önemli bir işlevi oldu ve toplumu siyasete sahip çıkma konusunda da cesaretlendirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O mitinglere katılanların hepsi CHP’li değil ama yaşananlara tepki veren duyarlı insanlar. Ve oy tercihlerini de parti üzerinden değil, o sorunları toplumsallaştırılması üzerinden yapacaklar. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum kamuoyu araştırmalarına çok yansımış görünmese de, ben geride kalan 99 mitingle CHP’nin ve Özel’in oy tabanını genişlettiğini düşünüyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu süreçte sürdürülenlere paralel olarak yapılması gereken birkaç önemli şeye dikkat çekmek isterim. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">EV EV, KAPI KAPI ZİYARETLER BAŞLAMALI</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlki, CHP’nin Türkiye’ye ne sunduğunu, nasıl bir Türkiye hayali olduğunu, toplumsal sorunları nasıl çözeceğini topluma meydanlardan daha fazla özel alanlarda yani evlerde anlatabilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani CHP, makro siyasetini meydanlarda -ve Meclis’te- sürdürmeye devam ettirmesinin yanında mikro siyasetini yani ülke sorunlarını nasıl çözeceğini, vaatlerini “doğru insan profilleri” ile ev ev, kapı kapı gezerek anlatmaya başlamalıdır. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">PARTİ İÇİ CEPHE GÜÇLENDİRİLMELİ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/chp-icin-cikis-ic-cepheyi-guclendirmek-geciyor-12676" style="color:#467886; text-decoration:underline">başka bir yazıda</a> ifade etmeye çalıştığım gibi, partinin iç cephesini güçlendirmelidir. Bu mevcut milletvekilleri dahil olmak üzere, genel merkez ile mesafeli olduğu düşünülen il, ilçe başkanları, başka partilerle adı anılan belediye başkanları, eski milletvekili ve belediye başkanları ile helalleşilerek parti iç cephesi tahkim edilmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Unutulmaması gereken şey; siyaseten ve duygusal olarak bölünmüş bir parti iktidarın tek hedefidir ve böyle bir parti seçmen için de siyasi liman olması zordur. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">FİKİRLE KAVGA EDEN DEĞİL ONDAN BESLENEN PARTİ OLUNMALI</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü olarak partinin siyaset üretme aşaması dışında; fikirle, düşünceyle, entelektüel sermaye ile barışması ve partinin yaşadığı ve hedeflenen dönüşümün tartışıldığı, metinlerin üretildiği, halka açık toplantıların yapılabileceği gerçek anlamda bir düşünce kuruluşlarıyla temasının sıklaştırılmasıdır. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SİYASİ MUHALEFETİ KUCAKLAMALI </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son olarak da toplumsal muhalefet kadar siyasal muhalefetle sorun temelli siyasi ortaklıkları kurmak ve geliştirmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Unutulmasın ki, seçimler ancak tüm muhalefetin bulaşacağı ortak bir “kesen” üretildiğinde kazanılabilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/medeniyet-ve-zihniyet-olarak-newroz-12892</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Medeniyet ve zihniyet olarak Newroz</h1>
                        <h2>Newroz, hayatı savunan bir medeniyet çağrısıdır. Newroz zihniyeti, despotizme karşı katılımı ve demokrasiyi, dogmatizme karşı eleştirel aklı, inkâra karşı kültürel çoğulluğu, şiddete karşı barışı ve ölüme karşı yaşamı savunmaktadır. Newroz, yalnızca bir bayram veya mitoloji değildir. Newroz, hümanist felsefedir, etik duruştur ve varoluş deklarasyonudur. İnsan, Newroz’da sadece kutlama yapmamaktadır. İnsanın kendini, başkalarını, doğayı ve dünyayı yeniden kurmasının adı, newroz zihniyeti ve medeniyetidir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/medeniyet-ve-zihniyet-olarak-newroz-1774111789.webp">
                        <figcaption>Medeniyet ve zihniyet olarak Newroz</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz, yalnızca bir mevsim dönüşümü ya da folklorik bir kutlama değildir. Newroz, hayatın baskıya rağmen yeniden filizlenme iradesidir. Donmuş olanın çözülmesi, susturulanın ses kazanması, bastırılanın ateş etrafında yeniden canlanmasıdır. Newroz, hayat merkezli bir maneviyatın, özgürlükçü bir ahlakın ve çoğulcu bir siyasetin simgesidir. Newroz’u anlamak, yalnızca bir halkın tarihini değil, insanın kendini kurma kudretini anlamaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz, uzak çağlara ait bir mitoloji olmanın ötesinde ontolojik derinliğe sahip bir varoluş zihniyetidir. İnsanın asli görevi, varoluşunu gerçekleştirmektir. İnsan, önceden belirlenmiş bir hakikatin taşıyıcısı ve kölesi değildir. İnsan, kendi anlamını ve amacını kuran bir varlıktır. Newroz, oluşun yoğunlaştığı, kararın kaçınılmaz hale geldiği tarihin kırıldığı andır. Newroz, bu anlamda bir varoluş anıdır. Newroz, insanın korkuya, baskıya ve dayatılmış kimliklere rağmen kendini yeniden seçmesidir. Ancak bu seçim, aynı zamanda bir sorumluluktur. İnsan özgür olmaya mahkûmdur ve bu özgürlük, başkalarının özgürlüğünü tanımadan tamamlanamaz. Newroz’un ateşi, bu yüzden yalnızca bir itiraz ve isyan değil; aynı zamanda etik bir yükümlülüğün de sembolüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz etiği, insanı “amaç olarak görme” ilkesiyle ve değeriyle derinleşmektedir. İnsan, hiçbir ideolojinin, hiçbir devletin, hiçbir dogmanın aracı değildir. Newroz’un çoğulcu dünyası, insan onurunu merkeze alan bir hümanist kamusal akıl talebidir. Demokrasi de tam burada anlam kazanmaktadır. Demokrasi, yalnızca bir siyasal yönetim biçimi olarak değil, özgür ve eşit bireylerin birbirlerinin varoluşunu tanıdığı bir yaşam formu olarak değerlidir ve derindir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlığın çoğulculuğu her zaman tehdit altındadır. Dogmatizm, tek doğru dayatarak insanı daraltmaktadır. Despotizm, korku üzerinden itaat üretmektedir. Hegemonik güçler, dili bozarak hakikati çarpıtırlar, hafızayı silerek insanı köksüzleştirirler. Newroz, hegemonik güçlerin bütün iğfallerine karşı gerçekleştirilen bir hafıza ve hakikat direnişidir. Ateş, yalnızca karanlığı değil, unutmayı da dağıtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz direnişi ve dirilişi, eleştirel bilincin ürünüdür. Newroz zihniyeti, insanı edilgenlikten çıkarıp düşünmeye zorlar. Newroz, insanı kendi tarihinin öznesi olmaya çağırır. İnsan, baskıya rağmen sevme ve yeniden kurma kudretine sahiptir. Newroz zihniyetinin özü, umudu eyleme dönüştürmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dil, hafıza ve kimlik, özgürlüğün ayrılmaz parçalarıdır. Newroz, inkâra karşı varoluşun, suskunluğa karşı sözün, asimilasyona karşı hafızanın direnişidir. Bir toplumun kendini ifade edebilmesi ve varolması, onun insanlık onurunun temelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hegemonik ve kolonyalist güçler, tahakküm için her şeyi araçsallaştırırlar. Hegemonik güçler için, din, milliyet, erkeklik, ırk, tarih, eğitim, medya kısacası her şey bir tahakküm aracıdır. Hegemonik güçler, insana tahakküm etmek için insanı hep tek boyutlu hale getirirler. Tek boyutlu insan, köleleştirilmiş ve ahmaklaştırılmış insandır. Newroz, bu tek boyutluluğa ve apatallaştırmaya karşı çok boyutlu bir yaşam çağrısıdır. Newrozun çağrısı şudur: Eğlenmek, direnmek, düşünmek, düşlemek, duygulanmak, duyarlı olmak ve umut etmek aynı anda mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürlüğün çoğulcu ruhu vardır. Rosa Luxemburg’un dediği gibi, özgürlük, farklı düşünenin hakkıdır. Özgürlük ertelenemez. Demokrasi, ancak farklılıkların tanındığı bir zeminde gerçekleşir. Demokrasiyi, özgürlüğü ve barışı birlikte düşündüğümüz zaman ortaya olgunlaşmış, yaratıcı, demokratik bir sosyal ve siyasal kültür çıkmaktadır. Bir olgunluğa taşır. Newroz zihniyetinde barış, zayıflık değildir. Barış, en yüksek cesaret biçimidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz’un varoluşçu enerjisi vardır. Tüm zorluklarıyla birlikte hayata radikal ve sahici anlamda evet demenin sembolü, Newroz ateşidir. Newroz, acıyı inkâr etmeden neşeyi savunur; yıkımı görmezden gelmeden yeniden doğuşu mümkün kılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz, sömürgeleştirilmiş benlikten kurtuluştur. Özgürlük, politik, psikolojik ve varoluşsal bir yeniden doğuştur. Newroz, aşağılanmışlığın aşılması, insanın kendine geri dönmesi ve yeniden insanlaşmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz, hayatı savunan bir medeniyet çağrısıdır. Newroz zihniyeti, despotizme karşı katılımı ve demokrasiyi, dogmatizme karşı eleştirel aklı, inkâra karşı kültürel çoğulluğu, şiddete karşı barışı ve ölüme karşı yaşamı savunmaktadır. Newroz, yalnızca bir bayram veya mitoloji değildir. Newroz, hümanist felsefedir, etik duruştur ve varoluş deklarasyonudur. İnsan, Newroz’da sadece kutlama yapmamaktadır. İnsanın kendini, başkalarını, doğayı ve dünyayı yeniden kurmasının adı, newroz zihniyeti ve medeniyetidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/galata-direnisi-dalanin-sisirilmis-karizmasini-nasil-yerle-bir-etti-12891</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Galata direnişi Dalan’ın şişirilmiş karizmasını nasıl yerle bir etti?</h1>
                        <h2>Galata’daki direniş bağımsız insanlar ile birlikte yerinden edilecek yoksul kitlelerin katılımı ile, uzun süreli karma bir çalışma ile örgütlendi. Ancak yalnızca yerel halk değil, bilişsel alanda önemli bir entelektüel çevreyi harekete geçiren bu grup bu direnişin aynı zamanda İstanbul’a, hatta uluslararası planda geniş bir kamuoyuna mal olmasını sağladı. Otoriter Belediye Başkanı bir anda her yaptığını meşrulaştıran zemini kaybetti. Direniş, kurulan ilişkiler sayesinde ana akım medyada dahi geniş yer buldu. Yapılan eylem onun değersiz bulduğu, yıkmak istediği binaları, yaşayanlarla, çalışanlarla birlikte yeniden canlandırdı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/galata-direnisi-dalanin-sisirilmis-karizmasini-nasil-yerle-bir-etti-1774110344.webp">
                        <figcaption>Galata direnişi Dalan’ın şişirilmiş karizmasını nasıl yerle bir etti?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c0c0c">1986-1988 yıllarındaki Tarlabaşı Bulvarı yıkımlarını belgeleyen&nbsp;</span></span><a href="https://archives.saltresearch.org/browse?type=subject&amp;value=Tarlaba%C5%9F%C4%B1+istimlak%C4%B1" style="color:blue; text-decoration:underline" target="_none"><span style="background-color:white"><span style="color:#2dcccd">fotoğraf ve harita koleksiyonu</span></span></a><span style="background-color:white"><span style="color:#0c0c0c">&nbsp; SALT Araştırma Kent, Toplum ve Ekonomi Arşivi’nde çevrimiçi erişime açıldı.</span></span><span style="color:#0c0c0c"> <span style="background-color:white">1986 yılında başlayan Tarlabaşı yıkımları sırasında 300’den fazla tarihi yapı yıkıldı ve bölgenin büyük bir kısmı istimlak edildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c0c0c">Tarlabaşı 1942’de Varlık Vergisi, 1955’te 6-7 Eylül Olayları, 1964 tehciri gibi ve burada yaşayan insanların zorla yerinden edilmeleri ve yaşanan göçler sonrası “çöküntü bölgesi” olarak adlandırılmış ve sürekli odak noktası hâline getirilmişti.</span></span><br />
<span style="color:#0c0c0c"><span style="background-color:white">Koleksiyonda yer alan fotoğraflar, istimlak edilen yapıları belgelerken, haritalar, bulvar projesinin sınırları içine giren ve kamulaştırılan ada ve parsellere dair bilgi sunuyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#0c0c0c">Yeşil Dayanışma adlı topluluk nasıl örgütlendi?</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c0c0c">Bu yıkımların benim gibi insanların hayatında çok özel bir yeri var. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">1980 darbesi sonrası örgütlenme sorununa bir çare arayan muhalif aydınlar, yazarlar tarafından Bilsak adını taşıyan bir yer kurulmuştu. Bu binanın birinci katında “Yeşil Dayanışma” adı altında daha çok mimar-şehir plancısı kişilerden oluşan bir topluluk oluşturmuştuk. Buradaki salon kısa bir süre içinde her kesimden aydınların, muhaliflerin buluştuğu bir mekan olmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0c0c0c">Yıkımlara direnmenin yollarını arıyorduk. Bir gün dozerin önüne uzandığımı ve işini engellediğim için dozercinin elindeki demirle kafama vurduğunu ve gözümü Taksim İlkyardım Hastanesi’nde açtığımı hatırlıyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önce adı sanı bilinen, saygı duyulan tanınmış hocaları ziyarete gittik. Bir kısmı "bu siyasal konu, bizim elimizden bir şey gelmez" dedi. Bir kısmı da bizi azarladı. “Siz halt etmişsiniz! Başkan bizi dinliyor, yurtdışına bile birlikte gidiyoruz. Orada ona nasıl yapılması gerektiğini gösteriyoruz.” Şaşırmıştık. Anlaşılan belediyeden kapalı ilişkilerle proje işleri alıyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mimarlar Odası Başkanı “boşuna uğraşmayın. Siz kimsiniz? Biz bile durduramadık, konu öncelikle siyasi” dedi. Çaresizdik. Ama öğrenciyken gecekondu bölgelerinde zorlu şartlarda çalışmıştık. Ama "Şehircilik bilimine, hukuka aykırı" diye itiraz etmenin ya da "bu önce siyasi bir konu" demenin karşılığının ne olduğunu, ne anlama geldiğini bir parça biliyorduk. Muhalif gibi gözüküp, kendi kamu yararını temsil eden bir topluluk gibi hareket etmiyorduk. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarlabaşı yıkımları ile birlikte sıra Galata’ya gelmişti. Galata Kulesi'ne uzanan Büyükhendek ile Küçükhendek caddelerini birleştirilecek, aradaki yapı adasını yok edilecekti. Kule bir tarafa yanaşmış olarak ortada kalacaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu caddeler 19. yüzyılda Galata surlarının yıkımı sonrası düzenlemeler sırasında oluşmuştu ve adlarını surların çevresindeki hendeklerden alıyorlardı. Yıkımlar sonrasında ortaya çıkacak görünüm aşağı yukarı şöyle tarif edilebilir: Bir tarafta yıkımlarla elde edilen bir boşluk. Diğer tarafta henüz yıkılmamış binalara yaslanan bir Galata Kulesi… Sanki bir kenara konmuş, başka bir yere yerleştirilmiş gibi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orada yaşayan, çalışan halkla birlikte günlerce, aylarca direndik. Evleri boyadık, temizledik. Şenlikler düzenledik. Bülent Erkmen afişleri hazırladı. O tarihte Galata henüz soylulaşmamıştı. Göçmen yoksul insanlar yaşıyordu, o sırada. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Kızdığında esip gürleyen Dalan nasıl püskürtüldü? </span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gezi olayı gibi bir şey oldu. Binlerce insan akın akın Galata’ya geldi. Şehrin eski endüstriyel merkezini ve şehirsel dokuyu kazıyan, arkasına medyayı, seçkinleri de alan Büyükşehir Belediye Başkanı Dalan Galata’da büyük bir hezimete uğradı. Ne yapacağını şaşırdı. “Ben hocalarıma danıştım. Bizim ecdadımızın eseri değilmiş, yıkabilirsin dediler” gibi abuk şeyler söyleyip durdu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Galata’nın kurtarılışı o tarihte İstanbul’da yaşanan en ilginç olaylardan biriydi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu tarihte gençler içlerinde dönemin tanınmış yazarlarının, sanatçılarının da bulunduğu binlerce kişiyi buraya çekerek günlerce süren etkinlikler düzenlediler. Galata yıkımlarına karşı hakları gasp edilmek istenenlerle birlikte direndiler. Yıkılmak istenen binalar içinde yaşayanlarla birlikte temizlediler, fırçaladılar ve boyadılar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu olay medyada geniş yer buldu. Kızdığında esip gürleyen, hukuksuz yıkımlara itiraz edenlerin binasını bizzat kendi kullandığı dozer ile yıkan ve “yıkarım ve cezam neyse öderim” diyen Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, bu otoriter kişilik, hiç beklenmedik bir şekilde püskürtüldü. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anlayabildiğim kadarıyla ona büyük bir keyif veriyordu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Seçkinlerin, entelektüel kişilerin kamu yararı kavramını temsil ediyormuş gibi gözüken “koruma”&nbsp; gibi kavramları çiğnemek. Büyük ihtimalle eğitimli ve ayrıcalıklı bir azınlığın kariyer fırsatlarını, elde ettikleri imtiyazları temsil ettiğini düşünüyordu. Ayrıca her deneyimli politikacı gibi "itiraz etmesinler diye onları beslemek gerektiğini" de. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Koruma, Şehircilik bilimi gibi kavramların&nbsp; yerel halkı pek ilgilendirdiği de pek söylenemezdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Dalan basını ve entelejansiyayı kendisine bağladığına gerçekten inanıyordu. Ama ilk yerel seçimleri kaybetti. Seçimleri onun yanında izleyen gazeteciler nasıl bir travma yaşadığını hep anlatırlar. Oysa o kadar şişirilmiş ve seçimleri kazanacağından o kadar da emindi ki. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim1(1).jpg" style="height:800px; width:447px" /></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Fotoğraf: Ali Öz - Salt Araştırma</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Galata direnişi Dalan’ın şişirilmiş karizmasını nasıl yerle bir etti?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu direniş seçkinci bir itiraz değildi. Onun şişirilmiş karizmasını sarsan, günlerce süren, muazzam bir topluluğu her gün oraya çeken muazzam bir direnişti… Bu yüzden Galata yıkımlarını bir daha ağzına bile alamadı. Arkasını dönüp kaçtı. Ama artık çok geçti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne kadar yanıldığını seçimlerde anladı. Çevresinde saçaklananlar “kralın çıplak” olduğunu söylemediler. Galata direnişi otoritesini fena halde sarstı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bildiğimiz siyasal mücadeleler ile sonuçları itibarıyla hiç benzemeyen bu sıra dışı olayı bu vesile ile hatırlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. O güne kadar itirazları hiç dikkate almayan, hatta fark ettiğinde üzerine giden, çıkar ilişkileriyle bağladığı medyayı, bilim çevrelerini arkasına alan bu otoriter belediye başkanı nasıl oldu da yenilgiye uğradı? Dalan’ın beklenmediği durum şuydu: İtirazların onun otoriter popülist zihniyetini gıdıklayan dar bir mesleki çevreden geleceğini düşünüyordu. Direnenlerin “ideolojik nedenlerle” karşı çıktıklarını söyleyip durdu. Ama yanıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Galata’daki direniş bağımsız insanlar ile birlikte yerinden edilecek yoksul kitlelerin katılımı ile, uzun süreli karma bir çalışma ile örgütlendi. Ancak yalnızca yerel halk değil, bilişsel alanda önemli bir entelektüel çevreyi harekete geçiren bu grup bu direnişin aynı zamanda İstanbul’a, hatta uluslararası planda geniş bir kamuoyuna mal olmasını sağladı. Otoriter Belediye Başkanı bir anda her yaptığını meşrulaştıran zemini kaybetti. Direniş, kurulan ilişkiler sayesinde ana akım medyada dahi geniş yer buldu. Yapılan eylem onun değersiz bulduğu, yıkmak istediği binaları, yaşayanlarla, çalışanlarla birlikte yeniden canlandırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerel halkın katılımıyla günlerce süren şenlikler düzenlendi. Binaların cumbalarından saz çalanlar, sokakta dans edenler, birlikte binaları temizleme boyama eylemleri ilginç bir görüntü oluşturdu. Binlerce insan Galata’ya akın etti. Bunların içinde tanınmış yazarlar, sanatçılar da bulunuyordu.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim1.jpg" style="height:443px; width:454px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Fotoğrafta gördüğünüz 1988 yılında Galata’daki pantografa yaptırdığım Büyükhendek Caddesi’ndeki yapılardaki plaketlerden birinin güncel hali. Sonrasında yaşanan bütün olaylara rağmen bu muazzam direnişin küçük bir tanığı olarak hala yerinde duruyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Şimdi aramızda olmayan Semra Somersan, İhsan Bilgin, Raşit Gökçeli, Arhan Kayar, Hrant Dink gibi o tarihte Galata’yı yıktırmayan, orada günlerce, aylarca yerel halkla birlikte direnen insanların anısına saygıyla…</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ilber-ortaylinin-vefatinin-rezonanslari-12890</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İlber Ortaylı'nın vefatının rezonansları</h1>
                        <h2>Ortaylı, tarihsel bilinci toplumun kolektif varoluşuna entegre etmiş ve Cumhuriyet'in aydınlanma projesini aydınlatmıştır. Gelecek nesiller, onun eserlerinden beslenerek Türkiye'nin entelektüel yolculuğunu sürdürecektir. Son söz İlber Ortaylı’dan atıfla: “Sizden farklı düşünen insanların savlarını da dinleyin. Yalnız dikkat edin, cümlenin içerisinde ‘düşünen’ ibaresi var. Bu ayrımı iyi yapın.”</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ilber-ortaylinin-vefatinin-rezonanslari-1774099169.webp">
                        <figcaption>İlber Ortaylı'nın vefatının rezonansları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye'nin entelektüel ufku, 13 Mart 2026 tarihinde büyük bir kayıp yaşamıştır. Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın vefatı, yalnızca tarih disiplinini değil, geniş bir kültürel ve siyasi düşünce ekosistemini etkilemektedir. Bu kayıp, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan tarihsel sürekliliği yorumlayan bir düşünürün yokluğunun haricinde, toplumun kolektif hafızasında derin bir iz bırakmıştır. İlber Ortaylı, çok katmanlı bir entelektüel profil sergilemiş, akademik titizlik&nbsp;ile popüler anlatımı sentezlemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın vefatının hemen ertesinde yapılan bazı yorumlar, eleştirel bir ton benimsemekte olup, Ortaylı'nın belirli tarihsel yorumlarını sorgulamaktadır. Bu eleştiriler, Osmanlı hanedanı veya modernleşme süreçlerine dair görüşlerini hedef almakta ve ideolojik bir filtre uygulamaktadır. Örneğin bazı yorumlar, onun "Kemalizm kutsaldır." ifadesini alıntılayarak bu ideolojiyi dolaylı bir eleştiri aracı haline getirmektedir. Bu tür etkileşimler, yas dönemini aşındırırken toplumsal diyaloğu kutuplaştırmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaklaşımlar, Türkiye'nin siyasi ikliminin bir yansımasıdır. Sosyal medya; anonimlik ve hızıyla, duygusal amplifikasyon mekanizmaları üretmekte olup vefat gibi kritik anlarda ideolojik hesaplaşmaları tetiklemektedir. Ancak bu eleştirilerin bir bölümü, nesnel tarih eleştirisinden ziyade, öznel ön yargıları barındırırken entelektüel bütünlüğü göz ardı etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Dijital Kamusal Alanın Karmaşası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hocanın vefatı sonrası yapılan bazı eleştiriler, görünürde Ortaylı'nın bireysel görüşlerine odaklanmış gibi dursa da aslında daha derin bir ideolojik tutuma&nbsp;işaret etmektedir. Özellikle belirli paylaşımlar, onu "Kemalizm'in savunucusu" olarak konumlandırarak bu ideolojiyi metaforik bir hedef haline getirmektedir. Bu yaklaşım, eleştiriyi bireyselden kolektife kaydırmakta ve Cumhuriyet'in kurucu paradigmalarını sorgulamaktadır. Örneğin, dolaşıma giren videolar ve yorumlar, Ortaylı'nın aydınlanma ideallerine dair ifadeleriyle, ideolojik bir karşıtlık inşa etmektedir. Bu fenomen, Türkiye'nin ideolojik fay hatlarını aydınlatmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Akılcılık, laiklik ve ulusal bütünleşme ilkelerini özünde taşıyan bir düşünce sistemi olan Kemalizm; İlber Ortaylı’nın eserlerinde ve yorumlarında tarihsel gerçekliğe dayalı, tutarlı ve aydınlatıcı bir biçimde ortaya konmaktadır. Hocanın, Atatürk mirasını tarihsel bir süreklilik içinde konumlandırması, bazı çevreleri rahatsız ederken bu rahatsızlık, vefat sonrası eleştirilerde kristalleşmiştir. Ne var ki bu tür hedeflemeler, tarihçinin rolünü indirgeyici bir biçimde yorumlamakta olup, nesnel analizi ideolojik polemiğe çekmektedir. Ortaylı, tarihi olayları diyalektik bir bağlamda ele alırken Osmanlı mirasını Cumhuriyet'in modernleşme projesiyle sentezlemiştir. Bu sentez, ulusal bilinci güçlendirmekte ve aydınlanma geleneğinin kalıcılığını sağlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kamuoyuyla Buluşan Tarih</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu eleştirilerin kökleri esasında güncel siyasi söylemlere&nbsp;uzanmaktadır. Sosyal medya, her şeyin her şeyle bağlı olduğu bu ortamda aşırı uçları beslemekte olup, entelektüel tartışmayı zenginleştirmek yerine tersine yol açmaktadır.&nbsp;Kemalizm'e yönelik eleştiriler, salt bir ideolojik yaklaşıma değil aynı zamanda toplumun ortak hafızasının nasıl inşa edildiğine ilişkin köklü bir hesaplaşmaya delalet etmektedir. Bu tür söylemler, tarih yazımını baştan ele alma girişimiyle, Cumhuriyet'in temel ilkelerini yeni kuşaklar gözünde değersizleştirmeyi ve geri plana itmeyi hedeflemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kemalizm karşıtı tutumların, İlber Ortaylı'nın görüşleri bağlamında değerlendirildiğinde, aslında Cumhuriyet'in kuruluş esaslarına açık bir saldırı niteliği taşıdığı net bir şekilde görülmektedir. Bu eleştiriler, Ortaylı örneğinde olduğu üzere Atatürk'ü ve gerçekleştirdiği inkılapları birer araç/sembol haline getirerek, laiklik prensibini ve devletin seküler yapısını sorgulanır konuma getirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaylı'nın vefatı, bu mekanizmaları ifşa etmekte ve toplumun tarih algısındaki epistemik kırılganlıkları vurgulamaktadır. Kemalizm'in temsil ettiği değerler bu bağlamda, ulusal bütünlüğün ontolojik temelini oluşturmakta olup, Ortaylı gibi figürler bu değerleri tarihsel bir diyaloğun parçası kılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaylı, tarihsel bilinci toplumun kolektif varoluşuna entegre etmiş ve Cumhuriyet'in aydınlanma projesini aydınlatmıştır. Gelecek nesiller, onun eserlerinden beslenerek Türkiye'nin entelektüel yolculuğunu sürdürecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son söz İlber Ortaylı’dan atıfla: “Sizden farklı düşünen insanların savlarını da dinleyin. Yalnız dikkat edin, cümlenin içerisinde ‘düşünen’ ibaresi var. Bu ayrımı iyi yapın.”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hosca-kalmayin-12889</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hoşça kalmayın</h1>
                        <h2>Arabasını park ederken sağlı sollu çakıyordu iki kelime. Hoşça kalın. Biraz da öbür yanağını çevir bakayım, hah hoşça kalın. Al bakalım azıcık da çeneye. Hoşça kal. Kadının hafif arsız ve hala kendini haklı bulan gülümsemesi gözünden gitmiyordu. Bütün olanlar için özür dilerim, sizi güzelce mahvettim kendi rahatım için mi diyecekti? Şimdi dört katı ödediğim bir eve çıkıyorum, evet çıkabiliyorum ama bunu önceden daha azına size yapmadığım için çok üzgünüm mü diyecekti?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/hosca-kalmayin-1774098278.webp">
                        <figcaption>Hoşça kalmayın</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arabanın kontağını çevirirken yankılanmaya başladı beyninde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hoşça kalın demişti. Ne demekti hoşça kalın, nasıl ve neden demişti bunu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki insan mümkünse bir daha hiç karşılaşmamak üzere ayağa kalkıp vedalaşırken ne diyebilirdi peki? Yani ne dese beğenecekti kendisini? İyi de bu kadın üç senedir hayatı zindan etmişti ona, dolandırmıştı üstelik. Uykusundan karın ağrısıyla uyandırmıştı yaptıkları. Vakti zamanında aşırı tutumlulukla uzun seneler ödemelerle aldığı evini gasp etmişti. Avukatıyla bir olup kumpas kurmuşlardı, o da inanmıştı. Mahkeme tahliye kararı vermişti ve karar istinafa giderken “hadi bir orta yol bulalım” deyip kirayı makul bir seviyeye getirmek için aramışlardı. O da kendi ödediği kirayı telaffuz etmişti. Şu kadar yapın, anlaşalım. Sonra ortadan kaybolmuşlar ve bu yazışmaları mahkemeye aleyhine delil olarak sunmuşlardı. Bak görmüşler miydi bu arkadaş kendi evinde oturmayacaktı, derdi kira arttırmaktı. E evet öyleydi. Uzayda yaşamıyorlarsa İstanbul’da kiraların ne olduğunu herkes biliyordu. Ve seneler geçmişti. Gelecek garantisi olsun diye zaten bayılmadığı lüks yaşantıdan uzak durup, giriştiği en önemli eylemini bombalayan kadına, hoşça kalın demişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O kadar senedir sabah altıda kalkıp işine giden, mesai bitiminde hoş bir karın tokluğu ve mütevazi sanat eylemleriyle iştigal bir beyaz yakanın tüm hayat şiarını yerle yeksan etmişti. Hani kendi düzgün yolunu bozmazsan başına çok da fena şeyler gelmezdi, hani azla yetinmenin ödülü huzurdu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hoşça kalın neydi ya hoşça kalın neydi… Şu mahkemenin bitip de artık bir evi olduğunu tekrar idrak edeceği bugüne kadar, hayatının bütün beddua deposunu boşalttıktan sonra hoşça kalın mı denirdi? Ondan aldığı kirayla kirasını ödeyebilirdi ancak ve evden çıkarılmıştı. Bu hoşça kalın dediği vatandaş, üç market alışverişine denk gelecek bir kira vererek ne vicdan ne utanmanın yanından geçmeden ‘hukuki’ haklarını kullanmıştı. Öyle mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Deli danalar gibi yeni kiralık ev ararken bir emlakçı kendisine “abla sen beyaz yakasın değil mi?” diye sorarak durumu hızla tahlil etmişti. Şu beyaz yakanın beyaz yakaya yaptığı da yenilir yutulur cinsten değildi. Bak olaydı bir kebapçı nasıl çıkıyordu o kiracı…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten ne olmuştu bu insanlara? The Walking Dead seyretmediğimizi kim söyleyebilirdi? Orta halli insanların iyi okumuş çocukları nasıl bu hale gelmişti? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüzde yirmi beş kira sınırı onu tam da orta yerinden biçerek kaldırılmıştı. Birileri yedi bine, birileri kırk bine oturuyordu yan yana aynısından iki dairede. Pandemide birileri bugünleri arayacaksınız demişti de kızmıştı bu hep kara telden çalanlara. Az bile söylemişlerdi. Yerden kalkamadan nakavt… Ortalık başka türlü bir kan gölüne dönüşmüştü ama herkes botunu silip devam ediyordu sanki yürümeye. Dayak manyağı olmuş, konuşmaktan vazgeçmiş bir güruh boşalıyordu evlerinden iş yerlerine. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arabasını park ederken sağlı sollu çakıyordu iki kelime. Hoşça kalın. Biraz da öbür yanağını çevir bakayım, hah hoşça kalın. Al bakalım azıcık da çeneye. Hoşça kal. Kadının hafif arsız ve hala kendini haklı bulan gülümsemesi gözünden gitmiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün olanlar için özür dilerim, sizi güzelce mahvettim kendi rahatım için mi diyecekti? Şimdi dört katı ödediğim bir eve çıkıyorum, evet çıkabiliyorum ama bunu önceden daha azına size yapmadığım için çok üzgünüm mü diyecekti? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama hoşça kalın değildi be… Değildi işte. </span></span></p>

<p style="margin-left:48px">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/equalizer-12888</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Equalizer</h1>
                        <h2>Platon’un sorusudur bu. Vatandaşları onların beslediği muhafızların saldırılarından nasıl koruyabiliriz? Yeni Savaş vatandaşların da gelişmiş bastırma tekniklerini aşabilmelerinin ipuçlarını açıkça sergilemiştir. Tarihte de hep böyle olmuştur. Hegemonlar kendileri için tebalarını savaşa sürmüşler ve onların “savaş sanatı” öğrenmelerini istemeden sağlamışlardır. Sonra gelsin yeni ve daha adaletli bir dünya üzerine pazarlıklar.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/equalizer-1774097652.webp">
                        <figcaption>Equalizer</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Equalizer İngilizce bir kelime. Ekolayzer okunsa da bizim günlük dilimizde kullandığımız müzik yayınında kullandığımız aletle bir ilgisi yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkçesi bağdaştırıcı, dengeleyici, eşitleyici demek. Çok farklı bağlamlarda çok farklı kullanımlarına rastlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim Billy the Kid’e. Yani Çocuk Billy’e. Billy 1859’da ABD New York’da doğar. Fakir bir ailenin çocuğudur. Bugün bazılarınca “Suça Sürüklenen Çocuklardan” biridir kısaca. Üstüne üstlük bir de çelimsiz bir vücut yapısına sahiptir. Bu durumunun da gayet iyi farkındadır. Zaten bunu her an hissettiren bir çevrede büyümüştür. Bir ekolayzer’a ihtiyacı vardır. İri yarı adamlarla kendisini eşitleyecek hatta üstün gelmesini sağlayacak bir şeye ihtiyacı vardır. O günlerde bunun ne olduğunu anlamak o kadar zor değildir. Bu, bir altıpatlardır. O günlerdeki adıyla bir revolver. Basit bir alettir fakat muazzam bir işlevi vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Paganini nasıl keman virtüözü ise Billy kısa sürede revolverin virtüözü olur. İcra-i sanat etmeye başladığında kısa sürede devirdiği silahşör ve belalılar sayesinde adı bütün Amerika’ya yayılır. Başına binlerce dolarlık ödüller konulur. 1881’de doğduğu yerde, New York’da Şerif Patt Garret tarafından öldürüldüğünde 21 yıllık hayatında 21 kişi öldürmüştür. Ama revolverin eşitleyici gücü artık kanıtlanmıştır. Zayıfları güçlülerle eşitleyen bir araç.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zayıfların tarih boyunca güçlülere karşı etkileyici silah arayışlarına her coğrafyada rastlanabilir. Ortaçağ’da isyancı köylüler Avrupa’da acınacak haldedirler. Yaşam koşullarına, yüksek vergilere dayanamayıp isyan ettiklerinde beş on atlı ve zırhlı şövalye onlarca hatta bazı olaylarda yüzden fazla köylüyü zorlanmadan katledebilmektedir. Sonra, hangisiyse artık kim olduğunu bilmiyoruz ama büyük ihtimalle bir demirci bir icat yapar. Kısa sürede bu alete “arbalet” adı verilecektir. Bu, bir çeşit demir zemberekli oktur. Ucuza mal olur, nişan alması çok kolay olduğu için çocuklar bile kullanabilir ve en önemlisi şövalye zırhlarını delebilmektedir. Şövalyeler nasıl da kolayca sayılarının azaldığını farkettiğinde artık çok geçtir. Arbalete yasak getirilir fakat bir isyancı için “yasak” kelimesinin fazla bir anlamı yoktur. İnsanlar birbirleriyle konuşmayı öğrenmek zorundadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SSCB’nin yıkılışından beri çok dengesiz bir dünyada yaşamaktayız. Kapitalist sistemin devletleri, global şirketleri ile azmanlaştılar. Toplumsal gelir dağılımı olağanüstü dengesiz bir hale gelirken devletler de gerek bireyler gerekse sivil kurumlar karşısında büyük güçlere ulaştılar. Teknolojik gelişmeler ve “Surveillance” tekniklerindeki gelişme bu devletlere karşı bırakın isyanları itirazları ve muhalefeti imkânsız hale getirdi. Öte yandan nisbeten fakir ve zayıf halkların devletleri güçlü devletler karşısında korunmasız kaldılar. Daha önce görülmemiş ölçüde pahalı silahlar, bu halkları adeta inanılmaz silahlara sahip uzaylılar karşısında çaresiz bırakacaktı. Bu devletler ya yok olacak yahut da kendi halklarını büyük güçler adına sömürecek kompradorlara dönüşeceklerdi. Tarihsel arayışın yeniden başlaması hatta sonuçlarını ortaya koyması gerekiyordu. İnsan teslim olmaktan hoşlanan bir yaratık değildir. Yine insan kendi varlığını kendisini aşan değer ve kavramlar için feda edebilen bir varlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzunca bir süre insan tahakküme karşı büyük çaresizliğini “intihar bombacısı” olarak gidermeye çalıştı. Bazıları da kendisini yakarak çaresizliğini ve isyanını anlatmak istedi. Fakat bu tür eylemler hegemonlar için bir şey ifade etmekten uzaktılar. Hegemonların bunlardan kendileri için herhangi bir ahlaki ders çıkarmaları söz konusu değildi. Ölen öldüğü ile kalıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihte olduğu gibi gerçek ekolayzerlar ve hegemonlar için gerçek yenilgiler gerekliydi. Sonra ilk olarak küçük devletler bunları icat ettiler. Yeni Savaş doğmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ukrayna’da bir yıkım devine karşı başta naif görünen araçların ne kadar etkili olduğu görüldü. Bir kurmay belki bu tür savaşı masa başında önerse meslektaşları ona kahkaha ile gülerdi. Oysa savaş meydanında her öneri ciddiye alınmak zorundaydı. Koskoca kruvazör bir süper hızlı deniz İHA’sı ile batırılabilirdi. Dizi dizi savaş meydanı canavarları yani tanklar, çok basit kamikaze sihalarla toplu halde yok edilebilirdi. Hatta bazıları alay edercesine, taret kapağından içerisi nişanlanarak seyirlik bir tehdit haline getirilebilirdi. Siperdeki bir askerin siha ile kovalanışı bütün dünyaya izletilebilir ve askerin dehşeti izleyenleri dondurabilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra Yeni Savaş doğmakla kalmadı derinleşmeye başladı. Bu, ABD/İsrail’in İran’a saldırmasıyla ortaya çıktı. İnsanlar savaş başlamadan bahse girişmeye kalksalardı herhalde İran’ın birkaç günden fazla direnebileceğine bahis oynayacak kimse çıkmazdı. Dünya medyası sık sık başta ABD uçak gemisi Eisenhower’ın seyir halinde videosunu ekrana getiriyor bu 13 milyar dolara mal olmuş muhteşem savaş gemisinin İran’la alay etmeye gittiğini anlatıyordu. İran akıllı ise teslim olmalıydı. Bu dünyada artık deliler isyan edebilirdi. Onlar da daha önce örnekleri görüldüğü üzere yok edilirlerdi. Öyle olmadı, basit ve ucuz silahlar, olağanüstü zeki taktikler dünya devini rezil etti. Öyle ki meşhur Eisenhower namı diğer Öcü diyebiliriz, kelimenin tam anlamı ile boka battı ve üstüne nasıl olduysa artık çamaşırhanesinde çıkan yangınla savaş dışı kaldı. Onun bir küçük kardeşi Abraham Lincoln ise henüz savaşın başında yediği bir darbeyle oyun dışına atıldı. Bu saatten sonra İran’ın bu savaşı kazanması yahut kaybetmesinin bir anlamı kalmamıştır. İran bu savaşı en geniş anlamı ile kazanmış güçsüzlerin önüne yeni direniş yolları açmıştır. SSCB’nin yok oluşundan sonra köpeksiz kalan köy kendisini koruyacak köpekler yetiştirmeye başlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geriye bir sorun kalmış görünmektedir. Çok eski bir sorunun cevabı bir kez daha yeniden aranmaktadır. Platon’un sorusudur bu. Vatandaşları onların beslediği muhafızların saldırılarından nasıl koruyabiliriz? Yeni Savaş vatandaşların da gelişmiş bastırma tekniklerini aşabilmelerinin ipuçlarını açıkça sergilemiştir. Tarihte de hep böyle olmuştur. Hegemonlar kendileri için tebalarını savaşa sürmüşler ve onların “savaş sanatı” öğrenmelerini istemeden sağlamışlardır. Sonra gelsin yeni ve daha adaletli bir dünya üzerine pazarlıklar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/sokaklarda-gorunmez-bir-pranga-guvenlik-mesaisi-ve-siyasetin-gozetim-kafesi-12887</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Sokaklarda görünmez bir pranga: "Güvenlik mesaisi" ve siyasetin gözetim kafesi</h1>
                        <h2>Bir kentin gerçek gelişmişlik düzeyini o kentin en lüks binaları ya da en gelişmiş gözetim sistemleri değil; gece yarısı en ıssız sokağında tek başına yürüyen bir kadının adımları belirler. Eğer o kadın arkasına bakmadan, adımlarını hızlandırmadan, cebinde anahtarını bir silah gibi tutmadan ve başındaki kameradan çekinmeden yürüyebiliyorsa; işte o zaman o kent hepimizindir. Kentin Sokakları özgürleştiğinde, biz de gerçekten özgür olacağız.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/sokaklarda-gorunmez-bir-pranga-guvenlik-mesaisi-ve-siyasetin-gozetim-kafesi-1774029305.webp">
                        <figcaption>Sokaklarda görünmez bir pranga: "Güvenlik mesaisi" ve siyasetin gözetim kafesi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><h1><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir düşünün: Akşam bir arkadaşınızın yanından dönüyorsunuz. Hava kararmış. Telefonunuzu çıkarıp bir arkadaşınıza “Ben çıktım, konum atıyorum, varınca haber veririm” yazıyorsunuz. Yolda yürürken adımlarınız elinizde olmadan hızlanıyor, arkadan gelen bir ayak sesi duyduğunuzda anahtarınızı parmaklarınızın arasına gizli bir silah gibi sıkıştırıyorsunuz. Ya da telefonla birini arayıp –aslında kimseyle konuşmasanız bile– “Evet baba, sokağın başındayım, geliyorum” diye hayali bir koruyucuya sesleniyorsunuz.</span></span></h1>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer bu satırları okuyan bir erkekseniz, bunların çoğu size uzak, belki de "biraz evhamlı" birer film sahnesi gibi gelebilir. Ama eğer bir kadınsanız, bu anlattıklarım sizin için sadece bir "salı akşamı" rutini. </span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, bizim normalimiz haline getirilmiş bir anormallik. Kent meydanları ve sokaklar bugün neredeyse tamamı erkekler tarafından planlanan, kadınlar için tedirgin edici ve güvensiz alanlar. Ancak bu güvensizliğin trajik yanlarından biri ; devletin ve siyasetin, kadınların bu haklı korkusunu çözmek yerine, bunu hem toplumu gözetim altına almak hem de "göçmenler" veya "sokak köpekleri" gibi hedef şaşırtıcı düşmanlar yaratarak bu korkudan kendi politikalarını söylemlerini güçlendirmeye çalışmasıdır.</span></span></p>

<h3><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#434343"><strong><span style="color:black">"Güvenlik Mesaisi": Hayatımızdan Çalınan Görünmez Emek</span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Literatürde buna <strong>"Güvenlik Mesaisi" (Safety Work)</strong> deniyor. Bu, kadınların gün boyu, saniye saniye yürüttükleri o görünmez emeğin adı. Bir yerden ayrılırken canlı konum atmak , devletin size sunamadığı güvenliği dijital bir iple sağlamaya çalışmaktır. Yalnız yaşayan bir kadının kapısının önüne başkaları görsün diye <strong>erkek ayakkabısı</strong> koyması, altında toplumsal normların da yattığı üzücü bir tiyatrodur; iktidarın sağlayamadığı o güvenli alanı, kapı eşiğinde sahte bir sembolle kurma çabasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sokakta yürürken sahte telefon görüşmeleri yapmak, kulaklığı takıp aslında hiçbir şey dinlememek ama dış dünyayla arana bir "meşguliyet perdesi" çekmek... Tüm bunlar birer kalkan kuşanmaktır. Ve bu mesai bizi eksiltiyor. <strong>Güvende kalmak için özgürlüğümüzden her gün taksit taksit ödeme yapıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer sokaklarda saldırı sayıları bir nebze düşük görünüyorsa, bu dünyanın güvenli bir yer olmasından değil; kadınların bu ağır "güvenlik mesaisini" büyük bir titizlikle yürütmeye çalışmasından. Bu, güvenliğin sağlandığı bir ortam değil, kadının hareketlerinin kısıtlandığı bir <strong>illüzyondur</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu haklı güvensizlik hissi, bugün siyasetin her iki kutbu tarafından da bir "aparat" olarak kullanılıyor. Bir tarafta AK Parti iktidarı, sokak güvenliği meselesini faturayı sokak hayvanlarına keserek ya da her köşe başına kamera dikerek çözebileceği söylemini kurdu. Diğer tarafta ise Zafer Partisi gibi oluşumlar, bu korkuyu "göçmen düşmanlığı" üzerinden köpürtüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatırlarsınız; katılımcıların siyasetçilere soru sorduğu o popüler YouTube programlarından birinde, genç bir kadın saat geç olduğu için ve kendini güvensiz hissettiği için programdan erken ayrılmak zorunda olduğunu söylemiş, bu durumun nedenini de konuşmasında doğrudan göçmenlere bağlamıştı. İşte siyasetin getirdiği nokta tam olarak budur: <strong>Gerçek sorunu, yanlış düşmanla maskelemek.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar sokakta kendilerini güvensiz hissediyor çünkü sokaklar karanlık, çünkü tacizciler "iyi hal" indirimi alıyor, çünkü kentler sadece erkeklerin gündüz yaşamına göre tasarlanmış. Ancak siyasetçiler çıkıp "göçmenleri göndereceğiz ve sokaklar cennet olacak" dediğinde ya da "köpekleri toplayacağız ve her yer huzur dolacak" dediğinde, kadını o sokağa hapseden asıl <strong>mekânsal adaletsizlik</strong> ve <strong>eril şiddet</strong> gerçeğinin üstü örtülüyor. Göçmenler gitse de, köpekler toplansa da; o sokak lambası yanmadığı, o durak ıssız kaldığı ve o cezasızlık kültürü sürdüğü sürece kadınlar arkasına bakmadan yürüyemeyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın ve devletin güvenlikten anladığı tek bir şey var: Daha fazla kamera, daha fazla yüz tanıma sistemi, daha fazla denetim... Kadınların "Güvende değilim" çığlığı, devlet için ülkeyi devasa bir gözetim kafesine ,panoptikona çevirmek için kusursuz bir bahaneye dönüştürülmüş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Sizi koruyoruz" maskesi altında her köşe başına takılan kameralar, kadınları tacizden ya da şiddetten korumaktan ziyade; toplumun tamamını her an izlenebilir, her an denetlenebilir kılmayı amaçlıyor. Gerçek güvenlik, bir suç işlendikten sonra kamera kayıtlarına bakılması değil; o suçun işlenmesine zemin hazırlayan karanlık sokakların ve "burada ne işin var" diyen o eril zihniyetin değişmesidir. Devlet, sokakları kadınlar için özgürleştirmek yerine, herkes için birer "denetim alanı" haline getiriyor. Bu bir güvenlik politikası değil, güvenlik bahanesiyle yapılan bir özgürlük gaspı oluyor. </span></span></p>

<h3><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#434343"><strong><span style="color:black">Gözetim Değil, Özgürlük İstiyoruz</span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir parkın ışıkları yanmıyorsa, oraya bin tane kamera taksanız da o sokak kadınlar için güvenli olmayacaktır. Devletin güvenlikten anladığı şey, suçun kaynağını kurutmak değil, suçu ve aslında herkesi veri tabanına kaydetmektir.</span></span></p>

<h3><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#434343"><strong><span style="color:black">Arkanıza Bakmadan Yürüyebilir Misiniz? </span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buradayız demek sadece fiziksel bir mevcudiyet değildir; bu kentte korkmadan, saklanmadan, yapay düşmanlıklara kanmadan ve devletin gözetim kafesine mahkum olmadan var olma iradesidir. Kadınların yürüttüğü o görünmez "güvenlik mesaisini" artık herkes görmeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kentin gerçek gelişmişlik düzeyini o kentin en lüks binaları ya da en gelişmiş gözetim sistemleri değil;<strong><em> gece yarısı en ıssız sokağında tek başına yürüyen bir kadının adımları belirler.</em></strong> Eğer o kadın arkasına bakmadan, adımlarını hızlandırmadan, cebinde anahtarını bir silah gibi tutmadan ve başındaki kameradan çekinmeden yürüyebiliyorsa; işte o zaman o kent hepimizindir. Kentin Sokakları özgürleştiğinde, biz de gerçekten özgür olacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilemedim koyamadım yazıya -Kadınların sokaktaki tedirginliği, iktidarın elinde toplumu daha fazla zapturapt altına alacak bir 'güvenlik kartına' dönüşmemeli. Genç bir kadının YouTube ekranlarından yansıyan o 'erken gitmek zorundayım' çaresizliği, bir seçim vaadine ya da bir göçmen düşmanlığına meze edilemeyecek kadar gerçektir. Bizim ihtiyacımız olan şey, her sokağa bir kamera dikilmesi ya da sokaktaki köpeğin uyutulması değil; o kadının programda sonuna kadar kalabildiği, sokağa çıktığında devletin soğuk gözünü ensesinde hissetmediği ve arkasına bakma ihtiyacı duymadığı bir kentsel devrimdir</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/pedro-sanchezi-sevmek-12886</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Pedro Sanchez’i sevmek</h1>
                        <h2>Her durumda sanki Pedro Sanchez olayını bir ayna olarak kullanıp kendimizi o aynada görmeye çalışmak en doğrusu galiba. Daha mantıklı, daha tutarlı, daha bütünsel, daha saygın bir birey olmak için Pedro Sanchez gibi kişiliklerden alabileceğimiz dersler var mı? Yoksa bir an sempati duysak da kendi önyargılarımızla çeliştiğinde hemen özümüze dönüp ön yargılarımıza mı teslim olmalıyız? Bizim de, içinde bulunduğumuz toplumun da, yaşadığımız ülkenin de niteliğini belirleyecek olan bu konudaki tavrımız sanırım. Pedro Sanchez’i mi seviyoruz yoksa kendimizi mi? </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/pedro-sanchezi-sevmek-1774028773.webp">
                        <figcaption>Pedro Sanchez’i sevmek</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İspanya Başbakanı Pedro Sánchez Pérez-Castejón kısaca Pedro Sanchez, İspanyol Sosyalist İşçi Partisi lideri ve aynı zamanda Sosyalist Enternasyonal'in dokuzuncu başkanı olarak görev yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bildiğimiz gibi son dönemde ülkemizde oldukça popüler oldu. Önce Gazze konusunda İsrail’i eleştiren açıklamaları daha sonra da İran’a yapılan saldırıları kınaması sonrasında kendisine olan ilgi son derece arttı. Sağcı, solcu, muhafazakâr, sosyalist, dindar vb. her kesimden insan Sanchez’e ve İspanya’ya yönelik sempati duymaya başladı. Bayrak asanlar, İspanyolca konuşanlar, mesaj yazanlar, resim paylaşanlar… Ülke olarak en sevdiğimiz kişi Sanchez, en sevdiğimiz ülke İspanya şu aralar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1%20(1).jpeg" style="height:266px; width:400px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında güzel ülkemizde vatandaşlarımızın çoğunluğunun milliyetçi ve muhafazakâr bir anlayışa yakın olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla halkımızın sola özellikle de sosyalizm gibi kavramlara mesafeli yaklaştığını biliyoruz. Buna karşın sosyalist bir partinin liderine -üstelik de Sosyalist Enternasyonal’in başkanına- gösterilen bu teveccühü nasıl açıklamak gerekir acaba? Olay yalnızca zayıfın yanında olma refleksiyle açıklanabilir mi yoksa başka boyutları da olabilir mi? Biraz bu konuda düşünmeye çalışacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplum olarak genellikle en büyük hasletimizin adaleti savunmak bu anlamda zayıfın yanında yer almak olduğuna inanırız. En çok övündüğümüz konuların başında belki bu konu gelir. Bu açıdan Gazze olayında Filistinlilerin yanında olduğumuz gibi ABD-İsrail saldırısında da İran halkının yanında yer almamız şaşırtıcı değil. Dolayısıyla Batılı bir liderin bizimle benzer görüşlere sahip olması bizi çok mutlu etti. Peki ama acaba hayatımıza yön veren en temel özelliğimiz bu mu yoksa davranışlarımızda başka dinamikler de var mı? Biraz kendi içinde çelişkili davranan, bütünsellik konusunda sorun yaşayan bir halk olduğumuz söylenebilir mi? Ya da bir sözünden dolayı birisini göklere çıkartırken başka bir sözünden dolayı hemen ondan uzaklaşabilen bir yapımız mı var? Bu anlamda olguları, olayları, kişileri değerlendirirken akılcı, rasyonel, olgun bir yaklaşıma sahip miyiz? Yoksa biraz ön yargılara sahip, biraz tepkisel, biraz bütünsellikten uzak bir tarzımız mı var?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şunu demek istiyorum: Örneğin şu an çok sevdiğimiz Pedro Sanchez’in -kendi ifadesiyle- bir ateist olduğunu söylesek acaba toplumumuzda ona olan bu sempati aynı şekilde devam edecek midir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya da örneğin feminist politikaları desteklediğini, ilk kabinesinde kadın bakanların çoğunlukta olduğunu, bu nedenle açıkça kendisini “feminist bir hükümet” olarak tanımladığını söylesek?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kadın haklarını politikalarının merkezine koyduğunu, bunun için örneğin “Sadece evet, evettir!” sloganıyla ifade edilen cinsel suçlarla ilgili yasayı hayata geçirdiğini söylesek? Ya da doğum izni uzatmaları, kreş ve eğitim destekleri gibi sosyal konulardaki kadın haklarını genişlettiğini?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı şekilde Sanchez, LGBT+ haklarını güçlü biçimde savunan bir liderdir. LGBT+ bireylerin evlilik ve aile haklarının korunması için çalışmıştır. İspanya, 2005 yılında eşcinsel evliliği yasallaştırmıştı. Sanchez hükümeti bu hakları genişletme yönünde politika izlemiştir. Yine trans bireylerin yasal cinsiyet değişikliğinin kolaylaştırılmasına yönelik “Trans Yasası” ve ayrımcılıkla mücadele yasaları gibi cinsiyet eşitliğine yönelik yasaların çıkarılmasına öncü olmuştur. Sanchez’in bu konulardaki yaklaşımını bilmek ona olan sevgimize bir zarar verir mi acaba?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/2(1).jpg" style="height:266px; width:400px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine kendisinin İspanya’nın en önemli sorunlarından sayılan Bask ve Katalan halklarının talepleriyle ilgili de oldukça yapıcı yaklaşımları olmuştur. Bu kapsamda bölgesel krizlerin (Katalan ve Bask) yumuşatılması için diyalog yolunu benimsemiştir. Aynı şekilde daha önce hapse girmiş bazı bağımsızlık yanlısı liderlerin cezalarının affedilmesine yönelik çabaları olmuştur. Bask ve Katalan partileri ile koalisyon ve destek anlaşmaları yapmıştır. Bugün halkımızın çoğu Bask, Katalan, özerklik, eyalet sistemi, anadilde eğitim vb. ifadeleri duyunca hemen geriliyor. Pedro Sanchez’in bu konularda oldukça esnek, özgürlükçü ve yapıcı bir çizgisinin olması halkımız için bir anlam ifade ediyor mu? Örneğin Sanchez’e Kürt halkıyla ilgili bir soru sorulsa muhtemelen diğer bütün halklar gibi Kürt halkının da başta anadil olmak üzere haklarının olduğunu ve bütün haklarını özgürce kullanabilmesi gerektiğini söyleyecektir. Böyle bir konuşmasını duyunca halkımızın ona olan sevgisi, sempatisi aynı şekilde devam edecek mi acaba?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine bir sosyal demokrat (ya da sosyalist) lider olarak sosyal yardım ve asgari ücret artışları konusunda da çalışmaları olmuştur. Asgari ücrette ciddi artışlar, sağlık sisteminin güçlendirilmesi, ekonomik destek paketleri ve sosyal refah politikalarının sürdürülmesi gibi çeşitli uygulamalara öncülük etmiştir. Uygulamaları içerik olarak hoşumuza gitmekle birlikte bunları yapanın sol ve sosyalist bir başkan olması konusunda ne düşünüyoruz? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani kısaca çok sevdiğimiz, göklere çıkardığımız Pedro Sanchez’i tanıyor ve ona göre mi seviyoruz? Yoksa bir sözünden dolayı onu çok sevdik ama başka herhangi bir sözünden/davranışından dolayı da ondan hemen uzaklaşmaya hazır mıyız?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer Sanchez’i tanıyıp onun kadınlar, feminizm, LGBT+ bireyler, Bask/Katalan halklarının hakları, özerklik, eyalet sistemi vb. konulardaki yaklaşımlarını bilerek ona olan sempatimiz devam ediyorsa o zaman çoğunluğumuzun milliyetçi/muhafazakâr yaklaşımıyla bu durumun bir çelişki yarattığını söyleyebiliriz. Madem bu yaklaşımlar güzel o zaman neden hala milliyetçi ve muhafazakâr bir anlayışta ısrar ediyoruz? Diğer taraftan Sanchez’i sadece Gazze/İran konusundaki sözleri nedeniyle seviyor onun dışında bir solcu/sosyalist olarak hayat karşısındaki duruşu nedeniyle sevmiyorsak orada da başka bir tutarlılık sorunumuz olduğunu düşünebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her durumda sanki Pedro Sanchez olayını bir ayna olarak kullanıp kendimizi o aynada görmeye çalışmak en doğrusu galiba. Daha mantıklı, daha tutarlı, daha bütünsel, daha saygın bir birey olmak için Pedro Sanchez gibi kişiliklerden alabileceğimiz dersler var mı? Yoksa bir an sempati duysak da kendi önyargılarımızla çeliştiğinde hemen özümüze dönüp ön yargılarımıza mı teslim olmalıyız? Bizim de, içinde bulunduğumuz toplumun da, yaşadığımız ülkenin de niteliğini belirleyecek olan bu konudaki tavrımız sanırım. Pedro Sanchez’i mi seviyoruz yoksa kendimizi mi?&nbsp; &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iran-savasi-hangi-asamada-12885</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran savaşı hangi aşamada?</h1>
                        <h2>İran’a açılan savaş içerde rejim değişikliğine neden olacak bir ayaklanmayı ateşleye bilir öngörüsü şimdilik karşılık bulmaması ve üstelik savaş öncesi rejime karşı sürdürülen toplumsal eylemlere rağmen bu olmadı. Diğeri çıkacak olası bir iç savaş ve dağılan İran ile Kürtlerin İran’a saldırıları gibi hesaplarda tutmadı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasi-hangi-asamada-1774028137.webp">
                        <figcaption>İran savaşı hangi aşamada?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşında her geçen gün durum daha da kötüleşiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benin gördüğüm Pentagon’un 200 milyar USD ek bütçe talep etmesine bakacak olursak sanki ABD ve İsrail için işler planlandığı gibi gitmediğinin ilk işareti gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail’in şimdiye kadar Hamaney başta olmak üzere ve son olarak Ali Laricani suikastı ile İran otokrasisine karşı yaptığı suikastlardan başka anlatacak bir hikayesi yok ve bu suikastların da yapılması ne derece taktiksel doğrular taşıyor bu konuda tartışmaya açık görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünüyor çünkü ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent durumu “Hamaney’i öldürmek yapmamız gereken son şeydi” diyerek bu konuya dikkat çekerek görevinden istifa etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan sürmekte olan savaşın tarafları artık üç ülke değil bölgede savaştan etkilenen diğer ülkelerde savaşın ya içinde ya da içine sürükleniyor.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Son olarak İran’a karşı Türkiye dahil 12 ülke ortak bir açıklama yaptı ve açıklamada İran’ın “yerleşim alanları, sivil alt yapı, petrol tesisleri, tuzdan arındırma tesisleri, hava alanları, konut binalarını hedef alan füze saldırılarını kınadı ve BM Şartı 51.madde uyarınca kendilerinin savunma hakkı doğacağını” açıklamada belirttiler. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşin kendisi savaşın zeminini bölge ülkelerini de içine alacak şekilde genişliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuya ekonomik ve küresel ticaret açısından bakacak olursak durum daha da vahim bir hal alıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu vahim durumun başında Hürmüz boğazının İran tarafından gemi trafiğine kapatılmış olması geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun anlamı dünya petrolünün ¼ nün geçtiği bu deniz yolunu kapatmak veya geçişlerde büyük aksamalar yaşanması demek ham petrol fiyatlarına zam üzerine zam demek ve öylede oldu oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş öncesi varil fiyatı 100 USD altında olan petrol fiyatları bugün ise Brent petrolünün varili neredeyse 120 USD fırlamış durumda ve ne olacağı belli değil…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı şekil LNG içinde geçerli son olarak İran’ın Katar’ın ve dünya LNG piyasalarının kilit öneme sahip olan Ras Laffan tesislerini vurması anında ve özellikle Avrupa piyasalarında LNG’ye %30 zam artışına neden oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye bu durumdan etkilenen ülkelerin başında geliyor akaryakıt fiyatlarında olacak artışları eşelmobil ile (yani litre fiyat başına alınan ÖTV’den feragat edilerek ) &nbsp;artışın pompa fiyatlarına yansıtmayı önlemeye çalışması kısa sürede işe yarasada bu uygulama bile yeterli olmadı ve şimdi olası artış pompa fiyatlarına doğrudan yansıyacak ve son haber dizel/mazot litre fiyatlarına 5.18TL yakın zam geldi ve mazotun litre fiyatı 70 TL’yi geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Akaryakıt fiyatlarında olan tüm artışların doğrudan fiyatlara yansıyacağı düşündüğümüzde halen yüksek olan enflasyon daha da yükselecek demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabi tarım sektörü mazot fiyatları artışından doğrudan etkilenen sektörlerin başında geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarım sektörünün 2025 yılında %8 küçülmüş olduğunu mazot fiyatlarında yapılacak artışın yanı sıra gübre üretiminde kullanılan ürenin de ham petrole artışlarla birlikte artacağını düşündüğümüzde bunun hem tarım ürünlerinin fiyatlarına yansıyacağını ve hem de sektörde devam eden krizin daha da derinleşeceğini görmek lazım…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaten savaş olmasa da ortaya çıkan tarım krizi bu savaşla birlikte iyice zor günlere gidecek, geçen yıl kuraklık bu yıl savaş bakalım nasıl olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi… &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 yılının enflasyon hedefini %16 olarak belirleyen iktidarın ekonomi kurmayları yılın daha ilk iki ayında gelen enflasyon artış oranlarına bakıldığında bu ön görünün karşılığının olmayacağını anladılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi bu son gelişmeler işin tuzu biberi oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaten Maliye Bakanı Mehmet Şimşek savaş gerekçesinin üzerine balıklama atladı ve bu yıl ekonomideki olası kötülüklerin nedeni böylece bulunmuş oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa sayın Şimşek’in pek görmek istemediği örnek ülkelerde var örneğin Rusya evet Rusya dört yıldan fazladır Ukrayna ile savaşta olmasına rağmen Eylül 2021 ve Ocak 2026 tarihleri arası enflasyon artışı %138 ve bu süreler içinde Türkiye’de enflasyon artışı %664 oranında gerçekleşmiş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani savaşın içinde olan bir ülke burası ki biz İran savaşının içinde değiliz maazallah içinde olsaydık başımıza neler gelirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın diğer bir yüzünde ise batı dünyası ABD ve AB ülkeleri savaş üzerinde sağladıkları ortak bir görüş ve yapılmış bir mutabakat sağlayamadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olaya kendileri açısından bir çıkarları olmadığını ve konuya sanki Trump’ın İran macerası gibi baktılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ikilik ister istemez NATO bağlamında da ayrı bir gerilime neden oldu ve acaba ABD NATO’dan çıkacak mı?&nbsp; tartışmaları bununla beraber gündem geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçi NATO son olarak Hürmüz boğazı sorunuyla “ilgileniyoruz” demiş olsa bile Trump Avrupa’da aradığı desteği şimdilik bulamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve gelelim İran savaşından beklenen bir sonuç ve sonuçlara evet İran halkı yapılan saldırıları ülkelerine ve halkına yapılan bir saldırı olarak gördü ve görüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Haliyle savaşın durmasını istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani İran’a açılan savaş içerde rejim değişikliğine neden olacak bir ayaklanmayı ateşleye bilir öngörüsü şimdilik karşılık bulmaması ve üstelik savaş öncesi rejime karşı sürdürülen toplumsal eylemlere rağmen bu olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğeri çıkacak olası bir iç savaş ve dağılan İran ile Kürtlerin İran’a saldırıları gibi hesaplarda tutmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki geriye ne kalıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bence bu saatten sonra bu saldırıları karşılık sona erdirecek bir ateşkes sağlamak ve sonrası diplomasi, arabulucu, ve müzakere yoluyla neyse kalıcı bir anlaşmanın yolunu bulmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herkese iyi bayramlar…</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/cocuklarimizi-nasil-daha-yaratici-yetistiririz-12884</link>
            <category>EĞİTİM</category>
            <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Çocuklarımızı nasıl daha yaratıcı yetiştiririz?</h1>
                        <h2>Yaratıcı çocuk yetiştirmek için evde pahalı materyallere, özel kurslara ya da sürekli organize etkinliklere ihtiyaç yoktur. Daha çok şeye değil, “daha iyi sorulara” ihtiyacımız var. Çocuğa bazen hazır oyuncağı değil, dönüştürülebilir malzemeyi vermek; bazen cevabı değil, ihtimali sormak; bazen de yönlendirmek yerine izlemek gerekir. Hayal kuran çocuk, bir süre sonra tasarlar. Tasarlayan çocuk, geliştirir. Geliştiren çocuk ise sadece derslerinde değil, hayatın içinde de çözüm üreten biri haline gelir. Yaratıcılık dünyayı olduğu gibi görmekle yetinmeyip, ona yeni bir ihtimal ekleyebilmekte yatar.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/cocuklarimizi-nasil-daha-yaratici-yetistiririz-1774027847.webp">
                        <figcaption>Çocuklarımızı nasıl daha yaratıcı yetiştiririz?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaratıcılık temel bir zihinsel beceridir. Var olanı olduğu gibi kabul etmek yerine, “Başka türlü olabilir mi?” diye sorabilmektir. Yaratıcı çocuk yetiştirmek, problem çözebilen, esnek düşünebilen, belirsizlik karşısında dağılmayan ve yeni durumlara uyum sağlayabilen bireyler yetiştirmek demektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada ilk aşama hayal kurmaktır. Çünkü bir şeyi hayal etmeden tasarlayamazsınız. Hayal kurma, zihnin olasılık üretmesidir. Bir kutunun roket olabileceğini, bir kaşığın müzik aletine dönüşebileceğini, sıradan bir sorunun bambaşka bir çözümünün bulunabileceğini önce hayal gücü söyler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ebeveynlerin destekleyici yaklaşımı çocukların yaratıcı düşünmesini besler. Çocuğumuzun daha yaratıcı olmasını isteriz ama ona genelde “Doğrusunu yap!”, “Daha güzel çiz!”, “Onu öyle kullanma!”, “Saçma oldu!” gibi cümleleri fark etmeden kurarız. Yaratıcılık önce güvenli bir psikolojik iklim ister. Çocuk fikir üretirken hemen düzeltilmeyeceğini, alay edilmeyeceğini ve aceleyle değerlendirilmediğini hissetmelidir. Yetişkinin görevi burada cevabı vermek değil, soruyu çoğaltmaktır. “Başka ne olabilir?”, “Bunu ters çevirsek ne olur?”, “Daha küçük olsa ne işe yarardı?”, “Bunu bir hayvan kullansa nasıl kullanırdı?” gibi sorular çocuğun zihnini açar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evde bunun için basit oyunlar oynayabilirsiniz. Bir nesne seçersiniz: kaşık, mandal, kutu, pet şişe, çorap, karton rulo, silgi, terlik, şemsiye, eski gözlük çerçevesi… Sonra oyunu dört aşamada ilerletirsiniz. İlk aşamada nesneyi büyütür ya da küçültürsünüz. “Bu nesne dev kadar büyük olsa ne işe yarardı? Karınca kadar küçük olsa neye dönüşürdü?” diye sorarsınız. Çıkan tüm fikirleri yazarsınız. İkinci aşamada eleme ve birleştirme vardır. Üretilen fikirlerden bazıları elenir, bazıları birleşir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin nesne olarak şemsiye seçtiğinizi düşünün. Önce olabildiğince çok fikir üretirsiniz: ışıklı şemsiye, rüzgârda ters dönmeyen şemsiye, çantaya dönüşen şemsiye, çocuk arabasına takılan şemsiye, telefon koyma cepli şemsiye, gece parlayan şemsiye gibi. Daha sonra eleme aşamasında birbirine çok benzeyen ya da kullanışsız olan fikirleri ayırın. Örneğin “gece parlayan” ve “ışıklı” fikirlerinin aslında aynı ihtiyaca hizmet ettiği fark edilirse bunlardan biri çıkarılabilir. Ardından birleştirme aşamasında kalan güçlü fikirleri bir araya getirin: çantaya dönüşen, gece görünürlüğü sağlayan ve rüzgârda ters dönmeyen tek bir yeni şemsiye tasarlanabilir. Böylece çocuk, çok sayıda fikir üretmeyi, sonra bu fikirleri değerlendirmeyi ve en işe yarar olanları birleştirerek yeni bir ürün geliştirmeyi öğrenir. Bu süreç, yaratıcılığın sadece “akla ilginç bir şey gelmesi” değil, aynı zamanda fikirleri seçme, sadeleştirme ve yeniden kurma becerisi olduğunu gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü aşamada değiştirme başlar: rengi, biçimi, kokusu, malzemesi, ağırlığı, enerji kaynağı, kullanım alanını değiştiririz. Son aşamada ise çocuk fikrini görünür hale getirir; çizerek anlatır, evdeki lego ya da başka oyuncaklarla modelini yapabilir. Bilgisayarda bunu tasarlayabilir. Bu süreç yaratıcı düşünmenin temel boyutlarını çalıştırır: çok sayıda fikir üretme, alışılmadık fikir bulma, fikri ayrıntılandırma ve onu geliştirme. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu oyunun en güçlü yanı, çocuğu “doğru cevap” baskısından çıkarıp olasılıkları düşünmesini sağlamasıdır. Bir mandalın sadece çamaşır asmak için olmadığını fark eden çocuk, dünyayı tek işlevli değil çok işlevli görmeye başlar. Bu da okulda karşısına çıkan problemleri çözme biçimini değiştirir. Çünkü yaratıcı çocuk, nesnelerin ve fikirlerin sabit olmadığını öğrenir. Bir şeyin başka bir şeye dönüşebileceğini fark eder. Bu zihinsel esneklik, fen, matematik, yazma, iletişim ve günlük yaşam problemleri için çok değerlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;“En iyi fikri kim buldu?” yerine “En şaşırtıcı fikir hangisiydi?” ya da “En komik fikir hangisiydi?” demek çocuğun farklı düşünmesini destekler. Çocuğun ürettiği fikir hemen uygulanabilir değilse de değerlidir. Hatta çoğu zaman ilk bakışta tuhaf görünen fikirler, yaratıcı düşünmenin en verimli başlangıç noktalarıdır. Ailenin burada yapacağı en önemli şey, üründen çok süreci övmektir: “Ne kadar farklı düşündün”, “Buna böyle bakman çok ilginç”, “Fikrini geliştirmeye devam ettin” gibi geri bildirimler çocuğun yaratıcı özgüvenini büyütür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çocuklar yaratıcılığı yalnızca etkinliklerden değil, örneklerden de öğrenir. Bu nedenle onlara yaratıcı insanların sadece doğuştan “özel” kişiler olmadığını, çoğunun bir problemi farklı gördüğü için fark yarattığını anlatmak çok kıymetlidir. <strong>Atatürk</strong>, yalnızca askerî ve siyasal liderliğiyle değil, çökmekte olan bir imparatorluğun ardından yepyeni bir devlet modeli kurarken hukuk, eğitim ve toplumsal yaşamı birlikte dönüştüren reform vizyonuyla yaratıcı bir sistem kurucusu örneğidir. <strong>Einstein</strong>, özel görelilikte dağınık halde duran fikirleri bir araya getirip bunları evrensel bir doğa yasası olarak kurduğu için yaratıcıdır. <strong>Leonardo da Vinci</strong> de resim, anatomi, mühendislik ve mekanik arasında kurduğu köprülerle Rönesans’ın en çarpıcı disiplinler arası düşünürlerinden biri kabul edilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı yaratıcı insanlar dünyayı görme biçimimizi değiştirmiştir. <strong>Picasso</strong>, yalnızca çok üretken olduğu için değil, Kübizm ile nesneleri tek açıdan değil çoklu bakışlardan göstermeye çalıştığı için yaratıcıdır. <strong>Monet</strong>, aynı motifi farklı ışıklarda tekrar tekrar çalışarak görmenin de üretmenin de değişken olduğunu göstermiştir. <strong>Osman Hamdi Bey</strong>, ressamlığının yanında arkeoloji ve müzecilik alanında kurucu roller üstlenerek sanat ile kültürel mirası korumayı birleştirdi. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kuruluşundaki rolü ve eski eserlerin yurt dışına kaçırılmasını önlemeye dönük düzenlemeleri bunun bir parçasıdır. <strong>Stanley Kubrick</strong> ise sinemada görsel dili, ayrıntıları ve düşünsel derinliği birleştirerek her filmini adeta ayrı bir düşünme laboratuvarına dönüştürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsmini bilmediğimiz bir grup yaratıcı insan ise günlük hayattaki küçük ama gerçek sorunları çözerek hayatımızı kolaylaştırdı. <strong>Marion Donovan</strong>, annelik deneyiminden doğan bir sorunu görüp duş perdesi malzemesinden sızdırmaz bebek bezi geliştirerek günlük hayatı değiştirdi. <strong>King C. Gillette</strong>, tıraşı daha pratik hale getiren değiştirilebilir bıçaklı güvenli usturayı yaygınlaştırdı. <strong>Joseph Merlin</strong>, tekerlekli paten fikriyle hareketi farklılaştırdı. <strong>George Crum</strong>’a atfedilen patates cipsi hikâyesi de bazen müşteri şikâyetinin bile yeni bir ürüne dönüşebileceğini anlatır. <strong>Ramazan Hıçkıran</strong> ise ayçiçeği kafalarını otomatik biçimde kesip toplayan bir makine için patent başvurusu yaptı. Bunlar bize yaratıcılığın çoğu zaman gündelik bir problemini çözme ihtiyacından doğduğunu gösterir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilim ve teknoloji tarihinde de benzer bir örüntü görürüz. <strong>Edison</strong>, yalnızca çok sayıda patent aldığı için değil, ihtiyaçları dikkatle izleyip laboratuvarı sistemli bir üretim alanına çevirdiği için yaratıcıdır. Tesla, alternatif akım sistemini mümkün kılan fikirleriyle enerjinin dağıtım mantığını değiştirdi. Alexander Graham Bell, işitme ve konuşma üzerine çalışırken iletişim teknolojilerini dönüştürdü. Mark Zuckerberg ise üniversite öğrencilerinin sosyal bağ kurma ihtiyacını dijital bir ağ mantığıyla birleştirerek bir platform tasarladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaratıcılık yalnızca yeni bir fikir bulmak değildir; bir ihtiyacı fark edip o ihtiyaç için özgün bir çözüm tasarlayabilme becerisidir. Biz çocuklarda önce yaratıcılığı geliştirmek isteriz; yani farklı düşünme, hayal etme ve alternatif üretme kapasitesini beslemek isteriz. Bu beceri, ileride uygun koşullar oluştuğunda inovasyona dönüşebilir. İnovasyon ise yaratıcı bir düşüncenin somut, uygulanabilir ve toplumsal ya da bireysel düzeyde fayda üreten bir sonuca dönüşmesi olarak tanımlanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaratıcı çocuk yetiştirmek için evde pahalı materyallere, özel kurslara ya da sürekli organize etkinliklere ihtiyaç yoktur. Daha çok şeye değil, “daha iyi sorulara” ihtiyacımız var. Çocuğa bazen hazır oyuncağı değil, dönüştürülebilir malzemeyi vermek; bazen cevabı değil, ihtimali sormak; bazen de yönlendirmek yerine izlemek gerekir. Hayal kuran çocuk, bir süre sonra tasarlar. Tasarlayan çocuk, geliştirir. Geliştiren çocuk ise sadece derslerinde değil, hayatın içinde de çözüm üreten biri haline gelir. Yaratıcılık dünyayı olduğu gibi görmekle yetinmeyip, ona yeni bir ihtimal ekleyebilmekte yatar. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/19-mart-bilancosu-bu-sarki-burada-bitmez-12883</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>19 Mart Bilançosu: “Bu şarkı burada bitmez”</h1>
                        <h2>Bu iklimde muhalefet, çok büyük bir hata yapmaz ise önümüzdeki ilk seçimde bir iktidar değişikliği son derece olasıdır. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz, 19 Mart Operasyonu sonrası birçok muhalif isim zor zamanlar geçirmiş ve iktidarın baskısına maruz kalmış olsa da orta ve uzun vadede 19 Mart Operasyonu amacının tam tersi olarak muhalefeti iktidar olmaya daha da yaklaştırmış olabilir. Bugünün iktidarı için 28 Şubat ne ifade ediyorsa, yarının iktidarı için de 19 Mart onu ifade edecektir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/19-mart-bilancosu-bu-sarki-burada-bitmez-1774027413.webp">
                        <figcaption>19 Mart Bilançosu: “Bu şarkı burada bitmez”</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart Operasyonu’nun üzerinden tam bir yıl geçti. Bu bir yıl içerisinde bir taraftan muhalif isimlere yönelik operasyonlar hız kazanıp özellikle CHP’nin üzerinde adeta Demokles’in kılıcına dönüştü. Öte taraftan, Gezi Olayları sonrası dönemde alışık olmadığımız kitlesel protestolara sahne oldu Türkiye. Birçok üniversitede öğrenciler tarafından akademik boykot başlatıldı, çok sayıda öğrenci gözaltına alındı, çeşitli firmalar iktidar ile olan yakın ilişkilerinden dolayı boykot edildi. CHP ise Özgür Özel liderliğinde 19 Mart’ın ilk günlerinde Saraçhane Mitingleri/Eylemleriyle büyük bir kalabalığa hitap etmeyi başardı. 2025’in Ramazan Bayramı sonrasında ise eylemler farklı bir şekle büründü ancak gündemden düşmedi. Yargı eliyle 19 Mart Operasyonu sürdürülmeye devam ediyor. Peki nasıl değerlendirebiliriz bu süreci ve Türkiye’yi neler bekliyor?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">REKABETÇİ OTORİTERLİĞİN SONU MU?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İster neoliberal düzenin doğası gereği vardığı bir nokta olarak, ister neoliberal düzendeki bir kırılma olarak ele alınsın, dünya genelinde bir otoriterleşme dalgasıyla yüzleştiğimiz açık bir gerçek. Samuel P. Huntington (1991)’ın tezi üzerinden otoriterleşmeyi üç dalga üzerinden ele alan Anna Lührmann ve Staffan I. Lindberg (2019)’e göre dünya bir otoriterleşme dalgası yaşıyor. İlk dalga İkinci Dünya Savaşı öncesi yükselen otoriterliği, ikinci dalga Soğuk Savaş dönemi gerçekleşen askeri darbeleri, üçüncü dalga ise günümüzü açıklıyor. Üçüncü dalga ile birlikte Steven Levitsky ve Lucan Way (2010)’in yazdıkları kitaptaki adlandırma ile “rekabetçi otoriter” rejimlerin yükseldiği bir döneme tanık olduk. Yürütme erkinin günden güne aşırı derecede güçlendiği, seçimlerle iktidar değişiminin zorlaştığı bir tür ara rejimler çağı ortaya çıktı. Ne tam kapalı diktatörlük denebiliyordu bu rejimlere ne de liberal demokrasi. Seçimlerle iktidara gelen partiler, zaman içerisinde denge denetleme mekanizmalarını bozabiliyor, yargıyı siyasallaştırabiliyor, kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeleyebiliyordu. Bugün, liberal dünya düzeninin çatladığı, uluslararası hukukun dahi yok sayıldığı bir girdabın içerisinde kıvranıyor dünya. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AKP iktidarını da bu arka plan ışığında değerlendirmek faydalı olacaktır. Berk Esen, Şebnem Gümüşçü ve Hakan Yavuzyılmaz (2023)’a göre Türkiye, AKP’li yıllarda “kusurlu bir demokratik rejim”den “rekabetçi otoriter rejim”e geçmiştir. Birçok akademik çalışmada da özellikle 2011 seçimleri sonrası AKP’nin yeniden merkezileşme yoluna girdiği, günden güne otoriterleştiği gözler önüne serilmiştir. Ancak 19 Mart, bu otoriterleşme seyrinin dahi en üst sınırıydı. Zira bir gün önce otuz beş yıllık diploması bir gecede iptal edilen, Erdoğan’ı önümüzdeki seçimde yenme potansiyeli çok yüksek olan CHP’nin cumhurbaşkanı adayı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu bir şafak operasyonu ile gözaltına alındı, sonrasında ise tutuklandı. Bu süreç, “Rekabetçi Otoriter” rejimin karakterinin dönüşerek giderek kapalı bir sisteme dönüşme ihtimalini akla getiriyordu. Aynı günlerde, Recep Tayyip Erdoğan dönemi sonrası oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetime gelebileceği iddiaları gündeme gelmekteydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birikim dergisinin Haziran 2025 sayısında Toygar Sinan Baykan (2025)’ın “yürütme gaspı” olarak nitelediği 19 Mart Operasyonu’nun rejimin karakterini hegemonik parti otokrasisine dönüştürme ihtimalini masaya yatırması bu duruma bir örnek olarak verilebilir. Siyaset bilimi literatüründe rekabetçi otoriter rejimler, seçimlerin yapıldığı ve muhalefetin de yarıştığı ancak seçim koşullarının adil olmadığı sistemleri tanımlamak için kullanılır. Muhalefetin iktidara gelmesi de ciddiye alınması gereken bir ihtimaldir. Ancak hegemonik parti otokrasisinin hakim olduğu ülkelerde seçimler yapılsa bile pratikte iktidar değişimi neredeyse imkansızdır. Hegemonik parti otokrasilerinin en bariz örneklerinden biri, Meksika’da 71 yıl boyunca iktidarda kalan Kurumsal Devrimci Parti’dir. Seçimler yalnızca meşruiyet aracı olarak kurgulanmıştır. Rejim tipleri elbette ülkelerdeki yapıya bağlı olarak yumuşayabilir ya da sertleşebilir. Türkiye’yi hegemonik parti otokrasisi sınıfına sokan yorumlar mevcut olsa da 2019 ve 2024 yerel seçimlerindeki muhalefetin başarısı bu tezi zayıflatmakta. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben, Türkiye’deki mevcut rejimin rekabetçi otoriterlik tanımı içerisinde değerlendirmenin doğru olduğunu ancak bu tanım içerisinde rekabetçi vasfının daraldığını düşünüyorum. Ama bu daralma, Türkiye’yi hegemonik parti otokrasisi ile yönetilen bir ülke konumuna getirmek için yeterli değil. Mevcut rejimin kanatları altında iktidar, hâlâ önümüzdeki seçim için endişeli, muhalefetin kazanması ise olası gözüküyor. Önceki seçimlerde iktidarın başarısının yanı sıra muhalefetin hatalarının bir hayli etkili olduğu ve AKP’nin bu sayede uzun yıllardır iktidarını koruduğunu hatırlatmakta yarar var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de hegemonik parti otokrasisi ya da daha kapalı bir rejim göreceğimizi hiç düşünmüyorum. Zira, Türkiye doğal kaynakları bakımından petrol zengini ülkelerle kıyaslanabilecek bir durumda değil. Ekonomi ise istikrarlı bir kriz hâlinde. Türkiye’nin dış finansmana bağımlı bir ülke olduğunu da unutmamak gerek. Bu şartlar altında demokrasiden taviz verilerek atılacak her hamle, ekonomiyi daha da kötü etkileyecektir ki İmamoğlu’nun tutuklanmasının ekonomiye vurduğu darbe ortadadır. Ayrıca Türkiye her ne kadar çeşitli sorunlarla dahi olsa kökleşmiş bir demokratik kültüre sahip. Öyle ki askeri darbe zamanlarında bile kısa bir süre içinde demokrasiye dönüldüğü su götürmez bir gerçektir. Öte yandan, ne olursa olsun, Türkiye’de güçlü bir muhalif kamuoyu olduğunun da bilincinde olmak gerek. Tüm bu koşullar incelendiğinde, dünya geneli liberal konsensüsün aşınması ve aşırı sağ rüzgârlarına rağmen, Türkiye’deki rejimin sınırları net bir şekilde görülebilir. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MUHALEFETİ BİRLEŞTİRMEK</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart Operasyonu’nun hayata geçmesi, aslında iktidarın bir zaafiyetinden kaynaklanıyor diyebiliriz. Uzun süreli iktidarların önemli bir kısmı, halkın rızası üzerinden meşruiyetlerini pekiştirirler. İktidarların çıplak güce başvurduğu dönemler, çoğunlukla rıza üretimi konusundaki zaafiyetten kaynaklanır. Bu zaafiyet baskı aygıtlarıyla kapatılmaya çalışılır. Bu bağlamda Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramını açıklarken rıza kavramını özellikle vurgulaması düşünülebilir. 19 Mart Operasyonu, bu durumun tipik bir örneği olarak değerlendirilebilir. İktidar, bu operasyonla bir mıntıka temizliği yapmayı öngörmüş, operasyon “turpun büyüğü heybede” sözleriyle bizzat Cumhurbaşkanı tarafından önceden ima edilmişti. Ancak sonuçları itibariyle, 19 Mart Operasyonu’nun iktidarın kendisi açısından en hatalı hamlelerinden biri olduğu kanaatindeyim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">9 Mart Operasyonu öncesi Türkiye gündemi ile sonrasını karşılaştırırsak bu durum daha net anlaşılacaktır. 19 Mart öncesi süreçte, özellikle iktidara yakın medyanın ana gündem maddesi, CHP içerisinde karışıklık olduğu iddiasıydı. Bu iddiaların sürekli dillendirilmesinin amacının kamuoyuna “CHP kendi içinde birlikteliği sağlayamamışken, yarın iktidar olsa ülkeyi nasıl yönetebilecek” algısını yaymak olduğu söylenebilir. CHP’de ise on üç yıllık Kılıçdaroğlu dönemi sonlanmış ancak Özel’in liderliği hakkında soru işaretleri dillendirilmekteydi. Parti’de Kurultay sonrası hâlâ sular durulmamıştı ve eski yönetim, yeni yönetimi hedef almaya devam ediyordu. 2024 yılında Özgür Özel liderliğinde kazanılan büyük yerel seçim zaferi, Özel’in elini güçlendirse de tartışmalar devam etti. CHP iki temel tartışmayla gündeme geliyordu: Şaibeli kurultay iddiaları ve cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmaları. Yeni yönetim kritik bir kararla, cumhurbaşkanlığı adayının önseçimle belirleneceğini açıkladı. Muhtemeldir ki, tartışmaları sonlandırmak adına girişilen bu hamle iktidarın 19 Mart Operasyonu’na girişmesini tetikledi. Ancak CHP’de birlik havası her türlü çabaya rağmen sağlanamıyor, AKP’ye yakın medya en ufak detaylardan sonuçlar çıkarmaya çalışıyor, iktidarın fiilleri bir türlü gündemde yer bulamıyordu. Ancak 19 Mart Operasyonu sonrası, Türkiye gündemi bir anda değişiverdi. Farklı görüşlerden insanlar meydanlara çıkarak, anayasal haklarını kullandılar, protesto dalgası hızlıca neredeyse tüm Türkiye’ye yayıldı. CHP’de ise tam olarak gerçekleşmeyen kenetlenme görüntüsü, 19 Mart’la birlikte verilmiş oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel’in ise liderliği pekişti, iktidarın kayyum tehditlerine karşı defaatle yüksek oylarla genel başkan seçildi. İstanbul İl Başkanlığına kayyum atandığında gösterilen direniş hafızalara kazındı. CHP’nin haftada iki kez olmak üzere düzenlediği mitinglerde/eylemlerde AKP’nin kalesi olarak bilinen birçok yerde ciddi kalabalıklara hitap etmesi, iktidar açısından endişe verici bir durum olsa gerek. 19 Mart Operasyonu, hem CHP içindeki çatlakları kapatmasıyla hem de farklı muhalif kesimleri aynı meydanda toplamasıyla amacının tam tersi yönünde muhalefeti birleştirmiş oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekrem İmamoğlu hiç şüphesiz aurası olan, karizmatik bir lider. Hitabetiyle, halkla samimi temaslarıyla dikkat çeken bir siyasetçi. İmamoğlu İBB başkanı seçildiğinden bu yana, AKP’nin baskıları ile karşılaştı. 2019’da yaklaşık on üç bin oyla kazandığı seçim iptal edildi, topal ördeğe benzetildi, hakkında sayısız dava açıldı. Ancak her hamlede, İmamoğlu’nun yıldızının daha da parladığına şahit olduk. Son olarak 19 Mart Operasyonu’nu takip eden süreçte tutuklandı, sosyal medya hesaplarına engelleme getirildi. Ancak geçtiğimiz bir yılı incelediğimizde, İmamoğlu’nun siyasi arenada hâlâ çok güçlü bir konumda olduğu göze çarpıyor. İmamoğlu’nun siyasetteki kabiliyetlerine ek olarak iktidarın bu tutumunun da onun yıldızının parlamasında etkili olduğu kanaatindeyim. Kahramanlık anlatılarında daima kahraman karşısında yer alan bir rakip koalisyonu görürüz. Kahraman, kendi becerileriyle rakiplerini alt eder ve anlatının sonunda kazanır. Erdoğan ve İmamoğlu, siyasete bakışlarıyla birbirlerinden bir hayli farklılaşsalar da -Erdoğan’ın Soğuk Savaş yıllarında, İmamoğlu’nun ise neoliberal düzende siyasete atılmasının bu farklılığın temel sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum- siyaset basamaklarında yükselişlerinde benzeşen çok nokta var ve ne gariptir ki bu duruma AKP iktidarı sebep oldu çoğunlukla. AKP, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmış bir siyasetçiyi, yaptığı müdahalelerle Erdoğan karşısında muhalefetin popüler adayı hâline getirdi. Tabii tekrar etmekte yarar var, İmamoğlu’nun yükselişini sadece AKP müdahalesine bağlamak son derece indirgemeci bir yaklaşım olacaktır ancak AKP müdahalelerinin bu yükselişteki payı da asla ihmal edilmemelidir. 19 Mart Operasyonu ile birlikte İmamoğlu, millet iradesinin bir sembol ismine dönüştü. Zamanında Erdoğan hapis cezasına çarptırıldığında, “Bu Şarkı Burada Bitmez” isminde bir albüm çıkartmıştı, gerçekten de Erdoğan’ın yolculuğu orada bitmedi, aksine büyük bir ivmeyle yeni bir başlangıç yakaladı ve kısa bir süre sonra hâlâ devam eden AKP iktidarı kuruldu. Bugün aynı ifadeyi İmamoğlu için de kullanmak son derece makul: “Bu Şarkı Burada Bitmez”. Bu iklimde muhalefet, çok büyük bir hata yapmaz ise önümüzdeki ilk seçimde bir iktidar değişikliği son derece olasıdır. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz, 19 Mart Operasyonu sonrası birçok muhalif isim zor zamanlar geçirmiş ve iktidarın baskısına maruz kalmış olsa da orta ve uzun vadede 19 Mart Operasyonu amacının tam tersi olarak muhalefeti iktidar olmaya daha da yaklaştırmış olabilir. Bugünün iktidarı için 28 Şubat ne ifade ediyorsa, yarının iktidarı için de 19 Mart onu ifade edecektir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynakça</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baykan, T. S. (2025). Jeopolitik krizler, artan seçim belirsizliği ve 19 mart 2025 yürütme gaspı: Hegemonik parti otokrasisi ve personalist rejim arasında türkiye. Birikim, Haziran 2025, 40-51.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Esen,B., Gümüşçü, Ş., Yavuzyılmaz H. (2023). Türkiye’nin yeni rejimi: Rekabetçi otoriterlik. İletişim Yayınları.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Levitsky, S., &amp; Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after cold war. Cambridge University Press.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lührmann, A., &amp; Lindberg, S. I. (2019). A third wave of autocratization is here: what is new about it? Democratization, 26(7), 1095–1113. https://doi.org/10.1080/13510347.2019.1582029</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Huntington, S. P. (1991). Democracy’s third wave. Journal of Democracy, 2(2), 12-34.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/manevi-degerin-bedeli-12882</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Manevi değerin bedeli</h1>
                        <h2>İnsan dünyanın her yerinde aynı terkipten oluşur. Biraz et biraz kan çokça kaygı. Yaşam denilen ilişkiler denizinin rüzgarına açılmış bir zihin yelkeni ile yolculuğunu sürdürür.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/manevi-degerin-bedeli-1774021669.webp">
                        <figcaption>Manevi değerin bedeli</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Manevi değer deyince aklınıza ne geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eski bir kravat, bir saat, bir bardak altlığı, garajda kullanılmayan bir araba, kapısı açılmayan bir köy evi…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim için manevi değer var diyerek savunursunuz bazen kimsenin dönüp bakmadığı eşyalara.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsmet Özel “şehrin insanını pahalı zevklerin ve ucuz cesaretlerin peşinde” olmakla itham eder. Manevi değerin kaybına bir ağıttır bu şiir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Joachim Trier’in Türkçeye Manevi Değer olarak aktarılmış filmini izlemeden önce az da olsa bir önyargım vardı filmin Türkçe’de yanlış adlandırıldığına dair. Daha önce pek çok filmde görmüştük bu işgüzarlığı (</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://mubi.com/tr/tr/films/sentimental-value" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://mubi.com/tr/tr/films/sentimental-value</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngilizcesi Sentimental Value (Duygusal Değer)idi filmin, Norveççe aslını filmi izledikten sonra araştırdım. Evet filmin adlandırmasında hata yoktu. Sadece bizde Manevi kelimesine atfedilen uhrevi ve dinsel içerikle karıştırmamak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Norveç hukukunda mirasçısı olduğunuz bir şey üzerinde manevi değer iddia edip elden çıkmasına engel olma hakkı varmış. Bizim hukukumuzda çok fazla örneğini bilmiyorum. Biz “izale-i şüyu”cuyuz malum. Kestirir atarız. Cebren sattırırız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’un kadim semtlerinin sadece isimleri kaldı mesela. Tabuta son çiviyi de Kentsel Dönüşümle çakıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de konu aile ilişkileri, insanın kaygıları, geçmiş travmaların bugüne yansıması ise ister Norveç’in refah devletinde, isterse Türkiye’nin Survivor modunda olun pek fark yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan dünyanın her yerinde aynı terkipten oluşur. Biraz et biraz kan çokça kaygı. Yaşam denilen ilişkiler denizinin rüzgarına açılmış bir zihin yelkeni ile yolculuğunu sürdürür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı ortamda birlikte büyüyen iki kardeşten biri bile diğeri ile aynı yolculuğu yapmaz. İster yelkenin bir kenarındaki ufak bir delikten sızan ters rüzgar ister arkadan yükselen bir dalga deyin herkesin yolculuğu bir birinden farklıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimileri teknesini kıyıdan sürer. Fırtınalara sürüklense de hep kıyı arar. Yelken rüzgarla ne denli dolarsa dolsun sonunda kendini güvenli limana atar. Adına uyum deyin, itaat deyin, sükunet deyin kimileri için hayat diğerlerine göre daha kolay görünür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Madalyonun tersinde hayatı kendilerine zorlaştıranlar yer alır. Onlar için hayat çoğunlukla sınav modundadır. Diğerleri kadar güvenli limanlarda huzur aramazlar. En sakin havada bile onları sarsar deniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Manevi Değer merkezine bu ikinci kesimi alıyor. Kırılganlıkla dolu hayatların sırrına ulaşmaya çaba gösteriyor. Neden hayat kimilerine bu denli zor geliyor sorusunun cevabını arıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar ikiye ayrılır: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Baba evinin anıları ile onunla konuşanlar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Baba evini satıp kendine ekonomik fayda sağlamayı umanlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinciler kötü insan değildir ama birincilerin yaraları hep kanar; geçmişin anı ve acıları her an cebinde durur.&nbsp; Bu acı ve anıların bir kısmı mirastır aslında. Yarım yamalak dinlenmiş hikayelerdir. Bu kırılgan ruhlar için artık acı çekmeyen eski ruhların yaşadıkları da yüke dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Manevi Değer bedeli parayla ödenmeyen senetler gibidir. Bunları ödemek için insanın sürekli içsel bir mücadele içinde olması gerekir. Yaşamın virajlarında başı dönmeyen gözünü biraz kapatıp geçmesini bekleyenlerle buna katlanamayanlar arasındaki farktan söz ediyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Manevi Değer Joachim Trier’in yönetimi, Eskil Vogt’un senaryosu ve bir kısmı tanıdık oyuncuların gerçekçi performansı ile hedefine ulaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayatı kendine neden zorlaştırdığını bilmediğimiz ama iyi olmalarını istediğimiz insanlar için ne yapmalıyız sorusunu iki tarafın ekseninden anlatıyor hikaye.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sağlam duruyor görünenler zayıf kalanlar için ne yapmalı onları düşündüklerini nasıl göstermeli. Ve kendini zayıf hissedenler aslında ne denli güçlü ve önemli olduklarını nasıl anlamalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Cevap basit değil Dinlemek, yargılamadan yanında olmak, ve en önemlisi, o manevi değeri kabul etmek. Çünkü o değer, acı verse de, insanı insan yapan şeyin ta kendisi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine İsmet Özel’in manevi değerin evrensel tanımını yapan dizeleriyle bitirmek doğru olacak sanırım: </span></span></p>

<pre>
<em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">“</span><span style="color:#333333">Ogün bugün, şehri dünyanın üstüne kapatıp bıraktım</span></span></span></span></em></pre>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">kapattım gümüş maşrapayla yaralanmış ağzımı</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">ham elmalar yemekten göveren dudaklarım</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">mırıldanmasın şehrin mutantan ve kibirli ağrısını.</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Azıcık gece alayım yanıma yalnız</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">serçelerin uykusuna yetecek kadar gece</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">böcekler için rutubet</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">örümcekler için kuytu</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">biraz da sabah sisi</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">yabani güvercin kanatları renginde</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">biz artık bunlar olarak gidiyoruz</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">eylesin neyleyecekse şehrin insanı”</span></span></span></span></em></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iran-savasinin-daha-da-kotulesebilecegi-5-yer-12881</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran Savaşı'nın daha da kötüleşebileceği 5 yer*</h1>
                        <h2>Bu savaş, bölgedeki parçalanma (veya parçalanma tehdidi) trendinin bir parçası olmaya mahkûm. İsrailli ve Amerikalı liderler İslam Cumhuriyeti’nin karmaşık liderliğini tamamen ortadan kaldıramayacaklarını biliyor olabilir, ama savaş İran’ı ideolojik ya da toprak açısından ya da her iki yönden parçalayabilir ve böylece tehdidi daha küçük ve dağınık hale getirerek müdahale ve baltalama için yeni fırsatlar açabilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasinin-daha-da-kotulesebilecegi-5-yer-1774021172.webp">
                        <figcaption>İran Savaşı'nın daha da kötüleşebileceği 5 yer*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen ay İsrail ve ABD'nin İran'a düzenlediği saldırı hızla bölgesel bir savaşa dönüştü. Şu ana kadar 2.000'den fazla insan öldü; bunların büyük kısmı İran ve Lübnan'da ABD ve İsrail bombardımanları altında hayatını kaybetti, milyonlarca insan ise yerinden edildi. İran misilleme olarak komşu ülkelere saldırdı, özellikle ABD tesislerini ve petrol altyapısını hedef aldı ve Hürmüz Boğazı'nı kapatarak küresel ekonomiyi tehdit etti. Savaş, zaten iç gerilimler ve yakın dönemdeki çatışmalar nedeniyle kırılgan olan çevre ülkeleri istikrarsızlaştırma riski taşıyor. İşte dikkat edilmesi gereken beş yer:</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suudi Arabistan</span></span></strong></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim5.jpg" style="height:319px; width:400px" /></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Durum</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suudi Arabistan kötü imajını düzeltmek ve petrol bağımlı ekonomisini çeşitlendirmek için yatırımcı çekmeye çalışıyor. Bu kapsamda 2023'te uzun süredir Körfez'deki rakibi İran ile uzlaşma sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca Trump yönetimine daha güçlü bir güvenlik garantisi vermesi için baskı yapıyor. ABD tarafı ise Suudi Arabistan'ı İsrail ile normalleşmeye ikna etmeye çalışıyor. Savaşın arifesinde Suudi Arabistan'da yaklaşık 2.700 ABD askeri bulunuyordu ve şimdi Prens Sultan Hava Üssü'nden yakıt ikmal operasyonları başlatıldı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olası gelişmeler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günlük saldırılar, ABD dostluğunun güvenlik garantisi olmadığını hatırlatıyor. Suudi Arabistan nükleer bombanın tek etkili güvenlik garantisi olduğuna karar verebilir. Krallık zaten sivil nükleer program planlıyor ve uranyum zenginleştirme hakkı istiyor ki bu bomba için gerekli. Bu savaş, tam da amaçlananın tersine, Körfez'de nükleer hırsları artırabilir. Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Gazze'nin yıkımı ve Filistin devletine yönelik ilerleme olmaması nedeniyle zaten isteksiz olduğu İsrail ile normalleşmeyi reddedebilir ya da ABD'ye vaat ettiği neredeyse 1 trilyon dolarlık yatırımı geri çekebilir.&nbsp; Eğer Suudi Arabistan savaşa katılırsa, nükleer silahı olan Pakistan'ı çağırabilir; iki ülke arasında savunma anlaşması var.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Irak</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim4.jpg" style="height:385px; width:400px" /></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Durum</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran, özellikle çoğunluğu Şii olan Irak halkı arasında önemli halk desteği görüyor ve Tahran, Irak siyasi partilerini ve paramiliter gruplarını finanse ediyor. Halk Seferberlik Güçleri (çoğunluğu İran destekli milislerden oluşan ve gerilla savaşında deneyimi olan) 200.000'den fazla savaşçıya sahip ve büyük ölçüde Irak Silahlı Kuvvetleri'ne entegre edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD'nin burada mali kaldıraç gücü var; Irak'ın petrol gelirlerini New York Federal Rezerv Bankası üzerinden yönetiyor. Trump daha önce İran'a yakın Nuri el-Maliki'nin tekrar başbakan olması durumunda Irak'ın petrol gelirlerini kesmekle tehdit ederek yeni başbakan seçimine müdahale etmeye çalışmıştı. Irak'ta milyonlarca Kürt yaşıyor; kuzeydeki yarı özerk bölgede yoğunlaşmış durumdalar. Ayrıca İran Kürtlerinden binlercesi de Irak Kürdistanı'nda bulunuyor sürgündeki muhalifler ve İran hükümetine düşman silahlı gruplar da buna &nbsp;dahil.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olası gelişmeler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş zaten Irak'a sıçradı: Hem Devrim Muhafızları hem İran destekli Irak milisleri ABD birliklerine drone ve füze saldırıları düzenledi, Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği defalarca hedef alındı, Irak parlamentosunda milletvekilleri anti-Amerikan sloganlar attı. Öte yandan çelişkili haberlere göre İsrail, ABD ya da ikisi birden, İran Kürtlerini Irak’ın kuzeyinden İran’a karşı saldırı için destekleyebilir. Mezhepsel ve etnik çatışma geçmişi olan Irak’ta halk, savaşın farklı taraflarında yer alabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim3.jpg" style="height:174px; width:400px" /></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Durum</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ülkesini arabulucu ve itidal vahası olarak konumlandırmaya çalıştı. Ancak Türkiye Suriye, Irak, Libya ve Azerbaycan’da da kendini dayatmaktan geri durmadı ve güçlü bir yerli silah sanayii kurdu. Türk ordusu şu anda NATO’nun ikinci en büyük ordusu (ABD’den sonra). Türkiye’de ABD’ye ait taktik nükleer silah stoğu ve 1.000’den fazla ABD askeri bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin yükselen profili İsrail’i rahatsız ediyor; İsrailli yetkililer Türkiye’yi neo-Osmanlı yayılmacılıkla suçluyor ve Suriye’de Türk askeri üslerini engellemeye çalışıyor. Türkiye İsrail’i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülkeydi, ancak Gazze’deki kitlesel ölümler sonrası diplomatik ilişkileri kesti ve Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’ndaki soykırım davasına katıldı. Yine de İsrail’e giden petrol ve gaz için kilit transit noktası olmaya devam ediyor. İran, Irak ve Suriye ile birlikte Türkiye’de de önemli bir Kürt nüfusu var. Ancak Türkiye’de hükümet ile Kürt azınlık arasındaki ilişki gergin; 40 yıllık Kürt isyanı geçen yıl sona erdi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olası gelişmeler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD veya İsrail’in Kürtleri İran’a karşı kullanabileceği yönündeki öneriler, Türk yetkilileri İran’da iç savaş çıkması konusunda tedirgin etti. İran hükümetine karşı Kürt ayrılıkçı bir ayaklanma olursa, Türkiye’de Kürtler’e yönelik önleyici baskılar artabilir, Türk-Kürt barış süreci zarar görebilir ya da yeni bir şiddet dalgası başlayabilir. Türk yetkililer ayrıca İran’dan mülteci akınının ülkeyi zorlayacağından endişeli; Suriye iç savaşından milyonlarca mülteciyi kabul etmekte zaten zorlanmışlardı. Bölgesel kargaşada İsrail ile artan gerilim de Türkiye’nin yönetmesi gereken bir başka unsur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşik Arap Emirlikleri</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim2.jpg" style="height:327px; width:400px" /></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Durum</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Turistlere açık uluslararası bir kavşak görüntüsünün ötesinde BAE, kara para aklama ve yaptırımları delme merkezi olmaya devam ediyor. İran sert yaptırımları kısmen Dubai’nin serbest bölgelerindeki paravan şirketler üzerinden petrol ve mal satarak atlatıyor. Emirlikler’de yüz binlerce İranlı, birkaç İran bankası ve İranlıların varlıklarını saklamasına ve hareket ettirmesine yardımcı olan döviz büroları bulunuyor. Aynı zamanda İsrail ile ilişkileri normalleştirdi. ABD’nin önemli savunma ortağı; yaklaşık 3.500 ABD askeri barındırıyor ve kilit yakıt ikmal noktası.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olası gelişmeler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu anda İran saldırılarından İsrail’den bile daha fazla darbe alan ülke BAE. Trump yönetimi savaştan tek taraflı çekilse bile BAE, İran’dan gelen&nbsp; saldırılara maruz kalabilir. Emirliklere yönelik bu yoğun saldırı diğer ülkeleri de savaşa çekti: Fransız savaş uçakları Fransız askeri üslerini korumak için BAE üzerinde uçuyor, Avustralya da bir savaş uçağı ve füze göndereceğini açıkladı. BAE, İran varlıklarını dondurmakla tehdit ediyor ve bu İsrail’in hoşuna gidiyor. Ancak Emirlik liderleri, savaşı başlatan ABD ve İsrail’e karşı sessiz bir &nbsp;öfke içindeler. BAE, istikrarlı sığınak imajıyla ticaret yapıyordu ve şimdi bu imaj paramparça oldu. İran ve İsrail arasında denge kurarak istikrar kazanamayacağını anlayan BAE, başka müttefikler arayabilir veya askeri stratejisini sertleştirebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lübnan</span></span></strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/lu%CC%88bnan.jpg" style="height:443px; width:400px" /></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Durum</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in kuzeyinde yer alan Lübnan, savaşın gölgesinde kalan ama aynı derecede acımasız ayrı bir çatışmaya sahne oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lübnan, 1982’de Lübnanlı din adamları tarafından kurulan, hem siyasi parti hem de güçlü bir milis olan Hizbullah’a ev sahipliği yapıyor. Hizbullah ve İsrail onlarca yıldır savaşıyor; İran grubu silahlandırıyor, eğitiyor ve finanse ediyor. Son yıllardaki ağır çatışmalar Hizbullah’ı zayıflatmış olsa da grup hâlâ saldırı düzenleyebilecek kapasitede olduğunu gösterdi. İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’nin savaşın başında öldürülmesinden bu yana Hizbullah ve İsrail birbirine karşı amansız saldırılar düzenliyor; Lübnanlı siviller İsrail bombardımanlarının en büyük yükünü taşıyor. İsrail, Lübnan hükümeti Hizbullah’ı&nbsp; silahsızlandırmazsa Lübnan topraklarını ele geçirmekle tehdit ediyor. Lübnan Ordusu uzun süredir Hizbullah’a meydan okumaktan çekiniyor; grup, Şii nüfusun önemli bir kısmı arasında popüler ve parlamentoda ve hükümette temsilcileri var. Tarihsel meşruiyetinin bir kısmı da İsrail saldırılarına karşı savaşanların Lübnan ordusu değil Hizbullah savaşçıları olması .</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olası gelişmeler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lübnan hükümeti artık Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini yasakladı ve silahlarını almak için söz verdi. Ancak Hizbullah’ı silahsızlandırma girişimi, ordunun yaklaşık üçte birini oluşturan Şiileri bölerek orduyu parçalayabilir ve &nbsp;iç savaşa yol açabilir. Lübnan, kitlesel yerinden edilme ve ölümlere yol açan ağır İsrail bombardımanlarından kurtulmak istiyor. Ancak İsrail şimdilik barış görüşmelerini reddediyor ve Lübnan hükümetinin Hizbullah’ı silahsızlandırma penceresinin kapandığını söylüyor. İsrail daha fazla Lübnan toprağını ele geçirmekle tehdit ediyor ve en azından bir “tampon bölge” oluşturacak kadar bölgeyi işgal etme niyetinde görünüyor. Bu, er ya da geç Hizbullah ve diğerleri tarafından İsrail’e karşı bir isyana ve Lübnan içinde iç çatışmalara yol açabilir. Lübnan savaşı, ABD-İran savaşı bitse bile uzun süre devam edebilir. Trump geçen yıl Beyaz Saray’a döndüğünde, savaş yorgunu&nbsp; bölgede müzakere ve yeni başlangıçlar için hevesliydi. Ancak başkan, İran ile umut vaat eden nükleer görüşmeleri bitirdi ve belirsiz hedefleri olan, ekonomik açıdan riskli bir savaşı başlattı. Sanki bölgeyi istikrarsızlaştırmak için tasarlanmış gibi görünen bir çatışma başlattı. ABD, İran’a yönelik saldırının son noktasını tanımlayamadı. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş mevcut İran hükümetini devirebilir mi (yerine ne gelecek?), kalan nükleer malzemeyi ele geçirebilir mi (Trump’ın geçen yazki &nbsp;bombardımanlarının malzemeyi enkaz altında bıraktığı söyleniyor, bu işi zorlaştırıyor) bilinmiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş neredeyse bitmiş olabilir &nbsp;ya da daha yeni başlıyor. Belki ABD kara birlikleri gönderecek. Ya da Trump her şeyin çok fazla olduğuna karar verip çekilmeye çalışacak ama bunu yapamayacağını fark edecek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her halükârda, ABD’nin itibarı ve gücü gerçek zamanlı olarak aşınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gördüğüm şu: Bu savaş, bölgedeki parçalanma (veya parçalanma tehdidi) trendinin bir parçası olmaya mahkûm. İsrailli ve Amerikalı liderler İslam Cumhuriyeti’nin karmaşık liderliğini tamamen ortadan kaldıramayacaklarını biliyor olabilir, ama savaş İran’ı ideolojik ya da toprak açısından ya da her iki yönden parçalayabilir ve böylece tehdidi daha küçük ve dağınık hale getirerek müdahale ve baltalama için yeni fırsatlar açabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortaya çıkan kaosun, geniş, birleşik ve şeffaf olmayan bir İran’dan gelen tehdidi azaltmak için kabul edilebilir bir bedel olduğunu hesaplıyor olabilirler. Bu, Irak’ın işgaline benzer bir mantık: O işgal Irak’ı siyasi olarak parçaladı, gruplar kendi aralarında çekişip yabancı sponsor aramakla o kadar meşgul oldu ki komşularını rahatsız etmeye vakitleri kalmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrailliler Suriye’de de benzer şekilde yararlandı: 2024’te yarım yüzyıldır demir yumrukla yöneten Esad hanedanının düşmesiyle merkezi iktidar boşluğu oluştu. Kürtler özerk bölgeye sahip, İsrail bir tampon bölge daha ele geçirdi, güneydeki Suveyda valiliği özerklik için uğraşıyor, Türk ve Rus üsleri hâlâ duruyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lübnan, mezhepler arası iç savaşlarla uzun süredir bölünmüş durumda, şimdi güney kısmını İsrail işgaline kaybedebilir. Türkiye ise kendi Kürt nüfusunu, İran’daki savaşın esinlediği yeni bir silahlı ayrılıkçı ayaklanma belirtileri açısından izliyor. Filistinliler bile bölünüyor: Gazze zonlara ayrıldı, Batı Şeria’daki Filistinliler yerleşim genişlemesiyle birbirinden koparılıyor. İsrail ve ABD bu savaşta toprak veya nüfuz genişletmek, bölgede tartışmasız güç olmak için her şeyi riske atıyor gibi görünüyor. Başarabilirler de, başaramayabilirler de. Bu arada bölge ülkeleri parçalanma riskiyle karşı karşıya.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Harita, ACLED ( <a href="https://acleddata.com/" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://acleddata.com/</a> verileri ve haber raporlarından yararlanılarak hazırlanmıştır (16 Mart itibarıyla). Kapsamlı değildir. Füze ve benzerlerinin havada imha edilmesi (interceptions) olayları dahil edilmiş ve imha yerlerine göre haritaya işlenmiştir. Dost ateşi (friendly fire), doğrulanmamış olaylar ve sorumlu tarafın belirsiz olduğu saldırılar hariç tutulmuştur. Etnik bölgeler GeoEPR 2023 veri setinden alınmış olup yaklaşık değerlerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Megan K. Stack (New York Times) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/interactive/2026/03/20/opinion/iran-war-attacks-map.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/interactive/2026/03/20/opinion/iran-war-attacks-map.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trump-kendinden-baska-kimseyi-suclayamaz-12880</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 00:16:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump kendinden başka kimseyi suçlayamaz</h1>
                        <h2>Saygı duyduğum insanlar Trump'ı İran'la yüzleştiği için cesur buluyor. Ama ben cesaret görmüyorum. Sorumsuzluk görüyorum. Düşüncesizlik görüyorum. Ulusu riskleri tam anlamadan bir çatışmaya sokan bir adam görüyorum. Daha sınırlı askeri başarılarından sonra kibir dolu bir adam görüyorum. Şimdi dünyanın en yetkin iki ordusunun onu kurtarmasını umuyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trump-kendinden-baska-kimseyi-suclayamaz-1773955104.webp">
                        <figcaption>Trump kendinden başka kimseyi suçlayamaz</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Trump, Ortadoğu'da yeni bir bataklık yaratma koşullarını kendisi oluşturdu ve soru şu: Amerikan askeri üstünlüğü, onu kendi aceleciliği ve yetersizliğinden kurtarabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şu anki durum özetle şöyle: ABD ve İsrail, İran üzerinde mutlak hava hâkimiyeti kurdu. Birkaç kısa günde birleşik güçlerimiz İran'ın kendi hava sahasını koruma kabiliyetini yok etti, üst düzey askeri ve sivil liderliğinin büyük kısmını öldürdü ve donanmasının önemli bölümünü batırdı. Aynı zamanda ABD ve İsrail, İran'ın nükleer programını havadan tahrip ediyor, balistik füze üretme ve konuşlandırma yeteneğini yok ediyor. Rejimin nüfus üzerindeki kontrolünü sağlayan iç güvenlik güçlerini de vuruyorlar. Hava harekâtının amacı net: Rejimin komşularına zarar verme kapasitesini yok etmek ve aynı zamanda ülkede bir devrimin zeminini hazırlamak. Eğer askeri misyon bu kadarla sınırlıysa, ordu bunu olağanüstü bir verimlilikle başarıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran ağır darbe aldı. Bugün savaş bitse bile İran ordusunun bu kayıplardan tamamen toparlanması yıllar alır. İran'ın dron ve füzeleri Amerikan güçlerine ve müttefiklerimize zarar versede, bu zarar ABD ve İsrail'in İran'a verdiği zararın çok altında. Henüz hiçbir Amerikan veya İsrail uçağının düşürüldüğüne dair kesin rapor yok (birkaç drone düşürüldü), tek bir Amerikan veya İsrail savaş gemisi batırılmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki Trump neden Amerikan müttefiklerine öfkeleniyor? İran'ın Amerikan saldırısına karşılık Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt'i vurmasına neden “şok oldu”?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki cevap geçen Cuma Wall Street Journal'da çıkan haberde: Genelkurmay Başkanı General Dan Caine, Trump'a İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatabileceğini söylemiş, ama Trump tehdidi omuz silkerek geçiştirmiş ve saldırıyı başlatmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazete şöyle yazıyor: “Trump ekibine Tahran'ın boğazı kapatmadan önce teslim olacağını söyledi, hatta deneseler bile ABD ordusunun bunu halledebileceğini belirtti.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama İran teslim olmadı. Rejimin düşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna dair gerçek bir işaret yok. Aksine boğazı fiilen kapattı ve bunu kendi petrol ihracatını kesmeden yaptı. Yani diğer ülkeler petrolü boğazdan geçiremezken İran hâlâ geçiriyor. İran füzeleriyle İsrail'e ciddi zarar veremeyebilir (İsrail savunmasından geçen birkaç füze İsrailli sivilleri öldürdü), Amerikan gemilerini batıramayabilir ama dünya ekonomisini krize sokabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çatışmadan rejimi sağlam (hatta daha sert) çıkabilir ve dünya ekonomisi üzerindeki gücü azalmadan kalabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş Araştırmaları Enstitüsü'nün son paylaşımında sorun iyi özetlenmiş: “Bu savaş sonrası zayıflamış ama iktidarda kalan bir rejim, mevcut sınırlı gemi saldırı gücüyle &nbsp;ABD ve İsrail'i teslim olmaya zorlarsa, çok az çabayla istediği zaman ve süreyle ticareti bozabilir.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İran'ın trafiği bozma kabiliyetini engelleme iradesi ve yeteneğini göstermemek, gelecekte caydırmayı çok daha zorlaştırır.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu mantık bataklığa götürür. Eğer Amerika şimdi zafer ilan ederse (rejim hâlâ iktidarda ve boğaz kapalıyken) İran bunun tersine “Biz kazandık” diyebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyük yumruk aldı, dayandı ve Amerika'yı geri adım attırdı. Nihai silahı yani boğazı kapatmayı kullandı ve Amerika'nın etkili cevabı olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Boğazı zorla açmaya (ve açık tutmaya) karar verirsek ABD başka bir açık uçlu, maliyetli çatışmaya girebilir; en azından bazı Amerikan askerleri İran topraklarına girmek zorunda kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, Amerikan ordusuna yavaş yavaş kayıp ve maliyet vererek yorulup çekilene kadar düşmanın şartları ve arazisinde savaş demek. Bu Gordiyon düğümünü kesmenin tek yolu askeri bir mucize: Minimum kayıpla hızlı bir harekât, boğazı çabuk açmak, uluslararası ekonomiye zararı en aza indirmek ve İran'ı neredeyse tamamen dişsiz bırakmak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump'ın sorumsuzluğu ABD'yi iyi seçeneklerden mahrum bıraktı. Karşılaştığımız ikilem, Trump'ın ilk füzeyi atmadan önce savaşı Kongre'ye ve halka sunması gerektiğini gösteren mükemmel bir örnek. Arkadaşlarım soruyor: “Kongre onaylamayacağını düşünüyorsa ne yapsın, oturup beklesin mi?” Cevap basit: Anayasa başkana Kongre'yi hiçe sayma yetkisi vermiyor. Onay alamayacaksan savaşa girme.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer Cumhuriyetçi bir başkan Cumhuriyetçi Kongre'den savaş desteği alamıyorsa, belki çatışmanın hikmetinden daha çok şüphe etmek gerekir. Savaşı savunsaydı halkı olası ekonomik zorluklara hazırlayabilirdi. Savaş hedeflerini net tanımlamak ve yöntemleri belirlemek zorunda kalırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomik savaş ve Grönland'ı ele geçirme tehditleriyle müttefikleri yabancılaştırmasaydı, Hürmüz Boğazı'nı korumak için önceden müttefik gücü toplamak daha kolay olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun yerine Trump kendi başına büyük bir savaşı başlattı ve çelişkili hedefler açıkladı. Amaç rejim değişikliği mi? Koşulsuz teslimiyet mi? Yoksa daha dar biçimde İran'ın füze ve drone güçlerini yok etmek, donanmasını batırmak, nükleer programını durdurmak, vekil güçleri (Hizbullah, Hamas, Husiler, Suriye ve Irak'taki müttefik milisler) üzerinden savaşma kabiliyetini yok etmek mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran rejiminin zafer teorisi ise tek ve basit: Hayatta kalmak. Çatışma sonunda rejim hâlâ ayaktaysa İran tekrar savaşabilir. Ve boğazı kapatarak en azından kısmen hayatta kalırsa, tekrar nasıl savaşacağını çok iyi bilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşlar dikkatle planlansa, müttefikler dahil edilse, halkın çoğunluğu desteklese bile son derece değişken ve öngörülemezdir. En iyi analistler bile olayların nasıl geliştiğini şaşırabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin Ukrayna savaşı beşinci yılında ve birçok kişi birkaç günde biteceğini düşünmüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olayları analiz etmenin en iyi yolu “Bu plan başarılı olur mu?” değil, “Başarı için koşulları yarattın mı?” ve “Sonrasını dikkatle düşündün mü?” diye sormaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Askeri bağlamda bu, askerlerin iyi teçhizatlı, eğitimli, iyi komuta altında ve sağlam, ulaşılabilir bir plana göre hareket etmesi demek. Bu şartlarda bile başarısız olabilirsiniz ama başarısızlık ihtimali çok daha düşük olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyük endişem Trump'ın başarısızlık koşullarını yarattığı yönünde. İyi teçhizatlı, eğitimli ve liderliği sağlam ordumuzu, net halk desteği olmayan (önceki Amerikan savaşlarına kıyasla), net tanımlı hedefi olmayan ve büyük çaplı tırmanış olmadan ulaşılması mümkün olmayabilecek bir göreve gönderdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi savaşın rejimin hemen teslim olmasına veya yok olmasına yol açmadığını görünce şaşırmış halde çırpınıyor, müttefikler bu savaşı başlatmadıkları ve istemedikleri halde kurtarmaya gönüllü olmazlarsa NATO'nun varlığını tehdit ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir Amerikalı olarak, askerlerimiz sahaya sürüldüğünde başarılarını istiyorum. Hürmüz Boğazı'nı mümkün olduğunca hızlı ve acısız açmalarını istiyorum. İran rejiminin çökmesini ve demokrasiyle değişmesini istiyorum. O rejim iğrenç. ABD'nin düşmanı. Düşmeyi hak ediyor. Düşerse sevinirim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama vatanseverliğim gerçeği görmemi engelleyemez. Demokrasimiz savaşa böyle girmemeli. Trump ulusumuzu savaşa sokacak doğru adam değil. Saygı duyduğum insanlar Trump'ı İran'la yüzleştiği için cesur buluyor. Ama ben cesaret görmüyorum. Sorumsuzluk görüyorum. Düşüncesizlik görüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ulusu riskleri tam anlamadan bir çatışmaya sokan bir adam görüyorum. Daha sınırlı askeri başarılarından sonra kibir dolu bir adam görüyorum. Şimdi dünyanın en yetkin iki ordusunun onu kurtarmasını umuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihte net emsali olmayan bir görevi başarıyor olmalarını umuyor: Düşman bir rejimi tamamen hava ve denizden yok etmek, uymaya zorlamak ve bunu ekonomik acının askeri kazanımları gölgede bırakmayacak kadar hızlı yapmak. Önceki başarılı hava harekâtları (Balkanlar'daki NATO harekâtları, Libya'daki müttefik harekâtı) yerel müttefik kara güçleriyle desteklenmişti ki araziyi alıp tutabilsinler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya da “zafer” ilan edip ABD'yi savaştan çekebilir. İran ordusunun dumanlar içindeki enkazını gösterip önemli bir şey başardığımızı söyleyebilir. “Çimleri biçtik” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hamas'ın 7 Ekim saldırılarından önceki İsrail karşı-terör operasyonlarında kullanılan terimle. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani düşmanı yenmedin ama incittin, toparlanması yıllar alır. Aslında yönetim tam bu pozisyona kayıyor gibi. Mesajlaşma rejim değişikliği ve “koşulsuz teslimiyet”ten, İran ordusunu yeniden inşa etmesi uzun sürecek kadar hasar verecek “çimi biçme” hedeflerine kayıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama 7 Ekim bize çimi biçmenin kimseyi daha güvenli yapmadığını göstermeliydi. Aksine çatışmayı uzatır. Savaşçıları sertleştirir. İntikam tohumları eker. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail bunu artık biliyor, biz de bilmeliyiz. Çöl Fırtınası'nda Saddam Hüseyin katastrofik yenilgi alınca daha da sertleşti. George H.W. Bush'u öldürmeye çalıştı, İsrail'e karşı ikinci intifadayı destekledi, askerleri Amerikan pilotlarına ateş etti, teröristleri barındırdı. Yenilgi onu ABD'ye karşı daha az düşman yapmadı ve 2003'te çok daha uzun ve kanlı bir savaşta tekrar savaştık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump kendinden başka kimseyi suçlayamaz. Amerika'yı anayasaya aykırı bir savaşa soktu. Ve şimdi bu günahı, başkan olduğu kadar sorumsuz bir komutan olduğunu kanıtlayarak katlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* David French (New York Times köşe yazarı, Irak Özgürlük Harekâtı gazisi ve Anayasa hukukçusu)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı: </span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/19/opinion/trump-iran-war.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/19/opinion/trump-iran-war.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/sari-limana-ne-oluyor-12879</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Sarı limana ne oluyor?</h1>
                        <h2>Küresel ekonomik sistemin büyük bir dönüşümden geçtiği bu günlerde, altın bir kez daha "güvenin" simgesi haline geldi. Türkiye’deki yatırımcı için altın, hem küresel risklere hem de yerel kur dalgalanmalarına karşı çift katmanlı bir zırh sunuyor. Mart 2026 verileri gösteriyor ki; portföy çeşitlendirmesi yapmak ve tüm yumurtaları aynı sepete koymamak her zamankinden daha önemli. Altın, belki bir gecede zengin etmez ama zor günlerde kimseye muhtaç etmeyecek o "kadim gücü" temsil etmeye devam eder.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/sari-limana-ne-oluyor-1773948111.webp">
                        <figcaption>Sarı limana ne oluyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsanlık tarihi boyunca değerini hiçbir zaman sıfırlamamış, imparatorlukların yıkılışına ve yeni dünya düzenlerinin kuruluşuna tanıklık etmiş tek bir varlık var: Altın. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">2026 yılının Mart ayına geldiğimizde, modern finans sisteminin karmaşıklığına rağmen bu kadim metalin hâlâ "nihai güvenli liman" olma özelliğini koruduğunu, hatta hiç olmadığı kadar stratejik bir önem kazandığını görüyoruz. Küresel çapta&nbsp;<strong>ons altının 5.000 dolar barajını zorladığı</strong>, Türkiye’de ise gram altının hane halkı bütçelerinde en kritik kalem haline geldiği bir dönemden geçiyoruz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Küresel Sahne: Jeopolitik Fay Hatları ve De-Dolarizasyon</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün altın fiyatlarını tetikleyen en büyük güç, artık sadece enflasyon rakamları değil; jeopolitik risklerin ta kendisidir. Orta Doğu'da dinmek bilmeyen gerilimler ve enerji koridorları üzerindeki çatışmalar, küresel yatırımcıyı riskli varlıklardan (hisse senetleri, kripto paralar vb.) kaçırarak altına yönlendiriyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ancak perde arkasında daha büyük bir yapısal değişim var:&nbsp;<strong>De-dolarizasyon (Dolarsızlaşma).</strong>&nbsp;Dünyanın önde gelen merkez bankaları, özellikle BRICS ülkeleri, rezervlerini dolardan arındırarak fiziksel altına çevirmeye devam ediyor. 2026 yılı, merkez bankalarının son on yılın en yüksek altın alım kotasına ulaştığı yıl olarak kayıtlara geçiyor. Bu durum, ons altın üzerinde kalıcı ve yukarı yönlü bir taban fiyat oluşturuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Fed’in Gölgesi ve Faiz Denklemi</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Küresel piyasaların gözü kulağı her zaman olduğu gibi ABD Merkez Bankası (Fed) üzerindeydi. Mart 2026 itibarıyla Fed’in faizleri sabit tutma eğilimi, altının üzerindeki "fırsat maliyeti" baskısını hafifletiyor. Faizlerin zirve yaptığı ve düşüş beklentisinin başladığı her senaryo, altının parlaması için uygun zemin hazırlıyor. Çünkü faiz getirisi olmayan altın, paranın maliyetinin düştüğü dönemlerde en büyük rakibi olan tahvillerin önüne geçiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Türkiye Yansıması</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye’de altın fiyatlarını anlamak için sadece dünyadaki gelişmelere bakmak yetmiyor. Bizim piyasamızda altın fiyatları, iki güçlü motorun etkisiyle hareket ediyor:&nbsp;<strong>Ons altın</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>Dolar/TL kuru</strong>.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Gram Altın Formülü</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) Mart 2026 toplantısında faizi&nbsp;<strong>yüzde 37</strong>&nbsp;seviyesinde sabit tutması, yerel piyasada sıkı para politikası duruşunun sürdüğünü gösteriyor. Ancak küresel enerji fiyatlarındaki artışın yarattığı enflasyonist baskı, yerli yatırımcıyı korumacı bir reflekse itiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye’de altın, sadece bir yatırım aracı değil, aynı zamanda kültürel bir sigortadır. Düğün sezonlarının yaklaşmasıyla artan fiziki talep ve vatandaşın enflasyona karşı alım gücünü koruma çabası, gram altını 7.100 TL seviyelerinin üzerine taşıdı. Özellikle Kapalıçarşı ile bankalar arasındaki spreadin zaman zaman açılması, fiziksel altına olan talebin ne kadar canlı olduğunun en somut kanıtı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Riskler ve Beklentiler: Yatırımcıyı Ne Bekliyor?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Peki, bu yükseliş bir balon mu? 2026 perspektifinden bakıldığında, dev yatırım bankalarının (Goldman Sachs, UBS, JPMorgan) tahminleri, yükselişin "yavaş ama istikrarlı" bir şekilde süreceğine işaret ediyor. Bazı analizler yıl sonuna kadar ons fiyatının 5.500 doları görebileceğini öngörüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ancak her yatırım aracında olduğu gibi altın için de riskler mevcut:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>* Barış Görüşmeleri:</strong>&nbsp;Jeopolitik gerilimlerin aniden yumuşaması, "savaş priminin" fiyatlardan silinmesine ve sert kâr realizasyonlarına (düşüşlere) neden olabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>* Merkez Bankası Müdahaleleri:</strong>&nbsp;Enflasyonun beklentilerin altında kalması durumunda merkez bankalarının yeniden şahinleşmesi altını baskılayabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Sonuç: Stratejik Sabır Dönemi</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Küresel ekonomik sistemin büyük bir dönüşümden geçtiği bu günlerde, altın bir kez daha "güvenin" simgesi haline geldi. Türkiye’deki yatırımcı için altın, hem küresel risklere hem de yerel kur dalgalanmalarına karşı çift katmanlı bir zırh sunuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Mart 2026 verileri gösteriyor ki; portföy çeşitlendirmesi yapmak ve tüm yumurtaları aynı sepete koymamak her zamankinden daha önemli. Altın, belki bir gecede zengin etmez ama zor günlerde kimseye muhtaç etmeyecek o "kadim gücü" temsil etmeye devam eder.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/nevruz-resmi-bayram-haline-getirilmelidir-12878</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Nevruz resmi bayram haline getirilmelidir</h1>
                        <h2>Nevruz pagan kökenli bir kimlik ve aidiyet yapılanmasıdır ama Müslümanlar arasında da kutlanıyor ve bayramlaştırılıyor. Ülkenin esenliği için gelenek ve göreneklerimizin mahiyetini iyi bilmemiz gerekir. Kökeni nerelere giderse gitsin artık toplumun kültür ve inanç değerleri içerisine girmiş ve etkili bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlarsa onlara sempatiyle bakılmamadan öte kurumsallaştırmamız gerekir. Terörsüz Türkiye başarısının kanun taslak ve tasarısının içerisine 21 Mart’ın Nevruz Bayramı olarak ilan edilmesi ve TBMM’de kanunlaştırılması barış ve kardeşlik kapılarının açılmasının sonsuzlaşmasına yol açıcı önemli bir etmen olarak değerlendirilmelidir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/nevruz-resmi-bayram-haline-getirilmelidir-1773947855.webp">
                        <figcaption>Nevruz resmi bayram haline getirilmelidir</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Terörsüz Türkiye süreci içinde “TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun” düzenlediği raporda aidiyet, kimlik ve dayanışma açısından önem taşıyan Nevruz Bayramının birleştirici coşkusuna yer verilseydi kitle psikolojisi açısından sevindirici olurdu. Umarız süreç başarılı olur ve 21 Mart tarihi, kardeşlik ve dayanışmanın Nevruz Bayramı olarak kutlanır. 1990’lı yıllarda böyle bir girişimde bulunuldu ama akim kalarak devlet kurumlarının basit kutlamalarıyla yetinildi. Anadolu’nun değerlerine ortaklaşa sahip çıkmak, tarihteki kült ve kimliklerin sentezini oluşturan bugünkü kültürümüzün önemli yapı taşlarından birini bayramlaştırmak tarihin altın sayfalarına yazılacaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Nevruz, Anadolu, Mezopotomya ve Pers dünyasının pagan, çok tanrılı dinlerine dayanan bir “kült”, yani tapınma biçimidir. Perslerin Ateşperestlik ve Zerdüşt Dini diye de adlandırılan Mazdeizm inancında ışıklar, aydınlıklar tanrısına hamd etme bağlamında ateş yakmak ana kültlerin başında gelmektedir. Evreni canlandıran güneşin, aydınlıklar tanrısı Ahuramazda’nın (Hürmüz) dünyadaki uzantısıdır ateş… Pers İmparatorluklarının M.Ö. VI. yüzyıldan Müslüman olmalarına kadar yüzyıllarca Orta Asya’dan Yunanistan’a kadar hükmettikleri geniş coğrafi alan ateş kültünün etkisinde kalmıştır. Zaman sürecinde bu kült kültür, gelenek ve aidiyet simgesine dönüşüp tek tanrılı dine geçişte de devamlılığını sürdürmüştür. Yeni dinleri kabul eden uluslar eski dinlerin geleneklerinden, inançlarından kolay kolay vazgeçemez, yenileriyle senkretize ederler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Nevruz da bir pagan geleneği olarak değişik Müslüman mezhepler içerisinde sürdürülmüş ve binlerce yıldan beri Nevruz, Nevroz, Nawruz, Nayruz, Novruz, Yeni Gün adı altında doğanın yeniden doğuşu anlamıyla kutlanmıştır. Eski İran takviminin yılbaşı olarak kabul ettiği 21 Mart’a rastlayan bu bayram aynı zamanda kurtuluş günü niteliğini taşır. Kürtler Nevruz’u hem eski dinleri Mazdeizm hem de ulusal kahramanları demirci Kawa’nın zalim kral Zahhak’ı öldürmesi olayına dayandırırlar. Dağlarda ateş yakılır, üzerinden atlanır, özgürlüğe kavuşmanın sevinç ve mutluluğu yaşanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Batı Anadolu’da Frigya Mitolojisinin bereket tanrısı Kybele’ye kadar uzanan ateş kültü güzel bir öykü de getirmiştir. Toprak ve tarım tanrıçası Demeter’in kızı Persephone çok güzeldir. Yeraltı tanrısı Hades ona aşık olur ve kaçırır. Demeter bu olaya çok kızar ve araya Zeus’ü sokar. Tanrıların tanrısı kararını verir: <em>“Persephon sonbaharda yerin altına girip Hades’ le birlikte olacak, 21 Mart’ta da annesinin yanına dönüp onunla birlikte yeryüzüne bereket ve güzellik saçacaktır. Böylelikle doğa fışkıracak, yeniden doğuş, yeniden diriliş başlayacaktır. Yeniden doğuş olayı aydınlığın simgesi ateşle her yerde, özellikle tapınaklarda neşeyle kutlanacaktır.”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şii İslam’da Nevruz Hz. Ali’nin doğduğu ve müminlerin emiri olduğu gündür. Böylelikle Nevruz kültü Hz. Ali’ye saygıya dönüşmüştür. Aynı gelenek Anadolu Alevilerinde de görülür. Onlarda Sultan Nevruz adıyla kutsanan Hz. Ali’ye saygı ibadetinde gülbanklar (dualar) okunur, deyişler söylenir, semah dönülür ve lokma paylaşılır. Nevruz günü mezarlıklara gidip ölüler ziyaret edilir, ateşler yakılır; kırlara çıkılıp topluca yemek yenilir, eğlenceler düzenlenir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sünni Şafi Kürtler de Nevruz’u coşkuyla kutlarlar. Oysa İslam’ın Sünni Şafi yorumunun dış gelenek ve kültlere kapalı son derece lafzi ve katı yorumlar içinde olduğu söylenir. Ne kadar katı ve kapalı olunursa olunsun sosyal faktör ve tarihten gelen kimlik, kurum ve simgelerinin “kutsallıklarına” kapıların açık tutulması kaçınılmaz bir sosyolojik zorunluktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Görüldüğü gibi Nevruz pagan kökenli bir kimlik ve aidiyet yapılanmasıdır ama Müslümanlar arasında da kutlanıyor ve bayramlaştırılıyor. Ülkenin esenliği için gelenek ve göreneklerimizin mahiyetini iyi bilmemiz gerekir. Kökeni nerelere giderse gitsin artık toplumun kültür ve inanç değerleri içerisine girmiş ve etkili bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlarsa onlara sempatiyle bakılmamadan öte kurumsallaştırmamız gerekir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Terörsüz Türkiye başarısının kanun taslak ve tasarısının içerisine 21 Mart’ın Nevruz Bayramı olarak ilan edilmesi ve TBMM’de kanunlaştırılması barış ve kardeşlik kapılarının açılmasının sonsuzlaşmasına yol açıcı önemli bir etmen olarak değerlendirilmelidir.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/berlinale-krizi-12877</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Berlinale krizi</h1>
                        <h2>Almanya kendi tarihsel suçluluğunun bedelini ve kefaretini uluslararası kültür sanat alanına ihraç etmeye başladı. Krizin sonucunda Goethe-Institut'un dünya çapındaki pek çok paneli, sergisi ve ortak projesi iptal edildi. Enstitü, diyalog kuran bir köprü olmaktan çıktı ve Almanya'nın kültürel diplomasisi ağır bir darbe almış oldu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/berlinale-krizi-1773947221.webp">
                        <figcaption>Berlinale krizi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern Almanya'nın ulusal kimliği, anayasası ve dış politikası, Nazi iktidarı dönemindeki insanlık suçlarıyla yüzleşme ve Holokost'un bir daha asla yaşanmaması ilkesi üzerine inşa edilmiştir. Bu tarihsel bağlamda, İsrail devletinin güvenliği, bekası ve uluslararası arenada savunulması, sıradan bir jeopolitik tercih veya müttefiklik ilişkisi değil, doğrudan Almanya'nın kurucu felsefesinin ontolojik bir parçası, yani <em>Staatsräson</em> (Devlet Aklı) olarak kabul edilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya'da sanat ve kültür alanının finansmanı, Anglo-Sakson modelinden farklı olarak büyük ölçüde kamu fonlarına dayanmaktadır. Bu yapısal bağımlılık, devletin siyasi önceliklerinin doğrudan kültürel üretime yön vermesi riskini barındırır. Almanya’da uzun süre yolunda giden bu sistem konjonktürel nedenlerle krize girmiş durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avrupa'nın en büyük üç film festivalinden biri olan Berlin Uluslararası Film Festivali (Berlinale), Cannes ve Venedik gibi rakiplerinden tarihsel, coğrafi ve sosyolojik olarak her zaman farklı bir misyona sahip olmuştur. 1951 yılında, Soğuk Savaş'ın başlarında bölünmüş bir şehirde kurulan Berlinale'nin ilk tarihsel misyonu, Batı'nın kültürel ve demokratik değerlerini sergilemekti. Berlinale, sinemayı yalnızca estetik ve ticari bir ürün olarak değil; dünyadaki krizleri, insan hakları meselelerini ve sosyolojik değişimleri tartışmak için bir araç olarak görmüştür. Festivalin özellikle Panorama ve Forum gibi yan bölümleri bu misyona yöneliktir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Berlinale son edisyonlarıyla birlikte içinden çıkılması hayli zor gözüken bir krize girmiş gözüküyor. 2019 yılında uzun süredir direktörlük görevini sürdüren Dieter Kosslick'in ayrılmasının ardından festival, sanatsal direktör Carlo Chatrian ve idari direktör Mariette Rissenbeek'in eş başkanlığında yeni bir çifte yönetim modeline geçti. Bu modelin temel amacı, sanatsal kararlar ile finansal ve bürokratik operasyonları birbirinden ayırarak kurumsal verimliliği artırmaktı. Kosslick dönemi genellikle fazla ana akım ve politik gösteriş odaklı olmakla eleştirilirken, Chatrian ve Rissenbeek dönemi ise aşırı sinefil ve popüler olmayan programlama stratejisi nedeniyle eleştirildi. Bunun yanı sıra, çifte yönetim modeli nedeniyle politik olarak sıkıntılı zamanlarda sorumluluğun dağılması, kriz yönetimi sorunlarına yol açtı. Dönemin Almanya Kültür ve Medya Bakanı Claudia Roth'un girişimiyle, festivali yöneten <em>Kulturveranstaltungen des Bundes in Berlin GmbH</em> (KBB)<a href="#_edn1" name="_ednref1" title="">[i]</a> denetim kurulu, 2024 edisyonundan sonra çifte yönetim modelinden vazgeçilerek festivalin yeniden tek bir direktör tarafından yönetilmesine karar verdi. Hükümetin dayattığı yapısal reform, sanatsal direktör Carlo Chatrian'ın istifasıyla sonuçlandı. Chatrian'ın ayrılışı, festivalin bağımsız sanatsal vizyonunun devletin bürokratik aygıtları tarafından tasfiye edilmesi olarak yorumlandı. Chatrian, görevden ayrılmadan önce kişisel hesaplarından yaptığı açıklamada, Alman siyaset kurumunu antisemitizm söylemini siyasi kazanımlar için kullanmakla eleştirerek dikkatleri çekti. Bu durum, festival yönetimi ile Alman devleti arasındaki kurumsal güvenin zedelendiğini gösteriyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Berlinale'nin 2024 yılında yaşadığı kriz İsrail-Filistin meselesi bağlamında ortaya çıkmıştır. 2024 edisyonu, açılış törenine aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) Partisi üyelerinin davet edilmesiyle başlayan bir halkla ilişkiler felaketiyle açıldı. Gelen yoğun tepkiler üzerine davetler geri çekilse de, festival yönetiminin politik öngörüsüzlüğü tescillenmiş oldu. Filistin yanlısı göstericilerin AfD'ye karşı yapılan gösteriler sırasında güvenlik güçlerince saldırıya uğraması, Alman toplumunda göçmenlere ve azınlıklara yönelik risklerin festival alanına da yansıdığını gösteriyordu. &nbsp;Aynı edisyonda Filistinli aktivist Basel Adra ve İsrailli gazeteci Yuval Abraham'ın Batı Şeria'daki yerleşimci şiddetini belgeledikleri <em>No Other Land</em> adlı belgesel, festivalin En İyi Belgesel Ödülü’nü kazandı. Ödül töreninde her iki yönetmenin de Gazze'de derhal ateşkes ilan edilmesi ve Almanya'nın İsrail'e silah satışını durdurması yönünde yaptıkları çağrılar, Alman siyasetinde ve basınında sert tepkiler ile karşılaştı. Aynı dönemde, festivalin <em>Forum Expanded</em> bölümü küratörlerinin ateşkes çağrısı yapan bildiriler yayınlaması ve festivalin sosyal medya hesaplarının ele geçirilerek Filistin ile dayanışma mesajları paylaşılmasıyla krizin boyutu genişledi. Festival yönetimi söz konusu paylaşımları silip hesapların ele geçirildiğini duyursa ve yönetmenlerin sahnede ifade ettikleri fikirlerin festivalin resmi görüşü olmadığını açıklasa da, dönemin festival yönetimi "Hamas propagandası yapmak" ve "antisemitizme zemin sunmak" suçlamalarından kurtulamadı. Festival direktörleri görevden ayrıldı ve yerlerine daha önce BFI Londra Film Festivali'ni yönetmiş olan Tricia Tuttle getirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Berlinale 2025 </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tricia Tuttle’ın yönetiminde geçen seneki festivalin öncesinde kapsamlı bir "Diyalog ve Fikir Alışverişi" rehberi yayınlandı. Bu rehberde, Almanya'nın ifade özgürlüğü yasalarının son derece geniş olduğu, bu yasaların ancak başkalarının hakları ihlal edildiğinde, ayrımcılık yapıldığında veya kamu düzeni tehlikeye atıldığında sınırlandırılabileceği belirtiliyordu. Festival yönetimi, "zorlu ve karmaşık konularda karşılıklı saygıya dayalı, açık ve çoğulcu bir diyalog" vadederek, misafirlerin fikirlerini özgürce beyan edebileceklerini ancak karşıt görüşlere de tahammül edilmesi gerektiğini vurguluyordu. Ancak ortaya konan teorik çerçeve pratik ile örtüşmedi. Filistin Film Enstitüsü ve pek çok uluslararası sanatçı, festivali Gazze'deki soykırım karşısında kurumsal sessizlik içinde olmakla ve İsrail'in işlediği insanlığa karşı suçları kınamaktan korkmakla suçladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 yılında Berlinale, festival tarihinin en büyük sivil toplum ve sanatçı boykotlarından biriyle yüzleşti. <em>Strike Germany</em> kampanyası ve <em>Film Workers for Palestine</em> oluşumu, Almanya'nın İsrail'in Gazze'de uyguladığı soykırım politikasına verdiği kayıtsız şartsız siyasi ve askeri desteğe tepki olarak uluslararası sanatçıları Almanya'daki devlet fonlu kültür kurumlarını boykot etmeye çağırdı. Boykotçular, Berlinale yönetiminin Gazze'deki on binlerce sivilin ölümüne karşı sessiz kalmasını ve bir önceki yıl Ukrayna ile İranlı film yapımcılarına gösterdiği dayanışmayı Filistinlilere göstermemesini çifte standart olarak değerlendirdi. 2023 yılında festival yirmiden fazla Ukrayna ve İran filmini programına almış, bu ülkelerden sinemacıları özel etkinliklere davet etmişti. Ayrıca Rusya'nın Ukrayna işgali sonrası Rus devlet destekli filmlerine getirilen kurumsal ambargo 2025'te de devam ederken, İsrail yapımı filmlerin resmi seçkide geniş yer bulması, festivalin politik bir tercih benimsediğinin kanıtı olarak sunuldu. 2025 edisyonunda üç İsrail yapımı belgesel yer alırken, sadece tek bir Filistin filmi (Yalla Parkour) seçkiye dahil edildi. Tricia Tuttle'ın, Hamas’ın elinde tuttuğu esir David Cunio için düzenlenen kırmızı halı anmasına katılıp, İsrail saldırılarında hayatını kaybeden sinemacılar için benzer bir anma düzenlenmemesi dikkatleri çekti. Onursal Altın Ayı ödülünü alan aktör Tilda Swinton, törende "açgözlülük bağımlısı hükümetleri" kınayan ve küresel krizler karşısında dayanışma çağrısında bulunan politik bir konuşma yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Berlinale 2026</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 krizi, festivalin daha ilk gününde jüri basın toplantısıyla patlak verdi. Alman gazeteci Tilo Jung, festivalin Ukrayna ve İran bağlamındaki açık destek mesajlarını hatırlatarak, Gazze konusunda gösterilen sessizliğin insan haklarına yönelik seçici bir tutum olup olmadığını sordu. Tam bu kritik “soru-cevap” sırasında resmi canlı yayının "teknik bir arıza" gerekçesiyle kesilmesi, sansür şüphelerini doğurdu. Sorunun muhatabı olan jüri başkanı, yönetmen Wim Wenders, sinemanın "politikadan uzak durması gerektiğini", sinemanın "politikanın zıttı ve panzehiri" olduğunu savundu ve sanatçıların siyasetçilerin işini yapmaması gerektiğini belirtti. Festival direktörü Tricia Tuttle da araya girerek tartışmayı sinemaya yönlendirmeye çalıştı. Ancak Yeni Alman Sineması'nın son derece sol/politik köklerinden gelen ve daha önce sanatın milliyetçiliğe karşı politik sorumluluğunu savunan konuşmalar yapmış bir yönetmenin soykırım gündemi karşısında apolitik bir sığınak arayışı, uluslararası sinema camiasında büyük bir ikiyüzlülük olarak yorumlandı. Yazar Arundhati Roy, Wenders'in yorumlarını "mide bulandırıcı" ve "akıllara durgunluk verici” bulduğunu belirterek, bu tavrın insanlığa karşı işlenen suçlar hakkındaki konuşmaları susturmanın bir yolu olduğunu ifade etti. Roy, Berlinale Classics bölümünde gösterilecek olan <em>In Which Annie Gives It Those Ones</em> adlı filminin gösterimini iptal ederek festivalden çekildi. Roy'un bu tepkisi, Tilda Swinton, Javier Bardem, Mike Leigh, Adam McKay ve Mark Ruffalo gibi isimlerin başını çektiği 100'den fazla eski Berlinale katılımcısının imzaladığı ve Wenders ile festival yönetimini İsrail'in soykırımını örtbas etmek ve sansürcülükle suçlayan bir açık mektupla desteklendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Apolitiği savunan Wenders'in başkanlığını yaptığı jüri ironik bir şekilde hayli politik kararlar verdi. 21 Şubat 2026 Cumartesi gecesi düzenlenen kapanış töreni, Berlinale tarihinin en etkileyici politik eylemlerinden birine sahne oldu. Suriyeli-Filistinli yönetmen Abdallah Al-Khatib, isimsiz bir Filistin şehrindeki kuşatmayı anlatan <em>Chronicles from the Siege</em> adlı filmiyle En İyi İlk Film Ödülü’nü kazandığında sahneye boynunda kefiye ile çıktı. Al-Khatib konuşmasında doğrudan Alman hükümetini hedef alarak şu sözleri kullandı: "Alman hükümetine son sözüm şudur: Sizler İsrail'in Gazze'deki soykırımının ortaklarısınız. Bunun doğru olduğunu anlayacak kadar zeki olduğunuza inanıyorum ama umursamamayı seçiyorsunuz." Yönetmen, filmin yapımcısı Taqiyeddine Issaad ile sahnede Filistin bayrağı açtı. Aynı törende, <em>Someday a Child</em> ile En İyi Kısa Film Ödülü’nü alan Lübnanlı yönetmen Marie-Rose Osta da, "Gerçekte Gazze'deki, tüm Filistin'deki ve benim Lübnan'ımdaki çocukların onları İsrail bombalarından koruyacak süper güçleri yok. Hiçbir çocuk uluslararası hukukun çöküşüyle ve veto yetkileriyle güçlenen bir soykırımdan kurtulmak için süper güçlere ihtiyaç duymamalı," diyerek İsrail'i kınadı. En İyi Film Gümüş Ayı Ödülü’nü alan Emin Alper ise konuşmasında Türkiye’de hapiste tutulan muhaliflere, İran'daki baskılara, Filistinlilere ve Kürtlere yönelik dayanışma mesajları verdi. Bu açık eleştiriler üzerine salonda bulunan Almanya Çevre Bakanı Carsten Schneider töreni protesto ederek salonu terk etti ve sözcüsü aracılığıyla bu ifadelerin kabul edilemez olduğunu bildirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ödül töreninin ardından Alman sağ ve ana akım medyası festival yönetimine karşı bir karalama kampanyası başlattı. Karalama kampanyasının başını Kültür ve Medya Bakanı Wolfram Weimer çekiyordu. Mayıs 2025'te Friedrich Merz'in muhafazakâr koalisyonunda Yeşiller Partili Claudia Roth'un yerine bakan olarak Wolfram Weimer atanmıştı. Wolfram Weimer sıradan bir siyasetçi değil, Alman sağ basınının önde gelen aktörlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Muhafazakâr Die Welt, Focus gazetelerinin genel yayın yönetmenliğini yapmış olan Weimer, anti-woke duruşuyla bilinen siyasi dergi Cicero'nun da kurucusudur. Berlinale krizinden hemen önce Weimer, devlet tarafından verilen Alman Kitapçı Ödülü listesindeki sol eğilimli, devrimci teori klasikleri satan bağımsız kitapçıları, hiçbir yasal dayanağı olmamasına rağmen İç İstihbarat Teşkilatı’ndan aldığı bilgiler doğrultusunda tamamen ideolojik gerekçelerle ödül listesinden sildirmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kapanış törenindeki konuşmaların ardından Alman medyasının önde gelen yayını Bild gazetesi, Tricia Tuttle'ı doğrudan hedef aldı. Bild, Tuttle'ın <em>Chronicles from the Siege</em> ekibiyle birlikte, kefiye ve Filistin bayrağının da açıkça görüldüğü bir grup fotoğrafı çektirdiğini manşetlerine taşıdı. Aslında festival misafirleriyle fotoğraf çektirmek bir festival direktörünün standart ve zorunlu protokol görevi olmasına rağmen, hiçbir Alman yasasını ihlal etmeyen bu fotoğraf Tuttle'ın kovulmasına zemin sağlamak için bir bahane olarak kullanıldı. Bakan Weimer, "nefret ve antisemitizmin Berlinale'de yeri yoktur" diyerek festivalin KBB bünyesindeki yönetim kurulunu olağanüstü toplantıya çağırdı. Amacın Tuttle'ı derhal görevden almak olduğu hükümet kaynaklarınca basına sızdırıldı. Ancak bu tutum uluslararası sinema endüstrisinde benzeri görülmemiş bir hızla organize edilen direnişi doğurdu. Aralarında Tilda Swinton, İlker Çatak, Todd Haynes, Sean Baker, Emin Alper, Nancy Spielberg, Kleber Mendonca Filho ve Nadav Lapid'in de bulunduğu önde gelen sinemacılar, Tuttle'ı savunan bir açık mektup yayınladı. Bu mektup kısa sürede 2800'den fazla imza topladı. Avrupa Film Akademisi (EFA), European Film Promotion (EFP) ve Europa International gibi çatı kurumlar yayınladıkları ortak bildiriyle Tuttle'a tam destek verdi. Ayrıca Cannes, Toronto ve Sundance gibi rakip festivallerin direktörleri de Tuttle'ın arkasında durdu. Eş zamanlı olarak 500'den fazla Berlinale çalışanı direktörlerini destekleyen bir bildiri yayınladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu uluslararası baskı, devlet destekli bir linç kampanyası yürüten Kültür Bakanı Weimer'e geri adım attırdı. KBB'nin olağanüstü toplantılarının ardından 4 Mart'ta yapılan resmi açıklamada Tricia Tuttle'ın görevine devam edeceği belirtildi. Ancak bu devamlılık, festivalin gelecekteki bağımsızlığını fiilen ortadan kaldıracak bir dizi yapısal "şart/tavsiye" ile koşullandırıldı. Weimer'in KBB kurulu aracılığıyla Berlinale'ye dayattığı yeni denetim mekanizmaları şunları içermekteydi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Kapsamlı bir Davranış Kodu: Sözde antisemitizmi engellemek amacıyla, devlet fonlu kültürel etkinliklerde neyin söylenip söylenemeyeceğini belirleyen, ifade özgürlüğünü doğrudan kısıtlayıcı katı kurallar bütünü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Danışma Forumu: İçerisinde hükümetin onayladığı sivil toplum gruplarının yer alacağı bağımsız bir kurul. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Politik Hassasiyet Eğitimi: Festival personelinin siyasi açıdan hassas içeriklerle başa çıkma konusunda özel eğitime tabi tutulması.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu önlemler her ne kadar diplomatik bir dille "tavsiye" olarak sunulsa ve Tuttle tarafından da böyle kabul edilse de, festivalin sanatsal özerkliğinin ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Berlinale bundan sonra programını, sadece sinematografik değerlere göre değil, Alman devletinin dış politika hassasiyetlerini rencide edip etmeyeceğine göre şekillendirmek zorunda kalacak. Berlinale’nin 2027 edisyonunun da kriz doğuracağını şimdiden tahmin etmek zor olmasa gerek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Berlinale Krizinin Siyasi Dayanağı ve Strike Germany Hareketi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Strike Germany, Ocak 2024'te uluslararası bir grup sanatçı, yazar, akademisyen ve kültür-sanat çalışanı tarafından başlatılan; Almanya'nın devlet destekli kültür ve sanat kurumlarını boykot etmeyi amaçlayan siyasi ve kültürel bir hareket. Hareket, 7 Ekim olayları ve sonrasında başlayan İsrail-Gazze savaşının ardından, Almanya'da Filistin ile dayanışma gösteren veya İsrail politikalarını eleştiren kültür-sanat aktörlerine ve kurumlarına yönelik artan sansür, etkinlik iptalleri ve baskılara bir tepki olarak ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hareketin manifestosunda, Almanya'nın kültürel alanda Filistin yanlısı sesleri bastırmak için otoriter ve <em>McCarthy'ci</em> politikalar izlediği savunuluyordu. Nitekim birçok sanatçının sergisi, ödül töreni veya konuşması, Filistin'e destek verdikleri için iptal edilmişti. Hareketi tetikleyen en önemli somut olaylardan biri, Berlin Senatosu'nun Ocak 2024'ün başlarında getirdiği yeni bir ayrımcılık karşıtı maddedir. Bu madde, devletten kültür-sanat fonu veya hibe almak isteyen kişi ve kurumların, İsrail devletinin varlık hakkını tanımasını ve IHRA'nın (Uluslararası Holokost Anma İttifakı)<a href="#_edn2" name="_ednref2" title="">[ii]</a> antisemitizm tanımını kabul etmesini şart koşuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anonim olarak yayınlanan manifestoda, Almanya'daki kültür kurumlarına yönelik üç temel talep söz konusuydu:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-İfade Özgürlüğünün Korunması: Kültür kurumlarının Filistin ile dayanışmayı ifade eden kültürel çalışanları dışlayan veya sansürleyen politikalara son vermesi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">- IHRA Tanımının Reddedilmesi: IHRA'nın antisemitizm tanımının (İsrail devletine yönelik meşru politik eleştirileri de antisemitizm ile bir tuttuğu gerekçesiyle) kültür fonları için bir ön koşul olarak kullanılmasının reddedilmesi. Bunun yerine, anti-Siyonizm ile antisemitizm arasında ayrım yapan "Kudüs Bildirgesi" gibi daha net tanımların dikkate alınması.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Yapısal Irkçılıkla Mücadele: Almanya'daki kurumlarda, özellikle Arap ve Müslüman topluluklara yönelik artan yapısal ırkçılıkla yüzleşilmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Strike Germany</em>, kısa sürede küresel çapta binlerce imza topladı. İmzacılar ve destek verenler arasında uluslararası sanat dünyasından önemli isimler yer aldı. Bunun yanı sıra, Berlin'in dünyaca ünlü elektronik ve tekno müzik sahnesi de (örneğin Berghain kulübünde çalmayı reddeden DJ'ler ve <em>Ravers for Palestine</em> oluşumu) oluşuma önemli destek verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Strike Germany</em> hareketinin yarattığı uluslararası baskı, Berlin içindeki kültür-sanat emekçilerinin açık mektupları ve anayasa ile korunmuş olan ifade özgürlüğüne müdahale doğurabileceği yönündeki hukuki endişeler sonucunda, Berlin Senatosu tartışmalı fon şartını (IHRA tanımı zorunluluğunu) geri çekmek zorunda kaldı. <em>Strike Germany</em> bu durumu "geçici bir zafer" olarak nitelendirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Berlin Meclisi'nin, <em>Strike Germany</em> boykotu ve hukuki baskılar sonucunda Ocak 2024'te geri adım atması, Alman devlet aklını (Staatsräson) federal düzeyde, çok daha kapsamlı bir karşı hamleye yöneltti. Berlin'deki sonuçsuz girişim, konuyu Federal Meclis'e taşıdı ve aylar süren tartışmaların ardından tarihi bir karar alındı. Federal Meclis, 7 Kasım 2024 tarihinde kapsamlı bir "Antisemitizm Karar Tasarısı"nı kabul etti. Neredeyse bütün partilerin geniş uzlaşısıyla meclisten geçen "Almanya'da Yahudi Yaşamını Korumak, Muhafaza Etmek ve Güçlendirmek" başlıklı bu tasarı, kültür-sanat, medya ve akademi dünyasını doğrudan hedef alan yaptırımlar içeriyordu. Berlin Senatosu'nun geri çekmek zorunda kaldığı IHRA (Uluslararası Holokost Anma İttifakı) tanımı, bu karar ile federal politikanın merkezine yerleştirildi. Meclis, federal, eyalet ve yerel yönetimlere çağrıda bulunarak; kültür, sanat ve bilim alanındaki projelerin, IHRA'nın antisemitizm tanımıyla çelişmesi durumunda kamu fonu alamamasını talep etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karar tasarısı, sadece IHRA tanımıyla yetinmeyip BDS (Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar)<a href="#_edn3" name="_ednref3" title="">[iii]</a> hareketini de açıkça hedef aldı. Kararda, İsrail'in var olma hakkını sorgulayan, İsrail'in boykot edilmesi çağrısında bulunan veya BDS'yi aktif olarak destekleyen hiçbir örgüt veya projenin desteklenmemesi gerektiği vurgulandı. Hatta kararda, BDS hareketinin Almanya'da tamamen yasaklanmasının hukuki olarak incelenmesi hükümetten talep edildi. Federal Meclis, kültür ve sanat kurumlarından projeleri fonlamadan önce antisemitik anlatılar barındırıp barındırmadığına dair sıkı bir ön incelemeden geçirmelerini istedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Federal Meclis'in aldığı bu karar bağlayıcı bir yasa olmayan parlamento tavsiyesi niteliğini taşıyor. Bununla birlikte karar, bürokrasi ve fon dağıtan kurumlar üzerinde kaçınılmaz bir siyasi baskı yaratıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Berlin Meclisi'nin geri adımı <em>Strike Germany</em> için geçici bir zafer olmuştu. Federal Meclis'in Kasım 2024'teki kararı ise, sanatın finansmanını devletin dış politikasına ve hatırlama kültürünün en katı yorumuna bağlamış oldu. Karar, Almanya'daki fikir özgürlüğünü zedelemekle kalmadı ülkenin uluslararası "yumuşak gücünü" de zayıflattı. Goethe-Institut gibi kültürel diplomasi kurumları devletin siyasi direktifleri ile kendi varoluş nedenleri arasında sıkışarak krize girdiler. Goethe-Institut'un küresel misyonu, Alman kültürünü ihraç etmenin ötesinde, bulunduğu ülkelerdeki yerel sanatçılar, düşünürler ve sivil toplumla karşılıklı bir diyaloğa girmektir. Federal meclisin "IHRA tanımı" şartı, enstitü yöneticilerini yerel sanatçılara Alman devletinin kırmızı çizgilerini dayatmak zorunda bıraktı. Almanya kendi tarihsel suçluluğunun bedelini ve kefaretini uluslararası kültür sanat alanına ihraç etmeye başladı. Krizin sonucunda Goethe-Institut'un dünya çapındaki pek çok paneli, sergisi ve ortak projesi iptal edildi. Enstitü, diyalog kuran bir köprü olmaktan çıktı ve Almanya'nın kültürel diplomasisi ağır bir darbe almış oldu.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref1" name="_edn1" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[i]</span></span></a> Die Kulturveranstaltungen des Bundes in Berlin GmbH (KBB), Berlin'deki en önemli kültür kurumlarından biridir. Federal hükümetin Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanlığı tarafından finanse edilen bu kurum, dört organizasyonu tek bir çatı altında toplamaktadır. Bu organizasyonların idari ve mali yönetimleri KBB üzerinden yürütülür: Berlinale (Uluslararası Berlin Film Festivali), Berliner Festspiele, Gropius Bau, Haus der Kulturen der Welt. KBB’nin en önemli organlarından biri denetim kuruludur ve başkanlığını Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı yürütür.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref2" name="_edn2" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[ii]</span></span></a> Uluslararası Holokost Anma İttifakı hakkında ayrıntılı bilgi için: </span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">https://www.yeniarayis.com/yazi/uluslararasi-holokost-anma-ittifaki-ve-turkiye-12018</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref3" name="_edn3" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[iii]</span></span></a> Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (Boycott, Divestment and Sanctions - BDS) Hareketi hakkında ayrıntılı bilgi için: </span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">https://www.yeniarayis.com/yazi/almanya-israil-iliskileri-ve-kultur-sanat-alaninda-ifade-ozgurlugu-2-11645</span></span></p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bulgaristan-yazilari-2-son-bulgar-krali-ile-sofyada-12876</link>
            <category>GEZİ</category>
            <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bulgaristan Yazıları (2): Son Bulgar Kralı ile Sofya’da</h1>
                        <h2>Bence her şeyin özü şu cümlede gizli. “Avrupa Birliği’yle ne kadar bütünleşirsek yargımız siyasetin ve paranın vesayetinden o kadar kolay kurtulacak.” Son Bulgar Kralı ve Bulgaristan’ın eski Başbakanı Simeon Sakskoburggotski anılarında “maksadım, kedimin benim için düşündüğü kişi olabilmektir,</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/son-bulgar-krali-ile-sofyada-1773946950.webp">
                        <figcaption>Bulgaristan Yazıları (2): Son Bulgar Kralı ile Sofya’da</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şimdi size hatıratına verdiği isimle “benzersiz bir hayat” yaşamış olan Bulgar Kralı Simeon Sakskoburggotski’den bahsetmek istiyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Simeon Sakskoburggotski -ya da daha bilinen adıyla II. Simeon- İkinci Dünya Savaşı’nın bugün (2026) yaşayan tek devlet başkanı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Simeon, Bulgarca soyadından da anlaşılabileceği üzere, Avrupa hanedanını yaratan Saxe-Coburg-Gotha ailesine mensup.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bütün Avrupa hanedanları onun akrabası; dedesi İtalya Kralı III. Vittorio Emanuele, anneannesi Karadağ Prensesi Helena, dayısı son İtalya Kralı II. Umberto, babası Bulgar Kralı III. Boris, annesi Savoy Prensesi Giovanna -evlendikten sonra Bulgaristan Kraliçesi Ioanna-, teyzesi Bourbon-Parma Prensesi Maria, diğer dayısı Avusturya Arşidükü Dr. Otto von Habsburg, kuzenlerinin ve aile üyelerinin bazıları Belçika Kralı Albert, Yunanistan Kraliçesi Frederika, Hollanda Kraliçesi Juliana, Edinburgh Dükü Philip, Lüksemburg Grandüşesi Charlotte, Norveç Kralı Olaf, ayrıca İsveç ve Danimarka Prensleri, Romanov hanedanından Nicolas, Paris Kontu Henri d’Orleans, Savoylardan Maria Pia ile eşi Yugoslavya Prensi Aleksandar, Yunan Prensi Michel…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bulgaristan’ın tarihi, Osmanlı tarihiyle iç içe geçmiştir.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-19%20at%203_53_37%20PM.jpeg" style="height:667px; width:500px" /></span></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kral I. Ferdinand (Milli Galeri, Nikola Mihaylov, 1914)</span></span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bulgarların efsanevi krallarından I. Simeon, dokuzuncu yüzyılda İstanbul’u -Konstantinopolis- kuşatsa da alamamıştır; daha sonra, Osmanlı egemenliğinde geçen beş asır kültürleri birbirinden ayrılması çok güçleşecek şekilde harmanlamıştır, Bulgarlar 1876’da isyan eder, 93 Harbi’nin sonuçlarından biri Bulgar Prensliğinin kurulması olmuşsa da bağımsızlık için otuziki sene daha beklemeleri gerekmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1908’de, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan ederek yüzyıllar sonra tahta çıkan ilk Bulgar Kralı, Fransızların Kralı Louis-Philippe’in Viyana’dan gelen torunu Ferdinand von Sachen-Coburg’du -Kral I. Ferdinand.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ferdinand, Bulgaristan değil Bulgar Kralıdır çünkü meşruiyetini halktan alır; oysa, Kraliçe, Kral’ın seçtiği kişi olduğu için Bulgar değil Bulgaristan Kraliçesi’dir -bu ayrım, Louis-Philippe’ten beri çeşitli kollarda devam eder; mesela, Bulgar hanedanının kuzenleri olan Belçika Krallığında da böyledir, Belçikalıların Kralı ve Belçika Kraliçesi vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Balkan Harbi, hemen arkasından I. Dünya Savaşı…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bulgaristan savaştan mağlubiyetle ayrılınca I. Ferdinand tahttan oğlu adına feragat etti, sonra da ülkeyi terk etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Böylece, Ferdinand’ın büyük oğlu, Bulgar Kralı III. Boris adıyla tahta oturdu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Resim çizen, arabasını kendi kullanan, İngilizce, Macarca, Fransızca, İtalyanca, Almanca ve Türkçenin yanında biraz Arnavutça da konuşan, Bulgaristan’ı “demir ağlarla ören” Boris’in hayatı büyük zorluklarla geçmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İki dünya savaşı arasında yükselen faşizmin etkileri Bulgaristan’a kadar ulaşırken Ortodoksluğun büyük abisi Rusya’daki komünist devrim, Stalin’in önderliğinde ortalığı kasıp kavurmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İkinci Dünya Savaşı patladığında haberi ailesine “iyi yürekli, masum insanlar ezilecek, saldırıya uğrayacak” diye veren Kral III. Boris adeta iki ateş arasında kalmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir yanda Yugoslavya ile Yunanistan’ı ele geçiren Hitler’in ordusu, diğer yanda SSCB.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bulgaristan’ın bu iki süper gücü idare edebilecek ne nüfusu ne ordusu ne de ekonomik gücü vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama savaş kapıya dayandığında işler içinden çıkılmaz bir hale geldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-21%20at%2014_07_57.jpeg" style="height:667px; width:500px" /></span></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Prens -daha sonra, Kral Naibi- Kiril, Vrana Bahçelerinde avlanırken (Milli Galeri, Jaroslav Vesin, 1910)</span></span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Boris başlarda çok tartışılan, hatta büyük suçlamalara maruz bırakılmasına yol açan bir politika takip etti, imkânsızın peşinden koşmak yerine yapabileceğinin en fazlasını yapmaya çalıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ülkesinin işgal edilmesini istemediği için Nazi Almanyasına cephe almamakla kalmadı, Mihver’e de katıldı, topraklarını kullanmasına izin verdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Boris, işte tam da bu yüzden faşist olmakla itham edildi -Alman kökenli olması da bir sebep olarak gösterildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Simeon, bu kararın “sınırlarımıza yığılmış olan Alman ordusunun zoruyla” alınmak mecburiyetinde olduğunu söyledikten sonra babasının bir sözünü hatırlatıyor: “Generallerimin hepsi Almanlara, diplomatlarım İngilizlere hayran; Kraliçe İtalyan, halkımsa Rus hayranı. Bulgar hayranı bir ben varım.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kral Boris, savaş ortamında bile Bulgaristan’ın Sovyetlerle diplomatik ilişkilerini hiç kesmedi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gelgelelim, 1943’te, işler sarpa sarmaya başladığında, Hitler, başbaşa görüşmek istediği Boris’i getirmesi için Sofya’ya bir uçak gönderdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İki talebi vardı; bir, Stalingrad’daki bozgunun engellenmesi için Bulgar ordusunun Nazilere destek vermesi, ve iki, Bulgaristan’daki Yahudilerin trenlere doldurulup Auschwitz’e yollanması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O toplantının Naziler açısından pek de beklendiği gibi geçmediği anlaşılıyor çünkü Boris, bu taleplerin ikisini de reddetti; ne Bulgar askerlerini Nazilerle birlikte savaşmak için Stalingrad’a yolladı ne de ülkesindeki Yahudileri toplama kamplarına gönderdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-21%20at%2014_08_07.jpeg" style="height:375px; width:500px" /></span></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kral I. Ferdinand’ın çocukları: Boris, Kiril, Nadejda ve Evdokia (Milli Galeri, Nikola Mihaylov, 1904)</span></span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bulgaristan, Yahudiler için getto kurulmayan ender yerlerden biriydi -Bulgaristan coğrafyasındaki yüz küsur “çalışma kampı” ise Sovyet etkisi altında geçen senelerde açıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Almanya’nın daha 1943 senesinde açlıkla karşılaştığı anlaşılıyor, zira Boris’i Sofya’ya geri götüren mürettebat Almanya’ya dönerken mitralyözleri camlı muhafazalarından çıkarıp uçağı kavun karpuzla doldurmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gelgelelim, Kral Boris, Hitler’le yaptığı görüşmeden bir hafta kadar sonra sebebi hâlâ meçhul olan bir şekilde ölüverdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Pek çoklarına göre Hitler tarafından öldürtülmüştü, zehirlendiği iddia ediliyordu -Goebbels ise Kral’ın kız kardeşi tarafından zehirlendiği bilgisini yayıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Savaşın bu en korkunç günlerinde, Bulgar Krallığı, Boris’in altı yaşındaki oğlu Simeon’a kaldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">II. Simeon tahta çıktığında amcası Kiril de üç kral naibinden biri olarak atandı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İki sene sonra Naziler teslim oldu ama Bulgaristan huzura eremedi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Boris’i faşizme hizmet etmekle suçlayan Sovyetler, Bulgaristan’daki rejimi değiştirmeye karar vermişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kral naibi Kiril’i kurşuna dizdiler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-21%20at%2014_08_34.jpeg" style="height:800px; width:600px" /></span></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">II. Simeon ile babası Kral III. Boris’in tablosunun önünde</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Simeon’un “dehşet yılları” diye nitelediği 1944-47 arasında yüzbinden fazla Bulgarın sosyalizm adına öldürüldüğü iddia ediliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1946’da Bulgaristan’da krallık lağvedildi, hanedan ülkeden sürüldü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Simeon, annesi ve kız kardeşi ile birlikte İstanbul üzerinden İskenderiye’ye, ondan sonra da uzun seneler yaşayacağı Madrid’e gitti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Uzaktayken, Jivkov’un Bulgaristan Türklerine uyguladığı asimilasyon politikasına, isimleri zorla Bulgarlaştırmasına ve daha birçok şeye karşı çıktı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Derken, bir mucize oldu ve sosyalist blok, Berlin Duvarı gibi palas pandıras çöküverdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1996’da, sürgünün ellinci senesinde, Kral II. Simeon, Simeon Sakskoburggotski olarak Bulgaristan’a döndü, döndüğünde Alexandr Nevski Katedralinin çanları hiç durmamacasına çalıyordu, ve beş sene sonra seçimlerden birinci parti çıkarak Bulgaristan Başbakanı oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Eski Kral, Başbakan olduğunda ülkeyi de krallığa döndüreceği düşünülüyordu ama öyle yapmadı, Bulgaristan için esas gerekli olan krallık değil NATO ve Avrupa Birliği’nin parçası olmaktır, dedi, dediğini de yaptı, ülkesini önce NATO’ya, sonra da AB’ye soktu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir başbakanın kendini kral ilan etmesi görülmedik bir şey değilse de bir Kral’ın demokratik seçimleri kazanıp Başbakan olması tarihteki ilk örnekti -diğer örnek Kamboçya’da ama demokratik kültür açısından bence aynı şey değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-21%20at%2014_08_59.jpeg" style="height:667px; width:500px" /></span></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aleksandr Nevski Katedrali, Sofya</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Simeon, Saxe-Coburg-Gotha hanedanı içinde serbest evlilik yapan ilk nesle mensup, İspanyol eşi Margarita, soylu olsa da aristokrat sınıftan değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ortodoks bir Kral, Katolik bir soyluyla evlenmeye karar verdiğinde teamüllerin epey bir zorlanacağı aşikâr, onların evliliğinde de öyle olmuş, özellikle çocukların hangi mezhebi seçeceği bir sorun teşkil etmiş ama Simeon’la Margarita burada uzlaşının nimetlerinden yararlanıp beş çocuklarının ilk ikisini Ortodoks, diğerlerini ise Katolik olarak vaftiz etmişler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Simeon, Bulgaristan’a döndükten bir süre sonra çocukluğunun geçtiği ve şimdilerde Sofyalılara armağan ettiği Vrana’daki -“karga” demek- malikânesine yerleşmiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hiçbir personel, koruma istememiş, maaşını devletin karşıladığı kimse çalışmamış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bizi de Vrana’da kabul etti, ayakta karşıladı, kırkbeş dakika kadar oturduk, Türk kahvesi içip çikolata yedik, Simeon’un kahvesi kakuleliydi, anılarından, Avrupa’nın geleceğinden, Bulgaristan’ın günden güne Avrupa’ya entegre olmasından duyduğu memnuniyetten, uluslararası hukukun rafa kaldırılmasının yol açtığı ve açmaya devam edeceği sorunlardan, savaşların yayılmasına dair endişesinden, Ukrayna savaşından, müzakerenin zorluğundan, demokrasi mücadelesinin uzun erimliliğinden, Ömer Koç’la arkadaşlığından, Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığını bitirip demokrasisini ve kurumlarını daha sağlam bir şekilde teşkil etmesi gerektiğinden konuştuk.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kral’ın yaveri Yavor, bizi sarayın bahçelerinde -burayı peyzajlı saray bahçeleri gibi düşünmeyin, eski bir parkı andırıyor- dolaştırırken de kimse yoktu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1944’ün 10 Ocak günü Sofya’nın bombalandığını, Vrana Sarayı’nın ise 24 Mart’ta vurulduğunu, zamanla içi suyla dolan kraterlerden birine Churchill Gölü dediklerini okumuştum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-19%20at%203_57_21%20PM.jpeg" style="height:375px; width:500px" /></span></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Vrana Sarayı, Sofya</span></span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kapıda bizi uğurlarken, “majestelerine” Churchill Gölü’nü görüp göremeyeceğimizi sordum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Göl yokmuş artık, sarayın bahçesinden yol geçirirken gölü de ortadan kaldırmışlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Başbakan olduğunda Simeon’a krallığı ihya etmesini telkin etmişler.</span></span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“(…) kraliyetin canlandırılmasını teklif etmek -bütün popülerliğime, ayrıca Kral Boris’in havasına rağmen- büyük bir hata olurdu. Bu fikir bölünmeci zihniyeti uyandırır, henüz yeni benimsenmiş olan anayasal düzeni bozardı. İnsanlar cumhuriyetin daha demokratik, hatta modern olduğuna inanmışlarsa bu enerjiyi boşa harcamanın ne anlamı olabilir?”</span></span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şu sözler de Simeon’a ait.</span></span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Bana göre Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra kraliyetin geri getirilmesi ülkemizin imajı için en iyi çözüm olurdu. Fakat olayları zorlamak istemiyordum, çünkü bütün koşulların biraraya gelmemiş olduğunu hissediyordum. Siyasi sınıfın bir kısmının desteğini almadan çoğunluğu ikna etmek imkânsızdı ve her ne olursa olsun görüş ayrılıklarına ya da ulusumuzun bölünmesine yol açacak bir süreç başlatmak istemezdim.”</span></span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Başbakan olduğunda, Karl Boris’in içine düştüğü çaresizliğin bir benzerini yaşadığını söylüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Amerika’nın Irak’a müdahalesine aleyhtar olsa da, ülkesinin NATO’ya girebilmesi için, Kerbela’ya Bulgar askerini göndermeye mecbur kalmış -Bulgaristan, 2004 Nisanında NATO’ya kabul edildi.</span></span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Altısı o operasyonda olmak üzere vatanımızın nice evladı hayatını kaybetti. Bir gece vakti aileleriyle birlikte havaalanına cenazelerini almaya gittim. Hava soğuktu, piste kar yağıyordu. Ertesi gün her birinin anısına Askeri Liyakat Madalyası verdim. Vatanlarından çok uzakta can vermiş bu gençleri görmek başlı balına korkunçtu, fakat içten içe bu savaşı onaylamadığım için daha da altüst olmuştum. Bu hatıra hâlâ en büyük kâbuslarım arasındadır.”</span></span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bulgaristan’ın dönüşebilmek için kendi enerjisinin yeterli olmadığını görmüş, Avrupa Birliği’ni bir “dost enerji” kabul etmiş ve kriterleri yerine getirebilmek için epey uğraşmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bence her şeyin özü şu cümlede gizli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Avrupa Birliği’yle ne kadar bütünleşirsek yargımız siyasetin ve paranın vesayetinden o kadar kolay kurtulacak.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Son Bulgar Kralı ve Bulgaristan’ın eski Başbakanı Simeon Sakskoburggotski anılarında “maksadım, kedimin benim için düşündüğü kişi olabilmektir,” diyor -<em>my goal in life is to look like my cat thinks I am</em>.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Eh, gördüğünüz gibi, bir kedi istedi mi, krallara, başbakanlara bile boyun eğdirir.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dunyanin-tek-umudu-impeachment-12875</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Dünyanın tek umudu: Impeachment</h1>
                        <h2>İmpeachment sadece savaş karşıtı Amerikalıların değil aynı zamanda dünya halklarının da umudu. Bu umudun gerçekleşmesiyse Cumhuriyetçi senatörlerin elinde bulunuyor. Görev süreleri 2028’de sona erecek 34 senatör arasında böyle bir eğilimin var olduğunu söyleyenler var. Bunun ne kadar doğru olduğunu ancak Kasım ayından sonra görebileceğiz. Ama hiç kuşku yok ki Trump bu prosedürün olumlu sonuçlanarak görevinden alınan ilk ABD Başkanı olmayı fazlasıyla hakkediyor.    </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dunyanin-tek-umudu-impeachment-1773946317.webp">
                        <figcaption>Dünyanın tek umudu: Impeachment</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir önceki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/bugunlerde-aklima-hep-brezilya-geliyor-12822">yazımda</a>, Brezilya’da Devlet Başkanı Dilma Rousseff’e karşı başkanlık sistemlerine özgü “İmpeachment” (görevden alma) prosedürünün ABD destekli aşırı sağcı muhalefet lideri Jair Balsonaro’nun başını çektiği muhaliflerin yargıç Sergio Fernando Moro’nun girişimiyle gerçekleştirdiği yargı ayaklı Meclis darbesinden söz etmiştim. Latin Amerika ülkeleri birebir aynısı olmamakla birlikte -ki çoğu farklı olarak Meclis’te temsil edilen ikiden çok partiye sahip- ABD’den esinlendikleri başkanlık sistemleriyle yönetiliyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD başkanlık sistemine gelince, görevden alma prosedürü özetle, Başkan, Başkan yardımcısı ve yüksek memurlar için vatana ihanet (Treason), yolsuzluk (Bribery) ve diğer büyük suç ve kabahat (High Crimes and Misdemeanor) isnadıyla, iki yılda bir yenilenen 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nin salt çoğunluğuyla (218) başlatılıyor. Senato’da görülen davada nihai karar Senato’nun üçte iki çoğunluğuyla alınıyor. Bu suçlardan vatana ihanetin Anayasa’da kesin bir tanımı var. Diğerleri yorumlamaya müsait suçlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD tarihinde başkanlarla ilgili İmpeachment bugüne kadar sadece dört kez üç Başkan’la ilgili olarak gündeme geldi. 1868’de Başkan Andrew Johnson, 1998’de Bill Clinton ve 2019 ve 2021’de Donald Trump Senato’da üçte iki çoğunluk olmadığı için aklandılar. Bu prosedür bugüne kadar başkanlar düzeyinde sonuç vermemiş olsa da yasama organına tanınan bu yetki, erkler ayrılığını keskinleştirdiği için önemli. &nbsp;Ayrıca ara seçimlerle (midterm elections) Temsilciler Meclisi’nin iki yılda bir tümüyle, Senato’nun üçte bir oranında yenilenmesi milli iradenin güncellenmesi bakımından son derece demokratik. Ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz ama Türkiye dahil başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelerde benzeri denge denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi şart. Aksi takdirde, yürütmenin yasama ve yargı alanına girerek yetki aşımında bulunması, demokrasiye ve hukuka aykırı bu durumun bir sonraki seçimlere kadar önlenememesi mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’ne dönecek olursak, savaşlara karşı olduğu propagandasıyla iktidara gelen ve bir süre “Nobel Barış ödülünü isterim” diye tutturan Başkan Donald Trump, uluslararası hukuku tanımadığı yönünde yaptığı absürt açıklamalardan sonra Venezuela Devlet Başkanı’nı askeri bir operasyonla yatağından alıp ABD’ye getirerek kantarın topuzunu kaçırdı. Yetmedi, Kanada’yı ABD’ne katılmaya ısrarlı daveti ve Grönland’ın ilhakı söylemleri ve girişimlerinin ardından Trump’ın Umman’daki müzakere masasını devirip İran’a yönelik kabulü mümkün olmayan bombalı saldırılarda bulunması başta kendi ülkesinde olmak üzere dünyada gözlerin bir kez daha İmpeachment prosedürüne yönelmesine yol açtı. Seçim öncesi verdiği sözleri tutmak bir yana, tam tersini yapan bir siyasetçiye, düş kırıklığına uğrayan seçmeninin dur deme hakkı var elbette. Sonuç itibariyle Donald Trump’a seçmeni uluslararası hukuka uymaması, Kongre’den yetki almadan istediği ülkelere savaş açması için oy vermiş değil. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetçi Parti halen her iki Meclis’te de salt çoğunluğa sahip ama bu sene ara seçimlerin yapılacağı o sene. Kasım ayındaki seçimlerde Cumhuriyetçiler’in Temsilciler Meclisi ve Senato’da çoğunluğunu kaybetmesi bekleniyor. Bu nedenle İmpeachment prosedürünün Trump için üçüncü kez başlatılması yüksek bir olasılık. Ama Senato çoğunluğu Demokrat Parti’ye geçse bile bazı Cumhuriyetçi Senatörler Trump’a karşı oy kullanmadığı sürece üçte iki çoğunluğa (67) ulaşılması ve impeachment’ın gerçekleşmesi mümkün değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bununla birlikte, Amerikan halkının anketlere göre yaklaşık yüzde 60’ının karşı olduğu İran savaşının uzamasının, bu konuda sürekli olarak çelişkili ve tutarsız açıklamalar yapan Trump’ın toplumsal desteğinin daha da azalmasına yol açtığı görülüyor. 16 anketin ortalamasını alan RealClearPolling’in 13 Mart günlü verilerine göre, Trump’a destek, göreve başladığında yüzde 50,5 iken bugün yüzde 42,9 a düşmüş durumda. Yüzde 44,3 olan Trump karşıtı oylar ise İran savaşıyla birlikte 54,4 e ulaşıyor. Amerikan halkı Trump’ın İran savaşına Netanyahu’nun aklına uyarak kalkıştığını görüyor. 4 Mart’ta Senato silahlı kuvvetler alt komisyonuna katılan eski deniz piyadesi Brian McGinnis’in “kimse İsrail için ölmek istemiyor” (No one wants to die for Israel) diye haykırdıktan sonra yaka paça toplantı salonu dışına çıkarılmasını gösteren videoya sosyal medyada gösterilen ilgi bu gerçeği ortaya koyuyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya, Trump’a ve İran savaşına karşı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Venezuela’da hortlayan Büyük Sopa politikası” başlıklı yazımda altını çizdiğim gibi, Monroe Doktrini’nin doğal uzantısı olan Theodore Roosevelt’in Büyük Sopa politikası, (Big Stick policy) dış politikada askeri güç kullanmayı meşrulaştırdığı için Amerikan emperyalizminin başlangıcı olarak kabul ediliyor. 1901 yılından bu yana ABD, çoğu Latin Amerika’da olmak üzere, dünyanın çeşitli bölgelerinde çeşitli gerekçelerle askeri güç kullanmış emperyalist bir ülke. Bu müdahalelerin ciltlerce kitabı dolduracak kadar uzun öyküleri var. 90’larda iki kutuplu dünyanın sona ermesiyle birlikte, ufukta barışın ve demokrasinin egemen olacağı bir dönem en azından teorik olarak belirir gibi olmuştu ama Birinci Körfez Savaşı bu beklentiye gölge düşürdü. Amerikan emperyalizmi savaştan besleniyor ve hiçbir gerekçe olmasa bile dünyayı savaş ortamına sürükleme kapasitesine sahip ne yazık ki. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın Kongre’nin iznine muhtaç olmamak için operasyon adını verdiği İran savaşı, Avrupalı müttefiklerinin bile ABD’ni yalnız bıraktığı bir savaş. Trump savaşı Avrupalı müttefiklerine danışarak başlatmadı. Bu nedenle sinirlenip onlara tehditler savuracak yerde bu durumu doğal karşılaması gerekir. ABD Başkanları sonuçta dediklerinin dedik olduğu bir dünyanın patronları değil. Kaldı ki İran’ın teokratik rejimini değiştirme iddiasıyla başlatılan bu savaş, Amerikan halkının da fark ettiği gibi, sadece İsrail’in vadedilmiş toprakları işgal hurafesine, yani gerçeklikten çok teokratik bir temele dayalı ve genleşme eksenli dış politikasına hizmet ediyor. Evet, İran’ın doğrudan seçemediği için milletin iradesine tam dayanmayan Yüce Rehberlik kurumunun otoritesini önceleyen rejimi, demokrasinin özüyle bağdaşmıyor. Ama bu büyük ülkenin egemenlik ve toprak bütünlüğünü bu gerekçeyle silahlı bir harekatla hedef almanın uluslararası meşruiyetle bağdaşır hiçbir tarafı yok. Bu nedenle demokratlar dahil herkesin bu savaşta İran’ın yanında yer alması şart. Tarafsız ve sessiz kalmanın ötesinde, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez gibi her Avrupalı siyasetçinin Trump ’un tehditleri karşısında baştan beri dik durarak bu savaşın yanlış olduğunu açıkça dile getirmesi gerekirdi. Ama öyle olmasa da bugün gelinen nokta, ABD’nin Avrupalı müttefikleri dahil birçok ülkenin bu savaşı şu veya bu gerekçeyle desteklemediğini gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump bu savaşı sadece yarattığı petrol krizi ve ekonomik sonuçları nedeniyle değil siyasi nedenlerle de kaybetmeli ki bundan böyle ABD başkanlarının dünyada hoşlarına gitmeyen liderleri devirmek için tek başlarına aldıkları kararlarla onlara askeri operasyon yapma veya operasyon tehdidinde bulunma yolu tıkanmalı. Olacak şey değil kuşkusuz ama konuya demokrasi açısından bakacak olursak, ABD Başkanlarının dünyayı dizayn etme yetkisi olacaksa, o zaman dünya halklarının da Amerikan seçimlerinde oy kullanmaları gerekir. Öyle ya dünya halklarının kendi yöneticilerini seçme hakkı ABD Başkanlarının uygun görüp görmemesine bağlıysa, buna ancak böyle bir demokratik çözüm bulunabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekçi olmak gerekirse, İmpeachment sadece savaş karşıtı Amerikalıların değil aynı zamanda dünya halklarının da umudu. Bu umudun gerçekleşmesiyse Cumhuriyetçi senatörlerin elinde bulunuyor. Görev süreleri 2028’de sona erecek 34 senatör arasında böyle bir eğilimin var olduğunu söyleyenler var. Bunun ne kadar doğru olduğunu ancak Kasım ayından sonra görebileceğiz. Ama hiç kuşku yok ki Trump bu prosedürün olumlu sonuçlanarak görevinden alınan ilk ABD Başkanı olmayı fazlasıyla hakkediyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iran-savasindan-ortadogu-barisina-12874</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran Savaşı'ndan Ortadoğu Barışı'na</h1>
                        <h2>Trump’ın düşüncesizce başlattığı İran Savaşı’nın, yol açtığı ağır insani faturaya karşın, mevcut düzenin sürdürülebilir olmadığını ortaya çıkarması bağlamında Ortadoğu için bir fırsat olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın çözemeyeceği sorunları kendi önüne koymadığını söyleyen Marx, sorunların belirginleştiği anın aslında çözümün maddi koşullarının da ortaya çıktığı an olduğunu yazmıştı. Bugün ABD’nin İsrail’e açtığı sonsuz imkânlar temeline dayanan mevcut Ortadoğu tablosunun sonuçları belirginleştiğine göre, daha sürdürülebilir bir uluslararası ilişkiler ortamının bölgede ortaya çıkması için gereken maddi koşulların da hızla olgunlaşmakta olduğunu varsayabiliriz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasindan-ortadogu-barisina-1773946031.webp">
                        <figcaption>İran Savaşı'ndan Ortadoğu Barışı'na</figcaption>
                    </figure>
                    </header><h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz günlerde İsrail bir dizi yeni suikast gerçekleştirdi. Bu defa hedefteki isimler arasında Besiç Komutanı Gulam Rıza Süleymani, istihbarat bakanı İsmail Hatib ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani vardı. Laricani’nin bu listede olması özellikle dikkat çekici. Zira dış politikaya karşılıklı bir alışveriş mantığı içerisinde yaklaşan Trump’ın, İran’da masaya oturabileceği bir isim aradığı söyleniyordu. Pragmatik bir lider olarak tanınan Laricani’nin ABD ile pazarlığa razı olabileceği kanaati yaygındı. Bir İsrail operasyonu ile öldürülünce, Washington için bu seçenek şimdilik masadan kalkmış oldu.</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine bu hafta İsrail bir adım daha attı ve Lübnan’daki kara operasyonlarını kademeli olarak genişletmeye başladı. Başta Fransa olmak üzere uluslararası toplumun müzakere çağrılarına ve Lübnan hükümetinin iş birliğine açık olduklarını dile getirmesine karşın yoğunluğu giderek artan bu operasyonlar, savaşın İsrail’in komşu olduğu ülkelere de yayılma olasılığını güçlendiriyor. İran savaşını yakın bir zamanda bitireceğini ifade eden Amerikan başkanı fırsat bulduğu ilk anda üstün körü bir zafer ilanı ile bu defteri kapatmaya yatkın görünürken, İsrail’in Lübnan üzerindeki askeri baskısını arttırması bir rastlantı değil. İsrail’deki siyasi elitler ABD’nin bu savaşı kolayca bitirmesine izin vermek istemiyor. Ortadoğu’da yaşanacak daimî bir savaş durumu ve olağanüstü hâl, mevcut İsrail hükümetinin arzu edeceği bir durum. Bu çerçeveden bakıldığında hem Laricani suikastı hem de İsrail ordusunun komşu ülkelere yönelik operasyonları, süregiden savaş bakımından ABD ile İsrail arasında bir uyumsuzluk olduğunu da ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu uyumsuzluğun yanında, hedefler bakımından ABD için büyük bir belirsizlik de söz konusu. Pek çok yorumcunun dikkat çektiği üzere dünyanın en büyük süper gücünün bu savaşa neden girdiği, tam olarak ne beklediği belirsiz. Oysa İran’a düzenledikleri saldırının onlar açısından maliyeti son derece açık. Başlatılan savaşla birlikte başta ABD olmak üzere tüm dünya ekonomisine büyük bir darbe vuruldu. Küresel enflasyonun hızı artarken tedarik zincirleri de hızla kırılmaya başladı. Dahası ABD ile Körfez’deki müttefikleri arasında yeni çatlaklar ortaya çıktı. Peki tüm bunlar karşılığında Washington ne kazandı? Bu sorunun net bir yanıtı ortada yok. Savaşın Amerika’nın ulusal çıkarları ile bir ilgisi olmadığı ve yalnız İsrail’in politikalarına hizmet ettiği kanaati tabanda yayılmaya başladı. Savaşı protesto ederek görevinden ayrılan ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi direktörü Joseph Kent’in istifa mektubu bu anlamda bir işaret fişeğiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşının kısa vadede nasıl gelişmelere gebe olduğuna ilişkin fikir yürütmek zor. Trump’ın bir sabah kalkıp zafer ilan etmesi ve tek taraflı olarak çatışmayı bitirmesi olası. Ancak bu durumda bile İran pekâlâ Hürmüz Boğazı’nı açmayı reddederek ABD başkanının bu işten kolayca sıyrılmasının önüne geçebilir. Ayrıca operasyonlar Amerikan deniz piyadelerinin katılımıyla bir işgale dönüşürse Washington için İran yeni bir Vietnam’a dönüşür. Ancak kısa vadede savaş ne yönde gelişirse gelişsin, yaşadığımız bu birkaç haftanın uzun vadeli sonuçlarından birisi İsrail ve ABD arasındaki ilişkilerin kurucu kodlarının Amerikalılar tarafından yeniden masaya yatırılması olacaktır. Zira İsrail’e açılan sonsuz kredinin Washington’a olan insani, ekonomik ve diplomatik maliyetinin bugünlerde apaçık ortaya çıkması, ABD’deki kamuoyu açısından adeta bir turnusol kâğıdı işlevi gördü. Her geçen gün daha fazla sayıda Amerikalı politikacı ve analist, İran’ın ABD için yakın ve acil bir tehdit olduğuna ilişkin resmi söylemin inandırıcılıktan uzak olduğuna dikkat çekiyor. Trump yönetiminin bu savaşa kendi inisiyatifleriyle girdiklerine dair açıklamalarını inandırıcı bulanların sayısı da çok az. Dolayısıyla yakın bir zamanda ateşkes sağlansa dahi, özellikle popülist eğilimli politikacıların, ABD-İsrail ilişkilerindeki dengesizliğe dair biriken tepkiyi siyasi bir ajandaya dönüştürmesi olası. Bu durum hem demokrat hem de Cumhuriyetçi siyasi elitler üzerinde bir baskı yaratacak, İsrail lobisinin Amerikan siyaseti üzerindeki güçlü etkisi nispeten azalacaktır. Neticede İran savaşının muhasebesi yapıldığında, bunun sonuçlarından birisinin de Ortadoğu politikasında ABD’nin daha dengeli bir konuma doğru geri çekilmesi olacağını varsayabiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD dış politikasında böyle bir yeniden formülasyon hayata geçebilirse, hem İsrail’in hem de Ortadoğu’nun geleceği açısından bu durumun son derece olumlu sonuçları olur. Zira sınırsız Amerikan desteğinin kesilmesi İsrail aşırı sağının pervasız politikalarına bir ket vurulması anlamına gelir. Bu da ülkedeki makul muhalefetin elini güçlendirecektir. İsrail’de aşırılıkçı partilerin iktidar üzerindeki etkilerinin zayıflamasıyla birlikte bölgede daha istikrarlı bir düzenin ortaya çıkması ihtimali de önemli ölçüde artar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Unutmayalım ki ülkeler arasında kalıcı bir barış için gereken ilk şart, tarafların birbirlerinin varlığını kabullenmeleri ve karşılıklı eşitlik temelinde bir diplomatik taban tesis etmeleridir. Bunun için ise İsrail’in komşuları ile arasında asgari bir dengenin kurulması gerekir. Ancak Gazze’nin geleceğinden yasadışı yerleşimcilere ve Kudüs’ün statüsüne değin bir dizi konuda ABD İsrail’e açık çek vermeyi sürdürdüğü müddetçe böyle bir dengeyi tahayyül etmek imkânsız. Aksine bu destek, İsrail sağının en radikal hedeflerini ulaşılabilir kıldığı için, bölgede yanan ateşe benzin dökmek anlamına geliyor. Tam da bu yüzden ABD’nin orantısız desteğinin ortadan kalkmasını, Ortadoğu barışının da bir ön şart olarak görmek gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçeveden değerlendirdiğimde, Trump’ın düşüncesizce başlattığı İran Savaşı’nın, yol açtığı ağır insani faturaya karşın, mevcut düzenin sürdürülebilir olmadığını ortaya çıkarması bağlamında Ortadoğu için bir fırsat olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın çözemeyeceği sorunları kendi önüne koymadığını söyleyen Marx, sorunların belirginleştiği anın aslında çözümün maddi koşullarının da ortaya çıktığı an olduğunu yazmıştı. Bugün ABD’nin İsrail’e açtığı sonsuz imkânlar temeline dayanan mevcut Ortadoğu tablosunun sonuçları belirginleştiğine göre, daha sürdürülebilir bir uluslararası ilişkiler ortamının bölgede ortaya çıkması için gereken maddi koşulların da hızla olgunlaşmakta olduğunu varsayabiliriz. Bu açıdan bakıldığında Washington’daki sağ-popülist iktidar, on yıllardır süre giden bölgesel tahakküm ilişkileri üzerindeki diplomatik nezaket örtüsünü çekip alarak, belki de tüm dünya için hayırlı bir iş yapmakta.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/19-mart-sonrasi-yeni-rejimin-yargisal-kurumsallasmasi-12873</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>19 Mart sonrası: Yeni rejimin yargısal kurumsallaşması</h1>
                        <h2>Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu rejim krizinin iki temel boyutu bulunmaktadır. Bunlardan biri 19 Mart yargı süreciyse, diğeri PKK’nin silahsızlandırılması meselesidir. Bu iki alan, farklı yöntemler gerektirse de, demokratikleşme sürecinin en kritik başlıklarını oluşturmaktadır.Otoriter rejime karşı yürütülecek mücadele ile silahsızlanma sürecinin demokratik bir çerçevede ilerlemesini sağlayacak müzakere dinamiklerinin eş zamanlı geliştirilmesi, Türkiye’nin dönüşümünü hızlandırabilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/19-mart-sonrasi-yeni-rejimin-yargisal-kurumsallasmasi-1773945681.webp">
                        <figcaption>19 Mart sonrası: Yeni rejimin yargısal kurumsallaşması</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasının iptaliyle başlayan ve yargı eliyle yürütülen siyasal operasyon birinci yılını geride bıraktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sıkça dile getirildiği gibi bu, AK Parti iktidarı döneminde yargı aracılığıyla muhalefete karşı gerçekleştirilen ilk siyasal operasyon değil. İktidar, farklı dönemlerde, kendi siyasal ihtiyaçlarına ve konjonktürel gerekliliklere bağlı olarak benzer operasyonlara başvurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu operasyonların bir bölümü Uzanlar, Cinerler ve Canlar örneklerinde olduğu gibi ekonomik alana yönelikti. Ergenekon, Balyoz, KCK ve 28 Şubat davaları; 12 Eylül darbecilerinin yargılanması ile Cumhuriyet, Gezi, HDP ve Barış Akademisyenleri davaları ise siyasal alanın yeniden dizayn edilmesine dönük hamleler olarak öne çıktı. Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik süreç de bu çerçevede değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak mevcut süreci önceki örneklerden ayıran kritik bir fark bulunuyor. Geçmişteki operasyonlar, iktidarın önündeki engelleri bertaraf etmeye ve gücünü tahkim etmeye yönelikti. Bugün ise söz konusu olan, olası bir iktidar değişimini ve bunun beraberinde getirebileceği rejim dönüşümünü daha baştan engellemeyi hedefleyen ön alıcı bir stratejidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de 2018 sonrası inşa edilen ve “seçimli otoriterlik”, “tek adam rejimi”, “rekabetsiz otoriterlik” ya da “hukuksallaştırılmış otoriterlik” gibi farklı kavramlarla tanımlanan yapı, 2023 ve 2024 seçimlerinde ciddi biçimde sarsıldı. Özellikle 2024 yerel seçimleri, iktidarın ilk genel seçimde kaybetme ihtimalinin oldukça güçlendiğini ortaya koydu. Bu durum, rakip aktörlerin seçim dışı yollarla etkisizleştirilmesine yönelik çok katmanlı bir stratejinin devreye sokulmasına yol açtı.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP yönetimi, son bir yılda bu sürece karşı kendi perspektifinden önemli bir direnç sergiledi. Ancak mevcut mücadele biçimiyle iktidarın planlarını boşa çıkarmanın yeterli olup olmadığı tartışmalıdır. Çünkü temel sorun, yeni rejimin doğasının yeterince doğru kavranamamasıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yargı Süreçleri mi, Rejim Stratejisi mi?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşananlar, yalnızca belirli kişilere indirgenerek açıklanamaz. Mesele, doğrudan rejimin siyasal karakteridir. Buna rağmen siyasal mücadele çoğu zaman kişiselleştirilmekte; bu da ana muhalefet açısından ciddi bir zayıflık yaratmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MHP lideri Devlet Bahçeli’nin rejime verdiği desteğin arkasındaki ideolojik zemin dahi yeterince analiz edilebilmiş değildir. Dahası, zaman zaman bu siyasi hatta yönelik beklentiye girilmesi, muhalefetin stratejik tutarsızlıklarını gözler önüne sermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasal krizin kapsamının doğru tanımlanamaması, yargı süreçlerinin de sağlıklı biçimde değerlendirilmesini engellemektedir. Oysa 2018 sonrasında yargı, yalnızca “siyasallaşmış” bir kurum olmanın ötesine geçmiş; yeni rejimin kurucu unsurlarından biri hâline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet Bakanı’nın mal varlığına ilişkin tartışmalar hakkında yaptığı açıklama, durumu açıkça ortaya koymaktadır. Bu açıklama, rejim değişikliğinin nasıl bir nitelik taşıdığını göstermeye <a href="https://www.birgun.net/haber/akin-gurlek-ten-ozgur-ozel-e-yanit-rusvet-almakla-sucladi-700192" style="color:blue; text-decoration:underline">yeterlidir.</a> Adalet Bakanı’nın atanması, yeni rejimin kurumsallaşmasının son aşaması olarak da değerlendirilebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet Bakanı’nın mal varlığına ilişkin iddiaların yargı kurumuna ve HSK’ya taşınması, “kadıyı kadıya şikâyet etmek” gibi bir durum yaratmaktadır. Bu tür usul tartışmalarıyla yargı sürecinden sonuç beklemek; oyalanmak ve zaman kaybetmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Artık yargı eski yargı değildir. Bu durumun idrak edilmesi zorunludur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle, yargı içerisinden çözüm aramak çoğu zaman “kadıyı kadıya şikâyet etmek” anlamına gelmektedir. Eski yargı düzenine göre hareket ederek sonuç almak artık mümkün değildir. Bu gerçekliğin açık biçimde kabul edilmesi gerekmektedir. Yargı kürsüsünü rejimin bütüncül değişim mücadelesinin bir mevziisi olarak kurgulamak, dönüştürmeye çalışmak bu girdaptan çıkışın bir yoludur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP, 19 Mart’ta başlayan süreci ilk andan itibaren Cumhurbaşkanı adayına yönelik bir “siyasal darbe” olarak tanımladı. Ancak bu süreci yalnızca İmamoğlu ya da CHP ile sınırlı bir mesele olarak ele almak, mücadeleyi daraltmaktadır. Yapılması gereken, bu süreci geniş toplumsal kesimlerin ortak ve birleşik mücadelesinin bir parçası hâline getirmektir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin Kırılma Eşiği </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu rejim krizinin iki temel boyutu bulunmaktadır. Bunlardan biri 19 Mart yargı süreciyse, diğeri PKK’nin silahsızlandırılması meselesidir. Bu iki alan, farklı yöntemler gerektirse de, demokratikleşme sürecinin en kritik başlıklarını oluşturmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriter rejime karşı yürütülecek mücadele ile silahsızlanma sürecinin demokratik bir çerçevede ilerlemesini sağlayacak müzakere dinamiklerinin eş zamanlı geliştirilmesi, Türkiye’nin dönüşümünü hızlandırabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak CHP’nin tarihsel bagajı ve mevcut politik yönelimi, böylesi kapsamlı bir dönüşüm stratejisini taşımakta zorlanmaktadır. Belediyelere yönelik operasyonlarda ortaya çıkan tanıklıklar, yargı süreçleri ve parti içi gerilimler de bu sınırlılıkları görünür kılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle CHP yönetiminin, mevcut durumu bütünlüklü bir muhasebeye tabi tutarak yeni bir yol haritası belirlemesi kaçınılmazdır. Kendini tekrar eden siyasal reflekslerden uzaklaşabildiği ve kapsamlı bir mücadele programı oluşturabildiği ölçüde, toplumun kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirme şansı artacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önümüzdeki yaklaşık iki yıllık süreçte, bu doğrultuda geliştirilecek çok yönlü ve kapsayıcı bir mücadele hattı, rejim karşıtı toplumsal kesimlerle birlikte örülebilirse; iktidarın adım adım hayata geçirdiği stratejilerin toplumsal karşılık bulması zorlaşacaktır. Böylece, seçim yoluyla demokratik bir dönüşümün önü açılabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/joe-kentin-istifa-mektubu-tehlikeli-cunku-yari-dogru-12872</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Joe Kent’in istifa mektubu tehlikeli, çünkü yarı doğru*</h1>
                        <h2>Eski bir Yeşil Bereli 2019’da Suriye’de IŞİD intihar bombacısı tarafından öldürülen eşi Shannon Kent’in ölümünün kendisini siyasete ittiğini anlatmıştı. O zaman kaybından “yürütme erk”ini sorumlu tutuyor, seçilmemiş bürokratların Trump’ın Suriye’den asker çekme çabalarını sabote ettiğini söylüyordu. Şimdi ise öfkesini Yahudi devletine yöneltmiş durumda ve istifa mektubunda kendini “İsrail tarafından imal edilen bir savaşta sevgili eşi Shannon’ı kaybeden Altın Yıldız “Eş” olarak tanımlıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/joe-kentin-istifa-mektubu-tehlikeli-cunku-yari-dogru-1773859884.webp">
                        <figcaption>Joe Kent’in istifa mektubu tehlikeli, çünkü yarı doğru*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in Amerika’yı savaşa sürüklediği şüphesi taşıyanlar için, Donald Trump’ın Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent’in istifası kesin bir teyit gibi görünecektir. “Bu savaşı İsrail’in ve onun güçlü Amerikan lobisinin baskısıyla başlattığımız açık” diye yazdı Kent, Salı günü başkana hitaben yayımladığı açık mektupta.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Üst düzey İsrailli yetkililer ve Amerikan medyasındaki etkili isimler” tarafından İran’ın yakın tehdidine dair yanlış bilgi yayıldığını ve Trump’ın “Önce Amerika” hareketinin altının oyulduğunu sertçe eleştirdi. “İran’da ne yaptığımızı ve kimin için yaptığımızı bir düşünmenizi diliyorum” diye ekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kent istifa ederek patronundan, uzun yıllardır gereksiz yabancı savaşlara karşı çıkan ancak Trump savaşı başlattığında büyük ölçüde sessiz kalan Tulsi Gabbard’dan ve Başkan Yardımcısı JD Vance’ten daha fazla dürüstlük göstermiş oldu. Yine de onun güvenilir bir anlatıcı olmadığını sıralamak oldukça kolay.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2022’de Kongre’ye aday olduğu dönemde Demokrat Marie Gluesenkamp Perez’e karşı yarışırken kendisiyle röportaj yaptığım Kent, aşırı sağ kökenleri olan derin bir paranoyak görüntüsü çizyordu. O dönemde 6 Ocak ayaklanmasının “istihbarat operasyonu koktuğunu” söylemiş, Kongre’ye saldıranları “siyasi tutuklular” olarak nitelendirmişti. Seçim kampanyası sırasında bir ara Proud Boys üyesi maaşlı personelleri arasındaydı. Trump’ın onu ülkenin en üst düzey istihbarat yetkililerinden biri yapması, derin sorumsuzluk ve neredeyse vandalizm boyutunda bir adımdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bunların hiçbiri, Kent’in istifasının hem sağda hem solda hızla yayılan “İsrail Amerika’yı bu son derece popüler olmayan savaşa sürükledi” anlatısını perçinlemesini engellemeyecek. Bu anlatı güçlü, çünkü kısmen gerçeğe dayanıyor; fakat eski antisemitik “Yahudilerin gizli kontrolü” klişelerini de tetikliyor. Trump’ın zamanlamasını ve amacını Amerikan halkına neredeyse hiç açıklamadığı bu çatışma, özellikle İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun “40 yıldır böyle bir savaş özlemi çektiğini” gururla söylemesiyle birlikte, Amerikalılar arasında Yahudi karşıtlığını artıracaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak savaş uzadıkça, Alman milliyetçilerinin I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgilerini Yahudilere yüklemek için kullandığı “sırtından hançerlenme” efsanesinin (dolchstoßlegende) modern bir Amerikan versiyonunun ortaya çıkmasından endişe duyuyorum. Savaşa karşı oluşan tepkiden rahatsız olan bazı Yahudi liderler, İsrail’in rolünü tartışmayı tamamen yasaklamaya çalışıyor. Anti-Defamation League (ADL) Başkanı Jonathan Greenblatt, Pazartesi günkü konuşmasında “İsraillileri parmakla gösterip, Trump’ın kulağına fazla fısıldadıklarını iddia edenleri” kınadı. Greenblatt’ın söylemi bir baskılama girişimi ve başarısız olmaya mahkûm, çünkü insanlardan kanıtlanabilir gerçekleri görmezden gelmelerini istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a yönelik saldırılar başladıktan sadece iki gün sonra Dışişleri Bakanı Marco Rubio, İsrail’in Amerika’nın elini zorladığını neredeyse itiraf etti (daha sonra gerçisözlerini geri aldı). 6 Mart’ta Güney Carolina Cumhuriyetçi Senatörü Lindsey Graham, Wall Street Journal’da İsrail’le birlikte çalışarak Trump’ı saldırıya ikna ettiklerini, İsrail istihbaratından bilgi topladıklarını ve Netanyahu’ya Trump’a ne söyleyeceğine dair koçluk yaptıklarını övünerek anlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in bu savaşın neredeyse her aşamasındaki derin rolü göz önüne alındığında, gerçek ile komplo teorisi arasındaki farkı ayırt etmek için özen ve incelik gerekiyor ki bunlar günümüz siyasetinde pek bulunmuyor. Kent’in mektubundaki büyük çarpıtma, Trump’ı İsraillilerin saf kurbanı gibi göstermesi. Oysa Trump, yörüngesindeki izolasyoncuların kabul ettiğinden çok daha şahin biri. İlk iki yılında Barack Obama’nın sekiz yılda düzenlediğinden daha fazla drone saldırısı emretti. Venezuela devlet başkanını kaçırma operasyonunu Netanyahu emretmedi; bu operasyon hem onun yabancı macera iştahını kabarttı hem de savaşı kolay sanmasına yol açtı. Bu hafta Küba’yı “alabileceğini” ve “istediğini yapabileceğini” övünerek söyledi. Askeri güç ve eril taşkınlık gösterilerine uzun zamandır takıntılı olan Trump, kendisinden önceki başkanları uğraştıran anti-Amerikan rejimleri dünyadan silme fikrine kapılmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’da savaşa kendi egosu için girdi, İsrail için değil. Yine de İsrail onu açıkça teşvik etti ve şimdi savaşı uzatmakla tehdit ediyor; çünkü Trump’ın aksine İran devletini yok etmeyi kararlı görünüyor. Bir Beyaz Saray yetkilisi Axios’a “İsrail kaostan nefret etmiyor. Biz ediyoruz. Biz istikrar istiyoruz derken peki Netanyahu? Sorusuna pek sayılmaz, özellikle İran’da” demiş. Bu yetkilinin doğru konuştuğunu düşünüyorum; aynı zamanda eğer İran kontrolden çıkarsa duyacağımız “Suç İsrail’in” manevrasını da önceden haber veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netanyahu, Amerika’yı etkileme gücüne bu kadar kibirle güveniyorsa ve sonunda ABD-İsrail ittifakını yok ederse, bunda şiirsel bir adalet payı olur. Ancak sonuç yalnızca İsrail’e ait olmayacak; çünkü hem Siyonistler hem antisemitler sıklıkla İsrail ile Yahudi halkını bir ve aynı şeymiş gibi gösteriyor. Savaşın travması aşırılığı besler. Kent bunun en iyi örneği.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eski bir Yeşil Bereli olarak 2022’de bana, 2019’da Suriye’de IŞİD intihar bombacısı tarafından öldürülen eşi Shannon Kent’in ölümünün kendisini siyasete ittiğini anlatmıştı. O zaman kaybından “yürütme erk”ini sorumlu tutuyor, seçilmemiş bürokratların Trump’ın Suriye’den asker çekme çabalarını sabote ettiğini söylüyordu. Şimdi ise öfkesini Yahudi devletine yöneltmiş durumda ve istifa mektubunda kendini “İsrail tarafından imal edilen bir savaşta sevgili eşi Shannon’ı kaybeden Altın Yıldız “Eş” olarak tanımlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail, IŞİD’in yükselişine yol açan Irak Savaşı’nı imal etmedi. 2003’teki İsrail Başbakanı Ariel Sharon, Irak’ı İran’la mücadeleden dikkat dağıtıcı bir operasyon olarak görüyordu. Ama Kent’in anlattığı hikâye gerçekleri düzelterek ortadan kaldırılamaz. Artık Tucker Carlson kanadının yıldızı hâline geldi ve muhtemelen yeniden siyasete aday olacak. Carlson’ın programına ve Amerikalı kamu hayatının en açık antisemit isimlerinden Candace Owens’la birlikte bir galaya katılacak. Onlara, Amerikan iktidarının zirvesinden baktığında haklı olduklarını söyleyeceğini bekleyebiliriz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* <strong>Michelle Goldberg (Köşe Yazarı ve Kadın Hakları Savunucusu, Pulitzer Ödülü Sahibi)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/18/opinion/joe-kent-israel-iran.html">https://www.nytimes.com/2026/03/18/opinion/joe-kent-israel-iran.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/tek-adam-amerikada-olmuyor-baska-yerde-hic-olmaz-12871</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Tek adam Amerika’da olmuyor başka yerde hiç olmaz</h1>
                        <h2>Trump’un İran gibi üzerinde herkesin mutabık olduğu bir konuyu getirdiği nokta aslında her şeyi tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İran’ın devrim hayalleri kadar rahatsız edici bir başkanlık deneyimleniyor. Sonuçta ABD sisteminin tek adama dayalı olmadığını zaten biliyorduk. Trump’un denemesi de bunun imkansız olduğunu gözler önüne serdi. ABD ‘de olmuyor başka yerde de olmaz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/tek-adam-amerikada-olmuyor-baska-yerde-hic-olmaz-1773872337.webp">
                        <figcaption>Tek adam Amerika’da olmuyor başka yerde hiç olmaz</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran Savaşı başladığından bu yana abonesi olduğum New York Times’dan bir makalenin Türkçe çevirisini yapıyorum ve Yeni Arayış’ta bu makaleler yayınlanıyor. Bu çevirilere toplu olarak bu linkten ulaşabilirsiniz (</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/ceviri">https://www.yeniarayis.com/ceviri</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liberal eğilimli ama Amerikan değerlerine de önem veren New York Times genel olarak Trump karşıtı görüşlere ağırlık veriyor. Bununla beraber bu yazıların hemen tamamında İran’ın da sütten çıkmış bir akkaşık olmadığının altı çiziliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın ve bölgenin geleceğine odaklanan yazarlar İran’ın bu zamana dek oluşturduğu tehditler konusunda çok da tereddüt göstermiyorlar. Savaş’ın başlarında ben de bu durumun altını çizmiş ve İran’ın kendi devrimini Dünyaya ihraç etme projesinin hem ülke halkına hem de dünyaya iyi gelmediğini ifade etmiştim. Aradan geçen neredeyse 3 hafta içindeki gelişmelere verilen tepkiler İran’ın yolunun yol olmadığı konusunda genel bir mutabakatı gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya politikası ve dış politikanın işleyişine ilişkin bu sürecin ilerleyen safhalarını herkes merakla bekliyor. Dünya eskisi gibi olmayacak ve buna online ve gerçek zamanlı olarak şahitlik ediyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşin İran ve Orta Doğu tarafına dair çok şey söylenebilir ve kuşkusuz söylenecektir. Buna karşılık New York Times’ı bu gece hangi yazıyı çevireyim diye didiklerken madalyonun diğer yüzüne dair de oldukça net bir perspektif kazandım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerikan Başkanı ülkesinin kaynaklarını ve insanını İran kampanyası ile tüketirken ülkenin en önemli yayın kuruluşunda olan bitenin ülkenin neredeyse 300 yılda oluşturduğu kurumsal yapıyı bir ağaç kurdu gibi kemirdiğinin altı çizilmekte. Amerika’nın beğenmediği 3. Dünya ülke rejimlerini değiştirme konusundaki karnesinde tabi ki Trump’un adının üstünde pek çok başkanın adı var. Bu konuda kimse Trump’u ilk defa böyle bir cüret gösterdiği için eleştirmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin pek çok başkanı bazen Bosna’daki gibi genel kabul gören ama çoğunlukla Amerika ve Kapitalizm çıkarlarına hizmet eden pek çok müdahale için onay ve karar verdi. Aralarında 12 Eylül’ün de bulunduğu pek çok askeri darbe, Vietnam gibi yakıcı bir savaş, Panama gibi başsız bırakma senaryolarını bolca gördük. Kimse bunun Trump’un bulduğu bir keşif olduğunu iddia etmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşın Trump’un seleflerinden çok önemli bir farkı var. Trump kararlarını Amerikan Demokrasisinin alıştığı mekanizmaları kullanarak almıyor. Trump’un yasaların arkasından dolaşarak yada kimilerine göre yasayı doğrudan çiğneyerek yol almasından şikayet ediliyor. Karar alırken sadece kendi dar kadrosuyla istişare etmekle yetinmesi de onu öncüllerinden ayırıyor. Bununla beraber Trump’ı bu noktada daha da aykırı kılan başlık ise Amerikan Başkanının ağırlığından uzaklaşması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir Amerikan başkanı karar alma sürecinde kendi makamını deyim yerindeyse “yüz göz etmiyor” Başkanın Amerika için anlamı gücünden kaynaklanıyor ama bu gücü anlamlı kılan şey onu hiçbir zaman kullanmaması. Başkan gücü çevresine paylaştırarak, yürütme yapılarını kullanarak gösterir. Trump ise gücü bizzat elinde silah gibi kullanıyor, ateşliyor ve cephenin en önünde açık arazide yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Amerikan sistemi için alışılmadık bir durum. Başkanın kendini yürütmenin başı olarak kerameti kendinden menkul bir yüce karar verici olarak görmesinin aslında sistemde bir karşılığı yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerikan Demokrasisi Trump’a verdiği yetkilere karşılık onu sınırlandıracak pek çok mekanizmaya da sahip. Trump’un kişiliğinin bu konuda uyarı yada eleştirilere kapalı olması gerçeği değiştirmiyor. Başkan gücünü yürütmeyi harekete geçirmekten alır. Trump’un yaptıkları onu yürütmenin yerine geçiriyor ve bu durum onun konumunu sarsıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin 2 dönem başkanlık kuralı çerçevesinden 3 yıl sonra bırakacağı görev süresini uzatma hayallerini seslendirmekten vaz geçen Trump’un İran gibi üzerinde herkesin mutabık olduğu bir konuyu getirdiği nokta aslında her şeyi tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İran’ın devrim hayalleri kadar rahatsız edici bir başkanlık deneyimleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta ABD sisteminin tek adama dayalı olmadığını zaten biliyorduk. Trump’un denemesi de bunun imkansız olduğunu gözler önüne serdi. ABD ‘de olmuyor başka yerde de olmaz.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/cinin-yolsuzluk-karsiti-soylemi-ve-si-cinpingin-ic-siyasasinin-dis-yansimalari-12869</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Çin’in yolsuzluk karşıtı söylemi ve Şi Cinping’in iç siyasasının dış yansımaları</h1>
                        <h2>Çin’in yolsuzluk karşıtı söylemi, Şi Cinping döneminde yalnızca bir iç siyasa aracı olmaktan çıkmış, Pekin’in küresel söylem gücünü artırma stratejisinin temel bir direği durumuna gelmiştir. Latin Amerika, köklü kurumsal sorunları ve kalkınma arayışları nedeniyle Çin’in bu yeni “yönetişim dışsatımı” için son derece verimli bir zemin oluşturmaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/cinin-yolsuzluk-karsiti-soylemi-ve-si-cinpingin-ic-siyasasinin-dis-yansimalari-1773846825.webp">
                        <figcaption>Çin’in yolsuzluk karşıtı söylemi ve Şi Cinping’in iç siyasasının dış yansımaları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şi Cinping (Xi Jinping), 2012 yılından bu yana Çin Komünist Partisi (ÇKP) Genel Sekreteri ve 2013 yılından bu yana Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanıdır. İktidara geldikten hemen sonra hem parti içi disiplini sağlamak hem de devletteki yozlaşmayı ortadan kaldırmak amacıyla kapsamlı bir “yolsuzlukla savaşım” mücadelesi başlatmıştır. Bu mücadele, Şi’nin iç siyasetteki gücünü pekiştirirken, metinde de ele alındığı üzere Çin’in dış politikasının ve küresel yönetişim modelinin temel bir bileşeni haline gelmiştir. Şi, aynı zamanda Çin’in küresel etkisini artırmayı hedefleyen devasa altyapı ve yatırım projesi olan “Kuşak ve Yol Girişimi”nin de mimarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şi Cinping’in (Xi Jinping) 2012 yılında Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) başına geçmesinin ardından başlattığı kapsamlı yolsuzlukla savaşım mücadelesi yalnızca Çin’in iç siyasal sistemini dönüştürmekle kalmamış, aynı zamanda ülkenin dış politikasının da temel bir bileşeni haline gelmiştir. Başlangıçta parti içi disiplini sağlamak ve devletteki yozlaşmayı ortadan kaldırmak için tasarlanan bu eylem planı, zamanla Çin’in küresel yönetişim modelinin bir ihracat aracı olmuştur. Bu bağlamda, Latin Amerika gibi tarihsel olarak kurumsal zayıflıklar ve yolsuzluk sarsıntılarıyla anılan bir bölge, Çin’in bu yeni söylemsel gücünü sınadığı ve yaydığı en önemli coğrafyalardan biri konumundadır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yumuşak Güç, Söylem Gücü ve Yönetişim Dışsatımı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası ilişkiler kuramları bağlamında, bir devletin kendi iç siyasal değerlerini ve uygulamalarını dışarıya aktarması, genellikle yumuşak güç kavramıyla açıklanır. Ancak Çin’in yaklaşımı, Batılı anlam bilimdeki geleneksel yumuşak güç tanımından ayrılarak kendi kurumsal altyapısını yansıtan söylem gücü kavramına dayanmaktadır. Söylem gücü, küresel alanda neyin doğru, meşru veya rasyonel olduğunu tanımlama yeteneğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin, Batılı devletlerin Uluslararası Para Fonu (IMF) veya Dünya Bankası gibi kurumlar aracılığıyla dayattığı “yapısal uyum” ve “saydamlık” (şeffaflık) koşullarına karşı, kendi yönetişim örneğini önermektedir. Bu örnekçe, içişlerine karışmama ilkesini sözde korurken, “karşılıklı yarar” ve “kalkınma odaklı dürüstlük” gibi kavramlarla güçlendirilmiştir. Yolsuzlukla savaşımın dışsatımı, bu kuramsal çerçevede Çin’in kendisini yalnızca ekonomik bir ortak olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve kurumsal bir yol gösterici olarak konumlandırma çabasının bir sonucudur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şi Cinping Dönemi İç Siyasada Yolsuzlukla Savaşım: Kaplanlar ve Sinekler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin’in dışarıya aktardığı söylemin köklerini anlamak için, öncelikle iç siyasada yürütülen “Kaplanlar ve Sinekler” (üst düzey yetkililer ve alt düzey çalışanlar) mücadelesine bakmak gerekir. Bu mücadele, ÇKP’nin meşruluğunu koruma ve ekonomik büyümenin yavaşladığı bir dönemde halkın devlete olan güvenini yenileme amacı taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçte şu temel adımlar atılmıştır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurumsal Yetki Toplaşımı (Merkezileşme): Merkezi Disiplin İnceleme Komisyonu’nun yetkileri benzeri görülmemiş bir şekilde artırılmış, yolsuzlukla savaşım doğrudan devlet başkanının denetimine alınmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuki ve Yönetsel Arındırma: Milyonlarca parti üyesi soruşturulmuş, bu durum devlet aygıtının ideolojik olarak tek tipleşmesine ve gücün pekiştirilmesine olanak tanımıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söylemsel Çerçeve: Yolsuzluk yalnızca yasal bir suç olarak değil, devrimci değerlere ve ulusal kalkınmaya yönelik bir “varoluşsal yozlaşma” olarak tanımlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İç siyasada elde edilen bu mutlak denetim ve başarı algısı, Çin önderliği tarafından uluslararası alanda sergilenebilecek bir yönetişim başarısı olarak görülmeye başlanmıştır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söylemin Dışa Aktarımı: Kuşak ve Yol Girişimi’nin Dönüşümü</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin’in yolsuzluk karşıtı söylemini dış siyasaya taşıdığı en önemli yol, “Kuşak ve Yol Girişimi” (KYG) olmuştur. Girişim, ilk yıllarında büyük altyapı yatırımları ve kredilerle dikkat çekerken, Batılı ülkeler ve sivil toplum kuruluşları tarafından ihalelerdeki şeffaflığın olmaması, rüşvet ve kayırmacılık iddialarıyla yoğun biçimde eleştirilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu eleştirilere bir yanıt olarak Pekin yönetimi, dış siyasasında söylemsel bir uyarlamaya gitmiş ve “Temiz İpek Yolu” kavramını ortaya atmıştır. Bu yeni söylem kapsamında uygulanan stratejiler şunlardır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Dürüstlük Kuralları (Integrity Guidelines): Kuşak ve Yol projelerine katılan şirketler ve ülkeler için, yolsuzluğu önlemeye yönelik ortak ilkeler yayımlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Uluslararası Antlaşmalar ve İadeler: Tilki Avı ve Gök Ağı gibi uluslararası operasyonlarla, yurt dışına kaçan yolsuzluk şüphelilerinin iadesi için ikili antlaşmalar yapılmış, bu süreçler dış diplomasinin odak noktası durumuna getirilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Kapasite Geliştirme İzlenceleri (Programları): Gelişmekte olan ülke bürokratlarına Çin’de yönetişim, dürüstlük ve denetim alanlarında eğitimler verilmeye başlanmıştır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Latin Amerika Bağlamı: Tarihsel Sorunlar ve Çin’in Yaklaşımı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Latin Amerika, yapısal eşitsizlikler, kurumsal yetersizlikler ve zayıf hukukun üstünlüğü gibi etkenler nedeniyle yolsuzluğun tarihsel olarak kök saldığı bir coğrafyadır. Özellikle 2010’lu yıllarda bölgeyi sarsan Odebrecht gibi büyük çaplı rüşvet ve kara para aklama olayları, Latin Amerika halklarının kendi siyasal yöneticilerine ve Batılı küresel kurumlara olan güvenini derinden sarsmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin, tam da bu güven boşluğunun ortasında Latin Amerika’ya etki etmiştir. Çin’in bölgeye yaklaşımında öne çıkan temel etkenler şunlardır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Seçenek Sunma: ABD’nin “Washington Uzlaşısı” eksenindeki koşullu yardımları ve siyasal yaptırımlarına karşılık Çin, Latin Amerika ülkelerine “bağımsız kalkınma” söylemiyle yaklaşmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Batı Tarzı Koşulluluğun Reddi: Çin, içişlerine karışmama ilkesini vurgulayarak, Batılı kurumların dayattığı katı siyasal reformları talep etmemiş, bunun yerine “yolsuzlukla savaşımı” bir iç kapasite sorunu olarak çerçevelemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Karşılıklı Öğrenme Söylemi: Pekin yönetimi, Latin Amerika ülkelerine kendi yöntemlerini kabul ettirmek yerine, “Gelişmekte olan ülkeler olarak yolsuzlukla savaşımda ortak zorlukları paylaşıyoruz ve deneyimlerimizi paylaşmalıyız” söylemini kullanmıştır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Latin Amerika’daki Yansımalar ve Uygulamalı Etkiler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin’in yolsuzluk karşıtı söyleminin Latin Amerika’daki yansımaları söylemden eyleme doğru çeşitli biçimlerde kendini göstermektedir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. Yönetsel İletişim ve Bürokrat Eğitimi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ÇKP ve Latin Amerika’daki iktidar partileri arasındaki ilişkiler (partiden partiye diplomasi) son yıllarda yoğunlaşmıştır. Küba, Venezuela ve Nikaragua gibi Çin ile ideolojik yakınlığı olan ülkelerin yanı sıra, Arjantin, Brezilya ve Ekvador gibi ülkelerden yüzlerce bürokrat, kolluk kuvveti yöneticisi ve yargı mensubu Çin’e davet edilerek eğitim izlencelerine katılmıştır. Bu eğitimlerde, Çin’in merkezi denetimi, dijital gözetim teknolojilerinin (örneğin akıllı şehirler ve yüz tanıma) yolsuzluğu önlemedeki rolü ve parti içi disiplin yöntemleri öğretilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. Adli İşbirliği ve Suçlu İadeleri</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin, Latin Amerika ülkeleriyle adli yardımlaşma antlaşmaları imzalayarak, özellikle ekonomik suçlar ve yolsuzluk konularında işbirliğini artırmıştır. Peru, Arjantin ve Brezilya ile yapılan suçluların iadesi antlaşmaları, Çin’in Tilki Avı operasyonları için yasal bir zemin oluştururken, aynı zamanda Çin hukuku ve güvenlik güçlerinin bölgedeki meşruluğunu artırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3. Proje Uygulamalarında Temizlik Vurgusu</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle Ekvador’daki Coca Codo Sinclair hidroelektrik santrali gibi projelerde geçmişte yaşanan yapısal sorunlar ve rüşvet iddialarının ardından Çinli şirketler, yeni sözleşmelerde uyum ve saydamlık maddelerine daha fazla yer vermeye başlamıştır. Kuşak ve Yol Girişimi altındaki yeni projelerde, şirketlerin yerel yasalara uyması ve çevre-sosyal etki değerlendirmelerinin yapılması gerekliliği, Çin’in yeni kurumsal söylemiyle örtüşecek biçimde ön plana çıkarılmaktadır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştiriler, Çelişkiler ve Küresel Güçlükler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin’in yolsuzluk karşıtı söylemi ve bu söylemin Latin Amerika’ya dışsatımı, uluslararası alanda çeşitli eleştirilere ve tartışmalara konu olmaktadır. Nesnel bir değerlendirme bağlamında bu çelişkilerin de incelenmesi gerekir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* İkili Söylem (Çifte Standart) İddiaları: Birçok Batılı uluslararası ilişkiler uzmanı ve bağımsız sivil toplum kuruluşu, Çin’in yolsuzluk karşıtı söyleminin bir tür aklama işlemi olduğunu öne sürmektedir. Eleştirmenlere göre, Çinli devlet iştiraki şirketlerin (SOE) Latin Amerika’da imzaladığı sözleşmelerin büyük bir bölümü hâlâ gizlilik maddeleri içermekte ve devletler arası kapalı kapılar ardında gerçekleştirilmektedir. Saydamlığın olmaması, yolsuzluk riskini besleyen en temel etkendir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Siyasal Silahlandırma: Çin’in iç siyasasında yolsuzlukla savaşım, Şi Cinping’in siyasal rakiplerini tasfiye etmek için bir silah olarak kullanıldığı yönündeki iddialar, dış siyasada da benzer kaygılar yaratmaktadır. Çin’in sunduğu denetim ve gözetim teknolojilerinin, Latin Amerika’daki otoriter eğilimli yönetimler tarafından siyasal muhalefeti bastırmak için kullanılabileceği endişesi bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Batı Koşulluluğundan Çin Bağımlılığına Geçiş: Çin’in yolsuzlukla savaşımı bir insan hakları veya demokrasi sorunu olarak değil, yalnızca bir kalkınma ve etkinlik sorunu olarak çerçevelemesi, bölgedeki otokratik önderler için çekici bir seçenek sunmaktadır. Ancak bu durum, Latin Amerika’nın yapısal kurumlarının demokratikleşmesini geciktirebilir ve ülkeleri Batı’nın siyasal koşullarından kurtarırken, Çin’in teknolojik ve akçalı bağımlılık ağlarına sokabilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin’in yolsuzluk karşıtı söylemi, Şi Cinping döneminde yalnızca bir iç siyasa aracı olmaktan çıkmış, Pekin’in küresel söylem gücünü artırma stratejisinin temel bir direği durumuna gelmiştir. Latin Amerika, köklü kurumsal sorunları ve kalkınma arayışları nedeniyle Çin’in bu yeni “yönetişim dışsatımı” için son derece verimli bir zemin oluşturmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çin, bölgeye yalnızca sermaye ve altyapı sunmamakta; aynı zamanda teknoloji destekli, merkezileşmiş ve Batı’nın liberal demokrasi dayatmalarından arındırılmış yeni bir kalkınma ve dürüstlük örneği sunmaktadır. Bu yaklaşım, Latin Amerika’daki bazı yönetimler tarafından olumlu karşılansa da, sözleşmelerin gizliliği ve gözetim teknolojilerinin doğurabileceği siyasal tehlikeler bağlamında büyük çelişkiler barındırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelecekte Çin ile Latin Amerika arasındaki etkileşim, yalnızca ticaret hacmiyle değil, Çin’in kurumsal normlarının ve yasal söylemlerinin bölgedeki yerel hukuk dizgelerine ne ölçüde sızacağı ile belirlenecektir. Çin’in “Temiz İpek Yolu” söyleminin bölgede kalıcı bir yönetsel dönüşüm mü yaratacağı, yoksa yalnızca jeopolitik bir halkla ilişkiler olarak mı kalacağı, önümüzdeki on yılın en önemli tartışma konularından biri olacaktır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iran-savasi-sonrasi-turkiyenin-ekonomi-politikasinda-yapilmasi-gereken-degisiklikler-12868</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran Savaşı sonrası Türkiye’nin ekonomi politikasında yapılması gereken değişiklikler</h1>
                        <h2>Ekonomist Erdem Bağcı, Ortadoğu’da devam eden savaş sonrasında Türkiye’nin ekonomi politikalarında yapılması gereken kapsamlı yapısal değişiklileri yazdı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasi-sonrasi-turkiyenin-ekonomi-politikasinda-yapilmasi-gereken-degisiklikler-1773846353.webp">
                        <figcaption>İran Savaşı sonrası Türkiye’nin ekonomi politikasında yapılması gereken değişiklikler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’da yaşanan savaş, Türkiye ekonomisini çok boyutlu şekilde etkileyen önemli bir jeopolitik kırılma yaratmıştır. Bu süreçte enerji fiyatlarında yaşanan artış, dış ticaret dengelerinde bozulma ve finansal piyasalarda dalgalanma gibi etkiler doğrudan hissedilmektedir. Türkiye’nin enerji ithalatına bağımlı yapısı, bu tür krizlerde ekonominin kırılganlığını artırmaktadır. Bu nedenle mevcut ekonomik politikaların sürdürülmesi yerine, daha dirençli ve sürdürülebilir bir yapıya geçiş zorunlu hale gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Enerji politikaları bu dönüşümün merkezinde yer almaktadır. Savaş sonrası yükselen petrol ve doğalgaz fiyatları, Türkiye’nin cari açığını olumsuz etkileyecek ve enflasyonu artıracaktır. Bu durum karşısında yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlandırılması, enerji arzının çeşitlendirilmesi ve enerji verimliliğinin artırılması kritik önem taşımaktadır. Güneş ve rüzgâr enerjisi gibi yerli kaynaklara yönelim, uzun vadede dışa bağımlılığı azaltarak ekonomik istikrarı güçlendirecek temel adımlar arasında yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Para politikası açısından bakıldığında, savaş ortamı küresel sermayenin riskten kaçınmasına neden olmuş ve gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışlarını hızlandırmıştır. Bu durum Türkiye’de döviz kurunda baskı oluşturmuş ve enflasyonist etkileri artırmıştır. Bu nedenle para politikasının daha sıkı, öngörülebilir ve güven veren bir çerçevede yürütülmesi gerekmektedir. Merkez Bankası’nın fiyat istikrarını önceleyen bir yaklaşım benimsemesi, ekonomik güvenin yeniden tesis edilmesinde belirleyici olmaktadır. Bu bağlamda merkez bankası sürekli hedef değiştiren değil, daha makul ve ulaşılabilir hedefler belirleyerek, hedeflerini yakalayan ve öngörülebilir politikalar belirleyen bir pozisyonda olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maliye politikası da bu süreçte yeniden şekillendirilmesi gereken bir diğer alandır. Savaş sonrası artan maliyetler, kamu bütçesi üzerinde baskı oluşturmuştur. Bu baskının yönetilebilmesi için kamu harcamalarında etkinlik sağlanmalı, gereksiz giderler azaltılmalı ve kaynaklar üretim ile ihracat odaklı alanlara yönlendirilmelidir. Ayrıca kayıt dışı ekonomiyle mücadele edilerek vergi tabanı genişletilmeli ve kamu gelirleri artırılmalıdır. Özellikle kamu gelirleri sadece vergilere dayalı olması yeterli değil, kamunun doğal kaynaklarını ve stratejik konumunu kamu eliyle işleterek gelir sağlaması mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sanayi ve üretim politikaları açısından, bu savaş aynı zamanda fırsatlar da sunmaktadır. Küresel tedarik zincirlerinde yaşanan kırılmalar, Türkiye’nin bölgesel bir üretim ve lojistik merkezi olma potansiyelini güçlendirmiştir. Bu doğrultuda yüksek katma değerli üretime geçiş, teknoloji yatırımlarının artırılması ve ihracat pazarlarının çeşitlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Türkiye’nin coğrafi avantajını etkin kullanması, ekonomik büyümeyi destekleyici bir unsur haline gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son olarak tarım, gıda güvenliği ve finansal dayanıklılık alanlarında atılan adımlar, ekonomik istikrarın korunmasında kritik rol oynamaktadır. Savaşın etkisiyle artan gıda fiyatları, tarımsal üretimin önemini daha da artırmıştır. Bu nedenle tarımda verimliliği artıracak politikalar uygulanmalı ve stratejik stok mekanizmaları güçlendirilmelidir. Ayrıca Merkez Bankası rezervlerinin artırılması ve dış finansman kaynaklarının çeşitlendirilmesi, ekonominin şoklara karşı direncini artırmaktadır. Genel olarak Türkiye’nin üretim, enerji bağımsızlığı ve finansal istikrar odaklı bir ekonomik modele yönelmesi, bu süreçte en doğru politika yaklaşımı olarak öne çıkmaktadır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/avrupada-liderlik-krizi-ve-almanyanin-sikisan-siyaseti-12867</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Avrupa’da liderlik krizi ve Almanya’nın sıkışan siyaseti</h1>
                        <h2>Bugün Avrupa’nın karşı karşıya olduğu mesele yalnızca enerji krizi ya da savaşın ekonomik etkileri değil. Asıl soru şu: Avrupa Birliği küresel güç mücadelesinde bağımsız bir jeopolitik aktör olabilecek mi, yoksa Washington, Moskova ve Pekin arasındaki büyük rekabette yalnızca ekonomik bir alan olarak mı kalacak?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/avrupada-liderlik-krizi-ve-almanyanin-sikisan-siyaseti-1773846022.webp">
                        <figcaption>Avrupa’da liderlik krizi ve Almanya’nın sıkışan siyaseti</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta Doğu’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve genişleme riski taşıyan yeni kriz, yalnızca bölgesel bir savaş ihtimalinden ibaret değil. Bu gelişme aynı zamanda Avrupa’nın jeopolitik zayıflığını ve siyasi yönsüzlüğünü de yeniden gözler önüne seriyor. Çatışma Orta Doğu’da yaşanıyor olabilir; ancak ekonomik ve siyasi artçı sarsıntıları doğrudan Avrupa’nın merkezine, özellikle de Almanya’ya ulaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji fiyatlarındaki sert yükseliş, petrol piyasalarındaki dalgalanmalar ve büyüme beklentilerindeki gerileme Avrupa ekonomisini yeniden baskı altına aldı. Avrupa sanayisinin motoru olan Almanya, enerji bağımlılığı ve ihracata dayalı ekonomik yapısı nedeniyle bu tür krizlerden en hızlı etkilenen ülkelerin başında geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya ekonomisi, Rusya ile yaşanan gerilimin ardından ciddi bir mali baskı altına girdi. Muhalefetin dile getirdiği yaklaşık 60 milyar dolarlık kayıp resmi olarak doğrulanmış bir veri olmasa da, ortada inkâr edilen bir tablo da yok. Artan enerji maliyetleri, zayıflayan sanayi üretimi ve düşen ihracat rakamları bu kaybın somut göstergeleri olarak öne çıkıyor. 2026’nın ilk aylarında da benzer bir eğilim sürerken, küresel gerilimlerin etkisiyle yıl sonuna kadar ekonomik kaybın daha da derinleşmesi güçlü bir ihtimal olarak değerlendiriliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Berlin’deki hükümet ise bu jeopolitik sarsıntı karşısında net bir strateji ortaya koyabilmiş değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya Başbakanı Friedrich Merz, bir yandan Washington ile stratejik ilişkileri korumaya çalışırken diğer yandan Avrupa kamuoyunda büyüyen savaş karşıtı tepkilerle karşı karşıya. Berlin yönetimi ABD ile ilişkileri zedelemek istemiyor; ancak aynı zamanda yükselen enerji fiyatları ve ekonomik belirsizlik nedeniyle kendi kamuoyunun artan tepkisini de yönetmek zorunda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum Almanya’yı klasik bir jeopolitik açmazın içine sürüklüyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Stratejik bağımlılık ile siyasi egemenlik arasındaki gerilim.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya’da İç Siyasi Deprem</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dış politikadaki bu sıkışmışlık, Almanya’nın iç siyasetini de doğrudan etkiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU) liderliğindeki hükümet son yerel seçimlerde önemli bir darbe aldı. Koalisyonun diğer ortağı olan Sosyal Demokrat Parti (SPD) ise tarihinin en zorlu dönemlerinden birini yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir zamanlar Avrupa sosyal demokrasisinin lokomotifi olan SPD, bugün hem oy kaybı hem de ideolojik yön kaybı ile karşı karşıya. Parti içinde giderek büyüyen liderlik ve strateji tartışmaları, Almanya’daki siyasi istikrarı da zayıflatıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Birliği İçinde Sessiz Yarılma</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak asıl sorun Almanya’nın ötesinde, Avrupa’nın kendisinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Avrupa Birliği, dış politika ve güvenlik konularında giderek daha parçalı bir yapıya dönüşüyor. Ukrayna savaşı ve Orta Doğu’daki kriz, bu ayrışmayı daha görünür hale getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan ve Slovakya gibi ülkeler Ukrayna politikalarında Brüksel çizgisinden belirgin biçimde uzaklaşırken, İspanya ve İtalya Körfez’de büyüyen askeri gerilim karşısında daha temkinli ve farklı bir tutum sergiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo, Avrupa Birliği içinde sessiz ama giderek derinleşen bir yarılmaya işaret ediyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’nın Kaybolan Stratejik Aklı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’nın bugünkü zayıflığını anlamak için yalnızca mevcut krize bakmak yeterli değil. Sorunun kökleri daha derinde yatıyor: liderlik eksikliği.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir dönem Avrupa siyasetinin yönünü belirleyen güçlü liderler artık sahnede yok. De Gaulle, Adenauer, Mitterrand, Palme, Brandt, Schmidt, Kohl ve Merkel gibi isimler yalnızca ulusal politikayı değil, aynı zamanda Avrupa’nın stratejik yönünü de şekillendiren figürlerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünün Avrupa siyasetinde ise uzun vadeli stratejik vizyonun yerini kısa vadeli kriz yönetimi almış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle Avrupa Birliği giderek daha fazla stratejik bir aktör olmaktan çıkıp, jeopolitik gelişmeleri dışarıdan izleyen bir konuma sürükleniyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kritik Soru</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Avrupa’nın karşı karşıya olduğu mesele yalnızca enerji krizi ya da savaşın ekonomik etkileri değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl soru şu:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Birliği küresel güç mücadelesinde bağımsız bir jeopolitik aktör olabilecek mi, yoksa Washington, Moskova ve Pekin arasındaki büyük rekabette yalnızca ekonomik bir alan olarak mı kalacak?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta Doğu’daki kriz uzadıkça, enerji fiyatları yükseldikçe ve Avrupa içindeki siyasi ayrışmalar derinleştikçe bu sorunun cevabı da giderek daha netleşecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bugün ortaya çıkan tablo, Avrupa için pek de umut verici görünmüyor.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iran-icin-beka-sorunu-nedir-12866</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 11:11:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran için beka sorunu nedir?</h1>
                        <h2>Sadece bölge ülkelerinde her tarafa füze atmakla bu iş çözülmüyor. İsrail/MOSSAD ülke içinde tam da enselerinin arkasına karar sızmış durumda ve İran rejiminin siyasi ve askeri kurmay zekasını kademe kademe yok etmeye devam ediyor ve İran güvenlik aygıtı bunu durduramıyor. İşte en büyük “beka” sorunu budur…</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-icin-beka-sorun-nedir-1773821627.webp">
                        <figcaption>İran için beka sorunu nedir?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ali Laricani’nin öldürüldüğü İran tarafından resmî olarak teyit edildi. Kendisi öldüğü ana kadar İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri’ydi, üç dönem İran Meclis Başkanı’ydı, </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">İran Devlet Radyo ve Televizyon Kurumu Başkanı olarak 10 yıl boyunca İran’ın devlet medyasını yönetti, Devrim Muhafızları Ordusu’nun kurucularından biriydi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ali Hamaney’in danışmanı olarak görev yaptı, nükleer programdan füze programına kadar pek çok politik ve askeri dosyada direkt etkisi olan ve sistem içindeki diğer üst düzey aile bireyleriyle birlikte en etkili isimlerden biri kabul ediliyordu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ali Laricani genellikle ılımlı muhafazakâr ve pragmatik bir siyasetçi olarak bilinirdi ama son zamanlarda şahin bir perspektif yürütüyordu ve iki ay önce on binlerce kişinin öldürüldüğü protestoları bastırma işini Ali Hameneyi’nin adına emir komuta eden de kendisiydi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Geçmiş yıllar içerisinde çeşitli anlaşmazlık durumlarında İran devleti içindeki farklı siyasi gruplar arasında zaman zaman arabulucu rolü üstlenmiş biriydi. Ali Hameneyi öldürüldükten sonra düzenin çökmemesi için devrede giren ve farklı devlet kanatları arasındaki koordinasyonu sağlayarak bir arada tutan kişilerin başında yine Ali Laricani geliyordu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ali Laricani’nin öldürülmüş olması, Ali Hameneyi sonrasındaki İran İslam rejiminin geleceğine, devamına ve toparlanmasına vurulmuş çok büyük bir darbedir. Mücteba Hameneyi yeni Rehber olabilir ancak Ali Hameneyi’nin öldürülmesinden sonra şu ana kadar ülkeyi fiilen yöneten en zirve isimlerin başında Ali Laricani geliyordu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Şurası kesin; İran güvenlik ve istihbarat aygıtı artık tamamen çökmüş durumda çünkü hiçbir üst düzey yetkilisini ve komutanını koruyamıyor, öldürülmelerini engelleyemiyor, bu kişilerin oldukları ve gizli toplantıların yapıldığı yerlere dair istihbarat sızıntısını önleyemiyor, istihbarata karşı koyma mekanizmasını yönetemiyor, kendi kadroları içinde kimin “dost” kimin “düşman” olduğunu çözemiyor. Sadece bölge ülkelerinde her tarafa füze atmakla bu iş çözülmüyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">İsrail/MOSSAD ülke içinde tam da enselerinin arkasına karar sızmış durumda ve İran rejiminin siyasi ve askeri kurmay zekasını kademe kademe yok etmeye devam ediyor ve İran güvenlik aygıtı bunu durduramıyor. İşte en büyük “beka” sorunu budur…</span></span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/gurlek-icin-yargiya-gitmek-sonuc-verir-mi-12865</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Gürlek için yargıya gitmek sonuç verir mi?</h1>
                        <h2>Adalet Bakanı Akın Gürlek, yaptığı açıklama ile Özel’i bir kez daha elinde belge varsa yargıya gitmesini istedi. Özel bugün bu başvuruları yapacağını dün akşam açıkladı.  Bu noktada ilginç olan ise Gürlek hakkında yapılacak şikayetleri değerlendirecek olan yapının siyasi temsilcisinin bizatihi -şikayet edilen- Gürlek’in Adalet Bakanı sıfatıyla olması. O zaman soru şu; CHP, Gürlek’i Gürlek’e şikayet ederek sonuç alabilir mi?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ozel-gurleki-gurlekin-basinda-oldugu-hskya-sikayet-ederek-sonuc-alabilir-mi-1773781682.webp">
                        <figcaption>Gürlek için yargıya gitmek sonuç verir mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dün CHP lideri Özgür Özel, daha önce ilan ettiği Adalet Bakanı Akın Gürlek’in mal varlığı ile ilgili önemli belgeler açıkladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gürlek’in sahip olduğu mülklerin tapularını, resmi kayıtlardaki ID (belge kimlik numarası) numaraları ile açıkladı. Özel, Gürlek’in sadece sahip olduklarını değil son dönemde sattığı mülklerin belgelerini de açıkladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel haklı olarak; bir –ya da iki- maaşla bu kadar mülkün alınmasının imkan dahilinde olmadığını ve Bakan’ın bu mülklerin kaynağı konusunda bir açıklama yapması gerektiği talebini dile getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuşkusuz bunlar sadece iddia.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel’in bu açıklamalarından sonra Bakan Gürlek sosyal medyadan yaptığı <a href="https://x.com/abakingurlek/status/2033893038129373642" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">paylaşım</a> ile bu iddiaların kendisine yönelik algı operasyonu olduğunu ifade etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gürlek, hakkındaki iddialar ile ilgili olarak yaptığı paylaşımda iki nokta önemli. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlki; <em>“… <span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">herhangi bir delile dayanmayan, kamuoyunu yanıltmaya yönelik açık bir algı operasyonudur.</span></span>”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">İkincisi ise; <em>“Elinde gerçekten bilgi ve belge olduğunu iddia edenlerin adresi siyasi kürsüler değil, ilgili yargı mercileridir.”</em> </span></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">BELGELER RESMİ KAYITLARDA YOK MU?</span></span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel’i tanıyanlar, onun ortaya koyduğu belgelerin gerçekliği konusunda şüphe duyulmayacağını da bilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Buna rağmen Bakan Gürlek, Özel’in iddiaları delile dayanmadığını açıkladı. Gürlek’in açıklamasını doğru kabul ettiğimizde Özel’in açıkladığı tapu belgelerinin ID numaraları gerçeği yansıtmıyor demektir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Oysa bu numaralar, devletin resmi kayıtlarında, ilgili mülkün önceki ve sonraki sahiplerini de gösteren bir kimlik belgesi niteliğindedir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ve normal şartlarda devlet kayıtlarında, bir belge yoktan var edilemeyeceği gibi, kayıtlarda var olan belge de yok edilemez. Ancak değiştirilebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Açıklanan bu belgelerin gerçekliğini açıklığa kavuşturacak olan, tüm bu kayıtların tutulduğu Tapu ve Kadastro Müdürlüğü’dür.</span></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">DAHA ÖNCEKİ ŞİKAYETLER SONUÇSUZ...</span></span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Buradan Gürlek’in paylaşımında ifade ettiği ikinci konuya gelebiliriz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Gürlek, elinde belgesi alan yargıya gitsin dedi. Bu bir anlamda mealen bana başvurun demektir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Bu açıklamayı yapan sadece Gürlek değil. AK Parti’nin kimi yetkilileri de benzer açıklamayı yaparak, Özel’in yargıya başvurması gereğini dile getirdiler. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Özel’de dün akşam Halk TV’de katıldığı yayında, bu belgelerle ilgili olarak yargıya “yeniden” gideceklerini açıkladı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Yeniden derken, Özel açıklanan bazı belgeler dışında daha önce de Gürlek ile ilgili olarak yargıya ve HSK’ya başvuru yaptıklarını açık kaynaklardan biliyoruz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Nitekim; CHP, Özel’in dün açıkladığı belgelerin bazıları ile ilgili olarak HSK’ya başvuru yapmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Bunlar; </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">07.11.2025 tarihinde, Akın Gürlek'in Lüksemburg merkezli ETIMINE SA şirketindeki kanuna aykırı yönetim kurulu üyeliği ile ilgili olarak belgeleriyle HSK'ya yapılan başvuru. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">17.12.2025 tarihinde, Tema İstanbul 2 ve Senfoni Etiler'deki hayatın olağan akışına aykırı astronomik gayrimenkul trafiğini (Haksız Mal Edinme) delilleriyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılan başvuru, </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">26.01.2026 tarihinde ise daha önce yapılan ve başvurusu reddedilen dosya için (Karar No: <a href="tel:2025/23972">2025/23972</a>) yeniden inceleme talebiyle HSK'ya tekrar başvurusu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">CHP’liler yapılan bu başvuruların bir biçimde ya hukuka aykırı şekilde kapatıldığını ya da HSK'da beklemeye alındığını ifade ediyorlar. </span></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">BAŞSAVCI İKEN SONUÇ ALINMAYAN DOSYALARDAN BAKAN İLEN SONUÇ ALINABİLİR Mİ?</span></span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Bu durumda karşımızdaki tablo şu şekildedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">CHP’liler Gürlek henüz İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı iken, onun hakkında ellerindeki belgelerle HSK dahil olmak üzere ilgili yargı makamlarına başvuru yapmışlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ancak hiç birinden şimdiye kadar sonuç alınamamış </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Gürlek bugün Adalet Bakanı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ve dün yaptığı paylaşımda, Özel’i bir kez daha elinde belge varsa yargıya gitmesini istemiş. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Özel bugün bu başvuruları yapacağını dün akşam açıkladı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Bu noktada ilginç olan ise Gürlek hakkında yapılacak şikayetleri değerlendirecek yargının en üstünde olan sorumlunun bizatihi -şikayet edilen- Gürlek’in Adalet Bakanı sıfatıyla olması.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">O zaman soru şu; CHP, Gürlek’i Gürlek’in başı olduğu yargıya giderek&nbsp;sonuç alabilir mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bir-ekolun-son-tarihcisi-ilber-ortayli-12864</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bir ekolün son tarihçisi: İlber Ortaylı</h1>
                        <h2>Bugün tarih bölümlerinde çok sayıda iyi akademisyen yetişiyor. Fakat o eski kuşağın sahip olduğu geniş klasik kültür, çok dilli entelektüel formasyon ve şehirle kurulan canlı ilişki giderek azalıyor. Bir ekolün gerçekten sona ermesi, son temsilcisinin vefatıyla değil, o düşünme biçiminin yeni kuşaklarda devam etmemesiyle olur. Ve insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor: Biz tarih yazmaya devam ediyoruz, peki tarih düşünmeye de devam ediyor muyuz?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bir-ekolun-son-tarihcisi-ilber-ortayli-1773774496.webp">
                        <figcaption>Bir ekolün son tarihçisi: İlber Ortaylı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Türk tarihçiliğinde bazı isimler yalnızca eser üretmez; bir düşünme biçimi kurar. O düşünme biçimi nesiller boyunca devam eder, öğrenciler yetiştirir, yeni tartışmalar doğurur. Bugün geriye dönüp baktığımda Türk tarihçiliğinde belirli bir entelektüel çizginin yaklaşık bir asır boyunca bu dört isim tarafından taşındığını görüyorum: </span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mehmet Fuat Kö</strong><strong>prülü</strong><span style="color:black">, </span><strong>Y</strong><strong>ılmaz Öztuna</strong><span style="color:black">, </span><strong>Halil İnalc</strong><strong>ık</strong><span style="color:black"> ve nihayet </span><strong>İlber Ortaylı</strong><span style="color:black">.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu isimleri aynı çizgiye yerleştirmek ilk bakışta yalnızca bir kuşak sınıflandırması gibi görünebilir. Oysa mesele kuşaktan ziyade zihniyetle ilgilidir. Bu tarihçiler için tarih, yalnızca geçmiş olayların kronolojisi değil; toplumların, kurumların ve medeniyetlerin nasıl şekillendiğini anlamaya yönelik büyük bir düşünme alanıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu çizginin gerçek kurucu figürü kuşkusuz Köprülü’dür. Köprülü’den önce Türk tarihçiliği büyük ölçüde siyasi olayların kronolojik anlatısına dayanıyordu. Köprülü bu yaklaşımı kökten değiştirdi. Ona göre bir toplumu anlamak için yalnızca savaşları ve padişahları incelemek yetmezdi; edebiyatı, dini hareketleri, sosyal yapıyı ve kültürel dönüşümleri de incelemek gerekiyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Onun <em>Türk Edebiyatında İlk Mutasavv</em><em>ıflar</em> üzerine yaptığı çalışma bunun en iyi örneğidir. Bu eser yalnızca bir edebiyat tarihi değildir. Aynı zamanda Anadolu’da İslam’ın nasıl kökleştiğini, tasavvuf hareketlerinin sosyal yapı üzerindeki etkisini ve Türk toplumunun kültürel dönüşümünü açıklayan bir tarih metodudur. Köprülü’nün yaptığı şey aslında Türk tarihçiliğini disiplinlerarası bir düşünce alanına dönüştürmekti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Köprülü’nün açtığı bu metodolojik yol, sonraki kuşaklar için bir başlangıç noktası oldu. Fakat bu yolu farklı yönlere taşıyan tarihçiler çıktı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunlardan biri Öztuna idi. Yılmaz Öztuna akademik tarih ile kamusal tarih arasında bir köprü kurdu. Onun ansiklopedik eserleri ve gazete yazıları, Osmanlı ve Türk tarihini geniş kitlelere ulaştırdı. Birçok insan için Osmanlı tarihine dair ilk ciddi bilgi Öztuna’nın kitaplarından geldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öztuna’nın tarihçiliğinde dikkat çeken şey anlatı gücüydü. Tarihi yalnızca akademik bir disiplin olarak değil, bir kültür hafızası olarak ele aldı. Yazdığı eserlerde Osmanlı devletinin kurumlarını, diplomasi geleneğini ve saray hayatını ayrıntılı biçimde anlatırken aynı zamanda okuyucuya büyük bir tarih panoraması sunmayı başardı. Bu yönüyle Öztuna, tarih bilgisinin toplum içinde dolaşmasını sağlayan önemli bir figür oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu çizginin akademik zirvesi ise şüphesiz İnalcık ile temsil edilir. İnalcık’ın tarihçiliği Köprülü’nün açtığı metodolojik alanı çok daha sıkı bir arşiv disiplinine dayandırdı. Osmanlı tahrir defterleri, mali kayıtlar ve diplomatik belgeler üzerine yaptığı çalışmalar Osmanlı tarihinin ekonomik ve idari yapısını anlamamızı kökten değiştirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnalcık’ın yaklaşımında dikkat çeken şey, yorumdan önce belgeye verdiği önemdir. Bir tarihsel iddia ortaya koymadan önce arşiv belgelerinin bütünlüğünü inceleyen titiz bir yöntem geliştirdi. Bu nedenle birçok tarihçi için İnalcık yalnızca bir akademisyen değil, aynı zamanda bir metodoloji okuluydu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Onun <em>The Ottoman Empire: The Classical Age</em> gibi eserleri Osmanlı tarihinin uluslararası literatürde temel referans metinleri haline geldi. Böylece Osmanlı tarihi yalnızca ulusal bir tarih konusu olmaktan çıkıp dünya tarihinin önemli bir parçası olarak ele alınmaya başladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu zincirin son büyük halkası ise Ortaylı oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ortaylı’nın tarihçiliği aslında bu üç farklı yaklaşımın bir sentezi gibidir. Köprülü’nün geniş kültürel perspektifini, İnalcık’ın arşiv disiplinini ve Öztuna’nın kamusal anlatı gücünü aynı entelektüel çerçeve içinde birleştirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Onu dinleyenler çoğu zaman yalnızca bilgisinden değil, zihninin çalışma biçiminden etkilenirdi. Bir Osmanlı bürokratının kariyerini anlatırken aynı anda Rus aristokrasisine, Habsburg idari reformlarına ve Fransız hukuk geleneğine referans verebilmesi sıradan bir akademik yetenek değildi. Ortaylı’nın zihninde tarih ulusal sınırlarla sınırlı bir anlatı değildi; Avrupa, Rusya ve Osmanlı dünyasının birlikte okunması gereken bir medeniyet alanıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1947’de Avusturya’da doğmuş olması ve çocukluğunun çok kültürlü bir çevrede geçmesi onun bu perspektifini açıklayan önemli bir biyografik ayrıntıdır. Ankara Üniversitesi’nde aldığı eğitim ve ardından University of Chicago gibi akademik çevrelerle kurduğu ilişkiler Ortaylı’yı uluslararası tarih tartışmalarının içine taşıdı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Onun Osmanlı modernleşmesi üzerine çalışmaları özellikle dikkat çekicidir. Tanzimat dönemini yalnızca reform metinleri üzerinden değil, bürokratik zihniyet dönüşümü üzerinden okuması bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biridir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ortaylı’nın etkisi yalnızca akademide kalmadı. Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü yaptığı dönemde Osmanlı sarayını bir turistik mekân olarak değil, bir siyasi kültürün merkezi olarak anlatmaya çalıştı. Onu dinleyenler için saray artık yalnızca bir mimari yapı değil, bir devlet zihniyetinin mekânsal düzeniydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ortaylı’nın temsil ettiği tarihçi tipi aslında eski Avrupa geleneğine oldukça yakındır: tarihçi aynı zamanda bir şehir entelektüelidir. Kütüphanelerde çalışır ama sokakları da tanır. Bir arşiv belgesi ile bir roman arasında bağ kurabilir. Bir diplomasi krizini anlatırken aynı dönemin mimarisinden söz edebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün bu ekole baktığımızda belirgin bir süreklilik görüyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Köprülü yöntemi kurdu.<br />
Öztuna tarihi topluma taşıdı.<br />
İnalcık arşiv disiplinini dünya akademisine yerleştirdi.<br />
Ortaylı ise bütün bunları geniş bir entelektüel hafıza içinde birleştirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belki de asıl soru burada başlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün tarih bölümlerinde çok sayıda iyi akademisyen yetişiyor. Fakat o eski kuşağın sahip olduğu geniş klasik kültür, çok dilli entelektüel formasyon ve şehirle kurulan canlı ilişki giderek azalıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir ekolün gerçekten sona ermesi, son temsilcisinin vefatıyla değil, o düşünme biçiminin yeni kuşaklarda devam etmemesiyle olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor:<br />
Biz tarih yazmaya devam ediyoruz, peki tarih düşünmeye de devam ediyor muyuz?</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trumpun-donusleri-onu-bu-savastan-kurtaramaz-12863</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump’un dönüşleri onu bu savaştan kurtaramaz*</h1>
                        <h2>Savaşa anayasal olarak gerekli olan Kongre onayı alınmadı. Avrupa veya Doğu Asya’daki müttefiklerle önceden plan yapılmadı. Amerikan halkına savaşa dair yalnızca yüzeysel gerekçeler sunuldu. Trump iş ve siyaset hayatı boyunca sıklıkla kendi gerçekliğini yaratmaya çalıştı. Gerçek can sıkıcı olduğunda onu görmezden gelip kendine yarayan yalanlar söyledi. Bu ona sıklıkla yaradı. Ama savaş, siyaset veya pazarlama kadar  “dönüşlere” müsait değildir. İran savaşının ilk gerçekleri, Trump’ın blöfleriyle uyuşmuyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trumpun-donusleri-onu-bu-savastan-kurtaramaz-1773774239.webp">
                        <figcaption>Trump’un dönüşleri onu bu savaştan kurtaramaz*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Başkan Trump, İran’a karşı savaşa girdi ancak stratejisini Amerikan halkına da dünyaya da açıklamadı. Şimdi anlaşılıyor ki ortada pek bir strateji yok.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş neredeyse üç haftadır devam ediyor. Bay Trump’ın İran rejimini yıkma konusunda görünür bir planı yok; oysa bunu istediğini defalarca söylemişti. Hedefi daha mütevazıysa —örneğin İran’ın nükleer malzemelerini ele geçirmek— bunu nasıl başaracağına dair inandırıcı bir fikir sunmadı. Orta Doğu’da bir savaşın öngörülebilir yan etkisi olan petrol arzındaki kesintiyi, fiyat patlamasını ve küresel ekonomiye vereceği zararı da planlamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu savaş, Bay Trump’ın kaotik ve ego odaklı başkanlık tarzının mükemmel bir örneği haline geldi. Geçmiş başkanların askeri harekât emri verirken danıştığı geniş danışma çemberi yerine çok daha dar bir grupla yetindi ve itirazları ile potansiyel sorunları ortaya çıkaracak özenli süreci hiçe saydı. Kamuoyuna saçma ve çelişkili açıklamalar yaptı; bunların arasında “savaş neredeyse hedefine ulaştı” iddiası da var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İranlı düzinelerce okul çocuğunun trajik ölümünü (Amerikan füzesinin yanlış hedefe isabet etmesi sonucu) dünya kamuoyundan gizlemeye çalıştı. Hemen her gün, hükümetin en kritik meselelerinde neden güvenilmez olduğunu gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bunlara rağmen savaş bazı taktik başarılar elde etti ve bunları, bir stratejiye bağlı olmasalar bile kabul etmek önemlidir. Bay Trump’ın İran hakkındaki sezgileri bazı açılardan doğruydu. Bu hükümet onlarca yıldır kendi halkını ezmiş, terörizmi desteklemiş, İsrail’i yok etmeye çalışmış, Lübnan’ı başarısız bir devlete çevirmiş, Suriye’de korkunç bir rejimi korumuştu ve nükleer program peşindeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Trump ayrıca İran rejiminin göründüğünden daha zayıf olduğunu ve çatışma yoluyla daha da zayıflatılabileceğini fark etmişti. Son birkaç yılda ABD ve müttefiklerinin uyguladığı ekonomik yaptırımlar ile ağırlıklı olarak İsrail’in gerçekleştirdiği askeri saldırılar, İran’ın bölgede sorun çıkarma kapasitesini büyük ölçüde azalttı. Para biriminin değeri çakıldı. Birçok lideri ve nükleer bilim insanı öldü. Hava savunması büyük oranda yok edildi, füze stoğu tükendi. Terör vekilleri Hamas ve Hizbullah zayıflatıldı. Suriye’deki kukla devleti ise yerel isyancılar tarafından devrildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Trump iki buçuk hafta önce bu savaşı başlattığında, İran’ı “içeride tutmak”tan çok daha büyük hedefler koydu. İlk vuruşlardan kısa süre sonra “Büyük ve gururlu İran halkına sesleniyorum: Özgürlük saatiniz geldi” dedi. İran hükümetinin kayıtsız şartsız teslim olmasını istedi, ülkenin bir sonraki liderini kendisinin onaylaması gerektiğini söyledi ve “İran’ı yeniden büyük yapmak” sözü verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bay Trump bu hedeflerden herhangi birini nasıl gerçekleştireceğini açıklamaya bile başlamadı. Savunucuları bunun kasıtlı bir belirsizlik, seçeneklerini korumak ve düşmanı şaşırtmak için stratejik bir hamle olduğunu söylüyor. Ancak giderek ortaya çıkan gerçek şu: ABD Başkanı, nasıl biteceğini bilmeden bir savaş başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş başladığından beri üç stratejik sorun netleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birincisi, Trump on yıllardır Amerikan başkanlarının Afganistan, Irak, Vietnam ve hatta 1950’lerde İran’da yaptığı hatayı tekrarladı: Rejim değişikliğinin sanıldığı kadar kolay ve sürdürülebilir olacağını sandı. Bu seferki kibri gerçekten şaşırtıcı. Sadece hava gücü neredeyse hiçbir zaman bir hükümeti devirmez. Devlet iktidarını ele geçirip yeni bir lider yerleştirebilmek için kara birlikleri gerekir. Bu tarihsel bilgiye rağmen Trump ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu rejim değişikliği hayalleri kurdu. Bazen İran’ın Kürt azınlığını silahlandırmaktan, bazen de şu anda Washington’un lüks bir banliyösünde yaşayan eski Şah’ın oğlu Reza Pahlavi’nin dönüşünü hızlandırmaktan bahsediliyor. Başka zamanlarda Trump, İran güvenlik güçlerini taraf değiştirmeye veya halkı hükümeti “ele geçirmeye” çağırıyor. Bunlardan hiçbirinin işe yaradığına dair kanıt yok. Trump’ın Ocak ayında sokak protestolarını teşvik etmesinin ardından İran rejimi binlerce göstericiyi katletti ve ülkenin kontrolünü sıkıca elinde tuttu. O günden beri protestolar büyük ölçüde bitti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkincisi, ABD’nin kritik bir hedefe —İran’ın katil rejiminin nükleer güç olmasını engellemeye— nasıl ulaşacağı hâlâ belirsiz. Yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun, İsfahan yakınlarındaki dağların altındaki tünel kompleksinde olduğu düşünülüyor ve büyük ölçüde sağlam durumda. Savaş bittiğinde İran bu stoğu elinde tutarsa, bomba yapma yolunda ilerleyebilir. Son yıllarda yaşadığı askeri aşağılanmalar, daha önce atmadığı son adımları atması için ona güçlü bir teşvik verebilir. Savaş başladığında Dışişleri Bakanı Marco Rubio, uranyumu ele geçirmenin tek yolunun kara birlikleri olabileceğini kabul etmişti: “İnsanların gidip alması gerekecek” demişti. Ancak geçen hafta bir Fox News Radyo sunucusu Trump’a uranyumdan bahsedince Trump “Ona odaklanmıyoruz” cevabını verdi. Kolay cevap yok. Ama dağınık savaş planlaması güven vermiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üçüncü sorun küresel ekonomiyle ilgili. Orta Doğu savaşları petrol fiyatlarını yükselterek ekonomik kaosa yol açmasıyla ünlüdür. İran, Hurmuz Boğazı’ndaki gemi trafiğini boğarak bunu tekrarlamanın çok açık bir yoluna sahipti. Trump ise bu durumu yok saymaya çalıştı. Savaştan önce en üst düzey askeri danışmanı General Dan Caine, İran’ın muhtemelen boğazdaki gemilere saldırarak trafiği fiilen kapatacağını Trump’a söylemişti. Trump ise buna, İran hükümetinin boğazı kapatamadan teslim olacağını veya ABD ordusunun boğazı açık tutabileceğini söyleyerek karşılık verdi. Wall Street Journal. Yanılmıştı; bunun bariz olması ise düşündürücü. O günden beri petrol fiyatı %40’tan fazla yükseldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çözümler ise çaresizlik kokuyor. Geçici olarak Rusya’ya uygulanan petrol yaptırımlarını kaldırdı —bu bir düşmana hediye. Hafta sonu ise yıllardır hor gördüğü müttefikler İngiltere, Fransa, Japonya, Güney Kore’ye ve hatta Çin’e boğazı korumak için donanma gücü göndermeleri için yalvardı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş belirsizdir ve bu sorunlardan herhangi birinin önümüzdeki haftalarda daha az ciddi görünmeye başlaması hâlâ mümkündür. Belki İran’da bir muhalefet ortaya çıkar ve mevcut rejim, Suriye’deki Esad hükümetinin 2024 sonunda çökmesi gibi hızlıca dağılır. Belki özel kuvvetler uranyumu kayıpsız alır. Belki etkileyici performansını sürdüren ABD ordusu müttefikleriyle birlikte Hurmuz Boğazı’nı yeniden açar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Bu sonuçlardan herhangi birini memnuniyetle karşılamamak olası değil. Ancak savaşın ilk haftaları güven vermiyor. Aksine, Beyaz Saray’daki perde arkası planlamanın kamuoyunda düşünüldüğü kadar sorumsuz olduğunu gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşa anayasal olarak gerekli olan Kongre onayı alınmadı. Avrupa veya Doğu Asya’daki müttefiklerle önceden plan yapılmadı. Amerikan halkına savaşa dair yalnızca yüzeysel gerekçeler sunuldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump iş ve siyaset hayatı boyunca sıklıkla kendi gerçekliğini yaratmaya çalıştı. Gerçek can sıkıcı olduğunda onu görmezden gelip kendine yarayan yalanlar söyledi. Bu ona sıklıkla yaradı. Ama savaş, siyaset veya pazarlama kadar “dönüşlere” müsait değildir. İran savaşının ilk gerçekleri, Trump’ın blöfleriyle uyuşmuyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* NYT Yayın Kurulu</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı :</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#467886"><u><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/17/opinion/trump-iran-war-strategy.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/17/opinion/trump-iran-war-strategy.html</a></u></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bulgaristan-yazilari-1-bulgar-empresyonizmi-ve-elena-karamihaylova-12862</link>
            <category>GEZİ</category>
            <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bulgaristan Yazıları (1): Bulgar empresyonizmi ve Elena Karamihaylova</h1>
                        <h2>Sadece resimlerine bakıyorum ve bunu hissediyorum, böylesine iyi eğitimli ve yetenekli bir kadının dünya çapında tanınan bir ressam olabilecekken hayatının son dönemlerini demir perdenin arkasında geçirmekten ötürü hayata bir parça kırgın olacağı kanaatindeyim.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bulgar-empresyonizmi-ve-elena-karamihaylova-1773753139.webp">
                        <figcaption>Bulgaristan Yazıları (1): Bulgar empresyonizmi ve Elena Karamihaylova</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Adını daha önce hiç duymadığım Elena Karamihaylova’yla, Sofya’daki Milli Galeri’de, doğumunun 150. senesi için düzenlenen resim sergisi vesilesiyle tanıştım.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elena Karamihaylova’nın bir otoportresinin yer aldığı serginin afişini görür görmez “Bulgar empresyonizmi” ile karşılaşacağımı anlamıştım ama empresyonizmin bu kadar güzel örneklerini göreceğimi hiç düşünmemiştim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elena Karamihaylova, 1875’te Bulgaristan’ın Şumnu şehrinde doğuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çocuklarının eğitimine bakınca ailenin bu konuya özel bir önem verdiği anlaşılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elena, 1889’da, eğitimine Amerikan Kız Koleji’nde devam edebilmek için İstanbul’a geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Resme ve müziğe ciddi bir ilgisinin olduğu anlaşılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kolej’de geçirdiği altı senenin ardından mezun olup Şumnu’ya dönüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonra, tıp okuyan abisinin yanına Viyana’ya gidiyor -Elena’nın hayatında Viyana’nın hep önemli bir yeri olacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Viyana’da piyano derslerini bırakıp kendini tamamen resme adıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1898’de yolu yeniden İstanbul’a düşüyor; mezunu olduğu koleje bu kez öğretmen olarak geliyor, iki sene boyunca İngilizce, matematik ve coğrafya dersleri veriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Halide Edib de bu okuldan 1901’de mezun olduğuna göre Elena’yla mutlaka tanışıyordur, belki onun öğrencisi bile oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elena’nın hayatı Şumnu, İstanbul ve Viyana üçgeninde devam ederken, doktor olan abisi Ivan’ın Sofya’da bir muayenehane açması üzerine o da başkente taşınıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Stüdyo açıyor, resimler yapıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-15%20at%208_55_47%20PM.jpeg" style="height:267px; width:200px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">28 yaşındayken, resim kariyerinde ilerlemek için Münih’e gidip dönemin en bilinen hocalarından dersler alıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir sene sonra, Belgrad ve Zagreb gibi şehirlerdeki sergilerde genç bir kadın ressam olarak boy göstermeye başlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Otuzlarına geldiğinde isminin yavaş yavaş duyulmaya başladığını görüyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O dönemlerde “Doğu Avrupalı kadın ressam” pek aşina olunan bir şey değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elena da Bulgaristan’ın resim hayatında öncü bir rol üstlendiğinin bilincinde bir kadın olarak birçok yeniliği denemekten çekinmiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1914’te birçok tablosunda model olarak çizdiği kız kardeşi Magda ile bu sefer Paris’e gitmek üzere yola çıkıyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gelgelelim, İsviçre’de, birbirinden güzel resimlerini yaptığı Constance gölünün oradayken Arşidük Ferdinand’ın öldürüldüğünü ve büyük bir savaşın başladığını öğrenince Paris’e gitmek yerine Sofya’ya dönmek mecburiyetinde kalıyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sanırım Elena’nın kariyerinin en kötü ânı buydu, Paris’e gidememek, Paris’teki o sanat çevresinin içine girememek…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Monet, Sisley, Degas, Pisarro… ama en çok da Montmartre, Paris, Paris’in bohem günleri, ressamlarla arkadaşlıklar…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elena, savaş patlayınca bu ortamın dışında kalmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hayli üretken geçirdiği 1920’lerin sonuna doğru Magda’nın vefatıyla sarsılacak -1928.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hemen ardından yılın yarısını geçireceği Zemen’e taşınıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hayatı boyunca resim yapmaktan hiç vazgeçmiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Derken, Bulgaristan için ilkinden daha feci sonuçlara yol açan İkinci Dünya Savaşı başlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Malum, savaşın ardından Bulgaristan’da rejim değişti ve komünizm geldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elena, komünist rejim altında da resim yapmayı sürdürüyor, hatta çeşitli ödül ve nişanlarla da taltif ediliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1961’de, 86 yaşında, içinde binbir ukde, vefat ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-15%20at%208_54_57%20PM.jpeg" style="height:267px; width:200px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu son söylediğimi ispat edebilecek herhangi bir delile sahip değilim, hiçbir yerde böyle bir şey okumadım, sadece resimlerine bakıyorum ve bunu hissediyorum, böylesine iyi eğitimli ve yetenekli bir kadının dünya çapında tanınan bir ressam olabilecekken hayatının son dönemlerini demir perdenin arkasında geçirmekten ötürü hayata bir parça kırgın olacağı kanaatindeyim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Milli Galeri’deki sergide Magda’yı çizdiği tablolarına bakıyorum, Constance gölündeki resimleri, portreleri, otoportreleri, manzaraları…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir şekilde Paris’e gidip resimlerini orada sergileyebilseydi Elena Karamihaylova’nın kariyeri bugün herhalde bambaşka olurdu.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/toz-bezim-ve-diger-mukaddesatim-12861</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Toz bezim ve diğer mukaddesatım</h1>
                        <h2>Birini alt etmek için eldeki gücü kullanmak, tutsak almak, onu adliye koridorlarında mesai harcamaya zorlamak, hatta kapıları halka kapatıp kendi kendine bir sonuç yazmak mümkün olabilir. Ancak kazanılan şey sadece soğuk ve akıbeti belirsiz bir zaferden ibaret kalır; toplumun vicdanında açılan yarayı asla kapatamaz, insanları "adaletin tecelli ettiğine" dair asla ama asla ikna edemez.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/toz-bezim-ve-diger-mukaddesatim-1773752805.webp">
                        <figcaption>Toz bezim ve diğer mukaddesatım</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"<em>Venceréis, Pero No Convenceréis"*</em></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Miguel de Unamuno 1936</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu günlerde elimde sarı bir toz bezi, başımda iğne oyalı bir tülbent, kafamda ise "bu camlar neden hiç temiz kalmıyor?" sorusuyla bayram temizliğinin o amansız girdabına kapılmış haldeyim. Biliyorsunuz, bizde bayram temizliği sadece yüzeyleri parlatmak demek değil; balkon yıkarken alt komşunun camını ıslatmamaya çalışmak, o ağır yün halıları balkondan sarkıtıp var gücünle döverken aslında tüm kışın kasvetini o tüylerden arındırmak. Koltukların altını, büfenin arkasını, halıların altına itilip unutulmuş tüm o "mukaddesat" kırıntılarını da gün yüzüne çıkarma mevsimi bu. Şöyle bir dip köşe gireyim, o ağır perdeleri indireyim diyorum; ama her defasında şehrin üzerine çöken o gri, bitmek bilmeyen "karar" tozları parmağıma bulaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sahi, her bayram öncesi böyle canhıraş bir arınmaya giriyoruz da, neden her defasında aynı köşelerden aynı kirli niyetler fırlıyor? Yoksa biz sadece görünen yüzeyleri parlatıp, asıl tortuyu zihnimizin bodrum katlarına mı saklıyoruz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam o sırada aklıma bugünlerde Filistin meselesindeki dik duruşuyla vicdanımıza su serpen İspanya Başbakanı Pedro Sanchez geliyor. Sanchez'in rüzgârı bizi İspanya'ya o kadar yaklaştırınca, insan ister istemez o toprakların hikâyesine dalarak bugüne bir ayna tutmak istiyor. Zira bir şehrin emanetçisi üzerinden kurgulanan, aslında daha büyük bir yolculuğun önünü kesmek için hazırlanan o metinler; hani o içeriye kimsenin alınmadığı, kapıların ardına gizlenen o soğuk odalar ve o "çöp" mahiyetindeki iddialar, aslında hepimize tanıdık gelen o eski ve karanlık bir alışkanlığın devamı gibi duruyor karşımızda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tam burada, İspanya'nın o derin ruhunu anlamak için <em>Federico García Lorca'nın</em> bahsettiği o meşhur <em>Duende</em> (sanatçının ve halkın ruhundaki o dizginlenemez, otantik ve karanlık yaratıcı güç) kavramına bakmak gerek<strong>. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>–</em></strong><strong> </strong><em>Lorca</em> özellikle bilinçli bir seçim bu yazıda, şiir merakımız malumunuz. <strong><em>– </em></strong><em>Lorca</em>, o trajik sonuna yürümeden çok önce bizleri uyarmıştı bence:<em> "En derin denizlerde bile boğulmaz insan, onu boğan kendi sığlığıdır."</em> Bugün, o meşhur 19 Mart gününün üzerinden geçen koca bir yılın ardından, bir kentin iradesine karşı kurulan o barikatlara bakınca <em>Lorca'nın</em> ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. Bir halkın yarınına dair beslediği o büyük umudu ve o toplumsal <em>Duende'yi</em>, sığ bir kâğıt parçasının içine hapsedebileceğini sanmak, o sığlığın ta kendisi değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaşananları bir tek devrimci şair üzerinden anlatmakta sığ kalır. Bu noktada karşınıza <em>Georges Bataille</em> çıksın işi başka bir boyuta taşısın isterim. <em>Bataille</em>, toplumların enerjilerini tamamen bastıramayacağını, o enerjinin bir şekilde "aşırılık" olarak patlayacağını anlatır ve buna "Lanetli Pay"(La Part Maudite) der. Siz bir kentin nefesini kesmeye, iradesini kapalı kapılar ardında buharlaştırmaya çalıştığınızda; o bastırılan enerji yok olmaz, aksine daha da yoğunlaşarak birikir. Tıpkı bizim o tozunu atmak için dövdüğümüz halılar gibi; üzerine vuruldukça içindeki toz daha çok dışarı dağılır. Bugün o "çöp" torbasını andıran iddialarla, hukukun temel ilkelerinin bile içinde boğulduğu o metin yığınlarıyla halkın bu "payını" tasfiye etmeye çalışmak... Aksine, o halıya vurulan her darbe, saklanmak istenen tozu daha da görünür kılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/61yIpfcM1NL__AC_UF894%2C1000_QL80_.jpg" style="height:318px; width:200px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, bu tıkanmışlıkta bize asıl kim yol gösterir derseniz, karşımıza İspanya'nın vicdanı <em>Miguel de Unamuno </em>çıkar. <em>Unamuno</em>, sadece bir felsefeci değil; kaba kuvvete karşı aklın nasıl dik durabileceğini gösteren o devasa isim bana göre. 1936'da muktedirlerin gözlerinin içine bakıp o efsane cümleyi kurmuştu: <em>"Venceréis, pero no convenceréis. Venceréis porque tenéis sobrada fuerza bruta; pero no convenceréis, porque convencer significa persuadir."</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Yani: "Yeneceksiniz ama ikna edemeyeceksiniz. Yeneceksiniz çünkü kaba kuvvetiniz fazla; ama ikna edemeyeceksiniz, çünkü ikna etmek, inandırmak demektir.”</em> <em>Unamuno</em> çok net söylediğinde değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birini alt etmek için eldeki gücü kullanmak, tutsak almak, onu adliye koridorlarında mesai harcamaya zorlamak, hatta kapıları halka kapatıp kendi kendine bir sonuç yazmak mümkün olabilir. Ancak kazanılan şey sadece soğuk ve akıbeti belirsiz bir zaferden ibaret kalır; toplumun vicdanında açılan yarayı asla kapatamaz, insanları "adaletin tecelli ettiğine" dair asla ama asla ikna edemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü adalet, bir sandığa kilitlenip havasız bırakıldığında sadece o sandığın içindekini değil, o sandığı taşıyan elleri de çürütmeye başlar. Bayram temizliğinde kapının önüne konulan o ağır kokulu torbalar gibi, içeriği boş ama gürültüsü ve dolayısıyla kokusu çok olan süreçler de tarihin o değişmez ayıklama kuralına boyun eğer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta, toz bezini elimden bırakıp pencereden dışarı baktığımda şunu görüyorum: Sanchez'in İspanya'sı gibi dik, Lorca'nın şarkısı gibi lirik ama dirençli, Unamuno'nun feraseti gibi vakur bir irade var karşımızda. (Evet bildiniz “O”)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bayram geliyor evet, biz camları silecek, halıları dövecek, o biriken tozları savuracağız. Ama bu bayramın gerçek temizliği, adaletin üzerine çöken o ağır, zifiri isi zihinlerimizden süpürmekle başlayacak. O kapalı odalardan sızan adaletsizlik kokusu, bayram sabahının o tazeleyici rüzgârıyla savrulup gidecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söylemeden geçmeyeyim değerli okur: Siz yine de camları iyi silin; zira o "çöp" iddianamelerin yarattığı kirliliğin ardındaki o pırıl pırıl geleceği net görmek için en çok buna ihtiyacımız olacak.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Yazar Notu:</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dostlarım, bayramınız şimdiden kutlu, gönlünüz ferah olsun! Malum, bizde her temizlik aslında bir "devri sabık" korkusunu bastırma çabasıdır; ama ne kadar süpürürseniz süpürün, devranın o meşhur dönme huyu değişmez. Şahsımın da dediği gibi;) Temizlik iman işidir, gerisi iddianame. Kötülüğü affetmeli miyiz? Sanmıyorum... Önce bir devran dönsün, roller bir değişsin, o zaman bakarız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben şimdi şu camları parlatmaya döneyim, zira ufukta görünen o pırıl pırıl yarını kaçırmaya hiç niyetim yok. Baklavanın şerbetini dozunda, adaletin umudunu kalbinizde tutun. Bayramın tadını çıkarın; zira tarih, halının altına süpürülenleri kapı önüne koyup sahibine iade etme konusunda oldukça inatçıdır!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* <span style="background-color:white"><span style="color:#474747">Mağlup edeceksiniz ama ikna edemeyeceksiniz</span></span></span></span></strong></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/imamoglu-yargilamalari-hukuk-politik-bir-okuma-12860</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İmamoğlu Yargılamaları: Hukuk politik bir okuma</h1>
                        <h2>Kendi sorunsalımız bakımından asıl ilgilendiren husus ise iddianamenin yazılma biçiminin hukukla siyaset arasındaki sınırı ortadan kaldıran içeriği. Savcılık sanıkları adi suçla itham ediyor. Ama bahsi geçen suçun nihai amacı siyasi. Yargılananlar da siyasi olunca yorumlar Türk siyasi hayatının kutuplaştırıcı zemini içerisinde ağırlık kazanmakta.      </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/imamoglu-yargilamalari-hukuk-politik-bir-okuma-1773752126.webp">
                        <figcaption>İmamoğlu Yargılamaları: Hukuk politik bir okuma</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekrem İmamoğlu’nun suç örgütü lideri olmakla suçlandığı büyük yolsuzluk davası 9 Mart’ta başladı. 107’ü tutuklu 400Ün üzerinde sanık hakim karşısında. Cuma günnleri hariç hafta içi herher gün duruşma yapılması kaydıyla Nisan sonu gibi ilk durumanın bitmesi ve arar karar verilmesi bekleniyor. Ama iddia ve savunma yükü de dikkate alındığında ilk derece mahkemenin kararının adli tatil sonrasına kalması, yani sanıkların durumunun Eylül ayı gibi netleşmesi de ihtimal dahilinde. Muhalefetin yargılama TRT’den yapılsın talebine iktidar bloğu yanaşmadığı için sınırlı sayıda insanın sınırlı gözlemleriyle süreç devam ediyor. Davaya büyük bir ilgi olmadığı da açıkça ortada. Mahkeme salonunun önünde geniş kalabalıklar toplanmıyor. Muhalif medya canlı yayınlarla süreci diri tutmaya çalışmakta. Ama dava çok teknik, mali nitelikte ve sıkıcı. Her gün farklı isimler ve rüşvet, irtikap çerçevesinde aynı suçlar farklı sanıklar için sorgulanıyor. Tabii bir de İran meselesi var. Ortadoğu’da kan gövdeyi götürüyor. Türkiye’ye füzelerin düştüğü bir ortamda Ekrem bey öncelikli gündem değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmamoğlu yargılamalarında öne çıkan bir dizi konu ve tartışma alanı var: Öncelikle bu davanın siyasi bir yanı var mı sorusuna yanıt vermek gerekli. Her ne kadar muhalif kesim İmamoğlu’nu bir demokrasi kahramanı gibi ilan etme, davayı da siyasileştirme konusunda ısrarcıysa da, gerçek durum tam olarak öyle değil. Çünkü Ekrem İmamoğlu bir Deniz Gezmiş değil. İstanbul’un eski başkanı anayasal düzeni değiştirmekle değil, rüşvetle suçlanıyor. Elimizdeki olgu bu. İmamoğlu’na siyasi mahkum gibi davranma sadece tanıklık ettiğimiz şeyin eksik ve çarpık bir anlatımı değil, aynı zamanda gerçekten de siyasi davalara maruz kalmış sayısız sosyalist, İslamcı ve Kürt hareketinden aydının yaşadıklarını hafife alınması gibi bir anlama gelmekte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki davayı siyasileştiren hiç mi husus yok? Elbette var. Bir kere son yıllarda muhalefet kulvarında siyaset yapan ve (veya) hükümetin icraatlarını eleştiren çok sayıda kişi ceza davalarına muhatap oldu. Kimse savcılar işini yapmasın, hakimler önlerine gelen davaya bakmasın diyemez. Ama yargı kuvvetiyle muhalefet arasındaki ilişkinin kriminalize olması çoğulcu siyaseti zor durumda bırakıyor. Bu nedenle suçlu olma ihtimalinden bağımsız bir şekilde İmamoğlu cumhurbaşkanı adayı olmasaydı bu işler başına gelir miydi sorusu önemli. Şüphesiz bu sorunun olası yanıtları içinde pek çok seçeneği barındırmakta. Tarih başka bir patikada ilerleseydi aktörler ve davranışlar da farklı olacaktı. Ancak benzer bir alternatif gelecek algısı iddiası İmamoğlu bakımından da söz konusu edilebilir. Acaba İstanbul’un eski başkanı Kılıçdaroğlu’na karşı çıkma cesareti gösterip aday olsaydı veya Kılıçdaroğlu’nun devrildiği kurultayda genel başkanlığa talip olup CHP liderliğini doğrudan üstlenseydi bu yaşadıklarımızı gerçekten de yaşamış olur muyduk?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Davanın siyasi niteliğiyle ilgili son hatırlatma iddianamenin kendisiyle ilgili. Şöyle ki, savcılık İmamoğlu’nun suç örgütü lideri olduğunu düşünüyor. Bahse konu örgütün nihai amacı ise lider için kaynak yaratmak. Kasada toplanan para İmamoğlu’nun siyasi işleri için harcanacak. Yani savcılığa göre önce CHP kurultay süreci, ardından da cumhurbaşkanlığı adaylık çalışmaları bu kirli paradan finanse edildi. Bu mantığın mahkemenin İmamoğlu’nu suçlu bulması durumunda CHP yönetimini zor durumda bırakacağı ise açık. Bu bağlamda geçen hafta yapılan Özel-Arınç görüşmesi oldukça manidar. Parti liderliği mutlak butlan davasının hararetle tartışıldığı günlerdekine benzer bir hareketlilik içinde. Kapalı kapılar ardında pazarlık yapılıyor mu bilmiyoruz elbette. Ancak CHP yönetiminin İmamoğlu meselesinin partiye verdiği zararı minimalize edecek bir bakış açısını önemsediği açık. Bizi kendi sorunsalımız bakımından asıl ilgilendiren husus ise iddianamenin yazılma biçiminin hukukla siyaset arasındaki sınırı ortadan kaldıran içeriği. Savcılık sanıkları adi suçla itham ediyor. Ama bahsi geçen suçun nihai amacı siyasi. Yargılananlar da siyasi olunca yorumlar Türk siyasi hayatının kutuplaştırıcı zemini içerisinde ağırlık kazanmakta. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son olarak İmamoğlu yargılamalarının muhalif kesimin siyasal psikolojisi ve CHP’nin muhalefet performansı üzerindeki etkisini tahlil etmek de yarar var. Muhalif kesim Ekrem beyin suçlu olma ihtimalini tartışmaya yanaşmıyor. Bu iddiayı dile getirenler, hatta konuyla ilgili hiçbir görüş beyan etmese dahi olayı belli bir mesafeden izleyenler ötekileştirilmekte. Zaten bu meseleden bağımsız olarak CHP medyası ve partinin organik aydınları Genel Merkezin söylemine katılmayan herkesi AKP’nin ajanı olarak ilan etme eğiliminde. Bu denli ağır bir mahalleden kovulma tehlikesi ve dışlama pratiği karşısında muhakeme ortadan kalkıyor. Ya Ekrem İmamoğlu’nun yanında olacaksın, gözü kapalı ona inanacaksın ya da iktidarın adamısın. Oysa oy verdiğiniz siyasetçinin yolsuzluk yapma ihtimali karşısında sessiz kalırsanız iktidarı eleştirirken kullandığınız söylem boşa düşebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özet olarak CHP sürekli olarak AKP’yi yolsuzlukla suçluyor. Ama partili siyasetçilere yönelik aynı tip iddialara tepkisi yetersiz. Bu patolojik ruh hali parti içi siyaseti totaliterleştirmiş durumda. Ayrıca CHP’nin politik enerjisinin büyük bir kısmını İmamoğlu gündemine ayırması onu halktan uzaklaştırıp edilgenleştiriyor. İran savaşından Kürt sorununa, PKK’nın silahsızlandırılmasından laiklik tartışmalarına, ekonomik meselelerden sağlık sistemindeki sorunlara dek hiçbir belli başlı konuda gündemi sarsacak ısrarlı, sürekli ve tutarlı bir söylem geliştiremiyor parti liderliği. Çünkü asıl lider hapiste. Onu kurtarmak halkın sorunlarını dile getirmekten daha önemli. &nbsp;&nbsp;<em>&nbsp;</em></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kharg-saldirisi-petrol-caginin-kirilma-ani-12859</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kharg saldırısı: Petrol çağının kırılma anı</h1>
                        <h2>Kharg saldırısı, geçici bir savaş manşeti gibi okunamaz. Burada ortaya çıkan durum, küresel ekonominin birkaç terminale, birkaç tankere ve birkaç dar boğaza ne ölçüde bağımlı kaldığını bizlere gösterdi. Bugün Körfez’de yaşanan sarsıntı, yarın Avrupa’da siyasi basınca, Asya’da üretim maliyetine, başka coğrafyalarda toplumsal gerilime dönüşebilir. Kharg’ta vurulan şey sadece İran’ın petrol altyapısı değildi. Darbe alan, bütün dünyanın hâlâ sırtını dayadığı kırılgan enerji düzeniydi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kharg-saldirisi-petrol-caginin-kirilma-ani-1773751354.webp">
                        <figcaption>Kharg saldırısı: Petrol çağının kırılma anı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">15 Mart sabahı Körfez’den gelen ilk görüntüler savaşın yön değiştirdiğini birkaç dakika içinde ilan etti.&nbsp;</span><span style="color:blue"><a href="https://www.reuters.com/world/trump-eyes-hormuz-coalition-seizure-irans-kharg-island-oil-hub-axios-reports-2026-03-16/"><span style="color:blue">Kharg&nbsp;Adası</span></a></span><span style="color:black"> çevresinde yükselen duman, İran dosyasının artık askeri planlarla sınırlı okunamayacağını gösterdi. İlk saatlerde hedef listeleri konuşuldu ve çok geçmeden gözler&nbsp;</span><span style="color:blue"><a href="https://www.reuters.com/business/energy/oil-poised-further-gains-middle-east-conflict-threatens-export-facilities-2026-03-15/"><span style="color:blue">petrol fiyatına</span></a></span><span style="color:black">&nbsp;döndü. Çünkü Kharg vurulduğunda mesele Tahran’ın savunma kapasitesini aşarak Pekin’in rafinerisine, Avrupa’nın faturasına, Asya’nın yakıt planlamasına kadar uzanır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden Kharg çevresindeki dumanı yalnızca bir operasyon görüntüsü gibi okumak eksik kalır. İran’ın deniz yoluyla yaptığı petrol ihracatının omurgası burada toplanıyor. Depolama kapasitesi ve yükleme kabiliyeti düşünüldüğünde, buraya yönelen her darbe doğrudan gelir damarını hedef alıyor. Savaşın askeri boyutu bir yana, ekonomik basınç burada çok daha açık biçimde hissediliyor. Kısa bir cümleyle söyleyelim. Kharg İran için bir tesisten daha fazlası demek, nakit akışı demek.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son birkaç yıldır enerji dönüşümü, yeni tedarik hatları ve stratejik çeşitlendirme üzerine bolca konuşuldu. Ancak ilk büyük sarsıntıda dünya yine aynı dar boğaza kilitlendi. Demek ki kriz anında teoriler geri çekiliyor ve coğrafya öne çıkıyor. Bu noktada Körfez bir kez daha küresel ekonominin sinir merkezi olduğunu hatırlattı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Kharg neden bu kadar kritik</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kharg’ın önemi haritadaki yerinden çok taşıdığı işlevden geliyor. İran kıyısının hemen açığında duran bu ada, büyük tankerlerin yanaşabildiği ve ihracatın hızla dışarı aktarılabildiği en kritik nokta. Mart ortasında yeniden gündeme taşınmasının sebebi de bu. Hedef seçildiği anda İran’ın bütçesi, sevkiyatı ve manevra alanı aynı anda baskı altına giriyor. Vurulan şey betonarme bir altyapıdan ibaret değil. Burada devletin dışarıya açılan ekonomik kapısı da yara alıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada dikkat çeken başka bir boyut daha var. İran yıllardır enerji altyapısını bölgesel caydırıcılığın gölgesinde tuttu ve Körfez’de risk üretme kapasitesini siyasi koz olarak kullandı. Şimdi tablo tersine döndü. Risk üretme kabiliyeti sürebilir, fakat risk artık daha sert biçimde İran’ın kendi topraklarına ve gelir zincirine dönüyor. Bu tersine dönüş, savaşın psikolojik tarafında da önemli bir kırılma yaratıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kharg’a dönük saldırıların sembolik yükü de yüksek. Zira enerji altyapısına yönelen bu tür darbeler, sahadaki taktik üstünlük kadar geleceğe dair beklentileri de şekillendirir. Piyasalar çoğu zaman bombanın çapına değil de “bir sonraki hedef neresi olabilir” duygusuna fiyat biçer. Tam da bu nedenle Kharg dosyası askeri planlamadan çok daha geniş bir alana taşmış durumda.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Hürmüz hattında fiili daralma</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kharg saldırısıyla birlikte dikkatler yeniden&nbsp;</span><span style="color:blue"><a href="https://www.reuters.com/business/energy/middle-east-oil-exports-drop-least-60-hormuz-stays-mostly-closed-data-shows-2026-03-16/"><span style="color:blue">Hürmüz&nbsp;Boğazı</span></a></span><span style="color:black">&nbsp;üzerine çevrildi. Boğaz resmen kapandı mı, kapanmadı mı tartışması teknik açıdan önemli olabilir ama piyasa böyle çalışmıyor. Sigorta şirketlerinin risk hesabı, armatörlerin rota tercihleri, liman güvenliği ve saldırı ihtimali bir araya geldiğinde fiili daralma çoktan başlıyor. Nitekim son veriler, Körfez’den yapılan ihracatın bir hafta içinde sert biçimde gerilediğini ve bölgedeki sevkiyat akışının ciddi ölçüde aksadığını gösteriyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki bu ne anlama geliyor? Dünyanın en önemli enerji boğazlarından birinde topyekûn çöküş yaşanmasa bile, akışın yavaşlaması tek başına büyük bir fiyat baskısı yaratıyor. Tankerler bekliyor, yüklemeler öteleniyor, üreticiler depolama baskısıyla karşılaşıyor. Sonuç olarak savaş, denizin ortasında görünmeyen bir tıkanma üretiyor ve bunun etkisi rafineriden pompaya kadar uzanıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bölgedeki alternatif çıkış hatları uzun süredir güvenlik sigortası gibi anlatılıyor. Kâğıt üstünde bu mantık anlaşılır. Sahada ise durum çok daha sert. Suudi Arabistan, BAE ve diğer üreticiler bazı yükleri başka güzergâhlara kaydırmaya çalışıyor; ancak Hürmüz’ün taşıdığı hacmi kısa sürede telafi edecek ikinci bir boğaz yok. Enerji güvenliği tartışmasının en zayıf noktası da burada açığa çıkıyor. Çeşitlendirme var ama kriz anında sınırlı bir nefes aralığı bırakıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Ham petrolden öte, yakıt ve maliyet krizi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Krizin daha az konuşulan ama daha sarsıcı tarafı&nbsp;</span><span style="color:blue"><a href="https://www.reuters.com/business/energy/iran-war-hits-refined-fuels-harder-than-crude-importers-need-act-2026-03-16/"><span style="color:blue">rafine&nbsp;yakıt&nbsp;piyasasında</span></a></span><span style="color:black">&nbsp;ortaya çıkıyor. Ham petrol fiyatındaki sıçrama elbette önemli fakat dizel, jet yakıtı ve benzin tarafındaki baskı çok daha hızlı hissediliyor. Japonya, Güney Kore, Çin gibi önemli Asya ekonomileri bu konuda özellikle kırılgan. Körfez’den çıkan petrolün büyük kısmı Asya’ya gidiyor ve bu akış zayıfladığında ilk tepki rafineri planlamasında, taşımacılıkta ve hava trafiğinde görülüyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada Çin’in attığı adımlar ayrıca dikkat çekiyor. İç piyasayı koruma amacıyla yakıt ihracatına dönük kısıtlamalar, bölgesel arz üzerinde yeni baskılar yaratıyor. Büyük ekonomiler kendi iç dengelerini savunmaya geçtiğinde, dışarıdan alıma bağımlı ülkeler için maliyet daha da ağırlaşıyor. Bir başka ifadeyle savaş yalnızca üreticileri sarsmıyor, ithalatçıları da sessizce boğuyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun bir de siyasi tarafı var. Akaryakıt fiyatı yükseldiğinde mesele enerji başlığında kalmaz, bunlara ek olarak enflasyon, taşımacılık, gıda ve büyüme hesabına da taşınır. Avrupa’nın ve Asya’nın tedirginliğini büyüten tam olarak bu zincirleme etkidir. Füze görüntüleri birkaç gün manşette kalır, fakat maliyet şoku aylarca siyasi gündemi esir alabilir. Krizlerin kalıcılığı çoğu zaman cepheden çok faturada anlaşılır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Washington’ın araçları ve petrol çağının çıplak gerçeği</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu sarsıntıya karşı&nbsp;</span><span style="color:blue"><a href="https://www.reuters.com/business/energy/emergency-stockpile-oil-coming-soon-iran-wracked-markets-iea-says-2026-03-15/"><span style="color:blue">acil&nbsp;rezerv&nbsp;salımı</span></a></span><span style="color:black">&nbsp;devreye sokuldu ve bunun tarihteki en büyük koordineli adımlardan biri olduğu açıklandı. İlk etapta piyasalara nefes aldırdığı görüldü. Yine de bu tür hamleler yangını söndürmüyor, yalnızca alevin yayılma hızını yavaşlatıyor. Hürmüz çevresindeki risk sürdükçe rezerv salımı tek başına kalıcı denge kuramaz.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Washington’ın elindeki araçların sınırına yaklaşması da dikkat çekici. Fiyat şoku büyüdükçe diplomasiyle beraber deniz güvenliği, stok yönetimi ve iç siyasi baskılar da devreye giriyor. Bu nedenle Kharg saldırısı İran dosyasının ötesine geçen bir sınava dönüşmüş durumda. ABD burada sadece bir müttefikini desteklemiyor, aynı zamanda küresel enerji akışının çökmesini de önlemeye çalışıyor. Ancak bu çabanın ne kadar sürdürülebilir olduğu artık daha sert biçimde tartışılıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada kısa bir durup düşünmek gerekiyor. Dünya gerçekten yeni bir enerji çağına mı girdi, yoksa eski sistemin makyajlı bir sürümünde mi yaşıyor? Kharg çevresinde yükselen duman bu soruya aslında net bir cevap verdi. Petrol çağı kapanmadı, tam tersine, kapanmadığı için daha kırılgan, daha sert ve daha maliyetli bir evreye girdi.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kharg saldırısı bu yüzden geçici bir savaş manşeti gibi okunamaz. Burada ortaya çıkan durum, küresel ekonominin birkaç terminale, birkaç tankere ve birkaç dar boğaza ne ölçüde bağımlı kaldığını bizlere gösterdi. Bugün Körfez’de yaşanan sarsıntı, yarın Avrupa’da siyasi basınca, Asya’da üretim maliyetine, başka coğrafyalarda toplumsal gerilime dönüşebilir. Kharg’ta vurulan şey sadece İran’ın petrol altyapısı değildi. Darbe alan, bütün dünyanın hâlâ sırtını dayadığı kırılgan enerji düzeniydi.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kuresel-sistemdeki-yerimiz-12858</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 10:10:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Küresel sistemdeki yerimiz</h1>
                        <h2>Yabancı yatırımcıların Türkiye’den beklentileri de giderek bozulmaktadır. Bunu da doğrudan sermaye yatırımlarının hızla gerilemesinden görebiliyoruz. 2007 yılında 22 milyar dolar olan doğrudan yabancı sermaye yatırımı yıllar içinde azalarak 2025’de 13 milyar dolara gerilemiştir. Türkiye çapında bir ekonomi için bu kadarlık bir doğrudan sermaye yatırımı çok düşük bir tutardır. Bu düşük tutar yabancıların Türkiye beklentisinin olumlu olmadığını gösteriyor. Bu olumsuz beklentiler yabancı yatırımcıları doğrudan sermaye yatırımı yapmak yerine carry trade yapmaya yani ülkeye sıcak para getirip kısa sürede yüksek getiri elde etmeye yöneltmiştir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kuresel-sistemdeki-yerimiz-1773731670.webp">
                        <figcaption>Küresel sistemdeki yerimiz</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir ülkenin küresel konumunu anlamak için yalnızca ekonomik büyüklüğüne bakmak yeterli değildir. Ülkenin ekonomik durumu sosyal ve siyasal göstergelerle birlikte ele alınmalıdır. Çünkü sosyal ve siyasal göstergeler önünde sonunda ekonomiyi etkilemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2025 yılsonu tahminleri ışığında Türkiye’nin başlıca sosyal ve siyasal endekslerdeki sıralaması şöyle:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="https://blogger.googleusercontent.com/img/a/AVvXsEjrmN2DwmOr4PTKpIvH3YDgPplwPAyc1JBqfnD1L6mZ11k77w9gOdjR_szDWz150_-oh3lTKeNi0QO3DtLp1B5x-o2wOtfIW3ucsmqyxxZGGowYZOBjZStnyiY2puyzYy3A671Zz1uGjoqkRUyMrjFGtv57_LnxPn1d0quSQ3f6vGpLvuP5yHjQw4pPMPU" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/a/AVvXsEjrmN2DwmOr4PTKpIvH3YDgPplwPAyc1JBqfnD1L6mZ11k77w9gOdjR_szDWz150_-oh3lTKeNi0QO3DtLp1B5x-o2wOtfIW3ucsmqyxxZGGowYZOBjZStnyiY2puyzYy3A671Zz1uGjoqkRUyMrjFGtv57_LnxPn1d0quSQ3f6vGpLvuP5yHjQw4pPMPU" style="height:190px; width:605px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabloya bakıldığında Türkiye, insani gelişmişlik açısından nispeten iyi bir konumda olsa da diğer sosyal ve siyasal endekslerde geride kalıyor. En kritik eksiklikler basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve cinsiyet eşitliğinde görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik göstergeler açısından Türkiye’nin durumu sosyal ve siyasal göstergelere kıyasla daha iyi görünüyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="https://blogger.googleusercontent.com/img/a/AVvXsEg-WbOknFc5dGAz7seXSCKpQyma30W8LQPS6Y1MV4um-vkjgHIYkktDgjuW66Zdm1_M_Q2UniDcWBamcRvZfu12hYu5FWsqCp1kRvU3EvxPFHcaTnh7vrJhsRlESOKvVqhMUmeSrn4UHIQh1bo_i_uATEl1KXjLFxOadzp0mrfdXuJxbCEceM4eRjuSZ4I=s16000" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/a/AVvXsEg-WbOknFc5dGAz7seXSCKpQyma30W8LQPS6Y1MV4um-vkjgHIYkktDgjuW66Zdm1_M_Q2UniDcWBamcRvZfu12hYu5FWsqCp1kRvU3EvxPFHcaTnh7vrJhsRlESOKvVqhMUmeSrn4UHIQh1bo_i_uATEl1KXjLFxOadzp0mrfdXuJxbCEceM4eRjuSZ4I=s16000" style="height:213px; width:605px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enflasyon dışında, Türkiye ekonomik göstergelerde sosyal ve siyasal endekslerden daha iyi bir performans sergilediği tabloların karşılaştırılmasıyla görülebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal ve siyasal göstergelerde son yıllarda yaşanan ciddi gerilemeler beklentilerin bozulmasında önemli bir etki yaratmıştır. İnsanlar ve kurumlar beklentilerle hareket eder; beklentiler olumlu olduğunda ekonomi de doğal olarak güçlenir. Türkiye’nin sosyal ve siyasal alanlarda geriye gidişi beklentileri olumsuz hale getirmiştir. Özellikle hane halklarının beklentileri olumsuzdur. Bunu enflasyon beklentilerinin resmi tahminlerin iki katından fazla olmasından görebiliyoruz. Yabancı yatırımcıların Türkiye’den beklentileri de giderek bozulmaktadır. Bunu da doğrudan sermaye yatırımlarının hızla gerilemesinden görebiliyoruz. 2007 yılında 22 milyar dolar olan doğrudan yabancı sermaye yatırımı yıllar içinde azalarak 2025’de 13 milyar dolara gerilemiştir. Türkiye çapında bir ekonomi için bu kadarlık bir doğrudan sermaye yatırımı çok düşük bir tutardır. Bu düşük tutar yabancıların Türkiye beklentisinin olumlu olmadığını gösteriyor. Bu olumsuz beklentiler yabancı yatırımcıları doğrudan sermaye yatırımı yapmak yerine carry trade yapmaya yani ülkeye sıcak para getirip kısa sürede yüksek getiri elde etmeye yöneltmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beklentiler olumsuzken ne enflasyonu düşürmek ne de ekonomiyi canlandırmak mümkün olabilir. Bu durum bize, ülkenin uzun vadeli ekonomik iyileşmeleri için başta hukukun bağımsızlığının ve üstünlüğünün sağlanması olmak üzere öncelikle sosyal ve siyasal alanlarda yapısal reformlar yapması gerektiğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2001 krizinde sosyal ve siyasal göstergelerimiz bugünkü kadar kötü değildi. Bu nedenle atılan doğru ekonomik adımlar beklentileri kısa sürede düzeltti ve ekonomi hızla toparlandı. Bugün sosyal ve siyasal alanlardaki bozulma ekonomide kalıcı düzeltmeleri olanaksız kılıyor</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Not: Bu yazı, yazarın izni ile mahfiegilmez.com'dan alınmıştır&nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dubai-savas-icin-insa-edilmedi-12857</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Dubai savaş için inşa edilmedi</h1>
                        <h2>Savaş, hiçbir şehrin ne kadar hızlı ve gösterişli olursa olsun tarih ve coğrafya satın alarak kurtulamayacağını hatırlatıyor. Her ciddi kesinti kasırga, orman yangını, salgın, terör saldırısı, halk ayaklanması, vergi yasasında ani değişiklik mobil yaşayanları ve bağı olmayanları yeni güvenli liman aramaya itebilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dubai-savas-icin-insa-edilmedi-1773694555.webp">
                        <figcaption>Dubai savaş için inşa edilmedi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta sosyal medyada dolaşan bir videoda, 8 Mart’ta Dubai’deki al-Mamzar plajının üzerinde uçan bir İran Shahed insansız hava aracı görünüyordu. Bir savaş uçağı da onu kovalıyor, düşürmeye çalışıyordu. Aşağıda ise insanlar şemsiyelerin altında güneşleniyordu. Yorumlar iki yöne gidip geliyordu: Savaş zamanında insanların hâlâ plajda olması mı daha şaşırtıcıydı, yoksa hükümetlerine güvenip “en iyi hayatlarını” yaşamaya devam etmeleri zaten haber değeri taşımıyor muydu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hürmüz Boğazı’nın yakınında yer alan Dubai’nin güvenli olması gerekiyordu. Oysa 28 Şubat’tan beri İran tarafından saldırıya uğruyor. Birleşik Arap Emirlikleri üzerinde 260’tan fazla balistik füze ve 1.500’den fazla insansız hava aracı tespit edildi; çoğu intercept edildi (engellendi) ama patlama sesleri artık şehrin günlük ses manzarasının bir parçası haline geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">On yıllardır kendini şık, apolitik, gelir vergisiz bir sığınak olarak pazarlayan, etrafındaki kaotik bölgeden tamamen ayrı ve üstte yüzen bir şehir imajı çizen Dubai, birdenbire yalıtımsız kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dubai gergin. Büyük bankalar çalışanlarından ofis kulelerine gelmemelerini istedi. İnsanlar yeraltı otoparklarında ya da bulabildikleri herhangi bir korunakta saklandı. Ebeveynler çocuklarına tepedeki patlamaların Ramazan havai fişekleri olduğunu söylüyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdiye kadar BAE’de en az dört kişi öldü aralarında bir Pakistanlı, bir Nepalli ve bir Bangladeşli var. Finans şirketlerinde, hedge fonlarda, aile ofislerinde, hukuk firmalarında ve danışmanlık şirketlerinde çalışan, imkânı olan birçok kişi ticari uçuşlar ve özel jetlerle Körfez’den kaçmaya çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saldırılar devam etti. 11 Mart’ta Dubai Uluslararası Havalimanı’na düşen iki insansız hava aracı dört kişiyi yaraladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyanın nüfusunun yaklaşık üçte ikisi sekiz saatlik uçuş mesafesinde olduğundan burası vazgeçilmez bir aktarma merkezi haline gelmiş; Emirates Havayolları da küresel bir güç olmuştu. Savaş başladığından beri havalimanı defalarca kısa süreliğine operasyonlarını durdurdu. Bölgeye gelen-giden binlerce uçuş iptal edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu saldırılar, Dubai’nin yeni tip küresel metropol modelinin temel varsayımına darbe vurdu. Şehir, kökleri olan, insanları ve tarihi olan bir yerden ziyade sermaye alışverişi için boş bir levha haline geldi buna “şehir olarak platform” diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başarısı o kadar yayıldı ki “Dubaification” (Dubai’leşme) diye bir terim doğdu: Aynı AVM’ler, kuleler, restoranlar, havalimanı salonları ve lüks markalarla dolu yerler, sanki güvenliymiş ve İran’a yakınlığına, şimdi abluka altındaki Hürmüz Boğazı’na rağmen zarardan uzakmış gibi hissettiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Yakınlarda bir Nobu ve Louis Vuitton mağazası varken ne olabilir ki? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaklaşık on yıl önce Abu Dabi’deki New York Üniversitesi’nin uydu kampüsünde “Küresel Şehir” adlı bir ders vermek için Birleşik Arap Emirlikleri’ne ilk kez gittim. Ders her gün yapılıyordu ve Dubai ile Abu Dabi sınıflarımızdı. NYU’nun “öğrenci ve öğretim üyesi için kesintisiz uluslararası hareketlilik” sunan kampüs ağının parçasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Abu Dabi kampüsünde 115’ten fazla ülkeden 2.000’den fazla lisans öğrencisi vardı, 75’ten fazla dil konuşuyorlardı şehrin hızlandırılmış hali gibiydi. Öğrenciler harikaydı ve bana AVM’ler ile kulelerin ötesinde bir Dubai ve Abu Dabi göstermek için kararlıydılar. Beni geleneksel pazarlara, eski suklara, Güney Asya mahallelerine götürdüler. İnşaat patlamasından önceki kültüre, şimdi bazı yerlerde ezilen ya da silinen kültüre ziyaretler yaptık. Bu gerilim onları büyülüyordu ve benim de görmemi istiyorlardı. Batılıların yeri anlamadan yargılamasına karşı çıkıyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dönem sonu projelerinde Dubai ve Abu Dabi’yi küresel bir şehrin nasıl inşa edildiğine dair vaka çalışması olarak ele almalarını istedim. Sunumlarında bölgenin küresel yetenek çekmek için kültürel bölgeler, yeşil projeler ve inovasyon alanlarına on milyarlarca dolar yatırdığını belirttiler. Ama şehre gelen yabancılar için vatandaşlık ya da kalıcı aidiyet yolu yoktu. Geriye bakınca, o öğrenci projeleri bugünkü yüksek gelirli expatların istikrarsızlık karşısında olası kitlesel çıkışını ürkütücü bir şekilde öngörüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eşim Ürdünlü ve ailesinin yıllardır Dubai ile Abu Dabi’de yaşayan ve çalışan akrabaları var. Orada olduğumuz süre boyunca onlarla yemek yedik, arak içtik, gecenin geç saatlerine kadar dabke oyunu izledik. Dışarıda Ferrari’ler ve McLaren’lar restoranların önünde beklerken, beyaz kanduralı erkekler ve siyah abayalı kadınlar dünyanın her lüks markasıyla dolu AVM’lerde dolaşıyordu. İyi işler, kariyer fırsatları, güvenlik, okullar ve ailelerine sunduğu yaşam tarzı için Emirlikleri seçmişlerdi. Ama sohbet hep vizelere dönüyordu çoğunlukla işveren sponsorluğunda iki yıllık, yenilenebilen ama asla kalıcı olmayan çalışma izinleri. İş giderse kalma hakkı da gider. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orada olmayı sevdiklerini söylüyorlardı ama ne kadar kalabileceklerinden asla emin olamıyorlardı. Orası sadece üsleriydi bir yerden çok bir platformdu. Dubai sakinlerinin neredeyse onda dokuzu vatandaş değil dünyada herhangi bir büyük şehir arasında en yüksek oran bu. Tüm Emirliklerde 11,4 milyon nüfusun yaklaşık 10 milyonu yabancı uyruklu. Birçoğu İngiltere ve ABD’den, ama şehrin bağımlı olduğu hizmet işlerini yapan çok daha fazlası Güney Asya, Güneydoğu Asya ve geniş Orta Doğu’dan gelen misafir işçiler. Basit bir trafik ihlali bile bunların sınır dışı edilmeye yol açabiliyordu. Vatandaşlık neredeyse tamamen soy esasına dayalıydı; uzun süreli yabancı sakinler ya da çocukları için bile on yıllar sonra bile Emirati olmak çok zorlaştırılmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Sistem göçmenlere bağımlı ama onları kalıcı olarak geçici tutacak şekilde tasarlanmış. Kök salmak, aidiyet hissetmek, bağ kurmak son derece zor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden akışlar şehriydi. Binlerce rotayı bağlayan bir havalimanı ve küresel nakliyeyi yönlendiren serbest ticaret limanı etrafında organize olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanları ve paralarını çekmeye, daha fazla para kazanma ve harcama fırsatları sunmaya odaklanmış bir merkezdi. Bir süre bu model çok iyi işledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dubai 2000’de yaklaşık 917 bin nüfustan bugün neredeyse dört milyona ulaştı; çeyrek yüzyılda nüfusu yaklaşık dört katına çıktı, dünyanın en hızlı büyüyen büyük şehirlerinden biri. Küresel finans merkezleri sıralamasında ilk 11’e girdi, Orta Doğu, Afrika ve Güney Asya’nın ana finans merkezi oldu. 81 binden fazla milyoner barındırıyor. 2014-2024 arasında bu sayı iki katından fazla arttı; 200’den fazla yüz milyon dolarlık servet sahibi ve 20 milyarder var. 2025’te yalnız başına 9.800 milyonerin BAE’ye taşınması bekleniyordu, 63 milyar dolar kişisel serveti getirerek dünyada en çok milyoner çeken şehir oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">LinkedIn’in bir milyardan fazla bilgi işçisini kapsayan verilerine göre küresel beyaz yakalı yetenek çekme konusunda. Dubai, New York ve Londra’nın hemen arkasında, Tokyo, Singapur, Zürih, Paris, Frankfurt, Los Angeles ve Chicago’nun önünde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Ve Dubai modeli yayılıyor. Riyad, İstanbul, Miami ve Doha gibi şehirler aynı temel formülün varyasyonlarını benimseyerek aynı sınıf için yarışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu kopyalama onları vaz geçilebilir kılıyor. Biri tökezlerse diğeri yerine geçiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elitler aralarında zıplayabiliyor çünkü gerçek aidiyetleri başka yerde. Dubai konferanslar, sanat fuarları ve küresel mobil insanların sevdiği etkinlikler için toplanma yeri oldu (bazıları şimdi iptal ediliyor, erteliyor ya da online’a taşınıyor) ama onlar da başka yere gidebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yeni şehir türü geçmişle keskin bir kopuş. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlık tarihinin çoğunda insanlar aynı yerde yaşar ve çalışırdı; şehirler bu temel gerçek etrafında büyüdü. Yangınlardan, felaketlerden sonra yeniden inşa olur, zenginleşir ya da bazen fakirleşir ama dayanıklılıklarını köklerinden, aidiyet duygusundan alır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben New Yorkluyum”, “Londralıyım”, “Pittsburgh’tenim”, “Detroitliyim”, “Romalıyım”, “Barselonalıyım” demek sadece bir harita değil; derin bir tarih, aidiyet ve anlam taşır kişisel bir kimlikdir, sadece bir kontrat değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kimlikler karmaşık ve eşitsiz ama sağlamdır. İnsanların kim olduklarını ve nereye ait olduklarını bilmelerinin temel yollardan biridir. Ve insanları ne olursa olsun kalıp yeniden inşa etmeye iten şeylerden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür kimliklerin derin kökleri var. Fabrikalar ya da finans piyasalarından çok önce insanlar yaşadıkları yere ve orada kurdukları topluluklara kök salardı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yer, akrabalık ve ortak yaşam biçimi insan kimliğinin temel malzemeleriydi. Marx sanayi kapitalizminin işçileri emeklerinden, birbirlerinden ve iradelerinden nasıl yabancılaştırdığını anlatmıştı. Ama daha derin bir yabancılaşma var çok daha eski bir tarihten ve mekândan, evden, topluluktan gelen kimlikle ilgili. O kimlik kaynağı şimdi parçalanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne kadar mobil olursak; sınırlar ve şehirler arasında hareket ettikçe bir zamanlar mekandan gelen aidiyet için o kadar açlık çekiyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünün toplumsal ve siyasi kargaşasının çoğunun arkasında bu basit kırılma yatıyor; popülist hareketleri besleyen öfkeyi, toplumları bölen kabileciliği körüklüyor. Yerel siyasete, online topluluklara ve sanal dünyalara akan aidiyet arayışını da tetikliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Ve pandemi sırasında netleşen, hâlâ “ev” hissi verebilen mahalle ve topluluk arayışında kendini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Financial Times yazarı Janan Ganesh yakın zamanda Dubai’nin mevcut kargaşadan kurtulacağını savundu çünkü “dünyanın gördüğü kısım, yeryüzündeki en yakın boş tabela” olabilir. Böyle bir yer kimliğinizden ya da sadakatinizden talepte bulunmaz; Şehir Plancısı James Howard Kunstler’ın “hiçbir yer coğrafyası” fikrini yankılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Ama bu aynı zamanda ölümcül kusuru olabilir onu kullanışlı kılan şey, nihayetinde onu atılabilir kılan şeydir. Çölden yaratılan, kolay yaşam ününe bağımlı Dubai muhtemelen “batmak için çok büyük”. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de BAE liderleri bu dikkatli marka imajına yönelik tehdidi fark etmiş görünüyor. Hatta sakinlerden saldırıların fotoğraf ve videolarını dolaştırmamalarını talep ettiler; hassas hedeflerin konumlarını ifşa etmek istemediklerini söylediler. Kurallara uymayanların tutuklanabileceği uyarısı yapıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş, hiçbir şehrin ne kadar hızlı ve gösterişli olursa olsun tarih ve coğrafya satın alarak kurtulamayacağını hatırlatıyor. Her ciddi kesinti kasırga, orman yangını, salgın, terör saldırısı, halk ayaklanması, vergi yasasında ani değişiklik mobil yaşayanları ve bağı olmayanları yeni güvenli liman aramaya itebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum bu yeni tür geçici metropolün tanımlayıcı çelişkisi. Birçokları için gerçek bir ev değil. Ve işler zorlaştığında neden kalsınlar ki?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Richard Florida (&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vanderbilt Üniversitesi’nde ziyaretçi profesör, Toronto Üniversitesi’nde profesör ve Kresge Vakfı’nda araştırmacı)</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#467886"><u><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/16/opinion/dubai-hormuz-war-iran-elite.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/16/opinion/dubai-hormuz-war-iran-elite.html</a></u></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/petrol-krizi-12856</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Petrol Krizi</h1>
                        <h2>Petrol konusunda Ortadoğu’dan gelen akışa bağımlı olan Avrupa’ya karşılık kendi petrol rafinerileri bulunan bir ABD vardı. Bu da ekonomik ve ticari dengeleri alt üst ediyordu. Daha yıkıcı etkileri Türkiye’nin de içinde yer aldığı gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde görüldü. Aslına bakarsanız ne Türkiye, ne de pek çok gelişmemiş ülke, Arapların doğrudan hedefi değildi. Ancak Avrupa’nın yaşadığı sıkıntılar kartopu gibi büyüyerek bu ülkeleri vurdu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/petrol-krizi-1773683015.webp">
                        <figcaption>Petrol Krizi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ve İsrail’in, İran’a müdahalesiyle dünyanın başlıca ana gündem maddelerinden birisine dönüştü petrol. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması nedeniyle yükselen fiyatlar, daha şimdiden büyük bir problem haline geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her ne kadar son günlerde sorunun çözülebileceğine dair bazı sinyaller verilse de savaşın uzaması halinde dünya ekonomisini olumsuz etkilenmesi uzak bir ihtimal sayılmaz. Haliyle bu tür konularda buluttan nem kapan ülkemiz açısından etkilerin biraz daha şiddetli hissedilebileceğini öngörmek güç değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslına bakarsanız dünya ekonomisi ve keza Türkiye, petrol kaynaklı şoku ilk kez yaşamıyor. Benzer bir tablo, yaklaşık yarım asır önce de karşımıza çıkmıştı. 1973 yılında küresel ekonominin ciddi sarsıntı geçirmesine sebebiyet veren büyük bir petrol krizi meydana gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arap ülkelerinin uyguladığı ambargo nedeniyle petrol fiyatları bir anda dört-beş kat artmış, üretim düşmüş, enflasyon yükselişe geçmiş ve işten çıkarmalar görülmüştü. Petrolün ne denli stratejik bir araç olduğu da ilk defa bu kadar açık biçimde test edilmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatta öyle ki Superstar Ajda Pekkan <em>“Aman petrol, canım petrol” </em>diye şarkı bile seslendirmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün yaşananlar beni ister istemez 1973 yılındaki petrol krizine götürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Petrol ihraç eden Arap ülkeleri, 1973 senesinde aldığı bir kararla İsrail’i destekleyen ülkelere karşı ambargo uygulamaya başladı. Bütün dünyayı sarsan petrol krizinin habercisi bu karardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arap ülkelerinin aldığı kararın arkasındaysa uzun yıllara dayanan bölgesel ve küresel gerilimler yatıyordu. İsrail, kurulduğu andan itibaren bölge ülkeleriyle büyük sorunlar yaşamıştır. Müslüman devletler, bulundukları coğrafyada İsrail’in varlığına karşı çıkarken İsrail de bölgede son derece hırçın ve agresor politikalar izlemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla Ortadoğu’da çatışmalar kaçınılmaz olmuştur. İsrail kurulduktan sonra izleyen on yıllarda sürekli savaşlar görülmüştür. ABD başta olmak üzere pek çok Avrupa ülkesi İsrail’in arkasında durmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir müddet sonra batı dünyasının İsrail’e desteğini kesmek isteyen bölge ülkeleri, ellerindeki en güçlü silah olan petrolü kullanmaya karar vermiştir. Gelişmiş batılı ülkeler, Ortadoğu petrolüne önemli ölçüde bağımlıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Petrol tedarikinde yaşanabilecek sıkıntılar, ekonomilerini zora sokabilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu değerlendiren Arap ülkeleri, önce petrol üretimi düşürme politikası izledi. Arkasından İsrail’i destekleyen bütün devletlere petrol ambargosu koyuldu. Bu noktada büyük bir petrol krizi patlak verdi. Özellikle Avrupa derinden etkilendi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece petrolün bulunamaması ve fiyat artışları değil, ABD ile rekabet şansı da kalmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Petrol konusunda Ortadoğu’dan gelen akışa bağımlı olan Avrupa’ya karşılık kendi petrol rafinerileri bulunan bir ABD vardı. Bu da ekonomik ve ticari dengeleri alt üst ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha yıkıcı etkileri Türkiye’nin de içinde yer aldığı gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde görüldü. Aslına bakarsanız ne Türkiye, ne de pek çok gelişmemiş ülke, Arapların doğrudan hedefi değildi. Ancak Avrupa’nın yaşadığı sıkıntılar kartopu gibi büyüyerek bu ülkeleri vurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü gelişmemiş ülkelerin ham madde ve pek çok mamul mallarda Avrupa’yla ciddi bir trafiği vardı. Avrupa’da petrol krizi kaynaklı fiyatlar yükselince, gelişmemiş ülkeler mal satın alabilmek amacıyla daha fazla dövize ihtiyaç duymaya başladı. Bu da borçlanma, yüksek faizli kredi, ekonomik darboğaz ve cari açık anlamına geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye de bundan nasibini aldı elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak daha beteri Demir Perde gerisinde kalan ülkelerde görüldü. Sovyet Rusya’nın nüfuz sahasındaki Doğu Avrupa ülkelerinde, o zamana kadar yerleşik hale gelmiş hâkim bir anlayış vardı. Komünist rejimlerin, kapitalist batı dünyasına özgü krizlerden etkilenmeyeceğini değerlendiriyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelgelelim petrol krizi bütün büyüyü bir anda bozdu. Çünkü Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomileri darmaduman olmuştu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçi pek çok Doğu Avrupa lideri sorunların kaynağının <em>“dış güçler” </em>olduğunu anlatmıştı. Ama Komünist rejimlerin çözülmesini gene de önleyemediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’daysa kapital doğası gereği kendi kendisini tüketmeyeceğinden bir süre sonra toparlanmalar görüldü. Yeni ekonomik düzenleme ve tedbirlerle düzlüğe çıkıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olan sermaye birikimi yetersiz, kırılgan ekonomilere sahip ülkelere oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Umarım savaş daha fazla büyümez. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/7-dakikalik-durusma-chpye-bir-sey-kazandirdi-mi-12855</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>7 dakikalık duruşma CHP'ye bir şey kazandırdı mı?</h1>
                        <h2>CHP Lideri Özgür Özel, CHP İl Başkanı Özgür Çelik'in ifade ettiği gibi mahkeme heyeti davayı görmemek, uzatmak istiyor olabilir. O zaman yapılması gereken avukların ve yargılananların usuli ve hukuki itirazları dışında davayı uzatacak her türlü adımdan durmak olacaktır. Kabul edelim ki, bu  sabah yaşanan oturma yeri krizi, duruşma ertlemeden aşmak en başta davayı siyasi bulan CHP’lilerin sorumluluğuydu. Sonuçta duruşmanın ertelenmesi yargılananlara ve onları savunan CHP’lilerin değil, siyasi olarak iktidar blokunun isteyebileceğini bir durumdu ve o oldu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/7-dakikalik-durusma-chpye-bir-sey-kazandirdi-mi-1773674063.webp">
                        <figcaption>7 dakikalık duruşma CHP'ye bir şey kazandırdı mı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta başlayan İBB Davası, bu sabah 7 dakikalık duruşma ile devam etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece dava cuma günü kaldığı yerden devam etmiş oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne olmuştu Cuma günü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O gün daha önce salonun en kör noktasında yer ayrılan ve bir anlamda görevlerini yapmaları engellenen az sayıda gazetecinin yeri değişmiş; davayı daha rahat izleyebilecekleri, sanıkları da görebildikleri bölüme alınmışlardı. O gün verilen arada gazeteciler, mesleki bir refleks ile İBB Başkanı İmamoğlu ile ayaküstü yaptıkları soru-cevap üzerine; mahkeme başkanı tarafından tekrar eski yerlerine gönderilmek istenmiş, arkadaşlarımız buna direnince de duruşma başlayamamış ve başkan tarafından erkenden bitirilmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sabah başlayan duruşma ise sadece 7 dakika sürdü. O sürede yaşananlara tutanaklara şöyle yansıyor;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>“Mahkeme Başkanı (M.B.):</em></strong><em> Evet, avukat bölümümüzde bazı vekillerimizi yine içeride bulmuşlar. Onları arkadaşlar uyardı, ancak ısrarla çıkmak istemiyorlar. Bu şekilde yargılamaya yine başlayamayız. Lütfen salondan izleyici bölümünü alalım. İzleyici bölümüne sizi alalım lütfen. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat (Taşkın Turan Özer):</em></strong><em> Hangi kanunun hangi maddesine dayalı olarak? Biz avukatız ve buradayız Sayın Yargıç…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Vekaletiniz var mı dosyada? </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Vekaletimizin olmasına gerek yok.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> İzleyici bölümüne geçip, oradan takip edebilirsiniz. Yani bu şekilde…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Biz İstanbul Barosu’na kayıtlı avukatlarız. Profesyonel bir savunma yapmıyoruz. Biz, duruşmayı takip ediyoruz. Duruşmanın intizamını bozmuyoruz. Not alıyoruz. Duruşma niye saklanıyor? </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Sayın vekilim, izleyici bölümünden de takip edebilirsiniz. Notlarınızı oradan da alabilirsiniz. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>…</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Önümde iddianame açık. Önümde defterim açık. Kalemim, ajandam hazır. Buradan takip edeceğim sayın Yargıcım. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Bakın; her gün sabah benzer bir böyle sorunla başlıyoruz. Lütfen…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Bir sürü tutuklumuz var. Bakın savunma almaya çalışıyoruz. Israrla yargılama yapmaya çalışıyoruz. Her gün bir krizle burayı bu şekilde yönetemeyiz. Lütfen dışarı çıkalım, izleyici bölümüne geçelim. Rica ediyorum. Sizin, sizin, sizin, sizin sıfatınız nedir burada şu an? </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Benim şu an sıfatım avukat. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> İzleyici olarak, izleyici bölümünden takip edebilirsiniz. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Mahmut Tanal:</em></strong><em> Edemiyoruz. Seyirci bölümünde yer yok sayın Başkanım. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Lütfen dışarı. Lütfen dışarı geçelim. Görevli arkadaşlar yardımcı olun. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Zorla çıkaracaksınız!</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Mahmut Tanal:</em></strong><em> Sayın Başkan, izleyici bölümünde yer yok. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Zorla çıkaracak!</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Avukat Kazım Yiğit Akalın:</em></strong><em> Bırakın hukukçu vekilleri, hukukçu olmayan vekiller de boşluk varsa kurtuldular bakın. Bu ta Ergenekon, karşı salondan başlayarak…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Avukat Bey, salon düzeninde avukatlarımızın yerleri belli, izleyicilerimizin yerleri belli. Herkes yerinde olursa, sağlıklı bir yargılama yaparız. Evet. Haz</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Avukat:</em></strong><em> Haklısınız. Eğer yer olmasaydı, biz de arkada oturacaktık. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>İkinci avukat: </em></strong><em>20 yıllık uygulama böyleyken, herkes duruşmayı seyredebiliyorken…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Üçüncü avukat: </em></strong><em>Sayın Başkan, infaz kanunu sadece avukatlara değil, milletvekillerine de atıf yapıyor ziyaret anlamında. İki tane istisnai düzenleme var... 15 Temmuz davaları dahil olmak üzere…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Vekillerimiz için arka bölüm var zaten. Orada gerekli kolaylığı sağlarız. Görevli arkadaşlar, orada gerekli kolaylığı sağlarlar. Milletvekillerimiz için ayırdığımız bölümümüz var. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Avukat Ali Rıza Dizdar:</em></strong><em> Sayın Başkan, benim iki tane müvekkilim var. İki avukat arkadaşım gelmedi. Ben, o arkadaşı yetki belgesiyle yanıma alabilir miyim? </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Avukat Bey, tamam, yetki belgesi sunup, o şekliyle girsinler o zaman. (Sesler birbirine karışıyor…) Avukat Bey, bakın biz de biliyoruz mevzuatta ne yazdığını. Şu an izleyici olarak yargılamayı takip ettiğini beyan ediyor. İzleyici olarak takip ettiği için izleyici bölümünü alacağız. Avukatlık kanununa göre avukatlık yapma yetkileri var mı şu an vekilken? Şu an bu tavrınızın yargılamaya ne gibi bir olumlu katkı sağlayacak? Lütfen uzatmayalım, izleyici bölümüne geçelim. Bakın tanık savunmalarına kaldığımız yerden devam etmek istiyoruz. Rica ediyorum izleyici bölümüne geçelim. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Sizi rahatsız eden nedir? Sayın Yargıç, bakın biz zorluk çıkarmıyoruz. Ben burada hukukçu olarak oturabilirim. Bunun duruşmanın intizamına herhangi bir engeli yok. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> İzleyici bölümünde oturabilirsiniz hukukçu olarak, herhangi bir engel yok. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Avukatlar:</em></strong><em> Yer yok, yer!</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Arka tarafta milletvekilleri için gerekli yeri ayırdık zaten. Orada o bölüme gerekli düzenlemeyi yapalım. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Mahmut Tanal:</em></strong><em> Nereyi ayırdınız? Nerede yer? Burada yer yok! </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Bu şekliyle yargılamaya başlamam…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Mahmut Tanal:</em></strong><em> Mahkeme Başkanı doğru dürüst konuşmalı. Hakikate aykırı beyanda bulunamaz. Milletvekilleri olarak biz buradayız; yer yok. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Sayın vekillerimiz, rica ediyorum tekrardan. Yargılamaya devam etmek istiyoruz. Lütfen izleyici bölümüne geçin. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Mahmut Tanal:</em></strong><em> Devam edin. Size engel olan mı var? Düzeni bozan mı var? Siz çalışmamak için bahane arıyorsunuz. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Lütfen izleyici bölümünden sürekli bu şekilde müdahale etmeyin.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>…</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Görevli arkadaşlara yardımcı olup, gerekli yere geçelim lütfen. Duruşmaya bu şekilde devam edemem. Duruşmaya ara vermek zorunda kalacağım yine. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>(Bağırışmalar…)</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Avukat Bey lütfen bu şekilde bağırmanız sonuca etki etmeyecek. Bağırmayın bu şekilde. Bu üslup, doğru bir üslup değil. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Duruşmanın intizamına zarar verecek, dağıtacak hiçbir şey yapmıyoruz… Ne zararımız var size? Avukatız aynı zamanda. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Avukat Bey, kapı girişlerinde vekalet uygulaması yaptık. Ona da protesto ettiniz. Ona da zorluk çıkarttınız. Yani bu şekilde ne yapsak bir sorun çıkıyor. Yani o yüzden vekillerim tekrar rica ediyorum. Görevli arkadaşlara yardımcı olun lütfen. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Hayır, sizi bizi o zaman buradan zorla çıkaracaksınız.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Tamam yargılamaya ara verdik.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Verilen bu aranın ardından bir süre sonra da mübaşir gelerek duruşmanın yarına ertelendiğini paylaşıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Salonda aynı anda benzer bir tartışmanın yine avukat olan Şanlıurfa Milletvekili Mahmut Tanal ile de yaşandığını hatırlatalım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#212529">DAVANIN TARAFLARI NE İSTİYOR?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Ortada bir sorun olduğu açık. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Peki karşı karşıya olduğumuz soruna “haklı” olmak ya da olmamak üzerinden mi bakmalıyız?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Yoksa davanın, dava için öngörülen 4600 günden önce bitmesini sağlamak üzerinden mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Bu sorulara cevap vermeden önce bu davaya “tarafların” nasıl baktığını ele alalım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Davada yargılananlar başta olmak üzere CHP tarafı, davanın siyasi olduğunu ve duruşma boyunca sanıkların iddianmedeki yer alan suçlamaları çürüteceğini iddia ediyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Buna karşı davanın siyasi tarafı olarak iktidar bloku var. Onlar davanın kısa sürede bitmesini istemeyeceklerini ve İmamoğlu başta olmak üzere kimi sanıkların uzun süre tutuklu kalmasını ve ceza almalarını istediklerini biliyoruz. İddiaları ve söylemleri bu yönde. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">O zaman karşımızdaki tablodan tarafların şunları istediklerini varsayabiliriz; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Davanın bir tarafı olan yargılananlar ve yargılananları sahiplenen CHP’liler için öncelik; davada haklı olduklarına olan inançları gereği davanın hızla sonuçlamdırılması noktasında dahkolaylaştırıcı olmaları bekleyebiliriz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Buna karşın iktidar blokunun da, sahip oldukları siyasi güçle davayı olabildiği kadar uzatmak istedeğini, uzun tutukluluk ve cezalarla siyasi rakiplerini oyundan düşürmek isteyebileceklerini varsayabiliriz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Bununla birlikte siyaseten taraflar ne düşünürse düşünsün normal şartlarda “tarafısız” olmasını beklediğimiz yargı var. Onlar duruşmalar başlamadan önce davayı 4600 günde bitirmeyi hedeflediklerini açıklamıştı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Her şeye rağmen yargının, yargılama aşamasında tarafsız kalacağını ve maddi olgular üzerinen adalet arayacağına inanıyoruz. Dahası böyle olmasını temenni ediyoruz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#212529">NE İSTEDİĞİNE KARAR VEREBİLMEK</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Eğer İBB Davasıyla ilgili tabloyu böyle okuduğumuzda bu sabah yaşanan gerilime –ki ben bunun sorun olduğunu düşünüyorum- nasıl bakmalıyız?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Özellikle de davanın siyasi olduğunu düşünen yargılananlar ve CHP açısından?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Yukarıda davanın taraflarını analiz ettiğimiz bölümü referans kabul edersek; normal şartlar altında onların, davanının hızla görülmesini ve savundukları haklılıklarının bir an önce tescil edilmesini bekleriz değil mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Sorun çıkaran değil sorun çözen, zorlaştıran değil kolaylaştıran taraf olmalı bu davada haklı olduğuna inanlar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">En azından benim beklentim bu yönde. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Elbette bu beklenti, örneğin duruşmanın ilk günü yaşanan usul hatalarına itiraz etmeyi, gerektiğinde yargılamaya müdahil olmayı, savunmanın ve sanıkların haklarının korunmamasını içermiyor. Duruşma sürecinde bu tür usul ve işleyiş hatarına karşı sonuna kadar hukuki ve siyasi tutum alınmalı ve savunulmalıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Evet, CHP Lideri Özgür Özel, CHP İl Başkanı Özgür Çelik'in ifade ettiği gibi mahkeme heyeti davayı görmemek, uzatmak istiyor olabilir. O zaman yapılması gereken avukların ve yargılananların usuli ve hukuki itirazları dışında davayı uzatacak her türlü adımdan durmak olacaktır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Kabul edelim ki, bu&nbsp; sabah yaşanan oturma yeri krizi, duruşma ertlemeden aşmak en başta davayı siyasi bulan CHP’lilerin sorumluluğuydu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Burada bir soru daha soralım; davanın ertelenmesiyle yargılananlar ya da CHP'liler siyaseten bir şey kazandı mı?&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Hayır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Sonuçta duruşmanın ertelenmesi yargılananlara ve onları savunan CHP’lilerin değil, siyasi olarak iktidar blokunun isteyebileceğini bir durumdu ve o oldu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Son olarak şunu da ifade edeyim; bu tür aç-kapa duruşmalar orta ve uzun vadede duygusal olarak yargılananlar ve onların aileleri kadar; siyasi olarak da davaya “nötr” bakanları olumsuz etkiler. </span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çizim: </strong>Tarık Tolunay&nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trump-darbe-yapar-mi-12854</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump darbe yapar mı?</h1>
                        <h2>Elbette bu yazı spekülatif bulunabilir. Hatta bazılarına komik bile gelebilir. “Amerika’da darbe mi olur?” diye gülümseyenler çıkacaktır. Ama Trump zaten trajikomik başkanlığıyla Amerikan siyaset tarihine şimdiden birçok sıfatla girmeyi garantilemiş durumda: komedyen, çılgın, televizyon yıldızı, emlakçı, popülist… Liste uzatılabilir. Böyle bir siyasi karakterin yarattığı ihtimalleri tartışmak neden bu kadar imkânsız görünsün? Tarih bazen en ciddi krizleri bile tuhaf karakterlerin ellerine bırakır. Ve bazen trajedi ile komedi arasındaki çizgi sandığımızdan çok daha incedir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trump-darbe-yapar-mi-1773669243.webp">
                        <figcaption>Trump darbe yapar mı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Soru ilk bakışta saçma görünüyor. Hatta sorduğunuzda yüzünüze garip garip bakanlar olacaktır. “Amerika’da mı?” diyecekler. “O köklü demokraside mi?” Evet, tam da orada. Çünkü tarihin en tuhaf siyasi karakterlerinden biri yeniden Beyaz Saray’da oturuyor ve sicili bu soruyu sormak için bize fazlasıyla gerekçe veriyor. Amerikan demokrasisinin gücüne yıllarca ders kitaplarında yapılan vurgu, bugün aynı sistemin ne kadar dayanıklı olduğunu test eden bir figürle karşı karşıya.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şimdi 6 Ocak 2021’i hatırlayalım. Trump seçimi kaybetti ama sonucu kabul etmedi. Daha doğrusu kabul etmemeyi tercih etti. Ardından Washington’da toplanan destekçileri Kongre binasına yürüdü ve Amerikan demokrasisinin kalbi sayılan bina bir anda sloganların, protestoların ve dünyanın dört bir yanından canlı yayınlarla izlenen tuhaf görüntülerin sahnesine dönüştü. O gün yaşananları hâlâ “halkın spontane öfkesi” olarak açıklamaya çalışanlar var. Elbette böyle düşünebilirler. Ama gerçekte olan daha basitti: seçilmiş bir başkan, iktidarı bırakmak yerine sistemi zorladı. Bu yüzden bugün sorulan soru ister istemez şu oluyor: O gün gördüğümüz şey bir prova mıydı, yoksa daha büyük bir siyasi refleksin ilk işareti mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın siyaset tarzını anlamak için onun etrafındaki ideolojik ve dini atmosferi de görmek gerekir. Amerikan evangelik çevrelerinde Trump’a yüklenen anlam, klasik siyasi destekten çok daha fazlasıdır. Papazların omuzlarına ellerini koyarak onu kutsadığı sahneler hâlâ hafızalardan silinmemişken, geçtiğimiz günlerde bunu tekrar gördük. Bu çevreler için Trump yalnızca bir siyasetçi değildir; çoğu zaman ilahi bir planın aracı olarak görülür. Mesihçi siyasetin mantığı ise oldukça basittir: Eğer lider kazanıyorsa bu halkın iradesidir; kaybediyorsa mutlaka bir hile vardır. Bu zihinsel kısa devre modern demokrasilerin karşılaşabileceği en tehlikeli siyasi virüslerden biridir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Amerikan tarihine bakıldığında güç ile hukuk arasındaki gerilimin yeni olmadığı görülür. 1970’lerde Başkan Richard Nixon Watergate skandalıyla köşeye sıkıştığında benzer bir kriz yaşanmıştı. Nixon’ın önünde iki yol vardı: ya istifa edecek ya da sistemi zorlayarak iktidarda kalmaya çalışacaktı. Günler süren siyasi baskının ardından Nixon geri adım attı. İstifa konuşmasına giderken Beyaz Saray koridorlarında yürüdüğü ve duvardaki John F. Kennedy portresine bakarak şu cümleyi söylediği anlatılır: “İnsanlar sana baktıklarında olmak istedikleri kişiyi görüyorlar. Bana baktıklarında ise oldukları kişiyi.” Bu söz Amerikan siyasetinin ironisini anlatır. Kennedy romantik bir kahraman olarak hatırlanırken Nixon gücün karanlık tarafının sembolü haline gelmiştir. Bu an, yıllar sonra Frost/Nixon filminde de dramatik biçimde anlatılmış ve oldukça etkileyici bir sahne olarak hafızalara kazınmıştır. Ama en azından Nixon sonunda sistemi zorlamayı bırakmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın aynı durumda nasıl davranacağını düşünmek ise daha zor. Çünkü Trump klasik bir siyasetçi değildir. Onun refleksleri daha çok iş dünyasından gelir. Hatta kendisini “emlakçı” olarak tanımlayarak çoğumuzun işini de kolaylaştı İş dünyasında kaybettiğinizde iki seçenek vardır: ya masadan kalkarsınız ya da masayı devirmeye çalışırsınız. Trump’ın karakteri çoğu zaman ikinci seçeneğe daha yakın görünür. Bu yüzden kasım seçimleri üzerine yapılan her tartışma aynı soruya gelip dayanıyor: Trump Kasım 2026 seçimlerini kaybeder ve Cumhuriyetçi çoğunluğu da kaybederse bunu sıradan bir siyasi yenilgi olarak mı görecek, yoksa kişisel bir varoluş meselesine mi dönüştürecek?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu sorunun ağırlığı Trump’ın sahip olduğu güçten kaynaklanıyor. Amerikan başkanı aynı zamanda ordunun başkomutanıdır ve teorik olarak son derece geniş yetkilere sahiptir. Elbette ABD’de güçlü kurumlar vardır, ordu geleneği siyasete mesafelidir ve anayasal sınırlar nettir. Ancak siyasi sistemler yalnızca kurumlarla değil, liderlerin karakterleriyle de şekillenir. Kurallar bazen onları uygulayan insanların zihniyetine bağlıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın karakteri ise ölçülü bir bürokrat karakteri değildir. Kavgacı, meydan okumayı seven ve kaybetmeyi kabullenmekte zorlanan bir siyasi figürdür. İran’a yönelik askeri hamle tartışmaları sırasında Kongre’yi devre dışı bırakma eğilimi, kurumlara karşı küçümseyici tonu ve “ben bilirim” yaklaşımı bu portreyi tamamlayan unsurlardır. Bu tablo bize şunu gösterir: sınırları zorlamayı seven bir lider için demokrasinin kuralları bazen yalnızca aşılması gereken engeller gibi görülebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Ama Amerika’nın kurumları güçlüdür” diyenler haklıdır. Gerçekten de ABD’nin kurumsal yapısı birçok ülkeye göre oldukça sağlamdır. Ancak 2021’de yaşananlar bize güçlü kurumların bile ciddi siyasi baskı altında nasıl sınandığını gösterdi. Demokrasi yalnızca anayasal metinlerle değil, aynı zamanda siyasi kültürle ve aktörlerin kurallara bağlılığıyla ayakta kalır. Bu gücü Trump daha önce sınadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Elbette bu yazı spekülatif bulunabilir. Hatta bazılarına komik bile gelebilir. “Amerika’da darbe mi olur?” diye gülümseyenler çıkacaktır. Ama Trump zaten trajikomik başkanlığıyla Amerikan siyaset tarihine şimdiden birçok sıfatla girmeyi garantilemiş durumda: komedyen, çılgın, televizyon yıldızı, emlakçı, popülist… Liste uzatılabilir. Böyle bir siyasi karakterin yarattığı ihtimalleri tartışmak neden bu kadar imkânsız görünsün? Tarih bazen en ciddi krizleri bile tuhaf karakterlerin ellerine bırakır. Ve bazen trajedi ile komedi arasındaki çizgi sandığımızdan çok daha incedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu nedenle baştaki soruya dönmek kaçınılmazdır. Trump darbe yapar mı? Bunun kesin bir cevabı yok. Ama “yapmaz” diyebilmek için de elimizde yeterince güçlü veri bulunmuyor. Siyasette bazen en önemli şey cevaplar değildir; doğru soruları sormaktır. Bugünün Amerika’sında sorulması gereken soru tam olarak budur: Trump darbe yapar mı?</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/erdoganin-ummet-bilinci-12853</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Erdoğan’ın ümmet bilinci</h1>
                        <h2>Erdoğan’ın düşünce dünyasının, sahip olduğu siyasi İslam ideolojisi çerçevesinde sorunlu olduğunu gösteren en önemli ifadelerden biri ümmet bilinci. “Ümmet bilinci”nin “bir duvarın tuğlaları gibi (bizi) birbirimize kenetleyen” bir bilinç olduğu iddiası! Bu iddia hangi gerçekle doğrulanan bir iddiadır ki? Sonraki cümlesinden anlaşılan da bu “biz”, Türkler, Kürtler ve Araplar’dan oluşan bir “biz”, yani “Müslüman toplumlar”. Müslümanlık bu toplumları bir “biz” altında kenetleyen bir bilinçmiş!</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/erdoganin-ummet-bilinci-1773668719.webp">
                        <figcaption>Erdoğan’ın ümmet bilinci</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan, son konuşmalarından birine ümmet konusunda CHP’den gelen eleştirilere şöyle yanıt vermiş: </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Tabii bunlar ümmet bilinci nedir bilmezler. Bir duvarın tuğlaları gibi birbirimize kenetlenmemizin neresi yanlış be gafiller. Milletin inancından ve değerlerinden bu kadar mı kopuksunuz?”.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekten de Erdoğan’ın düşünce dünyasının, sahip olduğu siyasi İslam ideolojisi çerçevesinde sorunlu olduğunu gösteren en önemli ifadelerden biri bu. “Ümmet bilinci”nin “bir duvarın tuğlaları gibi (bizi) birbirimize kenetleyen” bir bilinç olduğu iddiası! Bu iddia hangi gerçekle doğrulanan bir iddiadır ki? Sonraki cümlesinden anlaşılan da bu “biz”, Türkler, Kürtler ve Araplar’dan oluşan bir “biz”, yani “Müslüman toplumlar”. Müslümanlık bu toplumları bir “biz” altında kenetleyen bir bilinçmiş!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ama adama sormazlar mı “Peki bu ümmet bilinci Müslüman ülkeleri kenetliyor da neden aynı ümmet bilinci Türkiye’nin Kıbrıs sorununun çözümü için bir şey yapmıyor? Bildiğim kadarıyla Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyan tek ülke hala Türkiye! Son zamanlarda bir biçimde destekleyenler de Pakistan, Azerbeycan ve Bengladeş! BM’deki nüfuslarının çoğunluğunun Müslüman olan 49 ülkeden sadece 3-4’ü!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki bu gerçekle biz “ümmetle” nasıl kenetleneceğiz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Söz konusu konuşmasında yukarıdaki cümlelere devamla Erdoğan şöyle diyor:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Ne yapacaksınız, batılı patronlarınızın kılıcını kuşanıp Türkler, Kürtler, Araplar arasında fitne mi yayacaksın, nefreti mi yayacaksın, kavgayı mı büyüteceksin? Allah bunlara akıl izan ve basiret versin.” </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’ye bu cümleleri söylemek de biraz insaf ister bence. Çünkü siz bu cümleleri söylediğinizde birileri de şöyle diyebilir: </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Peki ama neden hala ümmet adına ABD’ye ve İsrail’e, İspanya Başbakanı gibi bir tavır almadınız? İspanya Başbakanı Sánchez gibi, ABD ve İsrail’in bu eylemini “yasa dışı ve bir tek taraflı askeri bir eylem” olarak niteleyemediniz. Daha doğrusu İsrail’in İran’a saldırılarının uluslararası hukuka aykırı olduğunu birkaç defa söylediniz ama neden bu cümleye ABD’yi de dahil edip “ABD ve İsrail birlikte yasa dışı hareket ediyor” gibi bir cümle kurmadınız ya da kuramadınız? ABD’nin “batılı patronlardan biri olduğu için mi?”</em> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimbilir biri böyle bir soru da sorabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bence bu konuşmasında en önemli cümleler yukarıda değerlendirmeye çalıştığım cümleler değil. Asıl, yukarıdaki ifadelerine devamla şu söyledikleri:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Bizi ümmetçilik yapmakla suçlayanlara şunu söylüyorum, ekranları başında biz izleyen milletime de sesleniyorum, biz Türk milletindeniz. Hz Muhammet'in ümmetindeniz, biz sadece bugünden değil kalu beladan beri ümmetin sevdalısıyız.’’</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açıkça soralım bu cümleler dini siyasete alet etmek değil midir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa’nın 24. Maddesi şöyle diyor: “Din duyguları, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle alet edilemez.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasi Partiler Kanunu’na göre ise bu konuda daha somut düzenlemeler var. Bu kanuna göre “siyasi partiler dini veya kutsal değerleri siyasi propaganda amacıyla kullanamaz. Bu yasağa aykırı davranılması durumunda parti hakkında Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açılabilir”.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan’ın önümüzdeki günler için hazırlandığı siyaset anlaşılan böyle bir siyaset olacak. Anayasa mı? Yasalar mı? Boş verin bunları şimdi! </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görmüyor musunuz dünya değişiyor!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iki-haftada-iran-savasinda-degisen-dengeler-12852</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İki haftada İran savaşında değişen dengeler</h1>
                        <h2>Savaşın bölgesel nitelik kazanması, küresel maliyetinin artması ve askerî-siyasi çatışmanın giderek ekonomik boyuta taşınması halinde, savaşı sonlandıracak son sözün yalnızca Trump’a ait olmayacağı da görülmektedir. Bu noktada sözün Xi Jinping, Masud Pezeshkian ve Vladimir Putin gibi aktörlere geçmesi ihtimali güçlenmektedir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iki-haftada-iran-savasinda-degisen-dengeler-1773695572.webp">
                        <figcaption>İki haftada İran savaşında değişen dengeler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail-ABD İran savaşının iki haftası geride kaldı. İran, bu iki hafta içinde beklenmedik bir direniş sergiledi. Savaşın seyrinin nasıl gelişeceğini kestirmek oldukça zor. Ancak ABD, hazırlıklı ve planlı bir savaşa girmekten çok, İsrail’in mecbur bıraktığı bir çatışmaya sürüklenmiş bir süper güç olarak şimdiden zor günler yaşıyor. Bu durum ve savaşın ekonomik maliyeti tartışmaları şiddetlendirmiş görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Başkanı Donald Trump’ın saat başı değişen ve birbirleriyle çelişen açıklamaları, zaman zaman “Acaba Trump’ın aklı sağlığı yerinde mi?” sorusunu akla getiren tutarsızlıkları ve müttefiklerinden beklediği desteği görememesi, İran’a psikolojik ve siyasi bir moral üstünlük sağlamış görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın ilk günlerinde ABD yönetimi tarafından dile getirilen, İran’da rejimin çökeceği, yönetimin dağılacağı ve iç çatışmaların çıkacağı yönündeki beklentilerin gerçekleşmemiş olması da bu üstünlüğü güçlendiren bir unsur olarak öne çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun İran liderliğinin hedef alındığı yönündeki sosyal medya paylaşımlarının yoğunlaştığı bir cumartesi günü, aynı gün İran Cumhurbaşkanı Masoud Pezeshkian’ın sokakta halk arasında dolaşırken çekilmiş görüntülerinin servis edilmesi, İran’ın bu moral üstünlüğünü ve bir tür meydan okuma mesajını yansıtıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hiç kuşkusuz, ABD’nin plansız biçimde İsrail’in peşi sıra sürüklendiği bir tabloya karşılık İran’ın daha hazırlıklı ve planlı hareket ettiğine dair güçlü işaretler bulunmaktadır. Bu durum, savaşın kaderini belirleyebilecek gelişmelerin yaşanabileceğini düşündürmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD, siyasi ve askerî güç kullanarak İran’ı diz çöktürmeye çalışırken; İran, savaşı zamana yayarak ve ABD müttefiklerini de kapsayan bir ekonomik mücadele yürütme stratejisi izlemektedir. Çatışma siyasi ve askerî alanın ötesine geçip bölgesel ve ekonomik boyut kazandıkça, ABD açısından savaşın maliyetinin artacağı ve kaybeden taraf olma riskinin büyüyeceği görülmektedir. Mevcut gelişmeler de bu yönde ilerlemektedir. ABD’nin iç kamuoyunda savaş siyasetine karşı tepkiler gelişme eğilimindeler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">On beş gün süren çatışmalar, İsrail ve ABD’nin İran’ın nükleer silah geliştirdiği ve bunun büyük bir güvenlik tehdidi oluşturduğu yönündeki gerekçesinin, geçmişte de olduğu gibi emperyal hedeflerin üzerini örten bir perde işlevi gördüğünü açığa çıkarmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortadoğu’da sürekli ve sürdürülebilir bir kaos yaratmayı hedefleyen İsrail ile Çin karşısında askerî ve ekonomik güç kaybı yaşayan ABD’nin arayışlarının örtüşmesi sonucunda ortaya çıkan bir tür vekâlet savaşı yaşanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nükleer silah gerekçesinin yerini hızla petrol taşımacılığı ve Hurmuz’un güvenliği tartışmalarının alması, savaşın arka planındaki asıl gündemi de göstermektedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, dünya ekonomisinde krizlere, petrol, gübre ve gıda tedarik sistemlerinde sarsıntılara ve doların yerine ulusal para birimlerinin kullanımının artmasına doğru ilerleyen bir sistem değişimini de hızlandırabilecek niteliktedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İran Savaşı Tek Kutuplu Dünyanın Sonu mu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle birçok Batı ve Asya ülkesi fiilen taraf olsalar bile açık biçimde taraf görünmemeye özen göstermektedir. Pek çok devlet, ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku ve kuralları hiçe sayan savaşına karşı açık tavır almaktan kaçınarak meseleye mesafeli görünmeye çalışmakta; savaşın siyasi ve ekonomik sonuçlarından mümkün olduğunca az etkilenmenin yollarını aramaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin müttefikleri ise İran savaşına doğrudan katılma taleplerine açıkça karşı çıkmayarak, bu savaşın ve emperyalist saldırganlığın hareket alanını genişletmektedir. Buna karşın Pedro Sánchez gibi bazı liderlerin sergilediği onurlu ve ahlaki çıkışların etkisi ise sınırlı kalmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşı, birçok açıdan, Trump’ın çok önem verdiği ve tüm siyasal yatırımlarını yaptığı “dünyanın tek patronu ABD” anlayışının sonunu getirebilecek nitelikte bir çatışmaya dönüşmüş durumdadır. Bu savaşın sonunda dünyanın siyasal, askerî ve ekonomik dengelerinde Xi Jinping liderliğindeki China’ın konumunun güçleneceği yeni bir dönemin başlaması kuvvetle muhtemel görünmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın savaşın ilk günlerinde elde ettiği moral üstünlükle İsrail karşısında daha güvenli bir konum elde etmeyi hedeflemesi de şaşırtıcı değildir. İsrail’in güvenlik gerekçesiyle yürüttüğü ve insancıl hukuku ihlal eden savaş politikalarının, İran’ın kendi geleceğini güvence altına alacağı bir sonuçla sonlanması ihtimali giderek güçlenmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle İran’ın olası bir barış masasına otururken, bu savaşın kendisi açısından “son savaş” olmasını sağlayacak bir güvenlik çerçevesi talep etmesi anlaşılabilir bir durumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın bölgesel nitelik kazanması, küresel maliyetinin artması ve askerî-siyasi çatışmanın giderek ekonomik boyuta taşınması halinde, savaşı sonlandıracak son sözün yalnızca Trump’a ait olmayacağı da görülmektedir. Bu noktada sözün Xi Jinping, Masud Pezeshkian ve Vladimir Putin gibi aktörlere geçmesi ihtimali güçlenmektedir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/sirenler-kimin-icin-caliyor-12850</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:36:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Sirenler kimin için çalıyor?</h1>
                        <h2>Savaş, Türkiye’nin savunma gereksinimleri bağlamında da birtakım gerçekleri ortaya koymuştur. Geçmişte ve hatta şimdilerde bile ülkenin askerî doktrinini sırf taarruzî sistem ve yeteneklere indirgeyenlerin ve bunun çığırtkanlığını içinde bulundukları resmî çevrelerde savunanların hem o çevreleri hem toplumu ne denli yanılttıkları bugün gün ışığına çıkmıştır. Ülke savunmasında elbette taarruzî sistem ve yeteneklere sahip olmak zorunludur; ancak bunlar başlıbaşına yeterli değildir. Son teknolojilere dayalı savunma sistem ve yeteneklerine sahip bulunmak en az taarruzî imkânlar kadar önemli ve gereklidir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/sirenler-kimin-icin-caliyor-1773610916.webp">
                        <figcaption>Sirenler kimin için çalıyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son beş yılın özeti</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle son beş yıldır küresel sistem için giderek artan sıklıkta sirenlerin çaldığını görüyoruz. İnsan ve doğa yapımı felâketler adeta siren üreticilerinin alanını bir hayli genişletti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2000’li yıllarla birlikte uluslararası düzenin ardı ardına sert darbelere maruz kaldığı gözlemlendi. Rusya’da Putin’le birlikte boy gösteren, bilahare saldırganlığa evrilen revizyonizm kervanına ABD de katılmakta gecikmedi. Trump yönetimi, ilk döneminden devraldığı mirasın kapsamını ikinci döneminde azamî ölçüde genişletti. Son dört yıldır devam eden Rusya kaynaklı Ukrayna savaşını sonlandırıp, enerjisini ABD-Çin rekabetine odaklamak isterken kendisini Ortadoğu’da Tel Aviv yönetiminin bölgede meydan verdiği acımasız ve amansız güç mücadelelerinin ortasında buldu. Ne Ukrayna’daki savaşı sonlandırabildi ne de Netanyahu’nun bölgeyi kana bulayan hırslarına gem vurabildi. &nbsp;Bu perspektiften Çin’le olan rekabetini bir üst seviyeye taşıma hevesi de büyük ölçüde kursağında kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Küresel düzen dönüşürken</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel düzen ve dengeler dönüşüyorken bu eğimi öngörebilen orta güçlerin büyükçe bir kesimi (örneğin Brezilya, Hindistan, Güney Afrika ve Kanada) bir yandan ABD’nin, diğer yandan Rusya’nın revizyonist tutumlarını olabildiğince frenlemek üzere ya mensubu bulundukları ittifaklar marifetiyle ya da diğer orta güçlerle olan işbirliklerini ilerletmek suretiyle yol almayı tercih ederken, Türkiye ve İran gibi bazı aktörler, değişen dünya koşullarının kendi lehlerine olduğu varsayımından hareketle Ortadoğu ve Kuzey Afrika kuşağındaki dengeleri biçimlendirmek üzere kendilerine vehmettikleri “kaptan köşküne” oturmaya dönük sert güç unsurlarını özellikle 2020’li yıllarla birlikte sahaya sürdüler. İçinde bulundukları bölgenin, sanki küresel sistemden, daha doğru bir tanımla, küresel düzensizlikten ve bunun ortaya çıkardığı güç politikalarından muaf olabileceğini sandılar. Doğal olarak gelişmeler belirlenen bu hedefin gerçekleşmesine zaman içinde sekte vurmakta gecikmedi. Ankara, tezahür etmekte olan yeni koşullarda tutumunu gözden geçirmeye ve bölge ülkeleriyle bozulan ilişkilerini olabildiğince tamir etmeye yöneldi. Kendi bölgesindeki iç çatışmaların ve istikrarsızların ülkeye ne denli ağır ekonomik ve toplumsal fatura çıkardığını idrak ederek, daha gerçekçi bir çizgiye geçiş yaptı. Adını açıkça telaffuz etmese de Cumhuriyetin geleneksel diplomasi pratiğini benimsemek zorunda kaldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ortadoğu’daki mahşerin iki atlısı: İsrail ve İran</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahran ise, belki güç durumda kaldığında, başta ABD olmak üzere Batı camiasıyla rekabeti göz ardı etmeyen Rusya ve Çin gibi küresel düzeni yeniden tanımlamaya çalışan, bünyesinde Küresel Güney’den de oyuncuların yer aldığı aktörleri arkasına alabileceği varsayımından hareketle bölgesinde sekter politikalar izlemekten ve bunu sahaya yansıtmaktan geri durmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarda ve muhalefette geçirdiği yıllarda bölgeye dönük hırslarını gizlemeyen Netanyahu ve yakın çevresindeki aşırıcı kesimler, 1979’dan bu yana molla rejiminin sergilediği bölgeye yönelik nüfuz yayma politikasının bölgedeki diğer yönetimler için yarattığı tehdit algısından da istifadeyle, arka planında kendilerinin bölgeye dair benzer hedeflerini aşama aşama hayata geçirmekte vakit kaybetmediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçmiş dönemlerde uluslararası toplumu bir ölçüde ayakta tutan kural ve normların, günümüze kıyasla İsrail’i daha fazla dizginleyen bir çerçeve ortaya koyduğu görüldü. Büyük güçler arası rekabetin damgasını vurduğu küresel sistemin dikişlerinin attığı bir yapı ise, Tel Aviv’e bölgeye dönük siyasî emellerini devreye sokmakta mümbit bir ortam sundu. Bu çerçevede bölgedeki büyük kırılma Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e karşı yaptığı saldırı sonucunda ortaya çıktı. Sonraki bir dizi bölgesel gelişme bölgedeki her aktör için her geçen gün siren seslerinin yoğunlaşacak olmasının habercisiydi. 28 Şubat’ta ABD/İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı hukuk dışı, dolayısıyla gayrımeşrû savaş, küresel savrulmaların refakatinde etkileri uzun yıllara yayılacak zaten ağır olan ve pamuk ipliğine bağlı bölgesel dinamiklere ölümcül bir darbe indirdi. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazze ile başlayan ve bugün içinde ABD’nin de yer aldığı İran’a karşı yapılan savaşın alevleri, bir yanda Hamas ve benzeri oluşumları destekleyen ülkeler ile diğer yanda zamanında hem İran’dan hem İsrail’den tehdit algılayan aktörlere ve toplumlara sıçramış durumda. Ortadoğu yine masum halk kesimlerini onulmaz bir ızdırabın içine sürükleyen yangın yerine dönüşmüş halde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başlayan Hukuk Dışı Savaş</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a karşı başlatılan savaşın gidişatı üzerine güncele odaklı sayısız tahmin ve analizlerin yapıldığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bu tür öngörülerin savaş boyunca ve sonrasında yapılması doğal görülmeli. Doğal olmayan ise, savaşa ve olası sonuçlarına dair yapılan kesin ve köşeli yorumlardır. Bunların birçoğunu ihtiyatla değerlendirmek ve kişisel inanç, düşünce ve ideolojilerden arındırmaya çalışmak, dolayısıyla olgulara ve verilere dayalı öngörülerde bulunmak en uygun seçenek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her gün yeni gelişmelere sahne olan savaşın asimetrik bir nitelik arzettiği görülmekte. Bu perspektiften bakıldığında, kendi hava sahasının hâkimiyetini tam anlamıyla sağlayamamış, iki düşman güce ve komşularına karşı füze ve dron saldırılarına dayalı strateji izleyen bir İran görüyoruz. İran’ın füze ve dron envanterinin an itibarıyla gerçekleştirmekte olduğu taarruzlar için daha ne kadar süre dayanabileceği kuşkulu. Bu durumun, İran’a karşı şimdilik havadan taarruz yeteneklerini kullanan ABD/İsrail ikilisi için de geçerli olduğu yönünde gerekçelerin ileri sürüldüğünü gözlemliyoruz. Diğer yandan, sözkonusu ikili ile İran’ın askerî yetenek üretim kapasitesini kıyaslamanın ne derecede sağlıklı olacağı tartışmalı bir gerekçe olarak kalmaktadır. Savaşın ilerleyen aşamalarında envanter açıklarının iki taraf açısından ortaya çıkaracağı durumu tüm yönleriyle analiz etmek başlıbaşına bir sınama oluşturuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savaştan çıkarılacak anlık dersler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karşılaştığımız tablo, olası bir çatışmada, hava sahasında tam veya kısmen de olsa hâkimiyetin sağlanamadığı bir ortamda münhasıran taarruzî yeteneklere dayanmanın saldırıya uğramış bir ülkenin savunmasının maruz kaldığı zafiyetleri açıkça ortaya koymaktadır. Sırf taarruzî güce dayalı stratejinin devam eden savaşta çökmeye yüz tuttuğu gözlenmekte; sağlam ve dayanıklı bir askerî stratejinin hem savunma hem taarruz yeteneklerini bütünleştiren iki ayaklı bir yapılanmaya dayanmasının zorunlu olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer bir olgu, ağırlıklı olarak sadece insansız sistemlerle/yeteneklerle nihaî sonuca ulaşılamayacağının sahada tüm çıplaklığıyla gözlenmekte oluşudur. İran’a karşı sürdürülen savaşta, başta savaş uçakları olmak üzere insanlı muharip sistemlerin oynamakta bulunduğu belirleyici rol sahada bir kez daha görülmektedir. İnsansız sistemlerin ise, insanlı muharip yetenekleri tamamlayıcı ve destekleyici birer kuvvet çarpanı oldukları saha gerçekliğiyle yeniden teyit olmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süren çatışmada yeni ve yıkıcı teknolojilerin de ön plana çıktığı; bu çerçevede siber, yapay zekâya dayalı yetenekler, gelişmiş elektronik harp araç ve sistemleri, uzay tabanlı imkân ve kabiliyetler gibi alanların savaşın sonucunu belirlemede kritik roller oynadığı artık tartışmaya kapalı bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: Savaşın bazı kalıcı dersleri ve Türkiye</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devam eden savaşın Türkiye’ye de doğrudan yansımaları olmaktadır. 4, 9 ve 13 Mart tarihlerinde İran’dan atılan ve Türk hava sahasına yönelen balistik füzeler, Türkiye’nin de mensubu bulunduğu NATO’nun füze savunma unsurlarınca etkisiz hale getirilmişlerdir. İran yetkilileri reddetmekle birlikte sözkonusu üç balistik füzenin İran’dan atıldığı Türk resmî makamlarınca açıklanmıştır. Kaldı ki, NATO kaynakları da bunu teyit etmiştir. Hal böyle olmakla birlikte Türkiye’deki kimi çevrelerin önyargılarını kırmakta atılan balistik füzeler dahi başarı sağlayamamıştır. Balistik füzelerin fırlatıldığı yerlerin anlık olarak tespit edilebildiği bir teknolojik gelişmişlik seviyesinden bîhaber olan bu kesimlerin bir bölümünün füzeleri atanları İran içindeki “siyonist çetelere” bağlaması ibretliktir. Bu ve benzeri gerekçelerle Devrim Muhafızlarının güdümüne girmiş İran yönetimi ile kendilerini siyonizme adamış İsrail ve İsrail dışındaki güç odaklarını aynı potaya sokmak gerçekten başarılması güç bir önyargının eseridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın başlamasından bu yana İran, İsrail’e, ABD’nin bölgedeki tesislerine&nbsp;ve Körfez ülkelerine karşı sadece balistik füze değil, dron saldırıları da yapmıştır. Savaş uzadıkça İran rejiminin Türkiye’yi de hedef alacak dron saldırıları yapmamasının garantisi yoktur. Bu senaryoya karşı da hazırlıklı olunmasında ve gerekli tedbirlerin alınmasında şüphesiz büyük yarar vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her savaşın, silahlı saldırıya uğrayan ülke ve civar ülkeler bakımından kuşkusuz çok ciddi siyasî, askerî, ekonomik ve insanî felâketlere yol açtığı bilinmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a karşı başlatılan hukuk dışı savaşın da İran ve bölge açısından olumsuz sonuçlara mâlolacağı kesindir. Mevcut savaşın İran’da molla rejiminin son bulmasıyla noktalanması galip olasılıktır. Diğer yandan, savaş sonrası dönemin İran’a ve halkına huzur ve istikrar getirip getirmeyeceği şimdilik meçhûldur. Savaşın bitiminde İran’ın çalkantılı bir döneme gireceği ise kehanet değildir. İran’daki geçiş döneminin bölge için doğuracağı sonuçların ise uzun vadeye yayılması sürpriz olmayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin, yanıbaşımızda süren savaşa herhangi bir şekil ve kapsamda müdahil olmaması ulusal çıkarlarıyla uyumludur. Ankara’nın şu ana değin sürdürdüğü yaklaşım isabetli ve ihtiyatlıdır. Mevcut şartlarda bu yaklaşımın devam ettirilmesini tercih değil, zorunluluk olarak görmek en doğru yoldur. Suriye politikasında zamanında “aktivistliğe” soyunanların, İran sorunsalı karşısında şimdilerde gerçekçi bir çizgiye doğru hızla ilerlediklerini görmek tabiatıyla teskin edici bir tablodur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş, Türkiye’nin savunma gereksinimleri bağlamında da birtakım gerçekleri ortaya koymuştur. Geçmişte ve hatta şimdilerde bile ülkenin askerî doktrinini sırf taarruzî sistem ve yeteneklere indirgeyenlerin ve bunun çığırtkanlığını içinde bulundukları resmî çevrelerde savunanların hem o çevreleri hem toplumu ne denli yanılttıkları bugün gün ışığına çıkmıştır. Ülke savunmasında elbette taarruzî sistem ve yeteneklere sahip olmak zorunludur; ancak bunlar başlıbaşına yeterli değildir. Son teknolojilere dayalı savunma sistem ve yeteneklerine sahip bulunmak en az taarruzî imkânlar kadar önemli ve gereklidir. Her iki alanı bütünleşik bir yapıda biraraya getirmeyen doktrin ve yaklaşımlar ülkeyi bugün İran’ın karşılaşmakta olduğu duruma sürükler. Bu yaklaşım ışığında gerçekçi çizgiden ayrılmadan, kısacası kişi, firma ve resmî kurumların kimi mesnetsiz heyecanlarına kapılmadan Türkiye’nin hava-füze savunması için tasarlanan Çelik Kubbe’nin inşasına yönelik üretim zincirinin hızlandırılması, veri ve ağ temelli bu savunma mimarisine daha fazla kaynak ayrılması, mimarînin oluşumunda topluma hemen her fırsatta benimsetilmeye çalışıldığı gibi sadece insansız sistemlerle bir sonuca ulaşılamayacağının idrakı içinde beşinci nesiller dahil son nesil insanlı muharip ve savunma sistemlerinin edinilmesinde de aynı teyakkuz ve itinanın gösterilmesi elzemdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülke savunma doktrininin mevcut koşullarda caydırıcılığa ve dayanıklılığına değerli ve vazgeçilemez katkılar sunmakta olan kamusal ve özel çevrelerin, bu bütüncül doktrinin sahada işler kılınacak bir yapıya evrilmesinin önüne kişisel veya kurumsal engeller çıkarmaktan kaçınmaları temel bir hedef olarak belirlenmelidir. Sirenler daha fazla çalmadan bu yöndeki bir yaklaşımın esas alınması umulur. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* <strong>Ankara Politikalar Merkezi ve Türk Atlantik Konseyi Derneği Başkanı</strong></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ifade-ozgurlugu-ozunde-bir-iktisadi-etkinlik-konusudur-ve-ahududu-oscarlari-12849</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İfade özgürlüğü özünde bir iktisadi etkinlik konusudur ve Ahududu Oscar’ları</h1>
                        <h2>Dünyanın yaşayan en önemli hukukçusu (bence tabii) Chicago Üniversitesi hukuk profesörü Richard Posner kurucularından biri olduğu Hukuk ve Ekonomi (Law and Economics) okulunun başucu kitabı “Economic Analysis of Law” (Hukukun Ekonomik Analizi) kitabının 28. bölümünde “doğru” kavramının çok sorunlu olduğunu dile getirirken “dünyanın güneşin etrafında döndüğü gerçeğinin” bile dikkatle ifade edilmesini söyler ve İngilizce olarak şöyle bir formül kullanır: “No one has a pipeline to ultimate reality” yani “kimsenin elinde mutlak doğruya bağlanan bir boru hattı yoktur”.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ifade-ozgurlugu-ozunde-bir-iktisadi-etkinlik-konusudur-ve-ahududu-oscarlari-1773591627.webp">
                        <figcaption>İfade özgürlüğü özünde bir iktisadi etkinlik konusudur ve Ahududu Oscar’ları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaşam hakkını bir kenara koyarsanız temel hak ve özgürlüklerin anası ifade özgürlüğü konusudur; basın özgürlüğü ve gösteri yürüyüşleri hakkını da ifade özgürlüğü kapsamında ele almak lazım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyadaki mevcut yürürlükteki anayasalar arasında kanımca açık ara en iyi anayasa ABD Anayasası (1787) ve bu Anayasanın en muhteşem maddesi de 1791 tarihli birinci ek (first amendment).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir Türkiye vatandaşı olarak doğup büyüdüğüm ülkemle ilgili “nasıl bir siyasal ütopyan var?” diye bir soru ile muhatap olsam yanıtım kesinlikle AB tam üyeliği ile birlikte ABD Anayasasının birinci ekini aynen Türkiye Anayasasına dahil etmek diye yanıt verebilirim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Anayasası birinci eki, tarih 1791, bizde Üçüncü Selim’in padişahlığının (1789-1809) ikinci senesi yani, Anayasaya “ifade özgürlüğü vardır lâkin…” gibi bir madde koymuyor, ABD Kongresine (yasa koyucu) ifade özgürlüğünü sınırlayacak bir düzenleme yapma yasağı getiriyor, ifade özgürlüğünün yanına basın özgürlüğünü ve gösteri hakkını da koyuyor, muhteşemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı ek madde Kongreye bir inancın yerleşmesi, faaliyeti ya da yasaklanması yönünde bir yasa çıkarma yasağı da getiriyor (Diyanet İşleri Başkanlığı yasası!!!!), hadi gel de bu tür bir maddenin bizim Anayasada olması hayalini kurma kolaysa.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anlaşılıyor ki ABD’nin kurucu babaları her türlü ifade özgürlüğünü yaşam hakkı dışında tüm özgürlüklerin anası olarak görmüşler, ifade özgürlüğü olmadan ABD’de sistemin bütününün etkin bir şekilde faaliyetinin olanaksız olduğunu III. Selim döneminde görmüşler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD bugün dünyanın en zengin ülkesi ise çok muhtemeldir bu ifade özgürlüğüne verilen öncelik birinci plandadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukardaki cümlede, dikkatinizi istirham ederim, ifade özgürlüğü ile ilgili, ABD’yi dünyanın en özgür ülkesi yapan ilke demiyorum, en zengin ülke yapan ilke diyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İfade özgürlüğü sistemde tüm karar alıcılarının, yatırımcının, tasarrufçunun, tüketicinin, üreticinin, siyasetçi ve tüm başka aktörlerin olabilecek en doğru bilgilerle donatılarak sistem içinde alınacak kararların etkinliğini, doğruluğunu çok büyük ölçüde garanti altına alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm aktörlerin kararları doğruluğa yaklaştıkça, ifade özgürlüğünün sayesinde sınanarak iktisadi sistemin etkinliği maksimize olacak ve ülke daha da zenginleşecektir, buna zerre kadar kuşku yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İfade özgürlüğü ile iktisadi etkinliğin ahengini istiyorsanız yasama organınız mesela “doğru olmayan bilgiyi alenen yayma” gibi bir her yanıyla anlamsız bir ifadeyi kanunla suç haline getiremeyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün ABD’de Oscar’lar dağıtılıyor, en iyi filmlere, en iyi oyunculara, senaristlere ama bir de yine ABD’de “Ahududu Oscar’ları var, en kötü filme, en kötü oyunculara veriliyor bu ödül!!!.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’de bir de (Küresel Ahududu Hukuk Oscar’ı) olsa bizim bu “doğru olmayan bilgiyi alenen yayma” ifadesine ahududu yağardı eminim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden ABD Anayasasının birinci eki konusunda bu kadar ısrarlısın derseniz, bu birinci ek aynen bizim Anayasada yer alsa idi yasama organı böyle anlamsız bir maddeyi TCK’ya koyamayacak, Cumhurbaşkanlığına bağlı dezenformasyonla mücadele birimi gazetecilerin, entelektüellerin ümüklerine böyle basamayacaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın yaşayan en önemli hukukçusu (bence tabii) Chicago Üniversitesi hukuk profesörü Richard Posner kurucularından biri olduğu Hukuk ve Ekonomi (Law and Economics) okulunun başucu kitabı “Economic Analysis of Law” (Hukukun Ekonomik Analizi) kitabının 28. bölümünde “doğru” kavramının çok sorunlu olduğunu dile getirirken “dünyanın güneşin etrafında döndüğü gerçeğinin” bile dikkatle ifade edilmesini söyler ve İngilizce olarak şöyle bir formül kullanır: “No one has a pipeline to ultimate reality” yani “kimsenin elinde mutlak doğruya bağlanan bir boru hattı yoktur”. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İfade özgürlüğü sorunu Türkiye’nin her zaman başında bir beladır, insanlar gerçekten saçma sapan gerekçelerle yıllarca hapiste kalmışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin fakir, gelir bölüşümü bu kadar adaletsiz bir ülke olmasının altında mutlaka başka nedenler de vardır ama acaba en başlarında ifade özgürlüğü zafiyeti mi geliyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu satırları yazarken televizyondan bir sendikacının “kanunlar zenginler için değildir” dediği için “halkı kin ve nefrete teşvik etmekten” gözaltına alındığını duyuyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kanun da, “halkı kin ve nefrete teşvik”, ahududu Oscar’larına büyük bir aday, hakkını teslim etmek lazım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktisat kitaplarında, oyun teorisi çalışmalarında ekonomik etkinlik için gerekli koşulların içinde “complete and perfect information” (tam ve mükemmel bilgi) kavramı gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam ve mükemmel bilgiye ulaşım her zaman mümkün olmayabilir ama ifade özgürlüğü ABD düzeyinde (“fuck Trump” diyor Robert de Niro ve sabah altıda kapısına kimse gelmiyor mesela, en fazla hakaret davası açılabiliyor ama bunun da sınırları var) olmaz ise tam ve mükemmel bilgiye ulaşım zaten mümkün olmayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İfade özgürlüğüne biraz da böyle yaklaşmak lâzım değil mi? </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/gerilim-filmi-mi-korku-mu-12848</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Gerilim filmi mi, korku mu?</h1>
                        <h2>MB kasası doluyor ama portföy parası ile doluyor. Yani her an çıkabilecek bir rezerv. Doğrudan yatırım yok. 2007 yılında Türkiye’ye giren doğrudan yatırım 27 milyar dolar civarındaydı. 2023 yılında 10 milyar dolar, 2026 yılında ise 3 milyar dolar altına düştü.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/gerilim-filmi-mi-korku-mu-1773591311.webp">
                        <figcaption>Gerilim filmi mi, korku mu?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Süreç;</strong> İki haftada dünyada can, mal kaybı, güven kaybı, ekonomik istikrar ve tedarik zinciri küresel yaşamı oldukça etkiledi. Sanırım kimse bu kadar uzayacağını beklemiyordu. Süpersonik ABD gelip İran’ın gırtlağına çöküp canını alacağına emindiler. Hiç öyle olmadı. Savaş uzayacak gibi duruyor. Bir gün ABD den, bir gün İran’dan yumuşama sinyalleri biraz ortamı sakinleştirecekken hemen ardında sert savaş çığlıkları kulakları tırmalıyor. Tel- Aviv harabe şehre dönerken barışı ağzına almayan tek ülke İsrail. Haftanın son günü Trump, “ABD'nin hedeflerine ulaşmak için "bolca zamanı" olduğunu söyledi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Can kaybı iki binleri geçti. Petrol fiyatları direnç bırakmadı yükseldi, Hürmüz boğazından</span> <span style="color:#222222">Türkiye, Çin, Rusya ve Pakistan tankerleri dışında gemi geçişine izin verilmiyor. ABD, fiyat artışını kontrol altına almak için acil durum petrol rezervlerinin şimdiye kadar ki en büyük serbest bırakımına onay verdi ama petrolün ateşini geçici düşürebildi. ABD'de ise benzin fiyatları yaklaşık iki yılın en yüksek seviyelerine ulaştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Gemi taşıma ücretleri arttı. Savaş yüzünden</span> <span style="color:#222222">bölge genelinde 46.000'den fazla uçuş iptaline yol açarak özellikle Asya-Avrupa rotalarını sert bir şekilde etkiledi ve fiyatları yükseltti. Tedarik zinciri ciddi sekteye uğruyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Bu gelişmeler pandemi ile dünyanın başına bela olan yüksek enflasyon ve yüksek faizi yeniden hortlatmak üzere. Global işsizlik bir adım öteye geldi. Sürecin uzaması gerilim filmini nefes kesen bir korku filmine çevirebilir. Rahmetli Hamaney’in sertlik yanlısı oğlu İran’ın başına geçti. ABD ise 5000 bin deniz askeri ve üç savaş gemisini bölgeye gönderiyor. Kara savaşı başlarsa korku filmi bile komedi filmi gibi kalabilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Nakite dönüş;</strong> Savaşa ilk tepki, insanların, fonların nakite dönme isteği oldu. Kıymetli emtia bile değer kaybetti. Değer kaybedişte Ocak sonu kıymetli madenlerden sert çıkışın etkisi çok yüksek bence. Ağalar malda olsaydı, şimdi kıymetli emtiada</span> <span style="color:#222222">her gün yeni zirve görüyor olabilirdik. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Nakit deyince de herkesin aklına yine USD geldi. ABD deki yatırımcılar dahil tüm dünya</span> <span style="color:#222222">senet, tahvil ne buldularsa sattılar ve dolara döndüler. Böylece bir yıldır süren "Amerika'yı sat" heyecanı tersine döndü. ABD likit denilince en iyi ev sahibi olduğunu bir kez daha kanıtladı. Herkes şeytana tapmaya koştu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Türkiye;</strong> Uzmanlar iki hafta içinde ABD nin savaşa 11 milyar dolar harcarken Türkiye’nin kaybının 25 milyar doları bulduğunu iddia ediyor. MB nın 6 Mart verileri de bunu doğruluyor. Esas geçen hafta ciddi dolar yaktık; haftaya belli olur net rakam. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">MB beklenildiği gibi haftalık politika faizini sabit tuttu. Şu sıralar politika faizi bir anlam ifade etmiyor gerçi. MB gecelik borç verme faizini %40 a çekmişti önceki hafta. Böylece MB faiz hedefi başlamadan sona erdi. Artık en iyi şartlarda yıl sonu</span> <span style="color:#222222">%32 gözüküyor. MB nın bir sonraki faiz toplantısı 22 Nisan tarihinde. Bu toplantıda da sabit tutması bekleniyor. Enflasyon beklentiside %26,5 seviyesine yükseldi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Enflasyon; </strong>2022 başından beri yüksek enflasyonla mücadele ediyoruz sözde. Derimiz yüzüldü bu mücadele sırasında sonuç sıfır. Halen dünyanın en yüksek enflasyonu olan Venezuella, Sudan, İran ve Arjantin’den sonra beşinci ülkeyiz. Venezuella ve İran’ın durumu açıklanabilir. Türkiye’de ise don, atlet, sel, Ramazan gibi bahaneler ileri sürülüyor. Olmadı, enflasyonu artıran temel ürünlerin katsayısı düşürülüyor; yine olmuyor yine olmuyor. Kimse utanıp sıkılmıyor da. Şimdi de “Tüm etrafımız ateş çemberi, bu enflasyona şükür edin” demeye hazırlanıyorlar ve ülkenin en az %50 si buna şükür edecektir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">İris Cibre nedenlerini çok net anlatmış ama, kime? “Likidite fazlası çekilemiyor. Kobiler tükeniyor. Sanayi kötüleşiyor. Talep erisin diye ücretler eritildi ama talep edenler başka. Yüksek faiz hem enflasyon yaratıyor hem arzı vuruyor. Ama yüksek faizden vazgeçilemiyor. Neden? Cary trade çıkmasın, kimse Usd almasın diye” </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">MB kasası doluyor ama portföy parası ile doluyor. Yani her an çıkabilecek bir rezerv. Doğrudan yatırım yok. 2007 yılında Türkiye’ye giren doğrudan yatırım 27 milyar dolar civarındaydı. 2023 yılında 10 milyar dolar, 2026 yılında ise 3 milyar dolar altına düştü. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Döviz zorlayacak;</strong> Sanayi üretimi sürekli geri geliyor ama tüketim ateşi düşmüyor. Cari açık 2011 yılından beri en yüksek ikinci verisinde. Daha önce 2023 yılında bu açıktan fazlasını yaşamıştık. Son iki haftada fişek gibi yükselen enerji fiyatları daha işin içine girmedi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Mevcut savaş uzarsa talep durup ciddi bir durgunluk önümüze çıkabilir. Durgunluktan vazgeçersek dövizi kimse utamaz. Yüksek faiz bile bunu engelleyemiyebilir. Emeklisine artı, bin lira bayram ikramiyesi veremeyen iktidar faize bu yıl 2,7 trilyon TL verecek ama,</span> <span style="color:#222222">2,7</span> <span style="color:#222222">trilyon TL seneye çerez parası olabilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Milli gelir;</strong> Milli gelir artıyor, dış borç stokunun milli gelire oranı düşüyor, ABD deki Halkbank olayı lehimize döndü hatta,bu karar CAATSA yaptırımlarının kalkması yönünde de bir sinyal olabilir. Bunlar olumlu görüşler. Gerçek mi, bilemiyoruz. 2025 yılı ortalama dolar kurunu 39,5 lira aldılar. Gerçek değeri burası mıdır? 55 lira olmalı diyen var, 80 lira olmalı diyen var. Gerçek değeri 55 liraysa bu veriler nice olur?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Halkbank konusu ise biraz karışık. Bankaya üç ay boyunca Amerikalı denetçi atadılar. Ulusal özerklik ne oldu? Üç ay sonra dava yeniden</span> <span style="color:#222222">başlayabilir mi, muamama.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">06 Mart 2026 TCMB ve BDDK verileri;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yabancı Portföy; </strong>İlgili hafta 755 milyon dolar hisse satışı ve 1,8 milyar dolar dibs satışı var. Uzun süre sonra en sert satış. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DTH;</strong> Hem kurumlar hem vatandaşlar dövizlerini azaltmış. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TCMB rezervler;</strong> İlgili hafta her üç rezerv de 13 ile 14 milyar dolar arasında azalmış gözüküyor. Geçen hafta bu azalışın devam ettiği anlaşılıyor, haftaya net rakamı göreceğiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Krediler;</strong> Hacimsel olarak durmuş. Ticari kredi faizleri 3 puan, tüketici kredileri 2 puan, mevduat faizleri ise yarım puan artmış. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Piyasalar;</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Dünya emtia endeksi;</strong> İk hafta önce&nbsp;“Savaş ile birlikte 140 puanı görebiliriz” tahmininde bulunmuştum, 142 puanı görüp sert gevşedi. 142 puan üstünde kalırsak sıkıntı. 125 puan destek oluyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#222222">USD/TL;</span></strong> <span style="color:#222222">Tahmin konuşmak boş. Aynı bebek adımları ile devam. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Eur/Usd 1,1575 ve 1.1475 ana desteklerini çok kolay kırdı. 1.14 gerçekten çok güçlü. 2025 Mayıs ayından beri buranın altına gelmedi. Burası da kırılırsa 1,1150 var ve çok çok çok kuvvetli. 1,1475 direnç olacak mı, önümüzdeki iki hafta belirleyecek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>ABD Tahvil 10 YR;</strong> %4,30 ana direncine dayandı. Sert satış yiyiyor tahviller. Bu hafta %4,30 kırılacak gibi duruyor. %4,15 destek olacak mı, önümüzdeki hafta göreceğiz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Bist100;</strong> Dünya hisse borsaları kötü satış yemeye devam etti. Bizim borsamıza gelince, iki hafta önce; “12200 puana kadar gevşeyebilir” tahmininde bulunmuştum. 12400 puandan alış geldi. Ama düşüşün devamı daha yüksek olasılık. 11500 puana geri dönebiliriz.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Geçen hafta; </strong>“Dolar bazında</span> <span style="color:#222222">2,81 dolar önemli destek. Burası aşağı kırılsa bile haftalık kapanış buranın üstünde olmalı. Yoksa çok ciddi düşer” diye tahmin etmiştik. 2,77 doları görse de tahmin ettiğimiz gibi 2,91 dolar kapadı. 2,81 dolar bu haftada çok önemli. Yabancı satışı devam ederse aşağı kırılır ki, yeni desteği 2,50 dolar olur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Dolar endeksi 2025 Mayıs ayından beri kuvvetli direnci olan 99,50 puanı yukarı kırdı.102 puan hedefte. Bu hafta 99,50 üsütünde kalırsa fena. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Gümüş;</strong> Geçen hafta; “sat” a dönüyor” demiştik. 71 dolara kadar inecek gibi. İnerse pozisyon alınır sanki. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Altın;</strong> İki hafta önce belirttiğim 4975 dolar desteği yine çalıştı. Bu hafta da destek.</span> <span style="color:#222222">Kırılırsa 4600 dolar destek ama dayanmayabilir. Ana destek 4385 dolar. Gelirse pozisyon alınabilir bence. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Bitcoin;</strong> 64700 dolar desteği altı</span> <span style="color:#222222">haftadır dayanıyor. 64700 ile 70000 dolar arasında iki hafta daha bekler sonra yönü belli olur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Brent ve Ham petrol;</strong> Brent, çok kuvvetli direnç olan 98 doları çok kolay kırıp sert gitti sonra gevşedi ama 98 dolar üstünde kaldı. Bu haftada kalırsa hedefi 126 dolar.</span><br />
<span style="color:#222222"><strong>Ham petrolde ise;</strong> çok kuvvetli 95 dolar direncini çok kolay kırdı ve üstünde kaldı. Hedefi 123 dolarda. Eyvah, eyvah. </span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/entelektuel-collesmenin-meyvesi-populist-ve-patolojik-tarih-vaizligi-12847</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Entelektüel çölleşmenin meyvesi: Popülist ve patolojik tarih vaizliği</h1>
                        <h2>Popülist ve patolojik tarih vaizlerinin anlatılarının merkezinde devlet, saray, imparatorluk, bürokrasi ve asker vardır. Tarih vaizleri, otoriteye hayrandırlar ve otoriteye taparlar. Tarih vaizlerinin tarih menkıbelerinden özgür birey ve eleştirel düşünme doğmaz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/entelektuel-collesmenin-meyvesi-populist-ve-patolojik-tarih-vaizligi-1773590905.webp">
                        <figcaption>Entelektüel çölleşmenin meyvesi: Popülist ve patolojik tarih vaizliği</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Entelektüel çölleşmenin hüküm sürdüğü yerlerde ırkçılığın, milliyetçiliğin, popülizmin, cinsiyetçiliğin, militarizmin ve fanatizmin etkin olması kaçınılmazdır. Tarihe duygusal olarak bağımlı olmaya, ırkçı ve milliyetçi duygusallıkların üretilmesine ve fanatizmin yaygınlaştırılmasına ihtiyacın olduğu yerlerde sahici anlamda tarihi sorgulayan entelektüellerin yerine medya üzerinden popülist ve duygusal nitelikte ırkçı tarih vaazları veren kişiler ortaya çıkmaktadır. Medya tarihçiliği denilen şey, aslında ırkçı ve popülist tarih yalanlarını ve efsanelerini, tarih vaizlerinin çok üst perdeden kendilerini en üst otorite konumuna yerleştirerek uydurmalarından başka bir şey değildir. Akademik ve entelektüel bilgi üretmeyen popülist tarih vaizleri, tarih anlatılarıya toplumsal kimlik ve aidiyet uydurmayı amaçlamaktadırlar. Entelektüel niteliği olmayan popülist tarih vaizleri, tarihi ırkçı ve duygusal şekilde üreten ve uyduran patolojik tiplerdir. Popülist tarih vaizleri, kendi patolojilerini olduğu gibi tarihe ve topluma aktarırlar. Popülist tarih vaizlerinin en yıkıcı ürünü, tarihi patolojikleştirmeleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Popülist ve patolojik tarih vaizleri, medya programları ve kitlesel konferanslar üzerinden tarih vaazlarını verirler. Dramatik anlatıcı olarak kendisine rol biçen popülist ve patolojik tarih vaizi, güçlü ve kesin genellemeler yaparken akademik ve entelektüel hiçbir kaygı taşımamaktadır. Popülistn ve patolojik tarih vaizinin yaptığı şey, tarihsiz ve insansız tarih anlatıcılığıdır. Popülist ve patolojik tarih vaizi, tarih yerine kendi patolojisini aktarmaktadır ve anlatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih vaizinin iki temel özelliği vardır. Tarih vaizi, patolojiktir. Tarih vaizi, popülisttir. Tarih vaizi, tarihe dair, herhangi bir tartışma yapmaz ve soru ortaya koymaz. Tarih vaizi, kerameti kendinden menkul şekilde kendisini üst otorite konumuna yerleştirir ve kendi kişisel otoritesine dayanarak tarihi uydurmayı kendi hakkı ve imtiyazı olarak görür. Bir tek ben biliyorum edasında buyuran tarih vaizi, hiçbir akademik ve entelektüel derinliğe sahip değildir. O, akademik ve entelektüel tartışmaları, popülist ve patolojik retoriğiyle bastırmak şeklinde verimsiz ve yıkıcı bir yola başvurur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Patolojik ve popülist tarih vaizi, imparatorluğun saray hayatına tapmayı görev bilmektedir. Kitlelerin hala hayranlık duyduğu ve taptığı bir imparatorluk kurgusunu anlatmak, kendisinin asli görevidir. O, imparatorluğun kurumsal üstünlüğe, sarayın elit bir kültüre ve imparatorluktan sonra oluşan durumun kültürel gerilik olduğunu iddia eder. Popülist tarih vaizi, etkili hitabetiyle çok çarpıcı bir tiyatro yeteneğine sahiptir. Tarih vaizi, ürettiği tarih mitolojisiyle iyi br tiyatro gösterisi yapan kişidir. Tarih tiyatrosu yapmak ile tarihçi olmak aynı şey değildir. Kitleler, tarihi öğrenmekten ziyade vaizin oynadığı tarih tiyatrosunu izlemeyi çok severler. Popülist ve patolojik tarih vaizi, akademik, sosyolojik, psikolojik, antropolojik, ekonomik, siyasal ve hukuki boyutlarıyla tarih alanına yaklaşmaz. O, ürettiği imparatorluk nostaljisiyle kitleler üzerinde patolojik ve popülist bir tarih zihniyetinin ve toplumsal kimliğin oluşumunu amaçlar.Tarih vaizinin, tarihle ilgilenmesi ve tarih anlatması sorun değildir. Sorun, tarih vaizinin popülist ve patolojik şekilde tarih uydurmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih vaizi, akademik ve entelektüel anlamda tarihçi değildir. Medyada tarih vaazları vermek, tarihçilik değildir. Popülist, patolojik, ırkçı, cahil ve banal hezeyanlarına, tarihi meze etmek tarihçilik değildir. Popülist ve patolojik tarih vaizleri, tarih adı altında cehalet, ırkçılık ve fanatizm üreten kapalı ve katı zihne sahip doğmatiklerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Popülist ve patolojik tarih vaizi, sürekli olarak mitler uydurur. O, tarihle eleştirel olarak ilgilenmez. Popülist tarih vaizi, geçmişin sorgulanması, iktidar ilişkilerinin analiz edilmesi ve özgür birey bilincinin gelişmesi için tarihe yaklaşmaz ve bakmaz. Popülist tarih vaizi, geçmişi ve imparatorluğu yüceltir, sarayı, sultanı ve imparatorluğu kutsal otorite düzeyine yükseltir ve popülist bir gururlanma duygusallığının üretilmesini hedefler. Popülist ve patolojik tarih vaizinin uydurduğu tarih efsaneleri, eleştirel ve özgür bilinç yerine iktidar üretmeyi amaçlar. Tarih vaizi, tarihsel mitoloji ve nostalji yoluyla psikolojik açıdan katı bir kimlik ve hakimiyet arzusunun ortaya çıkmasını sağlayabilir. Toplumun bugün yaşadığı sorunlarla baş etmede yetersiz kaldığını gören tarih vaizi, toplumun bu açığını ve açlığını kullanarak insanlara geçmişe sığınmalarını ve teselli bulmalarını sağlayan güç ve gurur mitolojisi üretir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Popülist ve patolojik tarih vaizlerinin anlatılarının merkezinde devlet, saray, imparatorluk, bürokrasi ve asker vardır. Tarih vaizleri, otoriteye hayrandırlar ve otoriteye taparlar. Tarih vaizlerinin tarih menkıbelerinden özgür birey ve eleştirel düşünme doğmaz. Tarih vaizleri, kitleleri geçmişe hayran bırakacak güzel ve etkileyici masallar anlatırlar. Tarih vaizlerinin saray, imparatorluk, sultan ve asker merkezli geçmişin ihtişamını anlatan masallarında küçük bir sorun vardır: Tarih vaizlerinin geçmişi kutsallaştıran, yücelten ve mükemmelleştiren masalları, medeniyet üretmemektedir, sadece tarihsel ve kültürel duygusallık üretmektedir. Popülist tarih vaizleri, kültürel açıdan çok etkileyici, çok entelektüel, çok elit ve çok bilgili olarak kendilerini sunabilirler. Onların anlattığı tarih menkıbeleri, özgür birey, eleştirel düşünme ve özgürlükçü bir medeniyetin gelişimine hiç katkı yapmamaktadır. Popülist tarih vaizleri, slogan, nostalji ve kültürel mitoloji üretmektedirler. Tarihin eleştirel ve özgürce ele alınmasına hiçbir katkıları olmayan tarih vaizleri, sahici anlamda entelektüel değildirler, çünkü onlar tarihi uydurdukları menkıbelerle yüceltirler. Entelektüelin görevi, geçmişi yüceltmek değildir. Entelektüelin görevi, özgürlüğün önündeki zihinsel mitleri ve tabuları sorgulamak, sarsmak ve dağıtmaktır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dalokaydan-sancheze-kalplerimiz-bir-12846</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Dalokay’dan Sanchez’e: Kalplerimiz bir</h1>
                        <h2>Yüksel Işık yıllar öncesine dönemin Ankara Belediye Başkanı Vedat Dolakay’ın darbeci Franko’yu protestosunu hatırlatıp; onun İspanya Büyükelçiliği’ne yazdığı; “Ankara Belediye başkanı olarak Ankaralılar adına kendi ulusunun çocuklarını öldüren devlet yöneticilerini kınadığımı ve Ankara halkının İspanya halkının acısını paylaştığını, özgürlük mücadelesini desteklediğini simgelemek amacıyla bir hafta süreyle İspanya Büyükelçiliği’nin hiçbir belediye hizmetinden yararlanamayacağını duyururum.” satırları hatırlatır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dalokaydan-sancheze-kalplerimiz-bir-1773582764.webp">
                        <figcaption>Dalokay’dan Sanchez’e: Kalplerimiz bir</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geleneğimizde var; bu toprakların insanı diktatörlerden hoşlanmaz. Hele hele kendisini “dünyanın hükümdarı” zannedenlerden hiç hoşlanmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hitler, sevilmez buralarda; Mussolini de…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi ulusunu sevmek olarak tanımlanabilecek milliyetçiliği, ötekine üstten bakmak, kendini üstün görmek olarak adlandırılabilecek şovenizme vardırdığı için… O hastalıklı ruh haline sessiz kalındığı için 2. Dünya Savaşı denilen felaketi yaşadık. Üç beş kapitalistin Pazar payını büyütmek için kullandıkları “üstün ırk” savsatası, milyonların canına mal olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizim insanımız, diğerkamdır; kimsesize kulak açar. Sevgimiz içimizdedir bizim; “kalpten kalbe bir yol” olduğuna inanırız. Moğol baskısına uğrayan Horasan Türkmenlerine de kucak açmıştır Anadolu; Hitler faşizminden kaçan bilim insanlarına da…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anadolu’nun insan ile hemhal olan o damarı, olanaksız olanın mümkün olabileceğine inanır; o hayalini gerçeğe dönüştürmek için yola çıkar. Aslan ile ceylanı kucağında resmeden Hacı Bektaş Veli’nin yolculuğu buna işarettir. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkıp, birinci aşamasını Ege Denizinde; ikincisini Cumhuriyet’i kurarak tamamladığı ve nihayetinde, asıl hedefi olan demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti kurmak için yürüttüğü mücadelesi de… Yeri gelmişken belirtelim; o mücadele istenilen sonuca ulaşamamışsa kabahat bizimdir. Bizim gibilerde nükseden “bana ne”ciliktir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DALOKAY’IN FRANCO’YU PROTESTOSU</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gene de o mücadeleci damar güçlüdür bizde. Örneğin İkinci Büyük Savaşın kalıntı diktatörlerinden Franco, İspanya’da hüküm sürüp, başkaldıranı idam sehpasına çıkardığında karşısına ilk çıkan, bizden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ankara’nın efsane başkanı Vedat Dalokay’dır o kişi; “Deli Vedat” da derlerdi ona. Ne de olsa “yiğit namıyla anılır”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkına hizmetkâr, işçisi açken sessiz kalmayı kendine yediremediği için açlık grevi yapan Dalokay, Nazım’ın, “kırk günlük yolda yaprak kımıldasa/ Sen ürpermelisin içerde” dizelerinin tarif ettiği gibi dünyada olup bitenleri de görmezden gelmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O Ankara’nın başkanıyken, İspanya Diktatörü Franco’nun, beş İspanyol devrimci gencini idam ettireceği haberi gelir. Sessiz kalmak istemez. Tarafı belli olsun ister; tıpkı İbrahim’i attıkları ateşi söndürmek için su taşıyan karınca gibi…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapabilecekleri sınırlıdır; o da onları yapar. Diktatör Franco’yu protesto etmek amacıyla İspanya elçiliğinin suyunu, elektriğini ve havagazını keser.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tutumunu anlatmak için bir de mektup yazar, İspanyol Büyükelçiliği'ne. Şöyle der o mektupta:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Ankara Belediye başkanı olarak Ankaralılar adına kendi ulusunun çocuklarını öldüren devlet yöneticilerini kınadığımı ve Ankara halkının İspanya halkının acısını paylaştığını, özgürlük mücadelesini desteklediğini simgelemek amacıyla bir hafta süreyle İspanya Büyükelçiliği’nin hiçbir belediye hizmetinden yararlanamayacağını duyururum.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakkında DGM’de soruşturma açılır. Geri adım atmaz Dalokay; “etimle kemiğimle onlarla beraberim” der.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SANCHEZ, DÜNYANIN VİCDANIDIR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dalokay’ın mektubuyla da, DGM’deki savunmasıyla da övünmek hakkımız; nitekim o mektup, etkisini yıllar sonra gösterdi ve şimdi övünecek yeni bir kardeşimiz var. O kardeşimizin adı, Pedro Sanchez; nam-ı diğer, İspanya Başbakanı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biraz gecikti İspanyollar, işleri vardı zira. O işlerin başında Franco rejiminden kurtulmak vardı. Rejimin kalıntılarını temizlemek uzun sürmüş olsa gerek ki nihayetinde yanıt verdiler; üstelik tam da beklediğimiz bir zamanda…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanchez, dünyaya hükümdar olmak için Venezuella’dan Filistin’e, Küba’dan İran’a kadar herkesi yok etmekle tehdit eden, çoluk çocuk demeden günlerdir İran’a bomba yağdıran Trump’a kafa tutarak, İberya ile Anadolu arasındaki “yürek ve vicdan” birlikteliğini teyit etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle dedi Sanchez:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>"Sorun, Ayetullahların tarafında olup olmadığımız değil; zaten kimse onlardan yana değil. Sorun, barıştan ve uluslararası hukuktan yana olup olmadığımızdır. Yasa dışı bir duruma, bir başka yasadışılık ile yanıt veremezsiniz. İnsanlık için büyük felaketler böyle başlar."</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanchez’in sözleri, size de, Muhyeddin Abdal’ın şu dizelerini anımsatmadı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“İnsan insan derler idi<br />
İnsan nedir şimdi bildim<br />
Can can deyu söylerlerdi<br />
Ben can nedir şimdi bildim”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öyledir!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pedro Sanchez, İspanyol gençlerinin idam edilmesine karşı bayrak açan Vedat Dalokay’ın sesine ses katarak, bütün dünyayı, vicdanını kendi üzerinize gözcü koymaya ve bu haksız, hukuksuz savaşı durdurmaya çağırırken, kalplerimizin de, vicdanlarımızın da insanlık için atması gerektiğine vurgu yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O ses, hepimizin sesidir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/icki-yasaklari-kotu-aliskanliklardan-korumak-mi-toplumsal-muhendislik-mi-12845</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İçki yasakları: Kötü alışkanlıklardan korumak mı, toplumsal mühendislik mi?</h1>
                        <h2>İktidarın –devlet blokunun- ideolojik tercih ve uygulamaları siyasal alkollü içki –ve sigara- ile sınırlı değil, gündelik hayatın neredeyse her alanında benzer bir hedef söz konusudur. Siyasi iktidar, toplumsal farklılıkları dönüştüremediği ölçüde, onların görünürlüklerini toplumsal, kamusal alandan temizlemeye ve özgürlükleri özel alan ile sınırlama eğilimdedir. Toplumsal, kamusal alan yeniden tanımlanan “makbul vatandaş”lara serbest, eleştirel yani makbul olmayanlara yasaklı hale getirilmektedir. Bu makbul vatandaş tanımı bir anlamda iktidar blokunun tanımı ile “Yerli ve Milli” olanları kapsamaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/icki-yasaklari-kotu-aliskanliklardan-korumak-mi-toplumsal-muhendislik-mi-1773561841.webp">
                        <figcaption>İçki yasakları: Kötü alışkanlıklardan korumak mı, toplumsal mühendislik mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">AK Parti iktidarında alkollü içki ve sigara, sadece sıkça yapılan zamlarla değil hakkında yapılan yasal düzenlemelerle de gündemde. Tahmin edersiniz ki, gündeme gelen yasal düzenlemeler, çoğunlukla yasaklama amaçlı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Mesela Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı sigara konusunda çok hassas olduğunu geçmişte karşılaştığımız diyaloglardan biliyoruz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aynı hassasiyetin alkollü içki konusunda da var olduğunu tahmin etmek güç değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Geçtiğimiz günlerde içki konusunda yeni yasakların gündeme geldiğini okumuştuk. Ve konuşulan yeni yasakları iktidara yakın bir yayın organından </span><span style="color:#202126">Meclise sunulan yeni bir kanun teklifiyle birlikte öğrendik. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#202126">Meclis’e sunulan teklif ‘Bağımlılıkla mücadeleyi güçlendirme’ amacıyla hazırlanmış. Ancak sunulan teklifle alkollü içeceklerin üretiminden tanıtımına, satışından denetimine kadar geniş bir yelpazede yeni kısıtlama ve yasaklar hedefliyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#202126">Ve bu kez hedef sadece alkollü içki değil, sektördeki şirketler ve onları neredeyse görünmez kılmak. Nitekim teklif ile alkollü içki üreten, ithal eden veya pazarlayan firmaların doğrudan reklam yapması ya da tüketiciye yönelik tanıtım faaliyeti yürütmesi tamamen yasaklanıyor. Bu firmaların sadece doğrudan reklamlarına değil, firmaların ticari unvanları, markaları, logoları veya amblemleri aracılığıyla herhangi bir etkinliğe, medya platformundaki bir içeriğe ya da yayına sponsor olmasının da önüne geçilmesi hedefleniyor. Hedeflenen değişikliklerle, işletmelerde veya etkinlik alanlarında, alkollü içki markalarını akla getirebilecek her türlü isim, kelime, sembol, görsel ya da harfin kullanılması yasaklanması amaçlanıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Görüldüğü gibi AK Parti iktidarı sigaradan çok alkollü içecek konusunda hassas. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:black">RAKAMLAR NE DİYOR? </span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Peki hedeflenen ne?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu soruya cevabı sonra verelim. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Şimdi son dönemde alkollü içki tüketim oranlarına bakalım. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Alkollü içkiye yapılan sistematik zamlar görünen o ki, iktidarın hedeflediği tüketim düşüşüne yol açmamış.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İPSOS’un geçen yıl yaptığı araştırma bu açıdan ilginç. İşte o araştırmadan bazı veriler. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Araştırmaya göre düzenli alkol tüketenler 5 yıl önce 13,8 milyon kişiyken, 2025'te bu sayı 17,3 milyona yükselmiş. 18 yaş üstü nüfusta düzenli tüketim oranı da artış göstererek yüzde 28'den yüzde 33'e çıkmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aynı araştırmanın en ilginç verisi kuşkusuz 18 yaş üzerinde olan kişilere sorulan “Hayatınız boyunca hiç içki içtiniz mi?” sorusuna verilen cevap. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu soruya “evet” cevabı verenlerin oran ilk kez yüzde 50’yi geçerek yüzde 52,6 oranına (27,5 milyon) yükselmiş. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aynı soruya “evet” cevabı verenlerin oranı 5 yıl önce yüzde 40’mış (19,7 milyon). </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu süreçte alkollü içkiler içinde özellikle yerli içkilerde yapılan zamların ne kadar etkisi var bilmiyoruz ama tüketim alışkanlığında da değişim görülüyor araştırmaya göre. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Mesela viski tüketimi 2020’de 13,6 milyon litre iken bu rakam 2024’te 34,7 milyon litreye yükselmiş. Bu yüzde 155 oranında artış demek. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aynı dönemde rakı tüketimi ise sadece yüzde 34 artarak; 30,4 milyon litreden 39,8 milyon litreye yükselmiş. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Görüleceği gibi viski tüketimi rakı tüketim oranına yaklaşmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Diğer alkollü içkilerde de tüketim artışı söz konusu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bunu miktarı az olsa da gelen zamlar nedeniyle evde üretilen ve kaçak üretilip piyasaya sürülen içkileri de ekleyebiliriz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Özetle gelen zamlar, tüketimde azalmaya yol açmadığı gibi arttırmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu artış kuşkusuz artan vergi oranları nedeniyle devlete gelir olarak yansımış durumda. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#353535">Alkollü içkilerden alınan vergiler 2021 yılında 22,9 milyar lira iken 2026 yılı için planlanan gelir 191,6 milyar liraya yükseliyor. Bu 5 yılda yüzde 735’lik bir artış demek. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#353535">PEKİ HEDEF GERÇEKTEN NE?</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Devlete vergi yoluyla bu kadar katkı sağlayan alkollü içkilerin –ve sigaranın- sistematik olarak yasaklanma çabası neyi hedefliyor?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ben bu sistematik çabayı toplumsal, kamusal görünürlüğü kısıtlayarak alkollü içki ve sigarayı özel alana hapsedilmesi hedefine bağlıyorum. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Tüm bu yasal düzenlemeler ile beklenti, içkili mekanların azalması ve/veya bu mekanların, sınırlı bir bölgeye hapsedilmesidir. Ki bu konuda son yıllarda hayli mesafe alınmıştır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Nitekim AK Parti’li belediyelerin içkili mekanların ve içki satılan dükkanların ruhsatlarını hukuki gerekçelerle yenilememe stratejisiyle amaçlanan budur. Bunun sonucu olarak içkili mekanlar belli lokasyonlarda (örneğin Beşiktaş, Kadıköy gibi…) yoğunlaşmıştır. Yapılması düşünülen son düzenleme ile bu esas hedef doğrultusunda bir adım daha atılmış olacaktır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:black">TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ SÜRERKEN…</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ancak bu noktada şunu unutmamak gerekiyor. İktidarın –devlet blokunun- ideolojik tercih ve uygulamaları siyasal alkollü içki –ve sigara- ile sınırlı değil, gündelik hayatın neredeyse her alanında benzer bir hedef söz konusudur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Siyasi iktidar, toplumsal farklılıkları dönüştüremediği ölçüde, onların görünürlüklerini toplumsal, kamusal alandan temizlemeye ve özgürlükleri özel alan ile sınırlama eğilimdedir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Toplumsal, kamusal alan yeniden tanımlanan <strong>“makbul vatandaş”</strong>lara serbest, eleştirel yani makbul olmayanlara yasaklı hale getirilmektedir. Bu makbul vatandaş tanımı bir anlamda iktidar blokunun tanımı ile <strong>“Yerli ve Milli” </strong>olanları kapsamaktadır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İfade ettiğim gibi iktidar blokunun sınırını çizdiği yeni kamusal alana dahil ol/a/mayanlar, öncelikle iktidara eleştirel duran toplumsal kesimlerdir. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Siyasal alanda CHP lideri Özgür Özel’ın tüm kesimlerin “demokratların” yaptığı çağrının, eş düzeyli bir ilişki ile genişleyerek bir demokrasi koalisyonuna dönüşmesi; sivil alanda ise demokrasi, özgürlük keseninde ortak bir siyasallaşmanın ete kemiğe bürünerek bir büyük “Türkiye İttifakına” dönüşmesi ile mümkündür.&nbsp;Bir bütün olarak muhalif siyaset, daha çok sivil topluma açılmak ve ondan güç almak zorundadır. Çünkü siyasete sahip çıkmaya, hepsedilmek istendiği büyük kapatılmadan çıkmak isteyen, geleceğine sahip çıkmaya&nbsp;hazır bir toplum var. Siyaset toplumsallaştıkça, toplum siyasallaşacak ve geleceğine sahip çıkacaktır.</span></span></span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:black">HAYALİ BÜYÜK ANLATININ İKTİDARI</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Siyasi iktidarın devletle eklemlenerek sürdürdüğü toplumu dönüştürme projesi ve izlediği <strong>“kimlik üzerinden kutuplaştırma siyaseti”</strong>, esas olarak kendisine muhalif olanları hedef alsa da, en büyük zararı kendi toplumsal tabanına vermektedir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Onları kalıcı yoksulluğa, eğitimsizliğe mahkûm ederken, dünya ile rekabet edemeyen dünyadan ve diğer toplumsal kesimlerden izole ediyor ve içe kapanmasına yol açıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu Türkiye’nin toplum olamama, gettolaşmasının en somut halidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İktidar ve devlet çeperinde az sayıda insan, grup dışında kalanların yoksullukta eşitlenip, fakirliğe mahkum edildiği toplumlarda siyasi iktidarı sürekli kılan; devletin gücü ve imkanları yanında, siyasi iktidarların hayali büyük anlatıları ve geçmiş kahramanlık hikayeleridir ki bunları son yıllarda bolca duymaktayız. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:black">SİYASET TOPLUMSALLAŞTIKÇA TOPLUM SİYASALLAŞIR</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bugün alkollü içki satışları ile karşımıza çıkan toplum mühendisliğini aşmak ve toplumun içine sokulmak istendiği bu <strong>“büyük</strong> <strong>kapatılma”&nbsp;</strong>halini sona erdirmek&nbsp;ancak siyasetle mümkündür. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ve burada iki düzlemde siyasetin bir biri ile eklemleşmesi kaçınılmazdır. İlki siyasal alan, ikincisi sivil alan. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Siyasal alanda CHP lideri Özgür Özel’ın tüm kesimlerin <strong>“demokratların” </strong>yaptığı çağrının, eş düzeyli bir ilişki ile genişleyerek bir demokrasi koalisyonuna dönüşmesi; sivil alanda ise demokrasi, özgürlük keseninde ortak bir siyasallaşmanın ete kemiğe bürünerek bir büyük <strong>“Türkiye İttifakına”</strong> dönüşmesi ile mümkündür. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Son olarak siyasi aktörlerin kendilerini hapsettikleri <strong>“salon siyasetinin” </strong>sonu gelmiştir. Kendi küçük kimlik siyasetlerinin peşinden gidenlerin siyasi gelecekleri sınırlıdır. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bir bütün olarak muhalif siyaset, daha çok sivil topluma açılmak ve ondan güç almak zorundadır. Çünkü siyasete sahip çıkmaya, hepsedilmek istendiği büyük kapatılmadan çıkmak isteyen, geleceğine sahip çıkmaya&nbsp;hazır bir toplum var. Siyaset toplumsallaştıkça, toplum siyasallaşacak ve geleceğine sahip çıkacaktır. </span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trump-amerikayi-haydut-devlet-haline-mi-getiriyor-12844</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump Amerika’yı haydut devlet haline mi getiriyor?*</h1>
                        <h2>Emekli dört yıldızlı general Wesley Clark, pratik zorluklara ve strateji eksikliğine işaret ederek savaşı “raydan çıkıyor” diye nitelendirdi. Ama bir adım geri atınca miras daha da ürkütücü olabilir. Birleşmiş Milletler insani işler şefi Tom Fletcher “savaşın en kötü aşırılıklarını dizginlemek için kurulan kurallara dayalı iskele çatırdıyor” diye uyarıda bulunuyor. Korkarım haklı ve Almanya Başbakan Yardımcısı Lars Klingbeil’in dediği gibi “artık kural olmayan bir dünyaya doğru kayıyoruz” ve buna öncülük eden ABD. Kısacası, bu savaş, bittikten çok sonra, bir zamanlar öncülük ettiğimiz savaşın dehşetini sınırlama çabalarının reddedilmesi olarak hatırlanabilir. Eğer öyle olursa, tüm insanlık kaybeder.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/trump-amerikayi-haydut-devlet-haline-mi-getiriyor-1773520038.webp">
                        <figcaption>Trump Amerika’yı haydut devlet haline mi getiriyor?*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Diyelim ki İran, Meksika’ya ajanlarını gönderdi ve Teksas sınırından bir Amerikan üssüne füze attı; kazara ama dikkatsizce yakındaki bir Amerikan okulunu yerle bir etti ve 175 kişi öldü.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra yakıt depolarını havaya uçurup, kimyasal yağmuru halkın üzerine yağdırdı? Sonra evleri, okulları ve klinikleri vurmaya devam etti; İran lideri “ölüm, ateş ve öfke”nin Amerika’yı öyle bir toz duman edeceğini ve asla yeniden inşa edilemeyeceğini söyleyerek tehdit savurdu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda Başkan Trump —ve hepimiz— masum sivillere yönelik bu iğrenç saldırıları haykırarak kınardık. Ve haklı olurduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın vahşeti İkinci Dünya Savaşı’nda endüstriyel bir boyuta geldi: Tokyo’nun yangın bombalarından sonra Amerika, altı saatte tarihte belki de hiç olmadığı kadar çok insanı (belki 100.000) öldürdüğünü övünerek ilan etmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş sonrası, insanlık ayılınca, Amerika çatışmanın vahşetini dizginlemek ve özellikle sivilleri korumak için küresel bir çabaya öncülük etti. Örneğin Cenevre Sözleşmeleri’nin ek protokolleri, sivillerin bağımlı olduğu altyapının —“içme suyu tesisleri” gibi— yok edilmesinin kabul edilemez olduğunu belirtir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda bu medeniyet cilası soyulmaya başlamış gibi görünüyor. Ukrayna’yı işgal ettikten sonra Rusya sivilleri bombaladı ve ısıtma ile elektriği kesti. Gazze’de İsrail, Birleşmiş Milletler komisyonuna göre Filistinlileri aç bıraktı, çocukları hedef aldı ve sağlık ile eğitim sistemlerini yok etti. Sudan’da Birleşik Arap Emirlikleri, sivilleri aç bırakan, kitlesel cinayet ve kitlesel tecavüz yapan bir milisi destekledi. ABD, Gazze’de kullanılan silahları sağladı ve BAE’yi kınamadı; ancak yine de tutarlı olmayan, yarım yamalak bir şekilde savaş hukukuna bağlı olduğunu iddia etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi İran’da, bir zamanlar savunduğumuz ilkelerden daha da uzaklaştığımızdan, medeni ulusların ortak insanlığımızı korumak için kendilerine koyduğu zincirleri gevşettiğimizden korkuyorum. Oona Hathaway, Yale hukukçusu ve Amerikan Uluslararası Hukuk Derneği’nin başkan adayı, İran’a yönelik saldırının uluslararası hukuku ihlal ettiği görüşünde; çünkü ne Birleşmiş Milletler onayı vardı ne de acil meşru müdafaa gerekçesi. Dahası, henüz kesin konuşmak için erken olsa da, bazı Amerikan ve İsrail saldırıları olası savaş suçları konusunda endişe verici sorular doğuruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin bir kız okulunu bombaladığı ve yaklaşık 175 kişinin öldüğü iddia edilen olay, eğer dürüst bir hataysa mutlaka savaş suçu değildir, diyor Hathaway. Ama Times’ın haberine göre hedefleme eski verilere dayanıyordu. Eğer bu pervasız bir dikkatsizliği yansıtıyorsa, savaş suçu düzeyine yükselebilir. İran, ABD’nin 30 köye su sağlayan bir tuzdan arındırma tesisini vurduğunu bildirdi; ancak ABD ve İsrail sorumluluğu reddetti. İran Kızılayı da saldırıların 17.000’den fazla evi, 65 okulu ve 14 tıbbi merkezi vurduğunu söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNICEF, savaşta şimdiye kadar birden fazla ülkede 1.100’den fazla çocuğun öldüğünü veya yaralandığını rapor ediyor. Amerikalı hukukçu ve eski savaş suçları savcısı David Crane, eğer bir tuzdan arındırma tesisi gibi bir yer esasen sivil amaçlıysa, vurulmasının savaş suçu olacağını ifade ediyor. Durumu kısmen ABD’nin de katkıda bulunduğu “hukuksuz çatışma” çağı olarak tarif ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hayatlar ve servet açısından muazzam maliyete rağmen, şu an için hem Amerikan hem İran halkı savaştan önce olduğundan daha kötü durumda görünüyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın hedef listeleri tükenip hayal kırıklığına uğradıkça, İran’ı cezalandırmak ve huzursuzluk yaratmak için elektrik şebekesi, otoyollar ve köprüler gibi çift kullanımlı sivil altyapıyı vurmaya meyilli olabileceğinden endişeliyim. Gerçekten de başkan ve yakın çevresi böyle bir yaklaşımı işaret ediyor gibi. Trump gazetecilere “Eğer bir şey yaparlarsa, onları o kadar sert vuracağız ki ne onlar ne de onlara yardım edenler o bölgede asla toparlanamayacak” .</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Savunma Bakanı Pete Hegseth “aptal angajman kurallarını” kınadı ve savaşta sivil kayıpları azaltmaya çalışan Pentagon ofisini dağıttı. Senatör Lindsey Graham “bu insanları cehenneme kadar bombalayacağız” diye övünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump sosyal medyada, İran Hürmüz Boğazı’nı engellerse ABD’nin “İran’ı bir ulus olarak yeniden inşa etmeyi neredeyse imkânsız hale getirecek; Ölüm, Ateş ve Öfke üzerlerine yağacak” diye tehdit etti (yazım ve büyük harf kullanımı onun).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Askeri strateji uzmanı Phillips O’Brien’ın dediği gibi, “Trump; tarihin en büyük savaş suçlarından birini gerçekleştirmekle tehdit ediyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimi ülkeler durumu baştan fark etti. Bazı liderler İran’a saldırıyı alkışlarken, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez Amerikan ve İsrail savaşını pervasız ve yasadışı olarak nitelendirdi. İsviçre savunma bakanı Amerikan saldırısının uluslararası hukuku ihlal ettiğini söyledi. Eski Fransa Başbakanı Dominique de Villepin Amerikan savaşını “yasadışı, meşru olmayan, etkisiz ve tehlikeli” diye nitelendirdi ve yaptırımlar çağrısı yaptı. Bazı gözlerde Trump bizi haydut devlet olmaya bir adım daha yaklaştırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın savaşına karşı çıkmak için daha pratik nedenler de var: Genel olarak İran diktatörlüğünü devirmedi ve hatta güçlendirmiş olabilir. Daha sert çizgili olabilecek genç bir Yüce Lideri Mojtaba Khamenei’yi başa getirdik. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması benzin fiyatlarını yükseltiyor ve gübre tedarikini tehdit ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayatlar ve servet açısından muazzam maliyete rağmen, şu an için hem Amerikan hem İran halkı savaştan önce olduğundan daha kötü durumda görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emekli dört yıldızlı general Wesley Clark, pratik zorluklara ve strateji eksikliğine işaret ederek savaşı “raydan çıkıyor” diye nitelendirdi. Ama bir adım geri atınca miras daha da ürkütücü olabilir.Birleşmiş Milletler insani işler şefi Tom Fletcher “savaşın en kötü aşırılıklarını dizginlemek için kurulan kurallara dayalı iskele çatırdıyor” diye uyarıda bulunuyor. Korkarım haklı ve Almanya Başbakan Yardımcısı Lars Klingbeil’in dediği gibi “artık kural olmayan bir dünyaya doğru kayıyoruz” —ve buna öncülük eden ABD.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısacası, bu savaş bittikten çok sonra, bir zamanlar öncülük ettiğimiz savaşın dehşetini sınırlama çabalarının reddedilmesi olarak hatırlanabilir. Eğer öyle olursa, tüm insanlık kaybeder. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Nicholas Kristof (New York Times Köşe Yazarı)</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazının kökleri kısmen İsrail’in 7 Ekim’e cevaben Gazze’ye karşı yürüttüğü vahşi savaşa ve Biden ile Trump yönetimlerinin buna ortaklığına dayanıyor. Amerikalıların (tutarlı olmayan ve bazen ikiyüzlü) uluslararası hukuka saygısından, “her şeyin mübah olduğu” bir çağa kaydığımızdan korkuyorum. Ve bu çözülmenin mirası, savaş bittikten çok sonra da kalabilir. Düşünceleriniz? Katılıyor musunuz? Katılmıyor musunuz? Beni fazla abarttığıma ikna eden yorumlara açığım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#467886"><u><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/14/opinion/iran-war-trump.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/14/opinion/iran-war-trump.html</a></u></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ozel-gunler-12843</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Özel günler</h1>
                        <h2>İnsan her duruma uyum sağlıyor ama yeni günlere uyum sağlaması o kadar da kolay olmuyor, belli bir zaman, hatta bir nesil geçmesi gerekiyor. Kadınlar Günü deyince de benim aklıma Mustafa Keser’in canlı yayında kadınlara kadın demek ayıp olacağı için “bütün bayanların Kadınlar Günü kutlu olsun!” deyişi geliyor hep.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ozel-gunler-1773519544.webp">
                        <figcaption>Özel günler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Narin, her Kadınlar Günü’nde kız lisesinde birlikte okuduğu arkadaşlarıyla buluşur. Aşağı yukarı bütün bir gün yemek yer, öğle yemeği diye doluştukları lokantadan gecenin bir vakti ayrılırlar. Otuz küsur kişilik sınıfın yaklaşık yirmisi bu geleneksel Kadınlar Günü yemeğine katıldığına göre aralarındaki bağ takdir edilesi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Benim gençliğimde Türkiye’de Kadınlar Günü diye bir şey yoktu. Kimse bilmezdi, o yüzden de kutlanmazdı. Gerçi, şimdi düşünüyorum da, o zamanlar takvim neredeyse bomboştu. En önemli yeri dini bayramlar tutardı. Kurban kesildiğini hiç hatırlamıyorum. Ama oruç tutulurdu. Özellikle babam Ramazan ayında orucunu bir gün olsun sektirmezdi. Annem büyük bir istekle başlar ama sonunu getiremezdi. Kadir Gecesi ise ben dahil bütün hane halkı oruç tutar, sonra da hep birlikte iftar yapardık.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Resmi bayramlar, ismiyle müsemma, resmiydi. Üstelik hiyerarşikti. Mesela, 29 Ekim, en resmi bayramdır. Bunu herkes bilir, adeta diğer bayramlar da bu durumu kabullenmiştir. Sonra 23 Nisan, 19 Mayıs ve 30 Ağustos gelir -neden böyle bir hiyerarşi olduğunu bilemiyorum. Resmi bayramlarda resmigeçitler olur, onlar izlenir -acemi spikerler resmi bayram ile resmigeçidi aynı şekilde “uzun i” ile telaffuz ediyorlar; oysa, ikisi birbirinden ayrıdır, ilkinde uzun okunması gerekirken ikincisinde kısa okunur çünkü “resmiyetle” bir alakası yoktur, orada “resm”, “merasim” kelimesiyle aynı kökten gelir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gayrimüslimler ülkeden gönderildiği için Paskalya ya da Hanuka gibi günler kendiliğinden unutuldu. Bizim gençliğimizde, her şeye rağmen, İstanbul, çokkültürlü bir yerdi. Rumca argo bilmeyen yoktu aramızda. Bütün o kültür de kaybolup gitti, gitmeye de devam ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonra, popülaritesi bugüne nazaran çok yüksek olan Yerli Malı Haftası vardı. “Yerli malı, yurdun malı / Herkes onu kullanmalı” diye bir tekerleme de söylerdik -bankacı olunca, aslında Ricardo’yu okur okumaz, bu tekerlemenin iktisaden pek de doğru olmadığını gördüm ama iş işten geçmişti. “Yerli Malı Haftası” çok revaçtaydı. Herkes kutlardı. Hatta, hiç unutmuyorum, ben bir keresinde okul merasiminde karpuz olmuştum.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kadınlar Günü gibi haberimizin hiç olmadığı günlerden biri de Sevgililer Günü’ydü. Zaten o zamanlarda “sevgililik” kurumu bugünkü gibi yoğun bir faaliyet içinde değildi. Sevgililiğin makbulu, derhal nişana, oradan da izdivaca evrileniydi. Diğer türlüsüne iyi gözle bakılmaz, makbul de bulunmazdı. Öyle uluorta gezinen sevgililer ancak toplumun belli bir kesiminde görülürdü. Maalesef, şu çılgın modernleşme onyıllarında sevgililik de iyice ayağa düştü, değersizleşti. Eski kafalı bulunma pahasına -insan belli bir yaştan sonra çok daha pervasız oluyor- söyleyebilirim ki, sevgililik böyle yaşanmamalı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son zamanlarda görüyorum, sürekli yeni bir gün ve gelenek peyda oluyor -Hobsbawn’ın kulakları çınlasın. Bunların arasında en ilgimi çekenlerin başında Cadılar Bayramı geliyor. Hele bazılarında öyle bir tavır ve coşku var ki, insan bunların anneannesi de her ekim sonunda Cadılar Bayramı kutluyordu zanneder. Bizim gelin hanımdan öğrendiğimize göre, sınıfındaki öğrenciler büyük bir heyecanla Cadılar Bayramı’nın gelmesini bekliyorlarmış. Ben düşünüyorum da, öğretmenimize böyle bir şey söyleseydik, hoş söylemeye cesaret edemezdik ya, cetveli indirirdi üstümüze. Ama hayat ilerliyor. İşte gelin hanımın bugünkü öğrencileri büyüyüp ebeveyn olduklarında, Cadılar Bayramı da epey bir ehemmiyet kazanacak bu topraklarda da.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yenilikler Cadılar Bayramı’ndan ibaret değil tabii ki. Galiba, Kut’ül Amare’yi de kutlamaya başladık -birkaç bir şey daha olmalı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama hiçbir şey beni temmuz ortasındaki bir gün kadar heyecanlandırmıyor: 19 Temmuz, Dünya Fenerbahçeliler Günü. 19 Temmuz’un öneminin seneler içinde daha iyi idrak edileceği kanaatindeyim.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnsan her duruma uyum sağlıyor ama yeni günlere uyum sağlaması o kadar da kolay olmuyor, belli bir zaman, hatta bir nesil geçmesi gerekiyor. Kadınlar Günü deyince de benim aklıma Mustafa Keser’in canlı yayında kadınlara kadın demek ayıp olacağı için “bütün bayanların Kadınlar Günü kutlu olsun!” deyişi geliyor hep.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başta eşim Narin ve gelinim Pelin olmak üzere ben de bütün bayan… pardon, kadınların geçmiş Kadınlar Günü’nü kutluyorum.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>“Geyik bir adam”dan Mehmet Akif Koç’a not:</strong> İranlı kadınlar da belki Kadınlar Günü kutlamak istiyordur. En azından, kutlayıp kutlamama kararını verebilecekleri bir özgürlük ortamı talep ediyorlardır. Müdahalenin yanlışlığını haklı olarak anlatırken molla rejiminin yaptıklarını da yok saymamalı. Bir de atasözü: “Yerin kulağı vardır.”</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/12-mart-1971-ve-aradan-gecen-55-yil-12842</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>12 Mart 1971 ve aradan geçen 55 yıl</h1>
                        <h2>1971 yılında 12 Mart ile başlatılan, 10 yıl sonra 12 Eylül 1980 günü demokrasiyi tümüyle tasfiye eden, kanlı darbeler çağı 28 Şubat 1997 günü bir başka muhtıra ile sürdü. Sonunda Türkiye’nin siyasal mimarisi Türk-İslam sentezi çizgisinde yeniden belirlendi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/12-mart-1971-ve-aradan-gecen-55-yil-1773509411.webp">
                        <figcaption>12 Mart 1971 ve aradan geçen 55 yıl</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz hafta TRT’nin öğle bülteninde okutulan, muhtıranın 55.Yıl dönümüydü. Demirel Hükumetine devlet radyosu aracılığıyla iletilen metin, Türkiye’de 1960 yılından başlayarak sıradanlaşan, asker-sivil ilişkilerinde yeni bir aşamaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TSK’nın komuta kademesi demokrasiden hoşnut değildi. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Tağmaç, bir konuşmasında 1961 yılında halkoyu ile kabul edilen, anayasanın Türkiye’nin sosyo ekonomik yapısına bol geldiğini, söylemişti. Kısaca; “bu kadar demokrasi fazlaydı”. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tağmaç TSK’nın demokrasi anlayışının sınırlarını çizmişti. 27 Mayıs darbesinin ardından, Türkiye Cumhuriyet tarihi boyunca rastlanmayan bir özgürlük ortamına kavuşmuştu. Yargı bağımsızdı. Kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sistem, çoğulcu demokrasiye evriliyordu. Düşünceyi suç sayan baskıların kalkmasıyla, kültürel yaşam olağanüstü zenginleşiyordu. Uzun yıllar boyunca yasaklanan, kitaplar basılıyor, sinemalarda sansürlenen filmler izleniyor, tiyatrolar daha önce görülmedik sayılara ulaşan yeni seyircileriyle buluşuyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TRT’de 12 Mart 1971 günü okutulan muhtıra, 1963 yılında bastırılan bir başka askeri darbe girişiminin ardından 1965 seçimlerinde tek başına iktidara gelen, Demirel hükumetini doğrudan hedef alıyordu. Demirel direnmedi, istifasını Cumhurbaşkanına sundu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı Sunay, Cemal Gürsel’in 1966 yılında sağlık nedeniyle ayrılmasının ardından, TBMM’de yapılan oylamayla bu göreve gelmişti. Daha önce genel kurmay başkanıydı. Halk arasında; general rütbeleri sıralanırken, tuğgeneral, tümgeneral, korgeneral, orgeneral ve Cumhurbaşkanı esprileri yapılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Silahlı kuvvetlerde 27 Mayıs ile başlayan, “ihtilal” sürecinin yarım kaldığından yakınanlar ve 1968 olayları ile dünyayı sarsan, devrim dalgasından etkilenen genç subaylar da örgütleniyorlardı. Aralarında siviller de vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğitim reformu istekleriyle başlayan hareketler, kısa sürede NATO ve ABD karşıtlığına dönüştü. “Tam bağımsızlık” ve ABD karşıtı sloganları kamuoyunda etkili oluyordu. Gençliğin hareketlenmesi, işçi ve kırsalda köylü eylemlerinin artışı, siyasal çizgisini ABD yanlısı tutumuyla belirleyen, Demirel hükumetini ve sermayeyi de tedirgin ediyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öğrenci gençlik İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerdeki üniversitelerde, 68 rüzgârından etkilenen eylemlere başlamışlardı. Seçim yerine darbe yöntemi ile iktidara gelme eğilimindeki örgütlenmelerin, kitlesel eylemlerde gençlerden yararlanma girişimleri ile Türkiye yeni bir döneme hazırlanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı dönemde 1967 yılında başlayan, Arap-İsrail savaşı bir kez daha Mısır ve müttefiklerinin yenilgisiyle sonuçlanırken, üretiminin sınırlanmasıyla petrol fiyatlarının artışı gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini olumsuz etkiledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş öncesinde bölgeye yatırım yapan Sovyetler, Arap ülkelerinin yenilgisinin ardından yeni bir model denediler. Suriye ve Filistin Kurtuluş Örgütünü (FKÖ) destekleyerek, varlıklarını sürdürdüler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1971 yılında 12 Mart ile başlatılan, 10 yıl sonra 12 Eylül 1980 günü demokrasiyi tümüyle tasfiye eden, kanlı darbeler çağı 28 Şubat 1997 günü bir başka muhtıra ile sürdü. Sonunda Türkiye’nin siyasal mimarisi Türk-İslam sentezi çizgisinde yeniden belirlendi.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/sevgiyi-kabul-edebilmek-12841</link>
            <category>PSİKOLOJİ</category>
            <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Sevgiyi kabul edebilmek</h1>
                        <h2>İnsan sevgiyi tanımıyorsa onu kabul etmekte zorlanır; çünkü kalbi o duygunun dilini bilmez. Ama sevgi, tıpkı güven gibi, tıpkı özsaygı gibi öğrenilebilir. İnsan zamanla yeni bir şey keşfeder: Sevgi sadece acıyla gelen bir duygu değildir. Ve belki de insanın içindeki en büyük dönüşüm o gün başlar.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/insan-sevgiyi-tanimiyorsa-1773502838.webp">
                        <figcaption>Sevgiyi kabul edebilmek</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir insan çocukluğunda, gençliğinde ya da geçmiş ilişkilerinde sevgiyi daha çok belirsizlikle, kaygıyla, terk edilme korkusuyla tanımışsa; zihni sevgi kelimesini o duygularla eşleştirir. Yani sevgi onun için huzur değil, biraz tedirginliktir. Biraz beklemek, biraz acaba demektir. Böyle büyüyen ya da böyle ilişkiler yaşayan biri için sakin, güvenli, istikrarlı bir sevgi ilk başta çok yabancı gelebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatta bazen insanlar kendilerine iyi davranan birinin yanında tuhaf bir huzursuzluk hissederler. Çünkü iç sesleri şöyle fısıldar:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bu bana göre değil.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bir yerde bozulacak.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben buna alışık değilim.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden psikolojide sık sık şu cümle söylenir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan yalnızca sevildiği kadar değil, sevildiğine inandığı kadar sevgi alabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sevgi eğer hayatında hiç güvenli bir biçimde yer almadıysa, insan onu gördüğünde hemen tanıyamaz. Bazen onu küçümser, bazen şüphe duyar, bazen de farkında olmadan uzaklaşır. Çünkü zihnimiz çoğu zaman mutluluğu değil, tanıdık olanı seçer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Psikiyatrist Erich Fromm sevgi hakkında şöyle der:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sevgi bir duygu değil yalnızca; öğrenilen bir beceridir.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu cümle aslında çok şeyi açıklar. Sevgi sadece birinin bize verdiği bir şey değildir; aynı zamanda bizim onu alabilme kapasitemizdir. Eğer insan kendini sevilmeye değer görmüyorsa, sevgi geldiğinde onu tutamaz. İçinden bir ses “fazla iyi” olduğunu söyler ve geri çekilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O yüzden mesele sadece iyi insanlarla karşılaşmak değildir. Mesele, o iyiliği kendine yakıştırabilmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan sevgiyi tanımıyorsa onu kabul etmekte zorlanır; çünkü kalbi o duygunun dilini bilmez. Ama sevgi, tıpkı güven gibi, tıpkı özsaygı gibi öğrenilebilir. İnsan zamanla yeni bir şey keşfeder: Sevgi sadece acıyla gelen bir duygu değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de insanın içindeki en büyük dönüşüm o gün başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sevgi kapıyı çaldığında artık şüpheyle değil, şu düşünceyle karşılar:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Demek ki böyle de sevilebiliyormuş.”</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/tophane-cesmesini-gercekte-kim-yakti-12840</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Tophane Çeşmesi’ni gerçekte kim yaktı?</h1>
                        <h2>Sonuç olarak bu yönetimsellik krizi yalnızca bir siyasal tercih, ya da bürokratik bir mesele değil. "Vakıflar" adı ile geçmiş değerleri çağrıştıran, tarihi bir misyonu varmış gibi gözüken bir devlet kurumu. Ama adıyla tam tezat teşkil edecek şekilde merkezi ve resmi bir yapıya dönüştürülmüş. Bu bölgeyi korumak için bir alan yönetimi planı ve organlaşması ihtiyacı var. Böylesine önemli bir şehir alanı tek tek yapılar olarak kavramak ve yönetmek mümkün değil. Çeşmeyi yakan meczubun yakalandığını, suçlunun kim olduğunu haberlerden öğreniyoruz. Ama asıl bu müstesna mekanın denizle ilişkisi koparan, bütün canlılığını yitirmesine yol açan, şehirle arasına bir otoyol inşa etme cüretini gösteren, bu şehircilik cinayetini işleyen asıl suçluyu ne yazık ki hala bilmiyoruz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/tophane-cesmesini-gercekte-kim-yakti-1773502307.webp">
                        <figcaption>Tophane Çeşmesi’ni gerçekte kim yaktı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p>Hafta başında medyada Tophane Çeşmesi’nin yakıldığı haberleri basında yer aldı. Çeşmenin yakınlarında geceleyen bir evsiz soğukta ısınmak için ateş yakmış. Kamera kayıtlarında ateşin parladığı saatlerde çeşmenin çevresinde hala yayaların ve yoğun bir trafiğin olduğu gözlemleniyor.<br />
<br />
Yangını çıkaran kişi yakalanmış. İlk vukuatı değilmiş. Tartışmalar böylesine önemli bir anıtın çevresinde neden bir önlem alınmadığı, ya da hemen yakınındaki İstanbul Modern ve Galataport giriş noktasındaki güvenliğin neden müdahale etmediği üzerine odaklandı.<br />
Geçmişteki haberlerde ise çeşmenin su haznelerinin “berduşların yatmaması” için kırılmış olduklarından söz ediliyor.</p>

<p>Tophane şehrin surların dışına çıkan modern anlamdaki ilk resmi kamusal alanıdır. Tophane adını taşıyan bölge modernleşme sürecinde Osmanlı imparatorluğunun başkentinin Akdeniz’le, Avrupa’yla ilişki kurduğu en önemli merkezdi.<br />
<br />
İmparatorluk Tophane Çeşmesi’nden başlayan bu hat üzerinde modern kamusal alan kavramını inşa ediyor, anıtlarıyla tanımlıyor.<br />
Su gibi şehre hayat veren bir değeri döneminin dünyadaki en ilginç mimari özelliklere sahip örnekleriyle kamusal alana taşıyor. Bu açıdan hatta Roma'dan, Floransa'dan ileri olduğu bile söylenebilir.<br />
<br />
Tarihi Yarımada dışında ilk defa bir meydan çeşmesi yapılıyor, mekanın anlamını tanımlayacak şekilde (1732). Tophane Çeşmesi gibi sembolleşen şehirsel ögelerin -bugün zannedildiği gibi- yalnızca su ihtiyacını karşılamak, ya da bulunduğu “mekanı süslemek” gibi işlevler üstlenmedikleri çok belli. Su ve mimarinin ilişkisi onun şehirsel bağlamı hakkında bir fikir veriyor.<br />
<br />
Çeşme de, diğerleri de edilgin varlıklar değil. Onların çok yönlü varlıkları ile bölge anlam kazanıyor ve etkileri günümüze kadar devam ediyor. Burası bir bakıma tarihi bir başlangıç noktası.<br />
<br />
<strong>Tophane meydanı Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk modern kamusal alanıydı</strong><br />
<br />
Tophane elçilik saraylarının denizle bağlantı kurdukları yerdir. İstanbul’daki ilk elçilik sarayı Fransa’nındır ve Tophane’ye uzanan yolun tepesinde yer alır. Fransa ile ilk diplomatik ilişkiler Kanuni Sultan Süleyman zamanında başlamıştır. Geniş bir araziye inşa edilen ve 19. yüzyıla gelinceye kadar defalarca yenilenen aynı zamanda Fransa'nın yurtdışında açtığı ilk elçilik binasıdır. Diğer elçilik sarayları da bunu izlemiştir.<br />
İlk resmi kamusal alanın Tophane’de, elçilik saraylarının denizle irtibat kurdukları noktada gerçekleştirilmesi bir tesadüf değildir. Bu bölge modernleşme sürecinde daha sonraki gelişmeleri de etkilemiştir.<br />
<br />
1852 yılında Abdülmecit Han tarafından aynı tarihlerde İngiltere Elçilik Binası’nı (Pera House) yeniden tasarlayan İngiliz Mimar William James Smith’e Tophane Kasrı’nı yaptırması bu nedenledir. Bu alan gelen yabancı konuklar için bir karşılama mekanıdır.<br />
<br />
İmparatorluğun tarihindeki sur dışına çıkan ilk meydan çeşmesi, Nusretiye Camii, ilk saat kulesi, ilk resmi tören alanı ve Tophane askeri yapıları kadar öncesinde İtalya kökenli Kılıç Ali Paşa’nın Camisi… Bu kıyı bölgesi maddi olarak, bir mimarlık ve şehircilik tarihi müzesi olduğu kadar günümüze kadar uzanan gelişmeleri etkileyen eşsiz bir belge özelliği taşır. Bu bölgede İmparatorluğun modernleşme döneminin önemli askeri yapıları yer alır. Tarihi bir kırılma noktasına işaret eden Nusretiye Camii’nin ve ilk saat kulesinin burada yer almıştır. Bundan sonraki resmi kamusal alanlar, camiler, saraylar bu dizinin devamıdır.<br />
<br />
Tophane meydanı İmparatorluğun Akdeniz ve Avrupa kurduğu ağ ilişkilerini gösteren, ilk modern kamusal alanıdır. Yer seçimi de dediğim gibi tesadüf değildi. Belirttiğim gibi bu bölge elçiliklerin denizle irtibat noktasıydı. Tophane’nin günümüzde yeniden yapılandırılan çevresinde şehrin en önemli sanat kurumları bulunuyor.<br />
<br />
<strong>İstanbul’un Akdeniz ve Avrupa ile ilişki kurduğu bu müstesna mekan şehirden nasıl koparıldı?</strong><br />
<br />
Bu açıdan bakıldığında Tophane Çeşmesi, bugünden bakıldığında -belki de diğerlerinden, hepsinden daha fazla- “olay yaratıcı” bir nesnedir. Onun başlattığı “olay” daha sonra radikal bir takım gelişmeler dizisi olarak kamusal alanda ve tarihte devam eder. Gravürlerde, belgelerde, fotoğraflarda hatta sözlü tanıklıklarda bu çeşmenin çevresinde canlı bir şehir hayatının olduğunun izleri sürülebiliyor.<br />
<br />
Ancak bu “olay” yakın tarihlerde mimarlığa hakim olan ve şehir planlama ve mimarlığın işaretsizleştirici, ilişkisizleştirici ve nesneleştirici bakışıyla kayda geçmez. Kayda geçilmediği gibi silinmeye çalışılır. Şehrin en değerli kıyı şeridi neredeyse bir hapishane duvarı gibi kapatılır. Bu eşi benzeri olmayan kıyı bölgesi ile onun hayat verdiği yerleşim alanları arasından altı şeritli bir otoyol ve raylı sistem hatları geçer.<br />
<br />
Klasik dönem çeşmeleri kendileri bir mimari tasarım içermeyen taşlarla yapılırlar. Oysa bu dizi içinde yapılan bütün çeşme ve sebillerin tıpkı Avrupa’daki gibi Barok ögelerle oluşturulduğunu, yani mermerlerin üretilirken yerine göre tasarlandığını görülüyor.<br />
Yapı ögelerinin temsil teknikleri ile tasarlanması mimarlıkta modernleşmenin izleridir.<br />
Bu da “Batılılaşma” denilen şeyden çok daha geniş bir süre içinde yalnızca biçimlerin değil, mimarlık deneyimlerinin Akdeniz üzerinde dolaştığını gösterir.<br />
Tophane gibi bir yerin anlamını, değerini fark etmeyen, adeta onu tarihten silmeye çalışan, imtiyazlı çıkar zümreleri olarak iktidar erkiyle örtüşen şehircilik ve mimarlık yöntemlerinin şehre nasıl zarar verdiklerini anlamak için yalnızca çeşmelere bakmak yeter. Bu yok edilen eşsiz tarihi eserleri hayal etmek için bir tanesine, parçalanıp hurdalığa atılan ve unutulan 1788 tarihli Silahtar Yahya Çeşmesi’ni örnek verelim. Restorasyon çalışmaları yapılırken bu bölgeden alınıp hurdalığa atılan bu anıtları kimse hatırlamaz.<br />
<br />
Oysa temsil edilenleri kendisine dahil eden ve anlamaya çabalamayan günümüzün şehir planlama anlayışına göre çeşmeler, kuleler, camiler, meydanlar, külliyeler sanki bir ihtiyacı karşılamak için yapılmışlar. Bugün de “ecdad yadigarı” oldukları için varlıklarına tahammül edilmekte -yol genişletme falan gibi gerekçeler olmadığı takdirde- adeta varlıklarına tahammül edilmekte, “restorasyon” adı verilen çalışmalarla itaat altına alınmaktalar.<br />
<br />
Hatta böyle bir yaklaşım “olay yaratan” bu tür şehirsel ögeleri edilginleştirmeye çalışıyor. Meydanları düzenlemek onlara göre yeni yer kaplamaları yapmak, oraya buraya birtakım banklar, aydınlatma elemanları serpiştirmek.<br />
<br />
Buna karşılık onların dışarıda bırakılmış olmaları yoklukları ya da hiçbir etkilerinin olmadığı anlamına gelmiyor. Bu tür mimari yöntemleri kullanan imtiyazlı elitler iktidar güçleriyle kenetlenerek, şehri körleştiriyorlar. Kimse şehrin neden böyle bir sonuca maruz kaldığını anlayamıyor.<br />
<br />
Beyoğlu’nun yalnızca denizle değil, Akdeniz’in bütünü ile ilişki kurduğu bu müstesna mekan, bu eşsiz düğüm noktası bir anda şehrin kollarını, ayaklarını kesen bir otoyolun kenarında kalıyor.<br />
<br />
Ama sıkı durun. Dahası hocalarının danışmanlığını yaptığı projelerle burada iki ayrı otoyol tüneli planlanıyor, tıpkı Sütlüce’de iki semti birbirinden koparan.<br />
Taksim, Eminönü, Beşiktaş gibi meydanlarda uygulamalı müteahhitlik projelerinde görüldüğü gibi.<br />
<br />
Şöyle bir hayal edin: Kilitlenmiş trafikte Galata Rum Okulu”nun önünden bir rampayla 12 metre aşağıya dalıyorsunuz ve Nusretiye Camii’nin önünden tekrar yeryüzüne çıkıyorsunuz. Ama o da ne? Biraz ilerleyince, Molla Çelebi Camii’ne gelmeden bir daha dalıyorsunuz, Dolmabahçe Camii önünden çıkıyorsunuz.<br />
<br />
Aslında belediye bu akla ziyan projelerden vazgeçmedi. Sütlüce’de dolgu alanına yapılanın maliyetini fark edince, Kabataş’taki gibi tam uygulama aşamasında çark etti. Görüldüğü gibi anıtlar korunuyormuş gibi yapılsa da bu bölgenin tarihsel birikimi, hafızası sürekli kazınıyor.<br />
<br />
<strong>Bu eşsiz tarihi bölgeyi, anıtları sahi kim yönetiyor?</strong><br />
<br />
Soru şu: Peki bu eşsiz anıt çeşmeyi de, diğerlerini de, bu tarihi önemi olan bölgeyi de kim yönetiyor?<br />
<br />
Merkezi yönetim Tophane’nin şehirsel varlığını yok etmeye çalışıyor. Beyoğlu ve önemli tarihi alanın denizle ilişkisi koparıyor, yıllarca bir hapishane duvarı gibi kapatıyor.<br />
Yıllarca şehir ekonomisini haraca bağlamak için kullandıktan ve keyfi bir şekilde kapalı tuttuktan sonra özelleştirme ile kendisine gelir elde etmeyi hedefliyor.<br />
<br />
Büyükşehir Belediyesi ve onunla kapalı ilişkiler kuran plancılar, mimarlar ise akla ziyan projeler ile bu eşsiz maddi tarihin izlerinin yok edilmesi için uğraşıyorlar.<br />
Şaşırtıcı ama ortada bu eşsiz bölgeyi sürekli parçalamaya, hafızasını yok etmeye çalışan muazzam bir girişim var.<br />
<br />
Sonuç olarak bu yönetimsellik krizi yalnızca bir siyasal tercih, ya da bürokratik bir mesele değil. "Vakıflar" adı ile geçmiş değerleri çağrıştıran, tarihi bir misyonu varmış gibi gözüken bir devlet kurumu. Ama adıyla tam tezat teşkil edecek şekilde merkezi ve resmi bir yapıya dönüştürülmüş. Bu bölgeyi korumak için bir alan yönetimi planı ve organlaşması ihtiyacı var. Böylesine önemli bir şehir alanı tek tek yapılar olarak kavramak ve yönetmek mümkün değil.<br />
<br />
Çeşmeyi yakan meczubun yakalandığını, suçlunun kim olduğunu haberlerden öğreniyoruz. Ama asıl bu müstesna mekanın denizle ilişkisi koparan, bütün canlılığını yitirmesine yol açan, şehirle arasına bir otoyol inşa etme cüretini gösteren, bu şehircilik cinayetini işleyen asıl suçluyu ne yazık ki hala bilmiyoruz.<br />
<br />
“Meczup” olarak tabir ettikleri kişinin bu ilk vukuatı değil, bunu anladık. Peki ya şehir yönetimi açısından durum farklı mı?</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/folia-sergisinin-ardindan-12839</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Folia Sergisi’nin ardından</h1>
                        <h2>Hayatta paradan daha önemli şeyler olduğunu bilmek ve ülkenin çağın ruhu ile bağını hep diri tutmak yolunda Ömer Koç üzerini düşeni yapıyor. Bunu benim söylememe ihtiyacı da yok zaten. Yine de Montaigne’in felsefesi üzerinden 2026 Türkiye’sine yapılan bu hatırlatmanın kıymetini bilmek gerek: Doğa her şeyi yapabilir ve yapar.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/folia-sergisinin-ardindan-1773501932.webp">
                        <figcaption>Folia Sergisi’nin ardından</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’deki en yaygın eleştirilerden biri de “burjuvazi” eleştirisidir. Fransa’da kiliseyi ve Krallığı alaşağı eden Burjuvazi Türkiye’de düzenin dümen suyunda giden kendi çıkarından başkasını dert etmeyen bir kesim olarak eleştirinin hedefindedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya’da ilerlemenin ateşleyicisi olmuş Burjuvazi bizde kahiren 20. Yüzyıl gibi oldukça geç bir zamanda ve ekalliyetten arındırılmış bir ortamda sahneye girmesinin de etkisiyle daha çok muhafazakârlığın, soğuk savaş sağcılığının yanında görülmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünyadaysa müzikten resme heykelden edebiyata kadar pek çok sanatın koruyucusu olarak da ulusların gelişimine ve geniş kitlelerin bilinçlenmesine katkı veren bir burjuva geleneği vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de Burjuvazi denince akla ilk gelen Koç Grubudur. Koç Grubu’nu İmparator romanında 1960’ların Soğuk Savaş ikliminde resmeden Erol Toy’un anlatısı tam da muhafazakar sağ geleneğe verilen katkıyı açık sözlü biçimde resmeder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye Dünyanın neresinde ve neden gerisinde sorusunun yanıtını aradığınızda ön cephesinde Koç’un olduğu Türkiye burjuvasinin tercihlerini bulmak sürpriz değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de siyasi iktidarını kültürel iktidarla taçlandırmak isteyen anlayış demokratik cephede söz alan TÜSİAD Başkanına kelepçe takmakta tereddüt etmedi. Türkiye Burjuvazisi ise hayatta paradan da önemli şeyler olduğunu oldukça geç farketti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün Türkiye’de ötekinin pek çok halini toplumdan dışlamak isteyen bir iktidar oluşun gücü ile tanışmış durumdayız. Ötekisiz bir toplum ya da sadece izin verilen ötekiye tahammül edileceği utangaç olmayan biçimde ve yüksek sesle tekrarlanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ötekinin kültürel sınırlarını yıllar önce AKP’yi AKP yapan 2 numaralı isimden duymuştuk. “Tükürürüm böyle sanata” diyerek ifade etmişti kendini. O zamanlar tükürmekten fazlası yapılamıyordu. Bugün tükürükle değil ama yasayla boğulma noktasına geldik.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çok mu karamsar şeyler yazdım?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sanırım az bile yazdım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna karşılık hakkını teslim etmem gereken biri var. Hem de İmparator’un neslinden. Vehbi Koç’un büyük torunu Ömer Koç.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hayatta paradan daha önemli şeyler olduğunun farkındalığını bize farklı şekillerde anlatmıştı Ömer Koç.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun son örneğini kapılarını yeni kapatan Folia Sergisi ile gösterdi .</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Önce sergi mekanından bahsetmeliyim. Altunizade’de kocaman bir korunun içinde yer alan Abdülmecid Efendi Köşkünde gerçekleşti sergi. Köşk adını aldığı aynı zamanda son halife ünvanı taşıyan Abdülmecid Efendi’nin sanata olan ilgisi ile tarihe geçmiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Köşkü aktifine alan Yapı Kredi Bankası kurucusu Kazım Taşkent’in bankayı Koç Grubuna devretmesi ile bugünkü sahiplerinin olmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sanata tüküren bugünlerin sözde “din savunucuları”ndan farklı olarak sanatla ilgisini ölene kadar kesmeyen bir İslam ehli olarak 1944’de Paris’te dünyaya veda eder Abdülmecid efendi. Gayet seküler konuları sanatla resmetme yetenek ve bilgisi vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Cumhuriyet’in Osmanlı ile bağları kesme konusundaki kaba tutumunu ne kadar eleştirsek az. Meydanı sanat tükrükçülerine bırakmanın yanlışlığını her geçen zaman daha iyi anlıyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sergi hem Ömer Koç koleksiyonundan hem de geçici olarak ödünç alınmış eserlerden oluşuyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">2 gün üstüste gittim sergiye. Eserlerin yoğunluğu ile tek mekanda bienal hissi yaşatan etkinliği tek bir bakışla içselleştirmek olası değil zaten.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sergi kataloğu sergiyi şu sözlerle tanımlıyor :</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“Folia sergisi, “ağaç yapraklarına” gönderme yaparken…. doğanın canlılığı ile hayal gücümüz arasında köprü kuran çok duyulu bir deneyim sunmayı amaçlıyor.”(*)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Daha çok okul günlerinden ve sonrasından folyo diye adlandırdığımız kırtasiye malzemesinin öz anlamına doğru çıkılan bir yolculuk Folia.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">100’ü bulan yerli yabancı sanatçının dahil olduğu bir olimpiyat. Doğaya verilen selamın gizli saklı olmadığı açık ve net bir teması var. İstanbul’un ve İstanbul’a öykünen 80 şehrin betona yolculuğuna karşı bir manifesto tadında. İnsanın özünde doğanın parçası olduğunu hatırlatmaya kendini adamış. Eserlerin ortak teması doğa. Montaigne’in her şeyi yapabilir ve yapar dediği doğa.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bazı kusurlarım olsa da üşengeçlik bunlardan biri değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üşenmedim sergide eseri olan tüm sanatçıların sanatsal linklerini, sergide çektiğim fotoğrafları ve tabii ki serginin kendi katalog linkini ve yukarıda alıntıladığım sergi tanıtımını blog yazısı içeriğine ekledim. Meraklısı bu linke tıklar çektiğim fotoğraflara ve sanatçıların maceralarına yolculuk yapabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sergi artık sona erdiği için uçtan uca anlatmak nafile olacak. Muhtemel ki ilerleyen zamanlarda sergideki işler başka sergilerin parçası olarak göz önüne gelecek. Ama Abdülmecid Efendi köşküne yayılan eserlerin birbiriyle olan ilişkilerini içeren varlıkları da yok olmuş bir varlık gibi zihinlerde eriyecek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sergiyi özellikle ikinci gezişimde herkesin birkaç dakika kaldığı eserlerin karşısında uzun süre durdum. Eminim bunu yapan başkaları da vardır ama çoğunluk için yoğun sergiyi gezmek biraz da zamanla yarışmak. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sanatçıların uzun eğitimlerin yanında dünyaya kişisel bakışlarını, toplumsal konumlarını da içeren eserlerin belki çok daha uzun süreleri hak ettiğini düşünmek gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sergide yine de kaçırdığım pek çok şey olduğunu biliyorum. Aslında hayat da öyle değil mi? Her şeyi gördüğümüzü kontrol ettiğimizi zannederiz ama aslında önümüzden geçer gider.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hayatta paradan daha önemli şeyler olduğunu bilmek ve ülkenin çağın ruhu ile bağını hep diri tutmak yolunda Ömer Koç üzerini düşeni yapıyor. Bunu benim söylememe ihtiyacı da yok zaten. Yine de Montaigne’in felsefesi üzerinden 2026 Türkiye’sine yapılan bu hatırlatmanın kıymetini bilmek gerek:&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Doğa her şeyi yapabilir ve yapar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">* <span style="color:#467886"><u><span style="color:black"><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2026/02/folia.html"><span style="color:black"><span style="color:black">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2026/02/folia.html</span></span></a></span></u></span></span></span></span></p>

<p><br />
&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ccde-kim-yok-12838</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>CC’de kim yok?</h1>
                        <h2>“Ay inanmıyorum Vedat Bey de var Cc’de. Yok kafayı yemiş kesin. Yemedi içmedi yani burada kalabilmek için beni attırmayı kestirdi gözüne.” Duygu bilgisayarından kalkıp koltuğunda yığılan Gamze’nin yanına geldi. Konu her ne ise kendisine gelmemesinin rahatlığıyla teşhis koymak için dikkat kesilerek okumaya başladı. “Neymiş derdi bakalım.”</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ccde-kim-yok-1773486214.webp">
                        <figcaption>CC’de kim yok?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yaa ne yapmak istiyor bu kadın? Cc’ye Ömer Bey’i de eklemiş.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne oldu Gamze ne maili o, bana gelmemiş.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sana niye gelsin kızım, bu Berrin denen kadın taktı bana, bak ben söylemiştim. Geldiğinden beri benimle uğraşıyor manyak.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne diyor, ne istiyor?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ay inanmıyorum Vedat Bey de var Cc’de. Yok kafayı yemiş kesin. Yemedi içmedi yani burada kalabilmek için beni attırmayı kestirdi gözüne.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duygu bilgisayarından kalkıp koltuğunda yığılan Gamze’nin yanına geldi. Konu her ne ise kendisine gelmemesinin rahatlığıyla teşhis koymak için dikkat kesilerek okumaya başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Neymiş derdi bakalım.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne olacak yaa. Ne işten ne süreden haberi var geri zekalının. Almış Ömer Bey’in torpilini arkasına gazlıyor. Bunu sardılar başımıza. İş yapıyor görünmek için oturup laf sokacak yer buluyor. Al bugünün bütün işini yaptı kendine göre işte. Şovunu halletti. Artık cam fanusunda aptal kahkahalarını atar, iki tane de bağırarak telefon konuşması ekler, oh sen sağ ben selamet.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben anlamadım ne demek istediğini burada.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Anlayacak bir şey yok. Çünkü bunu yazmasına bile gerek yok. Aha karşıdan odasından ne oldu o iş dese kafasıyla anlarım. Başka işi yok çünkü. Üç adım yürüse gelip sorsa, ya onu geç telefon et bari. Niyeti iş olsa öyle olurdu. Benim anlamadığım bunun ne halt etmeye çalıştığı belli, herkes anlamamazlıktan geliyor. Bak bak hallere bak, gözlüklerini takmış bir de sanki başka işleri varmış gibi hödük hödük ekrana bakıyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Valla ben hala anlamadım burada ne demek istediğini bu kadının.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Duygucum anlamayacak bir şey yok. Ben seninle uğraşarak bir iş yapıyor gibi görüneceğim diyor özetle. Hiçbir şeyden anlamadığımı böyle örtbas edeceğim. İki şak şak bir lak lak ayın sonunda 200 bin cepte. Gamze de burada 100 binle bu kadının ekmeğini yağlayacak can derdinde.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ömer Bey’in karısının liseden arkadaşıymış galiba.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“E ne olacaktı? Arpalık burası. Çalışana 100 bin. Evde canı sıkılmasın, yalandan iki mail yazsın diye getirdiğin iş bilmez aptal tanıdığına 200 bin. Hayır bari müdür demeyin. Siz verin buna parasını da başımıza sarmayın. Biz onu çalışıyormuş gibi gösteririz yani. Derdiniz o ise.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Aptal kadını sardılar başımıza gerçekten. Bakalım daha neler göreceğiz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben başka iş bakmaya başlayacağım Duygu. Belli oldu.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yok daha neler canım. Dur bakalım beraber hallederiz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O sırada Duygu’nun masa telefonu dahili hattan çaldı. İkisi de cam fanusa baktılar. Berrin Hanım telefondaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Alo? Merhaba Berrin Hanım. Evet evet. Tabii hemen geliyorum.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayırdır suratıyla birbirlerine döndüler. Duygu defteriyle açık ofisin sonundaki odaya hızlı adım yürüdü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Duygucum merhaba, nasılsın?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Merhaba Berrin Hanım iyiyim teşekkür ederim.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Nasıl gidiyor? Raporunu okudum. İyi bir özet olmuş, eline sağlık.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Teşekkür ederim Berrin Hanım. Siz geldiğinizden bu yana sistem çok iyi oturdu. Bizim de işimiz hızlandı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben de seninle çalışmaktan memnunum Duygucum. Keşke herkes böyle senin gibi çözüm odaklı olsa. İşimiz daha da kolay olurdu.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Haklısınız Berrin Hanım. İnsanlarda ister istemez yeniliklere direnç oluyor. Yılların getirdiği alışkanlıklardan kurtulmak kolay değil malumunuz. Ama ben sizinle bunların aşılacağına inanıyorum. Arkadaşlar da zamanla mutlaka uyum sağlayacaktır.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duygu Berrin Hanım’ın odasından çıktı. Gamze’nin soran gözlerinden belli etmemeye çalışsa da gözlerini kaçırarak:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne diyecek ruh hastası, şöyle çalışacağız böyle yapacağız cart curt… Havaya sallıyor işte.”</span></span></p>

<p style="margin-left:48px">&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/her-inanca-esit-duran-kamu-otoritesini-nasil-kuracagiz-dusunelim-12837</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Her inanca eşit duran kamu otoritesini nasil kuracağiz, düşünelim!</h1>
                        <h2>Hepimiz toplumumuzda laikliği nasıl hayata geçiririz ve ülkemizde laikliği nasıl yorumlayarak ilerleriz konusunda düşünmek mecburiyetindeyiz. Bunu yaparken şunu da hatırlamamız lazım. İslam dünyasında devletin dışında ve bazen ona rakip bile olabilecek “kilise” diye bir kurum yoktur. Din hizmeti kamunun sağladığı hizmetler arasındadır. Kamunun her inanca saygılı kalmak şartıyla din hizmetini nasıl vereceği üzerinde düşünmemiz, çareler üretmemiz gerekiyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/her-inanca-esit-duran-kamu-otoritesini-nasil-kuracagiz-dusunelim-1773485545.webp">
                        <figcaption>Her inanca eşit duran kamu otoritesini nasil kuracağiz, düşünelim!</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son günlerde toplumumuzda bir laiklik tartışmasıdır gidiyor.&nbsp; Bir yanda televizyonumuz evine dini bakımdan muhafazakar aileyi davet eden laik bir ailenin onlara domuz eti ikram ettiği gibi, ülkemizin gerçekleriyle en ufak bir ilişkisi bulunmayan bir yayın yaptı. Diğer yandan Milli Eğitim Bakanımız sanki her öğrencinin ailesi Ramazan’da oruç tutmakla vazifeliymiş türü bir varsayımdan yola çıkarak, ailenin Ramazanı kutladığını denetlemek, hatta aileyi oruç tutmaya mecbur etmek için girişimlerde bulundu ve yetmemiş gibi, yaptıklarının tamamen laiklik ile uyum içinde olduğunu, anayasayla her bakımdan bağdaştığını ilan etti. Bütün bunlar da yetmemiş olacak ki, bu sefer bir takım aydın&nbsp; “Türkiye laiktir, laik kalacak” türünden daha çok kendilerinin iman ettiği değerleri ifade eden bir bildiri imzalayarak, kamuoyuna sundular. İş burada bitse gene iyi. Bu sefer, aslında her türlü görüşün ifadesinin serbest olması gereken “demokrasinin hakim olduğu” toplumumuzda bu zevat hakkında soruşturma açıldı. Halkı olumsuz bilgileri yayarak galeyana getiriyorlarmış. Tabii, kanbersiz düğün olmaz. Tartışmaya basınımız da katıldı. Bir yazara göre, laik olduğu ileri sürülen birçok toplumda okullarda dini bayramlar kutlanıyordu. Türkiye’de neden kutlanmasın dı? Bu yazar dünyanın muhtelif ülkelerinden örnekler de verdi. Ben dünyayı pek bilmiyorum ama yazarın Birleşik Amerika’yı pek bilmediğini verdiği örnekten anladım. Yine her kafadan bir sesin çıktığı bir ortama sürüklenmiş durumdayız..</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında laiklik muhtelif inançlar karşısında kamu otoritesinin alması gereken tavırla ilgilidir. Örneğin, çok koyu dindar olan bir kişi, eğer dinin kamu otoritesinin bir işi olmadığını, dolayısıyla bu alana karışmaması gerektiğini düşünüyorsa, o kişi tam bir laiktir. Buna karşılık, bir kişi kamu otoritesini kullanarak toplumda herhangi bir inanç sisteminin yerleşmesini arzuluyor, o yönde kamunun yaptığı icraatı destekliyorsa, laik değildir. Laiklik, inanç sistemleri karşısında kamu otoritesinin yansız ya da tarafsız kalmasıdır, yoksa bazılarının bizleri inandırmak istediği gibi, devletin inançsızlığı yaygınlaştırmağa çalışması değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen her toplumda yaygın olan inanç sistemleri, şu veya bu şekilde kamu hayatını etkiliyor. Örneğin, çoğunluğun Noel’i kutladığı toplumlarda okul tatilleri ona göre şekillenmiştir. Ama Noel’I kutlamayan toplumlar aynı tarifeye uymayabiliyor. Örneğin, Birleşik Devletler’de üniversitenin kış tatiline girmesi genelde 15 Aralık civarındadır. Buna karşılık çoğu üniversitemizin kış arasına girdiği dönem Şubat’ın ikinci yarısıdır. Bazı durumlarda topluma egemen olan din kökenli yaklaşımlar, kamu otoritesinin vaziyet alışını da etkileyebiliyor. Bilindiği gibi, İrlanda’da olsun, Polonya’da olsun, uzun süreler kürtajın yasaklanması toplumun dini tercihlerini yansıtıyordu. Bu sorunun aslında kişinin tercihine, daha doğrusu inancına bırakılması bu toplumlar açısından oldukça yeni gelişmelerdir. Yine de bu alanda kamu kaynaklarının kullanılması, örneğin kürtaj hizmetinin kamu sağlık kuruluşlarında ücretsiz olarak verilmesi tartışma konusu olabilmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumumuzda anlaşılabilir nedenlerde laiklik yanlış yorumlanabiliyor. Bilindiği gibi, ülkemiz kurulurken şu veya bu şekilde birçok Osmanlı kurumunu da miras almıştır. Bunlar arasında Halifelik ve ona bağlı olarak çalışan Bab-ı Meşihat gibi kurumlar da bulunmaktadır. Bunun yanında Cumhuriyet çok sayıda vakıf kurumunu da devralmıştır. Hilafetin kaldırılmasına ve 1928’de devletin dini olmadığının ifade edilmesine rağmen, bir dizi kurum yaşamağa devam etmiştir. 1924 Anayasasını okuyanlar, herhalde ülkemizin kurulması sırasında teşkili öngörülen bakanlıklar arasında Şeriye ve Evkaf Nezareti’nin bulunduğunu da hatırlayacaklardır. &nbsp;Bu bakanlığın kaldırılması ve yerini Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın alması ancak devlet dininin anayasa hükmü olmaktan çıkarılmasından sonra mümkün olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de devletimizin yapısında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bulunması tam anlamıyla laik bir devlete sahip olmadığımızı gösteriyor. Bu kuruluş Sunni-Hanefi İşleri Genel Müdürlüğü olarak hizmet vermekte, bu mezhebin devletin resmi tercihi olduğu bir bakıma böylece ifade edilmektedir. Devletimiz ise Diyanet İşleri Başkanlığını aynen Osmanlı’nın Şeyhülislamlığı kullandığı gibi kullanmış, ona siyaset alanında yaptığı işleri meşrulaştırmak, kabul ettirmek görevini vermiştir. Osmanlı döneminde Şeyhülislamlar devlete, yani sivil otoriteye&nbsp; karşı çıktıkları durumda kellelerinin vurulması olasılığıyla karşı karşıya kalırken, Cumhuriyet döneminde bunun yerini&nbsp; sadece görevden alınmak almıştır. Fakat her iki durumda da dini otoriteden beklenen sivil idareyi desteklemektir.&nbsp; Belki şimdi unutuldu, bir dönemde Her Cuma camilerde imamların ne diyeceği bile merkezden kararlaştırılır, halkın aşı olması, vergisini ödemesi filan telkin edilirdi. Bugün yönetim değişince, Diyanet fetva eminliğine sıvanarak, milletin yaptığı şeylerin dine uygun olup&nbsp; olmadığını da Sünni-Hanefi görüşü açısından yorumlamağa yönelmişir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biliyorsunuz, ülkemizde ilk ve orta öğretimde din dersleri bulunmaktadır. Bu derslerde sadece öğrencilere namaz kılmak, oruç tutmak, bazı duaları ezberlemek ve benzeri Sünni-Hanefi uygulamaları öğretilmektedir. Daha da vahim olarak, bu mecburiyete Lozan’da korumaya alınmamış her türlü İslam dışı veya içi inanç da dahil edilmekte, hatta üniversite girişlerinde bile bu&nbsp; alanda&nbsp; sorular sorulabilmektedir. Kamu yönetiminden sorumlu olanların bundan rahatsızlık duyması bir yana, yapılanları teşvik ettikleri incelenmeğe değer ayrı bir davranıştır. Şimdiye kadar hiçbir yönetim acaba devleti din konularından nasıl uzaklaştırırım, devleti&nbsp; muhtelif inançlar karşısında nasıl eşit konuma getiririm veya dini nasıl kişilerin ilgi alanı kılarım ve orada tutarım diye bir soru sormamıştır. Sanıyorum&nbsp; anayasamızda da yer alan Türk tanımının yazılı olmayan kısmında hakiki Türk vatandaşının Sünni-Hanefi kökenli olduğu hususu da yer almaktadır. Bir dönemde&nbsp; genel olarak Müslüman olmak, daha doğrusu&nbsp; Müslüman kökenli olmak yeterli görülmüşse de, günümüzde bunun geride kaldığı ve daha kapsamlı bir Müslümanlık arandığı görülmektedir. Özellikle dinin başkaları tarafından görülebilecek davranışlar kısmı önem kazanmakta, bu davranışlara uyanlar muteber addedilmektedir. Kimse bu kişilerde ayrıca ahlakilik filan aramamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dine kamu politikasında birçok bakımdan yer verilmesi, Türkçe’de laiklik tanımına da özel bir anlam kazandırmıştır. Günümüz Türkçesinde laik kişi denildiği zaman, genellikle anlaşılan dinle arası iyi olmayan kişidir. Bu yukarda verdiğim laiklik tanımından çok uzaktır. Laik kişi aslında her türlü inancın kamu siyasetinin dışında tutulmasını, devletin inançlar karşısında tarafsız olmasını savunurken, ülkemizdeki laiklik anlayışına inanç karşıtlığı gibi özel bir anlam yüklenmektedir. Dolayısıyla laiklik bildirisine imza atanlar, istemeseler bile, toplumun önemli bir kesimi tarafından din karşıtlığını savunan kişiler olarak algılanmışlardır. Halbuki eminim ki, kastedilen kamu otoritesinini belirli bir dine ve onun belirli bir yorumuna karşı olmaktan ibarettir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda birçok üniversitede ilahiyat fakültelerinin açılması, bu kurumların mezunlarının orta öğretimde yetiştikleri alan dışında dahi görev alabilmeleri, kamu otoritesinin bir inançla veya din yorumuyla özdeşleştirilmesini güçlendiren bir gelişmedir. Halbuki geliştikçe inanç açısından da giderek daha zengin çeşitlilik kazanan toplumumuzda daha fazla ihtiyaç duyulan yaklaşım bu zenginliğin kamu otoritesinin müdahalesi dışında gelişme göstermesidir. Şu ana kadar, şahit olduğumuz tek olumlu gelişme gençliğin, iktidarın bütün çabalarına rağmen Tanrı inacını korumakla birlikte, belirli doktrine bağlı olmayı kabullenmemesi, bu gelişmeden şikayet edilirken kullanılan deyimi kullanmak gerekirse, “deist” olmayı tercih etmesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında hepimiz toplumumuzda laikliği nasıl hayata geçiririz ve ülkemizde laikliği nasıl yorumlayarak ilerleriz konusunda düşünmek mecburiyetindeyiz. Bunu yaparken şunu da hatırlamamız lazım. İslam dünyasında devletin dışında ve bazen ona rakip bile olabilecek “kilise” diye bir kurum yoktur. Din hizmeti kamunun sağladığı hizmetler arasındadır. Kamunun her inanca saygılı kalmak şartıyla din hizmetini nasıl vereceği üzerinde düşünmemiz, çareler üretmemiz gerekiyor. Benim bu konuda bazı düşüncelerim var. Belki konuyu bir başka yazımızda ele alırız. Bu arada siz de düşünmeye devam edin. Konunun çok önemli olduğuna ilişkin düşüncemi paylaştığınızı ümit ederim. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ramazan-okumasi-islam-ve-siyaset-uzerine-bes-kitap-12836</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ramazan okuması: İslam ve siyaset üzerine beş kitap</h1>
                        <h2>Günümüzde hem Batı’da hem de Müslüman dünyada bazı akademisyenler Müslüman toplumların bilimsel bir gerileme yaşadığını inkâr eder; “gerileme” kavramını kullananları Oryantalist olmakla suçlarlar. Oysa İbn Haldun (14. yüzyıl) ve Kâtip Çelebi (17. yüzyıl) gibi tarihî şahsiyetler kendi toplumlarındaki ilmî durgunluğu açıkça dile getirmiştir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ramazan-okumasi-islam-ve-siyaset-uzerine-bes-kitap-1773526422.webp">
                        <figcaption>Ramazan okuması: İslam ve siyaset üzerine beş kitap</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir önceki </span><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/iranda-rejim-ulemanin-vesayeti-12801"><span style="color:#2980b9">yazımızda</span></a><span style="color:black"> İran özelinde ve İslam dünyası genelinde ulema-devlet ittifakının 11. asırdan sonra ortaya çıkışına değinmiştik. Bu ittifakın yüzyıllar boyu süren etkisi, kimilerinin zannettiği gibi İslam’ın özünden kaynaklanmamaktadır. 8. ila 11. asırlar arasında İslam âlimleri (ulema) ile devlet yöneticileri arasında belirgin bir ayrım vardı. Bu ittifakın ortaya çıkıp yüzyıllarca etkisini sürdürmesinde iki ana etken rol oynamıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Birincisi, dünya siyasetinde şiddeti temsil eden devlet ile dinî meşruiyet iddiası arasında güçlü bir bağın hemen her medeniyette görülmesidir. Orta Çağ Avrupası’ndan günümüz Hindistan’ına kadar devlet idarecileri, din aracılığıyla kendilerini kitlelere meşru göstermeyi önemli bir yöntem olarak benimsemişlerdir. Bu açıdan İslam’ın ilk dört-beş asrındaki din adamı–devlet adamı ayrımı ile Batılı ülkelerde son iki yüzyıldır görülen din-devlet ayrımı, insanlık tarihinde bir istisna olarak değerlendirilebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkinci neden ise ulema-devlet ittifakını savunanların propaganda gücüdür. Camiler ve medreseler üzerinde hâkimiyet kuran ulema, bu ittifakı dinî bir öğreti olarak yaymış ve karşı çıkanları cezalandırmıştır. Bu cezalandırmaya bir örnek, ilk inceleyeceğimiz kitabı yazan Ali Abdürrazık’ın Mısır’da başına gelenlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/indir.jpg" style="height:285px; width:200px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em><span style="color:black">İslam’da İktidarın Temelleri</span></em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Abdürrazık, 1925 yılında&nbsp;<em>İslam’da İktidarın Temelleri</em>&nbsp;adlı kitabını kaleme aldı. Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti hilafeti ilga etmiş, Mısır kralının halifelik iddiası ise tartışma konusu olmuştu. Hilafet kavramına, İslam’ın bir siyasi proje olmadığı ve hilafetin dinin bir parçası sayılamayacağı gerekçesiyle itiraz etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">El-Ezher mezunu ve İslam mahkemesi hâkimi olan Abdürrazık (1888–1966), kitabında İslam’ın bir siyasi sistemden ziyade ahlakı öncelediğini savundu. Ona göre Hz. Muhammed (sav) siyasi bir model ortaya koymamış; aksine maneviyat merkezli bir mesaj tebliğ etmişti. Eğer Peygamber siyasi bir düzeni önceliklendirmek isteseydi, siyasi bir halef tayin ederdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dahası Abdürrazık, İslam tarihinde Emevî ve Abbasî gibi hanedanların, liderleri kendilerini halife olarak tanıtsalar da, siyasetlerinin özünde dinî değil, dünyevî olduğunu vurguladı. Sonuç olarak hilafetin ilahî bir zorunluluk değil, beşerî bir kurum olduğunu ileri sürdü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ulemanın bu cesur çıkışı cezasız bırakması beklenmezdi. El-Ezher ulema heyeti Abdürrazık’ın diplomasını iptal etti. Diploması iptal edilince hâkimlik görevi de sona erdi ve işsiz kaldı. Bu küçük hacimli fakat büyük yankı uyandıran kitabın yazarı, hayatının geri kalanını bir tür inziva içinde geçirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/siyasete-dair-temel-bilgiler-kurtubali-ibn-rusd.jpg" style="height:390px; width:200px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em><span style="color:black">Platon’un Devlet’ine Şerh</span></em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İslam tarihinin erken döneminde Farabi ve İbn Sina gibi düşünürler hegemonik bir ulema baskısıyla karşılaşmıyordu. İslam dünyasında filozoflara yönelik baskı, 11. yüzyılda değişen güç dengeleri ve Gazali gibi dâhi bir âlimin Müslüman filozofları üç meselede kâfir ilan etmesi sonucunda ortaya çıktı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ulema-devlet ittifakının bu baskısı Orta Asya, İran ve Irak’tan başlayıp batıya doğru yayıldıkça Müslümanların felsefe alanındaki üretkenliği Endülüs’e sıkışmaya başladı. İslam tarihinde Aristocu felsefe geleneğinin son büyük temsilcisi olan İbn Rüşd (1126–1198), Müslüman yönetimindeki İspanya şehirlerinde yaşadı. Gazali’ye reddiyeler yazdı; Kur’an’ın felsefeyi yalnızca tolere etmekle kalmayıp aynı zamanda teşvik ettiğini vurguladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siyaset konusunda İbn Rüşd’ün en önemli eseri Platon’un&nbsp;<em>Devlet</em>’ine yazdığı şerhtir. Bu eserinde Platon’un rejimlerin yozlaşması teorisini İslam tarihine uygulamıştır. Bu teoriye göre akıl merkezli faziletli yönetim zamanla onur ve askerî güç merkezli timokrasiye, oradan zenginlerin hâkim olduğu oligarşiye, ardından çoğunluğun yönetimi olan demokrasiye ve nihayet tek adam rejimi olan tiranlığa dönüşür ve çöker.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İbn Rüşd bu eserinde kadınların sosyo-politik katılımına dair proto-feminist bir ufuk da ortaya koyar. Kadınları sosyo-politik yaşamın dışında tutmanın Müslüman şehirlerde refahı engellediğini savunur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ne yazık ki İbn Rüşd’ün bu önemli fikirleri İslam dünyasında değil, tercümeleri yoluyla Avrupa’da etkili oldu. Yaşarken ve sonrasında o kadar mutaassıp bir tepkiyle karşılaştı ki, Platon’a yazdığı şerh gibi bazı önemli eserlerinin Arapça asılları yok edildi; bu nedenle elimizde sadece İbranice tercümeleri kaldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/mukaddime-karton-o-nkapak-1760018676.jpg" style="height:300px; width:200px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em><span style="color:black">Mukaddime</span></em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İbn Rüşd sonrasında Müslüman toplumlar nadiren büyük düşünürler yetiştirmiştir; bunların en bilineni, günümüzde ilk sosyal bilimci kabul edilen İbn Haldun’dur (1332–1406). En meşhur eseri&nbsp;<em>Mukaddime</em>, çok ciltli dünya tarihine yazdığı bir giriştir. İbn Haldun filozof ya da ilahiyatçı olmadığını; insan topluluklarını ve medeniyetleri inceleyen yeni bir ilim dalı ortaya koyduğunu vurgular. İslam ve siyaset konusunda analitik bir tarih anlayışı geliştirir; fıkhî görüş arayanları ise 11. asır fakihi Maverdi’ye yönlendirir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Mukaddime</span></em><span style="color:black"> toplulukları iki ana kategoride inceler: şehirliler ve göçebeler. Şehirlerde yaşayan insanlar, bilimi ve sanatı geliştirir, ancak iki ana zafiyetleri vardır. Birincisi, devlet onları silahsızlandırıp boyun eğdirdikçe artan uysal tabiatlarıdır. İkinci zayıflık ise lüks şehir hayatının beraberinde getirdiği tembellik ve rahatlığa alışmadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Göçebe kabileler ise sert koşullara alışkın, savaşmaya hazır ve cesur olmak zorundadır; zira onları koruyan duvarlar ya da kapılar yoktur. Bu nedenle daima silah taşırlar. En önemlisi, güçlü bir asabiyete (grup aidiyeti duygusuna) sahiptirler. Öte yandan göçebelerin de olumsuz yönleri vardır: medeniyetten uzaktırlar ve çoğu zaman başkalarının mallarını yağmalarlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İbn Haldun bu iki grup arasında döngüsel bir ilişki tasvir eder: Göçebeler şehirleri fetheder, yerleşir ve zamanla asabiyetlerini kaybeder; böylece başka göçebe toplulukların saldırılarına açık hâle gelirler. Bu dinamik, hanedanların yükseliş ve çöküşünü açıklar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İbn Haldun sosyopolitik analizini ekonomik görüşlerle tamamlar. Modern dönemde ekonomik fikirlerinden etkilenenlerden biri ABD Başkanı Ronald Reagan’dır. Reagan, konuşmalarında ona atıfta bulunduğu gibi, başkanlığı sonrasında Bill Clinton’a yazdığı açık mektubun sonunda da şu sözlerini aktarmıştır: “Size İbn Haldun’un şu nasihatini hatırlatmak isterim: ‘İmparatorlukların yükselişinde vergi oranları düşük, fakat gelirler yüksek olur; imparatorlukların çöküşünde ise vergi oranları yüksek, fakat gelirler düşüktür.’”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son iki yüzyılda Batılılar tarafından yeniden keşfedilene kadar İbn Haldun, Müslüman toplumlar arasında – Osmanlı’daki çöküş tartışmaları gibi istisnalar hariç – &nbsp;neredeyse unutulmuştur. Bir Batılı tarihçinin deyimiyle, “Hiçbir ünlü düşünür, İbn Haldun kadar uzun ve garip bir ihmale uğramamıştır.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1br9qfwm5egs92e156z.jpg" style="height:267px; width:200px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em><span style="color:black">İslam’ın Serüveni: Barut İmparatorlukları</span></em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İbn Haldun’dan bir asır sonra İslam coğrafyasında üç büyük imparatorluk ortaya çıktı: Osmanlılar, Safeviler ve Babürlüler. 16. ile 18. yüzyıllar arasında Balkanlar’dan Bengal’e uzanan geniş bir coğrafyaya hükmettiler. Askerî ve jeopolitik bakımdan toplam güçleri İslam tarihinin zirvesini temsil ediyordu. Ancak ne İbn Rüşd gibi bir filozof ne de İbn Haldun gibi bir tarihçi yetiştirebildiler. Dahası, Gazali kalibresinde bir din düşünürü de çıkaramadılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Marshall Hodgson (1922–1968),&nbsp;<em>İslam’ın Serüveni</em>&nbsp;adlı eserinin üçüncü cildinde bu üç devleti, ateşli silahlara ve askerî teknolojiye dayanmaları nedeniyle “barut imparatorlukları” olarak adlandırır. Ona göre bu devletler, adeta bir ordu gibi örgütlenmiştir. Hodgson, eserinin ilk iki cildinde İslam tarihinin felsefî ve tasavvufî boyutlarını vurgulamıştır. Ancak üçüncü ciltte – kültürel kozmopolitizmi yansıtan mimarlık ve sanatın yanı sıra – askerî yönü öne çıkarma ihtiyacı hissetmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hodgson bir başka eserinde bu üç imparatorluğun jeopolitik önemini şöyle vurgular: “16. yüzyılda, Mars’tan gelen bir ziyaretçi tüm dünyanın Müslümanlığa geçmek üzere olduğunu düşünebilirdi.” Ben bu görüşe katılmıyorum; zira o dönemde İslam dünyasında durağanlık belirginleşirken Batı Avrupa’da dinamizm artıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/mih_200.jpg" style="height:319px; width:200px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em><span style="color:black">İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık</span></em></strong>&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İngilizcesi 2019’da çıkan kitabımın Türkçesi bu ay yayımlandı:&nbsp;<em>İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma</em>. Bu kitapta, günümüzdeki 50 Müslüman çoğunluklu ülkede görülen otoriterlik ve geri kalmışlık sorunlarının tarihsel kökeni olarak ulema sınıfı ile askerî devlet arasındaki ittifaka işaret ediyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kitaba göre İslam tarihinin ilk beş asrında Müslümanlar, tüccar sınıfı ve düşünürlerin öncülüğünde bir altın çağ yaşadı. Bu dönemde ulema yöneticilerle arasına belirli bir mesafe koydu. Dahası, çoğulcu toplum yapısı içinde çeşitli İslam ekollerine bağlı Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ve diğer inanç sahipleri ticari ve felsefî üretime katkı sağladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak 11. asırdan itibaren kurumsallaşan ulema-devlet ittifakı, Selçuklu, Memluk ve Osmanlı topraklarında Sünnî ortodoksiyi; Safevî İran’ında ise Şiî ortodoksiyi hâkim kıldı. Bu ittifak, filozof sınıfını tasfiye ederken tüccar sınıfını da zayıflattı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Osmanlı ve Safevî devletleri askerî genişlemeye öncelik verirken Avrupa toplumları Matbaa Devrimi, Coğrafi Keşifler, Bilimsel Devrim ve Aydınlanma gibi gelişmelere imza attı. Matbaa sayesinde Avrupa’da kitap basımı ve okuryazarlık oranı hızla arttı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">8. ile 11. yüzyıllar arasında Müslüman dünya bilim ve ekonomik refah açısından altın çağını yaşarken Avrupa geri kalmış durumdaydı. Müslümanlar kâğıt üretiyor ve yüz binlerce kitabın bulunduğu büyük kütüphaneler kuruyordu; Avrupalılar ise kâğıt üretiminde Müslümanların 500 yıl gerisinde kaldılar ve bin eserlik kütüphaneleri bile nadiren kurabildiler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak 15. ve 18. yüzyıllar arasında tablo tersine döndü. Bu dönemde Avrupalılar binlerce matbaa kurarken Müslüman dünyada yaklaşık üç yüzyıl boyunca tek bir matbaa bile kurulmadı. 18. yüzyılda Osmanlı’da yalnızca 50 bin nüsha civarında kitap basılırken Avrupa’da bu sayı bir milyara yaklaştı. Sonuçta 1800 yılında Osmanlı Müslümanları arasında tahminî okuryazarlık oranı yüzde 1–2 iken Avrupa ortalaması yüzde 31’e ulaştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Günümüzde hem Batı’da hem de Müslüman dünyada bazı akademisyenler Müslüman toplumların bilimsel bir gerileme yaşadığını inkâr eder; “gerileme” kavramını kullananları Oryantalist olmakla suçlarlar. Oysa İbn Haldun (14. yüzyıl) ve Kâtip Çelebi (17. yüzyıl) gibi tarihî şahsiyetler kendi toplumlarındaki ilmî durgunluğu açıkça dile getirmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Müslüman dünyanın tarihteki altın çağı, bilim ve ekonomi alanında gelecekteki ilerlemesi için bir ilham kaynağı olabilir. İlerlemeyi hızlandırabilecek temel etkenlerden biri, İslam ve siyaset ilişkisini teorik temellere oturtmaktır; bunun ilk adımı ise alandaki kitapları okumaktır.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/netanyahu-hep-kazaniyor-12835</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:24:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Netanyahu hep kazanıyor*</h1>
                        <h2>Ve yine de bütün bunlar, Netanyahu ve İsrail devlet aygıtının başarı iddia edemeyeceği anlamına gelmiyor. Tam tersine, sorun tam da bu. Kendilerini öyle bir siyasi konuma çektiler ki, en azından şu an için başarı ilan etmek artık istikrarlı bir barış ya da daha güvenli bir İsrail geleceği gerektirmiyor. Yalnızca analistlerin "çimi biçme" dediği şeyi yani düşmanların kabiliyetlerini tekrar tekrar tahrip etme eylemini sürdürmesi ve İsrail genelinde kimsenin alternatif bir stratejik vizyon önermemesi gerekiyor. Bölge yanmaya devam ederken. İsrail, ezici gücünü gösteriyor ve bir kez daha hakimiyeti güvenlikle, taktiksel tırmanışı sürdürülebilir bir bölgesel düzenle karıştırıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/netanyahu-hep-kazaniyor-1773437217.webp">
                        <figcaption>Netanyahu hep kazanıyor*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benjamin Netanyahu, siyasi hayatının büyük bir kısmını İran'la savaşı yalnızca kaçınılmaz değil, aynı zamanda çoktan gecikmiş gibi göstermeye harcadı. Bu nedenle İsrail başbakanı için son çatışma, başladığı anda bir zaferdi. Her sonuç İsrail için iyi olduğu için değil; neredeyse her olası sonucu "her zaman haklı olduğunun" kanıtı olarak satabildiği için: İran'la yüzleşmek gerektiği, gücün kaçınılmaz olduğu ve gecikmenin tehdidi yalnızca daha tehlikeli hale getireceği.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netanyahu'nun net bir zafere değil yalnızca kalıcı bir anlatıya ihtiyacı var. Bu sadece bu yıl sandık başına gidecek İsrailli seçmenleri oyalamakla ilgili değil. Aynı zamanda diplomasiyi her zaman alt eden bir İsrail ulusal güvenlik doktrinini pekiştirmekle de ilgili. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazze'deki çözümsüz felaket (neredeyse iki buçuk yıldır ayrım gözetmeyen yıkımdan sonra Hamas hâlâ orada), Lübnan'daki kriz (Hizbullah'la yenilenen çatışma azalma belirtisi göstermiyor), 7 Ekim ve tüm konularda siyasi hesap verebilirlik yerine Tahran'dan, varoluşsal düşmanlardan konuşulmasını istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran'la savaş bu başarısızlıkları silmiyor, ama onları arka plana itiyor. Siyasi tartışma alanını Netanyahu'nun her zaman en güçlü hissettiği duygusal ve siyasi merkeze geri taşıyor: korkuyu kullanarak, yalnızca kendisinin İran'ın İsrail'e yönelik tehdidinin boyutunu gerçekten anladığı iddiası ve bunu güçle ortadan kaldırabileceği vaadi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu nedenlerle, savaş sonrasındaki&nbsp; herhangi bir senaryo Netanyahu için bir kazançtır. İran askeri baskı altında teslim olursa, diplomasinin başarısız olduğu yerde gücün başarıya ulaştığını söyleyebilir. İran direnir ama askeri olarak zayıflarsa, İsrail'in ülkenin nükleer ve füze kabiliyetlerini tahrip ederek zaman kazandığını söyleyebilir. İran hükümeti ayakta kalır ama kan kaybeder, izole olur ve iç gerilimlerle daha fazla meşgul olursa, inatçı bir düşmanı etkisiz hale getirdiğini iddia edebilir. İran'da uzun süreli kaos ve kan dökümü dönemi, Kudüs'te önlenebilecek bir trajedi olarak değil, uzaktan yönetilecek bir sorun olarak sunulabilir. Sertleşmiş bir İran rejimi bile "ülkeyle yüzleşmeye devam etmek gerektiği" anlatısına dahil edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran şu anda uzun süreli bir savaşa hazırlanıyor gibi görünürken ve İsrail'e sonsuz gibi görünen düzenli İran füzeleri yağarken Netanyahu muhtemelen sığınaklara saklanmayı ve çocukları okuldan uzak tutmayı "gerekli bir bedel" olarak savunacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve önceki çatışma versiyonlarının aksine, artık ona yanlış olduğunu söyleyecek kimse iktidarda değil. 2010 ve 2011'de Netanyahu İran'ın nükleer tesislerine saldırmayı düşündüğünde, İsrail'in güvenlik şefi ve üst düzey hükümet danışmanları karşı çıkmıştı. İsrail Savunma Kuvvetleri'nin böyle bir saldırıya hazır olmadığını ve kaydedilen ilerlemeyi bozabileceğini savunmuşlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">On beş yıl sonra, Netanyahu'nun etrafını sadık yandaşlar ve ideolojik politikacılarla doldurduğu için orduda ya da hükümette artık muhalif ses yok. Washington'da ise tetik parmağı kaşınan bir başkan var. Netanyahu böylece istediğini aldı: İstekli bir Beyaz Saray önderliğinde ABD-İsrail ortak kampanyası; Ayetullah Ali Hamaney'in öldürülmesiyle başlayan bir gösteri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen Haziran'da İran'a karşı savaş başlatmak zemin hazırlamaya yardımcı oldu. İsrail'in ilk ve operasyonel olarak etkileyici istihbarat ve askeri başarısı, Başkan Trump'ı İran'ın kilit nükleer tesislerine dev "sığınak delici" bombalarla saldırmaya ikna etmiş görünüyor. Sekiz ay sonra, Netanyahu'nun Trump'ın ilk planını alıp işi yarım bırakmasını istemediği açık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şubat sonundaki vuruşların öncesindeki aylarda Netanyahu Amerikan başkanı ile iki toplantı yaptı ve Şubat'ta İsrail Genelkurmay Başkanı gizlice Washington'a uçtu. Mar-a-Lago'da Netanyahu'nun, şu anda sergilenen İran'ın balistik füze kabiliyetlerinin hem İsrail hem de Körfez'deki ABD varlıkları için oluşturduğu tehdidi vurguladığı bildiriliyor. Ocak'taki İran protestolarından sonra Netanyahu'nun yenilenen savaş için hedefleri kaydırdığı, konuşmayı nükleer anlaşmadan balistik füzelere ve rejim istikrarsızlaştırmaya yönelttiği anlaşılıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Washington'da özellikle Tahran'da temiz bir siyasi son hayal etme eğilimi var: kafası kesilmiş bir liderlik, uysal bir halef, hâlâ ayakta ama dizginlenmiş bir devlet. Ama sözde "Venezuela modeli" İran için ciddi bir şablon değil. İran daha büyük, rejimi daha köklü ve daha ideolojik. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail için uzun vadeli maliyetler de önemsiz değil. Bunlar on yıllardır İsrail siyasetini harekete geçiren sorunun kalbine gidiyor: Ortadoğu'da askeri üstünlüğün gerçekten kalıcı güvenliğe dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu savaştan askeri olarak rakipsiz görünerek çıkan bir İsrail, aynı zamanda&nbsp; politik olarak daha da izole olabilir.&nbsp; Hakim bir güç yalnızca caydırmaz; aynı zamanda kin biriktirir. Bu kinin riskleri Ortadoğu'nun çok ötesine uzanıyor. Mevcut İran savaşından önce bile, ABD kamuoyu İsrail konusunda dramatik bir değişim göstermişti. Geçen ayki bir Gallup anketine göre Amerikalılar artık Filistinlilere İsraillilerden daha fazla sempati duyuyor: %41'e karşı %36 . Son yıllardaki çarpıcı bir şekilde İsrail'e ve Yahudi devletine Amerikan askeri yardımına destek de genel olarak eriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer bu savaş İran'da daha fazla sivil felakete ya da ABD için artan askeri kayıplara ve mali maliyetlere yol açarsa, bu ilişkiyi muhtemelen daha da kötüleştirecek. İsrail'e yönelik öfke ve suçlama atmosferi, Yahudi ve İsrail gücü hakkında komplo teorilerine ve antisemitik anlatılara dönüşme riski taşıyor. Bu endişe, Amerikan medyasının İsrail'in ABD'yi bu savaşa itip itmediği sorusuyla meşgul olması ve ABD'li yetkililerin savaş gerekçesinin İsrail'in niyetleriyle ilgili olduğunu belirten yorumlarından sonra daha da arttı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail liderlerinin açıkça dile getirmek istemediği bir başka tehlike de var: savaşın uzun vadeli insani sonuçları&nbsp; İranlılar kadar&nbsp; İsrailliler için de geçerli. İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi, Tahran'la bağlantılı terör unsurlarının yurtdışında İsraillilere zarar vermeye çalıştığı konusunda&nbsp; zaten uyarı yapmıştı ve İsrail makamları büyükelçiliklerde ve&nbsp;&nbsp; Yahudilerin bulunduğu yerlerde güvenliği artırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Devletler stratejik şokları tolere edebilir; siviller ise savaşların sonrasında intikam için daha yumuşak hedefleri seçen terör hücreleri veya bireyler tarafından tren istasyonlarında, sinagoglarda, havalimanlarında ve restoranlarda kurban olabilir. Bu fenomen, İsrail'in Gazze'deki eylemleri sonucu zaten başlamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve yine de bütün bunlar, Netanyahu ve İsrail devlet aygıtının başarı iddia edemeyeceği anlamına gelmiyor. Tam tersine, sorun tam da bu. Kendilerini öyle bir siyasi konuma çektiler ki, en azından şu an için başarı ilan etmek artık istikrarlı bir barış ya da daha güvenli bir İsrail geleceği gerektirmiyor. Yalnızca analistlerin "çimi biçme" dediği şeyi&nbsp; yani düşmanların kabiliyetlerini tekrar tekrar tahrip etme eylemini sürdürmesi ve İsrail genelinde kimsenin alternatif bir stratejik vizyon önermemesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölge yanmaya devam ederken.İsrail, ezici gücünü gösteriyor ve bir kez daha hakimiyeti güvenlikle, taktiksel tırmanışı sürdürülebilir bir bölgesel düzenle karıştırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mairav Zonszein, kar amacı gütmeyen, çatışmaları önlemeye adanmış bir düşünce kuruluşu olan Uluslararası Kriz Grubu'nda kıdemli İsrail analisti olarak görev yapmaktadır. Tel Aviv'de yaşamaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* <strong><span style="background-color:white"><span style="color:#363636">Mairav Zonszein</span></span> (New York Times)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı: <span style="color:#467886"><u><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/13/opinion/netanyahu-iran-israel-war.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/13/opinion/netanyahu-iran-israel-war.html</a></u></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ramazan-maya-baba-dedi-12834</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>"Ramazan… Maya 'Baba' dedi…"</h1>
                        <h2>Sonra bir kadın müjde vermek için tutuklu eşine seslendi ama uğultudan duyamadı eşi. Özel bir sesleniş olduğundan Doğa da destek olmuyordu belli ki. Sonra bir kez daha seslendi eşine, yine uğultudan duyulmadı. Ama duyulması gerekiyordu, Ramazan Gülten için önemliydi. Sustu bütün tutuklu yakınları. Duyulmalıydı o müjde. Ve sessizliği Pınar Çalışkan Gülten’in eşine seslenişi bozdu; ‘Ramazan… Maya baba dedi…’</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ramazan-maya-baba-dedi-1773425839.webp">
                        <figcaption>"Ramazan… Maya 'Baba' dedi…"</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ramazan Gülten, birçoklarının hatırlayacağı üzere Üsküdar’daki kamu alanlarına yapılan kaçak yapıları yıkarken haramilerin saldırına uğramış, darp edilmiş İBB’nin İmar Daire başkanı. Hani o, İstanbul gibi bir şehirde İmardan sorumlu daire başkanı olup da zar zor peşinatını ödeyip taksitle giriş kat daire sahibi olmaya çalıştığını tutuklandığında öğrendiğimiz Ramazan…<br />
Bugün İBB duruşmalarının dördüncü günüydü. Tutukluların yakınlarından oluşan izleyiciler salonda yerini alan ilk gruptu. Çok azı önceden tanışan, çoğunluğu dava sürecinde birbirini tanıyan tutuklu yakınları. Babalarını, kardeşlerini, eşlerini görebilme, onlara uzaktan el sallayabilme heyecanıyla salonda yerini ilk alanlar…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkesin herkese moral vermeye çalıştığı, dayanışma ruhunun bütün incelikleri iliklerine kadar işlemiş ‘tutuklu yakınları’…<br />
Çekilen acı, yaşanan özlem ve hasret herkes için aynı elbette, ama herkesin gözü Dilek hanımın üzerinde. Çünkü o, tüm tutuklu yakınlarıyla aynı duyguları yaşarken bir yandan da umudun sancağını taşıyanların doğal öncüsü…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık avukatlar da yavaş yavaş yerlerini alıyor. Herkes az sonra yaşanacak sahneye hazırlıyor kendini belli ki.<br />
Ve derken salonun içine çıkan merdivenlerden birkaç jandarma beliriveriyor. Önceki günlerden tecrübeli ‘tutuklu yakınları’ jandarmayı görür görmez ‘geliyorlar’ diye fısıldıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öyle de oluyor, İstanbul’un Muhafızları birer birer beliriyor merdivenlerde. Müthiş bir alkış kopuyor tutuklu yakınlarının oturduğu tribünde. Çıkan kim mi? İnanın hiçbir önemi yok. Kendi yakınlarının suçsuzluğundan biliyor merdivenlerden çıkanların masumiyetini tutuklu yakınları. O halde ne fark eder…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gürkan Akgün, Arif Gürkan Alpay, Tuncay Yılmaz, Resul Emrah Şahan, Buğra Gökçe, Elçin… Elçin Karaoğlu, Ahmet Şahin, Engin Ulusoy, Hakan Aplak, Hasan Akgün, Nazan Başelli ve diğerleri…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tutuksuz yargılanıp yol arkadaşlarına güç olmak için gelenler de var elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her bir isim adeta anons ediliyor tribünden. İsmi anons edilen her tutuklu da dönüp selamlıyor yakınlarını. Genelde herkes kendi yakınının ismini bağırıyor ama bir kadın herkesin ismini sırayla bağırıyor. Dönüp bakmadım. Sonra da bakmadığıma pişman oldum. Nazan ablanın kızı Doğa’ymış o herkesin ismini bağıran. O cüsseden o ses…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette ben de birini bekliyordum, ben de bir isme seslenmek için hazırlamıştım kendimi. Ama o her zamanki gibi az olan sabrımı sınıyordu sanki. En son gelenlerden biri o oldu. Bir gün öncenin el sallama krizinin öznelerindendi ama umurumda bile değildi. 20 Yıldır ilk kez 10 aydır göremiyordum onu, o da beni… Seslendim, Yavuz… Döndü. Kızı gibi sevdiği asistanı da yanımdaydı ve görebilsin diye sandalyenin üstüne çıkarmıştım onu. Döndü, gördü ve el salladı. Sonra kim olduğumuzu fark ettiğinde daha da coşkuyla salladı ellerini. Kimse de bir şey demedi el sallamasına…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra bir kadın müjde vermek için tutuklu eşine seslendi ama uğultudan duyamadı eşi. Özel bir sesleniş olduğundan Doğa da destek olmuyordu belli ki. Sonra bir kez daha seslendi eşine, yine uğultudan duyulmadı. Ama duyulması gerekiyordu, Ramazan Gülten için önemliydi. Sustu bütün tutuklu yakınları. Duyulmalıydı o müjde. Ve sessizliği Pınar Çalışkan Gülten’in eşine seslenişi bozdu; ‘Ramazan… Maya baba dedi…’</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve söz yerini alkışa bıraktı; “Maya baba dedi Ramazan, Maya baba dedi”…</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/avrupa-iran-savasini-nasil-okuyor-12833</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Avrupa İran Savaşı’nı nasıl okuyor?</h1>
                        <h2>Avrupa’nın İran savaşına verdiği dağınık tepkiler, ABD öncülüğündeki harekâta mesafe koymaya çalışanlarla, Washington’la uyumu öne alanlar arasındaki ayrışmayı bir kez daha ortaya çıkardı. Kimi başkentler, İran’ın füze ve dron kapasitesine karşı “savunma amaçlı sınırlı destek” ifadesiyle ABD’ye alan açarken, kimileri çatışmanın büyümesinin enerji fiyatları ve iç siyaset üzerindeki etkisini önceleyen bir temkin hattı benimsedi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/avrupa-iran-savasini-nasil-okuyor-1773425154.webp">
                        <figcaption>Avrupa İran Savaşı’nı nasıl okuyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brent petrolün yeniden&nbsp;100 dolar&nbsp;eşiğine dayandığı, Avrupa gaz referansı&nbsp;TTF’nin birkaç gün içinde&nbsp;<a href="https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-03-09/european-gas-prices-surge-30-as-middle-east-war-roils-markets">yüzde 30’a yakın</a> sıçradığı bir dönemde, İran’da süren savaş artık Avrupa başkentleri için uzak bir coğrafya haberi olmaktan çıktı. Hürmüz Boğazı’ndan yükselen her duman, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden beri kırılgan hale gelen Avrupa enerji mimarisini yeniden sınayan bir uyarı niteliği taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yanda enerji fiyatları üzerinden geri dönebilecek ikinci bir enflasyon dalgası, öte yanda savunma harcamalarını kalıcı biçimde yukarı çekecek yeni bir güvenlik iklimi var. Üstelik bu kez tartışma yalnızca krizin nasıl yönetileceği üzerine yürümüyor; Avrupa’nın ABD’ye ne kadar yaslanarak ve ne ölçüde kendi ayakları üzerinde durarak hareket edeceği sorusu da masanın ortasında duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’daki savaşın ilk günlerinde petrol ve gaz fiyatlarında görülen şok artış, enerji bağımlılığını azaltmak için Ukrayna savaşı boyunca büyük bedel ödeyen Avrupa ekonomilerini yeniden stres testine soktu. Orta Doğu’dan gelen&nbsp;<a href="https://energytracker.asia/oil-prices-surge-as-us-iran-war-threatens-global-energy-supply/">ham petrol akışının</a>&nbsp;neredeyse beşte birini taşıyan&nbsp;<a href="https://www.reuters.com/business/energy/global-energy-costs-soar-iran-crisis-disrupts-shipping-oil-gas-production-2026-03-03/">Hürmüz Boğazı</a>’ndaki kesinti, Katar’dan gelen LNG yüklerini, Irak ve Körfez’den çıkan petrol tankerlerini doğrudan etkiliyor. Savaş uzadıkça bu kesintinin kalıcı bir fiyat katmanına dönüşme olasılığı artıyor. Bu durum karşısında Avrupa liderleri kısa vadeli “enerji yastığı” ararken, orta ve uzun vadede stratejik otonomi başlığını yeniden ısıtmak zorunda kaldı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji şoku&nbsp;kapıya tekrar dayanırken</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’daki savaşın başlamasından sonra petrol fiyatları yüzde 15’in üzerinde artarak 100 doların üstünü gördü. Avrupa gaz piyasasında referans kabul edilen TTF kontratları ise birkaç gün içinde yüzde 20–30 bandında sıçrama yaşadı. Bazı senaryolarda çatışmanın uzaması halinde 2026 enflasyon oranının yeniden&nbsp;<a href="https://www.euronews.com/business/2026/03/11/how-high-could-europes-inflation-go-if-the-iran-war-continues">yüzde 3’ün üzerine</a>&nbsp;tırmanabileceği, büyümenin de&nbsp;<a href="https://www.reuters.com/business/energy-prices-increase-iran-war-dampen-germanys-recovery-only-slightly-diw-says-2026-03-11/">yüzde 1,4’lük beklenti</a>nin yaklaşık 0,4 puan altında kalabileceği hesaplanıyor. Ukrayna savaşı sırasında mali kapasitesinin önemli bir bölümünü enerji sübvansiyonlarına ve destek paketlerine harcamak zorunda kalan Avrupa ekonomileri için, İran merkezli ikinci bir şok dalgası hem bütçe dengesini hem de para politikasını sıkıştırma potansiyeli taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Birliği’nin ekonomi kanadından gelen uyarılar bu açıdan oldukça net diyebiliriz. Brent petrolün 100 dolar civarında kalması ve gaz fiyatlarının yüksek seviyeye yapışması halinde, enflasyon cephesinde yeniden enerji kaynaklı bir baskı dalgasının doğabileceği, bunun da Avrupa Merkez Bankası’nı gevşeme döngüsünü yavaşlatmaya zorlayabileceği ifade ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle bir tabloda yalnızca sanayi üretimi ve tüketim kalıpları etkilenmeyecek. Aynı zamanda faizlerin beklenenden daha uzun süre yüksek kalması, kamu borçlanma maliyetlerini artırarak savunma ve sosyal harcamalar arasındaki gerilimi de büyütecek. Avrupa başkentleri bu noktada kendine şu soruyu sormaya başladıklarını düşünüyorum: İkinci bir enerji şokunu ne kadar süre yönetebiliriz? Ve bu durumu nasıl, ne şekilde ve nereden ikame edebiliriz?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savunma harcamaları ve “ortak cephe” tartışması</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji fiyatlarının yükselişiyle sınırlı kalmayan bir “İran etkisi”nden söz etmemiz gerekiyor. Bir tarafta ABD ve İsrail’in başını çektiği hava harekâtı ve Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada konuşlanan Amerikan güçleri, diğer tarafta ise bu tabloyu izlerken kendi güvenlik mimarisini yeniden tasarlamaya çalışan Avrupa var. İran’ın füze ve dron kapasitesine ilişkin kaygılar, Kıbrıs çevresinde ve Doğu Akdeniz’de konuşlandırılan Avrupa unsurlarının sayısını artırdı. Yunanistan gelişmiş F-16 uçakları ile iki firkateyni Kıbrıs savunmasını takviye için gönderirken, İtalya ve İspanya da bölgeye savaş gemileri sevk etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu husus, Avrupa’nın yıllardır tartıştığı “<a href="https://www.aljazeera.com/news/2026/3/4/amid-middle-east-crisis-europe-fumbles-towards-mutual-defence">stratejik özerklik</a>” söylemini somut bir sınavla karşı karşıya getiriyor aslında. Ukrayna dosyası üzerinden 2025 yılı sonunda kararlaştırılan&nbsp;<a href="https://www.cfr.org/articles/europes-disjointed-response-to-the-u-s-israeli-war-with-iran">90 milyar avroluk ortak borçlanma</a>&nbsp;ve savunma finansmanı programı, İran savaşıyla birlikte artık tek cepheli bir güvenlik planı olmaktan çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa, hem Rusya karşısında Ukrayna’yı desteklemeye devam etmeyi hem de Orta Doğu kaynaklı yeni bir kriz hattını yönetmeyi aynı anda başarmak zorunda. Bu ikili yük, savunma bütçelerini kalıcı biçimde yüksek bir patikaya oturtma riskini de beraberinde getiriyor. Böyle bir baskı altında Avrupa’nın ABD’ye güvenlik şemsiyesi için daha fazla mı yaslanacağı, yoksa kendi caydırıcılığını güçlendirmeye mi yöneleceği sorusu giderek daha yüksek sesle sorulmaya başlandı bile.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.aa.com.tr/en/europe/iran-war-shock-puts-europes-energy-autonomy-dilemma-back-in-focus/3859721">Enerji otonomisi</a>&nbsp;mi, stratejik otonomi mi</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşının ortasında Avrupa için yeniden görünür hale gelen temel kırılganlık, enerji bağımlılığının siyasi ve ekonomik kararlara nasıl zincir vurduğunda saklı. Rus gazına olan bağımlılığın azaltılması için atılan adımlar,&nbsp;<a href="https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-03-11/europe-rushes-to-deal-with-price-fallout-from-trump-s-iran-war">LNG terminalleri</a>ne yönelen acil yatırımlar,&nbsp;yenilenebilir enerji kapasitesinde hızlanan artış&nbsp;ve tasarruf önlemleri Ukrayna savaşının zorunlu kıldığı bir dönüşüm başlatmıştı. Buna rağmen petrolün ve deniz yoluyla taşınan gazın önemli bir bölümünün hâlâ Orta Doğu ve Hürmüz hattına bağlı olması Avrupa’nın stratejik otonomi tartışmasını enerji cephesiyle iç içe yürütmek zorunda olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran merkezli bu kriz, “enerji otonomisi olmadan stratejik otonomi olur mu” sorusunu daha sert bir dille gündeme getiriyor. Zira her yeni şok, karar vericilere aynı tabloyu hatırlatıyor: Enerji tedarikine yönelik her kesinti, jeopolitik manevra alanını daraltıyor, iç siyasette hükümetlerin elini zayıflatıyor ve toplumla kurulan ekonomik sözleşmeyi zorluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktadan sonra Avrupa için seçenekler oldukça açık. Ya kısa vadeli yastıklama mekanizmalarıyla her krizi tek tek karşılayan “reaktif” bir çizgide kalınacak ya da ortak savunma ve dış politika başlıklarıyla uyumlu bir enerji stratejisi inşa edilecek. Hangisinin daha zor olduğu ortada, ancak hangisinin daha sürdürülebilir olduğu sorusunun cevabı da aynı ölçüde açık.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni stratejik otonomi arayışı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’nın İran savaşına verdiği dağınık tepkiler, ABD öncülüğündeki harekâta mesafe koymaya çalışanlarla, Washington’la uyumu öne alanlar arasındaki ayrışmayı bir kez daha ortaya çıkardı. Kimi başkentler, İran’ın füze ve dron kapasitesine karşı “savunma amaçlı sınırlı destek” ifadesiyle ABD’ye alan açarken, kimileri çatışmanın büyümesinin enerji fiyatları ve iç siyaset üzerindeki etkisini önceleyen bir temkin hattı benimsedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum henüz tümüyle kurumsallaşmış bir Avrupa savunma mimarisinden söz etmenin mümkün olmadığını gösteriyor. Ancak aynı zamanda, Ukrayna–İran ekseninde iki cepheli bir baskı altına giren Avrupa’nın kendi ortak kapasitesini güçlendirme yönünde daha köklü adımlar atmaya mecbur kaldığını da ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda Türkiye’nin de içinde yer aldığı geniş coğrafya açısından baktığımızda, İran savaşının Avrupa’da tetiklediği enerji ve güvenlik tartışması yalnızca kıta içi bir mesele sayılmaz. Enerji koridorlarının yönü, savunma sanayi yatırımlarının ölçeği, NATO içi yük paylaşımı ve AB’nin komşuluk politikası önümüzdeki yıllarda bu krizlerin birikimi üzerinden şekillenecek. Avrupa’nın İran savaşını nasıl okuduğu kadar, bu okumanın sonucunda hangi kurumsal refleksleri geliştireceği de belirleyici olacak. O halde soru şu: Bugün İran kaynaklı şok dalgasını yönetmeye çalışan Avrupa, yarın yeni bir krize hazırlıklı bir aktör olarak mı uyanacak, yoksa her defasında farklı cephelerden gelen dalgalara karşı savrulan bir ekonomi–güvenlik bileşimi mi olacak?</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/parklar-dogayla-kurulan-ilk-bag-12832</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Parklar: Doğayla kurulan ilk bağ</h1>
                        <h2>Park tasarımı yalnızca estetik bir mesele değildir. Aynı zamanda geleceğin toplumunu şekillendiren bir eğitim alanıdır. Doğayla temas eden çocuklar daha meraklı, daha yaratıcı ve çevreye karşı daha duyarlı bireyler olarak büyürler. Belki de bu yüzden parkları yeniden düşünmemiz gerekiyor. Daha fazla plastik oyuncak koyarak değil, doğayı çocukların hayatına gerçekten dahil ederek.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/parklar-dogayla-kurulan-ilk-bag-1773424643.webp">
                        <figcaption>Parklar: Doğayla kurulan ilk bağ</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir şehrin parklarına bakarak o toplumun doğayla kurduğu ilişkiyi anlamak mümkün müdür? Kesinlikle evet! Çünkü parklar yalnızca yeşil alan değil, aynı zamanda insanların doğayla ilk temas ettiği kamusal mekanlardır. Özellikle çocuklar için…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa şehirlerinde son yıllarda park tasarımında dikkat çeken bir yaklaşım var: doğayı taklit eden değil, doğayı gerçekten yaşatan alanlar oluşturmak. Bu parklar çoğu zaman kusursuz çim alanlardan ve standart oyun gruplarından oluşmuyor. Aksine, toprağın hissedildiği, ağaçların gölgesinde oyunların kurulduğu, suyun ve doğal malzemelerin çocukların deneyimine açıldığı alanlar olarak tasarlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin birçok Avrupa parkında çocuklar için hazırlanmış alanlarda plastik oyun grupları yerine kütükler, doğal taşlar, kum alanları ve küçük su kanalları bulunuyor. Çocuklar bu alanlarda yalnızca kaydıraktan kaymıyor; doğayla temas ediyor, keşfediyor ve kendi oyunlarını kuruyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşımın arkasında önemli bir fikir var:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocukların yaratıcılığı hazır oyun sistemlerinden değil, açık uçlu deneyimlerden beslenir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir ağaca tırmanmak, bir taşın üzerinden atlamak ya da suyun yönünü değiştirmek gibi. Bunların her biri çocuğun hayal gücünü, problem çözme becerisini ve doğayla kurduğu bağı güçlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de ise park tasarımlarında hala daha kontrolcü ve standart bir yaklaşım hakim ne yazık ki… Parklar çoğu zaman güvenlik kaygılarıyla fazla düzenlenmiş, doğallığını kaybetmiş alanlardan oluşuyor. Aynı renklerde plastik oyun grupları, sert zeminler ve doğayla sınırlı temas temel tasarım ilkeleri haline gelmiş durumda.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa çocukların gelişimi açısından en değerli alanlar, biraz düzensiz, biraz keşfe açık ve doğayla iç içe olan mekanlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’da giderek yaygınlaşan “doğa temelli oyun alanları” (nature-based playgrounds) bu anlayışın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu alanlarda çocuklar toprağa dokunuyor, suyla oynuyor, ağaçların arasında koşuyor. Doğa yalnızca izlenen bir manzara değil, deneyimlenen bir yaşam alanı haline geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir peyzaj mimarı olarak şuna inanıyorum. Park tasarımı yalnızca estetik bir mesele değildir. Aynı zamanda geleceğin toplumunu şekillendiren bir eğitim alanıdır. Doğayla temas eden çocuklar daha meraklı, daha yaratıcı ve çevreye karşı daha duyarlı bireyler olarak büyürler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de bu yüzden parkları yeniden düşünmemiz gerekiyor. Daha fazla plastik oyuncak koyarak değil, doğayı çocukların hayatına gerçekten dahil ederek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bir çocuğun toprağa bastığı, bir ağaca dokunduğu ya da bir su birikintisinin etrafında oyun kurduğu an, doğayla kurduğu bağın başlangıcıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağ, gelecekte doğayı koruyacak en güçlü bilinçtir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/avrupanin-etik-krizi-ve-humanist-direnisi-12831</link>
            <category>SÖYLEŞİ</category>
            <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Avrupa’nın etik krizi ve hümanist direnişi</h1>
                        <h2>Liberal demokrasinin etik temelleri aşınıyor mu? Avrupa Birliği bir yön krizi mi yaşıyor? Göç, sosyal demokrasi ve yeni dünya düzeni tartışmaları Avrupa siyasetinin merkezine yerleşmiş durumda. Ali Kılıç, bütün bu soru başlıklarını Almanya’nın eski kültür bakanlarından ve çağımızın önemli filozoflarından Prof. Dr. Julian Nida - Rumelin ile konuştu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/avrupanin-etik-krizi-ve-humanist-direnisi-1773405397.webp">
                        <figcaption>Avrupa’nın etik krizi ve hümanist direnişi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sunuş</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Prof. Dr. Julian Nida - Rumelin,&nbsp; Almanya Kültür Bakanlığı (1998-2002),&nbsp; 2020 yılına kadar Münih Ludwig-Maximilians Üniversitesi’nde felsefe ve siyaset teorisi profesörlüğü yaptı, 2022’den bu yana Berlin Hümanist Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’da yükselişe geçen aşırı sağ hareketler, göç ve göçmen meselesi ile Avrupa Birliği’nin ve hümanist değerlerin geleceği, bugün kıtanın en hararetli tartışma başlıkları arasında yer alıyor. Bu tartışmaların tam merkezinde duran isimlerden biri ise hem siyasetçi hem de akademisyen kimliğiyle masanın iki tarafını da yakından tanıyan Julian Nida-Rümelin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıllar sonra bu meseleleri konuşmak üzere kapısını çaldığımda, yoğun programına rağmen söyleşi önerimi hiç tereddüt etmeden kabul etti. Avrupa’nın bugününü ve yarınını ilgilendiren bu başlıkları, düşünce ile deneyimin kesiştiği bir zeminde kendisi ile konuşma fırsatı buldum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nida-Rümelin ile liberal demokrasinin etik temellerinden göç politikalarına, Avrupa Birliği’nin yön krizi tartışmalarından sosyal demokrasinin geleceğine ve yeni dünya düzenine kadar uzanan kapsamlı bir söyleşi yapmaya çalıştım.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liberal demokrasiyi yalnızca bir yönetim biçimi olarak değil, aynı zamanda etik bir düzen olarak tanımlıyorsunuz. Almanya’da ve Avrupa’da sağ popülist ve aşırı sağ partilerin yükselişi, bu etik temelin aşındığını mı gösteriyor? Bu gelişmeyi demokrasinin bir krizi olarak mı görüyorsunuz, yoksa demokrasinin kendi içinden doğan bir tepki olarak mı? Hümanist bir demokrasi kimlik ve korku siyasetine nasıl cevap vermelidir?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de demokrasi yalnızca belirli aralıklarla yurttaşların parlamentoların oluşumuna karar verdiği bir devlet biçiminden ibaret değildir. Demokrasi; feodal, otokratik, diktatoryal, totaliter ve teokratik devlet biçimlerine karşı bir alternatiftir. Yalnızca demokraside siyasal meşruiyet, kendilerini özgür, eşit ve akıl sahibi olarak gören yurttaşların onayından doğar. Ancak bu onay, tek tek siyasi kararlara değil, görüş oluşturma ve karar alma sürecinin biçimine yöneliktir; bu bakımdan bir tür meta-konsensüs söz konusudur. Bu konsensüs, bireysel hakların hukuk devleti tarafından güvence altına alınması olmaksızın ortaya çıkamaz — liberal demokrasiyi belirleyen unsur da budur. Bu uzlaşma aynı zamanda sosyal kapsayıcılığı gerektirir — bu da demokrasiyi sosyal demokrasiye dönüştürür. Dolayısıyla hukuk devleti ve sosyal devlet, demokrasinin doğru bir anlayışının kurucu unsurlarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun ötesinde demokratik pratik, köken, cinsiyet, din veya ten rengi fark etmeksizin saygı ve tanınmaya dayalı bir sivil kültür gerektirir. Günümüzdeki demokrasi krizi, her şeyden önce bu sivil kültürün ve aynı zamanda sosyal kapsayıcılığın aşınmasının sonucudur. İnsan hakları ile demokrasi arasında hümanist normlar ve değerler tarafından kurulan bir bağ vardır. Bu nedenle mevcut demokrasi krizine verilecek yanıtın, benim görüşüme göre, sivil kültürün güçlendirilmesi, onun hümanist temellerinin netleştirilmesi ve sosyal ve kültürel kapsayıcılığa dayalı bir siyasi pratik olması gerekir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasi yalnızca kurumlar veya seçim mekanizmalarıyla değil, etik ve toplumsal bir düzenle yaşar. Kriz, sivil kültür ve kapsayıcılığın aşınmasından kaynaklanıyor. Yurttaşlığı etnik değil, normatif ve anayasal temelli bir aidiyet olarak anlıyorsunuz. Bu bağlamda Almanya’da göçün hâlâ ağırlıklı olarak güvenlik ve entegrasyon perspektifinden tartışılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Göçmenler Almanya’nın kurucu ve kalıcı bir parçası olabilir mi? Eğer olabilirlerse, hangi siyasi, kültürel ve ahlaki koşullar altında?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yetersiz entegrasyon politikalarına rağmen, 1955’ten itibaren Güney Avrupa ülkeleri ve Türkiye’den Almanya’ya gelen ve kalan insanlar, büyük ölçüde ülkenin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Almanya, kültürel olarak daha çeşitli ve dünyaya açık bir ülke olmuş; refahının önemli bir kısmını bu göçe borçludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün nüfusun yaklaşık üçte birinin göçmen kökeni vardır; birçok okulda göçmen çocuklar çoğunluktadır. Başarılı entegrasyon, her iki tarafın da çabasını gerektirir: tolerans, saygı ve tanınmaya dayalı hümanist bir yaklaşım gereklidir. Göç siyasi olarak kontrol edilebilir kalmalıdır; açık sınırlar politikası hem kabul eden hem göç veren toplumları aşırı zorlar.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Birliği öncelikle bir değerler topluluğu olarak mı yoksa daha çok ekonomik bir entegrasyon projesi olarak mı anlaşılmalıdır? Avrupa’nın vizyoner siyasi projelerden yoksun olduğu yönünde giderek artan eleştiriler var. AB’nin bir yönelim krizinde olduğu görüşünü paylaşıyor musunuz? Avrupa’nın hangi siyasi perspektife ihtiyacı var: daha güçlü bir federal entegrasyon mu, yoksa egemen ulus devletler arasında yeni bir denge mi?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB, kozmopolit bir proje olup ulusüstü yasama yetkisine sahiptir. Ancak ciddi bir demokrasi açığı vardır; yasama hükümetlerin temsilcileri tarafından yürütülür, Parlamento yeterince denetleyemez ve veto hakları kararları tıkar. AB, subsidiarite ilkesi doğrultusunda yetkileri üye devletlere geri vermeli, ancak özellikle dış politika gibi alanlarda merkezî olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hümanist bir güvenlik politikasının normatif temelleri ne olmalıdır? Güç dengesi mi yoksa evrensel değerler mi? Özellikle son Münih Güvenlik Konferansı bağlamında Amerikan temsilcilerinin sert tonu tartışmalara yol açtı. Bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa stratejik özerklik aramalı mı, yoksa transatlantik bağımlılık kaçınılmaz mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa, ABD’ye olan tek taraflı bağımlılığını azaltmalıydı. Irak savaşı, Rusya ile çatışma ve Çin’e karşı stratejilerde ABD maceralarına sürüklendi. Avrupa, ABD yardımı olmadan da yeterli ekonomik güce sahiptir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal demokrasi tarihsel olarak özgürlük ile eşitliği birleştiren bir siyasi güç olarak görülüyordu. Günümüzde sosyal demokrat partilerin toplumsal umut üretmesi neden bu kadar zor? Bu yalnızca ekonomik dönüşümlerin sonucu mu, yoksa daha derin bir temsil ve kimlik krizi mi yaşıyoruz? Hümanist bir şekilde yenilenmiş bir sosyal demokrasi yeniden ikna edici bir alternatif olabilir mi?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa sosyal demokrasisi, kendi sosyal politika başarılarının bir sonucu olarak tükenmiştir. Tarihte kısa süreli bir dönemde ekonomik akıl ile sosyal demokrat dayanışma bir araya gelmişti; Clinton, Blair ve Schröder bunu temsil ediyordu. Neoliberal dönemin aşırılıkları ve sendikaların muhalefeti bu projeyi zayıflattı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Burada araya girerek Julian Nida-Rümelin’in işaret ettiği tartışma, Avrupa sosyal demokrasisinin 1990’larda benimsediği ve çoğu zaman “Third Way politics” olarak adlandırılan stratejiyle yakından ilişkilidir. Bu yaklaşım, piyasa ekonomisinin dinamizmini sosyal devlet politikalarıyla uzlaştırmayı amaçlamış; Bill Clinton, Tony Blair ve Gerhard Schröder gibi liderler tarafından temsil edilmiştir. Ancak neoliberal küreselleşmenin yarattığı eşitsizliklerin derinleşmesi, sendikaların ve sol içi eleştirilerin artması ve özellikle 2008 krizi sonrasında sosyal demokrasinin bu sentezi ciddi biçimde sorgulanmaya başlandığını ifade edeyim.)</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ulus-devlet modern demokrasinin vazgeçilmez çerçevesi olmaya devam ediyor mu? Avrupa’da aynı anda hem milliyetçi hareketlerin hem de mikro-milliyetçi veya bölgesel akımların güçlenmesini nasıl açıklıyorsunuz? Evrensel insan hakları ile ulusal egemenlik arasında sürdürülebilir bir denge mümkün müdür?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet yapılarının bölgeselleşme veya süper devletleşmeye yönelik deneylerine sıcak bakmıyorum. Ulus devletler farklı sosyal dayanışmalar üretmiştir ve entegrasyon uzun sürede gerçekleşmiştir. Bu geri alınmamalıdır. Demokrasi evrensel normlara dayanır ve birbirleriyle savaşmaz; bunu Kant 1795’te öngörmüştür.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet yapılarına yönelik bölgeselleşme veya süper devletleşme deneylerine eleştirel bakıyorsunuz sanırım….</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, ulus devletler, farklı sosyal dayanışmalar ve toplumsal entegrasyon biçimleri geliştirmiştir; bunların geri alınması mümkün olmamalıdır. Demokrasi, evrensel normlara dayanır ve uluslar birbirleriyle savaşmaz; bu yaklaşımın temelini ise Immanuel Kant 1795’te ortaya koyduğu “ebedi barış” fikri oluşturur, ki modern uluslararası ilişkilerde hâlâ temel bir referans olarak kabul edilebilir.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/getimage.jpg" style="height:464px; width:300px" /></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Humanismus als Leitkultur” adlı kitabınızda hümanizmi yön verici bir kültürel fikir olarak geliştiriyorsunuz. Popülizm, dijitalleşme ve küresel krizler bağlamında bugün bu kavramı yeniden düşünürseniz hangi sonuçlara varırsınız? Hümanizm bugün somut bir siyasi rehber olabilir mi?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hümanist yaklaşımı hem felsefemde hem siyasi pratiğimde derinleştirdim. Dijital Hümanizm, dijital dönüşümün insan onuru, özgürlük ve demokrasi değerleriyle uyumlu olmasını hedefler. Demokrasi krizini aşmak için bu yönelime her zamankinden fazla ihtiyaç vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Julian Nida-Rümelin’in işaret ettiği “Dijital Hümanizm”, teknolojik dönüşümün insan onuru, özgürlük, demokrasi ve etik değerlerle uyumlu biçimde şekillendirilmesini savunuyor. Günümüzde dijitalleşmenin toplumsal, siyasal ve kültürel alanlarda yarattığı krizler ve değer erozyonları düşünüldüğünde, bu yaklaşım, insan merkezli bir teknoloji vizyonu geliştirmek ve demokratik normları korumak için her zamankinden daha önemli hâle geldiği de açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak: Avrupa’nın geleceği açısından sizi en çok endişelendiren şey nedir ve size umut veren nedir? Bir hümanist olarak önümüzdeki siyasi gelişmelerden hangi temel beklentiye sahipsiniz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Umut ediyorum ki dünya aklın yoluna döner; ABD’nin neokonservatif gündemi sona erer; Rusya’nın bölgesel emperyalizmi devam etmez. Büyük güçler eşit düzeyde kabul edilir; orta büyüklükteki devletler ağlar kurarak dengeyi sağlar. Tek kutuplu dünya düzeni sona erdi; yeni düzenin nasıl olacağı henüz belirlenmedi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç:</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa, tarih boyunca krizlerden yalnızca ekonomik veya siyasi reflekslerle değil, aynı zamanda etik ve toplumsal bilinçle de çıkmayı başarmıştır. Julian Nida-Rümelin’in vurguladığı gibi, liberal demokrasinin sürdürülebilirliği yalnızca kurumsal mekanizmalarla sağlanamaz; yurttaşların etik yönelimi, sivil kültürü ve ortak aklı, demokrasiye ruh kazandırır. Sosyal kapsayıcılık ve hümanist normlar merkezde tutulmadıkça Avrupa, tarihsel deneyimlerinden aldığı dersleri yeterince geleceğe taşımış sayılmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün, insan hakları, adalet ve özgürlük gibi evrensel değerleri yeniden merkeze koymak, kıtanın sadece krizleri aşmasını değil, aynı zamanda küresel sahnede güçlü, öngörülü ve etik bir aktör olarak yeniden şekillenmesini mümkün kılacaktır. Nida-Rümelin’in sözleri, Avrupa için bir hatırlatma ve çağrı niteliği taşır: Geçmişin birikimini, çağın zorluklarıyla birleştirecek bir vizyon geliştirmek, yalnızca akademik bir görev değil; aynı zamanda kıtanın demokratik ve hümanist geleceğini güvence altına alacak stratejik bir sorumluluktur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/acik-fikirli-cocuklar-nasil-yetistiririz-12830</link>
            <category>EĞİTİM</category>
            <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Açık fikirli çocuklar nasıl yetiştiririz?</h1>
                        <h2>Bir çocuğun gelişimi sadece akademik başarıyla ölçülmez. Karşısındaki insanı dinleyebiliyor mu? Aynı anda iki farklı görüşü zihninde taşıyabiliyor mu? Bir tartışmada bağırmak yerine gerekçe sunabiliyor mu? Haklı çıkmaya değil, doğruyu aramaya odaklanabiliyor mu? Bunlar geleceğin liderlik, yöneticilik ve iş birliği becerilerinin temelidir. İyi bir liderin en güçlü yanı sadece konuşması değil, insanları dikkatle ve peşin hüküm vermeden dinleyebilmesidir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/acik-fikirli-cocuklar-nasil-yetistiririz-1773401152.webp">
                        <figcaption>Açık fikirli çocuklar nasıl yetiştiririz?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir çocuğun açık fikirli olmasını istemek kulağa çok hoş geliyor. Her anne baba, çocuğunun farklı insanlarla konuşabilen, değişik bakış açılarını anlayabilen, kendi fikrini savunurken karşısındakini de küçümsemeyen biri olmasını ister. Tabi pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da çocuklarımız bizi örnek alır. Bu nedenle şu soruyu kendimize sormamız gerekiyor: “Çocuğumuzun açık fikirli olmasını beklerken biz gerçekten ne kadar açık fikirliyiz?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocuklar öğrettiğimizi değil yaşattığımızı öğrenir. Siz bir tanıdığınızın, komşunuzun, öğretmenin, siyasal görüşün ya da sizden farklı yaşayan bir insanın fikrini duyduğunuzda ne tepki veriyorsunuz? Karşınızdaki kişi sizin görüşünüze tamamen zıt bir şey söylediğinde gerçekten dinliyor ve onu anlamaya çalışıyor musunuz, yoksa daha cümlesi bitmeden kestirip atıyor musunuz? Evde kullandığınız dil, küçümseyen, alay eden tonda mı?&nbsp; Evinizde “Ondan bir şey olmaz.” diye kestirip atan bir dil mi hakim? Eğer tablo böyleyse çocuğunuz da zamanla, farklı fikirleri merak edilecek bir şey olarak değil, tehdit gibi algılamaya başlayacaktır. Açık fikirlilik önce aile ikliminde filizlenir. Açık fikirlilik, yeni bakış açılarını dikkate almaya hazır olma, farklı perspektifleri değerlendirme ve gerektiğinde kendi tutumunu gözden geçirebilme eğilimidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapay zekanın hayatımızda yeri arttıkça bazı mesleklerin kaybolup yenilerinin ortaya çıkması olmayacak sorunumuz. Sorun insanların sahip olması gereken becerileri hızla dönüştürüp dönüştürememesinde olacak. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2025 raporuna göre işverenler, çalışanların temel becerilerinin yüzde 39’unun 2030’a kadar değişmesini bekliyor. Aynı raporda analitik düşünmenin yanında dayanıklılık, esneklik, çeviklik, liderlik, sosyal etki, empati, aktif dinleme ve yaşam boyu öğrenme gibi insan merkezli becerilerin önemini koruduğu ve arttırdığı vurgulanıyor. Ayrıca küresel iş gücünün yüzde 59’unun yeniden beceri kazanması ya da becerilerini güncellemesi gerekeceği belirtiliyor. Bu tablo bize çok net bir şey söylüyor: gelecekte öne çıkacak çocuklar çok bilenler değil; öğrenmeye açık olanlar, farklı görüşleri duyabilenler ve gerektiğinde düşüncesini geliştirebilenler olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum çocuğa “her fikre katıl” demek değildir. Aksine, ona “Her insanı dinlemeye değer bul, ama düşünerek karar ver.” diyebilmektir. Açık fikirlilik; fikirsizlik değil, düşünsel olgunluktur. Başkasını dinleyebilmek, kendi fikrinden vazgeçmek zorunda olmak anlamına gelmez. Ama körü körüne kendi fikrine saplanmak da doğru değildir. Çocukların dengeyi öğrenmeye ihtiyacı vardır. Hem omurgalı olmak hem de zihinsel olarak esnek kalabilmek gerekir. Açık fikirli çocuklar, görüş değiştirmekten korkmayan ama görüşsüz de olmayan çocuklardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada ebeveynin rolü belirleyicidir. Çünkü çocuk, başkalarına saygıyı önce aile içinde görür. Aile içinde “haklı çıkma” kültürü değil, “anlama” kültürü kurulmalıdır. Anne babanın bir tartışmada kullandığı ton, bir haber karşısındaki tepkisi, bir komşu için kurduğu cümle, evde fikir ayrılığı yaşandığında nasıl davrandığı çocuğun iç dünyasında örnek davranış olarak yerleşir.&nbsp; Bu nedenle evde kurduğunuz cümleler çok önemlidir. “Saçma konuşma”, “abartıyorsun”, “sen ne anlarsın” gibi ifadeler çocuğun düşünsel cesaretini köreltir. Buna karşılık “Bunu neden böyle düşündün?”, “Sence karşı taraf ne söylüyor olabilir?”, “Ben senden farklı düşünüyorum ama seni dinlemek istiyorum” gibi cümleler, hem saygılı iletişimi hem de zihinsel esnekliği besler. Çocuk, farklı fikirlerin tehdit değil öğrenme fırsatı olduğunu bu şekilde kavrar. Özellikle ergenlik döneminde sık yapılan bir hata vardır: Çocuğun her farklı yorumunu saygısızlık ya da inatçılık olarak görmek. Oysa çoğu zaman bu, düşünmenin geliştiğini gösterir. Burada ihtiyaç olan şey, bastırmak değil; yönlendirmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocuklara fikir geliştirmeyi öğreten etkinlikler çok değerlidir. Münazara çalışmaları bunların başında gelir. İyi yapılandırılmış bir münazara, çocuğa sadece güzel konuşmayı değil; araştırmayı, kanıt kullanmayı, iddiasını gerekçelendirmeyi, karşı tarafın argümanını dikkatle dinlemeyi ve duygular yükseldiğinde bile düşünerek cevap vermeyi öğretir. Araştırmalar, münazara ve tartışma temelli öğrenme ortamlarının çocukların akıl yürütme, eleştirel düşünme ve farklı bakış açılarını değerlendirme becerilerini desteklediğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Model United Nations (Birleşmiş Milletler), yani MUN çalışmaları da bu açıdan çok güçlü bir alan sunar. Çünkü çocuk burada yalnızca kendi görüşünü konuşmaz; temsil ettiği ülkenin bakış açısını anlamaya, savunmaya ve müzakere etmeye çalışır. Bu deneyim, ona dünyaya yalnızca kendi penceresinden bakmamayı öğretir. Lise düzeyindeki araştırmalar MUN’un öğrencilerin eleştirel düşünme ve iletişim becerilerini geliştirmeyi destekleyen bir yöntem olarak kullanılabildiğini gösteriyor. Üniversite düzeyindeki çalışmalar da MUN deneyiminin öğrencilerin uluslararası politika, müzakere ve uygulama süreçlerinin karmaşıklığını daha iyi kavramasına katkı sağlayabildiğini ortaya koyuyor. Bu nedenle MUN sadece bir prestij etkinliği değil, bakış açısı geliştirme egzersizi olarak görülmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette her çocuk münazaracı olmak ya da MUN delegesi olmak zorunda değildir. Asıl mesele, çocuğun farklı görüşlerle güvenli biçimde karşılaşabileceği ortamlar oluşturmaktır. Bu bir münazara kulübü olabilir. Bir MUN konferansı olabilir. Bir kitap tartışma grubu, Sokratik tartışma oturumu, öğrenci meclisi ya da güncel meselelerin konuşulduğu küçük okul çalışmaları da olabilir. Önemli olan, çocuğun sadece konuşması değil; dinlemeyi öğrenmesi, sadece tepki vermesi değil; düşünerek karşılık vermesi, sadece kendini ifade etmesi değil; başkasının neden öyle düşündüğünü anlamaya çalışmasıdır. Dünya artık yalnızca hızlı cevap veren insanlara değil, karmaşık meselelerde acele hüküm vermeden düşünebilen insanlara ihtiyaç duyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ebeveyn olarak burada en kıymetli katkınız, çocuğunuzu yalnızca notlar ve sınavlar üzerinden değerlendirmemek olmalıdır. Bir çocuğun gelişimi sadece akademik başarıyla ölçülmez. Karşısındaki insanı dinleyebiliyor mu? Aynı anda iki farklı görüşü zihninde taşıyabiliyor mu? Bir tartışmada bağırmak yerine gerekçe sunabiliyor mu? Haklı çıkmaya değil, doğruyu aramaya odaklanabiliyor mu? Bunlar geleceğin liderlik, yöneticilik ve iş birliği becerilerinin temelidir. İyi bir liderin en güçlü yanı sadece konuşması değil, insanları dikkatle ve peşin hüküm vermeden dinleyebilmesidir. İyi bir yöneticinin farkı sadece karar alması değil, kendisinden farklı olanı da masada tutabilmesidir. Başkalarını değiştirmeye çalışanlardan çok, insanların içindeki iyi ve geliştirilebilir yönleri ortaya çıkarabilenler dünyada gerçek etki oluşturur. Bu etkiyi oluşturacak çocuklar yetiştirmek istiyorsak, önce bizim açık fikirli olmamız gerekir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ekrem-imamoglu-davasi-tum-muhalefetin-yargilandigi-bir-davadir-12829</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ekrem İmamoğlu davası tüm muhalefetin yargılandığı bir davadır…</h1>
                        <h2>Bu davalar açılmasına açıldı da davalarda iddia konusu olan suçlamaların delil ve ispat yönünden karşılığı yok, gizli tanık ifadeleri, genel ve soyut gerekçelerle ceza vermek istenen davalar bunlar ve yazık oluyor hem yargı erkine ve hem de kamuoyunun adalet duygularının sarsılması açısından çok yazık oluyor ve çok yazık ediyorlar.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ekrem-imamoglu-davasi-tum-muhalefetin-yargilandigi-bir-davadir-1773400933.webp">
                        <figcaption>Ekrem İmamoğlu davası tüm muhalefetin yargılandığı bir davadır…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekrem İmamoğlu davası cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan en önemli siyasi davalardan biri durumuna geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Apaçık bir siyasi hesaplaşma davası&nbsp; hem de…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Davanın sayıları korkunç 107’si tutuklu toplam 407 sanık yaklaşık 3800 sayfalık bir iddianame ve binlerce yıldan oluşan toplam ceza talepleri ki bunun 2430 yılı Ekrem İmamoğlu için isteniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">9 Mart tarihinde başlayan duruşmalarda mahkeme heyeti ile İmamoğlu arasında sert tartışmalar geçti. Tabii dava hukuki değil siyasi olunca ister istemez mahkeme heyetini bir hukuk ve adalet insanları olarak görmek yerine iktidarın bu iş için görevlendirdiği memur olarak görülmesi daha davanın ilk günlerinde itibaren tartışmalı şekilde geçecek olması tahmin edilen durumlar arasındaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hasılı bu davanın açılmasını isteyen iradenin davanın sonucunu da biliyor olması ve İmamoğlu ve arkadaşlarının da haksız yere yargılandıklarının bilincinde olması duruşmalardaki atmosferi olumsuz etkiliyor ve mahkeme heyetine karşı tepkilere neden oluyor ve olacak…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette davanın nasıl sonuçlandırılacağı bir merak konusu olsa da bu davada verilecek her ceza kararı kamuoyunda ve dünyada, iktidarı elinde bulunduranların siyasi rakiplerini ortadan kaldırmak amacıyla verilen bir karar olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşin yanisi bu davanın heybesindeki turpun büyüklüğünün ne kadar büyük olduğunu cümle alem görmüş olduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekrem İmamoğlu yaklaşık 15 milyon seçmeninin ki bunun 1,3 milyonu CHP’li parti üyeleri 13 milyon seçmen vatandaşın imzalarıyla Cumhurbaşkanlığına aday gösterildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte ne olduysa bundan sonra oldu İmamoğlu adeta yargı tarafından yaylım dava atışlarına tutuldu. Yolsuzluk, diploma iptali, ihaleye fesat karıştırmak gibi say say bitmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu davalar açılmasına açıldı da davalarda iddia konusu olan suçlamaların delil ve ispat yönünden karşılığı yok, gizli tanık ifadeleri, genel ve soyut gerekçelerle ceza vermek istenen davalar bunlar ve yazık oluyor hem yargı erkine ve hem de kamuoyunun adalet duygularının sarsılması açısından çok yazık oluyor ve çok yazık ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Umutsuz değilim bekleyip göreceğiz ama yargı yönetiminde yeni bir döneme geçilmiş olması ve kanımca “işte bir kaza kusur olmasın sonuç alalım” diye davaya neden olan soruşturmayı başlatan savcının şimdi adalet bakanı olarak atanmış olması haliyle var olan umutlarımızı kırdığını söyleyebilirim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünsenize HSK dahil tüm yargı erkinin başındaki bakan, başlatmış olduğu davanın kaderini tayin edecek siyasi pozisyonda bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nasıl bir adil yargılama ve bu nasıl bir bağımsız yargı…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan dava AİHM önünde uzmanlar, dosya hakkında ağır bir karar çıkacağına işaret ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa bu iktidar 1960 askeri darbesiyle iktidardan düşürülen ve idam edilen Adnan Menderesin anısına yani askeri darbelere karşı seçilmiş olanların yanında olarak ve seçilmiş olmaya kıymet vermek anlamında Yassıada’yı yeniden restore ederek adını da Özgürlük Adası koymamışlar mıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte İmamoğlu davasıyla şimdi bunları unutmuş görünüyorlar. Yazık…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak yazıyı değerli hukuk insanı hocamız Prof. Dr. Adnan Sözüer yorumuyla bitirelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Türkiye’de ceza hukuku araçlarının kötüye kullanılarak siyasi muhaliflerin baskı altına alınması hatta yasaklarla siyasi rakiplerin tasfiyesi hep ciddi bir sorun olmuştur. Bu sorunlar yaşanmasın diye ülkemizde önemli reformlar yapıldı, ancak bu reformlar etkin olarak hayata geçmedi.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Özellikle yürütmenin hem yasama hem yargı üzerinde hakimiyet kurduğu ve kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı Cumhurbaşkanlığı sisteminde, yargısal taciz yoluyla siyasete müdahale çok daha arttı. Çünkü bu sistemde cumhurbaşkanı aynı zamanda parti genel başkanı olarak HSK başta olmak üzere tüm yargısal atamaları belirleyen konumda. Böyle olunca siyasi rakiplere yönelik olarak, seçimlerin iptali, seçilmiş belediyelere kayyum atama veya Ekrem İmamoğlu örneğinde olduğu gibi suç olmayan tek bir sözü nedeniyle, yüksek hapis cezasına mahkum ettirip siyasi yasak getirilmek isteniyor.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bu davada hapis cezası vermeyeceği anlaşılan hakim görevden alınmış yerine hapis cezası verecek hakim atanmıştı. Yürütme sahip olduğu yetkileri siyasi amaçlarla kullanıp, adalet bakanlığını, kimi müfettişleri, savcıları ve hakimleri siyasi rakiplerini önünü kesmek için seferber ediyor. Ekrem İmamoğlu'na yönelik olarak yapılan da bu. Ahmak davası toplumda büyük tepki toplayınca bu sefer, başka&nbsp;</em></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>davalar gündeme getiriliyor ve getirilebilecek.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>İhaleye fesat karıştırma, önemli bir suç, elbette soruşturulmalı.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ama bu soruşturmaları partili gibi davranan müfettiş ve savcılar yaparsa ve daha soruşturma yürürken kişiler suçlu olarak ilan edilirse, bunların amacının gerçeği bulmak değil, siyasi rakiplerini yargı yoluyla engellemek olduğu aşikar. Bir ara&nbsp;<a href="https://bianet.org/etiket/ibb-633">İBB</a>&nbsp;terör örgütleri mensuplarını işe aldı diye dönemin İçişleri bakanı açıklama yapmıştı. Ama bugüne kadar bir dayanak bulunamadığı için bu konuda dava bile açılamadı.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Yargı bağımsızlığı etkin olmadığı için yüksek makamların bu asılsız iddia ve dayanaksız suçlamalarını kimi kolluk ve savcılıklar emir telakki edip hukuka aykırı soruşturmalar yapıp davalar açabilirler. Ekrem İmamoğlu'na yönelik sistematik yargısal taciz sürdüğü sürece, halk bu davaların siyasi amaçlı kabul edecektir.”</em></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/tektanrili-dinlerin-kiyameti-12828</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Tektanrılı dinlerin kıyameti</h1>
                        <h2>Türkiye’de pek çok kişide naif bir inanç var; monoteizm laiklik ile yaşayabilir. Ben bunun tarihte hiçbir zaman mevzubahis olmadığını düşünüyorum. Modern dönemden önce laiklik yoktu elbette ama dürüst olalım; Yahudiliğin, Hristiyanlığın ve İslam’ın tarih sahnesine çıkışı başka inançlara karşı hoşgörüsüzlüklerini kaydeden anlatılarla doludur. Üstelik kendi inanan yazarları tarafından.   </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/tektanrili-dinlerin-kiyameti-1773400477.webp">
                        <figcaption>Tektanrılı dinlerin kıyameti</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir avuç erkek ve kadın Beyaz Saray’da Oval Ofis’in meşhur Resolute Masası’na ellerini koyan Trump’ı dualarla kutsuyorlar. Başka bir avuç kadın ve erkek, Hamaney’in şehitliğinin gıpta edilecek bir makam olduğunu söyleyip, onun peşinden şehitliğe koşmanın erdemli bir düşünce olduğunu savunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir avuç erkek (inançlı Yahudiler kadın sevmez) ise sözde Tevrat’ın onlara vadettiği toprakların peşinde soykırım üzerine soykırım yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine başka bir avuç erkek (inançlı Müslümanlar da kadın sevmez) cennete girmek için Allah’ın onlara her türlü eylemi meşru gördüğüne inanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tarih boyunca artık hepimizin bildiği temcit pilavı. Kitaplarda okumaktan bile usanıyorsunuz. Peki bu nereden geldi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tamamen tüm bu tarihe odaklanmasa da monoteizmin acımasız ve hoşgörüsüz dünyasının tarihinin bir dönemini ele alan ve Yapı Kredi Yayınları’ndan Türkçeye çevrilmiş olan Catherine Nixey’in Kasvetli Çağ: Klasik Dünyanın Hristiyanlar Tarafından Yıkılışı adındaki kitabı okuyordum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitap, bugün Vatikan tarafından azizlik mertebesine yükselmiş pek çok azizin cahil kalabalıkları kullanarak nasıl bir anti-entelektüelizm ile bilgelik ve rasyonel düşünceye karşı cehaleti savunduğunu, muhteşem Greko-Romen kültürünün sanat ve dünya anlayışını nasıl yerle bir ettiklerini tek tek örnekleriyle anlatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu örneklere girmeyeceğim. Yazarın odaklandığı ana mevzu ise Roma’nın Hristiyanlığı nasıl kabul ettiği. Bugün pek çok tarihçi, bir meşruiyet krizinde olan Roma’nın Hristiyanlığı kabul etmeyi çıkar yol olarak gördüğü konusunda şüphe duymuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü politeist Roma’nın da Hristiyanlıktan önce veya erken Hristiyanlık döneminde Neron, Kaligula gibi yöneticilerden bildiğimiz üzere artık tutunamadığı ve iç çalkantılarla pek çok isyan, iç savaş ve krizle sarsıldığını biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla bazıları için tarihsel meşrutiyet rasyonel bir açıklama olarak görünüyor. Benzerini misyoner bir din olan İslam için de söyleyebiliriz. Pek çok aklı başında İslam tarihçisi, önceki politeistlerin bu yeni dini seçmesinin altında da yeni dinin yeni ve daha meşru bir politik hedef belirlediği yönünde hem fikir. İslam gerçekten de o dönem birbirinden ayrı politik ve toplumsal menfaatler içinde bulunan kabileleri bir araya getiren önemli bir unsur olmuştu. Benzerini İslam’ın geliştiği dönemler için de söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi burada biraz daha spesifik argümanlardan bahsedelim. İlk Hristiyan yazarların metinlerine baktığımızda, eski pagan dinlere yönelik getirdikleri eleştirilerin başında, “sizin tanrılarınız size ne fayda getirdi?” argümanı vardır. Kur’an da Araf suresi 197. Ayette “Allah'tan başka yardımınıza çağırdığınız tanrılarınız ise sizin imdadınıza yetişemezler, hatta kendilerine bile fayda ve yardımları dokunmaz.” diyerek benzer bir imada bulunur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada bu “fayda” kelimesini açalım. Bu yeni dinlerin mensupları için fayda hiç şüphesiz eski çağların zor zamanlarında, ölüm, hastalık, kıtlık, savaş ve benzeri kötülüklere karşı psikolojik bir koruma olarak inancın örgütlenmesini ifade ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki onların talep ettikleri neydi? Herkes o inançla örgütlenmeli ki, dışarıdan gelen barbarlar, veba, kıtlık ve kötülük her ne ise buna karşı toplumsal ve sonraları da politik bir örgütlenme modeli oluşturulabilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve evet, geçmiş tanrıların faydasız olduğu konusunda bu anlamda haklılar mıydı? Haklılardı. Nedeni aslında çok açık. Çünkü politeistlerin bu inançtan kozmik ve psikolojik anlamda -yani ruhani anlamda- çok fazla beklentileri yoktu ki fiziksel anlamda dışarıdan gelen kötülüklere karşı bu inancı dogmatik bir şekilde savunsunlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanrılar faydasızdı. Ama faydasız oldukları için değil; onlara inananların bu konuda oldukça rahat bir tutum sergilemesinden dolayı. Eski Yunan site devletlerinin tanrılarının “yetki alanı” değil tek bir site devletinde, aynı site devletinin farklı bölgelerine göre bile değişebiliyordu. Bir yerde Artemis kültü baskınken, diğerinde Dionysos olabiliyordu. Mısır’dan, Hitit uygarlıklarından bahsetmeye gerek bile yok. Mısır’ın meşhur 9 tanrısı sadece belirli dönemlerde vardı, bunun dışında bölgesel ve senkretik inançlarda 1200’den fazla tanrı olduğu biliniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dolayısıyla politik birliktelik anlamında bir fayda getirmiyordu. Daha doğrusu, politik birliktelik ve asabiyeyi oluşturmak için bir kriter olarak görülmüyordu. Mısır bu anlamda bir istisnaydı belki de; Firavun kendisini tanrı gibi görüyordu. Ancak yine de inanç çeşitliliği hat safhadaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yanında tanrılara güvenilmezdi de. Bu politeistlerin kendi inandığı bir gerçekti. Aischylus, Zincire Vurulmuş Prometheus’ta Zeus’un kaypak doğasını ele geldiğince eleştirir. Snorri Sturluson’un Manzum Edda eserinin bir bölümü olan Hávamál’da Odin’in sözüne güvenilmeyeceği açıkça belirtilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Politeistlerin diğer politeist dinlere karşı ne kadar tevazu gösterdiği tartışma konusu olsa da bugün monoteist dinlerle kıyaslanamayacak kadar rahat olduğu su götürmez bir gerçektir. Sokrates örneği akla gelecektir; ama gerçekten de çok istisnai bir örnektir. Çünkü Sokrates’in dikkat çektiği nokta tanrılardan öte, site-devleti politikasının eleştiriliyor olmasıydı. Kısacası Sokrates’in yargılanmasında din ağır basan bir gerekçe değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısacası monoteizmin talebi açık şekilde kendi gerçekliğinin kurduğu dinin etrafında kurulan tek tip bir epistemolojiydi. Tanrılara yönelik bu gevşek inancın insanları bir yola sokamayacağı düşüncesini anakronizme düşmeden açıklamak çok zordur; politeistlere yönelik karalama ve kara propagandanın bereketi ile bu daha da zorlaşmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim düşüncem ise insanlığın bu monoteist dinler olmasaydı daha ahlaksız, daha kötü bir yola gideceğine yönelik inancın naif ve rasyonel olmadığı yönünde. Burada, üç monoteist dinin yol açtığı yıkım ve felaketleri birbiriyle kıyaslayarak hareket etmeyeceğim. Belki de İslam bu anlamda diğer ikisinden de en az yıkım getireni olmuştur. Ancak mesele sadece bu yıkımdan ibaret değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beni asıl ilgilendiren, tıpkı bundan 1600-1700 sene önce Roma’da olduğu gibi, bugün bu monoteist dinlerin de ciddi bir çıkmaz içinde olması. Hiçbirimizin ABD-İsrail ve İran savaşında, ABD-İsrail’in saldırganlığı konusunda şüphesi yok. Ancak çoğumuz yine durup İran’ın teokratik yönetiminin nasıl bir hasara yol açtığını düşünüyoruz, bence İran halkı da bu yüzden şaşkın. Çünkü kendi yönetimlerinin bir “faydası” olmayacağını biliyorlar ancak onları ortadan kaldırmak isteyen ABD-İsrail’in de hiçbir fayda getirmeyeceğine eminler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu monoteist dinler yeni bir şey sunamıyor. İnsanlığın bir sonraki adımda ne düşünmesi gerektiğine ilişkin yeni bir düşünce ortaya çıkaramıyorlar. Bu yüzden de gündemlerinden kadın, kürtaj, homoseksüellik gibi bin senelik mevzular düşmüyor. Çünkü yeni bir şey olmadığını, ancak ve ancak bu gibi konular üzerinden kendilerine bir gündem yaratıp dikkat çekebileceklerini biliyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de pek çok kişide naif bir inanç var; monoteizm laiklik ile yaşayabilir. Ben bunun tarihte hiçbir zaman mevzubahis olmadığını düşünüyorum. Modern dönemden önce laiklik yoktu elbette ama dürüst olalım; Yahudiliğin, Hristiyanlığın ve İslam’ın tarih sahnesine çıkışı başka inançlara karşı hoşgörüsüzlüklerini kaydeden anlatılarla doludur. Üstelik kendi inanan yazarları tarafından.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Organize dinlerin insanlığa bir fayda getirmeyeceğini düşünen Mustafa Öztürk haklıdır. Yahudiliğin kıskanç tanrısı bugün orta doğuda sadece petrolü ve egemenlik alanlarını kıskanmıyor. Yahudiliğin versiyonlarından başka bir şey olmayan diğer iki semavi dinle yeni şehitler, yeni sözde kahramanlar yaratıyor. Ve herkes buna inanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek Tanrı ise orada bir yerde bizi bekliyor; Thomas Paine’in dediği gibi; “ne Yahudi dininin inancına ne Roma kilisesine ne Yunan kilisesine, ne Türk inancına, ne Protestan kilisesine ne de bildiğim hiçbir kiliseye inanmıyorum. Zihnim benim kendi kilisem.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu yazan kişi, bugün Siyonist İsrail devletinin kölesi konumundaki Trump gibi aptalca yarı teokratik emellerle hareket eden ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi’nde önemli bir rolü olan, devrim propagandisti, Aydınlanma düşünürü Thomas Paine.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu örnekten de görüldüğü gibi, dinler kendi ironilerinden başka bir şey yaratamıyor. Biz ise artık onların olmadığı bir dünyada kendi pagan ironilerimizi yaratmak istiyoruz. Bırakın kendi tanrılarımızın “faydasının” ne olduğunu biz bilelim. Rahipler, imamlar, Diyanet başkanları, rabbiler, Ayetullahlar ve mollalar değil.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/asrin-davasi-ve-siyasetin-yargi-sahnesi-12827</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Asrın davası ve siyasetin yargı sahnesi</h1>
                        <h2>CHP’nin son bir yılda muhalefeti parlamenter zeminle sınırlı tutmayıp toplumsal yaşamın birçok alanına taşımayı başarması, iktidarın sıkışmışlığını artırmış görünüyor. Bu nedenle siyasi mücadeleyi mahkeme salonlarına çekme çabası dikkat çekiyor. Ana muhalefetin yargı eliyle siyasi olarak etkisizleştirilmesi ihtimali söz konusu. Toplumun geniş kesimleri hâlâ yargı ve mahkeme kurumunun kutsallığına güçlü bir bağlılık duyuyor. Oysa yargının iktidarın bir aparatı gibi işlediğine dair çok sayıda örnek bulunmasına rağmen, bu eleştiriler çoğu zaman sistemsel değil, kişisel hatalar ya da arızi durumlar olarak yorumlanıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/asrin-davasi-ve-siyasetin-yargi-sahnesi-1773378699.webp">
                        <figcaption>Asrın davası ve siyasetin yargı sahnesi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’nin “asrın davası” olarak tanımladığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davanın ilk etabı geride kaldı. İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dört gündür süren duruşmalar üzerinden yapılacak değerlendirmeler için belki erken sayılabilir. Ancak yaşanan olaylar ve yapılan hatalar, sürecin geleceğine ilişkin belirli bir kanaat oluşturacak nitelikte.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soruşturmanın yürütülüş biçimi nedeniyle yargılamanın hukuka ve Ceza Muhakemesi Kanunu’na (CMK) uygun şekilde yürütülmesi zaten pek beklenmiyordu. Nitekim soruşturmanın başlamasından neredeyse bir yıl sonra yapılan ilk duruşmalarda, davanın siyasi ağırlığıyla örtüşecek teknik hazırlığın yapılmadığı; yargılama usulü açısından gerekli ciddiyetin sağlanamadığı görüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir anlamda, sanıklar hakkında verilmiş peşin kararların “kitabına uydurulması” ve bu yolla hukuki temeli zayıf kararlar için toplumsal rıza üretilmesi gibi bir çabanın dahi görünmediği izlenimi doğdu. Türkiye’de geçmişte görülen birçok siyasi davada rastlanan bu türden göstermelik hassasiyetlerden bile, “asrın davası” olarak sunulan bu süreçte en azından şimdilik söz etmek güç.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Usul ve Ciddiyet Sorunu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın, Türkiye siyasetinin en kritik davalarından biriyle karşı karşıya olduğu gerçeğini yeterince dikkate aldığı da söylenemez. Bunun ilk göstergesi, duruşma salonunun kapasitesinin davanın önemine uygun olmamasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme heyetinin ilk günden itibaren sergilediği performans da yargılamayı yürüten heyetin tecrübesi, hukuki yeterliliği ve dosyaya hâkimiyeti konusunda soru işaretleri doğurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna ilişkin birkaç örnek verilebilir:<br />
Sanıkların kimlik tespiti yapılmadan ve avukatların kaydı tamamlanmadan duruşma başlatıldı. Avukatların usule ilişkin söz taleplerine izin verilmedi. Avukat sıralarında bulunan bir gözlemci, kimlik tespiti yapılmadan sanık müdafii gibi savunma yaptı. Mahkeme heyeti başkanının sanıklara hitap şekli tartışmalara yol açtı. Ekrem İmamoğlu’nun salona yönelik selamlamasına ve söz talebine izin verilmemesi gibi akıl ve mantıkla açıklanması güç birçok tutum sergilendi. İmamoğlu’nu&nbsp; itibarsızlaştırması isteği dikkat çekici oldu.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür yaklaşımların yarattığı gereksiz gerginlikler bile yargılama sürecinin gidişatı açısından kaygı verici bir tablo ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Siyasi Hesaplaşmanın Yeni Perdesi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hafta ortasında Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yaptığı açıklamalar ise tartışmanın boyutunu daha da netleştirdi. Gürlek’in, mahkeme heyeti başkanını koruyan ve Ekrem İmamoğlu’nu sert bir dille eleştiren açıklaması dikkat çekiciydi. Üstelik Gürlek’in kısa bir süre öncesine kadar soruşturmayı yürüten ve iddianameyi hazırlayan savcı olması, yargılamanın tarafsızlığı konusunda ciddi soru işaretleri doğuruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet Bakanı Gürlek açıklamasında, “Mahkeme salonları siyaset arenası değildir, burada siyasi şov yapılamaz. Şahısların görevleri önemli değildir, herkes sanık statüsündedir” ifadelerini kullandı. Mahkeme başkanının hitap biçimiyle ilgili tartışmalar için de “Hakimler sanıklara ‘sanık Ali’, ‘sanık Ekrem’ diye hitap eder” dedi. İmamoğlu’nun engellenen selamlama konuşmasına ilişkin olarak da “Selamlama konuşması diye bir şey yoktur; sanık Ekrem İmamoğlu belirlenen günde savunmasını yapacaktır” ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sözlerin her biri, yargılama sürecinin iktidar merkezli bir perspektifle yürütüldüğü eleştirilerini güçlendiren nitelikte. Yargının bağımsızlığı meselesinin, iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda araçsallaştırıldığı gerçeği artık gizlenme gereği bile duyulmayan bir noktaya gelmiş görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CHP’ni Mahkeme Salonlarına Tıkamak Çaresizliği&nbsp; </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo, CHP’nin duruşmaların TRT kanallarından canlı yayımlanması yönündeki talebinin neden haklı ve hayati olduğunu da ortaya koyuyor. Aynı zamanda Cumhur İttifakı üyesi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlü desteklerine rağmen bu talebin neden hayata geçirilmediğini de açıklıyor. CHP’nin bu yöndeki ilk kanun teklifinin AKP ve MHP oylarıyla reddedilmiş olması da bu çerçevede daha anlaşılır hale geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Görünen o ki iktidar partisi, ana muhalefet partisini yaklaşık bir yıldır meşgul eden soruşturmaların ardından şimdi de ikinci perdeyi açmış durumda</strong>. Amaç, muhalefetin uzun bir süre mahkeme salonlarının yarattığı siyasi gerilim ve gündemle meşgul olması olabilir. Böylece ana muhalefetin siyasi oyun kurma alanının daraltılması hedefleniyor. İktidar partisi şu an bunu başaramamanın çaresizliği yaşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’nin son bir yılda muhalefeti parlamenter zeminle sınırlı tutmayıp toplumsal yaşamın birçok alanına taşımayı başarması, iktidarın sıkışmışlığını artırmış görünüyor. Bu nedenle siyasi mücadeleyi mahkeme salonlarına çekme çabası dikkat çekiyor. Ana muhalefetin yargı eliyle siyasi olarak etkisizleştirilmesi ihtimali söz konusu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumun geniş kesimleri hâlâ yargı ve mahkeme kurumunun kutsallığına güçlü bir bağlılık duyuyor. Oysa yargının iktidarın bir aparatı gibi işlediğine dair çok sayıda örnek bulunmasına rağmen, bu eleştiriler çoğu zaman sistemsel değil, kişisel hatalar ya da arızi durumlar olarak yorumlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, Türkiye siyasetinde ve muhalefet cephesinde zayıf halkalardan birinin yargı alanı olduğunu gösteriyor. <strong>Bu alanda yaşanacak herhangi bir zafiyet ya da kurulacak bir tuzak, CHP ve muhalefet açısından yürüdükleri yolun sonunun başlangıcı olabilir</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk duruşmalarda heyet başkanının tavırları ve ardından gelen hızlı bakan açıklamaları, bu ihtimalin işaretleri olarak yorumlanabilir. Bu açıdan bakıldığında iktidar, CHP lideri Özgür Özel’in omuzlarına yeni ve ağır bir siyasi yük bırakmış görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’nin bu süreci diğer muhalefet partileri ve toplumsal yapılarla birlikte hareket ederek değerlendirmesi kritik önem taşıyor. Siyasi mağduriyetin toplumsal desteğe dönüştürülmesi ve kurumsal dayanıklılığın güçlendirilmesi hedefiyle sürdürülebilir bir strateji ve politika geliştirilmesi gerekiyor. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi krizin aşılması için uygun siyasal zemin yaratılmasını kolaylaştırabilir. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hegseth-savasta-ahlaki-amac-zayifliktir-12826</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 00:21:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hegseth: Savaşta ahlaki amaç zayıflıktır*</h1>
                        <h2>Savaşı gazisi ve romancı Phil Klay şöyle diyor: “Her zaman ‘Keşke daha zalim olsaydık, keşke bir milyon Vietnamlıyı daha öldürseydik, o zaman kazanırdık’ diyen biri çıkar. Savaşı düşmanı öldürdüğünde aldığın tatmin duygusuna indirgersen, çok daha basit ve hazmedilir hale gelir.”</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/hegseth-savasta-ahlaki-amac-zayifliktir-1773350898.webp">
                        <figcaption>Hegseth: Savaşta ahlaki amaç zayıflıktır*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savunma Bakanı Pete Hegseth, geçen hafta Ortadoğu’da öldürülen altı askerin naaşlarının törenle karşılanmasında hazır bulundu. İran’daki görev için Bay Hegseth, “intikam ve öfke” çağrıştıran “Epic Fury” (Destansı Öfke) adını onaylamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan Trump onu ABD ordusunun başına getirmeden çok önce, Pete Hegseth, Irak’a gönüllü olarak gitmesine yol açan ahlaki çağrıyı şöyle tarif etmişti:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“2005 yazında Wall Street’te çalışırken, bir intihar bombacısının 18 Iraklı çocuğu öldürdüğü bir haber okumuştum. “Benim için bu, kötülüğün ta kendisiydi” demişti Princeton Mezunlar Dergisi’ne. “Bu bana, o ideolojinin Irak’ta kazanmasına izin vermemek için kendi payıma düşeni yapmam gerektiği sinyalini verdi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısa süre sonra savaşın harap ettiği Samarra şehrine gitti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün ise Hegseth, ikinci haftasına giren İran savaşının ahlaki amacını ve misyonunu tamamen farklı kelimelerle tarif ediyor. Yakın zamanda şöyle dedi: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Hedef, gökyüzünden bütün gün ölüm ve yıkım yağdırmak.” </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet arayışı yerine, şimdi intikam peşinde koşan ABD güçleri var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Onların Amerikalılara karşı savaşı, bizim intikamımız haline geldi” diye yemin ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">On yıllardır başkanlar ve savunma bakanları, Amerikan askeri müdahalelerini özünde iyiliksever terimlerle çerçeveledi. Gerçek çoğu zaman daha karmaşık olsa da, ABD askerlerini tiranlık ve baskı altında yaşayanlara demokrasi ve özgürlük getiren kurtarıcılar olarak sundular.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hegseth bu söylemi büyük ölçüde terk etti. Savaşçı, zaman zaman intikamcı söylemi, ABD’nin Irak ve Afganistan’daki yüce hedeflerinin orduyu asıl görevinden —düşmanı öldürmekten— uzaklaştırdığına ve her iki savaşta da pahalı yenilgilere yol açtığına olan inancını yansıtıyor. Ona göre ABD ordusunun gücü, yüksek ideallerinde, insanlığında ya da ahlaki amacında değil; düşmanlarını cezalandırma yeteneğinde yatıyor. Bu tekil misyondan herhangi bir sapma, zayıflıktır diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bu 2003 değil. Sonsuz ulus inşa etme dönemi değil” diye vurgulamaktan da geri durmuyor.”“Hiç değil. Bizim asker neslimiz buna bir daha izin vermeyecek.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yerine, ABD ordusu için Trump’ın savaş hedeflerini “vahşi etkinlik, tam hava hâkimiyeti ve kırılmaz irade” ile tarif ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pentagon sözcüsü, Hegseth’in sözlerinin “düşmanlara ve müttefiklere giderek daha tehlikeli bir dünyada güç, kararlılık ve güven” verdiğini belirtiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2006’da, Hegseth Samarra’ya vardıktan kısa süre sonra, şehrin en kutsal Şiî türbelerinden birinin altın kubbesi güçlü bir patlamayla yıkılmıştı. Bu patlama aylarca süren mezhep öfkesini tetikledi ve ülkeyi iç savaşa sürükledi. Hegseth, ABD ordusunun on milyonlarca dolar harcadığı Samarra’yı yeniden inşa etmeye odaklanan küçük bir ekibin parçasıydı. Yeniden inşa sözleşmelerini detaylandıran tabloları inceledi, birçok yarım kalmış inşaatı ya da boş arsa olan yerleri ziyaret etti. Sonuç olarak ordunun parasının önemli bir kısmının isyancılara gittiği kanaatine vardı. O ve ekibi kalan fonları parayı bir güvenlik gücü kurmak için ve düşman hakkında değerli istihbarat sağlayan Samarra Şehir Meclisi başkanına yönlendirdi. Dayanışma göstermek için Hegseth ve ekibindeki diğer askerler, onun fikriyle, tehdit altındaki Iraklı liderin evinde geceyi geçirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;O dönemde Hegseth’i tanıyanlar onu hırslı, tutkulu ve misyona bağlı biri olarak tarif ediyor. Eski Wall Street Journal muhabiri Philip Shishkin, 2006’da Hegseth’in birliğinde şunları hatırlıyor:<em> “Irak’ta sık sık, neredeyse imkânsız bir duruma kendi hataları olmadan atılmış, çok yetkin ve gerçekten durumu önemseyen orta seviye subaylarla karşılaştım. Hegseth bu kategoriye giriyordu.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Irak’tan döndükten sonra Hegseth misyondan umutla bahsetti ve General David H. Petraeus’un karşı-isyancı stratejisini desteklemek için daha fazla asker gönderilmesini savundu. Bu strateji, ABD askerlerini büyük üslerden çıkarıp mahallelere yerleştirerek Iraklı sivilleri isyancı saldırılarından korumaya odaklanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hegseth, “American Crusade” (Amerikan Haçı Seferi) adlı kitabında 2016’da Trump’ın başkanlık kampanyasını başlangıçta alay konusu yaptığını, onun reality show şöhreti ve tarzından rahatsız olduğunu yazmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Trump seçildikten sonra iki adam, Hegseth’in Irak ve Afganistan’da savaş suçuyla suçlanan veya mahkûm edilen üç ABD askerinin affedilmesi kampanyasında ortak zemin buldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üç vakadan ikisinde, askerler kendi birlikleri tarafından —yani savaşta liderlik ettikleri adamlar tarafından— ihbar edilmişti. O dönemde Fox News sunucusu olan Hegseth, suçlananları karışık askeri düşüncenin ve aşırı kısıtlayıcı çatışma kurallarının kurbanı olarak gösterdi; bu kurallar askerlerin isyancıları öldürmesini ve kendilerini savunmasını engelliyordu. İhbarcı askerler ise onurlarını ve ahlaki kodlarını savunduklarını söylüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump 2019 sonunda üç askeri affetmeye karar verdiği gün, Hegseth’i arayıp haberi verdi. Trump konuşmayı Hegseth’in “asla unutmayacağım” dediği bir iltifatla bitirdi: “Sen bir savaşçısın, Pete” dedi Trump ve üstüne ağır bir küfür ekledi. Hegseth bunu “kutsal bir gece” olarak hatırlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savunma bakanı olarak —Hegseth “savaş bakanı” diye anılmayı tercih ediyor— ordunun odağını düşmanı öldürmeye geri döndürme sözü verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yılbaşında şöyle dedi:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;“Maksimum ölümcüllük, ılımlı yasallık değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Şiddetli etki, politik doğruculuk değil.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ordunun eksiklikleri olduğu teşhisi, kaybedilen bir savaş sonrası sıkça ortaya çıkan bir görüştür. Irak Savaşı gazisi ve romancı Phil Klay şöyle diyor: “Her zaman ‘Keşke daha zalim olsaydık, keşke bir milyon Vietnamlıyı daha öldürseydik, o zaman kazanırdık’ diyen biri çıkar. Savaşı düşmanı öldürdüğünde aldığın tatmin duygusuna indirgersen, çok daha basit ve hazmedilir hale gelir.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hegseth’in görüşleri aynı zamanda Trump’ın görüşlerini de yansıtıyor. Trump, ABD’nin benzersiz tarihi ve süper güç statüsü nedeniyle dünyada demokrasiyi yayma veya özgürlüğü savunma gibi özel bir rolü olduğu fikrini sürekli reddetti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump ve Hegseth’in görüşleri, İran operasyonuna verdikleri isimde de görülüyor. Geçmişte Pentagon, Amerikan halkına ve dünyaya ordunun daha yüksek bir ideal için savaştığını iletmek amacıyla isimler seçerdi: Afganistan’da “Operation Enduring Freedom” (Sonsuz Özgürlük Operasyonu) ya da Libya’da “Operation Unified Protector” (Birleşik Koruyucu Operasyon) gibi.İran görevi için Hegseth’in onayladığı isim ise “Epic Fury” —intikam ve öfke çağrıştıran bir isim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu anda İran’a uçuş yapan pilotlar ve füze atan denizciler için bu savaşçı söylem muhtemelen sadece arka plan gürültüsü. Onlar şimdilik ellerindeki acil ve çoğu zaman tehlikeli göreve odaklanmış durumda. Ancak uzun vadede savaşları demokrasiyi savunma veya sivilleri koruma gibi ahlaki terimlerle çerçevelemek, askerlere neden öldürmeleri gerektiğini anlamaları için bir gerekçe sunar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eski Hava Kuvvetleri psikoloğu ve yakında çıkacak “Moral Injuries” (Ahlaki Yaralar) kitabının yazarı Michael Valdovinos şöyle diyor: <em>“Ahlaki dil, askerler için psikolojik bir iskele görevi görür. Bu ortadan kalktığında, askerler ahlaki yükü tek başlarına taşımak zorunda kalabilir.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorulması gereken bir soru da şu: Net bir ahlaki amaç olmadan ve Amerikan halkından karışık destekle yürütülen bir savaş, ateşkes sonrasında savaşan askerlerin üzerinde daha ağır bir yük oluşturur mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Irak’ta ikinci Felluce Muharebesi’nde Deniz Piyadelerine komuta etmiş ve şimdi savaşın ahlaki karmaşıklığına odaklanan romanlar ve belgesel nitelikli eserler yazan Elliot Ackerman şöyle diyor: <em>“Bazıları ‘En azından brute force’un (kaba kuvvetin) kolayca kabul edildiğini’ söyleyebilir. Ama bu çok tehlikeli. İnsanları bir başkanın hırsları ve ‘güç haklıdır’dan öteye gitmeyen bir ahlaki hesaba göre ölmeye gönderiyorsunuz.” </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Askerlerin ülke adına can aldıklarında ahlaki gerekçeler ve halk desteği önemlidir. Ackerman şöyle bitiriyor: “Size tecrübemden söyleyebilirim: Herkesin felaket olduğunu düşündüğü bir savaşa katılmış olmak, sonradan hiç iyi hissettirmiyor.”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>* Greg Jaffe</strong> (The Times için Pentagon ve ABD ordusunu takip ediyor)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı : <span style="color:#467886"><u><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/12/us/politics/hegseth-iran-war.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/12/us/politics/hegseth-iran-war.html</a></u></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/anilarin-sonsuz-guzelligi-eternal-sunshine-of-the-spotless-mind-12825</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Anıların sonsuz güzelliği: Eternal Sunshine of the Spotless Mind</h1>
                        <h2>Özünde, "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" hafıza, kimlik ve insan deneyiminin karmaşık dokusunun sinematik bir keşfi niteliğindedir. Unutma ve hatırlamaya dair geleneksel kavramlara meydan okuyarak, ekranın ötesine uzanan, düşündürücü bir anlatı sunar ve izleyicileri hafızanın, benliğin ve gerçeklik anlayışımızı şekillendiren karmaşık bağlantılar ağının doğası üzerine düşünmeye davet eder.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/anilarin-sonsuz-guzelligi-eternal-sunshine-of-the-spotless-mind-1773335383.webp">
                        <figcaption>Anıların sonsuz güzelliği: Eternal Sunshine of the Spotless Mind</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar genellikle kötü anılarını hatırlamak istemezler. Nietzsche'nin düşündüğü gibi, bir kişi anılarının hiçbirini unutmasaydı, bu anıların yükü altında hayatta kalamazdı (Dunst, 2023). Zamanla, insan zihni daha önce edindiği veya öğrendiği bilgileri bazen tamamen, bazen de kısmen unutabilir. Bu durum anılar için de geçerlidir. "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" filmi, bu olguyu genel olarak yansıtan önemli bir eser olarak görülebilir. Filme değinecek olursak, olaylar Joel Barish ve Clementine Kruczynski adlı iki ana karakterin ışığında gelişir. Ayrıca, Mary Svevo adında başka bir karakter daha vardır. Göz ardı edilse de, filmdeki olayların gidişatını belirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lacuna Inc. adlı bir şirket, teknolojik cihazlar kullanarak talep eden kişilerin zihinlerindeki kötü anıları siliyor ve bu kişiler bir sabah uyandıklarında, istemedikleri anılar olmadan hayatlarına yeniden başlıyorlar. Joel, Clementine ve Mary adlı üç karakter de kötü anılarının silinmesi sürecinden geçmiştir. Film, Clementine'in Joel ile olan ilişkisine dair tüm anılarının silindiğini bildiren bir mektup almasıyla başlar. Bunu not sayesinde öğrenen Joel öfkelenir. Dahası, o da aynı şeyi yapmaya karar verir ve zihin silme süreci başlar. Ancak her iki tarafın anıları ne kadar silinmiş olursa olsun, Mary tarafından gönderilen belgeleri incelediklerinde (Joel ve Clementine), silinen anılarını tekrar hatırlamaya başlarlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bireyin kişilik değişimi, aslında bu film aracılığıyla analiz edilebilecek önemli konulardan biridir. Film boyunca hem Clementine hem de Joel, hem ruhsal hem de fiziksel olarak sürekli bir değişim içindedir. Karakterlerimizin psikolojik durumları film boyunca sürekli değişmektedir. Aslında, Clementine ve Joel arasındaki bu çatışma, felsefenin temel sorunlarından biri olan değişim sorununu ortaya koymaktadır (Paiella, 2020). Dahası, Herakleitos'un hareket hakkındaki düşünceleri bu filmde meşrulaştırılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlişkilerinin ilk aşamalarında, anıları silinmeden önce, çok sağlıklı ve mutlu ilişkileri ve bireysel ruh halleri vardı, ancak sağlıklı ilişkileri ve ruh halleri giderek karmaşıklaşmaya başladı. Bu durum nedeniyle, anılarını sildirme yoluna başvurdular. İnsanların anıları doğal olarak karakterlerini ve kişiliklerini şekillendirir. Ancak, kendi anılarını silerek, Joel ve Clementine aslında kişilik özelliklerini siliyor ve sadece geçmişleriyle değil, gelecek benlikleriyle de hesaplaşmaya giriyorlar. Aslında, anılarını sildirerek, her ikisi de bir anlamda varoluşlarını reddediyorlar. Neredeyse tüm insanlar kendilerini inciten anıları hatırlamak istemediğinden, eğer her insan acı veren anılarını silseydi, hiçbir insan olgun veya gelişmiş olmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmin değindiği bir diğer konu da edinilen bilginin kalıcılığıdır. Örneğin, düşük sürtünme kuvvetine sahip bir yüzeyde dengede durmayı öğrenen veya herhangi bir yemeği pişirmeyi öğrenen birini düşünelim. Bu kişi düşük sürtünme kuvvetine sahip bir yüzeyde dengede durmayı veya yemek pişirmeyi öğrendiğinde, muhtemelen bunu hayatının geri kalanında hatırlayacaktır. Benzer şekilde, filmde Joel, Clementine ile birlikteyken, hafızası silinmeden önce yemek pişirmeyi ve buz üzerinde, yani düşük sürtünme kuvvetine sahip bir yüzeyde dengede durmayı öğrenir. Ancak Clementine ile olan anıları silindikten sonra bile bu bilgiyi hatırlar. Bunun dışında, Clementine hafızası silindiği dönemde bir kitap okuyup kelimeleri ezberlemiştir, ancak hafızası silinse bile edindiği bilgiyi hala hatırlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin, X kişisinin kullandığı arabada Y şarkısı çalarken Arjantin'in başkentinin Buenos Aires olduğunu öğrenelim. Bu bilgiyi öğrendikten bir yıl sonra, X kişisi araba kullanırken Y şarkısı çaldığında, bu bilgiyi sürekli görmesek bile Arjantin'in başkentinin Buenos Aires olduğunu hatırlayacağız. Filmde de Joel ve Clementine, hafızaları silinmeden önce sahip oldukları bilgiyi hatırlıyorlar ve hafızaları silindikten sonra da aynı anıları yaşıyorlar, tıpkı verdiğim örnekteki gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, odak noktası filmi geliştiren kaynaktır. Joel, özellikle anılarının silinmesi sürecinde, bilincini ve hafızasını kontrol etmek istiyor. Örneğin, anıları silinir silinmez, Clementine'in anılarının silinmemesi için çabaladı ve bunu diledi. Ancak Clementine ile olan anılarının silinmesini engellemek için elinden gelenin en iyisini yapsa da başarılı olamadı. Daha sonra, silme işlemi bittiğinde ve uyandığında ve Montauk'a gittiğinde, bazı şeyler Joel'e tanıdık gelmeye başladı. Clementine ile karşılaşması, sahilde yürüyüşü ve Mary tarafından silme işleminden önce gönderilen kanıtlar, hem Joel'in hem de Clementine'in bazı şeyleri hatırlamasına neden oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında, burada film için, saf aklın tek başına bilgi kaynağı olarak yetersiz olduğu sonucuna varılabilir, çünkü çoğu zaman duyusal deneyimlerimiz de bilgi edinmemizde bize rehberlik edebilir. Descartes gibi rasyonalistlerin aksine, onlar da bilgi kaynağına ulaşırken duyusal deneyimlerinden yararlandılar. Arjantin başkenti örneğinde asıl önemli nokta burasıdır; çünkü Joel'in anıları sadece saf bilgi değil, aynı zamanda deneyimlerdir. Kısacası, film anıların sadece bilgi değil, aynı zamanda duyulara dayalı deneyimler olduğunu gösteriyor. Aslında bu yaklaşım, Locke'un "zihin boş bir levhadır" (Locke, 2021) ifadesini destekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci olarak, filmde Joel'in anılarının silinmesi sırasında bilinçaltının etkileri vurgulanmaktadır. Joel'in bilinçaltı geçmiş deneyimler, duygular ve bilinçaltı sembollerle doludur. Örneğin, Clementine'in sürekli saç rengini değiştirmesi, Joel'in bilinçaltına sembolik olarak nüfuz eden bir unsurdur. Aslında, Montauk kasabasındaki sahildeki ev de sembolik olarak işlev görmüş ve Joel, zihni silindikten sonra bu iki unsuru hatırlamıştır. Bu durumda, epistemolojik bir bakış açısıyla, bilginin sadece bilinçli düzeyde değil, bilinçaltında da nasıl şekillendiği gösterilmektedir. Öte yandan, Joel'in bilinçaltında anlamsal bağlantılar vardır. Film Joel'in zihninde ilerlerken, anıların birbirine nasıl bağlandığı ve bu bağlantıların nasıl anlam kazandığı gösterilmektedir. Örneğin, Joel'in anıları silinir silinmez, anlamsal bağlantılar kurar ve Clementine'in eskiden kitapçıda çalıştığını hatırlar ve kitapçıya gider. Aslında bu durum, bilginin anlamsal bağlantılar yoluyla nasıl anlam kazandığı sorusunu akla getiriyor. Özetle, filmde bilinçaltının rolü, bilinçaltındaki anlamsal bağlantılar ve anlam arayışı epistemolojik bir şekilde ele alınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" hafıza, kimlik ve insan deneyimi arasındaki karmaşık etkileşimi inceliyor. Anlatı, Joel Barish, Clementine Kruczynski ve görünüşte fark edilmeyen ancak etkili Mary Svevo'nun bakış açısıyla gelişiyor; hepsi de Lacuna Inc. tarafından kolaylaştırılan acı verici anıları silme sürecinden geçiyor. Film, bu tür hafıza manipülasyonunun sonuçlarını araştırmakla kalmıyor, aynı zamanda daha geniş felsefi sorgulamalara da giriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana tema, hem Joel ve Clementine'in ilişkilerinde hem de insan varoluşunun daha geniş bağlamında değişimin kaçınılmazlığı etrafında dönüyor. Herakleitos'tan etkilenen felsefi temeller, kişisel bağlantılarda içkin olan sürekli hareket ve evrimi vurguluyor. Karakterler, anıları silmenin sonuçlarıyla mücadele ederek, yalnızca geçmişleriyle değil, varoluşlarının özüyle de derin bir hesaplaşmayı ortaya koyuyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilginin kalıcılığına değinen film, bazı deneyimlerin bilinçli hafızadan silinse bile bilinçaltı düzeyde varlığını sürdürdüğünü öne sürüyor. Bu durum, anıları silmenin kişinin kendisini silmesiyle eşdeğer olduğu düşüncesine meydan okuyarak, edinilen bilgi ve deneyimlerin dayanıklılığını vurguluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film aynı zamanda, bilgi kaynağı olarak yalnızca saf akla güvenmenin sınırlılıklarının altını çiziyor. Joel'in yolculuğu, anlayışı şekillendirmede duyusal deneyimlerin önemini vurgulayarak, Descartes'ın tamamen rasyonel yaklaşımından ziyade Locke'un "boş levha" teorisine daha yakın bir bakış açısıyla örtüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, film bilinçaltının derinliklerini araştırarak, geçmiş deneyimlerin, duyguların ve sembollerin silindikten sonra bile Joel'in zihnine nasıl nüfuz ettiğini gösteriyor. Bilinçaltındaki anlamsal bağlantılar, anıların anlamlı bir şekilde yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunarak, bilginin bu bağlantılar aracılığıyla nasıl önem kazandığına dair ilgi çekici sorular ortaya çıkarıyor.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özünde, "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" hafıza, kimlik ve insan deneyiminin karmaşık dokusunun sinematik bir keşfi niteliğindedir. Unutma ve hatırlamaya dair geleneksel kavramlara meydan okuyarak, ekranın ötesine uzanan, düşündürücü bir anlatı sunar ve izleyicileri hafızanın, benliğin ve gerçeklik anlayışımızı şekillendiren karmaşık bağlantılar ağının doğası üzerine düşünmeye davet eder.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bibliografya</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Paiella, G. (2020). Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Memory Erasure, and the</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Problem of Personal Identity.&nbsp; PAIESO.&nbsp; <a href="https://philarchive.org/archive/PAIESO" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:black"><span style="color:black">https://philarchive.org/archive/PAIESO</span></span></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0563c1"><u><span style="color:black"><span style="color:black">Diller, J. (2020, March 24). Eternal Sunshine Of The Spotless Mind Review. UNIVERSITY OF CHICAGO PHILOSOPHY. </span><a href="https://ucupr.wordpress.com/2020/03/24/eternal-sunshine-of-the-spotless-mind/" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:black"><span style="color:black">https://ucupr.wordpress.com/2020/03/24/eternal-sunshine-of-the-spotless-mind/</span></span></a></span></u></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/imparatorluk-hegemonya-ve-bolgesel-guc-mucadelesi-irana-abd-israil-saldirisinin-politik-ekonomisi-12824</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İmparatorluk, hegemonya ve bölgesel güç mücadelesi: İran’a ABD-İsrail saldırısının politik ekonomisi</h1>
                        <h2>Levent Baştürk, ABD-İsrail’in İran’a başlattıkları saldırıyı daha tarihsel perspektiften ale alıyor. Baştürk saldırıyı; “bir askeri operasyon olmanın yanısıra küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemin göstergesidir. ABD’nin küresel hegemonyasının sorgulandığı bir dönemde ortaya çıkan bu savaş uluslararası sistemdeki dönüşümün önemli bir işareti” olarak görüyor</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/imparatorluk-hegemonya-ve-bolgesel-guc-mucadelesi-irana-abd-israil-saldirisinin-politik-ekonomisi-1773327524.gif">
                        <figcaption>İmparatorluk, hegemonya ve bölgesel güç mücadelesi: İran’a ABD-İsrail saldırısının politik ekonomisi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">28 Şubat 2026 sabahı İran’a yönelik başlatılan ABD-İsrail askeri saldırısını iki taraf arasındaki bir güvenlik krizi olarak değerlendirmek çok safiyane bir tutum olacaktır. İran’a saldıran ABD ve İsrail bu savaşı İran’ın nükleer programı ve bölgesel güvenlik tehditleri çerçevesinde açıklama eğilimindeler. Resmî söylem çoğunlukla “önleyici savunma”, “nükleer tehdit” veya “bölgesel istikrarın korunması” gibi kavramlara dayanıyor. Ancak tarihsel süreçte yaşananlar, savaşın zamanlaması, kapsamı ve bölgesel etkileri bu açıklamaların tatmin edici olmaktan uzak olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha geniş bir perspektiften bakıldığında İran’a yönelik askeri operasyonun çok daha karmaşık bir tarihsel sürecin bir parçası olduğu açıktır. Bu savaş, küresel güç dengelerinde yaşanan dönüşümün, Orta Doğu’nun enerji jeopolitiğinin ve ABD-İsrail stratejik ittifakının kesişim noktasında ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla İran’a yönelik saldırı yalnızca İran’ın askeri kapasitesini sınırlamaya yönelik bir girişim olarak görülemez. Aynı zamanda Orta Doğu’daki siyasi düzeni yeniden şekillendirme çabasının bir parçasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda söz konusu savaş, ABD’nin küresel hegemonya krizinin ve İsrail’in bölgesel üstünlük arayışının birleştiği tarihsel bir an olarak okunabilir. Küresel sistemde güç dengeleri değişmektedir. Bu değişim özellikle Orta Doğu gibi stratejik bölgelerde daha görünür hale gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazımda, İran’a yönelik savaşın arka planını dört temel düzeyde inceleyeceğim: i) ABD-İsrail ittifakının üzerine oturduğu ekonomi-politik zemin, ii)&nbsp; Orta Doğu’nun enerji jeopolitiği ve petro-dolar sistemi, iii) İsrail’in bölgesel stratejisinin ideolojik ve politik boyutları ve iv) savaşının bölgesel ve küresel sonuçları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşım, savaşın yalnızca askeri bir olay olmadığını ve sadece güvenlik endişeleriyle açıklanamayacağını göstertecektir. Aksine bu savaş küresel güç yapılarının yeniden düzenlenmesi sürecinin bir parçasıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD-İsrail İttifakı: Yapısal Bir Güç Bloğu</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ile İsrail arasındaki ilişki genellikle ortak demokratik değerler ve güvenlik işbirliği söylemleriyle açıklanır. Bu anlatıda iki ülke arasındaki ideolojik yakınlığa vurgu yapılır. Ancak daha eleştirel bir perspektif, bu ilişkinin çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu gösterir. ABD-İsrail ilişkisi diplomatik bir ittifak olmanın sınırlarının çok ötesindedir. Askeri, ekonomik ve teknolojik çıkarların iç içe geçtiği bir güç ağı üzerine inşa edilmiş bir güç bloğudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin İsrail’e sağladığı askeri yardım bu ilişkinin en önemli unsurlarından biridir. ABD ve İsrail arasında 2016 yılında imzalanan ve 2019–2028 mali yıllarını kapsayan 10 yıllık Mutabakat Zaptı, İsrail’e her yıl toplam 3,8 milyar dolar tutarında askeri yardım taahhüt etmektedir. İsrail, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’den toplamda 300 milyar dolardan fazla (enflasyona göre ayarlanmış) yardım alarak dünyada en fazla ABD yardımı alan ve almaya devam eden ülke konumundadır. Ocak 2026 itibarıyla, 7 Ekim 2023’ten bu yana ABD’den İsrail’e transfer edilen toplam askeri kaynağın 28 milyar doları aştığı belirtilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD tarafından yapılan bu büyük ölçekli askeri yardımın yalnızca bir güvenlik desteği olarak görülmesi zordur. Madalyonun diğer yüzünde ise Amerikan savunma sanayisi çıkarlarıyla bağlantılı bir ekonomik mekanizma bulunur. İsrail’e verilen askeri hibelerin önemli bir bölümü ABD savunma şirketlerinden yapılan silah alımlarına geri dönmektedir. Bu durum ABD’nin askeri-endüstriyel kompleksine sürekli bir talep yaratmaktadır. Lockheed Martin, Raytheon ve Boeing gibi şirketler için İsrail önemli bir müşteridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlişkinin bir diğer boyutu teknoloji alanında ortaya çıkar. İsrail için işgal altındaki Filistin, gelişmiş askeri teknolojilerin test edildiği bir laboratuvar işlevi görmektedir. Yahudi gazeteci-yazar Antony Loewenstein bu konuyu yetkin bir biçimde ele aldığı eserine bu nedenle Filistin Laboratuvarı adını vermiştir. İsrail ordusu tarafından kullanılan birçok silah sistemi gerçek savaş koşullarında test edilmektedir. Bu durum “battle tested” yani savaşta test edilmiş teknolojilerin küresel silah piyasasında daha kolay pazarlanmasını sağlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail aynı zamanda gelişmiş bir yüksek teknoloji sektörüne sahiptir. Siber güvenlik, gözetim teknolojileri ve yapay zekâ tabanlı savunma sistemleri bu sektörün öne çıkan alanlarıdır. İsrail’de geliştirilen birçok güvenlik teknolojisi daha sonra küresel pazarlara ihraç edilmektedir. Bu teknolojilerin bir kısmı Filistin topraklarında test edilerek geliştirilen kontrol ve izleme sistemlerine dayanmaktadır. Filistin’de kullanılan gözetim teknolojileri daha sonra uluslararası güvenlik piyasalarına satılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle ABD-İsrail ittifakı yalnızca askeri bir ilişki değildir. Aynı zamanda askeri-teknolojik bir ekosistemdir. Bu ekosistem ekonomik çıkarlar, teknolojik işbirliği ve stratejik hedefler tarafından beslenmektedir. Bu yapısal bağlar nedeniyle ittifak, siyasi liderler değişse bile kolay kolay çözülmemektedir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji Jeopolitiği ve Petro-Dolar Sistemi</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortadoğu'nun uluslararası politikadaki merkezi önemi; barındırdığı devasa enerji kaynakları, kritik jeostratejik konumu, küresel finansal sistemle olan derin entegrasyonu ve askeri-endüstriyel kompleks için taşıdığı değerden kaynaklanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Petrol modern ekonominin temel girdilerinden biridir. Enerji üretimi dışında birçok endüstriyel süreç petrol türevlerine dayanmaktadır. Plastik üretimi, kimya sanayisi, gübre üretimi ve tekstil sektörü petrol türevlerini yoğun biçimde kullanmaktadır. Ulaşım sistemleri de büyük ölçüde petrol temelli enerjiye bağlıdır. Bu nedenle petrol yalnızca bir enerji kaynağı değildir. Aynı zamanda modern ekonomik sistemin temel yapı taşlarından biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Petrol aynı zamanda küresel finans sisteminin de merkezinde yer alır. 1970’lerden sonra petrol ticaretinin dolar üzerinden yapılması doların uluslararası rezerv para birimi olarak konumunu güçlendirmiştir. Bu sistem petro-dolar sistemi olarak adlandırılmaktadır. Petrol gelirlerinin önemli bir bölümü yeniden ABD finans piyasalarına yönelmektedir. Bu durum küresel finans sisteminde doların merkezi rolünü pekiştirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle Orta Doğu’daki enerji akışının kontrolü yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda küresel finansal hegemonyanın sürdürülmesi açısından kritik bir faktördür. Bölgedeki enerji akışında meydana gelecek büyük bir kesinti dünya ekonomisi üzerinde ciddi etkiler yaratabilir. Petrol fiyatlarında yaşanacak ani dalgalanmalar küresel ekonomik krizlere yol açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran bu enerji jeopolitiğinde önemli bir aktördür. Ülke dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerinden bazılarına sahiptir ve bu kaynaklar onu küresel enerji sisteminin kritik unsurlarından biri haline getirir. Bunun yanında İran, ABD’nin bölgedeki müttefiklerine meydan okuyabilen az sayıdaki devletlerden biridir. Bu iki unsur –enerji kaynakları ve jeopolitik kapasite– İran’ın konumunu yalnızca bölgesel bir güç olmanın ötesine taşır. Dolayısıyla İran ile yaşanan çatışmalar sadece güvenlik politikaları veya askeri rekabet üzerinden açıklanamaz. Bu gerilimler aynı zamanda enerji jeopolitiğinin ve küresel finans sisteminin işleyişiyle yakından bağlantılıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel Arka Plan: 1953 Darbesi ve 1979 Devrimi</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD-İran ilişkilerini anlamak için tarihsel arka planı incelemek gerekir. Bu ilişkide en kritik dönüm noktalarından biri 1953 darbesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık petrol endüstrisini millileştirme kararı aldı. Bu karar Batılı petrol şirketlerinin çıkarlarını doğrudan tehdit ediyordu. ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve İngiliz istihbaratı (MI6) bu gelişmeye müdahale etti. Bu iki ülkenin desteğiyle İran’da bir darbe (Ajax Operasyonu) gerçekleştirildi. Musaddık devrildi ve yerine Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin otoriter yönetimi güçlendirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şah rejimi uzun yıllar ABD’nin Orta Doğu’daki en yakın müttefiklerinden biri oldu. İran bu dönemde ABD’nin bölgesel güvenlik mimarisinin önemli bir parçası haline geldi. Ancak Şah rejiminin katı otoriter yönetimi altında siyasi muhalefet baskı altına alındı ve ekonomik eşitsizlikler arttı. Bu durum İran toplumunda geniş bir hoşnutsuzluk yarattı. Toplumsal kesimlerdeki derin hoşnutsuzluğun tetiklediği toplumsal gerilimler sonunda 1979 İslam Devrimi’ne yol açtı. Devrim bir rejim değişikliğiyle beraber İran’ın Batı merkezli güvenlik sisteminden kopuşuna da sebep oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devrimden sonra İran kendisini ABD etkisinden bağımsız bir bölgesel güç olarak konumlandırmaya çalıştı. Bu durum ABD ile İran arasında uzun süreli bir stratejik çatışmanın temelini oluşturdu. Bugünkü İran-ABD gerilimi büyük ölçüde bu tarihsel kırılmaya dayanmaktadır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in Bölgesel Stratejisi ve Güç Projeksiyonu</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail, ABD için Orta Doğu’daki en önemli stratejik müttefiktir. Bu ilişki özellikle 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra daha da güçlendi. 1967 savaşından sonra İsrail’in askeri kapasitesi ve bölgesel rolü önemli ölçüde artış gösterdi. Bu tarihten sonra İsrail yalnızca kendi güvenliğini sağlamaya çalışan bir devlet olmaktan çıktığı görülür. Aynı zamanda ABD’nin bölgedeki stratejik çıkarlarının korunmasında önemli bir aktör haline gelen İsrail, bazı analistlerce “bölgesel vekil güç” olarak kabul edilir. İsrail zaman zaman ABD’nin doğrudan müdahale etmek istemediği alanlarda askeri güç projeksiyonu gerçekleştiren bir aktör olarak görülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in askeri stratejisi çoğu zaman hızlı ve yoğun askeri operasyonlara dayanmaktadır. Bu yaklaşım düşmanın askeri kapasitesini kısa sürede yok etmeyi amaçlar. Bu strateji bazı analistler tarafından “şok ve dehşet” doktrinine benzetilir. Amaç askeri üstünlük sağlamanın yanı sıra bölgesel rakiplere güçlü bir caydırıcılık mesajı vermektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu strateji yalnızca güvenlik kaygılarıyla açıklanamaz. İsrail’in bölgesel üstünlüğünü koruma arzusu da bu stratejinin önemli bir unsurudur. İran’a yönelik savaş bu stratejinin en yeni örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın İdeolojik Boyutu</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a yönelik savaş ve bölgesel çatışmaların arkasındaki ideolojik motivasyonlar, İsrail iç siyasetindeki dönüşüm ve ABD’deki teolojik destek mekanizmalarıyla birleşerek yalnızca stratejik hesaplarla açıklanamayacak daha geniş bir çerçeve ortaya koymaktadır. Özellikle 1967 Savaşı sonrasında güç kazanan bazı dini-siyasi yorumlar, İsrail’i yalnızca modern bir ulus devlet olarak değil, aynı zamanda dini bir kefaret sürecinin parçası olarak görmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşımın önemli kaynaklarından biri Rabbi Abraham Kook ve oğlu Rabbi Tzvi Yehuda Kook’un geliştirdiği öğretiye göre İsrail Devleti laik kurucular tarafından kurulmuş olsa bile aslında Davud Krallığı’nın tarihsel devamı ve mesihçi kurtuluşun ilk aşamasıdır. Bu perspektifte devletin varlığı ve toprak bütünlüğü yalnızca stratejik değil, aynı zamanda dini bir emir olarak görülür. Bu düşünceye yakın bazı radikal çevreler bölgedeki çatışmaları Büyük İsrail vizyonunun gerçekleşmesi için bir fırsat olarak değerlendirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ideolojik çerçeve, siyasal dili de etkilemektedir. Modern uluslararası hukuk dilinin yerine zaman zaman Kitab-ı Mukaddes’e dayanan sembolik ifadeler kullanılır. Başbakan Netanyahu’nun özellikle 7 Ekim sonrasında yaptığı konuşmalarda Yahudi geleneğinde “topyekûn yok edilmesi emredilen düşman” anlamına gelen Amalek göndermesine yer vermesi bu bağlamda dikkat çekicidir. Benzer şekilde Hamas ve İran’ın Naziler olarak tanımlanması, çatışmayı mutlak iyi ile mutlak kötünün mücadelesi olarak çerçeveleyen güçlü bir ideolojik anlatı üretmektedir. İran ile yaşanan gerilim bazı dini ve siyasi çevreler tarafından eskatolojik bir mücadele olarak da yorumlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu teo-politik/ideolojik anlatı yalnızca İsrail içinde değil, ABD’deki güçlü dini-siyasi hareketler tarafından da desteklenmektedir. Evanjelik çevrelerde etkili olan Hristiyan Siyonizmi, İsrail’in güvenliğini bir dış politika tercihinden ziyade doğrudan bir Kutsal Kitap’a referansla değerlendirmektedir. Bu görüşe göre Yahudi halkının kutsal topraklarda toplanması İsa’nın ikinci gelişinin ön koşullarından biridir.İsrail İçin Birleşmiş Hrıstiyanlar (Christians United for Israel;CUFI) gibi milyonlarca üyeye sahip örgütler İran’a karşı sert politikaları destekleyerek Amerikan siyasetinde önemli bir baskı gücü oluşturmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı zamanda İsrail ve ABD yönetiminde İran sıklıkla Batı’nın değerlerine meydan okuyan ideolojik bir rakip olarak tanımlanır. Bu bakış açısına göre İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü mücadele yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi olarak görülemez. İsrail, “medeniyeti barbarlığa karşı koruma” görevinin bir parçasıdır. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi isimler İran ve müttefiklerini Batı medeniyetine tehdit oluşturan “barbarlar” olarak tanımlamış ve 2026’da başlatılan askeri harekâtı (Operation Epic Fury) bu tehdide karşı zorunlu bir adım olarak sunmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer şekilde Netanyahu İran liderliğini bir “şer ekseni” (axis of evil) olarak nitelendirirken, Donald Trump İran’a yönelik saldırıları “Amerikan halkını korumak” ve “baskıcı bir teokrasiyi devirmek” şeklinde çerçevelemiştir. Pete Hegseth gibi bazı ABD yetkilileri ise İsrail’i Batı adına “kirli işleri” yürüten stratejik bir müttefik olarak görmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD siyasetinde her iki partide de yaygın olan bir diğer yaklaşım ise İsrail’i bölgedeki “tek demokrasi” ve Batı’nın ideolojik ortağı olarak kabul etmektir. Bu nedenle İsrail’in İran’ın nükleer programına yönelik saldırıları çoğu zaman “vazgeçilmez bir güvenlik ihtiyacı” olarak değerlendirilmekte, Biden yönetimi de İsrail’in “kendini savunma hakkını” vurgulayarak diplomatik destek sağlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede İran’a yönelik politikalar yalnızca jeostratejik hesaplarla değil, aynı zamanda ideolojik ve medeniyetçi bir çatışma söylemi içinde de şekillenmektedir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İç Politika ve Savaşın Zamanlaması</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşların zamanlaması çoğu zaman iç siyasi dinamiklerle bağlantılıdır. Tarih boyunca birçok lider iç politikadaki krizleri gölgelemek için dış politikada daha agresif adımlar atmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum “dış düşman yaratma” stratejisi olarak da tanımlanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a yönelik askeri operasyonun zamanlaması da bu bağlamda tartışmaya müsait bir durum arzeder. Bu sebeple bazı analistler savaşın hem ABD (Epstein Dosyası) hem de İsrail’deki iç siyasi krizlerle de (Netanyahu’nun yolsuzluk davası) bağlantılı olduğu hususunda oldukça (ve muhtemelen de haklı olarak) ısrarlılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi liderlerin karşı karşıya kaldığı baskılar karşısında dış politikada daha sert adımlar attıkları bilenen bir durumdur. Bu nedenle İran’a karşı savaş açma kararı sadece ve sadece stratejik bir kararın sonucu olmadığı iddiaları boş iddialar olarak değerlendirilemez. Özellikle müzakerelerle halledilebilecek bir meselede, ısrarla güç kullanmanın tercih edilmesi, içerideki siyasi krizin, müstakbel çatışmanın katalizörlerinden biri olduğunun bir göstergesidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölgesel Sonuçlar ve Enerji Krizi</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a yönelik saldırının en önemli sonuçlarından biri bölgesel istikrarsızlığın artmasıdır. Orta Doğu zaten uzun süredir siyasi krizlerin ve askeri çatışmaların yoğun olduğu bir bölgedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni bir büyük ölçekli savaş bu kırılgan dengeyi hem kısa hem de uzun vadede daha da sarsacaktır. Kısa vadede ilk etkilenenlerden biri haliyle enerji piyasalarıdır. Hürmüz Boğazı dünya petrol ticaretinin en önemli geçiş noktalarından biridir. Dünya petrol sevkiyatının önemli bir bölümü bu boğazdan geçmektedir. Bu nedenle bölgede yaşanacak bir askeri gerilim küresel petrol fiyatlarında dalgalanmalara yol açmakta ve enerji fiyatlarındaki artış dünya ekonomisini doğrudan etkilemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca savaşın uzun vadede bölgesel güç dengelerini nasıl değiştireceği de belirsizdir. Emperyal bir güç yansıtma aracı olarak kullanılan askeri ve siyasi müdahaleler; kısa vadede düzen getirse bile uzun vadede daha radikal direniş hatları, toplumsal öfke ve stratejik yalnızlaşma olarak geri döndüğünü (blowback/geri tepki) belirtmek gerekir. 1979 İran İslam Devrimi, 1953 darbesine dönük bir geri tepkidir. Lübnan’da Hizbullah’ın yükselişi, İsrail’in bu ülkedeki geçmiş işgaline bir tepkidir. El Kaide, Sovyetlere karşı Afganistan’da yürütülen mücadelenin bir ortaya çıkardığı bir geri tepkidir. Hakeza IŞİD de, Irak’ta ABD işgalinin koşullarında ortaya çıkmış ve kök salmıştır. İran’a yönelik bu saldırının yeni bir geri tepki dalgasına yol açması da kuvvetle muhtemeldir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filistin Meselesi ve Bölgesel Düzen</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filistin meselesi, Orta Doğu’daki güç ilişkilerini ve bölgesel stratejileri belirleyen temel dinamiklerden biridir. İran bu meseleyi ileri savunma doktrininin bir parçası haline getirerek kendi sınırları dışında bir caydırıcılık alanı ve Direniş Ekseni adı verilen askeri bir müttefik ağı oluşturdu. Hamas ve İslami Cihad gibi gruplara verilen destek, İran’ın bölgesel etkisini genişletme ve İsrail’in askeri üstünlüğünü sınırlama stratejisinin merkezinde yer alan unsurlardandır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık ABD ve İsrail açısından Filistin sorunu, İsrail’in bölgeye tam entegrasyonu ve Arap devletleriyle kurulan normalleşme projeleri (İbrahim Anlaşmaları gibi) önündeki en büyük engel olarak görülmektedir. ABD’nin bölgesel stratejisi enerji kaynaklarının kaynaklarının denetimini sağlamak, İsrail’in Niteliksel Askeri Üstünlüğünü korumak ve İran gibi bu düzene meydan okuyan aktörleri sınırlandırmak üzerine kuruludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle İran’a yönelik gerilim ve askeri müdahaleler aynı zamanda Filistin davası etrafında şekillenen bir hegemonya krizinin parçasıdır. İsrail, İran’ın kurduğu direniş ağını dağıtmayı stratejik bir zorunluluk olarak görmekte ve bölgeyi ABD-İsrail ekseninde yeniden şekillendirmeyi hedeflemektedir. Bu çerçevede İran’a yönelik savaş, Filistin meselesini de içeren daha geniş bir emperyal düzenin korunması çabasının parçası olarak değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç: Hegemonya Krizi ve Yeni Ortadoğu</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a yönelik savaş bir askeri operasyon olmanın yanısıra küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemin göstergesidir. ABD’nin küresel hegemonyasının sorgulandığı bir dönemde ortaya çıkan bu savaş uluslararası sistemdeki dönüşümün önemli bir işaretidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel olarak büyük güçler gerileme dönemlerinde askeri müdahalelere daha fazla başvurmuştur. İran’a yönelik savaş da bu tarihsel eğilimin bir örneği olarak olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak tarihsel deneyimler askeri güç kullanarak kalıcı bir bölgesel düzen kurmanın son derece zor olduğunu göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran gibi büyük ve karmaşık bir toplumda siyasi dönüşüm dış müdahalelerle kolayca gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanması askeri çözümlerden çok siyasi ve diplomatik süreçlere bağlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filistin meselesinin çözülmesi, bölgesel işbirliği mekanizmalarının güçlendirilmesi ve dış müdahalelerin azaltılması bu sürecin temel koşullarıdır. Aksi takdirde İran savaşı yalnızca yeni çatışmaların başlangıcı olacaktır. Bu durum bölgeyi uzun süreli bir istikrarsızlık dönemine sürükleyebilir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/firtinanin-ortasinda-guvenli-liman-tcmbnin-mart-hamlesi-ve-piyasanin-yeni-gercekligi-12823</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Fırtınanın ortasında güvenli liman: TCMB’nin Mart hamlesi ve piyasanın yeni gerçekliği</h1>
                        <h2>TCMB’nin Mart 2026 kararı, bir "bekleme odası" kararıdır. Banka, dış dünyadaki yangının kendi evine sıçramasını engellemek için elindeki en güçlü silahı kınında tutuyor ama kabzasına dokunmaktan da geri durmuyor. Yıl sonu enflasyon beklentilerinin yüzde 31 seviyelerine revize edildiği bir ortamda, yüzde 37’lik politika faizi hala güçlü bir çıpa görevi görüyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/firtinanin-ortasinda-guvenli-liman-tcmbnin-mart-hamlesi-ve-piyasanin-yeni-gercekligi-1773323377.webp">
                        <figcaption>Fırtınanın ortasında güvenli liman: TCMB’nin Mart hamlesi ve piyasanın yeni gerçekliği</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Mart Perşembe gün saat 14.00’te Ankara’dan gelen ses, aslında haftalardır piyasanın kulak kabarttığı o tanıdık tondaydı: "Politika faizi yüzde 37’de sabit tutulmuştur." Ancak bu "sabit" kararın arkasında, küresel ve yerel düzlemde son derece devingen bir zemin yatıyor. TCMB, Ocak ayındaki 100 baz puanlık indirimin ardından Mart ayında vites küçültmek yerine "bekle-gör" moduna geçmeyi tercih etti. Bu tercih, bir pas geçişten ziyade, Orta Doğu’da tırmanan ve küresel risk iştahını bıçak gibi kesen jeopolitik gerilimlere karşı bir savunma kalkanı niteliğinde.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Jeopolitik Riskler ve "Dolaylı Sıkılaşma" Dönemi</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkez Bankası’nın karar metninde en çok dikkat çeken vurgu, şüphesiz enerji fiyatları ve jeopolitik belirsizlikler oldu. ABD, İsrail ve İran hattında yaşanan sıcak gelişmeler, petrol fiyatlarını yukarı yönlü tetiklerken, küresel enflasyonist baskıları yeniden canlandırdı. TCMB, bu noktada akıllıca bir manevra yaparak kağıt üzerindeki faizi sabit bıraksa da, likidite yönetimiyle piyasayı aslında daha dar bir koridora hapsetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Piyasada son birkaç haftadır "dolaylı sıkılaşma" olarak adlandırılan bir süreç izliyoruz. Banka, haftalık repo ihalelerini zaman zaman askıya alarak bankaları yüzde 40 seviyesindeki gecelik borç verme kanalına yönlendiriyor. Yani tabela faizimiz yüzde 37 olsa da, piyasadaki "efektif faiz" çoktan yüzde 40’lara dayanmış durumda. Bu durum, Merkez Bankası'nın enflasyonla mücadeledeki kararlılığını, resmi bir faiz artışı yapmadan da sürdürebileceğini kanıtlıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Piyasa Tepkisi: Borsa İstanbul’un Pozitif Ayrışması</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kararın ardından piyasalarda ilk tepkiler oldukça dengeliydi. Borsa İstanbul (BIST 100), belirsizliğin ortadan kalkmasıyla 13.300 puan seviyelerinin üzerine tırmanarak pozitif bir seyir izledi. Yatırımcı, Merkez Bankası’nın "veriye dayalı ve proaktif" kalacağı mesajını satın almış görünüyor. Özellikle karar metnine eklenen "enflasyon görünümünde belirgin bir bozulma halinde sıkılaştırma yapılabilir" ibaresi, piyasaya verilen en net "tetikteyiz" mesajıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Döviz cephesinde ise stabilite korunuyor. Enerji maliyetlerindeki artışa rağmen, sıkı para politikası duruşu TL'nin direncini artırıyor. Ancak burada asıl kahraman maliye politikası ile eşgüdüm. Karar metninde yer alan "mali tedbirler ve eşel mobil vurgusu", enflasyonla mücadelenin sadece faiz silahıyla değil, bütünleşik bir stratejiyle yürütüldüğünü gösteriyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevduat ve Kredi Faizlerinde Yeni Dengeler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TCMB'nin bu duruşu, bankacılık sektöründeki faiz oranlarını da doğrudan etkiliyor. Şu an itibarıyla:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevduat Faizleri: yüzde 36 ile yüzde 45 bandında seyrediyor. Bankalar, likidite daralmasıyla birlikte yeni müşteri kazanmak için bu oranları yukarıda tutmaya devam edecektir.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kredi Faizleri: Konut kredilerinde yüzde 2.50 sınırına kadar gerileyen oranlar görsek de, genel ihtiyaç ve ticari kredilerde sıkı duruşun etkisiyle maliyetlerin bir süre daha yüksek kalacağı aşikar.</span></span></li>
</ul>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç: Temkinli İyimserlik</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TCMB’nin Mart 2026 kararı, bir "bekleme odası" kararıdır. Banka, dış dünyadaki yangının kendi evine sıçramasını engellemek için elindeki en güçlü silahı kınında tutuyor ama kabzasına dokunmaktan da geri durmuyor. Yıl sonu enflasyon beklentilerinin yüzde 31 seviyelerine revize edildiği bir ortamda, yüzde 37’lik politika faizi hala güçlü bir çıpa görevi görüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önümüzdeki aylarda faiz indirim döngüsünün devam edip etmeyeceğini belirleyecek olan şey ise enflasyonun ana eğilimi değil, Orta Doğu’dan gelecek olan haber akışı ve petrolün varil fiyatı olacak. Şimdilik piyasa nefes aldı, ancak gözler hala ufuk çizgisindeki kara bulutlarda.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bugunlerde-aklima-hep-brezilya-geliyor-12822</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bugünlerde aklıma hep Brezilya geliyor</h1>
                        <h2>Lula de Silva, PT’nin adayı olarak katıldığı 2022 seçimlerinin ikinci turunda yüzde 50,9 oy alarak yeniden Devlet Başkanı oldu. 81 yaşını dolduracağı bu yıl Ekim ayında yapılacak seçimlerde sağlığı elverirse yeniden aday olacağını da açıklamış bulunuyor. Eski Cumhurbaşkanı Jair Bolsonaro’ya gelince, seçimi kaybettikten sonra darbeye kalkıştığı için 27 yıl hapis cezasına mahkûmiyeti kesinleşti. Önce cezasını evde çekmeye başlayan Bolsonaro elektronik bileziğini kırma girişiminde bulunduğu için geçen Kasım ayından bu yana cezaevine nakledilmiş durumda. Etme bulma dünyası.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bugunlerde-aklima-hep-brezilya-geliyor-1773323076.webp">
                        <figcaption>Bugünlerde aklıma hep Brezilya geliyor</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Latin Amerika ülkelerindeki siyasi gelişmeleri öğrencilik yıllarımdan beri izlerim. Fakülteyi bitirme tezim Şili’deki Pinochet darbesiyle ilgiliydi. 11 Eylül 1973 tarihli bu askeri darbe, ABD’nin Theodore Roosevelt’in Büyük Sopası (Big Stick) ile tahkim edilmiş Monroe Doktrini uyarınca Yeni Kıta’da gerçekleştirdiği kanlı darbelerden biriydi. 1964’te askeri darbeyi, 1985’e kadar tam 21 yıl askeri diktatörlüğü yaşamış bir ülke Brezilya. Uluslararası kamuoyunda Washington aleyhine toplumsal gelişmelere yol açan Sovyet karşıtlığına dayalı bu tür faşist askeri darbelerin SSCB’nin yıkılışıyla birlikte 90’larda ortadan kalktığı görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık, Yeni Kıta’daki darbeler tarihi hakkında “Karanlık Zamanlar” (Tiempos de Oscuridad) başlıklı kitabın yazarı olan Şili asıllı İspanyol Profesör Marcos Roitman 2000’li yıllarda Latin Amerika’da yeni tür darbeler vuku bulduğuna dikkat çekiyor. ABD ile bağlantılı küresel güçlerin, başka bir deyişle çok uluslu şirketler, uluslararası bankalar ve kuruluşlardan oluşan bir Troika’nın girişimiyle gerçekleştirilen bu darbeler silahlı kuvvetlere ihtiyaç duymuyor, dolayısıyla kan dökülmesine yol açmıyor. Roitman bu darbeleri “beyaz eldivenli darbeler” (golpes de guante blanco) olarak niteliyor. Bu darbeler halkın seçtiği iktidarları devirmeyi amaçlayan bir siyasi mühendislik aslında.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brezilya bu tür bir darbeye, Honduras (2009) ve Paraguay’dan (2012) sonra, maruz kalmış devasa bir ülke. Aslında 2014’te başlayan, 2021’de sonlanmasına kadar yedi yıl süren bu siyasi- yargısal darbe süreci hakkında başta Serbestiyet’te olmak üzere çeşitli mecralarda yayınlanmış yazılarım var.&nbsp; Bu sürecin öyküsünü en geniş biçimde anlatan “Brezilya’da beyaz eldivenli darbe” başlıklı yazımı darbeler.com’da bulmak mümkün. (<a href="https://darbeler.com/brezilyada-beyaz-eldivenli-darbe-akin-ozcer/">https://darbeler.com/brezilyada-beyaz-eldivenli-darbe-akin-ozcer/</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün ABD Başkanı Donald Trump’ın müzakere masasını devirip İsrail’in saldırgan Başbakanı Netanyahu ile kol kola, rejimi değiştirme bahanesiyle İran’a başlattığı saldırı ve ikide bir yaptığı yalanlara dayalı absürt açıklamalar dünyanın en büyük haydut devletinin, sözünü dinlemeyen ülkelere artık doğrudan askeri operasyon düzenlemeyi öngören bir müdahale yöntemini benimsediği izlenimi veriyor. Bu, kan dökülmesini umursamayan acımasız bir yöntem. Kimilerince bu yöntem “Donroe Doktrini” olarak adlandırılıyor ve Teddy’nin Büyük Sopa’sı gibi Monroe Doktrini’nin doğal sonucu&nbsp; (corollary) olarak tanımlanıyor. Ama bu tanımlama Amerikan darbeciliği Latin Amerika sınırlarını çoktan aştığı için pek doğru değil. ABD Başkanları’nın dünyayı yeniden dizayn etme çabalarıysa yüzyıl öncesine kadar gidiyor aslında. Bizler Woodrow Wilson gibi, belirlediği ilkeler doğrultusunda, yeni bir dünya yaratma hevesinde olan bir ABD Başkanı’nı da Kurtuluş Savaşımızdan çok iyi anımsıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin uluslararası hukuku tanımayan, bunu da saklamayan bu megaloman, çılgın Başkanı’nın İran’da çocuklar dahil masum halkın kanının dökülmesini umursamadan yaptıklarının en azından kansız olan beyaz eldivenli darbelerden geriye doğru atılmış korkunç bir adım anlamına geldiği açık. İran savaşının bugün mumla arattığı beyaz eldivenli darbelerin en büyüğü olan Brezilya darbesini anımsamak, ABD’nin dış politikada nereden nereye geldiğini göstermek bakımından doğal kuşkusuz. Ama bu öykünün ayrıntıları bu ülkenin iç politikasında yaşanmış büyük bir hukuksuzluğu da sergiliyor. Hukuksuzlukların ilelebet devam edemeyeceği gerçeğini de.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geleceğe darbe ne kadar mümkün?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brezilya’daki beyaz eldivenli darbe, İşçi Partisi PT’nin (Partido dos Trabalhadores) Efsane Devlet Başkanı (2003-2010 ve 2022-26) Lula de Silva’nın manevi kızım dediği, dönemin Devlet Başkanı Dilma Roussef’in başkanlık sistemlerine özgü “impeachment” mekanizmasıyla parlamento tarafından üçte iki çoğunlukla görevden alınmasından ibaret. Aslında Rousseff, ikinci kez seçildiği 2014’te PT’nin ittifak ortaklarıyla birlikte, Temsilciler Meclisi’nde ve Senato’da salt çoğunluğa sahipti. Gel gör ki yargıç Sergio Fernando Moro’nun seçimlerden altı ay önce başlattığı Petrobas soruşturması, diğer adıyla “Ekspres yıkama operasyonu” (Operação Lava Jato) PT’yi iktidardan uzaklaştırmak isteyen uluslararası Troika’nın eline bulunmaz bir fırsat verdi. Soruşturma, kamuya ait petrol şirketi Petrobas’ ın kimi kamuya ait, kimi çok uluslu dev inşaat şirketleri ile oluşturduğu kartelin yaptığı işleri devlete değerlerinin üzerinde fatura etmesinden kaynaklanan devasa (1 milyar dolar) bir yolsuzluğu ortaya çıkarmıştı. Kartel, bu işlemlerine göz yumulmasına karşılık, Lula de Silva’nın Devlet Başkanı olduğu 2003-2010 döneminde, PT hükümetlerine Meclis’te destek veren küçük partilerin bazı yöneticilerine komisyon ödemiş, ayrıca partinin seçim kampanyalarına da parasal destek sağlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atıfta bulunduğum yazımda da belirttiğim gibi, daha sonra darbeci Troika ile işbirliği yaptığı ortaya çıkan Sergio Moro’nun yürüttüğü bu operasyonda 13’ü senatör, 22’si milletvekili, ikisi vali olmak üzere birçok siyasi ve idari şahsiyet hakkında kovuşturma açılmış, ayrıca PT’nin Mali İşler sorumlusu, Lula de Silva’nın eski dostu João Vaccari yolsuzluk ve kara para aklama gerekçesiyle, bazı ilgili şirket yöneticileriyle birlikte tutuklanmıştı. Aslında Bayan Rousseff’e yönelik bir suçlama yoktu ama yolsuzluğun yapıldığı dönemde Enerji Bakanı olarak görev yaptığı gerekçesiyle medya aracılığıyla yıpratılmış, aleyhine ülke çapında gösteriler yapılması sağlanmıştı. “İmpeachment” mekanizmasının işletilebilmesi için devreye Sayıştay girmiş, bütçede usulsüzlük olduğu gerekçesiyle Rousseff’e şahsi sorumluluk da yüklenmişti. Nihayet PT’nin büyük ortağına mensup Temsilciler Meclisi Başkanı Eduardo Cunha “impeachment” sürecini bizzat yönetmişti. Cunha, yıllar sonra yayınladığı kitabında, o zaman daha milletvekili olan Jair Balsonaro’nun önderliğinde darbeyi nasıl planlandıklarını anlatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet Başkanı Dilma Rousseff için “impeachment” prosedürü Temsilciler Meclisi’nin ardından Senato’nun üçte iki çoğunluğuyla 31 Ağustos 2016’da tamamlandı. Bayan Rousseff Devlet Başkanlığı’nı bırakırken, görevi anayasa uyarınca yardımcısı Michel Temer 2018 başkanlık seçimlerine kadar devraldı. Temer de “impeachment” sürecini yöneten Meclis Başkanı Cunha gibi, PT’nin büyük ortağına mensuptu ve Rousseff’e bu süreçte ihanet etmişti. Ayrıntılarını atıf yaptığım yazımda belirttiğim gibi, bu isimlerden Eduardo Cunha’nın daha sonra Petrobas yolsuzluğuna bulaştığı ortaya çıktı. Cunha bu nedenle Yüksek Mahkemece (Supremo Tribunal Federal do Brasil) “yolsuzluk, kara para aklama ve döviz kaçırma” suçlarından hüküm giydi, 15 yıl 4 ay hapis cezasına mahkûm edildi. Yüksek Mahkeme ayrıca Temer’in partisine mensup 8 bakan dahil 42 milletvekili ve 29 senatör hakkında soruşturma açtı. Haklarında soruşturma açılmayan şahsiyetlerin başında görevden alınan Rousseff ile Lula de Silva geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Darbecilerin başını çektiği anlaşılan aşırı sağcı Jair Balsonaro’nun, 2018 seçimlerini kazanabilmesi için toplumsal desteğini yitirmiş olan Rousseff’i devre dışı bırakması yetmiyordu. Devlet Başkanlığı’nı 2010’da iki dönem kuralı nedeniyle bırakmış olan Lula de Silva’nın açıklamış olduğu adaylığının da önünün kesilmesi gerekiyordu. M. A. Bastenier’in 13 Eylül 2016 tarihli El País’te yayımlanan “ Rousseff büyük av değildi” (Rousseff no era caza mayor) başlıklı yazısında altını çizdiği gibi, darbeci Troika’nın amacı asıl Lula de Silva’nın önünü kesmekti. Hakkında açılmış davalar vardı. Bu davalardan birinde verilecek siyasi yasak kararı Balsonaro’nun önündeki en büyük engeli ortadan kaldıracaktı. Öyle de oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargıç Sergio Fernando Moro, 12 Temmuz 2017’de, ayrıntılarına atıf yaptığım yazıda yer verdiğim davalardan birini arzu edilen doğrultuda sonuçlandırdı. Lula de Silva’yı “pasif yolsuzluk ve kara para aklama” gerekçesiyle 9 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm etti. Lula de Silva her ne kadar kararı temyize götürmüş olsa da İstinaf mahkemesince 9 yıldan 12 yıla çıkarılan mahkûmiyet kararına yaptığı itiraz da Yüksek Mahkemece 5’e karşı 6 oyla reddedildi. Yargı darbesi gerçekleşmiş, böylece Lula de Silva’yı saf dışı bırakma süreci başarıyla tamamlanmış oluyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beklendiği gibi, 2018 seçimlerini Jair Bolsonaro, ikinci turda PT’nin adayı Fernando Haddad önünde yüzde 45 e karşı 55 oyla kazandı. Adalet Bakanlığı’na Lula de Silva’yı verdiği kararla saf dışı bırakarak bu zaferi hazırlamış olan Sergio Moro’yu atadı. Lula de Silva’yı mahkûm eden yargıç böylece Adalet Bakanı olmuştu. Demokrasilerde kabulü mümkün olmayan bu durum neyse ki çok uzun sürmedi. Moro 2 Ocak 2019’da başladığı görevinden Bolsonaro ile arası açıldığı için 24 Nisan 2020’de istifa etti. Siyasete atılan Sergio Moro önce muhafazakâr Podemos’ tan 2022’de Cumhurbaşkanı adayı oldu. Ama anketlerde oyu yüzde 8 civarında kaldığı için daha sonra adaylıktan çekildi. Ardından Birlik (União) partisine geçti. Halen bu partide siyaset yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lula de Silva’ya gelince, 8 Kasım 2019’da Yüksek Mahkeme’nin bir içtihadı sayesinde cezaevinden çıkmıştı. İki yıl sonra bu kez Yüksek Mahkeme üyesi Edson Fachín tutum değiştirmiş ve eski Adalet Bakanı Sergio Fernando Moro’nun, yargıç olduğu dönemde Lula de Silva’ya verdiği mahkûmiyet kararını bozmuştu. Gerekçe, mahkûmiyet kararını alan Curitiba mahkemesinin bu konuda yetkili olmamasıydı ki Lula de Silva’nın avukatları zaten savunmalarını bu doğrultuda yapmışlardı. Yetkili mahkeme bir eyalet mahkemesi değil, Brasilia’daki federal mahkeme olmalıydı. Yüksek Mahkeme’nin 9 Mart 2021 tarihinde aldığı bu kararla, Lula de Silva’nın 2022 seçimlerinde tekrar aday olmasının yolu da açılmış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada BM İnsan Hakları Komitesi 27 Nisan 2022’de açıkladığı kararıyla eski yargıç Sergio Moro’nun Ekspres Yıkama Operasyonu davasında taraflı davranmış ve Lula de Silva’nın 2018’de siyasi haklarını ihlal etmiş olduğuna hükmetti. Bunu da belirtelim. (<a href="https://semanariouniversidad.com/mundo/comite-de-la-onu-concluye-que-sergio-moro-fue-parcial-en-el-juicio-a-lula-y-violo-sus-derechos-politicos/">https://semanariouniversidad.com/mundo/comite-de-la-onu-concluye-que-sergio-moro-fue-parcial-en-el-juicio-a-lula-y-violo-sus-derechos-politicos/</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özet olarak, Lula de Silva, PT’nin adayı olarak katıldığı 2022 seçimlerinin ikinci turunda yüzde 50,9 oy alarak yeniden Devlet Başkanı oldu. 81 yaşını dolduracağı bu yıl Ekim ayında yapılacak seçimlerde sağlığı elverirse yeniden aday olacağını da açıklamış bulunuyor. Eski Cumhurbaşkanı Jair Bolsonaro’ya gelince, seçimi kaybettikten sonra darbeye kalkıştığı için 27 yıl hapis cezasına mahkûmiyeti kesinleşti. Önce cezasını evde çekmeye başlayan Bolsonaro elektronik bileziğini kırma girişiminde bulunduğu için geçen Kasım ayından bu yana cezaevine nakledilmiş durumda. Etme bulma dünyası.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brezilya’da yakın geçmişte yaşanmış olan bu siyasi öykü, bölgemiz ve ülkemizdekilerden belki ilk bakışta çok farklı görünüyor. Ama farklılıklar içinde özellikle iç siyasette bazı benzerlikleri çağrıştıran öğeler de yok değil. &nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/sarayin-memurlari-sokagin-siyasetcileri-12821</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Sarayın memurları, sokağın siyasetçileri</h1>
                        <h2>Erdoğan, muhalefetle mücadeleyi hukuki araçlarla sürdürmeye çalışırken, İmamoğlu ise vicdanlara seslenmeye ve doğrudan halk ile temas kurmaya çalışıyor. Aslında cumhurbaşkanı da bu performansa yabancı değil. Kendisi de bir zamanlar siyaseti sokakta yapan tam böyle bir figürdü. Ama o köprünün altından çok sular aktı. Karşımızdaki tablo, yerini terk etmemek için direnen bir eski ile, gelmek için zorlayan bir yeninin mücadelesi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/sarayin-memurlari-sokagin-siyasetcileri-1773322723.webp">
                        <figcaption>Sarayın memurları, sokağın siyasetçileri</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart’ta tutuklanmasından hâkim önüne çıkana kadar geçen bir senede pek çok şey yaşandı. Ancak bugünden geriye dönüp baktığımızda, soruşturmayı yürütenlerin Erdoğan’a ve seçmene vadettiği pek çok şeyin gerçekleşmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Savcıların tüm delilleri titizlikle topladığı, ellerinde somut kanıtlar olduğu, iddianame ortaya çıktığında CHP’lilerin insan içine çıkmaya utanacakları söyleniyordu. Bunlar son derece yüksek perdeden yapılmış, iddialı açıklamalardı. İktidar kanadında da beklentiyi hayli yükseltti. Ancak neticede ortaya çıkan iddianame, bu beklentileri karşılamaktan çok uzak kaldı. Bahçeli’nin telkinlerine karşın iktidarın dava sürecini TRT’de canlı olarak yayınlamaktan imtina etmiş olması, biraz da iddianamenin görece zayıflığıyla ilgili. Eğer ki savcılık elinde şüpheye yer bırakmayan kanıtlar elde edebilse ve dava sağlam temellere oturan bir iddianame üzerinden yürüyecek olsaydı, tüm sürecin canlı yayınlanmasını bizzat AKP cenahı talep ederdi. Böyle bir yayın yalnızca İmamoğlu’nun siyasi kariyerini bitirmez, aynı zamanda CHP’liler arasında da bir bozgun duygusunun yayılmasına neden olurdu. Ancak böyle bir şey olmadı. Şimdilik dava, İmamoğlu ve arkadaşlarının moral üstünlüğü ile başlamış gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bunlara karşın 19 Mart sürecinin kazananlarından birisi de Akın Gürlek oldu. Belki başardıklarının değil ama çabasının, sadakatinin ve yapmaya cüret ettiklerinin ödülünü, bakanlık koltuğunu kaparak aldı. Daha önce de bakan yardımcılığı yapmış olduğu hatırlanırsa bu atama çok da şaşırtıcı değil. Söz konusu atamanın altında başka bir neden arayanlar, Erdoğan’ın kendisine bu yolla bir dokunulmazlık sağlamayı öngördüğünü de varsayabilir. Öte yandan Gürlek’in adalet bakanı olması, Türkiye’deki siyasal sistemin karakteri bakımından da bize çok önemli şeyler söylüyor. Zira Gürlek siyasetçilik meziyetleri hayli kısıtlı bir isim. Bakan olarak ilk defa gittiği memleketi Nevşehir’de halka yaptığı doğaçlama konuşmayı dinlediğinizde, kendisinde siyasetçiden çok memur kumaşı olduğunu apaçık görüyorsunuz. Cümleleri tek düze; hitabeti ise dinleyenlerde ilgi uyandırmaktan uzak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında Gürlek bu bakımdan tek örnek değil. İktidar elitleri arasındaki hakiki siyasetçi sayısı gitgide azalırken, görev adamlarının sayısı artıyor. Cumhurbaşkanının çevresi, girdiği siyasi mücadelelerden hep yenilgiyle ayrılmış isimlerle dolu. Murat Kurum ve Binali Yıldırım gibi AKP’li yöneticiler, ancak Erdoğan’ın gölgesi altında bir ağırlığı olan, meşhur tabirle özgül ağırlığı düşük isimler. Bu kişiler icracılık anlamında kuşkusuz etkin olabilirler ancak siyaseten fazlasıyla zayıf oldukları açık. Seçmenle kurdukları ilişkide herhangi bir farklılık yaratabilmeleri imkânsız. Nitekim bunu, Kurum’un İstanbul Büyükşehir Belediyesi adaylığı sırasında ortaya çıkan absürt sahnelerde, seçim mitinglerindeki konuşma biçiminde gördük.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar bloğu içerisinde siyasetçi kumaşı olan isimlerin iyice azalmış olması, tek adam rejiminin içini boşalttığı kurumların arasına AKP’nin de katıldığı anlamına geliyor. 2001 yılından bu yana Türkiye’nin siyasi koordinatlarını dönüştüren hareket, bu yeni sistemle birlikte dört başı mamur bir siyasi parti olmaktan çıktı. Artık AKP’ye baktığımızda politika üreten, tabandan siyasetçi devşiren ve sahada siyaset yapan standart bir siyasi parti görmüyoruz. Erdoğan’ın partisi bugün yalnızca iki işlevi karşılamak için var. Birincisi, sarayda belirlenen politikaların taşrada duyurulmasına dönük tek yönlü bir iletişim kanalı olmak. İkinci işlevi ise iktidar kaynaklarının paylaşım ve aktarım mekanizmalarına aracılık ederek seçmen kitlelerinin harekete olan sadakatini sürdürmelerini temin etmek. Ancak her iki rol de son dönemde doğrudan Erdoğan ailesine bağlı vakıflarca devralınmaya başladıkça, partinin de zamanla atıl hale gelmesine, edilgen, etkisiz ve hantal bir yapıya bürünmesine neden oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan da bu gidişatı seziyor. Parti teşkilatına yönelik yaptığı uyarıların sayısında son dönemde gözle görülür bir artış var. Belli ki cumhurbaşkanı yaklaşan seçimler öncesi kadrolarını hareketlendirmeye, partisini yeniden ayağa kaldırmaya, teşkilatını daha aktif, daha halkla iç içe olmaya çağırıyor. Ancak tüm karar alma ve politika oluşturma süreçlerinden dışlanmış bir örgütün aynı zamanda sokakta enerjik biçimde siyaset yapmasını beklemek hayalcilik olur. Bu yüzden AKP’nin önümüzdeki seçimlerde alacağı oyun, yine Erdoğan’ın oyunun çok çok gerisinde kalacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu siyasetsizleşme tablosunun karşısında ise, baştan aşağı politikleşen, giderek daha mahir siyasetçileri bünyesinden çıkartmaya başlayan bir muhalefet durmakta. Özel’in CHP’si yalnızca kurumsal siyasetin alışıldık mekanlarında değil, sokakta ve meydanda siyaset yapıyor. Mahmut Tanal gibi figürler, en büyük kriz anlarında yalnız sözleri değil, tavırları ve jestleri ile de bir dinamizm yaratıyor. Parti, içerisine düşürüldüğü mahkeme salonlarından bile siyasi bir enerji devşiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede düşünüldüğünde, CHP ile AKP kadroları arasındaki mücadelenin gitgide asimetrik bir hal alması kaçınılmaz. Bir yanda sırtını Erdoğan’a yaslamış, çoğunun ismini hatırlamakta zorlandığımız bir dizi atanmış memur var. Diğer tarafta ise çekirdekten siyasetçi olarak yetişmiş dinamik ve yaratıcı figürler. Aradaki dengesizlik, yönetici kadrolarının neden TV’lere çıkmaktan imtina ettiğinin ve iktidar politikalarını savunma işini büyük ölçüde yandaş gazetecilere bıraktıklarının da bir göstergesi. Hele ki muhalefetten isimlerle aynı platforma karşı karşıya gelmek, muhtemelen akıllarından bile geçirmedikleri bir olasılık. Gerçi tek başlarına yaptıkları halkla ilişkiler çalışmalarına lüks çantalarla gitmeleri veya aldıkları maaşlardan şikâyet etmeleri gibi örnekler düşünüldüğünde, bu çekincelerin yersiz olmadığı da ortada.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında iki partinin kadroları arasındaki bu asimetri yeni değil. Yıllardan beri artarak kendini belli eden bir durum. Bugüne değin her seçimde bu asimetriyi telafi eden, Erdoğan’ın seçim dönemlerindeki kişisel performansı ve halktan gördüğü kişisel teveccüh oldu. Ancak bu kez muhalefetin umutlu olmak için daha fazla nedeni var. Zira Erdoğan artık eski Erdoğan değil. Her seçimde biraz daha az siyasetçi, biraz daha fazla devlet adamı gibi davranan bir cumhurbaşkanı var. Seçim meydanlarında halk ile kurduğu özdeşliğin altını doldurmak, özellikle de gençleri buna ikna etmek onun için giderek zorlaşıyor. Dahası, karşısında 12 metrekarelik hücresinden siyaset yapmayı sürdürebilen bir lider var. Erdoğan, muhalefetle mücadeleyi hukuki araçlarla sürdürmeye çalışırken, İmamoğlu ise vicdanlara seslenmeye ve doğrudan halk ile temas kurmaya çalışıyor. Aslında cumhurbaşkanı da bu performansa yabancı değil. Kendisi de bir zamanlar siyaseti sokakta yapan tam böyle bir figürdü. Ama o köprünün altından çok sular aktı. Karşımızdaki tablo, yerini terk etmemek için direnen bir eski ile, gelmek için zorlayan bir yeninin mücadelesi. Eski daha ne kadar direnebilecek, yeni kazanana kadar yeni kalmayı sürdürebilecek mi göreceğiz. Ama önümüzdeki aylarda bu mücadelenin çok şeylere gebe olduğu açık.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iran-ne-yapti-12820</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran ne yaptı?</h1>
                        <h2>Batının hüsranıyla sonuçlanacak bu savaş, aynı zamanda bölgede de köklü değişiklikler yaratacaktır. Yerel, Ulusal inisiyatifler muhtemelen güçlenecektir. Ulus devletler daha önemli güçler haline gelebilir. Körfez ülkelerinde mutlaka daha köklü dönüşümler göreceğiz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-ne-yapti-1773322447.webp">
                        <figcaption>İran ne yaptı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1905 yılında Rusya ile Japonya arasında Kore ve Mançurya üzerinde egemenlik iddiaları nedeniyle doğan gerilim savaşa dönüşecektir. O zamanın yorumlarına bakılırsa savaşın sonu belli gibidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rus Çarlığı Avrupa sahnesinin büyük güçlerinden biridir ve gelmekte olan savaşın favorisidir. Bir Asyalı gücün Avrupalı bir gücün yendiği daha önce görülmemiştir. Japonya’nın kendi içinde bir takım modernleşme hamleleri içinde olduğu bilinmektedir fakat bunların boyutlarının ne olduğu Batı’nın ilgisini çekecek kadar öğrenilmemiştir. Daha doğrusu öğrenilmeye değer görülmemiştir. Her halükârda eğer bu konuda Avrupa’da bahse tutuşanlar olduysa, Japonya lehine bahse girenler zengin olmuş olmalıdır. Rusya bu çekik gözlü Asya halkına yenilmekle kalmamış, bozguna uğramış ve Rus Devrimlerinin geleceği sürecin önü açılmıştır. Büyük savaşlar büyük yıkımlar getirir ve büyük yıkımlar yeni toplumsal inşaatların temizliğini yaparlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran-ABD/İsrail savaşı bu anlamda Rus-Japon Savaşı’na benzemektedir. Batılı ölçülerde Mollalar tarafından yönetilen ve bir dine inanan Asyalı güç, “geri” olmak zorundadır. Araplar defalarca İsrail’le savaşıp defalarca bu küçük rakiplerine yenilmemişler midir? Gerçi bu bilgi ayrıntısıyla incelenmeye gerek duymalıdır. Çünkü Arapların, özellikle de Mısır’ın yenilgileri kıl payı gerçekleşen yenilgilerdir. Hatta 1967 Savaşı, futbol terimi kullanırsak direkten dönmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat ne hikmetse Batı bunları başka türlü olamayacak Doğu yenilgileri olarak algılamıştır. Ne olursa olsun “Batılı” İsrail bu Doğulu Müslümanları her zaman yenecektir Batılı zihne göre.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önce şöyle düşünelim İsrail defalarca kendisinden kat kat büyük İran’a karşı aşağılayıcı saldırılarda bulunduğuna göre teknik üstünlüğü sayesinde çıkacak savaşı kazanacağını varsaymıştır. Yani aslında İsrail İran’ı tek başına da yenebileceğini varsaymıştır. 12 günlük savaştan ve şimdi 14. Gününde olan savaştan sonra bunun mümkün olamayacağı açıkça belli olmuştur. İsrail’in tek başına İran’a karşı yürüteceği bir savaş muhtemelen İsrail’in yok olmasıyla sonuçlanacaktı. Bu durum bile tek başına Batılı güçlerin Doğulu güçlere kayıtsız şartsız üstünlüğünün artık tartışılır olduğunu ortaya koymaktadır. İsrail’in nükleer güç olması bu durumda büyük değişiklikler yaratabilir miydi bu ayrıca sorgulanması gereken bir durum. Bilindiği üzere İran’ın nükleer müttefikleri vardır ve bu müttefikler böyle bir duruma seyirci kalmayacaklarını defalarca söylemişlerdir. Kaldı ki İran’ın nükleer silaha sahip olup olmadığı da bilinmemektedir. Ülkelerin boyutları arasındaki fark düşünüldüğünde de nükleer bir çatışma İsrail’in lehine görünmemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum artık açıkça ortadayken ABD savaşa girdi. Batı’nın ve dünyanın en büyük askeri gücünün şövalyelik rolü düşmanlarının korktuğu, dostlarının böbürlendiği kadar etkili olamadı. Her şeyden önce “Geri” İran geri değildi, ciddi bir teknolojik ve askeri yetenek daha ilk günlerden kendini gösterdi. İran ortaya yeni bir savaş tarzı koymuştu. ABD ordusu bu tarz karşısında afalladı. Rejimden nefret ettiği ileri sürülen İran halkının sokaklara dökülüşü ABD ve ortakları için moral bir darbe oluşturdu. İran’ı moral açıdan yıkacağı düşünülen Ayetullah Hamaney’in şehit edilmesi beklenenden tam tersi bir etki yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık anlaşılıyor ki, ABD savaşta hedeflediği hiçbir şeye ulaşamadı ve ulaşamayacak. Kazanan İran’dır. Elbette İran’ın zaferinden Washington D.C ye bayrak dikmesini anlamıyorsak. Savaşta zafer, saptanan hedeflere ulaşmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında Trump ve 1930’ların Alman SA’larından farklı olmayan kadrosu yakında kendi ülkelerinde bir var kalma mücadelesi vermek zorundadır. Trump’ın ve Netanyahu’nun hak ettikleri jübileleri yakındır. ABD bundan sonra “Dünyanın Süper Gücü” olmak iddiasını yitirmiştir. Çok kutuplu bir dünya önümüzdedir yahut bu iddia 3. Bir küresel savaşa yol açacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Esas kaybeden ise İsrail’dir. Şu anda Mısır olsun, Türkiye olsun Ortadoğu’nun iri ülkeleri İsrail’den daha az çekinmektedirler. Bu her iki ülkenin de nükleer yürüyüşleri elbette bazı sonuçlar üretecektir ve bunları engellemek daha da zor olacaktır. İsrail artık Ortadoğu’nun sıradan bir devleti haline geleceği bir sürece girmiştir. Milyarlarca dolarlık yıkımlara uğramış, Demir Kubbe’sinin işe yaramadığı ortaya çıkmış, genç ve kalifiye nüfusu binlerle ülkeyi terk etmiş İsrail saldırganlığında ısrarcı olursa, daha da vahim sonuçlara hazır olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Batının hüsranıyla sonuçlanacak bu savaş, aynı zamanda bölgede de köklü değişiklikler yaratacaktır. Yerel, Ulusal inisiyatifler muhtemelen güçlenecektir. Ulus devletler daha önemli güçler haline gelebilir. Körfez ülkelerinde mutlaka daha köklü dönüşümler göreceğiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki adam hırsları ve kapasitesizlikleriyle ülkeleri için felaket yaratmıştır. Ne yazık ki bölgemiz için de. Umarım işledikleri insanlık suçlarının bedelini öderler.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/mehmet-akif-koc-ile-iranda-mevcut-durum-ve-bolgesel-gelecek-analizi-12819</link>
            <category>SÖYLEŞİ</category>
            <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Mehmet Akif Koç ile İran’da Mevcut Durum ve Bölgesel Gelecek Analizi</h1>
                        <h2>İran'a yönelik süren ABD-İsrail saldırısının amaçlarını ve savaşın geleceğini Murat Aksoy youtube kanalımızda Mehmet Akif Koç ile konuştu. O  programın değerlendirme ve analizini sizlerle paylaşıyoruz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/mehmet-akif-koc-ile-iranda-mevcut-durum-ve-bolgesel-gelecek-analizi-1773305966.webp">
                        <figcaption>Mehmet Akif Koç ile İran’da Mevcut Durum ve Bölgesel Gelecek Analizi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><strong><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aşağıda analizini bulacağınız <a href="https://www.youtube.com/watch?v=hkBlQfBzybA"><span style="color:#2980b9">yayını</span></a><span style="color:#2980b9">&nbsp;</span>Yeni Arayış <a href="https://www.youtube.com/@YeniAray%C4%B1%C5%9F"><span style="color:#2980b9">youtube kanalımızda</span></a> izleyebilirsiniz.</span></span></strong></p>

<h1><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. Giriş: Orta Doğu’da Soğuk Savaş Kalıntılarının Tasfiyesi</span></span></strong></h1>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta Doğu’nun jeopolitik haritası, Soğuk Savaş döneminden miras kalan ve Batı sistemine entegre olmayı reddeden rejimlerin sistematik olarak tasfiye edildiği bir yeniden yapılandırma sürecinden geçmektedir. Bu süreç, sadece yerel bir çatışma dizisi değil, bölgedeki "pürüzlerin" giderilerek Amerika-İsrail eksenli yeni bir bölgesel mimarinin inşasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel kronoloji incelendiğinde; 2003’te Irak’ta Saddam Hüseyin, 2011’de Libya’da Muammer Kaddafi ve Aralık 2024 projeksiyonuyla Suriye’deki Baas rejiminin devrilmesi, bölgedeki geleneksel "direniş" odaklarını büyük oranda ortadan kaldırmıştır. Bu tasfiye zincirinin ardından, 1979 Devrimi’nin kurumsal mirasını taşıyan İran İslam Cumhuriyeti, bölgedeki son büyük "aykırı güç" ve dolayısıyla stratejik planlamanın nihai hedefi haline gelmiştir. Süreç, tarihsel bir hesaplaşmanın askeri ve hibrit aşamalara evrildiği final safhasına girmiştir.</span></span></p>

<h2><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. Çatışmanın Anatomisi: "Fazlar" ve İstikrarsızlaştırma Stratejisi</span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ve İsrail’in İran stratejisi, tek bir vuruşla sonuç almaktan ziyade, sistemi felç edene kadar farklı dozlarda uygulanan bir "fazlar" teorisine dayanmaktadır. "Düşürene kadar vurma" mantığıyla kurgulanan bu yaklaşım, askeri harekatı ekonomik çöküş ve toplumsal patlamalarla senkronize etmeyi amaçlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu ana kadar uygulanan stratejik fazlar şu şekildedir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Faz (Haziran):</strong> Müzakere masası hala devredeyken başlatılan ve 12 gün süren yoğun askeri çatışma süreci.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2. Faz (Ocak):</strong> Ekonomik krizin derinleşmesiyle eş zamanlı olarak, ülkenin batı bölgelerinde etnik ve mezhepsel dinamiklerin kullanıldığı silahlı bir kalkışma girişimi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3. Faz (Şubat - Güncel):</strong> Şubat sonunda başlayan ve çok daha yoğun bir askeri angajman içeren mevcut savaş hali. Dikkat çekici olan, bu aşamada Donald Trump’ın İran halkına ve ordusuna defalarca "isyan ve saf değiştirme" çağrısında bulunmasına rağmen, henüz sistem içerisinde kurumsal bir çözülme veya defeksiyonun yaşanmamış olmasıdır.</span></span></p>

<h2><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3. ABD’nin Beş Şartı ve Stratejik Dayatmalar</span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ve İsrail’in (Steve Witkoff ve Pete Hegseth gibi isimler aracılığıyla) İran’dan talep ettiği şartlar, bir uzlaşı metni değil, İran’ın bölgesel bir aktör olarak varlığına son verecek bir "teslimiyet belgesi" niteliğindedir. Bu taleplerin merkezinde İran’ın egemenliğini ve savunma doktrinini imha etme gayesi yatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle balistik füzelerin 300 km ile sınırlandırılması talebi, basit bir silah kontrolü değil, coğrafi bir imha planıdır. Tahran ile Tel Aviv arasındaki mesafenin 1600 km, Tahran ile Irak sınırının ise 700 km olduğu düşünüldüğünde; 300 km menzil sınırı İran’ın kendi kalbinden hiçbir stratejik hedefi vuramaması ve İsrail karşısında tam bir savunmasızlığa mahkûm edilmesi demektir.</span></span></p>

<table border="1">
	<tbody>
		<tr>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Talep</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Stratejik Amaç</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran İçin Sonuç</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uranyum zenginleştirmenin sıfırlanması</strong></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nükleer eşik kapasitesini tamamen yok etmek.</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teknolojik ve stratejik geri adım.</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Müttefik güçlere (Hizbullah, Ensarullah vb.) desteğin kesilmesi</strong></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Direniş Ekseni" denilen bölgesel nüfuz ağını çökertmek.</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Jeopolitik kuşatılmışlık ve yalnızlaşma.</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Amerikan şirketlerinin yatırımına izin verilmesi</strong></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran ekonomisini Batı sermayesiyle kontrol altına almak.</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rejim güvenliğinin ekonomik erozyonu.</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Balistik füzelerin 300 km ile sınırlandırılması</strong></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölgesel vuruş ve caydırıcılık kapasitesini imha etmek.</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savunma sisteminin felç olması (Tahran-Tel Aviv mesafesi 1600 km).</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İran petrol ve enerji kaynaklarına el konulması</strong></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyanın en büyük enerji rezervlerini kontrol etmek.</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam ekonomik bağımlılık ve mali çöküş.</span></span></p>
			</td>
		</tr>
	</tbody>
</table>

<h2><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">4. Küresel Güç Dengesi: Rusya ve Çin’in "Kağıttan Kaplan" Paradoksu</span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut kriz, "çok kutupluluk" iddialarının sahadaki gerçekliğini sert bir şekilde sorgulatmaktadır. Dimitri Trenin’in teorik çerçevesine göre; Rusya Orta Doğu sahnesine 1956 Süveyş Krizi ile süper güç olarak girmiş, Afganistan işgalindeki başarısızlıkla bu sahneden inmiştir. Bugün Rusya ve Çin, müttefikleri olan Suriye, Venezuela ve Libya örneklerinde olduğu gibi, İran konusunda da ABD’nin pervasızlığına karşı koyabilecek bir irade sergileyememektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin bölgede dilediği lideri etkisiz hale getirebildiği bir ortamda, Rusya ve Çin’in yardımları sembolik açıklamalar veya "Google üzerinden dahi ulaşılabilecek" basit istihbarat paylaşımlarıyla sınırlı kalmaktadır. Bir güç, krizi başlatma, durdurma veya çözme kapasitesine sahip değilse, süper güç sıfatı "temenniden" öteye geçemez. Bu durum, küresel sistemin hala tek bir merkez etrafında döndüğünü teyit etmektedir.</span></span></p>

<h2><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">5. Savaşın Geleceği: Süreyi Belirleyecek Beş Kritik Parametre</span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın seyrini ve olası bir ateşkesin zamanlamasını belirleyecek beş temel değişken bulunmaktadır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İran’ın Dayanıklılığı:</strong> Tahran’ın silah stoklarını ne kadar verimli kullanacağı ve devlet-toplum ilişkisini baskı altında ne kadar sürdürebileceği.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ABD İç Siyaseti ve Trump:</strong> Kongre onayı almadan savaşı başlatan Trump’ın, %30'lar seviyesindeki düşük görev onayı ve içerideki sert muhalefet karşısındaki direnci.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İsrail’in Hasar Kapasitesi:</strong> 1948’den bu yana en ağır yaraları alan İsrail’in, kendi topraklarına düşen füzeler karşısında toplumsal ve askeri dayanıklılığı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bölge Ülkelerinin Baskısı:</strong> Körfez ülkelerinin (BAE, Suudi Arabistan, Katar), ABD’nin önceliğinin sadece İsrail’i korumak olduğunu fark etmeleriyle oluşacak baskı. 2026 Mart projeksiyonu, bu ülkelerin "bizi koruyamıyorsunuz" bilinciyle ateşkese zorlayıcı bir rol oynayabileceğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uluslararası Sistemin Rolü:</strong> AB, Rusya ve Çin’in sınırlı da olsa meşruiyet ve ateşkes süreçlerindeki diplomatik etkisi.</span></span></p>

<h2><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">6. Türkiye ve Azerbaycan Hattı: Tehdit Algısı ve Bölgesel Riskler</span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran, mevcut konjonktürde kendisini dört koldan kuşatılmış hissetmektedir: Batı’da Irak, Güney’de Körfez, Doğu’da istikrarsızlık ve Kuzey’de Azerbaycan/Zengezur hattı. İsrail’in Azerbaycan’daki etkinliği ve Zengezur Koridoru, Tahran tarafından "dibine kadar sokulmuş bir tehdit" olarak okunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye açısından bakıldığında, 1940’lardan beri süregelen NATO müttefikliği ve Batı sistemine olan entegrasyonu nedeniyle "sıranın Türkiye’ye gelmesi" teorisi rasyonel değildir. Türkiye, bölgedeki güç gösterilerini izledikten sonra adeta "kulaklığını tekrar takarak" Batı sistemiyle frekansını uyumlu hale getirmiştir. Ancak İran'daki bir çöküş, Türkiye için yönetilemez riskler doğuracaktır.</span></span></p>

<table border="1">
	<tbody>
		<tr>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğrudan Riskler</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik Riskler</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sınır Güvenliği:</strong> 530 kilometrelik dağlık sınırın kontrolünde yaşanacak zafiyet.</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Enerji Arzı:</strong> 2019'da sıfırlanan petrol ithalatının ardından kalan enerji bağlarının kopması.</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mülteci Akını:</strong> 95 milyonluk bir ülkeden gelecek göçün, Suriye'nin 5 katı büyüklüğünde bir kriz yaratması.</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ticaretin Çöküşü:</strong> 20 milyar dolardan 6 milyar dolara gerileyen ticaret hacminin tamamen durması.</span></span></p>
			</td>
		</tr>
	</tbody>
</table>

<h2><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">7. İran’ın İç Yapısı: Anayasal Kriz ve Sosyolojik Yarılmalar</span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran'daki yapısal krizin temelinde "Velayet-i Fakih" sistemi ile demokratik kurumlar arasındaki dikotomi yatmaktadır. Halkın seçtiği cumhurbaşkanının (Pezşkiyan gibi ılımlıların bile) müesses nizam karşısında hiçbir hükmünün olmaması, seçmen katılımını %30'ların altına indirmiş ve sistemi meşruiyet krizine sokmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mücteba Hamaney’in yükselişi ve Devrim Muhafızları’nın (Pasdaran) idareyi tamamen ele almasıyla İran, daha otoriter bir yapıya evrilmektedir. 2018-2019 döneminde müttefiklerin (Türkiye dahil) İran petrolünden çekilmesiyle Çin’in tek alıcı haline gelmesi, ekonomik bağımlılığı derinleştirmiştir. Enflasyon ve işsizlikle birleşen bu tablo, İran’da her 24 ayda bir yeni bir toplumsal patlamanın yaşanmasını sosyolojik olarak kaçınılmaz kılmaktadır.</span></span></p>

<h2><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">8. Sonuç: Düşük Yoğunluklu Savaş ve Sürekli Kriz Hali</span></span></strong></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut savaş hali bir ateşkesle sonuçlansa dahi, stratejik makas kapanmadığı sürece bu durum kalıcı bir barışa evrilmeyecektir. İran, hem anayasal yapısı hem de jeopolitik konumu nedeniyle sürekli kriz üretmeye meyilli bir "hareketli barut fıçısı" profilindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye için 530 kilometrelik sınırın ötesinde yaşanan bu sarsıntılar, sadece bir dış politika tercihi değil, doğrudan bir beka meselesidir. Bölgesel aktörlerin İran’ı "düşürene kadar vurma" stratejisi, önümüzdeki on yılı düşük yoğunluklu savaşlar ve hibrit fazlarla şekillendirmeye devam edecektir. Bu süreçte Türkiye’nin geliştirmesi gereken temel refleks, stratejik ihtiyat ve sınır ötesindeki bu büyük istikrarsızlık potansiyeline karşı geliştirilecek savunma derinliği olmalıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
            </channel>
</rss>
