<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss xmlns:yandex="http://news.yandex.ru" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru" version="2.0">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yarim-yuzyilin-ardindan-1-mayis-1977-13227</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yarım yüzyılın ardından 1 Mayıs 1977</h1>
                        <h2>DİSK Başkanı Kemal Türkler’in kürsüdeki, konuşmasının sonlarına doğru Tarlabaşı yönünden meydana girişler sürüyordu.

Günümüzde Taksim Camisi'nin yer aldığı, yapının önündeki duvarda bulunanlarla, meydana gelenler arasında karşılıklı sloganlar atılırken, birkaç el silah sesi duyuldu. Kürsünün karşısında bulunan kitle paniğe kapıldı. Kazancı Yokuşu'na doğru koşmaya başlayanlar, burada kurulu barikat ve panzerlerin önünde yığıldılar. Arkadan gelenler ile barikat arasında sıkışan çok sayıda katılımcı ezildi. 36 kişi boğularak can verdi. Türkiye’de karanlık bir dönem başlıyordu. Anayasa değişiklikleri ile ortadan kaldırılan, demokrasi geçmişimizin örnek alınacak yıllarından -1965-1971- geriye kalan, kazanımları sindiremeyenler, 1 Mayıs kutlamalarını yasaklamayı yeğlediler.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/yarim-yuzyilin-ardindan-1-mayis-1977-1777754985.webp">
                        <figcaption>Yarım yüzyılın ardından 1 Mayıs 1977</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişi günümüzden 140 yıl öncesine uzanan, emekçilerin insanca yaşama haklarını savundukları, uzun bir mücadelenin simgesiydi 1 Mayıs'ın Türkiye’de kutlanması Cumhuriyet öncesinde başlar. &nbsp;Emekçilere adanan, kutlamaların Osmanlı’nın son dönemine uzanan geçmişi vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs’ın Anadolu’da ilk kez 1905 Yılında İzmir’de Türk, Ermeni, Rum Bulgar ve Makedon işçilerin katılımlarıyla, Basmane yakınlarında kutlandığı biliniyor. Kitlesel boyutlara ulaşması ise 1909 yılında Üsküp’te gerçekleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul’a gelişi 1911-1912 yıllarındadır. Balkan Savaşı sürecine rastlar. İmparatorluk sınırları içinde yaşayan, farklı etnik grupların emek ortak paydası altında birleşerek kutladıkları, “1 Mayıs” günümüzde Dünyanın hemen her köşesinde bayram coşkusu yaratıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de Cumhuriyetin ilanının ardından, “Amele Bayramı” adıyla kutlanırken, 1924 yılında kitlesel gösterilere izin verilmedi. Kısıtlamalar soğuk savaş dönemi boyunca sürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geniş katılımlı ilk kutlama uzun aradan sonra 1 Mayıs 1976 günü Taksim Meydanında yapıldı. Meydanı dolduran kitle yüzbinlerle ifade ediliyordu. 12 Mart 1971 yılında gerçekleştirilen, askeri darbenin ardından Türkiye’de yeniden güçlenmeye başlayan, sol siyasal hareket, DİSK ile sınıfsal içerik kazanıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Taksim’deki gösteri; darbeci askerlerden Genelkurmay Başkanı Tağmaç’ın, 1961 Anayasası'nın tanıdığı hakları fazla bulduğunu belirten, tutumuna verilmiş kitlesel yanıt gibiydi. Meydanda yükselen coşku, bazılarını rahatsız etmiş olmalıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ertesi yıl 1 Mayıs 1977 Pazar günü daha geniş katılımla kutlanmayla başladı. Hayat pratiğinden uzak, günümüzde hala siyasal amaçları iyi tahlil edilemeyen, kendilerini “sol” eğilimli tanımlayan, grupların önceden yaptıkları açıklamalar ortamı gerginleştirmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">DİSK Başkanı Kemal Türkler’in kürsüdeki, konuşmasının sonlarına doğru Tarlabaşı yönünden meydana girişler sürüyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüzde Taksim Camisi'nin yer aldığı, yapının önündeki duvarda bulunanlarla, meydana gelenler arasında karşılıklı sloganlar atılırken, birkaç el silah sesi duyuldu. Kürsünün karşısında bulunan kitle paniğe kapıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kazancı Yokuşu'na doğru koşmaya başlayanlar, burada kurulu barikat ve panzerlerin önünde yığıldılar. Arkadan gelenler ile barikat arasında sıkışan çok sayıda katılımcı ezildi. 36 kişi boğularak can verdi. Türkiye’de karanlık bir dönem başlıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa değişiklikleri ile ortadan kaldırılan, demokrasi geçmişimizin örnek alınacak yıllarından -1965-1971- geriye kalan, kazanımları sindiremeyenler, 1 Mayıs kutlamalarını yasaklamayı yeğlediler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baskıcı iktidarların başvurdukları sıkıyönetim uygulaması; dönemin koalisyon hükumetinde yer alan, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ın karşı çıkışı yüzünden, hayata geçirilemedi. &nbsp;Seçmen iktidarın tutumuna karşı tepkisini 1977 yerel seçimlerinde CHP’ne % 41.5 oranında oy vererek gösterdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasinin iyice ortadan kaldırılması için aradan 3 yılı aşkın bir süre geçecekti. Sonunda dönemin ABD Başkanı Carter’a; “bizim çocuklar” olarak tanımlanan askerler, 12 Eylül darbesini yaptılar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/majesteleri-ve-bizim-rezaletimiz-13225</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Majesteleri ve bizim rezaletimiz*</h1>
                        <h2>Kral Charles devlet yemeğinde şöyle dedi: “Acı ve kanlı Devrim Savaşı’nın ateşinden, bu ülkenin babası George Washington ve diğer kurucu babalar, özgürlük ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulu bir demokrasi yarattı.” Kongre’deki konuşmasında Anayasa’nın Magna Carta’dan esinlenerek tiran gücüne fren koyduğunu hatırlattı. Kral, Donald’ı ustaca eğitti ve Donald bunu kabul etti çünkü İngiliz kraliyet ailesine her zaman hayranlık duymuştur.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/majesteleri-ve-bizim-rezaletimiz-1777749274.webp">
                        <figcaption>Majesteleri ve bizim rezaletimiz*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Charles’ın daha önceki devlet ziyaretinde kimse onu pek fark etmemişti. 1985 sonbaharında, Washington’daki ziyaretinde onu yakından görmüştüm. Yıldızların katıldığı devlet yemeğinden JCPenney’de İngiliz giyim markalarını tanıttığı bir alışveriş merkezine kadar izlemiştim. Etkilenmiştim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O dönemde Galler Prensi’nin biraz “zayıf” biri olduğu söylenirdi. Her zaman güçlü annesinin gölgesinde kalan, kurdele kesmekle görevlendirilmekten rahatsız olan biri. Donald Trump gibi gösterişli “blingu” (80’lerin gösteriş budalası) kralların hüküm sürdüğü o parlak on yılda Charles, başka bir zamandan gelmiş gibiydi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ciddi bir şekilde tanınmak ve küresel meselelerde etki bırakmak istiyordu. Devlet yemeğine katılan İngiliz aktör Peter Ustinov’un bana dediği gibi: “İzin verilse ne yapacağını çok net biliyor. Keşke 1400 yılında yaşasaydı.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Washington’da gezerken Charles, satış görevlilerini ve senatörleri kültüre ve siyasete olan samimi ilgisiyle, esprili ve alçakgönüllü sohbetiyle etkilemişti. 1985’te Times’a yazdığım gibi: “Protokolü aşmak için özellikle çaba sarf ediyordu. Baltimore’un mimarisi, ‘Dynasty’ dizisindeki aktrisler, Beverly Hills’in ünlü opera rolleri ve uluslararası ilişkilerin kırılgan hali hakkında rahatça konuşabiliyordu.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu hiç fark etmedi. Kimse onu umursamıyordu. O, sadece Prenses Diana ile Washington’a gelen adamdı. Diana çok konuşmasa bile, utangaçça çenesini eğip o parlak mavi gözleriyle yukarı baktığında prensini tamamen gölgede bırakıyordu. Tam bir güneş tutulması gibiydi. Devlet yemeğinden Charles’la ilgili tek bir fotoğraf bile hatırlamıyorum. Konuşması tarihe gömüldü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm gözler Sloane Square’den gelen Cinderella’daydı. Devlet yemeği, Diana’nın masal gecesiydi; perisi de Nancy Reagan’dı. First Lady, Clint Eastwood, Mikhail Baryshnikov ve John Travolta’yı prensesle dans etmeleri için çağırmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diana dansı çok severdi. Reagan, Deniz Kuvvetleri Bandosu’na klasik iki-adım parçalarını bir kenara bırakıp “Saturday Night Fever” müziklerini çaldırmıştı. Travolta, muhteşem gece mavisi kadife elbise ve elmas tacıyla Diana için “Harika bir dansçı” demişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ziyaretin genel etkisi “Charles kim?” sorusuydu. Yıllarca annesinin gölgesinde kaldıktan sonra genç karısı tarafından da gölgede bırakılmak, egosunu pek yükseltmemişti. Sonraki on yıllar Charles’a nazik davranmadı. Skandallar ve acılarla boğuştu. Evliliğini görkemli bir şekilde bitirdi, eski sevgilisi Camilla’ya döndü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diana BBC’ye içini döktükten sonra Paris’te yeni erkek arkadaşıyla korkunç bir trafik kazasında öldü ve İngiltere’de azize mertebesine yükseldi. Netflix’in “The Crown” dizisi, Charles’ın annesini tahttan vazgeçirmeye çalışarak nesil değişimini hızlandırmasını olumsuz gösterdi. Kraliçe kenara çekilmedi ve Charles 70’li yaşlarında hâlâ bekliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Harry ve Meghan “Megxit”i yapıp 8000 km öteye taşındı. Harry, “Spare” kitabıyla okyanus ötesi bir füze fırlattı; babası ve ağabeyini duygusal olarak mesafeli ve duyarsız göstermekle suçladı. Üvey annesi Camilla’yı da manipülatif bir kötü karakter olarak resmetti. Charles, Harry ve Meghan’a siyah bir papaz ve gospel korosuyla görkemli bir düğün yaptıktan sonra Meghan Markle, Oprah’ya kraliyet ailesi içinde ırkçılıkla karşılaştığını söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Charles kanser tedavisi gördü, gelini Kate Middleton da öyle. Ardından Charles, kardeşi Andrew’u Jeffrey Epstein’la olan skandal dostluğu nedeniyle unvanından mahrum etmek zorunda kaldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu hafta Washington’da Charles nihayet kendi ışığını yaktı. Diana’nın Cinderella gecesinden 40 yıl sonra Charles, Cinderfella (erkek Cinderella) oldu. “Krallara Hayır” protestolarının kol gezdiği bir ülkede bu kral ilaç gibi geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisini zarafet, zeka ve espriyle sundu. Bunlar Trump döneminde Washington’da aranan her şeydi. Bağımsızlıklarını ilan eden isyankâr koloninin neden baskıcı bir kralın tiranlığından kaçtığını, Beyaz Saray’daki otokrata hatırlatmak için tam zamanında geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kral Charles devlet yemeğinde şöyle dedi: “Acı ve kanlı Devrim Savaşı’nın ateşinden, bu ülkenin babası George Washington ve diğer kurucu babalar, özgürlük ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulu bir demokrasi yarattı.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Kongre’deki konuşmasında Anayasa’nın Magna Carta’dan esinlenerek tiran gücüne fren koyduğunu hatırlattı. Kral, Donald’ı ustaca eğitti ve Donald bunu kabul etti çünkü İngiliz kraliyet ailesine her zaman hayranlık duymuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir İngiliz gazetesinin soy ağacı araştırmasında Charles’ın uzak akrabası olabileceği çıkınca çok mutlu olmuştu. (Bush ailesi de öyleydi.) Trump, kralı memnun etmek için İskoç viskisi tarifelerini bile kaldırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kral Charles, İran bataklığından kurtulmak için NATO’yu suçlayan başkana nazikçe 11 Eylül sonrası müttefiklerin nasıl harekete geçtiğini hatırlattı. İngiltere 20 yıl boyunca Afganistan’da yanımızda savaştı ve yeniden inşa etmeye çalıştı. “Değerlerimizi savunmak için halklarımız birlikte savaştı ve birlikte düştü” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesaj açıktı: Biz Afganistan ve Irak’taki yanlış maceralarınızda yanınızdayken, şimdi siz İran’daki maceranızda bizi suçlamayın. Devlet yemeğinde toprak peşindeki Trump’la dalga geçerek “Zaten Kanada’nın kralıyım, bir başkasına gerek yok” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca espri yaptı: “Ay için büyük planlarınız olduğunu biliyorum Sayın Başkan, ama gazetelere baktım, korkarım Ay da Commonwealth’in bir parçası!” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşçı başkana barış çağrısı yapmak için Shakespeare’in V. Henry’sinden alıntı yaptı: “Konuşmam istirham ediyor ki… neden nazik Barış… bizi eski nitelikleriyle kutsamasın?” Liderimizin dilindeki intikam, küfür ve kabalığın aksine Kralın İngilizcesini duymak çok hoştu. Kral, yaralı ittifaka merhem sürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump, Keir Starmer’ı “korkak” ve “kaybeden” diye nitelendirmişti. İngiltere’nin Washington Büyükelçisi’nin “özel ilişki artık İsrail’le” şeklindeki sızdırılan yorumu da işe yaramamıştı. Son devlet ziyaretinde Charles, Diana’nın parlaklığının gölgesindeydi. Bu sefer kendi ışıltısıyla parladı . </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Klas bir adam, kaba saba Trump’ın yanında ışıldıyordu. Nihayet 77 yaşında Charles, kimsenin gölgesinde kalmadı. Her zaman yapmak istediği şeyi yaptı: Dünyada iz bıraktı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Margaret Wood</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı:&nbsp;&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">https://www.nytimes.com/2026/05/02/opinion/king-charles-america-visit-trump.html</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/3-mayis-dunya-basin-ozgurlugunu-kaybederken-13224</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>3 Mayıs: Dünya basın özgürlüğünü kaybederken…</h1>
                        <h2>Türkiye de 2014’ten bu yana önce rejimin sertleşmesi sonra yönetim sisteminin değişmesi sonucu ile endeksteki düşüşü arasında doğrudan bağ kurabiliriz. Türkiye bu yıl 180 ülke arasında 163. sırada. Son 25 yılın en düşük seviyesi bu. RSF’nin endeksinde Türkiye, 2002’de 99. sırada iken, 2016’de 151. Sıra, 2019’da 157. sıra, 2025’de 159. Sıra ve bu yıl da yani 2026’da ise 163. sıraya geriliyor. Yani Türkiye endekste 24 yılda 64 sıra birden geriliyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/3-mayis-dunyada-basin-ozgurlugunu-kaybederken-1777740095.webp">
                        <figcaption>3 Mayıs: Dünya basın özgürlüğünü kaybederken…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>“Bugün 3 Mayıs; Dünya Basın Özgürlüğü Günü. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Basın özgür mü bilmiyorum ama gazeteciler tutuklu. Ben tutukluyum, 150’nin üzerinde gazeteci tutuklu.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Son yıllarda şu giderek daha fazla söylenir oldu: “Bu ülkede gazeteci olmanın bedeli var”. Sahi neydi gazeteci olmanın bedeli? </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Gazeteci doğruluğunu birden </em><em>ç</em><em>ok kaynaktan teyit ettiği, kamu yararına olduğunu düşündüğü ger</em><em>ç</em><em>eklerin haberlerini yapar, köşe yazarı fikirlerini yazar. Gazetecinin görevi halkın haber alma hakkını savunmaktı. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Gazeteci bunları yaptığı i</em><em>ç</em><em>in neden bedel ödesin ki? </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Elbette bunun anlamsız bir soru olacağını öğrenecektim. “Büyük” konuları, haberleri, insanları yazmaya, onların haberlerini yapmaya başladığınızda, bu bedel yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Basit şikayet ve davalar yerini zaman i</em><em>ç</em><em>inde daha ağırlarına bırakıyordu. İşte bedel buydu. Yoksa bu ülkede magazin, moda, spor haberleri gibi “apolitik/soft” alanlarda haber yapmanın bir bedeli yoktu. En azından şimdilik. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Haksız, su</em><em>ç</em><em>suz ya da nedenini bilmeden gözaltına alınan ya da tutuklanan herkes, Franz Kafka’nın Dava romanındaki Josef K.’yı </em><em>hat</em><em>ırlar. Bunun nedeni olsa olsa karşı karşıya kalınan durumun Josef K.’ninki ile benzer olmasıdır. Diğer taraftan Josef K.’yı </em><em>hat</em><em>ırlamak, Türkiye’de belli bir sosyokültürel kapasitenin varlığını </em><em>hat</em><em>ırlatır bize. Bu konumda olanlar tutuklanıyorsa hukuk sisteminde genel bir sorundan bahsetmek olasıdır.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Can Dündar şunu yazmıştı; “Türkiye’</em><em>de hapisli</em><em>ği sürgünde hürriyete tercih ettim”. Evet, hayat aslında bu kadar basitti. Basitlik ise bir tercihten kaynaklanıyordu. Hoş, Dündar bu satırları yazdıktan muhtemelen 5-6 ay sonra tam tersini yapmış ve “sürgünde hürriyeti, Türkiye’</em><em>de hapisli</em><em>ğe” tercih etmişti. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Haklı mıydı bilmiyorum ama Türkiye’yi terk etmiş ya da terk etmek zorunda kalmıştı.&nbsp; Çünkü Türkiye’de onu sadece hapis değil, Sabahattin Ali veya Hrant Dink gibi ölüm de bekliyor olabilirdi. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Bugün 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Özgür olmayan basına ve tutuklu gazetecilere kutlu olsun.”</em></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">DOKUZ YIL ÖNCE DAHA İYİYDİK</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üstteki satırları bundan tam 9 yıl önce tutuklu bulunduğum Silivri 9. No’lu Cezaevi’ndeki B Blok 1. koridorda bulunan 10 nolu koğuşumda yazmışım. Aradan geçen 9 yılda gazetecilik ne yazık ki daha iyi durumda değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üstelik sadece Türkiye’de değil, dünyada da öyle. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), her yıl düzenli açıkladıkları “Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi”’ni açıkladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">RSF’nin açıkladığı rapor, dünyada gazeteciliğin ne kadar zor durumda olduğunu ayrıntılı biçimde ortaya koydu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Endeks, araştırma tarihinde ilk kez, dünyadaki ülkelerin yarısından fazlasında (yüzde 52.2) gazetecilin, “zor” veya “çok ciddi” bir durumda olduğunu ortaya koydu yıl. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu verilerde bizi şaşırtmayan durum, dünyada ifade özgürlüğünün alanının daralması ile de demokratik ülke sayısının azalması ile de paralellik göstermesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son çeyrek yüzyılda demokratik ülkelerde dahi habere erişim hakkı aşınıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’DEKİ DÜŞÜŞ SURİYE’DEKİ YÜKSELİŞ </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açıklanan endekste genel olarak Amerika kıtasında olumsuz anlamda önemli bir değişim yaşandığını gösteriyor. ABD, endekste bu yıl 7 sıra gerileyerek 64. sıraya düşmüş. ABD dışında Ekvador, Peru gibi diğer kıta ülkeleri de sıralamada büyük düşüş yaşadı bu yıl. Özetle demokrasinin alanı daraldıkça gazetecilik zorlaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazetecilerin en kolay, silahlı çatışma ve savaşların olduğu ülkeler ile rejim değişimi ya da rejimlerin daha sertleştiği ülkelerde hedef oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesela İsrail’in Filistin’e karşı 2023’ten beri Gazze’de yürüttüğü savaşta en az 70’i görev başında olmak üzere 220’yi aşkın gazeteciyi öldürüldü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte otoriter ülkelerde durum değişmiyor. Endekste Çin sondan üçüncü (178. sıra), Kuzey Kore sondan ikinci (179. sıra) ve Eritre sonuncu (180.) sırada. Bu yıl Rusya sıralamada 172., İran ise 1 sıra gerileyerek 177. sıraya düşmüş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Endeksteki en önemli verilerden birisi de; siyasi rejim değişimi ya da rejimin sertleşmesiyle ülkelerin sıralamadaki yerlerinin düşüşü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesela Çin merkezi yönetiminin iktidarı ele geçirmesinden bu yana Hong Kong, son çeyrek yüzyılda 122 sıra birden gerileyip 140. sıraya düşmüş. Benzer biçimde çetelere savaş açan El Salvador’un 2014’ten bu yana 105 sıra gerileyip 143. sıraya düşmesi. Yine son yıllarda Gürcistan’da siyasi baskının baskıyı artması sonucunda 2020’den bu yana yani 6 yılda 75 sıra gerileyerek 135. sıraya düşmesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Endekste en ilginç ve sevindirici gelişme ise Esad sonrası Suriye’nin 36 sıra birden yükselerek 141. sıraya çıkması. </span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/RSF_ENDEKS26_HARI%CC%87TA_EN.jpg" style="height:475px; width:700px" /></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TÜRKİYE DÜŞÜŞE DEVAM EDİYOR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan Türkiye’yi de 2014’ten bu yana önce rejimin sertleşmesi sonra yönetim&nbsp;sisteminin değişmesi sonucu ile endeksteki düşüşü arasında doğrudan bağ kurabiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye bu yıl 180 ülke arasında 163. sırada. Son 25 yılın en düşük seviyesi bu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">RSF’nin endeksinde Türkiye, 2002’de 99. sırada iken, 2016’de 151. Sıra, 2019’da 157. sıra, 2025’de 159. Sıra ve bu yıl da yani 2026’da ise 163. sıraya geriliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani Türkiye endekste 24 yılda 64 sıra birden geriliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerilemede gazetecilik faaliyetlerinin terörle mücadele, ulusal güvenlik veya "yalan haber" yasaları üzerinden suç sayılmasının, cumhurbaşkanına hakaret ve dezenformasyon yasasının rolünü sayabiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesela İsmail Arı, Alican Uludağ, Merdan Yanardağ’ın durumları bunlarla doğrudan bağlantılıdır. Sadece çalışan değil, çalışmayan, çalışamayan gazeteciler için tehlikeler devam ediyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">GAZETECİ DEĞİL DEVLET MEMURU İSTİYORLAR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi iklimi ve kutuplaşmayı göz önüne aldığımızda şunu söylemek mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar bloku eleştirel gazeteci değil devlet memuru gazeteci istiyor. Tüm kesimler, tüm güç blokları kendi seslerini duymak ve onun çoğalmasını istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yazık ki, buna seçmenler de dahil olabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gazeteciler ancak, siyasi iktidarın görüşlerini seslendirdikleri ve o politikaları destekleri ölçüde “özgür”; eleştirel her tutum, düşünce, yazı ne yazık ki, hala yazan için "risk" teşkil ediyor. Yargı, gazetecilerin gerçekleri ifade edebilmelerinin önünde bir caydırıcı set olarak duruyor.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Halkın haber alma kaynağı ve aracı olan gazetecilik ne yazık ki, dar bir alana sıkışmış durumda. İktidar, gazeteciliği bir tür “devlet memurluğu” olarak görüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Oysa gazetecilik, devlet otoritesinin ve hükümet uygulamalarının kötüye kullanımını açığa çıkararak adeta bir “bekçi köpeği” gibi işlev görmek durumundadır. Oysa gazetecilik, iktidardan değil kim söylerse söylesin gerçekten, doğrudan yana olmaktır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aksi tutum gazetecilik değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün 3 Mayıs, Dünya Basın Özgürlüğü Günü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nerede olursa olsun tüm meslektaşların gününü kutluyorum. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/denizin-goturdukleri-13223</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Denizin götürdükleri</h1>
                        <h2>Denizin Getirdikleri, aslında denizin hepimize getirdiklerini ve bizden götürdüklerini aynı anda anlatıyor. Kavvadias’ın dizelerinde olduğu gibi, ufuk çizgisini aşamadan ölen denizcilerin, hurda bir gemiyi yeniden yüzdürmeye çalışan yalnız adamların ve limanlarda çapa atmış hayallerin hikâyesi bu. Belki de en derin gerçek; deniz ne getirirse getirsin, asıl mesele onunla birlikte içimizde taşıdığımız o sonsuz açlıkla mücadelemiz.  Elias’ın kumsalda verdiği mücadele, hem çok kişisel hem de evrensel; tıpkı her birimizin, babalarımızdan miras kalan ya da kendi yarattığımız hurda gemileri, tekrar denize indirmeye çalıştığımız gibi. Ve gemi kalktığında, ister başarıyla yüzsün ister batıp gitsin, önemli olan denize açılmayı denemektir. Çünkü karada hareketsiz kalmak asıl büyük batıştır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/denizin-goturdukleri-1777731707.webp">
                        <figcaption>Denizin götürdükleri</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>#festivalfilmleri3</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya Sanat tarihinde deniz deyince akla ilk gelen görsellerden biri belki de birincisi Caspar David Friedrich’in ikonik resmidir. Bir asilzadenin yada bir romantiğin denize doğru siluetiyle kolektif hafızada yer etmiş olan bu resim çağrıştırdıkları ile unutulmazlık tacını başına çoktan yerleştirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayatın suda başladığına dair bilimsel görüşler insanın bilinç dışında suyun yerini de özel kılar. Tekerlek gemiden çok önce keşfedilmiş olsa da insanoğlu dünyayı tekerlekten çok suyun her şeyi yutan derinliğine karşı koyan icatlarıyla keşfetmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Denizler sayesinde insanlar başka ülkelere ulaşmayı başarmış, farklı coğrafyalarda kendilerine yurtlar edinmişlerdir. Dünyaya hükmeden pek çok ülke bu güce denizcilik yeteneklerini kullanarak ulaşmışlardır. Yüzlerce yıl kervanlarla yavaş ilerleyen ticaret, suya hükmeden ulusların sayesinde hızlanmış ve akıl almaz zenginlikleri taşımayı başarmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Denizden gelenlere karşı koymak için surlar, duvarlar inşa edilmiş hatta su yolları zincirlerle kapatılarak bu akınların önüne geçmeye çalışılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yunanistan’ın antik sakinleri denizcilik yetenekleri ile aralarında İstanbul’un da olduğu pek çok limanda koloniler kurarak denizciliğin bu ülke ve halkı ile neredeyse özdeşleşmesini sağlamışlardır. Tarih farklı yazılsa belki de Portekiz yada İspanya değil de Yunanlılar yeni dünyaları keşfedebilirdi. Yine de modern zamanlarda dünyada denizcilik denince akla gelen Onasisler gibi pek çok güçlü isim Yunanistan’dan çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film festivalinde listeme alıp izlediğim Denizin Getirdikleri’nin Yunanca konuşulmasa hikayenin bir Yunan filmi olduğunu anlamak kolay değil. Toplumsaldan uzak bireysel bir hikaye olarak herhangi bir şehre de atıf yapmıyor. Pire limanının adını duysak da limandan uzak bir kumsalda geçiyor filmin büyük kısmı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aristotelis Maragkos’un (evet soyadı Marangoz) yönettiği 2025 yapım Yunan filmi, denizci-şair Nikos Kavvadias’ın şiirlerinden esinleniyor. Başkarakter Elias, hurda bir gemiden yüzen bir hayal yaratmaya çalışıyor. Babasının denizci mirasının gölgesinde yaşayan Elias, bu imkânsıza yakın projeyle kendini geçmişiyle yüzleştiriyor. Film, başarısızlığa doğru giden bir hayalin peşindeki adamın, deniz tutkusu ve erkeklik mitleri üzerinden sakin ve içe dönük bir portresini çiziyor. Büyük olaylardan ziyade, karakterin iç dünyasına ve pek de parlak görünmeyen bir sahildeki gündelik çabalara odaklanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film notlarında filmin esin kaynağının benim adını ilk kez duyduğum Nikos Kavvadias’ın şiirleri olduğunu okuyoruz. 1910’la 1975 arasında yaşayan Kavvadias’ın denizden uzak neredeyse tek bir günü yok. Meslekten bir denizci olarak geçiyor hayatı. Limanları dolaşarak geçen ömrü boyunca deniz hikayeleri dinleyip onlardan süzdüklerini çokça şiire biraz da düz yazıya geçiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Limanların karanlık ve tekinsiz halleri, uzak ülkelerin bilinmezleri ve onlara ulaşmak için yapılan yolculukları sembolik dizelere yansıtan bir şair olarak biliniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin baş kahramanı Elias da denizden başkasını bilmeyen birisi. Tıpkı Nikos gibi o da bu mirası babasından almış. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nikos’un dizeleri denizcilik serüvenini yansıtıyor</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Ve bir gece, diğer tüm geceler gibi öleceğim</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ufkun bulanık çizgisini aşmadan. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Madras, Singapur, Cezayir ve Sfax için</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gemiler her zamanki gibi gururla kalkacak yola”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Kurak bir burunda nöbet tutarken</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Güney Haçı serenlerin arkasında...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mercan tespih tutuyorsun elinde</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve acı kahve çekirdekleri çiğniyorsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Kemerimin altında sıkıca taşıdığım</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küçük bir Afrika çelik bıçağı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Zencilerin oynamaya alışkın olduğu türden —</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cezayir'de yaşlı bir tüccardan aldım. ...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">"Bu bıçak ki satın almak istiyorsun,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Efsaneler korkunç hikayelerle sarmış onu,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve herkes bilir ki bir zamanlar sahibi olanlar,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her biri yakınlarından birini öldürmüş."</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Katran tırnaklarının altına girer ve yakar;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Balık yağı yıllarca kıyafetlerinde kokar,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve hâlâ kulaklarında çınlar onun sözleri:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">"Gemi mi dönüyor, pusula mı?"</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kavvadias’ın şiirlerine sinen denizin ve denizcinin ikircikli hali yansıyor sinemaya. İçlerine deniz girmiş ve suya açılsalar bütün dertlerinin biteceğine inanan insanların olmayacak bir hayalin peşinde koşmalarına dair bir film Denizin Getirdikleri.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yorgun bir gemi ölüsünü tekrar sularda salınacak bir şilebe dönüştürmek bir deniz tutkunu dışında kimin aklını çeler ki zaten.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bostancı sahilinde bisiklet sürerken Yunan turistleri muhtemelen Aya Yorgi’ye götürmek için gelen otobüslerden birinin üzerinde Kavvadias Tur yazıyordu. Belli ki Kavvadias’ın mirası Yunanlı zihinde derinlere çıpa atmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nazım’ın dört nala gelen uzak Asya atlıları bizler için neyse Megaralı denizciler de Yunanlılar için aynısı olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">20. Yüzyıl boyunca limanlarda dolanmış denizci bir şairin avare zihninden akan imgeleri 21 . yüzyılın ilk çeyreği biterken kapitalizmin çetrefilleşen koşullarıyla mücadele eden bireylerle çaprazlayan bir filmden söz ediyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Denizin Getirdikleri, aslında denizin hepimize getirdiklerini ve bizden götürdüklerini aynı anda anlatıyor. Kavvadias’ın dizelerinde olduğu gibi, ufuk çizgisini aşamadan ölen denizcilerin, hurda bir gemiyi yeniden yüzdürmeye çalışan yalnız adamların ve limanlarda çapa atmış hayallerin hikâyesi bu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de en derin gerçek; deniz ne getirirse getirsin, asıl mesele onunla birlikte içimizde taşıdığımız o sonsuz açlıkla mücadelemiz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elias’ın kumsalda verdiği mücadele, hem çok kişisel hem de evrensel; tıpkı her birimizin, babalarımızdan miras kalan ya da kendi yarattığımız hurda gemileri, tekrar denize indirmeye çalıştığımız gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve gemi kalktığında, ister başarıyla yüzsün ister batıp gitsin, önemli olan denize açılmayı denemektir. Çünkü karada hareketsiz kalmak asıl büyük batıştır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/degismek-vs-donusmek-13222</link>
            <category>PSİKOLOJİ</category>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Değişmek vs dönüşmek</h1>
                        <h2>Bugün biri “değişmek istiyorum” dediğinde, içimden şöyle soruyorum: Gerçekten değişmek mi, yoksa dönüşmek mi? Çünkü değişim daha konforludur; hızlıdır, görünürdür, alkış alır. Dönüşüm ise yavaştır, görünmezdir, çoğu zaman yalnızdır. Ama kalıcı olan odur. Çünkü dönüşen insan, artık eski hayatına sığmaz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/degismek-vs-donusmek-1777730938.webp">
                        <figcaption>Değişmek vs dönüşmek</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Değişmek ile dönüşmek aynı fiilin iki ayrı gölgesi gibi durur zihnimde. İkisi de hareket içerir, ikisi de bir “önce” ve “sonra” vaadi taşır. Ama biri yüzeyde olur, diğeri derinde. Biri rüzgârla yön değiştirir, diğeri kök saldığı toprağı bile yeniden tarif eder. Psikolog kimliğimle bakınca bu ayrım daha da keskinleşiyor: Değişim çoğu zaman davranış düzeyinde, dönüşüm ise kimlik düzeyinde gerçekleşir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Danışanlarım sık sık “artık değiştim” der. Daha az mesaj atıyordur, daha kontrollü konuşuyordur, daha mesafeli görünüyordur. Ama birkaç hafta sonra aynı tetikleyicide aynı kırılganlıkla geri döner. Çünkü değişim, çoğu zaman semptomu düzenler; dönüşüm ise kaynağa iner. Değişmek, eski bir hikâyeyi yeni cümlelerle anlatmaktır. Dönüşmek ise o hikâyeyi artık anlatmaya ihtiyaç duymamaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bilişsel davranışçı yaklaşımlar bize düşünceyi değiştirmenin duyguyu ve davranışı etkileyebileceğini söyler; evet, bu değişimdir ve işlevseldir. Ama şema terapisi ya da derinlik psikolojisi şunu fısıldar: Eğer çocukluktan taşınan o temel inanç—“ben yeterli değilim”, “terk edilirim”, “sevilmek için çabalamalıyım”—yerinde duruyorsa, yapılan değişiklikler ince bir makyajdan ibaret kalır. Dönüşüm, o çekirdek inancın çözülmesiyle başlar. Yani mesele sadece “farklı davranmak” değil, “kendini farklı bir yerden hissetmek”tir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki bizi ne değiştirir, ne dönüştürür? Değişim çoğu zaman dış uyaranlarla gelir: bir ayrılık, bir iş değişikliği, bir şehir, bir kriz. Bunlar bizi adapte olmaya zorlar. Yeni stratejiler geliştiririz, eski alışkanlıkları törpüleriz. Ama dönüşüm genellikle içsel bir yüzleşmeyle doğar. Kaçtığımız duyguya dönmekle, inkâr ettiğimiz parçayı kabul etmekle, kendimize dair kurduğumuz o sert yargıyı yumuşatmakla. Dönüşüm acı vericidir çünkü savunmaları söker. Ama aynı zamanda özgürleştiricidir çünkü o savunmalara artık ihtiyaç kalmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Carl Jung’un şu cümlesi bu ayrımı çok iyi yakalar: “İnsan, aydınlığa ulaşmak için ışığı hayal ederek değil, karanlığın bilincine vararak aydınlanır.” Bu cümledeki karanlık, tam da dönüşümün alanıdır. Değişim ışığı yakmak gibidir; dönüşüm ise karanlıkla oturabilmektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kendi hayatıma baktığımda da bunu görüyorum. Beni değiştiren şeyler genellikle dış dünyaydı: taşınmalar, biten ilişkiler, yeni başlangıçlar. Ama beni dönüştüren şeyler içimde oldu: bir gün “neden hep aynı insanları seçiyorum?” sorusunun gerçekten cevabını duymaya hazır olmam gibi. O cevap geldiğinde, artık sadece davranışım değil, seçimlerimin anlamı değişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden bugün biri “değişmek istiyorum” dediğinde, içimden şöyle soruyorum: Gerçekten değişmek mi, yoksa dönüşmek mi? Çünkü değişim daha konforludur; hızlıdır, görünürdür, alkış alır. Dönüşüm ise yavaştır, görünmezdir, çoğu zaman yalnızdır. Ama kalıcı olan odur. Çünkü dönüşen insan, artık eski hayatına sığmaz.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/cocuk-algoritma-ve-hukuk-dijital-dunyada-korumanin-yeni-sinirlari-13221</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Çocuk, algoritma ve hukuk: Dijital dünyada korumanın yeni sınırları</h1>
                        <h2>Dijital çağda çocukları korumak, onları yalnızca platformlardan uzaklaştırmak değildir. Asıl mesele, platformları çocuklar bakımından güvenli, şeffaf ve hesap verebilir hâle getirmektir. Hukuk burada yalnızca yasak koyan değil, denge kuran bir araç olmak zorundadır. Çünkü çocukluk artık yalnızca sokakta, okulda, evde değil; algoritmaların seçtiği, sıraladığı ve yönlendirdiği içeriklerin içinde şekillenmektedir. Ve hukuk, bu yeni çocukluk hâlini görmezden gelirse geç kalır; yalnızca yasakla karşılık verirse eksik kalır. Asıl mesele, çocuğu dijital dünyanın dışında tutmak değil, dijital dünyanın çocuğu tüketmesini engellemektir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/cocuk-algoritma-ve-hukuk-dijital-dunyada-korumanin-yeni-sinirlari-1777722393.webp">
                        <figcaption>Çocuk, algoritma ve hukuk: Dijital dünyada korumanın yeni sınırları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çocukluk uzun yıllar boyunca belirli sınırlar içinde tanımlandı: ev, okul, sokak. Bu üçlü yapı, çocuğun dünyasını hem koruyan hem de şekillendiren </span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">bir çerçeve sunuyordu. Bugün ise bu sınırlar büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda. Çocuğun kimlerle temas kurduğu, ne izlediği, neye maruz kaldığı artık fiziksel mekânlarla sınırlı değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha önemlisi, bu süreç artık yalnızca bireysel tercihlerle değil; algoritmalar, veri işleme mekanizmaları ve platform ekonomisi tarafından yönlendiriliyor. Çocuğun karşısına çıkan içerik, çoğu zaman onun seçimi değil; onun adına yapılmış bir seçimin sonucu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle 1 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7578 sayılı Kanun’un 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’da yaptığı değişiklikler, yalnızca teknik bir internet düzenlemesi olarak görülmemelidir. Bu değişiklikler, çocuğun dijital ortamda korunmasına ilişkin yeni bir hukuki iradenin ifadesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>7578 sayılı Kanun ile 5651 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikler:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanun’un 21. maddesiyle 5651 sayılı Kanun’un tanımlar maddesine “oyun”, “oyun dağıtıcı”, “oyun geliştirici” ve “oyun platformu” kavramları eklenmiştir. Böylece dijital oyun alanı, ilk kez bu açıklıkta 5651 sayılı Kanun’un kavramsal çerçevesine alınmıştır. “Oyun platformu”; dijital oyunların sergilenmesi, satışı, dağıtımı, indirilmesi veya oynanmasına yönelik teknik altyapı sunan gerçek veya tüzel kişiler olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, ilerleyen yükümlülüklerin muhatabını belirlemesi bakımından önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanun’un 22. maddesiyle 5651 sayılı Kanun’un ek 4. maddesinin 7. fıkrası yeniden düzenlenmiştir. Buna göre sosyal ağ sağlayıcı, <strong>on beş yaşını doldurmamış çocuklara hizmet sunamayacak</strong>; bu hizmetin sunulmaması için <strong>yaş doğrulama dâhil gerekli tedbirleri almakla yükümlü olacaktır</strong>. Aynı fıkrada, sosyal ağ sağlayıcının on beş yaşını doldurmuş çocuklara özgü ayrıştırılmış hizmet sunma konusunda gerekli tedbirleri alacağı ve bu tedbirleri kendi internet sitesinde yayımlayacağı düzenlenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı maddeyle eklenen 20. fıkrada sosyal ağ sağlayıcılara <strong>açık, anlaşılır ve kullanıma elverişli ebeveyn kontrol araçları sağlama yükümlülüğü</strong> getirilmiştir. Bu araçların; hesap ayarlarının kontrol edilmesine, satın alma, kiralama ve ücretli üyelik gibi işlemlerin ebeveyn iznine bağlanmasına, kullanım süresinin izlenmesi ve sınırlandırılmasına imkân vermesi gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanun’un 23. maddesiyle 5651 sayılı Kanun’a eklenen <strong>Ek Madde 5</strong> ise dijital oyun platformlarını düzenlemektedir. Buna göre oyun platformları, usulüne uygun olarak derecelendirilmeyen oyunları sunamayacak; ancak derecelendirilmeyen oyunları en yüksek yaş kriterine göre derecelendirmek kaydıyla sunabilecektir. Ayrıca oyun platformlarına da ebeveyn kontrol araçları sağlama yükümlülüğü getirilmiştir. Türkiye’den günlük erişimi yüz binden fazla olan yurt dışı kaynaklı oyun platformları için Türkiye’de temsilci belirleme zorunluluğu da öngörülmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Kanun’un 27. maddesine göre 5651’e ilişkin 22 ve 23. maddeler, yayımı tarihinde değil, <strong>yayımı tarihinden itibaren altı ay sonra</strong> yürürlüğe girecektir. Bu süre, platformların teknik uyum hazırlığı yapabilmesi bakımından anlamlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel eğilim:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’deki düzenleme, dünyadaki daha geniş bir eğilimle birlikte okunmalıdır. Avrupa Birliği’nde <strong>Digital Services Act</strong>, 2022 yılında kabul edilmiş; çok büyük çevrim içi platformlar ve arama motorları bakımından 2023’ten, tüm aracılık hizmetleri bakımından ise 17 Şubat 2024’ten itibaren uygulanmaya başlanmıştır. DSA, çocuklara yönelik hedefli reklamların sınırlandırılması, platformların sistemik risk değerlendirmesi yapması ve çocukların çevrim içi güvenliği bakımından daha şeffaf mekanizmalar kurması yönünde önemli yükümlülükler içermektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İngiltere’de <strong>Online Safety Act 2023</strong>, çevrim içi platformlara çocukların zararlı içeriklerden korunması konusunda kapsamlı yükümlülükler getirmiştir. Ofcom’un 16 Ocak 2025 tarihli açıklamasında, özellikle pornografik içerikler ve çocuklara zararlı içerikler bakımından “etkili yaş doğrulama” ve “yaş güvencesi” mekanizmalarının devreye alınması gerektiği belirtilmiştir. Hükümet açıklamalarına göre Kanun’un çocukların erişim değerlendirmesi ve yaş doğrulama yükümlülükleri kademeli olarak uygulanmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’de ise <strong>COPPA</strong>, yani Children’s Online Privacy Protection Act, 1998 tarihli bir federal düzenlemedir ve 21 Nisan 2000’den itibaren uygulanmaktadır. COPPA, 13 yaş altındaki çocuklardan çevrim içi kişisel veri toplanmasını ebeveyn iznine bağlamaktadır. Burada doğrudan sosyal medya yasağı değil, çocuk verilerinin işlenmesine ilişkin sıkı bir rıza ve bilgilendirme rejimi vardır. FTC’nin düzenlemesi de 13 yaş altındaki çocuklara yönelen veya 13 yaş altından veri topladığını bilen çevrim içi hizmet sağlayıcılarına yükümlülük getirmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avustralya ise daha sert bir model benimsemiştir. <strong>Online Safety Amendment (Social Media Minimum Age) Act 2024</strong>, 10 Aralık 2024’te kabul edilmiş ve sosyal medya kullanımı bakımından <strong>16 yaş altı için minimum yaş sınırı</strong> getirmiştir. Düzenleme, sosyal medya platformlarına yaşa tabi kullanıcıların hesap sahibi olmasını önlemek için makul adımlar atma yükümlülüğü yüklemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Danimarka’da da 2025 yılında hükümet, 15 yaş altı çocukların sosyal medyaya erişiminin yasaklanmasını öngören bir düzenleme hazırlığını açıklamıştır. Modelde, ebeveyn izniyle 13 ve 14 yaşındaki çocuklar bakımından istisna tanınabileceği belirtilmektedir. Bu yönüyle Danimarka yaklaşımı, mutlak yasak ile ebeveyn takdiri arasında ara bir model oluşturmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Koruma mı, denetim mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu örnekler gösteriyor ki mesele yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Devletler artık platformların “tarafsız aracı” olduğu kabulünü sorgulamaktadır. Çünkü çocukların dijital ortamda karşılaştığı riskler; bağımlılık, siber zorbalık, uygunsuz içerik, kişisel verilerin kötüye kullanılması, oyun içi satın alma baskısı ve algoritmik yönlendirme gibi çok katmanlı bir nitelik taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak düzenlemelerin meşruiyeti kadar uygulanabilirliği de tartışılmalıdır. Yaş doğrulama nasıl yapılacaktır? Kimlik doğrulama sistemleri yeni bir kişisel veri riski doğuracak mıdır? Çocuğu korumak için getirilen mekanizma, çocuğu ve aileyi daha yoğun bir dijital gözetimin konusu hâline getirebilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorular, düzenlemenin insan hakları boyutunu gündeme getirir. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme bakımından temel ilke, çocuğun üstün yararıdır. Ancak çocuğun üstün yararı, çocuğun mahremiyetini, gelişen özerkliğini ve ifade özgürlüğünü tamamen ortadan kaldıran bir denetim anlayışı olarak yorumlanamaz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin özel hayatın korunmasına ilişkin 8. maddesi ve Anayasa’nın kişisel verilerin korunmasına ilişkin 20. maddesi de bu tartışmanın hukuki zeminini oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle yeni düzenleme, doğru yönde atılmış önemli bir adımdır; fakat tek başına yeterli değildir. Sosyal ağ sağlayıcıların ve oyun platformlarının yükümlülükleri ikincil düzenlemelerle açık, ölçülü ve denetlenebilir biçimde somutlaştırılmalıdır. Yaş doğrulama, çocuğun güvenliğini sağlarken yeni veri güvenliği sorunları üretmemelidir. Ebeveyn kontrolü, çocuğu korurken aile içi ilişkiyi bütünüyle gözetim ilişkisine çevirmemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sonuç: </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dijital çağda çocukları korumak, onları yalnızca platformlardan uzaklaştırmak değildir. Asıl mesele, platformları çocuklar bakımından güvenli, şeffaf ve hesap verebilir hâle getirmektir. Hukuk burada yalnızca yasak koyan değil, denge kuran bir araç olmak zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü çocukluk artık yalnızca sokakta, okulda, evde değil; algoritmaların seçtiği, sıraladığı ve yönlendirdiği içeriklerin içinde şekillenmektedir. Ve hukuk, bu yeni çocukluk hâlini görmezden gelirse geç kalır; yalnızca yasakla karşılık verirse eksik kalır. Asıl mesele, çocuğu dijital dünyanın dışında tutmak değil, dijital dünyanın çocuğu tüketmesini engellemektir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/1-mayis-isiginda-turkiyede-egitim-iscilerinin-durumu-13220</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>1 Mayıs ışığında Türkiye’de eğitim işçilerinin durumu</h1>
                        <h2>Maden ve eğitim sektörlerini karşılaştırdığımızda, ortak nokta emeğin güvencesizleştirilmesi iken, farklar sektörün doğasından kaynaklanmaktadır. Maden gibi fiziksel riskin yüksek olduğu alanlarda direniş, kamuoyunda daha görünür hale gelmekte ve devlet müdahalesini tetiklemektedir. Eğitimde ise “görünmez emek” niteliği, sorunların kronikleşmesine yol açmaktadır. Öğretmenler, toplumun geleceğini şekillendiren bir role sahipken, kendi gelecekleri belirsiz bırakılmaktadır. Bu paradoks, eğitim sisteminin sürdürülebilirliğini sorgulatmaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/1-mayis-isiginda-turkiyede-egitim-iscilerinin-durumu-1777721868.webp">
                        <figcaption>1 Mayıs ışığında Türkiye’de eğitim işçilerinin durumu</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs İşçi Bayramı’nı geride bırakırken Türkiye, maden işçilerinin örgütlü direnişinin yarattığı yankıyla dikkat çekmiştir. Belirli bir maden işletmesinde aylardır birikmiş ücret, tazminat ve özlük hakları için kararlı bir mücadele veren işçiler, kolektif eylem sonucunda önemli kazanımlar elde etmiştir. Bu başarı, en azından ücret alacaklarının büyük bölümünün ödenmesi ve kalan tazminat taleplerinin kısa vadede karşılanması şeklinde somutlaşmıştır. Türkiye’de işçi hakları her sektörde kendine özgü problemler barındırmakta olup, eğitim sektöründe özellikle özel eğitim kurumlarında çalışan emekçilerin özlük hakları ve çalışma koşulları, çözüm bekleyen yapısal meseleler olarak öne çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Maden Sektöründe Örgütlü Direnişin Kazanımları </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 yılının Nisan ayı sonunda Ankara’da yoğunlaşan maden işçilerinin eylemi, Türkiye işçi hareketi açısından dikkat çekici bir örnek teşkil etmiştir. Eskişehir’den başkente yürüyerek başlayan ve açlık greviyle devam eden direniş, dokuz günden fazla sürmüş ve İçişleri Bakanlığı’nın arabuluculuğunda işverenle uzlaşmayla sonuçlanmıştır. Bağımsız sendika öncülüğünde yürütülen bu süreçte, işçilerin ödenmeyen maaşlarının yanı sıra tazminat ve diğer alacaklarının önemli kısmı hesaplara yatırılmıştır. Toplamda on milyonlarca lirayı bulan ödemeler, örgütlü mücadelenin somut bir zaferi olarak değerlendirilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gelişme, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’ne denk gelen bir dönemde işçi sınıfının kolektif gücünü bir kez daha kanıtlamıştır. Direniş, yalnızca maddi hakların geri alınmasını sağlamakla kalmamış, aynı zamanda iş sağlığı ve güvenliği ile sendikal faaliyetlerin güvence altına alınması taleplerini de kamuoyunun gündemine taşımıştır. Maden gibi yüksek riskli bir sektörde emeğin görünür kılınması, toplumda geniş bir dayanışma dalgası yaratmıştır. Ancak bu kazanım, geçici bir uzlaşma niteliği taşımakta olup, kalıcı iş güvencesi ve sistematik önlemlerin alınmasını gerektirmektedir. Örgütlü direnişin bu denli etkili olması, Türkiye’de sendikal mücadelenin potansiyelini ortaya koymuştur; zira benzer süreçler diğer sektörlerde de örnek alınabilecek bir model sunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Eğitim Sektöründe İşçi Haklarının Genel Çerçevesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim sektörü, Türkiye’de istihdamın en geniş alanlarından birini oluştururken, işçi hakları açısından maden sektöründen belirgin farklılıklar sergilemektedir. Kamu okullarında kadrolu istihdamın hâkim olduğu eğitim alanında özel okullarda çalışan öğretmenler ve yardımcı personel, güvencesiz çalışma koşullarının ağırlığını hissetmektedir. 2025-2026 eğitim öğretim yılı boyunca özel eğitim kurumlarında gözlemlenen uygulamalar, öğretmenlerin sıklıkla on aylık kısa süreli sözleşmelerle istihdam edildiğini ve bu durumun kıdem tazminatı ile ihbar hakkı gibi temel işçilik haklarını fiilen sınırladığını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel okullarda asgari ücret düzeyinde veya elden ödeme biçiminde düzenlenen maaşlar, enflasyon karşısında erimekte ve eğitim emekçilerini yoksulluk sınırına yaklaştırmaktadır. Sigorta primlerinin eksik yatırılması veya hiç yatırılmaması gibi ihlaller, Meclis gündemine taşınan raporlarda da vurgulanmıştır. Bu koşullar, öğretmenlerin mesleki onurunu zedelemekte ve eğitim kalitesini dolaylı yoldan etkilemektedir. Nitekim, özel sektördeki eğitim işçileri, kamu öğretmenleriyle aynı nitelikte mesleki sorumluluk üstlenirken, haklar açısından ikinci sınıf bir statüye itilmektedir. Bu ayrım, eğitim sisteminin bütünlüğünü tehdit eden yapısal bir çelişkiyi yansıtmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel okullarda çalışan eğitim işçilerinin karşılaştığı sorunlar, salt ekonomik boyutla sınırlı kalmamaktadır. İş güvencesinin olmayışı, her eğitim yılı sonunda sözleşme yenileme baskısını beraberinde getirmekte ve öğretmenleri patron insafına terk etmektedir. Tazminat haklarının gaspı amacıyla tercih edilen kısa süreli sözleşmeler, yasal olarak belirli süreli iş akdi olsa dahi fiiliyatta belirsiz süreli çalışma ilişkisini gizlemektedir. Bu durum, İş Kanunu’nun koruyucu hükümlerini bypass etmekte ve emekçilerin uzun vadeli plan yapmasını engellemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca, denetim süreçlerinde öğretmenlerin özlük haklarının yeterince incelenmemesi, sorunun derinleşmesine katkıda bulunmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı’nın özel kurumlara yönelik denetimleri ağırlıklı olarak müfredat ve fiziki koşullar üzerine odaklanırken, sigorta, ücret ve çalışma saatleri gibi emekçi hakları arka planda kalmaktadır. Öğretmen odalarında yaşanan güvencesizlik, mesleki tükenmişliği artırmakta ve eğitimde niteliğin düşüşüne zemin hazırlamaktadır. Derinlemesine bakıldığında, bu problemler neoliberal eğitim politikalarının bir yansımasıdır; zira özel sektörün genişlemesi, kamusal eğitim yükünü hafifletme adına emek sömürüsünü normalleştirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim işçilerinin örgütlenme düzeyi de maden sektörüne kıyasla daha düşük kalmıştır. Sendikal faaliyetlerin sınırlı olması, kolektif pazarlık gücünü zayıflatmakta ve bireysel mücadeleleri kaçınılmaz kılmaktadır. Ancak son yıllarda görülen grev girişimleri ve basın açıklamaları, bu alanda da bir uyanışın işaretlerini vermektedir. Özel İtalyan Lisesi gibi örneklerde toplu sözleşme talepleriyle başlayan eylemler, 1 Mayıs’a yaklaşırken eğitim emekçilerinin sesini duyurmuştur. Yine de bu çabalar, maden işçilerinin kazandığı türden sistematik bir uzlaşmaya henüz dönüşmemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maden ve eğitim sektörlerini karşılaştırdığımızda, ortak nokta emeğin güvencesizleştirilmesi iken, farklar sektörün doğasından kaynaklanmaktadır. Maden gibi fiziksel riskin yüksek olduğu alanlarda direniş, kamuoyunda daha görünür hale gelmekte ve devlet müdahalesini tetiklemektedir. Eğitimde ise “görünmez emek” niteliği, sorunların kronikleşmesine yol açmaktadır. Öğretmenler, toplumun geleceğini şekillendiren bir role sahipken, kendi gelecekleri belirsiz bırakılmaktadır. Bu paradoks, eğitim sisteminin sürdürülebilirliğini sorgulatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşçi haklarındaki sektörel eşitsizlik, genel olarak emek piyasasının parçalı yapısından beslenmektedir. Örgütlü direnişin madende başarıya ulaşması, eğitimde de benzer bir potansiyelin varlığını kanıtlamaktadır. Ancak eğitim emekçilerinin kazanımı, yalnızca ücret ve tazminatla sınırlı kalmamalı; aynı zamanda mesleki itibarın korunması ve eğitim kalitesinin yükseltilmesiyle bütünleşmelidir. Aksi takdirde, özel sektördeki güvencesizlik, kamu eğitimine de sirayet ederek sistemik bir krize dönüşebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de işçi haklarının güçlendirilmesi, 1 Mayıs ruhunun gereği olarak bütün sektörleri kapsamalıdır. Eğitim işçileri için acil öncelik, kısa süreli sözleşmelerin belirsiz süreliye dönüştürülmesi ve kıdem tazminatı hakkının fiilen uygulanmasıdır. Sendikal örgütlenmenin teşviki, denetimlerin özlük haklarını merkeze alması ve eşit işe eşit ücret ilkesinin hayata geçirilmesi, kalıcı çözümler arasında yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maden sektöründeki kazanım, eğitim emekçilerine de ilham kaynağı olmalıdır. Kolektif mücadele, yalnızlık hissini aşmanın en etkili yoludur. Ancak bu mücadele, hukuki çerçeve içinde ve toplumsal dayanışma ile yürütülmelidir. Gelecek yıllarda eğitim sektörünün işçi hakları gündemi, maden gibi somut kazanımlarla zenginleşirse, 1 Mayıs yalnızca bir anma günü olmaktan çıkıp, gerçek bir dönüşüm bayramına evrilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs 2026, maden işçilerinin direniş kazanımlarıyla hatırlanırken, eğitim sektöründeki sorunlar hala çözüm beklemektedir. Bu durum, Türkiye işçi sınıfının heterojen yapısını ve mücadele dinamiklerini yansıtmaktadır. Eğitim işçilerinin hak mücadelesi, yalnızca bireysel refahı değil, toplumun geleceğini de ilgilendirmektedir. Örgütlü direnişin madende yarattığı etki, eğitimde de tekrarlanabilir niteliktedir. Kalıcı adalet için, sektörler arası dayanışmanın güçlenmesi ve yapısal reformların hayata geçirilmesi şarttır. Böylece emek, yalnızca bayramlarda değil, her günde onurlandırılmış olacaktır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/taksimin-uzerindeki-sir-perdesini-aralamanin-zamani-hala-gelmedi-mi-13219</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Taksim’in üzerindeki sır perdesini aralamanın zamanı hala gelmedi mi?</h1>
                        <h2>Her 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nın demir bir kafese konmasının arkasındaki neden ne olabilir?  Bunun nedeni bu resmi temsil sahnesinin iktidar gücünün sergileneceği, diğerlerinin silineceği bir yer olarak görülmesi mi?  Yoksa 1 Mayıs’ların gündeme getirdiği sınıfsal çelişkilerin kültürel karşıtlıklarla bastırılması mı?  Taksim’in her 1 Mayıs’ta kafeslenerek bir boşluğa dönüştürülmesinin üzerindeki bu sır perdesinin olayların bize gösterildiği biçimiyle değil, Foucault’un “soykütük” adını verdiği bir okuma biçimiyle kaldırılabileceği, bu mekanın güçler ilişkisinden bağımsızlaştırılmasıyla,  sembolik şiddetin tersine çevrilmesiyle tarihin travmatik izlerinin farklı bir şekilde açığa çıkarılabileceği, iyileştirilebileceği neden düşünülmesin?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/taksimin-uzerindeki-sir-perdesini-aralamanin-zamani-hala-gelmedi-mi-1777721441.webp">
                        <figcaption>Taksim’in üzerindeki sır perdesini aralamanın zamanı hala gelmedi mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Her 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nın demir bir kafese konmasının toplumsal hafızadaki en travmatik hadiselerden birine işaret ettiğini hissediyorum. Her defasında bu müşterek alanda hissedilenlerin dile getirilmesine imkan tanımayan dışlayıcı bir şiddetle karşılaştığımı...</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bunun nedeni yalnızca bu mekanın her 1 Mayıs’ta kafeslenerek bir boşluğa dönüştürülmesi, ya da iktidarın polislerle, bariyerlerle yaptığı güç gösterisi değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Belki de Taksim’in kafeslenmesinin, yani görünenin arkasında başka bir sır var: Birlikte yaşama deneyiminin, hukukun iptal edildiğini gizlemek. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Atatürk’ün davetiyle 1936 yılında İstanbul’a gelip 19. yüzyılın dönüştürdüğü Pera ile yeni semt, Şişli arasında kalan bu boşluğu şehrin müşterek bir kamusal alanına dönüştürmeyi akıl eden Paris’in baş plancısı Henri Prost’un hiç süphesiz öngördüğü kamusal alan kavramı bu değildi. Dahası İkinci Mahmut’tan günümüze, devlet iktidarını paylaşan aktörlerin modernleşme sürecinden ve kamusal alan kavramından anladıkları da.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Taksim Meydanı rejimin ürkütücü bir sırrını gizliyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte bu ürkütücü sırrın ortaya çıkmaması için onu kafesler içine almak, gösterilere kapatmak, onun kamusal varlığını her 1 Mayıs’ta iptal etmek gerekiyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Peki diyeceksiniz, bu kadar apaçık olan, herkesin bildiği bir şey, bu kadar tanıklıklara rağmen nasıl oluyor da bir sır olarak kalabiliyor? Yalnızca asfalt, beton ve granit kaplamalardan -ve biraz da yeşilliklerden- oluşan bir meydan bu kadar ağır yükü nasıl sırtında taşıyabiliyor? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu soruyu da ancak bir soruyla cevaplamaya çalışabilirim: Herkesin bildiği bir şey bir sır olarak kalabilir mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Bu sırrı gizlemek için onu her 1 Mayıs’ta kafese kapatmak gerekiyor</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Taksim Meydanı ilan edilmemiş bir savaş alanı. Sınıfsal çelişkilerin kültürel denilen karşıtlıklarla, çatışmalarla perdelendiği. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte herkesin bildiği, ama bilmezden geldiği, yani üzerinde anlaştığı bu sırrı gizlemek için onu her 1 Mayıs’ta kafese kapatmak gerekiyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aslında bu sırrı herkes biliyor ve hiç yeni bir şey değil. 28 Şubat Süreci, Taksim Meydanı’nın ilan edilmemiş bir savaş alanı, hatta bu savaşın en önemli cephe hattı olduğunu gösterdi. Nitekim farklı bir kamusallık biçimini mucizevi bir şekilde ortaya koyan, barışın nasıl gerçekleşebileceğini dünya aleme gösteren Gezi de ancak taraflar arasında örtük bir anlaşma ile çatışma alanına taşınarak, onlarca gencin öldürülmesiyle, yüzlerce kişinin sakat kalmaları, yaralanmalarıyla imha edilebildi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Öyle değli mi? Ta 31 Mart Vakası’nda yığılı infaz edilmiş askerlerin cesetlerden dolayı Veba Hastanesi (bugünkü Fransız Başkonsolosluğu) binasının kapısından çıkıp Taksim Topçu Kışlası’nın ötesindeki kiliseye dua etmeye gitmeye çalışan Katolik rahibelerin tanıklıklarındaki gibi. 1977 1 Mayıs’ında kurşunlara hedef olan, kalabalığın üzerine dalan panzerin altında ezilen, Kazancı yokuşunun başında park etmiş kamyonun bulunduğu yerde sıkışarak can veren insanların çığlıkları gibi... Bu çığlıkları bugün hala duymamanın imkanı var mı? Ne yazık ki gerçek bir tanıklık imkansız. O çaresiz insanların neler yaşadıklarını ancak hissetmeye çalışıyoruz. Ama ona da izin verilmiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte bu şekilde 1 Mayıs’lar ehlileştirilmiş, siyasal kamusal alan da sınıf çelişkilerini ve sistemi sorgulama kabiliyetini yitirmiş oluyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Apaçık olan bir şeyin nasıl bir sırra dönüştüğüne gelince. Zannedersem bunun hakkında yeterince ipucu verdim. Kültürle! </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yakından tanıdığımızı zannettiğimiz kültürel karşıtlıklarla.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Ulus-devletin kültürel kamusal alanı ne kadar seküler?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Kültür, sanat, mimarlık... falan derken kimi zaman devletin resmi kamusal alanına nasıl dahil olduğumuzu zannedersem pek fark etmiyoruz. Masum gözüken bir sanat uğraşı, hakim olan bir mimarlık anlayışı gibi gözüken bir akımın kamu sahasını, müşterek alanı çitleyerek bir imtiyaz alanına dönüştürdüğünü fark etmiyor olabiliyoruz. Çoğu zaman da kimlerin nasıl silindiğini, yok sayıldığını, kimlerin nasıl öne çıkarıldığını anlamıyor ve hatırlamıyor olabiliyoruz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu durumda “modern” denilen zamanların hakikat sınıfları olarak, resmi kamusal alanın inşasında kültürün (ya da mimarlığın, sanatın) nasıl bir oynadığını bildiğimiz halde bilmiyormuş gibi yapıyoruz. Ne de olsa müşterek alanlarla ilgili meseleler iktidarları ve siyasal tercihleri ilgilendiriyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Buna modernliği okuma kılavuzundan mahrum kalmak da denebilir. Çünkü bu kılavuz olamadan neo-klasik dünyanın içine hapsolmamak mümkün değil. Oysa modern devletin en temel ideolojik aygıtı olarak kültür bu çelişkiyi karşıtlıklarla, düşmanlıklarla, çatışmalarla maskeliyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">&nbsp;“Klasik” olarak nitelenen dönemde görünen o ki, din kurumları bu rolü üstlenmişti. Modern denilen devlette kültür sınıfsal çelişkileri karşıtlıklarla gizlemeye yarayan bir ideolojik aygıt halini alıyor. Kültür kimin içeri alınacağı, kimin dışarıda kalacağını belirleyen bir mücadelenin de alanı olabiliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Mimarlığın (kültürün) sıradanlığı zannedersem biraz böyle bir şey</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte bu yüzden her dönem bu meydanı bir tiyatro sahnesi gibi yeniden tasarlamakla görevlendirilen plancılar ve mimarlar bu sırrı bildikleri için olmalı, bütün bunlardan habersizmiş gibi yaparak ulaşım, yer kaplamaları, yeşilliklerin yeniden düzenlenmesi gibi işlerle uğraşıyorlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Sanki olan bitenlerle, yaşananlarla ilgisizmiş gibi. Böylece imtiyaz sahipleri bu müstesna kamusal alanın asıl sahibi olana itaat içinde tanımlıyorlar. Tipik bir şekilde bu imtiyaz sistemi devletle sekülerleşmemiş kamusal alandaki kültür eliti arasındaki bir mutabakatla oluşuyor. Failler olarak daima iktidarlar gösteriliyor. Kamusal alanda yer alan kültür sanki bir teslimiyet alanı. Kamu gücünü ve imtiyazlarını kullananlar iktidarın arkasına saklanıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Görevini yap, güç ve imtiyaz sahibi ol! “Mimarlığın (ya da kültürün) sıradanlığı” zannedersem biraz böyle bir şey. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Modernleşme sürecinde Rum toplumunun seçkinlerinin yerleştiği Sıraselviler’deki büyük Aya Triada Kilisesi’nin Tophane’deki Nusretiye Camii gibi bu resmi temsil sahnesinin başat ögesi olma, meydana yukarıdan bakma niyeti falan yok. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Meydan kilise inşa edildikten çok sonra, bir takım binaların yıkımıyla açılıyor. Meydanla arasına özenle konmuş olan ve üzerinde “Türkiye Türklerindir” yazan reklam panolarının -kilisenin böyle bir niyeti olmasa da- devlet tarafından alınmış bir tedbir olduğunu tahmin etmek zor değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Meydandaki Cumhuriyet Anıtı ise bu açıdan anlamlı olabilecek başka küçük bir ipucu veriyor: Anıtın tasarımını yapıtlarıyla Cumhuriyet’in kuruluş safhasında izler bırakan heykeltraş, ressam Pietro Canonica, çevre düzenini de mimar Giulo Mongeri yapmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anıt 1929’da tamamlandığında elbette ki çevresinde henüz meydan falan yok. Neo-klasik ya da “oryantalist” tarzda diyebileceğimiz bir tarzda. Yani ulus-devletin yeni kültür eliti henüz eskisini silmemiş. Bilindiği gibi modernist ve arınmacı “İkinci Milli” işte bir siyasal ve kültürel bir program olarak 2. Dünya Savaşı öncesinde bu Osmanlıcı, “Birinci Milli” adı verilen akımı tasfiye ediyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Azınlıklardan toplanan paralarla gerçekleştirilen, aynı zamanda İstanbul’un Ankara’ya itaatini sergileyen bu müstesna anıt aynı zamanda ilginç bir şekilde bastırılmış olanı, ya da devletin resmi kamusal alanı içindeki bir rekabetin izlerini farkında olmadan geleceğe taşıyan bir haberci değil mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Çok milletli sistemin yerini “düşmanlık hukuku”nun alması </span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Sanat ve mimarlık tarihinde “Birinci Milli” adı verilen Yeni-Osmanlıcı akım ile onu tasfiye etmeye çalışan “İkinci Milli” akımın bire bir karşılıklarını siyasette de görmek mümkün. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Milli akımlardan birincisi, yani “Osmanlıcılık” devlet içinde kısmen de olsa bastırılmış bir dip akıntı olmaktan çıkıp, devletin resmi kamusal temsil sahnesinde boy gösterince çoğu devlet ve siyaset eliti zannedersem o güne kadar pek alışık olmadıkları bir şeyle karşılaştıkları için şaşırıyorlar. Kamu gücü ile elde ettikleri imtiyazlarının terk etmeye, paylaşmaya pek razı olmadıkları ortaya çıkıyor. Bu defa milli akımlar ve soylulaştırma dinamikleri birbirleriyle kapışıyorlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Oysa geçmişte böyle bir sorun olmamıştı. Sorun daha başta inkar edilecek yöntemlerle, şiddetle ortadan kaldırılmıştı. Bu topraklarda yaşayan Müslüman olmayanlar şiddet kullanılarak ya dışarıda bırakılmışlardı, ya da yok edilmişlerdi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu açıdan Osmanlı Modernleşmesi denilen dönüşüm Avrupa’dakiler gibi tipik bir ulus-devlet değil, çok milletli bir sistemin inşası gibi. Avrupa ulus-devletleri, bütün felsefi çabalara rağmen ancak büyük belalar, acılar ve savaşlar yaşadıktan sonra kimi zamanlarda bunun farkına varıyorlar. Avrupa Birliği’nin temelinde daha çok böyle bir farkındalık var. Bu nedenle hukuk sistemleri de birleşiyor. Buna karşılık Can Yücel’in konferansında işaret ettiği gibi Türkiye modern bir ulus-devlet olduğunu kimi zaman hatırlıyor, kimi zaman da unutuyor. Açıkça söylemek gerekirse bu konuda kararsız. Ama bu kararsızlık sanıldığı gibi yalnızca siyasetçilerde değil. Hatta devlet gücünü kullanan, ideolojik yeniden üretimini gerçekleştiren bürokratlar, kültür seçkinleri, mimarlar, sanatçılar, sesi çıkan “sivil toplum” kendi imtiyazlarını kaybetmemek için daha dirençli. Siyasetçiler zaman zaman “kararsız” gibi gözükseler bile onlar bu rejimi sürdürmekte daha kararlılar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD Elçisi Tom Barrack’ın bu coğrafyada modernleşme sürecinde “empatiye sahip olan monarşilerin daha iyi ve elverişli yaşam koşulları sundukları” tezi zannedersem bu gözleme dayanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Sır perdesini aralamanın zamanı hala gelmedi mi? </span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Eğitimle bu sembolik sınıfa dahil olan bürokratlar ve devletin yeni seçkinleri içine doğdukları bu milli iktidar sistemini bir taraftan keyfi bir şekilde kullanırken bir taraftan da eskisinin sanki devamıymış gibi gösteriyorlar. Hatta belki eskisinden daha sahici ve kendilerine ait bir öze sahip bir geçmiş olarak inşa etmeye çalışıyorlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte Osmanlılılığın yeniden icadı böyle bir şey. Ama devletin tepesinde dursa da, yalnızca o mu? Yalnızca bu coğrafyada yaşayan toplulukların iktidar aygıtıyla, modernleşme süreçleriyle haşır neşir olan bir bölümü değil, birbirine benzeyen ilişkilerle müşterek alanlarını modern kamusal alanlarına dönüştüren bütün topluluklarda kültür benzer bir rol oynuyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bunun bir nedeni de bağımsız bir kültür sahasının bulunmayışı. Kültür alanında yer alan aktörler kamu sahasını birbirlerine kapatarak kendi imtiyazlı konumlarını sürdürmeyi tercih ediyorlar. 2005’de siyasette heyecan yarattığı söylenebilecek Avrupa Birliği adaylığı konusundaki en büyük engeli de bu oluşturuyor. Çünkü kapsayıcı, seküler bir kamusal alan yaratmak yerine sekülerliği de bir tarz, bir yaşam biçimi gibi göstermek bu imtiyazcı seçkinlerin işine geliyor. Modernlik ve sekülerleşme bir devlet ideolojisine, bir stil paradigmasına dönüştürülüyor. Kamu gücünü kullanan resmi kültür eliti imtiyazlarını muhafaza etmek için içine doğduğu bu kamusal alanın dışlayıcı olmasını, hatta şiddet yaratmasını sorun etmiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu da ulus-devletin her ne kadar seküler bir kamu modelinden ilham alsa da öyle olmadığını gösteriyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nedenle kültürün devletin ideolojik bir yeniden üretim alanı olma halinden ya da Neo-klasik denebilecek bir dünyadan bir türlü çıkılamıyor. Çünkü demokratik rejimlerin temelini oluşturan kültürel alanın resmi alandan bağımsızlaşması, yani sekülerleşme zaman zaman bir takım pırıltıları ortaya çıksa da bir türlü mümkün olamıyor. Çünkü modernlik de sermayenin hayırseverlik alanına, sanat müzelerine, kurumlarına izole edilerek, kamusal alanla teması engelleniyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bugün olan bitenlerle ilgili “düşman hukuku” ya da “hukukla savaş” veya “darbe rejimi” gibi kavramlar kullanılırken iktidar gücünü kullananların bir temsil sahnesi olan Taksim için de bir başka tür tarih okumasına ihtiyaç yok mu? Bu travmatik izlerin bu mekanın güçler ilişkisinden bağımsızlaştırılmasıyla, sembolik şiddetin tersine çevrilmesiyle açığa çıkarılması neden düşünülmesin? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bütün bu olan bitenlerin üzerindeki sır perdesini aralamanın zamanı hala gelmedi mi? </span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kral-charles-trumpin-sofrasinda-semboller-mi-stratejik-mesaj-mi-13218</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kral Charles Trump’ın sofrasında: Semboller mi, stratejik mesaj mı?</h1>
                        <h2>Şakalar ve çanlar hatırlanır ama asıl iz bırakan bir Kral’ın salonu bölebilecek bir siyasi kırılganlık anında iki tarafı da aynı cümlede tutmayı başarmasıdır. Bunu yapabilmek için hem güçlü bir siyasi sezgi hem de kraliyet kurumunun birikmiş otoritesi gerekir. Charles ikisine de sahipti. Bundan sonra sıra Starmer ile Trump’ta ve şu an için ikisinin de aynı sofrada oturma lüksü yok.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/kral-charles-trumpin-sofrasinda-semboller-mi-stratejik-mesaj-mi-1777721039.webp">
                        <figcaption>Kral Charles Trump’ın sofrasında: Semboller mi, stratejik mesaj mı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">29 Nisan’da Washington’da, Beyaz Saray’ın resmi yemek salonunda İngiltere Kralı III. Charles ve Kraliçe Camilla, ABD Başkanı Donald Trump ve eşiyle karşı karşıya oturdu. Yirmi yılı aşkın aradan sonra gerçekleşen bu ilk kraliyet ziyareti, ABD’nin bağımsızlığının 250. yılı çerçevesine oturtulmuştu; lakin aynı günlerde İran savaşı sürdüğünden, Hürmüz abluka altındayken ve Londra-Washington arasında gerilim tırmanmışken bu buluşmanın sembolik ağırlığı pek çok resmî açıklamanın çok ötesine geçti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ziyaret, iki ülke arasındaki en gergin dönemlerden birine denk geldi. Trump, geçtiğimiz aylarda Başbakan Keir Starmer’ı defalarca hedef almış; İngiltere’nin İran müdahalesine mesafeli durmasını “nankörlük” olarak nitelendirmişti. Starmer ise&nbsp;</span><a href="https://www.npr.org/2026/04/28/nx-s1-5800874/trump-king-charles-relationship-congress-state-dinner" target="_blank"><span style="color:black">Kral’ın bu ziyaretini</span></a><span style="color:black"> “ittifakın vazgeçilmezliğini” pekiştirecek bir fırsat olarak kamuoyuna tanımlamıştı. Kraliyet ziyareti bu yüzden Londra için hem diplomatik bir tampon hem de Starmer’ın tek başına başaramayacağı bir güven mesajını Washington’a iletmenin en zarif yolu olarak kurgulandı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump ise ziyareti bambaşka bir açıdan sahiplendi. Devlet yemeğinde kendine özgü bir hamle yaparak Charles’ı resmen kendi İran politikasının destekçisi ilan etti: “Charles benimle hemfikir, hatta benden bile daha fazla” dedi ve salonun önünde İngiliz monarşisini köşeye sıkıştırdı. Charles bu cümleye o an yanıt vermedi; ancak Kongre kürsüsünden verdiği mesajlar, ziyaretin gerçek siyasi içeriğinin nerede yattığını açıkça gösterdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Kongre Konuşmasının Satır Araları</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Charles’ın Kongre’deki yaklaşık 25 dakikalık konuşması, protokol dilinin dışına çıkarak hatırı sayılır bir siyasi ağırlık taşıdı. Trump’ın NATO’ya yönelik süregelen eleştirilerine doğrudan değinmeksizin “</span><a href="https://www.npr.org/2026/04/28/nx-s1-5800874/trump-king-charles-relationship-congress-state-dinner" target="_blank"><span style="color:black">Bir ulusun tek başına bu yükü taşıyamayacağını</span></a><span style="color:black">” söyledi ve 11 Eylül sonrasında NATO’nun kolektif savunma maddesi tarihte ilk kez işletildiğinde tüm müttefiklerin ABD’nin yanında durduğunu hatırlattı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ukrayna’ya desteğin sürmesi çağrısı yaptığında ise salonda hem Cumhuriyetçi hem Demokrat üyeler ayakta alkışla karşılık verdi. Bir kraliyet konuşmasının Kongre’de bu kadar net bir bipartisan refleks tetiklemesi, son yıllarda neredeyse hiç görülmeyen bir andı desek haksız sayılmayız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Pek çok analist bu konuşmayı özenle seçilmiş kelimelerin ardına gizlenmiş ama net bir siyasi hatırlatma olarak okudu. Trump’ın kendi partisi içinde bile Ukrayna’ya desteği tartışmaya açtığı bir dönemde, İngiliz monarşinin Kongre kürsüsünden verdiği mesaj, diplomatik bir jestten öte ittifakın içindeki bir kesime doğrudan yapılmış bir çağrıydı aslında. Söylemin zarif kalıplarla sarıldığı doğru; ama arkasındaki kasıt oldukça netti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Davetli Listesinin Anlattıkları</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Devlet yemeklerinin davetli listesi her zaman siyasi bir metin olarak okunur.&nbsp;</span><a href="https://www.haberturk.com/trump-in-kral-charles-icin-verdigi-yemek-ne-anlatiyor-3881262" target="_blank"><span style="color:black">New York Times’ın yaptığı analize göre</span></a><span style="color:black">&nbsp;bu gecenin listesinde en az 10 Amerikalı milyarder, 6 Fox News sunucusu ve Trump ailesine yakın isimler yer alırken Demokrat politikacılara hiç yer verilmedi ve İngiliz misafir sayısı oldukça sınırlı kaldı. Yani bu sofra, İngiltere onuruna verilen bir ziyafetten çok Trump’ın kendi çevresinin şölenine dönüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu tercih, ittifak yönetimi anlayışının somut bir yansıması. Londra’ya verilen şey resmî onur; Trump’ın kendi ekosistemi ise akşamın gerçek kahramanlarıydı. Monarşinin bu tabloya nasıl baktığını tahmin etmek için fazla düşünmeye gerek yok. Zira İngiltere’nin en köklü kurumu, Jeff Bezos ve Fox yorumcularıyla aynı sofrada yer almak zorunda kaldı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Charles buna itiraz etmese de&nbsp;</span><a href="https://www.haberler.com/politika/trump-cifti-ingiltere-krali-iii-charles-ve-esi-19789106-haberi/" target="_blank"><span style="color:black">HMS Trump denizaltısından getirilen çanı</span></a><span style="color:black">&nbsp;Trump’a hediye ederken seçtiği nesne de tesadüf değildi. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir anı, iki ülkenin birlikte savaştığı bir döneme ait bir iz. Hediyenin dili kelimelerden çok şey söylüyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İngiliz basını bu sahneyi farklı biçimlerde yorumladı. Bir kesim, Kral’ın Trump’ın gösteri dünyasına dahil olmasını “kurumun onurunu zedelemek” olarak nitelerken, diğer bir kesim bunun bilinçli ve hesaplı bir tercih olduğunu savundu. Her iki okuma da kendi içinde tutarlı; ancak ikinci okuma daha ağır basıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">İran Eksenindeki Derin Çatlak</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yemeğin en sert anı, Trump’ın İran politikasını Charles’a mal etmeye çalışmasıyla yaşandı. Bu hamle, Londra’yı Tahran’a karşı ABD’nin yanında konumlandırmak anlamına geliyordu. Hâlbuki İngiltere İran müdahalesinde çok daha temkinli bir yol izlemişti. Charles bu anda suskunluğunu korudu. Ama İran’ın tepkisi gecikmedi: Tahran, “</span><a href="https://www.yenimesaj.com.tr/trump-ve-kral-charles-beyaz-sarayda-atisti-H1605241.htm" target="_blank"><span style="color:black">Avrupalılar ABD’nin kendilerine düşman olduğunu ancak şimdi anladı, ne acı bir uyanış</span></a><span style="color:black">” yorumunu yaptı. Bu cümle, ziyaretin bölgesel boyutunu da tek satırda özetliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İngiltere açısından bu gerilim yapısal. Londra hem Atlantik ilişkisini canlı tutmak hem de İran savaşına aktif katılım konusunda kendi kamuoyuna ve Avrupa ortaklarına karşı tutumunu korumak zorunda. Bu iki hedef birbiriyle çelişiyordu ve Charles’ın ziyareti bu çelişmeyi çözmek için değil, onu yönetilebilir tutmak için yapıldı aslında. CNN’in ziyaret öncesinde “krallığının en zor görevi” olarak nitelendirdiği bu Washington seyahati,&nbsp;</span><a href="https://www.cnn.com/2026/04/27/world/king-charles-us-state-visit-intl" target="_blank"><span style="color:black">tam da bu yüzden</span></a> <span style="color:black">diplomatik tarihte ender görülen bir hassasiyet gerektiriyordu. Starmer yönetiminin elinin kolunun bağlı olduğu, her adımın iç siyasette fatura kesilebileceği bir ortamda, Kral bu ziyareti bir çözümden ziyade adeta bir nefes alma alanı olarak üstlendi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">“Fransızca Konuşurdunuz” Şakasının Ötesi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Devlet yemeğinde Charles, Trump’ın Avrupalı müttefiklere yönelik süregelen “bedavacı” söylemine espriyle karşılık verdi: “Eğer İngiltere olmasaydı, bugün Fransızca konuşuyor olurdunuz.” Salon güldü. Trump da güldü. Ama bu şaka gerçekte söylenmesi güç bir şeyi söylemenin en rafine yoluydu: Transatlantik ittifak, Avrupa’nın ABD’ye olan borcu üzerine değil ortak bir tarihin mirasına dayanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu ziyaret, iki ülke arasındaki özel ilişkinin hâlâ işlevsel olduğunu gösterse de bunun ne kadar sürdürülebilir olduğu sorusu yanıtsız kaldı. Starmer’ın Trump ile doğrudan iletişim kurmakta zorlandığı, ticaret müzakerelerinin henüz sonuçlanmadığı ve İran politikasında Londra-Washington ayrışmasının derinleştiği bir ortamda Kral Charles’ın Kongre kürsüsüne taşıdığı mesaj diplomatik tarih sayfasına geçecek kadar güçlü. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şakalar ve çanlar hatırlanır ama asıl iz bırakan bir Kral’ın salonu bölebilecek bir siyasi kırılganlık anında iki tarafı da aynı cümlede tutmayı başarmasıdır. Bunu yapabilmek için hem güçlü bir siyasi sezgi hem de kraliyet kurumunun birikmiş otoritesi gerekir. Charles ikisine de sahipti. Bundan sonra sıra Starmer ile Trump’ta ve şu an için ikisinin de aynı sofrada oturma lüksü yok.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bir-kadin-kac-iste-calisir-13217</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bir kadın kaç işte çalışır?</h1>
                        <h2>1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü yalnızca çalışma hayatını değil, emeğin her halini hatırlamak için de bir gün. Çünkü emek sadece fabrikalarda, ofislerde ya da meydanlarda değil; hayatın görünmeyen taraflarında da var. Bazı insanlar seslerini duyurarak mücadele eder, bazılarıysa hayatın akışını sessizce omuzlar. Asıl mesele, hangi işi yaptığımızdan çok, verilen emeğin fark edilmesindedir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/bir-kadin-kac-iste-calisir-1777641159.webp">
                        <figcaption>Bir kadın kaç işte çalışır?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, dünyada ilk kez 1886 yılında&nbsp;Chicago’da başlayan işçi hareketlerinin ardından ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günde sekiz saat çalışma talebiyle sokağa çıkan insanların hikayesiydi bu. Daha insanca çalışma koşulları, daha adil bir yaşam ve emeğin görünür olması için verilen bir mücadele…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan yıllar geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün hala insanlar seslerini duyurmak için meydanlarda. Madenciler, işçiler, emekçiler… Çünkü insan kolay kolay sokağa çıkmaz. İnsan önce sabreder. Bekler. Katlanır. Sonra bir gün, artık duyulmak ister.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama emek deyince aklıma başka bir konu daha takılıyor her seferinde.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mücadele yalnızca meydanlarda mı yaşanır?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı emekler pankart taşımaz. Bazı yorgunluklar görülmez. Bazı insanlar, hiç “işçi” olarak anılmadan hayat boyu çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiç düşündünüz mü? Bir kadın aynı anda kaç işte çalışır gerçekten?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sabah herkesten önce uyanan, kahvaltıyı düşünen, çocukların programını organize eden, işe yetişen, toplantıya giren, telefonlara cevap veren ve eve döndüğünde ikinci mesaisine başlayan…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınların yaptığı işlerin büyük kısmı görünmezdir. Çünkü alışılmış, beklenen ve “zaten yapar” denilendir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir evin düzenini ayakta tutan şey çoğu zaman görünmeyen bir emektir. Kimsenin fark etmediği küçük detaylar, bitmeden düşünülen işler, hatırlanan doğum günleri, hazırlanmış çantalar, eksik kalmaması gereken sorumluluklar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın; aynı anda planlar, toparlar, yetişir, düşünür. Bir günün aksamasını engellemek için görünmeyen bir düzen kurar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emek bazen bir çocuğun saçını toplamakta, bazen yorulmuşken sofrayı kurmakta, bazense kendi yorgunluğunu erteleyip herkesin yükünü taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden bazı emekler hiç bitmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve en ilginç olan şey şudur: İnsan alıştığı emeği fark etmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her gün yapılan şeyler sıradanlaşır. Sürekli tekrar eden sorumluluklar görünmez hale gelir. Oysa görünmeyen şey, değersiz olduğu için değil; hep orada olduğu için fark edilmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de bu yüzden&nbsp;1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü&nbsp;yalnızca çalışma hayatını değil, emeğin her halini hatırlamak için de bir gün. Çünkü emek sadece fabrikalarda, ofislerde ya da meydanlarda değil; hayatın görünmeyen taraflarında da var. Bazı insanlar seslerini duyurarak mücadele eder, bazılarıysa hayatın akışını sessizce omuzlar. Asıl mesele, hangi işi yaptığımızdan çok, verilen emeğin fark edilmesindedir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/demokrasi-paketi-onerisi-13216</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:07:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Demokrasi paketi önerisi</h1>
                        <h2>Gönül isterdi ki iktidar partisinin bu dönemde bir kez daha gündeme getirmiş olduğu yeni anayasa üzerinde çalışabilseydik. Keşke Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez “ 2. maddesinin” temel unsuru olan laik, demokratik, sosyal hukuk devletini geliştirebilseydik. Ama kamuoyunda bir sonraki seçimleri kazanmak amacıyla siyasi rakibini itibarsızlaştırma çabaları olarak algılanan mevcut anayasanın birçok maddesine aykırı girişimler sürüyor ne yazık ki. Bu girişimlerin demokratlarca kabulü mümkün değil. Demokratlar için hangi siyasi partinin seçim kazanması değil, evrensel ilkeler doğrultusunda, Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olması önemli olan. Çünkü demokratik hukuk devleti, merkezinde halkın olduğu, ilkelere dayalı bir yönetim biçimi. Doğru yapanın iktidarda kaldığı, yanlış yapanın ise önünde sonunda gitmek zorunda olduğu bir sistem. iyi tarafı da bu işte.    </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/demokrasi-paketi-onerisi-1777731083.webp">
                        <figcaption>Demokrasi paketi önerisi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir önceki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/demokratik-arinma-13187">yazımda </a>Sovyet Bloğu’nun yıkılmasıyla birlikte demokratikleşerek Avrupa Konseyi (AK) üyesi olan Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin (MDAÜ) yönetimlerinin eski totaliter rejimle işbirliği yapmış olan yargı mensupları, yüksek devlet memurları ve politikacılar gibi kamu idaresinde anahtar rol oynamış kişilerin tasfiye süreci olan demokratik arınmadan (lustration) ve AK’nin bu amaçla belirlediği kriterlerden söz etmiştim. Devamla, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “çeyiz sandığı” metaforuyla Türkiye’de yürürlükteki anayasa ve yasalarda yer alan kuralları hiçe sayan kararları nedeniyle bazı savcı ve yargıçlar hakkında benzeri bir süreç başlatacağına ilişkin açıklamasına değinmiştim. Türkiye’yi “hibrit rejimler” kategorisine sokan bu kararların, Anayasa’nın Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın HSK’nın (Hakimler ve Savcılar Kurulu) doğal üyesi olduğuna hükmeden 159. maddesinden kaynaklandığına, çünkü yürütmenin bu madde yoluyla yargıya müdahale edebildiğine işaret etmiştim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de bugün mevcut anayasaya rağmen var olabilen bu hibrit rejim atmosferinden kurtulabilmek için bir arınma sürecine ihtiyaç duyulduğu, ancak bu sürecin, Sayın Özel’in de altını çizdiği gibi, muhalefetin birlikte önümüzdeki seçimleri kazanmasına bağlı bulunduğu görülüyor. Dolayısıyla bu atmosferden rahatsızlık duyan ve sorunları çözmek için Türkiye’nin ivedilikle Strasbourg kriterleriyle uyumlu bir anayasaya ihtiyacı olduğuna inanan, demokrasiyi içselleştirmiş muhalefet partilerinin üzerinde uzlaşı sağlayacakları, bazı zorunlu anayasa değişikliklerini içeren ortak bir demokrasi paketi etrafında birleşmeleri gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gözlemlerime göre, muhalefet partilerinin çoğu aslında birlikte hareket etmekten yana. Nitekim Özgür Özel, Türkiye İttifakı’ndan, İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu “bütünleşik” muhalefetten söz ediyor. Muhalefeti bütünleştirecek olan da ilkeleri ve kurallarıyla demokrasi elbette. CHP ve İyi Parti’nin yanı sıra izleyebildiğim Yeni Yol, Zafer Partisi, DEVA, Saadet, Yeniden Refah ve DEM Parti temsilcileri de bu konuda benzer görüşleri taşıyor ve yaşanan hibrit rejimlere özgü sorunların çözümünde de benzer yaklaşımları paylaşıyor. Bu partiler aşağıda özetlemeye çalışacağım demokrasi paketi önerisi konusunda ortaklaşabilirler mi bilemem ama bunun demokratların ortak paydası olabileceği düşüncesindeyim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa değişikliklerinin gerçekleştirilebilmesi için bugünkü muhalefet partilerinin bir sonraki genel seçimlerde TBMM’nin beşte üç çoğunluğuna, başka bir deyişle, birlikte 360 sandalyeye ulaşmaları şart elbette. Bu eşiğe ulaşabilirler mi bilemem ama bir muhalif adayın Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda, -ki bu ikinci turda çok daha mümkün- yürütmenin yargıya benzeri bir müdahalesinin başlarına gelme olasılığını bertaraf etmek için Cumhur İttifakı’nı oluşturan milletvekillerinin de demokrasi paketine destek vermesi beklenebilir. Keşke milletvekilleri bu konuda iktidar-muhalefet ayrımı olmaksızın bugün yaşanan sorunların önüne geçecek adımları şimdiden atabilse ve aşağıdaki zorunlu anayasa değişiklikleri önerileri bir sonraki yasama dönemine kalmasaydı. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zorunlu anayasa değişiklikleri</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının sağlanması için öncelikli konu, yukarıda altını çizdiğim gibi, Anayasa’nın 159. maddesinde değişiklik yapılmak suretiyle Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın HSK’nın doğal üyeliğinden çıkarılması. Bu zorunlu bir değişiklik. İvedilik taşımasa da AİHM’in üzerinde çok durduğu ilintili bir başka konu daha var: o da HSK’nın Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu olarak ikiye ayrılması ve üyelerinin bir kısmının doğrudan yargı organları, bir kısmının Meclis’te nitelikli çoğunlukla (3/5) seçilmesi. Erkler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının tam olarak sağlanabilmesi için ayrıca Anayasa Mahkemesi üye seçiminde de yürütmenin ağırlığının azaltılması, akademik ve baro kökenli üyelerin sayısının arttırılması gerekiyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa Mahkemesiyle ilgili 148. maddeye ayrıca anayasaya uymama sorununun büyük ölçüde çözümü için aldığı kararları takip ve icra denetimi fıkrası eklenerek mahkemenin etkinliğinin arttırılması da şart. Örneğin “<em>AYM, verdiği ihlal veya iptal kararlarının uygulanıp uygulanmadığını resen veya başvuru üzerine denetler. Kararın gereğini yerine getirmeyen merciler hakkında anayasal yaptırımların uygulanmasına karar verir. Bu kararlar kesin olup, ilgili tüm devlet organlarını ve kişileri bağlar</em>” gibi. Bu maddeye ilave olarak Anayasa’nın herkesi bağladığına ilişkin 11. maddesine de şöyle bir fıkra eklenmesinde yarar var: “ <em>Anayasa hükümlerini kasten uygulamayan veya yerine getirilmesini engelleyen kamu görevlilerinin bu fiilleri, görev suçları kapsamında hiçbir bağışıklık veya izin şartına tabi olmaksızın doğrudan soruşturulur. AYM’nin ihlal kararlarının gereğini süresi içinde ve tam olarak yerine getirmeyenlerin görevi, başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer."</em> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün uygulanmayan anayasa maddeleri ve AYM kararları sorunu bu şekilde ortadan kalkar ama bir başka sorunumuzun daha olduğu görülüyor. O da uygulanmayan AİHM kararları. Bu sorunu kökünden çözmek için Anayasa’nın 90. maddesinde de değişiklik yapılmasında yarar var. Bu maddeye iki fıkra eklenebilir. &nbsp;Birincisi, AİHM kararlarının bağlayıcılığı ve icra denetimi: “ AİHM <em>tarafından verilen ihlal kararları, kesinleştiği tarihten itibaren hiçbir merciin onayı veya yorumu gerekmeden doğrudan uygulanır</em>. “ İkincisi uygulamanın gecikmemesi açısından şu içerikte bir fıkra: “<em>Kamu makamları ve mahkemeler, ihlal kararının gereğini en geç otuz gün içinde yerine getirmekle yükümlüdür. Kararların uygulanmamasından doğan hukuki, idari ve cezai sorumluluk şahsidir; hiçbir hiyerarşik talimat bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dönemde yaşanan ve mutlaka giderilmesi gereken bir başka sorun, örneğin 39. kurultayını tamamladığı halde, CHP’nin geçmiş 38. kurultayı ile ilgili devam eden ve kamuoyunda butlan davası olarak bilinen davada olduğu gibi, ilk ve üst derece mahkemelerinin ihtiyati tedbir, yürütmeyi durdurma veya iptal davaları açabilmeleri. Her ne kadar Anayasa’nın YSK (Yüksek Seçim Kurulu) ile ilgili 79. maddesinin 2. fıkrası “YSK’nın<em> kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz</em>” diyorsa da diğer mahkemeler örnekte görüldüğü üzere konuya müdahil olabiliyor. Bu dönemde siyasi rakibini tasfiye amacıyla yürütmenin yargıya müdahalesi olarak algılanan bu sorunu kökünden çözmek için 79. maddesinin ilk cümlesinde YSK’ya “münhasır yetki” tanımak, ardından şöyle bir fıkra eklemek gerekir: “<em>Hiçbir ilk derece veya üst derece mahkemesi, seçim süreci ve sonuçları üzerinde etkili olacak ihtiyati tedbir, yürütmeyi durdurma veya iptal kararı veremez.</em> <em>Seçim hukuku alanına giren konularda genel mahkemelerin yetkisi yoktur.</em>" &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşadığımız sorunların bir bölümü de anayasanın temel hak ve özgürlüklerle ilgili bölümündeki sınırlama nedenlerinin AİHM ölçütlerine uygun olmamasından kaynaklanıyor. Bu nedenler üzerinden birçok hakkın kısıtlandığı görülüyor. O bakımdan temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13. maddeden milli güvenlik ve kamu düzeni gibi muğlak gerekçeler ayıklanmalı, somut delil ölçütü getirilmeli ve sınırlama sadece başkalarının temel hak ve özgürlüklerini koruma ve şiddeti önleme amaçlı olmalı ki hakların özü korunabilsin. Bu madde örneğin şöyle yazılabilir: "<em>Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, somut delillerle kanıtlanmadıkça uygulanamaz; hürriyetin asıl, sınırlamanın istisna olduğu gerçeğine, ölçülülük ilkesine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarına aykırı olamaz.".</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı mantıktan hareketle, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti başlıklı 26. madde metninden benzeri sınırlamaları içeren 2. fıkranın çıkarılması ve birinci fıkranın da örneğin şu şekilde yazılması AİHM kriterlerine çok daha uygun olur. &nbsp;"<em>herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir. Resmi makamların veya toplumun bir kesiminin rahatsız edici, aykırı veya sarsıcı bulduğu fikirlerin açıklanması bu hürriyetin koruması altındadır. Bu hürriyetin kullanımı, sadece başkalarının şöhret veya haklarının korunması ya da şiddete doğrudan teşviki önlemek amacıyla ve yargı kararıyla sınırlandırılabilir.</em>"</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün IBB davası başta olmak üzere özellikle CHP’li belediyelere yönelik olarak yaşanan makul şüphe olmaksızın alınan tutuklu yargılama kararları ve uzun tutukluluk süreleri sorunu, AİHM’in de en çok ihlal kararı verdiği alanlardan biri. Bu sorunu kökünden çözmek için 19. maddede düzenlenen kişi özgürlüğü ve güvenliğiyle ilgili maddeye şöyle bir fıkra mutlaka eklenmeli: “ <em>tutuklama, ancak suç işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin varlığı ve kaçma veya delilleri karartma tehlikesinin başka bir adli kontrol tedbiriyle önlenemeyeceği hallerde başvurulan en son çaredir. Tutukluluk süresince yargılamanın makul sürede bitirilmesi esastır; aksi halde kişi derhal serbest bırakılır."</em></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi paketinde yer alabilecek reformlar</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşamakta olduğumuz hibrit rejime özgü sorunları gidermek için zorunlu gördüğüm yukarıdaki anayasa değişikliklerine ek olarak, siyasi partilerle ilgili Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti başlıklı 26. maddeye paralel olarak kapsamlı bir değişiklik yapılması da gerekir. Bu kapsamda demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilere daha fazla hareket serbestisi sağlamak ve faaliyetlerini durdurma ya da kapatma koşullarını AİHM kriterlerine uygun olarak sadece “şiddete çağrı” ve “şiddete teşvik ” ölçütlerine bağlı tutmak uygun olur. Bu bağlamda, bir siyasi partinin ancak resmi program veya tüzüğünün açıkça şiddete çağrı yapması, eylemleriyle şiddeti bir siyasal yöntem olarak benimsediğinin ve şiddeti teşvik ettiğinin somut delillerle kanıtlanması ya da bir terör örgütüyle organik, hiyerarşik ve süreklilik arz eden bir bağ içinde olduğunun yargı kararıyla tespiti halinde kapatılabileceğinin anayasal güvence altına alınması gerekir. Demokratlar, 2008’de iktidarda olduğu halde AK Parti’ye kapatma davası açılmasına nasıl karşı çıktılarsa, bugün CHP’ye kapatma davası açılabileceğinin ima edilebiliyor olmasını da elbette kınıyorlar. Bu saçmalığa son vermenin yolu bu maddelerin artık AİHM standardına kavuşturulmasından geçiyor.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan, bu yasama döneminde TBMM’nin doğal nedenlerle eksilen üyeleri için 78. maddede kayıtlı ara seçim zorunluluğundan kaçınıldığı görülüyor. Bunun nedeninin Meclis’in salt çoğunluğuna sahip siyasi partilerin seçim kararını yürürlüğe koymak istememesi olduğu görülüyor. O bakımdan bu maddede değişiklik yapılarak anayasa hükmünün otomatik olarak yürürlüğe girmesinin sağlanması gerekiyor. Anayasalar doğrudan millet iradesiyle yürürlüğe girerler. Bir anayasa hükmünün milletin seçtiği temsilcileri aracılığıyla ihlal edilmesi anayasada yazmıyorsa mümkün olmamalı. Bu bağlamda, nasıl uygulanacağı açıkta kalmış olan 78. maddeye ilk 30 aylık sürenin dolmasının ardından işleyecek şu hükmün konulmasında yarar var: “<em>üyeliklerdeki boşalma, Meclis Başkanlığı tarafından yedi gün içinde YSK’ya bildirilir. YSK, başka bir makamın onayı gerekmeksizin ara seçim sürecini resen başlatır ve yürütür.” </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasalar değişmez metinler değildir. İhtiyaçlar doğduğunda ya da millet iradesinin güncellenmesine dayalı geri çağırma hakkı veya asgari gelir hakkı gibi yeni kuşak haklar geliştiğinde pekâlâ revize edilebilmelidir. Anayasamızda ayrıca erkler ayrılığının pekiştirilmesine ve sosyal hakların geliştirilmesine ihtiyaç var. Ayrı bir yazı konusu ama yeni kuşak haklar dahil daha birçok reform dile getirdiğim demokrasi paketinde yer alabilir elbette. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gönül isterdi ki iktidar partisinin bu dönemde bir kez daha gündeme getirmiş olduğu yeni anayasa üzerinde çalışabilseydik. Keşke Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez “2. maddesinin” temel unsuru olan laik, demokratik, sosyal hukuk devletini geliştirebilseydik. Ama kamuoyunda bir sonraki seçimleri kazanmak amacıyla siyasi rakibini itibarsızlaştırma çabaları olarak algılanan mevcut anayasanın birçok maddesine aykırı girişimler sürüyor ne yazık ki. Bu girişimlerin demokratlarca kabulü mümkün değil. Demokratlar için hangi siyasi partinin seçim kazanması değil, evrensel ilkeler doğrultusunda, Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olması önemli olan. Çünkü demokratik hukuk devleti, merkezinde halkın olduğu, ilkelere dayalı bir yönetim biçimi. Doğru yapanın iktidarda kaldığı, yanlış yapanın ise önünde sonunda gitmek zorunda olduğu bir sistem. İyi tarafı da bu işte. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yuksek-motivasyon-icin-ogrencinin-calisma-ortami-nasil-olmalidir-13215</link>
            <category>EĞİTİM</category>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yüksek motivasyon için öğrencinin çalışma ortamı nasıl olmalıdır?</h1>
                        <h2>Araştırmalar, öğrencinin çalışma ortamının yalnızca fiziksel koşullarla sınırlı olmadığını; pedagojik yaklaşımlar, teknolojik kullanımı ve psikolojik ihtiyaçların birlikte ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Etkili bir öğrenme ortamı, sade ve düzenli bir fiziksel yapı sunarken aynı zamanda öğrencinin aktif katılımını destekleyen, bireysel ihtiyaçlarına cevap veren ve anlamlı öğrenme deneyimleri sunan bir sistem olmalıdır. Motivasyon ise dışsal baskılarla değil, öğrencinin sürece dahil edilmesi, anlam kurabilmesi ve kendini yeterli hissetmesiyle gelişmektedir. Bu nedenle eğitimde temel hedef, yalnızca bilgiyi aktaran ortamlar oluşturmak yerine öğrencinin öğrenme isteğini sürdürülebilir hale getiren bütüncül bir öğrenme ekosistemi kurmak olmalıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/yuksek-motivasyon-icin-ogrencinin-calisma-ortami-nasil-olmalidir-1777638506.webp">
                        <figcaption>Yüksek motivasyon için öğrencinin çalışma ortamı nasıl olmalıdır?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğitimde başarı, çoğu zaman öğrencinin bireysel kapasitesiyle açıklanır. Oysa güncel araştırmalar, öğrenmenin yalnızca bireysel bir süreç olmadığını; çevresel, pedagojik ve psikolojik faktörlerin birlikte şekillendirdiği çok boyutlu bir yapı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda öğrencinin çalıştığı ortam ve bu ortamın motivasyon üzerindeki etkisi, öğrenme süreçlerinin niteliğini belirleyen temel unsurlar arasında yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çalışma Ortamının Bilişsel Boyutu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öğrenme ortamı, yalnızca fiziksel bir alan olmaktan daha çok öğrencinin dikkatini, algısını ve bilişsel yükünü yöneten bir sistemdir. Yapılan çalışmalar, aşırı uyarıcı çevrelerin (yüksek gürültü, yoğun görsel uyaranlar, sürekli dijital bildirimler) dikkat bölünmesine yol açtığını; buna karşılık tamamen uyaransız ortamların da motivasyonu düşürebildiğini göstermektedir. Bu nedenle ideal öğrenme ortamı, kontrollü uyaranlara sahip, sade ve düzenli bir yapı sunmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede, doğal ışık alan, dikkat dağıtıcı unsurların minimize edildiği ve öğrencinin kendine ait bir çalışma alanı hissi oluşturabildiği ortamların öğrenme performansını artırdığı görülmektedir. Ancak burada kritik nokta, öğrencinin aynı zamanda kendini o ortama ait hissetmesidir. Kişisel dokunuşlara izin veren alanlar, öğrencinin öğrenme sürecine duygusal olarak bağlanmasını kolaylaştırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alan Tasarımı ve Öğrenme İlişkisi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geleneksel sınıf düzeni, uzun yıllar boyunca öğrenmenin temel mekanı olarak kabul edilmiştir. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar, sabit ve öğretmen merkezli oturma düzenlerinin öğrencinin aktif katılımını sınırlandırdığını ortaya koymaktadır. Bunun yerine esnek, yeniden düzenlenebilir ve farklı öğrenme senaryolarına uyum sağlayabilen ortamların daha etkili olduğu vurgulanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim yenilikçi öğrenme ortamlarına ilişkin çalışmalar, bir sınıfı “yenilikçi” yapan unsurun yalnızca fiziksel donanım değil, bu donanımın öğrenme süreçlerinde nasıl kullanıldığı olduğunu göstermektedir. Aktif öğrenme yaklaşımı, alan tasarımı, teknoloji ve pedagojinin birlikte kurgulandığı bir sistem olarak öne çıkmaktadır. Öğrencinin araştırma yapabildiği, üretim gerçekleştirebildiği ve iş birliği içinde öğrenebildiği ortamlar, bilişsel derinliği artıran önemli faktörlerdir. Akademik olarak zorlanan öğrenciler bile, kendilerini ait hissettikleri ve çalışmaya anlamlı biçimde katkı sunabildikleri bir ortamda gelişme fırsatı bulabilmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teknoloji Kullanımı ve Öğrenme Dinamikleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dijital teknolojiler, öğrenme ortamlarının vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Ancak araştırmalar, teknolojinin tek başına bir çözüm olmadığını; kullanım biçiminin belirleyici olduğunu göstermektedir. Amaçsız ve kontrolsüz teknoloji kullanımı dikkat dağınıklığına yol açarken, hedef odaklı ve yapılandırılmış kullanım öğrenmeyi desteklemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada, teknoloji bireyselleştirilmiş öğrenme süreçlerini destekleyen bir araç olarak kullanılmaldır. Öğrencinin ihtiyaçlarına göre uyarlanabilen içerikler ve anlık geri bildirim mekanizmaları, öğrenmenin kalitesini artırmaktadır. Dolayısıyla dijital araçlar, öğrenmenin merkezinde değil; öğrenmeyi kolaylaştıran bir destek unsuru olarak konumlandırılmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Motivasyonun Psikolojik Temelleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öğrenci motivasyonu, dışsal ödüllerle sürdürülebilen bir yapı değildir. Aksine, içsel motivasyonu destekleyen psikolojik ihtiyaçların karşılanmasıyla gelişir. İhtiyaçlar üç temel başlıkta ele alınabilir: özerklik, yeterlik ve ilişki.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özerklik, öğrencinin kendi öğrenme sürecinde söz sahibi olmasıyla ilgilidir. Öğrencinin seçim yapabildiği, kendi öğrenme stratejilerini belirleyebildiği durumlarda motivasyonun arttığı gözlemlenmektedir. Bu durum, öğrenmenin “zorunlu bir görev” olmaktan çıkıp “kişisel bir süreç” haline gelmesini sağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeterlik algısı ise öğrencinin başarabileceğine dair inancını ifade eder. Araştırmalar, küçük ve ulaşılabilir hedeflerle ilerleyen öğrencilerin daha yüksek motivasyon sergilediğini göstermektedir. Süreç odaklı geri bildirimler, öğrencinin kendi gelişimini fark etmesine yardımcı olarak bu algıyı güçlendirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve üzerinde çok durduğumuz ilişki boyutu ise öğrencinin öğretmen ve akranlarıyla kurduğu bağları kapsar. Öğrencinin kendini değerli hissettiği, dinlendiği ve anlaşıldığı bir öğrenme ortamı, motivasyonu doğrudan etkileyen önemli bir faktördür. Bu nedenle öğretmen-öğrenci etkileşimi, akademik başarı kadar duygusal güvenlik açısından da kritik bir rol oynamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Araştırmalar, öğrencinin çalışma ortamının yalnızca fiziksel koşullarla sınırlı olmadığını; pedagojik yaklaşımlar, teknolojik kullanımı ve psikolojik ihtiyaçların birlikte ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Etkili bir öğrenme ortamı, sade ve düzenli bir fiziksel yapı sunarken aynı zamanda öğrencinin aktif katılımını destekleyen, bireysel ihtiyaçlarına cevap veren ve anlamlı öğrenme deneyimleri sunan bir sistem olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Motivasyon ise dışsal baskılarla değil, öğrencinin sürece dahil edilmesi, anlam kurabilmesi ve kendini yeterli hissetmesiyle gelişmektedir. Bu nedenle eğitimde temel hedef, yalnızca bilgiyi aktaran ortamlar oluşturmak yerine öğrencinin öğrenme isteğini sürdürülebilir hale getiren bütüncül bir öğrenme ekosistemi kurmak olmalıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/emeksiz-olmaz-emekte-karsiliksiz-olmaz-13214</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Emeksiz olmaz, emekte karşılıksız olmaz…</h1>
                        <h2>Türk-İş’in, Hak-İŞ’in ve DİSK genel merkezleri Ankara’da olmasına rağmen madencilere ziyaret etmediler ve dolaysıyla destekte vermediler. Neden çünkü yapılan mücadeleci demokratik sendikacılığın kendileri için kötü örnek olduğu için… Erdoğancı sendikacılık, işverenci sendikacılık ve devletçi sendikacılığın saltanatı sürsün diye rahatımız bozulmasın diye… Bakalım nereye kadar bu saltanat devam edecek.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/emeksiz-olmaz-emekte-karsiliksiz-olmaz-1777638183.webp">
                        <figcaption>Emeksiz olmaz, emekte karşılıksız olmaz…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yılda 1 Mayıs geniş yasaklar altında kutlandı. Kutlamaların merkezinde olan Taksim alanı yine adeta polis işgali altındaydı. Ve yine ortaya dehşet verici görüntüler çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biliyorsunuz Taksim ve civarı yoğun şekilde otellerin bulunduğu bir turizm bölgesi ve ortalık turist kaynıyor. Meydanın polis tarafından ablukaya alınmasının yarattığı görüntüler yolların kesilmesi ister istemez bunun yarattığı korku sonucu turistlerde “askeri darbemi oldu.” veya “iç savaş mı çıktı.” diyen şaşkınlıklara neden oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa olan bir şey yoktu ortada sadece iktidarın AYM’nin “Taksimde 1 Mayıs kutlamaları yasaklanamaz” kararına rağmen Taksim “yasak hemşerim” siyasi inadı ve dayatması vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kuru inadın arkasında siyasi zorbalık var. Var çünkü 1 Mayısı Taksimde kutlama iradesinin gerekçesi iktidarın inadında daha anlamlı ve daha haklı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs 1977 kutlamaları kanla şiddetle bastırılmış 37 insan bu olaylarda hayatını kaybetmişti. Tek başına bu gerekçe bile Taksim meydanının 1 Mayıs gösterilerine açılması için yeterlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun haklı bir talep olduğunu iktidarda biliyor ve bu gerçeği dikkate alarak son 1978 yılında yapılan kutlamaların ardından 32 yıl sonra 2010 yılında Taksim meydanını 1 Mayıs kutlamalarına açtı. Yetmez 1980 yılından beri yasaklanan 1 Mayısın yeniden tatil günü olmasının altına imza attı. Hem de “bahar bayramı” olarak değil Emek ve Dayanışma Günü olarak öncekine göre daha anlamlı isim vererek tatil günü ilan etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdide değişen bir şey yok yeniden yapılabilir ama o günler demokratikleşme sürecini önemseyen bir iktidar vardı, şimdi o iktidarın yerinde yeller esiyor. Ne demokrasi kaldı ve nede hukuk…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeye rağmen 1 Mayıs kutlu olsun.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaşasın 1 Mayıs…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu 1 Mayısa maden işçilerinin her şeye rağmen tüm zorluklara rağmen vermiş olduğu mücadele ve gösterdikleri direnç damgasını vurdu. Ve bu mücadele bir kez daha işçi dayanışmasını ve mücadeleci sendikacılığın önemini ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet emek hayatın dinamiği ne olursa olsun en değerli insan varlığı ve gücü…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emeksiz olmaz, emekte karşılıksız olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımsız Maden-İş Sendikası üyeleri SSS Holding şirketi Doruk Madencilik işçileri beş aydır ödenmeyen ücretleri ve diğer alacakları için Eskişehir Mihalıççık ilçesinde bulunan madenden Ankara’ya yürüme kararı alıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aylardan Nisan olmasına rağmen soğuk havada gece gündüz demeden yarı aç, yarı tok üşüyerek yolları tepeleri aşarak ekmek paraları için çoluk çocuğunun rızkını almak için Ankara’ya varıyorlar. Polis şiddetine ve baskısına direniyorlar. Sendika liderleri gözaltına alınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önce madencileri görmezden gelen iktidar mücadelenin etrafında yükselen dayanışmanın ve kamuoyu desteği ile çok daha görünür bir işçi eylemine dönüşünce mecburen masaya oturuyor ve madencilerin hakkı olan ödemelerin yapılacağını kabul ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı şekilde Gaziantep’te Bir-Tek-Sen sendikası başkanı Mehmet Türkmen tekstil sanayisinin güçlü olduğu bu şehirde Şireci Holdingin Sırma Halı fabrikasında ücretlerini alamayan işçiler direnişe geçiyor. Sonrasında sendika başkanı tutuklanarak cezaevine atılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi bu iki sendikanın tüzel kişilikleri var ama %1 olan işkolu barajını aşacak ve toplu iş sözleşmesi yetkisi alacak kadar üyeye sahip değiller ve buna rağmen diğer yetkili sendikalara mücadeleci sendikacılığın nasıl yapılacağını gösteriyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle yetkili sendikalar bu sendikaların mücadelesine destek olmuyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyle ki Türk-İş’in, Hak-İŞ’in ve DİSK genel merkezleri Ankara’da olmasına rağmen madencilere ziyaret etmediler ve dolaysıyla destekte vermediler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden çünkü yapılan mücadeleci demokratik sendikacılığın kendileri için kötü örnek olduğu için…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğancı sendikacılık, işverenci sendikacılık ve devletçi sendikacılığın saltanatı sürsün diye rahatımız bozulmasın diye…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bakalım nereye kadar bu saltanat devam edecek.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hatirla-sevgilim-13213</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hatırla sevgilim</h1>
                        <h2>Türkiye’de 1 Mayıs’ın yasal olarak kutlanmasına izin verilmesi, Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla paralellik gösterir. Muhtemelen hâkim oligarşi komünizm ve sosyalizmin artık “yakın tehlike” olmadığına karar vermiş olmalıdır. Elbette bu durumda, 12 Eylül’de ağır darbeler yemiş bulunan sol hareketlerin, Doğu Bloku’nun yıkılması ile uğradığı büyük moral çöküntünün de rol oynadığını görmek gerekir. Katılım ve mücadele gayreti açıkça düşmüştür. Elli sene boyunca gördüğüm şey, Türkiye’de toplumsal yaşamın ve siyasete aktif katılımın ölümle akraba olduğudur.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/hatirla-sevgilim-1777637700.webp">
                        <figcaption>Hatırla sevgilim</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1976. Ufak tefek olaylara rağmen ülkemiz standartlarında barışçıl olarak kutlanan bir “1 Mayıs” idi. Sıcak ve güneşli bir hava vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de bize komşumuz Yunanistan’dan üzücü bir haber geldi. Yunanlı şair ve sosyalist Aleksandros Panagulis Atina’da geçirdiği şüpheli bir trafik kazası sonucu öldü. Panagulis 1968’de askeri darbe lideri Georgios Papadopulos’a bir suikast girişiminde bulunmuş maalesef başaramamıştı. Ölümünden kısa bir süre önce darbenin gizli kalan işbirlikçilerini açıklamıştı. Cenazesinde halk ona “Athanatos&amp;Ölümsüz” ismini verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1977. Bu satırların yazarının katıldığı ikinci 1 Mayıs idi. Heyecanlı genç o gün çok istediği devrimin olacağını düşünmekteydi. Sabırsızlıkla kortej boyunca ileri geri yürüyor, devrimin başlamasını bekliyordu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Devrim değil ama tuhaf bir saldırı başladı. Kesin ölen sayısı hala bilinmiyor fakat 35-36 olduğu ileri sürülüyor. Sol için tam bir kâbus yaşandı. Yollarda öfke içinde koşuşturuyorduk. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1978. 1978 1 Mayıs’ı meydanda sessiz fakat büyük bir öfkenin dolaştığı bir gösteri idi. Kalabalık 1977’dekinden daha az değildi fakat o kadar içe atılmış bir öfke vardı ki sanırım saldırganlar bu kez pusuyla saldırmaya dahi cesaret edemediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1979 sol içindeki farklılıklar ve güç mücadelelerinin iyice büyüdüğü bir ortamda geldi. Kahramanmaraş Katliamı’ndan sonra ilan edilen sıkıyönetim İstanbul’da 1 Mayıs’ta sokağa çıkma yasağı ilan etmiş, TKP etkisindeki sendikalar 1 Mayıs’ı İzmir’de anma kararı almış, pek çok sendika ve kuruluş da Taksim Meydanı’na ne bahasına olursa olsun çıkmaya karar vermişti. Sıkıyönetim komutanlığı pek çok önder kişiyi önceden gözaltına almıştı. Buna rağmen İstanbul’un çeşitli yerlerinde sokağa çıkan sosyalist ve işçiler işkencelerle gözaltına alındılar. Gözaltına alınanlar arasında TİP Genel Başkanı Behice Boran da vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1980’de anma ve kutlamalar Mersin dışında tamamen yasaklandı. Çorum’da adeta bir iç savaş başlamak üzereydi. Bütün yurtta sıkıyönetim havası vardı. Sol hareketler için bir askeri darbenin yaklaştığı sır değildi. Türkiye bir iç savaş iklimi içerisine girmişti. Beklenen buydu ve sol bir darbenin ülkeye hâkim olamayacağını düşünüyordu. Büyük bir direniş ve mücadele bekleniyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1981 yılında 12 Eylül darbecileri 27 Mayıs ve 1 Mayıs “Bahar Bayramı”nı kaldırdılar. Takvimlerden iki “bayram” eksilmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seneler sonra ilk kez 1 Mayıs ancak Emek Sineması’nın duvarları arasında kutlanılabildi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1988 da tekrar sokağa çıkıldı. Birkaç bin kişi Taksim Meydanı’nı zorladı. Polisle girişilen çatışmalarda pek çok kişi yaralandı 85 kişi gözaltına alındı ve karakollardan işkence sesleri yükseldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1989 uzun yıllar sonra en çatışmalı 1 Mayıs olacaktı. O yıl sadece Taksim zorlanmadı, İstanbul’un ve yurdun farklı yörelerinde polis ile göstericiler arasında yoğun çatışmalar oldu. Şişhane Yokuşu’ndaki çatışmalarda 18 yaşındaki işçi Mehmet Akif Dalcı başından silahla vurularak öldürüldü. Bu olay göstericileri daha da öfkelendirdi ve Taksim’e giden yollarda çatışmalar şiddetlendi. Çatışmalar Dolapdere, Mecidiyeköy’e kadar yayıldı. Şişli’de şiddetlendi. Ertesi gün Mehmet Akif Dalcı’nın cenazesinde Zeytinburnu’nda neredeyse tam bir gün sürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1990 1Mayıs’ı gözaltılar Mayıs’ı idi. 3000 civarında gösterici gözaltına alındı. 1991 benzer şekilde geçerken ilk kez 1992’de 1 Mayıs Gaziosmanpaşa’da yasal olarak kutlandı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de 1 Mayıs’ın yasal olarak kutlanmasına izin verilmesi, Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla paralellik gösterir. Muhtemelen hâkim oligarşi komünizm ve sosyalizmin artık “yakın tehlike” olmadığına karar vermiş olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette bu durumda, 12 Eylül’de ağır darbeler yemiş bulunan sol hareketlerin, Doğu Bloku’nun yıkılması ile uğradığı büyük moral çöküntünün de rol oynadığını görmek gerekir. Katılım ve mücadele gayreti açıkça düşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elli sene boyunca gördüğüm şey, Türkiye’de toplumsal yaşamın ve siyasete aktif katılımın ölümle akraba olduğudur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yazık ki bunda değişen bir durum yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu hatırla sevgilim.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/emek-insanin-kendini-yaratmasi-13212</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Emek: İnsanın kendini yaratması</h1>
                        <h2>1 Mayıs, bir tarih değildir. 1 Mayıs, bir fikirdir. 1 Mayıs zihniyeti şunu söyler: İnsan, emeğinin nesnesi değil öznesi olmalıdır. 1 Mayıs zihniyetinin ufku, insanın özgürleşmesine bakar. İnsanın özgürleşmesi, yalnızca ekonomik değildir. İnsanın özgürleşmesi, bedensel, düşünsel, duygusal ve varoluşsal olmalıdır. İnsan, kendi emeğini ve kendi bedenini özgürleştirebildiği ölçüde vardır. Emeği elinden alındığında insan, yalnızca geçimini değil, anlamını da kaybeder. Bedeni denetlendiğinde insanın, yalnızca hareketi değil, varlığı da daralır. İlişkisi tahakküme dönüştüğünde insanın, yalnızca yakınlığı değil, insanlığı da eksilir. İnsan, yeniden kurabildiği her emekte, her bedensel özgürlük anında, her dayanışmada, her şiirde ve her düşüncede kendi varlığını yeniden doğrultur, diriltir ve derinleştirir. İnsan, kendini kurduğu kadar vardır. İnsan, kendini ancak özgür emekle, özgür bedenle, özgür düşünceyle kurabilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/emek-insanin-kendini-yaratmasi-1777637479.webp">
                        <figcaption>Emek: İnsanın kendini yaratması</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, tamamlanmış ve mükemmel bir varlık değildir. İnsan, hazır bir özle dünyaya gelip yaşayan bir varlık değildir. İnsanın bu dünyadaki hayatı, emekle, ilişkilerle, ilgilerle, düşünmeyle, duyguyla, mücadeleyle, dayanışmayla yaşamaktır. İnsanın varlığı ve varoluşu, olmuş bitmiş bir şey değildir. Hayat, insan için sürekli yeniden başlayan bir yaratma ve yapma süreci ve deneyimidir. Emek, hayattır. Emek, insanın sürekli bir şey yapması ve yaptığı iş içinde kendini yaratmasıdır. El attığımız her işte, kurduğumuz her sözde, girdiğimiz her ilişkide, sahip olduğumuz her tutkuda emek vardır. Emeğimizle dünyaya iz ve isim bırakırız. Emeğimiz kadar kendimizi ve dünyayı biçimlendiririz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emek, ontolojik derinliğimizdir. Emek, üretimden, verimden, maaştan, performanstan ve mecburiyetlerden daha fazla bir durumdur. Emek, kendimizle ve dünyayla kurduğumuz asli ve derin ilişkidir. Emekle yaptığımız her şey, aslında bizi dönüştürmektedir. Emek, ekonomiden fazlasıdır. Emek, ontolojimizdir. Emeğimiz yoluyla dünyada varolduğumuzu ve yaşadığımızı gösteririz. Emeğimizle yaşar ve anlam üretiriz. Emekle ve özgürlükle üretilen anlam, insanı büyütür, besler ve geliştirir. Zorlamayla, dayatmayla, bastırmayla empoze edilen doğmalar, kimlikler, kurgular, kurumlar ve kaynaklar, insanı küçültür, köreltir ve karartır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın varoluşu emekle mümkündür. Emeğine yabancılaşan insan, kendine, hayata, dünyaya ve doğaya yabancılaşmıştır. Kendimizi ve dünyayı yaratan dinamik kaynak, emektir. Yaratıcılık ve yapıcılık, emekle mümkündür. Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve dinsel sömürü, emeği insanı kuşatan ve tutuklayan demir bir kafese çevirmektedir. İnsanı kendi emeğinde kaybettiren her şey, sömürüdür. Çalışmasına rağmen kendisini bulamayan ve gerçekleştşirmeyen insan, kendine yabancılaşmıştır. Üreten ama ürettiğinin karşılığını alamayan insan, varlığını ve anlamını oluşturamaz ve her şeyini yitirir. Emek, var eder. Emeğin kendini gerçekleştirme, anlam ve varlık oluşturma deneyimi olmaktan çıkması insanı bir hiçliğe sürükler. İnsanı, varlık ve hiçlik durumuna sokan güç, emektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Varlık, insanın emeğiyle sürekli bağının olmasıdır. Hiçlik, insanın emeğiyle olan bağının kopmasıdır. Yaptığımız, ürettiğimiz, biriktirdiğimiz her şeyle bağımız devam etmelidir. Ne kadar çok şey yaptığımız önemli v öncelikli değildir. Önemli olan şey, emekle yaptığımız şeylerle bağımızın olup olmadığıdır. Yaptıığımız ve yaşadığımız şeylerle bağımızın kopması, bizi hiçliğe ve boşluğa düşürür. Fiziken yaşayan ama aşk, umut, değer ve anlam üretemeyen kişiler, sadece biyolojik olarak nefes alan, ama yaşamayı gerçekleştiremeyen varlıklardır. Emek, hiçliğe, boşluğa ve ölüme karşı verilmiş insani cevaptır. Yaptığımız sürece varız. Yokluğa karşı emeğimle yapıyorum cevabını verebiliyorsak, varız demektir. Anlamsızlığı, emekle kurduğumuz ve yaptığımız sürece aşabiliriz. Emek, boşluğa ve hiçliğe verilen yaratıcı yapma ve kurmadır. Doğmalar, kimlikler ve kurumlar, hiçbir şekilde insanı var edemezler ve anlam kaynağı olamazlar. İnsanı var eden anlam kaynağı, emektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, emeğiyle sömürülür. Emek sömürüsü, insanlığın en asli kötülük kaynağıdır. Bütün kötülükler, emek sömürüsünden kaynaklanır. Bütün kötülüklerin anası, emek sömürüsüdür. Hakim güçler, emek sömürüsünü rıza üreterek gerçekleştirirler. Emek sömürüsü, fabrikalarda, dilde, dinde, kültürde, okulda, ailede ve gündelik hayatta sürekli olarak üretilmektedir. Yoksulluğun kader, eşitsizliğin fıtrat, itaatin düzen olarak insana öğretildiği bir yerde yapılmak istenen şey, emek sömürüsüdür. Kader, fıtrat ve itaat adı altında üretilmek ve örtülmek istenen şey, emek sömürüsüdür. Emek sömürüsünün görünmezleşmesi için kader, fıtrat ve itaat gibi yalanlar ve yanılsamalar kutsal gerçekler ve doğmalar olarak dayatılmaktadır. Emek sömürüsünü gerçekleştirmek için iktidar sahipleri, insanları sadece çalıştırmakla yetinmezler. İktidar sahipleri, emek sömürüsünü gerçekleştirmek için çalışmanın anlamını da yazarlar ve kendi anlam yalanlarını hakikat olarak insanlara empoze ederler. İdeoloji, aile, devlet, gelenek ve din, emeği yönettiği gibi, emeğin anlamına da el koyar. Emek için en tehlikeli olan şey, sorgulanmayan ve konuşulmayan kimliklerdir, doğmalardır, dinlerdir, düzenlerdir, partilerdir, otoritelerdir. Güç sahipleri, emek sömürüsünü her şeyi normalleştirmek suretiyle yaparlar. Normal görünen ve işleyen şeyler, aslında insana karşı yapılan ve işlenen şiddet ve sömürüdür. Emek sömürüsünü, insanın normal alışkanlığı haline sokarlar. Alışkanlık, tahakkümün ve sömürünün en sessiz, görünmez ve ileri biçimidir. İnsanın kendi emeğine karşı yapılan şiddeti ve sömürüyü zorbalık olarak görmesi yerine hayatın olağan akışında işleyen düzen olarak görmesi, insanın eleştirel düşünme yeteneğinin körelmesi ve kısırlaşması anlamına gelmektedir. Eleştirel aklın olmadığı yerde emek sömürüsü kaçınılmaz olarak olağanlaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs, emek sömürüsüne karşı aklı, duyguyu ve duyarlılığı en üst düzeyde canlı tutma çabasıdır. 1 Mayıs, salt işçi bayramı değildir. 1 Mayıs, insan emeği ve insan onuru arasındaki bağın hatırlanmasıdır, anlaşılmasıdır, anlatılmasıdır. İnsan onuru, çalışmakla kazanılan bir değerdir. İnsan onurunu kaybettiren şey, emek sömürüsüdür. İnsan onurunu koruyan şey, emeğin özgürleşmesidir. Emekçinin onuru, sadece aldığı ücretle ölçülemez. Emekçi bireyin onurunun ölçüsü, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olup olmadığıdır. Emek tecrübesinde belirleyici ölçüt, özgürlüktür. 1 Mayıs zihniyeti, önümüze şu meydan okuyucu soruyu koymaktadır: İnsan, kendi emeğinin öznesi mi olacak, yoksa başkaları tarafından tanımlanan bir düzenin nesnesi mi olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, kendi hayatının şiirini emeğiyle yazandır. Emek, sadece maddi ürünler üretmek değildir. Emek, sevgi, dayanışma, gelecek, umut, ümit, tutku üretmektir. Emek, kaba ve katı bir zorunluluk ve yük değildir. Emek, insanın çoğalması, büyümesi ve genişlemesidir. Emek, insanı yalnızlaştırmaz. Emek, insanı bir başka insana bağlar. Emekle birbirine bağlanan insanlar, Nazım Hikmet’in bahsettiği büyük insanlığı meydana getirirler. Büyük insanlık, emeğin ürünüdür. Barışçıl ve eşit yaşamanın zemini, emektir. Emeğimizle yaşarken sevebilir, edebiyat yapabilir, müzik yapabilir, sevişebilir, çoğalabilir, felsefe geliştirebilir, doğayı keşfedebiliriz. Emeğin kuru ve kaba bir zorunluluktan çıkartılarak insani bir yaratım ve yapma alanına dönüştürülmesi, bütün insanlığın önündeki en çetin meydan okumadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emek, üretimdir. Ürettikçe emek, dünyayla duyusal bir temas, toprakla, bedenle ve yaşamla kurduğumuz bir ilişki ve diyalog deneyimine dönüşmektedir. Emek, ilişkidir. Emek, ekmektir. Ekmek, bizi yaşatan dokunuştur, yakınlıktır, anlamdır, estetiktir ve sıcaklıktır. Emek, bedenin tüketilmesi ve zayıflatılması değildir. Emek, bedenin, dünyayla kurduğu aktif ilişkidir. Beden, önemlidir. Beden, emektir. İnsan, bedeniyle yaşamakta, hissetmekte, arzulamakta, yorulmakta, direnmektedir. Bedenin bastırılması, dünyayla ve doğayla ilişkimizin bastırılmasıdır. Özgür beden yoksa, özgür düşünme de yoktur. Bedensel özgürlük, cinsellikten veya giyim meselesinden ibaret değildir. Bedensel özgürlük, insanın kendi varoluş ritmini belirleyebilmesi meselesidir. Bedenin üzerinde oturan ve oturtulan her otorite, bireyin dünyadaki dolaşımını ve illişkisini sınırlamakta ve yasaklamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarih boyunca despotik iktidar biçimlerinin kurulması için hiçbir anlamı ve gerçekliği olmayan doğmalar üretilmiştir. Emeğe hiçbir ahlaki ve hukuki değer kazandırmayan köhnemiş doğmalar, kalıblar, kaynaklar ve yapılar, kurumsal, siyasal ve sosyal tahakküm biçimleri üretmişlerdir. Doğmatizm, emek sömürüsünü sağlayan denetim ve yönetim mekanizması işlevi görmüştür. Doğmatik teopolitik, bireyin bedenine, arzularına, görünüşüne, yaşam tarzına ve emeğine hep tahakküm etmek istemiştir. Despotik teopolitik, bireye özne olarak değil, itaat etmek zorunda olan beden olarak bakmaktadır. Doğmatik teopolitiğin bizzat kendisi emek ve insan sömürüsüne kaynaklık etmektedir. Teopolitik tahakküm düzeni ve zihniyeti, bedeni, bilinci, emeği ve hayatı kapatan despotizmdir. Teopolitik despotizm, hiçbir şekilde kendisinin eleştirilmesine ve sorgulanmasına izin vermemektedir. Teopolitik despotizmde özgürlük yoktur, onur yoktur, emek yoktur, eleştiri yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriter ve totaliter sömürü düzenleri, insanları ekonomik, arzusal, sosyal, siyasal ve manevi açılardan biçimlendirmek ve yönetmek isterler. Otoriter ve totaliter düzenlerin ihtiyaçları bireyin ihtiyaçları olarak dayatılır. Sömürü düzenlerinde uyum özgürlük, tüketim doyum, işlevsellik anlam olarak sunulur. Sömürü düzenlerinde emeğin, özgürleştirici bir yaratım olarak bir anlamı yoktur. Sömürü düzenlerinde emek, sisteme uyum üretme aracıdır. Sistemin devamı için insan çalışır, düzen varolur ve düzenin çarkları işlemeye devam eder. Emeğin sömürüldüğü düzenler, insani ve içsel derinliği yok ederler. Sömürü düzenleri, emeğin insanın kendini gerçekleştirmesi olduğu gerçeğini yok ederler. İnsanlar, daha fazla şeye sahip olmanın kendileri için tek güvenlik yolu olduğunu düşünmeye başlarlar. İnsanlar, kendilerini korumak ve daha fazla şeye sahip olmak için emeklerini harcama yoluna giderler. Daha fazla şeye sahip olmak için harcanan emek, insanı açmaz, oluşturmaz, genişletmez ve ferahlatmaz. Daha fazla şeye sahip olmak için harcanan emek, benliği daraltır, kapatır ve boğar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın kendi anlamını ve hayat stilini kurması, emekle mümkündür. Dışsal otoriteler, hazır kalıplar, dogmatik yapılar bireyin kendi varlığını yorumlama gücünü baskıladığında, emek de özgürlük alanı olmaktan çıkar. İnsanın kendi zamanına, kendi bedenine, kendi ilişkilerine ve kendi emeğine sahip çıkabilmesi gerekir. Özne olamayan insan, emeğinin de öznesi olamaz. Hazır anlamlarla yaşayan birey, kendi hayatını kurmaktan çok, kendisine verilen hayatı tekrar eder. Bu tekrar, hiçliğin başka bir yüzüdür. İnsanın en derin kaybı, sadece yoksulluk değildir. İnsanın en derin kaybı, kendi hayatının anlamını başkalarına devretmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emek, sevmektir. Bu ifade, pornografik bir yönelim değildir. Bu ifade, bedenin, ilişkinin ve karşılıklılığın emeğini anlatır. İnsan ilişkileri kendiliğinden kurulmaz. Sevgi, temas, yakınlık, güven, sabır, açıklık, kırılganlık ve karşılıklı dönüşüm ister. İki insanın bedenleri ve ruhları arasında kurulan gerçek yakınlık, yalnız dürtü değildir. Sevgi, emekle örülen bir varoluş alanıdır. Sevmek, eğer rıza, karşılıklılık ve özgürlük içinde yaşanıyorsa, insanın kendini ve ötekini tanımasının en yoğun biçimlerinden biri olabilir. Sevgide beden, bir nesne değil, ilişkisellik alanıdır. Emek yalnız fabrikada, okulda ya da ofiste verilmez. Emek, bazen bir bakışta, bazen bir dokunuşta, bazen bir yakınlığı taşıyabilmekte verilir. İnsan, emeğini, severken verir. Gerçek yakınlık, zahmetsiz değildir. Sevmek, yaşamın bedenle kurduğu en yoğun emek biçimlerinden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emek, yalnız ekonomik bir faaliyet değildir. Emek, varoluşun, bedenin, ilişkinin, özgürlüğün ve onurun kesişim noktasında duran insanî bir olaydır. Hiçlik ise bu alanların kopmasıyla büyür. İnsan, kendi emeğinin anlamını kaybettiğinde, kendi bedenine yabancılaştığında, kendi ilişkisini kuramadığında ve kendi hayatını yorumlayamadığında, yorgun düşer ve varlığının merkezini kaybeder. Özgürlük, soyut bir hak değildir. Özgürlük, emeğin, zihnin, bedenin ve anlamın geri kazanılmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs, bir tarih değildir. 1 Mayıs, bir fikirdir. 1 Mayıs zihniyeti şunu söyler: İnsan, emeğinin nesnesi değil öznesi olmalıdır. 1 Mayıs zihniyetinin ufku, insanın özgürleşmesine bakar. İnsanın özgürleşmesi, yalnızca ekonomik değildir. İnsanın özgürleşmesi, bedensel, düşünsel, duygusal ve varoluşsal olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, kendi emeğini ve kendi bedenini özgürleştirebildiği ölçüde vardır. Emeği elinden alındığında insan, yalnızca geçimini değil, anlamını da kaybeder. Bedeni denetlendiğinde insanın, yalnızca hareketi değil, varlığı da daralır. İlişkisi tahakküme dönüştüğünde insanın, yalnızca yakınlığı değil, insanlığı da eksilir. İnsan, yeniden kurabildiği her emekte, her bedensel özgürlük anında, her dayanışmada, her şiirde ve her düşüncede kendi varlığını yeniden doğrultur, diriltir ve derinleştirir. İnsan, kendini kurduğu kadar vardır. İnsan, kendini ancak özgür emekle, özgür bedenle, özgür düşünceyle kurabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hala-gercek-mi-13211</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hala gerçek mi?</h1>
                        <h2>Mesele artık sadece “doğruyu bulmak” değil. Mesele, gerçeğin hâlâ var olduğuna ve hukukun hâlâ bir anlam taşıdığına dair zemini kaybetmemek. Çünkü o zemin çöktüğünde, geriye tartışılacak bir hakikat değil — sadece rekabet eden şüpheler kalır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/hala-gercek-mi-1777662215.webp">
                        <figcaption>Hala gerçek mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Modern siyaset artık yalnızca fikirlerin, programların ya da ideolojilerin rekabet alanı değil. İçinde yaşadığımız çağ,&nbsp;Byung-Chul Han’ın kavramsallaştırdığı haliyle bir "enfokrasi" düzenine işaret ediyor. Yani enformasyonun hakikatin yerini aldığı; görünürlüğün gerçekliğin önüne geçtiği bir düzen.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Han’ın&nbsp;“Enfokrasi”&nbsp;kitabında vurguladığı gibi, iktidar artık bilgiyi saklayarak değil, onu aşırı üretip dolaşıma sokarak kurulur. Enformasyonun bolluğu, hakikati daha erişilebilir kılmaz; aksine onu bulanıklaştırır. Gürültü arttıkça anlam dağılır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye'de son dönemde muhalefet aktörlerine yönelik dolaşıma giren videolar ve içerikler bu çerçevede okunmayı hak ediyor. Bu içeriklerin önemli bir kısmı, siyasi tartışmayı politik zeminden koparıp kişisel hayatlara indirgeme eğiliminde. Tartışma, "ne söylüyor?" sorusundan "nasıl bir insan?" sorusuna kaydırılıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu kayma tesadüfi değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Enfokratik düzende siyaset, programlar üzerinden değil algılar üzerinden yürür. Çünkü algı hızlıdır, duygusaldır ve kolay yayılır. Bir video, saatler süren bir politika tartışmasından daha etkili olabilir. Üstelik doğruluğu tartışmalı olsa bile. Hatta bazen tam da bu tartışmalı olma konusu, onun yayılma gücünü artırır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak bugün geldiğimiz noktada mesele yalnızca itibarsızlaştırma kampanyalarıyla sınırlı değil. Daha derin, daha sarsıcı bir kırılma yaşıyoruz: Gerçeklik duygumuzu kaybediyoruz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Açılan davalar, gözaltılar, tutuklanan isimler… Eskiden bu gelişmeler "ne oldu?" sorusunu doğururdu. Bugün ise giderek daha fazla insan ilk refleks olarak şunu soruyor: "Bu gerçekten mi oldu, yoksa bir projenin parçası mı?" Bu soru, sağlıklı bir sorgulamanın değil; yaygınlaşmış bir güvensizliğin göstergesi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve belki de en tehlikelisi şu: Bu şüphe artık istisna değil, norm haline geliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu noktada&nbsp;Byung-Chul Han’ın işaret ettiği tehlike somutlaşıyor: Enformasyon fazlası, eleştirel düşünceyi güçlendirmek yerine onu felç edebiliyor. Her şeyin tartışmalı hale geldiği bir ortamda, hiçbir şeyin kesinliği kalmıyor. Şüphe, hakikate ulaşmanın aracı olmaktan çıkıp, hakikatin yerine geçiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa burada asıl mesele siyaset değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer bir toplumda insanlar hukuki süreçlere bile "gerçek mi, yoksa kurgu mu?" diye bakmaya başlamışsa, bu durum hukukun kendisini aşındırmaya başlamış demektir. Hukuk yalnızca kararlarla değil, o kararlara duyulan güvenle var olur. Güven zedelendiğinde, en doğru karar bile ikna edici olmaktan çıkar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nedenle bugün yaşananları sadece muhalefete yönelik bir itibarsızlaştırma stratejisi olarak görmek eksik kalır. Çünkü bu süreç yalnızca siyasi aktörleri hedef almıyor; aynı zamanda hukukun meşruiyet zeminini de aşındırıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve bu, çok daha büyük bir tehlikedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü siyaset doğası gereği serttir, değişkendir, hatta zaman zaman kirlenir. Ama hukuk, o sertliğin ve belirsizliğin içinde ayakta kalan son zemindir. Eğer o zemin de kayganlaşırsa, artık kimse için sağlam bir yer kalmaz. O zaman tartışma, kimin haklı olduğu değil; neyin gerçek olduğu sorusuna dönüşür.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki bu noktada ne yapmalı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu soruya verilecek cevap, çoğu zaman beklendiği kadar büyük ya da karmaşık değil. Ama zor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü mesele artık sadece doğru bilgiye ulaşmak değil; doğru olanın varlığına yeniden inanabilmek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün en temel ihtiyaç, reflekslerimizi yavaşlatmak. Her gördüğümüze anında tepki vermemek. Her dolaşıma gireni gerçek kabul etmemek. Çünkü enfokratik düzende asıl güç, yalnızca üretenlerde değil; sorgulamadan tüketenlerde ortaya çıkar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama bundan da önemlisi şu:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer bir toplumda insanlar hukuki süreçleri dahi birer “senaryo” gibi okumaya başlamışsa, burada bireysel dikkat yetmez. Bu, yapısal bir aşınmadır. Ve bu aşınma, yalnızca siyasal aktörleri değil, hukukun kendisini hedef alır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hukukun itibarı, bir kez zedelendiğinde kolay geri gelmez. Çünkü hukuk, sadece adalet dağıtmakla değil; adaletin var olduğuna dair inancı sürdürmekle ayakta kalır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O inanç kaybolduğunda, mahkeme kararları hükmünü yitirmez belki ama anlamını yitirir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve anlamını yitiren bir hukuk düzeninde, artık kimse gerçekten güvende değildir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden mesele artık sadece “doğruyu bulmak” değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mesele, gerçeğin hâlâ var olduğuna ve hukukun hâlâ bir anlam taşıdığına dair zemini kaybetmemek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü o zemin çöktüğünde, geriye tartışılacak bir hakikat değil — sadece rekabet eden şüpheler kalır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">*Byung-Chul Han,&nbsp;<strong>Enfokrasi: Dijitalleşme ve Demokrasinin Krizi</strong>, Ketebe Yayınları, 2022.</span></em></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/okul-cinayetleri-politiktir-cozumu-de-13210</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Okul cinayetleri politiktir, çözümü de</h1>
                        <h2>Toplumsal dayanışma yalnızca mum yakmak değildir. Asıl dayanışma; o mumu yakmadan önce, o çocukların büyüdüğü mahallelere eşit kaynak aktarmak, okullarına nitelikli öğretmen göndermek, karınlarını doyurmak ve onları gerçekten dinlemektir. Bu isimlerin her yıl büyüyen bir listeye dönüşmemesi için gereken tek şey siyasi iradedir. Araçlar elimizde. Bilgi elimizde. Model elimizde. Eğitime yatırım politik bir tercihtir. Ve bu tercihi doğru yapmak, bir lütuf değil; devletin çocuklarına olan borcudur.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/okul-cinayetleri-politiktir-cozumu-de-1777636530.webp">
                        <figcaption>Okul cinayetleri politiktir, çözümü de</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye arka arkaya iki okul faciasıyla sarsıldı. Şanlıurfa'nın Siverek ilçesinde bir lisenin eski öğrencisi okula pompalı tüfekle girdi, 16 kişiyi yaraladı, ardından hayatına son verdi. Henüz o acı dinmemişken, Kahramanmaraş'ta 14 yaşındaki bir çocuk sırt çantasına koyduğu beş silahla okuluna gitti ve iki sınıfı taradı. Sekizi öğrenci, biri öğretmen 10 kişi hayatını kaybetti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplum şoke oldu. Haklı olarak. Ama şok politikaya dönüşmezse geçer gider. Taziyeler biter, soruşturmalar sürüncemede kalır ve bir sonraki saldırıda yeniden başlarız. Bu döngünün kırılması gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>“</strong><strong>Mü</strong><strong>nferit</strong><strong>” Artık Yetmiyor</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her seferinde aynı kelimeyi duyuyoruz: münferit. Bireysel vaka. Terörle bağlantısı yok. Soruşturma başlatıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki birbirini günler içinde izleyen, farklı illerde, farklı faillerce gerçekleşen saldırılar hâlâ münferit midir; yoksa bu olaylar bir sistemin ürettiği semptomlar mıdır? Bu ayrımı yapmadan konuyu münferitliğe bağlamak, yangını söndürmek yerine dumanı dağıtmaya çalışmaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Bu Çocuklar Neden Bu Kadar Ö</strong><strong>fkeli?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu soruyu failleri aklamak için değil, gerçek çözüme giden yolun kapısını aralamak için soruyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şiddet olaylarına bakıldığında karşımıza çıkan ilk gerçek şudur: bu olayların büyük çoğunluğu ergenlik çağında yaşanıyor. Bu tesadüf değil; ancak ergenliği tek başına bir risk faktörü olarak görmek yanıltıcı olur. Nörobilim alanında ergenlik araştırmalarının önde gelen isimlerinden Temple Üniversitesi'nden psikolog Laurence Steinberg ve Cornell Üniversitesi'nden nörobilimci B.J. Casey'nin çalışmaları, bu dönemin beyin gelişimindeki yapısal bir dengesizlikle şekillendiğini ortaya koyuyor: Duygu ve ödül işlemeyle ilgili beyin bölgeleri hız kazanırken, dürtü denetiminden ve mantıksal kararlardan sorumlu prefrontal korteks henüz olgunlaşmamıştır. Steinberg bu durumu, güçlü bir motoru fren sistemi yerli yerine oturmadan çalıştırmaya benzetir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak bu biyolojik gerçeklik tek başına şiddeti açıklamaz. Aynı araştırmalar şunu da vurguluyor: söz konusu nörogelişimsel özellik, yoksulluk, dışlanma ve şiddete maruz kalma gibi toplumsal risk faktörleriyle bir araya geldiğinde çok daha yıkıcı bir potansiyele dönüşüyor. Ergenlik bir kader değil; onu patlayıcı hâle getiren zemin, toplumsal ihmaldir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sosyal dışlanmanın şiddetle ilişkisini inceleyen çok sayıda çalışma, kronik reddedilmenin — akran zorbalığı, sosyal izolasyon, karşılıksız sevgi — okul saldırılarını gerçekleştiren ergenlerde ortak bir zemin oluşturduğunu gösteriyor. ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri'nin (NIH) geniş ölçekli gençlik şiddeti raporları ise düşük sosyoekonomik düzey ve yoksulluğun ergenlik çağında şiddet için orta düzeyde ama tutarlı risk faktörleri olduğunu belgeliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Cinsiyet meselesine de burada değinmek gerekiyor. Erkek çocuğa iletilen 'sert ol, ağlama, güçlü dur' mesajı, duygularını sağlıklı biçimde ifade edecek araçları elinden alır. Duygularını ifade etmeyi öğrenememiş bir çocuk, o birikimi eninde sonunda başka bir yolla dışarı çıkarır. Çoğu zaman öfkeyle, bazen şiddetle.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki bu enerji neden sağlıklı kanallara akamıyor? Çünkü o kanallar tıkalı. Gençler etrafa bakıyor ve şunu görüyor: torpil kazanıyor, liyakat kaybediyor. Sahte diplomalarla elde edilmiş unvanlar, siyasi kayırmacılık. Çalışmak artık geleceği garanti etmiyor. Bu tablo bir gencin sisteme olan inancını kemiriyor. İnancını yitiren gencin kurallara bağlılığı da zayıflıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Kantindeki Yarım Tost</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Okulun kantininde, margarinle yağlanmış bayat ekmeğe basılmış yarım tostu veresiye yazdıran çocuğu düşünün. O çocuk her sabah okula geliyor, aç geliyor ve utanarak defteri uzatıyor. O defterde biriken sadece borç değil; damgalanma hissi, aşağılanma korkusu, 'ben burada istenmiyor muyum?' duygusu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O çocuğa sesleniyorum: Senden özür dilerim. Bu senin suçun değil. Bu, seni bu hâlde okula göndermek zorunda kalan sistemin suçudur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aç bir çocuk öğrenemez. Öğrenemeyen çocuk sisteme dahil olamaz. Dahil olamayan çocuk yabancılaşır. Ve yabancılaşan çocuk; öfkesini, umutsuzluğunu eninde sonunda bir yere boşaltır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu süreç çoğu zaman zincirleme ilerler: ekonomik yoksulluk, psikolojik stres, aile içi çatışma, çocuk ve ergenlerde davranış sorunları ve ardından okul ortamında şiddet. Bu nedenle şiddeti yalnızca okul içinde görülen bir problem olarak değerlendirmek yeterli değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Ekranlar ve Oyunlar da Bir Şeyler Öğretiyor</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Suç, mafya ve silah odaklı diziler bir örümcek ağı gibi neredeyse tüm televizyon kanallarını sarmış, her akşam prime time'da yayınlanıyor. Bu yapımlar şiddeti çözüm yöntemi olarak adeta açıkça dayatıyor. Kanlı intikam sahneleri, güç göstergesi olarak sunulan silah, romantize edilen mafya kültürü; bunlar milyonlarca çocuğun zihnine yıllarca, her gece işleniyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna bir de şiddet içerikli bilgisayar oyunlarını ekleyin. Saatlerce süren bu deneyimler; çocuğun dış dünyayla kurduğu bağı zayıflatıyor, empatiyi köreltiyor, şiddeti olağanlaştırıyor. Akran zorbalığı ve fiziksel şiddet de artık sosyal medya aracılığıyla normalleşiyor. Dövüş videoları paylaşılıyor, izleniyor, alkışlanıyor. ABD'de yaşanan okul saldırılarını uzaktan izlerken 'bu bizde olmaz' diyorduk. Olmazdı, ama oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>O </strong><strong>Çığlığı Kim Duyacak?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siverek'teki saldırgan, saldırıdan günler önce okulun sosyal medya hesabına 'Hazır olun, bu okulda birkaç gün sonra saldırı olacak' yazmıştı. Bu bir çığlıktı. Kimse duymadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa o çığlığı duyacak insanlar var: psikolojik danışmanlar, PDR uzmanları... Bu meslek grubu tam da bunun için yetiştirilmişti. Bir çocuğun içe kapanışını, öfkesini, yalnızlığını, kırılganlığını fark etmek için. Silah çocuğun eline geçmeden önce o sinyali okumak için.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama bugün atama bekleyen yüzlerce PDR uzmanı evde oturuyor. Okullarda ise o kadrolar boş. Bir uzman beş yüz öğrenciye bakıyor ve zamanının büyük bölümünü idari işlerle geçiriyor. Bu, bürokratik bir zafiyet değil; doğrudan bir güvenlik açığıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aynı şekilde, okul sosyal hizmeti büyük bir önem taşımaktadır. Okullar sadece eğitim verilen yerler değil, aynı zamanda çocukların risklerinin erken fark edilebildiği, koruyucu ve önleyici müdahalelerin yapılabildiği kritik alanlardır. Bu süreçte sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, psikolojik danışmanlar, çocuk gelişimciler, psikiyatristler ve yerel yönetim birimleri birlikte çalışmak zorundadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Güvenlik Kamerası Öfkeyi Durduramaz</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Saldırıların ardından gelen ilk öneri her zaman aynıdır: daha fazla kamera, daha sıkı kapı denetimi, okullara güvenlik personeli. Bu önlemlerin sınırlı bir değeri vardır; ama bunları çözümün merkezine koymak büyük bir yanılgıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD, okul güvenliğine dünyanın en fazla kaynağını ayıran ülkelerden biridir. Metal dedektörler, silahlı güvenlik görevlileri, aktif atıcı tatbikatları; sonuç ortada: saldırılar azalmadı. Dahası araştırmalar, güvenlik odaklı bu dönüşümün okul iklimini olumsuz etkilediğini, öğrencilerde kronik stres ve yabancılaşma yarattığını ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Okullar; denetim ve kontrol alanına değil, güven ve aidiyete dayalı bir ortama ihtiyaç duyuyor. Gerçek güvenlik; bir çocuğun okulda tanındığını, dinlendiğini ve değer gördüğünü hissetmesidir. Özetle: Merkezinde güvenlik olan değil, içinde güvenlik de olan bir çözüm modeline geçilmelidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Dünya Biliyor, Biz Neden Bilmiyoruz?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Finlandiya, Japonya, Kanada, Almanya, İsveç, Singapur. Bu ülkelerin eğitim sistemleri tesadüfen başarılı değil. Hepsinin ortak paydası şu: öğrenciyi bir sınav nesnesi değil, gelişen bir birey olarak gören anlayış. Öğretmene toplumsal itibar veren yapı. Psikolojik desteği sistemin zorunlu bir parçası olarak sunan örgütlenme. Müfredatı siyasete değil bilime dayandıran anlayış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye'nin bu modelleri birebir kopyalaması gerekmez. Ama özgür düşünmeyi, eleştirel aklı, özgüveni ve vicdanı merkeze almayı kendi kültürel ve sosyal gerçeklikleriyle harmanlayan özgün bir model kurmak hem mümkün hem de zorunludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun için önce dürüst bir itiraf gerekiyor: Son çeyrek yüzyılda Türkiye'de uygulanan eğitim politikaları bu ilkelerden giderek uzaklaştı. 'Maarif modeli' adı altında sunulan düzenlemeler, bilimden değil ideolojiden beslendi. Ortaya çıkan şey bir eğitim çarpıklığından başka bir şey olamadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Yapılabilir Olan Var </strong><strong>— </strong><strong>ve Kanıtı da Var</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin hayata geçirdiği Yuvamız İstanbul, Halk Süt ve okul yemeği projeleri, doğru sosyal politikanın gerçek sonuçlar ürettiğini gözler önüne seriyor. Bu programlar sadece sosyal yardım değil; bir çocuğa 'sen burada görülüyorsun, değer taşıyorsun' mesajı veren politika araçlarıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Uluslararası araştırmalar açıkça ortaya koyuyor: Erken yaşta sunulan nitelikli destek, yetişkinlikte şiddet ve suç eğilimini anlamlı ölçüde düşürüyor. İstanbul'da işe yarayan Siverek'te de işe yarar. Kahramanmaraş'ta da. Türkiye'nin her köşesinde de. Bu uygulamaların ulusal ölçeğe taşınması için gereken ne vizyon eksikliği ne teknik kapasite. Gereken siyasi iradedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Hükü</strong><strong>mete Somut </strong><strong>Öneriler</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yapılması gerekenler bellidir:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her çocuk devlet okulunda ücretsiz, sıcak ve doyurucu en az bir öğün yemek yiyebilmelidir. Kantinde veresiye defteri tutan çocuk kalmamalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her okulda yeterli sayıda PDR uzmanı aktif olarak görev yapmalıdır. Evde atama bekleyen uzmanlar derhal okullara kazandırılmalı; bu uzmanlar idari işlerden değil çocuklardan sorumlu olmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Okullarda güvenlik ihtiyacı gerçektir; ancak bu ihtiyaç, okulları katı bir denetim alanına dönüştürerek karşılanamaz. Görevlendirilecek personelin çocuk gelişimi ve pedagoji konusunda yeterli bir formasyon almış olması zorunludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğitim sistemi, siyasi müdahaleden bağımsız ve bilim temelli olarak yeniden kurulmalıdır. Öğretmenin mesleki saygınlığı yeniden inşa edilmeli, öğrenci eleştirel düşünen bir birey olarak yetiştirilmelidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ruhsatlı silahların hane içinde güvenli muhafazasına ilişkin standartlar güçlendirilmelidir. Bir babanın kasasındaki silah 14 yaşındaki çocuğun eline geçiyorsa denetim mekanizmaları çökmüş demektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şiddet içerikli yayın ve oyunlara yönelik denetim standartları güçlendirilmeli, medya okuryazarlığı gerçek anlamda okul müfredatına taşınmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Furkan. Belinay. Zeynep. Şuranur. Kerem. Adnan. Yusuf. Bayram Nabi.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kahramanmaraş'ta o öğle saatinde sınıflarında hayatını kaybeden çocukların isimleri bunlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Son Söz</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplumsal dayanışma yalnızca mum yakmak değildir. Asıl dayanışma; o mumu yakmadan önce, o çocukların büyüdüğü mahallelere eşit kaynak aktarmak, okullarına nitelikli öğretmen göndermek, karınlarını doyurmak ve onları gerçekten dinlemektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu isimlerin her yıl büyüyen bir listeye dönüşmemesi için gereken tek şey siyasi iradedir. Araçlar elimizde. Bilgi elimizde. Model elimizde. Eğitime yatırım politik bir tercihtir. Ve bu tercihi doğru yapmak, bir lütuf değil; devletin çocuklarına olan borcudur.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-13209</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Mahkemeler demokrasiyi nasıl baltalıyor?*</h1>
                        <h2>Yaygın kanıya göre, mahkemeler seçilmiş hükümetten bağımsız olduğunda, yargı demokrasinin gerilemesine karşı bir kale görevi görür. Oysa mahkemeler hükümetten bağımsız olsalar bile, yargının davranışları sıklıkla demokrasiyi baltalamaktadır. Bu makale, demokrasiyi baltalayan beş farklı yargı davranışı türünü belirlemekte ve bu davranışları açıklayan kurumsal bir teori sunmaktadır. Hakim seçme kurumları gücü tek bir aktör veya grupta yoğunlaştırdığında, mahkemenin zaptını (court capture) mümkün kılar ve demokrasiye zarar veren yargı davranışlarına yol açar. Paradoksal olarak, seçilmiş hükümet dışındaki aktörler mahkemeleri ele geçirdiğinde, yargı hükümetten bağımsız olabilir ancak demokrasiyi baltalayıcı davranabilir. Yargıç seçme gücünü dağıtan kurumsal reformlar ve demokrasi yanlısı yargı müttefiklerinin seferberliği, mahkemelerin demokrasiyi baltalamak yerine korumalarını sağlayabilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-1777576364.webp">
                        <figcaption>Mahkemeler demokrasiyi nasıl baltalıyor?*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratik gerileme giderek yasal yollarla gerçekleştiği için, mahkemeler çoğu yerde merkezi aktörler haline gelmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçilmiş siyasi liderler, Brezilya, İsrail, Meksika, Macaristan, Hindistan, Polonya, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi pek çok demokratik erozyon vakasında yargıyla çatışmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaygın kanı, mahkemelerin seçilmiş hükümetten bağımsız olduğunda “demokrasinin kalesi” olarak davrandıkları yönündedir. ABD Anayasası’nın mimarlarından Alexander Hamilton, yargının seçilmiş siyasetçilerin “tecavüz ve baskılarına karşı mükemmel bir engel” olduğunu yazmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu entelektüel geleneğe dayanarak akademisyenler, bağımsız yargıları “demokrasinin savunucuları” olarak yüceltmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargının demokrasiyi savunduğu yaygın biçimde varsayılırken, bu makale mahkemelerin sıklıkla demokrasiyi baltaladığını da savunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler seçilmiş hükümete bağımlı olduğunda, genellikle yürütmenin iktidar gaspını kolaylaştırarak demokrasiye zarar verirler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak mahkemeler seçilmiş hükümetten bağımsız olduklarında bile yani hükümetin etkisinden uzak kararlar alabiliyor olsalar bile dünya genelinde çeşitli antidemokratik davranışlarda bulunabilmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargıçlar özgür ve adil seçimleri baltalamış, vatandaşların haklarını kısıtlamış, seçilmiş yetkililerin yönetme gücünü aşırı sınırlamış ve hatta askeri darbeleri meşrulaştırmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şaşırtıcı şekilde mahkemeler, demokrasiyi yalnızca yürütmeyi destekleyerek değil, ona karşı agresif bir şekilde mücadele ederek de tehlikeye atabilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler bazen neden demokrasiyi baltalıyor? Ve mahkemeleri demokrasi için nasıl çalışır hale getirebiliriz? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cevabın, yargıçların nasıl seçildiğinde yattığını savunuyorum. Yargıç seçme kurumları gücü tek bir siyasi figür veya grupta yoğunlaştırdığında, mahkeme zaptına (court capture) olanak tanır; yani siyasi, ekonomik veya sosyal aktörler mahkeme kararlarını kendi çıkarları lehine etkileyebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut araştırmalar ağırlıklı olarak seçilmiş hükümetlerin mahkemeleri nasıl ele geçirdiğine odaklanırken, ben siyasi partilerden etnik gruplara, askeriyeden iş çevrelerine kadar çok çeşitli aktörlerin yargıyı demokrasiyi baltalamak için kullanabileceğine inanıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Paradoksal olarak, seçilmiş hükümet dışındaki aktörler mahkemeleri ele geçirdiğinde, yargı hükümetten bağımsız olabilir fakat demokrasiyi baltalayıcı davranabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemelerin demokrasiyi neden baltaladığını anlamak, onları reforme etmek için de bir yol haritası sunar. Yargıç seçme kurumları gücü dağıttığında örneğin nitelikli çoğunluk gerekliliği, seçim sürecinde paylaşılan yetki veya yargıçlar için süre sınırlaması yoluyla mahkemeleri zapt edilmekten korur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçilmiş yetkililer ve sosyal hareketler gibi demokrasi yanlısı yargı müttefiklerinin seferberliği de mahkemelerin demokrasiyi savunma gücünü artırabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahkemeler Demokrasiye Karşı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt’ın bu dergide yazdığı gibi, yargı gibi çoğunluk dışı kurumlar ya “demokrasiyi güçlendirici” ya da “demokrasiyi baltalayıcı” olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akademisyenler uzun zamandır, seçilmemiş yargıçların seçilmiş çoğunlukların meşru politika tercihlerini engelleyerek demokrasiyi tehlikeye atabileceğini savunmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak ben, bunun ötesinde demokrasiyi baltalayan pek çok yargı davranışı türü olduğunu savunuyorum. Yargının davranışının demokrasiyi baltalayıp baltalamadığını ve nasıl baltaladığını anlamak için önce demokrasiyi tanımlamak gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Steven Levitsky ve Lucan Way’in tanımına göre demokrasi şu unsurları gerektirir: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Özgür, adil ve rekabetçi seçimler”; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Tam yetişkin oy hakkı” ve </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“konuşma, basın ve örgütlenme özgürlüğü dahil geniş sivil özgürlük korumaları”; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Seçilmiş yetkililerin yönetme gücünü sınırlayan seçilmemiş ‘vesayetçi’ otoritelerin (örneğin ordu, monarşi veya dini kurumlar) yokluğu”; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“İktidardakiler ile muhalefet arasında eşit bir oyun alanı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı, demokrasiyi bu boyutların her birinde baltalayabilir. Demokrasi çok boyutlu bir kavram olduğu için, demokrasiyi baltalayan birden fazla ve farklı yargı davranışı türü vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca, mahkemelerin hükümet aleyhine karar verip vermemesi yargı bağımsızlığının en yaygın kullanılan ölçütü olsa da yargının demokrasiyi koruyup korumadığını veya baltalayıp baltalamadığını tam olarak ayırt edemez. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçilmiş hükümet sivil özgürlükleri kısıtlamaya çalışıyorsa, hükümete karşı karar vermek demokrasiyi korur. Ancak hükümet politikaları sivil özgürlükleri genişletmeyi veya hesap vermeyen bir orduyu sivil denetime almayı amaçlıyorsa, hükümete karşı karar vermek demokrasiye zarar verir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı davranışının demokrasiyi baltalayıp baltalamadığını ve nasıl baltaladığını belirlemek için mahkeme kararlarının somut içeriğine bakmak gerekir. Bu makale, demokrasiyi baltalayan beş farklı yargı davranışı türünü belirlemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yürütmeyi Güçlendiren Davranış</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemelerin demokrasiyi baltaladığı ilk ve en yaygın yol, sistematik olarak seçilmiş hükümeti kayırarak oyun alanını iktidardakiler lehine eğmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya genelinde yargı organları sıklıkla “yürütme yetkisinin genişletilmesi” sürecini (executive aggrandizement) mümkün kılmıştır. Bu süreçte seçilmiş yürütme organları kendi güçlerini sınırlayan denetim mekanizmalarını zayıflatır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yürütmeyi güçlendiren davranışın net bir göstergesi, yüksek mahkemelerin 1990’dan beri 19 ülkede görevdeki başkanların anayasal olarak belirlenmiş görev sürelerini aşmalarına izin vermesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin 2021’de El Salvador’da Anayasa Mahkemesi, Başkan Nayib Bukele’nin ikinci kez aday olmasına izin verdi; oysa anayasa altı ayrı maddede ardışık başkanlık yasağı getirmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bolivya’da 2017’de halk anayasa değişikliği referandumunda Evo Morales’in dördüncü kez aday olmasını reddettiği halde, iktidara yakın Anayasa Mahkemesi süresiz yeniden seçilme hakkı tanıdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seçimleri Baltalayan Davranış</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler, özgür, adil ve rekabetçi seçimleri zayıflatarak demokrasiye zarar verir. Yargı yürütmeye bağımlı olduğunda, muhalefetin kazandığı seçimleri iptal etmiş veya hükümsüz kılmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum örneğin 2010’da Fildişi Sahili’nde, 2019’da Türkiye’de, 2016 ve 2024’te Venezuela’da yaşanmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak mahkemeler bazen tam tersi yönde karar vererek de seçimleri baltalamıştır: iktidardaki hükümetlerin meşru zaferlerini zayıflatmışlardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arap Baharı sırasında Mısır buna çarpıcı bir örnektir. 2012’de Mısır Yüksek Anayasa Mahkemesi, İslâmcıların önderliğindeki parlamentoyu feshederek kırılgan demokratik geçiş sürecini sabote etmiştir. Bu, Mısır’ın 60 yıl sonra halk tarafından seçilen ilk parlamentosuydu. Birkaç ay sonra aynı mahkeme planlanan parlamento seçimlerini iptal etti. Yeni seçilen İslâmcı hükümete karşı son derece bağımsız olmasına rağmen Mısır yargısı, özgür ve adil seçimleri korumak yerine rayından çıkardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçimleri baltalama davranışına başka klasik bir örnek Tayland’dır. 2006 Mayıs’ında Tayland Anayasa Mahkemesi, Başbakan Thaksin Shinawatra’nın seçim zaferini iptal etti. Bu karar, Tayland Kralı’nın yüksek yargı mensuplarına seçim sonuçlarını iptal etmeleri çağrısından sadece birkaç gün sonraydı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Thaksin üç kez üst üste seçim kazanmış olmasına rağmen yargı, seçilmiş hükümetten çarpıcı bir bağımsızılık göstererek seçim sonuçlarını geçersiz kıldı ve 2006 askeri darbesine zemin hazırladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2014’te Anayasa Mahkemesi yine seçilmiş bir başbakanı görevden aldı; bu kez Thaksin’in kız kardeşi Yingluck Shinawatra’yı. Bu karar, iki hafta sonra başka bir askeri darbenin yolunu açtı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tayland yargısının seçimlere karşı “Whac-a-Mole” (Lunaparklardaki tokmakla köstebek vurma) oyunu bugün de devam ediyor. 2025’te Anayasa Mahkemesi Thaksin’in kızı Başbakan Paetongtarn Shinawatra’yı da görevden aldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset bilimci Eugénie Mérieau’nun belirttiği gibi, 1997’den beri Tayland Anayasa Mahkemesi “çoğu pro-demokrasi, anti-askeri siyasi partiyi kapattı, tüm seçilmiş başbakanları görevden aldı ve iki askeri darbenin yolunu açtı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hakları Kısıtlayan Davranış</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler demokrasiyi, vatandaşların haklarını (oy kullanma hakkı ve sivil özgürlükler dahil) korumak yerine kısıtlayarak da baltalar. Özellikle tek bir etnik veya baskın grubun hâkim olduğu siyasi sistemlerde yargı, dışlanmış grupların haklarını sıklıkla kısıtlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Yüksek Mahkemesi’nin sicili buna örnektir: 1857’de Dred Scott kararında, Afrikalı köle veya eski kölelerin “beyaz insanın saygı duymak zorunda olduğu hiçbir hakkı olmadığını” belirterek vatandaş olamayacaklarına hükmetti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1875’te Minor v. Happersett kararında kadınlara oy hakkı tanınmamasını anayasaya uygun buldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1896’da Plessy v. Ferguson kararında “ayrı ama eşit” doktriniyle ırk ayrımcılığını meşrulaştırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani mahkemeler, seçilmiş hükümetten bağımsız olsalar bile vatandaşların haklarını aktif olarak kısıtlayabilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seçilmemiş Elitleri Güçlendirmek</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı organları, demokrasiyi seçilmemiş elitleri (asker, monarşi, iş dünyası ve dini otoriteler) güçlendirerek de zayıflatır. Aşırı durumlarda mahkemeler askeri darbeleri bile meşrulaştırmıştır. 2009’da Honduras’ta Yüksek Mahkeme, Başkan Manuel Zelaya’ya karşı askeri müdahaleye yasal kılıf hazırladı. Asker darbe yapıp Zelaya’yı sürgüne gönderince, yargı da askeri komutanları akladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2000’de Pakistan Yüksek Mahkemesi General Pervez Musharraf’ın 1999 darbesini oybirliğiyle onayladı. 2013’te Mısır’da ordu seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirdiğinde, Yüksek Anayasa Mahkemesi Başkanı darbecilerle işbirliği yaparak geçici cumhurbaşkanı oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı, yasal gerekçe yaratarak veya darbecilerin eylemlerini meşru ilan ederek Burkina Faso (2022), Gine (2021), Mali (2021), Tayland (2006, 2014), Venezuela (2002) ve Zimbabwe (2017) gibi ülkelerde askeri darbelere zemin hazırlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aşırı Yargısal Denetim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak mahkemeler, seçilmiş yetkililerin yönetme yetkisini ellerinden alarak demokrasiyi baltalar. Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt’ın dediği gibi “aşırı yargısal denetim”, mahkemelerin “temel hakları veya demokratik süreci tehdit etmeyen sıradan yasaları iptal etmesi” durumudur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür demokrasi karşıtı yargısal davranış, son derece bağımsız mahkemelerin olduğu ülkelerde yaygındır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brezilya’da Federal Yüksek Mahkeme, eski Başkan Jair Bolsonaro’nun güç gaspı girişimini engellemesine rağmen bugün olağan politika konularında da muazzam bir güç kullanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En üst mahkeme marihuananın suç olmaktan çıkarılması, internetteki konuşma özgürlüğünün düzenlenmesi, hemşirelerin asgari ücreti ve sosyal güvenlik katkı payı matrahı gibi konularda kararlar vermiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pakistan’da yargı 2007’den beri yürütme ve ordudan daha bağımsız hale gelmesine rağmen, seçilmiş parlamentonun yönetme rolünü zayıflatmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukçu Yasser Kureshi’ye göre Pakistan yargısı “yargısal genişleme” yoluyla seçilmiş kurumların yerine kendini temel temsil ve çıkarların dile getirildiği mecra haline getirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahkemeler Demokrasiyi Neden Zayıflatıyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu makale, yargının davranışının demokrasiyi nasıl sabote ettiğini açıklamak üzere kurumsal bir teori sunuyor. Farklı hukuk sistemlerinde yargı seçimi organları yani hâkimlerin seçilmesine dair yazılı ve yazılı olmayan prosedürler siyasi aktörler arasında gücü dağıtma veya yoğunlaştırma bakımından büyük farklılıklar gösterir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı organlar hâkim seçme gücünü dağıtır. Örneğin, hâkim atamalarında nitelikli çoğunluk (supermajority) şartı, daha fazla siyasi aktöre adaylar üzerinde veto hakkı tanır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasama organının iki meclisine de rol veren, seçilmiş yetkililere, mevcut hâkimlere ve hukuk profesyonellerine yetki dağıtan prosedürler, farklı tercihlere sahip paydaşlar arasında gücü paylaşır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hâkimler için görev süresi sınırı ve zorunlu emeklilik yaşı, zaman içinde tek bir siyasi partinin veya bakış açısının hâkim atama gücünü tekeline almasını önlemeye yardımcı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık bazı yapılanmalar da hâkim seçme gücünü tek bir kişi veya grupta yoğunlaştırır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin Tayland’ın 2017 Anayasası’na göre kral, hâkimleri atama ve görevden alma yetkisine sahiptir ve tüm hâkimler “Majesteleri Kral’a sadık kalacaklarına” dair yemin etmek zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı seçimi organları gücü tek bir siyasi aktör veya grupta yoğunlaştırdığında, demokrasiyi sabote eden yargı davranışını mümkün kılar. Bunun nedeni, gücü yoğunlaştıran kurumların “mahkeme zaptı” (court capture) sürecini kolaylaştırmasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçte belirli siyasi, ekonomik veya sosyal aktörler, mahkeme kararlarını kendi çıkarlarını sürekli olarak kollayacak şekilde etkileyebilir. Seçilmiş yürütme organından seçilmemiş elitlere kadar farklı aktörler mahkemeleri zapt edebilir ve bu da demokrasiyi zayıflatan yargı davranışının farklı türlerine yol açar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahkemelerin zapt edildiğini nasıl anlarız?</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkes örneğin milyarderlerin yargıyı ele geçirdiğini iddia edebilir. Mahkeme zapt etmeyi kanıtlamak için üç unsur gereklidir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tutarsız bir yargı yanlılığı örüntüsü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin milyarderler mahkemeleri ele geçirdiyse, hâkimlerin milyarderler lehine karar verme olasılığı, alt, orta veya diğer üst sınıf davacılara göre belirgin şekilde daha yüksek olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerleşik hukukun dışına çıkan karar örüntüsü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece yasama organının milyarderleri avantajlı kılan yasalar çıkarması veya anayasanın mülkiyet sahiplerini koruması yeterli değildir. Mahkemeler, kampanya finansmanı yasaları gibi mevcut kuralları, milyarderleri daha da güçlendirecek şekilde yorumlamalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargıyı etkilemeye yönelik açık niyet ve eylem. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milyarderlerin hâkimlerle tekrar tekrar sosyalleşmesi, onlara mali yararlar sağlaması veya özel jetleriyle uçurması gibi somut eylemler olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeleri kimin ele geçirdiği, ortaya çıkan demokrasiyi zayıflatan yargı davranışının türünü güçlü şekilde belirler. Mevcut araştırmalar genellikle seçilmiş liderlerin mahkemeleri zapt etmesine odaklanır ve bunun “yürütmeyi güçlendirici” yargı davranışına yol açtığını gösterir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin El Salvador’da 2021’de Başkan Bukele’nin partisinin kontrolündeki parlamento Anayasa Mahkemesi’ndeki beş hâkimi birden görevden aldıktan sonra, yeni atanan hâkimler hızla Bukele’nin tekrar aday olabileceğini hükme bağladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Venezuela’da Hugo Chávez’in 2004’te Yüksek Mahkeme’nin üye sayısını artıran ve hâkimleri daha kolay görevden almayı sağlayan yasayı çıkarmasından sonra mahkeme, “temel tüm önemli davalarda hükümet lehine karar verdi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak yürütme organı tek zapt edici değildir. Seçilmemiş elitler, siyasi partiler ve etnik gruplar da dahil olmak üzere çeşitli güçler mahkemeleri ele geçirebilir. Bu da demokrasiyi zayıflatan yargı davranışının farklı çeşitlerine yol açar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Paradoksal olarak, mahkemeler seçilmiş hükümet dışındaki aktörler tarafından ele geçirildiğinde, yürütmeye karşı bağımsız görünebilirler ama başka aktörlere bağımlı kalırlar. Böyle durumlarda yürütmeden bağımsızlık iki ucu keskin bir kılıçtır: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler yürütme gücünü sınırlarken, demokrasiyi başka boyutlarda zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen seçilmemiş elitler (ordular veya monarşiler gibi) mahkemeleri ele geçirir ve onları seçilmiş hükümetleri sabote etmek için kullanır. Arap Baharı sırasında Mısır’da, devrilen diktatör döneminde atanmış üst düzey hâkimler eski eliti korudu, yeni seçilen İslamcı hükümeti zayıflattı ve 2013 askeri darbesini mümkün kıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tayland’da kral hâkim seçiminde söz sahibi olduğu için mahkemeler, “Kral’ın Başında Olduğu Demokrasi” ilkesine meydan okuyan seçilmiş hükümetleri tekrar tekrar görevden aldı. Tayland kralı 2006’da yargıya açık müdahalede bulundu: Yüksek rütbeli hâkimlere hitaben yaptığı konuşmada Thaksin hükümetinin seçim zaferini iptal etmelerini istedi ve hâkimler bunu birkaç gün içinde yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her iki vakada da seçilmemiş elitler Mısır ordusu ve Tayland monarşisi mahkemeleri seçilmiş siyasetçilere karşı silah olarak kullandı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi partiler de sıklıkla mahkemeleri ele geçirir ve bu da farklı bir demokrasiyi zayıflatma biçimine yol açar. Polonya’da 2015’te popülist Hukuk ve Adalet (PiS) Partisi iktidara gelip Anayasa Mahkemesi’ni doldurduktan sonra yargı, klasik yürütmeyi güçlendirici davranış sergiledi. Ancak 2023’te muhalefet koalisyonu parlamentoyu ele geçirdiğinden beri Anayasa Mahkemesi bu kez yeni hükümete karşı kararlar vererek demokrasiyi farklı şekilde zayıflatıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Medya ve yargıdaki demokratik reformları engelliyor ve hatta yeni hükümete karşı cezai soruşturma bile başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme zapt etme, demokratik gerileme ihtimalini iki farklı yolla artırır. Birincisi davranış etkisidir: Bir tarafın mahkemeleri zapt etmesi, o taraf lehine demokrasiyi sabote eden yargı kararlarını artırır. İkincisi geri tepme etkisidir: Bir siyasi kampın mahkemeleri zapt etmesi, karşı kampın güçlü bir tepkisine yol açar ve yargıya yönelik saldırıları tetikler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kötü Kurumlar, Daha Kötü Müttefikler: Türkiye Örneği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı atama kurumlarının bazen mahkeme zaptına (court capture) nasıl olanak tanıdığını ve demokratik gerilemeyi nasıl tetiklediğini anlamak için, 2003’te Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan seçilmesinden sonraki Türkiye’yi inceleyelim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin 1982 Anayasası’na göre yargı atama kurumları gücü seçilmemiş elitlerin elinde yoğunlaştırıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin seçilmemiş cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi’ndeki on beş yargıcın tamamını atıyordu. Cumhurbaşkanı bunu yaparken seçilmiş başbakan ve parlamentoyla görüşmek bir yana, nitelikli çoğunluk aramak zorunda bile değildi. Dahası, askeri diktatörlük döneminde hazırlanmış ve kabul edilmiş olan Anayasa, Anayasa Mahkemesi’nde askeri yargı sisteminden gelen yargıçlar için iki koltuk ayırmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçilmemiş elitler yargıç atamaları üzerinde o kadar büyük güce sahipti ki, dönemin Başbakanı Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) liderliğindeki seçilmiş hükümet, iktidara geldikten sonraki ilk altı yıl boyunca Anayasa Mahkemesi’ne tek bir yargıç bile atayamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gücü yoğunlaştıran kurumlar, mahkemenin seçilmemiş elitler tarafından ele geçirilmesine zemin hazırladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin yargı atama kurumları, cumhurbaşkanına ideolojik olarak uyumlu ve belirli sosyal ağlara gömülü yargıçlar seçme konusunda geniş bir hareket alanı veriyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir Anayasa Mahkemesi yargıcı, adaylığından önce cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmede, dindar-muhafazakâr AKP’den duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdiğini ve bir akrabasının laik bir siyasi partide üst düzey rol aldığını anlattığını söylemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa Mahkemesi de buna karşılık kararlarını genellikle cumhurbaşkanının lehine veriyordu; bu, mahkeme zaptının ilk göstergesiydi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1997-2007 arasındaki on yıllık dönemi kapsayan kapsamlı bir Anayasa Mahkemesi kararları veri seti üzerinde yaptığım nicel analiz, seçilmemiş cumhurbaşkanının seçilmiş hükümetin yasalarını mahkemeye taşıdığında mahkemenin %83 oranında cumhurbaşkanı lehine karar verdiğini gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık, muhalefet partileri parlamentodan hükümet yasalarını iptal ettirmek için Anayasa Mahkemesi’ne gittiğinde ancak %59 başarı elde edebiliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yüksek mahkemeler hükümet politikalarının anayasaya aykırılığını sorguladığında Anayasa Mahkemesi hükümet aleyhine %52 oranında karar veriyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer aktörlerle karşılaştırıldığında cumhurbaşkanı mahkemede daha yüksek kazanma ihtimaline sahipti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa Mahkemesi laik, seçilmemiş bir elit tarafından zapt edildiği için, Erdoğan’ın İslami kökenli partisi 2002’de iktidara geldikten sonra yargı sık sık seçilmiş hükümete karşı kararlar verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak birçok vakada AKP yasaları çiğnemiyordu; Anayasa Mahkemesi, partiye karşı karar vermek için hukuki içtihatlardan sapıyordu bu da mahkeme zaptının ikinci işaretiydi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2007’de Anayasa Mahkemesi ilk kez yeni cumhurbaşkanının seçimini engelledi; bunu, daha önce hiç uygulanmamış “süper-çoğunluk” kuralını kullanarak yaptı ve AKP’nin cumhurbaşkanlığını zapt etmesini önledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008’de AKP, parlamentoda %80’in üzerinde destekle anayasa değişikliklerini kabul ettirdikten sonra Anayasa Mahkemesi ilk kez anayasa değişikliklerini usul değil, içerik bakımından iptal etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine 2008’de, ilk kez Anayasa Mahkemesi iktidardaki AKP’nin kapatılıp kapatılmayacağına karar verdi ve çok az farkla kapatma kararını reddetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargının kararları, mahkeme zaptının son ve en belirgin işaretini de taşıyordu: Seçilmemiş elitlerin mahkeme kararlarını etkileme niyeti ve eylemi aşikardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin 2007’de, Anayasa Mahkemesi AKP’li bir cumhurbaşkanının atamasını engellemeden hemen önce, ordu ve görevdeki cumhurbaşkanı AKP’li bir Cumhurbaşkanı olmasını açıkça reddetmiş, askeri komuta kademesi ise darbe tehdidini ima etmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008’de mahkeme partiyi kapatma konusunu görüşürken, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’nin Türkiye’nin en üst rütbeli generali ile defalarca görüştüğünü kabul ettiği biliniyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir yargıç ise bana röportajda şunu söyledi: “Başkan, ordudan ve bürokrasiden çok yoğun baskı görüyordu… Arıyorlar, evinize geliyorlar, yemeğe davet ediyorlar… Tam bir mahalle baskısı gibiydi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de mahkeme zaptı demokratik gerilemeyi iki farklı yoldan sağladı. Birincisi, seçilmemiş elitlerin mahkemeyi zapt etmesi demokrasiye aykırı yargısal davranışlara yol açtı. Anayasa Mahkemesi, görevdeki cumhurbaşkanı ve ordunun isteği doğrultusunda AKP’li bir cumhurbaşkanının atamasını engellediğinde, yargıçlar seçilmemiş otoriteleri güçlendirmiş ve seçilmiş yetkililerin yönetme yetkisini sınırlamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008’de Anayasa Mahkemesi, Müslüman kadınların üniversitelerde türban takmasını mümkün kılan ve parlamentoda nitelikli çoğunlukla kabul edilen anayasa değişikliklerini iptal ettiğinde, yine seçilmiş parlamentonun yönetme kapasitesini zayıflatmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı derecede önemli olan ikinci yol ise, mahkeme zaptının Erdoğan’ın yargıya saldırma motivasyonunu ve kapasitesini artırmasıydı. Anayasa Mahkemesi 2008’de AKP’yi kapatmaya bir oy farkla karar veremeyince, Erdoğan’ın hükümeti karşı saldırıya geçti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2010 referandumunda hükümet, Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısını artıran, askeri yargıç koltuklarını kaldıran ve hükümetin yargıç atama ve terfi süreçleri üzerindeki kontrolünü genişleten anayasa değişikliklerini kabul ettirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu değişiklikleri savunurken Erdoğan, yargının antidemokratik tutumunu sertçe eleştirdi ve “Hukukun üstünlüğüne Evet, Üstünlerin hukukuna Hayır” diyerek seçilmiş hükümetin mahkemeler üzerinde söz sahibi olmasının asıl demokrasi olduğunu savundu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türk örneğinin trajedisi şudur: AKP, yargıç seçme konusunda gücü dağıtan kurumlar (örneğin nitelikli çoğunluk şartı) benimsemek yerine, gücü kendi ellerinde yoğunlaştırmayı tercih etti. Sonuç olarak mahkeme zaptı bir elit grubundan diğerine geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mahkemeleri Demokrasi İçin Nasıl Çalıştırırız?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemelerin demokrasiyi savunan kurumlar olmasını sağlamak için ne yapılabilir? Mahkemelerin demokrasiyi nasıl zayıflattığını ve bu davranışın arkasındaki temel faktörleri anlamak, yargıyı reforme etmek için bir yol haritası sunuyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gücü dağıtan ve mahkeme zaptını önleyen yargı atama usulleri getirmek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle üç durum mahkemeleri zapt edilmekten koruyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birincisi, yüksek mahkeme yargıçlarının seçiminde nitelikli çoğunluk (supermajority) şartı. Daha fazla aktöre veto hakkı vererek, seçilmiş liderlerin, partilerin ve müttefik grupların yalnızca basit çoğunlukla ideolojik olarak uyumlu yargıçları atamasının engellenmesi gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">139 ülkede 1990-2023 dönemine ait orijinal verilerle yaptığım çapraz ulusal istatistiksel analizde, yüksek mahkeme yargıçları için nitelikli çoğunluk şartının yüksek mahkeme bağımsızlığıyla anlamlı derecede pozitif ilişkili olduğunu buldum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1990’dan beri Arjantin, Belçika, Şili, İtalya, İsrail, Almanya, Portekiz ve İspanya gibi 26 ülke en yüksek mahkemelerine yargıç atamak için nitelikli çoğunluk şartı getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci güç dağıtan durum, birçok demokraside görülen, yüksek mahkeme yargıçlarının seçiminde yetkinin farklı tercihlere sahip aktörler arasında bölünmesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransa, İtalya ve Almanya’da parlamento iki kanadı da rol oynar. Kolombiya, İtalya ve İsrail’de ise seçilmiş siyasetçilerle mevcut yargı üyeleri yetkiyi paylaşır. Bu düzenlemeler, mahkeme zaptı ihtimalini azaltır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üçüncü durum ise zorunlu emeklilik yaşı veya yargıçlar için görev süresi sınırıdır. Bunlar, herhangi bir siyasetçi, parti veya çıkar grubunun ömür boyu atamalar yoluyla yargı üzerinde uzun vadeli kontrol kurmasını engeller.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD, küresel demokrasiler arasında yargıç seçme kurumlarının çok az güç paylaşımı gerektirdiği dikkat çekici bir istisnadır. Hatta zamanla bu kurumlar daha da güç yoğunlaştırıcı hale gelmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel olarak federal ve Yüksek Mahkeme yargıçlarının onayı Senato’da filibuster (yargıç oylamasının sürekli konuşma ile bloke edilmesi) nedeniyle nitelikli çoğunluk gerektiriyordu. Ancak Senato 2013’te federal yargıçlar, 2017’de ise Yüksek Mahkeme üyeleri için bu şartı kaldırınca, ömür boyu atamalar basit çoğunlukla yapılmaya başlandı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak: </span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gücü yoğunlaştıran kurumlar kalıcı olmaya meyillidir. Ancak birçok ülke, yargıyı güçlendirmek ve atama yetkisini dağıtmak için reformlar yapmıştır. Bu reformlar bazen iktidar partisinin ileride kaybedebileceğini düşünmesiyle (Meksika 1994), bazen yargının meşruiyet kriziyle, bazen de demokratikleşme dalgalarında yeni anayasa yapılırken gerçekleşmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurumsal reform uzun vadeli bir hedeftir. Kısa vadede ise “yargısal müttefikler”in (Hukuk alanı dışındaki destekçi gruplar) seferberliği çok önemlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brezilya’da Bolsonaro’ya karşı senato, valiler ve belediye başkanlarının; İsrail’de ise 2023’te kitlesel toplumsal protestoların yarattığı pozitif geri bildirim döngüsü bunun en iyi örneklerindendir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler bugün demokrasinin küresel kaderinde merkezi rol oynuyor. Bazı faktörler dengeyi bozuyor: Gücü yoğunlaştıran atama yapıları ve kötü müttefikler mahkemeleri demokrasiyi zayıflatıcı hale getirebiliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama akıllı kurumsal reformlar ve demokrasi yanlısı yargısal müttefiklerin seferberliği ise tam tersini sağlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>*&nbsp;</strong>Andrew O’Donohue</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Arleen Carlson ve Edna Nelson Radcliffe İleri Araştırma Enstitüsü’nde Yüksek Lisans Araştırma Görevlisi,&nbsp; Harvard Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi bölümünde doktora adayı&nbsp; ve&nbsp; Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nda misafir araştırmacıdır.9</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı: <a href="https://muse.jhu.edu/pub/1/article/986020" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://muse.jhu.edu/pub/1/article/986020</a></span></span></p>

<div>
<div>&nbsp;</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/amerikan-ruzgari-ve-bizim-yelkenler-fed-kararlari-cebimizi-nasil-etkiler-13208</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Amerikan rüzgârı ve bizim yelkenler: FED kararları cebimizi nasıl etkiler?</h1>
                        <h2>FED kararlarının yönü ne olursa olsun asıl tartışmamız gereken şey kendi kırılganlıklarımızdır. Bir ülkenin ekonomisi dış borca, ithalata ve yabancı sıcak paraya ne kadar bağımlıysa, FED’in faiz kararlarından o kadar çok etkilenir. Yelkenliniz sağlamsa, çıkan fırtına sizi sadece yavaşlatır; ama yelkenliniz su alıyorsa, en ufak bir dalga bile batma tehlikesi yaratır. Sonuç olarak; FED’in faiz kararları Türkiye için her zaman hayati bir öneme sahip olacaktır. Dolar kurunun artması veya azalması, marketteki peynirin fiyatından arabamızın deposuna kadar günlük hayatımıza doğrudan dokunur. Ancak kalıcı çözüm, FED’in ağzından çıkacak sözleri endişeyle beklemek değil; üretime dayalı, dışa bağımlılığı azaltan yapısal reformları hayata geçirerek kendi ekonomik bağışıklığımızı güçlendirmektir. Aksi takdirde, başkasının çaldığı ıslıkla yürümeye devam etmek zorunda kalırız.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/amerikan-ruzgari-ve-bizim-yelkenler-fed-kararlari-cebimizi-nasil-etkiler-1777568184.webp">
                        <figcaption>Amerikan rüzgârı ve bizim yelkenler: FED kararları cebimizi nasıl etkiler?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın öbür ucunda, Washington’da toplanan bir grup insanın aldığı kararların; Anadolu’daki bir çiftçinin maliyetlerini veya İstanbul’daki bir esnafın kirasını etkilemesi kulağa tuhaf gelebilir. Ancak günümüzün küresel ekonomik sisteminde “Amerika nezle olursa, dünyanın geri kalanı yatağa düşer” sözü çok da yanlış sayılmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki neden? Çünkü dünyanın en çok kullanılan parası dolar, bu paranın musluğunun başında oturan kurum da <strong>FED’dir</strong> (Amerikan Merkez Bankası). FED’in aldığı faiz kararları, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri doğrudan, hatta bazen sarsıcı bir şekilde etkiler. Bu etkiyi, kararın yönüne göre iki basit senaryo ile okuyabiliriz:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>1. Senaryo: FED Faiz Artırırsa Ne Olur? (Zorlu Günler)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">FED, Amerika’daki enflasyonu dizginlemek için faizleri yükselttiğinde aslında dünyaya şu mesajı verir: <em>“Bana dolarınızı getirin, size risksiz ve yüksek kazanç vereyim.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu mesajın Türkiye’deki yansımaları genellikle can sıkıcıdır:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Paranın Göçü:</em> Yabancı yatırımcılar, Türkiye gibi daha riskli gördükleri gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımlarını bozup paralarını Amerika’ya götürürler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Doların Yükselişi:</em> Piyasada dolar azalınca, doların değeri (döviz kuru) artar. Yani TL değer kaybeder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Enflasyon (Hayat Pahalılığı):</em> Biz ülke olarak enerjiden hammaddeye kadar birçok şeyi dolarla satın alan (ithal eden) bir ülkeyiz. Dolar arttığında benzinden doğalgaza, cep telefonundan ilaca kadar her şeyin maliyeti artar ve bu durum raflara zam olarak yansır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Borçlanmanın Zorlaşması:</em> Hem devletin hem de özel sektörün dış borç bulması zorlaşır ve pahalılaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>2. Senaryo: FED Faiz İndirirse Ne Olur? (Rahat Bir Nefes)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer FED faizleri düşürmeye başlarsa, bu kez tam tersi bir rüzgâr eser. Amerika’daki düşük faizden tatmin olmayan küresel sermaye, daha yüksek kazanç elde edebileceği Türkiye gibi ülkelere yönelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun bize yansıması genellikle pozitif olur:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Döviz Bolluğu:</em> Ülkeye giren yabancı para miktarı artar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Kurda İstikrar:</em> Doların TL karşısındaki ateşi düşer, döviz kurları sakinleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Ekonomik Canlanma:</em> Devlet ve şirketler yurt dışından daha ucuz maliyetlerle borçlanabilir, yatırımlar için alan açılır. İçeride enflasyon baskısı hafifler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Asıl Mesele: Rüzgâra Karşı Ne Kadar Sağlamız?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşin özüne baktığımızda, FED kararlarının yönü ne olursa olsun asıl tartışmamız gereken şey kendi kırılganlıklarımızdır. Bir ülkenin ekonomisi dış borca, ithalata ve yabancı sıcak paraya ne kadar bağımlıysa, FED’in faiz kararlarından o kadar çok etkilenir. Yelkenliniz sağlamsa, çıkan fırtına sizi sadece yavaşlatır; ama yelkenliniz su alıyorsa, en ufak bir dalga bile batma tehlikesi yaratır. Sonuç olarak; FED’in faiz kararları Türkiye için her zaman hayati bir öneme sahip olacaktır. Dolar kurunun artması veya azalması, marketteki peynirin fiyatından arabamızın deposuna kadar günlük hayatımıza doğrudan dokunur. Ancak kalıcı çözüm, FED’in ağzından çıkacak sözleri endişeyle beklemek değil; üretime dayalı, dışa bağımlılığı azaltan yapısal reformları hayata geçirerek kendi ekonomik bağışıklığımızı güçlendirmektir. Aksi takdirde, başkasının çaldığı ıslıkla yürümeye devam etmek zorunda kalırız.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/texas-siyasetinde-james-talarico-ve-inanc-temelli-ilericiligin-yukselisi-13207</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Texas siyasetinde James Talarico ve inanç temelli ilericiliğin yükselişi</h1>
                        <h2>James Talarico’nu bu seçimde önemli kılan temsil ettiği yaklaşım olmuştur. O, klasik anlamda ideolojik bir figürden ziyade bir “çeviri” figürü olarak öne çıkar. İlerici politikaları, daha geniş kitlelerin anlayabileceği ve kabul edebileceği bir dile dönüştürmeye çalışır. Latino seçmenler örneğinde görüldüğü gibi, aynı kimliğe sahip olmak her zaman belirleyici değildir; asıl önemli olan ortak değerler üzerinden bağ kurabilmektir. Bu model başarılı olursa, Demokrat Parti için yeni bir stratejik yol açabilir ve özellikle zor eyaletlerde rekabeti mümkün kılabilir. Başarısız olması durumunda ise bu yaklaşım bir siyasi deney olarak kalacaktır. Ancak hangi sonuç ortaya çıkarsa çıksın, Talarico’nun denediği bu model, Amerikan siyasetinde uzun süre tartışılmaya devam edecektir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/texas-siyasetinde-james-talarico-ve-inanc-temelli-ilericiligin1-yukselisi-1777567729.webp">
                        <figcaption>Texas siyasetinde James Talarico ve inanç temelli ilericiliğin yükselişi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan siyaseti son yıllarda yalnızca Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasındaki mücadele üzerinden şekillenmiyor. Her iki partinin kendi içindeki dönüşüm de yeniden şekillenen siyasetin bir dinamiği. Özellikle Demokrat Parti içinde ortaya çıkan “<strong>yeni nesil Demokratlar</strong>” politik pozisyonları, kullandıkları dil, seçmenlerle kurdukları ilişki ve siyaseti tanımlama biçimleriyle dikkat çekmektedir. Bu yeni kuşak içinde New York City Belediye Başkanı Zohran Mamdani daha hareket temelli ve demokratik sosyalist bir çizgiyi temsil ederken, New York Temsilciler Meclisi Üyesi Alex Bores<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> teknoloji regülasyonu ve AI güvenliği gibi alanlara yoğunlaşan daha teknokrat bir yaklaşım sergilemekte. James Talarico ise bu tablo içinde farklı bir yerde duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico’yu ulusal ölçekte dikkat çekici hale getiren unsur <strong>ilerici</strong> (progressive) politikaları savunmasından çok, sosyal adalet siyasetini dini ve ahlaki bir dille birleştirmesi; bunu yaparken de daha geniş bir toplumsal koalisyon kurmaya çalışması. Özellikle Texas gibi Cumhuriyetçilerin çok güçlü olduğu muhafazakâr bir eyalette yükselmesi, onu Demokrat Parti açısından stratejik olarak önemli bir figür haline getirdi. Çünkü Talarico’nun temsil ettiği model, Demokrat tabanı harekete geçirmesinin yanı sıra bağımsız seçmenlere, Latino topluluklara ve hatta bazı ılımlı muhafazakârlara da çekici geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onun yükselişi aynı zamanda Demokrat Parti içindeki daha büyük bir tartışmayı da yansıtıyor: Parti geleceğini daha sert ideolojik bir mobilizasyon üzerine mi kuracaktır, yoksa farklı toplumsal kesimleri ortak ekonomik ve ahlaki değerler etrafında birleştiren daha kapsayıcı bir siyaset mi geliştirecektir? James Talarico, tam da bu sorunun merkezinde yer alan bir isim olarak karşımızda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>1. Texas’ın Önemi ve Demokratların Mücadelesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tartışmanın önemli bir nedeni de Texas’ın siyasi ağırlığıdır. Texas, hem nüfusu hem de ekonomik büyüklüğü nedeniyle ABD siyasetinin en kritik eyaletlerinden biri. Yaklaşık 2,7 trilyon doları aşan ekonomisiyle dünyanın en büyük ekonomileri arasında yaklaşık 8. sırada yer alacağı tahmin edilmekte. Texas’ın enerji, teknoloji ve savunma gibi stratejik sektörlerde büyük ağırlığı var. Yüksek seçim delegesi sayısı da Texas’ı Amerikan siyasetindeki ulusal güç mücadelesinin merkezlerinden biri haline getiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kadar önemli bir eyalette 1994’ten bu yana hiçbir Demokrat Senato seçimlerini kazamadı. Ancak Latino nüfusun artışı, şehirleşme ve genç seçmenlerin yükselişi eyaletin geleceğini daha rekabetçi hale getirmekte. Bu nedenle Texas’ta bir Demokrat senatör adayının kazanması sadece yerelde değil ulusal siyasette dengeleri değiştirebilecek bir kırılma olarak görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>2. James Talarico’nun Arka Planı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nun hikâyesi de bu dönüşümün parçasıdır. Round Rock’ta büyüyen Talarico, Texas Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nde eğitim aldı; ardından Austin Presbyterian İlahiyat Fakültesi’nde ilahiyat eğitimi gördü. San Antonio’da düşük gelirli mahallelerde öğretmenlik yapması ise eğitim eşitsizliği ve toplumsal adalet konularını siyasetin merkezine koymasında belirleyici oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çok katmanlı geçmiş, onun siyasete yalnızca teknik ya da bürokratik değil; aynı zamanda insani, ahlaki ve deneyime dayalı bir perspektifle yaklaşmasını şekillendirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>3. “Sevgi Siyaseti”: Ahlaki Dil ve Ekonomik Popülizm</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nun siyaseti tanımlama biçimi, onu birçok Demokrat figürden ayıran en önemli özelliklerden biridir. Ona göre siyaset seçim kazanmak ya da yasa yapmakla sınırlanamaz. Sık sık kullandığı ifadeyle <strong>siyaset, “Komşularınıza nasıl davrandığınızın bir başka adıdır</strong>.” Bu yaklaşım, modern Amerikan siyasetindeki sert, rekabetçi ve kutuplaştırıcı dilden belirgin biçimde ayrılıyor. <strong>Talarico’nun söylemi; korku yerine umut, bölünme yerine birlik ve ideolojik etiketler yerine ahlaki değerler üzerine kurulu</strong>. Bu anlayışın merkezinde “<strong>komşunu kendin gibi sev</strong>” ilkesi yer alır. Talarico için bu bir seçim sloganı olmanın ötesinde ilahiyat eğitimiyle şekillenen bir siyaset felsefesidir. Onun Hristiyanlığa yaptığı referanslar dayatmacılık ve dışlayıcılık içermez. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico’nun söylemlerinde sürekli merhamet, dayanışma, yoksullara sahip çıkma ve “<strong>radikal şefkat</strong>” fikrini öne çıkardığını görüyoruz. İnanç, onun yaklaşımında ideolojik bir araç olmaktan ziyade ahlaki bir rehber olarak çıkar karşımıza. Bu nedenle sağlık hizmetleri, eğitim veya yoksulluk gibi meseleleri yalnızca ekonomik ya da bürokratik sorunlar olarak görmez. Bunlar, doğru olanın geciktirilmeden yapılması gereken ahlaki meselelerdir. Dindar seçmenler üzerinde etkili olan bu yaklaşım, Demokrat Parti’ye mesafeli bazı gruplarla da ortak bir zemin kurulmasını sağlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçmenleri yatay kimlikler (renk, etnisite, din, cinsiyet vs) üzerinden okumayı reddeden Talarico, ekonomik güç ilişkileri üzerine yoğun vurgu yapar. Ona göre<strong> milyarder sınıfı, algoritmaları ve kablolu haber ağlarını kullanarak insanları kültür savaşlarına sürüklemekte ve böylece halkın ekonomik sorunlarını görünmez hale getirmekte</strong>dir. Bu yüzden Texas gibi muhafazakâr bir eyalette bile “<strong>emekçi halk</strong>” etrafında yeni bir sınıf temelli ittifak kurulabileceğini savunur. Röportajlarında sıkça bahsettiği Sand Branch örneği de bunun sembolüdür. Dallas’ın yakınındaki bu yoksul toplulukta yıllardır temiz içme suyu bulunmamasını eleştirirken şu ifadeyi kullanır: “<em>İran’ı bombalayacak para her zaman var ama Sand Branch’e boru hattı döşeyecek para yok</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısaca, Talarico, popülist bir söylemi teolojik bir ahlak anlayışıyla birleştirerek, Texas'ta geleneksel parti hatlarını aşan yeni bir koalisyon kurmaya çalışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>4. İnanç ve Siyaset: Tersine Çevrilen Bir Denklem</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika’da dinin uzun süredir sağ siyaset tarafından kullanılan en güçlü araçlarından biri olduğu bir vakıa. Özellikle Cumhuriyetçi siyaset içinde “<strong>Hristiyan milliyetçiliği</strong>” ve “<strong>Hristiyan siyonizmi</strong>” önemli bir yer tutar. Hristiyan milliyetçiliği, Amerika’nın Hristiyan bir ulus olarak tanımlanması gerektiğini savunur. Hristiyan siyonizmi ise teolojik gerekçelerle İsrail’e güçlü ve çoğu zaman koşulsuz destek verilmesini öne çıkarır. Donald Trump çevresindeki siyasi hat, beyaz Hristiyan Evanjelik sağ ile kurduğu ittifak sayesinde bu yaklaşımın en güçlü örneklerinden biri haline geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Cumhuriyetçi siyaset içinde dini referanslar doğrudan politikaya entegre edilmiş durumda. ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson ve Savunma Bakanı Pete Hegseth gibi isimler, dini söylemleri siyasi ve hatta askeri retoriğin bir parçası olarak kullanmaktalar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico ise Hristiyanlığı sağ siyasetin tekelinden çıkarmaya çalışan farklı bir çizgi izlemekte. Hristiyan milliyetçiliğini teolojik bir sapma olarak tanımlıyor. Ona göre “Hristiyan milliyetçiliği bir Hristiyan sapkınlığıdır” ve hatta “Hristiyanlığın üzerindeki bir kanser” niteliğinde; çünkü bu anlayış İsa’nın mesajını çarpıtarak dini siyasi gücün hizmetine sokuyor. Talarico ise inancı sosyal adalet, eşitlik, merhamet ve insan onuru gibi evrensel değerler üzerinden yeniden yorumlamaya çalışmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>&nbsp; 5. Seçim Stratejisi ve Latino Seçmenlerle Kurulan Bağ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nun siyasi stratejisi Demokrat tabanı mobilize etmeye ilaveten daha geniş bir toplumsal koalisyon kurmaya dayanıyor. Bağımsız seçmenlere ulaşma, ılımlı Cumhuriyetçilerle temas kurma ve kutuplaşmayı azaltma, söyleminin merkezi öğesidir. Bu nedenle kampanyasında sert ideolojik söylemlerden bilinçli biçimde kaçındığını ve ortak değerler, ekonomik kaygılar ve gündelik hayat sorunlarını öne çıkardığını fark edersiniz. Cumhuriyetçi ağırlıklı bölgeleri ziyaret etmesi ve farklı görüşlerden seçmenlerle doğrudan temas kurması da bu yaklaşımın önemli bir parçası. Bu strateji, onu klasik bir parti siyasetçisinden çok “köprü kuran” bir figür haline getirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico’nun Latino seçmenler üzerindeki etkisi de dikkat çekicidir. Burada önemli olan nokta, kendisinin İtalyan kökenli olmasıdır. Buna rağmen Latino seçmenler arasında güçlü destek bulabilmektedir. Bunun temelinde dini referanslar üzerinden kurduğu ortak zemin, aile ve ekonomik ilerleme gibi değerleri öne çıkarması ve İspanyolca içeriklerle desteklenen doğrudan temas stratejisi bulunmaktadır. Bu durum, Amerikan siyasetinde kimlikten çok değer uyumunun belirleyici olabileceğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>6. Dış Politika: İsrail, AIPAC ve İran’a Yönelik Savaş</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nun dış politika yaklaşımı, onun "<strong>üst-alt</strong>" (top-bottom) olarak tanımladığı sınıf siyaseti anlayışıyla doğrudan bağlantılıdır. Talarico, dış politikayı yalnızca jeopolitik bir mesele olarak bakmıyor. Amerikan iç siyasetindeki bütçe öncelikleri, ekonomik eşitsizlikler ve lobi etkileriyle birlikte de ele almakta. Ona göre Washington’ın dış politika tercihleri, doğrudan Amerikan toplumunun gündelik hayatını ve kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağını belirlemekte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail-Filistin meselesinde “eleştirel dayanışma” olarak tanımlanabilecek bir çizgi izlemekte. İsrail’in “var olma ve vatandaşlarının güvenliğini sağlama hakkı”nı tanıyan Talerico, Gazze’deki askeri operasyonları “vahşet” ve “savaş suçu” kavramlarıyla sert biçimde eleştiriyor. “Soykırım” ifadesini siyasi söyleminin merkezine yerleştirmiyor ama yaşananları “Amerikan değerleri”yle bağdaşmayan bir “ahlaki felaket” olarak tanımlıyor. Bu yönüyle New York City Belediye Başkanı Zohran Mamdani veya Demokrat Temsilciler Meclisi Üyesi Rashida Tlaib gibi daha açık “anti-siyonist” bir retorik kullanan figürlerden ayrılmakta. Ancak askeri yardımların koşula bağlanması ve saldırı amaçlı silah satışlarının sınırlandırılması çağrıları nedeniyle Nancy Pelosi ve Chuck Schumer gibi geleneksel Demokrat elit çizginin de solunda yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico’nun İsrail lobisinin en güçlü kurumlarından AIPAC’e (American Israel Public Affairs Committee/ Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi) &nbsp;yönelik mesafeli tutumu da sadece Batı Asya’daki<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> İsrail saldırganlığıyla ilgili değil. Ona göre AIPAC ve benzeri yapılar, Amerikan siyasetini büyük bağışçılar üzerinden şekillendiren “dev bağışçı ağlarının” parçası. Bu nedenle lobi bağlantılı finansmanların dış politikayı halkın çıkarlarından uzaklaştırdığını savunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran konusunda ise “sonsuz savaşlar” eleştirisini merkeze almakta. ABD veya İsrail’in İran’a yönelik doğrudan askeri müdahalesinin yeni bir bölgesel felaket yaratacağını söylerken, diplomasi ve çok taraflı müzakereleri savunuyor. Bu yaklaşımını anlatırken sık sık Texas’taki Sand Branch mahallesini örnek vermekte. Dallas’a çok yakın olmasına rağmen yıllardır temiz içme suyuna erişemeyen bu yoksul topluluğu anımsatarak şu ifadeyi kullanır: “<em>İran’ı bombalayacak para her zaman var ama Sand Branch’e boru hattı döşeyecek para yok</em>.” Böylece Talarico dış politika ile Amerikan halkının gündelik ekonomik sorunları arasında doğrudan bağ kurmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu genel tablo, Talarico’yu Demokrat Parti içinde ne tam merkezde ne de Demokratik Sosyalistler kadar solda konumlandırır; daha çok eleştirel ama pragmatik bir ilerici çizgiye yerleştirir. Sonuç olarak Talarico’nun sistemi içeriden, kademeli reformlarla dönüştürmeye odaklanırken; Mamdani ve onun çizgisinin hem dışarıdan baskı kuran bir hareket siyaseti yürüttüğünü hem de partinin ideolojik yönünü daha sola çekmeye çalışan bir rol üstlendiğini söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>7. “Yeni Nesil Demokratlar”: Pragmatizm, Hareket Siyaseti ve Teknoloji Politikaları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nun Demokrat Parti içindeki konumu, klasik “sağ–sol” ekseniyle tek başına açıklanamayacak kadar nüanslıdır. Ekonomik eşitsizlik, sağlık hizmetleri, eğitim ve sosyal adalet gibi konularda Joe Biden çizgisinden çok daha solda olduğuna hiç şüphe yok. Ancak onu Bernie Sanders veya Alexandria Ocasio-Cortez gibi daha ideolojik ve hareket temelli figürlerden ayıran önemli farklar var. Talarico daha uzlaştırıcı bir dilden yana. Demokrat tabanın yanı sıra bağımsızlara ve ılımlı muhafazakârlara da ulaşmaya çalışırken ideolojik sertliği olmayan çok geniş bir koalisyon kurma stratejisine dayanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico son dönemde öne çıkan “yeni nesil Demokratlar” arasında kendine özgü bir yerde durmaka. Zohran Mamdani daha açık biçimde demokratik sosyalist bir çizgiyi temsil ederken, Alex Bores teknoloji regülasyonu, AI güvenliği ve Big Tech’in (yüksek teknoloji şirketlerinin) siyaset üzerindeki etkisinin sınırlandırılması gibi alanlara yoğunlaşan daha teknokrat bir yaklaşım sergiler. <strong>Talarico</strong> ise bu iki çizgi arasında farklı bir alan açar: <strong>dini ve ahlaki dili sosyal adalet siyasetiyle birleştiren, fakat bunu daha geniş bir seçmen koalisyonu kurma amacıyla yapan bir figür</strong>dür. Bu nedenle onun için en isabetli tanım, <strong>politikada ilerici ama yöntemde pragmatik</strong> olmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico, Zohran Mamdani ve Alex Bores sık sık aynı “yeni nesil Demokratlar” başlığı altında anılsa da temsil ettikleri siyaset biçimleri arasında önemli farklar vardır. Talarico, Texas gibi Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu muhafazakâr bir eyalette siyaset yaptığı için bağımsızları, kararsız seçmenleri ve hatta bazı ılımlı Cumhuriyetçileri ikna etmeye çalışan daha kapsayıcı bir strateji izler. Mamdani ise New York City gibi Demokratların baskın olduğu bir ortamda yükseldiğinden, daha hareket temelli ve açık biçimde demokratik sosyalist bir çizgiye yaslanır. Bores ise teknoloji şirketlerini denetlemek, yapay zekâyı kurallara bağlamak ve dijital kapitalizmin yoğun güç birikimini sınırlandırmak üzerine yoğunlaşan daha uzman/proje merkezli bir profil çizer. Bununla birlikte Talarico ve Mamdani’nin sosyal adalet söylemlerini dini referanslarla ilişkilendirmeleri dikkat çekici bir ortaklık oluşturmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>8. Talarico’nun Güçlü Yönleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico’nun öne çıkan avantajları birkaç başlıkta toplanabilir. Öncelikle güçlü iletişim becerisi sayesinde karmaşık politik konuları sade ve etkileyici bir dille anlatabiliyor. Dini ve ahlaki söylemi, özellikle dindar seçmenlerle bağ kurmasını kolaylaştırıyor. Geniş bir seçmen koalisyonu kurmaya yönelik söylemi ve yöntemi, onun siyaset modelinin rekabetin yoğun olduğu eyaletlerde de etkili olabilecek bir nitelik arzediyor. Talarico’nun söylem ve yönteminin Latino seçmenler üzerindeki etkisi de oldukça dikkat çekici. Ayrıca medya ve dijital platformlardaki giderek artan görünürlüğü, ulusal ölçekte tanınırlığına da ciddi anlamda katkıda bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>9. Zorluklar ve Riskler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Talarico’nun önünde ciddi engeller de mevcut. Texas gibi büyük bir eyalette seçim kampanyaları son derece maliyetli. Ön seçimlerde Talarico kampanyası rekor sayılabilecek düzeyde bağış topladı. Ancak genel seçimde Cumhuriyetçi adayların büyük bağışçı ağları ve süper PAC desteği nedeniyle finansal açıdan daha avantajlı durumda olnası muhtemeldir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun yanında “fazla ilerici” etiketi, özellikle bağımsız ve merkez sağ seçmenlerin bir kısmını uzaklaştırma riski taşıdığı da söylenebilir. Öte yandan bazı seçmen gruplarıyla yaşanan güven sorunları da dikkat çekicidir. Özellikle kampanya sürecinde söylenmiş bazı ifadeler ve yanlış anlaşılmalar, başta siyah seçmenler olmak üzere belirli kesimlerde mesafe yarattı. Bu tür algıların giderilmesi, geniş bir koalisyon kurma stratejisinin başarısı açısından kritik önem taşımakt.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>10. Büyük Soru: Bu Model Çalışır mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nun temsil ettiği siyaset, aslında daha büyük bir deneydir. Bu deney şu soruya cevap arar: Amerika’da seçim kazanmanın yolu nedir? Daha sert ve ideolojik bir çizgiyle tabanı mı mobilize etmek, yoksa daha kapsayıcı bir dil ile farklı seçmen gruplarını mı bir araya getirmek?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Talarico ikinci yolu temsil ediyor ve bunu somut örneklerle test etmekte. Örneğin Cumhuriyetçi ağırlıklı bölgelerde kampanya yapması, Trump’a oy vermiş seçmenlerle doğrudan temas kurması ve dini dili kullanarak dindar seçmenlerle bağ kurması bu stratejinin parçalarıdır. Latino seçmenler arasında elde ettiği yüksek destek de bu yaklaşımın bu zamana kadar işe yaradığını gösteriyor. Ancak bu modelin gerçekten başarılı olup olmayacağı, bu farklı seçmen gruplarını genel seçimde aynı koalisyon içinde tutup tutamayacağına bağlı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; ***</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Talarico’nu bu seçimde önemli kılan temsil ettiği yaklaşım olmuştur. O, klasik anlamda ideolojik bir figürden ziyade bir “çeviri” figürü olarak öne çıkar. İlerici politikaları, daha geniş kitlelerin anlayabileceği ve kabul edebileceği bir dile dönüştürmeye çalışır. Latino seçmenler örneğinde görüldüğü gibi, aynı kimliğe sahip olmak her zaman belirleyici değildir; asıl önemli olan ortak değerler üzerinden bağ kurabilmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu model başarılı olursa, Demokrat Parti için yeni bir stratejik yol açabilir ve özellikle zor eyaletlerde rekabeti mümkün kılabilir. Başarısız olması durumunda ise bu yaklaşım bir siyasi deney olarak kalacaktır. Ancak hangi sonuç ortaya çıkarsa çıksın, Talarico’nun denediği bu model, Amerikan siyasetinde uzun süre tartışılmaya devam edecektir. </span></span></p>

<p>----</p>

<div>
<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Başlık Notu: </strong>Bu metinde kullanılan “<strong>ilerici</strong>” (<strong>progressive</strong>) ifadesi, Amerikan siyasetindeki yerleşik bir siyasi kategoriye karşılık gelmektedir. Kavram, burada olumlayıcı ya da olumsuz bir değer yargısı olarak değil; ekonomik eşitsizlik, sosyal adalet, sağlık hizmetleri, çokkültürlülük, farklı kimlik ve yaşam tarzlarına saygı gibi konularda Demokrat Parti’nin daha sol eğilimli kanadını tanımlayan teknik bir terim olarak kullanılmaktadır.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Alex Bores, New York Eyalet Meclisi’ndeki görevine ek olarak, 2026 ara seçimlerinde New York’un 12. Kongre Bölgesi adına Temsilciler Meclisi’ne girmek için yürüttüğü kampanyayla da dikkat çekmektedir. Teknoloji politikaları, yapay zekâ düzenlemeleri ve kurumsal reform vurgusuyla Demokrat Parti içindeki yeni kuşak siyasetçiler arasında öne çıkan isimlerden biri haline gelmiştir.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Son dönemde, son birkaç yıldır yaşanan ABD-İsrail saldırganlığının da tetikleyici etkisiyle, “Ortadoğu” yerine “Batı Asya” teriminin daha sık kullanılmaya başlandı. Artık ben de bu terimi tercih ediyorum. Bu tercihin temel nedeni, “Ortadoğu” kavramının Avrupa merkezli ve sömürge döneminden miras kalan bir adlandırma olarak görülmesidir. “Batı Asya” ise daha nötr ve coğrafi bir ifade kabul ediliyor. Özellikle akademik çevrelerde ve postkolonyal tartışmalarda bu kullanım giderek yaygınlaşıyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/var-olmak-direnmektir-13206</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Var olmak direnmektir</h1>
                        <h2>Yeraltından yükselen o sese selam olsun. O sesi destekleyen tüm kahramanlara selam olsun. Sendika yöneticisi Başaran Aksu’ya selam olsun. 1886’da Spies’in sözlerini hatırlatan ve o kararlılığı devam ettiren cümleleri ne güzeldi değil mi: ‘‘Bizi gözaltına alarak, tutuklayarak bu ateşi söndüreceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz gideriz, yerimize binlerce madenci gelir. Bu kavga hürriyet ve ekmek kavgasıdır.’’ 1 Mayıs, birliğin, alın terinin ve dayanışmanın günü,  kutlu olsun.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/var-olmak-direnmektir-1777567294.webp">
                        <figcaption>Var olmak direnmektir</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1886 yılında, Chicago’da başlayan ve tüm Amerika Birleşik Devletlerine yayılan sekiz saatlik iş gücü mücadelesi, işçi sınıfı tarihinin en kritik dönemeçlerinden birine dönüşür. On binlerce işçi, insan onuruna yaraşır çalışma koşulları talebiyle sokaklara çıkar. Ancak bu talepler, devlet ve sermaye ittifakının sert müdahalesiyle karşılaşır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">4 Mayıs 1886’ da gerçekleşen Haymarket Olayı, bu gerilimin kırılma anı olur. Barışçıl bir miting sırasında patlayan bir bomba, işçi hareketine yönelik büyük bir baskı dalgasının bahanesine dönüştürülür. Olayın faili hiçbir zaman kesin olarak belirlenememiş olmasına rağmen, aralarında Albert Parsons ve August Spies’in de bulunduğu işçi önderleri, siyasi bir yargılama süreci sonucunda idama mahkum edilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Albert Parsons, boynuna ilmek geçirilmeden hemen önce tarihin suratına şu gerçeği haykırır:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">“</span><em><span style="color:#1b1c1d">Suçsuzum. Bunu bütü</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">n d</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ünya biliyor. Ama suçsuz olduğ</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">um i</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ç</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">in de</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ğ</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">il; i</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">şçi haklarını savunduğum, sosyalist olduğ</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">um i</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ç</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">in as</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ılıyorum</span></em><span style="color:#1b1c1d">.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Bu söz, hukukun bir tarafsızlık masalı değil, egemen sınıfın elinde bir infaz aracı olduğunun tescilidir de aynı zamanda.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Parsons ve yoldaşları, bir cinayetin faili oldukları için değil; sermayenin sömürü imparatorluğuna "hayır" dedikleri için katledildiler. Dar ağacına gönderilen tek başına bir beden değil, ayağa kalkan bir sınıftı yani. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Onlarla aynı kaderi paylaşan August Spies ise mahkeme salonunda cellatlarının gözlerinin içine bakarak sönmeyecek bir yangını müjdelemişti: “</span><em><span style="color:#1b1c1d">Bizi asabilirsiniz, ama bu hareketi ezemezsiniz. Burada bir kıvı</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">lc</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ımı ezeceksiniz, ama o ateş her yerde yükselecek</span></em><span style="color:#1b1c1d">.’’</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Bugün bu sözleri birer nostaljik hatıra gibi anmak, en basit ifadeyle, o mirasa ihanettir. Çünkü o mücadelenin büyüklüğüne ve gücüne inananların, bu uğurda hayatlarını ortaya koyanların en büyük arzusu anılmak değil; yarım bıraktıkları kavganın tamamlanmasıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün, bu tarihsel miras yalnızca kitaplarda yaşamıyor. Son günlerde yaşanan Doruk Maden eylemleri, bu mücadelenin hâlâ ne kadar acı, ne kadar gerçek olduğunu yüzümüze çarpıyor. İşçiler günlerce, aç, uykusuz, yorgun, ama vazgeçmeden direndi. Sadece haklarını istemek için, sadece duyulabilmek için, bedenlerini ortaya koymak zorunda kaldılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekranlara yansıyan o görüntüler kolay izlenir değildi. Bir insanın bu kadar görünmez bırakılmasının, bu kadar yok sayılmasının ağırlığı vardı o karelerde. Yorgun yüzler, suskun bakışlar, ama içten içe büyüyen bir öfke… Ve belki de en çok, insanın içini sızlatan,&nbsp; duyulmak için bu kadar direnmek zorunda kalınmasıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü bu düzende işçiler ancak direndiklerinde fark edilir. Ama bu tek başına yeterli değildir. O direnişi görünür kılan, onu büyüten ve etkili kılan, toplumsal destektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Sessizlik bu düzenin en konforlu alanıysa, toplumsal dayanışma da onun en büyük korkusudur</strong>. Çünkü tekil bir direniş bastırılabilir; ama kolektif bir ses, artık susturulamaz hale gelir. İşte tam da bu yüzden, bugün gördüğümüz kazanım yalnızca bir direnişin değil, o direnişi sahiplenen ortak iradenin sonucudur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yaşananları bir istisna değil,&nbsp; düzenin ta kendisi olarak görmekte yarar vardır. Çünkü devlet-sermaye ittifakı, doğası gereği hak taleplerine karşı sağırdır. Talepler ancak bir “kriz” haline geldiğinde görünür olur. Bu yüzden işçi mücadelesi, yalnızca ekonomik bir mücadele değil; aynı zamanda görünür olma, var olma mücadelesidir. Buradaki temel gerçeklik, gücün&nbsp; kendiliğinden geri çekilmeyeceğidir.&nbsp; O ancak karşısında örgütlü bir direniş bulduğunda sınırlandırılabilir.</span></span></span></p>

<p><br />
<span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">En güçlü görünen yapılar bile, kararlı bir kolektif irade karşısında son derece kırılgandır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu nedenle 1 Mayıs, bir anma günü değil bir hatırlama günüdür.<br />
Bize,&nbsp; hiçbir hakkın lütuf olarak verilmediğini, adaletin mücadele edilmeden kazanılmadığını ve kazanılamayacağını hatırlatır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Dirençli ve kararlı bir mücadele artık bir tercih değil, zorunluluktur. Çünkü bugün sömürü, klasik anlamıyla yalnızca fabrikaların duvarları arasında değil; yaşamın tamamına nüfuz etmiş durumdadır. Emek, sadece üretim sürecinde değil, gündelik hayatın her anında disipline edilirken; güvencesizlik istisna olmaktan çıkarılıp sistemin temel normu haline getirilmiştir. Borçlandırma mekanizmaları ise yalnızca bugünü değil, geleceği de kontrol altına alan bir tahakküm aracına dönüşmüştür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rosa Luxemburg’un vurguladığı gibi, özgürlük ancak farklı düşünenlerin, yani itiraz edenlerin özgürlüğü olduğunda gerçektir. Bu nedenle <strong>mesele yalnızca direnmek değildir. Asıl mesele, bu düzenin bize dayattığı sahte güvenlik hissini, “</strong><strong>fıtrat” adı altında meşrulaştırılan eşitsizlikleri ve teslimiyeti normalleştiren dili k</strong><strong>ö</strong><strong>kten reddedebilmektir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve belki de en kritik eşik burada başlar: Tahakküm yalnızca zorla işlemez, rıza üreterek derinleşir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İktidar, yalnızca baskı kurarak değil; aynı zamanda kendi dilini, kendi sınırlarını ve kendi “normalini” kabul ettirerek varlığını sürdürür. Bu yüzden gerçek mücadele, yalnızca dışsal baskıya karşı değil; içselleştirilmiş kabullere karşı da verilmek zorundadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu yüzden mesele yalnızca direnmek değil; neye rıza gösterdiğimizi de sorgulamaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün almamız gereken ders açıktır:<br />
Bu karanlık düzenden çıkış, kendiliğinden olmayacaktır. Ancak örgütlü bir mücadeleyle, ancak kararlı bir direnişle, ancak kolektif bir bilinçle mümkün olacaktır…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü tarih bize şunu defalarca göstermiştir:<br />
Bir kıvılcım bastırılabilir,<br />
ama o kıvılcımın taşıdığı hakikat<br />
er ya da geç<br />
yangına dönüşür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yeraltından yükselen o sese selam olsun. O sesi destekleyen tüm kahramanlara selam olsun. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sendika yöneticisi Başaran Aksu’ya selam olsun. 1886’da Spies’in sözlerini hatırlatan ve o kararlılığı devam ettiren cümleleri ne güzeldi değil mi: ‘‘<em>Bizi gözaltına alarak, tutuklayarak bu ateşi söndüreceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz gideriz, yerimize binlerce madenci gelir. Bu kavga hürriyet ve ekmek kavgasıdır.</em>’’</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1 Mayıs, birliğin, alın terinin ve dayanışmanın günü,&nbsp; kutlu olsun.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/guclu-devlet-imgesi-ve-otoritesizlik-13205</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Güçlü devlet imgesi ve otoritesizlik</h1>
                        <h2>Türkiye’de devletin sert ve güçlü imajı ile gündelik yaşamdaki etkisizliği arasındaki çelişkinin açıklaması burada saklı. Sistematik hukuksuzluk, adalet ilkelerini göz ardı eden keyfi uygulamalar ve yaygın yolsuzluk pratikleri aslında mevcut rejimi daha güçlü kılmıyor. En baskıcı uygulamalar eliyle devlet, otorite olmaktan tümüyle çıkıp çıplak bir zor aparatına dönüştürüyor. Bu sorunun mutlaka ve bir an önce çözülmesi şart. Zira otorite olamayan bir devlet, uzun vadede hepimiz için stratejik bir tehdit. Sorunun çözümü ise güçlü devlet imajına daha da çok iman etmekten değil, toplumsal direnci adalet ve eşitlik temelinde bir siyasi harekete dönüştürmekten ve hukuk düzenini yeniden kurarak kamuyu hesap verebilir kılmaktan geçiyor. Bu görevin de muhalefete düştüğüne kuşku yok.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/guclu-devlet-imgesi-ve-otoritesizlik-1777566996.webp">
                        <figcaption>Güçlü devlet imgesi ve otoritesizlik</figcaption>
                    </figure>
                    </header><h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1800’lerin ikinci yarısında Ahmed Cevdet Paşa, vatan denildiğinde Osmanlı askerinin aklına köyünün çeşmesinin geldiğini yazıyordu. Oysa bundan yalnızca yarım yüzyıl sonra Anadolu köylüsü için memleketinden uzaktaki bir karış toprak uğruna ölmek giderek normalleşmiş, hatta övülesi bir davranış olarak görülmeye başlamıştı. Bu dönüşüm, ülkemizde ulus-devletin temellerinin ne kadar hızlı ve sağlam bir biçimde atıldığına işaret ediyor. Her ne kadar geçmişe bakarken uluslaşma sürecindeki direnç hatlarını, mücadeleleri ve isyanları görüyor olsak da genel toplamı değerlendirecek olursak, sürecin büyük oranda başarıya ulaştığı açık. Öyle ki günümüz Türkiye’sinde ortalama insan için kendini siyasi iktidar üzerinden tanımlamak, devlete sadakati kimliğinin kurucu bir unsuru addetmek sıradan bir davranış. Toplumun büyük bölümü, siyasal erkin hayatlarını büyük oranda belirlediği bir toplumda yaşamaktan rahatsız olmuyor. Tam aksine, kendi namına bunu talep ediyor, bu tahakküm ilişkisinde ontolojik bir güven buluyor. Bu bakımdan insanların mutlak devlet imajına ihtiyaç duyduğunu söylemek yanlış olmaz.</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güçlü devlet miti, bu ihtiyaca karşılık olarak siyasal kültürümüzde özenle korunup pekiştiriliyor. Bu anlamda siyasi gücün mistifiye edildiği, devletin adeta kutsallaştırıldığı bir ülkede yaşamaktayız. Örneğin bizim için kamu düzenlemesinin konusu olamayacak herhangi bir alan düşünülemez. Hükümet isterse kadınların doğum biçimlerinden insanların dinlemesi gereken müzik tarzına, çocukların oynayacakları bilgisayar oyunlarından İslam’ın hangi yorumunun doğru olduğuna kadar hemen her konuda söz söyleyip adım atabilir. Devletin müdahale alanı ülkemizde alabildiğine geniştir. Dahası, toplumsal ve tarihi olayları algılayışımızda da devlet hep merkezdedir. Karşı karşıya olduğumuz önemli sorunların arkasında mutlaka başka devletlerin parmağı vardır örneğin. Ya da tarihe bakışımızda önemli olan geçmişin gündelik yaşamı ve adetleri değil, devletler arası siyasi ve askeri gelişmelerdir. Güncel pek çok dizi ve film de devleti mistifiye eden öğelerle bezelidir. Her prime time zamanı ekranlarda bir takım kahraman erkekler kendilerini devlete adar. Onun bekası söz konusu olduğunda ölmek ve öldürmek, bu yapımlarda kutsallaştırılır. Ve ekranlardaki devletin şefkati derin, öfkesi yıkıcı, iradesi mutlaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurgusal yapımlarda durum böyle olsa da pratikte tersi bir durum söz konusu. Ülkemizdeki kamu erki, gündelik yaşamdaki kuralları belirlemekte ve düzeni tesis etmekte giderek zorlanmakta, arzu ettiği dönüşümleri bir türlü hayata geçirememekte. Örneğin sokaklarımızda çeteler cirit atıyor, suç oranları sürekli <a href="https://uskudar.edu.tr/haber/turkiyede-son-10-yilda-suc-oranlari-yuzde-108-artti/62794" style="color:#467886; text-decoration:underline">artıyor</a>. Gıda denetimleri yetersiz ve üreticiler bu konudaki kural ve düzenlemeleri rahatlıkla göz ardı edebiliyor. Düzenli aralıklarla çıkan imar afları eliyle devlet, kendi iskân kanunlarını etkisizleştiriyor. Dahası, “dindar nesiller yetiştirme” fikrini bir amaç olarak belirleyip tüm imkanlarını bu konuda seferber etse dahi toplumun dinle arasındaki mesafenin açılmasına engel olamıyor. Öyle ki diyanete tarihin en büyük bütçesini veren ve dört koldan din propagandası yapan iktidar, seçmeli din derslerinin seçilme oranının %5’te <a href="https://www.birgun.net/haber/ali-erbas-itiraf-etti-dini-agirlikli-derslerin-secilme-orani-dibi-gordu-708127" style="color:#467886; text-decoration:underline">kalmasının</a> önüne geçemiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu örneklerden çok daha kritik olan sorun, kamu gücünün Weberyen anlamda bir otorite olma niteliğini kaybetmiş olması. Devlet, yalnız kural koyarak düzeni sağlamayı başaramıyor. Koyduğu kuralları uygulatmak, arzu ettiği dönüşümleri hayata geçirebilmek için ceza sopasına fazlasıyla muhtaç. Tam da bu nedenle yüz binlerce polis ve bekçi istihdam ediliyor. Yine bu zorunluluk yüzünden kentlerimizde yeni adliye binaları ve devasa hapishaneler yükselmekte. Yapılan araştırmalar devlet kurumlarına olan güvenin gün be gün düştüğünü gösteriyor. Bir yandan devletinin çok güçlü olduğuna inanan insanlar, öte yandan pratik sorunlarında çözümü devletten ziyade devlet dışı aktörlerden bekliyor. Önemli sorunların çözümünde ilk akla gelen isimler artık mafya liderleri, hayırsever müzik yıldızları ya da televizyon programı sunucuları. Sözün özü, gündelik yaşamımızda devlet kapasitesinin her geçen gün daha da azaldığına şahit oluyoruz.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda yanıtlamamız gereken soru şu: Güçlü devlet fikrine bu kadar âşık isek, pratikte de devleti gerçek bir otorite olarak kabul etmemiz gerekmez mi? Neden gündelik yaşamımızda kamu erkinin koyduğu kural ve düzenlemeler bu kadar etkisiz kalıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ikiliği, devletin sınıfsal mücadelelerdeki araçsallaştırılma biçimi ile açıklamak mümkün. Şöyle ki kamu gücü esasen sınıflar arası ilişkilerde bir yarı-bağımsız odak olarak işlev görür. Bu odağın sınıfsal çıkarlardan bağımsızlık düzeyi ise değişkendir. Kimi zaman sınıflar arası mücadelelerde bir arabulucu ve birleştirici rolü oynar. Kimi zamansa egemen sınıfların kontrolünde bir aparat olarak düzenin yeniden üretiminde rol alır. Aslında devletler her durumda bu iki işlevi de aynı anda karşılar. Ancak söz konusu iki kutuptan hangisinin ağır bastığını, devletin daha ziyade bir arabulucu mu yoksa aparat mı olduğunu somut tarihi ve toplumsal koşullar belirler. Türkiye özeline bakacak olursak, AKP iktidarı yerleşik bir hal aldıkça devletin de sınıfsal mücadelelerde neredeyse salt bir aparat haline geldiğini görüyoruz. Asgari ücretin belirlenmesinden dolaylı vergilere odaklı politikalara, grev yasaklarına ve kamu ihale düzenine kadar pek çok boyutta devlet, egemen sınıfların tahakkümü altında çalışan bir ‘toplumsal refahı dağıtım aracı’ niteliğinde. Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada devlet, çoğunluk aleyhine işleyen bir güç odağı niteliğinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan siyasal kültürümüzdeki devlet miti mülki idareyi öylesine kutsuyor ki, kamu erkini kullananlardan hesap sormak insanların aklına çoğu kez gelmiyor. Örneğin okul saldırısında evladını kaybeden ailelerden bazılarının ilk refleksi “devletimiz sağ olsun” demek olabiliyor. Bu yüksek meşruiyet kamu görevlilerine büyük bir konfor alanı sağlıyor elbette. Her şeye yetkili ancak hiçbir şeyden sorumlu olmadıkları bir pozisyonda hareket ediyorlar. Topluma ve adalete hesap vermek zorunda olmadan kamu gücünü kullanıyorlar. Bu yapı, devletin egemen sınıfların elinde bir araç olarak çok daha nobran bir biçimde kullanılmasını mümkün kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda sözünü ettiğimiz devlet kapasitesindeki düşüş ise, bu devlet biçimine karşı toplumun gündelik hayattaki mikro dirençlerinin toplamından ortaya çıkan bir sonuç. Bir başka deyişle toplum, egemen sınıfların aparatı olarak işlev görme konusunda giderek daha aşırıya kaçan kamu gücü karşısında kolektif bir siyasal muhalefet kurmak yerine, çareyi gündelik hayatta çeşitli direnç noktaları oluşturmakta buluyor. İnsanlar her daim kamu düzenlemelerinin etrafından dolanmaya çalışıyor, ceza tehdidi olmadığında devletin koyduğu kuralları görmezden geliyorlar. Gerçek kazancını beyan etmek akıl dışı bir davranış olarak damgalanırken, okullarda ve televizyonlarda pompalanan ideolojik propaganda tümüyle görmezden geliniyor. Devlet mitini alabildiğine köpürten iktidarlar kamu gücünü kendi sermaye birikimleri için pervasızca kullanırken, böylesi gündelik direnç mekanizmaları da toplumda yayılıyor ve kamunun pratikteki belirleyiciliği azalıyor. Bu da devletin gerçek anlamda bir otorite olmasının önüne geçiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte Türkiye’de devletin sert ve güçlü imajı ile gündelik yaşamdaki etkisizliği arasındaki çelişkinin açıklaması burada saklı. Sistematik hukuksuzluk, adalet ilkelerini göz ardı eden keyfi uygulamalar ve yaygın yolsuzluk pratikleri aslında mevcut rejimi daha güçlü kılmıyor. En baskıcı uygulamalar eliyle devlet, otorite olmaktan tümüyle çıkıp çıplak bir zor aparatına dönüştürüyor. Bu sorunun mutlaka ve bir an önce çözülmesi şart. Zira otorite olamayan bir devlet, uzun vadede hepimiz için stratejik bir tehdit. Sorunun çözümü ise güçlü devlet imajına daha da çok iman etmekten değil, toplumsal direnci adalet ve eşitlik temelinde bir siyasi harekete dönüştürmekten ve hukuk düzenini yeniden kurarak kamuyu hesap verebilir kılmaktan geçiyor. Bu görevin de muhalefete düştüğüne kuşku yok.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/tabagin-kiyisi-hayatin-esigi-rakamlarin-anlatamadigi-insan-hikayeleri-13204</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Tabağın kıyısı, hayatın eşiği: Rakamların anlatamadığı insan hikâyeleri</h1>
                        <h2>Bugün ekonomi politikalarının başarısı; borsa verileri, rezerv düzeyleri ya da döviz kurundaki geçici sakinlik ile değil, insanların alışveriş poşetlerine ne koyabildiğiyle ölçülmelidir. Sosyal adaletin sağlanmadığı, gelir farklarının uçuruma dönüştüğü bir yapı uzun vadede sürdürülebilir değildir. Çünkü mutfaktaki sorun çözülmeden, söylemle kurulan hiçbir başarı hikâyesi insanları ikna edemez. Mesele yalnızca “ekmek” değil; o ekmeğin adil paylaşılıp paylaşılmadığıdır. Eğer bir ülkede yoksulluk sınırı ortalama bir memur maaşının birkaç katına çıkmışsa, artık yalnızca ekonomi değil, toplumsal denge de ciddi şekilde zedelenmiş demektir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tabagin-kiyisi-hayatin-esigi-rakamlarin-anlatamadigi-insan-hikayeleri-1777566645.webp">
                        <figcaption>Tabağın kıyısı, hayatın eşiği: Rakamların anlatamadığı insan hikâyeleri</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomi yönetimi ne kadar “istikrar”, “dezenflasyon” ve “orta vadeli hedefler” gibi kavramları tekrar ederse etsin, sokağın ve mutfağın dili bugün tek bir gerçeği söylüyor: Yetişemiyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Resmi verilerin soğuk yüzü ile pazarın, marketin sıcak gerçeği arasındaki fark hiç bu kadar açılmamıştı. TÜRK-İŞ’in Nisan 2026 verileri henüz açıklanmışken, toplumda yarattığı etki oldukça derin. Bugün dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için gereken açlık sınırı 34.587 TL’ye ulaşmış durumda. Aynı ailenin barınma, giyim, ulaşım ve faturalarını da karşılayabilmesi için ihtiyaç duyduğu toplam gelir, yani yoksulluk sınırı ise 112.661 TL’ye dayanmış durumda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şimdi bu rakamları, “başarı” olarak sunulan asgari ücretle, maaş artışlarıyla ve emekli aylıklarıyla yan yana koyduğunuzda ortaya çıkan tablo yalnızca bir matematik sorunu değil; aynı zamanda toplumsal bir vicdan meselesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Verilerin Söylediği, Siyasetin Örttüğü</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Siyasi söylemlerde “enflasyonu kontrol altına aldık” ifadeleri sıkça dile getirilirken, vatandaşın pazar torbası her geçen gün daha da boşalıyor. Kağıt üzerindeki makro göstergeler belki olumlu bir tablo çiziyor olabilir; fakat mutfakta etin yerini dert, sütün yerini su aldığında bu verilerin toplum nezdinde bir karşılığı kalmıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yoksulluk sınırının 112 bin lirayı geçtiği bir ortamda, Türkiye’de toplumsal yapı keskin biçimde ayrışmış durumda: Küçük bir kesim ve geri kalan geçim mücadelesi veren geniş kitle. Bir zamanlar “orta direk” olarak tanımlanan kesim, bugün açlık sınırına yakın, yoksulluk sınırına ise oldukça uzak bir yaşam sürmeye çalışıyor. Bu derinleşen yoksulluğun yalnızca belli dönemlerde hatırlanan bir veri ya da sosyal yardım başlığı olarak ele alınması ciddi bir yanlıştır. Ekonomik büyümeden söz edilirken, bu büyümenin neden sınırlı bir kesime yaradığı sorusu hâlâ cevapsızdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Gençlerin ve Emeklilerin Sıkışan Geleceği</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bekâr bir bireyin yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gereken tutarın 44.802 TL olduğu bir ülkede, gençlerin evlilik planı yapmasını, ev sahibi olmayı düşünmesini ya da kendini geliştirmek için kültürel faaliyetlere bütçe ayırmasını beklemek gerçekçi değildir. Yeni nesil, “yaşamak” ile “hayatta kalmak” arasındaki farkın içinde sıkışıp kalmış durumda. Bir kahve hesabını yapan, sinemaya gitmeyi lüks gören bir gençlik, aslında bir ülkenin gelecekteki en büyük kaybıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Diğer tarafta ise emekliler bulunuyor. Yıllarca çalışmış insanların, açlık sınırının yarısına denk gelen gelirlerle yaşamaya zorlanması sadece ekonomik bir sonuç değil, aynı zamanda hatalı bir tercihin göstergesidir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Sınırın Ötesinde Bir Çıkış Var mı?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün ekonomi politikalarının başarısı; borsa verileri, rezerv düzeyleri ya da döviz kurundaki geçici sakinlik ile değil, insanların alışveriş poşetlerine ne koyabildiğiyle ölçülmelidir. Sosyal adaletin sağlanmadığı, gelir farklarının uçuruma dönüştüğü bir yapı uzun vadede sürdürülebilir değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü mutfaktaki sorun çözülmeden, söylemle kurulan hiçbir başarı hikâyesi insanları ikna edemez. Mesele yalnızca “ekmek” değil; o ekmeğin adil paylaşılıp paylaşılmadığıdır. Eğer bir ülkede yoksulluk sınırı ortalama bir memur maaşının birkaç katına çıkmışsa, artık yalnızca ekonomi değil, toplumsal denge de ciddi şekilde zedelenmiş demektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Sonuç olarak:</span></strong>&nbsp;<span style="color:black">Gerçek istikrar, rakamların iyileştirilmesiyle değil, vatandaşın ay sonunu rahat getirebilmesiyle sağlanır. Aksi durumda açıklanan her yeni veri, yaklaşan daha büyük bir toplumsal sorunun habercisi olmaya devam edecektir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/gulistan-doku-ve-yargi-bir-cicekle-bahar-gelir-mi-13203</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Gülistan Doku ve yargı: Bir çiçekle bahar gelir mi?</h1>
                        <h2>Yıllardır çözülemeyen ve ucu yüksek mevkilere uzanan bir dosyanın, cesur bir savcı tarafından tek başına çözülebileceğine, yani sistemin buna imkân tanıyabilecek nitelikte olduğuna, inanmayı çok isterdim. Ancak bunlar maalesef bana inandırıcı gelmiyor. Yanlış anlaşılmasın, savcı Ebru Cansu’yu çok tebrik ediyorum, emeğini sonuna kadar takdir ediyorum. Eminim adaletin yerini bulması için çok uğraşmıştır. Fakat bu dosyanın ilerlemesi için tek bir savcının yeterli olmayacağını bilecek kadar tanıyoruz bu sistemi. Bu yeni yaklaşım iktidar içerisindeki kliklerin çatışmasından mı yoksa sadece Bakanı parlatma ihtiyacından mı kaynaklanıyor bilmiyorum. Ama başlıkta da belirttiğim gibi, bir çiçekle bahar gelmiyor maalesef. Türkiye’de yargı bağımsızlığını sağlamak ve adalete olan güveni yeniden tesis etmek için atılması gereken pek çok adım var. Buna, haksız yere tutuklu bulunan kişilerin serbest bırakılması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmasıyla başlanabilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gulistan-doku-ve-yargi-bir-cicekle-bahar-gelir-mi-1777545745.webp">
                        <figcaption>Gülistan Doku ve yargı: Bir çiçekle bahar gelir mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">6 yıldır aydınlatılamayan Gülistan Doku dosyasının son günlerde çorap söküğü gibi geldiğini gördük. Doku ailesinin yıllardır sürdürdüğü çaba sonucunda adalete erişecek olması herkesi mutlu etti. Yeni Adalet Bakanı bu dosyanın “ucu nereye giderse gitsin kararlılıkla” araştırılacağını ve çözüleceğini ifade etti. Hatta sadece bu dosyanın değil benzer şekilde şüpheli cinayet dosyaları için özel ekip kurulacağını ve adalet bekleyen diğer dosyaların da çözümleneceğini duyurdu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geç kalınmış olsa da bu adımların atılması çok önemli. Özellikle yakınlarını kaybeden ve adalet bekleyen aileler için ciddi bir umut yeşerdi. Umarım başta Gülistan, Rabia Naz, Rojin, Yeldana ve Nadira olmak üzere tüm şüpheli cinayet dosyaları açıklığa kavuşturulur ve sorumlular cezalandırılır. Kaybedilen canlar yerine gelmese de adaletin yerini bulması çok önemli. Ayrıca, kayıplar açısından yakınlarının bedenlerini bulmak ve kendi inançlarına göre defnedebilmeleri yaşadıkları acının bir nebze olsun azaltılması için elzem. Peki, bu adımların atılması adalet sistemimizde köklü bir değişiklik yaratabilir mi? Bu konuyu değerlendirmek gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de yargı bağımsızlığıyla ilgili ciddi sorunların olduğu ve halkın büyük bir çoğunluğunun adalet sistemine güvenmediği biliniyor. Hem ulusal hem uluslararası pek çok raporda, ankette ve endekslerde bu realite ortaya konuyor. Mevcut siyasal iktidarın yaptığı yargı reformlarına rağmen yargıya güven git gide eriyor. 2004’te AB müzakerelerinin başlamasıyla AKP’nin yargı reformları da bir anlamda başlamış oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet Bakanlığı’nın 2008’de kurduğu komisyonun çalışmaları neticesinde “Yargı Reformu Stratejisi ve Eylem Planı” hazırlandı. Bu adımı özellikle yüksek yargıda ciddi değişiklikler yapan 2010 referandumu izledi. 2009-2015, 2015-2019, 2019-2023 ve son olarak 2025-2029 yıllarını kapsayan 4 Yargı Stratejisi belgesi ve sayıları 11’i bulan yargı paketleri ile yargı reform edilmeye çalışıldı. Bu strateji belgeleri ve yargı paketlerine bakıldığında özellikle ilk dönemlerde yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirmeye yönelik ciddi bir vurgu olduğunu söyleyebiliriz. Bunda AB adaylığının ciddi bir motivasyon kaynağı olduğunu unutmamak lazım elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2009-2015 Yargı Reformu Stratejisi’ne bakıldığında ‘yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi’, ‘yargının tarafsızlığının geliştirilmesi’, ‘yargının verimliliği ve etkililiğinin artırılması’, ‘yargıda meslekî yetkinliğin artırılması’, ‘yargıya güvenin arttırılması’, ‘adalete erişimin kolaylaştırılması’ ve ‘ceza infaz sisteminin geliştirilmesi’ gibi başlıkların olduğunu görüyoruz. 2015-2019 Yargı Reformu Stratejisi’nde de benzer şekilde ‘yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirmek’, ‘yargının hesap verebilirliğini ve saydamlığını artırmak’, ‘ceza ve hukuk adalet sistemini geliştirmek’, ‘adalete erişimi geliştirmek’, ‘yargısal uygulamalardan kaynaklanan insan hakları ihlallerini önlemek’, ‘insan hakları standartlarını güçlendirmek’ ve ‘ceza infaz sistemini geliştirmek’ gibi hedefler var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2019-2023 Yargı Reformu Stratejisi’nde önceki iki stratejiye benzer bir şekilde ‘yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi’, ‘hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi’, ‘adalete erişimin kolaylaştırılması ve hizmetlerden memnuniyetin artırılması’ ve ‘ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması’ gibi amaç ve hedefler belirlenmiş. Ancak son stratejide öncekilerden biraz daha farklı bir belge çıkıyor karşımıza.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son Yargı Reformu Strateji belgesinde insan haklarına ya da yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığına ilişkin bir hedef yok. Son belgede sadece 5 amaç ve hedef belirlenmiş: ‘kurumsal yapının güçlendirilmesi ve süreçlerin yeniden yapılandırılması’, ‘insan kaynakları kapasitesinin güçlendirilmesi’, ‘ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması’, ‘hukuk ve idari yargılama süreçlerinin etkinliğinin artırılması’ ve ‘adalete erişimin kolaylaştırılması’. Metnin tamamına bakıldığında da önceki strateji belgelerinden faklı olarak yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından neredeyse hiç bahsedilmiyor. Önceki strateji belgelerinde yalnızca hedefler arasında değil metnin genelinde de yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına yönelik pek çok vurgu varken son strateji belgesinde bu durum değişmiş. Bu değişikliği nasıl yorumlamalıyız bilemiyorum. İktidar daha realist davranmaya karar vermiş olabilir. Sırf dostlar alışverişte görsün diye yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından bahsetmeye gerek duymamış olabilirler. Bu durumda dürüstlüklerini takdir etmek gerekir. Strateji belgeleri dışında 11 yargı paketinin düzenlenerek uygulamaya konulduğu; ayrıca ilki 2014-2019, ikincisi 2021-2023 tarihli iki İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklandığını da unutmayalım. Peki, bunca strateji, eylem planı ve yargı paketlerine rağmen yargı neden bu durumda? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AKP iktidarının ilk dönemlerinde AB uyum süreci için olumlu adımlar atılmış olsa da 2013 sonrasında başlayan otoriterleşme süreci son 10 yılda şiddetini arttırarak devam etmekte. Nitekim yargı bağımsızlığı endeksinde Türkiye 2015-2025 yılları arasında 38 sıra gerileyerek 143 ülke arasında 118. sırada yer aldı. 12. yargı paketinin hazırlandığı bugünlerde mevcut iktidarın hazırladığı yargı paketinin mevcut durumu iyileştirme ihtimalinden bahsetmek oldukça güç. Çünkü mevzu artık mevzuatta yapılacak değişikliklerle çözülecek boyutta değil. Adaletin sadece var olması değil bir yandan görünmesi gerektiği sıklıkla vurgulanır. Bu, insanların yargı sistemine güvenini ve adaletin var olduğuna ilişkin inançlarını besler. Türkiye maalesef bu noktadan oldukça uzak. Kamu vicdanında hiçbir şekilde kabul görmeyen uygulamalar hız kesmeden devam ediyor. Doğayı ve yaşam alanlarını korumaya çalışan köylüler, maaşlarını alamayan madenciler, arkadaşlarının katledilmesini protesto eden öğrenciler polis şiddetine maruz kalırken bunların sorumlularına, özellikle de patronlara, hiç dokunulmaması insanların vicdanlarında karşılık bulmuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mevcut düzende hak savunucuları, gazeteciler, sendikacılar sudan sebeplerle tutuklanıyor. Öte yandan tutuklanması gereken yani kaçma, delilleri karartma ya da tanık ve mağdurlar üzerinden baskı kurma şüphesi olan pek çok fail aramızda serbestçe dolaşıyor. Cinsel saldırı, uyuşturucu, dolandırıcılık vb. gibi önemli suçlardan yargılanan pek çok sanık tutuklanmazken yalnızca işini yapan ya da hakkını arayan ve dosyalarında hiçbir tutuklama nedeni bulunmayan İsmail Arı, Alican Uludağ, Esra Işık, Mehmet Türkmen gibi insanların tutsak edilmelerinin adil olduğunu savunmak imkânsız. Bu nedenle, hem Gülistan Doku dosyasının hem de çözülmesi vaat edilen diğer dosyaların yeniden ele alınacak olmasının, Adalet Bakanı’nın ya da genel olarak hükümetin imajını düzeltmeye yönelik olduğu yönündeki algı ağır basıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yıllardır çözülemeyen ve ucu yüksek mevkilere uzanan bir dosyanın, cesur bir savcı tarafından tek başına çözülebileceğine, yani sistemin buna imkân tanıyabilecek nitelikte olduğuna, inanmayı çok isterdim. Ancak bunlar maalesef bana inandırıcı gelmiyor. Yanlış anlaşılmasın, savcı Ebru Cansu’yu çok tebrik ediyorum, emeğini sonuna kadar takdir ediyorum. Eminim adaletin yerini bulması için çok uğraşmıştır. Fakat bu dosyanın ilerlemesi için tek bir savcının yeterli olmayacağını bilecek kadar tanıyoruz bu sistemi. Bu yeni yaklaşım iktidar içerisindeki kliklerin çatışmasından mı yoksa sadece Bakanı parlatma ihtiyacından mı kaynaklanıyor bilmiyorum. Ama başlıkta da belirttiğim gibi, bir çiçekle bahar gelmiyor maalesef. Türkiye’de yargı bağımsızlığını sağlamak ve adalete olan güveni yeniden tesis etmek için atılması gereken pek çok adım var. Buna, haksız yere tutuklu bulunan kişilerin serbest bırakılması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmasıyla başlanabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/1-mayis-madenciler-ve-calisanlarin-ortak-yeni-sendikal-merkezi-13202</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>1 Mayıs, madenciler ve çalışanların ortak yeni sendikal merkezi </h1>
                        <h2>Mevcut bağımsız sendikaları yeni sendikal merkezi ilk nüveleri olarak değerlendirmek gerek. Bu zemin üzerinde demokratik sınıf sendikacılığı perspektifiyle ve işçi kamu emekçisi ayrımını ortadan kaldıracak bir sendikal anlayış ve iletişim- teknoloji çağının karşılık düşecek yeni örgütlenme ve mücadele tarzı ve yöntemiyle inşa edilecek çalışanların ortak yeni demokratik sendikal merkezi artık kendini dayatıyor. Mevcut yapılar milatları doldurmuş ve günün ihtiyaçlarına cevap veremez bir nokta savrulmuşlardır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/1-mayis-madenciler-ve-calisanlarin-ortak-yeni-sendikal-merkezi-1777545435.webp">
                        <figcaption>1 Mayıs, madenciler ve çalışanların ortak yeni sendikal merkezi </figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dayanışmaya ve birlikte mücadeleye en fazla ihtiyaç duyulan bir dönemde insanlar, gelenek olduğu üzere 1 Mayıs için meydanlarını doldurdu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs, 1889 yılında, günde 16 saat çalışan işçilerin 8 saatlik iş günü talebiyle ABD’nin Chicago kentinde yüz binlerce işçinin greve çıktığı gün olarak tarihe geçti. 4 Mayıs’ta Haymarket Meydanı’nda yapılan dayanışma gösterisine atılan bomba sonrasında, aralarında işçilerin de bulunduğu toplam 11 kişi hayatını kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olayların ardından 8 işçi lideri idamla yargılandı. Albert Parsons, August Spies, Adolph Fischer ve George Engel idam edildi. Louis Lingg ise idam edilmeden önce hücresinde ölü bulundu. Diğer sanıklar ise 1893 yılında Illinois Valisi John Peter Altgeld tarafından davanın adaletsiz olduğu gerekçesiyle affedildi. Bombayı atanlar ise hiçbir zaman bulunamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Enternasyonal, 1889 yılında aldığı kararla 1 Mayıs’ı tüm dünyada “işçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü” olarak ilan etti. Bu kararın ardından sendikalar ile sol ve sosyalist çevreler, her yıl 1 Mayıs’ı mücadele ve direniş günü olarak değerlendirmeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de 1 Mayıs</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de ilk 1 Mayıs gösterisi, Osmanlı döneminde 1911 yılında Selanik’te yapıldı. Cumhuriyet’in ilanından sonra 1923 yılında 1 Mayıs kutlamalarına izin verildi. Ancak 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile kutlamalar yasaklandı. 1935 yılında ise günün adı “<strong>Bahar ve Çiçek Bayramı</strong>” olarak değiştirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1976 yılında Taksim Meydanı’nda ilk büyük 1 Mayıs gösterisi düzenlendi. 1977 yılında ise Taksim’de gerçekleşen ve “1 Mayıs Katliamı” olarak anılan olaylarda, resmî rakamlara göre 34 kişi hayatını kaybetti, 136 kişi yaralandı. Bu olay, yükselen toplumsal muhalefet açısından bir dönüm noktası oldu. 1979’dan itibaren Taksim Meydanı uzun yıllar 1 Mayıs kutlamalarına yasaklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1980 askeri darbesiyle birlikte 1 Mayıs tamamen yasaklandı. Darbe sonrasında hem 1 Mayıs kutlamalarına izin verilmedi hem de Taksim Meydanı özel olarak yasaklı alan ilan edildi. Bu yasak, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen uzun yıllar sürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1979 sonrası Taksim yasağı sendikalara, emek örgütleri sol ve sosyalistlerin arasında her zaman başat tartışma ve gerilim konusu oldu ve olmaya devam ediyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1989 yılında 1 Mayıs yasağını protesto eden bir grup göstericilerden 17 yaşındaki Mehmet Dalkılıç polis kurşunuyla hayatını kaybetti. 1996 yılında Kadıköy Söğütlü Çeşme’de düzenlenen miting öncesinde toplanan kitleye yapılan müdahalede üç kişi aynı biçimde yaşamını yitirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Darbe sonrası ilk izinli 1 Mayıs gösterisi 1992 yılında İstanbul Gaziosmanpaşa’da yapıldı. Sonraki yıllarda Türkiye’nin farklı şehirlerinde de mitingler düzenlendi, ancak Taksim yasağı devam etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sendikal Hareketin Dönüşümü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Darbe öncesinde ağırlıklı olarak DİSK öncülüğünde düzenlenen 1 Mayıs mitingleri, darbe sonrasında daha geniş bir sendikal katılımla gerçekleştirildi. 1 Mayıs’ın resmî bayram ilan edilmesi ve Taksim’de kutlanması mücadelesinde Türk-İş’e bağlı sendikalar da rol aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun yıllar boyunca işçi sendikaları konfederasyonları, kamu emekçileri sendikaları ve meslek örgütleri 1 Mayıs mitinglerini birlikte organize etti. Ancak Taksim konusu, 1 Mayıs bileşenleri arasında sürekli bir tartışma ve gerilim başlığı oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2009 yılında 1 Mayıs “<strong>Emek ve Dayanışma Günü”</strong> olarak resmî tatil ilan edildi. 2010 yılında Taksim’de fiilî kutlamalar gerçekleşti; 2011 ve 2012’de izinli mitingler yapıldı. Ancak 2013’ten itibaren Taksim yeniden yasaklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dönemde sendikal yapı da değişmeye başladı. DİSK, KESK, TTB ve TMMOB birlikte hareket ederken; diğer bazı sendikalar ayrı alanlarda kutlamalar düzenledi. Bazı şehirlerde 1 Mayıs’ın uluslararası ve sınıfsal içeriğinden uzaklaşılarak daha “milli” bir çerçeveye oturtuldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sendikal Kriz ve Yeni Arayışlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel ölçekte sendikal hareketin yaşadığı krize paralel olarak Türkiye’de de sendikalar ciddi bir dönüşüm geçirdi. AK Parti dönemiyle birlikte sendikal kriz derinleşti; örgütlülük zayıfladı, sendikasızlaşma arttı ve mevcut sendikal anlayışlar sorgulanır hale geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşik Metal-İş gibi bazı istisnalar dışında birçok sendika bürokratikleşti, fsiyasetin etkisi altına girdi ya da etkisizleşti. Bu durum, işçilerin hak mücadelesinde ciddi bir boşluk yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçte, özellikle 2010’lu yıllardan itibaren farklı iş kollarında bağımsız sendikalar kurulmaya başlandı. Bu sendikalar, yerel ve dağınık olsa da birçok işyerinde etkili direnişler ve grevler örgütleyerek somut kazanımlar elde etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik işçilerinin 12 Nisan 2026’da Eskişehir’den başlattıkları Ankara yürüyüşü ve açlık grevi, 28 Şubat’ta başarıyla sonuçlandı. Bu direniş, dayanışma, kararlılık ve örgütlü mücadelenin önemini bir kez daha gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda ortaya çıkan yeni sendikal anlayış ve mücadele tarzı, yalnızca işverenleri değil, mevcut sendikal yapıları da sorgulanır hale getirdi. Geleneksel sendikaların bu direnişlere yeterli destek vermemesi dikkat çekici bir durumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1966 Paşabahçe grevi sonrasında kurulan DİSK’in bugün benzer mücadelelere sahiplenmemesi DİSK açısında önemli bir kırılmadır. Kuruluş misyonunun sonuna geldiğini işaretidir. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda 1 Mayıs mitingleri, sınıfsal karakterinden uzaklaşarak daha geniş bir demokratik muhalefet zeminine dönüşmüştür. Bu durum, sendikal hareketin yaşadığı krizin de bir yansımasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu krizden çıkış, yalnızca sendikal alanda değil, ülkenin genel siyasal ve toplumsal dönüşümüyle birlikte mümkün olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut bağımsız sendikaları yeni sendikal merkezi ilk nüveleri olarak değerlendirmek gerek. <strong>Bu zemin üzerinde demokratik sınıf sendikacılığı perspektifiyle ve işçi kamu emekçisi ayrımını ortadan kaldıracak bir sendikal anlayış ve iletişim- teknoloji çağının karşılık düşecek yeni örgütlenme ve mücadele tarzı ve yöntemiyle inşa edilecek çalışanların ortak yeni demokratik sendikal merkezi artık kendini dayatıyor.</strong> Mevcut yapılar milatları doldurmuş ve günün ihtiyaçlarına cevap veremez bir nokta savrulmuşlardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünün 1 Mayıs’larını da bu perspektifle baktığımızda göreceğimiz sosyal-siyasal ve sendikal realite bizi bu ihtiyaçla yüzleştirecektir. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/turkiyenin-demokrasisini-nasil-yeniden-kuracagiz-13201</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Türkiye’nin demokrasisini nasıl yeniden kuracağız?</h1>
                        <h2>CHP Genel Başkanı Özgür Özgür Özel’in, iktidarın artan baskısı ve yargı operasyonları karşısında CHP’nin demokrasi mücadelesini anlattığı yazısı Journal of Democracy’de yayımlandı. Özel: "Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetimi, iktidarda kalmak için demokratik bir yol kalmadığını fark ettikçe daha da baskıcı hale geldi. Ancak biz kararlılığımızda birleşmiş durumdayız ve Türkiye’yi halkına yakışır bir demokratik cumhuriyet yapmakta kararlıyız" diye yazdı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/turkiyenin-demokrasisini-nasil-yeniden-kuracagiz-1777492481.webp">
                        <figcaption>Türkiye’nin demokrasisini nasıl yeniden kuracağız?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye, demokrasi ve hukukun üstünlüğü için tarihi bir mücadele veriyor. 2013’ten bu yana Türkiye’de sürekli bir demokratik gerileme yaşanıyor. Cumhurbaşkanı&nbsp;Recep Tayyip Erdoğan, ilk kez geniş halk desteğiyle iktidara gelmiş ve ülkeyi ekonomik ve siyasi olarak reforme etme sözü vermişti. Ancak zamanla demokratik kurumları parçaladı, hukukun üstünlüğünü eritti, özgür basını susturdu, geniş klientelist ağlar kurdu ve kendisine sadık bir iş dünyası elitini yarattı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanının halk desteği azaldıkça yönetimi daha baskıcı hale geldi; çünkü artık iktidarda kalmak için demokratik bir yol kalmadığını görüyor. Muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 2024 yerel seçimlerindeki ezici zaferi, partimizi ülkenin en net demokrasi umudu ve barışçıl siyasi değişim temsilcisi haline getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart 2025’ten itibaren Erdoğan, özellikle benim genel başkanlığını yaptığım CHP’ye yönelik saldırılarını artırdı. Cumhurbaşkanı adayımız, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Erdoğan’ın en önemli rakibi Ekrem İmamoğlu, o ay birçok belediye başkanı ve belediye yöneticisiyle birlikte tutuklandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yolsuzluk, terör örgütüne yardım ve casusluk gibi çeşitli suçlamalarla karşı karşıyalar; savcılar binlerce yıl hapis cezası talep ediyor. Erdoğan açıkça bizden “sadık muhalefet” rolünü kabul etmemizi, gerçek bir iktidar iddiası taşımamamız gerektiğini söylüyor ki kendi iktidarı süresiz devam edebilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir yıldan fazladır milyonlarca vatandaş İstanbul, Ankara ve ülkenin dört bir yanındaki kentlerde sokakları ve meydanları doldurarak muhalefete yönelik bu saldırıya karşı çıkıyor ve özgür, adil seçimleri savunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye, 21. yüzyılın en belirleyici demokrasi mücadelelerinden birine sahne oluyor. Haftalarca süren kitlesel mitinglerde, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunan vatandaşlar İstanbul’da ve ülkenin her yerindeki kent ve kasabalarda toplanmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu mücadelenin ön safında Türkiye’nin “demokrasi nöbetçileri” yer alıyor: genç ve yaşlı, kadın ve erkek, çiftçi, mavi ve beyaz yakalı işçiler, her siyasi görüşten ve etnik kökenden demokratlar… Olağanüstü bir kararlılıkla birleşmiş durumdalar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onlar siyasi bir marjinal grup değil; son güvenilir anketlerin de açıkça gösterdiği gibi çoğunluğu temsil ediyorlar. Mücadeleleri Türkiye’nin geleceğini belirleyecek, ancak sonuçları sınırlarımızın çok ötesine uzanacak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan deneyiminin de gösterdiği gibi, otoriter yönetim altında yapılan seçimler asla sadece iktidarın el değiştirmesi meselesi değildir. Bu seçimler, otoriterliğin kalıcı hale gelip gelmediğini ya da demokratik yenilenmenin hâlâ mümkün olup olmadığını ortaya koyacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’deki sonuç bu nedenle küresel açıdan da önem taşıyor. Türkiye’nin Avrupa ile Ortadoğu arasındaki stratejik konumu, Rusya’ya yakınlığı ve uzun laik-demokratik geleneğe sahip Müslüman çoğunluklu bir ülke olması bunu daha da kritik kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bu Ana Gelme Yolculuğumuz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye kritik bir eşikte, ancak bu mücadele birden bire başlamadı. 2002’den beri ülkemiz Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından yönetiliyor. Türk seçmenler başlangıçta bu yeni partiye geniş bir destek verdi çünkü AKP istikrar vaat ediyor ve devam eden ekonomik reform programına bağlı görünüyordu. Bir dönem Türkiye uluslararası alanda “başarı hikayesi” olarak anılıyordu; demokrasi, serbest piyasa ekonomisi ve Müslüman toplum değerlerini uzlaştıran bir ülke olarak görülüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak vaatlerine rağmen AKP, 2008’den itibaren yargı üzerindeki kontrolünü sıkılaştırarak demokratik taahhütlerinden uzaklaşmaya başladı. Sonraki yıllarda Erdoğan, iktidarda kalabilmek için farklı gruplar ve çıkarlarla yeni ittifaklar kurarken toplumsal ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yıllar boyunca ana muhalefet partisi olan CHP’yi “eski, elitist, halktan kopuk düzenin” bekçisi olmakla suçladı. Aynı anda kendi siyasi projesini dini sembollerle donatarak “milli ve yerli” olarak sundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2016’daki başarısız darbe girişimi (Erdoğan’ın uzun süre müttefiki olan, sonra FETÖ olarak tanımlanan Gülenci ağ tarafından gerçekleştirildi) Erdoğan’a siyasi rejimi dönüştürme fırsatı verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde Erdoğan ve yeni müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), halkoyuna sunulan ve OHAL altında yapılan tartışmalı referandumla parlamenter sistemi yürütme başkanlığı sistemine dönüştürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O tarihten beri Türkiye derin bir otoriter kayış yaşadı. Erdoğan’ın ekonomi politikaları toplumun geniş kesimlerini yoksullaştırdı ve halk desteğini aşındırdı. Destek azaldıkça kamu kaynaklarını ve patronajı dağıtarak yeni müttefikler aradı, iktidarını daha da sıkılaştırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mahkemeler muhalefeti sindirmek ve cezalandırmak için araç haline getirildi; hükümet yanlısı medya ekosistemi kamuoyunu neredeyse tekeline aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Değişim 2019’da geldi. CHP o yıl yerel seçimlerde büyük bir zafer kazandı. Erdoğan’ın uzun zamandır kalesi olan İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok kentte muhalefet belediye başkanları seçildi. Bu yeni büyükşehir belediye başkanlarından bazıları özellikle İstanbul’da İmamoğlu ve Ankara’da Mansur Yavaş ulusal ölçekte önde gelen siyasi figürler haline geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin belediyecilik modeli, Erdoğan rejimine somut bir alternatif sundu. Belediyelerimiz tabandan siyasi hareketleri ve katı parti çizgilerinin ötesine geçen demokratik ittifakları besledi. Ayrıca yeni belediye başkanları sadece başarılı yönetim sergilemekle kalmadı, güçlü sosyal politikalarıyla alt-orta ve işçi sınıfının siyasi sadakatini AKP’den CHP’ye doğru kaydırmaya başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak 2019’daki bu kırılmaya rağmen muhalefet ittifakı 2023 Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerini Erdoğan ve müttefiklerine kaybetti. Bunun birçok nedeni vardı ama en önemlilerinden biri ittifakın yapısından kaynaklanıyordu. Pratikte , parti liderleri arasında bir anlaşmadan ibaret kalmış, daha geniş ve derinlemesine kök salmış bir demokratik ittifak haline gelememişti. Sürekli iç krizlerle sarsıldı ve liderler arasındaki güvensizlik çabalarımızı zayıflattı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan’ın muhalefeti yasaklanan PKK ile “işbirliği” yapmakla suçlayan yoğun propagandasına da etkili şekilde cevap veremedik. 2023 seçimleri bize zor ama çok değerli dersler verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle Ekrem İmamoğlu ve diğer CHP’li arkadaşlarımızla birlikte partimizde kapsamlı bir reform sürecini başlattık. Bu süreç parti başkanlığının değişmesiyle (benim seçilmemle) ve daha tabandan gelen yeni bir siyasi çerçevenin benimsenmesiyle sonuçlandı. Bu çerçevenin merkezinde, insanların günlük hayatlarındaki somut sorunlara yani her şeyden önce geçim maliyeti ve konut, kreş, toplu taşıma ve öğrenci yurtları gibi başlıklara doğrudan çözüm üreten bir belediyecilik modeli yer alıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti reformumuzun hızlanması ve yönettiğimiz belediyelerin kanıtlanmış başarısı, CHP’ye 2024 yerel seçimlerinde büyük bir zafer kazandırdı. Erdoğan’ın ekonomi politikalarından ve otoriter alışkanlıklarından bıkan vatandaşlar CHP’ye yöneldi. %38 oy oranıyla en büyük parti olduk, Türkiye ekonomisinin yaklaşık %80’ini temsil eden büyükşehirlerin çoğunu kazandık ve tarihsel olarak hiç ya da çok az var olduğumuz kentlerde önemli kırılmalar gerçekleştirdik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Yargı Saldırısı Başlıyor</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 yılının başlarında Erdoğan rejimi, CHP’ye karşı açık ve sistematik bir yargı taarruzu başlattı bu saldırı bugün de devam ediyor. İstanbul’da Erdoğan’ın adaylarını dört kez sandıkta yenilgiye uğratan İmamoğlu, bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminin doğal adayı olarak öne çıkmıştı. Ancak resmî adaylığı bile açıklanmadan, İstanbul Üniversitesi’ndeki bir komisyon, 32 yıl önce aldığı üniversite diplomasını uydurma gerekçelerle birdenbire iptal etti. Cumhurbaşkanlığı adaylığı için anayasal şart olan üniversite diploması, AKP iktidarı tarafından elinden alınarak adaylığının önüne geçildi. İmamoğlu zaten daha önce de siyasi yasak getirilmesi hedeflenen birçok politize davanın hedefi olmuştu. Anketler İmamoğlu’nun Erdoğan’ı açık ara yeneceğini gösterdiği için amaç çok netti: Cumhurbaşkanı’na rakip olmasını her ne pahasına olursa olsun engellemek.19 Mart 2025’te İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki en yakın çalışma arkadaşlarından birçok isim, uydurma yolsuzluk ve “teröre yardım ve yataklık” suçlamalarıyla gözaltına alınıp tutuklandı. Yani seçim döneminde Kürt ayrılıkçı hareketlerle işbirliği yapmakla suçlandılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aradan aylar geçtikten sonra neredeyse 4.000 sayfalık bir iddianame hazırlandı ve İmamoğlu için toplam 2.300 yıl hapis cezası istendi; hatta casuslukla bile suçlandı. Ardından hükümetin yargı saldırısı genişledi. 2024 sonundan itibaren yirmiden fazla CHP belediye başkanı tutuklandı ve büyük çoğunluğu hâlâ cezaevinde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">4 Nisan 2026’da Türkiye’nin dördüncü büyük kenti Bursa’nın Belediye Başkanı Mustafa Bozbey de bu listeye eklendi ve son haftalarda yeni CHP belediye başkanları tutuklanmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir savcı, CHP’nin yeni yönetimi seçtiği kongreyi iptal edip önceki yönetimi mahkeme kararıyla yeniden göreve getirecek bir iddianame bile hazırladı. Erdoğan rejimi artık muhalefeti sadece zayıflatmaya çalışmıyor; onu tamamen silip yerine saray onaylı, gerçek bir iktidar alternatifi olmayan, sadece rol yapan bir yapıda göstermelik bir “muhalefet” yaratmak istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaç, kontrollü bir çoğulculuk gösterisi ve sadece görünüşte demokrasi; gerçek bir iktidar değişiminin asla mümkün olmadığı bir sistem. Erdoğan’ın bu yeni oyununa izin vermiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Direniş Dalgası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmamoğlu 2025’te tutuklandıktan sonra yeni direniş dalgamız, İstanbul Büyükşehir Belediyesi önündeki tarihi Saraçhane Meydanı’nda başladı. Tutuklandığı akşam CHP, İstanbulluları meydana çağırdı. Rejim mitingi engellemek için metroyu durdurdu, vapur seferlerini iptal etti. Buna rağmen yüz binlerce vatandaş meydanı doldurdu. Dikkat çekici olan, mitingin öncülerinin parti yöneticileri değil, İmamoğlu’nun mezun olduğu İstanbul Üniversitesi öğrencileri olmasıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mitingler günlerce sürdü, her gün daha kalabalık ve daha coşkulu oldu. Bu seferberlikle rejimin kente el koymasını ve atanmış kayyum sistemini engelledik ki bu, rejimin ilk planının önemli bir parçasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir hafta sonra cumhurbaşkanı adayımızı belirleme sürecini sivil bir seferberliğe dönüştürdük; sadece parti üyelerini değil, tüm vatandaşları davet ettik. Rejimin yaptıklarını halkın gelecekteki iradesine karşı bir darbe olarak gördük . </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neredeyse 15 milyon vatandaş İmamoğlu’nun adaylığı için oy kullandı. O andan itibaren o sadece CHP’nin adayı değil, “Halkın Adayı” oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart 2025’ten beri demokrasi mücadelemiz üç ana hat üzerinden şekilleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birincisi, CHP Ankara’daki kapalı odalardan ve elit iktidar oyunlarından çıkıp sokaklara, meydanlara indi. Erdoğan, örgütlü taban seferberliğinin ne kadar tehlikeli olduğunu çok iyi biliyor; bu yüzden sürekli bize “Ankara siyasetine dönün” çağrısı yapıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yıllardır medyayı, sivil toplumu ve akademiyi büyük ölçüde ezdi, devlet kurumlarını sadık kadrolarla doldurdu. CHP ise hâlâ tek gerçek, bağımsız, ülke çapında ve tarihsel kökleri olan muhalefet. İşte bu yüzden bizi başkente geri hapsetmek, uysal ve dişe dokunmaz bir “muhalefet”e dönüştürmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amacı basit: Türkiye’nin demokrasisini tek parti rejimine, sonunda da aile iktidarına, ömür boyu başkanlığa ve atamayla halefiyete dayalı bir hanedan düzenine çevirmek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz ise halkın bu otoriter rejime karşı barışçıl sivil direnişinin şart olduğuna inanıyoruz. Bu yüzden CHP bir siyasi harekete dönüştü ve kitlesel seferberlik anlayışını yeniledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart 2025’ten beri önce İstanbul’da, ardından diğer illerde büyük mitingler düzenledik; vatandaşlarla doğrudan buluştuk. Bu buluşmalarda dar, partizan mesajlar vermiyoruz. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve yoksulluğa son talebi etrafında halkla birlikte duruyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mitinglerimiz organik, tabandan gelen, kapsayıcı ve etkileşimli. Amacımız sivil seferberliği derinleştirmek, programımızı açıkça anlatmak ve aynı zamanda vatandaşları dinlemek, onlardan öğrenmek, talep ve dillerini siyasi ajandamıza katmak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ülke çapında 25 milyon vatandaşın imzaladığı “Özgür ve adil seçim, başkan adayımızın serbest bırakılması” talepli halk dilekçesini tamamladık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi, hukuki cephede aktif mücadele ediyoruz. Hukuk mücadelesi tek başına yeterli değil ama vazgeçilmez. Erdoğan rejiminin yargıyı kendi seçtiği savcı ve hâkimlerle silah haline getirdiğini biliyoruz. Ancak bu bizi hukuki mücadeleden alıkoymuyor. Otoriter bir rejimin mahkemeleri ve yasaları kötüye kullanmasına, hem o kötüye kullanımı teşhir edip etkisiz hale getirecek güçlü hukuki argümanlarla, hem de rejimin gerçek niyetini halka gösterecek şekilde cevap vermeliyiz.,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">4.000 sayfalık iddianameyi sadece İmamoğlu’na, arkadaşlarına ve CHP’ye karşı bir belge olarak değil; Türkiye’de demokratik muhalefetin nasıl suç haline getirişmesinin planlanmasına dair bir yol haritası olarak görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden yanıtımız dar ve teknik bir savunma olmayacak. Anayasayı, hukukun üstünlüğünü, evrensel insan haklarını ve Türkiye’nin demokratik geleneklerini savunan tarihsel ve anayasal bir savunma olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncüsü, mücadelemiz yeni bir siyasi programa dayanıyor. CHP, milyonlarca seçmen ve yüzlerce uzmanla birlikte yeni bir parti programı hazırladı. Bu program, Kürt meselesi dahil ülkemizin en köklü sorunlarında net tutum alıyor ve mevcut ekonomik tıkanıklığı aşacak cesur adımlar öneriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamu maliyesinin köklü yeniden düzenlenmesi, adil ve progresif vergi reformu ile yerel yönetimleri ve belediyeciliği güçlendiren idari reform talep ediyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güvenlik ve dış politikada “demokrasi mi güvenlik mi” sahte ikilemini reddediyoruz; ikisini birbirini güçlendiren unsurlar olarak görüyoruz. CHP bugünün vatandaşları ve gelecek nesiller için, emperyal hayaller peşinde koşmayan; Avrupa’dan Ortadoğu’ya bölgesel barış, işbirliği ve ortak kalkınma için iddialı bir Türkiye vizyonu sunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Önümüzdeki Maraton</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP Genel Başkanı olarak inanıyorum ki karşı karşıya olduğumuz görev gerçekten devasa: Türkiye’nin demokrasisini kurtarmak ve bu kaybetmeyi göze alamayacağımız bir mücadele. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu görev, küresel demokrasi krizinden dolayı daha da zorlaşıyor. Dünyanın birçok yerinde demokratik standartlar geriliyor ve Türkiye eskiden bekleyebileceği dayanışma ve ahlaki desteği artık alamıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin “demokrasi nöbetçileri” olarak sorumluluğun öncelikle bizde olduğunu biliyoruz. Kendime ve partime net bir hedef koydum: Türkiye’deki tüm demokratları, ideolojik gelenekler ve toplumsal kimlikler ötesinde birleştirmek. Farklı gruplar uzun zamandır birbirinden uzaklaşmış, hatta çatışır haldeydi. Ama bugün geleneksel tabanımızın ötesine geçip, öncelikli siyasi taahhüdü demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan onuru olan herkesi bir araya getirmeliyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da gördüğümüz gibi, otoriter bir rejimde demokratlar mücadeleyi kazandığında bu, her yerdeki demokratlar için zafer olacaktır. En önemlisi, Türkiye’nin geniş coğrafyası, hukukun üstünlüğüne dayalı istikrarlı ve demokratik bir devlete kavuşacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriterler birbirinden öğrenir ve birbirlerinin mirası üzerine inşa eder. Eğer Türkiye demokratik bir kayıp dava haline gelirse, sonuç sınırlarımızla sınırlı kalmayacak; otoriter taklit döngüsünü hızlandıracak, bölgede ve ötesinde hak ve özgürlükleri daha da daraltacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’den çok uzaktaki demokrasilerin bile hızla bizim şu anki durumumuza benzemeye başladığını görüyoruz ki bu durumu burada olanların başka yerlerde de yankı bulabileceğinin acı bir hatırlatıcısı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kişisel hayatımda uzun mesafe koşucusuyum. Mücadelemizi dik, tehlikeli ve acımasız bir yolda koşulan maraton olarak görüyorum. Ne kadar zorlanırsak zorlanalım, ne kendimize gevşeklik ne de yorgunluk izni verebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görevimiz, Türkiye bir kez daha halkına ve tarihine yakışır bir demokratik cumhuriyet olana kadar direnmektir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Makalenin&nbsp;linki</strong>: <a href="https://www.journalofdemocracy.org/online-exclusive/how-we-restore-turkeys-democracy/" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.journalofdemocracy.org/online-exclusive/how-we-restore-turkeys-democracy/</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/baslayinca-biter-13200</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Başlayınca biter</h1>
                        <h2>Klavyeye parmaklarını koydu. Öyle yarım saat dursa bile başlamak sayılırdı. Artık başlamak bitirmenin yarısı filan değildi, bildiğin bitirmekti. O sırada telefonunun ekranı bir kez daha hareketlendi. Demet’in de başlamak istediği bir şeyler vardı mutlaka. Bekleyebilirdi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/baslayinca-biter-1777473695.webp">
                        <figcaption>Başlayınca biter</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mert, çalışma masasının üstüne konmuş yeni, boş ajandaya baktı. Geçen sene yazdıklarından farklı ne yazacaktı acaba? Ama yok bu sefer farklı olabilirdi belki, yeni temiz bir ajanda bunun için vardı. Üstelik günlerden pazartesiydi. Bugün başka da hiçbir işe yaramazdı aslında. Yeni kararların başlama günü ilan edilirdi ancak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kırkıncı yaş günü birkaç ay önce sessiz sedası geçip gitmişti. Yarım bırakılmış heyecanlar, sonu gelmemiş kurslar, edinilmemiş hobiler ve “aslında çok potansiyelli” ama vadesi baştan dolmuş ilişkilerle geçmiş bir yılın kutlaması yapılmasa da olurdu zaten. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ajandayla bakışırken telefonuna gelen bildirimi görmezden geldi. Demet’le o belirsiz ne tam başlayan ne de tam biten konuşmayı şimdilik erteleyebilirdi. Önünde bitirmesi gereken bir bütçe dosyası, tasarlaması gereken bir sunum vardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Klavyeye parmaklarını koydu. Öyle yarım saat dursa bile başlamak sayılırdı. Artık başlamak bitirmenin yarısı filan değildi, bildiğin bitirmekti. O sırada telefonunun ekranı bir kez daha hareketlendi. Demet’in de başlamak istediği bir şeyler vardı mutlaka. Bekleyebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütçeyi toparlayınca, öğle yemeğini nerede yiyeceğini, akşam hangi dizinin son bölümüne kadar direneceğini, sonra da yeni abone olduğu spor salonunda henüz yaşanmamış o müthiş antrenman programını planlayacaktı. İnsan canlısı da bir acayipti gerçekten. Bedeninin durduğu yerde duramıyordu, zihni sekiz yerde geziyordu. Kahvesinin yarısını bilinçsizce kafasına dikti. Al işte, kahve dediğin yudum yudum ara ara en azından yarım saatte içilmesi gereken bir şeydi bakarsan. Aynı anda birkaç şey yapmak yalandı. Hoş, saat daha 9:15’ti. Biraz antrenman alternatiflerine bakabilirdi. Sırt, kol, bacak derken daldığı YouTube videolarından gözü bilgisayarın saatine kayınca telaşa kapıldı. Rezalet: Yirmi beş dakika geçmişti. Bir kahve daha alıp başa sardı. Demet de vazgeçmişti herhalde artık. Zaten geçen her dakika hanesine en az bir sitem olarak yazılmıştı mutlaka. En azından sitem…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saat 11’e beş kala bütçe dosyasının sadece giriş kısmını yapabilmişti. Bitişte bekleyen zihninden yediği sopalarla çoktan yorgundu şimdi. Masasından kalkıp bir iki tur attı odada. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olan olmuştu artık. Bir iki video daha izlese bir şey kaybedecek değildi. Hem pazartesiden dünyayı kurtaracak hali yoktu. Bütçe toplantısına da nereden baksan bir buçuk gün vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Telefonu eline aldı. Mesajları açtı. Demet önce “günaydın,” on dakika sonra “çok yoğunsun yine sanırım” bir saat sonra da sadece “peki” yazmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Yetiştirmem gereken bir bütçe dosyası var Demet. Elimde telefon takılmaya, mesaj yazmaya vaktim yok.” yazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendini şimdi daha fazla işine adanmış hissediyordu zaten öyle de olmak zorundaydı. Saat 11:30’du ve sadece giriş kısmındaydı. Bu kadınların derdini anlamak da zordu. Dört aylık bir muhabbette iş hemen nasıl bu noktaya geliyordu? Hesap sormalar, küsmeler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evlenme yaşını kaçırma paniği her şeyin önüne geçiyordu herhalde.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öğle arası gelmiş sayılırdı. Kendini biraz da ülke gündemine bırakabilirdi artık. Ara ara telefon ekranına bakıyordu, hayret ters bir cevap yazılmamıştı hala. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Giremediği bütçenin hesabı da olmazdı bu saatten sonra. Telefonu tekrar eline alıp, mesajlara baktı. Demet yazdığını görmüştü ve ses çıkarmamıştı. İlginç dedi içinden, vazgeçti demek nihayet. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir on dakika daha oyalandı. Mesajları açtı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Ne oldu, küstük mü?” yazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık uzun uzun bir cevap gelirdi mutlaka. Akşamüstü iş çıkışına kadar bir mesaj gelmemişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eve gidip bir müddet “erotik” videolarla takıldıktan sonra Demet’i aradı. Telefon açılmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aman zaten hiç kapris çekecek hali de yoktu. Daha başlayıp bitiremediği bütçesi, neler yapacağını yazmadığı bir ajandası vardı. En çok da videoları… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnstagramı açıp önce Demet’e, sonra da eskilerden üç beş kişiye bakıp birine “Nerelerdesin?” yazıp, üçüncü kadeh şarabından sonra uyuyakaldı. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/itaat-ve-biatle-islanan-beyinler-13199</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İtaat ve biatle ıslanan beyinler</h1>
                        <h2>İtidar gücü, bu “eski bilincin” var olduğu yapı bu sorulara külli bir cevap verdiği iddiasıyla ayakta duruyor. Ve bazıları o bilinci kazanarak bu sorulara cevap veremediğini anlıyorlar. Bazıları için ise fonksiyonunu kaybetmiş bir apandisitten farkı olmayan bu eski bilinç bir yaşam şekli oluşturuyor. İtaat ve biat etmenin anlamı da burada görülüyor. Hiçbirimiz tam olarak aydınlanamayız. Bu eski bir mitoloji. Yaşadığımız farkındalıklar, bizi belirli bir yere götürse de eski bilincin ürettiği ideolojinin yerine geçirmekte zorlanıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/itaat-ve-biatle-islanan-beyinler-1777473372.webp">
                        <figcaption>İtaat ve biatle ıslanan beyinler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihte düşünürler, neden itaat etmek zorunda olduğumuz sorununa pek çok cevap vermiştir. Esasen bunlar, genel olarak “davranışlarımızı şekillendiren nedir, erdemli olmak nedir?” gibi sorulara verilen cevapların kavramsallaştırılması üzerinden verilmiştir. &nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Platon, itaatin ideal bir site devlet vatandaşının erdemle donatılması için gerekli olduğunu söyler; Hobbes eğer böyle bir şey olmasaydı herkesin herkesi korkunç bir kaosla katledeceği bir düzenin olduğunu söyler; Freud, itaat etmenin temelinde cinsel dürtülerin medeniyet lehine bastırılması olduğunu söyler; Locke, doğal hakların korunmasının başka bir yol olmadığını iddia edecektir.&nbsp; Foucault, iktidar gücünün tüm bireylerde olduğundan mütevellit, cinsel iktidarın arkeolojisini yapar. Feminist düşünürler, kadınların erkek egemen iktidar kavramını cinsiyet rolleri üzerinden tartışır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Listeye artık felsefenin alanından çıkıp daha deneysel metotların izlendiği Asch uyumluluk testini, meşhur Milgram deneyini ve Stanford Hapishane deneyini de ekleyebiliriz. Dolayısıyla liste uzar gider. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de tüm bunların hepsinde bir doğruluk payı vardır. Çünkü itaat ve biat etmeye <em><u>introspective</u></em> yani iç gözlemci olarak kendimize baktığımızda varlığını hissettiğimiz bir gerçeklik görmekteyiz. Bu nedir?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtaat ve biat etme, uzun süreli, ince elenip sık dokunulmuş bir rasyonel düşünce dizgesini sevmez. Siz de bunu düşünceyle ve bunun yetmediği yerde tefekkürle aşmaya çalışırsınız. Bir süre sonra size anlatılan çoğu şeyin aslında bir iktidar manipülasyonu olduğu fikrine varırsınız. Burada iktidardan kastın mevcut bir tekil siyasal rejim yerine ideolojinin her kademesinde, her sınıfında var olan bir hiyerarşi olduğunu anlamanız uzun sürmez. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtaat etmediğiniz zaman kısa sürede şunu farkedeceksiniz; siz <em>kendi başınıza</em> <em>bir varlıksınız</em>. Bu ne demek? Biri size genel olarak iktidarın örf ve adetlerinin hoşuna giden bir davranışı göstermek istediğinde ve siz de buna karşı çıktığınızda, diğerlerinin uymak zorunda olduğu o davranış biçiminin dışındasınızdır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ise hangi toplumda bulunursanız bulunun bir yalnızlaşma getirir. İtaatin kodlarının çok daha geniş yorumlandığı bir hukuk ve siyaset sisteminde bu yalnızlaşma artar. Oran ve orantı meselesi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat bu <em>kendi başına </em>olma hali ile ilgili tuhaf bir durum vardır. Basit bir itaatsizlik sizi diğerlerinden daha zeki, daha anlayışlı ya da daha insani kılmak zorunda değildir. Duruma göre bunların olabildiği de olur ancak bu yalnızlaşma içerisinde size eşlik eden o tuhaf duygunun gerçekliği başka bir kavramla karşılaşmamıza yol açar: Bu yalnızlık sizi daha<em> farkında </em>yapar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin görücü usulü evlendirmenin yoğun olduğu bir bölgede size bu usulle sunulan müstakbel bir izdivacı reddedip bunun sonuçlarıyla yüzleşiyorsunuz. Siz deyim yerindeyse herhangi bir hiyerarşik sisteme başkaldırmış kahraman bir savaşçı olmuyorsunuz, diğer insanlardan pek bir farkınız yok. Ancak o bölgedeki insanlardan daha farkında olmaya başlıyorsunuz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bir süre sonra davranışlarınızın ne kadarının aslında bu itaatle gerçekleşip gerçekleşmediğini sorar hale geliyorsunuz. Görücü usulü ile evlenme örneğinden devam edersek, “neden Kurban Bayramında dedemin, babamın elini öpüyorum?” sorusuna kadar giden bir dizi soru ile karşılaşırsınız.&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu soruların size öğretilen değerler sisteminin -ve bu sistemin ister sembolik, ister sembolik olmayan düzeninin sizi biçimlendiren davranışlarınızı- evrensel olmayan, tekil davranışlar biçimleri olduğunu öğrendiğinizde ise daha tehlikeli bir soru ile karşılaşırsınız; ben, beni biçimlendiren davranışları nereden öğreniyorum? Şayet bu davranışların çoğu <em>olumsal </em>ise ki öyledir; o hâlde benim davranışlarımı belirleyen bir davranış kodu var ve ben buna göre eyliyorum. Ama öyle olmak zorunda değildi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna ilk başta antropolojik bir cevap verilebileceği düşünülür ancak antropolojinin de eriminin yetmediği yerler vardır; neden Trakya’da davullarla zurnalarla gerçekleştirilen bir evliliğin yerini, Çin’de çay seremonisi almasın? Ya da bir cenaze ritüelinde Yasin okunurken, bir presbiteryenin cenaze töreninde caz çalınmasın?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunların çoğunun bölgesel şartlara göre belirlendiği düşünüldüğünde, “coğrafya kaderdir” sözü neredeyse bir düstur gibi bellenebilir. Bu ayrı bir tartışma konusu ama o kader artık her ne ise onun dışında olmaya çalışmanın sizde yarattığı tuhaflığı aşmak “coğrafyanın kader” olması ile de açıklanabilir değildir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tuhaflık nedir? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tuhaf hissin çok çok eski bir adı vardır; Tanrı. Pek çok kişi Tanrı’nın ya da tanrıların nereden çıktığını sorarken Tanrı’nın ontolojik varlığı, teleolojik varlığı ve hiçbir yere sığmayan zamansızlığı hakkında yorum yapmak için ömürlerini heba etmişlerdir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu acayip cevap size tuhaf gelmeyecek ve bir an için Kant’ın ayak seslerini duyar gibi olacaksınız; bu tehlikeli noktadan uzak durmak için söylüyorum. Hayır, bu Kant’ın son derece Protestan ve ahlak yasası dolu Tanrı’sı değil. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu herkesin kendi varlığı ile dolan ve bir okyanustan bir testi ne aldıysa herkesin de o kadarını aldığı bir Varlık. Bu tasavvufi benzetmeyi de şimdilik bir kenara bırakın ama teşbih de hata olmaz diyelim. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Truva işgal edildiğinde, Odysseus’un Hektor’un karısı Andromache’den olma bebeğini duvarlara vurup parçalamasına, Lady Macbeth’in elini Arabistan’ın ıtırlarının bile temizleyemeyeceği bir kana bulanmasına, Papa II. Urban’ın tüm Kudüs’ün ele geçirilmesini istediği Haçlı Seferleri’nin başlamasına, milyonlarca masum insanın Engizisyon’da öldürülmesine, yine milyonlarca masum Yahudi’nin temerküz kamplarında öldürülmesine sebep olan ama pek çok kişi için “acının dinmesinin tanrı sanatı olduğunu” söyleyen Galenos’a, Einstein’ın ezeli evreninin biricik yaratıcısına, Gödel’in sonsuz iyi varlığına, Aristoteles’in mekanik anlamlandırmasına, Spinoza’nın ne kadar doğadan farksız olsa da “onsuz hiçbir iyiliğin” olmadığını düşündüğü varlık kavramına ilham olan Tanrı. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama neden Tanrı? Metnin ilk başında sorduğumuz o tuhaf hissiyat, o farkındalık ile ilgili sorunun cevabına neden böyle Tanrı gibi bir kavramla aniden sıçrama yaptık? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü siz bir anlamda en basit itaatsizlik ile bir <em>bilinç </em>kazandınız. Bu bilincin kendisi yıllardır ve belki de yüzyıllardır sorgulanmayan başka bir <em>bilinç </em>ile formüle edilen davranışları kodluyordu ancak siz artık bu davranışın gereksiz olduğunu düşünerek, o <em>bilinçle </em>bağınızı kopardınız. Belki o eski bilinç de vaktiyle başka bir gereksiz törenin, davranış kodunun yerine geçmişti. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu psikoloji bilenlere Julian Jaynes’in çift yapılı zihin yani “bikameral zihin” kuramını (<em>bicameral mind</em>) hatırlatacaktır. Ancak Jaynes’in anlatımında bir evrimsel durum da vardır. Benim bahsettiğim ise evrimsel durumdan bağımsız olmasa da, insanların bir şekilde başka bir düzeni gerçekleştirmesinde neden bu kadar ileri gittiğini açıklıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki dolayısıyla itaat ve biat neden beyinlerin ıslak rüyası hâline geliyor? Çünkü bu bilincin değiştirilmesinin maddi anlamda her yerde kabul edilen o Tanrı’yı tahtından etmesi ihtimali olduğu için. Bunun politik implikasyonlarını anlamışsınızdır. Çünkü o bilinç en düşük sınıftan en yükseğine herkesin uyması gereken belirli bir yapıyı kuruyor; o yapıdaki en ufak çatlak, Tanrı’nın saltanatını, onun tahtını sarsıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tanrı’nın size verdiği nimetleri kabul etmek ve buna şükretmek yerine, sermayeye karşı çıkmak gibi büyük ve hepimizin bildiği bir bilinçlenme buna örnek gibi görünse de bu çok büyük bir iddia. Neden söylenen her şeyin doğru olduğuna ilişkin basit bir soru, birinin argümanının hangi bağlamda olduğunu sormak gibi “küçük” şeyler yetiyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa ki aslında bu iktidar gücü, bu “eski bilincin” var olduğu yapı bu sorulara külli bir cevap verdiği iddiasıyla ayakta duruyor. Ve bazıları o bilinci kazanarak bu sorulara cevap veremediğini anlıyorlar. Bazıları için ise fonksiyonunu kaybetmiş bir apandisitten farkı olmayan bu eski bilinç bir yaşam şekli oluşturuyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtaat ve biat etmenin anlamı da burada görülüyor. Hiçbirimiz tam olarak aydınlanamayız. Bu eski bir mitoloji. Yaşadığımız farkındalıklar, bizi belirli bir yere götürse de eski bilincin ürettiği ideolojinin yerine geçirmekte zorlanıyor. Tarihin hangi dönemine bakarsam bu <em>tuhaf hissin </em>gerçekliğini görüyorum:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tanrı her yerde. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bolgesel-catismadan-sistemsel-donusume-israil-iran-krizinin-realist-perspektiften-analizi-13198</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bölgesel çatışmadan sistemsel dönüşüme: İsrail-İran krizinin realist perspektiften analizi</h1>
                        <h2>İsrail’in doğrudan bir saldırısı karşısında İran’ın başarılı bir şekilde direnmesi ve mukavemet göstermesi senaryosu, uluslararası ilişkiler teorisi olan Realizm merceğinden incelendiğinde, salt bölgesel bir olay olmanın çok ötesindedir. Böyle bir durum, uluslararası sistemin anarşik temelini değiştirmemekle birlikte, küresel ve bölgesel güç dağılımında bir kaymaya işaret eder. Bölgesel olarak İsrail’in tartışmasız askerî caydırıcılığı ve psikolojik üstünlüğü çökecek; bu durum Körfez ülkeleri ve diğer aktörler arasında şiddetli bir güvenlik ikilemi yaratarak bir silahlanma ve ittifak arayışı yarışını tetikleyecektir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bolgesel-catismadan-sistemsel-donusume-israil-iran-krizinin-realist-perspektiften-analizi-1777473094.webp">
                        <figcaption>Bölgesel çatışmadan sistemsel dönüşüme: İsrail-İran krizinin realist perspektiften analizi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası ilişkiler disiplini, devletler arası çatışmaları ve bu çatışmaların küresel sisteme etkilerini anlamlandırmak için çeşitli teorik çerçeveler sunar. Bu bağlamda, Ortadoğu gibi güç mücadelelerinin ve jeopolitik kırılganlıkların merkezinde yer alan bir alt-sistemde, İsrail ve İran gibi iki temel aktör arasındaki doğrudan bir askerî çatışmanın sonuçları, yalnızca bölgesel değil, küresel güç dengeleri açısından da kritik bir öneme sahiptir. İsrail’in İran’a yönelik doğrudan bir saldırı gerçekleştirmesi ve İran’ın bu saldırıya karşı başarılı bir şekilde mukavemet göstererek (savunma kapasitesini ispatlayarak veya misilleme yoluyla caydırıcılık üreterek) ayakta kalması senaryosu, uluslararası sistemin yeniden şekillenip şekillenmeyeceği sorusunu gündeme getirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Realizm, Anarşi ve Güç Dengesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail ve İran arasındaki çatışmanın sistemsel sonuçlarını analiz etmeden önce, Realizm’in temel varsayımlarını ortaya koymak gerekir. Klasik realizm (Hans Morgenthau) insan doğasının güç arzusu üzerinden uluslararası politikayı açıklarken, Kenneth Waltz’un öncülüğünü yaptığı Neorealizm (Yapısal Realizm), devletlerin davranışlarını uluslararası sistemin anarşik yapısı ile açıklar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Realizme göre uluslararası sistem anarşiktir; yani devletlerin üzerinde onları koruyacak, kuralları dikte edecek veya çatışmaları önleyecek üstün bir otorite (dünya hükümeti) yoktur. Bu anarşik yapıda devletlerin birincil ve en temel amacı hayatta kalmaktır. Hayatta kalmak için devletler, başkalarına güvenemeyecekleri kendi kendine yardım ilkesine dayanırlar. Güvenliklerini sağlamanın tek yolu, askerî ve ekonomik güçlerini maksimize etmek veya ittifaklar kurarak güç dengesi oluşturmaktır. Ayrıca, John Mearsheimer’ın Saldırgan Realizm teorisine göre devletler, güvenliklerini garanti altına almanın en iyi yolunun bölgesel hegemonya kurmak olduğuna inanırlar. Bu bağlamda, Ortadoğu’da İsrail’in askeri üstünlüğü (özellikle ABD destekli teknolojik ve istihbari kapasitesi ile nükleer tekel konumu), bölgesel bir caydırıcılık unsuru olarak uzun süredir statükoyu belirlemektedir. İran’ın ise asimetrik savaş, vekil güçler ve balistik füze kapasitesi ile bu statükoyu dengelemeye çalıştığı bilinmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’in doğrudan bir saldırısı karşısında İran’ın “başarılı bir mukavemet göstermesi”, realist söylemde bir aktörün nispi gücünün ve savunma-caydırıcılık kapasitesinin beklenen veya varsayılan güç dağılımı ile uyuşmadığının somut bir kanıtı olarak okunur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bölgesel Güç Dengesinin Sarsılması ve Caydırıcılığın Çöküşü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın İsrail saldırısını savuşturması ve askeri altyapısını, rejim bütünlüğünü veya stratejik varlıklarını koruması, Ortadoğu alt-sisteminde etki yaratacaktır. Realist analize göre bu durumun ilk ve en doğrudan etkisi, caydırıcılık kavramı üzerinden okunmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’in geleneksel güvenlik doktrini özellikle Begin Doktrini, kendisine yönelik potansiyel veya varoluşsal tehditleri daha ortaya çıkmadan önleyici vuruşlarla yok etmeye dayanır. İsrail’in askeri kapasitesinin yenilmezliği veya karşı konulamamazlığı algısı, Arap ülkeleri ve bölge dışı aktörler üzerinde bir psikolojik ve askeri hegemonya yaratmıştır. İran’ın böylesi bir saldırıya başarıyla direnmesi, İsrail’in mutlak askerî üstünlüğü efsanesini ortadan kaldırabilir. Bu durum, güç dengesinin yeniden tanımlanması anlamına gelir. Bölgede tek kutuplu bir askerî üstünlük yerine, İran’ın da fiilen dengeleyici bir güç olarak kendini kanıtladığı, daha kırılgan ve rekabetçi birçok kutupluluk ortaya çıkacaktır. Savunmacı realizm açısından bakıldığında, İran’ın başarılı direnişi, savunma teknolojilerinin saldırı teknolojilerine karşı üstünlük sağladığını gösterebilir. Bu da saldırganlık maliyetinin çok yüksek olduğunu kanıtlayarak bölgede yeni bir “dehşet dengesi” yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Güvenlik İkilemi ve Bölgesel Silahlanma Yarışı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Realizmin en önemli kavramlarından biri olan Güvenlik İkilemi, bir devletin kendi güvenliğini artırmak için attığı adımların silahlanma, ittifak kurma gibi, diğer devletler tarafından bir tehdit olarak algılanması ve onların da benzer adımlar atarak genel bir güvensizlik sarmalı yaratması durumudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın başarılı bir şekilde karşılık vermesi, bölgedeki diğer aktörler özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Türkiye için bir güvenlik ikilemi yaratacaktır. İran’ın, bölgenin en güçlü konvansiyonel ve teknolojik ordusuna sahip İsrail’in saldırısına dayanabilmesi, Körfez ülkelerinde büyük bir paniğe yol açacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendi kendine yardım ilkesi gereği, bu devletler İran’ın artan prestiji ve ispatlanmış gücü karşısında kendi güvenliklerini garanti altına almak için şu adımları atacaklardır:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>1 - İç Dengeleme:</em> Bölge ülkeleri askerî bütçelerini artıracak, gelişmiş hava savunma sistemleri, balistik füzeler ve hatta potansiyel olarak nükleer teknoloji arayışına gireceklerdir. Ortadoğu’da bir silahlanma yarışı tetiklenecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>2 - Dış Dengeleme:</em> Bölgesel aktörler, yükselen İran tehdidini dengelemek için yeni ittifak arayışlarına girecektir. İsrail’in koruma şemsiyesinin veya ABD’nin güvenlik garantilerinin yeterliliği sorgulanacağı için, Körfez ülkeleri Çin veya Rusya gibi farklı büyük güçlerle stratejik ortaklıklar kurarak risklerini dağıtma yoluna gidebilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel Sistemin Yeniden Şekillenmesi: Büyük Güç Rekabeti</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası sistemin yeniden şekillenip şekillenmeyeceği hususu, meselenin küresel boyutunu oluşturmaktadır. Realizme göre uluslararası sistem, büyük güçlerin kapasiteleri ve aralarındaki kutuplaşma ile tanımlanır (Örneğin; Tek kutupluluk, iki kutupluluk, çok kutupluluk).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın İsrail’e karşı başarılı mukavemeti, sadece bölgesel bir olay olarak kalmayacağı; doğrudan ABD’nin küresel hegemonyasına ve sistemsel Kıyı Ötesi Dengeleyici rolüne bir darbe indireceği düşünülmektedir. ABD’nin stratejik derinliği ve güvenlik mimarisi, Ortadoğu’da İsrail’in sarsılmaz üstünlüğüne dayanmaktadır. İsrail’in askeri hedeflerine ulaşamaması, geniş çapta “Amerikan silahlarının ve stratejisinin başarısızlığı” olarak okunacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum uluslararası sistemi şu yollarla yeniden şekillendirecektir:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>* Çok Kutupluluğa Geçişin Hızlanması:</em> Neorealistler, tek kutuplu sistemlerin doğası gereği istikrarsız olduğunu ve en sonunda diğer güçlerin (Çin, Rusya) hegemonyasını dengelemek için yükseleceğini savunur. İran’ın direnci, küresel sistemde ABD’nin gücünün sınırlarını gözler önüne serecektir. Bu zafiyet, Çin’in Tayvan veya Güney Çin Denizi’ndeki politikalarında, Rusya’nın ise Doğu Avrupa’daki stratejilerinde çok daha cesur adımlar atmasına zemin hazırlayacaktır. “Amerikan caydırıcılığı” küresel çapta bir erozyona uğrayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>* Rusya ve Çin’in Sistemsel Nüfuz Alanı</em>: İran, yıllardır ABD yaptırımlarına ve baskısına karşı hayatta kalabilmek için Rusya ve Çin ile stratejik ortaklıklar geliştirmiştir. İran’ın askerî başarısı, Rusya’nın sağladığı teknolojik destek (örneğin gelişmiş hava savunma sistemleri, uydu istihbaratı) veya Çin’in ekonomik/diplomatik kalkanı ile ilişkilendirilecektir. Bu da uluslararası sistemde Avrasya Bloku’nun (Çin-Rusya-İran ekseni), Batı Blokuna karşı meşru ve güçlü bir alternatif olmasını sağlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>* ABD’nin Stratejik Aşırı Yayılması</em>: İsrail’in caydırıcılığını yeniden tesis etmek için ABD, Ortadoğu’ya büyük bir askerî yığınak yapmak zorunda kalacaktır. Bu durum, ABD’nin stratejik odağını Asya-Pasifik’ten yeniden Ortadoğu bataklığına çekecek, Çin’in küresel yükselişini sınırlama kapasitesini zayıflatacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sistemin Değişimi mi, Yapının İşleyişi mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada realist teoriye dikkat çekmek gerekir. İsrail-İran krizi uluslararası sistemi “yeniden mi şekillendirir?”, yoksa sistemin anarşik doğası gereği zaten beklenen dengeleme mekanizmalarını mı çalıştırır?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kenneth Waltz gibi yapısal realistlere göre, sistemin kendisi olan anarşi değişmez. Devletler hala devlet olarak kalır ve hayatta kalma güdüleri devam eder. Ancak sistemin yapısı içindeki güç dağılımı kesinlikle yeniden şekillenir. İran’ın başarılı mukavemeti, uluslararası sistemi tamamen yıkıp yerine yeni bir düzen getirmez; aksine, realizmin “güç güçle dengelenir” anlayışını bir kez daha dener.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaya çıkacak olan yeni uluslararası sistem;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 - Amerikan hegemonik istikrarının zayıfladığı,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2 - Bölgesel güçlerin (Türkiye, Brezilya, Hindistan, İran gibi) kendi bölgelerinde daha otonom ve agresif politikalar izleyebildiği,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">3- Vekil savaşlarının yerini giderek daha fazla konvansiyonel silahlanma yarışlarına bıraktığı, Katı Çok Kutuplu bir sistem olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mearsheimer’ın perspektifinden bakıldığında ise, İran’ın bu başarısı İsrail’i ve ABD’yi uzun vadede daha ölümcül saldırılar planlamaya sevk edecektir. Çünkü saldırgan realizmde güçlükler ve güvenlik endişeleri bitmez; İran’ın başarılı savunması onun gelecekte daha da güçleneceğinin işareti olarak kabul edilir ve bu da İsrail için “kabul edilemez bir risk” olmaya devam eder. Dolayısıyla başarılı bir mukavemet, kalıcı bir barış getirmeyecek, aksine daha büyük bir savaşın hazırlık evresini (örneğin İran’ın tamamen nükleerleşmesini veya İsrail’in nükleer silahlarını masaya koymasını) başlatacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sonuç</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, İsrail’in doğrudan bir saldırısı karşısında İran’ın başarılı bir şekilde direnmesi ve mukavemet göstermesi senaryosu, uluslararası ilişkiler teorisi olan Realizm merceğinden incelendiğinde, salt bölgesel bir olay olmanın çok ötesindedir. Böyle bir durum, uluslararası sistemin anarşik temelini değiştirmemekle birlikte, küresel ve bölgesel güç dağılımında bir kaymaya işaret eder. Bölgesel olarak İsrail’in tartışmasız askerî caydırıcılığı ve psikolojik üstünlüğü çökecek; bu durum Körfez ülkeleri ve diğer aktörler arasında şiddetli bir güvenlik ikilemi yaratarak bir silahlanma ve ittifak arayışı yarışını tetikleyecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel boyutta ise bu gelişme, ABD’nin hegemonyasını ve müttefiklerini koruma kapasitesini sorgulatacak, uluslararası sistemin ABD merkezli tek kutuplu veya Amerikan ağırlıklı yapısından, Çin ve Rusya’nın etki alanlarını genişlettiği asimetrik birçok kutupluluğa geçişini hızlandıracaktır. Realist öğretiye göre, güç boşlukları daima doldurulur ve güçteki her değişim, sistemsel bir dengeleme eylemini doğurur. İran’ın muhtemel askeri başarısı, uluslararası sistemi yeni ve barışçıl bir formda şekillendirmeyecek; aksine onu daha rekabetçi, daha güvensiz ve çok kutuplu bir güç mücadelesi arenasına kalıcı olarak dönüştürecektir. Tıpkı Thucydides’in Melos Diyalogları’nda asırlar önce belirttiği gibi: <em>“Güçlüler yapabileceklerini yapar, zayıflar ise çekmeleri gereken acıyı çeker.”</em> Ancak bu senaryoda İran, zayıf statüsünden çıkarak güç denkleminde belirleyici bir aktör olduğunu sisteme kabul ettirmiş olacaktır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/direnisin-estetigi-estetigin-hafizasi-estetik-tercihlerimizin-gorunmeyen-hikayesi-13197</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Direnişin estetiği, estetiğin hafızası: Estetik tercihlerimizin görünmeyen hikâyesi</h1>
                        <h2>Müzik, sinema ya da moda endüstrisinde de sıkça gördüğümüz gibi, birçok estetik unsur zamanla bağlamından koparılarak direniş aracı olmaktan çıkarılabilir. Başlangıçta bir kimlik dili, bir kültürel metin ve hafıza taşıyıcısı olan bu pratik, kölelik ve diaspora tarihinde politik bir anlam kazanmış, daha sonra ise estetik bir moda unsuruna dönüşmüştür. Bu süreçte sembol tamamen ortadan kalkmaz, ancak anlamı nötralize edilir ve kültürel olarak ehlileştirilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/direnisin-estetigi-estetigin-hafizasi-estetik-tercihlerimizin-gorunmeyen-hikayesi-1777491526.webp">
                        <figcaption>Direnişin estetiği, estetiğin hafızası: Estetik tercihlerimizin görünmeyen hikâyesi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kadının saçı, tarih boyunca estetik bir tercih olmanın ötesinde, iktidar ilişkilerinin kurulduğu ve sorgulandığı bir mücadele alanına dönüşmüştür. Saçın örtülmesi ya da açılması, uzunluğu, rengi ya da hangi modellerle kullanıldığı çoğu zaman yalnızca estetik bir tercih değil, kültürel ve politik bir mesele haline gelmiştir. Kültürel çalışmaların sıkça vurguladığı bir olgu vardır. Sistem, kendisini eleştiren sembolleri yok etmek yerine çoğu zaman onları içe dahil eder, ehlileştirir ve dolaşıma sokar. Hepimizin günlük hayatta farkına varmadığımız nesneler aracılığı ile deneyimlediğimiz bir olgu olarak kültürel ehlileştirme, sıklıkla yürütücüsü olduğumuz bir davranış modeline dönüşmüş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kişisel deneyimimden hareketle, uzun bir süre kullandığım ve kullanırken kökenini, tarihsel arka planını ve kültürel kodunu düşünmediğim bir saç modeli, estetik olarak çok hoşuma gitse de bir süre sonra o saçın yapımında çalışan kadınların çalışma koşulları ve modelin kültürel geçmişine odaklanınca duruma başka bir gözle bakmaya başladım. Ben de dahil bu saçı kullanan birçok kişi muhtemelen onun taşıdığı tarihsel yükü düşünmemişti. Oysa modelin tarihine baktığımızda kölelik tarihinden diaspora hafızasına kadar uzanan uzun bir geçmiş karşımıza çıkıyordu. Direniş öğelerinin sisteme dahil edilerek zararsızlaştırılması, bir toplumun hafızasının silinerek estetik bir metaya dönüştürülmesi ve bunun gibi oldukça tanıdık mekanizmaların devreye girdiğini fark etmemle bu alışkanlıktan vazgeçsem de bu konu uzun bir süre kafamı kurcaladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güncel kullanımı ile, “box braid” olarak geçen modelin tarihine baktığımızda benzer bir süreç görülür. Bu modeli erkeklerde kullanmış olsa da özellikle kadınlar tarafından kullanıldığında bir toplumun ve o toplumda yaşayan kadınların adeta arşivi niteliğini taşıdığı belirtiliyor. Afrika’daki örgü geleneği binlerce yıllıktır. Arkeolojik ve ikonografik izler milattan önce üç binli yıllara kadar uzanır. Mağara resimlerinde farklı örgü stillerine rastlanır ve bu stiller aslında bir tür sosyal kod işlevi görür. Bir kadının saç modelinden onun hangi kabileye ait olduğu, medeni durumu, yaşı ya da toplumsal statüsü hakkında fikir edinmek mümkündür. Yani bu, yalnızca bir saç modeli değil, kimliğin taşıyıcısı olan bir kültürel metindir. Daha sonra kölelik tarihinde kullanılan saç modellerinin direniş ve hafıza aracı olduğuna dair anlatılar ortaya çıkar. Saçların arasında pirinç ya da tohum saklandığına dair hikâyeler vardır. Bazı anlatılarda saça işlenen desenlerin kaçış yollarını gösterdiği iddia edilir. Bunların hepsi kesin olarak kanıtlanmış anlatılar değildir. Ancak şu açıktır: saç modeli diaspora içerisinde güçlü bir kültürel hafıza taşıyıcısı haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern döneme gelindiğinde ise saçın politik anlamı yeniden görünür oldu. 20. yüzyılın ortalarında Amerika’da özellikle siyahi özgürlük hareketi içinde saçları doğal haliyle kullanmak, afro ya da örgü modelleri tercih etmek beyaz estetik normlarına uymayı reddetmenin bir yolu olmuştur. Bu estetik tercih aynı zamanda bir kimlik ve direniş ifadesi idi. Ancak 1990’lardan sonra bu stiller moda endüstrisinin içine girmeye başladı. Kültür endüstrisi içerisinde yer alan figürlerin de bu modeli kullanması, başlangıçta kültürel hafızayı görünür kılan bir unsur olarak olumlu bulunsa da, zamanla bu estetik biçimler bağlamlarından koparılır ve pazarlanabilir bir moda unsuru haline geldi. Böylece onu üreten topluluğun tarihsel deneyiminden ayrılarak salt estetik nesneler haline dönüştüler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bu salonlarda çalışan kişilere baktığımızda çoğu zaman Batı Afrika’dan gelen göçmen kadınlarla karşılaşırız. Bu işin çalışma koşulları incelendiğinde ise çok uzun çalışma saatleri, kayıt dışı çalışma, düşük ücretler ve sağlık güvencesinin olmaması gibi sorunlar görülür. Yani burada göçmen ve kadın emeğinin görünmez kılındığı bir sömürüsü söz konusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Batı’nın başka kültürlerin sembollerini egzotikleştirerek pazarlaması da kolonyal bakışın önemli bir parçasıdır. Ancak burada asıl soru kültürlerin birbirleriyle etkileşime girmesi değildir. Kültürel dolaşım kaçınılmazdır. Asıl mesele bu dolaşımın eşit olup olmadığıdır. Bir kültürel öğenin dolaşıma girmesi ile o öğenin tarihsel bağlamından koparılarak tüketilebilir bir nesneye dönüştürülmesi arasında önemli bir fark vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben de dahil olmak üzere bu saç modelini kullanan pek çok kişinin uzun süre bu geleneğin kökenini düşünmemesi tam da bu görünmezliğin sonucu belki de. Oysa müzik, sinema ya da moda endüstrisinde de sıkça gördüğümüz gibi, birçok estetik unsur zamanla bağlamından koparılarak direniş aracı olmaktan çıkarılabilir. Başlangıçta bir kimlik dili, bir kültürel metin ve hafıza taşıyıcısı olan bu pratik, kölelik ve diaspora tarihinde politik bir anlam kazanmış, daha sonra ise estetik bir moda unsuruna dönüşmüştür. Bu süreçte sembol tamamen ortadan kalkmaz, ancak anlamı nötralize edilir ve kültürel olarak ehlileştirilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı mekanizma punk kültürü, grafiti gibi birçok farklı sanatsal ve estetik akım için geçerlidir. &nbsp;Başlangıçta sistem karşıtı bir ifade biçimi olan şey zamanla endüstrinin dolaşımına dahil edilir ve pazarlanabilir bir estetiğe dönüşür. Bu yüzden modaya, mesela bir saç modeline yalnızca estetik bir unsur olarak bakmak yeterli olmamaktadır. Çünkü bazen bir saç modeli bile kölelik tarihinden göçmen emeğine, direniş sembollerinden moda endüstrisine uzanan çok katmanlı bir hikâye taşıyabilir. Ve o estetiğin gerçekten neyi hatırlattığını, ya da dolaşıma girerek pazarlanabilir bir estetik nesne haline gelmesinin hangi anlamların üstünü örttüğünü düşünmek estetik olanın nötr değil, ideolojik bir kurgu olduğunu hatırlatır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/gundemi-erdogan-yaziyor-avrupa-tartisiyor-muhalefet-ne-diyor-13196</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Gündemi Erdoğan yazıyor: Avrupa tartışıyor, muhalefet ne diyor?</h1>
                        <h2>Türkiye’nin vergi politikası üzerinden Avrupa’da başlattığı tartışma, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir anlam taşımaktadır. Bu gelişme, bir yandan Türkiye’nin uluslararası görünürlüğünü artırırken, diğer yandan iç siyasetteki asimetrik yapıyı daha belirgin hale getirmektedir. Erdoğan’ın attığı adımlar küresel ölçekte yankı bulurken, muhalefetin bu yankıya karşılık verecek stratejik derinliği henüz ortaya koyamaması, mevcut dengenin neden değişmediğini de açıklamaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gundemi-erdogan-yaziyor-avrupa-tartisiyor-muhalefet-ne-diyor-1777461793.webp">
                        <figcaption>Gündemi Erdoğan yazıyor: Avrupa tartışıyor, muhalefet ne diyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yine Avrupa’nın gündemine oturdu. Türkiye’nin açıkladığı yeni vergi paketi, ilk bakışta teknik bir ekonomik düzenleme gibi görülebilir. Ancak Recep Tayyip Erdoğan’ın duyurduğu bu modelin etkisi, Türkiye sınırlarını aşarak Avrupa kamuoyunda da tartışma yaratmış durumda. Özellikle Fransa ve Almanya’da hem ekonomi çevrelerinde hem de sosyal medya platformlarında gündeme gelmesi, bu adımın yalnızca mali bir tercih değil, aynı zamanda siyasi ve stratejik bir hamle olduğunu ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yurt dışı gelirlerin belirli sürelerle vergiden muaf tutulması fikri, küresel ölçekte mobil hale gelen sermaye ve nitelikli iş gücüne doğrudan hitap ediyor. Dijitalleşmenin hız kazandığı, uzaktan çalışmanın yaygınlaştığı bir dünyada, bireyler artık yalnızca kazançlarını değil, yaşam alanlarını da optimize etmeye çalışıyor. Türkiye’nin sunduğu bu model, tam da bu yeni küresel gerçekliğe cevap verme iddiası taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak burada kritik bir denge söz konusudur. Vergi avantajı, ilk ilgiyi çekmek açısından güçlü bir araç olmakla birlikte, kalıcılık açısından tek başına yeterli değildir. Hukuki güvenlik, yargı bağımsızlığı ve temel haklara ilişkin uygulamalar bu noktada belirleyici rol oynamaktadır. Nitekim Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Can Atalay hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen devam eden tutukluluk süreçleri; buna ek olarak tutuklu belediye başkanları ve gazetecilere ilişkin dosyalar, dış yatırımcıların ve nitelikli iş gücünün risk algısını doğrudan etkileyen unsurlar arasında yer almaktadır. Bu çerçevede, öngörülebilirlik, ekonomik istikrar ve kurumsal kapasite gibi faktörler, özellikle Avrupa’dan gelecek aktörler açısından vergi avantajı kadar, hatta çoğu durumda daha belirleyici olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin attığı bu adım önemli bir başlangıç olmakla birlikte, kapsamlı yapısal reformlarla desteklenmediği sürece sınırlı bir etki üretme riski taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, gözden kaçırılmaması gereken asıl nokta şudur: Bu vergi hamlesi, Türkiye’yi yeniden uluslararası tartışmaların merkezine taşımıştır. Avrupa’da başlayan tartışmalar, Türkiye’nin artık yalnızca gelişmeleri takip eden değil, tartışma başlatan bir aktör haline geldiğini göstermektedir. Bu da doğrudan Erdoğan liderliğinin uluslararası gündem oluşturma kapasitesiyle ilişkilidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim son yıllardaki gelişmeler bu tabloyu daha da pekiştirmektedir. Göçmen meselesinde üstlenilen rol, Doğu Akdeniz’de “Mavi Vatan” çerçevesinde izlenen politika, Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde dengeli tutum, Suriye’de ortaya çıkan yeni yönetimle kurulan ilişki biçimi ve İran eksenindeki gerilimlerde alınan pozisyon; Türkiye’nin yalnızca bölgesel değil, çok katmanlı bir jeopolitik aktör olarak hareket ettiğini göstermektedir. Aynı şekilde Rusya ve ABD ile eş zamanlı yürütülen denge politikası, klasik ittifak anlayışının ötesine geçen bir diplomatik esneklik ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu başlıklar birlikte değerlendirildiğinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uluslararası alanda seveni kadar sevmeyeni de olmasına rağmen “güçlü lider” konumunun daha da pekiştiği görülmektedir. Uluslararası sistemde aktörler çoğu zaman ideolojik yakınlıktan ziyade öngörülebilirlik ve güçle çalışmayı tercih eder. Bu bağlamda, önümüzdeki yıllarda küresel aktörlerin Türkiye ile ilişkilerinde mevcut liderlikle çalışmayı tercih etmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Başka bir ifadeyle, ortaya çıkan tablo artık yoruma açık olmaktan ziyade gözlemlenebilir bir gerçekliğe dönüşmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam bu aşamada, Türkiye’nin iç siyasetinde daha derin ve yapısal bir sorun belirginleşmektedir. Muhalefet, böylesine çok katmanlı ve stratejik hamleler karşısında etkili bir alternatif vizyon geliştirmekte zorlanmakta; uyumlu, güven veren ve güçlü bir birliktelik kuramadığı gibi çoğu zaman yalnızca belirlenen gündeme tepki veren bir pozisyonda kalmaktadır. Oysa siyasal rekabet, yalnızca eleştiri üretmekle sınırlı değildir; aynı zamanda tutarlı, uygulanabilir ve güçlü alternatif politika ve stratejiler ortaya koyabilme kapasitesini de gerektirir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün muhalefetin karşı karşıya olduğu temel sorun, bir “reaktif siyaset döngüsü”ne sıkışmış olmasıdır. Gündem belirleyen değil, belirlenen gündeme tepki veren bu yaklaşım; dış politika, ekonomi ve uluslararası ilişkiler gibi kritik alanlarda bütüncül ve proaktif bir vizyon geliştirilmesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle muhalefet, iç politik tartışmaların dar çerçevesine hapsolmakta; hem seçmen nezdinde hem de uluslararası aktörler açısından güven ve ciddiyet üretmekte zorlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa geçmişte muhalefetin etkili ve saygın bir konum kazandığı örnekler de vardır. Deniz Baykal döneminde 1 Mart Tezkeresi sürecinde ortaya konan tutum, muhalefetin uluslararası ölçekte nasıl belirleyici bir rol üstlenebileceğini göstermiştir. Benzer şekilde Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde gerçekleştirilen Adalet Yürüyüşü, yalnızca Türkiye’de değil, dünya kamuoyunda da yankı uyandırarak güçlü bir siyasal mesaj üretmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu örnekler, muhalefetin etkili olabilmesi için sadece eleştiren değil, yön tayin eden; yalnızca tepki veren değil, inisiyatif alan bir siyaset anlayışına ihtiyaç duyduğunu açıkça ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, Türkiye’nin vergi politikası üzerinden Avrupa’da başlattığı tartışma, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir anlam taşımaktadır. Bu gelişme, bir yandan Türkiye’nin uluslararası görünürlüğünü artırırken, diğer yandan iç siyasetteki asimetrik yapıyı daha belirgin hale getirmektedir. Erdoğan’ın attığı adımlar küresel ölçekte yankı bulurken, muhalefetin bu yankıya karşılık verecek stratejik derinliği henüz ortaya koyamaması, mevcut dengenin neden değişmediğini de açıklamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünen köy artık kılavuz istememektedir: Gündemi belirleyen ile gündemi takip eden arasındaki fark, Türkiye siyasetinin bugünkü temel ayrımını oluşturmaktadır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iddianame-adim-adim-cokerken-13195</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İddianame adım adım çökerken...</h1>
                        <h2>İBB Davası'nda etkin pişmanlık dilekçesi veren Adem Soytekin'in verdiği, "Ekrem Bey tarafından Beylikdüzü Belediye Başkanlığı süreciyle başlayan, öncelikle İBB Başkanlığı sonrasında Cumhurbaşkanlığı için gerekli sermayeyi toplamak amacıyla kurulan, Beylikdüzü'nde temelleri atılıp İstanbul'un tamamına yayılan çıkar amaçlı suç örgütünün tüm yapısı ve faaliyetleri hakkında bildiğim, gördüğüm ve dahil olduğum tüm olayları anlatarak etkin pişmanlıktan faydalanmak istiyorum" şeklindeki ifadesini kendisen sorun duruşma savcısına; "O beyan şöyle sayın savcım, nasıl, oradaki beyanı ben bir şablon olarak gördüm, o ifade bana ait değil. Ben onu şablon olarak gördüm, bana sorulan bir soru olduğunu…. Yani yoksa ben nereden bileyim 2014'te Beylikdüzü’nde Ekrem Bey'in aday olacağını veya aday gösterileceğini? Nereden bileyim? Gidecek aday gösterilecek, gidecek Ekrem Bey 2024'te seçilecek, sonra Cumhurbaşkanı olacak falan... Yani o biraz hayalperest bir şey olur. Dolayısıyla ben onu bana sorulan şablon soru gibi anladım.” diye cevap verdi. Oysa bu suçlam İBB İddinamesinin bir anlamda temeli niteliğinde...</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iddianame-adim-adim-cokerken-1777402504.webp">
                        <figcaption>İddianame adım adım çökerken...</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İBB Davası tüm hızıyla devam ediyor. Kimi savunmaların doğal olarak uzun sürmesi ve bu uzun savunma ve sonrasında avukat savunmaları ve çapraz sorgularla ortaya çıkanlar; 3 bin 800 sayfaya yaklaşan iddianamenin, savunulduğu kadar güçlü olmadığını gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geride kalan 27 günde verdiği ifade ve beyanlar yüzünden onlarca kişinin halen tutuklu olmasına yol açanlar; ifadelerini geri çekiyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İBB soruşturması sürecinden her gün manşet, sürmanşet ve ekranlarında İBB Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarını “suçlu” iddia edenler, “delik” olarak sundukları belgeleri, görüntüleri dava sürecinden savunma gereği duymadıkları için davaları bile neredeyse izlemiyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onlar, benzer amaçlı manşet, sürmanşet ve ekranlarında kilitlendikleri yeni hedeflere ilişkin algı haberleri yapmaya devam ediyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyle ya, iddianame çıkmadan önce manşetlerden, sürmanşetlerden ve ekranlardan delil olarak sundukları belgelerle, suçlu ilan ettiklerini dinlemeye gitme gereği bile duymuyorlar. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki neden?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaptıkları haberlerin gerecek olmadıklarını bildikleri için mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yoksa o haberlerle oluşturduklarını düşündükleri algıyla zaten amaçlarına ulaştıklarını düşündükleri için mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açıkçası savunmalarını en çok merak ettiğim kişiler, etkin pişmanlıktan yararlanan ya da itirafçı olanlar. Onların mahkemede ne söyleyeceklerinde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada bir parantez açarak mahkeme başkanına hakkını teslim edelim. Mahkeme başkanı, iddianameye de, ek klasörlere de hakim. Bunu sorduğu sorulardan rahatça anlamak mümkün. Şimdi parantezi kapatalım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda ifade ettik, daha önce etkin pişmanlıktan yararlanmak için ifade verenler, verdikleri ifadeleri geri çektiler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çekmeyenler de elbette var. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TEMEL SUÇLAMA ÇÖKERKEN</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İBB İddianamesindeki en temel suçlamalardan birisi mealen; İmamoğlu’nun 2014’de Beylikdüzü Belediye Başkanlığı’ndan bu yana İBB Başkanı, CHP lideri ve nihayet Cumhurbaşkanı olmak için bir yapı, "suç örgütü" kurduğu ve bu hedefler için akçeli işlere girdiği, fon oluşturduğu, şeklinde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşin fon oluşturma kısmını bir kenara bıraktığımızda siyasete giren birinin siyasi hedeflerini “suç” kategorisine sokmak, o kişi için siyaset yapma hakkını yok saymaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu suçlamayı hatırlatma nedenim, dün savunma yapan Adem Soytekin’e mahkeme savcısının sorduğu soru ve Soytekin’in cevabı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynen aktarıyorum; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Duruşma Savcısı:&nbsp; </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Yine bu savcılık ifadenizde şöyle demişsiniz... Bu 17 Haziran 2025 tarihli ifadenizde, iddianameye konu bir yapıdan bahsediyorsunuz ifadenizin başında. Hatta ifadenizde şöyle geçiyor… 'Ekrem Bey tarafından Beylikdüzü Belediye Başkanlığı süreciyle başlayan, öncelikle İBB Başkanlığı sonrasında Cumhurbaşkanlığı için gerekli sermayeyi toplamak amacıyla kurulan, Beylikdüzü'nde temelleri atılıp İstanbul'un tamamına yayılan çıkar amaçlı suç örgütünün tüm yapısı ve faaliyetleri hakkında bildiğim, gördüğüm ve dahil olduğum tüm olayları anlatarak etkin pişmanlıktan faydalanmak istiyorum' şeklinde beyanınız var. Bu bahsettiğiniz yapı ve sistemle ilgili, sistem aktörlerinden bir tanesi…</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Adem Soytekin: </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>O beyan şöyle sayın savcım, nasıl, oradaki beyanı ben bir şablon olarak gördüm, o ifade bana ait değil. Ben onu şablon olarak gördüm, bana sorulan bir soru olduğunu…. Yani yoksa ben nereden bileyim 2014'te Beylikdüzü’nde Ekrem Bey'in aday olacağını veya aday gösterileceğini? Nereden bileyim? Gidecek aday gösterilecek, gidecek Ekrem Bey 2024'te seçilecek, sonra Cumhurbaşkanı olacak falan... Yani o biraz hayalperest bir şey olur. Dolayısıyla ben onu bana sorulan şablon soru gibi anladım.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa bu suçlama, İBB iddianamesinin girişinde yer alıyor ve davadaki temel niteliği taşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Soytekin savcının okuduğu kendisine ait bu ifade yer alanları söylemediğini -"o ifade bana ait değil"- ve ne demekse bunun “şablon soru” olduğunu söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soytekin bu cevabı bile bu iddianamenin suçlamalar, deliller kadar temelinin de olmadığını somut biçimde gösteriyor. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">GERÇEĞİ BİLMEK İSTİYORUZ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet iddianame öncesinde, tutuklu belediye başkanlarını, bürokratları&nbsp;manşet, sürmanşet ve ekranlarında suçlama yarışında olanların aynı çabayı duruşmalarda yapılan savunmalar ile ortaya çıkan gerçekleri halka yansıtmalarını bekliyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü biz sadece gerçeği, sadece gerçeği bilmek istiyoruz. Suçluları da, masum olanları da, mağdur olanları da...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oluşturulan algıyı değil gerçeği bilmek istiyoruz ve buna da vatandaş olarak hakkımız var. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/korfezde-yeni-hesaplasma-suudi-arabistan-bae-ayriligini-nasil-yonetir-13194</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Körfez’de yeni hesaplaşma: Suudi Arabistan BAE ayrılığını nasıl yönetir?</h1>
                        <h2>Suudi Arabistan küresel petrol piyasasındaki kaldıraç gücünü koruyacak; ancak bu gücün etkinliği artık daha kırılgan bir zemine oturuyor. BAE çıkışı, OPEC’in koordinasyon kapasitesini fiilen zayıflatırken Riyad’ın kendi üretim kararlarını daha az ortaklaşmış, dolayısıyla daha az öngörülebilir bir çerçevede almasına yol açacak. Bunu telafi etmek için Suudi Arabistan’ın Rusya ile mevcut koordinasyonunu pekiştirmesi ya da Çin ile ikili enerji anlaşmalarını derinleştirmesi kaçınılmaz görünüyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/korfezde-yeni-hesaplasma-suudi-arabistan-bae-ayriligini-nasil-oonetir-1777401700.webp">
                        <figcaption>Körfez’de yeni hesaplaşma: Suudi Arabistan BAE ayrılığını nasıl yönetir?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">28 Nisan sabahı Cidde’de bir Körfez güvenlik zirvesi sürerken Abu Dabi, neredeyse eş zamanlı olarak devlet ajansı aracılığıyla kısa bir açıklama yayımladı. Birleşik Arap Emirlikleri 1 Mayıs itibarıyla OPEC ve OPEC+ üyeliğinden ayrılıyor. Açıklamanın zamanlaması tesadüf değil. Körfez liderlerinin bir odada oturduğu, gündemin İran saldırılarına ortak yanıt ve Hürmüz krizinin ağırlaşan faturası olduğu bir anda BAE’nin bu adımı atması, diplomatik bir bildirinin çok ötesinde bir önemde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">BAE Enerji Bakanı Suhail el-Mazruei, kararın Suudi Arabistan’la herhangi bir anlaşmazlıktan kaynaklanmadığını açıklarken “Suudilerin OPEC’e liderlik etmesine en yüksek saygıyı duyuyoruz” dedi. Bu cümle, söylenenden çok söylenmeyeni işaret ediyor. Neredeyse 60 yıldır aynı çatı altında üretim planlaması yapan, birlikte savaştıkları da olmuş ve birbiriyle rekabet ettikleri de olan iki Körfez devleti arasındaki ilişki artık o çatının tutamayacağı kadar gergin bir hal almış durumda. Abu Dabi’nin yaptığı, Riyad’ı doğrudan hedef alan bir hamle olarak okunmasa bile, bunun Suudi Arabistan’ın en ağır darbelerinden biri olduğunu söylemek mümkün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Burada şunu sorabiliriz: Bu ayrılık gerçekten sadece kota hesabı mıdır, yoksa yıllardır birikmiş çatlakların artık kartel büyüklüğünde bir zemine yansıması mıdır? Her iki yanıtın da içinde doğruluk payı var; ama ikinci soruyu görmezden gelerek tablonun tamamını kavramak mümkün değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Kota Sürtüşmesinin Uzun Tarihi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">BAE’nin OPEC’le sorunu son günlerin ürünü değil. 2021’den bu yana Abu Dabi, Körfez’deki en büyük rezerv kapasitesine sahip olmasına rağmen düşük üretim kotalarıyla kısıtlandığını defalarca gündeme taşıdı. Günlük üretim kapasitesi 4 milyonu aşan BAE’nin mevcut kota çerçevesinde bu rakamın çok altında kalması hem ekonomik hem de stratejik bir kayıp. Hürmüz krizinin petrol fiyatlarını 110 doların üzerine çektiği, küresel enerji talebinin zirveye yaklaştığı bugünlerde ise kota kaybı artık dayanılabilir bir sınırın dışına taşıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">BAE’nin bu noktada&nbsp;</span><a href="https://www.euronews.com/2026/04/28/uae-decides-to-leave-opec-citing-focus-on-its-national-interest" target="_blank"><span style="color:black">tek başına hareket etme</span></a><span style="color:black">&nbsp;kararı, aynı zamanda Washington ve Pekin ile ilişkilerinde daha geniş bir esneklik arayışına da karşılık geliyor. İran saldırılarının odağına giren ve&nbsp;</span><a href="https://www.aljazeera.com/news/2026/4/28/uae-leaves-opec-and-opec" target="_blank"><span style="color:black">bölgede en ağır askeri yükü taşıyan</span></a><span style="color:black">&nbsp;Körfez ülkesi Abu Dabi, hem büyük enerji tüketicileriyle doğrudan anlaşmalar yapmak hem de kendi üretim stratejisini sahaya koymak istiyor. OPEC bunu engelliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Riyad’ın Sessizliği Ne Anlama Gelir?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Suudi Arabistan ve OPEC’in açıklamaya ilk saatlerde hiçbir resmi yanıt vermemesi dikkat çekici. Bu sessizlik, iç dağılmayı kabullenmek ya da meseleyi küçümsemek değil; tam tersine, Riyad’ın ne diyeceğini bilemediğinin bir işareti. BAE çıkışı OPEC’in küresel petrol üretimindeki payını fiilen daha da aşağı çekecek. Zaten Şubat ayındaki yüzde 48’den Mart’a gelindiğinde yüzde 44’e inen bu oran, Abu Dabi’nin ayrılmasıyla birlikte kartelin gerçek anlamda&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/markets/commodities/uae-says-it-quits-opec-opec-statement-2026-04-28/" target="_blank"><span style="color:black">ağırlık merkezini kaybetme</span></a><span style="color:black">&nbsp;riskiyle yüz yüze gelmesi anlamına geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Riyad bu kırılmayı yönetmek zorunda. Ama elindeki seçenekler sınırlı. Diğer üyelere yönelik bir baskı politikası, geçmişte Katar’a uygulandı ve bölgede derin izler bıraktı. Aynı yola girmek, bu sefer çok daha yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Riyad’ın BAE’ye karşı medyayı bir baskı aracı olarak kullanmaya başladığı, devlet yayınlarının Abu Dabi’yi gizli hapishaneler ve&nbsp;</span><a href="https://stratejikortak.com/7-baslik-suudi-arabistan-ve-baenin-rekabet-alanlari/" target="_blank"><span style="color:black">ayrılıkçı yapılarla</span></a><span style="color:black"> ilişkilendiren haberler yaptığı 2025’in son aylarındaki tablo hafızalarda. O dönemin üzerine bir de OPEC ayrılığı eklendi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Yemen’den Enerji Politikasına Uzanan Çatlak</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İki ülke arasındaki asıl ayrışmayı yalnızca OPEC kotaları üzerinden okumak eksik kalır. Zemin çok daha derin. 2015’te Yemen’e birlikte giren Riyad ve Abu Dabi, savaşın ilerleyen aşamalarında aynı cephede, iki ayrı hedefe doğru ilerler oldu. Suudi Arabistan birleşik bir Yemen yapısı üzerinde ısrar ederken, BAE güneydeki&nbsp;</span><a href="https://www.aa.com.tr/tr/analiz/suudi-arabistan-ile-bae-yi-karsi-karsiya-getiren-surec-yemende-neler-oluyor/3791041" target="_blank"><span style="color:black">Güney Geçiş Konseyi’ni</span></a><span style="color:black">&nbsp;fiilen bir devlet gibi destekleyerek kendi etki alanını genişletti. Bu ayrışma, ittifak sözleşmesinin içini boşalttı ve Yemen, bir mihenk taşından anlaşmazlığın somutlaştığı bir alana dönüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Küresel çapta BAE’nin rotası da farklılaştı. Somaliland, Doğu Afrika liman hakları, Hint Okyanusu’ndaki lojistik ağlar ve İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde İsrail ile sürdürülen ilişki, Riyad’ın benimsemediği ya da henüz hazır olmadığı adımlardı. Abu Dabi her biri için kendi sürecini işletti; Riyad’ın onayını beklemedi. OPEC ayrılığı bu durumda münferit bir olaydan ziyade uzun süredir seyreden ayrışmanın kurumsal düzeydeki son halkası.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Körfez’de Kimin Eli Daha Güçlü?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Suudi Arabistan küresel petrol piyasasındaki kaldıraç gücünü koruyacak; ancak bu gücün etkinliği artık daha kırılgan bir zemine oturuyor. BAE çıkışı, OPEC’in koordinasyon kapasitesini fiilen zayıflatırken Riyad’ın kendi üretim kararlarını daha az ortaklaşmış, dolayısıyla daha az öngörülebilir bir çerçevede almasına yol açacak. Bunu telafi etmek için Suudi Arabistan’ın Rusya ile mevcut koordinasyonunu pekiştirmesi ya da Çin ile ikili enerji anlaşmalarını derinleştirmesi kaçınılmaz görünüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Öte yandan, Abu Dabi’nin bu hamlesi, hesabını doğru yapmış olsa bile bedelini ödemek zorunda kalacağı bir seçim. Yalnız kalan Körfez aktörü, büyük enerji tüketicileriyle daha doğrudan ilişkiler kurmanın avantajını elde ederken, bölgesel güvenlik denklemi içinde daha az kurumsal güvenceyle hareket etmek zorunda kalır. Hürmüz’deki İran baskısının sürdüğü, Körfez savunmasının yeniden tartışıldığı bir dönemde. Riyad ise şu an için sessizliğini korusa da bu sessizliğin kalıcı olması mümkün değil. OPEC’i onaran değil, dönüştüren bir stratejiyle yanıt vermesi gerekecek. Bunu yapabilirse Körfez’deki enerji düzeni yeni bir biçim alacak; yapmazsa merkez kayması hızlanarak devam edecek ve Suudi Arabistan, aşina olduğu liderlik pozisyonunu fark etmeden kaybedecek.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iran-savasinin-turkiyeye-tehdidi-kenarda-kalsa-bile-ankara-darbe-yiyor-13193</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran Savaşı’nın Türkiye’ye tehdidi: Kenarda kalsa bile Ankara darbe yiyor*</h1>
                        <h2>Daha akıllıca yol, Türkiye’nin NATO ve Avrupa’ya daha fazla yaslanması ve kendi hava ve füze savunma sistemlerini güçlendirmesidir. Uzun vadede Türkiye’nin savunma sanayisinde kendi kendine yetmekten başka seçeneği yoktur. Kısacası, Türkiye’nin içerde Kürtlerle istikrarı korumasını, sınırlarını güvence altına almasını ve enerji-ticaret bağlantılarında bölgesel bir ağ merkezi haline gelmesini sağlayacak tutarlı bir stratejiye ihtiyacı var.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iran-savasinin-turkiyeye-tehdidi-kenarda-kalsa-bile-ankara-darbe-yiyor-1777401534.webp">
                        <figcaption>İran Savaşı’nın Türkiye’ye tehdidi: Kenarda kalsa bile Ankara darbe yiyor*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye, İran savaşının dışında kalmak için elinden geleni yaptı ve titizlikle tarafsızlığını korudu. Bu çabasını aslında kendi tarihinden bir örnekle de savunabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk politika yapıcıları nesillerdir, İkinci Dünya Savaşı sırasında Ankara’nın yaptığı yüksek riskli denge politikasını Türk diplomasisinin “altın sayfalarından” biri olarak gösterir. O dönemde Türkiye’nin liderleri, genç cumhuriyetin jeopolitik yalnızlığının ve askeri zayıflığının farkındaydı ve Osmanlıdaki seleflerinin yaptığı hatayı tekrarlamamak konusunda kararlıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Osmanlılar önceki dünya savaşında yanlış tarafı seçerek imparatorluğun çöküşüne yol açmıştı. Sınırlarında savaş sürerken Türkiye hem Müttefikler hem de Almanya ile müzakere etti ve en büyük başarısı, çevresindeki tüm savaşçılara rağmen tarafsızlığını korumak oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’daki savaş da benzer bir hesaplama gerektirdi. 1930’lar ve 1940’ların aksine, Türkiye bugün dünya sahnesinde daha büyük bir rol oynamaya çalışıyor. 2024 sonunda Türk destekli militan gruplar ve diğer unsurların eliyle Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın düşmesi, Ankara’da bölgesel bir güç haline geldiği konusunda bir özgüven yarattı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Türkiye henüz olayları kendi istediği gibi şekillendirecek ekonomik veya askeri güce sahip değil. Bölgedeki büyük oyuncularla ilişkileri en iyi haliyle hassas; ABD ile ilişkileri düzeltme sürecinin henüz başlarında ve İsrail ile ilişkileri son yıllarda önemli ölçüde bozuldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye kendi topraklarını savunmak için de hâlâ başkalarına bağımlı. 2019’da Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi alması ABD yaptırımlarına yol açtı ve Türkiye’nin kritik NATO programlarından dışlanmasına neden oldu. S-400’ü hâlâ aktif hale getiremedi ve Mart ayından itibaren Türk hava sahasına girmeye başlayan İran balistik füzelerine karşı tam koruma sağlayamıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın NATO radar sistemine ve güneydeki ABD güçlerinin konuşlandığı İncirlik Üssü’ne yönelik dört füzesini Türk silahları değil, NATO önleyicileri düşürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de Türkiye çatışmanın dışında kalmaya özen gösterdi. Bazı Körfez Arap devletlerinin yaptığı gibi ABD-İsrail kampanyasını desteklemedi ve ABD ya da İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında kendi hava sahasını kullanmalarına izin vermedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun nedeni, Türkiye’nin İran ile yüzyıllardır süren karmaşık ama istikrarlı ilişkisidir. İran tarihi bir rakip olsa da Ankara bu savaşın başlamasını hiç istemedi ve 2026’nın ilk aylarında Tahran ile Trump yönetimini nükleer görüşmelere bir şans daha verme konusunda bölgesel çabalara öncülük etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta sınırın ötesinde bir savaş, Türkiye’ye mülteci akını, ekonomik bozulma ve iç siyasetin altüst olması anlamına gelebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail’in İran’a saldırması Türkiye’nin canını sıktı. Ankara şimdi savaşın girdabına sürüklenmemek için elinden geleni yapıyor. Fakat tarafsızlık duruşu Türkiye’yi savaşın olumsuz sonuçlarından korumaya yetmeyecek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çatışma Ankara’yı birkaç yönden tehdit ediyor: Tahran ile olan dengeli ilişkisini bozabilir, yurtiçindeki Kürt barış sürecini tehlikeye atabilir ve Türkiye’nin en büyük stratejik rakibi İsrail’i bölgede eskisinden daha baskın hale getirebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara savaşın seyrini kontrol edemez ama sadece çatışmanın dışında kalmak, bu kadar değişken bir komşulukta çıkarlarını korumak için artık yeterli değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşa girmek zorunda değil ancak bu fırtınadan sadece yara almadan değil, daha güçlü çıkmak için birkaç alanda proaktif adımlar atmak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Tarihi Düşman-Dostlar </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye uzun zamandır, iddialı bir İran ile sürtüşmeleri yönetmeyi, onunla doğrudan çatışmaya girmeye tercih ediyor. İki ülke arasındaki ilişki ne dostluk ne de açık düşmanlık; rekabetçi bir birlikte varoluş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dinamik modern cumhuriyetlerin kuruluşundan çok önceye dayanır. Yüzyıllar boyunca Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları (biri Sünni, diğeri Şii hilafetin merkezi) bölgesel nüfuz için yarıştı. Bir asırdan fazla süren aralıklı savaşlardan sonra 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile bir modus vivendi oluşturdular. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zagros Dağları boyunca sınır çizdiler ve hâlâ İran-Türkiye ilişkilerini şekillendiren bir anlayış kodladılar: doğrudan savaş yok, birbirinin iç işlerine müdahale yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Türkiye ve İran birbirine derin güvensizlik duyuyor; Irak, Suriye ve Güney Kafkasya’daki savaş ve siyasi anlaşmazlıklarda karşı kampları destekliyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak ABD’nin bazı Körfez ortaklarının aksine Türkiye, İran’ın ezici bir yenilgisini istemiyor. İran’ın nükleer ve balistik füze programlarından uzun süredir endişe duysa ve İran’ın güçlenmesini arzulamasa da, parçalanan veya kaosa sürüklenen bir İran’dan daha çok korkuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dağılan bir İran, mülteci akınına, bölgesel Kürt gruplar arasında ayrılıkçılık taleplerine yol açabilir ve Türkiye’nin doğu sınırını patlamaya hazır hale getirebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara için bu kaos, karşıtlığı yüksek bir İran rejiminin ayakta kalmasından daha tehlikeli görünüyor. Bu nedenle Türkiye savaşı desteklemekte veya İran’daki son karışıklıklara karışmakta temkinli davrandı. Ocak ayındaki sokak protestolarında Türk liderler rejimin baskısına eleştiri getirmedi ve göstericilerin taleplerini açıkça desteklemedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş Şubat sonunda başladığında Türk yetkililer ABD’ye İran devleti çökmeden bir çıkış rampası bulması çağrısında bulundu. Bu aşamada Türkiye’nin en büyük korkusu olan “İran’da devlet çöküşü”nün gerçekleşmemesi muhtemelen rahatlama sağlamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye; İran’ın nükleer programı, füze kabiliyetleri ve vekil ağının ABD-İsrail bombardımanı altında darbe almasına üzülmeyecektir. Ancak Ankara’nın hâlâ ciddi endişeleri var: Hayatta kalan İslam Cumhuriyeti rejimi daha da sertleşti, Devrim Muhafızları’nın kontrolüne daha fazla girdi ve eskisine göre hem dini pragmatizme hem de siyasi esnekliğe çok daha az yer kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin bu aşamada tercih edeceği şey, istikrarlı ancak sınırlanmış bir İran’dır. Bu uzun zamandır savunduğu, 2015 İran nükleer anlaşmasına ruh ve içerik olarak daha yakın, doğrulanabilir nükleer ve bölgesel kısıtlamalar getiren kalıcı bir anlaşma ile kuşatılmış bir İran olarak da tanımlanabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle bir sonuç Türkiye’nin önceliklerine daha iyi hizmet eder: yeni savaşları önlemek, Kafkasya’da İran etkisini sınırlamak ve Güney Kafkasya üzerinden Orta Asya’ya ticarete daha fazla alan açmak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tahran’a yönelik yaptırımların kademeli olarak hafifletilmesi Türkiye’yi İran’ın önde gelen ticaret ortağı ve bölgenin ekonomik lokomotifi haline getirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kürt Cephesi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’daki savaş, Ankara’nın PKK ile yürüttüğü barış sürecinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. 2025’te hapisteki Kürt lider Abdullah Öcalan’ın ateşkes çağrısı ile ivme kazanan bu süreç, PKK’nın nihai olarak feshedilmesini hedefliyor. Ancak Ankara’nın yasal reformları ağırdan alması ve bölgedeki türbülans nedeniyle bu süreç hiç de garanti değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm taraflar, PKK ile Türk devleti arasında yeni bir açık uçlu çatışmayı önlemek için müzakere masasında bekliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanı Erdoğan için Kürt cephesinde sükûnet siyasi bir zorunluluk: anayasal süresi doldu ve bir sonraki seçimlerde yeniden aday olabilmek için parlamentoda Kürt yanlısı partinin desteğine ihtiyacı var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak doğu sınırındaki savaş tüm bu çabayı yok edebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail’in ilk saldırılarından kısa süre sonra Trump’ın İran içinde bir ayaklanma başlatmak için İran Kürt güçlerini kullanma fikrini ortaya atması Ankara’yı alarma geçirdi. Türkiye bunu Kürt özerkliğine doğru bir adım ve ABD-Türkiye ilişkilerini yaklaşık on yıl önceki sert çatışma dönemine geri döndürebilecek bir hamle olarak gördü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kapalı kapılar ardında Türk yetkililer, İran Kürtlerini (PKK ile bağlantılı olanlar dahil) silahlandırma girişiminin tüm Kürt hareketini silah bırakmaya ve Türkiye ile büyük bir uzlaşmaya daha az istekli kılacağından endişe etti. Yeni bir ABD-Kürt ittifakı, bölgedeki tüm Kürtleri bağımsızlık hayali kurmaya teşvik ederken PKK ile barış yolunu rayından çıkarıp Suriye Kürtlerini yeni Suriye rejimine entegre etme sürecini zorlaştıracaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En karanlık senaryoda Türkiye sınırında ABD destekli bir PKK devletçiği oluşabilirdi. Şimdilik bu korkular azaldı. Trump bu fikri geri çekti. Üst düzey bir Türk yetkili bana “Kürtler stratejik bir tercih yaptı” ifadesini kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;PKK bağlantılı bir grup, aynı zamanda İran’daki en güçlü Kürt fraksiyonu olduğu halde, silaha sarılmamayı ve ABD ile İsrail’in desteğini kabul etmemeyi tercih etti. Yine de bu olay Türkiye’nin kırılganlığını gözler önüne serdi: Ankara’nın kontrolü dışındaki güçler Kürt meselesini çok hızlı bir şekilde yeniden açabiliyor. Bu riske karşı tek güvenilir güvence, PKK ile kalıcı ve sağlam bir uzlaşma olarak görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>GÜÇ DENGESİZLİĞİ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara ayrıca İsrail’in bölgedeki genişleyen rolü ve Washington’daki artan etkisinden endişe duyuyor. Türkiye ve İsrail 1990’lar ile 2000’lerin başında yakın ortaktı; istihbarat paylaşıyor, ortak askeri tatbikatlar yapıyor ve Türkiye ordusunu modernize etmek için İsrail’den silah alıyordu. Şimdi ise açıkça çatışıyor ve birbirlerini giderek daha fazla tehdit olarak görüyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin yüksek sesle karşı çıktığı Gazze savaşı kopuşu kesinleştirdi ve ticaret bağlarının askıya alınmasına yol açtı. Ancak Türkiye asıl olarak, Esad rejiminin düşüşünden sonra İsrail’in Lübnan ve Suriye’de tekrar tekrar güç gösterisi yapmasından ve kendini bölgenin baskın askeri gücü haline getirmesinden rahatsız oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara’nın perspektifinden bakıldığında, İsrail’in İran’a karşı savaşı izole bir askeri harekât değil; bölgenin zorla yeniden şekillendirilmesi çabasının bir parçası olarak ortaya çıkıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’deki birçok yorumcu ve siyasetçi bu stratejiyi en azından kısmen Türkiye’yi kuşatma ve containment (çevreleme) girişimi olarak görüyor. İsrail, Türkiye’nin kullanmayı düşündüğü Suriye’deki hava üslerini vurdu. Yunanistan ve Kıbrıs ile Türkiye’yi açıkça hedef alan savunma işbirliğini derinleştirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrailli yorumcular da Türkiye’yi uzun vadeli bir tehdit olarak göstermeye başladı; bu durum Türk gözlemcileri rahatsız ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk yetkililer, savaşın İsrail’i daha güçlü ve cesaretlenmiş, İran’ı ise ağır şekilde zayıflatmış bir şekilde sona ermesi halinde Türkiye’nin kuşatılmış hissedeceğinden korkuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda Suriye’de yeni düzeni şekillendirme alanı daralacak, hidrokarbon rekabetinin kızıştığı doğu Akdeniz’de manevra kabiliyeti azalacak ve Washington ile ilişkileri yeniden kurma imkânları sınırlanacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bunlar Erdoğan’ı zor bir pozisyona soktu. Ankara, İran’ın bölgede hakim olmasını istemiyor; ancak İsrail üstünlüğü ve Amerikan öngörülemezliğiyle tanımlanan bir savaş sonrası düzen de istemiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşa girmemek Türkiye’ye diplomasi yoluyla Washington’u ikna etmek için zaman kazandırıyor: İran’ın nükleer ve füze programlarını sınırlayan, ancak İran devletini çökertmeyen müzakere edilmiş bir anlaşma. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara aynı zamanda ABD’ye, İsrail’in Suriye ve Lübnan’daki daha iddialı bölgesel ajandasının Amerikan çıkarlarına aykırı olabileceğini ve ABD’yi uzun vadeli çatışmalara sürükleme riski taşıdığını anlatmaya çalışıyor. Türkiye, İran ile ABD arasındaki görüşmelerde Pakistan arabuluculuğunu destekledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ve İsrail, Suriye’de her iki tarafın da askeri varlığını genişletmesi sırasında kazara çatışma riskini azaltmak için ABD’nin arabuluculuğunda bir iletişim kanalı kurdu. Ancak bu görüşmeler tamamen teknik düzeyde ve normalleşmeye doğru bir adım anlamına gelmiyor. Benjamin Netanyahu ve Recep Tayyip Erdoğan döneminde böyle bir reset (yeniden başlama) özellikle İsrail’de seçim yılı olması nedeniyle son derece düşük ihtimal. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı dursa bile İsrail-Türkiye rekabeti durmayacak. Uzun vadeli stratejik düşmanlık devam edecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ÜÇÜNCÜ KURUCU SAVAŞ</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk devleti, büyük güçler ve onların bölgesel vekilleri arasındaki büyük savaşlarla yeniden tanımlandı. Birinci Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğu’nu yıktı, Orta Doğu’daki topraklarının büyük kısmını elinden aldı ve modern Türk Cumhuriyeti’nin doğuşuna zemin hazırladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsızlık içerde otoriter bir yönetimi ayakta tuttu ama savaş sonunda Türkiye’yi galip Batı’ya bağladı ve NATO’ya üyelik ile transatlantik topluluğa giden yolu açtı. Bu son savaş da benzer şekilde belirleyici olabilir: </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bölgesel düzeni Türkiye’nin ya daha güvende ya da daha açık hedef haline geldiği bir yapıya dönüştürebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan bakıldığında, hareketsiz kalmak felakete yol açabilir. Mevcut türbülans dönemini yönetmek için Ankara sadece taktiksel denge politikasına bel bağlayamaz. Bölgesel kaosu kontrol edemeyebilir ama kendi risklerini en aza indirebilir. Öncelikle Kürtlerle barış sürecini ilerletmesi gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu müzakereler Türkiye’deki çatışma bölgeleri kadar Irak ve Suriye’yi de etkiliyor. Kürt meselesinin çözülmesi, hiçbir dış çatışmanın Türkiye’nin en tehlikeli iç fay hattını yeniden açamayacağı anlamına gelir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye Parlamentosu uzun süredir tartışılan bir yasayı çıkararak PKK üyelerinin silah bırakıp Türkiye’ye dönmesine imkân tanıyabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara, Öcalan’ın meşru bir siyasi aktör olarak Türk siyasi hayatına girmesine izin vererek, Kürt belediyelerine yetki ve sorumluluk devrederek ve siyasi tutukluları serbest bırakarak Kürtler için alanı genişletebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bunlar, bölgede ne olursa olsun barış sürecinin devam edeceği sinyalini verecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ayrıca kendi kontrolündeki bölgelerde istikrar sağlamalı ve diplomasi yürütebildiği her yerde çaba göstermelidir. Irak ve Suriye hükümetlerinin mevcut fırtınayı atlatmasına elinden gelen her yardımı yapmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Suriye’de bu, Kürt liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’nin yeni devlete entegre edilmesini desteklemek, Şam’a savaş sonrası yönetişimde yardımcı olmak ve Türkiye ile İsrail güçleri arasında doğrudan çatışma yaşanmaması için İsrail’le iletişim kanalını açık tutmak anlamına gelir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Irak’ta ise Bağdat ile IŞİD’e karşı güvenlik koordinasyonunu derinleştirmek, ülkede İran’la siyasi nüfuz için rekabet etmek ve Türkiye’yi Körfez’e bağlayan ticaret, enerji ve transit rotalarını korumak demektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha istikrarlı bir Irak ve Suriye, Türkiye’nin sınır bölgelerini sakinleştirir ve Ankara’nın savaş sonrası oluşacak yeni düzende elini güçlendirir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun vadede Ankara’nın İsrail’le bölgesel güvenlik ve Suriye’nin geleceğini görüşmek üzere diyalog kurması gerekecektir. Türkiye’nin en büyük korkusu İran’da devlet çöküşüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ermenistan ile sınırı açmak, Güney Kafkasya ve Orta Asya üzerinden geçen “Orta Koridor”u güçlendirecektir. Bu hamle, bölgede enerji ve deniz taşımacılığının ciddi şekilde aksadığı bir dönemde Ankara’nın daha istikrarsız güney rotalarına bağımlılığını azaltır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın sınırlarında istikrar sağlamak, Türkiye’yi önemli bir ticari merkez haline getirir ve savaş sonrası düzeni kalıcı kriz yerine ticaret ve bağlantılar üzerine kurma konusunda Türkiye’ye daha büyük bir şans verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ile kalan anlaşmazlıkları çözmek de teoride yaptırımları hafifletir ve savunma işbirliğine kapıyı yeniden açar. Temel anlaşmazlıklar biliniyor: Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle ABD yaptırımları (özellikle NATO F-35 programından dışlanma) ve ABD’nin kilit müttefiki İsrail’e yönelik artan Türk düşmanlığı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Trump’ın büyük vaatlerde bulunup ardından gereken ısrarlı ve zahmetli çalışmayı yapmama eğilimi göz önüne alındığında, ABD ile tam normalleşme şu dönemde pek mümkün görünmüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha akıllıca yol, Türkiye’nin NATO ve Avrupa’ya daha fazla yaslanması ve kendi hava ve füze savunma sistemlerini güçlendirmesidir. Uzun vadede Türkiye’nin savunma sanayisinde kendi kendine yetmekten başka seçeneği yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısacası, Türkiye’nin içerde Kürtlerle istikrarı korumasını, sınırlarını güvence altına almasını ve enerji-ticaret bağlantılarında bölgesel bir ağ merkezi haline gelmesini sağlayacak tutarlı bir stratejiye ihtiyacı var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, savaşın ve büyük güç rekabetinin iniş çıkışlarında ustaca manevra yapmak anlamına geliyor ama sadece Washington’la daha iyi ilişkilerle de yetinmemek gerekiyor. Bir çatışmada tarafsızlığını ilan etmek Türkiye’nin konumunda mantıklı bir karar gibi görünebilir. Ancak bölgesel türbülans döneminden daha güvende ve daha az savunmasız çıkmak istiyorsa, Türkiye tamamen kenarda kalamaz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Aslı Aydıntaşbaş</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">https://www.foreignaffairs.com/turkey/iran-wars-threat-turkey?utm_campaign=tw&amp;utm_content=&amp;utm_medium=social&amp;utm_source=twitterThe</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/otomobil-kredisi-yoksa-kamyon-kredisi-var-tatile-kamyonla-gitmek-13192</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Otomobil kredisi yoksa kamyon kredisi var: Tatile kamyonla gitmek</h1>
                        <h2>Türkiye 2008 ABD krizinin sonrasında geliştirilen Makro İhtiyati Önlem kavramının içini önce boşaltıp sonra tamamen kumanda ekonomisi aygıtlarını dolduran Babacan-Şimşek yönetiminde emekçilerin kapitalist sistemde var olma imkanlarını kısıtladı. Araya sızan Nebati’nin pırıldayan gözlerinin hediye ettiği enflasyon ise bireysel kredi tabutunun son çivisi oldu. TOGG’a tanınan özel imtiyazlar dışında bireysel araç kredisi deryada damla kaldı. 2002 seviyesinin bile altına inen bu oran, otomotiv yan sanayiden iç talebe, istihdamdan vergi gelirlerine kadar geniş bir zinciri etkiliyor. Ekonomi bir bütündür. “Sağ çamurluk olmasın, kaput da gerek yok, stop lambasız da gideriz” mantığıyla taşıt kredisini sıfırlayabilirsiniz. Ama sonra “kamyonla tatile gitme fikrini niye beğenmiyoruz” diye sitem etmeyin.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/otomobil-kredisi-yoksa-kamyon-kredisi-var-tatile-kamyonla-gitmek-1777393915.webp">
                        <figcaption>Otomobil kredisi yoksa kamyon kredisi var: Tatile kamyonla gitmek</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şili’nin Sosyalist Cumhurbaşkanı Allende’nin 1970’lerin bölünmüş dünyasında seçimle geldiği makamından ABD destekli darbe ile edilmesi bugünlerin çakma sosyalisti Maduro’nun başına gelenlerle taban tabana zıt bir görünüm sunar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Allende’yi darbe ile yerinden etmek son aşama olsa da bu sona giden yolda meşrulaştırıcı ve hızlandırıcı etkiyi Şili’li Kamyoncular yapmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamyoncu grevi olarak adlandırılan bu olay sonrasında Allende’nin demokratik biçimde geldiği makamdan uzaklaştırılması kolaylaşmıştı. Sonrasında Pinochet diktatörlüğü altında Şili halkı ezilmiş bu dikta rejimi uzun yıllar boyunca Şili’yi faşizmin simgesi haline getirmişti. Bugün o dönemin insan hakları yaraları hâlâ kapanmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir süredir bulunduğum memleketim Kastamonu’da sohbet ettiğim AKP’li hemşerim ile konuşmanın bir yerinde taşıt kredisi var mı yok mu sorusuna aldığım cevap üzerine aklıma Şili gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kastamonu’nun en önemli ve çocukluğumuzdan beri hayatımızda olan Kamyoncu Kooperatifi ya da kısa adıyla TAŞIKO’nun kamyon parkının kredi ile nasıl güncellendiğini anlatarak cevap vermişti. Ona göre krediye erişim sorunu yoktu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben tabii ki her biri vergi levhalı esnaf olan Kamyoncuları kastetmemiştim. Taşımacılığı ister tüzel ister gerçek kişi yapsın tacir sıfatına girer ve kullandığı kredi de ticari kredi hükmündedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysaki dünyada “Vehicle Loan” ya da “Car Loan” dediğinizde akla bireylerin kullandığı taşıt kredisi gelir. Kamyoncunun kullandığı kredinin taşıt finansmanı için olması onu ticari niteliğinden çıkarmaz ve Vehicle ya da Car Loan hanesine yazdırmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de bireysel kredinin tüm türlerinin ekonomi içindeki payının anlamsız seviyelere gelmesi, Konut Kredisinin deyim yerindeyse yok olması , İhtiyaç Kredisinin faizinden %30 vergi alınması gibi hususları defalarca <a href="http://https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyede-bireysel-kredinin-nesli-neden-tukendi-12913">yazdım</a>(*). Taşıt kredisi ise yine %30 faiz vergisinden nasibini almanın yanında sözde Makro İhtiyati özde ise kumanda ekonomisi önlemlerle çoktan arkeolojik nesneye dönüşmüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşağıdaki grafik taşıt kredisinin toplam Banka aktifleri içindeki payını gösteriyor. BDDK verilerine göre 2002 sonunda 100 liralık aktif içinde 22 kuruş olan taşıt kredisinin payı 2025 sonunda 11 kuruşa düşmüş durumda. Bu çöküşün ülke ekonomisindeki, nüfustaki ve teknolojideki gelişmeyi ve GSMH artışını dikkate aldığımızda ifade ettiği pek çok detay söz konusudur</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TÜİK ve ODMD verilerine göre 2025 sonunda Türkiye’de her 1000 kişiye düşen otomobil sayısı 203’e yükseldi. Bu rakam 2024’te 190’du ve Avrupa ortalamasının (genelde 400-600 arası) çok gerisinde kalıyor. Nüfusu 86 milyonu aşan bir ülkede trafiğe kayıtlı toplam araç 33 milyonu geçmiş olsa da, orta gelir grubunun yeni araç erişimi giderek zorlaşıyor. Bireysel taşıt kredilerinin banka aktifleri içindeki 23 yıl sonunda payının yarıya inmesi, tam da bu tablonun yansıması. Sermayesi kıt kesimler özellikle taşrada 50 yıllık Hacı Murat’lara ya da katılım finansman kuruluşlarının “faizsiz” hayal paketlerine yöneliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/xxxx.jpg" style="height:362px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın zamanda Sayın Hakan Aran’ın enflasyonla mücadele etmeyelim basitliğine indirgenen konuşmasında da taşıt kredisinin çöküşüne atıf yapılmıştı. Non-Bank olarak adlandırılan katılım kurumları mevcut durumda Bankaların vermediği değil veremediği taşıt kredisini ikame eden yapılara dönüşmüş durumda. Tabii ki bu kurumların Bankaların fonksiyonunu ifa edebilmesi söz konusu değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamusal gücün yasal düzenlemeler, kötü ekonomi ile zirve yapmış faiz ve buna eklenen vergi yükü ile bireysel taşıt kredisinin iflahını kesmesi insanların taşıt sahibi olma hayallerinin kesilmesi anlamına gelmiyor. Katılım organizasyonları bu hayaller üzerinden insanlara araba sahibi olma umudu satabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, gelir eşitsizliğinin en çıplak halini ortaya koyuyor. Parası olan nakit alıyor, ticari kredi bulabilen (özellikle kamyoncu, esnaf) filosunu yeniliyor; orta ve alt-orta sınıf ise ya hayalini ertelemek ya 50 yıllık yürüyen tabutlara talim etmek ya da “katılım” havuzundan umut satın almak zorunda kalıyor..</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Taşıt almanın taşıta ihtiyacı olana değil sadece parası olana hak görülmesinin arka planındaki gerekçeleri Mehmet Şimşek (ya da onun bana göre zihinsel -bu aralar üvey-kardeşi Babacan) sıkı power point slaytları ile anlatabilir. Oysa bu Abidin Dino’nun mutluluğun resmini çizmesi gibi aslında Gelir Eşitsizliğinin resmini gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de Bireysel Borçluluğun düşük olması ile övünen Mehmet Şimşek bu borçlarla ulaşılan taşıt/konut gibi varlıkların günümüz insan hayatında, çekirdek aile kurgusunda ne denli önemli olduğunu da bilmiyor olamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mehmet Şimşek’in bireysel borçluluğun düşük olmasından övünç duyduğu tabloda, aslında gelecekteki gelire dayalı refah imkanlarının daraltıldığı görülüyor. Karl Marx Kapitalizmin sonunu emekçilerin tüketim yapamaz hale gelmesine bağlamıştı. Kapitalizm ise vadeli satışı ve taksitli krediyi keşfederek emekçilere gelecekteki gelirlerini piyasa faizinden iskonto ettirerek onlara tüketim ve refah sağladı. Burada ise makro-ihtiyati önlemleri kumanda aracı haline getirilerek bu mekanizma bilinçli şekilde tıkanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye 2008 ABD krizinin sonrasında geliştirilen Makro İhtiyati Önlem kavramının içini önce boşaltıp sonra tamamen kumanda ekonomisi aygıtlarını dolduran Babacan-Şimşek yönetiminde emekçilerin kapitalist sistemde var olma imkanlarını kısıtladı. Araya sızan Nebati’nin pırıldayan gözlerinin hediye ettiği enflasyon ise bireysel kredi tabutunun son çivisi oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TOGG’a tanınan özel imtiyazlar dışında bireysel araç kredisi deryada damla kaldı. 2002 seviyesinin bile altına inen bu oran, otomotiv yan sanayiden iç talebe, istihdamdan vergi gelirlerine kadar geniş bir zinciri etkiliyor. Ekonomi bir bütündür. “Sağ çamurluk olmasın, kaput da gerek yok, stop lambasız da gideriz” mantığıyla taşıt kredisini sıfırlayabilirsiniz. Ama sonra “kamyonla tatile gitme fikrini niye beğenmiyoruz” diye sitem etmeyin. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Halkın günlük hayat standardı, sadece kamyon parklarının yenilenmesiyle yükselmez. Geniş tabanlı refah, seçici değil kapsayıcı politikalarla gelir. Kamyonların modellerini yenilemekte sorun yaşamayan hemşerim Kamyoncuları hoş tutmanın önemi konusunda dünyadan örnekler düşünecek kadar vizyoner tabii ki değil. Politik olarak da bunu beklemiyorum. Malum Avrupa bizi kıskanıyor. Kendisini bununla suçlamam. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaten selektif kredilendirme diye ifade edilince en muhalif ekonomistin bile yüreğinin orta yerine dokunuyor. Aman da seçici kredilendirme candır diye Şimşek arkasında saf tutuluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama Kastamonu yollarında araba niyetine binilen herbiri 40 yaşını aşmış Hacı Murat sahiplerinin derdiyle de birileri dertlenmeli.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı sektörler ve bazı kesimler kredi bulabiliyor, diğerleri ise hayalle idare ediyor. Bu ayrım derinleştikçe ne sosyal huzur ne de sürdürülebilir büyüme mümkün olur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Taşıt kredisi gibi kitlesel düzeyde refaha uzanma araçlarını kurutmak yerine, enflasyonu kalıcı biçimde düşürerek geniş kesimlere yeniden nefes alma imkanı şart. Bunu yapmak ise politik bir karardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(*) <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyede-bireysel-kredinin-nesli-neden-tukendi-12913" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyede-bireysel-kredinin-nesli-neden-tukendi-12913</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/siyaset-biliminin-aracsallasmasi-13191</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Siyaset Biliminin araçsallaşması</h1>
                        <h2>Siyasi hayat fazlasıyla lümpenleşti. Siyasetçi kalitesi de düştü. Yaşanan bu büyük erozyon siyaset bilimini de etkiliyor. Olguların kuramsal derinliğinin azaldığı bir dünyada bilim insanları da üzerinde çalıştıkları konuların mental, felsefi ve ideolojik sınırlarına hapsoldu. Siyasi hayat için daha uzun soluklu bir değerlendirmeye ihtiyaç var. Ancak siyaset bilimcilerinin eski parlak günlerine dönmesi siyasetçiler, siyasi partiler, medya ve sosyal medyayla aralarına mesafe koymasına sıkı sıkıya bağlı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siyaset-biliminin-aracsallasmasi-1777373193.webp">
                        <figcaption>Siyaset Biliminin araçsallaşması</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soğuk savaş sonrası dünyada siyaset bilimi bakımından iki önemli değişiklik gündemi belirledi: Öncelikle ideolojik angajmanlarla dünyayı okuyan, düşünce tarihi, toplumsal mücadeleler ve tarihsel sosyolojiden beslenen siyaset kuramı giderek yerini ampirik araştırmaya ağırlık veren Amerikan siyaset bilimi okumalarına bıraktı. Bu yeni durum iddiaları küçülttü. Artık siyaset bilimciler daha nüanslı konuşuyor. Yerel birikimi göz ardı eden çalışmalarda büyük bir patlama var. Oysa toplumun örgütlenme biçiminden bağımsız bir şekilde siyasal rejim tartışması yapmak imkansız. Ama bugünün Türkiye’sinde bahsi geçen eğilim çok yaygın. Ülkenin otoriterleşmesi veya demokratikleşmesi parti ve kişi gibi geçici aktörlerle açıklanıyor. Partilerin ve liderlerin üzerinde siyaset yaptığı maddi zemin, yani mülkiyet ilişkileri ve üst yapı, örneğin siyasi kültür ise çoğu kez ihmal edilmekte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kitapların, özellikle de gerçekten de bir meselesi ve tezi olan kitapların sayısının azaldığı, makalelerin arttığına tanıklık ediyoruz. Bu durum biraz da neo-liberal verimlilik anlayışının üniversitede yarattığı tahribatla ilgili. Kitabın yerini makaleye bırakması ve siyaset bilimcinin ideolojik bloklarla olan temasının azaltması siyasal bilimler etkinliğini giderek steril bir gerçekliğe mahkum etti. Ülkesindeki hiçbir siyasal çatışmada taraf tutmayan, parti, sendika ve dernek üyesi olmayan bilim insanları artık siyaset bilimine yön veriyor. Bu durum sanıldığının aksine iyi bir şey değil. İdeoloji bazen kişiyi kör bir inada mahkum etse de, en azından kavramsal tutarlılık ve geçmiş birikimi kabul ederek aşma noktasında yüksek düzeyde bir motivasyon sağlıyordu. Bilim insanının geçmişten, siyasal eylem ve ideolojiden kopması herkesin her an her şeyi savunabildiği bir kaosun önünü açtı. Tabii bu durum da kaçınılmaz bir şekilde sözün değerini azalttı. Üniversite eskisi kadar itibarlı bir kurum değil mesela. Yazılan makaleler, imzalanan bildiriler eskisi kadar etki etmiyor insanlara. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasinin yükselişi ve düşüşü olguları da siyaset bilimini ciddi ölçüde etkiledi. Soğuk savaşın bitimini takip eden 20 yılda yoğun bir şekilde küreselleşme ve demokratikleşme konuştu bu alanın uzmanları. Çoğu kez kapitalist-liberal düzenin beklentileri doğrultusunda reçete ve formüller ileri sürüldü. Ülke örnekleri, yol haritaları, geçiş prosedürleri siyaset biliminin gözde konuları arasında yer aldı. Bu sürecin bilim insanlarını piyasa ilişkilerine fazlasıyla yaklaştırdığını söyleyebiliriz. Pek çok siyaset bilimci bilgi ve muhakeme birikimlerini siyasi parti, düşünce kuruluşları, anket ve araştırma şirketleri için araçsal bir şekilde kullandı. Ayrıca önce medya, ardından da sosyal medyanın show dünyası tartışma programları aracılığıyla siyaset bilimcilere açıldı. Yaşanan şeyi bilim insanlarının kanaat teknisyenlerine dönüştüğü bir popülerleşerek itibar kaybetme süreci olarak okuyabiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son çeyrek asır ise küresel kapitalizm ve demokrasi inşasına dair beklentilerin bir bir çökmesiyle büyük bir gerileme periyodu olarak geçti. Liberalizm ile demokrasi arasındaki makas farkının daha da açıldığına tanıklık ettik bu süreçte. Türkiye dahil olmak üzere pek çok ülkede otoriterlik kavramlaştırmaya çalışıldı. Ancak siyasi düşünce ve ideolojiyle bağ bir hayli zayıfladığından rekabetçi otoriterlik başlığı altında yeni kavramlar ön plana çıkarken demokrasinin zaten yapısal olarak tiranlığa evirilmeye eğilimli bir rejim olduğu, popülizmin ise faşizmi taklit ederek, hatta bazen onun yerine geçerek var olabildiği gerçekleri unutuldu. Demokrasi hiçbir zaman istikrarlı bir yönetim biçimi olmadı. Bugün tanıklık ettiğimiz bozulma ve içe dönme süreci bu bağlamda hiç de şaşırtıcı değil. Marksizm başta olmak üzere ekonomiyle politikayı birlikte tartışan akımlar göreli olarak zayıfladığı için küresel demokrasi kriziyle kapitalizmin sermaye birikim krizi de yeterince güçlü bir şekilde sorunsallaştırılamadı. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tartışmayı bitirirken şu haklı hatırlatmanın altı bir kez daha çizilmeli: Siyasi hayat fazlasıyla lümpenleşti. Siyasetçi kalitesi de düştü. Yaşanan bu büyük erozyon siyaset bilimini de etkiliyor. Olguların kuramsal derinliğinin azaldığı bir dünyada bilim insanları da üzerinde çalıştıkları konuların mental, felsefi ve ideolojik sınırlarına hapsoldu. Siyasi hayat için daha uzun soluklu bir değerlendirmeye ihtiyaç var. Ancak siyaset bilimcilerinin eski parlak günlerine dönmesi siyasetçiler, siyasi partiler, medya ve sosyal medyayla aralarına mesafe koymasına sıkı sıkıya bağlı. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/teopolitik-zihniyetten-insani-uygarliga-13190</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Teopolitik zihniyetten insani uygarlığa</h1>
                        <h2>Otoriteryanizm, totaliteryanizm ve doğmatizm çözüldüğünde ve çöktüğünde doğan şey, boşluk ve hiçlik değildir. Doğan varlık, insandır. Devlet, siyaset, hukuk ve eğitim doğmatik olandan arındığı ve ayrıldığı zaman ortaya çıkan şey, yıkım değil, özgürlüktür. Hakikat tekleştirildiğinde ve tekelleştirildiğinde ortaya çıkan şey, medeniyet değil, bedeviliktir. Uygarlığı büyüten şey, hakikatin çoğullaşmasıdır. Uygarlık, insanı, hiçbir otoritenin kulu, kölesi, tebası ve nesnesi olarak kabul etmemektedir ve konumlandırmamaktadır. Uygarlık, insana kendi anlam dünyasını kuran, ahlakını oluşturan, yaşamını gerçekleştiren özgür birey olarak bakmaktadır. İnsanın uygarlaşması, gelişmesi ve büyümesi, yeryüzünde düşünmeyi, sorgulamayı, barışı, hukuku ve birlikte yaşamayı öğrenmesiyle başlamaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/teopolitik-zihniyetten-insani-uygarliga-1777372895.webp">
                        <figcaption>Teopolitik zihniyetten insani uygarlığa</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya çölleşmektedir. Otoriteryanizm, totaliteryanizm, popülizm, ırkçılık, cinsiyetçilik, fanatizm, bedevi teopolitizm, dünyayı çölleştirmekte, kuraklaştırmakta ve kurutmaktadır. Dünyanın çölleştiği mevcut insani durumda demokrasiye, insan haklarına ve hukuka dayalı insani bir uygarlığın temellerini konuşmak, günümüzün en acil ihtiyacıdır. Otoriter, totaliter, bedevi ve kapalı yapıların, kimliklerin, kültürlerin aşılması ve onların referansları içerisinde modernleşmek, medenileşmek, insanlaşmak mümkün değildir. Medeniyet ve modernlik karşıtı yapıları reforme etmeye kalkmak, modern değerlerin bunlar içinde olduğunu vehmetmek, şimdiye kadar denenen, ama hiçbir şekilde yapıcı ve yaratıcı bir insani durumun ortaya çıkmasına katkı sunmayan boş, verimsiz ve yararsız girişimlerden öteye geçmemiştir. Medeniyet ve modernlik karşıtı zihniyet kalıblarından tamamen koparak, onları aşarak insani uygarlığın temellerini yeniden ortaya koymak çok acil bir gerekliliktir. Köhnemiş ve küflenmiş popülizm, otoriteryanizm, totaliteryanizm, kabilecilik gibi kalıblardan tamamen koparak otantik anlamda modern bir medeniyeti oluşturmaya devam etmek için insani uygarlığın temellerini açık bir şekilde ortaya koymak ve kurmak, çok sahici bir insani ihtiyaçtır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uygarlığın en asli temeli, özgürlüktür. Bedevi vahşetin temeli, korkudur. Uygarlık, korkuya değil, özgürlüğe dayanır. Özgürlük, medeniyeti ve modernliği üretir. İnsanı korkutan ve itaate zorlayan, hiçbir sistem ve doğma, medeni ve modern değildir. Modern uygarlık, insanı özgürce düşünmeye, sorumluluk almaya ve anlam kurmaya davet etmektedir. İnsan, korku ve özgürlük arasında kalan, bu ikisi arasında gel gitler yaşayan bir varlıktır. Bedevi zihniyet, korkutarak insanları ve toplumları kendine itaate zorlar. Modern uygarlığın amacı, korkuyu ortadan kaldırmak değildir. Modern uygarlığın amacı korkuyu özgürlüğe dönüştürmektir. Uygarlığın ölçüsü, korkuyu özgürlüğe dönüştürmeye çalışan her türlü çabadır, emektir ve gayrettir. Uygarlık, itaat, korku, kapalı ve katı doğmalar etrafında oluşamaz. İtaat, korku ve kapalı kurgular, bedevi vahşet ve zihniyet üretmektedir. Uygarlığı var eden değerler, sorumluluk, cesaret ve açık düşünmedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teoloji, insan tarafından metafiziksel ve aşkın olarak tahayyül edilenin insan tarafından yorumlanması, açıklanması ve konuşulması faaliyetidir. İnsan, metafiziksel ve aşkını konuşmak ve açıklamak yerine metafiziksel güçler adına iktidar rejimleri oluşturmuştur. Metafiziksel otoriteler adına hakimiyet imtiyazı talep etmek, insanın anlam ve maneviyat ufkunu daraltmış ve çürütmüştür. Uygarlık, iktidar talep eden bir teokrasi ve teoloji üzerine inşa edilemez. Teokrasi ve teopolitik, uygarlığın temeli ve tecrübesi değildir. İnsani bir uygarlığın oluşumu için buyuran, dayatan, norm koyan, davranışları ve düşünceleri düzenleyen, düşünceyi, duyguları ve düşleri sınırlandıran ve kontrol eden bedevi teopolitiğe ihtiyaç yoktur. Uygarlık, insanın kendi iç derinliklerinde tecrübe ettiği, kendini oluşturduğu sahici bir ahlaki ve manevi tecrübeyi gerektirmektedir. Uygarlığın dayandığı temel, otoriter ve totaliter nitelikteki bedevi teopolitik değil, oluşa dayanan özgür ahlak ve maneviyattır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşkın adına hakim olma saplantısından insanlık kurtulmalıdır. Aşkın olanı oluşturma, bir anlam üretme kaynağına dönüşmemiştir. Aşkın ve metafiziksel olarak kabul edilen kabuller ve kurgular, siyasal ve sosyal hegemonyanın en güçlü kaynaklarından biri olarak kullanılmıştır. Aşkın olanın hegemonyayla birleşmesi, insanı küçültmüş, katılaştırmış ve kapatmıştır. Teopolitik, insanı kendisine ve doğaya yabancılaştırmaktadır ve yapaylaştırmaktadır. Teopolitik, hakikat adına konuştuğunu, buyurduğunu ve hükmettiğini iddia eden zihniyettir. Teopolitik, hakikati hegemonya uğruna her zaman kendi içinde üretmektediir. Teopolitik sistemler, hakikat ve hegemonya ilişkisini kapatırlar, görünmez kılarlar ve mutlaklaştırırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern uygarlık, teopolitiğin hakikat ve hegemonya arasında kurduğu özdeşliği kırar ve aşar. Modern uygarlıkta hakikat, tek değildir ve tekleştirilemez. Uygarlık, hakikatlerin çoğulluluğuna ve sürekli oluşturulmasına dayanır. Bedevi zihniyet, aşkın olanı kabileleştirir ve mutlaklaştırır. Uygarlık, aşkın olanı mutlaklaştırmaz ve insanileştirir. Her birey, yaşadığı aşkınlık ve maneviyat tecrübesini özgürce yorumlayabilir. Hiçbir otorite, aşkın olan üzerinde sahip olma ve yorumlama tekeline sahip değildir. Aşkın olarak yaşanan tecrübenin, hegemonya üretmeyeceği konusunda bir anlayışın oluşturulması, uygarlığın oluşumu için olmazsa olmazdır. İnsanın uygarlaşması ve özgürleşmesi için hegemonik olan ve aşkın olan birbirinden ayrılmalıdır ve uzaklaştırılmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, sekülerdir. Uygarlığı oluşturan ve kuran özne, seküler insandır. Uygarlık, seküler bir oluşumdur. Seküler insan, aklıyla ve tecrübesiyle devleti, siyaseti, hukuku, eğitimi ve ahlakı oluşturur. Seküler medeniyet, siyaset, devlet, hukuk, eğitim ve ahlak üzerinde tahakküm eden bütün teopolitik anlayışlara kapalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seküler uygarlık, bilginin bağımsızlığını gerektiriri. Bilginin, bir kaynağa ve kimliğe bağımlı olduğu bir yerde uygarlık oluşmaz. Seküler uygarlık, insanların çoğul düşünmesine imkan verir. Seküler uygarlıkta mutlak tek düşünce ve doğma yoktur. Seküler uygarlıkta, vicdan özgürdür. Vicdan üzerine tahakküm etmek ve onu dışsal otoriteye bağımlı kılmak, uygarlıkla bağdaşmamaktadır. Seküler uygarlık, insanın ontolojik, epistemik ve aksiyolojik özgürlüğünü savunur. İnsanı boşluğa ve nihiliizme düşüren şey, sekülerlik değildir. İnsanı boşluğa, hiçliğe, silikliğe düşüren şey, teopolitiktir, doğmatizmdir, kabileciliktir ve bedeviliktir. Sekülerlik, uygarlığın dayandığı ve geliştiği varoluşsal zemindir, temeldir ve değerdir. İnsan, özgürce hayata, doğaya ve insana dair düşünebildiğinde ve yaşadığında sahici anlamda insan olmanın ve kalmanın imkanlarına sahip olmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiçbir kimlik, doğma, inanç, kültür ve kaynak, hakikatin kendisi veya temsilcisi değildir. Otoriter, totaliter ve teopolitik düzenler, hakikati kendilerine ait bir mal ve miras gibi dayatırlar Malın ve mirasın mantığı şudur: Mal, miras alınır, korunur ve aktarılır. Hakikat, bir mal ve miras değildir. Hakikatin mal ve miras olarak kabul edildiği yer, bedevi doğmatizmin ve zihniyetin hükümran olduğu yerdir. Modern uygar anlayışta hakikat, sürekli yeniden kurulan süreçlerle oluşturulan deneyimlerdir, birikimlerdir ve bilgilerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uygarlık, hakikate sabit bir mal ve miras olarak bakmaz. Hakikat, sabit değildir. Hakikat, kapalı değildir. Hakikat, mülkiyet değildir. Teklik ve mutlaklık iddiasında bulunan bir hakikat kurgusu, hegemonya stratejisidir. Hakikati tekleştiren ve tekeline alan yapı, eleştiriyi ortadan kaldırır. Eleştiriyi dışlayan, kendisinin mutlak doğru olduğunu iddia eden sabit, kapalı ve tekelci kurgular, hakikat değil, yanılsamadırlar. Uygarlık, hakikate çoğulcu, eleştirel, açık uçlu ve tartışmaya dayalı süreçlerden oluşan bir insani tecrübe olarak bakmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bedevi zihniyetler, teopolitik düzenler, otoriter ve totaliter sistemler, insanı mutlak doğru kabul ettikleri metinlerin ve kaynakların nesnesi haline getirmektedirler. Nesneleştirilen insandan beklenen şey, mutlak otorite olarak kabul edilen metne inanmak, onu tekrar etmek, ezberlemek, her şeyin çözümünün o metinde olduğuna inanmak, o metnin bir yorumcusu ve taşıyıcısı olmaktır. Nesneleştirilen insandan beklenen şey, metne kul olmaktır ve bağımlı olmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uygarlık, insanlığın bütün metinlerine dayanan bir tecrübedir. Hiçbir metin, tek başına bütün insanlık ve uygarlık için yeterli değildirler. Hayatın anlamı ve amacı, hiçbir metinde bulunmamaktadır. İnsan, ihtiyaç duyduğu anlamı ve amacı, aklıyla, birikimiyle ve bilgisiyle kendisi oluşturmaktadır. Anlamın kurucusu ve yaratıcısı metinler değil, insandır. Uygarlık, insana metnin kölesi olarak değil, dünyanın ve hayatın kurucusu olarak bakmaktadır. Hiçbir metin veya kurgu, varlığın temeli değildir. Hiçbir metin, aşkın siyasal, sosyal, kültürel ve entelektüel otorite konumunda değildir. İnsan, varlığın temelidir. Varlığın temeli olarak insanı düşünmek, varoluşsal derinliktir. Uygarlık, insanın ötesinde ve üstünde olduğu vehmedilen otoritelerin, güçlerin ve kurguların eseri değildir. İnsanın felsefe, bilim, sanat, edebiyat, müzik, hukuk, mitoloji, maneviyat, ahlak şeklinde ürettiği anlam süreçleri ve deneyimleri sonucunda ortaya çıkan insanlık durumunun adı uygarlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, sonsuza kadar hiçbir metnin anlamını yorumlama sorumluluğunu taşıyan bir varlık değildir. Bütün kaynaklar, yazıldıkları zaman ve mekan şartlarının ürünüdürler ve yazıldıkları tarihsel şartlar içinde bırakılmalıdırlar. Hiçbir metni, sürekli olarak korumaya, yorumlamaya ve başvurmayaihtiyaç yoktur. Bütün metinler ve yapılar, çözümlemesi yapılabilecek insani ürünlerdir. Bütün insani metinler, ihtiyaç duyulduğunda kullanılabilirler ve tekrar yerlerine konulurlar. İnsan, sadece başkalarının yazdığı ve ürettiği metinleri yorumlayan kişi değildir. İnsan, sürekli olarak anlam kuran, yeni metinler üreten ve yazan öznedir. Bütün metinlerin yazarı, insandır. Hiçbir metin, insan hayatını yazma ayrıcalığına sahip değildir. Metinler karşısında insan, edilgen bir hizmetkar değildir. İnsan, hiçbir metnin verdiği hükmün taşıyıcısı ve bağımlısı değildir. İnsan, özgür anlam yapıcısıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uygarlık, ahlaktır. Teopolitik düzenler, otoriter ve totaliter ideolojiler, ahlakı emirler, nehiyler ve buyruklar kataloğu olarak dayatmaktadır. Buyruğun olduğu yerde düşünme yoktur. Düşünmenin ve aklın olmadığı bir yerde ahlak, korkuya ve korkutmaya dayalı bir itaat mekanizmasına dönüşmektedir. Uygarlık, ahlaka dış otoritelerin dayattığı bir zorunluluklar ve buyruklar talimatnamesi olarak bakmamaktadır. Uygarlık açısından ahlak, buyruk değildir. Ahlak, korku değildir. Ahlak, itaat değildir. Buyruk, korku ve itaat olan ahlak, ahlak değil, ahlaksızlıktır. Uygarlığın temeli olarak ahlak, bilinçli seçimdir, ötekini tanımadır ve insan onuruna saygıdır. Ahlakın temeli, doğmatizm değildir. Ahlak, hiçbir doğmatizmin tekelinde olan bir mal değildir. Uygarlık, ahlakı, derin ve evrensel bir insani tecrübe haline getirmenin imkanlarını yaratmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın, hiçbir doğmatizmi güncelleme şeklinde bir sorumluluğu ve ihtiyacı yoktur. İnsanlığa ve uygarlığa katkı vermeyen bütün doğmatizmlerden kopulmalıdır. Doğmatizmlerin, aşkın güçler adına hakimiyet kurma iddiası, insanlığın ve uygarlığın ihtiyaçlarıyla ve gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Aşkın güçler adına hakimiyet kurma imtiyazını dayatmak, uygarlığı ve insanlığı bitirmek anlamına gelmektedir. Doğmatizmlerden kopuş, insanlık için yeni bir uygarlık alanı açmaktadır. Doğmatizmlerden kopuşun gerçekleştiği durumda maneviyat bir oluş deneyimine dönüşmekte, devlet teopolitikten ayrılmakta, bilgi özgürleşmekte, ahlak özerkleşmekte ve insan özneleşmektedir. Doğmatizmlerden kopuş, uygarlığın yeniden oluşurulması imkanlarının yaratılması anlamına gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uygarlık, çoğulculuğa, vicdana ve derinliğe dayanan insani durumdur. Yeni insani durum olarak uygarlık, tek hakikat yanılsamasını çoğullukla çözmekte, vicdanla dışsal otoritenin yerine içsel sorumluluğu koymakta, yüzeysel hazcılığı ve doğmatik sertliği ise derinlikle aşmaktadır. Yeni insani durum olarak uygarlıkta, din ve doğma, baskı aracı olarak kullanılamaz. Devlet, hiçbir ideolojinin ve dinin hizmetinde olamaz. Hakikat, kapalı ve karanlık bir gizemler tarlası değil, açık ve sınırsız bir ufuktur. Uygarlık, insanı itaat eden bir nesne, kul ve köle olarak kabul etmemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriteryanizm, totaliteryanizm ve doğmatizm çözüldüğünde ve çöktüğünde doğan şey, boşluk ve hiçlik değildir. Doğan varlık, insandır. Devlet, siyaset, hukuk ve eğitim doğmatik olandan arındığı ve ayrıldığı zaman ortaya çıkan şey, yıkım değil, özgürlüktür. Hakikat tekleştirildiğinde ve tekelleştirildiğinde ortaya çıkan şey, medeniyet değil, bedeviliktir. Uygarlığı büyüten şey, hakikatin çoğullaşmasıdır. Uygarlık, insanı, hiçbir otoritenin kulu, kölesi, tebası ve nesnesi olarak kabul etmemektedir ve konumlandırmamaktadır. Uygarlık, insana kendi anlam dünyasını kuran, ahlakını oluşturan, yaşamını gerçekleştiren özgür birey olarak bakmaktadır. İnsanın uygarlaşması, gelişmesi ve büyümesi, yeryüzünde düşünmeyi, sorgulamayı, barışı, hukuku ve birlikte yaşamayı öğrenmesiyle başlamaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/liberte-egalite-fraternite-1-mayisa-dair-bir-ataletin-teshisi-13189</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Liberté, Égalité, Fraternité: 1 Mayıs’a dair / Bir Ataletin Teşhisi</h1>
                        <h2>1 Mayıs alanlarda toplanmaktır, evet. Ama aynı zamanda alanlarda toplanmanın neden artık eskisi kadar anlam taşımadığını da sormaktır. Törenleşen her şey, bir gün kendi anlamını kemirmeye başlar. Slogan da böyledir, bayrak da, hatıra da. Bir şey çok tekrarlandığında güçlenmez her zaman; bazen sadece kabuğa döner. İçi boşalmış bir kabuğa… Yine de kabuk, bütünüyle ölü değildir. Bazen içinden yeni bir şey çıkar. O yüzden mesele gitmemek değil; giderken neyi kaybettiğimizi, neyi yeniden kurmamız gerektiğini bilmektir. Mesele alana varmak değil yalnızca; o alana varan insanın içindeki ataletle de hesaplaşmasıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/liberte-egalite-fraternite-1-mayisa-dair-bir-ataletin-teshisi-1777467065.webp">
                        <figcaption>Liberté, Égalité, Fraternité: 1 Mayıs’a dair / Bir Ataletin Teşhisi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sabah erkenden kalkıyorsun. Yıllardır aynı refleks: 1 Mayıs. Hava nasıl olursa olsun, bir meydana doğru yürümek var. Bir sesin içine karışmak, bir pankartın gölgesinden geçmek, kalabalığın eski cümlelerine omuz vermek var. Ama bu yıl bacakların ağır. Kol saatinin kayışının altında ince bir ter birikiyor. Sıcaktan değil yalnızca; biraz utançtan, biraz bezginlikten, biraz da insanın kendi tekrarına yakalanmasından.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Neden hâlâ gidiyorsun?</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üç kelime var: Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik. Eski bir kapının üzerinde paslanmış üç anahtar gibi duruyorlar. Dilin onları hâlâ biliyor. Kas hafızan biliyor. Eski bir daktilonun bozuk tuşu gibi basıyorsun: bazen iki kez, bazen hiç. Nabokov’un kelebekleri gibi hafif sanılan ama iğneyle sabitlenmiş kelimeler bunlar; vitrinde güzel duruyorlar, gerçeklikte kıpırdayamıyorlar bile.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürlük, artık büyük cümlelerin içinde değil; en küçük korkuların kıyısında sınanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan neye “hayır” diyebiliyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hangi kapının önünde susuyor? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hangi zorunluluğu kendi tercihi sanıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün “hayır” diyenlerin sesi yalnızca kalabalığın içinde kaybolmuyor; iktidarın gürültüsünde de bastırılıyor. Daha kötüsü, “hayır” diyemeyenler çoğaldı. Çünkü herkes bir biçimde “evet” demek zorunda. Borca, işe, mesaiye, güvencesizliğe, susmaya, geçinmeye, idare etmeye…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bernhard’ın o bitmek bilmeyen hınç cümleleri gibi içimizde dönüp duran bir tekrar bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şikâyet ediyoruz, biliyoruz, görüyoruz; ancak cümlenin sonunda yine aynı odadayız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana göre ataletin en sinsi hâli karar verememek değil; kararın artık bir şeyi değiştirmeyeceğini içten içe bilmektir. Buna politik karar yorgunluğu diyelim. Chicago işçilerinin idam sehpalarının gölgesinde korku vardı; şimdi korkunun kendisi dahi yoruldu. Özgürlük, prangaları kırmak değil, prangaları fark etmemek hâline getirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Faulkner’ın boğucu Güney kasabalarında geçmiş nasıl toprağın altından çıkıp bugünün sofrasına oturursa, bizim de geçmişimiz öyle oturuyor 1 Mayıs sabahına. Eski yenilgiler, eski yürüyüşler, eski yasaklar, eski polis barikatları, eski bildiriler… Hiçbiri tam olarak geçmişte kalmıyor. Hepsi bugünün ayakkabısına kaçmış küçük taşlar gibi. Yürüyorsun ve her adımda eski bir ağrı hatırlatıyor kendini.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ben o ağrının gerçek hâlini de bilirim.</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Pandemi zamanıydı. Alanlar, sokaklar yasaktı. Memlekette kalabalığa izin yoktu ama bildiğiniz üzere, o günlerde de yoksulluğun kalabalığına her zamanki gibi izin vardı. Yaşadığım şehir Ordu’da o yıl 1 Mayıs için izin verilen sayı yirmi kişiydi. Yirmi kişi. Koca bir emeğin, koca bir tarihin, koca bir itirazın yirmi kişiye sıkıştırılmış hâli…</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>1 Mayıs’tan kısa süre önce ön çapraz bağlarımdan ameliyat olmuştum. Dizimde boydan boya açılı bir atel, kollarımda koltuk değnekleri vardı. Yürümek dediğin şey, o gün benim için irade değil, neredeyse teknik bir meseleydi: Nereye basacağım, nasıl ineceğim, dengemi nasıl kuracağım? Beni araçtan indirirlerken, sayıca bizden fazla olan kolluk kuvvetlerinin şaşkınlığını görmüştüm. Hatta birinin sesini hâlâ hatırlıyorum:</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Bu solculardaki inadı anlamıyorum. Yürüyemiyor, yine de alana inmiş.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>O cümle bana tuhaf biçimde dokunmuştu. Hakaret ve hayranlık karışımı, neredeyse istemeden verilmiş bir teşhisti. Evet, yürüyemiyordum. Alana inmiştim. Çünkü emeğe inanan insan bedeniyle değil, kalan son inadının üstüne basa basa yürür.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün o yok artık bende.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu bir itiraf gibi yazıyorum, bir çağrıdan kaçış gibi değil. O gün atelle, değnekle, ağrıyla inilen alan, bugün zihnimde daha ağır bir eşiğe dönüştü. Demek ki mesele yalnız dizdeki bağ değilmiş. Bazen kopan şey, insanın kendisini tarihe bağlayan ince lifmiş. İşte bu yazı biraz da o lifin nerede zedelendiğini arama çabası.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buradan “siz de gitmeyin” gibi konforlu ve içe kapanık bir sonuç çıkarmasın kimse. Çıkmamalı. Tam tersine, bu ataleti teşhis etmek, onu meşrulaştırmak için değil, bitirmek için gerekli. Çünkü insanın yorgunluğu kutsal değildir; yalnızca anlaşılması gereken bir işaret.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Yorgunluk bize mazeret değil, adres vermeli.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eşitlik de bundan daha iyi durumda değil. Eşitlikten söz eden bir dünyada yaşıyoruz; ama bu dünyanın en eşitsiz dakikaları, sabah aynı saate uyanan iki insanın bambaşka hayatlara mahkûm edilmesidir. Biri mesaisine giderken diğerinin mülkünü büyütmesi, biri kirasını düşünürken diğerinin arsasına arsa katmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkes aynı ürünü arzuluyor, aynı mekânda fotoğraf vermek istiyor, aynı cümleyi duvarına asıyor. Arzu eşitleniyor, erişim daralıyor. Herkes aynı vitrinin önünde bekliyor; yalnızca bazılarının içeri girme hakkı var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eşitlik soyut bir kelime değil. Ekmektir, sudur, uyku saatidir, tuvalet molasıdır, kira günüdür, vardiya dönüşü eve sağ salim varabilmektir. “Fırsat eşitliği” deniyor ama aynı şehirde doğan iki çocuğun ömrü bile aynı uzunlukta değil. “Toplumsal eşitlik” deniyor ama kadınlar hâlâ gece yürürken korku içinde. “Gelir adaleti” deniyor ama birinin ay sonu, diğerinin öğle yemeği hesabına sığmıyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mo Yan’ın köylerinde açlık nasıl yalnızca mideye değil, dile, aileye, toprağa, hatta rüyaya kadar sızıyorsa bizim eşitsizliğimiz de öyle sızıyor her yere. Maaşa, kiraya, çocuğun beslenme çantasına, annenin ilaç kutusuna, babanın suskunluğuna, gencin pasaport hayaline… Sonra biri çıkıp “rakamlar” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rakamlar! Sanki insan yoksullaşmıyor da grafik eğiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ataletin buradaki adı rakam bombardımanı. Eşitsizliğe dair o kadar çok istatistik duyuyoruz ki artık hiçbiri canımızı acıtmıyor. Oysa bir rakamın acıtması için bir yüze ihtiyacı var. Bir isme. Bir mutfak masasına. Bir çocuğun defterine. Bugün eşitsizliğin yüzü yok; çünkü eşitsizliğin olduğu yerde artık aynalı camlar var. Bir taraf diğerini görüyor, öteki taraf yalnızca kendi yansımasına bakıyor. Çünkü herkes gözünde taşıdığı aynada kendi kırığını görüyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rulfo’nun ölülerle konuşan kasabalarını düşünün. Orada sesler topraktan gelir; burada bordrodan, icradan, kredi kartı ekstresinden, market fişinden, ekmeğine göz dikilen madencinin baretinden geliyor. Herkes biraz ölü, herkes biraz konuşuyor; ortak paydada kimse duyulmuyor. Türkiye’de yoksulluk çoğu zaman bağırmaz zaten. Kapının arkasında ayakkabılarını sessizce çıkarır, sofraya oturur, çayın şekerini azaltır ve “idare ederiz” der.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte en korkunç cümlelerden biri budur: İdare etmek!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kardeşlik ise kelimelerin en hüzünlüsü. Çünkü en çok ona ihtiyaç duyduğumuz yerde en hızlı yıpranan o oldu. Kardeşlik dendiğinde eskiden dayanışma gelirdi akla; şimdi daha çok yalnız insanların aynı yalnızlıkta birbirini fark etmesi geliyor. Herkes yalnız. Bu da tuhaf bir negatif kardeşlik yaratıyor. Aynı boşlukta duruyoruz ve birbirimize dokunmuyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cortázar’ın seksek oynayan karakterleri gibi biz de kareden kareye atlıyoruz. İş, ev, ekran, market, fatura, seçim, hayal kırıklığı, tekrar iş. Bazen oyunun kuralını biliyor gibi yapıyoruz, bazen oyunun çoktan başkaları tarafından yazıldığını unutuyoruz. Bir ayağımız havada, bir ayağımız yerde. Düşmemek için oynuyoruz, kazanmak için değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs alanları da bazen böyle değil mi? Sendikalar, partiler, gruplar, kortejler… Aynı alanda duruyor, aynı sloganları atıyor, aynı pankartların altından geçiyor ama birbirimize gerçekten temas etmiyoruz. Kardeşlik, kimi zaman sağırlar diyaloğuna dönüyor. Herkes kendi sesini yükseltiyor, kimse ötekinin sesine yer açmıyor hâliyle.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Paul Auster’ın rastlantılarla örülü şehirlerinde insanlar birbirlerine çarpar, kaybolur, başka bir hikâyenin içine düşer. Bizim meydanlarımızda ise rastlantı bile yorgun. Kim kiminle yan yana yürüyecek, kim hangi kortejin arkasında duracak, kim hangi cümleyi daha yüksek söyleyecek; hepsi önceden yazılmış gibi. Hatta bazen insan kendini Eco’nun labirentinde sanıyor. İşaretler var, semboller var, büyük kelimeler var, eski kitap kokusu var; çıkış kapısı hâlâ belirsiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brecht’in “önce ekmek, sonra ahlak” sözü hâlâ bu yüzden hafızamızda. Çünkü insanın karnı ile vicdanı arasında kurulan ilişki, bütün politik nutuklardan daha çıplaktır. Bugün ne ekmek tam ekmek, ne ahlak tam ahlak. Bir de kardeşliğin sahte bir sureti var: herkesin birbirine “yanındayım” dediği, ama kimsenin kimsenin yanında kalamadığı bir zaman.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bu satırları yazarken 1 Mayıs’a dört gün var. Büyük konfederasyonların takviminde yine güvenli güzergâhlar, makul meydanlar, ölçülü itirazlar…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Taksim, bir hafıza mekânı olmaktan çoktan çıkarılıp her yıl yeniden pazarlık konusu yapılan bir yasak ritüeline dönüştü. Ankara Kurtuluş Parkı’nda ise aylarca maaş alamayan madenciler açlık grevinde; soğuğun, gazın, sessizliğin içinde direniyorlar. Büyük kelimeler orada susunca, insan ister istemez Tamer Durak hocanın o acı alayını hatırlıyor: “Devinimsiz İşçi Sendikaları Konfederasyonu.”</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de Blanchot’nun o eşik duygusuna yakınız. Yazının, sözün, suskunluğun ve yokluğun birbirine karıştığı bir ara yerde duruyoruz. Ne tamamen vazgeçmişiz ne gerçekten başlamışız. Ne meydan bizi çağırıyor ne ev bizi affediyor. Kapının önünde ayakkabılarımıza bakıyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gitmekle kalmak arasında değil yalnızca; inanmakla rol yapmak arasında sıkışmışız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sol hafızanın en büyük derdi, tarihin tekerrür etmesi değil; tekerrür ederken hiçbir şey öğretmemesi bence. 1 Mayıs’ı her yıl yaşıyoruz. Kaç kez? Tam sayısını unuttuk. İşte o unutkanlık bizi deneyim sahibi değil, hasarlı kayıt yapıyor. Her yıl aynı ses, aynı yürüyüş, aynı gerilim, aynı yasak, aynı açıklama, aynı fotoğraf. Tarih ilerlemiyor; patinaj çekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünüyorum da Gorki’nin insanlarında yine de çıplak bir direnç vardı; yoksulluğun içinde kabalaşan ama bütünüyle teslim olmayan bir insan sıcaklığı. Şimdi o sıcaklığın yerini çoğu zaman ekran ışığı aldı. İnsan birbirine omuz vermiyor; birbirinin paylaşımına ?, ✌ bırakıyor. Dayanışma ise bazen yalnızca görünürlük ekonomisinin nazik bir jestine dönüşüyor. “Yanındayım” yazıyoruz, sonra başka bir gönderiye geçiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Hafızamız ve direngenliğimiz sabun köpüğü!</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendimce teşhis koyuyorum elbette. Şimdiki atalet, bir şeyi yapmamaktan değil; o şeyi yaparken onu gerçekten yapmıyor olmaktan kaynaklanıyor. Yürüyoruz ama bacaklarımız yürümüyor. Bağırıyoruz ama sesimiz bir metreden sonra düşüyor. Çünkü içimizdeki şey artık saf öfke değil; yılların bıraktığı bir tahammül tortusu. Hak gaspına, düşük ücrete, liyakatsizliğe, güvencesizliğe, vaat edilip unutulanlara alıştık. İnsan her şeye alışmaz derler; hayır, insan bazen en çok alışmaması gereken şeye alışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Alışkanlığın vasat konforuna!</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Broch’un uyurgezerleri gibi biz de çağın içinde gözümüz açık uyuyoruz. Ahlaki bir çözülmenin tam ortasında hâlâ gündelik nezaketleri sürdürüyoruz. Sabah işe gidiyor, akşam haberleri izliyor, gece içimizden geçen felaketi ertesi güne bırakıyoruz. Herkes biraz biliyor, kimse tam söylemiyor. Herkes biraz suçlu hissediyor, kimse suçu üstüne almıyor. Herkes düzenin yanlış olduğunu seziyor ama düzenin dışına çıkacak ilk adımı başkasından bekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eskiden işçi sınıfının sınıf bilincinden söz edilirdi. Şimdi çoğu yerde geriye sınıf vicdanı kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilinç eyleme iter, vicdan pişmanlığa. Bilinç örgütler, vicdan iç çektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilinç “ne yapacağız?” diye sorar, vicdan “keşke bir şey yapsaydık” der. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün birçok insan sınıf vicdanıyla yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yapmadığını biliyor ama yapacak hâli yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Atalet ne deseniz en net bu cevabı veririm:</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Yapmamanın vicdanı ile yapmanın imkânsızlığı arasında sıkışıp kalmak.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu cevapta takılıp kalamayız. Ataletin teşhisi, ataletin mazereti olamaz. Bir toplum kendi yorgunluğunu anlayabilir fakat ona yerleşemez. Yorgunluk ev değildir. Olsa olsa bir mola taşıdır. Orada biraz soluklansan dahi gün sonunda oradan kalkılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki bugün yapılacak en özgün şey, o üç kelimeyi bir süre hiç kullanmamaktır; sosyal medyada, içimizi rahatlatmak için, alışkanlıkla…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Özgürlük demeyelim; “hangi korkumuzdan kurtulacağız?” diye soralım mesela.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Eşitlik demeyelim; “kimin fazla ekmeği var, kimin sofrası eksik?” diye soralım.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Kardeşlik demeyelim; “en çok kimin yanında olmalıyız bugün?” diye soralım.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs alanlarda toplanmaktır, evet. Ama aynı zamanda alanlarda toplanmanın neden artık eskisi kadar anlam taşımadığını da sormaktır. Törenleşen her şey, bir gün kendi anlamını kemirmeye başlar. Slogan da böyledir, bayrak da, hatıra da. Bir şey çok tekrarlandığında güçlenmez her zaman; bazen sadece kabuğa döner. İçi boşalmış bir kabuğa…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de kabuk, bütünüyle ölü değildir. Bazen içinden yeni bir şey çıkar. O yüzden mesele gitmemek değil; giderken neyi kaybettiğimizi, neyi yeniden kurmamız gerektiğini bilmektir. Mesele alana varmak değil yalnızca; o alana varan insanın içindeki ataletle de hesaplaşmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gideyim mi, kalayım mı, bilmiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak şunu biliyorum: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik dediğimde ağzımda artık eski bir inancın değil, eski bir yorgunluğun tadı var. Ne ekşi, ne acı. Sadece metalik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Belki de 1 Mayıs artık sadece yorgunluğu kutlama günüdür. Öyleyse kutlu olsun yorgunluğumuz. Çünkü başka neyimiz var ki?</em></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hafta-sonuna-kadar-trumpin-savasi-acikca-yasadisi-olacak-13188</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hafta sonuna kadar Trump’ın savaşı açıkça yasadışı olacak*</h1>
                        <h2>Mahkemeler, Savaş Güçleri Kararı kapsamında, Kongre yetkilendirene kadar başkanın İran savaşındaki katılımımızı sona erdirmesini gerektirdiğine hükmetmelidir. Bu, herhangi bir idareye yasaya uyması için verilen herhangi bir mahkeme emrinden farklı olmamalıdır ve değildir. Bay Trump böyle bir emri görmezden gelebilir. Ama bu, federal yargının yasayı uygulama görevinden vazgeçmesi için bir neden değildir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hafta-sonuna-kadar-trumpin-savasi-acikca-yasadisi-olacak-1777322296.webp">
                        <figcaption>Hafta sonuna kadar Trump’ın savaşı açıkça yasadışı olacak*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan Trump’ın İran’la savaşı neredeyse kesinlikle yasadışıdır: Kongre ne savaş ilan etmiştir ne de bunu yasa yoluyla yetkilendirmiştir ve savaş, yakın bir saldırı veya ulusal acil durum nedeniyle başlamamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer savaş cuma gününe kadar Kongre onayı olmadan devam ederse, 1973 Savaş Güçleri Kararı uyarınca verilen 60 günlük eşiği ve 48 saatlik bildirim süresini aşmış olacağı için açıkça yasadışı hale gelecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu savaşı destekleseniz de karşı çıksanız da ya da Bay Trump’ın dediği gibi bu “gezi” deseniz de süre dolmuş olacak. Ve federal mahkemelerin bunu ifade etme yükümlülüğü vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıklıkla Savaş Güçleri Yasası olarak anılan bu karar, Vietnam Savaşı sırasında kabul edilmiştir. Amerikan askerleri çatışmalara girdiğinde veya çatışmaların yaklaştığı durumlarda örneğin şu anki İran savaşı gibi hallerde uygulanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bay Trump’ın Perşembe günü savaşın zaman çizelgesi konusunda “Beni aceleye getirmeyin” demesine rağmen, yasa, başkanın Kongre savaş ilan edip 60 günlük uzatmayı yetkilendirmedikçe veya ABD’ye yönelik silahlı bir saldırı nedeniyle Kongre toplanamayacak durumda olmadıkça, 60 gün sonra askeri güçlerimizi çatışmalardan çekmesini gerektirir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan, silahlı kuvvetlerimizin güvenliğiyle ilgili “kaçınılmaz askeri zorunluluk” olduğunu yazılı olarak Kongre’ye bildirirse bunu 30 gün daha uzatabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşı 28 Şubat’ta başladı. Bu amaçlar bakımından süre, başkanın İran’a karşı askeri eylemini Kongre’ye resmen bildirdiği 2 Mart’ta işlemeye başladı. Kongre ne savaş ilan etti ne de savaşı yetkilendirecek herhangi bir şey yaptı; onay vermeyi reddetmesi, çatışmaya devam etmek için gerekli imkanı sağlamaz . Savaş Güçleri Kararı’nda “opt-out” (vazgeçme) için bir tik kutusu yoktur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer başkan ve İran liderleri, süre dolmadan savaşı bitirmek için anlaşmaya varmazlarsa, bütün işaretler Bay Trump’ın ve Temsilciler Meclisi ile Senato’daki Cumhuriyetçi çoğunlukların bu kararı görmezden geleceğini gösteriyor. Savaşa devamı meşrulaştırmak için, büyük ihtimalle yeni bir yasal görünümlü çift anlamlı konuşma (double talk) uyduracaklar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle olursa, yasayı korumak mahkemelere kalacak. Askerler ve Kongre üyeleri dahil olmak üzere, yasanın uygulanması için davalar açılmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yazık ki, son dönemlerde bu yasayı uygulama girişimleri mahkemeler tarafından “siyasi sorun” olduğu gerekçesiyle reddedildi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin 1982’de Crockett v. Reagan davasında, federal bölge mahkemesi Kongre üyelerinin El Salvador’a askeri yardımını protesto eden davasını reddetti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2002’de Doe v. Bush’ta, federal bölge mahkemesi Başkan George W. Bush’un Irak’ı işgalini engellemek isteyen davayı reddetti. Mahkeme, konunun “federal mahkemenin yetkisinin ötesinde siyasi sorular” olduğunu söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2011’de Kucinich v. Obama davasında, Libya’daki askeri eylemlerin yasayı ve Anayasa’yı ihlal ettiği iddia edildi ve federal bölge mahkemesi davayı reddetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kararlar Kongre’nin savaş yetkilerini anlamsız kılıyor. Kongre’nin hareketsizliği karşısında ve yargı denetimi olmadan, başkanın tek başına savaş başlatma yeteneği üzerinde gerçekçi hiçbir fren mekanizması kalmıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Federal yargı, Yüksek Mahkeme de dahil olmak üzere, bu sorumluluğunu yerine getirmezse, Anayasamızın savaş konusunda iki hükümet organının yer alması gerektiği yönündeki tasarımı ortadan kalkmış olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler her zaman bu kadar isteksiz değildi. Yüksek Mahkeme, 1798-1800 yılları arasındaki Fransa ile ilan edilmemiş deniz savaşı (Quasi War) nedeniyle çıkan birkaç davaya karar vermişti: Talbot v. Seeman (1801) davasında mahkeme, Kongre’nin her türlü savaşa katılımının önemini vurgulamıştı. Başyargıç John Marshall, “savaşın bütün yetkilerinin” Kongre’de olduğunu yazmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Little v. Barreme (1804) davasında ise mahkeme, savaş sırasında bile başkanın Kongre yasalarını ihlal eden eylemleri yetkilendiremeyeceğine hükmetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Prize Cases’te Yüksek Mahkeme, 1861’de Abraham Lincoln’un Güney limanlarını ablukaya almasının anayasallığını inceledi. Dar bir 5’e 4 oyla alınan kararda mahkeme, başkanın savaşı başlatamayacağını ancak başkomutan olarak silahlı bir isyana karşı güç kullanabileceğini söyledi. Ancak başkanın savaş yetkileri konusunda kendi yetkisini sorgulamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemelerin savaş yetkileriyle ilgili anayasal ve yasal hükümleri uygulayamayacağı fikrinin hiçbir tarihsel temeli yoktur. Savaş Güçleri Kararı’nın, başkanın başkomutanlık yetkilerini ihlal ettiği için anayasaya aykırı olduğu iddiası da temelsizdir. Anayasa’nın Madde I, Bölüm 8’i Kongre’ye “savaş ilan etme, mektup-ı marka ve misilleme (Korsanlık ruhsatı; e<span style="color:black">skiden hükümetin özel gemilere yabancı gemileri ele geçirme izni vermesi)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;izni verme ve karada ve suda ele geçirmelerle ilgili kurallar koyma” yetkisi verir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu son ifade, özellikle Hürmüz Boğazı’nda gemileri ablukaya alma veya gemilere el koyma konusunda doğrudan ve bariz önem taşır. Anayasa’nın kurucuları, askeri güç kullanma yetkisinin Kongre’de olması gerektiğini tartışmasız biçimde istemişlerdir. George Washington başkanlığı sırasında şöyle yazmıştı: “Anayasa savaş ilan etme yetkisini Kongre’ye vermiştir, bu nedenle önemli hiçbir saldırı seferi, Kongre konuyu görüşüp böyle bir tedbiri yetkilendirene kadar başlatılamaz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, başkanlar savaşın yürütülmesini kontrol eder ama ülkeyi savaşa sokup sokmamaya onlar karar vermez. James Madison Kongre’deyken şöyle yazmıştı: “Bir savaşı yürütecek olanlar, doğası gereği, o savaşın başlatılıp başlatılmaması, devam ettirilip ettirilmemesi veya bitirilip bitirilmemesi konusunda uygun veya güvenli yargıçlar olamazlar.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler, Savaş Güçleri Kararı kapsamında, Kongre yetkilendirene kadar başkanın İran savaşındaki katılımımızı sona erdirmesini gerektirdiğine hükmetmelidir. Bu, herhangi bir idareye yasaya uyması için verilen herhangi bir mahkeme emrinden farklı olmamalıdır ve değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bay Trump böyle bir emri görmezden gelebilir. Ama bu, federal yargının yasayı uygulama görevinden vazgeçmesi için bir neden değildir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>* Erwin Chemerinsky </strong>(California Üniversitesi Berkeley Hukuk Fakültesi Dekanı ve Hukuk Profesörüdür. “Hiçbir demokrasi sonsuza kadar sürmez : Anayasa Birleşik Devletleri nasıl tehdit ediyor” kitabının yazar</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ıdır)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/27/opinion/trump-iran-war-powers.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/27/opinion/trump-iran-war-powers.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/demokratik-arinma-13187</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Demokratik arınma</h1>
                        <h2>CHP Genel Başkanı Özgür Özel, önceki gün partili Belediye Başkanları ile düzenlenen toplantının ardından yaptığı konuşmada, anayasaya ve hukuka aykırı kararlar veren tüm savcı ve yargıçlarla ilgili notlar alacaklarını ve “çeyiz sandığı” dediği bir sandıkta biriktireceklerini açıkladı. Seçimleri kazanmaları halinde bu sandığı açarak gereği için HSK’ya sunacaklarını belirtti. Seçimlere kadar beklemesinin nedeni Adalet Bakanı’nın başkanı olduğu HSK’nın bugüne kadar yaptığı gibi bundan sonra da ana muhalefet partisinin yargı mensupları hakkındaki şikayetlerini gündeme almayacağı çıkarımıydı kuşkusuz.  </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/demokratik-arinma-1777319579.webp">
                        <figcaption>Demokratik arınma</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyaset alanında arınma (lustration) yakın tarihte SSCB’nin yıkılmasının ardından demokrasiye geçen Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinde (MDAÜ) geçmiş yönetimlerin tasfiyesi vesilesiyle kullanılan bir kavram. Somut olarak, bu ülke yönetimlerinin yeni kurulan demokratik hukuk devletini korumak amacıyla eski totaliter rejimle işbirliği yapmış olan yargı mensupları, yüksek devlet memurları ve politikacılar gibi kamu idaresinde anahtar rol oynamış kişileri görevden alma ve gerektiğinde cezalandırma sürecini ifade ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün birçoğu AB üyesi olan bu ülkeler ilk aşamada halk arasında bekleme odası tabir edilen Avrupa Konseyi’nin (AK) üyesi olmuşlardı. AK totaliter rejimden demokrasiye geçen her ülkenin geçmişle hesaplaşma hakkını tanıyor. Ağır insan hakları ihlallerine neden olan kamu görevlilerinin yargılanmalarını ve kamudan ihraç edilmelerini doğal karşılıyor. Ancak “Geçiş Adaleti” (Justice transitionnelle) olarak da adlandırılan bu sürecin bir tür intikam alma mekanizması değil, demokrasinin korunması için kamu yönetiminin arındırılmasını önceleyen bir önlemler paketi içermesi ve mutlaka bu amaçla çıkarılacak bir geçiş yasası çerçevesinde yürütülmesi gerektiği görüşünde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda, AK organları ve AİHM bu ülkeler için arınma kriterleri belirlemiş bulunuyor. Çünkü benzeri süreçlerde hedef alınan kamu görevlilerinin temel hak ve özgürlükleri ihlal edilebilir, açılan davalarda iç hukuk yolları tüketilebilir ve davalar AİHM’nin önüne gelebilir. O bakımdan ilgili ülkelerin bu kriterlere uyması önemli. AKPM (Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi) daha 1996 yılında arınma çerçeve yasalarının bilinen hukuk devleti ilkelerine uygun olması için ayrıntılarına girmeye gerek görmediğim 6 kriter belirlemişti. Daha sonra (2006) AİHM önüne gelen “Turek k. Slovakya” davasında demokratik arınma önlemleri uygulayan bir devletin, ilgili kişilere AİHS’in (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) öngördüğü prosedürle ilgili tüm güvenceleri sağlamakla yükümlü olduğuna hükmetmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buraya kadar Doğu Blok’undan ayrılan ülkelerden söz ettim ama demokratik arınma kriterlerinin hibrit rejimden demokrasiye geçen AK üyesi ülkeleri de bağladığını kabul etmek gerekir. Bu ülkelerden biri Victor Orbán’ın illiberal olarak tanımladığı rejiminin bir süre önce yapılan genel seçimleri kaybettiği Macaristan. 199 sandalyeli Meclis’in 138 sandalyesine sahip olan Başbakan Peter Magyar’ın partisi Tisza ’nın artık anayasayı değiştirme yetkisi de bulunuyor. Ama Macaristan’da işler yavaş işliyor ve yeni Meclis toplanabilmiş değil. Seçimlerin galibi Peter Magyar, Orbán’ın yakını olan ve istifa etmesini istediği Cumhurbaşkanı Tomas Sulyok’tan acele etmesini ve yeni Meclis’i 5 Mayıs’ta toplanmaya davet etmesini bekliyor. Macaristan’da hukuk devletini yeniden inşa etmeye ve yargı bağımsızlığını yeniden sağlamaya kararlı olan Peter Magyar bir tür demokratik arınma yapmayı da arzu ediyor. Bu nedenle resmen görevi devralmamış ve hükümeti kurmamış olmasına karşın, Orbán döneminde atanan üst düzey devlet ve yargı yetkililerine istifa etmeleri için 31 Mayıs’a kadar zaman tanıdı. Aksi takdirde milyonlarca seçmenin verdiği yetkiyle bu isimleri görevden alacağını açıkladı. Hibrit rejimden AK kriterlerini tam karşılayan bir demokrasiye geçmeye hazırlanan Macaristan’daki bu demokratik arınma sürecinin başta AB olmak üzere tüm Avrupa’nın ilgisini çekeceğine kuşku yok. &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Özel’in “Çeyiz sandığı” metaforu&nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hibrit rejimleri ve başat özelliklerini irdelediğim bir önceki yazımda, İngiliz Economist Intelligence Unit’in demokrasi indeksine göre, bugün dünyadaki ülkelerin yüzde 20’sine tekabül eden 34 ülkede hibrit rejimlerin olduğunu ve bu listede Türkiye’nin adının da yer aldığını belirtmiştim. Somut olarak işaret etmek gerekirse, bu ülkelere özgü beş özellikten üçü, muhalefete baskılar, hukuk devletinden uzaklaşma ve medya üzerinde kontrol ve baskı Türkiye’de de var. Özellikle demokratik hukuk devletinin temel ilkelerine aykırı olarak, yargı bağımsızlığı ilkesinin suistimal edildiği, ana muhalefet partisine mensup veya iktidara muhalif yurttaşların yasa önünde eşit muameleye tabi tutulmadığı ve yasal güvencelerden aynı şekilde yararlanamadığı bir durumun varlığı dikkat çekiyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda, bazı savcı ve yargıçların anayasa ve yasalarda yer alan kuralları hiçe sayan uygulamalar yaptıkları, fütursuzca AYM, AİHM ve YSK kararlarına aykırı kararlar aldıkları ve haklarında hiçbir soruşturma açılmadığı görülüyor. Anayasa çalışmalarında erkler ayrılığının ve yargı bağımsızlığının tam sağlanabilmesi için kaldırılması demokratlarca sürekli olarak önerilmiş olan, darbeci zihniyetin ürünü, Adalet Bakanı’nın HSK başkanlığı ve müsteşarıyla birlikte kurulun doğal üyeliği bu sorunun başlıca nedeni. Oysa 1961 Anayasası’nın 143. maddesinde Adalet Bakanı’nın HSK toplantılarına katılabileceği ama oy hakkı olmadığı hükme bağlanmıştı. 1971 değişikliğine kadar bu böyle devam etmişti. Bugün anayasaya aykırı bu kararlara Adalet Bakanı’nın kurul başkanlığının destek sağladığı anlaşılıyor. Bu da yürütmenin yargıya nasıl olduğunu bilmek mümkün değil ama müdahale ettiğini kanıtlıyor. Çünkü hiçbir yargı mensubunun en azından ağır yaptırımları olduğunu bildiği için kendi iradesiyle anayasa hükümlerini görmezden gelen kararların altına imza atabilmesi pek mümkün değil. Haklı olarak denebilir ki ama Anayasa’nın “kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimseleri” kapsayan “kanunsuz emir” başlıklı maddesi de var ayrıca. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaptırımları anımsatmak gerekirse, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu uyarınca HSK tarafından yargı mensuplarına, sıfat ve görevleri gereklerine uymayan hal ve hareketlerinin tespit edilmesi üzerine durumun niteliğine ve ağırlık derecesine göre uyarma, kınama, aylıktan kesme, kademe veya derece ilerlemesini durdurma, yer değiştirme ve meslekten çıkarma gibi disiplin cezaları verilebilir. Ayrıca anayasaya uymama TCK’nın 257. maddesi uyarınca görevi kötüye kullanma kapsamında değerlendirilebilir. 109. maddesi uyarınca örneğin Anayasa ve yasaya aykırı olarak birinin tutukluluğunun devamına karar verilmesi veya haksız yere gözaltına alınması durumunda "kişiyi hürriyetinden yoksun kılma" suçu da oluşabilir. Ayrıca bu nedenle mağdur olan yurttaşlar devlet aleyhine tazminat davası da açabilirler. Bu davalar mağdur lehine sonuçlanırsa, tazminatı ödeyen devlet, ağır kusuru veya kastı bulunan savcı veya yargıca tazminat miktarını rücu eder. Bunlara ilave olarak, hâkimin kasten hukuku yok sayması, şahsi menfaat gözetmesi veya yetkisini kötüye kullanması halinde Yargıtay’da yargılanması da gündeme gelebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında, hukukla ilgili her yazımda sürekli dile getirdiğim Anayasa’nın yargı dahil herkesi bağladığına ilişkin 11. maddesini ihlal eden bir yargıç, ayrıca Anayasa’nın 138. maddesinin ilk fıkrasında yer alan "Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler" ilkesini de çiğnemiş oluyor. Bu iki maddenin ortak ihlali, demokratik hukuk devletine inanan herkes için, 2802 sayılı yasanın 69. maddesinde kayıtlı “mesleğin şeref ve onurunu bozan veya mesleğe olan genel saygı ve güveni gideren nitelikte” bir anayasa ihlali. Bu nedenle doğrudan meslekten çıkarılmayı gerektiren bir gerekçe oluşturuyor. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP Genel Başkanı Özgür Özel, önceki gün partili Belediye Başkanları ile düzenlenen toplantının ardından yaptığı konuşmada, anayasaya ve hukuka aykırı kararlar veren tüm savcı ve yargıçlarla ilgili notlar alacaklarını ve “çeyiz sandığı” dediği bir sandıkta biriktireceklerini açıkladı. Seçimleri kazanmaları halinde bu sandığı açarak gereği için HSK’ya sunacaklarını belirtti. Seçimlere kadar beklemesinin nedeni Adalet Bakanı’nın başkanı olduğu HSK’nın bugüne kadar yaptığı gibi bundan sonra da ana muhalefet partisinin yargı mensupları hakkındaki şikayetlerini gündeme almayacağı çıkarımıydı kuşkusuz. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel çeyiz sandığında ayrıca iktidarın kontrol ettiği medyanın büyük bölümünde hukuk kurallarına aykırı olarak CHP’li belediye mensuplarıyla ilgili olarak düzenlenen iddianamelerde bile yer almayan gerçek dışı haberleri yapan ve yazdıran gazetecilerin de olacağına işaret etti. İktidarın lehine olan her haberin DMM’nin (Dezenformasyonla Mücadele Merkezi) radarına takılmadığını göz önüne aldığı için olsa gerek Özel’in bu konuda da seçimleri kazanmayı beklediği anlaşılıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta, CHP Genel Başkanı’nın haklı olarak iktidar olduklarında demokratik bir arınmaya gitmeyi kafasına koyduğu görülüyor. Bu, MDAÜ’lerin lustrasyonundan farklı olarak ayrı bir geçiş yasasına ihtiyaç duymayan bir arınma süreci kuşkusuz. Türkiye’de bugüne kadar hiç tanık olmadığımız, mevcut anayasaya rağmen var olabilen bir hibrit rejim atmosferi var çünkü. Bu atmosfer halkın çoğunluğunu yoksullaştıran son derece başarısız bir iktidarın olanaksız görünen önümüzdeki seçimleri kazanma ihtimalini arttırmak amacıyla oluşturuluyorsa, tüm muhalif siyasi partilerin demokratik hukuk devletini güçlendirmek için asgari müştereklerde birleşerek seçime girmelerinde yarar var. Mümkünse somut olarak gerekli anayasal ve yasal değişiklikleri içeren ortak bir demokrasi paketiyle. Unutmayalım ki yeni anayasa vaadiyle girmiş olduğu 2011 genel seçimlerinde AK Parti tek başına bugüne kadarki en yüksek oyunu (49,83) almıştı. Ama yeni bir anayasa yapılamadığı gibi AK Parti iktidarları demokrasi alanında sürekli geri adım attı. Bu geri adımlar sonucunda bugün solumakta olduğumuz demokrasiden uzaklaşma (dé-démocratisation) havası, Türkiye’nin artık Strasbourg ölçütleriyle tam uyumlu bir anayasaya ivedilikle gereksinme duyduğunu ortaya koyuyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/cumhurbaskaninin-cagrisi-gercekci-mi-13186</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Cumhurbaşkanının çağrısı gerçekçi mi?</h1>
                        <h2>Türkiye’nin Erdoğan’ın deyimiyle bir “barış adası”, “güvenli liman” söylem ve iddiası, Körfez’den çıkan sermayenin gelmesi için yeterli midir? Kabinedeki yetkililer, iktidara yakın isim ve son olarak Erdoğan yaptığı açıklama ile bu soruya olumlu cevap vermiş görünüyor. Peki bu beklenti söylendiği kadar gerçekçi mi? Evet, Türkiye’de savaş yok ve bu haliyle barış adası olabilir ama bunun gerçekleşmesinin koşulu sadece savaşın olmaması değil. Bununla birlikte en makro düzlemde asgari bir yargı bağımsızlığına ve mülkiyet hakları güvencesine de ihtiyaç var. Ne yazık ki, bunlar Türkiye’de yeterince güçlü değil. Bu tespiti, sadece yaşadığımız gündelik pratiklerden değil uluslararası araştırma sonuçlarından da görüyoruz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/cumhurbaskaninin-cagrisi-gercekci-mi-1777370834.webp">
                        <figcaption>Cumhurbaşkanının çağrısı gerçekçi mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi'nde <strong>“Türkiye Yüzyılı Yatırım İçin Güçlü Merkez Programı”</strong>nda yaptığı açıklamalar ekonomistlerden çok siyasi yorumcular tarafından ele alınıp tartışılmaya devam ediyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda tartışmanın esas noktası ise, Erdoğan’ın yaptığı çağrının karşılık bulup bulmayacağı, bulacaksa bu çağrıya kimlerin cevap vereceğinde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki Erdoğan’ın yaptığı çağrıda ne var?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan konuşmasında; <em>“<span style="background-color:white"><span style="color:#262626">İstanbul Finans Merkezi dışında da transit ticaret faaliyetlerinde bulunanların bu kazançlarının yüzde 95'ini vergi dışı bırakıyoruz. Bir diğer önceliğimiz küresel şirketlerin bölgesel yönetim merkezlerini Türkiye'ye taşımalarını teşvik etmektir. Bu şirketlerin yurt dışı operasyonlarını Türkiye'den yürüterek elde ettikleri kazançlara güçlü bir vergi avantajı sağlıyoruz. Böylece önümüzdeki 20 sene boyunca İstanbul Finans Merkezi içinde elde edilen kazançların yüzde 100'ü, bunun dışında elde edilenin ise yüzde 95'i kurum kazancından indirilebilecek. Keza buralarda çalışan nitelikli çalışanlara belli şartlarla ücret istisnası getiriyoruz”</span></span></em><span style="background-color:white"><span style="color:#262626"> ifadelerini kullandı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Erdoğan’ın bu konuşması kuşkusuz ABD/İsrail’in İran’a yönelik başlattığı savaşın güvensiz hale getirdiği Körfez’deki sermaye çıkışına yeni adres olma amacını da taşıyor. Yani bu çağrının hedeflerinden birinin, bölgeden çıkış yapan sermeye olduğu söylenebilir. </span></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">İSTANBUL DUBAİ OLUR MU?</span></span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Nitekim savaşın başlamasından sonra gündeme gelen sorulardan birisi; “İstanbul yeni Dubai olur mu?” Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu çağrısı tam da bu hedefe uygun düşüyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Türkiye’nin Erdoğan’ın deyimiyle bir “barış adası”, “güvenli liman” söylem ve iddiası, Körfez’den çıkan sermayenin gelmesi için yeterli midir?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Ya da devasa binalardan oluşan bir beton yığının olması?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Kabinedeki yetkililer, iktidara yakın isim ve son olarak Erdoğan yaptığı açıklama ile bu soruya olumlu cevap vermiş görünüyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Peki bu beklenti söylendiği kadar gerçekçi mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Evet, Türkiye’de savaş yok ve bu haliyle barış adası olabilir ama bunun gerçekleşmesinin koşulu sadece savaşın olmaması değil. Bununla birlikte en makro düzlemde asgari bir yargı bağımsızlığına ve mülkiyet hakları güvencesine de ihtiyaç var. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Ne yazık ki, bunlar Türkiye’de yeterince güçlü değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Bu tespiti, sadece yaşadığımız gündelik pratiklerden değil uluslararası araştırma sonuçlarından da görüyoruz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626"><strong>İKİ SORUN ALANINDA TÜRKİYE’NİN DURUMU</strong> </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Şimdi bu iki alana bakalım. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya çapında gerçekleştirilen Dünya Adalet Projesi (<strong><a href="https://worldjusticeproject.org/rule-of-law-index/global/2025/T%C3%BCrkiye/" style="color:blue; text-decoration:underline">World Justice Project</a>) – WJP- </strong>verilerine göre Türkiye, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü konularında ciddi bir düşüş yaşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 ve 2025 verilerine göre Türkiye, genel sıralamada<strong> </strong>143 ülke arasında 117. sıradan 118. sıraya geriliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı konuda Avrupa Komisyonu tarafından her yıl yayımlanan Türkiye raporlarında “Yargı ve Temel Haklar” (23. Fasıl) başlığında; yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve hakimlerin coğrafi teminatı konularında “ciddi bir gerileme” olduğu tespiti yapılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer bir durumun mülkiyet hakları güvencesi için de var olduğunu söyleyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mülkiyet Hakları Endeksi’nde (<strong><a href="https://internationalpropertyrightsindex.org/#world-map" style="color:blue; text-decoration:underline">International Property Rights Index)</a></strong> -IPRI- Türkiye, araştırmanın alt kırılımı olan yargı sisteminin etkinliği ve fikri mülkiyet haklarının korunması başlıklarında zayıf puan alıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu endekste Türkiye 2014’e kadar yükseliş trendinde (2014’te 10 üzerinden 5.6) iken, o tarihten sonra düşüş eğilimde. 2020’de bu rakam 5.3 iken 2025’te 4 seviyesine kadar düşmüş durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihler ve rakamlar bize bu alanda yaşanan düşüşün ülkenin tesadüfi olmadığını söylüyor. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BU ŞARTLARDA KALICI SERMAYE MÜMKÜN MÜ?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dubai’den ayrılan uluslararası yatırımcılar, sermaye sahipleri ve mülkiyet sahipleri Türkiye ve İstanbul’a bu koşullarda gelir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut koşullar için bu beklenti iyimser değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu kabul edelim; yargı bağımsızlığı endekslerindeki düşüş, Türkiye’de "mülkiyet hakkının idari kararlarla veya siyasi müdahalelerle kısıtlanabileceği" algısını pekiştirmekte, bu da mülkiyet güvencesini sarsmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum Dubai’den ya da başka körfez ülkelerinden kaçan sermayenin Türkiye/İstanbul’a gelmesinin önündeki en büyük engeldir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette bu çağrı mutlak karşılık bulmaz değildir. Gelme niyeti olan yatırımcılar ile yapılacak görüşmelerle onlara özel garantiler ya da özel dokunulmazlık anlaşmaları çeşitli güvenceler verilebilir ama bunun ekonomik maliyeti zaman içinde getirisinden daha fazla olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan bu çağrının muhatapları uluslararası hukuk sistemi içinde olanlardan çok sitem dışında olan sermeye ve kişiler gibi görünüyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">YERLİLER NEDEN GİDİYOR?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Elbette Türkiye’ye yabancı sermayenin gelmesi önemli ve gereklidir. Ama sıcak para olarak değil yatırım amaçlı olduğunda anlamlıdır. İktidarının bunu gerçekleştirmek istemesi de çok önemlidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Bunun gerçekleşmesinin koşulu vardır ve o da yapısal reformlardır. Yani yargı bağımsızlığı, mülkiyet güvencesi bunlardan sadece ikisidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Belki iktidarın ve Erdoğan’ın yabancı yatırımcıyı çağırırken, şu soruyu da kendilerine sormaları gerekiyor; son yıllarda nitelikli beşeri sermaye ve yerli yatırımcılar neden Türkiye’den gidiyor?&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Sadece m</span></span></span></span><span style="color:#262626; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">eslek büyüğümüz Merdan Yanardağ'ın yaşadığı bunu açıklamaya yeter.&nbsp;</span></span><span style="color:#262626; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hakkında açılan "casusluk davası" nedeniyle sahibi olduğu Tele1'e el konuldu. Kendisi ilk duruşmaya çıkmadan kanal, TMSF tarafından satışa çıkarıldı. Masumiyet karinesi ortada dururken, mülkiyeti satılıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="color:#262626; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zor, çok zor...</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/baris-ve-demokratik-toplum-cagrisi-pkknin-feshi-ve-silahsizlanmasi-13185</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı: PKK’nin feshi ve silahsızlanması</h1>
                        <h2>Kürtlerin eşit ve demokratik yurttaşlar olarak cumhuriyete dahil edilmesini savunmak da demokrat olmanın ve çoğulcu toplumu savunmanın zorunlu bir gereğidir. PKK’nin feshi ve silahsızlandırılmasını savunmak, tutarlı bir barış savunuculuğu için tek başına yeterli değildir. Bunun yanında, Kürtlerin eşit yurttaşlık mücadelesinin ve hak ve özgürlükler mücadelesinin de savunulması gerekir. Bu noktada, demokratlık ve barış savunuculuğunun, Kürt siyasal hareketinin güncel taktiklerinin desteklenmesini gerektirip gerektirmediği sorusu ortaya çıkıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/baris-ve-demokratik-toplum-cagrisi-pkknin-feshi-ve-silahsizlanmasi-1777303431.webp">
                        <figcaption>Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı: PKK’nin feshi ve silahsızlanması</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni süreç başlayalı aylar, günler geçti; ancak toplumda Kürt sorununun kalıcı çözümü için tarihsel bir fırsata dönüştürecek ciddi bir gelişme ile duygusal ve düşünsel bir değişim hâlâ yaşanmadı. Adeta toplumun bütün kesimlerinde yaprak kımıldamıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun iç ve dış birçok nedeni var. En önemli ve öncelikli neden ise sürecin mimarisine ilişkin eleştiri ve önerilerin yazılıp çizilmesine rağmen yeterince karşılık bulmamasıdır. Bunların büyük bir bölümü, TBMM’de kurulan, 11 partiden 51 üyesi olan; 21 toplantı ve 58 oturumda 135 kişi ve kurumu dinleyen TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 4239 sayfadan oluşan toplantı tutanaklarında yer alıyor. Hatta bu önerilerin bazıları Komisyon’un Meclis’e sunduğu 44 sayfalık raporda da yer almıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geride kalan 18 ayda yaşananlara baktığımızda, sürecin büyük ölçüde tek taraflı olarak PKK’nin feshi ve silahsızlandırılması hedefine doğru ağır aksak ilerlediği ve ilerleyeceği daha netleşmiştir. Bunun, en azından bir süre daha Kürtlerin siyasal ve sosyal haklarının tanınması ile ülkede hukukun gereğinin yerine getirilmesinden bağımsız ilerleyen bir süreç olduğu anlaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bakımdan, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “barış ve demokratik toplum çağrısı”, gerektiği kadar ne siyasi iktidar/devlet nezdinde ne de toplumda karşılık bulmuştur. <strong>Bu çağrı, ulaşılması gereken bir mücadele hedefi niteliğini bütün boyutlarıyla koruyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir ifadeyle, PKK’nin feshi ve silah bırakma kararı alınmış olsa da süreç tamamlanmış değildir. Bu nedenle silahlı çatışma döneminden, silahsız siyasi mücadele ve müzakere dönemine henüz geçilebilmiş değildir. Buna dair bir zaman tahmininde bulunmak da mümkün görünmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tek Taraflı İlerleyen Silahsızlanma Süreci</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 23 Nisan resepsiyonunda DEM Parti Eş Başkanı Tuncay Bakırhan’a “<strong>durduk m</strong>u?” sorusuna verilen bir tür “hayır” yanıtı sonrası, kendisine yöneltilen süreç sorusuna “<strong>Durmak yok, her şey devam ediyor. Süreç mükemmel yürüyor</strong>.” demesi; son haftalarda DEM Parti çevresinden ve süreci takip edenlerden gelen “süreçte duraklama var” değerlendirmelerine bir yanıt niteliği taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak gazetecinin “<strong>Kürt sorunuyla ilgili yasal düzenlemeler ne zaman çıkacak</strong>?” sorusuna yanıt verilmemesi, Ramazan Bayramı sonrasında çıkarılması beklenen yasal düzenlemelerin ileri bir tarihe ertelenmiş olabileceği ihtimalini de düşündürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda, <strong>Abdullah Öcalan’ın Şubat ayında DEM Parti heyeti ile yaptığı görüşmede kamuoyuna yansıyan “Savaşın da barışın da sahibi kendileri olacak. Beni kendi savaş tarzlarına alet edemezler. Devlet de imhada ısrar ediyorsa onlara da söylüyorum; madem öyle gidin terör ile mücadele eden siyasetçilerinizle terörü bitirin. Harekete de söylüyorum; o zaman gidin kendi savaş tarzınızla beni alet etmeden yürütün</strong>” &nbsp;ifadesinden anlaşılan b sorunların ertelenmesi ve silahsızlanma sürecinin tek taraflı sürdürülmesiyle birlikte, sadece silahlı eylemlerin sonlandırıldığı bir “bekleme” dönemine girilmesi ihtimali ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bekleme dönemi mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ihtimale dair başka bir işaret ise son günlerde Kürt siyaseti temsilcilerinin ve İmralı heyeti üyelerinin “<strong>yasanın ne zaman çıkacağını fazla abartmamak gerek, önemli olan sürecin devam etmesi</strong>” yönündeki daha düşük tonlu açıklamalarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu gelişmeler, taraflar açısından üzerinde mutabakata varılmış net bir plan ve yol haritası olmadığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Silahlı mücadeleye son verilmesi, Kürtlerin cumhuriyete dahil edilmesi ve isyanın gerekçelerinin ortadan kaldırılması; sorunun politik ve hukuki zemine çekilmesi ile mümkündür. Bu çerçevede, silahlı güçlerin toplumsal yaşama katılımını sağlayacak yasal düzenlemeler birbiriyle bağlantılı olmakla birlikte, zamanlama ve öncelik açısından ayrıştırılmış durumdadır</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kürtlerin cumhuriyete kimlikleriyle dahil edilmesi ve isyanın gerekçelerinin ortadan kaldırılması, bu günün müzakere konusu olmaktan ziyade Türkiye’nin demokratikleşmesi ve hukuk devleti olması sorununun bir parçasıdır, gelecek dönemin konusudur. Türkiye’nin temel sorunlarından biri olduğu gibi çözümü de temel hedeflerinden biri olmak zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu hedefe ulaşmayı kolaylaştıracak ve hızlandıracak her türlü silahsızlanma girişimini desteklemek, insan yaşamına değer vermenin bir gereğidir. Ancak bu tek başına yeterli bir barış savunusu değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Barış savunusunun sınırları</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kürtlerin eşit ve demokratik yurttaşlar olarak cumhuriyete dahil edilmesini savunmak da demokrat olmanın ve çoğulcu toplumu savunmanın zorunlu bir gereğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">PKK’nin feshi ve silahsızlandırılmasını savunmak, tutarlı bir barış savunuculuğu için tek başına yeterli değildir. Bunun yanında, Kürtlerin eşit yurttaşlık mücadelesinin ve hak ve özgürlükler mücadelesinin de savunulması gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada, demokratlık ve barış savunuculuğunun, Kürt siyasal hareketinin güncel taktiklerinin desteklenmesini gerektirip gerektirmediği sorusu ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün süreç, çok boyutlu ve farklı politik bakış açılarından gelen baskılar altında ilerliyor. Birçok muhalifin kafasını karıştıran da tam olarak bu karmaşıklık ve belirsizliktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu belirsizliklerin başında ise, yol haritası olmayan, birkaç kişinin kontrolünde ve hukuki zeminden yoksun bir sürecin; otoriter bir iktidarın sürekliliğini sağlama ve seçim hesaplarına hizmet etme ihtimali geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tutarlı bir barış savunuculuğu, Kürtlerin eşit yurttaşlık mücadelesini savunmayı &nbsp;gerektirdiği gibi, otoriter ve gerici bir yönetimi güçlendirmeye yönelik siyasal taktiklere karşı &nbsp;mesafeli durmayı ve yeri geldiğinde karşı çıkmayı gerektir. Bu anlamlı bir sonuç üretmesi için barışı pasif değil aktif savunucu olmak gerek. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yazık ki bu konuda sınıfta kalındı. Sürece ilişkin kaygılar, muhalefetin bir bölümünü etkisi altına almış; bu nedenle muhalefet bu tarihsel fırsatı gerektiği gibi değerlendirememektedir. Bu durum aynı zamanda örtük bir güvensizliği ve muhalefetin Kürt sorununa yaklaşımının sınırlarını da ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/belinden-kirik-bir-ulke-turkiye-13184</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Belinden kırık bir ülke: Türkiye</h1>
                        <h2>Türkiye toplumu beline yakın bir yerden “kırık” vaziyette. Ortalama olarak bakarsak Kürt illeri hariç kişi başına gelir 10 bin dolarsa, bu sayı Kürt illerinde yarısı (5bin dolar) kadar. Bu da toplumun sağlıksız bir durumda olduğunu gösteren en önemli kanıttır. Bunları yazıyorum çünkü Kürt meselesini konuştuğumuz bu günlerde Türkiye’nin gerçek anlamda refah üreten bir ekonomiye, belirli bir özgürlük düzeyinin yaşanabildiği bir sosyal ve siyasi hayata sahip olabilmesi Kürt meselesini halletmesiyle mümkündür. Bir başka ifadeyle Türkiye’nin önündeki bahis, ekonominin de sosyal ve siyasi hayatın da “normalleşmesi” ancak ve ancak Kürt meselesinin çözümüne bağlıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/belinden-kirik-bir-ulke-turkiye-1777303056.webp">
                        <figcaption>Belinden kırık bir ülke: Türkiye</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ekonomisinde bireyler arasında eşitsizlik kadar önemli bir diğer eşitsizlik toplumda farklı gruplar ve bölgeler arasındaki eşitsizliktir. Genellikle zenginler ve fakirler arasındaki eşitsizlikten söz ederiz ama mesela Kürtler ve Türkler arasındaki eşitsizlikten söz etmeyiz. Ya da muhafazakârlar ve seküler kesimler arasındaki eşitsizlikten. Ya da Doğu illeri ve Batı illerindeki eşitsizlikten. Literatürde birinci tür eşitsizliğe “dikey eşitsizlik” denirken gruplar ya da bölgeler arasındaki eşitsizliğe de “yatay eşitsizlik” adı verilmekte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son yıllarda bu konu özellikle ulus-devletler içindeki kutuplaşma, çatışma ve iç savaş gibi konularda çalışan akademisyenlerin dikkatini çekmekte. Bu konuda yüzlerce ufuk açıcı çalışma yapıldı. Bu çalışmaların önemli bir kısmı da İskandinav akademisyen ve kurumlarından geldi. Afrikalı, Asyalı ve Güney Amerikalı ulus-devletler bağlamında yapılan bu çalışmalar sonunda demokrasi, barış, ekonomik büyüme konularında uzlaştırıcı öneriler üretildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz ise hala şunun farkında değiliz. Bizim ekonomimizin istikrarsızlığının, yeterince refah üretmemesinin arkasında “dikey eşitsizlikten” çok belki de “yatay eşitsizlik” olgusu yer almaktadır. Çünkü bizim ulus-devletimizin içinde de etnik ve kültürel olarak farklı kesimler var ve siyaset bu kesimlerin aralarındaki güç ilişkilerinden etkilenmektedir. Örneğin en önemli ayırım Türkler ve Kürtler arasında olan ayrımdır.&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabii bu ayrımın bilimsel bir çalışmaya konu olabilmesi için, mesela Türklerin ve Kürtlerin toplam kaynaklar içindeki paylarını bilmek gerekir. Oysa böyle bir pay dağılımını istatistiki olarak bulmak mümkün değildir. Bu nedenle de araştırmacılar çeşitli “vekil” değişkenler bularak bu durumu araştırmak durumunda kalıyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu vekil değişkenlerde biri de “bölge” kavramıdır. Kavramı ortaya atanlardan biri olan D. Skrentny’ye göre “bölge” kavramı, “Sadece coğrafya değil, kimlik ve iktidar ilişkilerini yansıtan, eşitsizliklerin nasıl kalıcılaştığını ve politikanın bunları nasıl dönüştürebileceğini anlamayı sağlayan” bir kavramdır.&nbsp; Kısacası “bölge” kavramı, tarihsel, sosyal ve siyasal bir süreçte oluşan, tıpkı “kimlik” ve “ırk” gibi kavramlarla doğrudan ilişkisi olan bir kavramdır” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kavramlaştırmadan gidersek bizdeki “Kürdistan” olarak nitelenen bölgenin Kürt kimliğini ve dolayısıyla da Kürtlerin devlet hizmetlerinden ve ekonomiden ne pay aldığını belirlemek için kullanabilecek bir kavram olduğunu kabul edebiliriz. Buradan da bu bölge içindeki doğu illerimizde yaşayanların Kürt kimliğini yansıttığı kabulüyle istatistikler bulup değerlendirmeler yapabiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben halihazırda bu konuda çalışma yapan biriyim. Bulgularımı bir kitapta tartışmaya açacağım. Ama şimdilik buradan şunu söyleyebilirim ki Kürt illeri-yani Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları iller- ile diğer iller arasında çarpıcı bir fark var. Diğer bir ifadeyle bütün bölgelerin birbirleriyle sahip oldukları eşitsizlik düzeyi Kürt bölgeleriyle kıyaslandığında inanılması güç bir biçimde farklı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Abartma olsa da durumu kavramak bakımından şöyle bir benzetme yapabiliriz. Türkiye toplumu beline yakın bir yerden “kırık” vaziyette. Ortalama olarak bakarsak Kürt illeri hariç kişi başına gelir 10 bin dolarsa, bu sayı Kürt illerinde yarısı (5bin dolar) kadar. Bu da toplumun sağlıksız bir durumda olduğunu gösteren en önemli kanıttır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunları yazıyorum çünkü Kürt meselesini konuştuğumuz bu günlerde Türkiye’nin gerçek anlamda refah üreten bir ekonomiye, belirli bir özgürlük düzeyinin yaşanabildiği bir sosyal ve siyasi hayata sahip olabilmesi Kürt meselesini halletmesiyle mümkündür. Bir başka ifadeyle Türkiye’nin önündeki bahis, ekonominin de sosyal ve siyasi hayatın da “normalleşmesi” ancak ve ancak Kürt meselesinin çözümüne bağlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuya bir de bu gözle bakmanın yararlı olacağını düşünüyorum.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iktisadi-refahi-tasarlamak-uzerine-13183</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İktisadi refahı tasarlamak üzerine</h1>
                        <h2>Mevcut ekonomik düzeni, birbirini besleyen üç devasa güç şekillendirmektedir: Sermayeyi üretimden spekülasyona kaydıran finansallaşma, rekabeti yok ederek rant peşinde koşan piyasa yoğunlaşması ve veri kontrolü üzerinden bu ikisini tahkim eden teknolojik dönüşüm. Bu üçlü güç birliği, devletin düzenleyici otoritesini bypass ederek servet yaratımı ile toplumsal refah arasındaki bağı koparan, kendi içine kapalı ve meşruiyeti aşınmış bir sistem üretir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iktisadi-refahi-tasarlamak-uzerine-1777231651.webp">
                        <figcaption>İktisadi refahı tasarlamak üzerine</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve sosyalist planlamanın iflası, Batı’da yalnızca bir rakibin yenilgisi olarak değil, tarihin kapanışı olarak okundu. Kapitalizm verimliliği nedeniyle kazanmıştı, liberal demokrasi ise onun sorgulanamaz siyasi muadili olarak duruyordu. Sol ve sosyal demokrat hareketler bu kırılmadan en ağır biçimde etkilendi; bir on yıllık yenilgiler zinciri altında yön duygusunu yitirdi. Neoliberalizm bu boşlukta yalnızca bir ideoloji olarak değil, bir yönetim biçimi olarak yerleşti. Klasik liberalizmin aksine piyasayı doğal bir düzen olarak değil, hukuki ve siyasi olarak inşa edilmesi ve savunulması gereken sosyal bir yapı olarak görür. Bu projenin en derin etkisi, daha adil bir dünya tasarlamak için gereken düşünceyi aşındırmasıdır. Alternatifler naiflik ya da tehlike olarak görünmeye başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kapitalist toplum, gerçek ihtiyaçlarından koparılmış, kişisel olmayan bir ekonomik mantığa tabi kılınmış bireyler üretir. İnsanlar maddi bolluğun içinde sürüklenir ama tatmin olmazlar; suyla çevrili ama içemez haldedirler. Sistem yalnızca otantik arzuları bastırmaz, aynı zamanda yenilerini üretir. Tüketim kültürü devam eder çünkü kapitalizm, vaat ve ertelemenin sonsuz bir döngüsünü yaratır; nihayetinde tatmin edilemeyecek ihtiyaçlar üretir ve gerçek memnuniyetin her zaman uzaklarda kalmasını sağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat bu, kapitalizmin insan eyleminin ötesinde kendi başına işlediğini de ima eder. Oysa, piyasalar kendiliğinden genişlemez, hükümetler, şirketler ve politika yapıcılar tarafından örgütlenir, savunulur ve yeniden tasarlanır. Bu kararlar göz ardı edildiğinde kapitalizm, siyaseten sürdürülen olmaktan ziyade doğal ve kaçınılmaz görünmeye başlar. Fakat, kişisel olmayan ve otomatik görünen şeyin aslında değiştirilebilecek bilinçli seçimlerin sonucu olduğunu görmek gerekir. Jens Beckert’ın “kurgusal beklentiler” kavramı burada kullanışlıdır. Beckert (2013), kapitalizmin mekanik zorunluluktan değil, seküler bir büyülenme biçimine dayandığı için devam ettiğini savunur. Gelecekteki kazançlara dair kolektif inançlar, rekabet ve borçlar yoluyla sürekli ileriye yansıtılır. Bu beklentiler kurgusaldır çünkü belirsiz bir geleceğe aittirler. Tekrarlayan krizlere rağmen bu anlatılar sürdürülür. Kapitalizm bu anlamda şeytani bir makineden ziyade, toplumsal olarak örgütlenmiş umut ve kurumsallaşmış vaatlerle bir arada tutulan kırılgan bir sistemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kolektif çözümler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Piyasalar eski toprak sahibi seçkinleri zayıflatmış olabilir, ancak onların yerine genellikle daha az hesap verebilir yeni güç merkezleri koymuştur. Piyasaların doğal olarak demokrasi yarattığı inancı, tarihsel tesadüfü nedensellikle karıştırır ve demokratik hakların kazanılmasında toplumsal mücadelenin rolünü gizler. Nihayetinde sadece düzenlenmemiş piyasalar değil, piyasa mantığının kendisi demokratik eşitlik ve kolektif özyönetimle gerilim halindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomik hayatı tahakküm biçimlerini yeniden üretmeden örgütlemek için adalet merkezli bir çerçeve zorunludur. Adil bir toplum tüm üyelerine eğitim, sağlık, siyasi ses ve ekonomik katılım gibi temel kaynaklara erişimi garanti etmeli; eşitsizlikler ancak özgür seçimlerden kaynaklandığında ya da dezavantajlıların koşullarını açıkça iyileştirdiğinde meşrulaşabilir. Ortak sosyal refah paradigması hem piyasa köktendinciliğinden hem de merkezi devlet kontrolünden kaçınarak bu temeli inşa etmeyi hedefler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu vizyonu gerçekleştirmek çağdaş kapitalizmle yüzleşmeyi gerektirir. Mevcut düzen birbirine kenetlenen üç güç tarafından şekillendirilmektedir: finansallaşma, piyasa yoğunlaşması ve teknolojik dönüşüm. Finansallaşma sermayeyi üretken yatırımdan spekülasyona yönlendirir; inovasyon ve verimliliği değil ölçeği, öngörülebilirliği ve kontrolü ödüllendirir. Piyasa yoğunlaşması bu mantıktan beslenip onu pekiştirir: baskın firmalar rakipleri yutarak fikri mülkiyetten, platformlardan ve tedarik zinciri kontrolünden rant elde eder. Bu rantlar gerçek üretimden değil, dışlamadan ve kapı bekçiliğinden gelir. Teknolojik dönüşüm ise veri kontrolü ve platform kontrolü aracılığıyla bu ikisini daha da güçlendirir. Üç güç bir araya geldiğinde kendini besleyen kapalı bir döngü oluşturur ve devletin düzenleyici otoritesini işlemez kılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dinamikler sınıfsal yapıyı açıkça politik yollarla da yeniden şekillendirir. Temel çıkarlar tehlikede olduğunda piyasa rekabeti koordinasyona dönüşür; lobicilik ağları, ticari birlikler ve döner kapı (revolving door) mekanizması aracılığıyla kapitalistler devlet üzerinden kolektif hareket ederler. Düşük kurumsal vergiler, finansal deregülasyon ve zayıf toplu pazarlık izole tercihler değil, ortak stratejik bir yönelimi yansıtır. Devletin bu süreçte salt bir yürütme komitesi olduğu söylenemez; kamu kurumlarının kendi bürokratik mantıkları ve göreli bağımsızlık anları vardır. Ancak bu özerklik çoğu zaman sermayenin yapısal gücü tarafından koşullandırılır: devlet mali olarak büyümeye bağımlıdır, sermaye kaçışına karşı hassastır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çerçevede artan eşitsizlik salt bir dağıtım başarısızlığı olarak değil, yapısal olarak anlaşılmalıdır. Finansallaşma halihazırda varlıklara sahip olanların gücünü artırır. Piyasa yoğunlaşması özel tekelleri günlük hayatın altyapısına gömer. Emeğin pazarlık gücünün aşınması demokratik katılımın toplumsal temellerini baltalar. Bu yüzyılın ekonomi politiği çifte bir paradoksa tabidir: üretkenlik artarken toplumsal güvensizlik derinleşir; devlet vazgeçilmez olmaya devam ederken vatandaşlar yerine piyasalara hizmet eder gibi göründüğünde meşruiyeti aşınır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gidişatı tersine çevirmek, devletin ekonomik hayatın demokratik mimarı olarak yeniden tesis edilmesini gerektirir. Ekonomiler kendi kendini düzenleyen sistemler değil, güç, fikirler ve kolektif seçim tarafından şekillendirilen insan kurumlarıdır. Belirleyici soru kapitalizmin uyum sağlayıp sağlayamayacağı değil, toplumların onu yeniden şekillendirmek için gerekli siyasi failliği geri kazanıp kazanamayacağıdır. Bu perspektiften bakıldığında finansallaşma, piyasa yoğunlaşması ve yüksek teknoloji ile yüzleşmek yalnızca aşırılıkları düzenlemekle değil, ekonomik düzenin kendisini yeniden tasarlamakla ilgilidir. Yeniden güçlendirilmiş kamu kurumları piyasa mantığının sınırlarını belirlemek ve onun dinamizmini uzun vadeli toplumsal ve ekolojik hedeflere yönlendirmek zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arzu edilir bir ekonominin hedefleri konusunda net olmak gerekir. Katılımcı bir ekonomi birkaç temel ilkeyi merkeze almalı: bir karardan etkilenme düzeyi ile orantılı karar alma gücü anlamında iktisadi demokrasi; çaba, fedakârlık ve ihtiyaçla orantılı olarak ekonomik adalet; ve başkalarının refahı için duyulan endişe olarak dayanışma. Bu ilkeler çerçevesinde tasarlanacak kurumlar insanları kendi işlerini yönetmeleri için güçlendirmeli, adil sonuçlar vermeli, çevreyi korumalı ve kaynakları doğru kullanarak geniş bir seçenek yelpazesi sunmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu temel üzerinde, özyönetim, ademi merkeziyetçilik ve güç ile mülkiyetin yeniden dağıtımına dayanan bir modeli inşa edilebilir. Bu, geçmişin merkeziyetçi ve otoriter devlet sosyalizminden farklıdır. Bireyler ve topluluklar güçlendirilir, katılımcı karar alma önceliklidir, ekonomik ve sosyal kaynaklar ortak yarara hizmet edecek biçimde yönetilir. Amaç eşitsizliği azaltmak, sosyal güvenlik ağlarını güçlendirmek ve adaleti hem siyasi hem de ekonomik hayatta ileriye taşımaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çağdaş kapitalizme yönelik herhangi bir güvenilir yanıt, ekonomik yapıları toplumsal amaçla yeniden ilişkilendirmek zorundadır. Finansallaşma, tekelleşme ve yüksek teknolojinin yarattığı eşitsizlik, servet yaratımı ile kolektif refah arasındaki bağı koparmıştır. Bu kopukluğu gidermek parça parça düzenlemelerden değil, finans, piyasalar, teknolojik sistemler ve devlet kurumlarını kapsayan koordineli bir dönüşümden geçer. Amaç piyasaları toplumun dokusuna yeniden yerleştirmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dönüşümün ilk ayağı finansmanı bir kamu hizmeti olarak yeniden inşa etmektir. Finans spekülatif ve rantiyer çıkarlara değil, üretken yatırıma, istihdama ve uzun vadeli kalkınmaya hizmet etmelidir. Bu, zorunlu borç verme kotaları aracılığıyla kredinin finansal-olmayan sektörlere yönlendirilmesini; spekülatif varlık tabanlı borç vermenin farklı vergilendirmeyle caydırılmasını; ve kamu, kooperatif ve yerel kurumları kapsayan çoğulcu bir bankacılık ekosisteminin beslenmesini gerektirir. Merkez bankaları dar enflasyon hedefleme mantığının ötesine geçerek tam istihdam ve makro ihtiyati istikrarı önceliklendiren ikili görevler üstlenebilir. Tobin vergisi, sermaye kontrolleri ve seçici kamu mülkiyeti gibi araçlar ise ulusal ekonomileri değişken küresel finanstan koruyarak kalkınma hedefleri için politika özerkliğini yeniden kazandırabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha temel bir düzeyde bu çabalar ortak bir varsayıma dayanır: finans ve mülkiyet, ekonomik zorunluluk tarafından dayatılan tarafsız teknik düzenleme veya alanlar değildir. Bunlar siyasi yapılardır, mücadele edilmeye ve değişime açıktır. Kolektif değişim alanları olarak anlaşıldığında demokratik denetimi, sosyal eşitliği ve ekonomik istikrarı ilerletmek için yeniden düzenlenebilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mülkiyetin siyasi olarak inşa edildiğini kabul etmek hemen daha zor bir soruyu gündeme getirir: bazı mülkiyet biçimlerini diğerlerinden daha güçlü kılan nedir? Cevap servetin maddi özelliklerinde yatar. Varlıklar finansal sermayede olduğu gibi yüksek oranda likit ve kolayca transfer edilebilir olduğunda, sahipleri siyasi kontrolden kaçmak için olağanüstü bir kapasite kazanır. Sermaye sürekli çıkış olasılığı yoluyla devletleri disipline eder. Finansal çıkarlara meydan okuyan politikalar sermaye kaçışı, para birimi istikrarsızlığı ve yatırım yavaşlaması riskini taşır. Bu yolla, hükümetler demokratik yetkiler yerine piyasa güvenini önceliklendirmeye itilir. Finans sermayesi bu gücün en yoğun halini temsil eder; hızı, tanım belirsizliği (ölçümü/konumu gibi) ve küresel erişimi yalnızca düzenlemeleri atlatmasına değil, düzenleyici ortamı bizzat şekillendirmesine olanak tanır. Bu nedenle finansı daha geniş toplumsal hedeflere tabi kılma çabaları yalnızca siyasi muhalefetle değil, çağdaş kapitalizmin içine gömülü yapısal sınırlamalarla da yüzleşmek zorundadır. Varlık/sermaye hareketliliğini sınırlamak ve finansı demokratik kurumlar içinde yeniden konumlandırmak için sağlam mekanizmalar olmadan yeniden dağıtım reformları kırılgan ve geri alınabilir kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Reformun ikinci ekseni teknolojiyi ve veriyi demokratikleştirmektir. Platform tekelleri rekabetin nefes alabileceği bir alan için yapısal olarak ayrılmalıdır. Veri, dijital çağın kritik varlığı olarak kamusal bir kaynak biçiminde ele alınmalı; veriden çıkarılan değeri yeniden dağıtan politikalar evrensel hizmetleri finanse etmelidir. Devlet, yeşil enerji, sağlık ve eğitim alanlarında misyon odaklı inovasyona doğrudan yatırım yaparak girişimci bir fail olarak rolünü geri kazanmalıdır. Emek kurumları da bu yeni manzaraya uyum sağlamalıdır: sosyal yardımlar, yaşam boyu öğrenme ve işçilere otomasyonu yönetme kapasitesi veren yeniden eğitim programları.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son olarak, yoğunlaşmış piyasa gücünü kırmak zorundayız. Tekelleri dar tüketici refahı doktrininin ötesine geçerek proaktif biçimde dağıtmalı, rekabete aykırı birleşmeleri kısıtlamalı ve birlikte çalışabilirlik gereklilikleri getirmelidir. Emek piyasaları monopsonik yapılardan kurtarılmalı, toplu pazarlık kapsamı genişletilmeli ve şirket genel kurullarına yüksek işçi temsiliyeti getirilmelidir. Sermaye ile emeği yeniden dengelemek, şirketin yalnızca hissedar değeri için değil, sosyal ve çevresel yükümlülükler için de var olduğunu kabul ettirmek anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat bunlara rağmen, piyasaların kapsamlı biçimde yeniden yapılandırılması bile, tek başına, on yıllardır süren finansallaşma ve yoğunlaşmanın ürettiği dağıtım dengesizliklerini çözemez. Rekabeti yeniden tesis etmek gerekli bir adımdır, ancak bu, yerleşik servet ve gelir eşitsizliklerini otomatik olarak tersine çevirmez. Bu nedenle eşitsizliği azaltmak açık bir yeniden dağıtım gündemi oluşmalıdır. Adil bir mali/finansal mimari için en yüksek gelirler üzerindeki marjinal vergi oranlarını yükseltmeli, anlamlı servet ve miras vergileri uygulamalı, mali arbitrajı dizginlemek için küresel bir asgari kurumlar vergisi dayatmalıdır. Kamu mülkiyetini ve katılımcı modelleri, kooperatifleri, çalışan hisse senedi sahipliği planlarını ve sosyal güvenliği genişletmek sermayeyi demokratikleştirebilir ve ekonomik gücü yerel topluluklara dağıtabilir. Sağlık, eğitim, konut ve ulaşım gibi yüksek kaliteli kamusal mallara evrensel erişim garanti edilmeli, temel ihtiyaçlar metalaştırmadan çıkarılarak fırsat eşitliği için gerçek bir temel oluşturulmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu reformlar dağıtımsal etkilerinin ötesinde daha derin bir yapısal kaygıyı da ele almalıdır. Max Weber’in “demir kafes” kavramının işaret ettiği üzere, modern kapitalizm ekonomik hayatı bireylerin yalnızca geçimlerini sağlamak için içinde hareket etmek zorunda kaldığı yüksek oranda rasyonelleştirilmiş kurumsal çerçeveler içinde örgütler. Piyasaya katılımı bu çerçevede otomatik olarak anlamlı ekonomik özerkliğe dönüşmez. Yeniden dağıtım politikaları ve demokratik mülkiyet biçimlerini genişletmek bu kısıtlamayı gevşetir veya ortadan kaldırır; yalnızca telafi edici bir işlev görmez, ekonomik kurumları yeniden dengelemek ve ekonomik hayatı şekillendiren yapılar üzerinde demokratik kontrolü yeniden tesis etmek için daha büyük bir çabanın parçasını oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Devletin potansiyeli</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ölçekte bir yeniden dağıtım onu gerçekleştirebilecek güçlü bir kurumsal aktörü varsayar. Devlet pasif düzenlemenin ötesine geçerek stratejik koordinasyona yönelmelidir. Devletin kapasitesini yeniden aktif hale getirmek için daha derin bir soruyla yüzleşmeyi gerektirir: bu reformların dönüştürmeye çalıştığı sistem ne kadar dayanıklıdır? Kapitalizmin kaçınılmaz olarak kendini baltalayacağına dair teleolojik beklenti tarihsel olarak doğrulanmamıştır. Gelişmiş kapitalist toplumlar çelişkileri altında çökmedi; uyum sağladı, yeniden örgütlendi ve belirli bir istikrara kavuştu. Bu dayanıklılık doğallık veya kalıcılıkla karıştırılmamalıdır. Sistem, kapitalizmin demokratik eşitlik vaadi ile eşitsizliğin yapısal yeniden üretimi arasındaki çelişki ve devletin sermaye birikiminin garantörü ile demokratik meşruiyet kaynağı olarak ikili rolü aracılığıyla sürdürülen bir dengeyi yansıtır. Analizi kurumsal yeniden inşayla ilişkilendirmeden, kapitalizmin görünürdeki istikrarı kaçınılmazlık olarak yanlış okunma riskini taşır. Oysa bu, tarihsel olarak inşa edilmiş ve siyasi olarak geri döndürülebilir bir düzendir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kapitalizmle yüzleşmek ve onu dönüştürmek esnek, tarihsel ve özeleştirel bir araştırma biçimi gerektirir. Dogmatizm bir metodoloji değil, bir engeldir. Kapitalizm statik değildir; biçimleri, güç ilişkileri ve kriz eğilimleri zamanla mutasyona uğrar. Herhangi bir teoriye kutsal metin muamelesi yapmak eleştiriyi ortodoksiye dönüştürür. Fikirler/düşünceler emir olarak değil araç olarak ele alınmalıdır. Gerçek eleştiri, kesinliğin bittiği yerde, deney ve tarihsel duyarlılık yoluyla başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu metodolojik açıklık özellikle devleti anlarken önemlidir. Devleti yalnızca sınıf tahakkümünün doğrudan bir aracı olarak ele alan açıklamalar teleoloji sorunuyla maluldür; devletin bilinçli olarak kapitalizmi yeniden üretmeye yöneldiğini varsayarak niyeti sonuçtan çıkarırlar. Bir politika sermayeye fayda sağlıyorsa bu devletin sermayeye hizmet etmek için tasarlandığının kanıtı haline gelir. Bu çıkarım hem analitik olarak yetersiz hem de siyasi olarak kısıtlayıcıdır; zira devlet içindeki gerçek çelişkileri, mücadele anlarını ve dönüşüm olanaklarını görünmez kılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teleolojik akıl yürütme pratikte devlet eyleminin karmaşıklığını gizler. Siyasi sonuçlar nadiren birleşik bir planın ürünüdür; daha çok sosyal gruplar arasındaki parçalanmış mücadelelerden, bürokratik rutinlerden, kurumsal kısıtlamalardan ve istenmeyen sonuçlardan ortaya çıkar. Sermayeyi kayıran politikalar bunu bilinçli olarak bu amaçla tasarlandıkları için değil, farklı baskılar ve teşviklerin zaman içinde nasıl etkileşime girdiği için yapabilir. Ciddi bir devlet teorisi işlevini sonuçlarından geriye doğru okuyamaz. Devlet gücünün oluştuğu, sınırlandırıldığı ve mücadele edildiği somut siyasi, kurumsal ve tarihsel süreçleri incelemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sınırlama, devletin göreli özerkliği sorunu düşünüldüğünde daha da netleşir. Devlet gücü egemen sınıf çıkarlarının doğrudan ifadesine indirgenirse, devletlerin neden bazen sermayeyi kısıtlayan politikaları, düzenleme, vergilendirme veya sosyal korumaların genişletilmesi gibi önlemleri benimsediğini açıklamak güçleşir. Tüm devlet eylemlerini sınıf çıkarına indirgemek nedenselliği etkiye indirgeme riskini taşır; bir politikanın kapitalizmi istikrara kavuşturması, onun neden ortaya çıktığını açıklamaz. Daha ikna edici bir teori, gücün gerçekte kurumlar, çatışmalar, uzlaşmalar ve tarihsel koşullar aracılığıyla nasıl uygulandığına odaklanmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu teorik netlik doğrudan stratejiyi şekillendirir. Özgürleştirici hedefleri ilerletmek iki kalıcı yanılsamadan kaçınan dönüştürücü bir siyasi strateji gerektirir: mevcut kurumları dağıtan ani bir kopuşla kurtuluşun sağlanabileceği inancı ve anlamlı değişimin tahakkümü sürekli yeniden üreten yapıları pasif biçimde yönetmekten kaynaklanabileceği varsayımı. Bu yolların hiçbiri uygulanabilir bir dönüşüm sunmaz. Değişim, zaman içinde mücadele, deney ve kurumsal yeniden yapılandırma yoluyla açılan sürdürülebilir bir siyasi süreç olarak anlaşılmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu stratejik perspektiften bakıldığında sosyal değişim zorunlu olarak birbirine bağlı iki cephede işler. Birincisi, doğrudan demokratik karşı gücün inşasıdır: işyerlerinde, belediyelerde ve dijital altyapılarda kök salmış somut pratikler aracılığıyla kolektif karar almayı genişletmek ve merkezi otoriteyi aşındırmak. Bunlar marjinal deneyler değil, mevcut düzenin içinde egemen güç biçimlerine maddi olarak meydan okuyan ve alternatif sosyal ilişkileri somutlaştıran pratiklerdir. İkinci cephe ise resmi siyasi ve yasal kurumlarla stratejik angajmandır. Emeğin hakları, sosyal garantiler, demokratik denetim ve ekonomik gücün düzenlenmesi üzerindeki çatışmalar, popüler güçlerin güç ilişkilerini yeniden düzenlediği ve daha derin dönüşüm için kaldıraç yarattığı mekanizmalardır. Bu alanı terk etmek mevcut kurumları tamamen sermaye ve teknokratik seçkinlerin eline bırakır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu iki cephenin sentezi temel stratejik iddiayı tanımlar: sorun bu yollar arasında seçim yapmaktan değil, her ikisini aynı anda ilerletmekten ortaya çıkar. Kurumsal kaldıraç olmadan karşı güç izolasyon ve tükenme riskini taşır; taban gücü olmadan kurumsal angajman çöker. Dönüşüm ancak ikisinin etkileşimi yoluyla mümkün olur. Demokrasinin her gerçek derinleşmesi, sosyal, ekonomik veya siyasi, kapitalizmin kendisine doğrudan bir meydan okuma oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Ensar Yılmaz'ın bloğundan alınmıştır</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ankarayi-sinirlamak-avrupa-parlamentosu-turkiyenin-gelecek-ab-savunma-projelerindeki-rolunu-hedef-aldi-13182</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ankara’yı sınırlamak: Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin gelecek AB Savunma Projelerindeki rolünü hedef aldı</h1>
                        <h2>Avrupa Parlamentosu Güvenlik ve Savunma Komitesi (SEDE), son yıllarda Türkiye’nin Avrupa savunma projelerine katılımını sınırlamak önemli adımlardan birini attı. 29’a karşı 5 oy ve 1 çekimserle kabul edilen değişiklik, Ankara’yı 2028-2034 dönemini kapsayan yeni Horizon Europe programının savunma bileşenlerinden dışlıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ankarayi-sinirlamak-avrupa-parlamentosu-turkiyenin-gelecek-ab-savunma-projelerindeki-rolunu-hedef-aldi-1777226808.webp">
                        <figcaption>Ankara’yı sınırlamak: Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin gelecek AB Savunma Projelerindeki rolünü hedef aldı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu oylama, Türkiye’nin Horizon Europe programından tamamen çıkarıldığı anlamına gelmiyor. Resmi olarak bu, yalnızca AB’nin karar alma sürecinin bir aşamasıyla ilgili ve nihai bir karar değil. Bu önemli bir ayrım; çünkü özellikle bazı Türk ve Yunan medya organları, Ankara’nın programdan “tamamen çıkarıldığı” başlıkları atmaya başladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekte ise değişiklik, yalnızca savunma, güvenlik ve ikili kullanımlı teknolojilere yönelik gelecek projeleri kapsıyor. Türkiye, programın sivil alanlarında (bilim, sağlık, iklim, dijital teknolojiler ve endüstriyel araştırma) katılımcı olmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasi açıdan bakıldığında ise bu oylamanın çok daha geniş bir önemi var. Avrupa’da Türkiye ile ilişkiler konusunda iki rakip vizyonun giderek netleştiğini gösteriyor: Biri Ankara’yı zorlu ama stratejik olarak vazgeçilmez bir ortak olarak görüyor. Diğeri ise Türkiye’yi stratejik ve en hassas alanların dışında tutmak istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı zamanda unutulmamalı ki, Avrupa Birliği şu anda kendi askeri ve endüstriyel kapasitesini inşa etmek için ciddi bir baskı altına girdi. Rusya-Ukrayna savaşı, ABD güvenlik garantilerinin kalıcılığına dair endişeler ve “stratejik özerklik” tartışmalarının yeniden alevlenmesi, AB üyesi ülkeleri askeri harcamaları artırmaya ve Security Action for Europe gibi yeni araçlar geliştirmeye itiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SEDE’deki oylama, AB’nin stratejik özerklik ihtiyacından bahsetmesine rağmen temel bir soruya hâlâ cevap veremediğini gösterdi: Türkiye, bu yeni güvenlik mimarisinin içinde mi olmalı, yoksa yalnızca üye devletlerin işine geldiğinde kullanılan dış bir ortak mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Ne Kabul Edildi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kıbrıs Rum Milletvekili Costas Mavrides (Sosyalistler ve Demokratlar İlerici İttifakı) tarafından önerilen ve kabul edilen değişiklik, Türkiye’nin 2028-2034 Horizon Europe programının savunma bileşenlerine katılımını sınırlıyor. Oylama sonucu: 29 lehte, 5 aleyhte, 1 çekimser. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, sembolik bir jest olmanın ötesinde, Avrupa Parlamentosu’nda Ankara’ya karşı güvenlik ve savunma alanında daha kısıtlayıcı bir yaklaşımın güçlü destek gördüğünün ciddi bir işareti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de belirtildiği gibi, bu Türkiye’nin Horizon Europe’dan tamamen “atıldığı” anlamına gelmiyor. Tartışmalı değişiklik, programın ilk kez daha fazla savunma, güvenlik ve ikili kullanımlı teknoloji projesi içerecek olan kısmını hedef alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ayrım son derece önemli. Konu, Türkiye’yi Avrupa araştırma işbirliğinden tamamen kesmek değil; yalnızca en stratejik ve siyasi olarak hassas segmentten dışlamaya çalışmak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu detay, olayın nasıl yorumlanması gerektiğini belirliyor. Bu, Avrupa savunma araçlarının gelecekteki şekli üzerine devam eden bir tartışmanın parçası olarak da görülmeli; AB ile Türkiye arasındaki araştırma ve geliştirme ilişkilerinin tamamen kopması söz konusu değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Horizon Europe Neden Birdenbire Bu Kadar Önemli Oldu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Henüz birkaç yıl önce, üçüncü ülkelerin araştırma programlarına katılım kuralları üzerine bir tartışma, uzman ve bürokrat çevrelerin dışında pek dikkat çekmezdi. Bugün durum farklı çünkü Avrupa değişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rusya-Ukrayna savaşı, ABD’nin uzun vadeli güvenlik garantilerine dair artan belirsizlik ve kendi askeri kapasitesini yeniden inşa etmenin yüksek maliyeti, Brüksel’de stratejik özerklik ve daha entegre bir Avrupa savunma politikası tartışmalarını yoğunlaştırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yeni güvenlik ortamında araştırma ve yenilik, daha geniş bir güç politikası alanının parçası haline geldi. Askeri teknolojiler, insansız sistemler, yapay zekâ, siber güvenlik, uydular, keşif, savaş alanı elektroniği, uzay teknolojileri ve ikili kullanımlı projeler artık tarafsız işbirliği alanları değil; gelecekteki stratejik üstünlüğün çekirdeği haline geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla bu programlara kimin katılabileceği sorusu giderek daha siyasi bir nitelik kazanıyor. Bazı AB dışı ülkelerin projeden dışlanması tartışmalı olsa da, bunun arkasındaki nedenleri hatırlamak önemli. AB, üye devletleri üzerinde daha fazla etkiye sahip ve gerektiğinde onları belirli iç ve dış politikaları benimsemeye teşvik edip zorlayabiliyor. Ancak üçüncü ülkelerde bu kaldıraç daha sınırlı. Bu da yatırımların teminatsız bir getiri riski taşımasına yol açabiliyor. İşte bu yüzden savunma mantığının yeni Horizon Europe versiyonuna dahil edilmesi bu kadar kritik. Eğer savunma, AB’nin en önemli araştırma ve yenilik fonlama programlarından birine dahil edilecekse, erişim kriterleri konusunda otomatik olarak bir tartışma doğuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Türkiye: </strong></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Vazgeçilmez ancak siyasi açıdan rahatsız edici ortak </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye, Avrupa sisteminde benzersiz bir konumda yer almakta ve özellikle transatlantik ortaklığın zayıfladığı bir dönemde Avrupa güvenliği açısından önemi giderek artmaktadır. Ankara, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahiptir ve Avrupa, Orta Doğu, Karadeniz ile Doğu Akdeniz arasında stratejik olarak kritik bir konumu kontrol etmektedir. Ayrıca son on yılda savunma sanayini önemli ölçüde geliştirmiştir. Türk savunma ihracatının 2025 itibarıyla 10 milyar doları aşması beklenmektedir. Türk şirketleri insansız hava araçları, füze sistemleri, gemiler, muharebe araçları ve elektronik çözümler tedarik etmekte olup bunlar, Batı Avrupa’daki pahalı ve yavaş ilerleyen projelere giderek daha cazip bir alternatif olarak görülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Salt askeri ve jeostratejik açıdan bakıldığında, Türkiye’nin Avrupa için önemi tartışılmazdır. Bu, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında (21-22 Nisan 2026) da bir kez daha teyit edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak sorun şu ki, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri uzun süredir yapısal olarak uyumsuz. Resmi olarak Ankara hâlâ aday ülke statüsünde. Pratikte ise katılım süreci donmuş durumda. Bu durum, özellikle Türkiye’nin Schengen Bölgesi’ne vizesiz giriş hakkı alamaması nedeniyle Türk tarafında büyük bir hayal kırıklığına yol açıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum Birleşik Arap Emirlikleri’nden (6 Mayıs 2015’te Schengen’e tam vizesiz giriş hakkı kazandı) ve Bahreyn, Umman, Suudi Arabistan vatandaşlarından ayrışıyor. Son iki grup henüz tam vizesiz seyahat hakkına sahip olmasa da, Nisan 2024’ten itibaren ilk başvuruda beş yıla kadar geçerli çok girişli Schengen vizesi alabilmekteler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle Türkiye’nin AB ile ortaklığının giderek daha “işlem odaklı” (transactional) bir hal alması şaşırtıcı değil. 2015 göç krizinden sonra Türk-AB ilişkileri samimi bir siyasi yakınlaşma yerine büyük ölçüde geçici anlaşmalara ve karşılıklı fayda alışverişine dayanır hale geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu model bir süre işlese de savunma alanında yetersiz kaldı. Güvenlik ve savunmanın sağlanması; güven, öngörülebilirlik, ortak planlama ve asgari düzeyde stratejik uyum gerektirir. SEDE’nin aldığı karar, Avrupa’nın Türkiye politikasında temel bir paradoksu ortaya koyuyor. Bir yandan Avrupa Birliği, Türkiye’nin askeri ve endüstriyel potansiyeline birkaç yıl öncesine göre daha fazla ihtiyaç duyarken, diğer yandan ise Kıbrıs, Ege Denizi, Doğu Akdeniz, hukukun üstünlüğü ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikası gibi konulardaki siyasi anlaşmazlıklar, bazı üye ülkeleri Türkiye’yi en hassas güvenlik projelerinin dışında tutmaya yöneltiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Avrupa, Türkiye’nin kabiliyetlerine itiraf etmek istediğinden daha fazla ihtiyaç duyuyor</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Bazı AB ülkelerinde, özellikle daha esnek sanayi ortaklıkları arayanlar söz konusu olduğunda Türkiye değerli bir ortak olarak görünmektedir. Bunu, ardışık kamu ihaleleri ve ortak projeler de doğrulamaktadır. Birçok Avrupa silah programının pahalı, yavaş ve iç siyasi anlaşmazlıklarla yüklü olduğu bir dünyada Türk savunma sektörü; hız, ölçek, ortak üretim imkânları ve NATO çözümleriyle artan uyumluluk sunmaktadır. Bu açıdan Ankara’nın savunma kabiliyetlerinin geliştirilmesiyle ilgili alanlardan tamamen dışlanması çarpıcıdır ancak Türk dış politikasının dengeleyici ve bazen provokatif tarzı göz önüne alındığında bu anlaşılabilir bir durum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kıbrıs, Yunanistan ve Ankara’yı siyasi abluka altına almanın mantığı </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Durum, özellikle bölgesel çatışmalar ve uluslararası hukuk anlaşmazlıkları üzerinden Türkiye’ye bakan devletler ve siyasi aktörler tarafından oldukça farklı algılanmaktadır. Burada Yunan ve Kıbrıslı Rum heyetleri kilit rol oynuyor. Bu ülkelerin politikacıları yıllardır Türkiye’yi “iyi komşuluk ilkelerine aykırı” davranmakla ve kendi çıkarlarını (ki bunu AB’nin tamamının çıkarı ile eşitlemekteler) hiçe saymakla suçluyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her iki taraftan da provokatif açıklamalar (örneğin Erdoğan’ın meşhur “Bir gece ansızın gelebiliriz” sözü) bu algıyı güçlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Ayrıca adaların silahlandırılması ve sınır statüsünün sorgulanması gibi konular da buna katkıda bulunuyor. Ayrıca Costas Mavrides’in argümanları, Kuzey Kıbrıs’taki Türk askeri varlığı, Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölge anlaşmazlıkları ve Türkiye’nin “Mavi Vatan” doktrini gibi konular sıkça dile getirilmektedir. Avrupa Parlamentosu da son Türkiye raporunda bu doktrini eleştirmekte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak AB üye devletleri arasındaki bakış açısı farklılıkları çok net. Bazı ülkeler özellikle Yunanistan ve Kıbrıs’ın yanı sıra Fransa ve Avusturya Türkiye’yi ağırlıklı olarak siyasi anlaşmazlıklar, hukukun üstünlüğü ve bölgesel gerilimler prizmasından görmekteler. Diğerleri arasında özellikle İspanya, İtalya ve kısmen Almanya Ankara’yı Avrupa güvenliği için vazgeçilmez bir ortak olarak daha pragmatik bir şekilde değerlendirmekten yanalar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SEDE oylaması AB’nin uzun vadeli siyasi yönünü mü yansıtıyor? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu soru bugün oylamanın kendisinden daha önemli. SEDE Komitesi, tüm AB için nihai kararlar almıyor; daha çok siyasi tartışmaya yön veriyor. Eğer Komite’nin görüşü, prosedürün sonraki aşamalarında Avrupa Parlamentosu’nun diğer organları tarafından da desteklenir ve daha geniş bütçe müzakerelerinde yer alırsa, bu Türkiye’ye karşı güvenlik konularında daha kısıtlayıcı bir yaklaşımın kurumsal olarak yerleşmesine yol açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan, bunun gerçekleşeceğine dair bir garanti yok. AB yasama süreci uzun, çok aşamalı ve müzakereye açık bir süreç. Burada sadece Parlamentodaki siyasi grupların tutumları değil, üye devletlerin çıkarları, Avrupa Komisyonu’nun duruşu ve genel jeopolitik bağlam da belirleyici olacak. Başka bir deyişle, bugünkü oy güçlü bir sinyal gönderiyor ama henüz nihai bir karar anlamına gelmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ise zaten yanıt verdi ve “tamamen dışlanma” haberlerinin yanlış olduğunu, görüşmelerin sadece gelecek programın belirli unsurlarıyla ilgili olduğunu vurguladı. Buna rağmen Ankara, mevcut durumda mevzuatın siyasi yorumunun maddi hükümleri kadar önemli olduğunun farkında. Türkiye’nin Avrupa’nın stratejik projesinden dışlandığı algısının kalıcı hale gelmesi, Horizon Europe’un ötesinde sonuçlar doğurabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara’nın enerji dönüşü: Çeşitlendirme, yeni ittifaklar ve NATO’ya yansımaları</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Horizon Europe’un ötesinde: </strong></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Türkiye’nin Avrupa Savunma Mimarisine Erişim Sorunu </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Horizon Europe anlaşmazlığı, çok daha geniş bir örüntünün parçası. Türkiye uzun süredir gelişmekte olan Avrupa güvenlik mimarisinde kilit rol oynama arzusunu dile getiriyor. Bu, yalnızca bireysel devletlerle endüstriyel işbirliğini değil, Security Action for Europe (SAFE) gibi yeni AB araçlarına ve kolektif savunma kabiliyetlerini destekleyen diğer mekanizmalara erişimi de kapsıyor. Sorun şu ki, Ankara’ya karşı siyasi blokaj yapısal bir hal almaya başlıyor. Türkiye NATO üyesi, AB işbirliğinin bazı alanlarında ortak ve bölgenin en önemli güvenlik aktörlerinden biri olmasına rağmen, AB’nin inşa ettiği en prestijli, stratejik ve mali açıdan en önemli mekanizmaların dışında tutuluyor. Bu durum her iki tarafta da artan bir gerilime yol açıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye için bu, rolünün tanınmaması anlamına geliyor. Bazı AB üyesi ülkeler için ise Ankara üzerinde siyasi baskı aracı. Sonuç, istikrarlı olduğu söylenemeyecek bir ilişki modeli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avrupa Türkiye’nin potansiyelinden yararlanmak istiyor ama Ankara’ya müzakere masasında tam bir koltuk vermeyi reddediyor. Türkiye stratejik ortak muamelesi görmek istiyor ama siyasi olarak ayrımcı bulduğu koşulları kabul etmiyor. Horizon Europe programı, bu yapısal çatışmanın son örneği.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>En Büyük Paradoks: Avrupa Türk gücünü istiyor, Türk varlığını değil</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avrupa’da stratejik özerklik tartışması henüz tam olarak çözülmedi. Stratejik özerklik yalnızca bütçeleri artırmak ve yeni araçlar yaratmaktan ibaret değil. Aynı zamanda Avrupa’nın gelecekteki gücünü kiminle inşa etmek istediği sorusunu da cevaplandırmayı gerektiriyor. Eğer cevap tamamen siyasi olarak sorunsuz ortaklarla sınırlı kalırsa, AB’nin manevra alanı liderlerinin iddia ettiğinden çok daha dar olabilir. Ancak eğer Avrupa öncelikle güvenlik çıkarlarıyla hareket edecekse, zor ve kendi operasyonel modeliyle tam uyumlu olmayan ama vazgeçilmez ortaklarla işbirliği yapmayı öğrenmek zorunda kalacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Natalia Adrianna Potera (Defence24’te siyasi bilimci ve analist olarak görev yapmaktadır. Bölgesel güvenlik alanında uzmanlaşmış olup özellikle Türkiye, Orta Doğu ve Kafkasya üzerine çalışmaktadır)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://defence24.com/geopolitics/limiting-ankara-european-parliament-targets-turkiyes-role-in-future-eu-defence-projects" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://defence24.com/geopolitics/limiting-ankara-european-parliament-targets-turkiyes-role-in-future-eu-defence-projects</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/erdogan-ozmenin-ardindan-2-yazar-olarak-katkilari-13181</link>
            <category>PSİKOLOJİ</category>
            <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Erdoğan Özmen’in ardından (2): Yazar olarak katkıları</h1>
                        <h2>Erdoğan Özmen’in düşünsel katkısını üç kelimeyle özetleme eğilimindeyim: eksiklik, bağ ve vicdan. Eksiklik, çünkü insanı hiçbir zaman tam, şeffaf ve yekpare bir varlık olarak düşünmedi. Bağ, çünkü öznenin başkalarıyla, tarihle, kayıpla ve arzuyla kurduğu ilişkileri teorinin merkezine koydu. Vicdan, çünkü siyasal olanı da ruhsal olanı da eninde sonunda etik bir soru olarak ele aldı. Onun Marksizm ile psikanaliz arasındaki tekinsiz ama verimli arazide yürüyebilmesi tam da buradan geliyordu. O araziyi sloganlarla geçmedi; dikkatle, merakla, özenle yürüdü. Bence en çok da bu yüzden kalıcı olacak. Çünkü bugün gürültüsü çok ama derinliği az olan nice sesler arasında Erdoğan’ın “sessizliği” hâlâ sahici bir düşünme imkânı sunuyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erdogan-ozmenin-ardindan-2-yazar-olarak-katkilari-1777211738.webp">
                        <figcaption>Erdoğan Özmen’in ardından (2): Yazar olarak katkıları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Özet</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazı, Erdoğan Özmen’i yalnızca kaybedilmiş bir dost olarak değil, Türkiye’de nadir rastlanan bir psiko-politik düşünür olarak da anmayı amaçlıyor. Özmen’in külliyatı beş ana eksen üzerinden haritalandırılıyor: 1) psikanalizi uyumcu bir teknik olmaktan çıkarıp eleştirel bir özne kuramı olarak savunması; 2) kayıp, melankoli ve travmayı kurucu deneyimler olarak düşünmesi; 3) politik kötülüğün utanç, haset, sadizm ve öldürme zevki gibi duygulanımsal boyutlarını çözümlemesi; 4) solu içeriden, vicdan, kibir ve melankoli ekseninde eleştirmesi; 5) anne, baba, arzu ve özneleşme meselelerini kamusal düşüncenin parçası haline getirmesi. Yazı, Özmen’in Marksizm ile psikanaliz arasındaki <em>tekinsiz ama verimli</em> arazide, indirgemeciliğe düşmeden, kavramsal titizlik ve etik sahicilikle yürüdüğünü savunuyor. Sonuçta Özmen’in düşünsel mirası, <em>eksiklik, bağ ve vicdan</em> kavramları etrafında özetleniyor; onun sessiz ama derin etkisinin genç kuşaklara da yol açabileceği belirtiliyor. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>xxx</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ülkemizin en özgün psikiyatrist-yazarlarından biri olan Erdoğan Özmen’i 20 Mart 2026 tarihinde çok zamansız bir şekilde yitirdik. Bir önceki anma <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/erdogan-ozmen-1-bir-kardesyoldasin-ardindan-13090" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:#4472c4">yazımda</span></a> birçok hayat alanında <em>kardeşlik-yoldaşlık</em> yaptığım Erdoğan’ı daha çok kişisel ve politik açılardan anlatmaya çalışmıştım. Ancak onu layığıyla anmak için kuşkusuz yazar olarak katkılarından da bahsetmek gerekiyor. Bu yazı o kısımla ilgili. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan Özmen geride yaklaşık 400 makale bıraktı. Sadece <em>Birikim</em>’de 336 makalesi yayınlanmış. Bu makalelerin önemli bir kısmını 6 kitapta bir araya getirmişti (tam liste en sonda). Bu anma yazısında çok kapsamlı bir analiz yapmam tabii ki mümkün değil, ama bu külliyatla daha önce pek teması olmasa da ilgilenme potansiyeli olabilecek okuyucu için mütevazı bir haritalandırma yapmayı, dolayısıyla bir miktar merak uyandırmayı umuyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benim için Erdoğan’ı anmak, yalnızca bir can dostu hatırlamak değil, aynı zamanda onun düşünsel katkısını, Türkiye’de pek sık rastlanmayan bir <em>psiko-politik duyarlılığı</em> da hakkıyla kavramaya çalışmak demek. Çünkü Erdoğan’ın yazıları, psikanalizi klinik odanın dar sınırlarından çıkarıp toplumsal, siyasal ve kültürel alana taşıyan, ama bunu yaparken de psikanalizi popüler laflara indirmeyen, kavramsal ciddiyetini koruyan bir düşünce çabasının ürünüdür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuşkusuz farklı değerlendirmeler/sınıflandırmalar yapılabilir, ama kendi psiko-politik duyarlılıklarım çerçevesinden baktığımda Erdoğan’ın düşünsel katkılarını beş ana eksende toplama eğilimindeyim: 1) psikanalizi uyumcu bir teknik olmaktan çıkarıp eleştirel bir özne kuramı olarak savunması; 2) kayıp, melankoli ve travmayı kurucu deneyimler olarak düşünmesi; 3) politik kötülüğün duygulanımsal ekonomisini çözümlemeye çalışması; 4) solu içeriden, vicdan ve melankoli ekseninde eleştirmesi; 5) anne, baba, arzu ve özneleşme meselelerini kamusal düşüncenin parçası haline getirmesidir. Şimdi bunlara sırayla ve kısaca değinelim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Psikanalizi uyum tekniği değil, eleştirel bir özne kuramı olarak savunması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan Özmen’in düşünsel katkısının belki de en temel ekseni burada başlar. Türkiye’de psikiyatri ve psikoloji alanlarının geniş bir kesimi uzun zamandır iki baskın eğilim arasında salınır: Bir yanda ruhsal hayatı tanısal sınıflandırmalar ve biyolojik indirgemecilik içinde ele alan <em>teknik</em> bir akıl, öte yanda bireyi mevcut toplumsal normlara daha “iyi işleyen” biçimde uyarlamayı örtük hedef haline getiren <em>uyumcu</em> (konformist) bir klinik anlayış. Erdoğan, yazılarının daha erken dönemlerinden itibaren bu iki eğilime de mesafe koyar. <em>İnsan Uyumsuz Varlıktır</em> başlıklı yazısı, bu bakımdan bir çıkış noktası, hatta küçük bir manifesto gibi okunabilir. Orada, açıkça Lacan’a yaslanarak Freudçu keşfin merkezine, uyumlu ve yekpare bir birey değil, çatışmalı, bölünmüş, eksik ve kendiyle tam anlamıyla uzlaşamayan bir özne yerleştirir (Özmen, 2013a). Psikanalizi, insanı toplumsal düzene daha iyi eklemlemenin aracı olarak değil, insanın kendi içindeki ve dünyayla ilişkisindeki yarılmayı ciddiye alan eleştirel bir düşünme pratiği olarak kavrar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu vurgu teorik olduğu kadar politik ve etik bir vurgudur. Çünkü “uyum”un çoğu zaman nötr bir ruh sağlığı ölçütü gibi sunulduğu yerde, aslında sessizce normatifliğin, olgunluğun, makbullüğün ve toplumsal razı oluşun dili konuşulur. Erdoğan’ın itirazı tam da buna yöneliktir. Freud’un açtığı alanın Amerikan ego psikolojisi eliyle egoyu güçlendirmeye, bireyi düzene eklemlemeye ve çatışmayı yönetilebilir kılmaya yarayan bir psikoteknolojiye indirgenmesine karşı çıkar (Özmen, 2013a). <strong>Bu nedenle onun gözünde psikanaliz, ruhsal hayatı yatıştıran bir araç değil, rahatsız edici bir hakikat alanıdır</strong>. İnsan niçin kendi arzusuna yabancıdır, neden eksiklikten kaçamaz, neden kendi iyiliğine olmayan şeylere yönelir, neden semptomundan vazgeçmekte zorlanır? Erdoğan’ın psikanalize sadakati tam da bu zor sorulara sadakattir. Bu yüzden uyumsuzluğu ve çatışmayı patoloji olarak değil, öznenin kurucu hakikatinin belirtileri olarak düşünür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çizgi daha sonra <em>Psikanaliz Nedir? Ne Değildir?</em> Psikanaliz, Psikiyatri ve<em> Felsefe</em> dizilerinde daha sistematik ve polemikçi bir açıklığa kavuşur. Erdoğan bu yazılarda bir yandan psikanalizi spekülatif bir kültür gevezeliğine indirgeyen yüzeysel yorumlara, öte yandan onu deneysel psikolojinin ya da biyolojik psikiyatrinin tali bir eki gibi gören indirgemeci yaklaşımlara itiraz eder (Özmen, 2023d, 2023e, 2023f, 2024a). Özellikle “teorisiz klinik” özlemini hedef alırken çok önemli bir şey söyler: teori tasfiye edildiğinde ortaya nötr bir alan çıkmaz; o boşluk, klinisyenin farkında olmadığı normatif varsayımlarla dolar. Böylece ruhsal ıstırap, kolayca toplumsal uyum sorunu; ilişki zorluğu, karakter kusuru; semptom ise teknik olarak giderilmesi gereken bir işlev bozukluğu gibi okunmaya başlar. Erdoğan’ın kuramsızlığa bu kadar mesafeli oluşu, akademik bir titizlikten ibaret değildir. Bu, aynı zamanda insanı basitleştiren ve onu yönetilebilir hâle getiren tüm söylemlere karşı bir etik dirençtir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden Erdoğan’ın makalelerinde psikanaliz hiçbir zaman gündelik hayata serpiştirilmiş birkaç çekici kavramdan ibaret değildir. Bir düşünme disiplini, bir epistemolojik talep ve her şeyden önce bir insan anlayışıdır. <em>Psikanalizin Serüveni ve Çağrısı</em> ile daha sonra <em>Freud ve Lacan</em> başlıklarının kendileri bile onun uzun erimli yönelişini özetler: bilinçdışı, dürtü, rüya, Oidipus, narsisizm, arzu ve zevk gibi kavramlar onun için ne sadece klinik teknik terimlerdir ne de akademik süs (Özmen, 2003, 2025a). Bunlar insan olmanın kırılgan, karanlık, çelişkili ve çoğu zaman kendine opak yapısını kavramanın araçlarıdır. Erdoğan’ın özgünlüğü de burada yatar: <strong>psikanalizi ne bir cemaat sadakatine ne de popüler bir dil oyununa indirger</strong>. <strong>Onun için psikanalizi savunmak, insanı basitleştiren her türlü indirgemeciliğe karşı karmaşıklığı, çatışmayı ve öz-düşünümselliği savunmaktır.</strong> Türkiye’de bu tavrı hem kavramsal ciddiyetle hem de kamusal yazı dili içinde bu kadar ısrarla sürdürebilmiş yazar sayısı gerçekten çok azdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kayıp, melankoli ve travmayı kurucu deneyimler olarak düşünmesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Erdoğan Özmen’in düşünsel katkısının ikinci büyük ekseni, kayıp, melankoli ve travma etrafında şekillenir. Ama burada söz konusu olan şey, melankoliyi klinik bir belirti kümesi olarak tarif etmekten çok daha fazlasıdır. Erdoğan için melankoli, yalnızca çökkünlük, yasın patolojik biçimi ya da nesne kaybına verilen aşırı bir tepki değildir; daha derinde, öznenin eksiklikle, yitirmişlikle ve vazgeçemeyişle kurduğu temel ilişkinin adıdır. <em>İnsan Varlığının Temel Kurucu Zemini Olarak Melankoli ve Özdeşleşme</em> başlıklı yazısında yaptığı müdahale tam da budur: melankoliyi istisnai bir bozukluk olmaktan çıkarıp insan varoluşunun kurucu gerilimlerinden biri olarak düşünmek (Özmen, 2013b). Burada insan başlangıçta tam, huzurlu, kendiyle barışık ve sonradan yaralanmış bir varlık olarak değil; daha baştan eksik, ayrılmış, yitimle damgalanmış ve bağlarını da bu eksiklik içinden kurmak zorunda olan bir özne olarak kavranır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaklaşım Erdoğan’ın yazılarında hem psikanalitik hem de antropolojik bir derinlik kazanır. Kayıp, yalnızca dışarıda bırakılmış ya da sonradan yitirilmiş bir nesneye ilişkin değildir; benliğin kuruluşunu mümkün kılan, ama aynı zamanda onu kırılgan kılan bir temel deneyimdir. <strong>İnsan, Erdoğan’da, biraz da vazgeçemedikleriyle kurulur.</strong> Bu nedenle melankoli onun yazılarında ne romantize edilir ne de medikalize edilir. Romantize edilmez; çünkü acı, kayıp ve eksiklik yüceltilmez. Medikalize de edilmez; çünkü bunlar yalnızca tedavi edilmesi gereken bireysel ruhsal sorunlar olarak ele alınmaz. <em>Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan</em> kitabı tam da bu nedenle Erdoğan’ın külliyatında merkezi bir yerde durur. Kitabın alt başlığındaki “yas, melankoli, depresyon” üçlüsü, bireysel ruhsallık ile toplumsal varoluş arasındaki geçişleri birlikte düşünme çabasının kısa bir özeti gibidir (Özmen, 2017). Erdoğan burada kaybı yalnız sevilen nesnenin kaybı olarak değil, bazen adalet duygusunun, bazen ortaklık imkânının, bazen de tarihsel anlam ufkunun kaybı olarak ele alır. Bu yüzden onun melankoli düşüncesi, kliniğin sınırlarını aşarak siyasal ve kültürel bir eleştiri imkânına dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan’ın bu hattını özellikle değerli kılan şey, kaybı ve travmayı çağımızın kolay tüketilen mağduriyet söylemine teslim etmemesidir. Bugün travma, bir yandan acıyı görünür kılmaya yararken, bir yandan da onu yöneten, paketleyen, uzman bilgisiyle çerçeveleyen ve çoğu zaman siyasal bağlamından koparan bir dile dönüşebiliyor. Erdoğan’ın <em>Deprem ve Travma: Ya Politika Ya Psikoloji</em> başlıklı yazısı tam bu noktada keskin bir müdahaledir. Orada travmanın yalnızca bireysel ruhsal etkiler üzerinden konuşulmasına itiraz eder; psikiyatri ve psikolojinin, farkında olmadan da olsa, toplumsal felaketi psikolojikleştirip depolitize etme riskine dikkat çeker (Özmen, 2023a). Söylediği şey özünde şudur: Eğer felaketi yalnızca insanların ruhsal yaraları üzerinden ele alırsanız, o yaraları üreten toplumsal, kurumsal ve siyasal düzenekleri görünmez hâle getirirsiniz. Böylece travma tanınmış olur, ama travmanın koşulları sorgulanmaz. Erdoğan’ın burada yaptığı müdahale, travmanın inkârı değil; tam tersine, travmayı tarih, kurumlar ve iktidar ilişkileri içine yeniden yerleştirmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bu yüzden kayıp, melankoli ve travma Erdoğan’da öznenin iç dünyasına kapanan meseleler değildir; hem ruhsal hem de toplumsal dünyaya açılan yarıklardır.</strong> Onun yazılarında melankoli, yalnızca bireyin içe çöken acısı değil; bazen bir kuşağın yenilgileriyle, bazen bir toplumun yüzleşemediği kayıplarla, bazen de solun kendi tarihini işleme güçlüğüyle ilişkilidir. Travma da yalnızca ruhsal iz bırakmış bir olay değil; kurumları, ideolojileri ve kolektif savunmaları açığa çıkaran bir siyasal semptomdur. Erdoğan’ın özgünlüğü burada belirginleşir: kaybı ne özel alana hapseder ne de siyasetin kaba diline teslim eder. Onu, insanın hem ruhsal hem de tarihsel olarak nasıl kurulduğunu anlamanın anahtarlarından biri haline getirir. Bu da onun psiko-politik yazarlığının en güçlü damarlarından biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Politik kötülüğün duygulanımsal ekonomisini çözümlemesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan Özmen’in teorik özgünlüğünün en çarpıcı boyutlarından biri, politik alanı yalnızca ideoloji, çıkar, kimlik ya da kurumlar düzleminde değil, aynı zamanda bir duygulanımsal ekonomi olarak da düşünmesidir. <em>Genelleşmiş Sapıklık</em>, <em>İğrençlik Üstüne</em>, <em>Utanç Kaybı ve Sapkınlık</em> dizisi, <em>Öldürme Zevki</em> ve <em>“Cevher”: Haset Uygarlığı</em> birlikte okunduğunda, onun modern politik kötülüğü açıklamak için alışıldık siyasal analiz dilinin ötesine geçtiği açıkça görülür (Özmen, 2014, 2015, 2022a, 2024e, 2024f, 2025b). Erdoğan burada politik olanın aynı zamanda bir duygulanım rejimi olduğunu söyler gibidir: utanç, haset, iğrençlik, sadizm, mimetik (taklitçi) rekabet, aşağılama hazzı ve nihayet öldürme zevki, politik alanın dışsal süsleri değil, bizzat işleyiş biçiminin parçalarıdır. Erdoğan, kötülüğü ne münferit “kötü insanlar” meselesine indirger ne de yalnız yapısal ve kurumsal bir mekanizma olarak soğuklaştırır. Onun yaptığı, kötülüğün toplumsal dolaşıma nasıl girdiğini, nasıl sıradanlaştığını ve nasıl haz üretir hale geldiğini anlamaya çalışmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaklaşımın en güçlü uğraklarından biri <em>Utanç Kaybı ve Sapkınlık</em> dizisidir. Burada Erdoğan, bugünün kamusal hayatını anlamak için son derece açıklayıcı bir eşik kavramı önerir: utanç kaybı. Utanç onda yalnız bireysel bir duygu değildir; insanın kendi taşkınlığına sınır çekmesini, başkasının varlığını tanımasını ve kendine dışarıdan bakabilmesini mümkün kılan ruhsal bir eşiktir (Özmen, 2022a). Bu eşik aşındığında, kamusal dil kabalaşır, sadizm olağanlaşır, zulüm gösteriye dönüşür ve insan başkasının yaralanabilirliğine karşı giderek daha kayıtsız hale gelir. Erdoğan’ın “sapkınlık” derken kastettiği de tam budur: normdan sapmış münferit bireyler değil, sapkınlığın bizzat toplumsal norm haline gelmesi. Bu nedenle onun yazıları Türkiye’de (ve dünyada) son yıllarda artarak gördüğümüz utanmazlaşma, hoyratlaşma, kötülüğün seyirlikleşmesi ve başkasının acısına duyarsızlaşma süreçlerini anlamak için hâlâ son derece güçlü bir çerçeve sunuyor. Erdoğan’ın burada yaptığı şey ahlâkçılık değildir; ahlâkçılık, davranışı bireysel kusura indirger. O ise bir çağın ruhunu, bir siyasal iklimi ve o iklimin ruhsal altyapısını kavramaya çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Öldürme Zevki</em> ile <em>“Cevher”: Haset Uygarlığı</em> bu hattı daha da derinleştirir. <em>Öldürme Zevki</em>’nde, neoliberal çağın “toplum diye bir şey yoktur” şiarını ete kemiğe büründüren yıkıcılığı ele alırken, büyük tarihsel kırılmalarla ruhsal sadizm arasındaki bağı kurar (Özmen, 2024e). Burada önemli olan, öldürmenin yalnızca araçsal, stratejik ya da ideolojik bir eylem olarak değil, kimi durumlarda açıkça bir haz ekonomisi içinde de işlediğini göstermesidir. Erdoğan’ın bu saptaması önemlidir; çünkü politik şiddeti yalnızca düşünce ya da inanç üzerinden açıklamak, çoğu zaman ona eşlik eden libidinal yatırımı görmeyi engeller. <em>“Cevher”: Haset Uygarlığı</em>nda ise bu kez kapitalist tüketim ve rekabet kültürünün merkezindeki haset duygusuna yönelir. Mimetik arzu, sürekli kıyas, sürekli eksik hissetme ve ötekini alt etme itkisi, onda bireysel psikolojinin konusu olduğu kadar çağdaş toplumun da temel dinamikleridir (Özmen, 2025b). Erdoğan burada hasedi yalnızca bir karakter sorunu ya da ahlâk zaafı olarak düşünmez; toplumsal bağların çözülmesi, rekabetin genelleşmesi ve başkasının varlığına tahammülsüzlüğün kültürel bir norm haline gelmesiyle birlikte ele alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Erdoğan’ın bu eksendeki özgünlüğü, politik kötülüğü çözümlemeye çalışırken ne psikolojik indirgemeciliğe ne de kaba siyasal determinizme düşmesidir.</strong> O, ne “her şey çocuklukta olur” türünden kolaycı bir ruhsallaştırma yapar ne de duygulanımları önemsizleştiren mekanik bir siyasal açıklamaya razı olur. Daha incelikli ve daha zor bir yol seçer: kötülüğün, belirli tarihsel ve kurumsal koşullar içinde, belirli duygulanım örüntülerine yaslanarak yaygınlaştığını göstermeye çalışır. Bu yüzden Erdoğan’ın bu yazıları yalnızca güncel siyaseti açıklayan denemeler değildir; aynı zamanda şiddet, aşağılanma, haset, utanmazlık ve sadizmin modern toplumsallık içinde nasıl dolaşıma girdiğine dair güçlü psiko-politik analizlerdir. Türkiye’de bu hattı bu kadar ısrarla, bu kadar kavramsal dikkatle ve aynı zamanda edebî yoğunlukla sürdürebilmiş yazar sayısı çok azdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Solu içeriden, vicdan ve melankoli ekseninde eleştirmesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan Özmen’in dördüncü büyük katkısı, bence, solu içeriden eleştirme biçimidir. Bu katkının kıymeti, yalnızca “solun sorunları”na işaret etmesinde değil, bunu yaparken ne dışarıdan bakan bir soğuklukla ne de içe kapanık bir hırçınlıkla konuşmasındadır. <em>Sol üzerine</em> dizisi, <em>Sol Siyaset Vicdan Siyasetidir</em>, <em>Seçimlerden Sonra (1): İnsan Kendi Felaketini Niçin Arzular?</em>, <em>Sol kibir üzerine</em> ve <em>Kendine Eziyet Etme Biçimi Olarak Solculuk</em> birlikte okunduğunda, karşımıza ne sol düşmanı bir ses çıkar ne de kendi mahallesini pohpohlayan bir iç güzelleme (Özmen, 2022b, 2023b, 2023c, 2024d, 2025c). Erdoğan’ın derdi, solu savunmak kadar onun duygulanımsal yapısını, ruhsal tıkanmalarını ve kendine zarar veren örüntülerini de anlamaya çalışmaktır. Türkiye’de sola dair eleştiri çoğu zaman ya suçlayıcı bir dış sesin eline düşer ya da her başarısızlığı dış koşullara havale eden savunmacı bir söyleme sıkışır. <strong>Erdoğan bu iki yola da sapmaz. Onun yaptığı şey, solu terk etmeden solun iç dünyasına bakmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden “vicdan” kavramı Erdoğan’da çok özel bir ağırlık taşır. <em>Sol Siyaset Vicdan Siyasetidir</em> başlığı bile onun bu alandaki temel yönelimini özetler: sol, sadece çıkarların, programların, örgütlerin ve sloganların değil, aynı zamanda başkasının acısına açıklığın, haksızlığa tahammülsüzlüğün ve insanlık fikrine sadakatin siyasetidir (Özmen, 2023f). Ama Erdoğan’ın vicdan kavrayışı kolay bir ahlâkçılığa dönüşmez. Vicdan, onda bir erdem gösterisi değil; insanın kendisini de sorguya katabilme kapasitesidir. Başkasının acısına açıklık kadar, kendi kör noktalarını fark edebilme cesaretidir. <strong>Bu nedenle onun sol tahayyülü, kendisini hakikatin <em>doğal</em> sahibi sayan bir özne tahayyülü değildir. Tam tersine, kendi narsisistik kapanmalarını tanımaya ve bunlarla yüzleşmeye açık bir politik etik arayışıdır. Erdoğan’ın bu noktadaki özgünlüğü, solun yalnızca neyi savunduğuna değil, bunu nasıl bir ruh haliyle savunduğuna da bakmasıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakımdan <em>Sol kibir üzerine</em> ile <em>Kendine Eziyet Etme Biçimi Olarak Solculuk</em> özellikle önemlidir. Erdoğan bu yazılarda solu yalnızca programatik ya da örgütsel düzeyde eleştirmez; daha derindeki karakterolojik ve duygulanımsal örüntülere de dikkat çeker. Solun kibri, yalnızca fazla sert dil kullanmak ya da başkalarını küçümsemek değildir; kendini hakikatin doğal sahibi sanan, eleştiriyi kolayca ihanet gibi algılayan, kendi acısını ve mağduriyetini ayrıcalıklı bir konuma dönüştürebilen bir ruh hâlidir (Özmen, 2024d). Bu kibir, çoğu zaman dışarıdan bakıldığında etik kararlılık gibi görünebilir; ama içeriden bakıldığında bağ kurmayı, dinlemeyi ve dönüştürücü siyaset üretmeyi zorlaştıran narsisistik bir kapanma yaratır. Erdoğan’ın bunu teşhis etme biçimi çok kıymetlidir; çünkü burada mesele “solcular da kibirli olabilir” gibi sıradan bir gözlem değildir. Mesele, haklılık duygusunun nasıl olup da zaman zaman ilişkisizleşmeye, yalnızlaşmaya ve kendi doğruluğuna hapsolmaya dönüşebildiğini göstermektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Kendine Eziyet Etme Biçimi Olarak Solculuk</em> ise bu eleştirinin daha karanlık ve daha derin yönünü açığa çıkarır. Erdoğan burada tarihsel yenilgiler, sürekli bastırılma, marjinalleşme ve tekrar eden başarısızlık deneyimlerinin solda nasıl bir melankolik sabitlenme yaratabildiğini düşündürür (Özmen, 2025c). Bu çok önemli bir müdahaledir. Çünkü solun sorunları çoğu zaman ya örgütsel dağınıklık ya stratejik hata ya da dış baskı diliyle açıklanır. Erdoğan ise bunların ötesine geçerek, yenilgiyle kurulan ilişkinin kendisinin de bir siyasal mesele olduğunu söyler gibidir. Bazen sol, yenilgiyi aşmaya değil, onun içinde bir kimlik ve sadakat biçimi kurmaya yönelir. Böyle olduğunda, acı üretken bir muhasebe kaynağı olmaktan çıkıp verimsiz bir tekrar alanına dönüşür. Erdoğan’ın “kendine eziyet” dediği şey tam da budur: yenilgiyi işleyip dönüştüremeyen, onu bir sadakat sınavı ve içsel bir tekrar döngüsü haline getiren duygulanımsal yapı. Bu, bence, Türkiye solunu anlamak için son derece güçlü bir kavramsallaştırmadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan’ın bu alandaki en ayırt edici yanı, solu psikolojize etmemesidir. Yani politik sorunları kişilik kusurlarına ya da çocukluk yaralarına indirgemez. Ama aynı ölçüde, politik olanın duygulanımsal boyutunu görmezden gelen kaba materyalist körlüğe de teslim olmaz. Daha zor, daha verimli bir yol seçer: politik olanın aynı zamanda bir ruhsal topografya olduğunu gösterir. <em>Seçimlerden Sonra (1): İnsan Kendi Felaketini Niçin Arzular?</em> yazısında “kimseyi suçlamadan, günah keçileri yaratmadan, basmakalıp analizlere sapmadan, büyük resme bakmalıyız” derken, aslında bu yöntemin özünü de verir (Özmen, 2023c). <strong>Yani sol üzerine düşünmek, yalnızca karşı tarafı değil, kendimizi de analize dahil etmeyi gerektirir. Erdoğan’ın solu sevme biçimi de buydu: onu idealize etmeden, ama ondan vazgeçmeden; onu savunurken de onun kör noktalarını, kibirlerini, melankolisini ve kendi kendine kurduğu tuzakları ciddiyetle konuşabilmek.</strong> Türkiye’de böyle bir tonu tutturabilen çok az yazar vardır. Erdoğan’ı özel kılan şeylerden biri de tam olarak buydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Anne, baba, arzu ve özneleşme meselelerini kamusal düşünceye taşıması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan Özmen’in son önemli düşünsel katkılarından biri, aile, arzu ve özneleşme meselelerini ne muhafazakâr bir aile savunusuna ne de indirgemeci bir psikolojik açıklamaya teslim etmeden kamusal düşüncenin bir parçası hâline getirmesidir. Bu, Türkiye gibi aileyi çoğu zaman ya kutsayan ya da yalnızca bir baskı aygıtı olarak gören bir kültürel ortamda hiç de küçük bir şey değildir. Erdoğan’ın <em>Freud’un Kadın Hastaları</em>, <em>Annenin Arzusu/Anne Arzusu</em>, <em>Hangi Baba?</em>, <em>Babasızlık Zamanları</em> ve sonunda <em>Freud ve Lacan</em> kitabında yoğunlaşan hattı, aileyi ne nostaljik bir sığınak ne de basit bir ideolojik kalıntı olarak görür. Aile, onda, öznenin ilk kez arzu, eksiklik, ayrılık, bağımlılık, cinsellik, yasa ve simgesel aracılık meseleleriyle karşılaştığı kurucu sahnedir (Özmen, 2021a, 2021b, 2024b, 2024c, 2025a). Erdoğan’ın özgünlüğü de burada yatar: bu alanı yalnızca klinik bir uzmanlık konusu olarak bırakmaz; toplumsal ve kültürel hayatın merkezinde yer alan bir mesele olarak ele alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Freud’un Kadın Hastaları</em> yazısı bu bakımdan iyi bir başlangıç noktasıdır. Erdoğan burada psikanalizin kuruluşunu, ruhsal sarsıntı geçiren kadınlarla onlara kulak veren ama aynı zamanda onları kendi çağının sınırları içinde anlamaya çalışan erkek hekimler arasındaki karşılaşmanın içinden yeniden düşünür (Özmen, 2021a). Böylece psikanalizin doğuşunu yalnızca bir kuram tarihi olarak değil, aynı zamanda cinsiyet, arzu, bilgi ve iktidar tarihinin bir parçası olarak da okur. Bu yaklaşım, onun aile ve özneleşme meselelerine nasıl baktığını da ele verir: Erdoğan için özne, soyut ve cinsiyetsiz bir varlık değildir; baştan itibaren bir bakışın, bir arzunun, bir beklentinin, bir ilişkiselliğin içine doğar. <em>Annenin Arzusu/Anne Arzusu</em> yazısında bu hattı daha da derinleştirir. Orada çocuğun kendisini annenin arzusunun nesnesi olarak kurma çabasını, ihtiyacın hiçbir somut dolulukla tam olarak giderilemeyen yapısını ve eksiksiz tatminin imkânsızlığını tartışır (Özmen, 2021b). Bu yazılar, yalnızca psikanalitik teknik meseleler üzerine notlar değildir; insanın ilk bağlarını ve ilk imkânsızlıklarını düşünmeye dönük güçlü denemelerdir. Erdoğan burada aileyi, bireyin iç dünyasının arka planı olarak değil; tam da öznenin kuruluşunu mümkün kılan, ama aynı zamanda onu sonsuza kadar yarım bırakan ilk ilişkisellik alanı olarak kavrar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hattın en dikkat çekici bölümü kuşkusuz baba yazılarıdır. <em>Hangi Baba?</em> ve <em>Babasızlık Zamanları</em>nda baba figürü Erdoğan’da asla nostaljik bir otorite ideali haline gelmez. Bu önemli, çünkü Türkiye’de “baba” üzerine düşünmek çoğu zaman ya muhafazakâr bir düzen çağrısına ya da kaba bir otorite eleştirisine sıkışır. Erdoğan ise çok daha incelikli ve psikanalitik bir yol izler. Popüler kültürde kusurlu, hasta, zayıf, aciz, kafası karışık babaların çoğalmasını bir semptom olarak okumaya girişir ve çocukluk, ayrılma, mesafe, yasa, eksiklik ve özneleşme meselelerini bu semptom üzerinden tartışır (Özmen, 2024b, 2024c). Onun derdi “baba otoritesini geri getirelim” türünden tepkisel bir kolaycılık değildir. Mesele, simgesel aracılık işlevinin nasıl zayıfladığını, anneyle çocuk arasındaki düğümün nasıl çözüldüğünü ya da çözülemediğini ve modern öznenin hangi eksiklik, karışıklık ve yönsüzlük içinde kendini kurmaya çalıştığını anlamaktır. Bu yüzden Erdoğan’ın baba yazıları, geç kapitalist dünyada özneleşme krizlerinin psikanalitik haritaları olarak okunmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bölümlerin önemi yalnızca teorik değildir. Erdoğan, aile ve özneleşme meselelerini kamusal düşünceye taşırken, politik olan ile ruhsal olan arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğunu da yeniden gösterir. Çünkü anne, baba, arzu ve ayrılma üzerine düşünmek onda hiçbir zaman “özel alan”la sınırlı kalmaz. Bu meseleler, başkasına bağlanma biçimlerimizi, otoriteyle ilişkilerimizi, ayrışma kapasitemizi, bağımlılık düzeneklerimizi ve nihayetinde politik özne olma biçimlerimizi de belirler. <em>Freud ve Lacan</em> kitabının alt başlığının doğrudan Oidipus karmaşası, narsisizm, arzu ve zevk olması da bu son dönemdeki yoğunlaşmayı doğrular (Özmen, 2025a). Erdoğan burada yine çok az kişinin cesaret ettiği bir şeyi yapar: aileyi kültür savaşı klişelerine teslim etmeden, ama onu kamusal düşüncenin dışına da itmeden, özneleşme ve toplumsallık arasındaki temel köprülerden biri olarak düşünür. Bu da onun teorik mirasının daha az görünür ama kalıcı damarlarından biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Erdoğan Özmen Bize Hissettirdikleri ve Düşündürdükleriyle Yaşayacak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunları bir araya getirdiğimde, Erdoğan Özmen’in düşünsel katkısını üç kelimeyle özetleme eğilimindeyim: eksiklik, bağ ve vicdan. <strong><em>Eksiklik</em></strong>, çünkü insanı hiçbir zaman tam, şeffaf ve yekpare bir varlık olarak düşünmedi. <strong><em>Bağ</em></strong>, çünkü öznenin başkalarıyla, tarihle, kayıpla ve arzuyla kurduğu ilişkileri teorinin merkezine koydu. <strong><em>Vicdan</em></strong>, çünkü siyasal olanı da ruhsal olanı da eninde sonunda <em>etik</em> bir soru olarak ele aldı. Onun Marksizm ile psikanaliz arasındaki tekinsiz ama verimli arazide yürüyebilmesi tam da buradan geliyordu. O araziyi sloganlarla geçmedi; dikkatle, merakla, özenle yürüdü. Bence en çok da bu yüzden kalıcı olacak. Çünkü bugün gürültüsü çok ama derinliği az olan nice sesler arasında Erdoğan’ın “sessizliği” hâlâ sahici bir düşünme imkânı sunuyor. Umalım ve uğraşalım ki genç kuşaklar da Erdoğan’ın açtığı veya genişlettiği patikalarda yürüme merakını ve cesaretini sürdürebilsinler.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kaynakça</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2003). <em>Psikanalizin serüveni ve çağrısı</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2013a, 30 Ocak). İnsan uyumsuz varlıktır. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/guncel/447/insan-uyumsuz-varliktir?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/guncel/447/insan-uyumsuz-varliktir</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2013b, 25 Eylül). İnsan varlığının temel kurucu zemini olarak melankoli ve özdeşleşme. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/guncel/925/insan-varliginin-temel-kurucu-zemini-olarak-melankoli-ve-ozdeslesme" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">https://birikimdergisi.com/guncel/925/insan-varliginin-temel-kurucu-zemini-olarak-melankoli-ve-ozdeslesme</a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2014, 3 Şubat). Genelleşmiş sapıklık. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/guncel/539/genellesmis-sapiklik?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/guncel/539/genellesmis-sapiklik</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2015, 28 Ağustos). İğrençlik üstüne. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/guncel/1249/igrenclik-ustune?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/guncel/1249/igrenclik-ustune</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2017). <em>Vazgeçemediklerinin toplamıdır insan: Yas, melankoli, depresyon</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2021a, 6 Ocak). Freud’un kadın hastaları. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/10421/freud-un-kadin-hastalari?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/10421/freud-un-kadin-hastalari</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2021b, 20 Ocak). Annenin arzusu/anne arzusu. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/10444/annenin-arzusu-anne-arzusu?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/10444/annenin-arzusu-anne-arzusu</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2022a, 6 Ocak). Utanç kaybı ve sapkınlık. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/10833/utanc-kaybi-ve-sapkinlik?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/10833/utanc-kaybi-ve-sapkinlik</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2022b, 26 Ekim). Sol üzerine (10): İnsanlığın vicdanı. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11158/sol-uzerine-10-insanligin-vicdani?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11158/sol-uzerine-10-insanligin-vicdani</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2023a, 1 Mart). Deprem ve travma: Ya politika ya psikoloji. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11279/deprem-ve-travma-ya-politika-ya-psikoloji?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11279/deprem-ve-travma-ya-politika-ya-psikoloji</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2023b, 26 Nisan). Sol siyaset vicdan siyasetidir (1). <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11380/sol-siyaset-vicdan-siyasetidir-1?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11380/sol-siyaset-vicdan-siyasetidir-1</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2023c, 7 Haziran). Seçimlerden sonra (1): İnsan kendi felaketini niçin arzular? <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11424/secimlerden-sonra-1-Insan-kendi-felaketini-nicin-arzular?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11424/secimlerden-sonra-1-Insan-kendi-felaketini-nicin-arzular</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2023d, 27 Eylül). Psikanaliz nedir? Ne değildir? <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11506/psikanaliz-nedir-ne-degildir?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11506/psikanaliz-nedir-ne-degildir</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2023e, 22 Kasım). Psikanaliz, psikiyatri, felsefe (1). <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11557/psikanaliz-psikiyatri-felsefe-1?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11557/psikanaliz-psikiyatri-felsefe-1</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2023f, 6 Aralık). Psikanaliz, psikiyatri, felsefe (2). <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11571/psikanaliz-psikiyatri-felsefe-2?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11571/psikanaliz-psikiyatri-felsefe-2</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2024a, 3 Ocak). Psikanaliz, psikiyatri, felsefe (4). <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11599/psikanaliz-psikiyatri-felsefe-4?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11599/psikanaliz-psikiyatri-felsefe-4</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2024b, 31 Ocak). Hangi baba? <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11621/hangi-baba?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11621/hangi-baba</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2024c, 28 Şubat). Babasızlık zamanları. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11645/babasizlik-zamanlari?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11645/babasizlik-zamanlari</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2024d, 17 Temmuz). Sol kibir üzerine. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11804/sol-kibir-uzerine?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11804/sol-kibir-uzerine</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2024e, 28 Ağustos). Öldürme zevki (1). <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11837/oldurme-zevki-1?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11837/oldurme-zevki-1</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2024f, 25 Eylül). Öldürme zevki (2). <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11854/oldurme-zevki-2?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11854/oldurme-zevki-2</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2025a). <em>Freud ve Lacan: Oidipus karmaşası, narsisizm, arzu, zevk</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2025b, 4 Ocak). “Cevher”: Haset uygarlığı. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11928/cevher-haset-uygarligi?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11928/cevher-haset-uygarligi</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özmen, E. (2025c, 18 Ocak). Kendine eziyet etme biçimi olarak solculuk. <em>Birikim</em>. <a href="https://birikimdergisi.com/haftalik/11946/kendine-eziyet-etme-bicimi-olarak-solculuk?utm_source=chatgpt.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_new"><span style="color:blue">https://birikimdergisi.com/haftalik/11946/kendine-eziyet-etme-bicimi-olarak-solculuk</span></a> </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p style="text-align:center"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">xxxxx</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><em>Bu yazının görseli olan fotoğraf:</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>13 Nisan 2016. Barış akademisyenleri bildirisi nedeniyle 4 imzacı arkadaşımız tutuklanmıştı. Bakırköy Cezaevi önünde haftalarca protesto eylemi yapılmıştı. Bir gün biz de Erdoğan ile birlikte katılmıştık. </em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Erdoğan Özmen’in Kitapları:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(1995). <em>Psikiyatri, psikoloji, politika</em>. Zed Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(2005). <em>Psikanalizin serüveni ve çağrısı</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(2007). <em>Şizofreni: Öteki gerçeklik</em>. Pedam Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(2012). <em>Rüyada uyanmak: Bilinçdışı ve rüya</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(2017). <em>Vazgeçemediklerinin toplamıdır insan: Yas, melankoli, depresyon</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(2025). <em>Freud ve Lacan: Oidipus karmaşası, narsisizm, arzu, zevk</em>. İletişim Yayınları.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Toplam 6 kitap</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Erdoğan Özmen’in Birikim’de yayınlanmış makaleleri için: </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://birikimdergisi.com/kisiler/erdogan-ozmen/5631" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:#4472c4">https://birikimdergisi.com/kisiler/erdogan-ozmen/5631</span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birikim Haftalık’ta 264 makale</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birikim Güncel’de 22 makale</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birikim Aylık Sosyalist Kültür Dergisi’nde 50 makale</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Toplam 336 makale</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="http://www.muratpaker.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:#4472c4">www.muratpaker.com</span></a></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="http://www.psikopolitik.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:#4472c4">www.psikopolitik.com</span></a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/oecdnin-2025-egitim-raporunda-durumumuz-berbat-ama-13180</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>OECD’nin 2025 eğitim raporunda durumumuz berbat ama…</h1>
                        <h2>OECD’nin bütün çıplaklığı ile sunduğu ve ülkemiz Türkiye’nin beşeri sermaye yatırımlarında çok çok gerilerde olduğu bu berbat tablo ortada iken biz okullarımızda velilere temizlik yaptırıyoruz, güvenlik harcamalarında velilerin kapılarını çalıyoruz, sözde tarikatlarla protokoller imzalıyoruz (gerçek bir tarikat devletle iş yap(a)maz).</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/oecdnin-2025-egitim-raporunda-durumumuz-berbat-ama-1777211335.webp">
                        <figcaption>OECD’nin 2025 eğitim raporunda durumumuz berbat ama…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin de üyesi olduğu OECD 2025 senesi üye ülkelerde eğitim-öğretimin çok detaylı bir resmini yayınladı (Education at a Glance 2025, OECD Indicators).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim yatırımları için iktisatçılar beşeri sermaye yatırımı derler, bu beşeri sermaye yatırımını kamusal artı özel parasal eğitim harcaması olarak değerlendirmek yanlış değildir ama yeterli de olmayabilir, uzun vadede oluşacak kalite konusu bazen eğitim süreçlerine eşit büyüklükte kamusal artı özel parasal yatırım iki ülke arasında eğitim çıktıları (hesaplanması da çok zor) düzeyinde farklılıklar yaratabilir ama bu detaya bugün girmek istemiyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka bir ifadeyle parasal eğitim harcaması gerekli ama yeterli değil, yeterli koşul ise bu yatarımla birlikte niteliği de gözetmek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önce OECD’nin 2025 eğitim raporunun bir bölümünün özetini sunmak sonra da yazıyı bitirirken başlıkta kullandığım “durumumuz berbat ama……” ifadesine gelmek istiyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">OECD’nin 37 üyesi var ama OECD bu tür raporlarda kalkınma süreçlerine yardımcı olmak amaçlı olarak üye olmayan bazı ülkeleri de analizine katıyor, bunu da geçerken belirtmek istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">OECD bu raporunda her eğitim-öğretim aşamasında öğrenci başına yapılan kamusal artı özel yatırımları değerlendiriyor, başka bir ifade ile de okul öncesi eğitimden üniversiteye (doktora dahil) kadar üye ülkelerin öğrenci başına ve, burası çok önemli, satın alma gücü paritesine göre (PPP) harcamalarını sıralıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Harcamaların PPP olarak analize dahil edilmesi mukayeseyi daha gerçekçi yapıyor, Türkiye gibi ülkeler için daha üst sıralara tırmanmak için bir avantaj oluşturuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sıralamanın en tepesinde öğrenci başına (2025) 31 bin dolar harcayan Lüksemburg var ama Lüksemburg bu tür mukayeselerde çok atipik bir ülke, kişi başına geliri de dünyada uzak ara en yüksek, küçük ama muazzam sermaye çeken bir ülke zaten; bu sabah başka bir OECD çalışmasında gördüm, Lüksemburg OECD üyesi ülkeler arasında ortalama kadın ücretlerinin erkeklerden fazla olduğu yegane OECD ülkesi mesela.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lüksemburg mesela Peru’ya oranla öğrenci başına 12 kat daha fazla harcama yapıyor, Lüksemburg bugün Peru’dan daha zengin bir ülke ama mesele şu ki bu öğrenci başına harcama farkı nedeniyle çok muhtemeldir önümüzdeki senelerde kişi başına gelir uçurumu bu iki ülke arasında daha da fazla açılacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tepedeki Lüksemburg’u Norveç (22.8 bin dolar), Avusturya (20.8 bin dolar), ABD (22.4 bin dolar) izlemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortalara doğru Birleşik Krallık (19.1 bin dolar), Almanya (18 bin dolar), İsveç (17.8 bin dolar), Fransa (15.4 bin dolar), İtalya (13.8 bin dolar), Macaristan (10.3 bin dolar) gibi ülkeler var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biraz daha aşağı inerseniz Bulgaristan’ı (8.7 bin dolar), Romanya’yı (7.2 bin dolar), Yunanistan’ı (7.1 bin dolar) görüyorsunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En son beş ise maalesef şöyle: Türkiye (5.3 bin dolar), Çin (5.2 bin dolar), Güney Afrika (4.4 bin dolar), Meksika (4.1 bin dolar), Peru (2.6 bin dolar).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">OECD ortalaması ise öğrenci başına 15 bin dolar, Finlandiya tam da OECD ortalamasında öğrenci başına harcama yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tablodan da anlaşılıyor ki öğrenci başına eğitim harcaması ülkelerin kalkınmışlık düzeylerinin de bir göstergesi olmuş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğrudur, bugün iyi bir mühendis, iyi bir doktor, iyi bir profesör yetiştirmek çok büyük maliyet gerektiriyor ama emin olabilirsiniz bu kadroları yetiştirmemenin maliyeti uzun vadede çok daha ağır, bu zaman tercihini yapmak siyasetçilere, parlamenterlere düşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeterli ve gerekli beşeri sermaye yatırımı yap(a)mayan ülkeler orta vadede bu yatırımı yapan, yapabilen ülkelerden gelişmişlik açısından negatif anlamda ayrışacaklar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim başlıktaki “durumumuz berbat ama……” ifadesine.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">OECD’nin bütün çıplaklığı ile sunduğu ve ülkemiz Türkiye’nin beşeri sermaye yatırımlarında çok çok gerilerde olduğu bu berbat tablo ortada iken biz okullarımızda velilere temizlik yaptırıyoruz, güvenlik harcamalarında velilerin kapılarını çalıyoruz, sözde tarikatlarla protokoller imzalıyoruz (gerçek bir tarikat devletle iş yap(a)maz).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">OECD’nin bu raporu çıktı ama biz toplum olarak bu raporun ortaya koyduğu berbat manzarayı tartışma gündemimize bile alamadık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütçeden eğitime çok daha fazla ödenek ayırmalıyız, bunu yaparken de nerelere odaklanacağımızı iyi düşünmeliyiz, özel sektör de daha fazla nitelikli eğitim yatırımı yapmalı</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kelimelerin-tarihsel-yuku-ve-gazetecilik-sorumlulugu-13179</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kelimelerin tarihsel yükü ve gazetecilik sorumluluğu</h1>
                        <h2>Bir insan uzun yıllar gazetecilik yapmış olabilir. Çok okunmuş, çok tartışılmış, çok görünür olmuş olabilir. Fakat bütün bunlar, kullanılan sözün tarihsel ağırlığını ortadan kaldırmaz. Aksine sorumluluğu artırır. Belli bir yaşa gelmiş, Türkiye’nin toplumsal dokusunu hâlâ okuyamayan, kelimenin nereye varacağını hesap edemeyen, eleştiriyi tarihsel acıların diliyle kuran bir kalemin nokta koymayı düşünmesi, en azından kamusal sorumluluğunu yeniden düşünmeyi bilmesi gerekir. Türkiye’de demokratik siyaset, ancak eleştiriyi düşmanlıktan, muhalefeti nefretten, polemiği kimlik yaralamaktan ayırabildiğimiz ölçüde güçlenebilir. Bu ayrımı yapamayanların ise topluma vereceği ders değil, önce kendi dilleriyle yüzleşme borcu vardır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kelimelerin-tarihsel-yuku-ve-gazetecilik-sorumlulugu-1777210896.webp">
                        <figcaption>Kelimelerin tarihsel yükü ve gazetecilik sorumluluğu</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de siyasi tartışmanın en temel sorunlarından biri de eleştirinin çoğu zaman fikirler, politikalar ve tutumlar üzerinden değil; kişilerin kimlikleri, kökenleri, aidiyetleri ve tarihsel acılarla ilişkili imalar üzerinden kurulmasıdır. Bu durum sadece dilin kabalaşması meselesi değildir. Aynı zamanda siyaset kültürünün, toplumsal barış fikrinin ve ortak yaşam iradesinin zedelenmesi anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazeteci Mine Kırıkkanat’ın Sayın Kemal Kılıçdaroğlu için kullandığı “kılıç artığı” ifadesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu söz, sıradan bir polemik, sert bir siyasi eleştiri ya da anlık bir öfke ifadesi olarak geçiştirilemez. Çünkü bazı kelimeler vardır ki, sadece muhatabını hedef almaz; tarihsel hafızaya, toplumsal acılara ve kimlikler arasındaki kırılgan ilişkilere de dokunur. “Kılıç artığı” ifadesi tam da böyle bir ifadedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye gibi etnik kimlik ve inanç açısından zengin, çok kültürlü ve tarihsel travmaları derin bir toplumda, kelimeler yalnızca kelime değildir. Her kavramın bir hafızası, her ifadenin bir toplumsal karşılığı, her imanın bir siyasal sonucu vardır. Dolayısıyla kamusal alanda söz söyleyenlerin, hele de uzun yıllar gazetecilik yapmış, Türkiye’nin en görünür gazetelerinde yazmış, kendisini aydın, entelektüel, gazeteci, yazar olarak konumlandırmış kişilerin bu sorumluluktan azade olması düşünülemez.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada mesele Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun eleştirilip eleştirilememesi de değildir. Elbette herkes eleştirilebilir, siyasiler doğası gereği daha çok eleştirilirler. Siyasi tercihleri, liderlik pratiği, CHP’deki izi, seçim stratejileri, ittifak politikaları ve Türkiye demokrasisi içindeki rolü tartışılabilir. Hatta sert biçimde de tartışılabilir. Demokratik siyaset, eleştirinin varlığıyla mümkündür. Ancak eleştiri, siyasal terbiye ve ahlaki sorumluluk sınırları içinde kaldığı ölçüde anlam kazanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir siyasetçiye yönelik eleştirinin, tarihsel olarak katliamı, tasfiyeyi, hayatta kalanı aşağılamayı ve toplumsal acıların üzerine basmayı çağrıştıran bir ifade üzerinden kurulması, artık eleştiri olmaktan çıkar. Bu, sadece kişisel bir hakaret değil; Türkiye’nin tarihsel fay hatlarını kaşıyan, toplumsal barışı örseleyen ve kamusal dili zehirleyen bir tutumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Asıl vahim olan da şudur: Belli bir yaşa gelmiş, yıllarca Türkiye basınının merkezinde yer almış, ülkenin siyasal ve toplumsal tartışmalarına dair söz söylemiş bir gazetecinin, “kılıç artığı” ifadesinin bu toplumda nereye temas ettiğini bilmiyor olması kabul edilebilir değildir. Bilmiyorsa bu, Türkiye sosyolojisine, tarihsel hafızaya ve kimlikler arası duyarlılıklara ilişkin ciddi bir cehalettir. Biliyor da buna rağmen kullanıyorsa, sorun daha da ağırdır; çünkü o zaman karşımızda bilinçli bir incitme, bilinçli bir aşağılama ve bilinçli bir nefret dili vardır. Gazetecilik yazı yazma, cümle kurma ya da gündeme müdahale etme mesleği olduğu kadar, kelimelerin nereye gideceğini bilme mesleğidir. Bir gazeteci, kullandığı sözün hangi tarihsel acıyı çağırdığını, hangi toplumsal kesimleri inciteceğini, hangi siyasal yarayı kanatacağını öngöremiyorsa, orada yalnızca üslup sorunu yoktur; mesleki bir tükeniş, entelektüel bir yetersizlik ve kamusal sorumluluk kaybı da vardır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, siyasal rekabeti düşmanlaştıran, eleştiriyi aşağılamaya indirgeyen, kimlikleri ve tarihsel travmaları polemik malzemesine dönüştüren bir dil değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; çoğulculuğu, demokratik nezaketi, siyasal ahlakı ve ortak yaşam fikrini güçlendiren bir kamusal dildir. Bu dilin kurulmasında gazetecilere, yazarlara ve kamusal kanaat üreticilerine özel bir sorumluluk düşer.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye’de ana muhalefet partisinin uzun yıllar genel başkanlığını yapmış, yüzde 48 ile milyonlarca yurttaşın oyunu almış, demokratik siyasal mücadelenin merkezinde yer almış bir siyasi aktördür. Ona yönelik eleştiri, siyasetin doğası gereğidir. Ancak bu eleştirinin, kişinin kökeni ve tarihsel acılarla ilişkilendirilebilecek aşağılayıcı kavramlar üzerinden yapılması en hafif tabirle ahlaksızlıktır. Bu nedenle Mine Kırıkkanat’ın kullandığı ifade sadece Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na dönük bir saygısızlık olarak görülemez. Bu ifade, Türkiye’nin toplumsal yapısına, ortak yaşam iradesine ve demokratik siyaset kültürüne yönelmiş ağır bir sorumsuzluktur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelinen noktada mesele artık bir özür meselesinin de ötesindedir. Elbette Mine Kırıkkanat, başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere bu sözün tarihsel yükünü bilen, hisseden ve bu ifadeden incinen herkesten açıkça özür dilemelidir. Ancak bununla yetinmek de mümkün değildir. Bu olay, Türkiye’de kamusal alanda söz söyleyenlerin, özellikle de gazetecilik iddiası taşıyanların, kelimeyle kurdukları ilişkiyi yeniden düşünmeleri gerektiğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü siyasi dil, yalnızca bugünü anlatmaz; geçmişle ilişkimizi, toplum tasavvurumuzu ve geleceğe dair ortak yaşama irademizi de kurar. Bu nedenle “kılıç artığı” gibi bir ifadeyi kullanan bir gazetecinin, artık yalnızca kullandığı kelimeyi değil, kendi mesleki konumunu, entelektüel yeterliliğini ve kamusal meşruiyetini de sorgulamasının zamanı gelmiştir. Bir insan uzun yıllar gazetecilik yapmış olabilir. Çok okunmuş, çok tartışılmış, çok görünür olmuş olabilir. Fakat bütün bunlar, kullanılan sözün tarihsel ağırlığını ortadan kaldırmaz. Aksine sorumluluğu artırır. Belli bir yaşa gelmiş, Türkiye’nin toplumsal dokusunu hâlâ okuyamayan, kelimenin nereye varacağını hesap edemeyen, eleştiriyi tarihsel acıların diliyle kuran bir kalemin nokta koymayı düşünmesi, en azından kamusal sorumluluğunu yeniden düşünmeyi bilmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de demokratik siyaset, ancak eleştiriyi düşmanlıktan, muhalefeti nefretten, polemiği kimlik yaralamaktan ayırabildiğimiz ölçüde güçlenebilir. Bu ayrımı yapamayanların ise topluma vereceği ders değil, önce kendi dilleriyle yüzleşme borcu vardır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/umudu-yukselten-mucadeledir-13178</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Umudu yükselten mücadeledir</h1>
                        <h2>“Korkma, içindeki o yüz bin yıllık ağının, korkunun üstüne yürü, ona başkaldır. Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir... Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin… Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana.”</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/umudu-yukselten-mucadeledir-1777204269.webp">
                        <figcaption>Umudu yükselten mücadeledir</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Aynı suda iki kez yıkanılmaz” demiş Herakleitos. Hiçbir şey durağan değil, her şey sürekli olarak değişir anlamına gelir bu söz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geleceği kurmak, sözün anlamını bilmekle başlar. Değişimi, gelişimi, insanın içini, toplumun dinamiğini bilmek de bu sürecin bir parçasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En çok da iktidar partisinin bilmesi gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidarda olmazsa sönümlenip gideceğinin farkında. Bu nedenle kendisine hayat veren dünya nimetlerinden yararlanmayı sürdürmek için iktidarını korumak için her yola başvuruyor. Kendi varlığını idame ettirmenin yolu olarak da, diğer siyasal partileri parçalamanın yollarını arıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>HER KUŞUN ETİ YENMEZ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hatırlayın; bunu ilk kez MHP’de denedi ve başardı. Elinden kayıp giden partisi, gerisin geri Bahçeli’ye teslim edildi. O güne dek muhalefetin önemli bileşenlerinden biri olan MHP, dönüp dolaşıp, mevcut iktidara can suyu oldu. Türkiye’yi içinden çıkılmaz hale getiren ve adına “Cumhurbaşkanlığı sistemi” denilen sistemin yasallaşması da böyle mümkün oldu. Tabi “2.5 milyon mühürsüz oyun geçerli sayılmasına” sessiz kalan iradeyi de unutmayalım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MHP’nin bölünüp, ana aksının bağımlı hale gelmesi, iktidarı bir süreliğine de olsa rahatlattı ama toplumsal muhalefetin vadisindeki suların çağıl çağıl akması önlenemedi. “Amiral Gemisi” CHP olan muhalefet, gün geçtikçe daha da etkili oldu. 2019’da, 11 büyükşehir belediye başkanıyla yeni bir aşamanın kapısı aralanırken, 2024’de 14’ü büyükşehir, 21’i il olmak üzere toplam 402 belediye CHP’li başkanlar tarafından yönetilir oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar açısından önüne geçilmez görünen bu gidişatı durdurmak için önce “silkeleme” talimatı verildi. Borçların önemli bölümü, önceki dönemden kalmaydı. İktidar, kendi dönemlerinden kalma borçları tahsil yoluna giderek, planlanan projelerin uygulanmasını geciktirmek; gecikme nedeniyle de halkta memnuniyetsizlik oluşturmak ve böylece CHP’li belediyeleri zorda bırakmayı amaçlamıştı ama olmadı. CHP’li belediyeler hem kendilerinin neden olmadığı borçları ödemiş hem de vaat ettikleri projeleri yapmak için birbirleriyle yarışır olmuşlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum karşısında iktidar, ikinci kez düğmeye basmış; pek çoğu, yaşadıkları bölgede itibarsız olan ihbarcı ve itirafçılar aracılığıyla CHP’li başkanları gözaltına alıp tutuklamanın önünü açmıştı. Esenyurt ile başlayan süreç, İBB ile devam etmiş; sonra bütün belediyelere sirayet ettirilmişti bu durum. Etkili muhtemel rakiplerden biri olan İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesiyle yetinilmemiş; tutuklanması da gerçekleştirilerek, muhalefete gözdağı verilmek istenmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik bu gözdağı, yalnızca Cumhurbaşkanı adayının tutuklanmasıyla sınırlı kalmamış; Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal kimliğine de, tıpkı MHP’ye yapılmak istenen operasyon yapılması da planlanmıştı. Yandaş kanallar üzerinden başlatılan “kapatma”, “butlan” gibi tartışmaların fitili de bu sırada ateşlenmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa “aynı suda iki kez yıkanılmaz” sözü, tarihin imbiğinden geçerek bugüne gelmiş, hayat tarafından doğrulanmış bir gerçekliği ifade eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP, BİR HALK HAREKETİDİR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar, bütün kamusal olanakları kullanarak, pek çok parti üzerinde operasyon yapabilir ama CHP, yalnızca bir parti değil, bir halk hareketidir. En kötü koşullarda dahi her dört seçmenden birinin desteğini almış güçlü bir toplumsal tabana sahiptir. Her kuşun eti yenmez yani! MHP örneğinde olduğu gibi hukuksal yöntemler kullanılarak operasyon yapılamaz; yapılmak istenen operasyon yapanların ayağına dolanır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim dolanmış bulunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaşadıklarımız, Tarlakuşu ile Kartalın öyküsünü andırıyor. Hani yüksek bir uçurumun üzerinde oturup, kendi iktidarının keyfini çıkartan kartalın kendisine selam veren tarlakuşunu aşağılamasının sonucunda içine düştüğü sefil durumu anlatan öyküden bahsediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şöyle başlar o öykü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kartal, tarla kuşuna, “ben kuşların kralıyım, sen kim oluyorsun ki ben konuşmadan, konuşma cüretinde bulunuyorsun?” deyince tarla kuşunun yanıtı, “hepimiz aynı aileden değil miyiz?” şeklinde olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kartal, “istersem seni gagamın bir darbesiyle ezer geçerim” diyerek, uzlaşmaz tavrını sürdürür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarlakuşu, kartalın okkalı bir dersi hak ettiğini düşünür ve aniden hızla yükselip, kartalın sırtına konar. Konar konmaz da tüylerini yolmaya başlar. Kartal öfkelenir; tarlakuşunu sırtından atmak için her yolu dener ama beceremez. Kaderine razı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kıssadan hissesi şudur bu öykünün. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiçbir güç mutlak değildir ve aşılması en zor görünen zorluk da, inançla, kararlılıkla ve mücadele ile aşılır. Örgütlü gücüyse kimse yenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesele, yenmek ve yenilmek ikilemine gelmişken biz sözü Yaşar Kemal’e bırakalım. Usta yazar, İnce Memed’de, Ferhat Hoca’ya şu sözleri söyletir:</span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Korkma, içindeki o yüz bin yıllık ağının, korkunun üstüne yürü, ona başkaldır. Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir... Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin… Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana.”</span></span></em></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/gunu-kurtaralim-da-ulke-yansin-13177</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Günü kurtaralım da, ülke yansın!</h1>
                        <h2>Kur da artacak, faiz de. Aynası işdir kişinin, lafına bakılmaz. Kaç defa yaşadık, kaç defa. Tutabilecekleri kadar tutacaklar sonra gümmm! Kur artış olasılığını bir ay önce sıfır olarak görenler bugün olasığın %20 seviyesinde olduğunu söylemeye başladı. Dövizi yukarı çıkarmamak için İmamoğlu ve İran savaşında müdahale ettiler. Onun dışında sıcak para zaten dövizi baskılıyor. MB sürekli dövize müdahale ediyor gibi anlaşılmasın. İktidar sıcak para çıkmasın derdinde.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gunu-kurtaralim-da-ulke-yansin-1777204045.webp">
                        <figcaption>Günü kurtaralım da, ülke yansın!</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Savaş mı, barış mı;</strong> Bir önceki hafta piyasalar barışı satın almıştı; geçen haftaki yazımda “birinci raund mu” diye yazmıştım. Geçen haftayı piyasalar savaşı satın alarak geçirdi. Azgın zenginlik likitide olmadan savaş mı barış mı diye her hafta dalgalanacağız. Özellikle hisse senedinde pozisyon boşaltamadıkları anlaşılıyor. Şu ortamda dünya hisse borsalarının çeşitli bahanelerle ısrarla yukarı gitmesi bana mantıklı gelmiyor doğrusu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Bir gün kalıcı barış konuşurken ertesi gün savaş tamtamlarının sesini duymaya devam edeceğiz. İran-ABD müzakere sinyali devam ettikçe piyasalar sahte bir dengede dalgalanmaya devam edecek. Trump önce “müzakere yok” dedi, ardından müzakere kararı aldı. Bu sefer İran kabul etmedi. Haftanın son günü Pakistan’da ikinci müzakare sürecine başlama kararı her iki ülke tarafından onaylandı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Bu gel gitlerin global ekonomiye ciddi zararı olacak. Barış sürecine girsek bile zıplayan enerji fiyatları kolay durulmayacak. Savaş ne kadar uzarsa herkes bedelini daha ağır ödeyecek. Tetiklenen enerji krizi önce kademeli, sonra daha da ağırlaşacak gibi duruyor. Geçen hafta yazdığım sebeplerden dolayı ben savaşın kısa sürede sonuçlanma olasılığını zayıf görüyorum. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Türkiye ise günü kurtarma derdinde; </strong>Sözde eflasyonla mücadeleyi sürdürürken üretim kasımıza ciddi anlamda zarar vermeye devam ediyoruz. Uygulanan programa reel kesimden uzun süredir serzenişler geliyordu; artık finans kesimi de dahil oldu. İflaslar, konkordato ile yüzdürülenler, bankalarla finansal borç yapılandırması yapan şirketler zebil gibi arttı. Üretimi bitirdik bari enflasyonmu dizginleseydik. Tek başarı kur sabit. Bakalım ne kadar sabit kalacak?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>MB faizi; </strong>“MB faizi 150 puan artıracak” diyenlerle “sabit bırakacak” diyenlerin görüşleri ile haftaya başladık. MB faizi sabit tuttu. “150 puan artması gerekir” diyenler de bu kararı alkışladı. Uzmanlarında kafası yanmış gözüküyor. “%50 faizle ticari yatırım yapmak mümkün değil” diyenlerle, “MB %37 olan faizi artırmalı” diyenler hemen hemen aynı kişiler. Nedeni ülkenin sıcak para cenneti olması. Faiz armaz da sıcak para kaçarsa kur patlar korkumuzdan saçmalıyoruz resmen. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Kur da artacak, faiz de. Aynası işdir kişinin, lafına bakılmaz. Kaç defa yaşadık, kaç defa. Tutabilecekleri kadar tutacaklar sonra gümmm! Kur artış olasılığını bir ay önce sıfır olarak görenler bugün olasığın %20 seviyesinde olduğunu söylemeye başladı. Dövizi yukarı çıkarmamak için İmamoğlu ve İran savaşında müdahale ettiler. Onun dışında sıcak para zaten dövizi baskılıyor. MB sürekli dövize müdahale ediyor gibi anlaşılmasın. İktidar sıcak para çıkmasın derdinde. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">MB faizi %37 de sabit bıraktı, kullanımı da %40 da. Sıcak para geri geliyordu. Deli faiz yeterliydi, daha fazlasına gerek yok kararına vardılar. Sıcak para geri geldikçe altın swaplarını çözdüler, biraz altın,döviz aldılar, altın fiyatı da arttı. “Güçlü rezervler” masalına geri dönebilirler artık. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Varlık barışına geri geldi. Türkiye’ye yeni girecek altın ve dövizden vergi alınmayacak. Zaten kara para değilse vergilendirilmiş kazançtır, vergilendirilmiş üründen nasıl yeni bir vargi talep edebilirsin? </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Varlık barışı ilk olarak 2008 yılı sonunda başlamıştı. Dünya mortgage krizi ile uğraşırken %2 vergi ile sıcak parayı, kara parayı ülkeye çektiler. Böylece Türkiye’den çıkmaya başlayan döviz ya kaldı ya isim değiştirerek geri döndü; kriz de Türkiye’yi teğet geçti. Sonrasında dört defa daha gündeme geldi. Bu altıncı olacak. Bu sefer %2 bile yok. Tarzan ne kadar zorda tahmin edin artık. Altıncı defa günü kurtarmaya çalışacaklar. Amaç, Körfez’den kaçacak, Türkiye’den çıkmış olan sıcak parayı geri kazanmak. Sadece bunlar gelmeyecek tabi?! </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Bank Of America, Türk lirası cary trade pozisyonunu kapatmasının hemen ardından gelen bu kararın çok sağlıklı olduğuna inanmıyorum. Gelenler deli kazanç sağlamaya, Türkiye vatandaşı üzerindeki borç yükü ise artmaya devam edecek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Türk firmaları döviz satıp TL getirisi almaya, döviz ile mal alıp TL ile satmaya devam edecek. İhracatçının derdi içinde günü kurtarma düzenlemesi geldi. İmalatçı ihracatçıların kurumlar vergisini %25 den %9 a çektiler. Adam para kazanamıyor ki, kazancından vergi alsan ne olur, almasan ne olur?</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">17. 04. 2026 TCMB ve BDDK verilerine göre; </span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Yabancı Portföy;</strong> ilgili hafta DİBS lerde 243 milyon dolar ve hisse senedinde 580 milyon dolarlık alım var. Toplamda Mart ayında 5,8 milyar dolar satış vardı, Nisan ayında ilgili taraihe kadar 1 milyar doları geri geldi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>DTH; </strong>Vatandaşlarda 1 milyar dolar, toplamda 2,8 milyar dolar artış var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>TCMB rezerv; </strong>iki rezervde 3 milyar dolar civarında, swapsız net rezerve 7,5 milyar dolar artış var. MB swap altınları geri döndü, döviz ve altın alımı yaptı, altın fiyatı arttı. Yine de rezervler Ocak 2026 sonuna göre 40 milyar ile 46 milyar dolar arasında ekside. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Krediler;</strong> Hacim artışında klasik üçüncü haftadan sonra hacim daralması haftası gerçekleşti. Sadece ticari kredi hacmi artış göstermiş. Ortalama üç aylık mevduat faizi ile ticari kredi faizi neredeyse aynı seviye olan %49 seviyesinde. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Piyasalar; </strong>Mayıs sonuna kadar daha çok barışı satın alarak dalgalanmaya devam edecek. Sonrası için iyimser değilim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Gümüş;</strong> Mart ortasından beri sürdürdüğüm “85 ile 95 dolar arasına kadar yükselecek” tahminimi, 90 dolar ile 103 dolar arası olarak güncelliyorum Mayıs 2026 sonuna kadar gerçekleşmesini bekliyorum. Bunun için 80,70 doların üstüne çıkması gerek önce. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Altın;</strong> Yine Mart ortasından beri; “4900 dolar ile 5200 dolar arasına kadar yükselebilir” diye yazıyorum. 4700 dolar destek. Yukarı hareket için 4975 dolar direncini kırıp üstünde kalmalı. Devam. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Dünya emtia endeksi;</strong> Dört hafta önce 138 ile 126 puan arasında dalgalanır demiştik. Devam. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>USD/TL;</strong> Geçen “45 psikolojik direnç. Çalışmazsa kapanış, 45,05 olur” demiştik; 44,9975 kapatmayı becerdiler  Bu hafta kapanış 4.05 ile 4,15 arasında kalacaktır. 45 altında tutma çabları bir müddet daha devam edebilir ama yakında yeni hedefleri 50 lira olacaktır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Eur/Usd;</strong> 1,1780 direnciydi. Yine altında kaldı. Bu hafta 1,17 yine destek ve 1.1780 ve 1.1850 direnç. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>ABD Tahvil 10 YR;</strong> %4,30 yeniden direnç ve. %4,21 destek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bist100; </strong>Güçlü şirket kârları ve ABD-İsrail-İran savaşında müzakerelerin başlayacağı beklentisi ABD borsalarını, dolayısıyla dünya borsalarını yukarı itti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>İmkb ise; </strong>geçen hafta 14500 puan üstünde kalmayı denese de beceremedi. Destek 13600, direnç 15100 puanda. Dolar bazında 3,30 dolar kuvvetli direnç. Kırılması zor. Destek ise 3 dolar da. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Dolar endeksi; </strong>99,50 direnç, 96,50 puan destek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bitcoin;</strong> “78.200 ve 84.800 dolar direnç. Buraları denemesi bile yeniden yükseliş trendi girdi demek değil” demiştik. 84400 dolara gidiyor. 73500 ve 71000 dolar destek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Brent ve Ham petrol; </strong>Brent petrol yeniden 98 dolar üstüne çıktı ama bence destek yapamayacak şimdilik. 86 dolar desteği var. Ham petrol ise 95 dolar direncini yukarı kıramadı. Destek 80 ve 77 dolarda. Brent de 86 dolar, ham petrolde 77 dolar aşağı kırılmaz gibi görünüyor. </span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bu-olan-biteni-seyredemeyiz-peki-ne-yapmali-13176</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>"Bu olan biteni seyredemeyiz": Peki ne yapmalı?</h1>
                        <h2>Mansur Yavaş’ın söylediği gibi “bu olan biteni seyredemeyiz.” Ama farklı ne yapılabilir?  Bir siyasal partinin sivil toplumu harekete geçirme biçimini bu açıdan, yani bir fark yaratmak için her zaman yetersiz bulmuşumdur. Bu soruyu bence yalnızca siyasetçiler sormamalı. Bu kavşakta bu dönüşümün yalnızca siyaset aracılığıyla yapabileceğini düşünmüyorum. Eğer farklı bir adım atılacaksa, bu bağımsızlardan gelmeli. Peki kim bu bağımsızlar? Şöyle bir baktığınızda kimler var? Sol örgütler, meslek kuruluşları, sendikalar... Ya da sermayenin kuruluşları... Yok onlar yetmez. Onlardan daha görünür, daha güçlü, daha sesi gür çıkan örgütler yok, biliyorum. Ama güçlü olmak yetmiyor bu tür durumlarda. Farklı bir şey yapmak için güçlü olanlara değil, başka bir şey yapma becerisi olanlara ihtiyaç var. Örgütler, siyasal partiler, STK’lar birlikte daha güçlü olabilirler ama bir kamusal alan olmadan fark yaratmaları mümkün değil.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bu-olan-biteni-seyredemeyiz-peki-ne-yapmali-1777288072.webp">
                        <figcaption>"Bu olan biteni seyredemeyiz": Peki ne yapmalı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neo-klasik rejimlerde çoğu zaman iktidarlar ve daha çok da iktidarların imtiyazlarını kullananlar sürekli bir “beka sorunu” yaşıyorlar, sivil alana taştıkları için. Bu tür rejimlerin ortak özelliği bu. Bu yüzden, yani imtiyazlarını kaybetmemek için iktidarların değişmemesi için direniyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taraflar birbirlerine görünür bir şiddet uygulamasalar bile. Bu mücadele biçimiyle hukuktan ve ortak bir kamusal alandan söz etmek güçleşiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanki devletin içinde ayrı milletler varmış gibi oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden neo-klasik rejimlerde hukukun üstünlüğünden söz etmek imkansızlaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu temel meselenin geçmişi zannedersem epey derinlerde. Modernleşme sürecinde kültürel kamusal alanın inşa ediliş biçiminde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biraz tarihi işe karıştırmamı mazur görün. Eğer modernleşmenin inşa edilme sürecinin bu özelliklerinden doğan sorunlar teşhis edilebilirse, bu yaşanan kriz bir fırsata da dönüşebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme sürecinde milletler ayrı kamusal alanlara sahiptiler. Bu kamusal alanlar neo-klasik anlamda inşa edildiler, kültürel kamusal alanları seküler değildi. Yani entelektüel üretim milli sınırları içinde gerçekleşiyordu ve birbirleriyle çok sınırlı bir alanda temasta bulunuyordu. Seküler kamusal alana örnek teşkil edebilecek ilk modern belediyeler ve parklar, kültür ve sanat ortamları daha çok seçkinlere ve ticaret burjuvazisine açıktı. Alt sınıflar şehrin kompartımanlaşmış mahallelerine izole edilmiş ve daha çok dini kurumların kamusal alanında yer alıyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlginç olan konulardan biri 2. Abdülhamit’in 1880’lerin ortasında Osmanlı-ABD ilişkilerinde bir kırılma noktası oluşturan, kendisini yakından tanıyan, açık sözlü önemli bir entelektüel ve yazar olan ABD Elçisi Samuel Cox’a danıştığı en önemli konulardan biri de buydu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan’ın da yakın arkadaşı olan elçiye sorduğu soru şuydu: “Bu çok milletli devleti idare etmeyi nasıl başarabiliriz?” Hükümdarın o tarihteki sorunu devleti parçalanmadan ayakta tutmayı başarabilmekti. Nitekim Birleşik Devletler deneyimini öğrenmek için Nüfus İdaresi’nin de başında olan Cox’a neredeyse yarım ton belgeyi getirtiyor. Belgeler Abdülhamit'in önüne konuyor ve Nazım Paşa yönetiminde bir araştırma komisyonu oluşturuluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cemaat-millet sisteminin de imparatorluğun modernleşme sürecinde benzerliklerin, bir bakıma sonradan "kültür" adı verilen özellikleriyle prototipleştirildiğini, tipolojik denebilecek niteliklerinin kamu kurumlarıyla, resmi temsil sahalarıyla, okullarıyla, edebiyatlarıyla modellere dönüştürüldüğünü, bir bakıma tıpkı ulus-devletler gibi yapılandıklarını söylemek mümkün. Bu modelde kamusal alan elbette ki &nbsp;diğerlerini kapsamıyor. Seçkinler kendi imtiyazlarını elde ettikleri için ötekilerin dışarıda kaldıklarını pek hissetmiyorlar. Osmanlı millet sistemi de klasik değil, modernleşme sürecinde inşa edilen neo-klasik anlamda, yani benzerlikler üzerinden tasarlanmış, icad edilmiş yeni bir modeldi. Bunun İmparatorluğun klasik dönemindeki cemaatler, yani dini kurumlar etrafında örgütlenen topluluklar ile ilişkisi yalnızca biçimdeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neo-klasik devletlerde kamusal alan yalnızca ekonomik alandaki imtiyazlı çıkar gruplarından oluşmuyor. Özellikle milletlerin varlığı, kamusal alanları kültürel sembolik alanda inşa ediliyor. Eğitim, yayın, siyaset, bilim kurumlarında kamu gücünü kullanan imtiyazlı zümreler, seçkinler oluşuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla imparatorluklardan ulus-devletlere geçildiğinde “beka sorunu” bir vaka. Neo-klasik türdeki rejimler, ulus-devletlerin kamusal alanında sanki bir tür ilan edilmemiş savaş yaşıyorlar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern bir ulus-devlet olduğunu unutmak</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkeziyetçilik farklı olanı ötekileştirdi ve dışladı. Bunun en önemli örneği yakın tarihte bu coğrafyada, sonra da İstanbul’da Hırıstiyanların yok olması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bunun günümüzle ya da konumuzla hiçbir ilişkisi yok” diye düşünebilirsiniz, ama bence öyle değil. Devlet gücünden, imtiyaz ilişkilerinden yararlanan seçkinler bu ayrımcılığı görmezden geldiler, tıpkı bugün olduğu gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kamu modelinin nasıl inşa edildiğini görmeden günümüzdeki olanları anlamak çok kolay değil gibi geliyor bana.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu geçiş sürecinde bir takım toplulukların dışarıda bırakıldıklarını, hatta yok olduklarını zannedersem pek fazla kimse sorun etmedi. Ya da bilerek görmezden gelindi. Dönemin seçkinleri resmi kültürel kamusal alanlardan, meslek kuruluşlarından, devlet kurumlarından arındırılmaları için ellerinden geleni yaptılar. Türkiye vatandaşı olmak demek, öncelikle Türk olmak demekti. Türk olmak da daha çok Müslüman olmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık Müslüman olmayanları&nbsp;dışlasa&nbsp;da ulus-devlet&nbsp;hiçbir&nbsp;zaman tek bir milletten ibaret, kamusal alan da&nbsp;hiç bir zaman tam anlamıyla kapsayıcı olamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tasarlama ideallerinin kamusal alanda amaçlandığı gibi bütünlük değil, ayrışma yarattığı görüldü. Rumların, Ermenilerin başına gelenler unutulmuş olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama Kürt meselesi, arkasından derin kökleri olan iki millici hareketin hakimiyet mücadelesi rejimi krize soktu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyet, bu akımı yani İttihat ve Terakki Cemiyeti ve onun tasarım ideallerini yeniden üreten İstanbul’un kültür seçkinlerini, “milli” yani kendi kendisini oryantalize eden ve devletin imkanlarını kullanan bu imtiyaz topluluğunu tasfiye etmek için Büyük Savaş öncesinin ve dönemin ruhuna uygun “2. Milli” adı altında arınmacı, etnisiteye dayanan bir model inşa etmeye çalışmıştı.</span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki buna “modern bir ulus-devlet olduğunu unutmak” da denebilir. Ya da biraz abartılı görünse de neo-klasik dünyada yaşadığını hayal etmek de.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bildiğimiz ulus-devletler Büyük Savaş’tan sonra yaşadıkları felaketin etkileriyle bir dönüşüm geçirmeye zorlandılar. Bu dönüşümün etkileri uzaktan da olsa, buralarda da hissedildi.Bu huzurlu kamusal alanı rahatsız eden dediğim gibi Kürt meselesi oldu. Başından beri üzeri askeri yöntemlerle ve şiddetle örtülerek. Ama bir başka yarılma da “Siyasal İslam” adı verilen milli akım ile yeniden su yüzüne çıktı. “Yeni- Osmanlıcılık” ya da buna resmi kültür alanında verilen adıyla “1. Milli “ akımı bir dip akıntı olarak kalmıştı. Bu akım ulus-devletin kurucu kadroları tarafından daha çok resmi kamusal alanın alt katmanları içinde hazmedilmeye çalışılmıştı. 90’larda aniden ve güçlü bir şekilde bir siyasal hareket olarak kamusal alanı tanımlamaya çalıştı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamu sahasını tasarlama idealleri üzerine kurulan neo-klasik rejimlerde günümüzde ideolojiler sürekli anayasal krizler yarattıkları için geri çekilmiş gibi yapıyorlar. Ama geri çekilmiş gibi durmaları onların tamamıyla ortadan kalktıkları, etkisiz hale geldikleri anlamına gelmiyor.&nbsp;Tam tersine birer 'sihirli değnek' gibi haksızlıkları, kuralsızlıkları, yolsuzlukları meşrulaştırıyorlar. Geçmiştekinden&nbsp;bu nedenle daha farklı bir rol oynuyorlar. Hukuku, akılcılaştırma fırsatlarını ortadan kaldıran, kamu işlevlerini araçsallaştıran, neredeyse her şeyi mübah hale getiren bir 'kutsal bagaj' işlevi görüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Refah Partisi örneğin 94’deki yerel seçimlerden adeta bir sol parti gibi yürüttüğü kampanya ile başarıyla çıktığında, iktidarda olduğu belediyelerin imar bölümlerinin koridorlarına herkesin göreceği bir şekilde “rüşvet alan da, veren de melundur” sloganını taşıyan tabelalar astırmıştı. Bu tabelalar uzun bir süre asılı kaldı ancak daha seçimlerden bir kaç ay sonra tuhaf bir hal kazanmıştı. Çünkü asıl meselesi merkezi iktidardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar bu meseleye, şehirlerin yönetimleri ile yerelliği askıya alan merkeziyetçiliğin karşılıklı olarak birbirini besleyen yapısına dair bugüne kadar zannedersem fazla bir şey söylenmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mekanın yalnızca bir nesne olarak kalmadığı, politik alanı koşullandıran bir etken olduğu görülüyor. Şehir planları, imar izinleri, ulaşım kararları ile bir taraftan bir nesne olarak inşa edildiği düşünülürken, diğer taraftan da bir fail olarak politikayı biçimlendirdiğini&nbsp;görmek mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yerellikleri birer “demokrasi vahası” haline getirmek&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki ne yapmalı?&nbsp;Mansur Yavaş’ın&nbsp;söylediği gibi “bu olan biteni </span>seyredemeyiz<span style="color:black">.” Ama farklı ne yapılabilir?&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir siyasal partinin sivil toplumu harekete geçirme biçimini bu açıdan, yani bir fark yaratmak için her zaman yetersiz bulmuşumdur. Bu soruyu bence yalnızca siyasetçiler sormamalı.&nbsp;</span>Bu kavşakta bu dönüşümün yalnızca siyaset aracılığıyla yapabileceğini düşünmüyorum. Eğer<span style="color:black">&nbsp;farklı bir adım atılacaksa, bu bağımsızlardan gelmeli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki kim bu bağımsızlar? Şöyle bir baktığınızda kimler var? Sol örgütler, meslek kuruluşları, sendikalar... Ya da sermayenin kuruluşları... Yok onlar yetmez. Onlardan daha görünür, daha güçlü, daha sesi gür çıkan örgütler yok, biliyorum. Ama güçlü olmak yetmiyor bu tür durumlarda. Farklı bir şey yapmak için güçlü olanlara değil, başka bir şey yapma becerisi olanlara ihtiyaç var. Örgütler, siyasal partiler, STK’lar birlikte daha güçlü olabilirler ama bir kamusal alan olmadan fark yaratmaları mümkün değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fark yaratmak demek bu nedenle yalnızca muhalefetin gücünü göstermek değil. Kamusal alanı herkesin, bütün tarafların benimseyecekleri ya da kabul etmek zorunda kalacakları farklı bir eşiğe taşımak.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gidişi değiştirmek için yerellerde “demokrasi vahaları” yaratmaktan başka çare olmadığını düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki yerellikleri “demokrasi vahası” haline gelmesini sağlayan deneyimler yok mu? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neo-klasik kamusal alan tasavvurlarının temsil sahnesinin, ya da sembolik hakimiyet ve çatışma alanının nasıl dönüştüğünü, Taksim ve Gezi’yi hatırlamak&nbsp;yeter.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu “mucizevi” demokrasi deneyiminin nasıl sonlandırıldığını, ya da açılan parantezin nasıl kapatıldığını da yeniden hatırlamaya çalışalım: Gezi’deki “mucizevi” müşterekleştirme deneyimi, kendiliğinden oluşan barışçı ortam merkezi siyasetin çatışma eksenine taşınarak yok edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demek ki asıl soru şu: Böyle devam etsin mi istiyoruz? Yoksa bu neo-klasik rejimi değiştirmek, hukukun üstünlüğünü sağlamak mı istiyoruz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Can Yüce, "Türkiye 2. Dünya Savaşı’na girmedi, bu nedenle böyle oldu" demişti ve ne demek istediğini anlamayanları, yani bizi fena halde kızdırmıştı. Ama söylemek istediği galiba tam da buydu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün bunları yeniden hatırlamanın bir alternatif yaratmak için iyi geleceğini düşünüyorum.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/turkiye-2026-2027-yili-icin-kisa-vadeli-dis-borc-ve-kur-riski-13175</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Türkiye 2026-2027 yılı için kısa vadeli dış borç ve kur riski</h1>
                        <h2>Türkiye, 2026–2027 döneminde kısa vadeli dış borç açısından akut bir kriz içinde değildir; ancak kırılgan bir denge üzerinde bulunmaktadır. Bu dengenin sürdürülebilirliği, büyük ölçüde rezerv birikimi, dış finansman erişimi ve politika güvenilirliğine bağlıdır. Bu alanlarda iyileşme sağlanabilirse döviz darboğazı riski sınırlı kalacaktır; aksi durumda ise kur şoku üzerinden yeni bir kriz döngüsünün ortaya çıkma ihtimali devam edecektir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/turkiye-2026-2027-yili-icin-kisa-vadeli-dis-borc-ve-kur-riski-1777472765.webp">
                        <figcaption>Türkiye 2026-2027 yılı için kısa vadeli dış borç ve kur riski</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin 2026–2027 döneminde kısa vadeli dış borç ve döviz darboğazı riski, önceki kriz deneyimleriyle birlikte değerlendirildiğinde “yönetilebilir ancak kırılgan” bir görünüm sunmaktadır. Bu dönemde temel mesele, kısa vadede çevrilmesi gereken dış borç yükümlülüklerinin mevcut döviz kaynaklarıyla ne ölçüde karşılanabildiğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 yılı itibarıyla Türkiye’nin kısa vadeli dış borç stoku yaklaşık 240 milyar dolar bandındadır. Buna karşılık Merkez Bankası’nın brüt rezervleri 120–150 milyar dolar civarında seyretmekte ve net rezerv (swap dahil) 40 milyar $ olduğunu düşünülürse, kısa vadeli dış borç / net rezervler oranı 5-6 arasında olduğu görülmektedir. Bu oranın 1,5’in üzerinde olması yüksek riskli bir yapıyı göstermektedir. Bu oran, uluslararası literatürde; 1’in altı → güvenli; 1–1.5 → kırılgan ve 1.5+ → yüksek risk, olarak değerlendirilmektedir. &nbsp;Kritik eşik olarak kabul edilen 1 seviyesinin üzerinde olduğu için ekonominin dış şoklara karşı hassas olduğunu göstermektedir. Ancak bu durum henüz bir kriz anlamına gelmemekte, daha çok “yüksek riskli denge” olarak tanımlanabilecek bir duruma işaret etmektedir.</span></span></p>

<table border="1" class="Table" style="border:solid windowtext 1px">
	<thead>
		<tr>
			<td colspan="5" style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye: Net rezerv – kısa vadeli dış borç oranı ve kur (1990–2026)</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Dönem</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Rezerv / Kısa Vadeli Borç</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Tersi oran (Borç / Rezerv)</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kur değişimi</strong></span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Yorum</strong></span></span></p>
			</td>
		</tr>
	</thead>
	<tbody>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1990</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">0.6</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~1.7</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşük</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kırılgan başlangıç</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1993</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">0.3</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~3.3</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yüksek baskı</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1994 krizi öncesi</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1994</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">0.6</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~1.7</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">%70+</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devalüasyon krizi</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1997</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1.1</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~0.9</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">stabil</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görece güvenli</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1999</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1.0</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~1.0</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">düşük</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Denge</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2000</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">0.7</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~1.4</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">baskı</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kriz öncesi</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2001</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1.1</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~0.9</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">%50+</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kriz sonrası toparlanma</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2002</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1.6</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~0.6</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">stabil</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güçlü rezerv dönemi</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2005</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1.3</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~0.8</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">düşük</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İyileşme</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2008</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~0.9</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~1.1</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">%30</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel kriz</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2013</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~1.0–1.2</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~0.8–1.0</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">düşük</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En güçlü dönem</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2018</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~0.8</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~1.2</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">%40–45</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kur şoku</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2020</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~0.6</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~1.7</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">%25+</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rezerv erimesi</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2021</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~0.5</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~2.0</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">%70–80</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kur krizi</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2023</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~0.7</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~1.4</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">%50</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçiş dönemi</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~0.2–0.3 </span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">~5–10</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">kontrollü</span></span></p>
			</td>
			<td style="border-bottom:1px solid black; border-left:1px solid black; border-right:1px solid black; border-top:1px solid black">
			<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok zayıf tampon</span></span></p>
			</td>
		</tr>
	</tbody>
</table>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de döviz darboğazı genellikle klasik anlamda borcun ödenememesi şeklinde değil, kur üzerinden ortaya çıkan baskılarla kendini göstermektedir. Kısa vadeli dış borçların sürekli çevrilmesi gerekliliği, küresel finansman koşullarına bağımlılığı artırmaktadır. Küresel faizlerin yüksek olduğu veya sermaye girişlerinin zayıfladığı dönemlerde borç çevirme maliyeti yükselmekte, bu da döviz talebini artırarak kur üzerinde baskı oluşturmaktadır. Bu baskı çoğu zaman rezerv kullanımıyla dengelenmeye çalışılmakta, ancak rezervlerin yetersiz kalması durumunda ani kur sıçramaları yaşanmaktadır. Türkiye’nin geçmiş krizlerinde görüldüğü üzere, bu tür durumlar genellikle temerrütten ziyade kur şoku şeklinde ortaya çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2027 yılına yönelik beklentiler üç temel senaryo çerçevesinde değerlendirilebilir. Baz senaryoda, mevcut politikaların büyük ölçüde korunması halinde dış borcun çevrilebilirliğinin devam edeceği, ancak maliyetlerin yüksek kalacağı öngörülmektedir. Bu durumda döviz kurunun kademeli olarak değer kaybetmesi (%15–25 bandı) ve enflasyonun %20–30 aralığına gerilemesi beklenebilir. Bu senaryoda döviz darboğazı oluşmaz, ancak kırılganlık devam eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olumsuz senaryoda ise küresel finansal koşulların sıkı kalması, sermaye girişlerinin azalması veya jeopolitik risklerin artması durumunda borç çevirme oranları düşebilir. Bu durumda rezervler üzerindeki baskı artar ve kurda %30’un üzerinde sıçramalar görülebilir. Böyle bir gelişme, 2018 benzeri bir kur şoku riskini yeniden gündeme getirebilir. Bu senaryoda döviz darboğazı daha belirgin hale gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İyimser senaryoda ise ekonomik politikalara olan güvenin artması, rezerv birikiminin hızlanması ve doğrudan yabancı yatırımların güçlenmesi halinde kısa vadeli dış borç baskısı önemli ölçüde azalabilir. Bu durumda kur daha istikrarlı bir patikaya girebilir ve enflasyon daha hızlı düşebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ekonomisinin bu dönemdeki temel kırılganlığı, döviz cinsinden borçlanma ile döviz geliri arasındaki uyumsuzluktur. Ekonominin büyük kısmı gelirlerini Türk lirası cinsinden elde ederken, borç yükümlülüklerinin önemli bölümü döviz cinsindedir. Bu durum, kur artışlarının doğrudan bilanço etkisi yaratmasına neden olmakta ve ekonomik istikrarı zayıflatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çerçevede politika önerileri beş ana başlıkta toplanabilir. Birincisi, Merkez Bankası rezervlerinin güçlendirilmesi en kritik önceliktir. Net rezervlerin artırılması ve swap bağımlılığının azaltılması, dış şoklara karşı tampon oluşturacaktır. İkincisi, kısa vadeli dış borcun vadesinin uzatılması gerekmektedir. Borçların daha uzun vadeye yayılması, likidite riskini azaltarak kriz olasılığını düşürür. Üçüncüsü, cari açığın kalıcı biçimde azaltılması önemlidir. Enerji ithalatına bağımlılığın azaltılması ve yüksek katma değerli ihracatın artırılması, döviz ihtiyacını yapısal olarak düşürecektir. Dördüncüsü, para ve ekonomi politikalarında öngörülebilirliğin artırılması gerekmektedir. Güvenilir ve tutarlı politikalar, sermaye girişlerini destekleyerek dış finansman koşullarını iyileştirir. Beşinci olarak, reel sektörün döviz açık pozisyonunun azaltılması ve riskten korunma mekanizmalarının geliştirilmesi gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak Türkiye, 2026–2027 döneminde kısa vadeli dış borç açısından akut bir kriz içinde değildir; ancak kırılgan bir denge üzerinde bulunmaktadır. Bu dengenin sürdürülebilirliği, büyük ölçüde rezerv birikimi, dış finansman erişimi ve politika güvenilirliğine bağlıdır. Bu alanlarda iyileşme sağlanabilirse döviz darboğazı riski sınırlı kalacaktır; aksi durumda ise kur şoku üzerinden yeni bir kriz döngüsünün ortaya çıkma ihtimali devam edecektir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bir-cisim-yaklasirken-chp-13174</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bir cisim yaklaşırken CHP</h1>
                        <h2>Bir kez daha ifade etmekte yarar var; içinde bulunduğumuz şu günlerde halef-selef iki lidere siyaseten büyük sorumluluk düşüyor. Ve bu sorumluluk, iki liderin kişisel duruş, düşünceleri kadar önemlidir. Bu sorumluluktan kaçmak iki lidere de kaybettirir. Kazanan bir bütün olarak bu düzenin sürmesini isteyenler; kaybedenler ise bu düzenin değişmesini isteyenler olur. Tabi burada bir sorumluluğun da; her şeyi görmesine rağmen sadece sahip oldukları “küçük iktidarlarını” korumak uğruna susanlara düştüğünü söylemeye gerek yok sanırım. Yine şunu da ekleyelim; mutlak butlan gelmese bir halef selef liderlerin bir araya gelmesi CHP’nin iç cephesini güçlendirmesi kadar; muhalefette güçlü bir çekim merkezi olmasının önünü de açacaktır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-cisim-yaklasirken-chp-1777148486.webp">
                        <figcaption>Bir cisim yaklaşırken CHP</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidara yakın medyayı takip ettiğimizde mutlak butlan kararının eli kulağında olduğunu çıkarıyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan böyle bir kararın ekonomik yıkımını iktidar göze alabilir mi, onu da kestirmek güç.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama iktidarın, iktidar olma halini korumak için her şeyi yapabilme potansiyeli mutlak butlan kararının alınmasını imkansız olmaktan çıkarıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle bir durumda bir önceki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, yeniden partinin başına gelecek. Ki, kendisi böyle bir karar çıkması durumunda görevi kabul etmemesi halinde, partiye kayyum atanma durumu söz konusu olduğu için görevi kabul edeceğini açıklamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu ana kadar halef-selef genel başkanların birbirleri ile bu konuda temas olmaması basit bir iletişimsizliği değil, tarafların iradi tercihlerinden dolayı görüşmediklerini çıkarabiliriz. Karşı karşıya olduğumuz durum; partinin üzerine gelen tehlikeden partiyi kurtarmak için genel başkanların siyasi hiçbir adım atmamasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bu durum kime yarıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’ye mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut Genel Başkan Özgür Özel’e mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önceki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruların tek bir cevabı var; hiçbirine. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumun tek kazananı var; iktidar ve iktidar bloku. Yani Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan, MHP Lideri Bahçeli ve bütün olarak iktidar bloku. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle bir karar, yüzde 30’un üzerindeki partinin de facto olarak bölünmesi ve toplamı yüzde 30’a ulaşamayan iki parti demek olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki neden?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KILIÇDAROĞLU’NA DÜŞEN</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden Kemal Kılıçdaroğlu, Özgür Özel ile böylesine hassas bir süreçte görüşme gereği duymuyor? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel’e kırgın ya da kızgın olduğu için mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na kırgın ve kızgın olduğu için mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genel Başkanlığı kaybettiği için mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">38. Olağan Kurultay’da şaibe olduğuna inandığı için mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varsayalım bütün bunlar doğru. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kılıçdaroğlu bu neden(ler)le Özel ile görüşmüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve diyelim mutlak butlan kararı alındı. Kılıçdaroğlu yeniden Genel Başkan oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda ne olacak, CHP bir bütün olarak Kılıçdaroğlu’nun varsaydığı şaibelerin kaynakları “temizlenmiş” mi olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası bugün eğer şaibeli olduğuna inanıyorsa, inandığı bu kişiler çok değil yakın zamanda kendisini destekleyen, kendisinin siyasete taşıdığı isimler değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olmayacak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varsayalım oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle bir CHP’nin yani bölünmüş, küçülmüş CHP’nin AK Parti, MHP ya da bir bütün olarak Cumhur İttifakı ve Erdoğan ile siyaseten rekabet etmesi mümkün mü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mümkün değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gerçeğe rağmen Kılıçdaroğlu’nun Özel’le kurmadığı ilişki bize; ancak ve ancak kişisel hırslarını aklının önüne geçirmiş bir liderlik portresi çizer. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ÖZEL’E DÜŞEN</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki Özel’in Kılıçdaroğlu ile görüşmesine engel olan ne?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kişisel kızgınlık mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yakın çevresinde gelen telkinler mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kılıçdaroğlu’nun iktidar medyasına konuşmuş olması mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne, ne olabilir ki; böylesine hassas bir süreçte partinin geleceğini, karşı karşıya olduğu riskleri siyaseten en aza indirmek için eski genel başkanı ile konuşmasına engel olan?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden bir kez daha ifade etmekte yarar var; içinde bulunduğumuz şu günlerde halef-selef iki lidere siyaseten büyük sorumluluk düşüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu sorumluluk, iki liderin kişisel duruş, düşünceleri kadar önemlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sorumluluktan kaçmak iki lidere de kaybettirir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kazanan bir bütün olarak bu düzenin sürmesini isteyenler; kaybedenler ise bu düzenin değişmesini isteyenler olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabi burada bir sorumluluğun da; her şeyi görmesine rağmen sadece sahip oldukları “küçük iktidarlarını” korumak uğruna susanlara düştüğünü söylemeye gerek yok sanırım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine şunu da ekleyelim; mutlak butlan gelmese bir halef selef liderlerin bir araya gelmesi CHP’nin iç cephesini güçlendirmesi kadar; muhalefette güçlü bir çekim merkezi olmasının önünü de açacaktır. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TEMİZ SİYASETE EVET AMA HERKES TEMİZ OLURSA</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada şunu ifade etmekte yarar var. Elbette parti ne olursa olsun, siyaseten tüm kademelerinden şeffaflık esas olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu, tek partinin temizliği, şeffaflığı ile gerçekleşmeyecek kadar da açıktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü, kurulan siyasi düzenin kendisi bizatihi bu kirliliğin nedenidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi Partiler Kanunu başta olmak üzere ilgili yasaları değiştirmeden, siyasi etik yasası gibi ilkesel düzenlemeler yapmadan, bir partinin temizliği ancak konjoktürel olur ve o iddiada olan parti de kitle partisi olmaktan uzaklaşıp, marjinal bir partiye dönüşür. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/atinanin-sevdigim-lokantalari-tavernalari-cafeleri-13173</link>
            <category>GEZİ</category>
            <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Atina’nın sevdiğim lokantaları, tavernaları, cafeleri</h1>
                        <h2>Gelelim, Atina’nın cafelerine. Genel kural, Atina’da cafe ya da bistro aşağıda değil yukarıda olur. Yani bir binanın terasına çıkacak ve Akropol’e karşı sabahsa kahvenizi, akşamüstüyse içkinizi yudumlayacaksınız. Bunların tabii en muhteşemi bir başka yazıda anlattığım Grande Bretagne’nin terasıdır. Ermou sokağındaki Ermou18 ile Monastiraki’deki 360 ve Hyper yine güzeldir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/atinanin-sevdigim-lokantalari-tavernalari-cafeleri-1777143044.webp">
                        <figcaption>Atina’nın sevdiğim lokantaları, tavernaları, cafeleri</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gastronomi yolculuğunun başlangıç noktası olarak Atina’nın iki meydanından Monastiraki’yi alalım.<br />
Karşımızda Bayraktaridis lokantası var ama biz derhal “turistik olan yer lezzetsizdir” fehvasına uyalım ve yanından geçip gidelim.<br />
Bu sokak boyunca lokantalardan dışarı taşmış masalar göreceğiz ama oyalanmaya değmez -gene de buradaki yemeklerin, işte şişlerin, kızartmaların, bilumum deniz mahsulünün kötü olduğunu asla söylemiyorum.<br />
Sokağı bitirdiğimize göre sağa dönüp Plaka’ya doğru yürümeye başlayalım.<br />
Burada göreceğimiz ilk lokanta geniş bir alana kurulmuş olan Kitro, bir akşam indiğim Atina’daki ilk yemeğimi, gecenin ilerleyen bir saatinde bu lokantada yemiştim, klasik Yunan yemekleri, güzeldi.<br />
Zaten bu Yunanistan’ın yemekleri tatlı hariç genelde iyidir.<br />
Ama burada içerlek bir lokanta var, oraya bir girelim istiyorum.<br />
Pandrosou, geleneksel Yunan mutfağını yorumlayarak bugüne taşıyan güzel bir lokanta olmasının ötesinde bizim için farklı bir yeri var çünkü bir mayıs günü, üstelik de Nihan’ın doğumgünüydü, bu lokantada evlilik teklif ettim.<br />
Sonra baktık ki bu keyifli bir iş, dönene kadar birkaç yerde daha ben sordum o “Evet! Evet! Evet!” dedi -tabii öyle yerlere çökmeden.<br />
Plaka’dan yukarı doğru yürüyelim, birazdan Flessa sokağının kesişimine geleceğiz, buradan o sokağa dönüp duvarlarını Savvakis’in resimlediği Stamatopoulos lokantasına girelim.<br />
Burada akşam müzik de olur.<br />
Yemekler güzeldir, hele uzo ya da şarap damarlarında dolaşmaya başladı mı müzik daha da güzel gelir, Zorba’nın her tıngırdayışında Anthony Quinn gibi kalkıp oynamak istersin de beceremeceğim korkusuyla sadece yerinden alkış tutarsın.<br />
Yeniden Plaka’ya inip yürümeye devam edelim, bu kez bir küçük meydana gelecek, sağlı sollu iki lokanta göreceğiz.<br />
Bunlar da çok turistik olduğu için ilgi alanımıza girmeyecek ama eğer bir Paskalya günü gelirseniz, tam da burada kokoreç çevrilir, işte o çok lezzetlidir.<br />
Balkanların kokoreci bizimkine benzemez, çünkü bizimki gibi uykuluk ya da yağa değil, ciğerli sakatatlı bir karışıma sarılır ki ağır bir yemek olur.<br />
Gene burada, sokağın hemen içinde, bir uzo bar vardır.<br />
Bir kere gitmeli, şöyle bir-iki tek atmalı ama bu görevi yerine getirdikten sonra müdavimi olunacak bir yer değildir.<br />
Şimdi tekrar gerisin geriye dönelim ve Plaka’ya doğru sağ yerine aynı noktadan sola sapalım.<br />
Mitropoleos sokağına geldik.<br />
İlk göreceğimiz yer Metropolitan katedrali, gideceğimiz lokantaysa karşısında.<br />
Atina’nın en güzel lokantalarından biri olan Cherchez la Femme’in mezeleri de, etli yemekleri de, hatta salataları da şahanedir.<br />
Bu lezzetli bir sokak çünkü biraz sonra solda Athinaikon var.<br />
Athinaikon, 1932’den beri hizmet veren ama eski olmayan, hem menüsünü hem dekorunu sürekli yenileyen özellikle akşam yemekleri için ideal bir lokanta.<br />
Athinaikon’un hemen karşısında benim sevdiğim lokantalardan biri olan Ergon yer alıyor.<br />
Bu Ergon’a ben çok sık giderim, menüdeki hemen her şeyden yemişimdir.<br />
Burası da geleneksel mutfağı modernize eden çok iyi bir lokanta.<br />
Peynirli-biberli ezmeleri, isli sardalya, humus, yaprak sarması, ara sıcakları, ciğer, et ya da ahtapotlu makarna gibi anayemekleri hepsi şahanedir.<br />
Ergon’da bir tek baharatlı tonbalığı lakerdasını sevmediğimi hatırlıyorum ama bu onun kötü veya lezzetsiz olduğunu değil, benim damak tadımla uyuşmadığını gösteriyor sadece.<br />
Ayrıca, burada Plomari falan değil, Ergon’un kendi uzosu içilir.<br />
Bu yol bizi Syntagma meydanına çıkaracak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-25%20at%2021_10_06%20(1).jpeg" style="height:800px; width:600px" /><br />
Hazır çıkmışken oradaki bir esnaf lokantasından da söz edeyim.<br />
Bu yerel lokantaları keşfedebilmek için sağlam referans gerekir, biri sizi alıp götürür de öyle öğrenirsiniz.<br />
Beni buraya evvela George Rorris getirmişti, sonra kendim de gittim.<br />
Voulis’teki Evgenia’da musakka ve dolma yediğimi hatırlıyorum.<br />
Bir başka esnaf lokantasıysa buraya beş dakika uzaklıkta.<br />
Lekka sokağındaki To Triantafyllo tis Nostimias’ta her şey güzel de sardalya kuşu ile midyeli pilav adeta birer başyapıttı.<br />
Ben bu sardalyayı çok severim, o yüzden iyi sardalya yapan yerleri de çok severim.<br />
Burası da onlardan, ama patlıcanı, kabağı falan da çok güzel.<br />
Yemek faslını bitirmeden Monastiraki’ye çok yakın olan bir hamburgerci -Pax Burger- ile karşısındaki dönerciyi de söyleyeyim.<br />
Hamburger dünyanın hiçbir yerinde heyecan uyandıracak bir yemek değildir bence, Atina’da hele hiç değildir, ama burada yediğim keçi peynirli ve trüflü hamburger hayli güzeldi.<br />
Ben döneri sade ve tabakta yemeyi tercih ederim, soslar, salatalar işin içine girdi mi dönerden soğurum.<br />
Alman döneri gibi Yunan döneri de -gyros- benlik bir şey değildir.<br />
Gündelik hayatında hiç döner yemeyen Nihan burada yediği ilk ve tek gyros’u beğenmişti.<br />
Gelelim, Atina’nın cafelerine.<br />
Genel kural, Atina’da cafe ya da bistro aşağıda değil yukarıda olur.<br />
Yani bir binanın terasına çıkacak ve Akropol’e karşı sabahsa kahvenizi, akşamüstüyse içkinizi yudumlayacaksınız.<br />
Bunların tabii en muhteşemi bir başka yazıda anlattığım Grande Bretagne’nin terasıdır.<br />
Ermou sokağındaki Ermou18 ile Monastiraki’deki 360 ve Hyper yine güzeldir.<br />
To Triantafyllo tis Nostimias lokantasının yanında Bartesera adında hoş bir bar var.<br />
Ama galiba Atina’daki barların en iyisi kokteylleriyle meşhur olan The Clumsies -Praxitelous sokağında.<br />
Ben kokteyl sevmem; daha doğrusu başladım mı bardak bardak içmek isterim ki bu da iyi bir yere varmaz, o yüzden genellikle hiç başlamamayı tercih ederim.<br />
Ama burada güzel bir bardak kokteylle yetindiğimi hatırlıyorum.<br />
Atina bir gastronomi başkenti olmayabilir ama insanı mutlu ettiği şüphesiz.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iranin-yeni-rehinesi-trump-13172</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran’ın yeni rehinesi Trump*</h1>
                        <h2>2016’da adayken Irak işgalini “büyük, şişman bir hata” olarak nitelendirmiş, Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırdığını ve çok fazla para ve can kaybına mal olduğunu söylemişti. Ama nefret uyandıran Bibi tarafından ayartılarak kan ve kum tuzağına düştü. W. Bush’un savaşa uydurma gerekçe bulma nezaketi varken, Trump Bibi’nin burnunun dibinden sürüklenerek bu işe girdi; Kongre’yi, müttefikleri ve birçok öfkeli MAGA taraftarını hiçe saydı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iranin-yeni-rehinesi-trump-1777142441.webp">
                        <figcaption>İran’ın yeni rehinesi Trump*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İyi bir şeye benziyordu: ama dur sana anlatayım.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, O. Henry’nin klasik kısa öyküsü “Kızıl Şefin Fidyesinin” açılış cümlesidir.1907’de yazılan bu hikâye, şeytani, kurnaz ve korkunç bir yaramazı ele geçirip kontrol etmeye çalışmanın tehlikelerini anlatan en iyi meseldir. Öyle ki, kaçıranlar sonunda kaçırılan olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hikâye, Alabama’nın sakin bir kasabasında zengin bir toprak sahibinin 10 yaşındaki oğlunu kaçırarak kolay para kazanacağını sanan iki küçük çaplı suçluyu anlatır. Çok yanlış hesap yapmışlardır. Kızıl saçlı, çilli çocuğu kaçırmaya gittiklerinde çocuk bir kediye taş atıyor ve kaçıranlardan birine tuğla fırlatıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendisine “Bozkırların Terörü Kızıl Şef” adını veren çocuk, kaçıranlarını perişan eder. Adamları taciz etmekten büyük keyif alır ve eve dönmek istemez. Sonunda 2.000 dolar fidye talebinden vazgeçmek zorunda kalırlar, şeytani çocuğu ellerinden almak için babasına 250 dolar öderler ve dağlara kaçarlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Trump, Bibi Netanyahu’nun İran’a vurmak için sunduğu aşırı iyimser (Pangloss’vari) gerekçeye uydu. İyi bir şeye benziyordu: ama dur sana anlatayım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın şeytani liderliği ve müttefikleriyle neredeyse iki aydır boğuşmanın ardından Trump, dağlara kaçmak ister gibi görünüyor. Sürekli mollaları yendiğini ve askeri güçlerini “yok ettiğini” söylüyor, ama İran teslim olmayı reddediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump son zamanlarda, karşısında daha kolay anlaşılır bir rejim olduğunu söylüyor; oysa aslında aynı rejim ama daha da kötüsü artık sertleşmiş, fanatik generaller tarafından yönetiliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran zenginleştirilmiş uranyumunu teslim etmedi ve müzakereler pamuk ipliğine bağlı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın sürekli açık olduğunu iddia ettiği Hürmüz Boğazı kapalı. Trump, İran’ın ablukasını abluka altına alıyor. George W. Bush’un dış politika danışmanlarından Richard Haass, “Home &amp; Away” bülteninde şöyle yazdı:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Iran, Trump’ın hazır olduğundan çok daha dayanıklı ve yaratıcı olduğunu kanıtladı. Yönetimin neredeyse tüm varsayımları yanlış çıktı.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Haass’a göre, İran’ın konvansiyonel askeri gücünün zayıflaması dışında “neredeyse her diğer ölçüt, ABD’nin, bölgenin ve dünyanın daha kötü durumda olduğunu gösteriyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İranlılar Trump’ı eziyor hatta trolllerin kralını bile trolleyerek. Başkanla “L.O.S.E.R.” diye acımasızca dalga geçiyor, Bibi kuklası olmakla ve Epstein dosyalarındaki dikkati dağıtmakla suçluyorlar. Trump’a hitaben viral olan bir İran rapinde çatışma şöyle tanımlanıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Göremediğin bir tuzak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Boş gururunun mezarlığına hoş geldin.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daily Show muhabiri Ronny Chieng, İran’ın meme savaşını kazandığını kabul ederek Trump hakkında şöyle dedi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">‘Bir cyberbully’yi (siber zorba) seçmenin ne anlamı var ki, eğer siber zorbalıkta bile berbatsa?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran Boğaz’da gücünü gösterince Trump, eski duruma dönmek için şimdi onunla pazarlık etmek zorunda kaldı. Gezegenin neredeyse ortaçağ gibi duran tuhaf bir köşesinde sıkışıp kaldı; geri, zalim bir teokrasinin yanı başında. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa dünyanın petrolünün %20’den fazlasını taşıyan gemiler bu dar geçitten Arap Denizi’ne ulaşmak zorunda. Venezuela’daki macerasından sonra aşırı özgüven kazanan Trump, artık aklını kaçırmak üzere.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Wall Street Journal’da Josh Dawsey ve Annie Linskey’nin haberine göre, iki Amerikan pilotu vurulunca Trump o kadar sinirlendi ki “yardımcılarına saatlerce bağırdı.” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçen ay, rehineler ve 8 helikopterin kaybedildiği başarısız kurtarma operasyonu yüzünden Jimmy Carter gibi spirale girme tehlikesinden bahsetti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazetecilik kariyerimin ilk büyük haberlerinden biri, 1981’de rehinelerin West Point’e dönüşünü izlemek için bir yıl boyunca rehinelerin ailelerini takip etmekti. Böylece İranlıların jujitsu taktiklerini ilk elden gördüm: 52 Amerikalıyı büyükelçilikte rehin tutarak Carter’ın başkanlığına, itibarına ve yeniden seçilme şansına baskı yaptılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, Paskalya’da küfürlü bir paylaşım yaparak ve İran medeniyetini yok etmekle tehdit ederek İranlıları korkutmaya çalıştı. Ama İran, Afganistan ya da Irak değil. İran mollaları ve generalleri Boğaz’ın deneyimli savaşçıları.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, Orta Doğu’daki tek iyi politikasını yani hızlı zafer hayali peşinde koşmamak ve bir kez daha “kan ve kum”a sürüklenmemek stratejisini terk etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlk döneminde bunu küçümseyerek söylemişti.2016’da adayken Irak işgalini “büyük, şişman bir hata” olarak nitelendirmiş, Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırdığını ve çok fazla para ve can kaybına mal olduğunu söylemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama nefret uyandıran Bibi tarafından ayartılarak kan ve kum tuzağına düştü. W. Bush’un savaşa uydurma gerekçe bulma nezaketi varken, Trump Bibi’nin burnunun dibinden sürüklenerek bu işe girdi; Kongre’yi, müttefikleri ve birçok öfkeli MAGA taraftarını hiçe saydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maggie Haberman ve Jonathan Swan’ın yakında çıkacak kitabı “Rejim Değişikliği: Donald Trump’ın Emperyal Başkanlığı”nda ortaya koyduklarına göre, Başkan Trump General Dan Caine’in İran savaşı uyarısını kulak arkası etti. General, bu savaşın silah stoklarını ciddi şekilde tüketeceğini ve Hürmüz Boğazı trafiğini tehlikeye atacağını söylemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">The Times’ın Perşembe günkü haberine göre ABD, Çin’le olası bir savaş için üretilen uzun menzilli gizli seyir füzelerinin yarısını (yaklaşık 1.100’ünü) harcadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sinek kadar kısa dikkat süresine sahip başkan Truth Social’da şöyle yazdı: <em>“Benim zamanım çok, ama İran’ın yok Saat işliyor!” </em>Oysa zaman çizelgesini ve kendini kaybeden asıl kişi kendisi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emlak geliştiricisi olduğu dönemde “dürüst abartı” kullandığını söyleyen Trump, şimdi çılgın Truth Social paylaşımlarında, gazetecilerle yaptığı görüşmelerde ve röportajlarda abartılı olumlu beklenti kullanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekibi, yüksek benzin fiyatları ve ekonomiye odaklanamama yüzünden ara seçim felaketine razı olmuş durumda. Ve hâlâ o devasa balo salonuna dönüp duruyor. Washington Post analizine göre “Trump bu yıl günlerin yaklaşık üçte birinde balo salonundan bahsetmiş.” İran’la Gordiyon düğümü oluşturduktan sonra zihninde hoş bir kaçış noktası olmuş.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>* </strong><span style="background-color:white"><span style="color:#363636"><strong>Maureen Dowd </strong>(Pulitzer ödüllü köşe yazarı)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/25/opinion/trump-iran-war-israel.html" style="color:blue; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/25/opinion/trump-iran-war-israel.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/mimarlik-insan-korumuyor-artik-13171</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Mimarlık insan korumuyor artık</h1>
                        <h2>Mimarlık tek başına çözüm değil. Bir yapının içinde bulunduğu toplum ne kadar kırılgansa, o yapı da o kırılganlıktan etkilenir. Şiddet, güvensizlik, belirsizlik… Bunlar mekânın dışında başlar. Ama mekân, bunların nasıl yaşanacağını belirler. Bu yüzden mimarlığın sorumluluğu büyüktür. Çünkü her şey bir mekânda gerçekleşir. Ve o mekânın nasıl tasarlandığı, yaşanan olayın sonucunu doğrudan etkiler. Bugün geldiğimiz noktada mimarlık şu soruyla yüzleşmek zorunda: Biz ne üretiyoruz? Bina mı, yoksa yaşam mı? Eğer ürettiğimiz şey insanı korumuyorsa, o yapı ne kadar başarılı sayılabilir?Çünkü en basit hâliyle gerçek şu: Mimarlık insanı korumuyorsa, aslında hiçbir şey yapmıyordur.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/mimarlik-insan-korumuyor-artik-1777373298.webp">
                        <figcaption>Mimarlık insan korumuyor artık</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir bina sizi gerçekten korur mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu soru eskiden çok basitti. Mimarlık, insanı doğadan korumak için vardı. Yağmurdan, soğuktan, sıcaktan, rüzgârdan… Sonra şehirler büyüdü, yapılar çoğaldı ve mimarlık daha karmaşık bir rol üstlendi. Artık sadece doğadan değil, kaostan, yoğunluktan, belirsizlikten de koruması gerekiyordu. Ama bugün geldiğimiz noktada bu temel işlev yeniden sorgulanıyor. Çünkü etrafımızdaki mekânlar çoğalırken, güven duygusu aynı hızda artmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün şehirlerde dolaşırken şunu fark etmemek mümkün değil: Binalar var, siteler var, rezidanslar var, güvenlikler var… Ama buna rağmen insanlar kendini güvende hissetmiyor. Çünkü mimarlık artık koruyan bir sistem olmaktan çok, üreten bir sektör hâline geldi. Hızlı, yoğun, sürekli çoğalan bir yapı üretimi var. Ama bu üretim sürecinde en temel soru çoğu zaman geri planda kalıyor: Bu yapı gerçekten insanı koruyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Depremlerde yıkılan binalar bu sorunun en sert cevabı. Bir yapının en temel görevi ayakta kalmaktır. Ama biz hâlâ bu en temel işlevi tartışıyoruz. Bu sadece teknik bir eksiklik değil; bir yaklaşım sorunu. Çünkü bir yapı tasarlanırken öncelik güvenlik değilse, sonuç da güvenli olmaz. Malzeme, maliyet, hız, metrekare… Bunların hepsi insanın önüne geçtiğinde mimarlık yön değiştirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama mesele sadece deprem değil. Kentin kendisi de artık koruyucu değil. Yoğunluk arttıkça hareket alanı daralıyor. Kaçış ihtimali azalıyor. Kamusal alanlar sıkışıyor. Bir kriz anında insanların nereye gideceği, nasıl hareket edeceği çoğu zaman belirsiz. Çünkü kent planlaması ile mimarlık arasındaki ilişki zayıflamış durumda. Her parsel kendi içinde çözülüyor ama bütün kayboluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yapılan birçok yapı, bulunduğu bağlamdan kopuk. Aynı tip projeler farklı şehirlerde, farklı iklimlerde, farklı sosyal yapılarda tekrar ediliyor. Bu kopya yaklaşım, mimarlığı yerel bir çözüm üretmekten uzaklaştırıyor. Oysa koruyucu bir mimarlık, bulunduğu yere ait olmak zorundadır. İklimi bilmek, toprağı tanımak, kullanıcıyı anlamak… Bunlar olmadan güvenli bir yapı üretmek mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir başka önemli mesele de güvenliğin mimari bir konu olarak ele alınmaması. Güvenlik genellikle sonradan eklenen bir katman gibi düşünülür. Kamera konur, güvenlik görevlisi eklenir, kapıya kartlı sistem yerleştirilir. Oysa bunlar güvenlik hissi üretir, gerçek güvenlik değil. Gerçek güvenlik, tasarımın içindedir. Görüş alanları, geçişler, sınırlar, yönlendirmeler… Bunlar doğru kurgulanmadığında, en pahalı güvenlik sistemleri bile yetersiz kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mimarlık yalnızca fiziksel bir kabuk değildir. Davranış üretir. İnsanların nasıl hareket edeceğini, nerede duracağını, nerede birikeceğini belirler. Bu yüzden yanlış bir plan sadece estetik bir sorun değildir; doğrudan risk üretir. Kör noktalar, kontrolsüz alanlar, sıkışık geçişler… Bunların hepsi kriz anında problem yaratır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün okullarda, sitelerde, kamusal alanlarda yaşanan güvensizlik hissi tam da buradan geliyor. Mekân var ama sistem yok. Yapı var ama kurgu yok. Her şey yerli yerinde gibi görünüyor ama bütün çalışmıyor. Bu da mimarlığın temel işlevinden uzaklaştığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada en kritik kırılma noktası şu: Mimarlık artık insan için değil, piyasa için üretiliyor. Satılabilirlik, hız ve maksimum alan kullanımı, tasarımın önüne geçiyor. Bu durumda koruma işlevi ikinci plana itiliyor. Çünkü koruma görünmezdir, satılmaz. Ama metrekare satılır. Cephe satılır. Manzara satılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden bugün mimarlık, görünür olanı güçlendiriyor ama hayati olanı zayıflatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa iyi mimarlık tam tersini yapar. Görünmeyeni çözer. Riski azaltır. Kullanıcıyı korur. Sessiz çalışır ama hayati bir rol oynar. Bugün eksik olan da tam olarak bu: Sessiz ama güçlü bir koruma mekanizması.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak şunu da kabul etmek gerekiyor: Mimarlık tek başına çözüm değil. Bir yapının içinde bulunduğu toplum ne kadar kırılgansa, o yapı da o kırılganlıktan etkilenir. Şiddet, güvensizlik, belirsizlik… Bunlar mekânın dışında başlar. Ama mekân, bunların nasıl yaşanacağını belirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden mimarlığın sorumluluğu büyüktür. Çünkü her şey bir mekânda gerçekleşir. Ve o mekânın nasıl tasarlandığı, yaşanan olayın sonucunu doğrudan etkiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün geldiğimiz noktada mimarlık şu soruyla yüzleşmek zorunda: Biz ne üretiyoruz? Bina mı, yoksa yaşam mı? Eğer ürettiğimiz şey insanı korumuyorsa, o yapı ne kadar başarılı sayılabilir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü en basit hâliyle gerçek şu: Mimarlık insanı korumuyorsa, aslında hiçbir şey yapmıyordur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/turizm-sezonu-basliyor-13170</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Turizm sezonu başlıyor</h1>
                        <h2>Savaş öncesinde -2025 yılında- konaklama sektörünün kullandığı, döviz kredilerinin miktarı % 75 oranında arrtı. İşletmelerin beklenen döviz gelirleri, artan girdi maliyetleri  ile karşılaştırıldığında, düşük kaldı. Önümüzdeki 2026 sezonu;  savaşın etkisiyle yükselen fiyatlar ve dış pazarda düşen talep yüzünden, çok daha zor geçeceğe benziyor. Örneğin 4 kat pahalılaşan jet yakıtı fiyatları, dış pazardaki Türkiye talebini daha kısa uçuş mesafesi bulunan ülkelere kaydırabilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/turizm-sezonu-basliyor-1777194098.webp">
                        <figcaption>Turizm sezonu başlıyor</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">K<span style="background-color:white"><span style="color:black">örfez Savaşı ABD-İsrail ikilisinin İran’a saldırılarıyla başladı. Saldıranlar savaşın kısa sürede sonlanacağı ve İran’da rejimin değişeceğine inanmış olmalılar. Çatışmaların beklenenden daha uzun sürdü. Küresel ekonomide şimdiden öngörülemeyen çapta büyük bir değişimin yaşanacağı gözleniyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Dünya dengelerinin bu denli sarsılması, Türkiye’de turizmi diğer sektörlerden daha fazla zorlayacaktır. Bazıları “varsayımda bulunmak için erken”, diyerek kamuoyunun karşısına çıkacaklar, &nbsp;gözbağcılar daha ileri gidecek, Körfez’den kaçan potansiyelin, Türkiye’ye kayacağını bile dile getireceklerdir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Savaşın olumsuz etkilerini bir yana bırakalım. Öncesinde turizmi etkileyen çok sayıda olumsuz gelişme yaşandı. Talep düştü. Nedenleri derinlemesine araştırılıp, gereken önlemler alınmadı. Tam tersine transit geçenler, yurtdışında yaşayan TC Yurttaşları, günübirlik bir kaç saatliğine giriş yapan alışverişçiler, turist sayıldılar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Turizm gerilerken, sektörden -meslek örgütleri dahil- sorunları kamuoyu ile paylaşan, gerçekçi çözüm önerileri de duyulmadı. Sakinleştirilmiş&nbsp; (!) ortamdan yüreklenen, yöneticiler ellerindeki medya gücüyle, toplumu başarı hikayelerine inandırdılar. Muhalif görünümlü bazı medya kuruluşları da gelişmelere seyirci kaldılar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Gerçekte ekonomideki olumsuzluklardan, turizmin etkilenmesi kaçınılmazdı. Baskılanan döviz kurları ve yükseltilen faiz oranları, yönetimin enflasyonun düşeceğine ilişkin iyimser beklentilerini boşa çıkardı. İşletmelerin girdileri piyasa normallerinin çok üstünde arttı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Düşük döviz kurları Türk Lirası kaynaklı yüksek girdi maliyetlerine bölündüğünde, ortaya çıkan &nbsp;konaklama, yiyecek-içecek ve alışveriş fiyatları, rakip ülkelerdeki eşdeğer ürünlerin iki katına yaklaştı. Türkiye’de geçirilecek tatilin harcamaları, gelişmiş ekonomilere sahip kaynak pazar ülkelerin fiyatları ile yarışır hale geldi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu süreçte kalıcı çözüm aramak yerine, çevremizdeki savaş ortamının talepteki gerilemeye neden olduğu öne sürülüyor. Düşüşün neden ve sonuçları ile yeterince ilgilenen, kişi ya da kuruluşlara pek raslanmıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu ortamda yurtdışındaki medya kuruluşları ve son yılların en büyük iletişim ortamı konumundaki, sosyal medyada Türkiye’ye ilişkin haberler yoğunlaştı. Konu ve eleştiriler bizden çok kaynak pazar medyasında yer buldular. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Adıyaman’daki depremde (2024) aralarında 32 Kıbrıs’lı küçük yavrunun bulunduğu, 72 kişinin hayatlarını kaybettikleri, İSİAS Otel’in çökmesi , 78 yurttaşımızın can verdikleri, Bolu Kartalkaya Otelindeki yangını. Bizde gerçek sorumlular gizlenmeye çalışılırken, yurtdışında yapılan yorum ve değerlendirmelerde, yönetim ve denetim boşlukları öne çıkarıldı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yaşadığımız iki korkunç olay, günlerce yabancı medyada en çok okunan, haberler arasında yer aldılar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Kaçak içki üretimi nedeniyle hayatlarını kaybedenlerin, ürpertici sayıları da olumsuzluğu etkiledi. Turist getiren, yüksek kapasiteli tur operatörleri sigorta şirketlerinin uyarılarını, yolcularına duyurmak zorunda kaldılar. “Türkiye’de konaklama hizmeti veren anlaşmalı tesislerimiz dışında, mümkünse alkollü içki tüketmeyin”. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İstanbul’da taksiye binerseniz, şoförden önce ödeyeceğiniz miktarı öğrenin. Taksimetreyi kesinlikle açtırın. Kredi kartı ile ödeme yapmayın! Kart şifrenizin kopyalanma ve hesabınızdan fazla para çekilme olasılığını unutmayın!</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yukarıdaki örnekleri çoğaltmak mümkün, şimdilik bir yana bırakalım..</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Savaş öncesinde -2025 yılında- konaklama sektörünün kullandığı, döviz kredilerinin miktarı % 75 oranında arrtı. İşletmelerin beklenen döviz gelirleri, artan girdi maliyetleri&nbsp; ile karşılaştırıldığında, düşük kaldı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Önümüzdeki 2026 sezonu;&nbsp; savaşın etkisiyle yükselen fiyatlar ve dış pazarda düşen talep yüzünden, çok daha zor geçeceğe benziyor. Örneğin 4 kat pahalılaşan jet yakıtı fiyatları, dış pazardaki Türkiye talebini daha kısa uçuş mesafesi bulunan ülkelere kaydırabilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Başka bir neden ise AB Pazarında Türkiye’yi dışlamaya dönük siyasal tutumun belirginleşmeye başlaması. Bu ülkelerin kamuoylarında AB Yönetimini haklı gösterecek, eğilimler küçümsenmemeli. Yasaklar, seçilmiş yerel yöeticilerin süreklki tutuklanmaları, siyasalaşmış yargı ve düşünce özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar da tüketicileri karar verme sürecinde başka alternatiflere yöneltebilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu süreçte bazı turizm meslek örgütlerinin, talepteki düşüş eğilimlerini salt Türkiye’nin &nbsp;savaşın merkezinde gibi algılanmasına bağlayan açıklamaları, gerçeğin ne denli uzağında konumlandıklarını gösteriyor. </span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/guvenli-mekan-nerede-13169</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Güvenli mekân nerede?</h1>
                        <h2>Bugün geldiğimiz noktada mimarlık artık şu soruyla yüzleşmek zorunda: Bir yapı sadece güzel ve işlevsel olduğu için yeterli midir? Yoksa aynı zamanda koruyucu olmak zorunda mıdır? Bu soru, mimarlığın yönünü belirleyecek kadar önemlidir. Çünkü artık mesele sadece tasarım değil, sorumluluktur. Bir mimar bir plan çizdiğinde sadece duvarları yerleştirmez. Aynı zamanda insanların nasıl hareket edeceğini, nasıl karşılaşacağını, nerede duracağını, nerede güvende hissedeceğini belirler. Bu nedenle mimarlık, düşündüğümüzden çok daha fazla sorumluluk taşır. Ve en basit hâliyle mesele şudur: Bir mekân, içindeki insanı koruyamıyorsa, o mekân ne kadar başarılı sayılabilir?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/guvenli-mekan-nerede-1777195527.webp">
                        <figcaption>Güvenli mekân nerede?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir mekân gerçekten ne kadar güvenlidir? Bu soru uzun yıllar boyunca mimarlığın merkezinde yer almadı. Daha çok estetik, fonksiyon ve kullanıcı deneyimi üzerinden tartışıldı. Oysa son günlerde yaşananlar, bu sorunun artık ertelenemeyeceğini gösteriyor. Çünkü mesele yalnızca bir yapı üretmek değil, o yapının içinde hayatın nasıl var olacağını belirlemek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir okul, bir çocuğun en güvende olması gereken yerdir. Aileden sonra gelen en temel korunaklı alan olarak görülür. Çocuklar oraya sadece eğitim almak için değil, aynı zamanda sosyalleşmek, kendilerini ifade etmek ve dünyayı tanımak için gider. Ama bu en temel kabul artık sorgulanıyor. Çünkü yaşanan olaylar bize şunu gösterdi: Bir mekânın “okul” olması, onun otomatik olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mimarlık çoğu zaman tarafsız bir alan gibi düşünülür. Sanki sadece fiziksel bir kabuk üretir ve içindeki yaşamdan bağımsızdır. Oysa bu doğru değildir. Mekân tarafsız değildir. Mekân davranışı yönlendirir, sınırlar çizer, hareketi kurgular ve en önemlisi bir kontrol alanı oluşturur ya da oluşturamaz. Bu nedenle bir yapının içinde yaşanan hiçbir şey, o yapının tasarımından tamamen bağımsız değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Türkiye’deki birçok okul yapısına baktığımızda hâlâ geçmişin güvenlik anlayışıyla tasarlanmış mekânlar görüyoruz. Açık girişler, kontrolsüz geçişler, tanımsız sınırlar… Bu yaklaşım, bir dönem için yeterliydi. Çünkü tehdit algısı farklıydı. Ancak artık dünya değişti. Şiddet yalnızca dışarıdan gelen bir risk olmaktan çıktı. Bazen içeriden, bazen beklenmedik bir yerden ortaya çıkabiliyor. Bu da mimarlığın güvenlik kavramını yeniden düşünmesini zorunlu hâle getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir okul sadece dersliklerden ibaret değildir. Giriş alanı, koridorlar, bahçeler, merdivenler, geçiş noktaları… Bunların her biri bir sistemin parçasıdır. Bu sistem doğru kurgulanmadığında, mekân zayıflar. Örneğin bir okulun giriş noktası, sadece fiziksel bir kapı değildir. O kapı, içerisi ile dışarısı arasındaki en kritik sınırdır. Eğer bu sınır net değilse, mekânın güvenliği de net değildir. Aynı şekilde iç mekândaki görüş alanları, kör noktalar, yön bulma kolaylığı ve kaçış rotaları da sadece mimari detaylar değil, doğrudan güvenlik unsurlarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Türkiye’de bu tür konular genellikle tasarım sürecinin merkezinde yer almaz. Güvenlik çoğu zaman sonradan eklenen bir unsur gibi düşünülür. Kamera konur, güvenlik görevlisi yerleştirilir, kapıya kontrol noktası eklenir. Oysa bu yaklaşım sorunu çözmez, sadece erteler. Çünkü eğer bir mekân baştan güvenli kurgulanmamışsa, sonradan yapılan müdahaleler yüzeysel kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada mimarlığın en zor meselesi ortaya çıkar: açıklık ve kontrol arasındaki denge. Modern eğitim yapıları genellikle açık, erişilebilir ve sosyal etkileşimi destekleyen alanlar olarak tasarlanır. Bu yaklaşım doğrudur, çünkü eğitim sadece kapalı sınıflarda gerçekleşmez. Ama bu açıklık, kontrolsüzlükle karıştırıldığında risk üretir. Çok açık bir mekân denetlenemez hâle gelir. Çok kapalı bir mekân ise baskıcı olur. Okul bir hapishane değildir, ama sınırsız bir alan da olamaz. Bu yüzden mimarlık burada ince bir denge kurmak zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güvenli ama özgür, kontrollü ama baskıcı olmayan, görünür ama kapatılmamış mekânlar üretmek… Bu kolay bir hedef değildir. Ama artık kaçınılmazdır. Çünkü mimarlık yalnızca normal zamanlar için değil, kriz anları için de düşünülmek zorundadır. Bir okul sadece dersin işlendiği bir gün için değil, beklenmeyen bir durum için de hazırlıklı olmalıdır. Kriz anında yön bulma, hızlı tahliye, güvenli toplanma alanları gibi unsurlar tasarımın ayrılmaz parçası hâline gelmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bütün bunları konuşurken önemli bir gerçeği de göz ardı etmemek gerekir. Mimarlık tek başına çözüm değildir. Bir mekân ne kadar doğru tasarlanırsa tasarlansın, içinde bulunduğu toplumsal yapıdan tamamen bağımsız olamaz. Şiddet, duvarların içinde başlamaz. Daha önce başlar, daha derin bir yerde birikir. Ailede, sosyal çevrede, bireyin iç dünyasında… Mekân sadece o birikimin ortaya çıktığı yer olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle mesele sadece mimari değildir. Ama mimarlık bu meselenin önemli bir parçasıdır. Çünkü her şey bir mekânda gerçekleşir. Ve o mekânın nasıl tasarlandığı, yaşanan olayın boyutunu doğrudan etkileyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün geldiğimiz noktada mimarlık artık şu soruyla yüzleşmek zorunda: Bir yapı sadece güzel ve işlevsel olduğu için yeterli midir? Yoksa aynı zamanda koruyucu olmak zorunda mıdır? Bu soru, mimarlığın yönünü belirleyecek kadar önemlidir. Çünkü artık mesele sadece tasarım değil, sorumluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir mimar bir plan çizdiğinde sadece duvarları yerleştirmez. Aynı zamanda insanların nasıl hareket edeceğini, nasıl karşılaşacağını, nerede duracağını, nerede güvende hissedeceğini belirler. Bu nedenle mimarlık, düşündüğümüzden çok daha fazla sorumluluk taşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta şu noktaya geliyoruz: Güvenlik bir ekipman meselesi değildir. Bir tasarım meselesidir. Ve bu tasarım sadece fiziksel değil, aynı zamanda toplumsal bir tasarımdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama en basit hâliyle mesele şudur: Bir mekân, içindeki insanı koruyamıyorsa, o mekân ne kadar başarılı sayılabilir?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19yuzyil-sonu-20yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler-13168</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Türkiye Sanat Tarihi’nde bir boşluğu doldurmak: 19.yüzyıl sonu 20.yüzyıl başı Osmanlı Sanat Tarihi’nde Ermeniler</h1>
                        <h2>Osmanlı ve Türkiye sanat tarihi yazımındaki ideolojik boşlukları ve "sessizleştirilmiş" Ermeni sanatçıların rolünü merkezine alan bu metin; milliyetçi tarih anlatılarının dışladığı ressam, mimar, fotoğrafçı ve zanaatkârların toplumsal bellekteki yerini iade etmeyi amaçlayan disiplinlerarası bir eleştiri sunmaktadır. Sanat tarihini saray çevresi ve resmi kurumların dışına çıkararak taşra fotoğrafçılığı, sözlü tarih ve kişisel anlatılar üzerinden yeniden kurgulayan çalışma; Panos Terlemezian ve Balyan Ailesi gibi figürlerin kimliklerinin nasıl dönüştürüldüğünü veya görmezden gelindiğini çarpıcı belgelerle ortaya koymaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19yuzyil-sonu-20yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler-1777127122.webp">
                        <figcaption>Türkiye Sanat Tarihi’nde bir boşluğu doldurmak: 19.yüzyıl sonu 20.yüzyıl başı Osmanlı Sanat Tarihi’nde Ermeniler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Études Arméniennes Contemporaines dergisinin<a href="#_edn1"><span style="color:#0066cc">[i]</span></a>&nbsp;Vazken Khatchig Davidian editörlüğündeki 2015/6 tarihli, ‘Towards Inclusive Art Histories: Ottoman Armenian Voices Speak Back’ başlıklı sayısı Osmanlı sanat tarihinin yazımında Ermeni sanatçıların rolünün göz ardı edilmesi meselesini işliyor. Davidian, ‘Reframing Ottoman Art Histories: Bringing Silenced Voices Back into the Picture’ başlıklı giriş yazısında Osmanlı sanat tarihine farklı bir bakış açısı getirilmesi gerektiğini ileri sürüyor.<a href="#_edn2"><span style="color:#0066cc">[ii]</span></a>&nbsp;Garo Kürkman’ın ‘Osmanlı İmparatorluğunda Ermeni Ressamlar’ isimli iki ciltlik kitabının<a href="#_edn3"><span style="color:#0066cc">[iii]</span></a>&nbsp;değişik yaklaşımları tetiklediğini yazan Davidian, kitabın yayın tarihi 2004 yılına kadar kaleme alınan Osmanlı sanat tarihine dair metinlerde Ermeni sanatçıların göz ardı edildiğini vurguluyor. Milliyetçi tarih yazımının Osmanlı Ermenilerini reddettiğini, çok gerekirse, Rus Ermeni sanatçılara değindiğini belirten yazar, Osmanlı Ermenisi ressamlar, mimarlar, fotoğrafçılar, heykeltraşlar, dekoratörler, zanaatkârlar, koleksiyonerler, sanat tacirlerinin yer almadığı bir Osmanlı sanat tarihinin savunulamaz olduğunu belirtiyor. 19.yüzyıl Osmanlı Batılılaşması’ndan günümüze Türkiye sanatını bir bütün olarak ele alan Sezer Tansuğ’nun ‘Çağdaş Türk Sanatı’ başlıklı kitabında 19.yüzyıl Osmanlı sanatından bahsedilirken azınlık topluluklarına mensup sanatçılara yalnızca bir sayfa değinilmektedir.<a href="#_edn4"><span style="color:#0066cc">[iv]</span></a>&nbsp; Kitabın başlığındaki ayrımcı tutum doğal olarak metnin içeriğine de yansımıştır. Türkiye sanat tarihi kanonuna katkıda bulunan en önemli yayınlardan biri olan Tansuğ’nun metni üzerinden Davidian’ın haklılığı ortaya çıkmaktadır. Davidian, Ermeni milliyetçi sanat tarihi yazımında da benzer bir sorun olduğunu, örneğin Arshag Fetvadjian, Panos Terlemezian gibi sanatçıların Osmanlı kimliklerinin unutturulmaya çalışıldığını yazıyor. Editör, derginin bu sayısının gayesinin 19. yüzyıl ve erken 20.yüzyıl Osmanlı sanat tarihinde Ermeni sanatçıların rolünü, 1915 Büyük Felaketi'nin&nbsp;etkisini göz önünde bulundurarak- yeniden vurgulamak olduğunu belirtiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">David Low, ‘Photography and the Empty Landscape: Excavating the Ottoman Armenian Image World’ isimli makalesinde, 2015 yılında tamamladığı ‘Ermeni Soykırımını Çerçevelemek: Fotoğrafçılık ve Osmanlı İmparatorluğunu Yeniden Görselleştirmek, 1878-1923’ başlıklı doktora tezini esas alarak Osmanlı fotoğrafçılık tarihine farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor.<a href="#_edn5"><span style="color:#0066cc">[v]</span></a>&nbsp;Yazara göre Osmanlı fotoğrafçılık tarihi eksik ele alınarak taşra fotoğrafçılığı göz ardı edilmiştir. Oysa 1915 öncesinde, Ermenilerin ağırlıkta olduğu taşra fotoğrafçılığı üzerinden başka bir tarih yazılabilir. Osmanlı fotoğrafçılık tarihi ağırlıklı olarak İstanbul ve Kudüs, Filistin, Mısır bölgeleri üzerinden oluşturulmuştur. İstanbul’daki Ermeni fotoğrafçılar, Grand Rue de Péra’da yoğunlaşan atölyeleri işletirlerdi. Devlet için çalışanlar daha ziyade Osmanlı’nın batılılaşan yüzünü konu olarak seçerlerken Kudüs, Filistin, Mısır gibi bölgelerde faaliyet gösterenler Batılı gezginlerin oryantalist taleplerini karşılarlardı. Low, konvansiyonel sanat tarihsel yaklaşımın yalnızca bu bölgeleri çerçevesi içine aldığını, oysa özellikle Osmanlı’nın taşra bölgelerindeki Ermeni cemaatleri içinde yoğun bir fotoğraf üretimi olduğunu iddia ediyor. Yazara göre, taşra fotoğrafçılık tarihi, kentlerdeki fotoğraf faaliyetlerinin tarihinden farklı olarak geleneksel sanat tarihi yöntemleri ile değil sözlü tarih, anı kitapları vs. gibi yöntemlerin, araçların üzerinden yazılmalıdır.&nbsp; Makalede alıntılanan Nancy Micklewright’a göre Osmanlı’daki birçok farklı topluluk, spor takımlarını, müzik gruplarını, mezuniyet sınıflarını vs. fotoğraflayarak toplumsal kimliklerini belgeliyorlardı. Low, Micklewright’ın tespitinden yola çıkarak bir fotoğraf üzerinden Kharpert’deki (Harput) Ermeni cemaatinin 1915’de sona eren tarihini inceleyerek fotoğrafçılık tarihi ile toplumsal tarihi bir araya getiriyor. Raymond Kévorkian, ‘Ermeni Soykırımı’ isimli kitabında Harput’un bağlı olduğu Mamuret-ül Aziz (Elazığ) Eyaleti’nin 1915 öncesindeki toplumsal durumuna değinir: “Vilayet, bölgenin tarımsal üretiminin büyük bir kısmını sağlayan bir köylü çoğunluğunu; yerel piyasanın hemen hemen tamamını denetleyen geniş bir zanaatkâr ve tüccar kesimini ve nihayet çoğunluğu Harput’taki Amerikan Yeprad Koleji’nde ya da Merkez Ermeni Koleji’nde eğitim görmüş ciddi bir aydın sınıfını barındırıyordu… Bölgenin, çoğunluğu Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşmiş 26.917 Ermeni göçmeniyle bağlarının kesintisiz devam etmesi Ermeni toplumunun, en azından şehirlerde hızla modernleşme nedenlerinden biridir.”<a href="#_edn6"><span style="color:#0066cc">[vi]</span></a>&nbsp;David Low, Kharpert’de çekilmiş bir grup fotoğrafını temeline alarak, kompozisyonda görülen yazar Tlgadintsi ve fotoğrafı çeken atölyenin sahibi Soursourian Ailesi üzerinden kentin sosyal tarihini ve 1915 yılındaki etnik temizlik politikalarının kente nasıl yansıdığını anlatıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Gizem Tongo, ‘Artist and Revolutionary: Panos Terlemezian as an Ottoman Armenian Painter’ başlıklı makalesinde ressam Terlemezian’ın (1865-1941) &nbsp;II. Abdülhamid’in baskıcı rejimi ve 1915’deki etnik temizlik siyasetine karşı olan tavrını ve bu dönemdeki (1885-1915)sanatını inceliyor.<a href="#_edn7"><span style="color:#0066cc">[vii]</span></a>&nbsp;Van doğumlu Terlemezian,&nbsp;II.Abdülhamid’in&nbsp;rejimi sırasında, sürgünde yaşadığı St.Petersburg’da akademik sanat eğitimi almış daha sonra eğitimine Paris’teki Académie Julien’de devam etmiş, ilerleyen yıllarda Paris, Tiflis, Münih, İstanbul, New York, Erivan gibi kentlerde eserlerini sergilemiş, yaşadığı dönem içinde uluslararası sanat dünyası içinde ismini duyurmuş bir ressamdır. Resimlerinde sıklıkla gezdiği Anadolu, Kafkasya, Avrupa’dan manzara ve kırsal yaşam konularını işleyen sanatçı, sanat tarihçileri tarafından 19.yüzyıl’da ortaya çıkmış Realizm akımının bir temsilcisi olarak değerlendiriliyor. Osmanlı Devleti’nin 1915’de yürürlüğe koyduğu etnik temizlik siyaseti sırasında Van’daki ayaklanmanın askeri liderlerinden biri olan Terlemezian, sağ kurtularak savaş bitene kadar Kafkaslar’da kalmıştır. Savaş sonrasında İstanbul’a gelen ressam kısa bir süre kentte yaşadıktan sonra New York’a yerleşir. 1928’de Sovyet Ermenistan’ına gidip ressamlığa devam eden Terlemezian, Ermeni sanat tarihçileri tarafından Ermeni sanat tarihinin en önemli ressamlarından biri olarak değerlendiriliyor. Sanatçının eserlerinin önemli kısmı günümüzde Ermenistan Ulusal Galerisi’nin koleksiyonunda bulunuyor. Gizem Tongo’nun makalesinin en dikkat çeken yanı Terlemezian örneği üzerinden Türkiye’deki ve Ermenistan’daki sanat tarihçiliğini değerlendirmesi. 1920’de kurulan Sovyet Ermenistan’ında (1920-1991) sanat tarihçilerinin sanatçıları ‘Ermeni’ yerine ‘Osmanlı Ermenisi’ veya ‘Rus Ermenisi’ olarak nitelendirdiklerine değinen Tongo, 1991’den sonra bunun ‘Ermeni’ olarak değiştiğini belirtiyor. Nitekim Terlemezian, 1928’de Erivan’a yerleştiğinde sanat yazarları kendisinden ‘Rus Ermeni sanatçısı’ olarak bahsediyorlar. Eghishe Martikyan, 1964 tarihinde yazdığı monografide Terlemezian’ın sanat hayatını Sovyet öncesi-Sovyet sonrası olarak ikiye ayırıyor ve sanatçının Ermeni kimliğinden ziyade, Sovyet sanatının gelişimindeki öneminden bahsediyor. 1915’in 50.yıldönümünde, 24 Nisan 1965’de, Erivan’da binlerce Ermeni’nin meydanlarda gösteri yapması, Sovyet sistemi içinde Ermeni milliyetçiliğinin kendini belirgin olarak ilk kez gösterdiği tarihi bir olay olması nedeniyle Ermenistan tarihi için bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Bu tarihten sonra Terlemezian’ın sanatçılığının yanı sıra Van’daki askeri liderliği nedeniyle siyasi kimliği de vurgulanmaya başlıyor. Örneğin Gürgen Mahari’nin 1915 Vanı’nı konu alan 1967 tarihli ‘Yanan Bağlar’ isimli romanında Terlemezian’dan kahraman olarak bahsediliyor. Sovyet Ermenistanı’nın 1991’de sona ermesiyle birlikte sanat tarihçileri farklı bir Ermeni sanat tarihinin yazımına koyuluyorlar ve Terlemezian, ‘Osmanlı Ermeni sanatçısı’ veya ‘Sovyet sanatçısı’ değil ‘Ermeni sanatçısı’ olarak nitelendiriliyor. Şüphesiz ki sanatçı 1991’den sonra Sovyet sanatı içerisinde değil modern Ermeni sanatı içerisinde yer almaya başlıyor. Tongo, Terlemezian’ın Türkiye’deki ‘resmi’ sanat tarihi tarafından ise görmezden gelindiğini belirterek makalesinde bunun nedenlerine dair ilginç bir belgeden bahsediyor. Buna göre, 2001’de açılan Osmanlı Arşivleri’ndeki bir belgede Terlemezian için “Van’da cinayetlere karışan Ermeni fesatçı” tabirine rastlanıyor. Batılılaşma dönemi Osmanlı sanat tarihi bugüne kadar daha ziyade saray çevresi ve 1882’de Osman Hamdi Bey tarafından kurulan Sanâyi-i Nefîse Mektebi ekseninde yazılmıştır. Tongo’nun metni ise bu tarihin kapsamını genişleterek toplumsal ve siyasi boyutunu vurguluyor. Tongo’nun 19. yüzyıl Osmanlı sanat tarihinin bugünkü durumuna dair yaptığı tespit de önemli. Garo Kürkman, Mayda Saris<a href="#_edn8"><span style="color:#0066cc">[viii]</span></a>, Vazken Khatchig Davidian gibi sanat tarihçilerinin Osmanlı Ermenilerinin sanatına dair araştırmaları önemli bir eksiği kapatırken aynı dönemde yaşamış Rum, Levanten, Yahudi gibi azınlıklara mensup sanatçılara dair araştırmaların eksikliği devam ediyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Eray Çaylı, ‘Accidental Encounters with the Ottoman Armenians in Contemporary Turkey’ başlıklı yazısında, geç 19.yüzyıl ve erken 20.yüzyılda Osmanlı Ermenileri’ne uygun görülen zulmün geçmişte yaşanmış bir travmadan ibaret olmadığına, farklı alanlarda kazara ortaya çıkan karşılaşmalarla günümüze de yansıdığına hatta geleceğe de uzanacağına dair bir tespite yer veriyor.&nbsp;&nbsp; Çaylı, bu tespitini antropolog Rosalind Morris’in ‘accident’ (kaza, tesadüf, beklenmedik olay) kavramı üzerinden açıklıyor. Kazara ortaya çıkan karşılaşmaların aktörleri ise yaşayan insanlar, kemikler, binalar, ağaçlar, nehirler, dağlar, taşlar, vadiler, fay hatları vs. Nitekim Çaylı yazısına fay hatlarının neden olduğu karşılaşmalardan örnekler vererek başlıyor. 2011’de Van’da gerçekleşen depreme dair haber ajansı Reuters’in dünyaya geçtiği haberde, I.Dünya Savaşı esnasında bölgede yaşayan Ermenilerin katliama uğradığı veya tehcire maruz kaldığına dair bir bilginin yer alması, ilerleyen dönemdeki enkaz kaldırma çalışmalarında Müslümanlaşmış Ermenilerin şapellerine dair buluntulara rastlanması kazara karşılaşmalara örnek olarak gösteriliyor. Fay hattının aktör olduğu kazara karşılaşmalara dair diğer bir örnek ise 1939 Erzurum Depremi’nde bölge halkının yaşadıkları felakete Ermenilerin lanetinin neden olduğuna inanması. 1983 Erzurum-Kars Depremi’nde de bölge halkında benzer bir inanış söz konusuyken Çaylı’ya göre farklı bir karşılaşmaya daha rastlanıyor. Buna göre deprem neticesinde ayakta kalan binaların genellikle Ermeni yapıları, yıkılanların ise daha yeni bir tarihe ait olması, Ermenilere uygulanan zulüm politikalarının mimarlıkta yarattığı yozlaşmaya ve yetersizliğe işaret ediyor. Çaylı, 2012’de Diyarbakır’dayken yaşadığı bir karşılaşmaya daha değiniyor. Diyarbakır Suriçi’nde bir müze inşaatının temel kazısı esnasında birçok kemiğe rastlanması üzerine bölgedeki sivil toplum kuruluşları teyakkuza geçiyor. Buluntuların, JİTEM’in 1990’larda Kürtlere karşı giriştiği kanunsuz eylemlerin bir ispatı olabileceğine dair beklenti, kemiklerin büyük olasılıkla&nbsp;II.Abdülhamit’in&nbsp;görevlendirdiği, Kürtlerden oluşan Hamidiye Alayları’nın 1894-96 yılları arasında katlettiği Ermenilere ait olduğunun ortaya çıkmasıyla olumsuz sonuçlanıyor ve sivil toplum kuruluşları buluntulara dair ilgisini kaybediyor. Her ne kadar 1890’lar ile 1990’lar arasında herhangi bir ilgi olmamasına karşın Çaylı’nın bölgede konuştuğu insanlar bu olay üzerine Türkçe’de “ne ekersen onu biçersin” anlamına gelebilecek olan Kürtçe bir deyimi (Em şîv in, hûn jî paşîv) dillendiriyorlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Vazken Khatchig Davidian, ‘Imagining Ottoman Armenia: Realism and Allegory in Garabed Nichanian’s&nbsp;<em>Provincial Wedding in Moush</em>&nbsp;and Late Ottoman Art Criticism’ başlıklı yazısında ressam Garabed Nichanian’ın Osmanlı sanat tarihindeki yerini ve Osmanlı’daki Realizm akımının öncü isimlerinden biri olan, sanat eleştirmeni Levon Pashalian’ın sanatçı üzerine yazdığı metni inceliyor.<a href="#_edn9"><span style="color:#0066cc">[ix]</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Alyson Wharton-Durgaryan, ‘The Unknown Craftsman Made Real: Sopon Bezirdjian, Armenian-ness and Crafting the Late Ottoman Palaces’ başlıklı makalesinde, Sultan Abdülaziz döneminde, İstanbul’da, Serkis Balyan’ın mimarlığında inşa edilen Beylerbeyi ve Çırağan Sarayları’nda iç mimar ve mobilya tasarımcısı olarak çalışan Sopon Bezirdjian’ın kimliğinde 19.yüzyıl Osmanlı mimarisinde Ermeni mimar ve sanatçıların yerini konu ediniyor.<a href="#_edn10"><span style="color:#0066cc">[x]</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Tarih yazımında, 19. yüzyıl Osmanlı mimarlığındaki Ermenilerin rolünün sürekli olarak görmezden gelindiğine değinen Durgaryan, Balyan Ailesi’nin bu alana olan katkılarının gizlenmeye çalışıldığını iddia ediyor. Yazar, 1981’de yayınlanan, Pars Tuğlacı’ya ait olan Balyan Ailesi isimli monografın Feridun Akozan gibi başka yazarlar tarafından yanlışlanmasını örnek olarak gösteriyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Londra’da yaşayan Türkiyeli Ermeni sanatçı Helin Anahit, ‘Gendered Narratives of Loss and Survival through Art Practice’ başlıklı yazısında, kendi erken dönem işlerini, felsefi, feminist ve psikoanalitik yaklaşımla, babanesinin hayat hikâyesi üzerinden anlatıyor/yorumluyor.<a href="#_edn11"><span style="color:#0066cc">[xi]</span></a>&nbsp;Londra’da yaşayan diğer bir sanatçı Aikaterini Gegisian, ‘Female Photographic Representations in the Post-Ottoman Landscape: the Female Body as a Battleground of Imperialisms and Nationalisms’ başlıklı yazısında, ‘Osmanlı Kadını Olarak Otoportre’ (2012-2016) isimli işi<a href="#_edn12"><span style="color:#0066cc">[xii]</span></a>&nbsp;üzerinden ‘Osmanlı kadını’ tabirini oluşturan unsurları irdeliyor.<a href="#_edn13"><span style="color:#0066cc">[xiii]</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Études Arméniennes Contemporaines Dergisi’nin bu sayısı bugüne kadar gerek ideolojik gerek yetersiz kaynaklar yüzünden eksik ve hatalı yazılmış olan Türkiye sanat tarihinin yeniden ele alınmasına yönelik önemli katkılarda bulunuyor. Bir an önce Türkçe’ye çevrilerek yayınlanması Türkiye sanat tarihçiliği açısından önem taşıyor.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#333333">DİPNOTLAR</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref1"><span style="color:#0066cc">[i]</span></a><span style="color:#333333">&nbsp;Études Arméniennes Contemporaines Dergisi 2013’den beri senede iki kez yayınlanan, Raymond Kévorkian editörlüğünde akademik bir dergidir. Yayın kurulunda Boris Adjemian, Hourig Attarian, Talar Chahinian, Yaşar Tolga Cora, Vazken K. Davidian, Dzovinar Derderian, Laurent Dissard, Alexandra Garbarini, David Low, Stéphanie Prévost, Duygu Tasalp, Julien Zarifian&nbsp; (&nbsp;</span><span style="color:black"><a href="https://eac.revues.org/"><span style="color:#0066cc">https://eac.revues.org/</span></a></span><span style="color:#333333">&nbsp;)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref2"><span style="color:#0066cc">[ii]</span></a>&nbsp;<span style="color:black"><a href="https://eac.revues.org/854"><span style="color:#0066cc">https://eac.revues.org/854</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref3"><span style="color:#0066cc">[iii]</span></a><span style="color:#333333">&nbsp;KÜRKMAN, Garo; “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeni Ressamlar”, İlke Basın Yayın.2008.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref4"><span style="color:#0066cc">[iv]</span></a><span style="color:#333333">&nbsp;TANSUĞ, Sezer; “Çağdaş Türk Sanatı”, Remzi Kitabevi, 4.basım, s.39.1996.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref5"><span style="color:#0066cc">[v]</span></a>&nbsp;<span style="color:black"><a href="https://eac.revues.org/859"><span style="color:#0066cc">https://eac.revues.org/859</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref6"><span style="color:#0066cc">[vi]</span></a><span style="color:#333333">&nbsp;KÉVORKİAN, Raymond; “Ermeni Soykırımı”, çev.Ayşen&nbsp;Taşkent Ekmekçi, İletişim Yayınları,2015.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref7"><span style="color:#0066cc">[vii]</span></a>&nbsp;<span style="color:black"><a href="https://eac.revues.org/893"><span style="color:#0066cc">https://eac.revues.org/893</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref8"><span style="color:#0066cc">[viii]</span></a><span style="color:#333333">&nbsp;Mayda Saris’in yayınları arasında ‘İstanbullu Rum Ressamlar’ (çev: Anna Maria Aslanoğlu, Sylvia Zeybekoğlu, Birzamanlar Yayıncılık,2010) da bulunmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref9"><span style="color:#0066cc">[ix]</span></a>&nbsp;<span style="color:black"><a href="https://eac.revues.org/907"><span style="color:#0066cc">https://eac.revues.org/907</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref10"><span style="color:#0066cc">[x]</span></a>&nbsp;<span style="color:black"><a href="https://eac.revues.org/883"><span style="color:#0066cc">https://eac.revues.org/883</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref11"><span style="color:#0066cc">[xi]</span></a>&nbsp;<span style="color:black"><a href="https://eac.revues.org/935"><span style="color:#0066cc">https://eac.revues.org/935</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref12"><span style="color:#0066cc">[xii]</span></a><span style="color:#333333">&nbsp;Sanatçının resmi web sitesi&nbsp;</span><span style="color:black"><a href="http://www.gegisian.com/"><span style="color:#0066cc">http://www.gegisian.com/</span></a></span><span style="color:#333333">&nbsp;‘da söz konusu işin açıklaması ve görselleri yer almaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><a href="https://osmanerden.wordpress.com/2018/01/10/turkiye-sanat-tarihinde-bir-boslugu-doldurmak-19-yuzyil-sonu-20-yuzyil-basi-osmanli-sanat-tarihinde-ermeniler/#_ednref13"><span style="color:#0066cc">[xiii]</span></a>&nbsp;<span style="color:black"><a href="https://eac.revues.org/951"><span style="color:#0066cc">https://eac.revues.org/951</span></a></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#333333">KAYNAKLAR</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">KÉVORKİAN, Raymond; “Ermeni Soykırımı”, çev.Ayşen&nbsp;Taşkent Ekmekçi, İletişim Yayınları.2015.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">KÜRKMAN, Garo; “Osmanlı İmparatorluğunda Ermeni Ressamlar”, İlke Basın Yayın, 2008.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">SARİS, Mayda; ‘İstanbullu Rum Ressamlar’,çev: Anna Maria Aslanoğlu, Sylvia Zeybekoğlu, Birzamanlar Yayıncılık.2010.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">TANSUĞ, Sezer; “Çağdaş Türk Sanatı”, Remzi Kitabevi, 4.basım,1996.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Études Arméniennes Contemporaines Dergisi hem basılı hem de çevrimiçi olarak yayınlanmaktadır. Derginin 2015/6 sayısının çevrimiçi uyarlamasının temel alındığı bu metinde kaynak olarak&nbsp; (</span><span style="color:black"><a href="https://eac.revues.org/854"><span style="color:#0066cc">https://eac.revues.org/854</span></a></span><span style="color:#333333">) adresi kullanılmıştır.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333"><strong>Not: </strong>Bu yazı daha önce Bilgi Üniversitesi tarafından yayınlanan Kültür Politikaları Yıllığı’nın (KPY) 2017 yılı sayısında yer almıştır.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/festival-filmleri-2-gol-bize-ne-anlatiyor-13167</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Festival Filmleri 2: Göl bize ne anlatıyor?</h1>
                        <h2>Kısa bir süre içinde en iyi arkadaşlarımdan biriyle İsveç’te bir göl etrafında bisiklet festivalinde 25 bin kişiyle beraber pedal çevireceğiz ve hayatımıza bir çentik atacağız. Tam da başka bir filmde anlatıldığı gibi. Göl etrafında atılan bir tur sizi başladığınız yere geri getirir ama siz artık başlangıçtaki siz değilsinizdir. Bir gölün size anlatacağı hikayeler aslında sizin başkalarına bırakacağınız hikayelerdir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/festival-filmleri-2-gol-bize-ne-anlatiyor-1777196582.webp">
                        <figcaption>Festival Filmleri 2: Göl bize ne anlatıyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Festival filmleri #2</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Derler ki Bill Gates en az 2 yılda bir Kapadokya’ya gelir burada en az 2 gün kalırmış. Bu onun için bir arınma vesilesi olurmuş. Bu şehir efsanesi ne denli doğru bilmiyorum. Gerçekten bu dahi adam 2 yılda bir Kapadokya’yı ziyaret edip ruhunu temizliyor mu emin değilim. Ama ben tam da burada kastedileni İznik kasabası için yapıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İznik’e uzun süre gitmemek beni ruhsal olarak eksik bırakıyor. Belirli bir zaman sonunda eğer İznik’e gitmediysem bir şeylerin eksik kaldığını düşünmeye başlarım. Nitekim yakın zamanda kendimi yine buraya ulaştırdım ve Bu bana çok iyi geldi (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2026/04/iznik-nisan-2026.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2026/04/iznik-nisan-2026.html</a>).&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İznik bir göl şehridir. Bunun yanında tarihle doğanın en saf ve estetik halini buluşturur. İznik’de göl olduğu için mi şehir böyle güzelliklere sahiptir, yoksa böyle güzelliklere sahip olduğu için mi Gölü de insanı çeker bilmiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama İznik Gölsüz tahayyül edilmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul Festivalinin minimalist filmi Göl Hikayelerini izlerken aklıma İznik’in gelmesi de kaçınılmaz oldu. 4 hikayenin birbirine çok ince ve neredeyse görünmez ipliklerle bağlı olduğu bir film Göl Hikayeleri.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Göl Hikâyeleri (Sunfish &amp; Other Stories on Green Lake, Sierra Falconer, 2025) Sundance’te dünya prömiyerini yapmış, Joanna Hogg’un uygulayıcı yapımcılığını üstlendiği bir Amerikan bağımsız filmi. İndiewire’ın 2025’in en iyi 25 bağımsız filmi arasında gösterdiği yapım, bir göl kenarındaki yaz boyunca geçen dört hikayeden oluşuyor (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://film.iksv.org/tr/kirkbesinci-istanbul-film-festivali-2026/gol-hikayeleri" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://film.iksv.org/tr/kirkbesinci-istanbul-film-festivali-2026/gol-hikayeleri</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Göl bu hikayelerin hepsinde var tabii ki. Ancak hikayeler Gölden çok tabii ki insana dair. Her yaştaki ve her dertteki insan için Gölün anlamı değişiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayatın başlarında 14 yaşın tereddütleri içindeyseniz Göl; zamanı ilerletmek için bir araca dönüşebilir. Hiç geçmeyen günler, hiç bitmeyen çocukluk için Gölde ve Gölle vakit geçirmek bir çaredir aslında. Ve artık hayatın son mevsimine girenler için de göl doğanın döngüsünü seyrederek ondaki yenilenmeye katılmak anlamına gelebilir. Yeni doğan bir ördek yavrusunu ya da başka su kuşlarını izleyerek hayatınıza anlam katabilir ve kendinizi hala bir şeyleri keşfediyor olarak görebilirsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devam eden hikaye ise Göl kıyısında çokça karşılaşabileceğiniz yaz kamplarından birini resmeder. İyi bir müzisyen olmak için çabalamak çocuklukta başlayan bir mücadele gerektirir. Bu mücadelede asıl rakip ise bazen sadece insanın kendisidir. Daha iyi olmak için zorlanan benlik bir noktadan sonra kendini tartmayı da beceremez ve bu defa kendisini cezalandırır. Bu duygusal travma insanı bazen yok eder bazense en tepeye çıkarır. Yine de Göl eğlenceli bir yerdir ve tüm zorluklara rağmen yaz kamplarında insan iyi vakit geçirir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü hikayede tabi ki Göllerin olmazsa olmazı Göl Canavarları sahne alır. İskoçya’dan Van’a her gölün bir bilinmezi vardır. Bu devasa canlıyı bulmak ve onu sudan çıkarmak için çaba harcamak gerekir. Ama belki de asıl zorluklar ve asıl canavarlar suyun içinde değil hayatın kendisindedir. Hayal kırıklıkları, sağlık sorunları, bitmeyen para sıkıntıları. Bazen hayat bir anlık bir duygu yoğunluğunu yaşamak içindir. Hayatınıza bir çentik atmak için sınırı aşmanız gerekebilir. Ve o çentiği atarsın ve sonrasında her şey biter. O anı yaşamak yeterlidir. O kocaman Göl Canlısı ise seninle seni tam da bu ana ulaştırmak için kesişmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son bölümde Gölün olmazsa olmaz küçük pansiyonlarından bahsediliyor. Bir gölün kıyısına kocaman bir otel yapmak Göle haksızlıktır aslında. Sapanca da güzel bir göldü ama o çevresine kadar kocaman oteller yaptılar ki artık tanınmaz halde. Tabii ki sadece oteller değil sorun. Çarpık yapılaşma, inşaat rantı vs. Umarım İznik hiçbir zaman öyle olmaz. Göldeki küçük pansiyonu işleten kardeşlerin güzel yemekler ve temiz kokan çarşaflar için gösterdikleri çaba tanıdık. Sivrisinekler, ay ışığında oturup geceyi dinlemek. Bir gölden daha fazlasını istemek göle haksızlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısa bir süre içinde en iyi arkadaşlarımdan biriyle İsveç’te bir göl etrafında bisiklet festivalinde 25 bin kişiyle beraber pedal çevireceğiz ve hayatımıza bir çentik atacağız. Tam da başka bir filmde anlatıldığı gibi (<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/yolda-olmak-turkiyeden-isvece-bisikletin-sosyolojisi-11325" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/yolda-olmak-turkiyeden-isvece-bisikletin-sosyolojisi-11325</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Göl etrafında atılan bir tur sizi başladığınız yere geri getirir ama siz artık başlangıçtaki siz değilsinizdir. Bir gölün size anlatacağı hikayeler aslında sizin başkalarına bırakacağınız hikayelerdir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/karl-marx-ve-diyalektik-materyalizm-iliskisi-uzerine-kisa-anatomi-2-13166</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Karl Marx ve diyalektik materyalizm ilişkisi üzerine kısa anatomi (2)</h1>
                        <h2>Toplumsal dönüşümler sadece yavaş bir evrimle değil; niceliksel ekonomik birikimlerin yarattığı çelişkilerin devrimci bir sıçrayışla niteliksel bir kopuşa yol açmasıyla gerçekleşir. Marksist yaklaşımı önceki tüm felsefelerden ayıran temel fark, dünyayı yalnızca bilimsel olarak yorumlamakla yetinmeyip, onu diyalektik yasalar ışığında devrimci bir eylemle dönüştürmeyi amaçlamasıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/karl-marx-ve-diyalektik-materyalizm-iliskisi-uzerine-kisa-anatomi-2-1777124786.webp">
                        <figcaption>Karl Marx ve diyalektik materyalizm ilişkisi üzerine kısa anatomi (2)</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marx'ın diyalektik maddeciliği, Hegel'in ortaya koymuş olduğu dizgeselleştirilmiş diyalektiğin bir bilimsel yöntem olarak tarihe toplumsal olgulara uygulanması görünümündedir. Marx bu diyalektik gelişim sürecini tarihin içeriğinde görmekte, diyalektik yasaları aynı zamanda tarihin içeriğinden çıkmaktadır. Marksist diyalektik anlayışın özünü oluşturan diyalektik çelişki, tarih ve toplum söz konusu olunca temelini her tarihsel dönemde egemen olan ve egemenlikten yoksun bırakılmış ya da sömürülmekte olan sınıflar arasında gösterir ve bu çelişki, kendini en belirgin biçimde ortaya koyan bu iki karşıt toplumsal sınıfın erek ve çıkarları açısından uzlaşmaz nitelikteki varlığında bulur. Marx'a göre tarihsel dönüşümün başlangıcını oluşturan sınıf olgusu, tarihsel bir dönem olarak toplumda var olan üretim gücü ve üretim ilişkilerinin belli bir aşamasına karşılık gelir. Üretim gücü ya da bir toplumda var olan üretici güçler bir başka deyişle kullanılan emek biçimi ve üretim sürecinde uygulanmakta olan teknik ve yöntemlerin tümü, işbölümü ve sınıfları ayrıştırdığı gibi, üretim ilişkilerinin de belirli bir biçim altında oluşmasına yol açar. İlkel toplumlarda bireysel ve toplumsal yaşamın sürdürülmesi için kullanılan "üretim" araçları ya da aletler ve buna dayalı üretim ilişkileri sınıflı bir toplumun oluşmasına başlangıçta izin vermez. Burada sorulması gereken soru, ilk sınıflı toplumun ve tarihin itici gücünün ne şekilde oluştuğu sorusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar sadece kendi yaşamlarını sürdürmek için doğaya uyum sağlamak ve egemen olmak için araçlar üretmekle kalmazlar, Marx'a göre, böylece aynı zamanda kendi bireysel ve toplumsal yaşamlarını da sürdürecek araçları da üretirler. Maddesel yaşamını sürdürmek için insanların kullanmış oldukları araçlar, diğer yandan insanlar arasında egemenlik ve buna bağlı üretim ilişkilerinin de ortaya çıkmasına yol açar. Bu nedenle Marx, tarihin ilk ilkel ortaklaşmacı sınıfsız toplumu dışında ve sınıfsız toplumun ortadan kalkmasıyla birlikte, tarihin başlatıcısı ve dönüşümünün temelini, egemenlik ilişkilerinden kaynaklanan sınıf mücadelelerinde görür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar tarihi yapabilmek için yaşayabilecek durumda olmalıdırlar. Varsayımdan işe başlamak zorundayız ama yaşayabilmek için her şeyden önce içmek, yemek, barınmak giyinmek ve daha bazı şeyler gerektir. İlk tarihsel olay bu gereksinimlerin sağlanmasını elverişli kılan araçların üretimi, maddi yaşamın kendisinin üretimidir ve bu, binlerce yıl önce olduğu gibi, bugün de insanları hayatta tutmak için günbegün, saatbessaat yerine getirilmesi gereken tarihsel bir olay, bütün tarihin temel bir koşuludur. İlk gereksinimin kendisi bir kere sağlandığında, onu sağlama işi ve bu sağlama işinden kazanılmış olan alet yeni gereksinmelere iter ve yeni gereksinmelerin bu üretimi, ilk tarihsel olaydır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marksist felsefede tarihi başlatan ve onu sürdürmekte olan ilk olay, insan tarafından gerçekleşen doğrudan doğruya maddesel yaşamın üretimidir. Marx'a göre, aynı zamanda insanlar kendi yaşamlarını sürdürebilmek için birtakım araçlar üretirlerken, kendilerini diğer varlıklardan farklı kılmış ve dolaylı olarak kendi gerçek maddesel yaşamlarını da üretmiş olurlar. Bu nedenle tarih, insanın belli bir zorunluluk altında, fakat kendi istencini aşan koşullar altında gerçekleştirdiği maddesel bir zorunluluk taşıyan eylemlerinin bir sonucudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marx'ın tarih anlayışında, her toplumsal ve tarihsel dönem, o döneme damgasını vuran, o dönem içinde egemen olan ekonomik üretim, üretilen malların değişim ve paylaşım biçimi ve aynı zamanda bu ekonomik üretim biçimine dayanan ve ona uygun bir biçimde oluşmuş toplumsal örgütlenme biçimiyle açıklanır. Her dönem, kendi içinde var olan üretim biçimine dayalı ve üretim ilişkilerinin bir sonucu olmak üzere, mülkiyet biçimleri ve mülkiyet ilişkileri açısından karşıt sınıflar oluşturur. Toprağın ortak mülkiyetine dayanan ilkel kabile toplumunun dağılmasıyla tarihsel olarak ortaya aynı zamanda siyasal egemenlik ilişkisini de pekiştiren, mülkiyete dayalı ekonomik ya da üretim ilişkisi açısından sömüren ile sömürülen olmak üzere iki farklı karşıt sınıf çıkmıştır. Toprağa bağlı (feodal) mülkiyet ilişkisi ve üretim biçiminin bulunduğu toplumda, üretim araçlarının sanayileşme sonucu niteliksel değişimi ile birlikte, üretim araçları üzerindeki mülkiyet ve üretim biçimine bağlı olarak ortaya çıkan karşıt sınıflar arasındaki savaşım, yerini anamalcı toplum ya da toplumlarda farklı sınıflara bırakarak daha dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marx'a göre karşıt sınıflar arasında gerçekleşen bu uzlaşmaz mücadele, kendini tarihte, tarihin oluşum ve oluşturucu süreci olarak gösterir. Bu karşıt iki sınıf arasında gerçekleşen mücadele önce, ortak mülkiyetin ortadan kalktığı ilk sınıflı toplum olan eski köleci toplumda, efendi ile köle; toprağa bağlı toplumda, feodal bey ile toprağa bağlı serf; feodalizmin sonunun yaklaşmasıyla buna meslek örgütüne bağlı emek ustası ile topraktan kopuk halk da eklenmiştir. Son olarak bu mücadele, toprağa bağlı sınıfın ortadan kalkmasıyla kentsoylu toplumda, kentsoylu ile emeğini pazarlayan işçi sınıfı arasında gerçekleşmektedir. Tarihsel süreç içerisinde karşıt sınıflardan ezilen sınıf bir sonraki aşamada, kedisine karşıt sınıfla olan mücadelesinde, bu karşıt egemen sınıfa üstün gelerek tarihin diyalektik seyrine uygun kendi egemen sınıfını ve yeni egemen toplumu yaratmıştır. Fakat her egemen toplum ya da sınıf, kendi içinde kendine karşıt bir sınıfı yaratarak tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalacaktır. Dolayısıyla, Marx'a göre, kentsoylu ya da üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran kentsoylu aynı zamanda anamalcı toplum da kendi karşıtını içinde barındırmaktadır. Kentsoylu sınıf her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarını üretmektedir. Dünya tarihini, sınıf mücadelelerinin tarihi olarak yorumlayan Marx, ortaya koymuş olduğu maddeci belirlenimci düşünceden hareketle sonuçta bir kılgısal felsefe, bir eylem felsefesi ortaya koymuş olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel maddecilik, tarihin bilimsel maddeci kavranışını gerçekleştiren bir kuram olmanın ötesinde, bu kuramın ortaya koyduğu gerçekliğe dayanarak, tarihi kendi diyalektik yasalarına bağlı kalarak dönüştürmeye olanak sağlayan bir felsefedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marksist felsefenin bu yönü, onu kendinden önceki felsefelerden ayırır. Çünkü Marx, kendinden önceki filozofları, var olan gerçekliği ya da dünyayı sadece yorumlamakla yetindikleri için eleştirir ve kendi felsefesi için asıl önemli olanın var olan gerçekliği değiştirmek olduğunu bildirir. Marx için doğru bir kuram, yaşama uygulanabilir sonuçlar doğurduğu oranda ancak bir değer taşıyabilir. Böylece Marx'a göre, evrensel tarih, sınıf mücadelelerinin, daha doğrusu ekonomik toplumsal, maddesel temeller üzerinde yükselen ezilen sınıfların gerçekleştirdiği devrimci mücadelelerin tarihidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sınıf mücadeleleri tarihi oluşturmakla birlikte, her tarihsel çağa damgasını vuran karşıt sınıfları oluşturan sınıfsal yapı, ekonomik üretimde kullanılan üretim araçları tarafından belirlenir. Belirli bir biçimde yapılanmış olan üretim güçleri ile üretim ilişkileri karşılıklı olarak birbirlerini koşullar ve destekler. Bir toplumun egemenlik ilişkisinin yapısını, açıkça o toplumda var olan maddesel üretim güçleri ve üretim ilişkilerinin durumu belirler. El aleti gücüyle çalışan bir topluluk, makine kullanan topluluktan tümüyle ayrı bir sınıflar arası ilişki ya da sınıf karşıtlığı yaratır. Bir toplumun oluşturduğu üretim yöntemi ya da üretici gücünün gelişimi, aynı zamanda sömüren ve sömürülen sınıflar arasındaki zorunlu bir biçimde oluşan uzlaşmaz karşıtlığı doğurmuştur. Anamalcı üretim biçimi, zaman içinde sermayenin birikmesi ve belli ellerde toplanmasına olanak kazandırırken, hiçbir sınır tanımayan kazanç amaçlı üretim, egemen sınıfın zararına ve yok olmasına yol açabilecek biçimde, karşıt toplumsal sınıfların gittikçe tümüyle ayrışmasına neden olmaktadır. Marx'a göre, "Burjuvazi çağının ayırt edici özelliği, sınıf çatışmalarını basitleştirmiş olmasıdır". Çünkü Marx açısından, kentsoylu toplumda başlangıçta anamalcı girişimci sınıfın dışında birbirinden farklı toplumsal katmanlar bulunsa da, sonuçta zaman içinde anamalcı ve işçi olmak üzere iki karşıt sınıftan birine katılmış olacaklardır. Bu keskin ve uzlaşmaz karşıtlık, işçi sınıfının mücadelesi ve başarısıyla son bulacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tarihsel gelişim, Hegelci diyalektik tarih anlayışından farklı, sadece evrimsel değil, evrimsel olmaktan daha çok devrimsel bir nitelik taşımaktadır. Marksist devrim, aynı zamanda evrim sürecini de içermektedir. Çünkü diyalektik açıdan, nitel değişim olan devrim, nicel ya da evrimsel dönüşümler aracılığıyla hazırlanır. Toplumların niteliksel olarak dönüşümü, daha önceki toplumsal yapıdan kesin ve sonul nicel bir farklılaşmayı dile getirir. Toplumsal devrim, evrim sürecinin gerçekleştiremediği toplumsal kurumların köklü bir değişimiyle, evrim sürecinin tersine tarihsel süreçte ancak bir sıçramayla, niceliksel olanın nitel bir değişimi ve dönüşümüyle olur. Toplumsal tarih, Marx'a göre, diyalektik yasalar çerçevesinde oluşmaktadır. Sınıflar arasında diyalektik bir özellik ya da ayrım olarak karşıtların birliği ve savaşı ve sınıf mücadelelerinin bir sonucu olan toplumsal devrimler, niceliğin niteliğe geçişi ve "olumsuzlamanın olumsuzlanması" gibi diyalektik yasalarla açıklanır. Kısaca Marksist felsefe açısından, tarihsel süreç, diyalektik yasalar tarafından belirlenir ve dolayısıyla diyalektiğe uygun bir gelişim gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaynakça: </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marx, Karl-Engels, Friedrich (28.08.2019), Das Kapital (Karbon Kitaplar).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marx, Karl (Nisan 2003), Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi (Sol Yayınları).</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bakandan-bekledigimiz-baska-hassasiyetler-de-var-13165</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bakandan beklediğimiz başka hassasiyetler de var</h1>
                        <h2>Sayın Gürlek'ten Gülistan Doku cinayeti konusunda gösterdiği siyasi iradeyi sürmekte olan toplum tarafından siyasi olarak algılanan davalardaki yaşanan uzun tutuklama başta üzere yaşanan de facto hukuksuzlukların ortadan kaldırılması konusunda da bekleme hakkımız olduğunu düşünüyorum. AYM ve AİHM kararlarına uyulması, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala’nın bir an önce bu mahkeme kararları uyarınca tahliye edilmeleri konusunda hassasiyet bekliyoruz  Eğer bu konularda kısa süre içinde bir adım atılmaz ise, Doku cinayeti konusunda atılan adımlar sembolik kalır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bakandan-bekledigimiz-baska-hassasiyetler-de-var-1777061929.webp">
                        <figcaption>Bakandan beklediğimiz başka hassasiyetler de var</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gülistan Doku’nun öldürülmesi üzerinden geçen 6 yıl sonra, rafa kaldırılan o dosya, kaldırıldığı raftan indi. Ve aradan geçen kısa sürede suçlu ya da suçluların bulunması için gösterilen çaba gerçekten takdire değer. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun için Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu’yu da, Adalet Bakanı Akın Gürlek’i de tebrik etmek gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Umarız Doku’yu öldüren kişi ya da kişiler, onlara yardım edenler, bugüne kadar delilleri saklayanlar dahil olmak üzere bu zincirleme kötülüğün parçası olan herkes hak ettiği cezayı alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak hepimiz biliyoruz Doku cinayeti tek değil son yıllarda faili meçhul bırakılan. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim, Adalet Bakanı Gürlek’in açıklamalarından bakanlık bünyesinde 'Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı' kurulduğunu öğreniyoruz. Bu büronun son yıllarda kamuoyunda çok tartışılan ve failleri hala bulunmayan cinayetleri de sonuçlandırmasını aynı hızla bekliyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rabia Naz, Rojin Kabaiş, Nadira Kadirova bunlardan sadece ilk aklımıza gelenler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ve benzer cinayetlerin faillerinin, azmettiricilerinin, failleri koruyanların ucu nereye giderse gitsin bulunması ve cezalandırılması bakanın en büyük sınavlarından biri olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YAPILMASI GEREKENİN YAPILMASINDAN DUYULAN MEMNUNİYET</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Farkındaysanız yukarıda hem Cumhuriyet Başsavcı’na hem de Adalet Bakanı’na Doku cinayeti konusunda gösterdikleri çaba için teşekkür ettim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece ben değil pek çok yorumcu gibi siyasiler ve vatandaşlar da benzer biçimde teşekkürlerini sundular. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa bu insanlar sadece görevlerini yaptılar. Ve sadece görevlerini yaptıkları için teşekkür eder hale geldik yetkililer. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer biz sadece görevlerini yaptıkları için teşekkür ediyorsak; bundan önce aynı görevde olan Tunceli Cumhuriyet Başsavcıları ve Adalet Bakanları’nın görevleri boyunca bu cinayetin aydınlatılamamasından dolayı bir sorumluluğu olmayacak mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doku cinayetinde son 10 günden ortaya çıkanlar bile, zamanda yapıldığı söylenen soruşturmaların nasıl yapıl(a)madığını gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi soralım; dönemin savcılarını engelleyen kişi, kurum ya da güç, güçler kimlerdi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya da dönemin Adalet Bakanları bu soruşturma için neden güçlü bir siyasi irade koymamışlardır? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir engelle mi karşı karşıyaydılar yoksa başka bir neden mi vardı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta bugün ortaya çıkanlar, 6 yıl boyunca bu görevde olan savcılara da bakanlara da hukuki ve siyasi bir sorumluluk yüklemesi ve bunun bir yaptırımının olması gerektiğini hatırlatıyor bize.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">6 yıl boyunca yapılmayanı neden şimdi bir savcı ve bir bakanın siyasi iradesi ile ortaya çıkabiliyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP lideri Özgür Özel’in ifade ettiği gibi, bakanlık adına gazetecilere yollanan ve Bakan Gürlek’in siyasi iradesine vurgu yapan “bilgi notu” önceki dönemin Adalet Bakanlarına siyasi bir sorumluluk da yüklüyor. Ve bunun gereği olarak eski bakanlar toplumu ikna edecek birer açıklama yapmak zorundadırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabi ki bu siyasi sorumluluk sadece savcı ve bakanların değil bir bütün olarak hükümetin yani yürütmenindir de. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir açıklama ve özeleştirinin oradan da gelmesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">PEKİ YA TAPULARDA SON DURUM NE?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet Bakanı Gürlek’in Doku cinayeti konusunda gösterdiği siyasi iradeden dolayı tebrik ettik, teşekkürümüzü sunduk. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugüne kadar yapılmayanları yaptığı içindi bu teşekkür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sayın&nbsp;bakandan benzer bir duyarlılığı sürmekte olan toplum tarafından siyasi olarak algılanan davalardaki yaşanan uzun tutuklama başta üzere yaşanan de facto hukuksuzlukların ortadan kaldırılması konusunda da bekleme hakkımız olduğunu düşünüyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yargının bu kadar siyasallaştığı, yargı üzerinden ana muhalefet partisi CHP’nin hem yerelde hem merkezi olarak siyaseten felç edilmeye çalışıldığı bir siyasi iklimde yargının toplumsal güveni kazanması konusunda bakana çok daha fazla sorumluluk düşmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine AYM ve AİHM kararlarına uyulması, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala’nın bir an önce bu mahkeme kararları uyarınca tahliye edilmeleri konusunda hassasiyet bekliyoruz Sayın Bakan’dan.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer bu konularda kısa süre içinde bir adım atılmaz ise, Doku cinayeti konusunda atılan adımlar sembolik kalır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trump-irandaki-bu-kaostan-bizi-nasil-cikarabilir-13164</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump İran’daki bu kaostan bizi nasıl çıkarabilir?*</h1>
                        <h2>Ateşkes sürse bile küresel ekonomide uzun vadeli zorluklar yaşanacak ve etkileri gecikmeli olarak ortaya çıkacak. Bu çukuru bu kadar derin kazmak zorunda değildik. Neyse ki küreği yere bırakmak, zor dersleri öğrenmek ve biraz daha alçakgönüllülükle uygulamak için hâlâ vaktimiz var.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trump-irandaki-bu-kaostan-bizi-nasil-cikarabilir-1777060065.webp">
                        <figcaption>Trump İran’daki bu kaostan bizi nasıl çıkarabilir?*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran İslam Cumhuriyeti ve onun şiddet dolu tahrikleri, tüm kariyerim boyunca başımın üstünde bir kılıç gibi asılı kaldı. 1979 sonunda rejim Amerikan Büyükelçiliği’ni rehin aldığında Dışişleri Bakanlığı sınavına girdim. 1983’te Beyrut’taki büyükelçiliğimizin korkunç bir şekilde bombalanmasıyla boğuştum. Otuz yıl sonra İran’la gizli nükleer görüşmeleri ben yürüttüm ve 7 Ekim’den sonra Orta Doğu’daki vekil güçleriyle mücadele ettim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’la uğraşmak konusunda yıllar içinde, çoğu zaman zor yoldan olmak üzere pek çok ders aldım. Başkan Trump’ın İran’la kendi tercihiyle başlattığı savaş, geçmiş hatalarımızı göz önüne almadı ve kendi hatalarını da üzerine ekledi. Bombalar ve suikastlarla rejim değişikliği olacağını varsaydı. Taktik askeri başarıyı uygulanabilir bir strateji sandı. Politika tercihlerini “Başkanlık Ego’su” ve saray politikalarına göre yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüşmeleri anlık, düşünmeden ve plansızca yürüttü. Bu kendi kendine yapılan hatalar şimdiden büyük stratejik zarar verdi. Ancak kırılgan bir ateşkes uzatması yürürlükte ve görüşmelerin yeniden başlaması için cılız bir umut varken, zararı sınırlama şansı hâlâ var. Son sekiz haftadan çıkan üç temel ders, Bay Trump’ın Amerika’nın çıkarlarını kurtarmasına yardımcı olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birincisi: Zor dış politika sorunlarını iyi yönetmek zaman ve sabır gerektirir. Bu ders ölüm kalım meselesi ya da zor tercihler yapmaktan kaçınmakla ilgili değil. Daha çok hem dış hem iç öncelikler açısından kabul edilebilir bir maliyetle neyi başarabileceğinizle ilgilidir. Diplomaside, özellikle acımasız, ideolojik ve köklü bir rejimle uğraşırken “mükemmel” nadiren seçenekler arasındadır. Liderliği hedef almak (baş kesmek) cazip bir kısayol gibi görünebilir ama bu yönetim İran’da çok kısa sürede gördü ki bu bir yanılsamadan ibaret.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Barack Obama’nın İran’la doğrudan diplomasi yürütme mantığı uzun vadeli oynamaktı: Tahran’ın en büyük riski olan nükleer silah edinme ihtimalini frenlemek, diğer tehditleri zamanla yumuşatmak ve İran halkının siyasi özgürlüklerini desteklemek bunun yöntemleriydi. Kendisinden önceki George W. Bush gibi Obama da savaşın risklerini ve ikincil, üçüncül sonuçlarını dikkatle inceledi ve bunların olası faydalardan çok daha ağır bastığına karar verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bay Trump ise Haziran 2025 savaşı ve geçen kış Venezuela operasyonundaki “başarı” hissinden cesaret alarak bambaşka ve trajik bir tercih yaptı. Devlet yönetiminde “yeniden başlama” şansı yoktur. Ancak yönetim öncelikleri belirleyebilir, odaklanabilir ve “hızlı çözüm” bağımlılığını aşabilirse, İran’ın komşularına, Amerika’ya ve dünyaya yönelik en acil tehlikelerini giderme konusunda hâlâ dışardan müdahalenin katkı sağlama ihtimali vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkincisi: ABD ulusal güvenlik araçlarının tamamını kullanmanın yerini hiçbir şey tutmaz. Diplomaside askeri ve ekonomik kaldıraç olmadan çok ilerleyemezsiniz. Ama sabırlı, titiz diplomasi, iyi ve politika yapıcılar tarafından ciddiye alınan istihbarat desteği olmadan sadece kuvvet de nadiren sonuç verir. Müzakereler de dikte etmekten ibaret değildir. Neredeyse her zaman karmaşık, uzun soluklu bir “ver-al” sürecidir; uzmanlık önemlidir ve pek çok farklı baskı noktası aynı anda kullanılır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer ateşkes sürerse, nükleer mesele ve Hürmüz Boğazı olmak üzere iki temel konuda müzakereler için bu çok kritik olacak. İyi bir anlaşmanın kalbinde şunlar olmalı: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok sıkı nükleer denetimler, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uranyum zenginleştirmeye uzun süreli moratoryum, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahran’ın mevcut zenginleştirilmiş uranyum stokunun ülke dışına çıkartılması veya seyreltilmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun karşılığında İran’a somut yaptırım indirimleri. Boğazın yeniden açılması konusunda ise kıyıdaş devletler ve diğer küresel oyuncuların katılacağı bir anlaşma, serbest geçişi kalıcı olarak koruyabilir, mayın temizleme ve ekonomik toparlanma için gelir yaratabilir. İran’a “geçiş ücreti” koyma imkânı vermek Amerikan çıkarlarına aykırı olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin elinde güçlü kartlar var ama kalıcı bir anlaşma, hayal gücünün yanında müttefik ve ortakları harekete geçirme kabiliyeti, detaylarda uzmanlık ve zaman zaman ikiyüzlü olabilen deneyimli İranlı müzakerecilerle uğraşmayı gerektirir. Çizgiler net çizilmez ve sıkı denetlenmezse İranlılar çizgilerin dışına taşar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğaçlama yapma lüksümüz ise bulunmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son ve çok önemli ders: “Çimi biçmek” yani uzun vadeli bir başarı planı olmadan anlık tehditlere körü körüne kuvvet kullanmak sadece çimenliği daha geniş sorunlarla doldurur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liste uzun: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran rejimi darbe yemiş ama hâlâ ayakta; birçok yönden zayıflamış olsa da içgüdüleri daha sert ve daha radikal hale gelmiş. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Coğrafyanın İran’a stratejik hediyesi olan Hürmüz Boğazı, artık nükleer programından, balistik füzelerinden veya vekil güçlerinden bile daha güçlü bir etki aracı haline gelmiş. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD, Körfez Arapları ve Avrupa müttefikleriyle arasında güven erozyonuna uğramış. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hint-Pasifik’teki dostlarımız ekonomik zarar görmüş ve Amerikan liderliğine olan güvenlerini yitiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş aynı zamanda Vladimir Putin’e can suyu verdi: Bu; Ukrayna’nın savaş alanında ilerleme kaydettiği ve Rus ekonomisinin kendi darboğazlarıyla boğuştuğu bir dönemde daha fazla enerji geliri demek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin askeri stoklarının azalmasının da sonuçları var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Xi Jinping ise Trump’ın Mayıs ortasında Pekin’e yapacağı ziyaret öncesinde bu çatışmanın Çin’i stratejik olarak daha üst bir konuma çıkardığını düşünüyor ve ticaret, teknoloji ve Tayvan konusunda taviz koparma fırsatı görüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ateşkes sürse bile küresel ekonomide uzun vadeli zorluklar yaşanacak ve etkileri gecikmeli olarak ortaya çıkacak. Bu çukuru bu kadar derin kazmak zorunda değildik. Neyse ki küreği yere bırakmak, zor dersleri öğrenmek ve biraz daha alçakgönüllülükle uygulamak için hâlâ vaktimiz var. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* William J. Burns (CIA Eski Direktörü, Barack Obama döneminde İran’la gizli nükleer görüşmeleri yürüttü. Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nın eski başkanı)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı: <a href="https://www.nytimes.com/2026/04/24/opinion/international-world/iran-war-trump-deal.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/24/opinion/international-world/iran-war-trump-deal.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/gozlem-becerisinin-egitimdeki-gucu-13163</link>
            <category>EĞİTİM</category>
            <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Gözlem becerisinin eğitimdeki gücü</h1>
                        <h2>Öğrencinin gözlem becerisi okul hayatında hem öğrenmeyi derinleştiren hem de güvenliği güçlendiren temel bir kapasitedir. Çocuk ayrıntıyı fark etmeyi, değişimi okumayı ve yorumunu acele hüküm yerine dikkatli gözleme dayandırmayı öğrendiğinde çevresindeki riskleri daha erken görebilen, gerektiğinde yardım arayabilen bir birey olur. Okulun görevi çocuklara yalnızca bilgi vermek değil, dikkatle bakmayı da öğretmektir. Çünkü birçok sorun önce küçük işaretler halinde görünür. O işaretleri fark etmek ise çoğu zaman en güçlü önlemdir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gozlem-becerisinin-egitimdeki-gucu-1777059025.webp">
                        <figcaption>Gözlem becerisinin eğitimdeki gücü</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim, büyük ölçüde bakmayı öğrenme sürecidir. Çocuk önce çevresini izler, sonra ayrıntıları fark etmeye başlar, ardından gördükleri arasında ilişki kurar ve zamanla olup biteni anlamlandırır. Gözlem becerisi, okul hayatında güçlü bir yere sahiptir. Gözlem; ayrıntıyı fark etme, değişimi izleme ve görüleni düşünerek yorumlama gücüdür. Sınıfta, koridorda, arkadaş ilişkilerinde ya da günlük okul akışında olup bitenleri doğru okuyabilen bir öğrenci, hem öğrenme sürecinde hem de sosyal yaşamda güçlü bir farkındalık geliştirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu becerinin sınıf içinde nasıl desteklenebileceğine bakıldığında, eğitim dünyasında yapılandırılmış düşünme rutinleri öne çıkar. Harvard Üniversitesi bünyesinde yürütülen Project Zero, öğrencinin düşünmesini görünür kılan ve düşünme adımlarını alışkanlığa dönüştüren kısa soru dizileri geliştirmiştir. Bu çerçevede “Gör, Düşün, Merak Et” (<em>See, Think, Wonder</em>) rutini, öğrenciyi önce dikkatle bakmaya, sonra yorumunu gerekçelendirmeye, ardından da yeni sorular üretmeye yöneltir. Bu yaklaşım, öğrenciyi hızlı yargı vermekten uzaklaştırır. Bir olay ya da davranış karşısında hemen hüküm vermek yerine önce “Ne görüyorum?” sorusuna odaklanan öğrenci, gözlem ile yorum arasındaki farkı öğrenmeye başlar. Ardından “Bu bana ne düşündürüyor?” sorusuyla gördüğünü anlamlandırır. Son aşamadaki “Bu bana neyi merak ettiriyor?” sorusu ise düşünmeyi yeni sorulara açar. Böylece gözlem, ders içinde yapılan dar bir alıştırma olmaktan çıkar; öğrencinin dünyayı okuma biçimine dönüşür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Gözlem Nasıl Bir Güce Dönüşür?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">UNICEF’in çocukların yaşamı, gelişimi, hakları ve geleceğini etkileyen konular üzerine araştırmalar yapan birimi, “Beni Ben Yapan Nedir?” (<em>What Makes Me?</em>) başlıklı çalışmasında gözlem yapmayı yaşam boyu gelişimi destekleyen temel beceriler arasında gösterir. Bu çerçevede hazırlanan “Gözlem Becerisi Çocukluk Boyunca Nasıl Gelişir ve İyi Oluşu Nasıl Etkiler?” başlıklı çalışma ise gözlemi, çocuk gelişimi ve genel iyi oluşla yakından ilişkili bir beceri olarak inceler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çalışma, çocukların çevrelerini doğal olarak izlediğini; ancak nitelikli gözlemin kendiliğinden derinleşmediğini ortaya koyar. Bunun için çocuğun gördüğü şeyi kaydetmeyi, ayrıntıyı seçmeyi, beklenti ile gerçek veriyi ayırmayı ve kanıta dayalı düşünmeyi öğrenmesi gerekir. UNICEF’e göre çocuklar çoğu zaman bir olgunun tüm boyutlarını değil, dikkatlerini çeken belirli yönlerini fark eder. Gözlem becerisinin yapılandırılmış deneyimler, soru sorma, not tutma ve tartışma yoluyla geliştirilebileceğini vurgular. Bu bulgular bize şunu gösterir: Gözlem becerisi yalnızca ayrıntıyı görme yeteneği değil, düşünmenin, muhakemenin ve öğrenmenin temel taşıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çocuklukta güçlenen bu becerinin etkisi ileriki yaşlarda da sürer. Güçlü bir gözlem alışkanlığı, yetişkinlikte insan ilişkilerindeki küçük değişimleri daha erken fark etmeyi, iş hayatında risk işaretlerini daha hızlı görmeyi, bilgi kirliliği içinde ayrıntıyı seçebilmeyi ve olayları kanıta dayanarak değerlendirmeyi kolaylaştırır. Bunun temeli okul yıllarında atılır. Çocuk, gördüğü şey ile düşündüğü şeyi ayırmayı, yorumunu gerekçelendirmeyi ve değişimi fark etmeyi öğrendikçe daha dikkatli, daha temkinli ve daha güçlü bir muhakeme kapasitesi geliştirir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küçük İşaretleri Görmek Neden Önemlidir?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu beceri, okul güvenliğiyle doğrudan ilişkilidir. Çünkü okul hayatında sorunlar çoğu zaman birdenbire ortaya çıkmaz. Önce küçük işaretler halinde belirir: giderek yalnızlaşan bir öğrenci, sertleşen şaka dili, arkadaş grubundan dışlanan bir çocuk, huzursuz bakışlar, büyüyen öfke ya da tehdit gibi duyulup önemsizleştirilen sözler, daha büyük sorunların habercisi olabilir. UNESCO, okulda şiddetin önlenmesi ve güvenli öğrenme ortamlarının güçlendirilmesi için bütüncül bir yaklaşım gerektiğini vurgular. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gözlem becerisi, okulda şiddeti önleme açısından koruyucu bir işleve sahiptir. Öğrenci dışlanmayı, sertleşen dili, geri çekilmeyi ya da ani değişimleri doğru okuyabildiğinde okulun koruyucu kapasitesi artar. Burada amaç öğrenciyi çevresinde olup biteni bilinçli fark eden, gördüğünü anlamlandırabilen ve gerektiğinde paylaşabilen bir birey haline getirmektir. Güvenli okul iklimi, yalnızca yetişkinlerin gözünden kurulmaz; öğrencilerin de gördüğünü ciddiye alabildiği bir kültürle güçlenir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki bu beceri okulda nasıl geliştirilebilir? Öncelikle gözlem açıkça öğretilmelidir. “Daha dikkatli olun” demek yeterli değildir. Öğrenciye neye bakacağı, gördüğü şey ile yorumunu nasıl ayıracağı, ayrıntıyı nasıl kaydedeceği ve değişimi nasıl fark edeceği gösterilmelidir. “Gör, Düşün, Merak Et” rutini bu açıdan güçlü bir başlangıç sağlar. Öğrenciye önce “Ne görüyorsun?” diye sormak, ardından “Bu sana ne düşündürüyor?” sorusuyla yorumunu temellendirmek ve son aşamada “Bu konu sana neyi merak ettiriyor?” diyerek düşünmeyi yeni sorulara açmak, gözlemi sistemli bir zihinsel sürece dönüştürür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci olarak bu beceri derslerin içine yayılmalıdır. Fen dersinde deney sürecini dikkatle izlemek, sosyal bilgilerde toplumsal ipuçlarını fark etmek, Türkçe ve edebiyatta karakterlerin davranış örüntülerini okumak, görsel sanatlarda ayrıntı ve kompozisyonu çözümlemek gözlemi güçlendirir. Gözlem, birkaç etkinlikle geçiştirilecek bir konu değildir. Okul kültürünün parçası haline gelmesi gereken temel bir beceridir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü olarak gözlem becerisi sosyal ve duygusal güvenlikle ilişkilendirilmelidir. Öğrencinin okulda kendini değerli, görülmüş ve desteklenmiş hissetmesi çok önemlidir. Böyle bir ortamda öğrenci hem kendisini hem de çevresini daha dikkatli okumayı öğrenir. Bu farkındalık, okul bağlılığı ve güven duygusuyla birleştiğinde önleyici bir güce dönüşür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, öğrencinin gözlem becerisi okul hayatında hem öğrenmeyi derinleştiren hem de güvenliği güçlendiren temel bir kapasitedir. Çocuk ayrıntıyı fark etmeyi, değişimi okumayı ve yorumunu acele hüküm yerine dikkatli gözleme dayandırmayı öğrendiğinde çevresindeki riskleri daha erken görebilen, gerektiğinde yardım arayabilen bir birey olur. Okulun görevi çocuklara yalnızca bilgi vermek değil, dikkatle bakmayı da öğretmektir. Çünkü birçok sorun önce küçük işaretler halinde görünür. O işaretleri fark etmek ise çoğu zaman en güçlü önlemdir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/sponge-cities-sunger-sehirler-13162</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Sponge  cities: Sünger sehirler</h1>
                        <h2>Şehirlerin geleceği, doğayla kurdukları ilişkiyi yeniden tanımlamalarına bağlı. Yağmuru uzaklaştırılması gereken bir yük olarak görmek yerine, kent yaşamının doğal bir parçası olarak kabul etmek gerekiyor. Çünkü doğru tasarlanmış bir şehir, suyla mücadele etmez; onunla uyum içinde çalışır. Bugün sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu: Yağmur yağdığında su nereye gidiyor?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/sponge-cities-sunger-sehirler-1777058777.webp">
                        <figcaption>Sponge  cities: Sünger sehirler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yağmur uzun yıllar şehirler için bir problem olarak görüldü. Ne kadar hızlı uzaklaştırılırsa o kadar iyi sanıldı. Beton arttı, toprak azaldı, suyun toprağa karışacağı alanlar yok oldu. Şehirler yağmurla yaşamayı değil, yağmurdan kaçmayı öğrendi. Oysa bugün dünyada yeni bir yaklaşım konuşuluyor: “Sünger Şehirler.” Yağmuru düşman gibi değil, sistemin bir parçası gibi gören kentler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern şehirler büyüdükçe doğal zeminler yerini asfalt, beton ve geçirimsiz yüzeylere bıraktı. Bir zamanlar toprağın emdiği yağmur suyu artık yol kenarlarında birikiyor, rögar kapaklarından taşıyor ve kısa sürede sokakları küçük nehirlere dönüştürüyor. İklim değişikliği ile birlikte ani ve yoğun yağışların artması, şehirlerin altyapı sistemlerini daha da zorlamaya başladı. Bugün birçok kentte sorun sadece fazla yağmur değil; suyu karşılayacak doğal sistemlerin kaybolmuş olması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sünger şehir yaklaşımı tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Bu model, yağmur suyunu mümkün olduğunca yerinde tutmayı, toprağa geri kazandırmayı ve doğal döngüyü yeniden kurmayı hedefliyor. Amaç suyu hızlıca uzaklaştırmak değil; onu depolamak, filtrelemek ve yeniden kullanmak. Çünkü doğa hiçbir zaman suyu tamamen yok etmeye çalışmaz. Onu yönlendirir, emer ve dengeler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir sünger şehirde parklar yalnızca dinlenme alanı değildir. Aynı zamanda su tutan, taşkını azaltan ve mikroiklim oluşturan sistemlerdir. Yağmur bahçeleri, geçirgen zeminler, bitkisel drenaj kanalları ve suyu depolayan yeşil alanlar bu anlayışın temel parçalarıdır. Özellikle peyzaj mimarlığı burada sadece estetik bir katkı sunmaz; doğrudan altyapının bir parçası haline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyanın birçok kentinde bu yaklaşım uygulanmaya başladı. Çin’de büyük ölçekte geliştirilen sünger şehir projeleri, yağmur suyunun yeniden kullanılması üzerine kuruluyor. Hollanda’da kamusal alanlar gerektiğinde su depolayabilecek şekilde tasarlanıyor. Bazı meydanlar normal zamanlarda oturma ve etkinlik alanı olarak kullanılırken, yoğun yağışta geçici su havzasına dönüşebiliyor. Bu yaklaşım şehirleri sadece daha dayanıklı hale getirmiyor; aynı zamanda daha yaşanabilir kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de ise şehirleşme çoğu zaman hızlı çözümler üzerinden ilerliyor. Daha fazla sert zemin, daha geniş yollar ve daha az geçirgen alan tercih ediliyor. Oysa özellikle kıyı kentlerinde ve yoğun yapılaşmış bölgelerde toprağın nefes almasına ihtiyaç var. Çünkü suyu tamamen kontrol etmeye çalışmak yerine onunla birlikte hareket etmek daha gerçekçi bir yaklaşım olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir peyzaj mimarı olarak meseleye sadece bitki ve tasarım açısından bakmak yeterli değil. Bugün açık alanlar, parklar ve kent boşlukları iklim krizine karşı önemli araçlara dönüşüyor. Artık bir park tasarlamak sadece yeşil bir alan yaratmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda suyu yönetmek, gölge üretmek ve şehir yaşamını daha dayanıklı hale getirmek anlamına geliyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şehirlerin geleceği, doğayla kurdukları ilişkiyi yeniden tanımlamalarına bağlı. Yağmuru uzaklaştırılması gereken bir yük olarak görmek yerine, kent yaşamının doğal bir parçası olarak kabul etmek gerekiyor. Çünkü doğru tasarlanmış bir şehir, suyla mücadele etmez; onunla uyum içinde çalışır. Bugün sorulması gereken en önemli sorulardan biri şu: Yağmur yağdığında su nereye gidiyor?</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kohnemis-medya-aparatciklerinden-makine-fali-13161</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Köhnemiş medya aparatçiklerinden makine falı</h1>
                        <h2>Eski medyanın can çekişen propaganda aygıtları neden ısrarla dijital içeriklere ve oyunlara saldırıyor? Sera Kadıgil’in paylaştığı ürkütücü çocuk suçluluğu verileriyle, 50 bin liralık kira kıskacında hayata tutunmaya çalışan ailenin dramı arasındaki bağ ne? Bu yazı, emperyalizmi uzak bir 'teolojik rabıta' olmaktan çıkarıp bugünün dişlilerine, yani buraya ve şimdiye indiriyor. Sermayenin bizi bölünmüş gruplar halinde ağıllara soktuğu bu 'sahte aydınlanma' çağında, takılan tasmalar her gün biraz daha sıkılırken; makine falı bize tek bir çıkış yolu fısıldıyor: Bu devasa yalnızlıktan ancak kolektif bir iradeyle sıyrılabiliriz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kohnemis-medya-aparatciklerinden-makine-fali-1777060145.webp">
                        <figcaption>Köhnemiş medya aparatçiklerinden makine falı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen haftaki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyenin-gunah-kecileri-okul-katliamlari-ve-bilgisayar-oyunlari-13123">yazımda</a>, kendilerine insan demeye dilim varmadığı bazı insanların Kahramanmaraş saldırısında ölen çocuklar ve öğretmenin adeta anısına hakaret edilecek şekilde, onların ölümünden nemalanıp öfke ve nefret kusarak kendilerine nasıl bir günah keçisi aradığından bahsetmiştim. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca o yazıda da meselenin bilgisayar oyunlarından daha büyük bir problemin semptomlarından biri olduğunu da söylemiştim. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazının o konusu o “büyük problem” olacak. Hani bazı bilimlerde yapıldığı gibi basitten komplekse gidelim. Önce dişlilere bakalım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ali Murat Kırık diye bir “uzman” var. Bu arkadaş bir “yapay zekâ uzmanıymış.” CNN Türk’te “Robot süpürgelerin gizli kamerası olduğu ortaya çıktı” veya “Türkiye’de satanizm sosyal medya ile yeniden yaygınlaşıyor mu?” gibi gerçekten ufkumuzu açan, bizi sefil bir şekilde esir almış olan karanlık cehalet hapishanelerimizden özgür bırakarak haberlerde “uzmanlığını” konuşturan bu arkadaş, yine CNN Türk’e müthiş sansasyonel iddialarla konuk oldu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilgisayar oyunları hakkındaki olağanüstü (!) bilgisini akla zarar ve nöronlarınızı tahrip ederek azaltacak olan bu videoda açıklayan bu arkadaşın haber linkini dipnot olarak şöyle bırakıyorum.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arkadaşın çıktığı haberler pek bir eğlenceli. Kendisi hevesli duruyor. Hele elinin işaret parmağını indirerek, “bu var ya bu” jestinde bulunan hareketleri epey bilgilendirici görünüyor. Bunun yanında benim meselem bu arkadaş değil. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de Tuncay Özkan var. Onun da oyunlarla arası pek bir bozuk. Onun da akla zarar ve ipe sapa gelmez konuşmalarını şöyle dipnot olarak bırakıyorum. Konuşmanın orijinalini bulamadım. O yüzden içerik üreticisi “Pintipanda” lakaplı Tuna Akşen’in videosundan izleyebilirsiniz.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dediğim gibi bu insanlar çok küçük dişliler ve bu yazının amacı da bu dişlilerden oluşan makinenin falına bakmak olacak. Hadi biz makinenin kendisine bakalım. Tam bu yazıyı yazacağım sırada bir arkadaşım Telegram grubumuzdan, TİP milletvekili Sera Kadıgil’in bir konuşmasını paylaştı. Kısa bir konuşma.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a> </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Bu arada Ali Murat hocamız Telegram da yasaklansın istiyor. Ben de beni bu dünyadan olabildiğince hızlı bir şekilde Kepler 22b gezegenine götüren en hızlı gemiyi istiyorum ama olmuyor, olamıyor işte.)</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neyse; Sera Kadıgil, Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre senede 1200 çocuğun yani günde 3 çocuğa tekabül eden bir sayıda çocuğun cinayet suçuna karıştığını söylüyor. Yine Kadıgil’in Bakanlık verilerine göre 500.000 çocuk hakkında savcılık soruşturma başlatmış. Kadıgil başka bir veriyi de MESEM kurslarından veriyor; sadece geçen aylarda 18 çocuk ölmüş.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sayıyı görünce hemen “anladım” demeyin. Puzzle parçaları yerine oturmuyor henüz. Bazı sorularla başlayalım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merak etmeyin, bu sorular çapraz psikolojik test soruları değil. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ülkede en son ne zaman birlikte -ailenizle değil sadece- bir toplulukla, yakın hissettiğiniz bir grupla bir kutlama yaptınız? Ne zamandan beri kendinizi mutlu hissediyorsunuz? Uyku düzeniniz nasıl? Çocuğunuz varsa çocuğunuz hakkında endişelenip gece uyandığınız oluyor mu? Gençseniz geleceğiniz hakkında düşünmediğiniz bir zaman var mı? Bir kadınsanız ya da başka bir cinsel yöneliminiz varsa -buraya üç sayfa daha soru yazabilirim- ama en önemlisini sorayım; kendinizi güvende hissediyor musunuz? Kendinize her gün ama her gün bir tasma takıldığını düşünüyor ve bu tasmanın giderek sıklaştığı hissine kapılıyor musunuz? Doktor ve öğretmenseniz mesleğinizi sevmenize rağmen güvende hissediyor musunuz?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hadi bunlar idrak-i maali sorular, bizim tartımız çekmez diyelim. Trafikte korna çalmaya korkar oldunuz değil mi? Ya da köşede bir grup genç erkek çocuk dikkatinizi çekiyor? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte puzzle’ın parçaları yerine oturmaya başlıyor. Çünkü Türkiye kimsede kendi hali pür melalini düşünecek bir vakit, bir alan, bir boşluk bırakmıyor. Tabiatıyla o boşluk dolmak zorunda kalıyor. Gereksiz düşünce ve nefretle, birbirini boğazlama fikriyle, kaotik düşüncelerle. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadıgil’in kısa özet geçilen konuşmasında cevap kendini gösteriyor zaten. İktidar, bundan besleniyor. Nefretin bileylenmesiyle kılıcını parlatıyor, daha da sivri hale getiriyor. Bugün oyunlar, yarın dizi, şu ya da bu fark etmez. Eski günah keçilerine de başvurmak zor; Fethullahçılar, Aleviler, bunları artık kimse yemiyor. Bir hedef bulunmak zorunda. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü esas problem orada bir yerde duruyor ve hafazanallah birileri buna uyanırsa her şey ters yüz olur: Sermaye ilişkileri. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisini severim; Tuna Akşen de o kısa videosunda “eski medyanın” para musluğu çekildiği için dijital medyaya böyle savaş açtığını söylüyor. Dolayısıyla dijital medyada tüketilen içeriklere verilen reklam gelirlerinin giderek artması ile eski konvansiyonel medyanın -ki çoğunun da havuz olduğu biliniyor zaten- bir önemi kalmadığı, propaganda aracı olarak işlevini yitirdiği için bu yaygaracıların derdinin devletin buna “el atması” olduğu yönündeki fikrini doğru buluyorum.&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bundan sonrası mesele. Sermaye, işine gelirse herkesten yana olur. Dünya tarihinde tersi bir örnek var mı bilmiyorum. Varsa da çok nadirdir. Dolayısıyla “artık dijital medyaya reklam veriyorlar, biz daha güçlüyüz” demek bir yanılsamadır. Gezi olaylarında hükümetin en zayıf olduğu noktada protestoculara otelini açan Mustafa Koç’un dedesi, 12 Eylül’de Kenan Evren’e darbe için teşekkür etmişti. Eğer o esnada hükümetin bir anlık zayıflığına kani olmasaydı, Koç o otelin kapılarını çoktan kapatmıştı. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla soruyorum, yanlış anlaşılma olmasın, meraktan. Aylık 50 bin liralık kira ile üç kişilik bir aileyi geçindirme derdindeyken bir insan çocuğunun -onu da satın alabiliyorsa tabii- tablette ya da bilgisayarda neye baktığıyla nasıl ilgilenebilir? İstanbul gibi bir yerde anne ve babanın 9-6 arası, 100 kilometrelik yolu teptiği bir kaos ortamında, çocuğunuzla nasıl ilgilenebilirsiniz? Aile yapısının giderek bozulmasını, para ilişkilerinin insanları giderek bireyselleştirdiğini, bu sebeple çocukların ve gençlerin yalnızlaştığını da bu tabloya ekleyin. Bu tablonun üzerine bir de dijitalleşmenin tüm eğitim yapılarını yapısızlaştırdığı dünya gerçeğini de ekleyin. Türkiye’de eğitimden umudu kalmıyorsa bile yurt dışındaki eğitimin ona ne katacağını kara kara düşünen bir nesil geliyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elinizde ne var? Puzzle tamamlandı değil mi? Amaç yok. Umut yok. Hadi umut biraz daha subjektif, felsefi bir konu diyelim. Amaçsız bir toplumu nereye taşıyacaksınız? Siz henüz kendiniz bu belirsizlik içerisinde geminin rüzgârda nereye gideceğini bilmiyorsunuz, çocuk nasıl bilsin? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">IŞİD bir dönem korkunç cinayetleriyle ve katliamlarıyla dünyayı dehşete sürüklemişti. Bizden bir bakan da “bir avuç öfkeli genç” demişti. Elbette bu şekilde ele almak laubaliliktir ama IŞİD gibi bir örgütü oluşturan sosyoloji ve antropolojiye bakıldığında, hepsinin Irak savaşı kalıntısı ve dünyanın terk etmiş olduğu askerlerden oluştuğu görüldü. IŞİD’e dünyanın her yerinden insan geldi. Bunlara Avrupa’nın gettolaşmış yerlerinden gelen, sonradan Müslüman olan Avrupalılar da dahildi. Hiç unutmuyorum, izlediğim bir videoda IŞİD Rakka’yı ele geçirdiğinde, bir internet kafede Fransa’daki akrabalarıyla konuşan Cezayirli bir kadın, modern dünyanın dehşetinden IŞİD’in sözde huzurunu tercih ettiğini açıklamıştı. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Formül ve puzzle basit: Step One: İnsanları önce bu bireysel karanlığa, çıkmaz ekonomik belirsizliğe, hayattan zevk almamaya mahkûm et. Step Two: Onları o karanlıktan çıkaracak “sahte yapılar” yarat. Menzil olsun mesela, IŞİD olsun, Fethullah olsun fark etmez. Step Three: Bu karanlığa mahkûm olmak istemeyenleri, o karanlıktan çıktığına inanan sahte aydınlananlarla karşılaştır. Step Four: Birbirine çarpıştır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıcak servis etmeniz önerilir. Tadından yenmez. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadıgil konuşmasının sonunda bu formülü zaten bildiği için bunu emperyalizme bağlıyor. Doğru, katılıyorum. Ama sanki emperyalizmle açıklamak tek başına basit bir şeye indirgiyor. Meseleyi bizden uzaklaştırıyor; hayır Trump ya da Trump’ı yöneten kuklacılar, uzaktan bir yerden, ölen çocukları, MESEM’i, katledilen ormanları, kırk küsür kere iflas etmiş şirketlere açılan madenlerin sahiplerini elinde tutmuyor. Fiziksel olarak demiyorum; aktör olarak katkılarını yadsımıyorum. Sadece teolojik bir “rabıta” kurmayalım diyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emperyalizm, soyut bir şey değil. Orada, ABD’de koltuğunda oturan bir avuç kravatlı insan karar veriyor, bu doğru. Ama bu tek başına yeterli değil; bu meseleyi sanki uzağa bir yere, göremediğimiz bir noktaya “şutluyor.” </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek bu dişlilerde. Gerçek burada ve şimdide. Bu dişlilere iyi bakmak ve doğrudan problemi işaret eden insanları dinlemek gerek. Problem bu. Problem bizi bu korkunç atomik yapıya boğan sermaye sistemi; bizi “daima ben, hep ben” yapan sistem ve bu sistemin ateşli sözcüsü iktidar ve onun medya aparatçikleri. Sokaktaki köpeğinden, eşcinseline, transseksüeline, çalışan kadından, inanan Müslümanına kadar, hepimizi bölüp parçalayıp, ikişerli üçerli gruplarla ağıllarına sokan sistem. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bizi yalnız bırakıyor. Yalnızız. Karanlıkta yapayalnızız. Eğer inandığınız Tanrı varsa, o bir avuç sahtekârın elinde, bir sektörün ürünü olarak satılıyor. Eğer başka bir şeye inanıyorsanız ya da hiç inanmıyorsanız sizin gibi olanı bulamıyorsunuz. Bu devasa atomizasyon bizi boğuyor; hepimize takılan tasmanın daha da sıkı hale getirilmesini kolaylaştırıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elinizde tek bir meşale var ve o bulunduğunuz o devasa karanlık holü aydınlatmaya yetmez. Ta ki herkes bir araya gelene kadar. Bunu ortaya koyalım. Bu gerçeği kabul edelim. Başka bir yolumuz olduğunu da sanmıyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> https://www.youtube.com/watch?v=_88EvmISN9k</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> <a href="https://www.youtube.com/watch?v=v4MH9QYCu1w" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.youtube.com/watch?v=v4MH9QYCu1w</a> </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a> https://x.com/tipgenelmerkez/status/2046991167863054621?s=20</span></span></p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/en-guzel-cocuk-kim-13160</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>En güzel çocuk kim?</h1>
                        <h2>Dünya genelinde her 10 saniyede bir çocuk yetersiz beslenme nedeniyle ölüyor. Bunun anlamı yılda 3 milyon çocuğun yetersiz beslenme nedeniyle hayatını kaybetmesi anlamına geliyor. Hastalık nedeniyle ise 5 yaş altı çocuk ölümlerinde 2023 yılında 4,8 milyon çocuk hayatını kaybetmiş durumda bu sayı çocuk sayısına göre (21,375 çocuk) Türkiye’de binde 11,25 olarak gözüküyor.  Diğer yandan ise dünya savunma ve askeri harcamaları hız kesmiyor SİRI göre 2024 harcamaları nerdeyse 4 trilyon doları bulmuş durumda Türkiye 30 milyar dolar harcama ile dünyada 17. sırada bulunuyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/en-guzel-cocuk-kim-1777037699.webp">
                        <figcaption>En güzel çocuk kim?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Türkiye’de çocuklar bayram yönünden şanslı, iki ayrı bayram günleri var keza ilki 23 Nisan ikincisi Birleşmiş Milletler (BM) tarafından kabul edilen 20 Kasım Dünya Çocuk günü…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">23 Nisan aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılış günüdür ve bu vesileyle bugün aynı zamanda Mustafa Kemal tarafından 1929 yılında çocuk bayramı olarak ilan edilmiş. 20 Kasım ise BM tarafından 1954 yılında çocukların refahını, eğitim hakkının korunması için uluslararası ölçekte teşvik amacıyla kabul edilmiştir. 20 Kasım tarihi özellikle seçilmiş bir tarihtir zira bu tarihte hem 1959 Çocuk Hakları Bildirgesi hem de 1989 Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesinin kabul edildiği tarihtir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Şüphesiz çocuklar için bayram ve günler yapılması oldukça heyecan veriyor ve çocukların cıvıl cıvıl eğlendiği kutlamaların, törenlerin yapılması çocuklar için unutulmaz günleri arasında yer alıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Ancak dünya çocukların hiç unutamayacağı gerçeklerde var. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Ve her gün bu gerçeklerle yüz yüze gelen çaresiz çocuklar, savaşlarda ölümlerden tutunda açlık ve yetersiz beslenme sorunu nedeniyle bebek yaşta ölen çocuklara kadar uzanan yüzbinlerce çocuk var. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">İLO Kıdemli Proje Koordinatörü&nbsp;<strong>Fatma Gelir Ünal</strong>, dünya genelinde her dört çocuktan birinin ''şiddetli gıda yoksulluğu'' içinde yaşadığını söyledi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Ünal, 2024 itibarıyla 138 milyon çocuk işçinin olduğunu belirtti.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">İLO Kıdemli Proje Koordinatörü Fatma Gelir Ünal, CNBC-e'den Derya Yüce'ye&nbsp;</span><span style="color:black"><a href="https://www.cnbce.com/gundem/esitsizlik-cocuklari-vuruyor-4-cocuktan-1i-yetersiz-besleniyor-138-milyon-cocuk-calisiyor-h28849" target="_blank"><span style="color:#007fc4">konuştu.&nbsp;</span></a></span><span style="color:#212529">Ünal, küresel ölçekte çocukların temel haklara erişiminde son yıllarda ciddi bir kırılma yaşandığını belirtti. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Uzun vadede bazı ilerlemeler olduğunu, ancak son yıllarda krizlerin şiddeti nedeniyle tablonun yeniden ağırlaştığına ve eşitsizliğin derinleştiğine dikkat çekti. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Ünal, UNICEF'in verilerine göre dünya genelinde 5 yaş altı yaklaşık 181 milyon çocuğun, yani her dört çocuktan birinin "şiddetli çocuk gıda yoksulluğu" içinde yaşadığını belirtti. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Ünal, bu durumun çocukların yaşlarına uygun ve besleyici gıdaya düzenli erişememesi anlamına geldiğini söyledi. "Bu gruptaki çocuklar akut yetersiz beslenme riskiyle daha fazla karşı karşıya" dedi</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Çocuk işçiliğine dair tabloyu da değerlendiren Ünal, </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">ILO ve UNICEF'in en güncel ortak tahminine göre 2024 itibarıyla 138 milyon çocuğun çalıştığını, bunun da 5-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 7,8'i olduğuna dikkat çekti. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">2020 yılında 20 milyondan fazla çocuğun, çocuk işçiliğinden çıktığını; 2000 yılına göre toplam düşüşün ise 100 milyonun üzerinde olduğunu söyledi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Dünyanın 2025'e kadar çocuk işçiliğini bitirme hedefini kaçırdığını ifade eden Ünal, "Çalışan çocukların 54 milyonu, yani tüm çocukların yüzde 3,1'i, doğrudan sağlıklarını, güvenliklerini veya gelişimlerini tehdit eden tehlikeli işlerde çalışıyor" dedi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Ünal, ILO'nun 2024 küresel tahmin raporuna göre çocuk işçiliğindeki çocukların 79 milyonunun yani yüzde 57'sinin 5-11 yaş aralığında olduğunu belirtti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Evet…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Çocuk işçiliği ve açlığında tablo bu yani ağır bir tablo ile karşı karşıya bulunuyoruz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Peki ya savaşlar kaybettiğimiz çocuklar; UNİCEF Ortadoğu, Doğu ve Kuzey Afrika Bölge Direktörü Edouard Beigbeder “Gazze şeridinde 50 binden fazla çocuğun öldüğünü ya da yaralandığı” söylüyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Bunun anlamı İsrail saldırıları sonucu Gazze’de 80 bine yakın insan hayatını kaybetti işte bunların yarısından fazlası çocuk ölümleri demektir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Çocuk açlığı ve yoksulluğu da dünya genelinde diğer başka bir çocuk dramının yaşanan krizleri arasında bulunuyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Türkiye’de sadece 2025 yılında çocuk yaşta 94 çocuğumuzu iş cinayetleri sonucunda hayatını kaybetti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Dünya genelinde her 10 saniyede bir çocuk yetersiz beslenme nedeniyle ölüyor. Bunun anlamı yılda 3 milyon çocuğun yetersiz beslenme nedeniyle hayatını kaybetmesi anlamına geliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Hastalık nedeniyle ise 5 yaş altı çocuk ölümlerinde 2023 yılında 4,8 milyon çocuk hayatını kaybetmiş durumda bu sayı çocuk sayısına göre (21,375 çocuk) Türkiye’de binde 11,25 olarak gözüküyor. (Kaynak UNİCEF)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Diğer yandan ise dünya savunma ve askeri harcamaları hız kesmiyor SİRI göre 2024 harcamaları nerdeyse 4 trilyon doları bulmuş durumda Türkiye 30 milyar dolar harcama ile dünyada 17. sırada bulunuyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Kuru kuruya bayram çocuk ölümlerini ve açlığını iyileştirmiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Maraş’ta ikinci katliam gibi seri cinayetler sonucu 10 ölüm ve 23 Nisan öncesi sanki tüm çocukların can güvenliği tehdit altında kutlanıyor. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">En güzel çocuk ölü ve engelli çocuk değil sağlıklı eğitimli çocuktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Bu dileklerle iyi bayramlar çocuklar…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white">&nbsp;</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bir-dunya-yalnizlik-13159</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bir dünya yalnızlık</h1>
                        <h2>Sığamıyorum. İnandıklarıma, yalanlarıma, hayallerime, geçmişime sığamıyorum. Bir insan yalnızlığına bile fazla gelir mi? Ben geliyor gibi hissediyorum. Ben yalnızlığıma sığamıyorum.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-dunya-yalnizlik-1777037450.webp">
                        <figcaption>Bir dünya yalnızlık</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazen, tüm dünyanın yalnızlığını omuzlarımda hissediyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çözüm bulmak sadece benim elimdeymiş, herkes yalnızlığının sebebini ve hatta varlığını unutmuş da kurtuluşunu onlara vermeyen beni öfkeyle izliyorlarmış gibi. Sanki bir şey yapmazsam insanlığın en büyük sorunlarından yalnızlığın yegane sebebi ben olacakmışım gibi.&nbsp; Böyle anlarda işte, ölecekmişim gibi…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendimden büyük bir şeyin içine doğduğumu hissediyorum. Ufalıp ufalıp yok olmadan hemen önce tutuşması gereken bir kül gibi. Yakabilmek için yanması gereken, en ufak şiddetli rüzgarda oradan oraya savrulacak… Benden, benliğimden, insan oluşumdan öte bir şeyin parçası olduğumu hissediyorum. Hissetmek istiyorum ya da bilmiyorum; belki de koca bir ağırlığın altında ezilmek uğruna küçülmek, küçüle küçüle yok olmak daha anlamlı geliyordur. Sebepsiz yere acı çekmekten daha az acı vericidir. Bütün aldığım yaralar, insanlıktan büyük bir şeyin yolundadır. Belki de sadece acıdan ibaretimdir, bilemiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anlatmam, haykırmam, duyurmam gerekiyormuş gibi hissediyorum dünyaya. Kendi yalnızlığımın aracı olduğu bu yolda, yardım etmem gerekiyormuş gibi… İnsanları birbirine bağlayarak ya da yazarak. Hakkında yazarak yalnızlığın, biraz daha az hissedilmesini sağlamaya çalışarak. Yalnızlıktan kurtulmak için yapıyorumdur belki de, kim bilir? Bencilliğimden, kanamaktan yorulduğumdan, tükenmişliğimden, umutsuzluğumdan uzaklaşmak istediğimden yapıyorumdur. Olmak istediğim, olduğumu zannettiğim gibi iyi veya yüce değilimdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki elimi kavuşturamadan sarılmaya çalıştığım koca dünyanın yalnızlığını, iki parmağımın arasındaki kalemime sığdırmaya çalışıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fazla gelmekten korkarak yaşıyor insan. Sevgisinin, nefretinin, korkusunun, öfkesinin, üzüntüsünün, mutluluğunun, pişmanlık duyduklarının ve emin olduklarının, düşüncelerinin, varlığının hep fazla geleceğinden korkarak. Korkularla büyüyor insan, korkular içinde yaşıyor ve yine öyle ölüyor. Fazlalıklarla, farklılıklarla var olabilmek her ne kadar tek başına ise bir o kadar da ortak, hep beraber aslında. İnsanları birbirinin yaralarını sarmaktan daha çabuk ne bir araya getirebilir? Hele aynı yerden kanıyorsan…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sığamıyorum. İnandıklarıma, yalanlarıma, hayallerime, geçmişime sığamıyorum. Bir insan yalnızlığına bile fazla gelir mi? Ben geliyor gibi hissediyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben yalnızlığıma sığamıyorum.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bir-duzen-cokuyor-sorun-trumptan-daha-buyuk-13158</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bir düzen çöküyor: Sorun Trump’tan daha büyük</h1>
                        <h2>Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca Amerika’nın iç siyasetiyle sınırlı değil. Küresel ekonomiden güvenlik mimarisine, teknolojiden iklim politikalarına kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Bu nedenle verilecek yanıtlar ulusal sınırların ötesinde düşünülmek zorunda. Asıl soru şu: Bu değişim, bilinçli ve tasarlanmış bir yeniden yapılanma süreciyle mi gerçekleşecek, yoksa krizlerin zorladığı, parçalı ve maliyeti yüksek bir uyum süreciyle mi?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-duzen-cokuyor-sorun-trumptan-daha-buyuk-1776961849.webp">
                        <figcaption>Bir düzen çöküyor: Sorun Trump’tan daha büyük</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Mesele, mevcut sistemi küçük ayarlamalarla ‘iyileştirmek’ değil; </em></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>hangi ilkeler üzerine yeniden kurulacağını tartışmaktır.</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir düzen çöküyor. II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve uzun süre istikrar, büyüme ve öngörülebilirlik üretmiş olan uluslararası düzenin temelleri bugün ciddi biçimde sarsılıyor. Bu sarsıntının nedeni yalnızca Donald Trump değil. Asıl mesele, çok daha önce başlayan ve uzun süre görmezden gelinen yapısal bir aşınmanın artık geri döndürülemez hale gelmiş olması. Trump bu sürecin nedeni değil; kaçınılmaz sonucu. Büyük bir “son damla” belki, ama siz de ben de biliyoruz: o bardak çok daha önce dolmaya başlamıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kurulan düzen: İstikrarın mimarisi</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1945 sonrası sistem; ekonomik, siyasi ve güvenlik boyutlarıyla bütünlüklü bir yapıydı. Bretton Woods kurumları, serbest ticaret rejimi ve Dünya Ticaret Örgütü gibi yapılar ile NATO gibi güvenlik ittifakları, ABD liderliğinde işleyen bir küresel çerçeve oluşturdu. Bu düzen, onlarca yıl boyunca küresel büyümeyi hızlandırdı, ticareti genişletti ve büyük güçler arası doğrudan çatışmayı sınırladı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu sistemin istikrarlı başarısı, kendi iç çelişkilerini görünmez kıldı. Kazançlar eşit dağılmadı; küreselleşmenin ve teknolojik devrimlerin faydaları ile maliyetleri arasındaki dengesizlik giderek derinleşti. Buna rağmen sistem uzun süre “çalışıyor” göründüğü için gerekli yapısal reformlar ertelendi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Aşınma: Görmezden gelinen kırılmalar</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1990’larda ufak ufak başlayan kırılmalar ihmal edildi. Akabinde gelen 2008 Küresel Finansal Krizi, sistemin meşruiyetini ciddi biçimde sarstı. Finansal piyasalara sağlanan kurtarma paketleri ile reel ekonomide yaşanan kayıplar arasındaki uçurum, geniş toplum kesimlerinde derin bir adaletsizlik algısı yarattı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı dönemde gelişmiş ülkelerde sanayisizleşme hızlandı, orta sınıfın gelir artışı durdu ve bölgesel eşitsizlikler keskinleşti. Küresel yönetişim mekanizmaları bu dönüşüme ayak uyduramadı. Ticaret sistemi tıkandı, iklim politikaları yetersiz kaldı ve uluslararası kurumlar reform üretemedi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorun yalnızca ekonomik değildi. Siyasi sistemler de bu dönüşüme yanıt veremedi. Karar alma süreçleri giderek teknokratikleşirken temsil kapasitesi zayıfladı. Bu da seçmen ile siyaset arasındaki bağı aşındırdı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Neden Trump? Hem de iki kez!</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu zeminde Donald Trump’ın yükselişi tesadüf değil. Trump, bu kırılmaları yaratan değil; onları siyasallaştıran figürlerden birisi. Evet en teatral ve en tahmin edilemez olanı ama tek başına bir sapma değil; sistemin içinden çıkan en görünür sonuç. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sonucun arkasında üç temel dinamik var:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birincisi, ekonomik dönüşümün kaybedenleri giderek daha görünür hale geldi. Ticaret, otomasyon ve bölgesel gerileme belirli kesimlerde kalıcı güvensizlik yarattı. Bu kesimler için mevcut sistem artık fırsat değil, tehdit olarak algılanmaya başladı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi, kurumlara olan güven ciddi biçimde zayıfladı. Siyasi ve ekonomik elitlerin sorunları çözmediği, hatta bazı durumlarda derinleştirdiği düşüncesi yaygınlaştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncüsü, kimlik ve kültür eksenli kutuplaşma arttı. Göç, ulusal egemenlik ve toplumsal değerler üzerinden yürüyen tartışmalar, ekonomik sorunlarla birleşerek güçlü bir siyasi mobilizasyon yarattı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump bu üç dinamiği bir araya getirerek geniş bir seçmen koalisyonu oluşturabildi. Bu nedenle onun yükselişini yalnızca bireysel özelliklerle açıklamak yetersiz kalır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel düzeyde ise ABD’nin güvenilirliği zarar gördü. Müttefiklerle ilişkiler zayıfladı, uluslararası işbirliği mekanizmaları aşındı ve çok kutuplu bir sistem daha hızlı şekillenmeye başladı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna bir de jeopolitik alandaki keskin dönüşler eklendi. Seçim döneminde “savaşları bitirme” söylemiyle öne çıkan bir liderin, İran’la doğrudan askeri gerilime giren, deniz ablukaları uygulayan ve Venezuela gibi ülkelerde rejim değişikliğine uzanan müdahalelere yönelmesi, yalnızca bölgesel istikrarsızlığı artırmakla kalmadı; aynı zamanda ABD’nin öngörülebilirliğini de ciddi biçimde zedeledi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Neden artık kademeli reform yetmez?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlar doğrusal değil. İklim krizi, teknolojik dönüşüm ve jeopolitik parçalanma birbirini besleyen, eş zamanlı ve derin şoklar yaratıyor. Bu tür bir ortamda küçük, parça parça düzenlemelerle ilerlemek (yani kademeli reform yaklaşımı), sistemi ayakta tutmak için yeterli olmuyor. Çünkü sorunlar sistemin belirli parçalarında değil, işleyiş mantığının kendisinde ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarih bize şunu gösteriyor: Sistemik krizler, sistemik yanıtlar gerektirir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1930’larda ABD ekonomisi yalnızca durgunluk yaşamıyordu; finansal sistem çökmüş, işsizlik kitlesel boyutlara ulaşmış ve piyasa mekanizmasına olan güven neredeyse tamamen ortadan kalkmıştı. Bu koşullarda, Franklin D. Roosevelt döneminde uygulanan New Deal (Yeni Düzen), sadece bir toparlanma programı değil, devlet ile piyasa arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan kapsamlı bir dönüşüm oldu. Bankacılık sistemi yeniden düzenlendi, sosyal güvenlik mekanizmaları kuruldu, kamu yatırımlarıyla istihdam yaratıldı. Daha da önemlisi, devletin ekonomideki rolü kalıcı biçimde genişledi. Bu, küçük düzeltmelerle değil, <strong>oyunun kurallarını değiştiren</strong> bir müdahaleydi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1960’larda ise sorun farklıydı. İktisadi büyüme vardı, ancak bu büyüme toplumun tüm kesimlerine eşit yansımıyordu. Irk ve cinsiyet temelli eşitsizlikler, yoksulluk ve sosyal dışlanma derindi. Great Society (Büyük Toplum) programları bu nedenle devreye girdi. Lyndon B. Johnson döneminde hayata geçirilen bu reformlar, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal hakları genişleten bir çerçeve sundu: Medicare (yaşlılar için kamu sağlık sigortası) ve Medicaid (düşük gelir grupları için kamu sağlık desteği) ile sağlık hizmetlerine erişim artırıldı, eğitim ve yoksullukla mücadele programları yaygınlaştırıldı, sivil haklar yasalarıyla hukuki eşitlik güçlendirildi. Bu da yine kademeli değil, <strong>yapısal bir müdahaleydi</strong>.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün içinde bulunduğumuz durum, bu iki dönemin bazı özelliklerini aynı anda taşıyor. Bir yanda ekonomik güvensizlik ve eşitsizlik, diğer yanda temsil krizi ve toplumsal kutuplaşma. Buna bir de iklim krizi ve dijitalleşme gibi yeni boyutlar ekleniyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla mesele, mevcut sistemi küçük ayarlamalarla “iyileştirmek” değil. Mesele, sistemin hangi ilkeler üzerine yeniden kurulacağını tartışmak. Kademeli reform yaklaşımı, istikrarlı dönemlerde işe yarar. Ancak sistemin kendisinin sorgulandığı dönemlerde çoğu zaman gecikmiş ve yetersiz bir yanıt olarak kalır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişte olduğu gibi, sorunların ölçeğine uygun bir düşünsel ve kurumsal sıçrama yapabilmektir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Yeni bir düzen mümkün mü?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çözüm, küreselleşmeden geri çekilmek değil; onu yeniden tasarlamaktır. Tartışılması gereken, “açık mı kapalı ekonomi?” ikiliği değil; <strong>nasıl bir küresel entegrasyon modeli</strong> kurulacağıdır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öncelikle ekonomik düzlemde daha kapsayıcı bir büyüme çerçevesine ihtiyaç var. Son kırk yılın modeli verimlilik artışı yaratırken bu kazanımları geniş toplum kesimlerine yaymakta başarısız oldu. Bu nedenle sanayi politikalarının yeniden gündeme gelmesi tesadüf değil. Stratejik sektörlerde üretim kapasitesinin güçlendirilmesi, bölgesel eşitsizliklerin azaltılması ve orta sınıfın yeniden inşası yalnızca sosyal değil, aynı zamanda makroekonomik istikrar açısından da kritik. Burada mesele korumacılığa dönmek değil; <strong>akıllı ve hedefli devlet müdahalesiyle piyasa mekanizmasını tamamlamak</strong>.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci olarak kurumsal güvenin yeniden inşası gerekiyor. Son yıllarda yaşanan en büyük kayıplardan biri, kamu otoritelerinin öngörülebilirliği ve tarafsızlığına duyulan güvenin aşınması oldu. Hukukun üstünlüğü, düzenleyici kurumların bağımsızlığı ve politika sürekliliği yeniden tesis edilmeden ne yatırım kararları sağlıklı alınabilir ne de uzun vadeli büyüme sürdürülebilir. Bu nedenle yeni bir düzen tartışması, yalnızca ekonomik araçlar üzerinden değil, <strong>kurumsal mimari üzerinden</strong> yürütülmek zorunda.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü olarak küresel yönetişim yapılarının güncellenmesi kaçınılmaz. Mevcut kurumlar XX. yüzyılın güç dengelerine göre tasarlanmış durumda. Oysa bugün çok daha parçalı ve rekabetçi bir uluslararası sistemle karşı karşıyayız. Ticaret rejiminin işlerliğini yitirmesi, iklim politikalarının yetersizliği ve teknolojik rekabetin kuralsızlaşması, mevcut çerçevenin artık yeterli olmadığını gösteriyor. Burada ihtiyaç duyulan şey, daha az işbirliği değil; <strong>daha esnek ama daha kapsayıcı bir işbirliği modeli</strong>.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son olarak, belki de en zor ama en temel mesele: yeni bir toplumsal sözleşme. Teknolojik dönüşümün hızlandığı, iş gücü piyasalarının yeniden şekillendiği bir dünyada risklerin ve fırsatların nasıl paylaşılacağı sorusu merkezi hale geliyor. Eğitim, sağlık, sosyal koruma ve fırsat eşitliği gibi alanlarda güçlü bir çerçeve kurulmadan ekonomik ve siyasi istikrarın kalıcı olması mümkün değil. Bu nedenle yeni düzen tartışması, kaçınılmaz olarak <strong>devlet, piyasa ve toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasını</strong> içeriyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sonuç: Kaçınılmaz olan değişim, belirsiz olan yönü</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzen bir gecede çökmüyor. Ancak artık bu düzenin kendi kendini sürdürebilme kapasitesi ciddi biçimde zayıflamış durumda. Bugün gördüğümüz gelişmeler, ani bir kırılmadan çok, uzun süredir biriken gerilimlerin yüzeye çıkmasıdır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Donald Trump bu sürecin başlangıcı değil. Ancak belki de kendisinin en önemli etkisi, bu gerilimleri görünür kılması ve ertelenemez hale getirmesi. Bu yönüyle Trump, bir neden olmaktan çok bir dönüm noktası; sistemin sınırlarına ulaştığını gösteren bir işaret.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihsel deneyim şunu söylüyor: Böylesi anlar, ya kontrollü dönüşümlere ya da daha derin krizlere kapı aralar. Aradaki farkı belirleyen şey, siyasi irade kadar entelektüel hazırlıktır. Sorunu doğru tanımlayamayan toplumlar, çözümü de doğru kuramaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca Amerika’nın iç siyasetiyle sınırlı değil. Küresel ekonomiden güvenlik mimarisine, teknolojiden iklim politikalarına kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Bu nedenle verilecek yanıtlar ulusal sınırların ötesinde düşünülmek zorunda.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Asıl soru şu: Bu değişim, bilinçli ve tasarlanmış bir yeniden yapılanma süreciyle mi gerçekleşecek, yoksa krizlerin zorladığı, parçalı ve maliyeti yüksek bir uyum süreciyle mi?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cevap henüz net değil. Ama kesin olan bir şey var: <strong>Mevcut düzenin küçük düzeltmelerle yoluna devam etmesi artık mümkün görünmüyor. </strong>Bundan sonrası, ya yeni bir denge arayışı olacak ya da dengenin kendisi yeniden tanımlanacak.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kimlik-sorunu-sadece-milliyetimiz-ve-dinimiz-mi-var-13157</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kimlik sorunu: Sadece milliyetimiz ve dinimiz mi var?</h1>
                        <h2>Her insanın bir şekilde yaşadığı ülkeyle ve dünyayla özdeşleşmek için çaba içinde olması gerekir. Birçok insan, kimliğini bazen dışlanma aracı, bazen de kavga nedeni haline gelmiş olan tek bir boyutuyla tanımlamayı tercih ediyor. Bunun yerine kendi çeşitliliğimizi üstlenmeyi ve kendimizi yalnızca bir yönümüzle değil, kimliğimizi oluşturan tüm zenginliklerimizle birlikte bir bütün olarak tanımlamayı öğrenmeliyiz. Birtakım sudan sebeplerle insanların birbiriyle ve kendileriyle kavga ettikleri bu anlayıştan kurtulup geniş insanlık ailesiyle buluşmanın tek yolu bu gibi görünüyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kimlik-sorunu-sadece-milliyetimiz-ve-dinimiz-mi-var-1777194424.webp">
                        <figcaption>Kimlik sorunu: Sadece milliyetimiz ve dinimiz mi var?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimlik konusunda daha önce bir <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kimlik-mi-kisilik-mi-11480" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_blank">yazı</a> yazmıştım. Orada kimlik ile kişilik arasındaki farka değinmiş ve özellikle dışarıdan (aile, toplum, devlet vb.) kazandığımız kimliklerden çok bizim kendi üretimimiz olan kişiliğimizin önemine vurgu yapmıştım.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimlik konusunun insanların ve toplumların yaşamında ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Bugün dünyada yaşanan sorunların en temel nedenlerinden birisi ekonomi ise diğeri de -hatta belki bazen ondan da önemli olacak şekilde- kimlik sorunudur diyebiliriz. Durum böyle olunca da bu sorunlar ortadan kalkana kadar bu konularda düşünmeye, tartışmaya, yazıp çizmeye devam edeceğiz gibi görünüyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün bu konuda oldukça ufuk açıcı olduğunu düşündüğüm bir kitaptan söz etmek istiyorum. Ünlü yazar ve düşünür Amin Maalouf’un “Ölümcül Kimlikler”<strong>*</strong> adlı kitabından.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1.jpeg" style="height:281px; width:180px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beyrut (Lübnan) doğumlu Amin Maalouf, Hıristiyan bir aileden geliyor. 1949 doğumlu. Büyükannesi Türk, büyükbabası Mısır Maruni’si. Anadili Arapça. Lübnan iç savaşı sırasında Fransa’ya göç ediyor. 1976’dan beri Fransa’da yaşıyor. Fransa vatandaşı olması nedeniyle de kendisini Fransız olarak <em>da</em> görüyor. Ekonomi ve sosyoloji okuduktan sonra gazeteciliğe başlıyor. Çeşitli konularda çok sayıda kitabı bulunuyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok yönlü kökeni ve yaşam öyküsünün de etkisiyle Doğu-Batı arasındaki kimlik ve kültürel çatışmalarla ilgileniyor. Özellikle tarihi hikâyeler üzerinden bugünün kimlik sorunlarını anlatan, Doğu-Batı arasında köprü kurmayı amaçlayan bir yaklaşımı var.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf’a göre her bireyin kimliği, birçok bileşenden oluşur. İlk akla gelenler; dinsel bir gelenek, etnik ya da dilsel bir grup, aile, meslek, kurum, belli bir sosyal çevre… Ancak liste bununla bitmez. O’na göre insan bir eyalete, bir köye, bir mahalleye, bir kabileye, bir spor takımına ya da bir meslek kuruluşuna, bir arkadaş grubuna, bir sendikaya, bir işletmeye, bir partiye, bir derneğe, bir cemaate, aynı tutkuları, aynı cinsel tercihleri, aynı fiziksel özürleri paylaşan ya da zararlı etkilere maruz kalan bir insan topluluğuna ait olduğunu da hissedebilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuşkusuz bu aidiyetlerin hepsinin aynı derecede önem taşıdığını söyleyemeyiz. Ancak hiçbirisi de tam olarak anlamsız değildir. Bunlar, kişiliğin yapı taşlarını oluşturan temel bileşenlerdir diyebiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ögelerin her birine çok sayıda bireyde rastlamak mümkünse de iki farklı insanda tıpatıp aynı bileşimi bulmak asla mümkün değildir. Maalouf’a göre her bir insanın zenginliğini, kendine özgü değerlerini oluşturan da işte tam olarak budur. Her varlığın önemli, biricik ve potansiyel olarak yerinin doldurulamaz oluşunu sağlayan, söz konusu olan bu eşsiz bileşimdir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çağımızda dinsel kimlik neden yükselişe geçti?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimlik, insan için olduğu kadar toplumlar için de son derece önemli bir kavram. İnsanlığın belirli dönemlerinde kimliklerin belirli yönlerinin ön plana çıktığını görüyoruz. Zaman zaman milliyet, zaman zaman sınıf, zaman zaman aile/aşiret/kabile gibi. İçinde bulunduğumuz şu çağda da -özellikle son kırkı yılda- dinsel aidiyeti vurgulamak, onu kimliğinin ana öğesi gibi görmek yaygın bir tavır haline geldi. Belki üç yüzyıl önceki kadar değil ama örneğin bir elli yıl öncesine göre çok daha fazla bir yönelim olduğundan bahsedebiliriz. Bu da üzerinde düşünmeyi hak eden bir nokta gibi duruyor. Peki neden böyle oldu? Neden günümüzde özellikle ekonomik olarak az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde insanlar çıkışı dinde arıyorlar?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun nedenleri arasında söz konusu ülkelerin yoksullukları, az gelişmişliğe bağlı sorunları, özellikle Batı dünyasına karşı yaşadıkları hayal kırıklıkları, felaketle sonuçlanan seçimleri, milliyetçiliğin/sosyalizmin iflası, devletlerin ve iktidarların yıkıcı ve halkları sömürücü tavırları, vd. sayılabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yanında insanlar, oldukça hızlı değişen bu dünyayı anlamakta ve referanslarını bulmakta genellikle zorlanıyorlar. Hem dünyanın büyük bir hızla değişmesi hem de kendi ülkelerinde yaşadıkları çeşitli sorunlar, bu tür toplumları derinden etkiliyor. Ülkelerinde yaşadıkları sıkıntılı hayatlarından kurtulmak isteyip de Batı’daki yaşama özlem duyanlar, kurulu düzenden şikâyet edenler, yozlaşmaya, devlet zorbalığına, eşitsizliğe, işsizliğe, gelecek endişesine isyan edenler çözümü dinde arıyor. Orada hem kimlik, bir gruba ait olma, maneviyat, hayatın karmaşık gerçekliklerinin basit bir biçimde açıklanmasına yönelik ihtiyaçlarını, hem de eylem ve başkaldırı ihtiyaçlarını gideriyorlar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf, bu durumu şöyle açıklıyor: <em>“Hızlı küreselleşmenin kimlik ihtiyacının güçlenmesi gibi bir tepkiye yol açtığına hiç kuşku yoktur. Bu arada bu kadar ani değişimlere eşlik eden varoluş sıkıntısı yüzünden maneviyat ihtiyacının çoğalmasına da. Bu anlamda dinsel aidiyet, söz konusu iki ihtiyaca da cevap verme iddiasında olduğu için son birkaç on yılda yükselişe geçmiş bulunuyor.”</em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek Hıristiyanlık/Müslümanlık/Sosyalizm bu değil!</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle 20. yüz yılda yaşananların da etkisiyle geldiğimiz noktada hiçbir doktrinin mutlaka kendiliğinden özgürlükçü olamayacağını, hepsinin (liberalizmin, milliyetçiliğin, sosyalizmin, büyük dinlerden her birinin, hatta laikliğin) kontrolden çıkabileceğini ve yozlaşabileceğini görmüş olduk. Fanatizmin hiç kimsenin tekelinde olmadığını ve aynı şekilde hiç kimsenin de insanlığın tekeline sahip olamayacağını deneyimledik.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun için bu tarz kimlikleri ve inanç/düşünce sistemlerini (Hıristiyanlık, İslamiyet, sosyalizm, milliyetçilik vb.) taraftarlarının çok sevdiği “gerçekte ne dediği” üzerinden sorgulamak çok anlamlı görünmüyor. Onun yerine o doktrinin özüne değil, onu benimseyenlerin tarih boyunca sergiledikleri davranışlara bakmak daha gerçekçi bir yaklaşım olabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimliğin önemli bir boyutu olan maneviyat açısından bakıldığında Maalouf için inançlı insan, bazı değerlere inanan kişidir. Bu değeri de tek bir başlık altında özetliyor: insanın onuru. Bunun dışındaki hiçbir şeyin insanlık için bir fayda getirmeyeceğine inanıyor:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Kendilerinden emin toplumlar, yansımalarını güven verici, huzur dolu, açık bir dinde bulurlar. Güvensiz toplumlarsa korkak, bağnaz, çatık kaşlı bir dinde. Dinamik toplumlar, yenilikçi, yaratıcı bir İslam’da yansırlar. Oldukları yerde kalan toplumlar, durağan, en küçük değişime bile isyan eden bir İslam’da yansırlar.”</em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neremiz yaralıysa kimliğimiz orasıdır</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimliğimizin en önemli bileşeni nedir?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf, bu soruya “dil” diye cevap veriyor. Çünkü dil, milliyetler ve dinler gibi insanları, toplumları bölmez. Aksine farklı millet ve dinlerden insanları da birleştirir. Maalouf, bu konuda doğrudan kendi yaşantısından örnek veriyor. Hıristiyan olmasına karşın anadilinin Arapça olması nedeniyle Müslüman topluluklarıyla çok güzel bir şekilde iletişim kurabildiğini söylüyor. Fransızca ile çok çeşitli toplumlarla ve yine İngilizce ile de neredeyse bütün dünyayla iletişimde bulunabildiğini belirtiyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf’a göre insanlar din olmadan yaşayabilirler ancak herhangi bir dil olmadan yaşamak mümkün değildir. O’na göre din özel ve mutlak olmaya çağrılıdır ancak dil öyle değildir. İnsan İbraniceyi, Arapçayı, İtalyancayı ve İsveççeyi aynı zamanda kullanabilir. Ama aynı zamanda Musevi, Müslüman, Katolik ve Protestan olamaz. <strong>Bu nedenle dili kimlik bütünlüğünden ayırmanın mümkün olmadığını belirtiyor ve kültürel kimliğin ana ekseni olarak görüyor. Dildeki çeşitliliği de bütün çeşitliliklerin merkezi olarak değerlendiriyor.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında genel olarak baktığımızda insan, bir konuda baskı altında olduğunu düşünüyorsa kendisini en çok o yönüyle tanımlamaya eğilimlidir. Böyle bir durumla doğrudan mücadele edemese bile alttan alta bunun sıkıntısını yaşar ve içinin derinliklerinde saklar. O zaman söz konusu aidiyet, bütün kimliğini işgal eder. Artık insanın kendini özdeşleştirdiği kimlik odur. Bir insanın dilini kullanmasının önünde engel varsa dil onun kimliği haline gelir. Cinsel olarak ayrımcılığa uğradığını düşünüyorsa cinsel yönelimi, yine fiziksel bir engelden dolayı mağdur ediliyorsa fiziksel durumu, onun kimliğinin en önemli boyutu haline gelir. Kadınlar şiddete uğruyorsa kimlikleri kadın olur. Dolayısıyla, <strong>neremiz yaralıysa kimliğimiz orasıdır</strong>, diyebiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimliklerin önceliği değişir mi?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih boyunca ağır basan din gibi, milliyetçilik gibi düşünceler ille de gelecek on yıllarda aynı şekilde kalacak demek değildir. Yeni gerçeklikler (hak tanımları, yeni hassasiyetler, dünyadaki gelişmeler vb.) ortaya çıkmaya başladığında kimliğe bakışımız da değişmektedir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazarın da kitapta verdiği örnekte eski Yugoslavya zamanında insanların çoğu kendini Yugoslav olarak tanımlarken (ve belki bundan gurur duyarken!) daha sonraki çatışmaların da etkisiyle Sırplar kendilerini daha çok Sırp, Hırvatlar daha çok Hırvat, Bosnalılar ise daha çok Müslüman olarak görmeye başladılar. Belki geçmişte yaşanan çatışmaların etkisinin azalması ve Avrupa Birliği’nin genişlemesinin de etkisiyle bir zaman sonra hepsi için “Avrupalı” kimliği daha çok öne çıkan kimlik olacak. Dolayısıyla herkesin kimliğini oluşturan öğeler arasında her zaman belli bir hiyerarşi olsa bile bunun sabit olmadığını ve zamana göre değiştiğini söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak ne yazık ki çoğu zaman kimlik, başka birilerinin varlığı üzerinden ters yönde inşa ediliyor. Dünyada hayatını bu şekilde bir kimlik kavramı üzerine kuran çok sayıda insanın olduğunu biliyoruz. Bu insanların yaşamlarını kurdukları temelin ne kadar zayıf, kaygan ve kırılgan olduğunu bilince çıkarmalarında büyük yarar var aslında. Aksi halde yanlış bir referansın peşinde ömürlerini boşa geçirmeleri yüksek bir ihtimal.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kimlik sahte bir dosttur”</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf, insanların vicdan muhasebesi yaptıkları gibi kendisinin de zaman zaman kimlik muhasebesi yaptığını söylüyor. Böylece kimliğinde ne kadar alt bileşen varsa onları ortaya çıkarmayı ve her birisiyle barış içinde yaşamayı amaçladığını ifade ediyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimlik böyle tüm bileşenleriyle birlikte tanımlandığında aslında her bir bireyin diğerinden farklı olduğu açıkça görülür. Örneğin bir Hırvat, bir Sırp’tan farklıdır ama her bir Hırvat diğer bütün Hırvatlardan da farklıdır. Aynı şekilde her bir Sırp da diğer bütün Sırplardan farklıdır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun için işin kolayına kaçıp “Sırplar katliam yaptı.”, “İngilizler yağmaladı.”, “Yahudiler el koydu.”, “Siyahlar ateşe verdi.”,.. gibi genelleyerek yapılan yargılar, aslında birçok suçsuz insanı da suçlamak anlamına gelir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlamda her birimizin sözlerinin masum olmadığının, tarih boyunca kötü ve ölümcül olduğu ortaya çıkan önyargıların sürdürülmesinde payı olduğunun bilincine varılması da oldukça önemli oluyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü Maalouf’un dediği gibi başkalarını çoğu zaman en dar aidiyetleri içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak olan da gene bizim bakışımızdır.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/2%20(1)(1).jpg" style="height:560px; width:700px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimlik arayışı ne yöne doğru evrilecek?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evrenselliğin temel kabulü, insanlık onuruna ilişkin haklardır. Buna göre hiç kimse din, dil, ırk, milliyet, cinsiyet ya da daha başka nedenler yüzünden bu haklardan yoksun bırakılamaz. Bunun pratikteki anlamı şudur: Bir tarafta Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi; diğer tarafta bir gruba özel yasalar (örneğin bir Hıristiyan şeriatı, bir İslam şeriatı, bir Yahudi şeriatı, bir Afrika yasası, bir Asya yasası, vd.) beraber olamaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki çok farkında değiliz ama kimlikler üzerinden farklılıklarımızı büyük bir hırsla vurguluyor olmamızın temel nedeni, gitgide daha az farklı hale gelmemizdir. Çünkü aksi yönlü bütün inanışlara rağmen küreselleşen dünyayla beraber her geçen gün farklılıklarımız biraz daha azalıyor ve benzerliklerimiz biraz daha çoğalıyor. Bunun sonucunda kimlik kavramına yaklaşımımız da değişiyor. Bütün aidiyetlerimizin toplamı gibi algılanacak ve içinde bütün insanlığa ait olma duygusunun giderek daha fazla önem kazandığı yeni bir döneme giriyoruz denebilir. Kendimize ait özelliklerimizi de kaybetmeden ama nihayetinde insan olma özelliğimizin bir gün esas aidiyetimiz haline geleceği bir kimlikte buluşmamız gerekiyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan baktığımızda, dünya kime ait? Aslında hiçbir özel ırka, ulusa, devlete, topluma değil, tarihte kendine bir yer açmayı isteyen herkese ait. Bunu böyle algılayıp yaşam sahnesinde oyuncu olmak yerine içe kapanıp boynunu bükerek, edilgenliğe sığınarak ve bu durumdan ancak şiddet yoluyla çıkılabileceğini düşünerek yaşayan insanların ve toplumların bir an önce değişmeye başlaması gerekir. Bu da ancak tüm insanlıkla hatta tüm doğayla barışık, çok daha geniş bir aidiyete doğru ilerlemekle mümkündür.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf, kitaba başlığını da veren “ölümcül kimlik” kavramını, insanların kimliği tek bir aidiyete (milliyet, din, vb.) indirgeyen, taraf tutucu, katı, hoşgörüsüz, baskıcı, kimi zaman kendini yok etmeye kadar götüren bir tavra sahip olması ve onları çoğu zaman katillere ya da katillerin yandaşlarına dönüştürmesi anlamında kullanıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halbuki insan, kimliğinin yalnızca din ya da milliyetten oluşmayıp çok daha fazla sayıda aidiyetten oluştuğunu kavradığı an, kendi içinde farklı mecralar, farklı katkılar, farklı melezlikler, farklı boyutlar görmeye başlar. Böyle olunca kendi milleti/ümmeti/ailesi ile olduğu gibi başkalarıyla da daha farklı bir ilişki kurar. <strong>Bu yaklaşımın sonunda artık sadece “biz” ve “siz” yoktur. Bizim tarafta aslında çok az ortak noktamız olan birçok insanın, onların tarafında ise kendimizi son derece yakın hissettiğimiz birçok insanın var olduğunu fark ederiz.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her insanın bir şekilde yaşadığı ülkeyle ve dünyayla özdeşleşmek için çaba içinde olması gerekir. Birçok insan, kimliğini bazen dışlanma aracı, bazen de kavga nedeni haline gelmiş olan tek bir boyutuyla tanımlamayı tercih ediyor. Bunun yerine kendi çeşitliliğimizi üstlenmeyi ve kendimizi yalnızca bir yönümüzle değil, kimliğimizi oluşturan tüm zenginliklerimizle birlikte bir bütün olarak tanımlamayı öğrenmeliyiz. Birtakım sudan sebeplerle insanların birbiriyle ve kendileriyle kavga ettikleri bu anlayıştan kurtulup geniş insanlık ailesiyle buluşmanın tek yolu bu gibi görünüyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf’un dilekleriyle bitirelim: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Aidiyetlerimin her birini yüksek sesle talep eden ben, doğduğum bölgenin de kabileler çağını, kutsal savaşlar çağını, ölümcül kimlikler çağını geride bırakarak ortak bir şeyler inşa etmek için aynı yolu izleyeceği günü hayal etmekten kendimi alamıyorum. Tıpkı Lübnan’a, Fransa’ya ve Avrupa’ya dediğim gibi bütün Ortadoğu’ya “vatan” ve her isimde, her kökenden Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan, bütün çocuklara “vatandaş” diyebileceğim günün hayalini kuruyorum.“</em></span></span></p>

<div>
<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>
</div>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>*&nbsp;</em></strong><em>Ölümcül Kimlikler, Amin Maalouf, YKY Yayınları, 2000, Çev: Aysel Bora</em></span></span></p>

<div>
<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>
</div>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/sen-yaparsin-bahar-13156</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Sen yaparsın Bahar</h1>
                        <h2>Bilmiyorum demeyi, yardım istemeyi öğrenmeliydi. Yardım istemediği bunca sene boyunca kimse de aman biz de onu rahatsız etmeyelim yormayalım dememişti. Daha da kötüsü yardım başlığı altında ve ekseriyetle kendilerini tatmin etmek için yaptıkları, kaşıkla verip kepçeyle almak üzerine kuruluydu. Ortalık “ben ben beeeen ben yaptım beeeen” diye gezinen ucubelerle doluydu. O olmayan benlerin altında ezilmiş, kendi rahatları için istediklerinin yolu kapanınca selamı sabahı kesen.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/sen-yaparsin-bahar-1777150865.webp">
                        <figcaption>Sen yaparsın Bahar</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yerden gökten aşağıdan yukarıdan duyduğu hep: “Sen yaparsın Bahar.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürekli bunu duyduğu için mi yapıyordu yoksa gerçekten yaptığı için mi duyuyordu, bilmiyordu artık. Tek bildiği çok yorgun olduğuydu. Bir süredir dişlerini sadece geceleri değil, gündüzleri de sıkıyordu. Mesela…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alt dudağı üst dudağına bindirme yapmıştı Temel Reis gibi. Telefon uygulamalarından, ortalığa saçılmış üç beş cümlelik bilgilerden edindikleriyle, çenesini ileri geri oynatarak, eliyle masseter kasına masaj yaparak yüzünü geri kazanmaya çalışıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biri gelip de ne yapıyorsun böyle dese, Allah yarattı demez aşağıdan yukarıdan girişmek isterdi. Evet ‘aynen’ aşağıdan yukarıdan gelen “Bahar sen yaparsın” cümlesindeki gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilgisayar ekranındaki kadının işi buydu, yüz yogası eğitmeniydi. Ancak şu an ona da yaptığı işten dolayı saygı duyacak durumda değildi. İşyeri güvenliğinden sorumlu vatandaş, merdiven rıhtlarının yükseklik farkından rapor yazabiliyordu da… Akşamları bile cevaplamak zorunda kaldığı maillerden yaşadığı bu hasarların konusu dahi olmuyordu o raporlarda. Mesela…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nerede kaldı diş sıkmaya bağlı sırt ağrıları, boyun tutulmaları, bir ara tanıştığı pilates masrafıyla alt etmeye çalıştığı siyatik…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İş stresi yüzünden gittiği doktorları düşündü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sırasıyla: Göz; durmayan seğirme sebebiyle. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kulak; iç sıvı dengesizliği sebebiyle.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahiliye; kolit başlangıcı, karın ağrısı, kramp sebebiyle. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortopedi; sağ kol ağrısı, boyun düzleşmesi sebebiyle ve belki daha neler neler… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cildiye; strese bağlı egzama sebebiyle.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunların yanında diş sıkmanın lafı mı olurdu? Mesela… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, henüz bir psikiyatriste gitmemişti. Hani şu fıkradaki gibi: Adamın biri şiddetli ishal olmuş ama dahiliye yerine psikiyatri servisine sevk edilmiş. Aradan bir hafta geçmiş, adam yolda bir arkadaşına rastlamış. Arkadaşı sormuş: “Yahu senin ishal ne oldu, iyileşti mi?” Adam gayet sakin ve huzurlu bir şekilde cevap vermiş: “Yok, hala devam ediyor ama artık takmıyorum.” Hahahaha aman ne kadar da komik…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biri de dur sen yapma, şunu da ben yapayım dememişti. Onu da geçmişti, ucundan tutayım diyen de çıkmıyordu. Önce yapsan iyi olur, sonra bu senin görevin, sonra yapmak zorundasın, en sonra da yapmazsan küseriz geliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son senelerde en çok şaşırdığı ve üzüldüğü de bu olmuştu. Abicim hangi ara be, hangi ara küsme hakkını da buldunuz kendinizde diye feryat edesi geliyordu. Ben eşeğim demedim, bu semerler nereden yağıyor üstüme… Nasıl karar verdiniz bunların benim görevim olduğuna? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaptığı işleri kontrol eden bile yoktu, bu da çok şey anlatıyordu aslında. Hata yapamazdı, yaparsa tüm sorumluluk kendisine aitti. Öte yandan yüzde doksan dokuz hatasız giderken biri gelip aferin demezdi. Hoş, o aferinlere karnı doyalı da çok olmuştu. Hatta aferin diyene de şöyle bir aşağıdan yukarıdan girişmek geçerdi aklından. Bunun da sen yaparsın Bahar’dan hiç farkı yoktu artık. İlkokul beşinci sınıfta bırakmıştı aferin meselesini. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmiyorum demeyi, yardım istemeyi öğrenmeliydi. Yardım istemediği bunca sene boyunca kimse de aman biz de onu rahatsız etmeyelim yormayalım dememişti. Daha da kötüsü yardım başlığı altında ve ekseriyetle kendilerini tatmin etmek için yaptıkları, kaşıkla verip kepçeyle almak üzerine kuruluydu. Ortalık “ben ben beeeen ben yaptım beeeen” diye gezinen ucubelerle doluydu. O olmayan benlerin altında ezilmiş, kendi rahatları için istediklerinin yolu kapanınca selamı sabahı kesen. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Al işte yine olmuştu olan. Keyiflenmişti birden. İçinde bestesi dinleyeni alkışı kendine ait olan senfoni çalmaya başlamıştı. “Ben yaparım Bahar.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hem de ben demeden yaparım. Küsene küsmem. Kendime de kızmam. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Masseter masajını bırakıp bir şarkı açtı. “Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum, yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar…”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yürü be kim tutar… Mesela…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Sen yaparsın Bahar.”</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/karl-marx-ve-diyalektik-materyalizm-iliskisi-uzerine-kisa-anatomi-1-13155</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Karl Marx ve diyalektik materyalizm ilişkisi üzerine kısa anatomi (1)</h1>
                        <h2>Diyalektik felsefe, her şeyin birbirine bağlı olduğu sürekli değişim düşüncesinden hareket eder. Olgular dünyasında ya da dış dünyada var olan diyalektik değişim, diyalektiğin Hegel tarafından dizgesel bir biçimde dile getirilmiş olan temel yasaları aracılığıyla gerçekleşir. Burada "karşıtların birliği ve mücadelesi" yasası diyalektik değişimin içeriğini belirleyen en öncelikli ya da en temel yasalarından biridir. Diyalektiğin bu yasası, olgusal devinimin kaynağını ve gelişmenin en belirleyici olan itici gücünü oluşturur. Bu gücün bir yasa olarak kendisi ya da kuramsal bilgisi, aynı zamanda değişim olgusunun gerisinde yatan etkiyi, toplumsal dizgenin bütünlüğü, söz konusu nesnelerin ve görüngülerin bütünlüklü ve içsel yapısı içinde arama ve açıklama olanağını bize vermektedir. Dolayısıyla bu yasa aynı zamanda diyalektik çelişki kavramı üzerinde temellenen bir yasadır. Diyalektik çelişki, Marx felsefesinde nesnel bir karakter taşır. Diyalektik çelişki, gelişmenin hem kaynağını hem de itici gücünü oluşturur.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/karl-marx-ve-diyalektik-materyalizm-iliskisi-uzerine-kisa-anatomi-1-1776957804.webp">
                        <figcaption>Karl Marx ve diyalektik materyalizm ilişkisi üzerine kısa anatomi (1)</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karl Marx 5 Mayıs 1818 yılında Prusya Krallığı'nın Trier kentinde dünyaya gelmiştir. 19. yüzyılda yaşamış Alman filozof, ekonomist ve bilimsel sosyalizmin kurucusudur. Bir müddet gazetecilik de yapan Marx, iktisâdî ve beşerî konularda eleştirel fikirler ortaya koymuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marx'ın ekonomi alanındaki çalışmaları, günümüzde emeği, emek-sermaye ilişkisini ve bunları takip eden ekonomi düşüncesini kavramanın büyük bir kısmı için temel oluşturdu. Sosyoloji ve sosyal bilimleri başlatan isimlerdendir. Hayatı boyunca sayısız kitap yayımlamıştır. Karl Marx, hakkında en fazla eser yazılan kişiler listesinde ilk sırada yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marx, Genç Hegelcilerin felsefe düşünceleri ile ilgilendiği Bonn ve Berlin Üniversiteleri'nde öğrenim görmüştür. Çalışmalarından sonra Köln'de radikal bir gazetede yazmaya ve tarihsel materyalizm üzerinde çalışmaya başlamıştır. 1843'te diğer radikal gazetelerde yazmaya başlayacağı ve kendisinin ömür boyu dostu ve çalışma arkadaşı olacağı Friedrich Engels ile tanışacağı Paris'e taşınmıştır. 1849'da sürgüne gönderildi ve karısı ve çocukları ile beraber toplumsal ve ekonomik hareketler hakkında teorilerini yazacağı ve olgunlaştıracağı Londra'ya taşınmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eski doğu düşüncesinden başlamak üzere diyalektik düşünce, henüz Platon'da bir karşılıklı konuşma ve tartışma biçimi olarak bilginin olduğundan daha üst bir evreye taşınması yöntemi olmadan önce, öncelikle Herakleitos'ta ve Zenon'da Hegel felsefesindeki içeriğine yakın düşecek bir biçimde kullanılmıştır. Her şeyin bir akış içinde gerçekleştiği bir oluş felsefesi ortaya koyan Herakleitos, doğada var olan oluşun karşıtlar arasında bir çatışma sonucu gerçekleştiğini öne sürmüştür. Kendi diyalektik düşüncesini oluştururken Hegel, karşıtların çatışkısı ve aynı zamanda birliği ya da özdeşliği düşüncesini Herakleitos felsefesi aracılığıyla benimseyerek, diyalektiği sadece bir usavurma biçimi olarak görmez. Hegel aynı zamanda olguların gerçek içeriği olarak ele aldığı diyalektik düşünceden yola çıkarak, farklı bir mantık anlayışı ortaya koyar ve bu diyalektik mantıktan tümüyle gerçekliği içeren bir bilim dizgesi türetir. En basit ve biline gelen yüzeysel anlatımıyla, Hegel'e göre, bir olgu ya da düşünce karşıtını da birlikte gerektirir, onunla bir arada bulunur. Bir başka deyişle en soyut biçimde düşünce ya da varlık, karşıtını kendi içeriğinde zorunlu olarak barındırır. Böylece, düşünce kendi içsel yapısında kendine karşıt bir düşünce olarak karşıtını doğurur ve karşıtıyla etkileşimi ve mücadelesi sonucunda düşünce, daha bir üst aşamaya gelişerek ya da geçerek, bu üst aşamada, düşünce ve karşı düşünceyi de içinde barındıran bir birlik oluşturur. Bu birlik ya da bireşim de salt kendi başına yeni oluşmuş bir düşüncedir. Düşüncenin ya da varlığın devinimi ve gelişimi açısından, bu yeni oluşmuş düşünce, kendi içinde tamamlanmış olmakla birlikte, yeni bir başlangıç olan yeni bir düşüncedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hegel'de diyalektik, kendini Tin olarak ortaya koyan, kavrama dayalı olan nesnel düşüncenin, en genel anlamıyla saltık ideanın ya da aklın gelişmesidir. Fakat burada düşüncenin diyalektik olarak gelişimi demek, aynı zamanda Hegel'in özne ile nesneyi özdeşleştiren saltık özdeşlik ve idealizm düşüncesinden dolayı, diyalektik yasanın sadece düşüncede değil, dış dünyada da geçerli olduğu ya da olgusal bir içeriğe sahip olduğu anlamına gelmektedir. Dış dünya Hegel'de maddesel değil, Tin'in kendi dışında varlığı ya da Tin'in kendine yabancılaşmış bir biçimidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hegel'in akıl ile olgusal gerçekliği özdeşleştirmiş olması onun nesnel ve saltık idealizminin özgün yanını oluşturur. Kısaca Hegel bu düşüncesini, "Ussal olan edimseldir ve edimsel olan ussaldır" biçiminde belirtir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marx'ın felsefesi, Hegel'den bu noktada ayrılmaktadır. Marx, Hegel felsefesindeki özne ile nesne arasındaki özdeşliği yadsıyarak, diyalektiğin maddeci ve bilimsel bir yorumunu gerçekleştirmeye çalışır. Marx, Hegel'in dış dünyayı Tin'in bir yansıması olarak gören ve özne ile nesneyi birbirinden ayırmaksızın birleştiren saltık idealist özdeşlik anlayışını, Hegel felsefesinin diyalektik düşünceye aykırı metafizik ve mistik yanı olarak görmektedir. Marx bu düşüncesini Kapital'in Almanca ikinci baskısına yazdığı ön sözde dile getirir: "Hegel'de diyalektik baş aşağı duruyor. Mistik kabuk içersindeki akla uygun özü bulmak istiyorsanız, onun yeniden ayakları üzerine oturtulması gerekir." Marx, diyalektik maddeci bir anlayışla dış dünyayı bilincin diyalektik bir yansıması değil, dış dünya ile bilinci diyalektik bir ilişki içerisinde ele alır ve bilinci dış dünyanın bir yansıması olarak kavrar. Böylece maddesel gerçeklik bilincin oluşum ve gelişim sürecinde temele yerleştirilmiş olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyalektik, Hegel ve Marx'ta varlığın gelişim sürecini belirleyen, varlığa dışarıdan etkide bulunan dışsal bir güç olmaktan çok, varlığın kendi içsel çelişki ve çatışkılardan kaynaklanan, varlığın değişimine ve belirlenimine etkide bulanan içkin bir süreçtir. Diyalektik felsefe, ayrıca varlığı bir bütünlük içinde, farklı olguların etkileşimlerinin birliği olarak kavramak ister. Marx'a göre, diyalektik öncesi felsefeler, varlığı bütünlüğü içinde ele alamadıklarından ve aynı zamanda gerçekliği kendi içkin çelişkileri içinde bir devinim olarak kavrayamadıklarından, gerçekliği tek bir yönüyle ve sadece dışsal görünümleriyle ele alırlar. Dolayısıyla bu felsefeler, soyut özdeşlik mantığıyla sadece dışsal etkiler aracılığıyla durağan bir zaman kesiti içinde varlığı açıklamaya çalıştıklarından metafizik ya da bilimsel olmayan felsefelerdir. Özellikle Fransız maddeciler, arı maddeci bir düşünce oluşturmuş olmalarına rağmen, maddeyi sadece dışsal etkiler ve tek yönlü bir neden sonuç bağıntısı içinde gerçekleşen bir belirlenimci düşünceyle kavradıkları için, geleneksel metafizik düşüncenin dışına çıkamamış sayılmaktadırlar. Marx açısından, kendinden önceki maddeci felsefe, tüm maddeci ve devrimci içeriğine karşın, gerçekliğin doğru bir kavrayışını gerçekleştirebilecek diyalektik ve bilimsel düşünceden tümüyle yoksundur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marx için diyalektik, salt doğanın ve toplumun zaman içinde evrensel gelişim ve dönüşüm yasalarının varlıkbilimsel bir öğretisi değil, o aynı zamanda tüm varlık alanının ve gerçekliğin doğru araştırılmasına katkıda bulanacak olan bir bilgi edinme yöntemidir. Marx, diyalektik varlıkbilimsel ile bilgi kuramsal diyalektik süreçleri birbirinden ayırt etmeye çalışsa da her iki süreci de karşılıklı diyalektik bir etkileşim süreci ile iç içe kavramaya çalışır. Ayrıca, Hegel'in özdeşlik felsefesi açısından bir sorun oluşturmayan, fakat kendi felsefesinde var olan varlık ile bilgi düzeyi arasındaki ayrım ve uzaklığı Marksist eylem felsefesi aracılığıyla birleştirmeye ve kapatmaya çalışır. Bu eylem felsefesi gerçekliğin doğru diyalektik kavranışının bir sonucu olmakla birlikte, bireylerin istekli eylemleri aracılığıyla gerçekliği oluşturucu ve dönüştürücü bir güce de sahiptir. Bilgilenme süreci varlığa dışsal olmanın yanı sıra, ona koşut olan diyalektik bir bilgilenme sürecini gerektirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyalektik felsefe, her şeyin birbirine bağlı olduğu sürekli değişim düşüncesinden hareket eder. Olgular dünyasında ya da dış dünyada var olan diyalektik değişim, diyalektiğin Hegel tarafından dizgesel bir biçimde dile getirilmiş olan temel yasaları aracılığıyla gerçekleşir. Burada "karşıtların birliği ve mücadelesi" yasası diyalektik değişimin içeriğini belirleyen en öncelikli ya da en temel yasalarından biridir. Diyalektiğin bu yasası, olgusal devinimin kaynağını ve gelişmenin en belirleyici olan itici gücünü oluşturur. Bu gücün bir yasa olarak kendisi ya da kuramsal bilgisi, aynı zamanda değişim olgusunun gerisinde yatan etkiyi, toplumsal dizgenin bütünlüğü, söz konusu nesnelerin ve görüngülerin bütünlüklü ve içsel yapısı içinde arama ve açıklama olanağını bize vermektedir. Dolayısıyla bu yasa aynı zamanda diyalektik çelişki kavramı üzerinde temellenen bir yasadır. Diyalektik çelişki, Marx felsefesinde nesnel bir karakter taşır. Diyalektik çelişki, gelişmenin hem kaynağını hem de itici gücünü oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyalektiğin diğer ikinci önemli yasası ise varlığın içkin yapısında yer alan "nicel değişimlerin nitel değişimlere dönüşmesi" yasasıdır. Bir ölçüde bir geçiş yasası olarak bunun tersi, değişimin görelilik taşıyabilen yönüne göre, bir olumlu ya da olumsuz görülebilecek bir süreç de mantıksal ve olgusal olarak olanaklıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çelişki, niceliğin niteliğe geçiş yasası ile birlikte, diyalektiğin üçüncü önemli yasası "olumsuzlamanın olumsuzlanması" yasasıdır. Olumsuzlamanın olumsuzlanması yasası, aynı zamanda karşıtlıklardan ya da çelişik olan iki öğeden her birinin olumlu yanının korunarak ya da saklanarak aşılması yoluyla, çelişkinin hem olumlu hem de geliştirici yanını bize göstermiş olur. Olumsuzlama bu anlamda kendi içinde olumlu bir içeriğe sahiptir. Soyut ve tek yanlı olumsuzluğa ve karşıtlığın tümüyle ortadan kaldırılmasına değil, karşıtlıkların dolayımlanmış olarak somut ve olumlu bir özellik taşımasına olanak sağlamış olur. Bu evre böylece, ayrımları ortadan kaldıran bir bütünlük (totalite) oluşturduğu için en fazla eleştirilen bir ilke olarak, diyalektiğin olumlu olan üçüncü evresini de oluşturmaktadır. Marx, tüm bu süreç ve diyalektik yasaları, tarihin gelişim sürecinde görüp kavrayarak kendi tarihsel maddecilik kuramını oluşturmuştur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynakça: </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marx, Karl-Engels, Friedrich (28.08.2019), Das Kapital (Karbon Kitaplar).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marx, Karl (Nisan 2003), Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi (Sol Yayınları).</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trumpin-sonsuz-ateskesi-baris-mi-bekleyis-mi-13154</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump’ın sonsuz ateşkesi: Barış mı, bekleyiş mi?</h1>
                        <h2>Tarih bize gösteriyor ki “askıda denge”, en uzun süren, en yıpratıcı ve en az öngörülebilir dinamiği barındıran süreçtir. Trump’ın ateşkesi ne zaman biteceği belli olmayan bir çerçeveye dönüştürmesi, kendi söylemiyle de örtüşüyor: Belirsizlik, onun için bir zayıflıktan çok müzakere masasında tuttuğu bir koz. Sorun şu ki, kozun kendisi artık koz olmaktan çıkıp küresel sistemin işleyemez hale geldiği bir gerçeğe dönüşüyor. Ve o gerçekle yaşamayı öğrenmekte en zorlanacak olanlar, Washington ile Tahran’dan ziyade Hürmüz’den geçen her varilden ekmek yiyen milyarlarca insan olacak.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpin-sonsuz-ateskesi-baris-mi-bekleyis-mi-1776957625.webp">
                        <figcaption>Trump’ın sonsuz ateşkesi: Barış mı, bekleyiş mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">22 Nisan’da Washington iki haftalık ateşkesin son saatlerinde yeniden bir karar eşiğine geldi. Trump, sabah saatlerinde CNBC’ye verdiği röportajda “Ateşkesi uzatmak istemiyorum, bombalamanın daha iyi bir tutum olduğunu düşünüyorum” dedi. Birkaç saat sonra Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve Ordu Başkomutanı Asım Münir’in telefon görüşmesi sonrasında aynı Trump sosyal medya hesabından bambaşka bir duyuru yaptı: Ateşkes uzatılıyor. Bu 180 derecelik dönüş, o gün yaşananları sembolik kılan bir ayrıntıdan ziyade Trump-İran denkleminin özünü açıkça gösteren bir an.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sahnenin tamamına bakıldığında, ortada ne gerçek bir barış süreci ne de kesin bir savaş kararı var. Bunun yerine, her iki tarafın da kendi iç kamuoyunu yönetmeye çalıştığı, müzakere koşullarını karşılıklı olarak fiyatlandırdığı ve stratejik belirsizliği bilinçli olarak sürdürdüğü garip bir askı hâli söz konusu. Ve bu askı hâli bir zafiyetten çok, birbiriyle çelişen hesapların ürünü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İslamabad’daki ilk tur görüşmelerde yaşananlar bu durumu zaten özetliyordu. 11-12 Nisan’da tam 21 saat süren müzakere, tek bir cümlelik mutabakatla bile bitmedi. ABD Başkan Yardımcısı Vance, İran’ın nükleer silah geliştirmeme konusunda&nbsp;</span><a href="https://time.com/article/2026/04/21/iran-us-trump-war-ceasefire-talks-stalemate/" target="_blank"><span style="color:black">temel bir taahhüt</span></a><span style="color:black">&nbsp;vermediğini söyleyerek ayrıldı. Tahran ise Washington’ın “gerçek dışı taleplerini” masaya yatırmanın mümkün olmadığını ilan etti. 17-18 Nisan’da İran’ın Hürmüz’e yönelik kısıtlamaları yeniden devreye sokmasıyla birlikte süreç yeni bir faz atlayarak buraya geldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Tahran’ın Hesabı: Masadan Çekilmek mi, Pazarlık Yapmak mı?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tahran’ın tutumunu sadece diplomatik bir inat olarak okumak gerçeği eksik bırakır. İran, iki somut gerekçeyle ikinci tura gitmeyeceğini açıkladı: ABD’nin ateşkes boyunca deniz ablukasını sürdürmesi ve Washington’ın talep listesinin kapsamının kabul edilemez ölçüde geniş olması. Bu iki başlık bir arada okunduğunda Tahran’ın verdiği mesaj netleşiyor aslında: Abluka sürerken masaya oturmak, rejimin direnç anlatısını iç kamuoyunda zedeler ve Washington’ın elini güçlendirir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Öte yandan İran, 19 Nisan’da&nbsp;</span><a href="https://www.aljazeera.com/news/2026/4/22/iran-war-whats-happening-on-day-54-as-trump-extends-ceasefire" target="_blank"><span style="color:black">Hürmüz Boğazı’na yönelik kısıtlamaları</span></a><span style="color:black">&nbsp;“kalıcı kapanış” olarak değil “kısıtlama” olarak tanımladı ve “kısmen açık” söylemini kullandı. Bu ince ayrım önemsiz değil. Tahran hem masadan kalkmak hem de gerçek bir askeri tırmanmadan kaçınmak istiyor; dolayısıyla elindeki en değerli kozu, dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde yirmisinin geçtiği bu boğazı tam olarak kapatmak yerine&nbsp;</span><a href="https://www.bbc.com/news/live/cx297218m9vt" target="_blank"><span style="color:black">sürekli bir tehdit olarak tutmayı</span></a><span style="color:black">&nbsp;tercih ediyor. Yani “Tahran müzakereyi reddetmedi; yalnızca fiyatını yeniden belirledi” diyebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Washington’ın Yapısal Kördüğümü</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">ABD cephesinde ise sorun, diplomatik bir tercih meselesi olmaktan öte yapısal bir iç siyasi kısıtın ürünü. Trump yönetiminin masaya taşıdığı paket nükleer silah geliştirmeme, balistik füze programının dondurulması, bölgesel vekillerin silahsızlandırılması ve denetim mekanizmalarının kurulmasını birlikte kapsıyor. Taleplerin tamamı tek bir paket olarak sunuluyor ve herhangi birinin ayrıştırılmasına izin verilmiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kongre bu denklemde bağımsız bir baskı unsuru olarak işlev görüyor. Cumhuriyetçi kanat içindeki bir grup, ateşkesin savaşı “çözümlemeden dondurduğunu” öne sürerek Trump’a süre baskısı yapıyor. Herhangi bir uzlaşı metninin Senato’dan geçebilmesi için nükleer başlıkta somut güvence zorunlu. Bunu göz önünde bulundurursak, Trump’ın sabah “bombalayacağız” deyip öğleden sonra ateşkesi uzatması, kişisel tutarsızlıktan çok içinde sıkıştığı yapısal gerilimi yansıtıyor. Söylemin sertliği ile müzakere sürecini canlı tutma zorunluluğu aynı anda var olmak durumunda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Küresel Ekonominin Sınavı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu siyasi çekişmenin gerçek bedeli, Hürmüz Boğazı üzerinden tüm dünyaya yayılıyor.&nbsp;</span><a href="https://time.com/article/2026/04/21/iran-us-trump-war-ceasefire-talks-stalemate/" target="_blank"><span style="color:black">Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol</span></a><span style="color:black">, 22 Nisan’da mevcut krizin tarihin en büyük enerji krizi olduğunu açıkladı; Rusya’nın Ukrayna savaşının yarattığı gaz kriziyle birleşince tablonun daha da ağırlaştığını da ekledi. Günde 17 milyonun üzerinde varil ham petrolün geçtiği bu güzergâhtaki her kısıtlama, yakıt fiyatlarından uçak biletlerine, gıda lojistiğinden gelişmekte olan ülkelerin borçlanma maliyetlerine kadar geniş bir etki alanı yaratıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">AB dışişleri yetkilisi Kaja Kallas’ın “Hürmüz’den geçiş pazarlık konusu olamaz” açıklaması ve Starmer ile Macron’un Paris’te oluşturduğu çok uluslu koruma misyonu, Batı’nın süreçten kopma niyetinde olmadığını gösteriyor. Ancak bu misyonun yalnızca “sürdürülebilir ateşkes sonrasında” devreye gireceği koşulu, Avrupa’nın somut bir adım atmaktan kaçınırken söylem düzeyinde varlık göstermesinin diplomatik örtüsü gibi duruyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Sonsuzluğun Faturası</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">22 Nisan’dan sonra sahne üç olası yolla ilerleyebilir: Taraflar sessiz bir uzlaşıyla ateşkesi fiilen sürdürür ve Pakistan kanalı canlı kalır. Ya ablukaya bağlı yeni bir tırmanma, özellikle 19 Nisan’daki İran gemisine el koyma olayının ardından, askeri bir aşamayı tetikler. Ya da ne tam barış ne tam savaş olan üçüncü yol hâkim olur ve her iki taraf da iç kamuoyunu yönetmeye çalışırken belirsizlik kendiliğinden uzar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şu an itibarıyla en güçlü senaryo üçüncüsü. Tarih bize gösteriyor ki “askıda denge”, en uzun süren, en yıpratıcı ve en az öngörülebilir dinamiği barındıran süreçtir. Trump’ın ateşkesi ne zaman biteceği belli olmayan bir çerçeveye dönüştürmesi, kendi söylemiyle de örtüşüyor: Belirsizlik, onun için bir zayıflıktan çok müzakere masasında tuttuğu bir koz. Sorun şu ki, kozun kendisi artık koz olmaktan çıkıp küresel sistemin işleyemez hale geldiği bir gerçeğe dönüşüyor. Ve o gerçekle yaşamayı öğrenmekte en zorlanacak olanlar, Washington ile Tahran’dan ziyade Hürmüz’den geçen her varilden ekmek yiyen milyarlarca insan olacak.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/mesele-ekonomi-degil-yegenim-13153</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Mesele ekonomi değil yeğenim</h1>
                        <h2>Yeşilada’nın “serbest piyasa” diye pazarladığı şey, kamu bankaları üzerinden kredi yönlendiren, makro ihtiyati tedbirlerle piyasayı boğan, kayyum ve müsadereyle mülkiyet hakkını ezen bir sistemden başkası değil. 1’e 99’luk bahis yaptığı o “ekonomistlerin tercihi”, serbest piyasadan değil, rantı ustaca yöneten bir devletçi düzenden yana. 23 Nisan’ı “Ulusal Egemenlik” kısmını atlayıp bayram diye kapatmak da tesadüf değil. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu gerçeğinin unutulduğu anda, ekonominin de, hukukun da, geleceğin de ipini çoktan teslim etmiş olursunuz. Mesele, bu ülkede hâlâ gerçek bir serbest piyasa, gerçek bir mülkiyet güveni ve gerçek bir millet iradesi isteyip istemediğindir. Gerisi, “serbest gezen piyasa” ambalajıyla sunulan rant düzenidir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/mesele-ekonomi-degil-yegenim-1776957427.webp">
                        <figcaption>Mesele ekonomi değil yeğenim</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Atilla Yeşilada’nın “CHP’nin ekonomi programı var mı?” içerikli Youtube <a href="https://www.youtube.com/watch?v=t9zVXAzHCIQ">yayınının </a>sonunda herkesin 23 Nisan Bayramı’nı kutlaması ile yayını kapatması oldukça manidar olmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">23 Nisan Bayramının tam açılımı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Çocuk tarafı bir yana 23 Nisan; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının kutlandığı gün. Yani; egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunun tescil edildiği gün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeşilada’ya başta haklı olarak CHP olmak üzere pek çok yerden gelen tepkiler ekonomi konusunda CHP’ye karşı AKP/Erdoğan’ın tercih edileceğine dair 1’e 99’luk bir bahis yapmasından kaynaklanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Yeşilada’nın konuyu nasıl açtığına baktığınızda meselenin ekonomi olmadığı gayet politik bir konudan buralara gelindiği anlaşılmakta.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Moderator konumdaki muhatabı Semih Sakallı Yeşilada’ya CHP’nin olası butlan süreci ekonomiye yansır mı diye soruyor ve buna dair alınan cevaplar ilerleyerek nihayetinde AKP’nin ekonomik bilgisi/politikası CHP’yi dövere&nbsp;geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk Halkının demokrasiye sahip çıkma reflekslerinden yoksun olduğu ve olası bir butlan kararını da hazmedeceği ve bu durumun da ekonomiyi etkilemeyeceğini ifade ediyor. En sonda bitirirken de sade 23 Nisan kutluyor. Bayramın tam adını söylemeyerek isabetli davranmış diyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konu bir siyasi partinin iradesinin hukuk aracılığıyla dönüştürülmesinden nasıl ekonomiye geliyor onu da izah edelim. Seçimde AKP’ye alternatif parti kazansa yani CHP kazansa yukarıda belirtilen 99’a 1 orandaki çoğunluk ekonomist (ekonomiden anlayanlar diye altını çiziyor) biliyormuş ki CHP’de ekonomi politikası yok. Ekonomi AKP’de daha sağlam. O yüzden AKP tercih ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hemen ardından da CHP’de neden ekonomi politikası yok onu tarif ediyor. Çünkü “CHP seçmeni” buna yol açıyor. Çünkü parti tabanı Yeşilada’nın ifadesiyle; “serbest piyasayla uyuşmayan sosyalizm veya sosyal milliyetçilik içinde Türkiye ve Dünya gerçekliğini göz önüne almadan ekonomi politikası yapmaya çalışıyor”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sosyal Milliyetçiliğin anlamını bilmiyorum, birazcık Nasyonal Sosyalizm’e de benziyor ama tam o da değil. “Social Nationalism” olarak İngilizceye oradan da tekrar “Toplumsal Ulusalcılık” olarak Türkçe’ye çevirdim. Yine anlamadım. Sanırım beyin sürçmesi. Olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama benim takıldığım konu bu değil. CHP’nin tabanı serbest piyasaya karşı ya; bu durumda AKP’nin uygulamalarının da birebir serbest piyasaya, dünya ve Türkiye gerçekliğine uygun anti sosyalist olması gerekiyor. Oran tereddüde mahal vermeyecek kadar yüksek: 1’e 99 . </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Serbest piyasa deyince bir yutkundum. Adam Smith’den David Ricardo’ya oradan Frederic Hayek’e bazı yüzleri gözümün önünden geçirdim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra başka yüzleri tasavvur ettim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En çok krediyi ben veriyorum diyen Ziraat Bankası Genel Müdürünü, Vakıfbank Yönetim Kurulu Üyelerini mesela eski güreş şampiyonumuzu düşündüm. Kamu Bankalarının Türkiye ekonomisinde kapsadıkları yeri aklıma getirdim. Ali Babacan’ın tam 2007’de kaldırmaya söz verip kaldırmadığı hala süren Kamu Haznedarlığı tebliğini ve sonu gelmeyen yine Babacan icadı Makro İhtiyati Tedbir yasaklarını zihnimde sıraya koydum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sayın Yeşilada bildiğimiz serbest piyasadan söz ederken el konulan şirketlerden, kayyum atanan mal varlıklarından falan söz ediyor olamazdı. Bunlar pek de serbest piyasa örneğine benzemiyordu çünkü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de Bankacılık sektöründe kredilerde Kamunun payının 23 yılda %17’den 36’ya yükselmesi de önemli bir serbest piyasacı ve anti sosyalist uygulama olmasa gerekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Programın adı “Mesele Ekonomi” gibi görünse de Ekonomiyi gerçekten mesele edildiğine dair pek de emare yoktu. Çünkü CHP ile AKP arasındaki fark serbest piyasadan yana olma konusunda ikincisinin ağır bastığından dem vursa da Türkiye ekonomisinin yönetim tarzında buna dair pek de emare yoktu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyada kredileri yasaklayarak ve bu yasaklamaya Makro İhtiyati Tedbir markası vurarak ekonomi yöneten başka bir ülke olmamasını da dünya gerçeklerinden kopma olarak tanımlayamayacaksak gerçekten meselemiz ekonomi falan da değildir. Başka bir şeydir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonominin Leo Marshall’den başlayarak Politikadan koparak “Economics’e” yani Ekonomi Bilimine dönüşmesi yani matematiksel bir kimlik kazanması üzerine çok söz söylenebilir. Ben “Lipsey Steiner”ın kutsal yeşil kitabının 10. baskısı’ndan Ekonomi öğrendim bizden az büyükler ve muhtemelen Yeşilada da Samuelson’un 30. baskısından. Ama bunlar bize Ekonominin aslında Politik Ekonomi olduğu gerçeğini unutturmamalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">KÖİ’lerden, şehirlerin siluetini dönüştüren İnşaat rantına, önce imtiyazlandırılıp sonra müsadere edilen cemaat şirketlerine , gönlünce para kazanıp semirdikten sonra ümüğüne basılan envai çeşit ödeme sistemi şirketlerine, yurtdışından gelen 30 dolarlık mala hallenen ve turistik seyahatleri kendisine dert edinen oda başkanına, vatandaşın ödediği 100 lira faize 30 lira da kendi vergisini eklemekten çekinmeyen maliyesine kadar bu sisteme serbest diyen bir ekonomik aklın serbestiyetten anladığı tek şey olabilir o da politik olarak yenilgisine aşık olmak. Stockholm Sendromu diye de biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeşilada’nın “serbest piyasa” diye pazarladığı şey, kamu bankaları üzerinden kredi yönlendiren, makro ihtiyati tedbirlerle piyasayı boğan, kayyum ve müsadereyle mülkiyet hakkını ezen bir sistemden başkası değil. 1’e 99’luk bahis yaptığı o “ekonomistlerin tercihi”, serbest piyasadan değil, rantı ustaca yöneten bir devletçi düzenden yana. 23 Nisan’ı “Ulusal Egemenlik” kısmını atlayıp bayram diye kapatmak da tesadüf değil. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu gerçeğinin unutulduğu anda, ekonominin de, hukukun da, geleceğin de ipini çoktan teslim etmiş olursunuz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesele ekonomi değil yeğenim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesele, bu ülkede hâlâ gerçek bir serbest piyasa, gerçek bir mülkiyet güveni ve gerçek bir millet iradesi isteyip istemediğindir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerisi, “serbest gezen piyasa” ambalajıyla sunulan rant düzenidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/surec-oyalamakoyalanmak-13152</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Süreç oyalamak/oyalanmak</h1>
                        <h2>Gelinen noktada “oyalayan kim, oyalanan kim?” soruları daha sık sorulmaya başlandı. Sürecin planlandığı gibi ilerlemediği ve ciddi belirsizlikler içerdiği daha görünür hâle geldi. İktidar kanadında hâkim görüş, yasal düzenlemelerin ancak silah bırakma ve fesih sürecinin tamamlanmasının tespit edilmesinden sonra yapılması gerektiği yönünde. Hatta bazı çevreler, mevcut yasaların yeterli olduğunu savunuyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/surec-oyalamakoyalanmak-1776946939.webp">
                        <figcaption>Süreç oyalamak/oyalanmak</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet ve Kalkınma Partisi’nin çeyrek yüzyıla varan iktidar döneminde, cumhuriyetin kuruluşundan günümüze taşınan sorunlara yönelik geleneksel politikalardan farklı yeni yaklaşımlar “süreç” kavramıyla tanımlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alevi açılımı, Kürt açılımı, dış politika açılımı gibi pek çok örnekte bu kavrama pozitif anlamlar yüklendi. Kürt sorununda “Milli Birlik ve Bütünleşme Süreci”, “Oslo Süreci”, “Habur Süreci” ve “Çözüm Süreci” gibi farklı aşamalar yaşandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçlerin tamamında, sorunun çözümü ve Türkiye’nin daha fazla demokratikleşmesi beklentisi toplumda karşılık buldu. Ancak hiçbirinde sorunu kalıcı biçimde çözecek ve toplumsal dönüşümü sağlayacak ciddi bir ilerleme kaydedilemedi. Bazı süreçler ise sorunun kronikleşmesine yol açtı; taraflar ve toplumsal kesimler arasında güvensizlik yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öncekilerden birçok açıdan farklı olan ve 18. ayını geride bırakan PKK’nın feshi ve silahsızlandırılması sürecinin, son iki aydır durduğu ya da kriz yaşadığı yönünde toplumda yaygın bir kanaat oluşmuş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar çevrelerinde dile getirilen “<strong>oyalanmaya ve oyalamaya &nbsp;gerek yok</strong>” ifadeleri de bu algıyı güçlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">PKK’nın silahsızlandırılması ve feshi için Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 18 Şubat 2026’da açıkladığı rapor sonrasında dikkatler iki noktaya yoğunlaştı:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlki, raporun 6. ve 7. maddelerinde yer alan ve sürecin ilerlemesi için gerekli yasal düzenlemelerin Meclis tarafından yapılması gerekliliği.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi ise sürecin güvenlik bürokrasisi, özellikle Milli İstihbarat Teşkilatı ve Milli Güvenlik Kurulu tarafından silah bırakmanın tespiti, teyidi ve ilanı boyutu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Raporun yayımlanmasının üzerinden iki ay geçti. İktidar çevreleri, gerekli yasal düzenlemeler için Ramazan Bayramı sonrasını işaret etmişti. Ancak bayram sonrasında Devlet Bahçeli’nin “oyalanmamak ve oyalamak gerek” açıklaması, sürecin hızlandırılması gerektiği yönünde bir uyarı olarak yorumlandı. Buna rağmen somut bir adım atılmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">DEM Partisi yetkililerinin benzer uyarıları ve Abdullah Öcalan’ın statüsüne ilişkin talepleri, son dönemde iktidar çevrelerinde rahatsızlık yarattı. Bu durum köşe yazılarına ve televizyon tartışmalarına da yansıdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Batman’da yaptığı açıklamada DEM Parti’ye “Devlete rol biçmek yerine ‘Biz ne yapmalıyız?’ sorusunu sormalılar” çağrısında bulundu. Böylece taraflar arasındaki tartışmanın dozu arttı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelinen noktada “<strong>oyalayan kim, oyalanan kim</strong>?” soruları daha sık sorulmaya başlandı. Sürecin planlandığı gibi ilerlemediği ve ciddi belirsizlikler içerdiği daha görünür hâle geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni sorular gündemde:<br />
İktidar neden gerekli yasal düzenlemeleri hayata geçirmiyor?<br />
PKK’nın feshi ve silah bırakma sürecinde verilen sözlerin yerine getirilmesinde sorun mu var?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar kanadında hâkim görüş, yasal düzenlemelerin ancak silah bırakma ve fesih sürecinin tamamlanmasının tespit edilmesinden sonra yapılması gerektiği yönünde. Hatta bazı çevreler, mevcut yasaların yeterli olduğunu savunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak süreç mimarisindeki boşluklar, belirsizlikler ve anlaşmazlıklar ciddi zaman kaybına yol açma ve sürecin sürdürülebilirliğini zorlaştırma&nbsp; krizi &nbsp;potansiyeli ne sahip.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Seçim Gölgesinde Sürecin Geleceği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önümüzdeki üç ay içinde Meclis’in gerekli yasal düzenlemeleri yapacak bir çalışma planı oluşturması kritik önem taşıyor. Aksi hâlde süreç, sonbahardan itibaren seçim atmosferinin baskısı altına girecek ve daha da zorlaşacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim takvimi ne olursa olsun, siyasi partiler sonbahardan itibaren seçim stratejileri doğrultusunda hareket edecektir. Bu da sürecin kaçınılmaz biçimde seçim gündeminin bir parçası hâline gelmesine yol açacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle, Türkiye’nin içinde bulunduğu çoklu siyasi kriz ortamında silahsızlandırma ve fesih sürecinin zamanlaması özellikle DEM Parti açısından daha kritik hâle gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Süreç ile rejim değişikliği tartışmaları arasında sıkışma riski yüksektir. Bu sürecin seçim aracı hâline getirilmesi de kuvvetle muhtemeldir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda, belirsizlikleri gidermek için öncelikli olarak Meclis’in gerekli iki temel yasal düzenlemeyi hızla hayata geçirmesi gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası deneyimler de göstermektedir ki silah bırakanların topluma entegrasyonunun yasal güvence altına alınması ile silahsızlanma sürecinin paralel yürütülmesi gerekir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler çatısı altında geliştirilen DDR (Silahsızlanma, Terhis ve Yeniden Entegrasyon) modeline uygun bütüncül bir çerçeve yasa hazırlanmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca Abdullah Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi ve İmralı–MİT–Cumhurbaşkanlığı hattında yürütülen sürecin yasal zemine kavuşturulması da bu kapsamda değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu adımlar, silah bırakma ve PKK’nin feshi sürecin meşruiyetini güçlendirecek; kurallarını, kurumlarını ve işleyişini netleştirecektir. Belirsizlikleri, bilinmezliklerini gerekli ve yeterli ölçüde giderecek ve boşlukları dolduracaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aksi takdirde bugün dile getirilen <strong>“oyalanmaya ve oyalamak gerek yok</strong>” söylemi, yarın “<strong>kim kimi neden aldattı</strong>?” tartışmasına dönüşebilir ve bu durum yeni toplumsal kırılmalar yaratabilir ve kutuplaşmayı derinleştirebilir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bag-kurulamayan-yerde-bagimlilik-filizlenir-13151</link>
            <category>PSİKOLOJİ</category>
            <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bağ kurulamayan yerde bağımlılık filizlenir</h1>
                        <h2>Bağımlı kişilikte sık görülen o iç ses—“Onsuz yapamam”—zamanla yer değiştirir: “Bunsuz yapamam.” Önce bir insanın yokluğu korkutur, sonra maddenin yokluğu. Ve kişi fark etmeden, ilişkiden bağımlılığa geçer. Çünkü bağ kurmayı öğrenmemiş bir zihin, bağımlılığı bağ zanneder. Ama gerçek bağ, kaçış değildir. Gerçek bağ, kalabilmektir. Kendinde kalabilmek, duygunda kalabilmek, birinin yanında kendin olarak kalabilmek… Bu öğrenilmediğinde, insan hep bir şeylere tutunur. Oysa mesele tutunmak değil, temas edebilmektir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bag-kurulamayan-yerde-bagimlilik-filizlenir-1776946728.webp">
                        <figcaption>Bağ kurulamayan yerde bağımlılık filizlenir</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İnsana bağlanamayan, maddeye bağlanır.” Bu cümle serttir ama gerçeğin tam kalbine dokunur. Çünkü insan, bağ kuramadığında boşlukta kalmaz; o boşluğu mutlaka bir şeyle doldurur. Ve o şey çoğu zaman bir madde olur: alkol, uyuşturucu, sakinleştirici… Yani dışarıdan bakıldığında “zayıflık” gibi görülen şey, aslında içeride kurulamamış bir ilişkinin yerini tutmaya çalışan bir düzenektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımlı kişilik bozukluğunda kişi, kendi başına kalmayı bir tehdit olarak algılar. Karar vermekte zorlanır, ayrışamaz, sürekli birine yaslanma ihtiyacı hisseder. Ama mesele yalnızca insanlara tutunmak değildir. Çünkü her zaman güvenilecek bir “öteki” bulunamaz. İşte o noktada madde devreye girer. Madde, bir insan gibi davranır: yatıştırır, yalnızlığı bastırır, reddetmez. Ama aynı zamanda bir insanın yapması gereken hiçbir şeyi de yapmaz: geliştirmez, büyütmez, iyileştirmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Araştırmalar bu döngüyü açıkça gösteriyor. Özellikle güvensiz bağlanma stillerine sahip bireylerde madde kullanım bozukluklarının anlamlı ölçüde daha yüksek olduğu biliniyor. Örneğin yapılan meta-analizlerde, kaygılı ve kaçıngan bağlanma örüntülerinin alkol ve madde kullanımını artırdığı; maddenin duygusal düzenleme aracı olarak kullanıldığı ortaya konmuştur. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya genelinde yaklaşık 35 milyon insan madde kullanım bozukluğu ile yaşıyor. Bu sayı yalnızca bir istatistik değil; temas edilememiş, tutulamamış, anlaşılmamış milyonlarca iç dünyanın toplamıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erich Fromm’un şu cümlesi tam burada anlam kazanır: “Sevgi bir duygu değil, bir eylemdir.” Sevgi, sabır ister, emek ister, bazen hayal kırıklığını da içinde taşır. Oysa madde, zahmetsizdir. Anında bir rahatlama sunar. İçerideki boşluğu kısa süreliğine doldurur ama o boşluğun nedenini asla iyileştirmez. Bir yara düşün; üstünü uyuşturursun ama enfeksiyon içeride büyümeye devam eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımlı kişilikte sık görülen o iç ses—“Onsuz yapamam”—zamanla yer değiştirir: “Bunsuz yapamam.” Önce bir insanın yokluğu korkutur, sonra maddenin yokluğu. Ve kişi fark etmeden, ilişkiden bağımlılığa geçer. Çünkü bağ kurmayı öğrenmemiş bir zihin, bağımlılığı bağ zanneder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama gerçek bağ, kaçış değildir. Gerçek bağ, kalabilmektir. Kendinde kalabilmek, duygunda kalabilmek, birinin yanında kendin olarak kalabilmek… Bu öğrenilmediğinde, insan hep bir şeylere tutunur. Oysa mesele tutunmak değil, temas edebilmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İyileşme, çoğu zaman maddeyi bırakmakla başlamaz. İyileşme, insanın ilk kez kendi duygusuna temas edebilmesiyle başlar. Çünkü insan, kendine değebildiği gün, artık hiçbir maddeye sarılmak zorunda kalmaz.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/merkezin-bekleme-odasi-sabit-faiz-ve-dinamik-ihtiyat-13150</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Merkez’in "Bekleme Odası": Sabit faiz ve dinamik ihtiyat</h1>
                        <h2>Piyasa dün sadece faizi değil, geleceği de okumaya çalıştı. Analistlerin ortak görüşü şu: Merkez Bankası köprüyü geçene kadar (yani enflasyon kalıcı bir düşüş trendine girene kadar) sıkı para politikasından taviz vermeyecek. Şimdi tüm dikkatler, 14 Mayıs’ta açıklanacak olan yılın 2. Enflasyon Raporu'na çevrildi. Orada yapılacak yukarı yönlü revizyonlar, yaz aylarındaki faiz patikasının asıl belirleyicisi olacak.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/merkezin-bekleme-odasi-sabit-faiz-ve-dinamik-ihtiyat-1776946517.webp">
                        <figcaption>Merkez’in "Bekleme Odası": Sabit faiz ve dinamik ihtiyat</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Dün, aslında haftalardır piyasaların fiyatladığı bir senaryonun teyidi niteliğindeydi:&nbsp;<strong>Merkez Bankası faize dokunmadı.</strong>&nbsp;Politika faizi yüzde 37’de sabit bırakılırken, operasyonel çerçevedeki faiz koridoru da (yüzde 35,5 – yüzde 40) yerini korudu. Peki, bu "sabit" karar bize ne anlatıyor ve piyasa bu sessizliği nasıl okudu?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Enflasyonda "Mart Molası" ve Temkinli Duruş</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Karar metninde en dikkat çekici vurgu, Mart ayında enflasyonun ana eğiliminde gözlenen gerilemeydi. Kurul, mevcut para politikasının gecikmeli etkilerini gözlemlemeyi tercih ettiğini açıkça belirtti. Ancak piyasa uzmanları, bu gerilemenin kalıcı olup olmayacağı konusunda hâlâ şüpheci. Özellikle jeopolitik risklerin (ABD-İran gerilimi gibi) enerji maliyetleri üzerindeki baskısı, Merkez’in elini kolunu bağlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Piyasanın "Şahin" Beklentisi ve Gerçekleşen</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Anketlerde medyan beklenti faizin sabit kalacağı yönünde olsa da, bazı yabancı kurumlar ve yerli analizler, 300 baz puanlık bir "önleyici" artırımın masada olması gerektiğini savunuyordu. Karar sonrası piyasadaki ilk tepki, Türk Lirası'nın yatay seyrini koruması oldu. Analistler bunu, piyasanın Merkez'in "ihtiyatlı duruşuna" duyduğu kredibilite ile açıklıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Makro ihtiyati Adımlar: Gizli Sıkılaşma mı?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Faiz sabit kalsa da metindeki "ilave makro ihtiyati adımlar" vurgusu, Merkez'in gerekirse faiz dışı araçlarla piyasadaki likiditeyi çekmeye devam edeceğinin sinyali. Yani kağıt üstünde faiz artmasa da, kredi ve mevduat faizleri üzerinden sıkılaşmanın devam edeceği bir dönem bizi bekliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Gözler 14 Mayıs'ta</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Piyasa dün sadece faizi değil, geleceği de okumaya çalıştı. Analistlerin ortak görüşü şu: Merkez Bankası köprüyü geçene kadar (yani enflasyon kalıcı bir düşüş trendine girene kadar) sıkı para politikasından taviz vermeyecek. Şimdi tüm dikkatler, 14 Mayıs’ta açıklanacak olan yılın&nbsp;<strong>2. Enflasyon Raporu</strong>'na çevrildi. Orada yapılacak yukarı yönlü revizyonlar, yaz aylarındaki faiz patikasının asıl belirleyicisi olacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Sonuç olarak:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;TCMB dünkü kararıyla "vites yükseltmedi ama gazdan da ayağını çekmedi". Ekonomik aktörler için bu, belirsizliğin bir miktar daha azaldığı ancak maliyetlerin yüksek kalmaya devam edeceği bir dönemin onayıdır.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/muhalefette-ezber-bozma-vakti-13149</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Muhalefette ezber bozma vakti</h1>
                        <h2>Muhalefeti toplumsal tabanda kurma, sine-i millete dönmek yerine milletin sinesinden bir demokrasi hareketi türetme ve adayını bu harekete emanet etme fikrini yabana atmamak gerektiğini düşünüyorum. CHP’nin siyasi seçkinleri önemli kararların arifesindeler. Eğer yola böylesi bir ezber bozucu hamle ile devam ederlerse, hem iktidarın eline geçmiş görünen inisiyatifi geri kazanma hem de Erdoğan’ı yeniden siyaset yapmaya zorlama şansı ellerinde. Başkanlık sisteminin tüm yetkileri tek bir makamda toplayan ve o makamın seçiminde siyasi partilere rol biçmeyen doğası da bu alternatif muhalefet tarzının tesisi için bir şans. Bu şansı değerlendirmek ve Türkiye’de siyasetin koordinatlarını yeniden belirlemek artık onların elinde.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefette-ezber-bozma-vakti-1776946230.webp">
                        <figcaption>Muhalefette ezber bozma vakti</figcaption>
                    </figure>
                    </header><h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet, 19 Mart sonrası girdiği patikanın artık verimli olmaktan çıktığını ve yeni bir adım atması gerektiğini nihayet görmeye başladı. Son dönemde mitinglerdeki heyecanın düşmesinden ve kamuoyu yoklamalarında muhalefet lehine olan ivmenin tersine dönüşünden hareketle 19 Mart’ın toplumda yavaş yavaş kanıksandığı anlaşılıyordu. Bu durum ana muhalefetin bugüne değin yanlış bir yol izlediği anlamına gelmiyor elbette. Özel’in peşi sıra düzenlenen mitinglerle partiye dinamizm katma ve İmamoğlu sembolü çevresinde toplumu birleştirme stratejisi önemli kazanımlar elde etti. Bu kazanımların en büyüğü de iktidarın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atamaktan vazgeçmesi oldu.</span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak gelinen noktada mevcut stratejiden elde edilebilecek fazla bir fayda kalmadığı anlaşılıyor. CHP mitinglerinin marjinal faydası iyice düştü. Birbiri ardına gelen belediye operasyonlarının iktidara olan siyasi ve ekonomik maliyeti ise sıfıra yakınsamış durumda. Belli ki farklı bir strateji belirlenmediği müddetçe, Özel meydanlarda kendi seçmenine konuşup patinaj yapmayı sürdürecek. Erdoğan da fırsattan istifade CHP’li belediyelere birer birer kayyım atayacak ve genel merkezi hukuki yollarla tehdit etmeye devam edecek. Muhalefet açısından bugünkü durum sürdürülebilir değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bundan bir yıl önce İmamoğlu’nu aday göstermek önemli bir adımdı. Bu hamlenin ardından İstanbul belediye başkanını tutuklamak, iktidar için daha zor ve çok daha maliyetli bir hale geldi. Neticede AKP bu maliyeti göze aldı ancak seçmen gözünde kaybettiği prestiji ve desteği yerine koyması aylar aldı. Hala da bunu tam olarak başardığı söylenemez. Öte yandan CHP için de aradan geçen on iki ayın ardından İmamoğlu gündeminin ötesine geçme, iktidarın yıkmakta zorlanacağı ikinci bir sosyopolitik duvar örme zamanı geldi. Mansur Yavaş’ın “olan biteni seyredemeyiz” açıklaması biraz da buna işaret ediyor. Genel merkezi farklı bir adım atmaya çağırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kavşakta CHP’nin yapabilecekleri çeşitli. Meclis komisyon çalışmalarında ortak bir protesto tavrı takınmaktan partiler arası yeni ittifaklar kurmaya, çözüm sürecinden çekilmekten ara seçimler için somut adım atmaya değin pek çok öneri bu çerçevede dile getirilmekte. Belki en keskin önerilerden birisi de CHP’li seçilmişlerin topluca sine-i millete dönmesi, hep birlikte istifa ederek içi boş bir demokrasi müsameresinin parçası olmayı reddetmeleri idi. Tüm bu adımların artı ve eksileri tartışılabilir. Fakat mevcut rejimin otoriter doğası ve halkla ilişkiler imkanları düşünüldüğünde, seçimle kazanılmış meşru haklardan geri adım atmanın faydadan çok zarar getireceğini kestirmek güç değil. CHP üst yönetiminin de böylesi bir yola gireceğini düşünmek için elimizde bir neden yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bana kalırsa bu noktada atılabilecek iddialı bir adım, muhalefeti parti şemsiyesi altından çıkarmak ve toplumsal bir hareket olarak yeniden tanımlamak olabilir. 19 Mart’tan bugüne değin CHP mücadeleyi kendi öncülüğünde ve kurumsal parti çatısı altında yürüttü. Partinin iç mekanizmalarıyla belirlenen bir söylem, genel merkezdeki birimlerce kararlaştırılan vaatler ve örgütün sağladığı altyapı ile gerçekleşen mitinglerle bugüne geldik. CHP’nin bu yolla halka inme çabasına şahit olduk. Muhalefetin bu çabayla eriştiği noktadan daha ileri gidebilmesi için, partinin kurumsal yapısı dışında tesis edilen, gönüllülük esaslı ve ademi merkeziyetçi bir adaylık kampanyası ile yola devam etmesi akılcı olabilir. Böylesi taban hareketlerinin dünyanın pek çok yerinde başarılı olduğunu biliyoruz. Bu anlamda Pablo Iglesias’ı İspanya siyasetinde yükselten <em>Podemos</em>, Macron’un <em>Le Republique en Marche!</em> hareketi, Zelensky’nin Halkın Hizmetkarları oluşumu, Milei’nin <em>La Libertad Avanza</em>’sı ve tabii ki Trump’ın MAGA’sı ilk akla gelen örneklerden. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmamoğlu Gönüllüleri de Türkiye’de böyle bir hareketin nüvesi olabilirdi. Ancak Ekrem başkan üzerindeki abluka, bugün alternatifler üzerine düşünmemizi zorunlu kılmakta. Fakat aday isminden bağımsız olarak böylesi bir toplumsal demokrasi hareketinin tesis edilmesinin ve ülkedeki adalet mücadelesinin bu toplumsal hareket üzerinden yola devam etmesinin birkaç önemli avantajı beraberinde getireceğini varsaymak yanlış olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefetin toplumsal tabana inerek bir gönüllülük hareketi olarak yola devam etmesinin ilk ve en önemli faydası ülkenin siyasal sosyolojisi ile ilgili. 19 Mart’tan bu yana gelen iktidar karşıtı dalga Türkiye’nin geleneksel sol-sağ kimlik bariyerine çarpmış gibi görünüyor. Yapılan <a href="https://t24.com.tr/gundem/veri-enstitusu-bir-yilda-imamoglu-davasi-tamamen-siyasi-diyenlerin-sayisi-da-ofke-de-azaldi,1312089?_t=1776938231844" style="color:#467886; text-decoration:underline">araştırmalar</a> iktidara yakın seçmenlerde İmamoğlu davasının hukukiliğine dönük algının artmakta olduğuna işaret ediyor. Üstelik tam da İmamoğlu davası başlamışken ve dosyanın içinin ne kadar boş olduğu her gün daha açık şekilde görülmekteyken. Bu durumda demokrasi mücadelesini ileri taşımanın yolu iktidarın nüfuz alanındaki seçmenlere erişebilmekten geçiyor. Muhalefet CHP tabelası altında yürütüldüğü müddetçe bunu yapabilmek, son bir yılda erişilen seçmenlerin ötesine geçebilmek kolay değil. Ancak bu mücadele partiler üstü bir toplumsal hareket olarak yeniden tanımlanır ve gönüllülük esasıyla sine-i millette kurulursa, söz konusu engel büyük ölçüde bertaraf edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası, siyasi partilerin kurumsal yapısının dışında bir muhalefet, iktidarın elindeki iki önemli silahı da boşa düşürecektir. Bir defa cumhurbaşkanının kullanmayı çok sevdiği söylemler anlamsızlaşacaktır. Tek parti dönemi hatırlatmalarından darbecilik ithamlarına değin birçok ezber, ancak karşıda kurumsal bir CHP adayı olduğu sürece anlamlı. Oysa toplumsal bir demokrasi hareketinin adayı, partinin desteğini alsa dahi gücünü ve meşruiyetini doğrudan tabandan alacağı için bu söylemlerin etkisi çok sınırlı kalır. Dahası, otoriterlik karşıtı mücadele daha organik ve kurumsallık-dışı bir yapıya kavuştukça, üzerindeki yargı tehdidi de azalacaktır. Örneğin toplumsal bir hareketi tesis edildikten sonra CHP hakkında gelecek bir mutlak butlan kararı muhalefeti parçalamayı başaramaz. Özel ve arkadaşları resmi parti örgütü dışında kurulmuş bu gönüllü yapı etrafında bir arada kalmayı ve siyaset yapmayı sürdürebilir. Yeni bir parti üzerinden de meclis seçimleri için mücadeleye devam edebilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü olarak böyle bir toplumsal hareketin içerisinden çıkacak cumhurbaşkanı adayının, diğer muhalefet partilerince de herhangi bir partiler-arası pazarlığa tabi olmadan desteklenme ihtimali çok daha yüksek olur. Zira tabandan gelen güçlü bir isim karşısında diğer partiler, kendi adaylarını çıkarmakta zorlanacaktır. Kurumsal adaylar belirleseler dahi, seçmenlerini toplumsal bir demokrasi hareketinin ortak adayının çekim alanından uzak tutmakta başarısız olacaklardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla muhalefeti toplumsal tabanda kurma, sine-i millete dönmek yerine milletin sinesinden bir demokrasi hareketi türetme ve adayını bu harekete emanet etme fikrini yabana atmamak gerektiğini düşünüyorum. CHP’nin siyasi seçkinleri önemli kararların arifesindeler. Eğer yola böylesi bir ezber bozucu hamle ile devam ederlerse, hem iktidarın eline geçmiş görünen inisiyatifi geri kazanma hem de Erdoğan’ı yeniden siyaset yapmaya zorlama şansı ellerinde. Başkanlık sisteminin tüm yetkileri tek bir makamda toplayan ve o makamın seçiminde siyasi partilere rol biçmeyen doğası da bu alternatif muhalefet tarzının tesisi için bir şans. Bu şansı değerlendirmek ve Türkiye’de siyasetin koordinatlarını yeniden belirlemek artık onların elinde. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/palantir-ve-yeni-duzen-neoliberalizm-oldu-techlordizme-merhaba-deyin-13148</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Palantir ve yeni düzen: Neoliberalizm öldü, Techlordizm’e merhaba deyin</h1>
                        <h2>Yeni bir sermaye biçimi yükseliyor: bulut sermaye. Ağ bağlantılı algoritmik makineler sahiplerine davranışlarımızı değiştirme konusunda olağanüstü güçler veriyor. Ve nasıl ki finansçılar neoliberalizme ihtiyaç duyduysa, bugünün techlordları da kendi egemenliklerini meşrulaştırmak için yeni bir ideolojiye ihtiyaç duyuyor. Ben buna techlordizm diyorum.

 </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/palantir-ve-yeni-duzen-neoliberalizm-oldu-techlordizme-merhaba-deyin-1776892118.webp">
                        <figcaption>Palantir ve yeni düzen: Neoliberalizm öldü, Techlordizm’e merhaba deyin</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yarım yüzyıl boyunca neoliberalizm, küresel elitin tartışmasız inancıydı. Bretton Woods’un küllerinden doğan bu ideoloji, finansal sermayeyi New Deal’ın düzenleyici zincirlerinden kurtarmayı kutsadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dehası özgünlük değil, tavırdı. Piyasaların ne zaman başarısız olabileceğinden endişe eden Adam Smith veya John Stuart Mill’den farklıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neoliberaller piyasayı yanılmaz ilan ettiler. Wall Street ekonomilerimizi yerle bir ettiğinde bile, ölümlülerin yapacakları müdahalenin durumu daha da kötüleştireceğini ısrarla savundular. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, finansçılara mükemmel uyuyordu. Ama o dönem artık bitti. Yeni bir sermaye biçimi yükseliyor: bulut sermaye ve ağ bağlantılı algoritmik makineler sahiplerine davranışlarımızı değiştirme konusunda olağanüstü güçler veriyor. Ve nasıl ki finansçılar neoliberalizme ihtiyaç duyduysa, bugünün techlordları da kendi egemenliklerini meşrulaştırmak için yeni bir ideolojiye ihtiyaç duyuyor. Ben buna techlordizm diyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neoliberalizmin görevi, ABD açıkları üzerinden dolarların sürekli geri dönüştürülmesine ideolojik ve sözde-bilimsel bir kılıf sağlamaktı. Techlordizmin görevi ise çok daha radikal: her şeyi insan çabasını, devlet kurumlarını ve bizzat Wall Street’i kolonileştirmek için ideolojik kılıf sağlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üç cepheye bakalım. Birincisi, techlordizm her alanda tıptan şiir çevirisine, çocuk yetiştirmeye kadar hatalı ve dirençli insanları bulut sermaye ile değiştirmeyi meşrulaştırıyor. Neden? Çünkü ne kadar derin nüfuz ederse, teknofeodal sınıf için o kadar büyük bulut rantı doğar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi, devleti kolonileştirmeyi meşrulaştırmalı kamu verilerini özelleştirerek, sistemleri vergi dairesine ve Pentagon’a &nbsp;Elon Musk’ın DOGE’unun ve Peter Thiel’in Palantir’inin &nbsp;zaten yaptığı şekilde bağlamalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncüsü, Wall Street’i kolonileştirmeyi meşrulaştırmalı; bulut sermayeyi finansal hizmetlerle birleştirerek geleneksel piyasaların dışında sınırsız bir bulut finansı yaratmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni ideoloji zaten tam burada. Techlordizm, tıpkı neoliberalizmin klasik liberalizmi mutasyona uğratması gibi, transhümanizmi mutasyona uğratıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neoliberal “Homo Economicus”u belirsiz bir “HumAIn” (İnsaYZn) sürekliliği ile değiştiriyor ve ilahi piyasanın yerine yeni bir ilah koyuyor: ilahi algoritma. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sayede merkezi olmayan piyasaları ortadan kaldırıp Amazon tarzı merkezi eşleştirme sistemini getiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçları nefes kesici: her yerde gözetim, savaş alanlarında otomatik hedefleme, bulut rantları toplam talebi yok ettiği için makroekonomik istikrarsızlık , demokrasinin Peter Thiel’in alkışladığı gibi ideal olarak bile sonu ve üniversitelerin ölümü ve yerine kişiselleştirilmiş YZ takviyeleri.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de techlordizmin tam çirkinliği, soyut teoride değil, öncülerinin dile getirilmemiş manifestolarında daha iyi görülüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Palantir’in yakın tarihli bir tweet’i, techlordist programını gururla ortaya koyuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Satır aralarını okuyunca, Silikon Vadisi’nin, suçlu bankacıları kurtarırken çoğu Amerikalının geçimini mahveden egemen sınıfa karşı ölçülemez borcunun farkında olduğu acı verici şekilde ortaya çıkıyor. Hatta bunu damlara çıkıp bağırarak ilan ediyor: o egemen sınıfı sözde, hor gördükleri bir çoğunluk adına ölümüne (kelimenin gerçek anlamıyla) savunmaktan geri durmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı zamanda Palantir çeşitli rant paketlerine göz dikmiş durumda. Örneğin Apple Store’a bakıyor, iPhone’unuzu gizliliğinizden geriye kalan her şeyi yok edecek bir cihazla değiştirmeyi salyalarını akıtarak hayal ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Palantir hiçbir şeyi bedava vermiyor; korku tohumları ekip sahte bir güvenlik duygusu satarak büyüyor. Brüt kuvveti yüceltiyor. Ahlak, enayiler içindir diyor. Batı’nın daha çok ihtiyacı olan şey, Palantir’in katil yazılımları. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YZ destekli katil robotlar geliyor ve Palantir’in görevi, onları ilk yapan olarak muhteşem kâr etmek, sonra gerekirse sorular sorulabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tür silahları sınırlayan uluslararası anlaşmalardan her ne pahasına olursa olsun kaçınılmalı. Siperlerden kaçmak için bağlantısı olmayan her zavallı ise askere çağrılacak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD askerlerine maaş ödemeyi unutun. Tüm gelir akışları Palantir’de birleşmeli; hissedarlar kâr ederken, hissedar olmayanlarsa ölsün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Palantir, ABD Deniz Piyadelerini, savaş alanında kalan son etik yargı kırıntılarını da yok edecek katil botlarla donatmak için fazla mesai yapıyor. İç cephede ise Amerikan toplumu, Palantir’in yazılımının hedef seçimini reddetme fırsatını ortadan kaldırmasını kısıtlayacak herhangi bir tartışma yapamayacak hale getirilmeli. Kamu görevlileri toplu halde işten çıkarılmalı ve sadece Palantir tarafından onaylanan ve vergi mükellefleri tarafından astronomik maaşlarla ödenen birkaç kişi kalmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasi alana gelince, Palantir Donald Trump’ın kamuya hizmet için kendini feda ettiğini kutsallaştırmakta ısrarcı. Ona göre Trump gibi insanları affetmemek ruhumuzu riske atar. Ayrıca Palantir’in kötücül güçlerini kısıtlayabilecek yetkililerin ortaya çıkma ihtimalini doğurur. Politika YZ gibi insan empati’sinden yoksun olmalı. Siyasette ruhunu kurtarmaya çalışanlar derhal Gulag’a gönderilmeli.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Palantir’in sonunu çabuklaştırmaya hevesli bazı insanlar var, diyor şirket. Bunlar yeniden düşünmeli, yoksa… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada şirket, nükleer olmayan kitle imha silahları geliştirdiği için tebrik edilmeli; nükleer Armageddon’a bir de yepyeni YZ destekli insanlık tehditleri eklemeye hazır durumda. Vatansever bir şirket olarak Palantir, tarihte hiçbir ülkenin ilerleme ve özgürlük adına ABD kadar çok savaş suçu işlemediğinden büyük gurur duyuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunların, Palantir gibi şirketlerin insanlığa bu kadar zarar vererek muazzam kâr etme konusunda sınırsız özgürlük sunan Amerika’yla bir ilgisi olabilir. Aynı şekilde, Alman ve Japon faşizmi yeniden büyük yapılmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Denazifikasyon bir “aşırı düzeltmeydi” ve Avrupa şimdi bunun bedelini ağır ödüyor. Japon pasifizmi de derhal sona erdirilmeli. Hassas Amerikan vatandaşlarına seslenen Palantir yöneticileri, her şeyi kamusal sözleşmeleriyle tekelleştirenleri alkışlamaya çağırıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onların kar hanesine iyi gelen şey Amerika için de mükemmel olmalı. Milyarderler ise sadece milyarlarıyla yetinmemeli. Daha da iğrenç şekilde zengin olmak için, yoksulları kendi özgürlüklerini kullanarak milyarderlere daha fazla güç vermeye ikna edecek büyük anlatılar üretmeliler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada, “Palantir Elon’u seviyor”, özellikle onun apartheid esinli büyük anlatısını. Daha fazla etik engeli yıkmak için Silikon Vadisi, Amerika’nın şehirlerinde Gazze’de yaptığını yapabilmeli. Bazı politikacılar Palantir’e kalan tüm sivil özgürlükleri ve insan haklarını yok etme hakkını vermekte isteksiz görünüyor. Onlar da susturulmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Epstein’in şebekesi unutulmalı ki Trump ve Clintonlar gibi sevimli insanlar siyasete girmekten caymasın. Kamu alanı, Sanders veya Mamdani gibi yıkıcılar girmedikçe denetimsiz olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sıradan kamu figürleri, Palantir’e iyi sözleşmeler verdikleri sürece harika olarak görülecektir. Aynı şeyi yapan renkli kamu figürleri de hoş karşılanır. Kitlelerin çok daha fazla afyona ihtiyacı var çünkü Palantir’in onların tam boyun eğdirilmesini engelsiz sürdürmesi için yeterince sarhoş değiller. Bu bağlamda örgütlü batıl inancı sorgulamak tahammül edilemez ve sona ermeli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hitler’in ırk hiyerarşisini geri getirme zamanı; Palantir’in kurucuları ve Elon onun Aryan zirvesi olacak. Birini ten rengi, etnik kökeni veya dini nedeniyle yargılamanın yanlış olduğu fikri terk edilmeli. Siyahlar, Müslümanlar, çoğu Asyalı ve tabii ki kadınlar aşağı untermensch (düşük insan) tir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Batılı erkekler yarım yüzyıldır kapsayıcılık adına bu alt-insanları yerlerine koymaya direndi. Bu bir hataydı. Bu alt-insanlar asla içeri alınmamalı —ancak en azından Palantir ve Tesla androidlerimizi mükemmelleştirene kadar hizmetçi veya seks hizmeti sağlayıcısı olarak kalabilirler. O zaman onlar da gereksiz hale gelecek.İşte techlordizm bu. Abartı değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ideoloji zaten koda, sözleşmelere ve Tomahawk füzelerine yazılıyor. Neoliberalizm öldü. Bundan sonra gelecek olan, 2008 Büyük Finansal Krizi’ni okul pikniği gibi gösterecek. Tek soru, ilahi algoritma her şeyi ve herkesi bulut dışında tanımayı imkânsız hale getirmeden önce yeterince insanın bunu fark edip etmeyeceği.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Yanis Varoufakis (Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, Ekonomist, ‘Technofeudalism: What Killed Capitalism’ gibi çok satan kitapların yazarı ve DiEM25 hareketinin kurucularından)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://thepoint.com.au/opinions/260422-palantir-and-the-new-order-neoliberalism-is-dead-say-hello-to-techlordism" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://thepoint.com.au/opinions/260422-palantir-and-the-new-order-neoliberalism-is-dead-say-hello-to-techlordism</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/para-politikasi-faiz-karari-ile-maliyet-enflasyonu-sorunu-cozulur-mu-13147</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Para politikası faiz kararı ile maliyet enflasyonu sorunu çözülür mü?</h1>
                        <h2>Vergi politikası ve fiyat ayarlamaları dikkatli yönetilmelidir. Dolaylı vergiler (ÖTV, KDV gibi) maliyetleri doğrudan artırabilir. Bu nedenle vergi düzenlemeleri enflasyon hedefiyle uyumlu yapılmalı, geçici vergi indirimleri veya sübvansiyonlar ise kalıcı bozulmalara yol açmadan, hedefli ve sınırlı şekilde uygulanmalıdır. Bu bütüncül yaklaşım, Türkiye’de maliyet enflasyonuyla mücadelede en etkili çerçeveyi oluşturur.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/para-politikasi-faiz-karari-ile-maliyet-enflasyonu-sorunu-cozulur-mu-1776870530.webp">
                        <figcaption>Para politikası faiz kararı ile maliyet enflasyonu sorunu çözülür mü?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Faiz kararları, yani para politikası, daha çok <strong>talep enflasyonunu</strong> kontrol etmekte etkilidir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası faiz artırdığında kredi maliyetleri yükselir, tüketim ve yatırım yavaşlar; böylece talep baskısı azalır. Ancak maliyet enflasyonu farklı bir kaynaktan beslenir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maliyet enflasyonu genellikle döviz kuru artışı, enerji fiyatları, ithal girdi bağımlılığı ve üretim zincirindeki aksaklıklardan kaynaklanır. Faiz artırmak bu faktörleri doğrudan düşürmez. Örneğin petrol fiyatı küresel olarak artıyorsa ya da ithal hammaddeler pahalanıyorsa, faiz kararı bu maliyetleri ortadan kaldırmaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte faiz tamamen etkisiz de değildir. Faiz artışı kur üzerinde dengeleyici etki yaratabilir ve Türk lirasının aşırı değer kaybını önleyerek ithal maliyet artışını sınırlayabilir. Ayrıca enflasyon beklentilerini kontrol altına alarak firmaların “ileride daha da pahalanacak” düşüncesiyle fiyat artırmasını engelleyebilir. Ancak tek başına faizle maliyet enflasyonunu düşürmeye çalışmak genelde ekonomide ciddi yavaşlama yaratır. Talep baskılanırken üretim maliyetleri yüksek kalırsa, büyüme düşer ama enflasyon istenen hızda gerilemeyebilir. Bu duruma zaman zaman <span style="color:red">“stagflasyon riski” </span>denir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle maliyet enflasyonuyla mücadelede para politikası <strong>destekleyici bir araçtır</strong>, ana çözüm değildir. Asıl çözüm; enerji bağımlılığını azaltmak, yerli üretimi artırmak, lojistik maliyetleri düşürmek ve kur istikrarını yapısal olarak sağlamaktan geçer.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle: Faiz kararı maliyet enflasyonunu <strong>hafifletebilir ama tek başına çözemez</strong>; kalıcı çözüm için daha geniş bir ekonomi politikası seti gerekir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye özelinde maliyet enflasyonu (cost-push inflation) büyük ölçüde döviz kuru, enerji fiyatları ve üretim yapısındaki bağımlılıklardan kaynaklanır. Bu nedenle çözüm sadece talebi kısmak değil, maliyetleri düşüren politikaları devreye almaktır. İlk olarak kur istikrarı kritik önemdedir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın rezervlerini güçlendirmesi, öngörülebilir para politikası uygulaması ve risk primini düşürecek güven ortamı oluşturması, ithal girdi maliyetlerini sınırlayarak enflasyonu doğrudan etkiler.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Enerji bağımlılığı Türkiye’de maliyet enflasyonunun en önemli kaynaklarından biridir. Doğalgaz ve petrol ithalatına olan yüksek bağımlılık, küresel fiyat artışlarının iç piyasaya hızlı yansımasına neden olur. Bu nedenle yenilenebilir enerji yatırımlarının artırılması, yerli enerji kaynaklarının geliştirilmesi ve enerji verimliliği projelerinin yaygınlaştırılması uzun vadede maliyet baskısını azaltır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarım ve gıda sektörü de maliyet enflasyonunda belirleyici rol oynar. Gübre, yem ve mazot gibi girdilerin pahalı olması üretici fiyatlarını yükseltir ve bu da tüketiciye yansır. Tarımda planlama yapılması, kooperatifleşmenin güçlendirilmesi ve girdi sübvansiyonlarının hedefli şekilde uygulanması gıda fiyatlarını daha istikrarlı hale getirebilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sanayi üretiminde ithal ara malına bağımlılığın azaltılması bir diğer kritik adımdır. Türkiye’de birçok sektörde üretim, döviz cinsinden ithal girdilere bağlıdır. Yerli ara malı üretimini teşvik eden sanayi politikaları, teknoloji yatırımları ve Ar-Ge destekleri sayesinde üretim maliyetleri zamanla düşürülebilir ve kur şoklarına karşı dayanıklılık artar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lojistik ve tedarik zinciri maliyetleri de enflasyon üzerinde etkili bir faktördür. Nakliye, depolama ve dağıtım süreçlerindeki verimsizlikler fiyatlara ek yük getirir. Altyapı yatırımları, dijitalleşme ve rekabetçi piyasa koşullarının sağlanması bu maliyetleri azaltabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son olarak vergi politikası ve fiyat ayarlamaları dikkatli yönetilmelidir. Dolaylı vergiler (ÖTV, KDV gibi) maliyetleri doğrudan artırabilir. Bu nedenle vergi düzenlemeleri enflasyon hedefiyle uyumlu yapılmalı, geçici vergi indirimleri veya sübvansiyonlar ise kalıcı bozulmalara yol açmadan, hedefli ve sınırlı şekilde uygulanmalıdır. Bu bütüncül yaklaşım, Türkiye’de maliyet enflasyonuyla mücadelede en etkili çerçeveyi oluşturur.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/korkuya-karsi-ozgurlugun-zaferi-mi-13146</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Korkuya karşı özgürlüğün zaferi mi?</h1>
                        <h2>Radev’in önünde iki kritik sınav bulunuyor. İlki, toplumun yüksek beklentilerini karşılayabilecek etkin ve işlevsel bir yönetim kurabilmek. İkincisi ise ülkeyi yeniden seçim sarmalına sürüklemeyecek bir siyasal uzlaşma zemini oluşturmak. Bu iki hedefin başarılması, Bulgaristan’ın yıllardır aradığı istikrarın kapısını aralayabilir. Aksi durumda ise bugün elde edilen güçlü siyasi destek, kısa sürede yeni bir hayal kırıklığına dönüşebilir. Sonuç olarak Bulgaristan bir yol ayrımında. Sandık, değişim talebini açık biçimde ortaya koydu; ancak bu değişimin yönü hâlâ belirsizliğini koruyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/korkuya-karsi-ozgurlugun-zaferi-mi-1776870304.webp">
                        <figcaption>Korkuya karşı özgürlüğün zaferi mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz Pazar günü kaleme aldığımız Bulgaristan’daki seçimlere ilişkin yazımızı şu cümlelerle noktalamıştık:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Sonuç olarak Bulgaristan seçimleri, üç temel ihtimali barındırıyor: Radev liderliğinde yeni bir güç merkezi oluşması, mevcut parçalanmış yapının devam etmesi ya da ülkenin bir kez daha erken seçim sarmalına girmesi. Ancak hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, şu gerçek değişmeyecek: Bulgaristan artık yalnızca hükümet kurma sorunu yaşayan bir ülke değil; aynı zamanda demokratik meşruiyet, kurumsal dayanıklılık ve jeopolitik yönelim arasında sıkışmış bir sistem krizi yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sandıktan çıkacak sonuç, bu krizi çözmekten çok, onun nasıl evrileceğini belirleyecek gibi görünüyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bulgaristan’da yapılan seçimler, bu tespiti büyük ölçüde doğrulayan ama aynı zamanda yeni bir tartışma alanı açan bir sonuç üretti. İlk bakışta “bıçak sırtı” gibi görünen seçimler, aslında siyasal ağırlığın tek bir merkezde toplandığı farklı ve ezici bir sonucu ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, Rumen Radev liderliğindeki İlerici Bulgaristan Koalisyonu rakiplerini açık farkla geride bırakarak parlamentoda ciddi bir üstünlük elde etti. Ancak bu üstünlük, klasik anlamda bir “istikrar zaferi” olarak okunmaktan ziyade, sistemin derin krizine verilmiş güçlü bir toplumsal yanıt olarak değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi seçim sonuçlarına biraz daha geniş bir pencereden bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bulgaristan, son yıllarda adeta kronikleşmiş bir siyasi döngünün içinde sıkışmış durumda. Kısa ömürlü hükümetler, dağınık koalisyonlar ve tekrarlanan seçimler, devlet kapasitesini aşındırırken toplumda ciddi bir güvensizlik birikimi yarattı. Bu bağlamda sandıktan çıkan sonuç, yalnızca bir hükümet değişikliğini değil; aynı zamanda seçmenin “mevcut düzenle devam etmek istemediğini” açık biçimde ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rumen Radev’in yükselişi de tam olarak bu kırılma noktasında anlam kazanıyor. Bu başarıyı sadece karizmatik liderlik ya da seçim kampanyası performansıyla açıklamak yetersiz kalır. Asıl belirleyici olan, seçmenin mevcut siyasi elitlere yönelik derin memnuniyetsizliğidir. Beş yıl içinde sekiz kez sandığa giden bir toplumun, sonunda daha net ve güçlü bir tercih yapması kaçınılmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tercihin bir diğer boyutu ise geleneksel partilerin yaşadığı ciddi erozyondur. Uzun yıllar boyunca Bulgar siyasetinin ana taşıyıcılarından biri olan GERB ile reformcu söylemiyle öne çıkan PP-DB, seçmenin beklentilerine yanıt veremedi. Bu durum yalnızca oy oranlarının düşmesiyle sınırlı değil; aynı zamanda bu partilerin siyasal temsil iddialarının da ciddi biçimde sorgulanmasına yol açıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık Bulgar seçmeni için belirleyici olan ideolojik aidiyetler değil; çözüm üretme kapasitesi ve güven duygusu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Radev’i farklı kılan nokta ise bu beklentiyi doğru okuması. O, kendisini keskin bir jeopolitik hattın içine hapsetmek yerine daha esnek ve pragmatik bir konumda tutuyor. Avrupa Birliği ile ilişkilerde temkinli ama kopuşçu olmayan, Rusya ile ilişkilerde ise ideolojik değil stratejik bir dil kullanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa’da keskinleşen ayrışma düşünüldüğünde, bu “denge siyaseti” Bulgar seçmeni için bir çıkış yolu olarak görülüyor. İdeolojik kamplaşmadan yorulmuş bir toplum, daha esnek ve manevra kabiliyeti yüksek bir liderlik modeline yönelmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu yaklaşımın beraberinde getirdiği riskleri de göz ardı etmemek gerekiyor. Avrupa başkentlerinde Radev’e yönelik temkinli yaklaşımın temelinde bu belirsizlik yatıyor. Bulgaristan’ın Avrupa içindeki rolü, özellikle enerji politikaları, savunma iş birlikleri ve ekonomik entegrasyon açısından yeniden tartışma konusu olabilir. Bu da yeni hükümetin yalnızca iç politikada değil, dış politikada da oldukça hassas bir denge kurmak zorunda kalacağını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçimlerin bir diğer dikkat çekici boyutu ise seçmen davranışındaki dönüşüm. Genç seçmenin yön değiştirmesi, eski parti bağlılıklarının çözülmesi ve protest oyların belirli bir merkezde toplanması, Bulgaristan’da yeni bir siyasi sosyolojinin ortaya çıktığını gösteriyor. Bu durum kısa vadede güçlü bir siyasi aktör yaratırken, uzun vadede daha dalgalı ve öngörülmesi zor bir siyasi yapının habercisi olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Azınlık siyaseti ve diaspora oyları da bu dönüşümden bağımsız değil. Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH/DPS) gibi geleneksel olarak belirli seçmen bloklarına dayanan yapıların etkisinin görece azalması, etnik temelli siyasetin zayıfladığına işaret ediyor. Bu gelişme bir yandan daha kapsayıcı bir siyasal alan yaratma potansiyeli taşırken, diğer yandan temsil dengeleri açısından yeni tartışmaları beraberinde getirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün gelinen noktada asıl mesele, seçim sonuçlarının ne söylediğinden çok, neyi değiştirebileceğidir. Sayısal tablo, Rumen Radev’in hareketine güçlü bir iktidar imkânı sunuyor. Ancak Bulgaristan’ın yakın geçmişi, parlamentodaki çoğunluğun tek başına siyasi istikrar anlamına gelmediğini defalarca gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Radev’in önünde iki kritik sınav bulunuyor. İlki, toplumun yüksek beklentilerini karşılayabilecek etkin ve işlevsel bir yönetim kurabilmek. İkincisi ise ülkeyi yeniden seçim sarmalına sürüklemeyecek bir siyasal uzlaşma zemini oluşturmak. Bu iki hedefin başarılması, Bulgaristan’ın yıllardır aradığı istikrarın kapısını aralayabilir. Aksi durumda ise bugün elde edilen güçlü siyasi destek, kısa sürede yeni bir hayal kırıklığına dönüşebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak Bulgaristan bir yol ayrımında. Sandık, değişim talebini açık biçimde ortaya koydu; ancak bu değişimin yönü hâlâ belirsizliğini koruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önümüzdeki dönemde belirleyici olan, bu siyasi enerjinin kalıcı bir kurumsal istikrara mı dönüşeceği, yoksa ülkenin aşina olduğu kırılgan döngünün yeni bir evresine mi evrileceği olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rumen Radev’in Avrupa Birliği’ne yaklaşımı da bu yön arayışının merkezinde yer alıyor. Radev, Avrupa’nın “ahlaki dünya liderliği” iddiasının, kıtayı giderek gerçekçilikten uzaklaştırdığını savunurken; göç politikalarından Ukrayna’ya verilen askeri desteğe, Rusya’ya uygulanan yaptırımlardan enerji ve ekonomi başlıklarına kadar daha pragmatik ve ulusal çıkar odaklı bir çizgi öneriyor. “Önce Bulgaristan” vurgusuyla şekillenen bu yaklaşım, ideolojik konumlanmalardan ziyade denge, esneklik ve stratejik rasyonaliteyi öne çıkarıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle önümüzdeki süreç yalnızca Bulgaristan’ın iç siyasi istikrarını değil, aynı zamanda Avrupa ile kuracağı ilişkinin niteliğini de yeniden tanımlayacak. Sandığın ürettiği bu güçlü mesajın, bir yön tayinine mi yoksa yeni bir belirsizlik dönemine mi kapı aralayacağını ise zaman gösterecek.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hibrit-rejimler-13145</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hibrit rejimler</h1>
                        <h2>Türkiye bugün doğrudan anayasasından kaynaklanmayan demokratik aşınma veya gerileme sorunuyla karşı karşıya. Bu sorun, Türkiye’yi demokrasiden otoritarizme geçen hibrit rejime sahip bir ülkeye dönüştürüyor. Bu nedenle, Türkiye’nin hibrit rejimi olan ülkeler listelerinde yer alması hiç şaşırtıcı değil. Demokratik hukuk devletini daha çok demokrasiyle taçlandıracak yeni bir anayasa, zaman, zaman gündeme gelirken bu gerilemenin izahı da kabulü de mümkün değil. Ama neyse ki bu demokratik gerilemenin anayasal boyutu yok ve sandıktan çıkacak yeni bir iradeyle aşılması pekâlâ mümkün.    </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hibrit-rejimler-1776870024.webp">
                        <figcaption>Hibrit rejimler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hibrit rejim ifadesi genel olarak otoriter bir rejimden demokrasiye geçiş süreci henüz tamamlanmamış siyasi sistemler ya da aksine giderek otoriterleşen demokratik rejimler için kullanılıyor. İkinci şıkka demokratik aşınma veya gerileme, otokratizasyon ya da ters demokratikleşme anlamında “dé-démocratisation” da deniliyor. Bu tür rejimlerde otokratik ve demokratik özellikler, örneğin siyasi baskılar ve düzenli seçimler bir arada var olabiliyor. Kanada Waterloo Üniversitesi öğretim üyesi Mariam Mufti, hibrit rejimlerde demokratik kurumların dekoratif nitelik taşıdığına, örneğin seçimlerin iktidar değişikliğine yol açmadığına, tüm medyanın güdümlü olduğuna ve olaylara sürekli hükümetin görüş açısından yaklaştığına dikkat çekiyor. Ona göre demokratik aşınma, başka bir deyişle otoritarizme geçiş hibrit rejimlerin temelini oluşturuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne demokratik ne otokratik olan bu rejimleri tanımlamak için iki kavram daha var aslında. Biri “illiberal demokrasi”. Viyana Orta Avrupa Üniversitesi’nden Profesör Matthijs Bogaards, yargı bağımsızlığı ilkesinin suistimal edildiği, yurttaşların yasa önünde eşit muameleye tabi tutulmadığı ve herkesin yasal güvencelerden aynı şekilde yararlanamadığı bir durumu illiberal demokrasinin çarpıcı örneklerinden biri olarak değerlendiriyor. Geçen hafta Macaristan’da iktidarını yitiren eski Başbakan Victor Orban 2014 yılında yaptığı bir konuşmada illiberalizmin savunuculuğunu üstlenmişti.&nbsp; Bazı gözlemciler benzer gelişmelerin Romanya, Rusya, İsrail, Venezuela, Türkiye, hatta Fransa’da da rastlandığına işaret ediyor. Fransız tarihçi, sosyolog ve siyaset bilimci Pierre Rosanvallon Fransız siyaset kültürünün özünde illiberal olduğunu öne sürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi ve otokrasi arasında sıkışmış rejimleri tanımlamak için kullanılan ikinci kavram “seçimli otoriterlik” (autoritarisme electoral). Otoriterlik özünde dominasyon, represyon ve eleştiri ve itiraza hoşgörüsüzlük anlamına geldiği için bu kategoriye giren bir ülkede seçimler yapılıyor olsa da temel hak ve özgürlüklerin olması gerektiği gibi kullanılamadığı görülüyor. Bu kavramı 2000’li yılların başlarında siyaset bilime kazandıran Andreas Schedler’e göre, bu tür rejimlerde seçimler ya manipüle ediliyor ya da muhalefetin törpülendiği, gerçek rekabetin olmadığı seçimlere gidiliyor. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Harward Üniversitesi’nden siyaset bilimci Profesör Steven Robert Levitsky bu tür rejimleri “rekabetçi otoriterlik” (autoritarisme compétitif) olarak adlandırıyor ve muhalefet partilerinin var olduğu ama sansürle veya kamuoyu manipüle edilerek zayıflatıldığı siyasi sistemler olarak tanımlıyor. Kamuoyunun manipülasyonu ise daha çok medyanın kontrolüyle sağlanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hibrit rejimler üzerine çalışmaları olan Kanadalı Dr. Jean-François Gagné’ye göre ne illiberal demokrasi ne de seçimli otoriterlik kavramları tam olarak hibrit rejimleri tanımlayabiliyor. &nbsp;İsveç Södertörn Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi Profesörü Joakim Ekman, hibrit rejimlerin kötü işleyen demokrasiler değil, otoriter rejimlerin yeni türleri olduğunu savunuyor. Benzer bir görüşü dile getiren İtalyan siyaset bilimci Leonardo Morlino’ya göre, hibrit rejimler bugün otoriter yöneticilerin bazı demokrasi öğeleriyle güçlendirdikleri siyasi alanlarını ifade ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu konudaki çalışmalar yukarıda aktardıklarımla sınırlı değil. Liberal otokrasi, yarı demokrasi (Semi-démocratie) ya da kusurlu demokrasi gibi kavramlarla demokrasi görünümlü ama demokratik olmayan hibrit rejimler üzerine birçok çalışma var. Bu rejimlerin birçok tanımı da. Yale Üniversitesi’nden Profesör Juan José Linz’in şu tanımı belki de en anlamlısı: “bugün başlıca üç tip siyasi sistem var: demokrasiler, totaliter rejimler ve bu iki rejim arasında kalan, çeşitli hibrit özellikler taşıyan otoriter rejimler.”</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye hibrit bir rejime mi sahip?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, iktidarın anayasal ilkelere aykırı uygulamalarını değerlendirmeden bir çırpıda yanıtlanabilecek bir soru değil. &nbsp;İngiliz Economist Intelligence Unit’in demokrasi indeksine göre, bugün dünyadaki ülkelerin yüzde 20’sine tekabül eden 34 ülkede hibrit rejimler var. Bazı Latin Amerika, Afrika, Asya ülkelerinin listede yer aldığı bu 34 ülkeden biri de Türkiye. Demokrasi indeksine göre, bu ülkelerde şu beş özelliğin bir veya birkaçı var: seçim hile ve usulsüzlükleri, muhalefete baskılar, yolsuzluklar ve hukuk devletinden uzaklaşma, medya üzerinde baskılar ve yönetişim sorunları. Bu özelliklerinden bazıları Türkiye’de var ne yazık ki. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardımı Enstitüsü IDEA’nın (Institut international pour la démocratie et l’assistance électorale) 2021 tarihli Global Demokrasinin Durumu Raporu’na göre, hibrit rejime sahip 20 ülkeden biri de Türkiye. Genelde Afrika ve Asya ülkelerinden oluşan bu listede Avrupa’dan sadece Sırbistan var. Türkiye’nin yukarıda sözü edilen yargı bağımsızlığı ilkesinin suistimal edildiği illiberal demokrasiye sahip ülkeler arasında adının geçiyor olması da kuşkusuz demokrasi konusunda ciddi bir sorunumuz olduğunu ortaya koyuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” 2. maddesi, çok daha demokratik bir yaklaşımla kaleme alınabilirdiyse de Türkiye Cumhuriyeti’ni “laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti” olarak tarif ediyor. Darbeciler tarafından yazılmış bir anayasa olduğu için bu maddenin içi başlangıçta olması gerektiği gibi doldurulamamış olsa da sonra işbaşına gelen sivil hükümetlerin attığı demokratikleşme adımları önemliydi. Özellikle Helsinki Zirvesiyle başlayan Kopenhag siyasi ölçütlerine uyum süreci sonunda varılan nokta, Türkiye’nin hibrit rejimler listesinde olmamasını gerektiriyordu. 2004 Brüksel Zirvesi’nde AB Konseyi, Komisyon tarafından belirlenen 6 yasal düzenlemeyi yürürlüğe koyması halinde, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini karşılamış olacağı kararına varmış ve 3 Ekim 2005 itibariyle Brüksel Ankara’yla müzakere sürecine geçmişti. Peki ama ne olmuştu da Türkiye’nin ismi daha sonra hibrit rejimler arasında geçmeye başlamıştı? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz ama bugüne kadar yapılan anayasa değişiklikleri doğrudan demokrasi alanında bir gerilemeye yol açan nitelikte değildi, Ne var ki bugün demokratik hukuk devleti alanında yaşanan belirgin gerilemeyi Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine bağlayan uzmanlar var. O dönemde Cumhurbaşkanı’nın partili olmaya devam etmekle birlikte mutlaka partisinin Genel Başkanlığı’ndan ayrılması için -ki pekâlâ anayasaya da yazılabilirdi- Siyasi Partiler Kanunu’nda gerekli değişikliğin yapılması başta olmak üzere uyum yasalarının çıkarılması kabul ediliyordu. Bunların yapılmamış olması denge denetlemeyi ortadan kaldırabilir ve erkler birleşmesine yol açabilirdi. Örneğin Cumhurbaşkanı partisinin Genel Başkanı olarak milletvekilleri listesini pekâlâ hazırlayabilir ve yasama erkine müdahale etmiş olurdu. Çeşitli yargı kurumlarına üye atamasının doğrudan yargının tarafsızlığına gölge düşürdüğünü söylemek mümkün değil elbette ama Adalet bakanlarının HSK başkanlığı esasen parlamenter sistemde de sorundu ve sistem değişikliğinde mutlaka kaldırılmalıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu eksiklik ve çarpıklıklara karşın, sistem değişikliğinin bugün yaşanmakta olan yargının tarafsızlık ve bağımsızlık sorununu ve anayasanın uygulanmamasını doğrudan tetiklediğini söylemek pek mümkün değil. Sonuçta Anayasa’nın yürütme, yasama, yargı ve idare dahil herkesi bağladığına hükmeden 11. maddesi yerinde duruyor. Seçmen de sandıkta sadece Cumhurbaşkanı seçmiş olduğuna, ayrıca anayasaya uymama yetkisini kimseye vermediğine göre, sorunun özünde sistemden değil açık bir yetki aşımından kaynaklandığını kabul etmek gerekir. Her ne kadar bu yetki aşımını bugün bazı savcı ve yargıçların kararlarında görüyor olsak da bu insanların hukuk bilmediklerini ve bu kararları yürütmeden bağımsız olarak aldıklarını iddia etmek mümkün değil. Öyle olsaydı HSK herhalde AYM, YSK ve AİHM kararlarını hiçe sayan savcı ve yargıçlar hakkında soruşturma başlatırdı. Böyle bir şey olmadığına göre, yürütmeden yargıya kendi istekleri doğrultusunda karar alması için baskı ve müdahalede bulunduğu açıkça gözleniyor. Bu ayrıca tartışılması gereken çok ciddi bir konu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta Türkiye bugün doğrudan anayasasından kaynaklanmayan demokratik aşınma veya gerileme sorunuyla karşı karşıya. Bu sorun, Türkiye’yi demokrasiden otoritarizme geçen hibrit rejime sahip bir ülkeye dönüştürüyor. Bu nedenle, Türkiye’nin hibrit rejimi olan ülkeler listelerinde yer alması hiç şaşırtıcı değil. Demokratik hukuk devletini daha çok demokrasiyle taçlandıracak yeni bir anayasa, zaman, zaman gündeme gelirken bu gerilemenin izahı da kabulü de mümkün değil. Ama neyse ki bu demokratik gerilemenin anayasal boyutu yok ve sandıktan çıkacak yeni bir iradeyle aşılması pekâlâ mümkün. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bu-ulke-cocuklarina-ne-borclu-13144</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bu ülke çocuklarına ne borçlu?</h1>
                        <h2>Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği sözdür borcumuz; “Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir saadet parıltısısınız. Memleketi asıl aydınlığa boğacak olan sizsiniz.”
Kısacası umut dolu bir gelecek borçlu. Ve bu borç bir bakıma namus borcudur ertelenemez.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bu-ulke-cocuklarina-ne-borclu-1776869753.webp">
                        <figcaption>Bu ülke çocuklarına ne borçlu?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan.”<br />
Küçük eller bayrak tutar, küçük sesler marş söyler.<br />
Ve bir an için inanırsın: Bu ülke çocuklarına sahip çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonra gerçek avdet eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">10 Kasım’da bu ülke durur. Saat 09.05 hayat susar, boğazlar düğümlenir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O an herkes aynı yerde buluşur: geçmişin büyüklüğüyle, bugünün eksikliği arasında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">30 Ağustos’ta meydanlar dolar.<br />
18 Mart’ta başlar eğilir.<br />
19 Mayıs’ta gençliğe söz verilir.<br />
29 Ekim’de cumhuriyet alkışlanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve 23 Nisan…<br />
Çocuklara adanmış tek gün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama bir ülke çocuklarına bayram vererek sorumluluktan kurtulamaz.<br />
Çocukları korumak bir tercih değil, devletin en temel görevidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kahramanmaraş’ta bir okulda korunması gereken çocuklar bir başka çocuk tarafından öldürüldü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu sadece bir saldırı değil.<br />
Bu, devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirememesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Okul dediğimiz yer, bir çocuğun en güvende olması gereken yerdir.<br />
Eğer bir çocuk okulda öldürülüyorsa, orada sadece fail yoktur; bir güvenlik boşluğu vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve o boşluk tesadüf değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Herkes konuşuyor.<br />
Ama devlet adına kim hesap veriyor?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kim görevden alınıyor?<br />
Kim sorumluluğu üstleniyor?<br />
Hangi eksik kabul ediliyor?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hiçbiri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunun örneklerini son yıllarda sık sık görüyoruz.<br />
Depremler, yangınlar…<br />
Bu ülke üst üste çok acı gördü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü bu ülkede artık sorumluluk, görevle birlikte gelmiyor.<br />
Yetki var.<br />
Ama hesap yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Oysa devlet dediğin şey tam olarak budur:<br />
Vatandaşını, özellikle de çocuğunu korumak.<br />
Koruyamadığında ise hesap vermek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün hâlâ aynı sorular ortada:<br />
Bu nasıl oldu?<br />
Neden engellenemedi?<br />
Ve neden bir sorumlu yok?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu ülke çocuklarını kaybetti.<br />
Bir okulda.<br />
En güvende olmaları gereken yerde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Onları koruyamadık.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama asıl kırılma burada değil.<br />
Asıl kırılma, onları kaybettikten sonra bile devletin gerçek bir sorumluluk üstlenmemiş olması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu yüzden bu yıl 23 Nisan neşe dolmadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü bayram, sadece ilan edilerek yaşatılmaz.<br />
Güvenceyle yaşatılır. Huzurla yaşatılır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve eğer bir ülkede çocuklar güvende değilse,<br />
orada bayram, bayram değil—<br />
devlet olması gereken yerde hiç değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Mesele artık sadece yas değil.<br />
Mesele, sorumluluğun sürekli ertelenmesi, hesabın hiç sorulmaması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve şimdi sorulması gereken asıl soru şu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu ülke çocuklarına ne borçlu?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir bayram mı?<br />
Bir şiir mi?<br />
Bir tören mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hayır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu ülke çocuklarına güvenli bir hayat borçlu.<br />
Adalet borçlu.<br />
Hesap veren bir düzen borçlu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği sözdür borcumuz:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir saadet parıltısısınız. Memleketi asıl aydınlığa boğacak olan sizsiniz.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kısacası umut dolu bir gelecek borçlu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve bu borç bir bakıma namus borcudur ertelenemez.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/27-yasindaki-diplomat-trumpin-avrupayla-kulturel-savasi-13143</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>27 yaşındaki diplomat: Trump’ın Avrupa’yla kültürel savaşı</h1>
                        <h2>Üniversiteden mezun olalı sadece beş yıl olan Samuel Samson, Trump yönetiminin Amerika’nın II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa ilişkisini kökünden değiştirmesini sağlıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/27-yasindaki-diplomat-trumpin-avrupayla-kulturel-savasi-1776804653.webp">
                        <figcaption>27 yaşındaki diplomat: Trump’ın Avrupa’yla kültürel savaşı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Samuel Samson, Dışişleri Bakanlığı’nda üst düzey danışman, Beyaz Saray’ın sadece birkaç adım ötesindeki bir ofiste aşırı sağcı Alman milletvekilleriyle özel bir görüşme yaptığında, tarihten önemli bir kopuş gösteriyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">II. Dünya Savaşı’ndan sonraki 80 yıl boyunca Amerika’nın dış politika kurumu, Almanya’nın aşırı sağ partilerinden genellikle uzak durmuş, bu partilerin bir daha asla iktidara gelmemesini sağlamaya çalışmıştı. Trump döneminde bu politika değişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçen Eylül ayında Samson, 26 yaşındaki haliyle, Alman istihbaratı tarafından “şüpheli aşırı sağcı örgüt” olarak nitelendirilen Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin milletvekilleri Beatrix von Storch ve Joachim Paul ile görüştü. Görüşme genel bir şikayet seansına dönüştüğünde, AfD’li politikacılar Samson’a ve diğer Amerikalı diplomatlara, Alman hükümetinin partilerini yasaklayabileceğinden korktuklarını söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikalılar ise Avrupa’nın sosyal medya düzenlemelerine veryansın ederek, bunu muhafazakâr görüşleri bastırmak için kullanılan bir araç olarak nitelendirdi. Grup ayrıca, ana akım Avrupa liderlerinin beyaz nüfusun boşalan yerini doldurmak için beyaz olmayan göçmenleri getirdiği iddiasını içeren, asılsız aşırı sağ komplo teorisini de tartıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Joachim Paul bir röportajda “Konuşmanın uzunluğundan da anladığım kadarıyla, bizden bir şeyler duymaya çok hevesliydiler,” dedi. “Çok not aldılar.” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçen yılın büyük bölümünde Samuel Samson, Başkan Trump’ın Amerika’nın Avrupa’yla ilişkisini yeniden şekillendirme çabasının ön saflarında yer aldı. Kıta turuna çıkan Samson, Washington’un aşırı sağcı Avrupalılarla bağlarını güçlendirmeye ve bu figürleri Avrupa’nın merkezci kuruluşu yani AB aleyhine desteklemeye çalıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onlarca yıllık diplomasi deneyimine sahip birçok ana akım Avrupa liderini şoke etti; onları özgürlüğü bastırmakla suçladı, sık sık onların sert muhalifleriyle görüşüp onları öne çıkardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üniversiteden mezun olalı sadece beş yıl olmasına rağmen, üç kuşaktır süren Amerikan diplomatik ortodoksiyi altüst eden bir yaklaşımı defalarca savundu. </span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/11.jpg" style="height:445px; width:675px" /></p>

<p>(G<span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">eçen sonbaharda Samson, Almanya’nın AfD partisi milletvekilleriyle görüştü ve bu, Avrupa’daki Amerikan politikasının onlarca yıllık çizgisini altüst etti.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Samson, geçen Mart ayında Londra’da Nigel Farage ile gizli bir kahvaltı toplantısı yaptı; Britanya’nın en önde gelen sağ popülistiyle kürtaj ve sansür konularını görüştü. Mayıs ayında Paris’te bir insan hakları komisyonunu, yakın zamanda yolsuzluktan hüküm giyen aşırı sağcı lider Marine Le Pen’in haksız yere zulme uğradığına ikna etmeye çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bu anlatıya inandırıcılık kazandıracak unsurlar arıyorlardı,” diye yorumladı komisyonun başkanı Magali Lafourcade. Bu yaklaşımın sahada henüz kalıcı bir etkisi olmadı. Marine Le Pen hâlâ cumhurbaşkanlığına aday olmaktan alıkonmuş durumda. Samson’ın övdüğü aşırı sağ liderlerden Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, yakın zamandaki seçimde iktidarı kaybetti. Bazı Avrupa aşırı sağcı politikacılar ise artık Trump’la ilişkilendirilmenin bir avantaj değil, bir yük haline geldiğini belirtiyor. Yine de bu yaklaşım, Trump yönetiminin Avrupa gündeminin çekirdeğini oluşturuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Samson ve yönetimin büyük kısmı için 2026 Avrupa’sı, “woke” (aşırı ilerici) ve cinsiyet temelli politikaların zirve yaptığı, dadı devletinin güçlendiği ve vatanseverlik ile ulusal gururun öldüğü bir yer haline geldi. Bu görüşe göre Avrupa bürokrasisi, Amerikan teknoloji şirketlerini regüle ederek ifade özgürlüğünü feda etti; bu çaba arasında sosyal medyada çocuk cinsel istismarı görüntülerini engellemek ve çocuklara erişimi sınırlamak da var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Samson, Dışişleri Bakanlığı’nın resmi Substack hesabında yayınlanan bir makalede “Avrupa, dijital sansür, kitlesel göç, dini özgürlük kısıtlamaları ve demokratik özyönetime yönelik sayısız başka saldırıdan oluşan bir bataklığa dönüştü,” diye yazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 yılının büyük bölümünde Samson, Avrupa liderlerine parmak sallayan en görünür diplomattı. Kasım ayında Senato, Sarah Rogers’ı Dışişleri Bakanlığı Kamu Diplomasisi Başkanı olarak onayladıktan sonra heyet biraz daha profesyonelleşti. Bu, Samson’dan çok daha kıdemli bir pozisyondu. Rogers da kısa süre sonra Avrupa’ya gitti. Aralık ayında Britanyalı diplomatlarla görüşerek, Britanya’daki “kontrolsüz göç”ten şikayet etti ve göçmenlerin suça neden olduğunu iddia ederek bunu kanıtlayacak istatistikler istedi. Mesajı Samson’ınkine benziyordu ama biraz daha diplomatik bir tonda, yönetimin kaotik başlangıcından sonra daha profesyonel olmaya çalıştığını yansıtıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/22(1).jpg" style="height:440px; width:670px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(</span></span><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:11.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Eylül ayında Londra’da bir anti-kürtaj gösterisi. Samson, Britanya’nın en önde gelen sağ popülisti Nigel Farage ile kürtaj ve sansür konularını görüştü.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Samson ve Rogers’ın yaptığı özel toplantılar ve görüşmeler, bu makale için 20’den fazla kişi tarafından anlatıldı. Bunların çoğu toplantılarda hazır bulunan ya da daha sonra bilgilendirilen kişilerdi. Çoğu, görüşmelerin içeriğini açıklamaya yetkili olmadıkları için anonim kalmayı tercih etti. Samson ve Rogers bu makale için röportaj yapmayı reddetti. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü yardımcısı Tommy Pigott, “ müsteşar Rogers ve Kıdemli Danışman Samson bu zor konuşmaları yapıyor ve bu konuları gündeme getiriyor. Avrupa ve Amerika, ilişkimiz ve geleceğimiz, bunun sayesinde daha güçlü olacak” diye konuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>‘Krallığı İnşa Etmek’ </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filipinli bir anne ve Amerikalı bir babanın oğlu olan Samson, küçük yaştan beri dindar biriydi. 2013 yılında Houston’daki Katolik ilkokulunun öğrenci başkanı olarak, “Tanrı’ya kişisel ve aktif bir inanç, entelektüel değerlere derin saygı, eyleme sevk eden sosyal farkındalık”tan bahsetmişti. Lisede öğrenci işleri konseyi için “SAC’ı Tekrar Büyük Yap” (MAGA esinli slogan) diyerek aday oldu ve okul gazetesine göre “Savage Conservative” (Vahşi Muhafazakâr) olarak tanınıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha sonra Teksas Üniversitesi Austin kampüsünde hayal kırıklığına uğradığı anlaşılıyor. Senatör Ted Cruz için yaz stajı yaptıktan sonra, muhafazakâr olduğu için üniversitede ırkçı hakaretler ve tehditler aldığını okul gazetesine anlattı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Reagan-Bush tişörtüyle derse yürürken bana küfürler yağdıranlar oluyor,” demişti. Austin yakınlarında bir Katolik okulunda gönüllü olarak çalıştığı dönemde Samson’ı tanıyan Heidi Altman, onun “krallığı inşa etmeye çok bağlı” olduğunu söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;“Siyasetten bahsederdi ve genç erkeklere, Tanrı’nın bize verdiği değerlerle dünyada liderlik etmenin bizim görevimiz olduğunu öğretirdi.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Samson’ın inanca dayalı aktivizmi kısa sürede onu Washington’a ve Başkan Yardımcısı JD Vance’in yörüngesine taşıdı. O dönemde senatör olan Vance, genç muhafazakâr liderleri devlet görevlerine hazırlayan American Moment adlı kar amacı gütmeyen kuruluşun erken destekçilerindendi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Samson bu kuruluşta çoğunlukla stratejik ortaklıklar direktörü olarak neredeyse üç yıl çalıştı.Trump Beyaz Saray’a döndüğünde Samson, Dışişleri Bakanlığı Demokrasi, İnsan Hakları ve Emek Bürosu’nda üst düzey danışman olarak atandı. Bu büro 1977’de Kongre tarafından dünyanın dört bir yanında özgürlükleri ilerletmek için kurulmuştu. Kadın hakları, eşcinsel hakları, basın özgürlüğü, özgür seçimler ve tarafsız mahkemelere bağlı gruplarla derin bağlar kurmuştu. Büroda çalışanlar Samson geldiğinde Google’da ismini aramışlardı. Pek kimse onu tanımıyordu ama bir yetkiliye, American Moment’teki zamanından Başkan Yardımcısı Vance’i tanıdığını söylemişti. Bu itibarla gelen Samson, bir yetkilinin ifadesiyle “silahlarını ateşleyerek” girdi. Bazı meslektaşlarına Amerika’nın “woke” hale geldiğini ve Hıristiyanlarla muhafazakârlara ses vermek istediğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">American Moment’in CEO’su Nick Solheim, Samson’ın hükümet rolünün, Hıristiyanlık, ifade özgürlüğü ve Avrupa konusundaki uzun vadeli odaklanması nedeniyle “mükemmel bir uyum” olduğunu belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/33.jpg" style="height:435px; width:670px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(</span></span><span style="font-size:11.0pt"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan Başkan Yardımcısı JD Vance. Avrupa liderlerini aşırı sağcı politikacılarla daha yakın çalışmaya çağıran konuşması, ABD-Avrupa ilişkisini yeniden şekillendirdi.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Samson personeline “Doğal Haklar Teorisi” başlıklı bir belge verdi . Bu belgede, amacın “siyasi ideolojinin doğal hak olan/olmayan şeyleri çarpıtmasını engellemek” olduğu belirtiliyordu. Büronun ismi Kongre tarafından belirlendiği için değiştirilemedi. Bunun yerine büro içinde “Doğal Haklar Ofisi” adında yeni bir birim kuruldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Avrupa’yı İstikrarsızlaştırmak </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 yılının büyük bölümünde Samson, fikirlerini eyleme dökmek için Avrupa’yı dolaştı. İlk yardım etmeye çalıştığı isimlerden biri, Fransa’nın deneyimli anti-göç lideri Marine Le Pen’di. Le Pen, II. Dünya Savaşı’ndan beri Fransa’nın ilk aşırı sağcı cumhurbaşkanı olmayı umuyordu. Nisan 2025’te bir mahkeme, Le Pen’i yolsuzluk şemasına öncülük etmekten suçlu buldu ve beş yıl süreyle kamu görevine aday olmasını yasakladı. Anketlerde önde olmasına rağmen cumhurbaşkanlığına yeniden aday olması için temyiz duruşmasından olumlu karar çıkması gerekiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mayıs ayında Fransız hükümetine insan hakları konusunda tavsiyede bulunan bağımsız bir komisyonla yaptığı görüşmede Samson, Le Pen lehine görüş bildirdi. Komisyonun Le Pen lehine müdahale edip etmediğini sordu. Komisyon başkanı Magali Lafourcade’a göre Samson, Le Pen’i fail olarak değil açıkça mağdur olarak görüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lafourcade, bir saat süren konuşmayı “kısır döngü” olarak nitelendirdi ve o kadar rahatsız olmuştu ki Samson ve meslektaşıyla fotoğraf çektirmeyi reddetti. Diplomatları lobiye kadar uğurladıktan sonra, onları potansiyel yabancı müdahale gerekçesiyle Fransız hükümetine bildirdiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bana daha çok dezenformasyon arayışı gibi geldi,” dedi. Aynı gün Samson ve meslektaşı, basın özgürlüğü örgütü Sınır Tanımayan Gazeteciler’in ofisini ziyaret etti. Avrupa’nın temel teknoloji düzenlemesi olan Dijital Hizmetler Yasası’na karşı olduklarını belirttiler. Avrupalı destekçilerine göre bu yasa, kullanıcıları kötüye kullanımdan korumak için atılmış geniş bir adımdı. Sosyal medya şirketlerinden platformlarını yasa dışı içerik, nefret söylemi ve dezenformasyon açısından denetlemesini istiyor, aksi takdirde ağır cezalar getiriyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Samson gibi muhafazakâr Amerikalı yetkililer ise bu yasanın, Avrupa’daki sağcı seslerin sanal dünyada özgürce konuşmasını engelleyerek ifade özgürlüğünü tehlikeye attığını ifade ettiler. örgüt yöneticisi Thibaut Bruttin görüşmede Samson’ın “Fransa’nın yavaş yavaş Kuzey Kore’ye dönüştüğünü” söylediğini hatırlıyor. Yılın son haftalarında Samson’ın teknoloji düzenlemeleri gibi konulardaki agresif yaklaşımı, önce başkanın ulusal güvenlik stratejisinde, ardından Dışişleri Bakanlığı’nın iç stratejik planında olmak üzere resmi ABD politikasına da yansımaya başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyükelçiliklere gönderilen bir memoranduma göre, bakanlığın 2026-2030 hedefi, “Soğuk Savaş sonrası neoliberal momentin dogmasıyla enfekte olmuş” Avrupa devletleriyle “medeniyet ittifakını yeniden inşa etmek”ti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu memorandum, önceki iç talimatlardan büyük bir kopuştu. Diplomatlara “ifade özgürlüğünü veya din özgürlüğünü kısıtlayan anti-demokratik eylemleri kınamalarını” ve kitlesel göçü “ulusal uyumu, sosyal istikrarı ve medeniyet değerlerini tehdit eden” bir unsur olarak görmelerini emrediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Memorandumun alt metni Avrupa’daki ana akım liderler için açıktı ve endişe vericiydi: ABD, ülkeden ülkeye yaklaşımını radikal şekilde değiştiriyordu. Cinsiyet eşitliği, kadın hakları, eşcinsel hakları ve seçim reformu için mücadele eden gruplar dışlanıyordu. Dini özgürlük, sağcı ifade özgürlüğü ve kürtaj karşıtlığı örgütleri ise destekleniyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump yönetiminde ABD, Avrupa’nın siyaseti sağa kaymadıkça kıtaya verdiği desteği gevşetmeye hazırlanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Ağızlar Açık Kaldı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025’in sonunda hem Samson hem de Rogers bu mesajı tam gaz yaymaya başlamıştı. Yılın son haftalarında ayrı ayrı kıtayı dolaşarak Trump’ın yeni Avrupa diplomasisini uygulamaya koyuldular. Aralık ayının başlarında Londra’da Britanyalı diplomatlarla yüz yüze görüşen Sarah Rogers, pek tutmadı. Toplantıda Britanya’daki göç seviyelerine veryansın etti, göçmenleri suç dalgası yaratmakla suçladı (resmi verilere göre bireylere ve hanelere yönelik suç son 10 yılda genel olarak azalmıştı). Trans hakları savunuculuğunu eleştiren bir komedi yazarının tutuklanmasını eleştirdi. Dört kişinin anlattığına göre, diplomatlara Britanya sisteminde bir şeylerin yanlış olduğunu bildiklerini söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Britanyalı yetkililer şok olmuştu. “Ağızlar açık kaldı,” dedi bir tanık. Eski bir “First Amendment” değişikliği avukatı olan Rogers’ın müşterileri arasında Ulusal Silah Birliği ve öldürülen MAGA aktivisti Charlie Kirk de vardı. Rogers her zaman Samson’ın en bombastik üslubuna uymuyor ve nadiren onun “doğal haklar” endişelerini tekrarlıyordu. Yine de 2026’nın ilk üç ayında odak noktası, genç diplomatın önceki yıl geliştirdiğiyle büyük ölçüde aynı kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Samson’ın Aralık ayındaki son büyük Avrupa turunda Avusturya, Çekya, Macaristan ve Slovakya’yı ziyaret etti. En cesur kamu eleştirisini Macaristan’da yaptı. Macar hükümeti tarafından kurulan bir düşünce kuruluşu olan Macar Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde konuşma yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Açıkça görülüyor ki bu, ifade özgürlüğü ve özyönetim Avrupası değil,” dedi Samson.Yeni kurduğu Doğal Haklar Ofisi’nin, “bu temel toplumsal iyilikleri baltalamaya çalışan geleneksel otoriterlere ve modern ideologlara karşı hedef alan eylem” yapacağını söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dört ay sonra bu mesaj, Trump yetkililerinin umduğu kadar etkili görünmüyor. Macaristan’daki genel seçimlerden birkaç gün önce JD Vance, Budapeşte’ye giderek Orbán’ın yeniden seçilme şansını artırmaya çalıştı. Başkan Yardımcısı, Orbán’ı “devlet adamı” ve Avrupa’da “Batı medeniyeti değerlerini savunan” birkaç liderden biri olarak nitelendirdi. Macar seçmenler geçen Pazar sandık başına gittiğindeyse Orbán 16 yıllık iktidarının ardından ağır bir yenilgi aldı.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Michael D. Shear (The New York Times'ın Birleşik Krallık baş muhabiridir.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Catherine Porter (The Times'ın uluslararası muhabiridir ve Fransa'dan haberler iletmektedir. Paris'te görev yapmaktadır)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jane Bradley (Uluslararası Masası'nda soruşturmacı muhabir olarak çalışmaktadır. Londra'da görev yapmaktadır ve burada güç suistimalleri, ulusal güvenlik, suç ile sosyal adaletsizlikler üzerine odaklanmaktadır)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Christopher F. Schuetze &nbsp;(The Times için Berlin'de görev yapan bir muhabirdir. Almanya, Avusturya ve İsviçre'de siyaset, toplum ve kültürü takip etmektedir)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:c</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/17/world/europe/trump-samson-europe.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/17/world/europe/trump-samson-europe.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iyi-hissetme-zorbaligi-yalnizligin-parlatilmis-hali-13142</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İyi hissetme zorbalığı: Yalnızlığın parlatılmış hali</h1>
                        <h2>Daha iyi bir versiyonun mümkün" vaadinin, aslında insanı "sürekli kendini düzeltmeye çalışan bir varlığa" dönüştürdüğü tespiti çok kıymetli. Eva Illouz'un işaret ettiği gibi, duyguların "düzenlenen ve pazarlanan deneyimler" haline gelmesi, bireyi kendi içine hapsederken, dış dünyayla bağlarını sessizce koparıyor. Bu "kendine yetme" ideolojisi, aslında neoliberal sistemin bireyi yalnızlaştırarak daha kolay yönetilebilir hale getirme stratejisinin psikolojik ayağıdır</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iyi-hissetme-zorbaligi-yalnizligin-parlatilmis-hali-1776782378.webp">
                        <figcaption>İyi hissetme zorbalığı: Yalnızlığın parlatılmış hali</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Ben, olmuş bir şey değilim. Olmakta olan bir şeyim. Gördüğünüz şey olmak için çabaladığım şey değil; ben çabamın kendisiyim.”<br />
— Eren Boz</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir süredir yalnızca iyi hissetmemiz beklenmiyor; iyi hissetmemiz gerektiğine ikna ediliyoruz. Üstelik bu bir öneri değil, neredeyse ahlaki bir zorunluluk gibi dolaşıma sokuluyor. “Kendini sev”, “kendine sarıl”, “sen özelsin”, “kendine yetebilirsin”… Bu cümleler ilk bakışta güçlendirici gibi görünse de zamanla başka bir yük üretmeye başlıyor: İyi hissedemiyorsan, sorun sensin. İnsan her zaman iyi hissetmez. Ama artık iyi hissetmemek, yalnızca bir ruh hali değil; düzeltilmesi gereken bir kusur gibi ele alınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Sanki duygularımız bile denetlenmesi gereken bir alan ve fabrika gibi.<br />
Sanki içimizde olan biten, sürekli iyileştirilmesi gereken bir proje gibi. </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün mutsuzluk bir durum değil; bir başarısızlık biçimi gibi işliyor. Sanki hissedilen her olumsuz duygu, düzeltilmesi gereken bir arıza, giderilmesi gereken bir eksiklikmiş gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alain Ehrenberg, modern toplumda depresyonun bir “yetersizlik duygusu” ile iç içe geçtiğini söyler. Ona göre artık insanlar baskı altında oldukları için değil, “yeterince olamadıkları” için çökerler. Yani sorun, dışsal yasaklar değil; içselleştirilmiş beklentilerdir. İyi hissetmek, bu yüzden bir hak olmaktan çok bir görev haline gelir. Ve her görev gibi, yerine getirilemediğinde suçluluk üretir. Bu noktada “iyi hissetme” hali, bir duygudan çok bir performansa dönüşür. Ve performansın olduğu yerde ölçü vardır. Karşılaştırma vardır. Eksik kalma ihtimali vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kişisel gelişim endüstrisi bu performansın en görünür araçlarından biri. Kitaplar, podcastler, atölyeler ve uygulamalar duygularımızı ve hayatlarımızı stratejik hamlelerle yönlendirmekte. Hepsi de aynı vaadi farklı biçimlerde tekrarlar: Daha iyi bir versiyonun mümkün. Daha huzurlu, daha dengeli, daha güçlü bir sen. Sana zarar verenden uzaklaş, seni aşağı çekenle bağını kes, kendini koru. Ve en önemlisi: Kendine yet.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu vaat, bir yandan umut üretir; ama diğer yandan bitmeyen bir eksiklik hissi yaratır. Çünkü o “daha iyi versiyon” hiçbir zaman tek başına tam olarak ulaşılabilir değildir. Hep biraz daha ötede, hep biraz daha ertelenmiş halde kalır. Böylece insan, tamamlanmaya değil, sürekli kendini düzeltmeye çalışan bir varlığa dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eva Illouz’nun işaret ettiği gibi, duygular da artık yalnızca yaşanan şeyler değil, aynı zamanda düzenlenen, yönlendirilen ve hatta pazarlanan deneyimlerdir. Mutluluk, özgüven ya da kendilik değeri, bu yüzden yalnızca içsel değil; aynı zamanda kültürel ve ekonomik olarak şekillenen alanlardır. “İyi hissetme” çağrısı, bireyi kendi içine yönlendirirken, dış dünyayla kurduğu bağları da sessizce zayıflatır. Çünkü insan sürekli kendine dönmeye başladığında, başkalarına dönmeyi unutur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa insan, hiçbir zaman tek başına var olan bir varlık değildi. İnsan insana muhtaçtı. Bu ihtiyaç yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda duygusal ve varoluşsaldı. Bir başkasının varlığı, yalnızca bir seçenek değil; çoğu zaman bir dayanak, bir aynaydı, bağdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sevginin bir duygu olmaktan çok bir eylem olduğunu söyleyen Erich Fromm’a göre bağ kurmak; emek, dikkat ve karşılıklılık gerektirir. Bu açıdan bakıldığında “kendine yetebilmek” fikri, ilk bakışta güçlü görünse de insanın ilişkiselliğini geri plana iter. Oysa insan, kendine yettiğinde değil; başkalarıyla ilişki kurabildiğinde bütünleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugünün “kendine yetebilirsin” söylemi, tam da bu bağı görünmez kılar. Bireye sürekli olarak kendi içine dönmesi öğütlenir. Kendi yaralarını kendi sarması, kendi eksikliklerini kendi tamamlaması beklenir. Yardım istemek, zayıflık gibi kodlanır. Başkasına ihtiyaç duymak, bir eksiklik olarak görülür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa belki de asıl sorun, ihtiyaç duymakta değil; ihtiyaç duymayı unutmakta.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın kırılganlığını bir zayıflık değil, bir bağ kurma imkânı olarak düşünen Judith Butler’a göre insan, başkalarına açık olduğu ölçüde insandır. Bu açıklık, aynı zamanda bir risk, bir incinme ihtimali taşır. Ama tam da bu yüzden, gerçek ilişkiyi mümkün kılar. Bu noktada “iyi hissetme zorbalığı”, yalnızca bireysel bir psikoloji meselesi olmaktan çıkar; toplumsal bir yalnızlık üretim mekanizmasına dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Melancholia, bu yalnızlığı çarpıcı bir biçimde görünür kılar. Dünyanın sonu yaklaşırken karakterlerin birbirleriyle kuramadıkları bağ, felaketin kendisinden daha sarsıcıdır. Ortak bir kriz yaşanır, ama deneyim bireyselleşir. Herkes kendi içine çekilir, kendi duygusunun içinde kapanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir yalnızlık hissi, The Lobster’da da karşımıza çıkar. Bu dünyada insanlar yalnız kalmamak için birlikte olur; ama gerçekten bağ kurmak için değil, kurallara uymak için. Yalnızlık bir suçtur, ama birlikte olmak da bir zorunluluktur. Bu yüzden hiçbir ilişki sahici değildir. Bugünün dünyasında da benzer bir gerilim hissediliyor. Bireyden hem kendine yetmesi hem de “doğru” ilişkiler kurması bekleniyor. Ama bu iki beklenti çoğu zaman birbirini zayıflatıyor. Çünkü gerçek ilişki, kırılganlık gerektirir. Eksik olmayı, yetmemeyi, başkasına ihtiyaç duymayı kabul etmeyi gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürekli güçlü, dengeli ve “iyi” olması beklenen bir benlik, bu kırılganlığa alan açmakta zorlanır. Bu yüzden belki de bugün en radikal şey, iyi hissetmemeye izin vermektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her an güçlü olmamak.<br />
Her şeyi tek başına çözememek.<br />
Bazen başkasına ihtiyaç duymak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar birer eksiklik değil; insan olmanın biçimleridir çünkü insan, yalnızca kendine yeten bir varlık değildir. İnsan, başkalarıyla birlikte eksik olan bir varlıktır. Ve belki de tam da bu eksiklik, bizi birbirimize bağlayan şeydir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bize sürekli fısıldanan “kendine yet” çağrısının karşısına daha sessiz ama daha gerçek bir cümle koymak gerekiyor:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Yalnız ve iyi değilsin. Yalnız ve iyi olmak zorunda da değilsin.</strong></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/medeniyet-bir-salincaktir-ama-kim-salliyor-13141</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Medeniyet bir salıncaktır (ama kim sallıyor?)</h1>
                        <h2>İktidar, birey ve toplum: Tıpkı fizikteki 'üç cisim problemi' gibi, bu üçlünün hareketleri de tahmin edilemez ve birbirinin kütleçekiminde savrulup durur. Bir şoförün yanlış sokağa sapmasıyla başlayan dünya savaşları gibi, başlangıç koşullarındaki ufacık bir sapma tüm denklemi altüst eder. Biz fırtınaya isim koysak da, aslında kelebeğin kanat çırpışlarını yönettiğimizi sanan birer illüzyonistiz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/medeniyet-bir-salincaktir-ama-kim-salliyor-1776803194.webp">
                        <figcaption>Medeniyet bir salıncaktır (ama kim sallıyor?)</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçen yazımda sormuştum: “İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?” Üç cisim demiştim: iktidar, birey, toplum. Birbirinin kütleçekiminde döner durur, hareketleri tahmin edilemez. Fizikteki üç cisim problemi gibi: başlangıç koşullarındaki ufacık bir değişim, bütün denklemi altüst eder. Kelebek etkisi. Örneğin 1914, Saraybosna. Bir şoförün yanlış sokağa sapıp, aracı geri alırken suikastçının önünde durması ile Franz Ferdinand öldü. Ardında on yedi milyon ölü bırakan ve dört yıl süren, tarihin buna ‘Birinci Dünya Savaşı’ dediği kocaman bir yıkım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başlangıç koşulu: yanlış bir dönüş. Kelebek kanat çırptı. Fırtınaya biz isim koyduk.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yazının yayınlanmasından sonra bir okurum (Saygıdeğer Sebahattin Toraman) yazıma şöyle bir yorum bıraktı, ki beni bu yazıyı yeniden düşünmeye iten o oldu: “Kaos’dan kozmos’a, kozmos’dan kaos’a salınan bir sarkacın aynadaki yansısı… İktidar, birey, toplum tanım ve kavramlarının zaman sahnesindeki alegorik ve metaforik vodvili…”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vodvil. Ne güzel söylemiş. Vodvil, bilirsiniz, tekrarlanan şaşkınlıklar, yanlış anlamalar, kapıların açılıp kapanmasıyla ilerleyen bir tiyatro türüdür. İşte bizim tarih dediğimiz şey de tam olarak bu: Bir perdede mutlak monark girer, öbür perdede anarşist bağırır, üçüncü perdede “orta yol”cu tatlı dille sahneye çıkar. Aynı oyun, farklı maskeler. Ve her perdenin sonunda seyirci şaşırır: “Ee bu da mı olmadı?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarih boyunca insanlık hep iki duvar arasında sıkıştı. Önce “biri emretsin” dedik. Krallar geldi, tanrının gölgesine sığındılar. Max Weber’in tarif ettiği geleneksel otorite biraz da buydu. Örnek mi? Osmanlı’da padişahın “zıllullah fi’l-ard” yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesi sayılması gibi. Ancak o gölge çok ağır bastı, nefes alamadık. Sonra “defolup gidin” dedik. Proudhon’un “mülkiyet hırsızlıktır”ı, Bakunin’in “özgürlük verilmez alınır”ı… Bütün otoriteyi devirdik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortada ne bir yol ne de bir ışık kaldı, Hobbes’un herkesin herkese savaşı diye tarif ettiği karanlık kapladı sahneyi. Örnek? 1990’larda Balkanlar’da devlet çökünce komşunun komşuyu vurduğu o kısa ama kanlı kaos gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ardından “akıl var, mantık var, gelin ortada buluşalım” dedik. Demokratik usuller, haklar, özgürlükler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Locke, Montesquieu, Rousseau... </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuvvetler ayrılığı, toplum sözleşmesi, temsili demokrasi… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kağıt üzerinde her şey muazzamdı. Ta ki fark edene kadar: Bu yeni dünyada da sömürenle sömürülen aynıydı. Sadece kılıf değişmişti. Bugün bir asgari ücretlinin alım gücüyle bir CEO’nun ikramiyesi arasındaki uçuruma bakın. Bireyin kazandığı güç, girişimcilik, rekabet, “kendi ayakları üzerinde durma”, başka bireyleri ezen bir çelik silindire dönüştü. Marx bunu yabancılaşmanın başka bir kılığı olarak görürdü; Foucault ise bedenin ve hayatın içine kadar sızmış bir iktidar tekniği olarak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Ayn Rand’ın kulakları çınlamıştır okurumun dediği gibi ;)) Onun kahramanı Howard Roark belki kazandı, ama geride kalanların çoğu, görünmeyen bir canavarın dişlilerinde eziliyor bugün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okurumun yorumunda bir cümle daha var ki, üzerinde durmadan geçemeyeceğim: “Bir organizmanın yaşam akışının kolajı… Eklektik ve senkretik evrim… Lâkin, doğal seçilimsiz, yapay, sentetik ve kurgusal.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte tam burada bir şey kırılıyor. Doğal evrim nedir? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Darwin’in anlattığı gibi: rastgele mutasyonlar, çevreye uyum, hayatta kalma mücadelesi, nesiller boyu yavaş değişim. Hata yapma, geri dönme, çıkmaz sokağa girme lüksü vardır doğal evrimin. Fakat biz medeniyeti öyle kurmadık ki. Biz her şeyi tasarladık. Anayasaları, ekonomik sistemleri, eğitim müfredatlarını, hatta arzularımızı bile. İdeolojilerle, reklamlarla, sosyal medya algoritmalarıyla, kredi notlarıyla… Sentetik bir evrim yarattık. Ve bu evrimin doğal seçilimi yok; onun yerini yapay seçilim aldı: kimin kazanacağına piyasa değil, iktidarın kuralları karar verir. Örnek? Bir ülkede hangi iş fikrinin destekleneceğine devlet teşvikleri karar veriyorsa, orada doğal girişimcilikten değil, kurgulanmış bir rekabetten söz ederiz değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de sorun tam olarak bu: Doğal evrimi terk ettik. Hayek’in spontane düzen dediği, yani kimsenin tasarlamadığı, dil veya piyasa gibi kendiliğinden oluşan düzenler fikri kulağa güzel geliyor. Organik. Saf.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bir dakika: hangi piyasa kendiliğinden oluştu? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimin parasıyla dönen, kimin yasasıyla korunan, kimin sınırından geçen piyasa? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Spontane düzen çoğu zaman kurucusunu unutmuş bir düzendir sadece. Hafıza kaybı masumiyet sayılmaz. Bir organizma gibi evrilmek varken, bir makine gibi kurmaya çalıştık toplumu ve o makinenin “kendiliğinden” işlediğini söyledik üstüne. Makineler hatayı sevmez, esnemez, merhamet etmez. Ve makine her zaman birilerini ezecek şekilde tasarlanmıştır. Çünkü makinenin doğası budur: verimi maksimize etmek, sürtünmeyi azaltmak, artığı en üstte toplamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yapmalı? Bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Karl Popper’ın tümevarım sorunu aklıma geliyor: <strong><em>Geçmişteki tüm kuğuların beyaz olması, gelecekteki bir kuğunun da beyaz olacağını kanıtlamaz.</em></strong> Aynı şey medeniyet modelleri için de geçerli. Şimdiye kadar işlemiş hiçbir sistem, yarın da işleyeceğini garanti etmez. Kant’ın numen dediği şeyi hatırlıyorum: Kendinde şeyi asla bilemeyiz, yalnız görünüşüne yaklaşabiliriz. Nihai hedef de öyle.&nbsp; Nihai hedefin bilinemez olduğunu kabul etmek, en cesur arayış biçimidir kim bilir? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konaklıyoruz, arıyoruz, bulamıyoruz.&nbsp; Bulmamak, bulduğumuzu sanmaktan çok daha iyi zannımca. Çünkü bulduğumuzu sanmak, ideolojilerin, totalitarizmlerin ve yeni putların beşiğidir. Yirminci yüzyılda “tarihin sonu” sandıkları şeyin nasıl bir kibir taşıdığını, sonrasında neye dönüştüğünü hepimiz gördük.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bildiğim bir şey elbette var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu salıncağı durdurmak mümkün değil. Kaos’tan kozmos’a, kozmos’tan kaos’a salınmaya devam edeceğiz. Bize “evrim” diye dayatılan sentetik kurguyu teşhir etmek, doğal olanla yapay olanı ayırt etmek, makinenin dişlileri arasında un ufak olmadan önce “dur” diyebilmek… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de özgürlük, sarkacın dışında bir yerde değil, salınımın farkında olmakta gizlidir. Ne tam düzenin uyuşturucu simetrisinde ne de kaosun sarhoş edici dansında. İkisinin arasında, gözleri açık, sallayan eli sorgulayarak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Bu yazının doğmasına vesile olan okuruma, o derinlikli ve ilham dolu yorumu için teşekkür ederim. Sarkacı fark etmek kolay değil; onu aynada görmek ise ayrı bir incelik ister. Sağ olsun.) </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okuyan bilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ya bilmeyen? Onlar da okuyor muydu?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/taraf-olmak-ya-da-olmamak-13140</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Taraf olmak ya da olmamak…</h1>
                        <h2>Bir aydının gerçek niteliği, sadece kendi mahallesinin değil, en zıt kutbundaki insanın ifade özgürlüğünü kendi canı pahasına savunup savunamadığıyla ölçülür. Maalesef "ileride tehlikeli olacaklar" argümanı, her dönemin kendi muhalifini yaratma ve yok etme makinesinin yakıtıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/taraf-olmak-ya-da-olmamak-1776781477.webp">
                        <figcaption>Taraf olmak ya da olmamak…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Böyle saçma sapan bir başlık olamaz! Herkes biliyor ki “bitaraf olan bertaraf edilir!” Yani “taraf tutmayan, tarafsızız olan dışlanır, yok edilir.” Son derecede gerçekçi bir söylem. Bir dönemler Marksist düşünceyi savunup komünistlerin yanında yer aldığınızda bertaraf edilirdiniz. Ülkücü-milliyetçi ideolojiyi benimsediğinizde devletin resmi milliyetçiliğinin “hafiften” dışına çıktığınızdan “tabutluklara” girdiniz ve bazıları ulusalcılıkla “çağdaşlaşıp” statükonun yanında yer alarak sizi ekarte etti. Diyalogdan yana oldunuz, “şucudur-bucudur” yaftasıyla damgalandınız. Anadolu’da yaşayan tüm etnik , inançsal kimlikleri için eşitlik- özgür alanından dem vurdunuz, zindanlara düştünüz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yüksek düzeydeki tüm yönetici ve bilgelerimiz(!) “taraf olmayanın bertaraf edilmesinden” dem vuruyor. O halde ya saçmaladınız ya da aymazlık içindesiniz. Belki de salaksınız! Kusura bakmayın… Neden gerçeği anlayıp akışın içinde yer almıyorsunuz? Kafayı kullanıp şatafatlı söylemlere sarılsaydınız rahat eder, huzurlu, keyifli ve esenlikli bir yaşamın mutluluğuna kavuşurdunuz. Boş verin bu tür abuk subuk sorunsalları sorgulamayı… Koyverin gitsin… Sizi ne alakadar eder?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nesnellik (objektif olmak) bir ütopyadır… Sofist Protagoras’ın (M.Ö.481-420) dediği gibi “her şeyini ölçütü insandır”… Bırakın evrensel ahlak ilkelerini, Kutsal Kitapların dediklerini… En büyük günah “kul hakkının yenilmesiymiş”; Hristiyanların, Yahudilerin kendi kutsal kitapları ve Kur’an-ı Kerim nerelerde kul hakkının yendiğinin örneklerini veriyor. Boşverin be ya hu!… Kimsenin umurunda değil… İbadetlerini artırıyor, üç beş kez Hac farizesini tekrarlıyorlar ve Allah’tan af ve mağfiret dileyerek meseleyi hallediyorlar. Hristiyan Katolik için iş daha kolay; günah çıkartıyor, affa mahzar oluyor. Bitti, gitti…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İmanlı olduğunu iddia edenlerden, “şirkle (Allah’a ortak koşmak) birlikte affı mümkün olmayan” bu Allah kelamına uyanlardan kaç kişi kaldı? İncil’deki 10 Emire riayet eden var mı? Faşist Netanyahu mu, Evangelist-yobaz Protestanların lideri tutarsız Trump mı? Tüm özgürlükleri ayaklarının altında çiğneyen mollalar mı; ya da Hz. Muhammed’in sülalesine mensubiyetlerini iddia edenler mi? Kocaman bir HAYIR!… Tam tersine, “kendilerinden yana olmayanları” bertaraf edenlerin başında din ve ideolojilerini ihtiraslarına alet eden “mümin” devlet yöneticileri gelmektedir ve onlar Allah iradesine ihanet etmektedirler. Mümin iseniz dininizi; inançsızsanız insani değerleri ayaklar altına alıyorsunuz. Yolsuzluğa karışanlar; kendi eğilim, ideoloji ve inancında olmayanları ötekileştirenler, savaş bezirganlığı yapanlar, güç ve konumlarını sürdürmek isteyenler ve onlara destek çıkanlar da aynı safta bulunmaktadırlar. Çağdaşlıktan dem vurup inanç hak ve özgürlüğünü yaşamak isteyenlere engel ve yasak getirenler de bu kategorideydiler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ünlü Fransız düşünür Voltaire’e atfedilen bir söz vardır: “<em>Söylediklerine katılmıyorum ama bunları söyleme hakkınızı savunmak için canımı veririm…”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kaç kişi, kaç aydınımız bu anlayış içindedir? Canını vermek bir kenara, “evet, güzel söylemiş ama’…” cevabını seçenlerin oranı, eminim ki çok yüksektir. “Ama” ile başlayan cümleler ötekileştirme zihniyetini örtmeğe çalışanların ruh halidir. Gizlenen zihniyet “bırak Allah’ını seversen o herif karşı düşüncenin adamıdır, şucudur, bucudur…” deyip otoriter ve totaliter eğilimlerini saklamaya çalışır. Kendisi gibi düşünenleri bulunca sadede gelirler: “Biliyorsun bugün değil ileride tehlikeli olacaklar… Enayi miyim ben?! Karşı taraf bertaraf edilmezse güçlenerek daha fazla talepte bulunur… İyisi mi şimdiden susturulup bertaraf edilmesinde yarar var!…” </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kuşku yok ki hırsız, cani, düzenbaz, ırz düşmanı, dolandırıcı, rüşvetçi, yolsuzluk türünden suçları işleyenler “bertaraf” edilmelidirler. “Evrensel hukuk “anlayışının öngördüğü kural ve ilkeler içerisinde bu tür suçların cezalandırılmasının amacı bireyin korunması ve düzen sağlanmasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Doğaldır ki zulüm, haksızlık, eziyetin karşısında olup taraf tutacaksın. Gerekçe ne olursa olsun soykırımcıları, savaş çığlıkları atanları, ötekileştirme ve ayırımcılıktan yana olanları desteklemeyecek, “barıştan, doğrulardan, bilimden taraf” olacaksın.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sorun düşünce, inanç, kimlik, aidiyet gibi konularındaki farklılıklar bağlamında ötekileştirme, karalama ve bertaraf etme psikozunda yatmaktadır. Ülkemizdeki antidemokratik süreçlerin kanayan yaralar olarak devam etmesi bu tür yaşamsal değer ve olguların ifade edilememesinin sonucudur. Bu önemli değerler bahane edilerek, “kendi menfaatlerine taraf olmadıkları” içine muhalifler ötekileştirilip “bertaraf ediliyorlar.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gerçek demokrasilerde nefret ve hakaret içermeyen her düşünce serbestçe ifade edilir. Düşüncenin suç haline gelmesi için aranan tek ölçüt” hazır, yakın, doğrudan ve hemen tehlike arzetmesidir”. Nefret ve hakaret dışında her şeyi söyleyebilirsiniz. Düşünceniz rezil, aşağılık, ilkel, sefil, manyakça olabilir ama yargılanmaya maruz kalmazsınız. Bizde bir zamanlar olduğu gibi, devlet büyüklerinin komik maskelerini yüzlerine geçirip onların sesini taklit ederek konuşan şovlarla insanları eğlendirmek yasak değildi. Yasak bir kenara, liderlerin hoşuna gitmekteydi… Tabi eğer hakaret, aşağılama ve nefret söylemi yoksa…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hazır, yakın, doğrudan ve hemen tehlike ölçütünün kaale alınmamasının en hazin ve bugün karşılaştırmalara yol açan örneğini, henüz İstanbul Belediye başkanıyken Sayın Cumhurbaşkanımız yaşamıştı. Ziya Gökalp’e atfedilen, “<em>Minareler süngü, kubbeler miğfer, Camiler kışlamız, müminler asker” </em>dizelerini okuduğu için kendisi hapse atılmıştı. Böyle bir düşünce ya da arzunun ifadesi nerede “hazır, yakın, doğrudan ve hemen tehlike” doğurmaktadır? Eğer “kalkın ahali, bu şiirin ruhuyla eyleme geçin” ifadesiyle konuşmasını sürdürseydi belki tartışma başlayabilirdi. O dönemlerin derin devleti “kendinden taraf olmayanı bertaraf etmek” istedi. Ve tam anlamıyla çuvalladı…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üzüldüğümüz husus ötekileştirilmelerin hala sürdürülmesi, ifade özgürlüğü bağlamında farklı düşünceye sahip insanları karşı tarafta görüp bertaraf edilerek hapislerse süründürülmesidir.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/23-nisanin-golgesinde-okul-ve-cocukluk-krizi-13139</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>23 Nisan’ın gölgesinde okul ve çocukluk krizi</h1>
                        <h2>Modern dönemin en büyük kazanımlarından biri olan "çocukluk statüsü", son çeyrek asırda yerini tekrar suçun, cinselliğin ve lümpenleşmenin içine itilen bir "küçük yetişkinlik" modeline bırakıyor. Bugünün çocukları, bir gelecekleri yokmuş gibi davranan, pespayeliğin ve umutsuzluğun etkisiyle savrulan bir kuşak haline geldi. Suçlu ve kurban sıfatlarının çocuklarla yan yana anıldığı bu "yeni normal", tüm toplumu haklı bir kaygıya sevk ediyor. Türkiye’nin bu sıkışmışlıktan kurtulmasının tek yolu, çocuğu yeniden modern kazanımlarla koruma altına alacak pedagojik bir hassasiyettir. Bayramı bayram gibi kutlayabilmek için önce bu yapısal çocukluk krizini samimiyetle tartışmamız gerekiyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/23-nisanin-golgesinde-okul-ve-cocukluk-krizi-1776780625.webp">
                        <figcaption>23 Nisan’ın gölgesinde okul ve çocukluk krizi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Yarın 23 Nisan. Türkiye Şanlıurfa saldırısı ve Kahramanmaraş katliamının gölgesinde ulusal egemenlik ve çocuk bayramını kutluyacak. Saldırıların üzerinden bir hafta geçti. Ama ne şok ne de öfke atlatılabildi. Gelinen yeri sosyolojik bir kriz olarak kabul etmek ve çözüm yollarını soğukkanlı bir şekilde tartışmak gerekli. Yazının temel iddiası ise şu: Ülke olarak aynı anda bir okul ve çocukluk krizi yaşıyoruz. Tedbir olarak düşünülen seçenekler ise daha çok yasaklara odaklanmış durumda. Oysa yasa ve yasakla toplumsal bir sorunu çözmek imkansız. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Öncelikle Yusuf Tekin’le eğitim bileşenleri arasındaki uçurumun ciddi şekilde arttığı açıkça ortada. Pek çok sendika okullardaki sorunları hakkaniyetli ve reformcu bir şekilde ele almamakla suçluyor sayın bakanı. Şurası açık, iktidar ile muhalefet arasındaki kutuplaşma düzeyi çok yüksek. Tekin’in doğrudan muhalefeti hedef tahtasını koyan siyasi polemikleri muhalif çevrelerdeki bakan ve bakanlık eleştirisini arttırdı. Buna benzer bir kangrenleşme süreci en son Süleyman Soylu döneminde yaşanmıştı. Ayrıca anaokulundan doktoranın sonuna kadar 20 milyondan fazla çocuk ve genç eğitim sistemi içerisinde yer almakta. Her dört yurttaşımızdan biri eğitim alıyor. Bu kişiler aileleriyle birlikte düşünüldüğünde Türk toplumunun neredeyse tamamının eğitim-öğretim kurumlarıyla ilgili olduğunu görüyoruz. MEB ise bu tüm ülkeye yayılmış ilgiyi soğukkanlı ve katılımcı bir şekilde yönetemiyor. Herkesin okulla ilgili olduğu bir toplumsal vasatta bakanlık iradesinin herkesi sürece dahil edecek, veli, öğrenci ve öğretmenleri aynı anda ikna edecek bir formül bulması gerek. Ama ne yazık ki negatif algıl çok yoğun. Bakanlığın yaptığı iyi şeyler, yani sahadaki olgular algıların altında eziliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Türkiye okul kriziyle boğuşuyor. Çünkü eğitim kurumları kapitalizm, sivil toplum ve aile karşısında özerkliğini yitirdi. Toplumdaki tüm eşitsizlikler olduğu gibi okula yansıyor. Kamucu eğitimden uzaklaşıldı. Müşteri temelli kapitalist mantık öğrenci ve velinin her durumda haklı olduğu bir eğitim modeline dönüştü. Öğretmen alımları sorunlu. Yüksek puanlı pek çok adayın mülakatta elendiği bir ülkede yaşıyoruz. İktidar okul müdürlerini liyakat durumuna bakmaksızın genellikle belli bir sendikadan seçiyor. Tüm eğitim-öğretim faaliyeti içeriklere dönüştürülerek sosyal medyaya taşınmakta. Disiplin ve ciddiyet unutulan erdemlere dönüştü. Öğrenciler çalışmasalar dahi sınıf geçiyorlar. Böyle bir düzende çocuğa istikrarlı bir şekilde bilgi aktarılması, hatta onda istenilen tutum ve davranış değişiklikleri yaratmak bağlamında değerlerin aşılanması imkansız. Eğitim ideallerini yitirdi, eyyamcı bir şekilde sürükleniyor.&nbsp; </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Çocukluk krizi ise bir diğer sorun. Çocukluk zamanla inşa edilmiş bir statüdür. Modern dönem öncesinde çocuğa küçük yetişkin gibi bakılırdı. Çocukların ağır işlerde çalıştırılması ve ergenlik çağına gelenlerin evlendirilmesi toplumsal hayatın normallerinden biriydi. Modern yaşam geliştikçe çocuk ile yetişkin arasındaki fark açıldı. Çocuk iş ve evlilik hayatından çekildi. Çocukların vakitlerinin büyük bir kısmını okulda geçirmesi ve (veya) parklarda oyun oynaması çocukluk sosyolojisinin yeni normaline dönüştü. Ancak son çeyrek asırda çocukluğa dair modern kazanımlardan uzaklaşıyoruz. Çocukların suç, cinsellik ve iş hayatından çekildiğine tanıklık etmekteyiz. Tekrar yetişkin gibi davranıyor çocuklar. Ama tabii bugünün çocukları ve gençleri geçmişe göre çok daha umutsuz. Bir gelecekleri yokmuş gibi eylemde bulunuyorlar. Pespayelik ve lümpenliğin çocuk davranışlarındaki etkisi artmakta. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Çocukluk ve okulun aynı anda krize girdiği yeni toplumsal normalde herkes kaygılı. Suçlu ve kurban çocukların yeni sıfatlarına dönüşmüş durumda. Türkiye’nin bu sıkışıklıktan kurtulması için ideolojik rezervleri bir kenara bırakan pedagojik bir hassasiyete ihtiyacı var. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/insani-bastiran-duzenin-iflasi-13138</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İnsanı bastıran düzenin iflası</h1>
                        <h2>Okullarda yaşanan katliamlar, sadece bireysel bir sapma değil; insanı merkeze almayan, onu ruhsuz bir performans nesnesine indirgeyen eğitim düzeninin en sert iflasıdır. Eğitimi sınav, not ve disiplinden ibaret gören otoriter anlayış, insanın iç dünyasını imha ederken; bastırılan duygular ve görünmez kılınan birey, kendini ancak şiddetle görünür kılmaya çalışmaktadır. Okul saldırıları bir güvenlik sorunu değil; anlamla, güvenle ve özgürlükle buluşamamış, ihmal edilmiş bir insanlığın yıkıcı çığlığıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/insani-bastiran-duzenin-iflasi-1776710867.webp">
                        <figcaption>İnsanı bastıran düzenin iflası</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okullarda ardı ardına gerçekleşen katliamlar, derin bir çöküş ve çürüme durumunu göstermektedir. Okul saldırıları, eğitim dahil her şeyin radikal bir şekilde sorgulanmasını gerektirmektedir. Eğitimi bilgiyi aktaran yapı, sistem ve kurum olarak tanımlamanın ve anlamanın günümüzde hiçbir geçerlilliği ve gerçekliği kalmamıştır. Eğitim, insanı insan olarak tanıma, anlama, geliştirme ve ogunlaştırma deneyimidir ve sürecidir. Eğitim, teknik ve bürokratik bir sorun değildir. Eğitimin başında, ortasında ve sonunda insan vardır. Eğitim, her yerinde insanın olduğu insan merkezli bir tecrübedir. İnsanı merkeze almayan bir eğitim sisteminde olan sadece disiplindir, bürokrasidir, ezberdir, itaattir, sınavdır, notlardır. İnsan merkezli eğitimden kastettiğimiz şey, varoluşsal anlamda insanın onurunu, aklını, duygusunu, özgürlüğünü ve düşünü aynı zeminde biraraya getiren, bireyin bütün farklı boyutlarından yaratıcı felsefi, bilimsel, sanatsal, ahlaki, manevi, sosyal ve kültürel pratikler ve stiller ortaya koyan deneyimdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim, insana özgü bir tecrübedir. İnsanın insanlaşması eğitimle mümkündür. Eğitim, kuru, katı ve kapalı bir öğretim faaliyeti değildir. Eğitim, insanın sürekli olarak kendini gerçekleştirme sürecidir. İnsan merkezli olmayan eğitim, insanın kendini gerçekleştirmesine ve geliştirmesine izin vermez ve imkan tanımaz. İnsan merkezli olmayan eğitim, uysallaştırır, standartlaştırır, vasatlaştırır, sıradanlaştırır, anormalleştirir. İnsani eğitimin öznesi ve merkezi, bireydir. Bireyin duyguları, idealleri, düşünceleri, ihtiyaçları, kırılganlıkları, korkuları, yetenekleri ve kapasitesi, insani eğitimin dayandığı asli kaynaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birey, bilginin yanında sevgiye, güvene, ilgiye, ilişkiye, tutkuya, anlama ve üretmeye dayalı bir hayatı kurmaya ihtiyaç duyar. İnsanın doğal yönelimlerini ve ihtiyaçlarını devlet, toplum, aile, din gibi kurumlar bozduğunda ve yozlaştırdığında birey, kendine, topluma ve dünyaya yabancılaşır ve kendi içine kapanır. Okulun en büyük yanılgısı, çocuğu birey olarak değil, not merkezli bir performans nesnesi olarak görmesidir. Çocuklar için kullanılan yarış atı tabiri bu bağlamda çok yerinde bir nitelemedir. Not, başarı, rekabet, disiplin, testler, insanın önüne geçirilmektedir. Notları, sınavları, testleri, rekabeti insanın ölçüsü ve önceliği haline getiren otoriter eğitim süreçleri, insanın iç dünyasını ihmal ve imha etmekte, onu ruhsuz, duygusuz, düşüncesiz ve düşsüz bir nesneye indirgemektedir. İnsani eğitim, insanın iç dünyasını esas alan ve önceleyen eğitimdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsani eğitim, bireyin aklını, düşüncesini, düşünü ve duygusunu büyüten ve geliştiren eğitimdir. Birey, büyüyen ve gelişen bir akılla kendini sabit doğmalara, kalıblara, kurumlara ve kaynaklara karşı savunabilir. Birey, büyüyen bir okulla korkularını anlayabilir ve kendini korkularından, kaygılarından özgürleştirebilir. İnsan, gelişen bir akılla kendine yön oluşturablir ve değişimler gerçekleştirebilir. İnsani eğitim, bireyin aklını geliştirmek suretiyle onun kırılganlıklarını, dayanıklılığını ve korkularını da tanımasına ve tartmasına imkan sağlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim, bireyi hayata hazırlamanın ötesinde hayat tarzının kendisini oluşturan tecrübedir. Eğitim, bireyi ezerek, sindirerek ve silikleştirerek hayata hazırlayamaz. Bireyi güçlendirmeyi ve geliştirmeyi amaçlayan bir eğitim, bireyin kendi tarzını oluşturmasına katkı sunabilir. Bireyi sürekli olarak yarışa, baskıya, sınava, rekabete, kaygıya ve korkuya sürükleyen bir eğitim pratiği, gerilimin, çatışmanın ve krizin oluşmasına kaynaklık eder. Otoriter eğitimin sonunda bireyde içe kapanma, kararma, yabancılaşma, uzaklaşma ve şiddet yönelimleri ortaya çıkabilir. Kendini inkar eden, baskılayan ve önemsemeyen bir düzende insan, kendini gerçekleştiremez ve geliştiremez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bireyi baskılayan, duymayan, görünmez kılan bir düzende okul ve üniversite, bir şiddet mekanına dönüşebilir. Öğrenci-öğretmen ilişkisi, akran zorbalığı, okul içi saldırılar ve ani öfke patlamaları, yalnızca bireysel bozukluklar değil, insan merkezli olmayan eğitim düzeninin sonuçlarıdır. Okul şiddeti, toplumsal ve pedagojik çürümenin göstergesidir. Kendini ifade edemeyen, sözlerini söyleyemeyen insanlar, saldırganlıkla, bağırmayla, gürültüyle ve şiddetle kendilerini ifade ederler, kendilerini şiddetle görünür kılmaya çalışırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim, hayatı üretimle, sanatla, felsefeyle, bilimle, düşünmeyle, düşle, duyguyla, duyarlılıkla kurma deneyimidir. İnsani eğitimde birey, pasif alıcı değil, yaratıcı öznedir. Eğitim, insanın kapasitesine ve yeteneklerine karşı değil, onlara uygun olmalıdır. İnsan, bilgi yığınıyla doldurulacak boş bir çuval ve çöplük değildir. Eğitim süreçlerinde birey, düşünme, hissetme, arzu etme, gelişme, düş kurma ve anlamlar kurma imkanlarına sahip olmalıdır. Eğitim, bireyi kendi insani bütünlüğüne yakınlaştırmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan merkezli eğitimin eleştirel derinliği olmalıdır. Eğitim, dogmatik bağımlılıklardan kurtuluşun alanıdır. İnsan merkezli eğitim, bireyin aklını özgürleştirirken onu ruhsal ve zihinsel tahakkümden de korumalıdır. İnsanın merkezde olmadığı bir düzen, kolayca otorite merkezli bir yapıya dönüşmektedir. Eğitim dahil her alanda insanın iç özgürlüğü savunulmalıdır ve korunmalıdır. Birey, bir ideolojinin, bir gelenek kalıbının ya da bir kutsallaştırılmış otoritenin içinde eriyip gitmemelidir. Eğitim, insanı çoğaltmalı, daraltmamalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan merkezli olmayan eğitim, bireyin duygu dünyasını baskılamaktadır. Bastırılan şey, ortadan kalkmamaktadır. Baskılanan şey, başka bir biçimde geri dönmektedir. Bu geri dönüş, bazen sessiz bir iç çöküş, bazen öfke, bazen de şiddet şeklinde olmaktadır. Okul saldırıları, yalnızca güvenlik sorunu değildir. Okul saldırıları, insanı merkeze almayan eğitim anlayışının en sert sonucudur. Eğitim, insanın duygusunu, kırılganlığını, öfkesini ve umutlarını tanımadığı zaman, şiddeti üreten bir kaynağa dönüşmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sahici eğitim, insanı merkeze alan eğitimdir. İnsanı merkeze almayan hiçbir sistem, uzun süre ayakta kalamaz. İnsan, sadece öğrenen bir varlık değildir. İnsan, hisseden, düşünen, yaralanan, kırılan, iyileşen, arzu eden, bağ kuran ve anlam oluşturan bir varlıktır. İnsani gerçeklikleri ve derinlikleri ihmal ettiğinde eğitim, eğitim olarak nitelenmeyi hak etmemektedir. İnsan merkezli eğitim, bilgi aktarımından ve beceri öğretiminden daha fazlasını ifade etmektedir. İnsan merkezli eğitim, insanın onurunu koruyan, aklını geliştiren, duygusunu tanıyan ve özgürlüğünü büyüten bir varoluş tecrübesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okulda ortaya çıkan şiddeti, bireyin ahlaki ve psikolojik zayıflığına indirgeyemeyiz. Okuldaki şiddet, insanı merkeze almayan düzenin iflasıdır. Eğitim, insanı anlamla, güvenle ve özgürlükle buluşturamadığında okul, bilginin değil, gerilimin ve şiddetin mekânına dönüşmektedirr. Okuldaki şiddet, bir sapma olmanın ötesinde boyutlar kazanmaktadır. Okuldaki şiddet, ihmal ve imha edilmiş insanlığın çarpık ve yıkıcı bir ifadesidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/buyuk-tereddut-13137</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Büyük tereddüt*</h1>
                        <h2>Piyasalar değişime uyum sağlayabilir. Sürekli kaos altında ise işlev göremezler. Politika yapıcılar sadece hangi kuralları benimseyeceklerine değil, bu kuralları kalıcı, öngörülebilir ve siyasi döngüler boyunca güvenilir kılacak şekilde tasarlamaya odaklanmalıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/buyuk-tereddut-1776709751.webp">
                        <figcaption>Büyük tereddüt*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Donald Trump kendisini Amerikan iş dünyasının şampiyonu olarak konumlandırıyor. Birçok açıdan da öyle. Kurumsal vergileri düşürdü, mevzuatı azaltıyor ve yapay zeka gibi sektörleri kucaklıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birçok iş dünyası liderinin beklediğinden çok daha küçük ve ekonomimiz ivme kaybediyor. Nedeni basit: Trump’ın sürekli politika değişiklikleri, iş dostu içgüdülerinin getirebileceği faydaları büyük ölçüde dengeliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısmen iş dünyasındaki yetkinliği nedeniyle seçilen bir başkanın, aslında ekonomideki en yıkıcı güçlerden birini yaratıyor olması ironik: Siyasi işlevsizliğin kapitalizme sızması.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün milyonlarca işletmenin karşı karşıya olduğu duruma bakalım. Trump’ın İran’a karşı başlattığı savaş, petrol fiyatlarını fırlattı ve küresel piyasalara büyük dalgalanma getirdi. Trump yönetimi bir yıl önce Amerika’nın neredeyse tüm ticaret ortaklarına yüksek gümrük vergileri getirdi, ancak daha sonra bu vergileri ticaret ortaklarının tepkisine (örneğin Meksika ve Japonya), lobi faaliyetlerine, borsa tepkilerine ve mahkeme kararlarına göre değiştirip erteledi. Hatta Yüksek Mahkeme, onun geniş kapsamlı gümrük vergisi planını yasa dışı ilan etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düzenleyici kurumlar birdenbire davaları takip etmeyi bıraktı veya önceliklerini önemli ölçüde değiştirdi. FED’in bir sonraki başkanının atanması ve mevcut yönetimin performansı etrafındaki iniş çıkışlar başlı başına bir reality şov olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baker, Bloom ve Davis Ekonomik Politika Belirsizliği Endeksi politika kaynaklı belirsizliği ölçen çok izlenen bir gösterge ve bu endeks 2008 finansal krizi ve Covid-19 pandemisinin ilk aylarındaki seviyelerine yükseldi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Giderek artan sayıda ekonomist ve yönetici, bunu “yüksek tereddüt dönemi” olarak tanımlıyor. İşletmeler, kararlarının hangi kurallar altında sonuçlanacağını öngöremedikleri için yatırımları ve işe alımları erteleyip iptal ediyor. Bu etkinin, temkinli işgücü piyasamızı tanımlamak için “Büyük Tereddüt” adını verdiği etki, şimdiden genç iş arayanlar neslini vurdu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha az başlangıç fırsatı, daha yavaş ücret artışı ve zamanla biriken gecikmiş işe alımların neden olduğu ömür boyu kazanç kaybıyla karşı karşıyalar. Trump bu kaosun başlıca sorumlusu olabilir, ancak tek sorumlu o değil. On yıllarca Amerikan işletmeleri, nispeten istikrarlı bir kural çerçevesi içinde rekabet edip yatırım yaptı. Bu kurallar mükemmel değildi ama yeterince öngörülebilirdi; şirketler yıllarca ileriyi görerek güvenle plan yapabiliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu istikrar, her iki siyasi partinin de benzer bir yönetim felsefesini büyük ölçüde kabul etmesi sayesinde mümkündü: Değişiklikler genellikle kademeli olarak yapılırdı. Bu öngörülebilirlik, yatırımı, yeniliği ve yükselen yaşam standartlarını besledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Değişim hızı, 2008 krizinden sonra hızlanmaya başladı. O dönemde politika yapıcılar ve düzenleyiciler, bankalar ve diğer finansal şirketler üzerindeki denetimi genişletti. Ancak ateşi gerçekten yakan, Trump’ın gelişi oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O, özellikle gümrük vergisi tehditleri, ticaret savaşları ve ani politika değişiklikleriyle daha düzensiz bir ekonomik yönetim tarzı getirdi. İlk döneminde ekonomi güçlü kaldı, ancak işletmeler artık önemli politikaların hızlıca tersine dönebileceği riskini hesaba katmak zorunda kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir bakıma Joe Biden yönetimi de bu döngüyü körükledi. Yarı iletken ve temiz enerji sübvansiyonları yoluyla endüstriyel politikayı genişletti, düzenleyicileri büyük teknoloji şirketleri ve birleşmelere karşı daha sert bir tutum almaya yöneltti, iklim, DEI (çeşitlilik, eşitlik, kapsayıcılık) ve kurumsal davranış konusunda yeni beklentiler getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Altta yatan endişeler gerçek ve yaklaşım daha yapılandırılmış olsa bile, bu hamleler müdahale algısı için kapsamı genişletti. Belki de bu yüzden birçok üst düzey yönetici ikinci dönem için Trump’ı tercih etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi Trump bu döngüyü dramatik şekilde hızlandırıyor, yeni alanlara el atıyor ve daha da düzensiz hale geliyor. Biden dönemi politikalarını sadece tersine çevirmekle kalmadı, bunu ani, dengesiz ve sıklıkla kamuya açık şekilde yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otomotiv endüstrisinin elektrikli araç üretimine bakın. Elektrikli araç teşvikleri, ithalat gümrük vergileri ve yerli üretim gereklilikleri konusundaki kurallar o kadar sık değişti ki, üreticiler milyarlarca dolar zarar etti ve nerede üretim yapacaklarını, ne üreteceklerini ve hangi teknolojilerin destekleneceğini tahmin etmeye çalışıyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşletmeler artık sadece yeni kurallara uyum sağlamıyor. Hangi kuralların hayatta kalacağını tahmin etmeye çalışıyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın aşırıya kaçmasının sol taraftan bir karşı tepki doğurduğuna dair işaretler şimdiden var ve bu da döngüyü daha da kaotik hale getirebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Servet vergileri ve genişletilmiş kurumsal düzenleme gibi öneriler ivme kazanıyor. Bu da Trump’ın politikalarının da farklı kapsamlı müdahalelerle değiştirilebileceğini gösteriyor. Risk, tek bir değişim değil, farklı yönlerde tekrarlanan salınımlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan kapitalizmine siyasi işlevsizliğin sızma şekli işte böyle: Tek bir büyük reformla değil, istikrarın aşama aşama aşınmasıyla. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu aşınma, ekonominin en dinamik olduğu yerde en sert vuruyor: İstihdam yaratma ve yenilikçiliğin motoru olan küçük ve orta ölçekli işletmelerde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birleşmeler ve satın almalara bakalım. Şirketlerin birleşmesi veya satın alınabilmesi, yeni fikirlerin geliştirilip daha geniş kitlelere yayılması, verimsiz şirketlerin yeniden yapılandırılması ve yeniliklerin daha büyük platformlar aracılığıyla tüketicilere ulaşması açısından çok önemlidir. Büyük şirketler, büyük hukuk ekipleri, finansmana erişim ve lobi gücü sayesinde değişen kurallarda yol almaya devam ederek anlaşmalar yapmaya devam ediyor. Ancak ekonominin geri kalanında faaliyet yavaşlıyor. Orta ölçekli işletmeler anlaşmaları erteliyor, genişlemeyi erteleyip yatırımları geri tutuyor. Küçük işletmeler ise işe alım ve büyüme planlarını donduruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yenilik, büyümenin temel itici gücüdür ve büyük kısmı küçük şirketler ile start-up’lardan gelir. Küçük ölçekli anlaşmalar durduğunda, daha az yeni fikir fon bulur, daha az işletme büyük istihdam yaratıcısı haline gelir ve daha az yenilik tüketiciye ulaşır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zamanla bu, daha yavaş verimlilik artışı, daha az iş fırsatı ve normalde olacağından daha yüksek fiyatlar anlamına gelir. Bu olumsuz döngü bu şekilde kendini besliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomi yavaşladıkça şirketler belirsizlikten korunmak için daha fazla yol arıyor: Nakit rezervlerini artırıyor, yerleşik pazarlara odaklanıyor ve riskli yeni girişimlerden kaçınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç, Amerika’nın uzun zamandır keyfini çıkardığı dinamik kapitalizme değil, daha çok İtalya gibi Avrupa ülkelerine benziyor: Büyüme daha yavaş, az sayıda yeni şirket büyük oluyor, yenilik geride kalıyor ve işletmeler piyasada rekabet etmek kadar zamanlarını siyasi kurallarda yol bulmaya harcıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu karşılaştırma, Trump’ın federal hükümetin şirketlerde doğrudan hisse alması yönündeki son hamleleriyle daha da anlam kazanıyor; çünkü bu, kural koyma ile kazananları seçme arasındaki çizgiyi bulandırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Piyasalar değişime uyum sağlayabilir. Sürekli kaos altında ise işlev göremezler. Politika yapıcılar sadece hangi kuralları benimseyeceklerine değil, bu kuralları kalıcı, öngörülebilir ve siyasi döngüler boyunca güvenilir kılacak şekilde tasarlamaya odaklanmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, sadece iktidardakilerden değil, rotayı tersine çevirmek isteyenlerden de ölçülülük gerektirir; böylece politika değişiklikleri aynı derecede destabilize edici karşı hamleleri tetiklemez. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan kapitalizminin bugün karşı karşıya olduğu derin zorluk, hissedarlar ile seçmenler arasında seçim yapmak değil. Oyunun kurallarına olan güveni yeniden tesis etmektir. Trump görevden ayrıldığında yapılacak çok iş olacak, ancak belki de en zor görev, politika yapıcıların bir anda gereğinden fazla şey yapmamasını sağlayacak disiplini getirmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Amit Seru (Stanford İşletme Enstitüsü finans profesörü ve Hoover Enstitüsü kıdemli araştırmacısıdır)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/20/opinion/trump-economy-jobs-mergers.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/20/opinion/trump-economy-jobs-mergers.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Yeni Arayış notu: Bu yazının önemli bir kısmında Amerika yerine Türkiye yazsanız hemen hemen hiçbir anlam kaybı oluşmaz.)</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/toprak-ranti-ceza-ya-da-kiyak-degil-gasp-edilmemesi-gereken-bir-toplumsal-urundur-13136</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Toprak rantı “ceza” ya da “kıyak” değil, gasp edilmemesi gereken bir toplumsal üründür!</h1>
                        <h2>Toprak rantının toplumsal olarak üretilmiş olan bir değer olduğunun farkına varılır ve bu fark ediş kayırmacı uygulamaların sonunu getirir. Umarım artık, kentsel rantın nasıl üretilmesi ve dağıtılması gerektiği konusu hukukçular, iktisatçılar, maliyeciler ve plancıların kendi aralarında tartıştıkları ve yeni politika geliştirdikleri bir alan haline gelir ve bu durum siyasetçiler tarafından da topluma açıkça anlatılır. Aksi takdirde popülizme alışmış toplumdaki eski siyasi anlayış hükmünü bambaşka bir biçimde, içinde bulunduğumuz ve kendine özgü nitelikleri olan şirket küreselleşmesi ve post kentleşme döneminde, sürdürür ve toprak rantının yağmalanmasına küreselleşme dinamikleri içinde rahatça devam ederler.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/toprak-ranti-ceza-ya-da-kiyak-degil-gasp-edilmemesi-gereken-bir-toplumsal-urundur-1776697655.webp">
                        <figcaption>Toprak rantı “ceza” ya da “kıyak” değil, gasp edilmemesi gereken bir toplumsal üründür!</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemlere belediyelere yapılan sistematik operasyonları hukukçular “ikili hukuk”, “düşman hukuku” ya da “hukukla savaş” (lawfare), medya “rant kavgası”, iktidar “yolsuzlukla mücadele”, siyasal muhalefet ise “darbe” olarak tanımlıyor. Medyada devam eden bu tartışmalara bakıldığında henüz herkesin uzlaştığı bir tanıma ulaşılmadığı görülüyor. Sondan başlayacak olursak, toplumda ne iktidarın “hukuksalmış” gibi algılanmasını umduğu “yolsuzlukla mücadele” tanımı, ne de muhalefetin “darbe” tanımı yaygın kabul gördü. “Darbe” tanımı, muhtemelen askeri darbelere alışık bir toplumda yaşadığımızdan, bu müdahalelerin ordu tarafından değil de “siviller tarafından sivillere”, “silahla” değil “hukukla” yapılıyor olması nedeniyle hala tam benimsenmedi. Bu yazıda, bu dönemde yapılan sistematik operasyonların anlamını, diğer yazılarımda olduğu gibi, toplumsal değişme dinamikleri açısından yorumlamaya çalışacağım. Bu müdahalelerin kaynağında sadece Türkiye’de değil, “şirket küreselleşmesi” döneminde “post kentleşme” sürecini yaşayan diğer Güney ülkelerinde de önemi artan “toprak rantının” yattığını düşünüyorum. Bu yazıda önce hukukçuların tanımlamalarını, sonra toprak rantını tartışarak muhalefetin “darbe” diye tanımladığı müdahalelerin anlamını yorumlamaya çalışacağım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle ele alacağım bu konu aslında hukuk sosyolojisiyle ilgili çalışma yapanları ilgilendirmesi gereken çok ilginç bir konudur. Ancak, maalesef Türkiye ile ilgili böyle bir çalışmaya rastlamadığım için burada sadece bazı gözlemlerimden kalkarak konuyu irdelemekle yetineceğim. Hukukçuların bu dönemde güç kazanmakta olan muhalefete iktidar tarafından yapılan sistematik müdahaleleri “ikili hukuk”, “düşman hukuku” olarak tanımlamalarını çok anlamlı buluyorum. Bu tanımlama aslında cemaatçi/otoriter toplumlarda içselleştirilmiş olan geleneksel hukuk anlayışının devam ettiğini gösteriyor. Zira, cemaatçi, çoklu ve esnek geleneksel hukuk anlayışının, gücü elinde bulunduranların düzeni sürdürmek için yüzyıllardır kullandığı bir yöntem olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda özellikle, modern hukukun ve özerk birey anlayışının henüz tam anlamıyla yerleşmediği toplumlarda, gücü elinde tutanların muhaliflerine, bırakın “insan haklarını”, “yurttaşlık haklarını” bile layık görmediğini yaşayarak da görüyoruz. Bir bakıma bu tanıma göre, gücü elinde tutanlarda, tıpkı geleneksel toplumlarda olduğu gibi, cemaatlerin diğer cemaatlere uyguladığı “düşman hukuku” anlayışı sürmektedir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel olarak baktığımızda “toprak rantı”, geleneksel toplumların çözülmesi sırasında toplumsal sarsıntıların en önemli kaynağı olmuştu. Bu bağlamda, tarihsel süreç içinde “toprak rantı” farklı kapitalist rejimlerde vergi hukukundan şehircilik kurallarına kadar farklı düzenlemelerle kamuya, bireylere ya da piyasaya aktarılmıştır. Burada dikkati çekmek istediğim konu, “rant” kavramının Türkiye’de son dönemlerde, haklı nedenlerle de olsa, kötü anlamlarla yüklü, doğayı ve insanca yaşamı yok edenlere karşı kullanılan, kimi zaman küfür etkisi yaratan bir itham haline gelmiş olmasıdır. </span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı hukukçular ise, aynı olguyu, “Hukuk Savaşı” ya da Mehmet Pehlivan’ın çevirisiyle “Yargı Silahı” (lawfare)<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> kavramıyla tanımlıyor. Göreli olarak yeni olan bu kavramı kullanan Avukat Mehmet Pehlivan hapishaneden yazdığı kitabında Brezilya’da Devlet Başkanı Lula da Silva’ya yapılan uygulama örneklerini aktararak, Türkiye’de seçilmiş belediye başkanlarına yapılan uygulamalarla karşılaştırmamıza imkan veriyor. Hukukçular açısından da çok önemli olması gerektiğini düşündüğüm bu kavramın anlamının, hukukçu olmayan biri olarak, yasama ya da karar alma gücünü eline geçiren yönetimlerin hukuku “denge/denetleme” kurumu olmaktan çıkarması ve muhaliflerin etkisiz hale getirilmesinde bir araç olarak kullanmaya başlaması diye yorumluyorum. Bu tanımı yine kendi ilgi alanımdan bakarak otoriter yönetimlerde “modern” olmaya bakıştaki değişmeye bağlıyorum. Buna göre bence, enformalitenin ya da kuralsızlığın yaygın olduğu “çağdaş” (!) otoriter rejimlerde yeni moda olan bir söylem var. Bu söylemde modernlik ancak biçimsel “hukuk” devleti olma ve “seçimlerin” yapılması ile mümkün olabilir. Siyaset bilimciler bu yeni yönetim biçimlerini “seçimli otoriter devlet yönetimi” olarak tanımlıyor. Bu tür otoriter popülist rejimlerde hukuk üretimi, seçimleri kazandıktan sonra, sadece biçimsel bir faaliyet olarak kabul ediliyor ve uygulamaların da “meşru” olduğu algısı yaratılmaya çalışılıyor. Anlaşılan, bu tür yönetimler için kuralların meşruiyeti, toplumsal etik ve toplumsal uzlaşma ile değil, gücü ele geçirmeyi başardıklarında parlamentolardaki çoğunluğun kabulü ile sağlanıyor ve “hukuk” da sonunda muhalefete yönetilen bir silah işlevi görebiliyor. Yeni nesil iletişim teknolojisi de bu ortamda otoriter popülist rejimlerin gücüne güç katabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada ele alacağım ikinci konu ise devlet/toplum/toprak ilişkileri açısından ekonomik ve siyasal rejime damgasını vuran “rant” konusu olacak. Tarihsel olarak baktığımızda “toprak rantı”, geleneksel toplumların çözülmesi sırasında toplumsal sarsıntıların en önemli kaynağı olmuştu. Bu bağlamda, tarihsel süreç içinde “toprak rantı” farklı kapitalist rejimlerde vergi hukukundan şehircilik kurallarına kadar farklı düzenlemelerle kamuya, bireylere ya da piyasaya aktarılmıştır. Burada dikkati çekmek istediğim konu, “rant” kavramının Türkiye’de son dönemlerde, haklı nedenlerle de olsa, kötü anlamlarla yüklü, doğayı ve insanca yaşamı yok edenlere karşı kullanılan, kimi zaman küfür etkisi yaratan bir itham haline gelmiş olmasıdır. Popüler dilde kullanılan “rant” kavramının “emek harcanmadan elde edilen haksız kazanç” anlamında kullanıldığını anlıyorum. Kavramın yaygın biçimde bu anlamda kullanılışının sebebinin muhtemelen son dönemlerde görülmemiş biçimde artan, iyice görünür hale gelen ve toplumdaki servet dağılımını kayırmacılıkla yeniden kuran uygulamalara gösterilen toplumsal tepki olduğunu da anlıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada, önce, klasik ekonomi biliminin “rantı” üretim faktörlerinden biri olarak kabul ettiğini hatırlatmak istiyorum. Basitçe, bu yaklaşıma göre toprak ve doğal kaynakların geliri “rant”, emeğin geliri “ücret”, paranın geliri ”faiz”, girişimcinin geliri ise “kar” olarak sınıflandırılır. Kapitalist piyasa ekonomilerinin hakim olduğu farklı siyasal rejimlerde üretim faktörlerinin, dolayısıyla servetin ve gelirin dağılımı ve dolayısıyla rantın paylaşımıyla ilgili farklı düzenlemeler mevcuttur. Üstelik, toplum/devlet/toprak ilişkilerinin düzenlenmesindeki kuralların çoğu tarihsel deneyimlere dayanır. Burada insan/doğa ilişkisindeki afetlerle mücadelenin birikiminin dahi izleri vardır. Sonuçta, bugünün kapitalist dünyasında, liberal rejimlerde farklı, sosyal demokrat rejimlerde farklı olsa da, toprak mülkiyeti ve rantın denetimi ile ilgili düzenlemeler mevcuttur. Bu bağlamda, tıpkı, ücret, kar ve faiz gibi farklı üretim kaynaklarının farklı düzenlenmesinde olduğu gibi “rant”ın kaynağının ve yarattığı değerin paylaşımı da farklı siyasal yaklaşımların önemli konularındandır. Benim dikkatimi çeken nokta, köylülüğün çözüldüğü ülkemizde, sadece kentsel rantı hesaba katan şehircilik kurallarının bile neredeyse tümünün alt üst edildiği bu dönemde oluşan “toprak rantının” politika üretme konusunda duyarlı olması gereken çevrelerde bile gündeme gelmemesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enformelliğin, kuralsızlığın ve kayırmacılığın yaygın olduğu ortamda inşaat ve istihraç ekonomisinde görülen patlamanın kaynağında acaba “post kentleşme” sürecinde “toprak rantının” yağmalanması yatıyor olabilir mi? Son dönemlerde, halen yaşadığımız kurallı ve kuralsız rant dağıtım mekanizmasının yaygınlaşmış olmasının kaynağında, mevcut bütün siyasal partilerin üzerinde sessizce uzlaştığı bir popülist politika olup olmadığı sorusunu kendime sorup duruyorum. Bu kuşku nedeniyle, rantın anlamı, nasıl oluştuğu ve nasıl düzenlenmesi gerektiği konusunda farklı uzmanların bir araya gelerek tartışmalarında yarar görüyorum. Bu bağlamda, daha önceki yazılarımda da vurguladığım gibi, hakim sektör haline gelmiş olan inşaat ve istihraç sektörlerinin diğer sektörlerden farkını ve toplumsal, ekonomik ve siyasal yaşama etkisini derinlikli bir biçimde tartışmamız gerekir. Kanaatimce, her iki sektörün risksiz olması, bu sektörde kazanç elde etmek için siyasette var olmanın dışında başka bir hünere gerek duyulmaması sayesinde üretilen rantın kitlesel yağma haline dönüşmüş olması otoriter popülist siyasetin sürmesinde etkili oluyor. Dolayısıyla seçimli otoriterliğin verdiği güçle “risksiz ve hünersiz” yaratılan rantın enformalite (ya da toplum tarafından meşru kabul edilen kuralsız kazanç) ve kayırmacıkla ilişkisinin çözümlenmesinin önemli olduğu kanısındayım. Bir bakıma toplumsal yaşamımızın kalitesini anlamak için siyasal yaşamda yüksek sesle dillendirilen “söylemlerin” gürültüsünü susturup, “eylemlerin” sesini duymaya çalışmamız gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelelim son olarak iktidarın “yolsuzlukla mücadele” muhalefetin ise “darbe” diye adlandırdığı davalar ve tutuklamalar furyasına… Son yerel seçimlere kadar hemen bütün siyasal partilerin kentsel rantın kayırmacılıkla dağıtılmasında mahzur görmediklerini, bu konuda sessiz bir uzlaşma içinde olduklarını biliyoruz. Ancak son dönemlerde gerçekleşen tutuklamalar bu uzlaşmanın bozulmaya başladığının göstergesi olabilir. Bu bağlamda son dönemde yapılan tutuklamalara ve ileri sürülen ithamlara bakıldığında yerel siyasette kentsel rantın evrensel kurallara uygun olarak dağıtılmasını öngören ve yeni yeni belirginleşen yerel kadroların “hukuk savaşı”na (lawfare) maruz kalmaya başladığını gözlemliyoruz. Yerel siyasette imar (ya da kısaca rant üretme ve rant dağıtma) kararlarını ve yerel kamusal kaynakların dağıtımını kayırmacılıkla değil kamusal yarar gözeterek üreten seçilmiş yöneticilerin ve teknokratların hedef alınmaya başlanmasının “darbe” olarak tanımlanıp tanımlanamayacağını siyaset bilimcilere bırakacağım. Ancak, Silivri’deki duruşmaları medyadan izlediğimde gözüme çarpan en önemli nokta, İBB davasında yargılananların sadece seçilmiş yerel yöneticiler değil onlarla birlikte çalışan, bazılarını yakından tanıdığım, liyakat sahibi hukukçular, bürokratlar, teknokratlar olmasıydı. Bu noktada, bu yeni nesil kent siyasetine yöneltilen “rüşvet, ihaleye fesat karıştırma…” gibi ithamların, kırmızı ışıkta geçmeyi bile düşünemeyen, “kurallı” yaşamaya alışık olanlarda yaratacağı etki ile, bu tür olguları gündelik yaşamlarında sıradanlaştırmış olanlarda yapacağı etkinin farklı olacağı muhakkak. Geleceğimizi de kitlesel desteğin hangi yöne döneceği belirleyecek.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumda sorumsuzca dağıtılan rantın yarattığı “kıyak” kazanç edinme algısı, deprem sonrasındaki yıkımlar, seller ve su baskınları sonrasında değiştirmiştir. Belki de, popülist rant üretme ve dağıtma politikalarına karşı çıkan teknokratların ve yerel siyasetçilerin sesi, kentlerdeki betonlaşma, çevre kirliği kırsalda doğal yaşamın ve tarım alanlarının yok olmasıyla duyulmaya başlamıştır. Belki de bu son operasyonlar, popülist partilerin aralarındaki, toprak rantının kayırmacılıkla dağıtılması konusundaki sessiz uzlaşmanın sona erdiğinin bir göstergesidir.</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir anlamda, son dönemlerde yaşadıklarımızı, Özal döneminde yerel yönetimlere bahşedilen imar yetkisinin sonuçları olarak da yorumlayabiliriz. Mevcut iktidarın, yerel yönetimlerdeki seçimleri kazandığı ilk dönemlerde enformel ekonomik faaliyetleri desteklediğini ve özellikle kuralsız üretilen konutların, imar afları yoluyla meşruiyet kazanmasına destek olduğunu biliyoruz. Bir bakıma mevcut yönetim, o dönemlerde kentlerde kuralsız üretilen rantı dağıtmada gösterdiği cömertlik ve sınır tanımazlık ile kitlesel destek aldı ve bu destek sonunda onları merkeze taşıdı. Bu anlayışın ulusal düzlemde de karar alma yetkisini kazanmasının yarattığı sonuçlardan biri imar ve rant üretme alanının sınırlarının dolayısıyla inşaat ve istihraç ekonomisinin kapsama alanının orman alanlarına kadar genişlemesi, diğer ise bu alanlarda kural koyma yetkisine ya da “yargı silahı” (lawfare) olanaklarına kavuşması oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte ben, bugünlere geldiğimizde, son dönemlerde yeni tür yerel siyaset yapmak isteyenlere yapılan yargı operasyonlarının anlamını bu açıdan da değerlendirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Belki de artık, kentsel rantın kayırmacı ve popülist uygulamalarla dağıtımından faydalananlarla zarar görenler arasındaki fark iyice açılmıştır. Belki de, özellikle kentsel alanlarda yaşayanlar, imar affı ya da plansız, teknik bilgisiz, liyakatsiz ama “yasal” kararlarla üretilen rantın yağmalanmasının yarattığı geri dönülmez kötü etkilerin farkına varmaya başlamıştır. Belki de, toplumda sorumsuzca dağıtılan rantın yarattığı “kıyak” kazanç edinme algısı, deprem sonrasındaki yıkımlar, seller ve su baskınları sonrasında değiştirmiştir. Belki de, popülist rant üretme ve dağıtma politikalarına karşı çıkan teknokratların ve yerel siyasetçilerin sesi, kentlerdeki betonlaşma, çevre kirliği kırsalda doğal yaşamın ve tarım alanlarının yok olmasıyla duyulmaya başlamıştır. Belki de bu son operasyonlar, popülist partilerin aralarındaki, toprak rantının kayırmacılıkla dağıtılması konusundaki sessiz uzlaşmanın sona erdiğinin bir göstergesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Umarım artık toprak rantının toplumsal olarak üretilmiş olan bir değer olduğunun farkına varılır ve bu fark ediş kayırmacı uygulamaların sonunu getirir. Umarım artık, kentsel rantın nasıl üretilmesi ve dağıtılması gerektiği konusu hukukçular, iktisatçılar, maliyeciler ve plancıların kendi aralarında tartıştıkları ve yeni politika geliştirdikleri bir alan haline gelir ve bu durum siyasetçiler tarafından da topluma açıkça anlatılır. Aksi takdirde popülizme alışmış toplumdaki eski siyasi anlayış hükmünü bambaşka bir biçimde, içinde bulunduğumuz ve kendine özgü nitelikleri olan şirket küreselleşmesi ve post kentleşme döneminde, sürdürür ve toprak rantının yağmalanmasına küreselleşme dinamikleri içinde rahatça devam ederler. Bizler de böylece antik dönemden bu yana insanlığın üretmiş olduğu doğayla uzlaşmalı bir yaşamın bilimsel kurallarını görmezden gelerek, günü yaşamaya devam ederiz. Ama bu durumda, doğa ve çevre tarafından verilecek cezalara da toplumca katlanmamız gerekitiğini bilmeliyiz. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Av. Mehmet Pehlivan(2026): Yargı Silahı (Lawfare), Kırmızı Kedi Yayınları 2026.</span></span></p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/muzakere-masasi-bos-tahran-neden-ikinci-tura-gitmeyi-reddetti-13135</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Müzakere masası boş: Tahran neden ikinci tura gitmeyi reddetti?</h1>
                        <h2>İran’ın ikinci tur görüşmeleri reddetmesi, sadece bir öfke patlaması değil; müzakere koşullarını yeniden fiyatlandırma girişimidir. Washington’ın deniz ablukasını sürdürürken masaya oturma talebini 'zayıflık' olarak gören Tahran, Hürmüz’deki kısıtlamaları devreye sokarak stratejik kozlarını hatırlatıyor. İç kamuoyundaki 'direnç' anlatısını zedelemeden Trump yönetimiyle nasıl bir zemin kurulabileceği sorusu, nükleer dosyada verilecek bir 'teslim mektubunun' ötesinde, Washington’ın tutarsız sinyalleri arasında kayboluyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iki-haftalik-ateskes-bitiyor-muzakere-masasi-bos-tahran-neden-ikinci-tura-gitmeyi-reddetti-1776697193.webp">
                        <figcaption>Müzakere masası boş: Tahran neden ikinci tura gitmeyi reddetti?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İslamabad’da 11–12 Nisan’da yürütülen 21 saatlik maraton görüşme masadan tek kelimelik bir anlaşma bile çıkarmadan dağıldı. Pakistan’ın arabuluculuğuyla kurulan ilk tur diplomasisinde Vance, Tahran’ın nükleer silah geliştirmeme konusunda “temel taahhüt” vermediğini açıklayarak masadan kalktı. İran ise buna karşılık ABD’nin “aşırı taleplerini” ve “gerçek dışı beklentilerini” masaya yatırmanın mümkün olmadığını ilan etti. Böylece 7 Nisan’da devreye giren iki haftalık ateşkes, ardından gelmesi beklenen ikinci görüşme turu gerçekleşmeden 22 Nisan’da sona erme noktasına geldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">On beş gün önce herhangi bir gözlemci bu tabloya bakıp “süreç işliyor” diyebilirdi. 15 Nisan’da çeşitli bölge yetkililerinden gelen bilgiler, tarafların ateşkesin uzatılması konusunda prensipte mutabık kaldığını gösteriyordu. Fakat o iyimserlik yalnızca birkaç gün dayandı. 17–18 Nisan’da İran önce Hürmüz Boğazı’na kısıtlamaları yeniden devreye soktu, ardından Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi “mevcut atmosferde masaya oturmayacağız” dedi. Tahran’ın kararı Pakistan kanalıyla Washington’a iletildi. Ve iki haftalık ateşkesin son günleri, diplomatik bir boşlukta sürüklenerek geçiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Tahran’ın Hesabı: Taktik mi, Stratejik mi?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran’ın ikinci turu reddetmesini yalnızca diplomatik bir öfke anı olarak okumak yanıltıcı olur. Tahran’ın açıkladığı iki temel gerekçe var: ABD’nin ateşkes sırasında deniz ablukasını sürdürmesi ve Washington’ın masadaki talep listesinin genişliği. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu iki başlığı birlikte düşündüğümüzde, Tahran’ın verdiği mesajı şöyle özetleyebiliriz. Ateşkes, askeri baskıyı hafifletmeden kâğıt üzerinde kalan bir süreçse müzakereye girmek yalnızca ABD’nin elini güçlendirir. Abluka sürerken görüşme masasına oturmak, Tahran’ın iç kamuoyunda “zayıflık” olarak okunur ve rejimin pazarlık kozu olan direnç anlatısını zedeler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Öte yandan, bu ret kararının yalnızca iç siyasi hesaplara dayandığını söylemek de doğru olmaz. Tahran müzakere sürecinin her aşamasında Washington’ın “tutarsızlığına” dikkat çekti. Trump’ın bir açıklamasında görüşme yolunu açarken, aynı gün abluka kararını pekiştirmesi ya da İsrail’e verilen güvencelerle çelişen sinyaller vermesi İran’ın masa konusundaki güven sorununu besliyor. Bu noktada diyebiliriz ki Tahran, reddi bir son nokta olarak değil müzakere koşullarını yeniden tanımlamak için kullandığı bir koz olarak değerlendiriyor olabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Washington’ın Tıkandığı Yer: Abluka, Nükleer Çerçeve ve Kongre</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">ABD cephesinden bakıldığında ise sürecin önündeki engeller daha yapısal bir nitelik taşıyor. Trump yönetiminin masaya taşıdığı talep paketi; nükleer silah geliştirmeme, balistik füze programının dondurulması, Orta Doğu’daki vekillerinin silahsızlandırılması ve bölgesel denetim mekanizmaları gibi başlıkları kapsıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu talepler tek tek değil bir bütün olarak ele alınıyor. Vance’in İslamabad’da masa dışında kalmasının ardından söylediği “temel taahhüt eksikliği” vurgusu da aslında bunun altını çiziyor. Washington, İran’ın nükleer dosyada kapsamlı bir teslim mektubu vermeden görüşme sürecine meşruiyet tanımak istemiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kongre ise bu süreçte ayrı bir baskı unsuru olarak işlev görüyor. Cumhuriyetçi kanat içindeki bir grup, ateşkesin savaşı “dondurduğunu” ama sonuçlandırmadığını ileri sürerek Trump yönetimine baskı yapıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Herhangi bir uzlaşı metninin Senato’dan geçebilmesi için nükleer başlıkta somut bir güvence şart. Bu kısıt, Trump’ın müzakere taktiklerini ne kadar esnek kullanmak istese de belirli sınırlar içinde kalmasını zorunlu kılıyor. Yani, Washington tarafındaki tıkanıklık diplomatik bir tercihin ürünü olmanın yanı sıra yapısal bir iç siyasi baskının da bir yansıması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Hürmüz’ün Yeniden Kapanması: Sembolik mi, Gerçek mi?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">18–19 Nisan’da İran’ın Hürmüz’e yönelik kısıtlamaları yeniden devreye sokması, sürecin en çarpıcı anlarından biri oldu. Tanker hareketleri durdu, küresel petrol fiyatları hızla tepki verdi ve birkaç saat içinde hem Tahran hem de Washington açıklamada bulunmak zorunda kaldı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hürmüz Boğazı’ndan dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde yirmi birinin geçtiği ve günde 17 milyonun üzerinde varil ham petrolün bu güzergâhı kullandığı düşünüldüğünde, kapanmanın sadece sembolik bir hamle olmadığını görebiliriz. Bu, Tahran’ın elindeki en değerli stratejik kartın hâlâ geçerli olduğunu uluslararası kamuoyuna yeniden hatırlatma girişimi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ancak burada dikkat çeken başka bir boyut daha var. İran, ablukayı kalıcı olarak değil kısıtlama olarak tanımladı ve “kısmen açık” diyerek uluslararası baskıyı absorbe etmeye çalıştı. Bu yaklaşım Tahran’ın hem masadan çekilmek hem de gerçek bir savaş tırmanmasına girmek istemediğini ortaya koyuyor. Yani elimizdeki tüm verilere baktığımızda şunu söyleyebiliriz: İran müzakereyi reddetmedi, sadece koşullarını yeniden fiyatlandırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Ateşkes Sonrasında Ne Olur?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">22 Nisan’dan sonra sahnenin nasıl şekilleneceği sorusu bugün için net bir yanıt bulmuyor. Olası üç yol var. İlki, tarafların sessiz bir uzlaşıyla ateşkesi fiilen sürdürmesi ve görüşmelerin teknik düzeyde devam etmesi. Pakistan kanalının canlı tutulması bu ihtimali tamamen dışlamıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İkincisi, ablukaya bağlı bir tırmanmanın yeni bir askeri aşamayı tetiklemesi. Özellikle ABD donanmasının 19 Nisan’da bir İran gemisine el koyduğuna dair haberlerin ardından bu olasılık daha da gerçekçi görünüyor. Üçüncüsü ise belirsizliğin sürmesi: ne tam barış ne tam savaş, her iki tarafın da iç kamuoyunu yönetmeye çalıştığı askıda bir denge.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu üç yolun hangisinin ağır basacağını belirleyecek olan şey, tahminlerin ötesinde birkaç değişken. Trump’ın Kongre içindeki manevra alanı, İran’daki iç siyasi baskının yönü ve Pakistan’ın arabuluculuktan vazgeçip vazgeçmeyeceği bunların başında geliyor. Şu an itibarıyla en gerçekçi senaryo üçüncüsü gibi görünüyor. Ve tarih bize gösteriyor ki “askıda denge”, en uzun süren, en yıpratıcı ve en az öngörülebilir dinamiği barındıran süreçtir. Hürmüz’ün kapandığı ve açıldığı bu günlerde dünya tam da o sürecin içine doğru sürükleniyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/23-nisan-cumhuriyet-mi-demokrasi-mi-13134</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>23 Nisan: Cumhuriyet mi, Demokrasi mi?</h1>
                        <h2>"Türkiye, son yirmi beş yılda 'cumhuriyetçi olmadan demokrat olma' deneyiyle yüzleşti ve sonuç ortada: Milli irade fetişizmine dayanan, sandıktan ibaret bir yetki aşımı. Tarık Zafer Tunaya’nın işaret ettiği sağlam tarih bilinciyle görüyoruz ki; cumhuriyetin laik ve kamusal temelleri sarsıldığında, demokrasi sadece bir 'araçsallaştırma' nesnesine dönüşüyor."</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/23-nisan-cumhuriyet-mi-demokrasi-mi-1776798082.webp">
                        <figcaption>23 Nisan: Cumhuriyet mi, Demokrasi mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapıtları buram buram Atatürk, Cumhuriyet ve Türkiye kokan Muammer Sun’un, yıllar önce bestelediği <em>“bugün 23 Nisan, hep neşeyle doluyor insan” </em>dizeleri eminim hepimizin zihinlerine kazınmıştır. Basit bir çocuk şarkısı olmaktan öte cumhuriyet rejiminin dayandığı felsefe, duygu ve tarihi birleştiren önemli ikonlardan birisini kurmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ulusal kimliğin erken yaşlardan itibaren içselleştirilmesini sağlayan şarkılarıyla hafızalarımızda yer edinmişti. Benzer şekilde Atatürk ve Cumhuriyet anlatılarında ilk akıllara gelen Turgut Özakman’ın <em>“Kurtuluş” </em>ve <em>“Cumhuriyet” </em>dizilerinin de pek çok müziğini yapmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak gelinen noktada neşeyle dolduğumuz bir bayrama giremedik ne yazık ki.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz hafta meydana gelen Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırıları bayramı biraz buruk karşılamamıza yol açacak gibi duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslına bakarsanız Türkiye’nin son yirmi-yirmi beş senesinde 23 Nisanlar bir tarafıyla hep benzer burukluklarla karşılanıyor. Millî bayramların siyaseten araçsallaştırılması, Meclis Başkanlığı koltuğuna çocuk yerine İmam Hatip mezunu 21 yaşındaki bir gencin oturtulması, bayramların yakın tarihine denk gelen başka tarihsel hadiselerin çok daha coşkun kutlanması gibi pek çok nedeni var bunun.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama sanıyorum en büyük sorun sürekli cumhuriyet ve demokrasi arasında bir karşıtlık ilişkisi kurularak gerilim hattı meydana getirilmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">23 Nisan 1920 günü açılan parlamento, Atatürk’ün cumhuriyet ve demokrasi idealizminin önemli bir göstergesi olarak ele alınır. Buna paralel olarak 12 Eylül sonrasında yükselişe geçen Siyasal İslamcı dalga, Türkiye’nin Atatürk döneminden bakiye bazı demokrasi sorunları olduğundan hareketle demokratikleşmeyi odak noktasına yerleştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Söz konusu demokratikleşme söylemlerinin millî irade fetişizmine dayanan, salt sandıktan ibaret ve seçimle gelenin milletten sınırsız yetki aldığı ön kabulü taşıdığının henüz ayırdına varılamamıştı tabi…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasal İslamcı çevrelerin, Atatürk karşıtlığı üzerinden kurduğu demokrasi söylemleri doğal olarak karşıtlarını üretmekte fazla zorlanmadı. Kendisini kentli, seküler ve Atatürk çizgisiyle bağdaşık gören kesimler demokrasiyle yüklenen yeni anlamlara koşut cumhuriyeti daha çok sahiplenmeye başladı. Hatta demokrasiye karşılık cumhuriyeti muhafaza etme noktasına gelindi bile diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu tür karşıtlıklar önemli ölçüde yapaydır. Cumhuriyet ile demokrasi arasında kurulan ilişki daha ziyade siyaset katında biçimlenmiş ve popüler kültürde yer edinmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhuriyet ve demokrasiye etimolojik bakımdan yaklaşıldığında arada derin uçurumlar olmadığı rahatlıkla görülebilir. Cumhuriyet, Arapça <em>“cem” </em>kökünden gelen <em>“cumhur”</em> sözcüğünden türemiştir. Halka ya da kamuya ait olma anlamındandır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi ise Antik Yunanca’da halk manasını taşıyan <em>“demos” </em>ile yönetim anlamındaki <em>“kratos” </em>kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Halkın yönetimi demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani demokrasi ve cumhuriyet, kavramsal açıdan çok da uzak sayılmaz. Ancak üstlendikleri işlev gereğince bazı farklılıklardan söz edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi bir siyasal kültürü ifade ederken cumhuriyetin ona elverişli bir altyapı sunduğu söylenebilir. Başka bir deyişle cumhuriyetin içini dolduran, ona ruh üfleyen esasında demokrasidir. Bu nedenle cumhuriyetle yönetilen ülkeler ağırlıkla kendisini demokrasiye referansla meşrulaştırmaya özen gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye örneğindeyse Tarık Zafer Tunaya’nın da altını önemle çizdiği gibi cumhuriyet ve demokrasi arasındaki ilişkinin anlaşılabilmesi için çok sağlam bir tarih bilincine ihtiyaç vardır. Türkiye’yi cumhuriyet rejimiyle buluşturan tarihsel koşullar çok iyi analiz edilip içselleştirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakımdan Türkiye ve dünya açısından suyun aktığı yön cumhuriyete doğru giderken Atatürk’ün vizyoner bir yaklaşımla bizi tarihin doğru noktasında konumlandırması elbette önemlidir. Cumhuriyet rejimiyle kurulan güçlü temellerin demokrasiyle taçlanması da bu bağlamda ele alınmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hatta Türkiye’nin kendine özgü tarihsel ve siyasal koşullarını göz önünde bulundurarak cumhuriyetçi olmadan demokrat olunamayacağının imkânsızlığının altını çizmek gerekiyor. Zira Türkiye, bütün ikazlara karşın öbür türlüsünü denedi ve gelinen nokta ortadadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ulkenin-bekasi-chp-dem-parti-iliskisi-13133</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ülkenin bekası: CHP – DEM Parti ilişkisi</h1>
                        <h2>Antalya Diplomasi Forumu ile aynı günlerde, İspanya’nın Barselona kentinde Başbakan Pedro Sanchez’in ev sahipliğinde Küresel İlerici Seferberlik (GPM) toplantısı yapıldı. Türkiye’den CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları katıldı. Toplantının gündemi, dünyadaki olumsuz gidişata karşı sol, sosyal demokrat ve sosyalist partiler arasında iş birliği ve dayanışmayı güçlendirmek, kapitalist küresel düzene karşı ortak stratejiler geliştirmekti. CHP ve DEM Parti’nin, AK Parti’nin bu stratejisini boşa çıkaracak bir siyasal yaklaşım geliştirmeleri; hem Tom Barrack’ın Türkiye’yi de kapsayan öngörülerinin yanlışlığını ortaya koyacak hem de Barselona’daki arayışlara somut bir katkı sunacaktır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ulkenin-bekasi-chp-dem-parti-iliskisi-1776696570.webp">
                        <figcaption>Ülkenin bekası: CHP – DEM Parti ilişkisi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın dört bir yanında toplumlar, “siyasal gericilik” ve otoriter yönetimlerin yarattığı “belirsizlik döneminden çıkışın” ağır sancılarını ve sorunlarını yaşıyor. Her biri farklı bağlamlarda, kendine özgü biçimlerde bu konular değişik toplantılarda tartışılıyor. Krizlere ve sorunlara çıkış yolları aranıyor ya da krizler sürdürülebilir kılınmaya çalışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dışişleri Bakanlığı’nın ev sahipliğinde hafta sonu yapılan 6. Antalya Diplomasi Forumu da bunlardan biriydi. 150 ülkeden beş binden fazla kişinin katıldığı forumun konuşmacılarından biri de ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’tı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barrack, konuşması nedeniyle CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarafından “<strong>istenmeyen diplomat</strong>” ilan edildi. Barrack’ın Orta Doğu ülkelerini kastederek monarşi ve “güçlü liderlik” modellerini övmesi, demokratik değerleri ve temel hakları yok sayması, doğal olarak ülkemizdeki iktidar partisine destek olarak anlaşıldı. Üstelik bunu, diplomasi kurallarını yok sayan, adeta bir “müstemleke valisi” edasıyla yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu konuşma, Ankara yönetimi ile ABD yönetimi arasındaki ilişkinin ve iş birliğinin siyasal çerçevesini tanımlayan bir nitelik taşıdığından; bilinmedik, şaşırtıcı ya da hayrete düşürücü değildi. Büyükelçinin fütursuzluğunun dozunu aşması dışında yeni bir durum yoktu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Ankara’nın, ABD’nin keyfi ve yasa dışı İran ve Gazze politikalarına karşı düşük profilli, mesafeli duruşuna karşılık; ABD yönetimi de AK Parti iktidarının yasaları, anayasayı ve uluslararası hukuku ihlal eden uygulamalarıyla ana muhalefet partisini etkisizleştirmeye yönelik yargısal ve siyasal operasyonları karşısında derin bir sessizlik içinde.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD yönetiminin Türkiye’ye karşı bu suskunluğu, CHP’li belediye başkanları ve yöneticilerinin —yedi sülaleleri dâhil— tutuklanmalarına varan ve bu gidişle dışarıda CHP’li yerel yönetici bırakmama ihtimali oldukça yüksek olan siyasi operasyonlar karşısında sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye muhalefetsizliğe doğru sürüklenirken, PKK’nin silahsızlandırılması süreci dolayısıyla Kürt sorununun silahsız müzakere sürecinin sürüncemede bırakıldığı görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye her sabah yeni bir güne, bir CHP belediye yönetimine yönelik operasyonla başlıyor. Aynı zamanda son iki aydır her gün, yeni çözüm sürecine ilişkin “oyalamak, oyalanmak” tartışmalarıyla güne merhaba diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">DEM Parti yetkilileri sürekli olarak Meclis Komisyonu raporunun gereği olan yasaların zaman geçirilmeden çıkarılması çağrısı yaparken; iktidar çevreleri, bu yasaların çıkarılması için silah bırakma sürecinin tamamlanması ve bunun güvenlik kurulları tarafından teyit edilmesi gerektiğini öne sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Şam yönetimi ile PYD yönetimi arasında bir anlaşma ihtimalinin güçlenmesi ve İran merkezli çatışma riskinde Kürtlerin bir tehdit unsuru olma ihtimalinin zayıflaması sonrasında, iktidar açısından seçimlerde Kürt siyasal hareketinin potansiyel bir risk oluşturduğu görülüyor. Bu durum, iktidar partisinin kendisi için siyasal “beka”&nbsp; sorunu. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni çözüm süreci ya da PKK’nin silahsızlandırılması meselesinin, iktidar tarafından seçimlere endeksli bir takvim ve yaklaşımla ele alınacağı yönündeki görüşler giderek daha fazla kabul görüyor. PKK’nin silahsızlandırılması ve Kürt sorununun silahsız siyasal mücadele zeminine taşınması sürecinin, iktidar partisinin seçim hesaplarının bir parçası hâline gelmesine rıza gösteren bir anlayış her geçen gün güçleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin başında birçok siyasal çevre ve kişi tarafından dile getirilen “yeni süreç, seçimleri kazanmakla sınırlı, demokratikleşmeyi içermeyen bir süreçtir” görüşünü büyük ölçüde doğrulayan bir tablo ortaya çıkmış görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Bunlar Türkiye’nin siyasal kilitlenme ve toplumsal çözülme süreci ile &nbsp;Orta Doğu’nun yeniden dizaynı süreciyle eş zamanlı olarak gelişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Toplum ve siyasal muhalefet açısından, Ankara’nın siyasi krizi derinleştirme ve toplumsal çürümeyi büyütme potansiyelinin yeterince fark edilmediği bir süreçten geçiliyor ve kritik bir eşikte bulunuluyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim CHP’ye karşı iktidarın, yargı eliyle yürüttüğü çok yönlü siyasi operasyonların seçmen iradesini yok eden ve seçimleri anlamsızlaştıran bir noktaya gelmiş olması da yeterince toplumsal bilince çıkarılabilmiş değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ülkenin siyasal bekasını belirleyen ise iktidarın ama muhalefet karşı süpürme ve Kürt meselesinde oyalanma/oyalama siyasetleri. Yani CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar siyaset dışına etme ile oyalanma ve oyalama taktikleriyle Kürt seçmenini muhalefetten uzaklaştırmayı, birbirinde yalıtma hedefleyen süreç yönetimi. Bu yaklaşım, PKK ve Kürt sorununun çözüm ihtimalini oya tahvil etme anlayışını yansıtıyor..</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu siyaseti geçersiz kılacak olan ise CHP ve DEM Parti yönetimlerinin, bu iki hayati siyasal sorun karşısında ortaklıklarını güçlendirmeleri ve bunu diğer muhalefet partilerine doğru genişletmeleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP, Meclis Komisyonu raporunun 6. ve 7. maddelerinin gereğinin bir an önce yürütme tarafından yerine getirilmesi için zorlayıcı bir siyaset üretmek zorundadır. DEM Parti ise CHP’ye yönelik siyasal operasyonlara ve seçmen iradesinin gaspına karşı daha etkili bir duruş sergilemelidir</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Bu iki sorunu birbirinden kopuk değerlendiren ya da birini diğerine göre daha önemsiz gören her yaklaşım, istemeden de olsa ülkenin beka sorununa katkı sunmuş ve iktidarın muhalefet saflarını bulanıklaştırma çabalarını kolaylaştırmış olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Antalya Diplomasi Forumu ile aynı günlerde, İspanya’nın Barselona kentinde Başbakan Pedro Sanchez’in ev sahipliğinde Küresel İlerici Seferberlik (GPM) toplantısı yapıldı. Türkiye’den CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları katıldı. Toplantının gündemi, dünyadaki olumsuz gidişata karşı sol, sosyal demokrat ve sosyalist partiler arasında iş birliği ve dayanışmayı güçlendirmek, kapitalist küresel düzene karşı ortak stratejiler geliştirmekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP ve DEM Parti’nin, AK Parti’nin bu stratejisini boşa çıkaracak bir siyasal yaklaşım geliştirmeleri; hem Tom Barrack’ın Türkiye’yi de kapsayan öngörülerinin yanlışlığını ortaya koyacak hem de Barselona’daki arayışlara somut bir katkı sunacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin içinde bulunduğu mevcut siyasal durum ve toplumsal-siyasal güç dengeleri, CHP ve DEM Parti yönetimlerinin güncel politik yönelimlerini,&nbsp;&nbsp; en azından tek adam yönetimine son verecek seçim taktikleri açısından bir an önce gözden geçirmelerini zorunlu kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka çıkış yolu görünmüyor. Kürt sorunu bağlamında silahsız çatışma çözümünün müzakeresine geçişinin ve CHP’ye karşı geliştirilen, tarihte benzeri görülmeyen yargı operasyonlarını durdurulmasının sigortası, bu iki partinin ortaklaşma mücadele zeminlerinin daha güçlü kılınmalarıdır. &nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/insaat-sahasinda-kalan-hazine-13132</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İnşaat sahasında kalan hazine</h1>
                        <h2>Türkiye'nin 14,4 trilyon TL'lik devasa borç yükünü ve 21 trilyon liralık nakit akışını yöneten 'Hazine’nin kalbi' KAF, bugün yıkımı devam eden bir inşaat sahasında hayatta kalmaya çalışıyor. Devletin finansal risklerini sıfırlayan bir birimin, kendi operasyonel riskine bu denli maruz bırakılması; kamu yönetiminde ciddiyetin nerede sorgulanması gerektiğini gösteren acı bir tablodur.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/insaat-sahasinda-kalan-hazine-1776628758.webp">
                        <figcaption>İnşaat sahasında kalan hazine</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara’nın simge yapılarından birisi olan Hazine Müsteşarlığı binası sessiz sedasız yıkılırken, bu durum aslında vergi verenleri, kamu hizmetlerinden yararlananları, devletle borç alacak ilişkisi olanları, velhasıl hemen hemen herkesi ilgilendiriyor. Peki, neden?</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devletin borcunu kim yönetiyor?</span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bakiyesi 14,4 trilyon TL’ye ulaşan devlet borcunu fiilen kimlerin yönettiğini hiç merak ettiniz mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmeyenler için bu sorunun cevabı:&nbsp;<strong>Kamu Finansmanı Genel Müdürlüğü</strong>. Hazine ve Maliye Bakanlığı içinde “<strong>KAF</strong>” kısaltmasıyla anılan bu birim bakın ne tür görevler yürütüyor::</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Borç yönetimi:</strong>&nbsp;Türkiye Cumhuriyeti adına devlet iç borçlanma senetlerinin ve yurt dışı tahvillerin ihraç edilmesi; geri alım ve senet değişimi gibi yükümlülük yönetimi işlemlerinin yanı sıra finansal piyasalarda türev araçların kullanımı; piyasa yapıcılığı sisteminin kurulması ve yürütülmesi. 2025 yılında gerçekleştirilen borçlanma yaklaşık olarak 4 trilyon TL.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Nakit yönetimi:</strong>&nbsp;Bütün vergi gelirlerinin toplandığı, bütçe harcamalarının yanı sıra faiz ve anapara ödemelerinin gerçekleştirildiği, iç ve dış borçlanmadan elde edilen fonların aktarıldığı Hazine banka hesaplarının yönetilmesi. Sadece 2025 yılında yönetilen nakit akışı yaklaşık 21 trilyon TL.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Finansal varlık ve alacakların yönetimi:</strong>&nbsp;Devlete ait para, kıymetli maden ve değerlerin muhafaza edilmesi, yönetilmesi ve nemalandırılması; kamu kuruluşlarına kullandırılan kredilerden ve Hazine garantilerinin üstlenilmesinden kaynaklanan alacakların takip ve tahsili; Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı ülke ve kuruluşlara verilen borcun takip ve tahsili. 2025 yılında Hazine banka hesap bakiyesi ortalama 750 milyar TL, Hazine alacaklarının tutarı ise 252 milyar TL. Buna yabancı ülke ve kuruluşlardan alacakların bakiyesini eklemek gerekir elbette, ancak bu tutarın ne olduğunu bilmiyoruz.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hazine garantilerinin yönetimi:&nbsp;</strong>Kamu kurum ve kuruluşlarının dış borçlarına Türkiye Cumhuriyeti adına verilen garantilerin yanı sıra, Yap-İşlet-Devret ve benzeri Kamu-Özel-İşbirliği (KÖİ) finansman modelleri kapsamında Hazine tarafından verilen garantilerin takibi ve gerektiğinde üstlenimi. 2025 yıl sonu itibarıyla Hazine garantili borçların bakiyesi 19 milyar dolar, KÖİ kapsamında Hazine tarafından garanti verilen kredilerin tutarı 21,5 milyar dolar.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Risk yönetimi:</strong>&nbsp;Orta ve uzun vadeli politika, ilke ve stratejilerin belirlenmesi; kamu borç portföyü, Hazine garantileri ve Hazine alacakları ile ilgili her türlü analiz ve risk değerlendirmesinin yapılması.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada bitmiyor ama daha fazlasını öğrenmek isterseniz, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın internet sitesindeki&nbsp;<a href="https://www.hmb.gov.tr/kamu-finansmani-genel-mudurlugu-hakkinda" rel="noopener ugc nofollow" target="_blank">KAF ile ilgili kısma</a>&nbsp;bakabilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıdaki görev tanımının işaret ettiği üzere KAF tam olarak Hazine faaliyetlerini yürüten birim, yani Hazine’nin kendisi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu birimin önemi 2026 yılı merkezi yönetim bütçesinde de kendini gösteriyor. KAF’ın tek başına 2026 yılı bütçesinden aldığı ödenek toplamı yaklaşık 2,8 trilyon TL. Bu büyüklükte bütçesi olan başka bir harcama birimi bulunmuyor.</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gitmek mi zor, kalmak mı zor?</span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyelim ki trilyonlarca TL yöneten size bağlı bir birim var. Bu birimin en ufak bir operasyonel riske maruz kalmasını ister misiniz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bu da sorulur mu? Elbette istemeyiz.” dediğinizi duyar gibiyim. Ancak, mevcut durum Bakanlık yönetiminin sizinle aynı fikirde olmadığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Nasıl yani?” derseniz, bunun için 40 yıllık Hazine binasının kısa hikayesine bir göz atmak gerekiyor. Zira bu kadar büyük bir borç ve nakit portföyünü yöneten birimin fiziksel olarak nerede ve nasıl koşullarda çalıştığı çoğu zaman akla bile gelmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin önde gelen mimarlarından Doğan Tekeli ve Sami Sisa’nın projelendirdiği ve 1985-1991 yılları arasında Halk Bankası Genel Müdürlüğü için inşa edilen mimari proje yarışması ödüllü bina 1991 yılında Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı (HDTM) tarafından satın alınmıştı. Akabinde HDTM Kızılay’da Başbakanlığın yan tarafında olan binasından Emek’teki yeni binaya taşınmıştı. HDTM’nin 1994 yılında bölünmesiyle aynı binada Hazine Müsteşarlığı (HM) ve Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM) birlikte faaliyet göstermeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlerleyen yıllarda bazı katlarda görülen çatlaklar ve zemin mermerlerindeki kabarmalar gibi nedenlerle ODTÜ ile bir çalışma yürütülmüş ve binanın taşıyıcı sütunları demir korselerle güçlendirilmişti. Buna ilaveten, binanın ODTÜ tarafından uzaktan gözlenmesi için de bir mekanizma oluşturulmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2023 yılında ani bir kararla zemin kayması ve depreme dayanıksızlık gerekçesiyle bina boşaltıldı. Binanın yıkım kararı alındı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eski Hazine Müsteşarlığının birimleri Bakanlığın Dikmen’deki merkez kampüsüne ve diğer binalarına dağıtıldı. Birisi hariç: Kamu Finansmanı Genel Müdürlüğü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine’nin kalbi sayılan KAF, önce borç veritabanları Emek’teki binada olduğu için, sonra da uygun bir yer bulunamadığı için yıkımı beklenen binada çalışmaya devam etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gitmek zor, yıkım da kaçınılmaz olunca, hiç değilse son ana kadar binada kalınmasına karar verildi.</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve yıkım zamanı geldi.</span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1991 yılında bir uzman yardımcısıyken Kızılay’daki binadan Emek’teki yeni binaya dosyalarımızı, hatta bilgisayarlarımızı kendi ellerimizle taşıdığımız ve içinde 1994'ten 2008'e kadar pek çok kriz yaşadığımız, gecelerce sabahladığımız, sayısız hafta sonu geçirdiğimiz Hazine binasında 2026'nın Mart ayında yıkım başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önce makam girişinde&nbsp;<a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/baskentin-simge-yapisi-eski-hazine-mustesarligi-binasi-yikiliyor-yikim-oncesi-kurban-2491099" rel="noopener ugc nofollow" target="_blank">kan akıtıldı</a>, sonra içeriden başladı yıkım. Camlar, kapılar, havalandırma, elektrik ve iletişim altyapısı söküldü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nice krizleri yaşayan, 2000'li yılların başındaki yükselen Türkiye’nin ekonomik temellerini atan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın tasarlandığı, hayata geçirildiği Ankara’nın ödüllü binasının yıkımı mimarının “<a href="https://www.sozcu.com.tr/hazine-binasi-500-yil-dayanir-wp7860229" rel="noopener ugc nofollow" target="_blank">500 yıl ayakta kalır</a>” sözüne kulak vermeden devam ediyor.</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet borcunun riskini yönetirken riske maruz kalmak.</span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine binasının kapısında “inşaat sahasına girmek tehlikeli ve yasaktır” yazsa da, her gün bu inşaat sahasına girip çalışmaya devam edenler var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, bildiniz: Kamu Finansmanı Genel Müdürlüğü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">7 yıl genel müdür, 3 yıl genel müdür yardımcısı, 4 yıl daire başkanı ve öncesinde şube müdürü ve uzman olarak, neredeyse her biriminde çalıştığım KAF, bina boşaltılmadan önce 21 katlı ana binanın 3 katına yayılmıştı. Gelinen noktada ana binanın yıkımı devam ederken, KAF kampüs içindeki ek binada “uygun” demenin hayli zor olduğu koşullarda devletin trilyonlarca liralık borç ve nakit akışını yönetmeye devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Terzi söküğünü dikemezmiş. Nitekim KAF, devlet borcunun riskini azaltacak politika ve stratejiler geliştiriyor, bunları hayata geçiriyor, ama kendi operasyonel riskini azaltacak koşulları oluşturabilmiş değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan, yerleşim yeri ve çalışma koşullarıyla ilgili kararların KAF’ın kendi iradesinin ötesinde olduğunu bilmek Bakanlık yönetiminin bu işin önemini yeterince dikkate almadığı izlenimini veriyor. Binanın durumu ile ilgili olarak geri dönüşü olmayan bir süreç başlamışken, KAF’ın sorumlu olduğu kamu varlık ve yükümlülük portföyünü kusursuz bir şekilde yönetebileceği koşulların ivedilikle oluşturulması gerekiyor.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/savas-cigirtkanlari-tarihi-tamamen-yanlis-anliyor-13131</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Savaş çığırtkanları tarihi tamamen yanlış anlıyor*</h1>
                        <h2>1945 sonrası Amerikan dış politikasının dehası, Amerika’nın muazzam gücünü uluslararası kurumlar ve hukuk çerçevesine gömmesiydi. Bu sayede büyük küçük tüm uluslar bu düzene katılıp yararlanabiliyordu. Şimdi bütün bu avantajlar terk ediliyor. Trump yönetimi, ABD’nin gücünü sorumlu bir şekilde kullanabileceğine dair kalan son güveni de yok ediyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/savas-cigirtkanlari-tarihi-tamamen-yanlis-anliyor-1776628001.webp">
                        <figcaption>Savaş çığırtkanları tarihi tamamen yanlış anlıyor*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump yönetimi mensupları içlerindeki Thucydides’i ortaya çıkarıyor; Yunan tarihçinin, bencil uluslardan oluşan bir dünyada gücün acımasız gerçekleri hakkındaki vecizelerini kendi sözleriymiş gibi kullanıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ocak ayında başkan, Nicolás Maduro’nun kaçırılmasıyla sonuçlanan tek taraflı askeri müdahaleyi “küresel gücü her zaman belirlemiş olan demir yasaların” bir örneği olarak nitelendirdiler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu operasyon sorgulandığında Beyaz Saray kıdemli politika danışmanı Stephen Miller, CNN’de Jake Tapper’la dalga geçti ve Birleşmiş Milletler Şartı gibi “uluslararası incelikler” konusundaki saflığıyla alay etti: “Gerçek dünyada yaşıyoruz Jake. Bu dünya güçle yönetilir, kuvvetle yönetilir, kudretle yönetilir.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı bu içgüdüleri daha da güçlendirdi. 7 Nisan’da Trump, İran rejimine Amerikan gücüne boyun eğmesi gerektiğini söyledi. Aksi takdirde “Bu gece bütün bir medeniyet ölecek” diye tehdit savurdu .</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güç politikalarının bu zamansız gerçeklerine yapılan göndermeler genellikle Thucydides’ten ilham alır. “Peloponnez Savaşı Tarihi” adlı eseri, kendini realist olarak tanımlayan dış politika uzmanları için temel metin olmaya devam ediyor. Politikacılar ve analistler bu kitabı sık sık büyük güç rekabetinin kaçınılmazlığını açıklamak ve zayıfların hâkimiyet altına alınmasını meşrulaştırmak için kullanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak yaptıkları analizler metni yeterince derin okumuyor ve tarihçinin, sınır tanımadan ve meşruiyet olmadan güç kullanmanın tehlikeleri konusundaki daha derin derslerini çoğunlukla göz ardı ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Thucydides’in “Tarih”indeki en ünlü bölüm Melos Diyaloğudur. Bu diyalogda Atinalı bir heyet, Melos adasına ültimatom verir: Ya Atina’nın üstün gücüne boyun eğip Sparta’ya karşı yürütülen savaşta haraç ödeyen bir devlet olacaklar ya da yok edileceklerdir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Meloslular tarafsız kalmak istediklerini söyler ama reddedilirler. Atinalılar şöyle der: “Siz de bizim kadar iyi biliyorsunuz ki güçlü olan yapabileceğini yapar, zayıf olan da çekeceğini çeker.” Melos yenilir; yetişkin erkekleri öldürülür, kadınları ve çocukları köle olarak satılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci Trump yönetimi, Melos Diyaloğu’nun mantığını büyük bir hevesle benimsemiş durumda. Bu mantık, başkanın Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelensky’ye “elinizde kart yok” demesinde, Danimarka’yı Grönland’ı devretmesi için sıkıştırmasında, küçük ülkelere tek taraflı gümrük vergileri getirmesinde, “istediğimiz zaman Küba’yı alabileceğimizi” söylemesinde ve NATO müttefiklerini (İran savaşı konusunda kendilerine danışılmadan) Hürmüz Boğazı’nı açmaya zorlamasında yankılanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar, aydınlanmış liderlikten uzak vea meşruiyet iddiasını tamamen terk edip saf küresel hâkimiyete yönelen asi bir süper gücün eylemleri olarak görülmeli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump yönetiminin bu sürekli zorbalığı, klasik antik çağdan gelen çok önemli bir dersi görmezden geliyor: Atina’nın “iyiliksever hegemonya”dan “kötücül imparatorluğa” geçişi, kendi yıkımının yolunu açmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MÖ 7. yüzyıldan itibaren antik Yunan şehir devletleri, aralarından birini doğal lider olarak kabul ediyordu. Bu devlet, kolektif savunmaya orantısız katkı sağladığı için öne çıkan statüye ve özel haklara sahipti. Bu güce hegemonik diyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu liderlik sıklıkla tartışmalı bir niteliteydi. En ünlü çatışma, Atina ile Sparta arasında yaşanan Peloponnez Savaşı’dır. Sonunda Atina yenildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Thucydides unutulmaz bir şekilde şöyle yazmıştı: “Savaşı kaçınılmaz kılan, Atina’nın güçlerindeki artış ve bunun Sparta’da yarattığı korkuydu.” Birçok çağdaş akademisyen bu cümleyi büyük güç savaşlarının kaçınılmazlığını açıklamak için kullanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bize Atina-Sparta gibi, Amerika Birleşik Devletleri ile Çin’in de “Thucydides Tuzağı”na düşme riskiyle karşı karşıya olduğu söyleniyor. Ancak antik tarihçinin kendisinin de açıkça belirttiği üzere, savaşın nedenleri bundan çok daha derindi. Atina’nın artan gücünü bu kadar endişe verici kılan şey, Helenik normları ihlal ederek rızaya dayalı liderliğini zorlayıcı bir imparatorluğa dönüştürme çabasıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Spartalıların savaşa girip girmeme tartışmasında, Atinalı bir heyet kendi ülkelerinin emperyal dönüşümünü şöyle savunmuştu: “Bunu biz başlatmadık; zayıfın güçlüye tabi olması her zaman yasadır.” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hamle ters tepti. Atina’nın emperyalist niyetleri hakkındaki şüpheleri doğruladı ve Spartalılarla müttefiklerini savaş ilanını onaylamaya yöneltti. Başka bir deyişle savaşı kaçınılmaz kılan şey yalnızca rakip büyük güçlerin varlığı değildi; o güçlerden birinin, kendi yükselişini sağlayan sistemin kurallarını kötüye kullanmasıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hâkimiyeti sömürme arzusu tarihte sık tekrarlanan bir dürtüdür ve Trump’ın Amerika’sı da bu dürtüye yenik düşmüştür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genel çıkar için yükümlülük üstlenmekten bıkan ABD, artık yapısal üstünlüğünü maksimum kazanç için kullanıp kötüye kullanıyor; en yakın ortaklarını bile zorlayarak ve onlardan fayda kopararak hareket ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Thucydides’in döneminde olduğu gibi, bu tutum kısa vadeli kazançlar vaat etse de uzun vadede felakete yol açar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1945 sonrası Amerikan dış politikasının dehası, Amerika’nın muazzam gücünü uluslararası kurumlar ve hukuk çerçevesine gömmesiydi. Bu sayede büyük küçük tüm uluslar bu düzene katılıp yararlanabiliyordu. Bu yaklaşım kusursuz değildi ve birçok emperyalist müdahaleye de sahne oldu. Ancak genel strateji Amerika için fayda verdi. Amerikan hâkimiyetinin sertliğini yumuşattı, Amerikan gücünü meşrulaştırdı ve büyük ölçüde Amerikan çıkarlarıyla uyumlu bir düzen yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi bütün bu avantajlar terk ediliyor. Trump yönetimi, ABD’nin gücünü sorumlu bir şekilde kullanabileceğine dair kalan son güveni de yok ediyor. Aynı zamanda Amerikan gücünün kullanımı ile Rusya’nın Ukrayna’daki davranışları ve Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki (ve potansiyel olarak Tayvan üzerindeki) tutumu arasında herhangi bir fark bırakmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta liderler, takipçilere ihtiyaç duyar. Trump, İran çatışmasında dediği gibi “KİMSENİN YARDIMINA İHTİYACIMIZ YOK!” diye ısrar edebilir. Ancak ABD bu yolda devam ederse müttefiklerinden ve dostlarından mahrum kalacak; kendi yarattığı kuralsız uluslararası sistemde yapayalnız bir süper güç haline gelecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu rotayı tersine çevirmek için henüz çok geç değil ve bunun başlangıcı, Thucydides’i daha dikkatli okumaktır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>*&nbsp;<span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Stewart Patrick (</span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nda Küresel Düzen ve Kurumlar Programı direktörüdür)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/19/opinion/trump-war-thucydides.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/19/opinion/trump-war-thucydides.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/demokratiklesme-olmadan-kurt-meselesi-cozulemez-13130</link>
            <category>SÖYLEŞİ</category>
            <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Demokratikleşme olmadan Kürt meselesi çözülemez</h1>
                        <h2>Öcalan–Kürt hareketi–DEM Parti çizgisi açısından CHP’nin sindirildiği bir Türkiye siyaseti manzarası arzu edilir bir manzara değil. Çünkü CHP’nin sindirildiği bir Türkiye'de sürecin nereye gidebileceğini, kendi başlarına neler gelebileceğini tahmin edebilirler. Bu itibarla CHP'nin ayakta ve diri kalması, rasyonel bakıldığında hem DEM Partililerin hem de Türkiye'nin işine gelen bir durum.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/demokratiklesme-olmadan-kurt-meselesi-cozulemez-1776682817.webp">
                        <figcaption>Demokratikleşme olmadan Kürt meselesi çözülemez</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sunuş; </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adına ne dersek diyelim içinde olduğumuz “süreç” bir duraklama dönemine girdi. Gelinen noktayı ve bundan sonra olabilecekler konusunu, Kürt sorunu ve Ortadoğu’yu yakın bilen Prof. Dr. Mesut Yeğen ile konuştuk. Yeğen, var olan duraklama ya da tıkanmanın Temmuz’a kadar yapılacak sala düzenleme ile aşılabileceğini; aksi durumda ise sürecin taraflarının itibar kaybı yaşayacağını; DEM Parti’nin de Türkiye gündemine dönerek, iktidara mesafe alabileceğini ifade etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çözüm sürecinin şu anki aşamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Nerede olduğumuzu, nereden geldiğimizi kısaca tarif edebilir misiniz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nereden geldiğimizi bir kez daha tekrar etmeme gerek var mı emin değilim — defalarca yazdım, muhtelif yerlerde anlattım. Kabaca birkaç cümleyle tekrar edeyim: Sürecin ardında esas olarak bölgesel gelişmelerin olduğunu düşünüyorum. İsrail’in Direniş Eksenini çökertmesine bağlı olarak bölgede İran'ın zayıflamasıyla Kürt meselesinin hacminin büyümesi ihtimali ortaya çıktı. İran’ın zayıflamasıyla oluşan boşluğun Kürt meselesini alevlendirip PKK’ye kan taşıyabileceği tespiti yapıldığından olsa gerek, Türkiye bir süreç başlatmayı uygun gördü. Kısacası bölgede İran'ın zayıflamasıyla birlikte bir güç boşluğu belirdi, yeni bir güç dengesi hali söz konusu ve Türkiye bu halde Kürtlerle ve PKK’yle karşı karşıya gelmek istemedi. Çözüm sürecinin arkasındaki esas sebep bence bu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İŞLER ŞU ANDA YÜRÜMÜYOR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bugün gelinen noktada hangi aşamadayız?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Süreçte nerede olduğumuza gelince, bir aşama tamamlandı. PKK'nın feshi ve silahsızlanmaya yönelik — sembolik ya da değil — jestlerden oluşan, örgütün silah bırakma iradesine sahip olduğunun gösterilmesi aşaması geride kaldı. Beklenen, Öcalan'ın da ifade ettiği üzere, bundan sonra yasal düzenlemelere geçilmesiydi: Silah bırakmış örgüt mensuplarının Türkiye'ye dönmesini mümkün kılacak düzenlemeler ve PKK ile doğrudan ilgili olmamakla birlikte PKK habitatında iş görmüş siyasilerin serbest bırakılmasını sağlayacak düzenlemeler. Ama bu safhada takıldık, kaldık. İşler şu anda yürümüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşlerin yürümemesinin ardındaki sebepler çeşitli. Bir süre Suriye'de işlerin yoluna girmesi beklendi —gecikmenin buradan kaynaklandığı söylendi ki makul olabilir. Ardından Ramazan, Bayram vesaire devreye girdi. Sonra İran savaşı çıktı. Şimdi de şu söyleniyor: PKK militanları Irak Kürdistanı'nda üç kademeli mevzilenmiş durumda; ilk kademeyi boşaltmalarına rağmen ikinci ve üçüncü kademedeki mevzilerini boşaltmıyorlar, oradaki silahları da teslim etmiyorlar. Yasal düzenleme de bundan dolayı yapılmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşlerin ikinci safhada tıkanmasının sebebi gerçekten bu olabilir. Öyleyse komisyon raporuna da girmiş olan ve devletin başından beri öne çıkardığı "önce silahsızlanma, sonra yasal düzenleme; önce teyit ve tespit, sonra yasal düzenleme" şeması çalışmadığı için süreç durma noktasına gelmiş olabilir. Tam bir silahsızlanma teyit edilemediği için süreç ilerlemiyor olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin duraklamasının ardındaki esas sebep tam olarak bu mu emin değilim ama öyleyse bile bu durum bize sürecin mimarisiyle ilgili temel bir sorun olduğunu gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Açabilir miyiz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şöyle… Öcalan'ın işlerin başında devletle tam olarak ne konuştuğunu, muhataplarıyla nasıl bir müzakere yaptığını bilmiyor olabiliriz. Bu aşamada tam silahsızlanmanın teyidi ve yasal düzenleme diye karar alınmış olabilir. Bu oldu mu bilmiyorum. Ama bugünkü vaziyet bir yasal düzenleme yapılmadan — yasal düzenlemenin içeriği bilinmeden, ondan memnun olunup olunmayacağı belli olmadan — örgütün bütün silahlarını teslim edip bütün mevzilerini boşaltmasını beklemenin gerçekçi olmadığını gösteriyor olabilir. PKK’liler muhtemelen şunu diyordur: “Yasal düzenlemeyi yapın, geri dönmemize, geri dönüp siyaset yapmamıza izin verecek bir düzenleme olacak mı, ona bir bakalım" diyor olabilirler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şunu söylemeye çalışıyorum: Sürecin başında hem Öcalan'dan hem devletten gelen açıklamalar aşağı yukarı şu şekildeydi: örgüt kendini feshedecek, sonra silahsızlanacak, sonra da yasal düzenleme gelecek. Çok makul görünmemekle birlikte anlatılan, aktarılan buydu. Başında da belliydi ama şimdi sanki daha açık: Tam bir silahsızlanmanın teyidi beklenirse işler gecikecek, yasal düzenleme bekleyecek. Durum buysa buna uygun adımlar atmak gerekiyor olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama doğrusu gecikmenin arkasındaki esas sebep bu mudur, yoksa İran’daki gelişmelerden dolayı bahane mi ediliyor emin değilim. Devlet, İran’daki sürecin nereye gittiğinden emin olmak istediğinden yasal düzenleme aşaması bekliyor olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İKTİDAR GECİKMEDEN ŞİYAKETÇİ DEĞİL</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Devlet bu gerekçeyi gerçekten mi öne sürüyor yoksa bir bahaneye mi dönüştürüyor? Yani İran'daki gelişmelerin nereye gideceği belirsizken süreci yavaşlatmak için mi kullanıyor? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilemiyoruz ama bu da olabilir denebilecek bir durum var. Ancak devlet ya da iktidar cenahındaki sükunet ya da telaşsızlık hali gecikme durumdan çok da şikayetçi olunmadığını gösteriyor. Bu telaşsızlık hali de iktidarın gecikmeden çok da rahatsız olmadığını gösteriyor. Durum buysa iktidar süreç tartışmasını seçimlere ya da yeni anayasa tartışmasına bağlamakta kararlı demek. Ancak Kürt tarafı da bu riski görüyordur diye düşünüyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sıkışma halinde işleri kısmen ilerletebilecek makam Öcalan — daha doğrusu Öcalan ile devlet arasındaki görüşme. İşlerin İran’la bağlantılandırılmasına son vermek ya da iktidarın süreci seçime bağlama çabalarını boşa çıkarmak için Öcalan örgüte bir kez daha silahsızlanmayı tamamına erdirme çağrısında bulunabilir. Ancak burada da şunu bilmiyoruz: Öcalan bu çağrıyı yapsa örgüt bu çağrının gereğini yerine getirir mi, böyle bir belirsizlik söz konusuysa Öcalan böyle bir çağrı yapmak ister mi? Son görüşme notlarında verilen izlenim, sanki Öcalan'ın da "yasal düzenlemeyi yapın ki silah bırakma tümüyle tamamlansın" dediği yolunda. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vaziyet bu aktardığım şekildeyse örgütün son ferdine kadar silahını bırakıp, mevzilerini terk etmesi, sonra yasal düzenlemenin yapılması, ardından da herkesin dönmesi şeklindeki senaryo gerçekleşmeyebilir. Vaziyet buysa önce teyit ve tespit sonra silahsızlanma işinde aşırı formalizmden kaçınmak gerektiği ortaya çıkmış olabilir. Ama dediğim üzere eğer iktidar bu gecikmeden şikayetçi değil de aksine memnunsa söz konusu formalizmde ısrar etmesi sürpriz olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Bu süreçle ilgili bir temel eleştiri de; süreçte demokratikleşe yönünde bir söylemin adımın vaat edilmemesi oldu. Sizce bu haklı mı yoksa haksız bir eleştiri idi?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdiye kadar konuştuklarımız eleştirilerin haklı olduğunu gösteriyor. Kürt sorununu otoriterleşmeden, otoriter rejimden vazgeçmeden çözmek mümkün değil. Hele de ortada silahlı bir örgütün tasfiyesi ve entegrasyonu gibi bir amaç söz konusuyken. Ortada silahlı bir örgüt olmasaydı, sadece Kürtlere bir takım kültürel haklar tanıyarak ve rejimin otoriter karakterinden çok da vazgeçmeden ilerlemek mümkün olabilirdi belki. Ama silahsızlanmanın ve entegrasyonun olabilmesi için Terörle Mücadele Kanununun değişmesi, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, cezaevindeki siyasilerin serbest kalması, eve döneceklerin siyaset yapmak isteyenlerinin cezaevine girme ihtimalinin olmaması, bugün CHP’ye yapılanların yapılamaması, bugün CHP’ye yapılanların yarın başkalarına yapılma ihtimalinin olmaması vs. gerekiyor. Dolayısıyla, demokratikleşme olmadan PKK ya da Kürt meselesi çözülebilir mi sorusu zaman zaman bir mantık sorusuna indirgeniyor ama karşımızda bir mantık sorusu yok. Tarihsel bir soruyla karşıyayız. Türkiye’nin tarihi, bu iş etrafında olanlar demokratikleşme olmaksızın Kürt meselesinin ya da PKK meselesinin çözülemeyeceğini gösteriyor. Bu itibarla eleştiriler haklı. Hem de en az iki açıdan. Demokratikleşme hem Kürt meselesinin halli için gerekli hem de bizzat demokratikleşmek için.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">ADIM ATILMASINI İSTEMEK BAŞKA, ADIM ATTIRABİLMEK BAŞKA</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>O zaman Meclis komisyon raporunda yer alan 6. Bölüm için düzenlemeleri bekliyoruz. Peki raporda yer alan PKK’nın silah bırakmasına bağlı olmayan 7. Bölümdeki adımlar neden atılmıyor? AKP, MHP ve devlet arasında bu konuda bir gerilim mi var?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Taraflar arasında düşünce ya da perspektif farkları olduğu belli. Ama bu perspektif farklılığının bir gerilim oluşturup oluşturmadığı, bir gerilim oluşturuyorsa bile bunun siyasi bir sonuç üretip üretmeyeceği belirsiz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önce şunu saptayalım: 7. bölümde yer alan adımların büyük kısmı zaten yapılması gereken şeylerdi. Çözüm süreci olmasaydı bile AYM kararına göre Demirtaş’ın içeride olmaması gerekiyor, AYM kararına göre Atalay’ın Meclis'te olması gerekiyor. Bunların olmasını mevcut hukuk zaten gerektiriyor. Ancak bütün bunlar sürecin gidişatına, PKK'nin silah bırakmasına bağlanarak Demirtaş, Atalay ve diğerleri bir tür rehine kılınmış durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak kendi adıma burada bir sürprizle karşı karşıya olduğumuzu düşünmüyorum. İktidar, Erdoğan bu işi bir paket olarak görüyor. 7. Bölümde önerilenler ancak 6. Bölümde olacaklar gerçekleşirse hayata geçecek. Sürece böyle bakıyorlar. Temel hukuk ihlallerinden vazgeçmeyi silahsızlanmanın gerçekleşmesine bağlamış durumdalar. Aslında, hatırlayacak olursak, 7. Bölüm CHP ve DEM Parti istediği için var. Yoksa iktidara kalsa o da olmayacaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bahçeli ve MHP'ye gelince: Erdoğan’dan farklı bir perspektife sahip oldukları belli. Muhtemelen şunu görüyorlar: Süreç ilerlemez ve 7. bölümdeki adımlar atılmaz ise sürece, sürecin aktörlerine dair kamuoyu desteği giderek azalabilir. Bunu gidermek için bu adımların atılmasını istiyorlar. Ama bu adımların atılmasını istiyor olmak bunu sağlayacak güce sahip olmaktan farklı bir şey. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bunları yaptıracak kadar güçlü değil diyebilir miyiz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşlerin seyri olmadıklarını gösteriyor. Ama daha önemlisi bu adımlar atılmadığı için MHP'nin Cumhur İttifakı'ndan ayrılması gibi bir ihtimal var görünmüyor. MHP şunun farkında: Sürecin aktörlerine dair güven giderek azalıyor. Bu güven kaybının devam etmemesi için adım atılmasını istiyorlar. Bahçeli’nin “barış iki kanatlı bir kuştur” türünden benzetmeleri buna işaret ediyor. Amma velakin barış kuşuna ikinci kanadı taktıracak adımların atılmasını sağlayacak güçleri belli ki yok. Ve daha önemlisi bu adımlar atılmazsa, bunlar MHP'yi mevcuttan başka bir yola sevk edecek türünden bir işaret de yok. Belli ki Cumhur İttifakı'nda kalmak, Cumhur İttifakı’nın devam etmesi MHP açısından çözüm sürecinden daha varoluşsal. Bu itibarla MHP'nin önerdikleri yapılmadı diye MHP-AK Parti koalisyonu çözülecek gibi görünmüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP ÇÖZÜM İÇİN ELİNDEN GELENİ SAMİMİYETLE YAPIYOR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP ve DEM Parti'yi bu süreçteki rolleri bakımından nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin önceki çözüm süreçlerinde aldığı tutumlarla bugünkü tutumu kıyaslandığında, bugün aldığı tutumun daha olumlu, daha müspet olduğu açık. Bunun arkasında bir pay kuşkusuz CHP'de yaşanan yönetim değişikliğinin — İmamoğlu-Özel ekibinin yönetime gelmiş olmasının. Diğer bir pay da 2019'dan beri süregelen siyasi eğilim ya da dinamiğin. Malum, 2019'dan bu yana büyük şehirlerdeki yerel seçimlerde ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde DEM Parti'ye yakın Kürtlerin önemli bir kısmı CHP adaylarını destekliyor. Bu eğilim bir kısmıyla 2016 sonrası rejimin otoriterleşmesiyle yapılmış bir siyasi tercihle alakalı; bir kısmıyla da daha sosyolojik bir durum söz konusu. Büyük şehirlerdeki Kürtlerin giderek buradaki CHP'lilere benzemesiyle, sekülerlik ve demokrasi zeminlerinde ortaklaşmalarıyla ilgili bir dinamik söz konusu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP bu dinamiği kendisi açısından siyasi güce tahvil etmek istediğinden çözüm sürecindeki bugünkü tutumu olumlu. Dolayısıyla CHP'nin müspet tutumunun arkasında hem normatif bir taraf hem de sosyolojik bir taraf var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu itibarla CHP şu ana kadar süreci, kendi açısından, işin nezaketine uygun bir biçimde idare etmiş durumda. DEM Parti'den uzaklaşmış değiller. Yalnızca İmralı'ya gönderilen heyete CHP'li bir üyenin dahil olup olmaması meselesinde bir ayrışma yaşandı; orada da Kürtlerden çok büyük bir reaksiyon gelmedi ve CHP kendi tabanının beklentilerine uygun bir tutum almış oldu. Bunun dışında CHP'nin aldığı tutum, işin nezaketine uygun bir çizgide seyretmiş görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>DEM Parti için…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">DEM Parti'ye gelince, çok teslim edilmese de bu süreçte en zorlanan, belki de en işlevsiz konumda kalan parti DEM Parti olmuş durumda. Süreç başladığından bu yana DEM Parti neredeyse tek gündemli bir siyaset yapıyor; Türkiye'nin genel siyasi gündeminden büyük ölçüde kopmuş, Kürt meselesini de sürece sıkıştırmış halde. Belediyelere yönelik operasyonlara, diğer otoriterleşme hamlelerine elbette itiraz ediyor, ama daha ziyade itiraz etmiş olmak için yapılan bir itiraz bu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hülasa, DEM Parti çözüm sürecine odaklanmış, tek gündemli bir siyaset yürütüyor; ancak burada yaptığı işin sürecin gidişatına aman aman bir katkısı da yok. Sürecin içeriği ve seyri tümüyle Öcalan, PKK ve devlet tarafından tayin ediliyor. DEM Parti ise çıkan sonuçları kamuoyuna aktarma işlevini üstlenmiş durumda. Yani sürecin gidişatına etkisi olmayan, buna karşılık Türkiye'deki siyasi gündeme yalnızca tek bir konu üzerinden dahil olan bir DEM Parti manzarasıyla karşı karşıyayız. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hal DEM Parti'nin hem siyasi gücünü hem de siyaset üzerindeki etkisini sınırlandırıyor. Malum DEM Parti eski gücünden uzak. Kamuoyu araştırmaları yüzde 8-9 bandında bir oy oranına işaret ediyor. Keza, DEM Parti AKP'ye bir şey de yaptırabilir görünmüyor. Süreç boyunca AKP'den kopartılmış somut tek adım 30 yıllık tutukluların serbest bırakılması oldu</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta manzara şu: Bütün süreç Erdoğan'ın kontrolünde, süreç temposunu ve içeriğini Erdoğan’ın belirlediği bir çerçevede ilerliyor. Diğer aktörlerin süreç üzerindeki etkisi zayıf. Bu, Erdoğan açısından bulunmaz bir nimete benziyor. Sürecin uzaması Erdoğan'ın aleyhine değil — az önce söylediğim husus hariç; sürecin sünmesi Erdoğan da dahil sürecin aktörlerine duyulan güveni zayıflatabilir. Bunun dışında süreci anayasa tartışmasına ve seçim meselesine bağlamak, zaten Erdoğan'ın başından beri istediği bir şey. Belirsizliği o noktalara kadar taşımak ve seçimi bu belirsizlik ortamında yapmak — "bir şey oluyor mu, olmuyor mu, bir şey olacak galiba" ümitleriyle Kürtleri sandığa götürmek — Erdoğan'ın tam da arzu ettiği senaryo.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan seçime formel olarak hâlâ bir buçuk sene var. Dolayısıyla buradaki soru şu: Kürt siyaseti, Kürt hareketi bu bir buçuk seneyi bu belirsizlikle geçirmeye razı edilebilir mi? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>STATÜ TARTIŞMASI BİR EZBERDEN İBARET</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Öcalan'ın statüsü meselesi bu süreçte giderek daha fazla öne çıkıyor. Özellikle 4 Nisan doğum günü yaklaşırken "koşulların iyileştirilmesi" yerine doğrudan "özgürlük" de konuşulmaya başlandı. Statü meselesi sürecin neresinde?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Statü tartışmasının bu kadar merkeze alınmış olmasının sebebini tümüyle anladığımı söyleyemem. İlk bakışta bir ezber çalışıyor gibi. Meseleye şuradan bakalım: Öcalan'a bu süreçte resmî olarak bir müzakereci konumu verilmiş değil; ama işin merkezinde Öcalan var. Öte yandan, hem Türkiye'nin mevzuatını hem de bu mesele etrafındaki kolektif hissiyatı düşündüğümüzde, iktidarın bir düzenleme yaparak Öcalan'ı baş müzakereci konumuna oturtup "bundan sonra bu işleri baş müzakereci ile görüşeceğiz" demesi mümkün değil. Statüyle kast edilen yasal muhataplıksa bunun olabilmesi mümkün görünmüyor. Dolayısıyla gerçekten bu türden bir statü isteniyorsa, olamayacak bir şey zorlanıyor demektir. Olmayacağı açık bir şey neden bu kadar zorlanıyor bunu bilebilecek durumda değilim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan muhataplık ya da statü denildiğinde istenen, Öcalan'ın dışarıyla temasının ve iletişiminin artırılması ve çeşitlendirilmesiyse, bu makul bir talep. Öcalan'ın şu an görüştüklerinden başkalarıyla da görüşebilmesi, daha fazla iletişim kanalına, daha fazla bilgilenme, bilgilendirme ve müzakere etme imkânına sahip olması bir ihtiyaç. Bu açık. Çünkü, Kürt meselesi 100 yıllık bir mesele olması buna bir de 50 senedir yürüyen silahlı faaliyetin eklenmesi hasebiyle epey zor, epey karmaşık bir mesele. Hem örgütün silahsızlandırılıp entegre edilmesi hem de Türkiye kamuoyunun sürece ikna edilmesi, mevcuttakinden çok daha fazla siyasi iletişim ve siyasi performans gerektiriyor. Bu itibarla Öcalan'ın gazetecilerle, akademisyenlerle, siyasetçilerle, sivil toplum temsilcileriyle görüşmesi, onlardan beslenmesi, kendisini onlara izah etmesi, bölgesel ve Türkiye içi gidişatı daha fazla kaynaktan öğrenmesi — bunlar gerçekten ihtiyaç. Statüden kastedilen buysa, bunun yapılması sürecin tabiatına uygun.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Erdoğan'ın bu süreçte çok güçlü olduğunu söylediniz. Bir yetkili ise bu sürecin tamamen bir devlet projesi olduğunu, Kürt siyasi hakları veya demokratikleşme ile ilgisinin olmadığını söyledi. Devlet bu sürecin neresinde?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan "güçlü" derken ne demek istediğimi biraz açmak gerekiyor: Süreci istediği biçimde götürmek anlamında güçlü. Yoksa Erdoğan'ın siyaseten gücünün zirvesinde olduğunu düşünmüyorum. Onun gücü bugün esas olarak devlet gücünü yansıtan bir güç; rejimin otoriter karakterinden devşirilen bir güç. Dediğim gibi, süreci şu an istediği gibi çekip çevirebiliyor. Buna şöyle de bakılabilir: Karşısındaki aktörler ya çok güçsüz, ya da oyunu yeterince doğru oynamıyorlar; dolayısıyla Erdoğan'a bu oyun alanı açılmış oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer meseleye — Erdoğan'dan bağımsız bir devlet olup olmadığı meselesine — gelince, kendi adıma, ana meselelerde karar alma anlamında Erdoğan'dan bağımsız bir devletin olduğunu düşünmüyorum. Elbette Erdoğan'dan farklı düşünenler vardır. Nitekim sürece dair AKP içinde farklı düşünenler olduğu anlaşılıyor. İlk günden itibaren "bu süreç nereden çıktı, biz bu Kürtleri tepelemiştik" diyen AKP'liler de var. Velâkin ne olacağı, ne yapılacağı konusunda Erdoğan'ın söylediğinin dışına çıkabilecek bir siyasetçi, bir bürokrat gördüğümü söyleyemem. Farklı düşünenler vardır, ama seslerini çıkarmamayı tercih ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu da bize, Erdoğan'ın artık kendisinden farklı düşünenlere etkili roller vermediğini, dolayısıyla bir "Erdoğan ve devlet ayrışmasından” söz edemeyeceğimizi gösteriyor. Türkiye'nin 90'larında çokça konu edilen, bir tarafta siyasetin, diğer tarafta bürokrasinin üst yönetiminin olduğu o tablo bugün artık yok. Çünkü Erdoğan kararnamelerle istediği insanı istediği yere getirip götürebiliyor; AKP içinde de aynı şekilde. Tek bir örnek üzerinden düşünelim: Başkanlık sistemine geçilmesinden sonra zaman zaman güç kazandığı düşünülen figürlere bakalım — Soylu'dan eser yok, Hulusi Akar'dan eser yok. Siyasetin içindeler ama kendilerinden menkul bir güçleri yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu itibarla karşımızda tipik bir tek adam rejimi var. Siyasetle devlet arasında, yani Erdoğan’la bürokratları arasında fikri ayrışmalar olabilir; ancak ne yapılacağı konusunda bir ayrışma yok. Burada Erdoğan’dan başka gerçek bir karar alıcı yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İran’da gelişmeler bu aşamada süreçle birlikte nasıl okuyorsunuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran galiba eninde sonunda bölge ülkeleri için bir tehdit oluşturmaktan — dolayısıyla vekilleri üzerinden bölge siyasetini belirleme kudretinden — mahrum edilecek gibi görünüyor. Rejim değişmeyecek ancak İran da eski kudretinde kalamayacak. Tablo bu gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye'deki çözüm süreci açısından baktığımızda ilk etapta devlet biraz endişeyle bir alarm durumuna geçti. Muhtemelen PJAK’ın ne yapabileceği konusunda endişe edildi. Ancak, gidişat galiba şunu gösterdi: Ne İsrail-ABD ortaklığının Kürtleri orada mobilize edecek bir kapasitesi var, ne de Kürtlerin böyle bir mobilizasyona kapılma eğilimi. Bu durum Türkiye'yi bir ölçüde rahatlatmış olsa gerek. Yine de Türkiye İran’ı zlemeye devam edecektir. PKK'liler silah bırakırken PJAK'a geçenler var mı, Türkiye bunu izlemeye devam edecektir. Yani, Türkiye'ye karşı silah bırakmış ama İran'a karşı mücadeleyi sürdüren bir PKK/PJAK ihtimali sürekli gözetilecektir. Bu da bütün bu izleme halinin süreç üzerinde basınç oluşturması demek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak burada süreci görece rahatlatacağını düşündüğüm — umduğum, olmasını istediğim — bir faktör de var. İran'da Kürt meselesinin akıbetini şekillendirmekte PJAK aktörlerden sadece biri; üstelik en önemlisi değil. İran'daki yerleşik Kürt örgütleri, askerî olarak olmasa da, siyaseten İran Kürdistanı'nda PJAK'tan daha aktif; hem ABD’yle hem de Irak Kürdistanı ile ilişkileri daha yoğun. Bu itibarla İran'daki süreç bu şekilde devam etse bile, PJAK'tan ziyade diğer örgütler daha etkili olacak gibi. Bu da PJAK üzerinden Türkiye'deki çözüm sürecinin riske girmesi ihtimalini düşürecek ya da en azından İran eksenli gelişmelerin süreç üzerindeki baskısını bir miktar hafifletecek bir faktör olarak düşünülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>TEMMUZ’A KADAR DÜZNELEME YAPILABİLİR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Peki yasal düzenleme konusunda beklentiniz nedir?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beklentim ve tahminim yasanın Temmuz'a kadar çıkması. Çıkmazsa Kürt siyaseti, DEM Parti Türkiye siyasetine dönmek zorunda kalır. Seçimlere kadar Türkiye siyasetinde etkisi olmayan, Türkiye siyasetine dair hiçbir söz söylemeyen, bütün enerjisini nereye gideceği belli olmayan belirsiz bir çözüm sürecine hasretmiş bir DEM Parti düşünmek güç.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne ki bu, Erdoğan açısından büyük bir riskin geri dönüşü anlamına gelir: 2023'te beliren riskin, bu kez daha etkili bir şekilde geri dönüşü. Muhalefetle birlikte hareket eden bir Kürt hareketi olasılığı yeniden belirir. Bunu engellemek için bile olsa, Temmuz'a kadar — iyi kötü — bir yasanın çıkması gerektiğini ya da çıkacağını düşünüyorum. Rasyonel olarak bakıldığında Erdoğan açısından da tablo biraz böyle görünüyor. Kaldı ki Öcalan'ın son görüşmeden aktarılan notları da bu yöne işaret ediyor: O da galiba bir şekilde yapabileceklerinin sonuna gelmiş görünüyor; nitekim yasanın bir an önce çıkması gerektiğini kendisi de söylüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şunu söylemeye çalışıyorum: Bu yasa Temmuz'a kadar çıkmazsa, mesele otomatik olarak Ekim'e atılır. Meclisin yaz tatiline gireceğini hesaba katarsak Ekim, Kasım, Aralık — ondan sonra da Türkiye'de seçim takvimi başlayacak. O noktaya kadar bu işleri bugünkü sükûnetle konuşmaya devam edebilir miyiz? Ben pek emin değilim. Devam edemeyiz gibi görünüyor. Herkes heyecanını yitirebilir, herkes kendi gündemine dönebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Buldan’ın peş peşe açıklamaları bir tesadüf mü?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olmasa gerek. Açıklamalar Buldan’ın ve Kürt siyasetinin farklı isimlerinin "sürecin gidişatından duyduğumuz rahatsızlığı tabanımızla paylaşmaya başlıyoruz” demek istediğini gösteriyor. DEM Parti'nin mesajı mealen şu: "Çözüm sürecine sadığız ama sonsuza kadar sabredemeyiz. Yasa çıkmazsa Türkiye iç siyasetine döneriz." Bu da pratik olarak CHP’yle yakınlaşma, muhalefet bloğuna dahil olma, ortak seçim stratejisi vb. ihtimallerin ortaya çıkması anlamına geliyor. Nitekim, Ömer Çelik'in CHP'ye gönderme yaparak karşılık vermesi mesajın alındığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu mesajlaşmalar neye yol açar sorusunun cevabı belirsiz. DEM’in rahatsızlığını kuvvetlice ifade etmesi iktidarın üzerinde bir baskı oluşturup süreci hızlandırır mı bilinmez. Ama gidişat şu yönde galiba: Ya hızlanma ya da süreçten vazgeçmeden herkesin kendi işine gücüne bakması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP’NİN TASFİYE EDİLDİĞİ BİR İKLİMDE DEM PARTİNİN SİYASET YAPAM İMKANI KALMAYABİLİR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Son dedim ama Buldan söyleşisinde, Öcalan’ın Erdoğan'a yönelik olarak hani bu CHP'ye yönelik baskıları azaltın şeklinde bir tavsiyesi olmuş anladığımız kadarıyla. Bunun karşısında da Erdoğan sessiz kalmış. Gerçekten Öcalan hani böyle bu iç siyaseti yani bu CHP'ye yönelik baskıyı, baskıları vesaire falan bu çözüm süreci bağlamında dikkate alıyor mudur?</span></strong> </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şunu tahmin etmek zor değil: Öcalan–Kürt hareketi–DEM Parti çizgisi açısından CHP’nin sindirildiği bir Türkiye siyaseti manzarası arzu edilir bir manzara değil. Çünkü CHP’nin sindirildiği bir Türkiye'de sürecin nereye gidebileceğini, kendi başlarına neler gelebileceğini tahmin edebilirler. Bu itibarla CHP'nin ayakta ve diri kalması, rasyonel bakıldığında hem DEM Partililerin hem de Türkiye'nin işine gelen bir durum. Ancak doğrusu DEM Parti ya da Öcalan CHP’ye dönük baskılar hakkında ne derse desin Erdoğan’ın tutumunu değiştireceğini sanmıyorum. Nitekim, Pervin Buldan'ın da aktardığı üzere Erdoğan bu itirazları belli ki sadece dinlemekle yetiniyor. 2028 seçimleri açısından baktığımızda Erdoğan açısından çözüm yasasının çıkması zorluklar yaratsa da işe yarayabilir ama CHP üzerindeki baskıyı kaldırmak, bu pek olabilecek bir şey gibi görünmüyor. Erdoğan seçimi CHP’yi ve rakiplerini sindirerek kazanmaya çalışmaktan vazgeçmeyecek. İşaretler bunu gösteriyor.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/koksuzlugun-anatomisi-13129</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Köksüzlüğün Anatomisi</h1>
                        <h2>Bugün köksüzlük artık bir istisna değil, çağın görünmez normudur. İnsanlar yerlerinden edilmeden de köksüzleşebiliyor; modern hız ve yüzeysellik içinde kalıcı aidiyetler birer yük gibi algılanıyor. Oysa kök, sadece geçmiş değil; insanın kendini tanıdığı ve varlığını sürdürdüğü yegâne zemindir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/koksuzlugun-anatomisi-1776609538.webp">
                        <figcaption>Köksüzlüğün Anatomisi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsan, kök salmadan var olamaz; çünkü insan, anlamla, bağlarla ve aidiyetle ayakta duran bir varlıktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ancak modern dünya, insanın bu en temel ihtiyacını karşılamak yerine, onu sistematik biçimde aşındırır. Simone Weil’in Kökler (L’Enracinement) adlı eseri, bu aşınmanın yalnızca bir çözülme değil, aynı zamanda yapısal olarak üretilen bir kopuş olduğunu gösterir. Bu kopuş, bireyin yalnızca toplumsal bağlarını değil, aynı zamanda kendisiyle kurduğu ilişkiyi de zayıflatır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Weil için köksüzlük, yalnızca sosyolojik bir sorun değil; doğrudan insan ruhunun yapısına yönelen bir yıkımdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsan, ancak bir topluluğun, bir geleneğin ve anlamlı bir faaliyetin içinde var olabilir. Bu bağlar ortadan kalktığında geriye yalnızca yönünü kaybetmiş bir varlık kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Weil’in analizinin merkezinde “ruhun ihtiyaçları” yer alır. Ona göre insan ruhu, tıpkı bedeni gibi belirli koşullara ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında yalnızca bireysel bir eksiklik değil, toplumsal bir çöküş başlar. Weil bu ihtiyaçları çift yönlü kavramlar üzerinden tanımlar: düzen ve özgürlük, itaat ve sorumluluk, eşitlik ve hiyerarşi, güvenlik ve risk, mülkiyet ve kolektif aidiyet.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu kavramlar arasında bir gerilim değil, bir denge vardır. Ancak modern dünya bu dengeyi kurmak yerine, bu çiftleri birbirinden koparır. Özgürlük, bağlardan kurtulmak olarak yeniden tanımlanır; eşitlik, farklılıkların silinmesiyle karıştırılır; düzen ise mekanik bir yönetime indirgenir. Tam da bu noktada köksüzlük ortaya çıkar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ancak bu köksüzleşme yalnızca bir sonuç değildir; belirli araçlar ve mekanizmalar aracılığıyla sistematik olarak üretilir.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Modern dünya, köksüzleştirmeyi çok katmanlı yapılar üzerinden gerçekleştirir:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Sanayileşme ve emek rejimi:&nbsp; </strong>Sanayi toplumuyla birlikte insan, üretim sürecinin içinde yer almaya devam eder. Ancak anlam ve düşünce dünyasının dışına itilir. Weil’e göre işçi, yaptığı işin sadece fiziksel bir parçasıdır. Fakat o işin neden yapıldığına ya da nasıl bir bütünün parçası olduğuna dair bir bağ kuramaz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu durum, insanın yalnızca emeğine değil, dünyaya olan aidiyetine de yabancılaşmasına yol açar. İnsan, içinde bulunduğu dünyanın işleyişine katılır ancak o dünyanın anlamına dahil edilmez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Benzer bir kopuş köylüler için de geçerlidir. Toprakla kurulan tarihsel bağın çözülmesi, insanın mekanla kurduğu ilişkinin kırılması anlamına gelir.&nbsp; Aynı zamanda Weil’e göre, köylülere ruhsal bir ev inşa ederek onları düşünce dünyasına dahil etmeliyizdir. Çünkü köylüler, düşünce dünyasından dışlandıkları için düşünmeyi bırakırlar ve günü birlik hayatlara dönüşürler. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Ulus Devlet, bürokratikleşme ve merkeziyetçilik</strong>:&nbsp; Weil’e göre insanın kök salabilmesi için somut ve yaşanabilir bağlara ihtiyacı vardır. Mahalle, topluluk, gelenek ve ortak yaşam pratikleri gibi…Ancak modern ulus devlet, bu somut bağların yerine soyut bir aidiyet biçimi koyar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsan artık belirli bir topluluğun parçası olmaktan çok, geniş ve çoğu zaman erişilemez bir yapının ‘‘vatandaşı’’ haline gelir. Bürokratik düzen, bireyi bir hikayenin parçası olmaktan çıkarır ve onu bir kayıt, bir numara haline indirger. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu durum, bireyin kendisini anlamlı bir bütünün içinde hissetmesini zorlaştırır. Çünkü aidiyet artık yaşanan bir deneyim değil, dayatılan bir kimlik haline gelir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Özellikle totaliter rejimlerde devlet ve lider sevgisinin geçerli olan tek sevgi tipi olması bu durumun bir üst aşamasıdır. Olabilecek tüm sevgi türleri yok edilerek lidere ve ulusa olan&nbsp; bağlılık kutsallaştırılır. Devlet sevilebilecek her şeyi öldürüp ortadan kaldırırsa, o ülkede yaşayanlar sadece devleti sevmeye mecbur bırakılırsa, manevi bir azapla beraber köksüzlük meydana gelir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Eğitim ve kültürel standartlaşma:</strong> Weil, köksüzleşmenin yalnızca ekonomik ya da siyasi değil, aynı zamanda kültürel bir süreç olduğunu vurgular. Eğitim sistemleri, bireyi yaşadığı toplumun anlam dünyasına dahil etmek yerine, onu bu dünyadan koparan soyut bilgiyle donatır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsan kendi tarihine, kültürüne ve topluluğuna yabancılaşır. Düşünme, anlam kurma ve bağ geliştirme kapasitesi zayıflar. Böylece birey, yaşadığı dünyanın içinde olmasına rağmen, ona ait hissetmez. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Modern h</strong><strong>ız ve parçalanma: </strong>&nbsp;İnsan, süreklilik ve derinlik yerine hız ve yüzeysellik içinde yaşamaya başlar. Bu da kalıcı aidiyetleri zayıflatır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu süreçlerin ortak sonucu, bireyin geçmişiyle, mekânla ve toplulukla kurduğu bağların çözülmesidir. Böylece insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkar ve yönlendirilmeye açık hale gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada Hannah Arendt’in totalitarizm analizleriyle güçlü bir kesişim ortaya çıkar. Arendt’e göre totaliter rejimler, yalnızlaşmış ve köksüz bireyler üzerine kurulur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Çünkü k</strong><strong>ö</strong><strong>klerinden kopmuş insan, anlamı dışarıdan verilen ideolojilere daha kolay teslim olur.Totaliter y</strong><strong>ö</strong><strong>netimler bu nedenle k</strong><strong>ö</strong><strong>ksüzleşmiş insanlara ihtiyaç duyar. Bağlarından koparılmış birey, direnç üretmez; yalnızca uyum sağlar.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Weil’e göre köklerinden koparılmış bir ruh hasta bir ruhtur. Bu hastalık yalnızca bireysel değil, bulaşıcıdır; tüm toplumu etkiler. Ona göre; köksüzleşmenin ilk sonucu, toplumsal bir durgunluktur. İnsanlar itiraz etmez, direnmez ve mücadele etmez. Weil, Fransa’nın İkinci Dünya Savaşı öncesindeki durumunu buna örnek olarak gösterir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Köksüzleşmenin diğer sonucu&nbsp; ise ‘‘başkalarını köklerinden etme eğilimi’’ dir. Almanya örneğinde bu durum açıkça görülür. Devlet, sevilebilecek her şeyi ortadan kaldırmış ve bireyi yalnızca devlete bağlamıştır. Bu boşluk sahte aidiyetlerle doldurulmuştur.</span></span></span></p>

<h5><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#243f60"><span style="color:black">Naziler, tüm toplumu kapsayan politikalar üretmiş, işçilere işçi, köylülere köylü, burjuvaya da burjuva gibi gözükmeyi başarmıştır. Bunu bir başarı olarak değerlendiren Weil, Nazilerin kötü amaçlar için yarattıkları&nbsp; bu sahte durumu,&nbsp; iyi amaçlar için oluşturulması gereken bir durum olarak görmüştür. </span></span></span></span></h5>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yahudiler açısından ise&nbsp; köksüzlük tarihsel bir süreklilik taşır. Diaspora ve dışlanma, onların belirli bir bölgede kök salmasını sürekli olarak engellemiştir. Ancak buna rağmen varlıklarını sürdürebilmeleri, güçlü kimlik ve anlam bağları sayesinde mümkün olmuştur. Bu da anlam ve değer sayesinde, bir vatana sahip olunamsa dahi, köklenmenin mümkün olabildiğini göstermiştir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün karşı karşıya olduğumuz durum daha farklıdır. Artık köksüzlük belirli bir topluluğa özgü bir kader değil, modern dünyanın geneline yayılmış bir norm haline gelmiştir. İnsanlar artık zorla koparılmıyor; köksüzlüğe alıştırılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Bugün k</strong><strong>ö</strong><strong>ksüzlük, g</strong><strong>ö</strong><strong>rünmez bir süreçtir. İnsanlar yerlerinden edilmeden, bağlarından kopmadan da k</strong><strong>ö</strong><strong>ksüzleşebilmektedir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Köksüzlük artık bir istisna değil, çağın normudur. Ancak bu normallik, tehlikenin görünmezleşmesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Çünkü k</strong><strong>ö</strong><strong>klerinden koparılmış insan yalnı</strong><strong>zca y</strong><strong>ö</strong><strong>nünü kaybetmez; aynı zamanda y</strong><strong>ö</strong><strong>nlendirilmeye razı hale gelir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Modern dünya bize hareket etmeyi öğretti ama kök salmayı unutturdu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Simone Weil’in ‘‘<em>K</em><em>ö</em><em>kler</em><em>’’&nbsp; </em>kitabı işte tam da unutulan şeyi hatırlatıyor. İnsanın yalnızca haklara değil, köklere de ihtiyacı vardır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü kök, sadece geçmiş değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kök, insanın kendini tanıdığı, anlamlandırdığı ve varlığını sürdürdüğü zemindir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve bu zemin kaybolduğunda, insan yalnızca yerinden edilmez. Kendinden de uzaklaşır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün yaşadığımız şey belki de tam olarak bu:<strong> YER DE</strong><strong>ĞİŞTİ</strong><strong>REN DE</strong><strong>Ğİ</strong><strong>L, Y</strong><strong>ÖN</strong><strong>Ü</strong><strong>NÜ KAYBEDEN İ</strong><strong>NSANIN H</strong><strong>İKAYESİ. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Köklerinden koparılan insan, artık neye ait olduğunu bilmeyen ama sürekli bir yere ait olmaya çalışan bir varlığa dönüşür. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve belki de en büyük yoksulluk, bir insanın evsiz kalmasız değil, kendine ait ait bir anlamdan mahrum kalmasıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu nedenle kök salmak, yalnızca bireysel değil, siyasal bir zorunluluktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Düşünmek, sorgulamak ve anlamlı bağlar kurmak, bir tercih değil; bir direnç biçimidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Aksi halde insan yalnızca köksüz kalmaz kendi hayatını yaşamayı da bırakır.</span></span></span><br />
&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ya-bir-yol-acacagiz-ya-da-bir-yol-bulacagiz-13128</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ya bir yol açacağız ya da bir yol bulacağız</h1>
                        <h2>Yargının hiçbir dönemde bu kadar siyasi bir silah olarak kullanılmadığına şahitlik ediyoruz. İmamoğlu ile başlayan, Ümit Erkol ve Onursal Adıgüzel ile süren gözaltı fırtınaları, aslında bir toplumun direnç hattını kırma operasyonudur. Demokrasiyi savunmak, evrensel hukukun siperine girmekle ve 'masumiyet karinesini' yüksek sesle haykırmakla başlar.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ya-bir-yol-acacagiz-ya-da-bir-yol-bulacagiz-1776609373.webp">
                        <figcaption>Ya bir yol açacağız ya da bir yol bulacağız</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihe iz bırakacak günlerden geçiyoruz. Bu belirleme bana Gülek Boğazı ile ilgili efsaneyi hatırlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Akdeniz ile Orta Anadolu’nun bağlantı noktasıdır Gülek Boğazı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki nasıl oluştuğuna ilişkin bir fikriniz var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben efsanesini bilirim; Yaşar Kemal de, İnce Memed’de, Kör Haydar’ın ağzından anlatır bu efsaneyi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Efsaneye göre İskender, çift başlı atının üstünde, ordusunun başında, Toros Dağlarına kadar gelir. Emir verir askerlerine; “bir yol bulun, geçip gidelim buralardan” der.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Askerler, ararlar, tararlar; ince eleyip sık dokurlar ama bir yol bulamazlar. Görkemli kayalıklar, geçit vermez haldedir. Dağ aşılacak, kayalıklar geçilecek gibi değildir. Gelip, İskender’de dediler ki, “bu dağı aşmanın, bu kayalıkları geçmenin mümkünü çaresi yok; geri dönelim”.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İskender, “dönmek de ne söz” der, itiraz eder. Atının kulağına bir şeyler fısıldar, sonra gözlerinden öper ve yıldırım gibi gider kayalıklara doğru. Kılıcından yedi kez şimşek gibi ateş çıkar. Dağ gümbürder ve ikiye bölünür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rivayet edilir ki geçidi açan İskender, kılıcıyla kayalara, Gülek Boğazını açtığını yazar. O yazı, hala durur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ANLATILAN BİZİM ÖYKÜMÜZDÜR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu efsanede de anlatılan bizim öykümüzdür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vazgeçme ile karşı durmanın; boyun eğme ile kafa tutmanın; bencillikle diğerkâmlığın mücadelesini içerir bu öykü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zor günlerden geçiyor Türkiye. İktidar artık yönetemiyor; halk da bu iktidar tarafından artık yönetilmek istemiyor. Bu nedenle “iz bırakacak günler” şeklinde tanımlıyorum bu günleri. Ekonomik, sosyal ve siyasal bunalımın her geçen gün arttığı bu koşullarda, karşımıza Toros Dağları gibi aşılmaz; o kayalıklar gibi geçilmez engeller çıkabilir, çıkıyor da.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Efsanede anlatıldığı üzere ya İskender’in askerleri gibi geri döneceğiz ya da İskender gibi o aşılmaz görünen dağları, o kırılmaz sanılan kayaları parçalayıp yolumuzu açacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart 2025’de, İmamoğlu ile başlayan gözaltı ve tutuklamalar süreci hız kesmeden sürüyor. Geçen hafta “incir çekirdeğini doldurmaz” bir nedenden ötürü CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol tutuklanmıştı. Ona ilişkin tepkiler daha dinmeden bu kez Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel gözaltına alındı. Bu yazının yayınlanacağı ana kadar neler olur, bilinmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bildiğim, tarihin, geleceğin aynası olduğu gerçeğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu topraklar nice saldırılar gördü; küresel hükümdarlar, bu topraklara ilişkin nice senaryolar yazıp uygulamak istedi. Hatta saldırganlar da, küresel hükümdarlar da, buranın, o güzelim ikliminin kenarına köşesine gizlenmiş işbirlikçiler de buldular kendilerine…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama direniş ruhunu hesap edemediler. Fuzuli, Anadolu insanı için, “zarif insanlar ve ruh papağanımın aynası” tanımı yapar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ZARİF İNSANLARIN ÜLKESİDİR BURASI, DİRENİŞLE TANIMLANAN…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuzuli’nin, “Anadolulu dedik ya, mesele anlaşılıyor” dediği bu toprakların ruhunda direniş var. O direniş ruhudur, Ahi Evran’da karşılık bulan; o direniş ruhudur Mustafa Kemal’i Samsun’a ayak bastırıp, Amasya’da “Anadolu İhtilalinin Bildirisi”ni okutan.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dönelim bugüne…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ülkenin özgürlükçü, demokratik ve laik bir ülke haline gelmesi için mücadele hattının ön kısmında, “muhalefetin amiral gemisi” konumundaki CHP var. Yürütülen bu operasyonların hemen tümünün arka planında, CHP’nin direncinin kırılması yatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiç kuşkusuz, soruşturulacak şeyler varsa elbette soruşturulmalı ama bir insana yönelik suçlamanın sübuta erebilmesi için iddia edilenin yargı kararı haline dönüşebilmelidir. Aksi halde kimse, bir iddia nedeniyle kamuoyu önünde suçlanamaz; suçlu ilan edilemez. Yargılama sonuçlanana dek herkesin masum olduğu gerçeği unutulmadan, hukukun evrensel ilkelerini yüksek sesle dile getirerek, iktidarın hukuku, siyasetin üstünde silah olarak kullanmak istediğini deşifre etmemiz gerektiği açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ülkenin toplumsal muhalefeti çok baskı gördü; 12 Mart, 12 Eylül gibi idamlarla sonuçlanan süreçler yaşadı. Siyasetin abluka altına alındığı dönemler olmuştu ama yargı hiçbir zaman bu kadar abluka altına alınmamıştı. Dolayısıyla demokrasiyi savunmak, hukuku savunmakla başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin, karanlığa doğru sürüklenmek istendiğini görüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yapmalı o zaman?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir yol bulmak, bir yol açmak, örgütlü siyasetin işidir. Bunun için ihtiyacımız olan Nazım Hikmet’in dizelerinde olduğu gibi “akarsu gibi umutlu, buğday tanesi gibi cesur” olmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Korku iklimi, cesaretle aşılır çünkü…</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/burada-yasim-yok-13127</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Burada yaşım yok</h1>
                        <h2>Anneannenizin size bakıp "Adının anneanne olduğunu mu sanıyorsun?" demesi, demansın sadece bir hastalık değil, aynı zamanda bir ontolojik yıkım olduğunun en sarsıcı ifadesi. Rollerin karıştığı, amcanın dayı, torunun yabancı olduğu o puslu alan, aslında sizin daha önce bahsettiğiniz "toplumsal hafıza kaybı"nın mikro bir yansıması gibi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/burada-yasim-yok-1776609151.webp">
                        <figcaption>Burada yaşım yok</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beni hatırlamıyor.<br />
Gözleri yüzümde geziniyor ama tanıdık bir yere değmiyor. Sanki adım da yok artık; ya silinmiş ya da zihninin çok uzak bir köşesine itilip unutulmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben ise onu hemen tanıyorum.<br />
Yüzü aynı. Çenesindeki o ince kırışıklıklar, alnındaki eski çapa izi, kollarındaki yoluklar… Sırtındaki yelek bile aynı. Pencerenin kenarı, örtüler, yastığın durduğu yer… Hepsi yerli yerinde.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Anneanne,” diyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bakıyor.<br />
Ama adımı söylemeden konuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Adının anneanne olduğunu mu sanıyorsun sen?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gülümsüyorum, sonra içim sıkılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Beni buraya attılar, kimse gelmiyor.<br />
— Allah’tan amcan var da o bana bakıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şaşırıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Amcam mı?<br />
— Amcam buraya mı geliyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam o sırada kapı açılıyor.<br />
Başında şapkası, yüzünde hiç değişmeyen o sert ifade. İçeri öksürerek giren dayım…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O an fark ediyorum:<br />
O da beni tanımıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Nasılsın dayı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Omuz silkerek cevap veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Ne yapalım…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başını annesine doğru çeviriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Bizim çocukla uğraşıyoruz işte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Senin sağlığın iyi inşallah.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Anneme bakarak, ben çok iyiyim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra bana dönüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Çok kalacak mısın?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Bilmiyorum… İşten biraz izin aldım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sesim titriyor. Neredeyse ağlayacağım. Fark etmesin diye başımı eğiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam o sırada evin içine sela sesi doluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anneannem hemen sesleniyor:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Halil, git bak bakalım bahçeye… kim ölmüş?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Ne ölmesi, anneanne?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Sen de gittin bizi bırakıp İstanbullara… Unuttun tabii örfü, adeti…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dayım başını sallıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Sen sus minim. Boşuna anlatma. Zaten kulağı az işitiyor. Mahallenin yarısını her gün yeniden öldürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Anneannem mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Yok ya… Duymuyor musun? Sela veriliyor. Ama bugün ölen yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğilip kulağına söylüyorum:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Anneanne, bugün cuma. Seladan veriliyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Hı… anladım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beş dakika geçmeden yine aynı ses:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Git bak bakalım bahçeye. Bu çocuk beni hiç dinlemiyor. Bak kim ölmüş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir de bacağıma çimdik atıyor. Canım dişime geçiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bahçeye çıkıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şey tanıdık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En sevdiği çiçekler…<br />
Mintax kutularında karanfiller, telli kadifeler, boy boy sardunyalar. Biraz ileride ortancalar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rahmetli annemle her gelişimizde bir karanfil koparıp kulağıma takardım.<br />
Anneannem kızardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zavallı annem ne bana kızabilirdi ne de ona. Hemen konuyu değiştirirdi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Duydun mu, anne?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Neyi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Geçen akşam yine define aramaya gitmiş bizimkiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— E sonra?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra konu uzar giderdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dayım arkamdan geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Dayı, çiçeklere sen mi bakıyorsun?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Yok, annem.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Anneannem mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir an bana tuhaf tuhaf bakıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Kızım, hepiniz mi bunadınız? Kim benim annem?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Boğazım düğümleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Dayı… beni hatırlamadı. “Anneanne” diyorum, yüzüme bakıyor öylece. Annemi anlatıyor… Az önce buradaydı diye. Annem öleli on yıl oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dayım sigarasını yere atıp eziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— İnsanları unuttu benim annem…<br />
— Çiçekleri değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir süre sessizlik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Çok kalacak mısın burada?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Bilmem… yettiği kadar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Nasıl oluyor o, yetmek?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cevap veremiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan yıllardır görmediği birine içini açabilir mi?<br />
“Kocam beni aldattı” diyebilir mi?<br />
“Evi de aldı, beni kapı dışarı etti” diyebilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Susuyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— İşlerimi halledince…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sözümü kesiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Sen ne yazıyorsun şimdi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Bilmem… hâlâ arıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Annen de kararsızdı senin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demek ki hatırlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yazar olduğumu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayva ağacının altına oturuyorum.<br />
Dayım yanıma geliyor. Elinde sigara.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Bu ağacı sen doğduğunda ektim, diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İçimden bir şey sarsılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Bak, şu koltuklar… annenin çeyizliği.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Biliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Nereden bileceksin kız?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Annem anlatmıştı. Anneannem de her gelişimde…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Derin bir nefes alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Eskiden buralar kalabalıktı. İlk televizyonu teyzen almıştı. Ev dolup taşardı. İnsan eksik olmazdı. Sonra herkes aldı… Biz de rahat ettik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Sokaklar bomboş şimdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Göremezsin artık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sesi sertleşiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Annem derdi ki:<br />
“Abim bizden çıkarır hıncını. Hayattan, kadınlardan, kendinden… Hep bizi suçlar.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam o sırada anneannem geliyor.<br />
Elinde çay tepsisi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Koşuyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Bırak kızım, daha ölmedim. Bunu da taşırım, sarımsak da ekerim gerekirse.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tepsiyi bana uzatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Al, bu çayı dayına ver.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir an umutlanıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Galiba tanıdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birlikte çay içiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anneannem soruyor:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Halil, bugün çocuklar gelmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Gelirler anne… daha erken.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sessizce dayıma soruyorum:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Kim bu çocuklar?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Sensin, diyor. Kim olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Ben mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Evet. Her öğlen okuldan çıkınca gelirmişsin. Yanında bir çocuk olurmuş… birlikte yemek yermişsiniz, sonra gidermişsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiçbirini hatırlamıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anneannem kulağıma doğru eğiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fısıldar gibi ama yine de sert:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">— Bir de yazar olacaksın! Görüyor musun?<br />
— Sen bile unutuyorsun.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dindar-ve-kindar-nesil-yetistirme-amaci-cok-cok-kotu-de-chp-ne-diyor-13126</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Dindar ve kindar nesil yetiştirme amacı çok çok kötü de, CHP ne diyor?</h1>
                        <h2>Mesele 'dindar nesil' mi yoksa 'Kemalist nesil' mi yetiştirmemiz gerektiği değildir; asıl mesele devletin 'nesil yetiştirme' yanlışına düşmesidir. CHP ve iktidar arasındaki müfredat kavgası, aslında aynı yöntemlerin (inculcation) farklı içeriklerle yarıştırılmasından ibarettir. Oysa laik ve demokratik bir hukuk devletinde, ne din ne de resmi ideoloji tarih dersinin içinden koparılıp birer 'dayatma dersine' dönüştürülemez.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/dindar-ve-kindar-nesil-yetistirme-amaci-cok-cok-kotu-de-chp-ne-diyor-1776608893.webp">
                        <figcaption>Dindar ve kindar nesil yetiştirme amacı çok çok kötü de, CHP ne diyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Urfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan facialardan sonra nedense akıllara yine eğitim-öğretim sistemi geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Nedense” ifadesini kullandım çünkü bizde yaşanan eğitim faciası kronik, hükümetler üstü, adeta bir devlet politikası faciası, krizlerde akla gelmesi bana hep tuhaf gelir, çünkü aslında akıldan hiç çıkmaması gereken bir alan bu.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu da belirtmek isterim yazımın hemen başında, her meseleye “her işin başı eğitim” diyen zihniyete pek yakın değilimdir, ilk bakışta çelişki gibi gözükebilir yazının en başında yazdıklarımla ama umarım yazının sonunda muradımı anlatmış olurum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okul kavramından ne bekliyoruz, Milli Eğitim Temel Kanunun amaç maddesi ile bir meselemiz var mı, benim vardır mesela, öncelikle bunun netleşmesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konuda da ben daima öğretim kavramını eğitim kavramına tercih etmişimdir, insanların çocuklarını okula eğitilmeleri için değil, çok farklı alanlarda bilgilendirilmeleri amacıyla göndermelerinin gerektiğini düşünürüm, eğitim kavramı altında ima edilen şeylerin daha ziyade ailenin, toplumun, mahallenin, çevrenin işi olduğunu düşünürüm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, bizim milli eğitim sistemi, buradaki milli kelimesini bile tartışmamız lazım, matematiğin, yabancı dilin, fiziğin, hatta tarihin millisi olmaz, olmamalı, latince kökenli “inculcation” kavramı üzerine inşa edilmiştir, “inculcation kelimesi ise latince “inculcare” fiil kökeninden geliyor, anlamı ise “içine basmak, ezmek, damgalamak, ısrarlı tekrarla zorla kabul ettirmek, zihne kazımak”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben kendi çocuğumu okula iyi matematik, iyi yabancı dil(ler), iyi fizik, iyi Türkçe (anadil), iyi tarih öğrensin diye gönderirim, kimsenin benim çocuğumun aklına kimi yaklaşımları basmasına, ezmesine, damgalamasına, zorla kabul ettirmesini istemem doğrusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, bizim milli eğitim sisteminde matematik dökülüyor, üniversite giriş sınavlarında kırk soruda ortalama doğru sayısı yedi, çok çok az sayıda okul dışında lise bittiğinde yabancı bir dilde kitap okumaları olanaksız, Türkçede de daha de, da eklerini ayırmayı beceremiyorlar, beş yüz kelime ile konuşuyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşin ilginç tarafı ise, esas buraya gelmek istiyorum, eğitim(!) sistemimizde bu büyük facia değil, başka şeyler tartışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut iktidar üniversite sınavındaki matematik rezaletini, çocukların iki kelime İngilizce cümle kuramamalarını, okuyamamalarını konuşmuyor, işi gücü yeni müfredat diyerek laik devletin okullarında din kültürü ve ahlak bilgisi, Hz. Muhammed’in hayatı, temel dini bilgiler, Kur’an-ı Kerim dersleri okutmayı Türk edebiyatının temel klasik kitaplarını okutmaya tercih ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada, geçerken, bizdeki çok yanlış laiklik anlayışına da değinmek isterim doğrusu, gerçek bir laik devlet herhangi bir inanç için, sünni İslam, Alevilik, Musevilik, Hristiyanlık farketmez, bir kuruş kamu parasının kullanılmasına izin vermeyen devlet sistemidir, Anayasanın ikinci maddesi ile (laik devlet) ile aynı Anayasanın 136. Maddesi (Diyanet İşleri Başkanlığı), liselerde din dersleri bir arada olamazlar mesela.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Din çok önemli bir kurum ama din kurumunun anlaşılması, öğretilmesi yukarıda saydığım din dersleri ile değil (bu konuların öğrenilmesini devlet dışı kurumlara bırakmanın anayasa ile çatışmadan, mesela vakıf kurumları, yollarını bulmamız lazım) haftalık saatleri arttırılacak sosyoloji ve felsefe derslerinde din sosyolojisi, dinler felsefesi bölümleri altında yapılmalıdır diye düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki başlıkta dindar ve kindar nesil yaratma facia projesi karşısında CHP’yi neden sorgulamak gerektiğine değiniyorum?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP ders saatleri ve verilme biçimleri laik bir devletle çatışan din derslerine haklı olarak karşı çıkıyor ama ne öneriyor daha demokratik bir hukuk devleti adına?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir CHP’liden ortaöğretim müfredatından hem din derslerini hem de Atatürk ilke ve inkılapları derslerini beraber kaldıralım fikrini işittiniz mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden din dersleri ile Kemalizm derslerini aynı kefeye koyuyorsun diye sorarsanız, her iki dersin (!) ele alınış biçiminin benim eleştiri kalkış noktam olan “inculcation” (kafaya zorla, ısrarlı tekrar ile sokmak, damgalamak) kavramına denk düştüğünü düşündüğüm için diyebilirim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küçük bir anı: 2000’lerin hemen başı, 28 Şubat havası esiyor, ben de Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Fakültesi dekanıyım, programı yeni yapıyorum, karşıma YÖK’ün mecburi Atatürk İlke ve İnkılapları dersi çıkıyor, beni aşan bir konu ama bir formül ürettim, bu dersi vermek için lise arkadaşım Galatasaray Üniversitesinden çok iyi bir tarih profesörünü davet ettim (iznini almadığım için adını veremiyorum), sağ olsun kabul etti, ben de dersi lütfen çok kaliteli bir 20. Yüzyıl Türkiye tarihi dersi olarak verelim dedim, anlaştık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sene sonunda YÖK’ten müfettişler geliyor, ders müfredatına ve derslerin syllabus’lerine bakıyorlar, benle görüşmek istediler, gittim tabii, Allah için çok kibar insanlardı, bana “Hocam, sizle, dersi (Atatürkçülük) veren hoca ile, çok iyi tanıyoruz ve seviyoruz sizleri, bir sorunumuz yok, dersin içeriği de çok akademik ama bu dersin konulmasının amacı bu içerik değil, amaç başka, bu içerik için başka ders açın” dediler. Ne demek istediğimi anlatabiliyorum değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atatürk ve dönemi tarihimizin en önemli bölümlerinden biri ama bu konuyu ayrı bir ders ve üstelik “inculcation” temelli bir ders olarak değil iyi verilecek tarih derslerinin bir bölümü, isterseniz ağırlıklı bir bölümü olarak verelim, özel bir ders açmayalım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lütfen çocuklarımıza iyi matematik, fizik, iyi yabancı dil, iyi tarih, felsefe, sosyoloji öğretelim ama “inculcation” temelli inanç ve resmiyet kokulu konuları devlet sistemine sokmayalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki yanlışı yarıştırmayalım, kendimizi de asla ikisinden birinin yanında durma mecburiyeti içinde hissetmeyelim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kolay iş değil farkındayım ama mesafe alacak isek zaten zoru başarmak zorundayız.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesele dindar ve kindar nesil yetiştirme ile Kemalist nesil yetiştirme yarışı, hangisinin daha iyi olduğu değildir, mesele nesil yetiştirme yanlışına düşmemektir. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bırakın nesiller evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde özgürce kendi yollarında gitsinler.&nbsp; &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/rober-hatemo-hakliydi-13125</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Rober Hatemo haklıydı</h1>
                        <h2>Çocuğun sorumluluğunu veliye, hatasını öğretmene yükleyen bu yeni düzen; aslında 'birey' olmayı yanlış anlayan bir toplumun eseridir. Ödevini yapmamanın hesabını ödemeyen, kural ihlalini 'ayrıcalık' sanan çocukların büyüdüğü bir dünyada; poligonlarda 'heves alan' mermilerin okullarda patlaması bir tesadüf değildir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/rober-hatemo-hakliydi-1776608555.webp">
                        <figcaption>Rober Hatemo haklıydı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu korkunç ambiyansta kitle iletişim araçlarından ve yeni medyadan ne kadar uzak durmaya çalışsam da elimizdeki telefonlar ile bu durum her geçen gün daha da imkansızlaşıyor. Günlerdir düşünüyorum “Buna nasıl bir önlem alabilirim?” diye ama bunu düşünürken bile görüyorum ki elimde telefon ve ben “Reels” kaydırıyorum. Hem de hiçbir şey anlamadan, görmeden, algılamadan. Eminim size de oluyordur “Bir şeyler izliyorum ama hiç anlamıyorum, görmüyorum.” hissi. İşte sanırım tam bu noktada insanın “Burada bize bir şey yaptırılmaya çalışılıyor.” demesi gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde Sevgili <strong>Rober Hatemo</strong>’nun bir açıklamasına denk geldim yine bu “Kaydırmacalı” anlarımdan birinde. (“Kaydırmacalı” eski yazılarımdan birinin de ana konusu bu arada, meraklısı okuyabilir.) Hatemo açıklamasında 2012 yılında öldüğünü düşündüğünü söylüyordu. Bu beyan beni o anda da çok etkilemişti ve birkaç gündür de beynimde dönüp duruyor. Oldukça metaforik bir açıklama. Ciddi meseleleri romantize etmekten nefret ettiğimi düzenli şekilde yazılarımı okuyanlar hatırlar; kadın cinayetleri, fanatizm, şiddet, çocuklar vs gibi konularda özellikle yapılan “Melek oldu” gibi sosyal medya paylaşımları midemi bulandırır. Olayın ciddiyetini kaybetmesine çanak tutan bu saçmalıklar iletişimin de geldiği noktayı bize gösteriyor aslında. O nedenle Hatemo’nun açıklamasını da “Evet, insanlığımız öldü” gibi romantik bir dille ve bakış açısı ile ele almayacağım fakat bu Hatemo’nun haklılığından bir şey kaybettirmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2012’den sonra olanları düşündüğümüzde gerçekten de dünyanın yavaş yavaş bir cehenneme dönüştüğünü hepimiz görüyoruz ve eminim hepimiz bu konuda hemfikiriz. Olayın şurasını kaçırıyoruz ama: madem öldük ve cehennemi yaşıyoruz; demek ki cehenneme layık birer insanlık yaşamışız. Kimse olaya bu açıdan bakmıyor ne yazık ki.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ülkemizin gündemine bomba gibi düşen olaylara baktığımızda gerçekten de cehennemden bir farkı yok. Hatta tüm dünyaya baktığımızda. Ne kadar basit bir denklem aslında: dün açılan Hürmüz Boğazı bugün kapatılıyor. Kim neyin üzerinden para kazandı mesela oyuncağa dönen kurlardan, petrol fiyatlarından; ancak şeytanın aklına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>AMERİKAN RÜYASI</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir okulu elinde silahla basmak da ancak şeytanın aklına gelecek bir kurgu. Yıllardır Amerika ile özdeşleşmiş olan <strong>“School Shootings”</strong>in ülkemize sıçradığını görmek beni maalesef şaşırtmadı. Her anlamda kendi özünden ayrılan ve <strong>“Batılı”</strong> değerleri kendine entegre etmeye çalışan bir ülke için sıradan bir gelişme.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat beni asıl üzen, yine ve yine her kafadan bir ses çıkması durumu. Her durumda olduğu gibi sonuca neden olan bir <strong>Günah Keçisi</strong> arama refleksi. Biraz da kendimize bakalım, bakalım:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan ilişkilerinin geldiği <strong>nokta</strong> üzerinde çok fazla kafa yoruyoruz; bu gereksiz. Bunun analizini yapmak bir başarı değil. Çünkü insan ilişkileri <strong>süreçlerde</strong> şekillenen bir sistem. “Neredeyiz?” diye sormak yerine “Buraya nasıl geldik?” şeklinde sormamız gereken sorular bizi çok rahatsız edecek evet ama asıl cevaplar orada. Her zaman arkasında durduğum gibi, yine söyleyeceğim ki insan ilişkilerinin dönüşümünü anlamaya çalıştığımız noktalarda elli yıl, yüz yıl gibi süreçler çok kısa süreçlerdir. İnsanoğlu bir sabah uyandığında katil olmaz, bir sabah uyandığında “Ben bu dünyadan nefret ediyorum.” demez. Hepsi bir süreçtir. Malum olayda görev alan sağlık personelinin arabasında ağlarken video çekip bunu paylaştığı görüntüleri izlerken, bunu süreçle beraber ele almamız gerekir. Çünkü hiçbir insan bir sabah uyanıp “Ben bir video çekip paylaşırsam gündem olurum.” gibi bir motivasyonla uyanmaz. Yıllar içerisinde buna güdülenmiştir. O nedenle olayları kavrayabilmek için çok çok gerilere gitmemiz gerekiyor. Bizim ölümümüz ne zaman başladı, buraya bakmak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şahsi kanaatimce bizim ölümümüz kendi <strong>özdeğerlerimizi</strong> terk ettiğimiz an başladı. Bunlardan utandığımız, utandırıldığımız an başladı. “Saygı” denen kavramın-ki insan ilişkilerinin çimentosu olduğunu düşünüyorum-terk edilmesi ile başladı. Bunu tam da “Liberalizm” denilen ideolojinin ekonomik bir terim olmaktan çıkıp insan ilişkilerine sirayet ettiği dönemde görebiliyoruz. Biz “bireysel” olmayı, “birey” olmayı çok yanlış anlayan bir toplumuz ne yazık ki. Örneğin çocuk yetiştirirken “O bir birey, kendi istekleri var” şeklinde bir argümanı 5 yaşındaki çocuk için kullandığımızın pek farkında olmuyoruz. 5 yaşındaki çocuğun mantıklı karar verebileceğini düşünecek kadar ne ara aklımızı yitirdik, asıl nokta sanırım burası. Bir anne olarak çok üzüldüğüm başka bir nokta da şu, biz bunu kendi evlatlarımıza ne kadar yapmaya çalışsak da maalesef “Çoğunluğun Tiranlığı”na maruz kalıyoruz. Günlerdir öğretmen-veli tartışmalarını okuyoruz. Öğretmenler kendilerine bir saygının kalmadığı konusunda haklılar, sonuna kadar destek veriyorum. Fakat biraz çuvaldızı da kendimize batıralım. Kendi öğrencilik dönemlerimi hatırlıyorum-ki öğretmen çocuğuyum aynı zamanda-kimsenin bana “Ödevlerini yaptın mı?” diye sorduğunu hatırlamıyorum. Veya çantamı annemin-babamın hazırladığını bilmem. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir şiir ezberlemek için televizyonun izlendiği ve soba olan tek odadan çıkıp evin soğuk bir odasında kendi kendime yüzlerce tekrar yapardım çünkü o benim sorumluluğumdu; annemin veya babamın değil. Annem, babam beni sadece sabah uyandırmakla mükellefti, geri kalanı benim sorumluluğum. Fakat şu an maalesef ki öğrencinin tüm sorumluluğu evde veliye yüklenmiş durumda: “Ödevleri yaptıralım, kontrol edelim.” gibi. Hayır, bu benim sorumluluğum değil; bunu yapmak öğrencinin, kontrolünü yapmak öğretmenin sorumluluğu. Ben akıllı telefon kullanmak zorunda ve öğretmen ile 7/24 irtibata geçmek zorunda değilim, ki geçmemeye çalışıyorum da. Bu nedenle “İlgisiz veli” olarak algılandığımın da farkındayım; önemli değil. Çoğu zaman çocuğuma da “Ödevlerini yapmak istemiyorsan yarın sabah bunun sorumluluğunu sen alacaksın” diyorum fakat buna müdahale etmediğim günlerin sabahında ben okuldan uyarı alacağım “Oğlunuz ödevlerini yapmadı” diye. Ben isterdim ki, yapmasın. Bir gün, iki gün, üç gün yapmasın ama bunun hesabını da ödesin. Bana bu bildirilsin tabii ki ama yapmış olduğu veya yapmamış olduğu şeylerin sonucunu yaşayacağını öğrensin. Düşük not alsın ama sorumluluk sahibi olmayı öğrensin. Ben isterdim ki hiçbir veli arkadaşım çocuklarının ödevlerine müdahale etmesin, hepsi kendi çabasıyla yapsın veya yapamasın. Yine ben isterdim ki bütün veli arkadaşlarım çocuğu kendi sorumsuzluğu nedeniyle düşük not aldığında öğretmene kafa tutmasın. Her evde “Öğretmenin doğrusunu bilir” denebilsin. Bu konuyu neden okul, öğretmen ve veli durumuna indirgiyorum? Çünkü bir toplum burada şekilleniyor. Biz evde evet, çoraplarını kirliliğe atmadığı takdirde onların yıkanmayacağını öğretiyoruz fakat toplu yaşam alanlarında farklı davranış biçimleri ile karşılaşan çocuk bocalamaya başlıyor. Kendisine çizilmiş olan sınırların, başka çocuklar tarafından delik deşik edildiğini gören çocuk kendi ailesine düşman olmaya başlıyor. Emin olun sizin, okul “Veliler bugünden sonra okula lütfen gelmesin” dediği kreşlerde okula gitmeye devam eden anne-babaların yapmış olduğu şey bile çok ciddi bir saygısızlık ve sorumluluk türü. Bu davranışın başka bir anne-baba ve çocuğu arasındaki bağa ne kadar zarar verdiğini umursamadığınız için, <strong>saygısızlık.</strong> “Aman ne var bunda?” diyeceğiniz her kuraldışı davranış insan ilişkilerinde bir kartopu etkisine neden oluyor. Bu bireysellik değil; çok üzgünüm, bu saygısızlık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görüyorsunuz ki bir baba da “Aman ne var bunda, çocuğumu poligona götüreyim” demiş. Eminim ki bu olayın da öncesinde birçok “Aman ne var bunda” yaşanmıştır. Yine sonuç düşünülmeden, sürecin farkında olmadan birçok şey halı altına süpürülmüştür. Babanın ifadesinde de gördüğümüz üzere çocuğun “zeki” oluşu birçok şeyi bertaraf etmiş ama sosyal hayatta var olabilecek bir birey yetiştirilememiş. Sorumluluk verilmemiş, yapmış-yapmamış olduğu davranışların hesabı sorulmamış. “Ama onun babası emniyet mensubu” denilerek birçok şey görmezden gelinmiş. Bunlar günlerdir defalarca konuşuldu zaten, daha fazla uzatacak değilim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu olay sonucunda yaşanan kayıplar, hayatı evladının mezarı ile birlikte toprağa verilen anne-babalar; hepsi bir yana, insan ilişkilerinin artık gelmiş olduğu nokta gerçekten de bir “Ölüm” durumu. Maalesef ki biz yarın yine bu dünyaya uyanmayacakmışız, sanki yetiştirdiğimiz evlatlarımızın yapmış olduğu her şeyin mimarı biraz da biz değilmişiz gibi hoyratça yaşıyoruz. Bu dünyaya fiziki olarak yeterince zarar vermiyormuşuz gibi bir de insanlığın en çok ihtiyacı olan maneviyata her geçen gün vurdukça vuruyoruz. Yaşamayı “Günü kurtarmak” olarak görüyoruz ve evet Rober çok haklı. Ölüm, tam da böyle bir şey olmalı. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kilise-duvarina-isemek-13124</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kilise duvarına işemek!</h1>
                        <h2>Negatif faiz verip ekonomiyi kalkındıracağız diye zombi şirketler yarattılar. İki yıl önce faiz artırmaya başladık. Utanmadan “zombi deyip durdunuz, o şirketlerden kurtuluyoruz işte” dediler. Zombi şirketlerle beraber 70 yıllık geçmişi olan şirketler batmaya başladı. 2026 yılının ilk üç ayında 62 şirket iflas etti. Konkordato ilan edip zaman kazananları saymayalım bile. Şirketler büyük bir likitide problemi içinde. Allah aşkına çıkıp şirketleri bir dolaşın. Vadeler 120 güne çıktı, faturasız ticaret patladı, para olmadığı için resmen mal mübadelesi günleri yaşanıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kilise-duvarina-isemek-1776608371.webp">
                        <figcaption>Kilise duvarına işemek!</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Bitti mi, birinci raund mu; geçen hafta, “piyasaların barışı satın almaya daha istekli olduğunu” yazmıştım hatırlarsanız. Hafta sonu başarısızlıkla sonuçlanan dramatik barış görüşmelerinin ardından Trump, Hürmüz Boğazı'na abluka ilan etti. Küresel piyasalar haftaya olumsuz başladı. Ablukaya önce İngiltere karşı çıktı. Aynı kabın iki elementi, bu kez keskin ayrıldılar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">ABD kamuoyu tepkisi, Avrupa ülkelerinin ABD ye sırt çevirmesi, üstüne üstlük Körfez ülkelerinin de mırın kırın etmesi Trump’ı çileden çıkardı ve Papa’ya ağzına geleni söyledi. Hristiyan olması sebebiyle sanırım cami duvarına değil kilise duvarına işemeyi tercih etti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Şimdi dünya savaşın etkilerinin ne olacağını, altından nasıl kalkacağını düşünüyor. IMF, dünyayı ekonomik durgunlukla beraber yükselen enflasyona karşı uyardı. Fed, para basma makinesini yeniden çalıştırarak piyasa geçen hafta 40 milyar dolar enjekte etti. Stagflasyon mu yaşanacak yoksa pandemi öncesi olduğu gibi ekonomi coşacak ve enflasyon patlayacak mı? Yaşayıp göreceğiz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Ablama Yuan verelim; Piyasalar şimdilik istediğini aldı. Peki savaş bitti mi? İran, Libya, Venezuela, Irak, Suriye petrollerini Euro ile satacaklarını açıkladıktan sonra başlarına neler geldi, hep beraber gördük. Şimdi Rusya ve Çin, bundan sonra ticaretlerinde ABD doları kullanmayacağını açıkladı. İran dahil Yuan’a geçiyorlar. Euro olmadı, Yuan verelim ablama! </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Resmi açıklamalara göre ABD Körfez’e 50 bin üstünde asker gönderdi. Bir sürü savaş uçağı ve gemisini bölgeye gönderdi. Çok ciddi maliyetler bunlar. İran ise Çin ve Rusya’dan desteklerle sürekli güçleniyor. Azgın azınlık “savaş bitti” senaryosundan kazanç elde ettikten sonra ikinci raund mu başlayacak? </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Türkiye; </strong>Savaşın Türkiye’ye etkilerinin ne olacağına dair iktidar herhangi bir endişe taşımıyor. Yine günü kurtarma derdinde. Savaş yüzünden çıkan döviz aynı hızla geri geldi, tamam. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Döviz geri döndü de nasıl döndü 2 yıllık ortalama devlet tahvil faizi %35 seviyesindeydi. Dünyada böyle bir faiz yoktu, deli faiz. Ona rağmen satıp %41 seviyesinden yerine koydular. Hisse senetlerini 3,20 dolardan satıp 2,80 dolardan yerine koydular. Evet deli kazanca geri geldiler ama Türkiye’nin yükünü daha da ağırlaştırarak</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Üretemiyoruz; </strong>Türkiye ithalatının %90 nı enerji dahil hammadde, ara malı ve yatırım malı. 2000 li yıllarda %60 civarındaydı. Dolayısıyla ülke her büyüdüğünde cari açık artıyor. Ayşe hanımın 20 bin dolara aldığı Hermes çanta cari açık içinde devede kulak. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Sorun çok netti. İthal hammadde girdisini düşür. İktidar 22 yılda bunun tam tersini becerdi. Asfalta, betona gömdü Türkiye’nin geleceğini. Utanmadan “bu yollar olmasa, ihracat nasıl yapacaksın” dedi. Betona, asfalta dökeceği parayı güneş ve rüzgar santrallerine harcasaydı, bugün daha az enerji ithal ediyor olurduk, daha az dışarıya mahkum olurduk ve 20 yıl önce yapılan yolların çok daha kalitelisini, çok daha fazlasını, çok daha ucuza yapardık. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Ülke büyürken cari açık artması normal ama bu iktidar ekonomik durgunklukta bile cari açığı artırmayı başardı. Ocak ve Şubat 2026 ayları bile rekor kırdı. Savaşın yaşandığı Mart ve Nisan ayları Allah’a emanet. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">IMF’ye borç ödedik; Yıllarca bu masalı anlattılar. 2000 yılında 23 milyar IMF borcu olmak üzere ülkenin toplam dış borcu 130 milyar dolardı. %2 döviz faiz ödediğimiz IMF borcunu kapatıp yerine % 9 döviz faizi ile Eurobond borçlandık. Bugün hazine garantili borçlar dahil toplam dış borcumuz 540 milyar dolar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Emekliye 1000 lira bayram ikramiyesi zammı yapamayan iktidar 2025 yılında devlet bütçesinden 52 milyar dolar faiz ödedi. Faiz giderlerinin bütçe içindeki payı 2017 yılında %8 den bugün % 15 seviyesine yükseldi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Negatif faiz verip ekonomiyi kalkındıracağız diye zombi şirketler yarattılar. İki yıl önce faiz artırmaya başladık. Utanmadan “zombi deyip durdunuz, o şirketlerden kurtuluyoruz işte” dediler. Zombi şirketlerle beraber 70 yıllık geçmişi olan şirketler batmaya başladı. 2026 yılının ilk üç ayında 62 şirket iflas etti. Konkordato ilan edip zaman kazananları saymayalım bile. Şirketler büyük bir likitide problemi içinde. Allah aşkına çıkıp şirketleri bir dolaşın. Vadeler 120 güne çıktı, faturasız ticaret patladı, para olmadığı için resmen mal mübadelesi günleri yaşanıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">1980’li yıllarda Japonya bugün ki Çin gibi dünyanın en büyük ekonomisi olma yolunda emin adımlarla yürüyordu. Dünyanın en büyük on bankasından çoğu Japonya bankasıydı. Sonra malları pahalı olmaya başladı, ardından serveti yurt dışına kiralamaya başlayıp üretimden vazgeçtiler. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Türkiye ithalata eroinman gibi bağlı bir ülke. İthalat yapamazsak üretim yapamıyoruz. Zaten üretimde yok. Ürünlerimiz artık pahalı. Petrol bulduk, gaz bulduk masalları ile “Türkiye, savaşı bilen bir ülke” gazları ile, İhalarımızla, Sihalarımızla Kudüs’e kadar her yeri işgal edeceğiz rüyalarıyla yatıp kalkıyoruz. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">10.04. 2026 TCMB ve BDDK verilerine göre; </span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Y<strong>abancı Portföy;</strong> ilgili hafta DİBS’lerde 712 milyon dolar ve hisse senedinde 430 milyon dolarlık alım var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>DTH; </strong>Vatandaşlarda 2 milyar dolar artış var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>TCMB rezerv; </strong>Üç rezervde de 9 ile 14 milyar dolar arasında artış var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Krediler;</strong> Hacim artışında üçüncü haftayı geride bıraktık. Ortalama bireysel kredi faizi 2 puan artarken, ticari kredi faizi 2 puan düştü; üç aylık mevduat ise aynı kaldı. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Piyasalar; </span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Gümüş;</strong> Mart başından beri; “85 ile 95 dolar arasına bir şans verecek gibi duruyor” tahmininde bulunuyorum. Haftaya 81,70 dolar üstünde açmayı becerirse ve üstünde kalırsa yukarı hareket devam eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Altın;</strong> Yine Mart başından beri; “4900 dolar ile 5200 dolar arasına kadar yükselebilir” diye yazıyorum. 4700 dolar destek. Yukarı hareket için 4975 dolar direncini kırıp üstünde kalmalı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Dünya emtia endeksi; </strong>Üç hafta önce 138 ile 126 puan arasında dalgalanır demiştik. Devam. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>USD/TL; </strong>Geçen haftayı 44,75 lira civarından kapatır demiştik. Bu hafta 45 psikolojik direnç. Çalışmazsa kapanış, 45,05 olur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Eur/Usd; </strong>1,1780 ilk direnciydi. Üstüne atsa da dayanamayıp altından kapadı. Bu hafta 1,17 destek ve 1.1930 direnç. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>ABD Tahvil 10 YR; </strong>%4,30 yeniden direnç olma yolunda. %4,20 destek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bist100; </strong>Çok güçlü alım geldi. Bu hafta 14500 puan üstünde kalmayı deneyecektir. Destek 13600 puan. Dolar bazında 3,20 dolardan kapadı, 3,30 dolar direnç. Kırılması zor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Dolar endeksi; </strong>Bu hafta 98,50 üstüne atamazsa 96,50 puan yeniden hedef olur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bitcoin; </strong>78.200 ve 84.800 dolar direnç. Buraları denemesi bile yeniden yükseliş trendi girdi demek değil. 71.000 dolar destek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Brent ve Ham petrol;</strong> Brent petrolde 86 dolar desteği dayandı. Ham petrolde ise 80 dolar desteği çalıştı ama esas destek 77 dolarda. Brent de 86 dolar, ham petrolde 77 dolar aşağı kırılmaz kısa vadede gibi görünüyor. </span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/turkiyenin-gunah-kecileri-okul-katliamlari-ve-bilgisayar-oyunlari-13123</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Türkiye’nin günah keçileri: Okul katliamları ve bilgisayar oyunları</h1>
                        <h2>Bilgisayar oyunları tam tersine insanları pasifize ediyor. Patronunuza mı sinirlisiniz? Doom Eternal oyununa girip iblisleri ortadan ikiye bölün. Öğretmeninizden azar mı yediniz? Counter-Strike’da karşınıza çıkan oyuncuyu kafasından vurarak öfkenizi atın. Hayatta başarısızlık üzerine başarısızlık mı yaşıyorsunuz? Mount&Blade oyununda bir yerleri ele geçirin, efsanevi bir komutan olun.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/turkiyenin-gunah-kecileri-okul-katliamlari-ve-bilgisayar-oyunlari-1776540885.webp">
                        <figcaption>Türkiye’nin günah keçileri: Okul katliamları ve bilgisayar oyunları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye 14 ve 15 Nisan tarihlerinde arka arkaya iki okul katliamı haberiyle sarsıldı. Bunlardan sonuncusunun faili İsa Aras Mersinli’nin de oyun dünyasında bilinen çok oyunculu oyunlarından biri olan PUBG (Player Unknown Battlegrounds) oyununu oynadığı için bu katliamda bu oyunun payı olduğu gerekçesiyle, yeterince aklını kullanmayan kitlesine haber servisi yapmayı seven havuz medyası ve onların “uzman” akademisyenlerince hedef gösterildi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazı esasen bu haber doğrultusunda olacak ama esas mesele Türkiye’yi ve genel olarak onu yöneten “ortak aklın” problemi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nedir bu problem? Toplumsal sorunların tek bir sebebe indirgenmesi ve bunun gerçek bir sebep olup olmadığına bakılmaksızın hemen birilerinin ya da bir şeylerin hedef tahtası haline getirilmesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynısını da bu olay özelinde görüyoruz. Babası tarafından poligona götürülüp ateş eğitimi alan psikolojisi bozuk -ve büyük ihtimalle aile içi şiddet “kurbanı”- çocuğun onlarca masum çocuğu ve bir öğretmeni katletmesinin sebebinin bir bilgisayar oyunu olması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Defalarca söylemekten bıkmadığım şeyi yinelemek istiyorum; korelasyon sebep değildir. Bunun böyle çok havalı bir Latince tanımı da vardır: <em>Cum hoc ergo propter hoc</em>. Latincesini Türkçesine çevirmek de zordur ama şöyle denebilir; “bu (bununla) var, o halde bu yüzden var”. Bilimsel düşüncede bir örnek vereyim; bir galaksinin merkezinde ne kadar çok yıldız varsa, merkezindeki süperkütleli karadelik de o kadar ağır olur. Yanlıştır. Çünkü bu yıldızların çokluğu <em>muhakkak </em>süperkütleli karadeliği beslemek zorunda değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu toplum bilimlerine uygularsak; X mahallesinde suç çok işlenmektedir çünkü göçmenler vardır. Göçmenlerin orada bulunması bir sebep değil, bir bağlantı, bir ilişki olabilir. Araştırılması gerekir. Göçmen sorunu büyük bir sorundur ancak ne kadar suç vardır? Suçun ağırlığı nedir? Göçmenlerin suç faillerine oranı nedir? Bu sorular sorulmadan bu hükme varmak korelasyonu sebep sanmaktan öteye gitmez. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buradan yola çıkarak aynı örneği bilgisayar oyunlarına uygulayabiliriz:</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">X kişisi Y kişisini öldürmüştür, </span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">X kişisi bilgisayar oynamıştır. </span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla bilgisayar oyunları kişileri suça sürükler. </span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı şekilde X kişisinin Y kişisini öldürmesindeki tüm psikolojik ve toplumsal saikleri (motivasyonları) ortaya dökmeksizin bu sonuca ulaşmak mantık dışıdır. Bu sebeple “korelasyonu sebep sanmak” bir mantık hatasıdır. Bilimsel değildir. Bir safsatadır. Düşünsel metotlara aykırıdır ve savunulamaz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve istisnasız Türkiye’nin günlük yaşamını dahi etkileyen sosyal medya ileri gelenlerinden tutun haber servislerine kadar herkes bu hatayı sadece bilgisayar oyunlarında değil, önüne gelen her meselede yapmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette ki yaptıkları tek mantık hatası bu değildir ve hatta mantık kitaplarında gösterilen ne kadar mantık hatası varsa, bu eli çubuklu “akademisyenler” uzlaşmış gibi o hataların üzerinde tepinmektedir. Bu başka bir yazının konusu olsun. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Haliyle, bunun adı “günah keçisi” bulmaktır. Çünkü kimsenin gerçek sebepler üzerinde düşünecek zamanı yoktur ve bir ülkeyi bu sebepler üzerine düşünen bir toplum olmadan yönetmek çok çok daha kolaydır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden aile içi şiddete vurgu yapılsın ki? Bu yazı için herhangi bir istatistiğe gerek bile duymuyorum ama bilmem kaç ailenin kaçında bu şiddetin olduğunu devletin kendi kurumu TUİK bile kabul ediyor. Ama bu bir maliyet, bunun için eğitim, planlama, bilinçlenme ve bir sürü şey gerekir. Niye uğraşalım? Neden bir babanın psikolojisi zaten bozulmuş çocuğa silahlı eğitim vermesi üzerine durulsun ki? Çünkü bunun üzerinde durmak da apayrı bir sahife açıyor. En iyisi onu da halının altına süpürelim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zaman geriye bilgisayar oyunlarının suçlanması kadar kolay bir şey kalmıyor. Neden? Çünkü bir avuç insan oynuyor, hedefe koymak kolay. O oynayanların da pek bir politik tavırları da yok zaten. Dolayısıyla Yom Kippur bayramında Muntar dağında kurban edilecek o günah keçisini (evet terim bu Yahudi dinsel terminolojisinden gelir) o dağa çıkarmak kolay. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şunu da bir aradan çıkarayım: Elbette belirli yaş grupları onların yaşını aşan şiddet, korku ve cinsellik içerikli oyunları oynamamalı. Bunda bir sorun yok. Oyunların çoğunda şiddet var. Bu da bir kabul. Ancak kum torbasına vurmak da bir şiddet. Çocuğunuzu belki o taekwondo ya da boks kursundan almalısınız. Şiddetin insanın hayatında olmadığı bir yer yok. Eğer çok genelleştirirseniz, satranç tahtasında veziri almak için feda ettiğiniz piyonun bile şiddete uğradığınızı düşünebilirsiniz.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bunların hepsinin zaten ebeveyn kontrolü denilen sistemleri var. Bir zahmet zamanınızı ayırın, kafanızı komşunuzun Instagram’da ne yaptığına bakmaktan bir an kaldırıp, tüm cihazları ebeveyn kilidiyle tek tuşla kilitleyebileceğiniz önlemlere bir bakıverin. Sizin aptallığınızın cezasını biz yetişkinler çekiyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şiddeti ne kadar genelleştirebilirsiniz? Bu yazıyı yazarken bir istatistiğe baktım. Tam şu anda içinde “ılımlı” şiddetin olmadığı ve bildiğimiz balistik silahların bilgisayar oyunlarına göre simüle ederek oynandığı oyunları oynayan tahmini 1.5 milyar insan var. Elbette bu rakam şu anlık, her zaman aynı sayı olmuyor ama bunu şimdilik bir veri kabul edelim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1.5 milyar insan. Dile kolay…Bu 1.5 milyar insanı silahlandırsanız dünyanın bütün hükümetleri Fransız Devrimi’nden beri görmediği bir çalkantıyla devrilir. Kimse bu güce karşı koyamaz. Ve tahmin etmek zor değil bunların çoğu da gençtir. Peki bu 1.5 milyar içinde kaç kişi okul basıyor? Kaç kişi birisine şiddet uyguluyor? Bilemiyoruz ama sanırım bir elin parmaklarını geçmiyor. Ya da içlerinden bin kişi birilerine şiddet uyguluyorsa bile bunlar oynadığı oyundan değil tam tersine yaşadığı buhranlardan ileri geliyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hatta benim savım şu; bilgisayar oyunları tam tersine insanları pasifize ediyor. Patronunuza mı sinirlisiniz? Doom Eternal oyununa girip iblisleri ortadan ikiye bölün. Öğretmeninizden azar mı yediniz? Counter-Strike’da karşınıza çıkan oyuncuyu kafasından vurarak öfkenizi atın. Hayatta başarısızlık üzerine başarısızlık mı yaşıyorsunuz? Mount&amp;Blade oyununda bir yerleri ele geçirin, efsanevi bir komutan olun. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca bilgisayar oyunlarının birilerini suça ittiğini kabul etmek de insan aklına bir hakaret gibi. Salt bilgisayar oyununun teşvikiyle bir suç işleyebilecek biri ciddi anlamda eğitilemez bir akla ya da zaten çok daha önce tahrip olmuş, mahvolmuş bir psikolojiye sahip olsa gerektir. Hiç kimse, benim nefret ettiğim, beyaz gömleği göğüs kıllarını gösterecek kadar açmış, siyah takım elbiseli, siyah pardesülü adamların birbirine yarım saat dik dik bakmaktan başka hiçbir şey yapmadığı Türk TV dizilerini izleyerek bile okul basacak seviyede silahlanıp birilerini öldüremez. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla o Türk dizilerinin bile yasaklanması aptalca. Bu da ülkemizin başka bir sorunu; izlemeyin. İzleyecekseniz çocuğunuz yatınca tekrarını izleyin. Çocuğa zarar verip vermediği üzerine nutuk atacak psikoloji bilgim yok. Ama madem koruyacaksınız, yatak odanıza nasıl çocuğu almıyorsanız, salonunuzda da bu içerikleri tüketirken almayın. Çocuk bilinçli değil, siz bilinçlisiniz. Ama görüyorum ki siz de o kadar bilinçli değilsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden akademisyenleriniz, profesyonelleriniz, uzmanlarınız fallik çubuklarını sallayıp ağızlarını salyalı salyalı akıtarak konuşabiliyorlar, siz de bunları dinliyorsunuz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günah keçisinin Tevrat’ta başka kime kurban verildiğini biliyor musunuz?&nbsp; Bir çöl iblisi olan <em>Azazel</em>’e. Evet, bildiğimiz Şeytan’ın başka bir arketipi. Sadece birilerini kafanıza göre hedef tahtasına koymuyor ayrıca kime kurban verdiğinizi de bilmiyorsunuz. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/abd-ve-irak-suriye-iran-uclemesi-13122</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>ABD ve Irak, Suriye, İran üçlemesi</h1>
                        <h2>ABD’nin izlediği Ortadoğu politikasının son somut örnekleri; 1990 yılında; Irak, uzun bir aradan sonra Suriye ve daha sonra Bölgedeki en yakın işbirlikçisi İsrail ile birlikte başlattıkları İran saldırısıydı. Kendisi de Ortadoğu kökenli olduğu için Büyükelçinin bilmesi gereken, ilk kural bu topraklarda “her an her şeyin birdenbire değişme” olasılığıdır. En azından geçtiğimiz yüzyılın başlarında, ülkesinin Osmanlı’nın son günlerinde özel görevle gönderdiği Amiral Bristol ’un raporlarını ve anılarını derlediği kitabı okuması, bu tür konuşmalarından önce yararlı olurdu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/abd-ve-irak-suriye-iran-uclemesi-1776537276.webp">
                        <figcaption>ABD ve Irak, Suriye, İran üçlemesi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP’nin&nbsp;yönetim anlayışı, iktidara muhalefet edenler dışındaki akımların, boy verip güçlenmelerini sağladı. Karşı düşüncedekiler üzerinde arttırılan baskılar, eleştirilerin kolluk ve yargı tarafından önlenmesiyle, sıradanlaştırıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Eski Türkiye” olarak adlandırdıkları geçmişin, medya kuruluşları iktidar yanlısı ve genelde kamu ihaleleri ile beslenen, “Yeni Türkiye” sermaye gruplarının ellerine geçti. Geçmişin görece güçlü şirketleri bu gelişmeler karşısında tavır almak yerine, suskunluğu ve örtülü işbirliğini seçtiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar yanlısı medya kuruluşları kamu bankalarından aktarılan, ilanlarla varlıklarını sürdürdüler. Kaynakları sınırlı muhalif medya kanallarına kısa sürede el konuldu. İnternet üzerinden erişim sağlanan, sosyal medya tekil kullanıcılarına kadar&nbsp;baskılandı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Medya aracılığıyla verilen, sanal başarı mesajları; uzaya gidiş, ay yüzeyine sert iniş, Karadeniz’de doğal gaz ve Gabar’ da ham petrol bulunması, ekonomiyi kurtaramadı </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bozulan gelir dağılımının yarattığı tablo, bir ayı aşan İsrail-ABD-İran Savaşı ile giderek kötüleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olumsuz gelişmeler, anketlere göre iktidarın yeniden seçilme şansını azalttı. Muhalefetin ısrarla sürdürdüğü, “erken seçim” kampanyası karşısında;&nbsp;AKP-MHP ikilisi, CHP ‘nin son yerel seçimde başarılı olduğu ,Belediyelerin yönetimlerini yargı yoluyla görevden almaya başladı. İlginç olan bu gelişmeler yaşanırken, demokrasiyi savunduklarını iddia eden AB ülkeleri ve ABD’den kayda değer hiç bir eleştiri gelmeyişiydi. Basma kalıp birkaç açıklama dışında tepki verilmedi. İktidarın evrensel hukuk kurallarını hiçe sayan, uygulamalarına ilişkin AİHM Kararlarını görmezden gelinişi, kendilerini demokrasi saflarında gösteren Batı ülkelerinin kamuoylarında pek tartışılmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump dönemi öncesinde; İktidar ile dönemin işbaşındaki ABD Yönetimi (Biden) arasında gerginleşen, ilişkiler yüzünden, Türkiye’nin F35 uçak üretimi&nbsp;projesindeki ortaklığı göz önüne alınmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uçaklar bedelleri ödenmesine karşın teslim edilmedi. Hava Kuvvetleri envanterindeki F16 uçaklarının yenilenmesi için gerekli parça siparişleri de hala karşılanmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin bu tutumuna karşılık, iktidar hava savunma sistemlerine duyduğu gereksinimi, Rusya’dan satın aldığı S-400’ler ile karşılamaya çalıştı. Ancak bu sistemler etkinleştirilmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’de Başkanlık yarışını Trump’ın kazanmasıyla başlayan süreçte, Türkiye’nin bu ülkeyle soğuyan ilişkilerinde yeni bir dönemin başladığı gözlendi. ABD Başkanının iktidarının başlarındaki tutumu ve konuşmalarının ne denli etkisi var, bilinmez, Türkiye’nin Bölgeye ilişkin yaklaşımında köklü değişiklikler gözlendi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suriye Politikası, ABD-İsrail ekseninde işbaşına getirilen, radikal İslamcı devlet başkanının açıkça desteklenmesiyle yeni bir boyut kazandı. Suriye’de İsrail’in toprak kazanması ve daha önce işgal ettiği, Golan tepelerini kendi topraklarına kattığını açıklamasına sessiz kalındı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in Gazze’yi işgali ve 60 Bin kişiyi aşkın, aralarında kadınlar ve çocukların çoğunlukta olduğu ,Filistinli sivillere soykırım uygulanmasına, daha önce&nbsp;verilen tepkiler gösterilmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak İsrail-ABD İttifakının İran’a saldırısıyla başlayan süreçte, İktidar&nbsp;yüzeysel tepkilerle yetindi. İran’ın ABD ile işbirliğindeki Körfez devletçiklerine yaptığı askeri operasyonların, kınanmakla yetinilmesi gözlerden kaçmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz gün Antalya’daki söyleşisinde, bölgedeki gelişmelere ilişkin görüşlerini açıklayan ABD B.Elçisi Barrack’ın yorumları ilginçti. Başkan Trump’a yakınlığı ile tanınan Büyükelçi; Bölgede istikrarın çoğulcu demokrasi yerine doğrudan “Tek Adam” rejimleriyle ya da onların yönetecekleri bir tür cumhuriyet rejimiyle (!) sağlanabileceğini, öne sürdü. B. Elçi Barrack’ın birkaç ay önce Ortadoğu’da dört ayrı ülkede yaşayan, Kürtlerin tek bayrak altında bayrak toplanacakları bir devletin gerekliliğine değinmesi ile MHP’nin başlattığı; “Terörsüz Türkiye” girişiminin etkisi oldu mu, bilinmiyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin izlediği Ortadoğu politikasının son somut örnekleri; 1990 yılında; Irak, uzun bir aradan sonra Suriye ve daha sonra Bölgedeki en yakın işbirlikçisi İsrail ile birlikte başlattıkları İran saldırısıydı. Kendisi de Ortadoğu kökenli olduğu için Büyükelçinin bilmesi gereken, ilk kural bu topraklarda “her an her şeyin birdenbire değişme” olasılığıdır. En azından geçtiğimiz yüzyılın başlarında, ülkesinin Osmanlı’nın son günlerinde özel görevle gönderdiği&nbsp;Amiral Bristol ’un raporlarını ve anılarını derlediği kitabı okuması, bu tür konuşmalarından önce yararlı olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyükelçi Barrack’ın talihsiz konuşması, CHP’nin AB içindeki ABD politikalarına karşı çıkan, sol partilerle aynı çizgiye gelmesini ve açıkça “ Amerikan Emperyalizmine Hayır” demesine neden oldu.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ozel-ve-kilicdarogluna-cagri-13121</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Özel ve Kılıçdaroğlu’na çağrı</h1>
                        <h2>Görünen o ki, halef-selef olan iki lider, birbirleri ile böylesine önemli bir konuyu yani Erdoğan’ın siyasi mühendislik projesini konuşamayacak kadar mesafeliler. Ya ciddiye almıyorlar ya önemsemiyorlar ya da birbirleri ile gerçek konuşamayacak kadar uzaklaşmışlardır. Ama bir araya gelerek bir anlamda parti içi iç cepheyi güçlendirmeleri mutlak butlan riskini siyaseten azaltabilir. Birlikte verecekleri ortak mesaj, fotoğraf, olası mutlak butlan kararını siyaseten boşa düşürecek bir yol haritası, CHP üzerine planlanan siyasal mühendisliği siyaseten etkisizleştirebilir. Sonuçta mutlak butlan kararı da değil hukuki gerekçesi olsa da siyasi bir karar olacaktır.   </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ozel-ve-kilicdarogluna-cagri-1776535740.webp">
                        <figcaption>Özel ve Kılıçdaroğlu’na çağrı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan sosyal medyada bir mesaj yayınladı. Mesaj; <em>“Türk demokrasisi önümüzdeki dönemde hak ettiği ana muhalefete kavuşacak.”</em> şeklinde idi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan bu paylaşımını, muhtemelen AK Parti Genel Başkanı kimliği ile yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim, pek çok siyasetçi ve yorumcu, Erdoğan’ın bu paylaşımını CHP’nin 38. Olağan Kurultay ile ilgili istinaf mahkemesinde olan “mutlak butlan” davasının, mevcut yönetim aleyhine sonuçlanacağı yönünde yorumladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ki Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olduğu günden itibaren bu olasılık Ankara kulislerinde yüksek sesle konuşulmaya başlanmıştı. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olası bir mutlak butlan kararı ile 4-5 Kasım 2023’te gerçekleşen ve Özgür Özel’in Genel Başkan seçilmesi ile sonuçlanan seçim yok sayılacak ve hukuki olarak önceki yönetim tekrar göreve gelecek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aradan geçen bunca zamana, gerçekleşen 39. Olağan Kurultay’a rağmen, önceki yönetimin bu görevi kabul etmesi açıkçası kabul edenler açısından siyaseten büyük bir hayal kırıklığı olur. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">GERÇEKTEN SORUN PARTİYİ KAYYUMA BIRAKMAMAK MI?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olası bir mutlak butlan kararı sonrasında görev önceki genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine verilecek. Kılıçdaroğlu görevi kabul etmesi, her şeye rağmen kendisine insani olarak da saygı duyanlar açısından hayal kırıklığı olacağı açıktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak kendisinin bu konu bağlamında gerekçesi var ve bunu da mutlak butlan davasının konuşulduğu dönemde; mealen görevi kabul etmezsem partiye kayyum atanır ve ben bunu istemem diye açıklama yapmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan Kılıçdaroğlu’nun yakın çevresi kulislerde onun, 38. Olağan Kurultay’da “şaibe” olduğu yönünde düşüncesinin olduğunu ifade ediyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle bile olsa bu aşamada gerçekten sorun ya da öncelik partiyi kayyuma bırakmamak mıdır yoksa böyle bir seçeneği (mutlak mutlan) siyaseten bertaraf etme yönünde adım atmak mıdır?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorum sadece önceki lider Kılıçdaroğlu’na değil şimdiki başkan Özel’edir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan her iki lider de tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyadır. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SADECE KAZANMAK DEĞİL CHP’Yİ DE BÖLME PLANI </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü şu çok açık; Erdoğan bir sonraki seçimde sadece ve sadece kazanmak istiyor. Ve bunun için de karşı karşıya olduğu tüm riskleri en aza indirmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası Erdoğan’ın kazanmak istediği sadece Cumhurbaşkanlığı değil partisi AK Parti’nin de Meclis’te açık ara çoğunluğu kazanmasını en azında Anayasa değiştirecek bir ittifak çoğunluğu elde etmek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim Erdoğan karşısında olası güçlü cumhurbaşkanı adaylarını yargı yoluyla tasfiye ile karşı karşıyalar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İBB Başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali de, merkezine konumlandırılan İBB Davası da bunun için. Yine Yavaş’a yönelik soruşturma izni verilmesi de. Hatta Özel’in dokunulmazlığının kaldırılması konusunda yazılan yazıların amacı da bu. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MUTLAK BUTLAN İLE HEDEFLENEN PARTİYİ BÖLMEK </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mutlak mutlan ile hedeflenen de, CHP’yi bir anlamda ikiye bölmek ve yüzde 30-35 bandında yerleşen oyları dağıtmak. Bölünmüş bir CHP ile bunu başarmak zor olmasa gerek.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma, Geneva, sans-serif"><span style="font-size:16px">Hedeflenen bölünmüş CHP'nin bir parçasının "Yerli ve Milli" yani Erdoğan'ın ifade ettiği haliyle "<em>T</em></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>ürk demokrasisi önümüzdeki dönemde hak ettiği ana muhalefet" </em>partisi olacak.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğeri ise mevcut CHP siyasetini taşıyacak bir part.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece genel seçimde muhalefetin zayıflaması ve partisinin ve Cumhur İttifakı’nın milletvekili sayısı olarak daha güçlü olmasını sağlamak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan/iktidar bloku ve ideolojik aygıtları bunu başarmak için hem siyasi hem de hukuki hem de algı makinalarının sonuna kadar çalıştıracaklardır. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">KILIÇDAROĞLU VE ÖZEL’E DÜŞEN SORUMLULUK </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte, CHP lideri Özgür Özel’in de, önceki lider Kılıçdaroğlu’nun da görmesi -ki görmemeleri imkansız-gereken siyasi gerçek bu. Ve iki liderin bu gerçeği veri alarak geç olamadan durum değerlendirmesi yapmaları gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünen o ki, halef-selef olan iki lider, birbirleri ile böylesine önemli bir konuyu yani Erdoğan’ın siyasi mühendislik projesini konuşamayacak kadar mesafeliler. Ya ciddiye almıyorlar ya önemsemiyorlar ya da birbirleri ile gerçek konuşamayacak kadar uzaklaşmışlardır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de onların yapmadıklarını parti büyükleri devreye girerek sağlayabilir, sağlamalı da. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak iki liderin bir araya gelerek bir anlamda parti içi iç cepheyi güçlendirmeleri mutlak butlan riskini siyaseten azaltabilir. Birlikte verecekleri ortak mesaj, fotoğraf, olası mutlak butlan kararını siyaseten boşa düşürecek bir yol haritası, CHP üzerine planlanan siyasal mühendisliği siyaseten etkisizleştirebilir. Sonuçta mutlak butlan kararı da değil hukuki gerekçesi olsa da siyasi bir karar olacaktır. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adım atıp, atmamak liderlerin elinde. Ama şunu unutmamaları gerekiyor ki, mutlak butlan ile kazanan Erdoğan, kaybedecek olan ise sadece CHP olmayacaktır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası velev ki, mutlak butlan olasılığı ciddi olmasın. Bu yine de iki liderin bir araya gelmesine engel olmamalı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan tarih bu iki lidere önemli bir sorumluluk yüklemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve adım atan kazanacaktır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/siddet-sonrasi-okulda-guveni-sevgi-bagi-ile-yeniden-kurmak-13120</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Şiddet sonrası okulda güveni sevgi bağı ile yeniden kurmak</h1>
                        <h2>Türkiye’de birçok aile hala çocuklarıyla en çok not üzerinden konuşuyor. Çocuğu başarı üzerinden sevmek ile ilişki üzerinden sevmek aynı şey değildir.  Bazı aileler “Bizim çocuk yapmaz” diyerek risk işaretlerini görmek istemiyor. 
Bu kafa karışıklıkları içerisinde pazartesi sabahı sadece öğrenciler değil, veliler de kendi korkuları ve soru işaretleriyle okula gelecekler. Anne ve babaların bu süreçte çocuklarının yanında sakin olması, vedaları gereksiz yere uzatıp kaygıyı büyütmemesi gerekir. Gün sonunda çocuğa “Nasıl geçti?” diye sormak yerine, “Bugün kendini nasıl hissettin?” gibi açık uçlu sorular sorulmalı, çocuğun düşünceleri öğrenilmeye çalışılmalıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siddet-sonrasi-okulda-guveni-sevgi-bagi-ile-yeniden-kurmak-1776529769.webp">
                        <figcaption>Şiddet sonrası okulda güveni sevgi bağı ile yeniden kurmak</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir önceki yazımda okulda şiddetin tek bir nedenden doğmadığını, aileden dijital çevreye, okul ikliminden ruh sağlığına kadar uzandığını belirtmiştim. Şiddeti yalnızca güvenlik meselesi olarak konuşamayız. Gerçek koruma, ilişki ile başlar. Çocuğu tehlikeden uzak tutmak için onu okula bağlayacak duygusal zemini güçlendirmek gerekir. Bir öğrenciyi okula bağlayan şey kurallardan daha çok gerçekten önemsendiğini hissetmesidir. Okulun duygusal iklimi bozulduğunda, akademik düzen tek başına yeterli olamaz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>“Bizden Korkuyor musunuz?” Sorusu Neyi Gösteriyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öğrenciler öğretmenlerine “Bizden korkuyor musunuz?” diye soruyorlar. Bu soru kırılmış bir güven ilişkisinin dışa vurumudur. Çocuk aslında şunu soruyor: “Hâlâ sizin öğrenciniz miyim, yoksa artık önce bir risk miyim?” Amerika’daki Ulusal Çocuk Travmatik Stres Ağı ile Amerikan Okul Psikologları Birliği gibi kurumların kriz sonrası çocuklara yaklaşım rehberleri, şiddet olaylarından sonra çocuk ve ergenlerde güvenlik kaygısı, benzer bir olayın tekrarlanacağı korkusu, dikkat dağınıklığı, irkilme, öfke, içine kapanma ve yoğun duygusal dalgalanmaların görülebildiğini belirtiyor. En önemlisi, çocukların bu süreçte ne hissedeceği büyük ölçüde yetişkinlerin tavrından etkileniyor. Çocuk sadece olayı değil, öğretmeninin yüz ifadesini, ses tonunu ve kendisine nasıl baktığını da okuyor. Bugün çocukların en büyük ihtiyacı, kendilerini açıklamak zorunda kalmadan anlaşılabilecekleri bir yetişkin yakınlığıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;“Hayır, korkmuyoruz.” demek yerine öğrencinin yeniden güven duygusu kurmasına yardımcı olmak gerekiyor. Çocukların duygularını küçümsemeden sorularına sade ve dürüst cevaplar verilmeli, güvenlik için hangi adımların atıldığı açıkça anlatılmalı, günlük rutin mümkün olduğunca korunmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Eğitimde Sevgi ve Okula Aidiyet Neden Bu Kadar Koruyucudur?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitimde sevgi, sınırsız hoşgörü ya da kuralsız bir yakınlık anlamına gelmez. Asıl olarak çocuğu ciddiye almak, onun duygusunu önemsemek, sınır koyarken ilişkiyi zedelemeden ona yön verebilmektir. Nitekim Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri, okula bağlılık hissi yüksek olan öğrencilerin şiddet, kötü ruh sağlığı, madde kullanımı ve başka riskli yaşantılar açısından daha düşük olasılıklara sahip olduğunu ortaya koyuyor. Aynı şekilde okula bağlılık hissi yüksek olan öğrencilerin ders notlarının, okula devam durumlarının ve mezuniyet oranlarının daha yüksek olması da dikkat çekicidir. Bu nedenle sevgi, eğitimde güvenlik, iyi oluş ve öğrenme ile doğrudan bağlantılı güçlü bir koruyucu etkendir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öğretmenler açısından bakıldığında da bu durum çok açıktır. Öğretmene düşen sorumluluk yalnızca konuyu anlatmak değildir. Sınıfa girerken öğrencinin yüzündeki değişimi fark etmek, sessizleşeni görmek, öfkeleneni hemen “sorun çıkaran çocuk” diye etiketlememek ve sınır koyarken öğrencinin onurunu koruyabilmek gerekir. Öğretmenin öğrenciye adıyla hitap etmesi, yüzüne bakması, alaycı bir dilden kaçınması, onu gerçekten dinlemesi ve ondan kolayca vazgeçmemesi güven duygusunu besleyen küçük ama etkili davranışlardır.<strong> </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Öğrenci Okula Yeniden Nasıl Korkmadan Gelir?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öğrencilerin okula yeniden korkmadan gelebilmesi için üç şeyin birlikte görülmesi gerekir: öngörülebilirlik, ilişki ve güvence. Rehber öğretmenler sürecin merkezinde yer almalı, öğrencilerin duygularını konuşabilecekleri zamanlar yaratılmalıdır. İlk günlerde sabah kapıda karşılayan yöneticiler ve öğretmenler, kısa duygu yoklamaları, küçük grup paylaşımları yapabilirler. Rehber öğretmenin ulaşılabilir olması ve öğrencinin “Bir şey olursa kime gideceğim?” sorusuna net cevap bulabilmesi çok önemlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlk hafta sınıf öğretmenlerinin her gün birkaç dakikalık kısa duygu yoklamaları yapması, öğrencilerin kendilerini nasıl hissettiklerini ifade etmelerine olanak sağlar. Her şeyin bir anda “normal” görünmesi beklenmemelidir. Öğrencinin yeniden düzen hissi kazanmasına zaman tanınmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazartesi günü bu sürecin en kritik eşiği olacaktır. Öğrenciler açısından bakıldığında, okula dönüş yalnızca derslerin başlaması değil, duygusal güvenliğin yeniden kurulması anlamına gelir. Bu yüzden okulun ilk gün vereceğimiz mesaj, “Hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruz” değil; “Burada düzen var, destek var, seni görüyoruz.” mesajı olmalıdır. Sınıflarda kısa ve açık bilgilendirmeler yapılmalı, söylentiler düzeltilmelidir. Öğretmenlerin özellikle yoğun kaygı, içine kapanma, ağlama, öfke, irkilme ya da dersten kopma gibi tepkiler gösteren öğrencilerini dikkatle izlemesi ve gözlemlediği davranışları mutlaka rehberlik birimleri ve yöneticiler ile paylaşması gerekmektedir. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Velilere Düşen Sorumluluk</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Velilere düşen sorumluluk okulunkinden daha az değildir. Bu destek, yalnızca “Seni seviyorum” demekle kurulmaz. OECD (2024), ebeveyn duygusal desteğinin çocukların iyi oluşu ve akademik gelişimi açısından önemli bir belirleyici olduğunu belirtiyor. Özellikle ebeveyn sıcaklığı ve duyarlılığının okul başarısıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Aile içinde kurulan bu duygusal zemin, okul ortamındaki aidiyet ve güven duygusunun da temelini oluşturuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de birçok aile hala çocuklarıyla en çok not üzerinden konuşuyor. Çocuğu başarı üzerinden sevmek ile ilişki üzerinden sevmek aynı şey değildir. &nbsp;Bazı aileler “Bizim çocuk yapmaz” diyerek risk işaretlerini görmek istemiyor. &nbsp;Bazıları ise dijital hayat karşısında tamamen yasaklama ile tamamen serbest bırakma arasında gidip geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kafa karışıklıkları içerisinde pazartesi sabahı sadece öğrenciler değil, veliler de kendi korkuları ve soru işaretleriyle okula gelecekler. Anne ve babaların bu süreçte çocuklarının yanında sakin olması, vedaları gereksiz yere uzatıp kaygıyı büyütmemesi gerekir. Gün sonunda çocuğa “Nasıl geçti?” diye sormak yerine, “Bugün kendini nasıl hissettin?” gibi açık uçlu sorular sorulmalı, çocuğun düşünceleri öğrenilmeye çalışılmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazartesi günü okul-aile iş birliğinin temel hedefi, çocuğa aynı güven mesajını verebilmek olmalıdır. &nbsp;Okulun ilk günkü yaklaşımı, yalnızca öğrencilere değil ailelere de güven vermelidir. Ve bugün çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey kendilerinden korkulmayan bir okulda, yeniden güvenmeyi öğrenebilmektir. Çocuklar bazen kurallarla sakinleşir, ama sevgi bağı ile iyileşirler. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bulgaristan-sandikta-degisim-vaadi-mi-temsil-krizinin-derinlesmesi-mi-13119</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bulgaristan sandıkta: Değişim vaadi mi, temsil krizinin derinleşmesi mi?</h1>
                        <h2>Siyaset, sadece partilerin sahnesinde oynanan bir oyun değildir; asıl belirleyici olan, o sahnenin karşısında duran seçmenin kendini nasıl konumlandırdığıdır. Seçmen kendini yalnızca sandığa gidip oy veren pasif bir figür olarak görürse, ortaya çıkan sonuçların nesnesi olmaktan öteye geçemez. Ama kendi şartlarını koyan, yön veren ve gerektiğinde denklemi değiştiren bir özne olarak konumlandığında, siyasetin gerçek merkezi hâline gelir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bulgaristan-sandikta-degisim-vaadi-mi-temsil-krizinin-derinlesmesi-mi-1776529419.webp">
                        <figcaption>Bulgaristan sandıkta: Değişim vaadi mi, temsil krizinin derinleşmesi mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Komşu Bulgaristan bugün bir kez daha sandık başına gidiyor. Ancak bu seçimleri sıradan bir iktidar değişimi olarak okumak yanıltıcı olur. Son beş yılda sekizinci kez yapılan seçimler, artık kronikleşmiş bir yönetim krizine işaret ediyor. Bu tabloyu değiştirme iddiasıyla öne çıkan en önemli aktör ise Rumen Radev ve onun öncülüğünü yaptığı İlerici Bulgaristan &nbsp;(Progresivna Bulgariya).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Radev’in hamlesi klasik bir siyasi manevranın ötesinde. Cumhurbaşkanlığını bırakıp doğrudan yürütme gücüne talip olması, sistemin dışından değil içinden gelen bir “yeniden kurma” iddiası taşıyor. “Oligarşik düzeni yıkma” söylemi, yıllardır yolsuzluk, elit ağları ve etkisiz reformlarla hayal kırıklığı yaşayan seçmen nezdinde güçlü bir karşılık buluyor. Macaristan’da da Magyar, Orban’dan ayrılarak sisteme karşı bayrak açmış ve başarılı olmuştu. Ancak Bulgaristan’da temel soru hâlâ açık: Bu bir kırılma mı, yoksa sistemin kendini yeniden üretme biçimi mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk kökenli 24 Milletvekili adayına yer veren Radev’i anketler açık ara önde gösteriyor. Ancak Bulgaristan’ın parçalı siyasi yapısı, seçim sonrası dönemin en az seçim süreci kadar belirleyici olacağını ortaya koyuyor. Hiçbir partinin tek başına iktidar olamaması neredeyse kesin; bu da koalisyon pazarlıklarının uzun ve kırılgan olacağı anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim kampanyasının dikkat çeken bir diğer boyutu dijital alandaki mücadele oldu. Sosyal medyada kurulan üstünlük, yeni nesil mobilizasyonun gücünü gösterirken; manipülasyon iddiaları, sahte hesaplar ve yönlendirilmiş içerikler demokratik meşruiyet tartışmalarını beraberinde getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomik cephede ise tablo daha da hassas. Euro’ya geçiş süreci teoride entegrasyonun zirvesi olarak sunulsa da, pratikte geniş kesimlerde güvensizlik yaratmış durumda. Artan yaşam maliyetleri ve gelir eşitsizliği, seçmeni daha radikal çözümlere açık hale getiriyor. Bu noktada Radev’in ekonomik öncelikleri öne çıkaran söylemi karşılık buluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dış politikada ise daha karmaşık bir denge söz konusu. Radev’in Rusya ile diyalog çağrısı ve enerji iş birliğine açık yaklaşımı, Avrupa Birliği içinde dikkatle izleniyor. Bu çizgi, birçok gözlemciye Viktor Orbán modelini hatırlatıyor: AB içinde kalıp Brüksel ile gerilimli bir denge kurmak. Ancak Bulgaristan’ın kurumsal kapasitesinin zayıflığı, bu modelin kontrollü değil, istikrarsız bir sürece evrilme riskini artırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu genel tablo içinde en kritik başlıklardan biri de Türk azınlığın siyasi konumu. Uzun yıllar boyunca Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH/DPS) etrafında şekillenen temsil yapısı, bugün parçalanmış durumda. Türk seçmenin oyları artık tek bir merkezde toplanmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlk bakışta bu durum çoğulculuk gibi görülebilir. Ancak Bulgaristan gibi kırılgan koalisyon sistemlerinde bu parçalanma, çoğulculuktan çok etkisizlik üretir. Çünkü mesele yalnızca parlamentodaki sandalye sayısı değil, hükümet kurma süreçlerinde “kilit aktör” olabilme kapasitesidir. Bölünmüş oy yapısı bu kapasiteyi zayıflatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha derin sorun ise psikolojiktir. Seçmenin “Bizi kim temsil ediyor?” sorusuna net bir cevap bulamaması, siyasal aidiyeti aşındırır ve katılım motivasyonunu düşürür. Bu durum uzun vadede sadece partileri değil, temsiliyetin kendisini zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye başta olmak üzere yurtdışında yaşayan seçmenlere yönelik oy kullanma kısıtları da bu tabloyu daha karmaşık hale getiriyor. Katılımın zorlaşması, zaten parçalı olan temsil gücünü daha da sınırlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu koşullar altında seçmenin tepkisi belirleyici olacaktır. Duygusal refleksler – boykot, küskünlük veya geri çekilme – kısa vadede bir mesaj gibi görünse de uzun vadede siyasi etkisizliği artırır. Bunun yerine seçmenin, koşulsuz bağlılık yerine şartlı destek anlayışına yönelmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çerçevede taleplerin somut olması kritik: dil ve eğitim hakları, yerel yönetimlerde temsil, ekonomik kalkınma, genç nüfusun göçünü durduracak politikalar ve diaspora seçmeninin haklarının genişletilmesi gibi başlıklar üzerinden ortak bir zemin oluşturulmalıdır. Oylar farklı partilere gitse bile taleplerin ortaklaşması, parçalanmanın etkisini dengeleyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak Bulgaristan seçimleri yalnızca bir hükümet arayışı değil, daha derin bir sistem krizinin yansımasıdır. Bu kriz, demokratik meşruiyet, ekonomik kırılganlık ve jeopolitik yönelim arasında sıkışmış bir yapıyı işaret ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk seçmen açısından ise mesele daha nettir: Ya parçalanmışlık içinde etkisini kaybedecek ya da kendi şartlarını ortaya koyarak yeniden belirleyici bir aktör haline gelecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü siyaset, sadece partilerin sahnesinde oynanan bir oyun değildir; asıl belirleyici olan, o sahnenin karşısında duran seçmenin kendini nasıl konumlandırdığıdır. Seçmen kendini yalnızca sandığa gidip oy veren pasif bir figür olarak görürse, ortaya çıkan sonuçların nesnesi olmaktan öteye geçemez. Ama kendi şartlarını koyan, yön veren ve gerektiğinde denklemi değiştiren bir özne olarak konumlandığında, siyasetin gerçek merkezi hâline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bugün Bulgaristan seçimlerinde verilmesi gereken karar tam da budur: Seyirci mi olacağız, yoksa oyunun gidişatını belirleyen asli güç mü?</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bireysel-silahlanma-uzerine-13118</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bireysel silahlanma üzerine</h1>
                        <h2>Hobbes’un yüzyıllar öncesinden yaptığı uyarı bugün sınıflarımızda yankılanıyor: Silah kullanma yetkisinin devletten alınıp bireye geçtiği her an, toplum sözleşmesi askıya alınır ve 'herkesin herkese karşı savaşı' başlar. Okullardaki katliamlar birer güvenlik zafiyeti değil; meşru şiddet tekelinin devlete ait olmadığı bir 'modern doğa durumu' krizidir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bireysel-silahlanma-uzerine-1776609793.webp">
                        <figcaption>Bireysel silahlanma üzerine</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bireysel silahlanma üzerine</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okullarda öldürülen çocuklar ülkeyi büyük bir üzüntüye boğdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzmanlar benzer olayların tekrarlanabileceği uyarısı yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada çok ilginç öneriler sunuluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin işsiz kalan bir meslek grubunu istihdam etmek ve bunları, okulların kapısına güvenliği sağlamak için dikmek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Komedi gibi bir çözüm önerisi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun süre önce ateşli silahlarla ilgili kanun üzerinde çalışmak durumunda kalmıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zamanlar düğünlerde silahla yapılan atışlar sırasında kaza kurşunuyla ölenler vardı ve düğünlerle ilgili olarak bir önlem alınmaya çalışılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu işe öncülük yapan sivil toplum örgütü, bireysel silahlanmanın yasaklanmasını istiyor ve alınacak diğer tedbirlerin çözüm olmayacağını savunuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu düşünceye kesinlikle katılıyordum ve bu yüzden yaptığım çalışmada bireysel silahsızlanmayı teorik düzeyde desteklemeye çalışmıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak zamanla her şey tam tersi yönünde gelişti ve sözünü ettiğim sivil toplum örgütünün temsilcisinin bile, yakın zamanda izlediğim programda, bireysel silahsızlanma yerine silahların denetlenmesi noktasına gelmiş olduğunu büyük bir üzüntüyle gördüm.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir başka TV kanalında sorunun çeşitli boyutlarına dikkat çeken bir siyasetçi ise ABD başta olmak üzere çok sayıda Avrupa ülkesinde benzer olayların yaşandığına dikkat çekerek, eleştiri adı altında olayları normalleştirmeye uğraşıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında 30 yıl önce yapılan bireysel silahsızlanmaya yönelik önerilerin benimsenmeyip tam tersine bir yol alındığını TV dizilerinden, sabah programlarından da anlamak mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son derece dehşet verici olaylar yaşanmış olmasına rağmen kimse ders almış görünmüyor; okullarda güvenlik önlemlerinin artırılmasından, sosyal medyanın yasaklanmasından söz ediliyor ama kimse <strong><em>bu silahlar bizde ne arıyor</em></strong> sorusunu bile sormuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorunu biraz daha derinden görmek için bu konuda bir toplum sözleşmesi düşünürü Thomas Hobbes’tan yardım alacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Hobbes’le ilgili olarak başından bir uyarıda bulunayım: Hobbes bir mutlak monarşi ya da mutlak iktidar savunucusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes’un dönemi modern ulus devletin ortaya çıktığı ve modern devletin kurucu unsuru burjuvazinin mutlak iktidar talebinde bulunduğu bir dönemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu anlamda Hobbes’un teorisi döneminin ihtiyaçlarına karşılık vermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla Hobbes’un teorisini mutlak monarşiyi savunmak için kullanmıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes’un teorisinin bireysel silahsızlanmaya çok güçlü bir temel sağlamaktadır ve burada teorinin bireysel silahsızlanmaya katkı sağlaması amacıyla kullanımı söz konusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi başlayalım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes devlet ve toplum yokken insanların ne durumda olduğunu düşünmemizi istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, insanların sınırsız bir özgürlük ve eşitlik içinde oldukları bir <strong>doğa durumu</strong>dur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teoriye göre her insan, doğası gereği, haz aldığı şeylerin peşinden koşmakta ve acı duyduğu şeylerden kaçınmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsana haz veren şeyler yaşamının sürdürülmesine yarayan şeyler iken acı çekmesine neden olan şeyler yaşamının sona ermesine neden olan şeylerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha açık söylemek gerekirse insan yaşamını sürdürmeye yarayan şeyleri yapmaya çalışırken ölümüne neden olacak şeylerden kaçar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her insanın yaşamını destekleyen şeyleri yapmaya ve yaşamına son veren şeylerden kaçınmaya ilişkin bir <strong><em>doğal hakkı</em></strong> vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğa durumunda insan fiziksel güçler ve akli yetenekleri bakımından aşağı yukarı eşittir; fiziksel güç bakımından biri diğerinden bir miktar daha güçlü olabilse bile, iki kişi birleşerek onu alt edebilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu eşitlik ve özgürlük durumu insanları bir savaş durumuna götürür, çünkü her insan kendi yaşamını sürdürmek için yapılması gerekenler konusunda sınırsız bir özgürlük içindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu koşullarda kendi yaşamını sürdürmek için doğal haklarını kullanarak başkasına zarar vermek adaletsizlik değildir; çünkü herkes aynı ihtiyaç içindedir ve herkes aynı hakka sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes bu yüzden doğa durumu için “<em>insan insanın kurdudur” </em>(<em>homo homini lupus</em>) diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın bir başkası için kurt olması, doğa durumunu “<em>herkesin herkese karşı savaşı</em>”na (<em>bellum omnium contra omnes</em>) dönüştürür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle olunca da doğa durumunda insanın yaşamı, <strong>yalnız, yoksul, aşağılık, vahşi ve kısa</strong>dır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum böyle sürüp gidemezdi; belirli bir süre sonra insan türü yok olabilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumun üstesinden gelinebilirdi ve bunun panzehiri yine insandaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan akla sahipti ve geleceğini düşünebiliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğa durumunda koşullar nedeniyle bencil yaşayan insan, aslında barış içinde güvende olacağı bir durumda yaşamının daha uzun süreceğini bilecek akla da sahipti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın aklıyla bulabileceği doğa yasaları, insana barış içinde yaşamayı ve sözünde durmayı emrediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zaman soru şuydu: Doğa yasaları insanlara barış içinde yaşamayı emretmesine rağmen insan neden savaş durumu içinde yaşıyordu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cevap şuydu: insan barış durumunu seçebilir ama bunun önkoşulları vardır; önkoşullar sağlanmadan bireysel olarak bazılarının barış durumunu seçmeleri barış durumunda yaşamayı tercih edenlerin sonunu getirmekten başka işe yaramaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örnekle açıklayayım:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyelim ki bir toplumda 1000 kişi yaşıyoruz ve 990 kişi barış durumunun daha iyi olduğunu düşünerek ellerinde bulunan doğal haklarını kullanmayı bıraktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda 990 kişi kendilerini korumak için başkalarının yaşamına zarar vermeyeceğine söz vermiş demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ya kalan 10 kişi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar yaşamlarını sürdürmek için gerekli olan her şeyi yapmaya yönelik doğal haklarını ellerinde tuttuklarından başkalarına zarar verebilecek durumdadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zaman 990 kişi bu 10 kişinin sürekli tehdidi altında demektir ve bu da savaş durumunun sürdüğünü gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik 990 kişinin barış durumunu seçmelerinden önceki durumda, silahların eşitliği ilkesi vardı ve herkes eşit yaşama hakkına ve ölüm riskine sahipti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barış durumundan sonra silahların eşitliği ilkesi de kaybolur ve silahsız 990 kişi silahlı 10 kişi tarafından tehdit altındadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes’un bunun için bulduğu formül “<em>toplum sözleşmesi</em>”dir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Hobbes savaş durumunun sona erebilmesi için toplum sözleşmesine çeşitli önkoşullar koyar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önkoşullardan <em>birincisi</em>, toplum sözleşmesine katılarak toplum halinde bulunan her bir kişinin doğal haklarını koşulsuz olarak devretmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>İkinci olarak</em> doğal hak devrinin aynı anda gerçekleşmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Üçüncü olarak</em> doğal hakları devralan kişinin sözleşmenin tarafı olmaması gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece herkes, aynı anda, başkasına zarar vermeyeceğini <strong><em><u>aynı anda</u></em></strong> taahhüt etmiş olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlar doğa durumunda sahip oldukları istedikleri her şeyi yapma hakkını <strong><em><u>aynı anda</u></em></strong> birine devredeceklerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herkesin haklarını devrettiği bu kişi “egemen” (ya da devlet)’dir ve egemen sözleşmenin tarafı değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Egemen de sözleşmenin tarafı olursa o zaman sözleşmeye uyulmadığında sözleşmeye uymayanları cezalandıracak kimse yok demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa herkes aynı anda doğal haklarını egemene devrettiğinde, uyruklar arasında bir uzlaşmazlık çıktığında buna müdahale edecek tek güç egemendir; yani devlettir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Egemen (devlet) tek başına doğa durumunda olduğundan onun yaşamının tehdit eden kimse yok demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Egemen olan kral ya da devlet aslında halkın ta kendisidir ve bu yüzden Hobbes “<em>çok acaip görünse de Kral halk diye adlandırdığımdır. (Rex est populus)”</em> demektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet bütün uyrukların doğal haklarını devrettikleri çok güçlü bir varlık (<em>Leviathan</em>)tır ve devlet, doğal haklarını devreden uyrukların haklarını pozitif yasalarla belirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Egemen sınırsız olsa da uyrukların güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturulduğundan bu amacın farkındadır ve güvenliği sağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Egemen çok güçlü olduğundan ve toplumda doğa durumu sona erdiğinden ona yönelebilecek bir tehdit yoktur ve bu yüzden güvenliği sağlama amacının dışına çıkmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tekrar altı çizilmelidir ki bazı insanların doğal haklarından vazgeçmemeleri doğa durumunun devam ettiğini gösterir ve doğa durumu bir savaş durumudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi bu teoriyi günümüz toplumuna uyarlayalım:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaşadığımız 87 milyonluk ülkede tek bir kişinin bile silah taşıması 87 milyonun tümünün tehdit altında olduğunu gösterir; çünkü silahını devlete bırakmayan bir kişi doğa durumunda olmayı sürdürüyor demektir ve doğa durumunu terk eden diğerleri, doğal haklarını devlete bıraktıklarından bu kişinin tehdidi altındadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla eğer toplum sözleşmesiyle doğa durumu terkedilmişse, silah kullanma tekeli ya da meşru şiddet kullanma tekeli sadece devlete aittir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet silah (ya da meşru şiddet) kullanma tekelini yurttaşların güvenliği ile sınırlı olarak kullanmak durumunda olduğundan, herkesin yaşamı güvende demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet silah kullanma tekelini bıraktığında ve belirli kişilere silah kullanma hakkı verdiğinde, silah kullanma hakkı olmayanlar silah kullanma hakkı olanları tehdidi altındadırlar ve bu durum bir doğa durumuna geri dönüldüğünü gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik bu kez doğa durumunda silah sahibi olanlar diğerlerini öldürebilir; silahların eşitliği ilkesi terkedilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biraz daha somutlaştıralım: Trafikte iki vatandaş tartışıyor ve birinde silah var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Silahı olan sinirlenerek diğerini öldürüyor; oysa ikisinde de silah olmasa muhtemelen ölüm olayı gerçekleşmeyecekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğerinde de silah olsa her ikisinin yaşama ve ölme şansları eşit olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama sadece birinde silah olması, silahı olmayanı silahı olanın kurbanı haline getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ölen kişi ben olabilirdim ya da 87 milyonluk toplumun her bir yurttaşı olabilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Silah taşıyan her bir kişi silah taşımayan diğerlerini öldürebilir ve herkes için bir tehdittir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern liberal devletlerde silah kullanma tekeli sadece devletin güvenlik görevlilerine aittir ve devletin güvenlik görevlileri silah kullanırken anayasa ve kanunlarda belirlenen çok sayıda ilkeye riayet etmek zorundadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet silah kullanma tekelini kurallara uygun kullandığında yaşam hakkı güvence altına alınmış demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Somut konuşalım: Bir düğüne gittiğimizde, gelenekler gerekçe gösterilerek sıkılan her bir kurşun her birimizin yaşamını sona erdirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trafiğe çıktığımızda tartıştığımız sürücünün silahlı olması silah taşımayan her birimizin yaşamının tehdit altında olduğunu gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evinde silah olan herkes silah sahibi olmayanların yaşamı için birer tehdittir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda sözünü ettiğim çalışmada bu düşünceleri savunmuştum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama kısa süre sonra başka meslektaşlarımın yaptığı çalışma, Teksas’ta silah taşımanın serbest olduğu noktasından hareket ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onlarla tartışmalarımız sırasında silah sanayinin istihdam yaratmada ve ekonomide önemli olduğu ve bu sektörü ayakta tutmak gerektiği söylenmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onların dediği oldu ve bugün önemli sayıda yurttaşın evinde ruhsatlı-ruhsatsız silahlar var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belli görevlerde bulunanlara harç alınmaksızın silah edinme ayrıcalıkları tanınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu Hobbes’un doğa durumuna geri dönüldüğü anlamına bile gelmiyor, çünkü Hobbes’un doğa durumunda silahların eşitliği vardı ve herkes diğerinin yaşamına eşit bir tehdit oluşturuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi silahlar da eşit değil, silaha sahip olmayanlar silah sahiplerinin tehdidi altında yaşıyor; yarın hangimizin çocuğunun, eşinin, annesinin, babasının ya da kendisinin bu tür bir silahla öleceğini bilmiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla okullara güvenlik görevlisi dikerek, okullarda psikolog istihdam edilerek bu sorun çözülemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çözüm silah kullanma tekelinin sadece devlete ait olması ve bir tehdit sözkonusu olmadığı sürece hiç kimsenin silah sahibi olamamasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet sadece güvenlik sağlayamadığı ve yaşamları açık ve yakın bir tehdit altında bulunan kişilerin meşru müdafaa haklarını kullanmalarını sağlamak için sıkı bir denetim altında <strong><em><u>çok sınırlı sayıda </u></em></strong>silah ruhsatı verebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun dışında hiç kimsenin silah bulundurma ya da taşıma hakkı olmamalıdır; tek çözüm budur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anton Çehov’un ünlü sözü şöyledir: “<em>İlk perdede duvarda asılı bir silah varsa, o silah ikinci veya üçüncü perdede mutlaka patlar.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu sözün topluma uyarlanması mümkündür: “<em>Evin duvarında asılı silah bir gün mutlaka patlar ama biz nerede patlayacağını bilemeyiz.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bireysel silahlanma yasaklanmadığı sürece,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka okullardaki ölümleri,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir düğünde kaza kurşunuyla silahın son verdiği yaşamları,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Silahı temizlerken patlayan silahın mağdurlarını,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kocaları tarafından beyni patlatılan kadınları,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hastanede ya da okulda öldürülen öğretmenleri,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trafikte maganda kurşunuyla öldürülen masum sürücüleri,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mafya örgütlerinin silahlı hesaplaşmalarını,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">konuşmaya devam etmek kaçınılmazdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geldiğimiz noktada bu önerinin bazılarına çok absürd ve romantik geleceğinin farkındayım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama ben yine de bunun tek çözüm olduğunu ve devletin tanımının zorunlu sonucu olduğunu söylemekten geri durmayacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiç kuşkusuz yukarıda sayılan her bir suç tipinin derin sosyo-ekonomik-kültürel-siyasi ve psikolojik nedenleri de vardır ve suçun önlenmesi çok yönlü önlemler alınmasını gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama öncelikle ve acilen bireysel silahlanmaya son verilmelidir. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/vasat-cagi-13117</link>
            <category>PSİKOLOJİ</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Vasat çağı</h1>
                        <h2>insan, yüzeyde kalarak iyileşemez. Ne öğrenme yüzeyde kalınca dönüşür, ne de duygular yüzeyde kalınca anlam kazanır. Derinlik, yavaşlık ister. Dikkat ister. Kalmak ister. Ve belki de bu çağda en radikal şey, yavaşlamaktır. Gerçekten anlamak için durmak. Gerçekten hissetmek için kalmak. Çünkü insan ancak derinleştiği yerde gerçek olur.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/derinlik-yavaslik-ister-1776512828.webp">
                        <figcaption>Vasat çağı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vasatlığın en tehlikeli hali, fark edilmeden normalleşenidir. Bugün yaşadığımız çağ, gürültünün bilgiden daha hızlı yayıldığı, hızın derinliğin önüne geçtiği bir çağ. Her şey hızlı: öğrenme hızlı, unutma daha da hızlı. İnsanlar artık bilmek için değil, bilmiş gibi görünmek için öğreniyor. O yüzden bilgi, içimize yerleşen bir yapı olmaktan çıkıp, yüzeyde dolaşan bir dekor haline geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Psikolojide buna “yüzeysel işleme” denir. Derin öğrenme; anlam kurmayı, bağlantı kurmayı, zihinde yeniden yapılandırmayı gerektirir. Ama yüzeysel öğrenme yalnızca maruz kalmayı yeterli sanır. Bir şeyi duymak, anlamak değildir. Bir şeyi tekrar etmek, içselleştirmek değildir. Tıpkı bir duyguyu yaşamakla, o duygunun içinden geçmek arasındaki fark gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugünün insanı çok şey hissediyor ama az şey yaşıyor. Çünkü duygular da hızlandı. Üzülmek bile artık kısa sürüyor; dikkat dağıtıcılar çok güçlü. Bir acının içinde kalmak yerine, hemen başka bir uyaranla üstünü örtüyoruz. Oysa duygular bastırıldıkça değil, yaşandıkça dönüşür. Yüzeyde kalan her duygu, içeride birikmeye devam eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Donald Winnicott’un bir cümlesi vardır: “Sahte benlik, çevrenin beklentilerine uyum sağlamak için gelişir; gerçek benlik ise yalnızca yaşanarak ortaya çıkar.” Bugün pek çok insan, sahte benliğiyle hayatını sürdürüyor. Görünüşte iyi, görünüşte güçlü, görünüşte mutlu. Ama derine indiğinde, temas yok. Ne kendisiyle ne de başkasıyla.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vasatlık da tam burada başlar. Büyük hatalarla değil, küçük yüzeyselliklerle. Bir kitabı bitirmek ama hiçbir cümlesinin içimizde yankılanmaması. Birini sevmek ama ona hiç gerçekten dokunamamak. Bir hayat yaşamak ama hiç gerçekten orada olmamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Derinlik cesaret ister. Çünkü derine indikçe, insan kendisiyle karşılaşır. Ve çoğu insanın kaçtığı yer tam olarak burasıdır. Kendine temas etmek, konfor alanının dışına çıkmaktır. O yüzden yüzeysellik sadece bir tercih değil, aynı zamanda bir savunmadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama insan, yüzeyde kalarak iyileşemez. Ne öğrenme yüzeyde kalınca dönüşür, ne de duygular yüzeyde kalınca anlam kazanır. Derinlik, yavaşlık ister. Dikkat ister. Kalmak ister.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de bu çağda en radikal şey, yavaşlamaktır. Gerçekten anlamak için durmak. Gerçekten hissetmek için kalmak. Çünkü insan ancak derinleştiği yerde gerçek olur.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/festival-filmleri-1-yilandan-al-haberi-13116</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Festival Filmleri 1: Yılandan al haberi</h1>
                        <h2>İstanbul festivalinin benim için açılışını yapan Kara Yılan’ı izleyip Bisav akademide su ve elmas paradoksunu hatırladığınızda aslı paradoksun suyu sonsuz zannetmek olduğunu anlıyorsunuz. Kızılderili reisin söylediği gibi: Son ırmаk kuruduğundа, son аğаç yok olduğundа, son bаlık öldüğünde; beyаz аdаm pаrаnın yenmeyen bir şey olduğunu аnlаyаcаk.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yilandan-al-haberi-1776600510.webp">
                        <figcaption>Festival Filmleri 1: Yılandan al haberi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok güçlü bir siyasi güce ulaşan AKP iktidarının kültürel ve entelektüel sahadaki acınacak halini kapatılan Şehir Üniversitesi’nin hala varlığını sürdüren BİSAV Akademi’si üzerinden anlatan bir yazı kaleme almayı planlıyorum. Örtülü kadın ve sakallı erkeklerin çoğunlukta olduğu bu üniversite dışı akademik yapının bağlı olduğu Şehir Üniversitesine bile AKP iktidarının katlanamaması üzerine çok şey söylenebilir. Ama bugün değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bir filmden bahsedeceğim. 2026 İKSV Film Festivali’nde ilk olarak izlediğim Kolombiya filmi masalla gerçeğin yoksulluk parantezinde içiçe geçtiği bir hikaye (<a href="https://film.iksv.org/tr/kirkbesinci-istanbul-film-festivali-2026/kara-yilan" style="color:blue; text-decoration:underline">https://film.iksv.org/tr/kirkbesinci-istanbul-film-festivali-2026/kara-yilan</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film, Fransa-Brezilya-Kolombiya ortak yapımı, 85 dakikalık bir hikaye. Cannes ACID bölümünde prömiyer yapmış. Hikâye, yıllar sonra köyüne dönen Ciro’nun annesinin ölümü vesilesiyle çölün son bekçileriyle yüzleşmesini anlatıyor. Atalardan kalan mistik bilgi, kadim efsaneler ve çölün kırılgan ekosistemi ön planda. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hikayenin merkezinde yılanlar var ve yılanların padişahı ise Kara Yılan. Hikaye o ki bu Kara Yılan köyleri dolaşır ve karşılaştıklarına sorarmış: “Dilimin altındaki suyu mu istersin pullarımın altındaki elması mı?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hikayede suyu tercih edene rastlamak için çok dolaşmış Yılan.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kolombiya’nın çöl bölgesinde geçen bu yavaş tempolu ama çok katmanlı hikayeyi dünyanın her yerinde doğaya yakın olmak ya da ondan uzaklaştığında kendini çıplak hissedenlerin hikayesi olarak okuyabilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">BİSAV’ın 2026 Bahar seminer programları arasında seçtiğim ve Uludağ Üniversitesi öğretim görevlisi Adem Levent’in “büyük iktisatçı” modunu açarak anlattığı “Sosyal Teori Olarak İktisat” programında iktisatın Su Elmas paradoksunu filmi izledikten sadece bir gün sonra dinlemek herhalde filmlerde ve BİSAV’da görülecek tesadüflerdendi (<a href="https://www.bisav.org.tr/Haberler/1471/2026_bahar_seminerleri" style="color:blue; text-decoration:underline">https://www.bisav.org.tr/Haberler/1471/2026_bahar_seminerleri</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Su Elmas paradoksunu filmin temel teması olarak izlemiş olmama karşın neredeyse üzerinden 30 yıl geçen İktisat101 dersinde de aynı konunun yer aldığını hatırlamamam doğaldı. Adem Levent Hoca iktisatı bilim olarak konumlamak için en büyük çabanın onu matematikle çaprazlamak olduğunu iddia edenlerle buna itiraz edenler arasındaki tartışmaları dinleyeni mest edecek yetkinlikte anlatırken bu paradoksa değinmesi ise son derece yerindeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Malum Emek Değer teorisini, Fayda kavramının ikame etmesi ve iktisadın tüketicilerin ve diğer aktörlerin fayda maksimizasyonu için var olduğunu anlatmanın basit yolu buydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok işe yarayan su değersiz, bir faydası olmayan elmas değerliydi. Bu paradoksun sebebi suya doyunca ilave bir bardak su için pek de bir para ödeme isteğimiz yok iken elmasa olan ihtiyacın ve ona para ödemek için hazır olanların hiç bitmemesi marjinal fayda teorisinin özü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kara Yılan da dolaştığı köylerde karşılaştığı köylülerde hep bu iktisadi bilinçle yüzleşir. Herkes pullarının altındaki elmasları tercih eder. Kimsenin gözünde alt tarafı bir bardak içince kanılan su yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Su ve Elmas paradoksunu iktisadi bir anlatı olarak da dinleyebilirsiniz ama bu ülkenin dağlarına, nehirlerine, ormanlarına, göllerine, denizlerine elmas ya da altın ya da başka madenler için yüklenen politik akla baktığınızda konunun pek de teorik tartışma alanı olmadığını anlamakta zorlanmazsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sevgili Kübra Evliyaoğlu’nun son yazısında kitabın tam ortasından yazdıklarını anımsayalım:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<span style="background-color:white"><span style="color:black">Çünkü maden yasası doğaya “kendi başına var olan bir şey” olarak bakmıyor. Ona “kullanılacak malzeme” olarak bakıyor. Yani töz değil, araç. İşte çelişki bu: Doğa aslında her şeyin kaynağı (töz) ancak sermaye onu metaya çeviriyor.” (<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/memleketinizi-basiniza-yikacagiz-imza-sermaye-13086" style="color:blue; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/memleketinizi-basiniza-yikacagiz-imza-sermaye-13086</a></span></span>)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İster Kolombiya’nın çöllerinde gezen bir kara yılan olsun, ister Ordu’nun yukarı akan derelerinde bir alabalık insanla karşılaştığında doğa hep aynı paradoksu hatırlatacak:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Senin elmasını, altınını, bakırını isterim ama bunu vermesen de alacağım diyenlere karşı, suyu korumak için var olmaya çalışmak.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Geçmişin doğayla içiçe hayatlarının bir nostalji değil aslında bir seçenek ve doğru seçenek olduğunun hikayesi Kara Yılan.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Köklere dönüşün bir kaçış değil gezegeni korumanın yolu olduğunu anlatmaya çalışıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İktisatın politikadan soyut rakamsal seçimlerden ve eşitliklerden ibaret olduğunu düşünenler için gezegenin korunması marjinal faydaya göre belirlenir. Oysaki bazı faydaların marjinalliği yoktur. Orada çizæilen grafik aslında varlık ve yokluk arasındaki sınıra dairdir.</span></span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul festivalinin benim için açılışını yapan Kara Yılan’ı izleyip Bisav akademide su ve elmas paradoksunu hatırladığınızda asıl paradoksun suyu sonsuz zannetmek olduğunu anlıyorsunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kızılderili reisin söylediği gibi:&nbsp;<span style="color:black">Son ırmаk kuruduğundа, son аğаç yok olduğundа, son bаlık öldüğünde; beyаz аdаm pаrаnın yenmeyen bir şey olduğunu аnlаyаcаk.</span><br />
<br />
&nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hipermodern-boslukta-egitimde-siddet-13115</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hipermodern boşlukta eğitimde şiddet</h1>
                        <h2>Türkiye’de okullarda yaşanan vahşet, tek bir başlıkla açıklanamayacak kadar katmanlı bir meseledir. Neo-liberal hegemonyadan dijital bağımlılığa, anlam kaybından hukuk iflasına uzanan bu etkenler, kümülatif bir etki yaratmıştır. Sorunun çözümü, yüzeysel tedbirlerde değil, yapısal reformlarda yatmaktadır. Eğitim, yeniden kamusal ve insani bir nitelik kazanmalı; toplum, sahici ilişkileri ve anlamı yeniden inşa etmelidir. Aksi takdirde, bu vahşet döngüsü kırılmayacak ve gelecek kuşaklar aynı karanlıkta kaybolmaya devam edecektir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hipermodern-boslukta-egitimde-siddet-1776529804.webp">
                        <figcaption>Hipermodern boşlukta eğitimde şiddet</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son günlerde eğitim kurumlarında gözlemlenen vahşet dolu olaylar, Türkiye toplumunu derinden sarsmıştır. Okullar, bir zamanlar bilgi ve aydınlanma yuvaları olarak kabul edilirken, artık korku ve güvensizlik mekânlarına dönüşmüştür. Bu trajediler, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık bir meseledir. Problem, neo-liberal hegemonyadan hukuk sisteminin iflasına, dijital dünyanın saldırganlığından ontolojik kayba uzanan katmanlı ve kümülatif etkenlerin bir araya gelmesiyle beslenmektedir. Salt bilgisayar oyunları veya dizilerdeki şiddet imgeleriyle açıklanamayacak bu olgu, toplumsal yapımızın derin yaralarını yansıtmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Neo-Liberal Hegemonyanın Eğitim Alanındaki Tahakkümü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neo-liberal hegemonya, eğitim sistemini piyasa mantığına tâbi kılmıştır. Rekabetçi bireyler yetiştirme odaklı bu yaklaşım, kamusal eğitimi ticarileştirmiş ve eşitlik ilkesini erozyona uğratmıştır. Eğitim, artık bireysel başarı ve ekonomik getiri aracı olarak konumlandırılmaktadır. Bu hegemonya, öğrencileri sürekli bir performans baskısı altına sokmuş ve dayanışma duygusunu törpülemiştir. Sonuçta, okul ortamı bir rekabet arenasına evrilmiştir; burada yenilgi yaşayanlar, sistemin dışına itilme hissiyle baş başa kalmıştır. Bu tahakküm, şiddetin zeminini hazırlamış ve genç kuşaklarda biriken hıncı beslemiştir. Eğitim, insani gelişimden ziyade piyasa taleplerine göre şekillendirildiğinde, toplumsal patolojiler kaçınılmaz hale gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamu eğitiminin niteliksizleştirilmesi, radikal planlama hatalarının doğrudan sonucudur. Eğitim sistemi, bütüncül birey yetiştirmek yerine belirli ideolojik kalıplarla sınırlanmıştır. Müfredatlar, eleştirel düşünmeyi ve empatiyi yeterince teşvik etmemekte; bunun yerine ezberci ve rekabetçi bir yapı hâkim kılınmıştır. Bu niteliksizleşme, öğretmenlerin mesleki motivasyonunu düşürmüş ve okulları rehberlikten yoksun bırakmıştır. Öğrenciler, akademik başarısızlık karşısında dışlanma duygusuyla karşı karşıya kalmış ve bu duygu, şiddete dönüşen bir öfkeye evrilmiştir. Eğitim planlamasındaki bu yanlışlar, sistemin temel amacını saptırmış ve gençleri anlamlı bir geleceğe hazırlama kapasitesini zayıflatmıştır. Kamu okulları, ideolojik çerçevelerin gölgesinde nitelik kaybına uğradığında, şiddet eğilimi kurumsal bir sorun halini almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sahici İlişkilerin Yitimi: Hiper-Yalnızlaşma ve Biriken Hınç</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sahici insani ilişkilerin yitimi, hiper-yalnızlaşmayı tetiklemiştir. Aile, okul ve toplum arasındaki geleneksel bağlar zayıflamış; bireyler, dijital ekranların ardına sığınmıştır. Bu yalnızlaşma, empati kapasitesini eritmiş ve duygusal paylaşımı imkânsız kılmıştır. Gençler, gerçek dünyada tanınma arayışını bulamayınca, sanal ortamlarda aradıkları kabulü şiddet yoluyla elde etme eğilimine kapılmıştır. Hiper-yalnızlaşma, ontolojik bir kayıp yaratmış ve bireyi kendi varoluşuyla yüzleşmekten alıkoymuştur. Okul, bir zamanlar aidiyet hissi veren bir mekânken, bugün yabancılaşmanın en yoğun yaşandığı alanlardan biri haline gelmiştir. Bu yitim, şiddetin psikolojik altyapısını oluşturmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nihilizm, çağdaş kültürde kutsanmış bir değer halini almıştır. Anlam kaybı, genç kuşaklarda derin bir boşluk yaratmış ve hayatı anlamsızlaştıran bir dünya görüşü hâkim kılınmıştır. Tüketim toplumu, başarıyı maddi göstergelerle ölçmekte; manevi ve etik boyutları ihmal etmektedir. Bu kutsanmış nihilizm, şiddet arzusunu beslemiş ve hınç duygusunu meşrulaştırmıştır. Gençler, varoluşsal bir krizle karşı karşıya kaldığında, yıkıcı eylemler bir tür “anlam” arayışına dönüşmüştür. Anlam kaybı, toplumsal dokuyu eritmiş ve okulları nihilist bir boşluğun arenasına çevirmiştir. Bu kriz, şiddetin en derin katmanlarından birini teşkil etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şiddet arzusu, biriken hınçla birleştiğinde patlayıcı bir güce dönüşmektedir. Zorbalık, tanınma ihtiyacının çarpık bir ifadesi haline gelmiştir. Akran gruplarında yaşanan dışlanma ve aşağılanma duygusu, intikam mekanizmalarını harekete geçirmiştir. Bu pratikler, okul ortamında sistematikleşmiş ve şiddeti normalleştiren bir kültür yaratmıştır. Tanınma ihtiyacı karşılanmadığında, birey kendini var etmek için yıkıcı yollara yönelmektedir. Hınç, toplumsal adaletsizlik algısıyla beslenmekte ve okul bahçelerini bir intikam sahnesine dönüştürmektedir. Bu dinamik, şiddetin bireysel olmaktan çıkıp kolektif bir patolojiye evrildiğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni çocukluk deneyimleri, ebeveynlik formlarındaki değişimle şekillenmiştir. Aileler, aşırı korumacı veya ihmalci tutumlar arasında salınmakta; çocuklar, sınırları belirsiz bir özgürlük alanında bırakılmaktadır. Bu dönüşüm, sorumluluk duygusunu zayıflatmış ve empati gelişimini engellemiştir. Ebeveynler, rekabetçi toplumun baskısıyla çocuklarını “başarılı” kılma odaklı bir yaklaşım benimsemiş; duygusal ve sosyal gelişimi ihmal etmiştir. Sonuçta, okul çağına gelen çocuklar, hazır bir şiddet repertuarıyla donanmış halde gelmektedir. Bu yeni biçimler, aile-çocuk-okul üçgenindeki çatlağı derinleştirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Özgürlüğün Mutlak Serbestiyet Çağında Dijital Dünya ve Saldırganlık Dinamikleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgürlük, mutlak serbestiyet olarak yorumlandığında, sorumsuzluk ve sınırsızlık kültürüne yol açmıştır. Bireysel haklar, toplumsal sorumluluklardan koparılmış ve “her şey mubah” anlayışı yaygınlaşmıştır. Bu algı, disiplin ve sınır kavramlarını eritmiş; gençleri kontrolsüz bir özgürlük illüzyonuna sürüklemiştir. Okullarda disiplin mekanizmaları zayıfladığında, şiddet bu boşluğu doldurmuştur. Mutlak serbestiyet, adalet duygusunu zedelemiş ve bireyi kendi arzularının esiri kılmıştır. Bu anlayış, vahşetin kültürel zeminini hazırlayan en kritik etkenlerden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teknoloji ve dijital dünya, saldırganlığı körükleyen bir katalizör rolü oynamaktadır. Sanal bağımlılık, gerçekliği sanal imgelerle ikame etmiş ve şiddeti eğlenceye dönüştürmüştür. Dijital platformlar, zorbalığı normalleştiren içerikler sunmakta; genç zihinlerde empatiyi köreltmektedir. Bu bağımlılık, ontolojik kaybı derinleştirmiş ve bireyi ekranın ardındaki sanal kimliklere hapsetmiştir. Teknolojinin yarattığı hiper-bağlantılılık, paradoksal biçimde yalnızlaşmayı artırmış ve saldırganlık eğilimini tetiklemiştir. Dijital dünya, şiddetin provasını yapmakta ve okulları bu provanın sahnesine çevirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sosyal-Kültürel Patolojilerin Yıkıcı Etkileri ve Eğitim Planlamasındaki Radikal Yanlışlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sosyal-kültürel patolojiler, yıkıcı etkilerini her alanda göstermektedir. Utanmazlık kültürü ve adaletsizlik algısı, hukuk sisteminin iflasıyla birleşmiştir. Adaletin yetersiz kalması, bireylerde intikam duygusunu meşrulaştırmış ve utanç duygusunu ortadan kaldırmıştır. Toplumsal normlar erozyona uğradığında, şiddet bir tür “kendi adaletini sağlama” aracına dönüşmüştür. Hukuk sistemindeki işlevsizlik, güven duygusunu zedelemiş ve okulları denetimsiz bir alana çevirmiştir. Bu patolojiler, şiddetin kurumsallaşmasına zemin hazırlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim planlamasındaki radikal yanlışlar, sistemin öğrenci yetiştirme amacını saptırmıştır. Okullar, ideolojik çerçevelerin ötesinde bütüncül bir vizyona sahip olmadığında, gençler ontolojik bir boşlukta kalmıştır. Sanal bağımlılık bu boşluğu doldurmakta; ancak gerçeklikle kopuşu derinleştirmektedir. Bu kayıp, bireyi kendi varoluşuyla barışık olmaktan alıkoymuş ve şiddeti bir tür varoluşsal protestoya dönüştürmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, Türkiye’de okullarda yaşanan vahşet, tek bir başlıkla açıklanamayacak kadar katmanlı bir meseledir. Neo-liberal hegemonyadan dijital bağımlılığa, anlam kaybından hukuk iflasına uzanan bu etkenler, kümülatif bir etki yaratmıştır. Sorunun çözümü, yüzeysel tedbirlerde değil, yapısal reformlarda yatmaktadır. Eğitim, yeniden kamusal ve insani bir nitelik kazanmalı; toplum, sahici ilişkileri ve anlamı yeniden inşa etmelidir. Aksi takdirde, bu vahşet döngüsü kırılmayacak ve gelecek kuşaklar aynı karanlıkta kaybolmaya devam edecektir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/aksamdan-kalma-13114</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Akşamdan kalma</h1>
                        <h2>Elindeki büyük boy kahveye can simidi gibi tutunarak asansöre bindi. Murat ve Deniz’le koridorda karşılaştıklarında kimsenin kimseye bakacak hali yoktu. Harabeler arasında eski makul geçmişini arayan meczup gibiydiler. Böyle bir halt yenecekse en azından cuma günü olmalıydı. Sanki ağzıyla içmeyi beceren tamam bu kadar yeter diyebilen biriymiş gibi hangi akla hizmet çarşamba günü yapılan bu eyleme cesaretle katılmıştı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/aksamdan-kalma-1776505276.webp">
                        <figcaption>Akşamdan kalma</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Selin’in son hatırladığı sahne, elini Arda Bey’in omzuna attığı ve “ya siz ne tatlı adamsınız Arda Bey” dediği andı. Yüzünü yastığa birkaç kez vurdu. Beyniyle kafatası arasında bir boşluk vardı. İçtiği beşinci(?) cin tonik midesine gitmeden orada kalmıştı sanki. Pişmanlık baş ağrısından bin kez daha ağırdı. Hayır ya hayır hayır diye söylendi. Birileri duyup da affedecekti sanki. Başka bir şey hatırlamamaya çalışırken, Arda Bey’in göbeğine elini koyarak “sizinle çalışmak ne kadar güzel ne şanslıyız” diye saçmaladığı an dev tokadını indirdi yüzüne. Şu an yatakta büyük bir savaş vardı ve bununla baş edecek bir başı yoktu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayatında ilk defa arkadaşlarıyla dışarı yemeğe gitmiş ve eline kadeh almış bir salak gibi davranmak ne demekti? Muhtemelen kimse onun kadar içmemişti ve söylediklerinin unutulmuş olma ihtimali yoktu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir şey de başladığı gibi gitsindi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yok kızım yok senden ne köy olur ne kasaba…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Murat ve Deniz’in daha fazla ileri gitme diyen ve biraz da haliyle eğlenen bakışlarını hatırladı. Bunlar hatırlama da değil şimşek çakması gibi anlardı. Masadaki ilk bir saatin ölçülü sohbeti hangi ara yerini anırarak gülmelerine bırakmıştı. Hayır hayır hayır… Bunu söylemiş olamazdı ne olur zihni onu yanıltmış olsundu. Adama “eşiniz ne kadar şanslı” demiş olamazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Keşke başı çatlasaydı sadece de bu korkunç pişmanlıkla boğuşmasaydı. Pişmanlık içindeki harfler gibi yakıcıydı. Pişşşşmannnlııııık…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yataktan kalkıp banyo aynasında kendine bakacağı o dehşet anına yürüdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Robert De Niro canlandı gözünde ve bir gayret o replikle canını kurtarmaya çalıştı. “You talkin’ to me? You talkin’ to me?” Then who the else are you talkin’ to? You talkin’ to me? Well, I’m the only one here.” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rezil olduğun zaman kendine yabancılaşmaya çalışmaktan başka ne çaren olabilirdi ki… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elindeki büyük boy kahveye can simidi gibi tutunarak asansöre bindi. Murat ve Deniz’le koridorda karşılaştıklarında kimsenin kimseye bakacak hali yoktu. Harabeler arasında eski makul geçmişini arayan meczup gibiydiler. Böyle bir halt yenecekse en azından cuma günü olmalıydı. Sanki ağzıyla içmeyi beceren tamam bu kadar yeter diyebilen biriymiş gibi hangi akla hizmet çarşamba günü yapılan bu eyleme cesaretle katılmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün geçmeliydi, hemen geçmeliydi. Elinde sihirli bir değnek olsa şu an paradan çok bugünü bitirmeyi dileyebilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İş başlamadan gözleri açık biraz daha uyuyabilmek isterdi ama akşamın sağlı sollu çakan hatırlamalarıyla bu mümkün değildi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Deniz’in yanına gitti. Küçücük bir teselliyle günü kurtarabilir miydi? Kimseyle daha fazla yüz göz olmaya gerek yoktu ancak çaresizdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Çok mu saçmaladım Deniz, çabuk söyle, çok mu kötüydüm?” </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Deniz bildiği bir şeyler varmış da kısmi açıklama yapıyormuş bakışlarıyla, “hayır canım hepimiz çok içtik zaten sen biraz daha fazla” dedi gülerek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Arda Bey nefret etmiş midir sence benden?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Abartma canım, ama biraz uyuz oldu sanki.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Ay ne diyorsun, nasıl oldu? Bir şey mi dedi?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Yoo demedi ama öyle baktığı anlar oldu.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet işte ertesi gün kuyusuna böyle düşülürdü. Gidip sorarsan hemen birileri acısını çıkarırdı eski dertlerinin. Bu Deniz’e de böyle koz verirsen anında yapıştırırdı sinsice. Pişmanlığın da çığ gibi büyürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arda Bey </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O sırada Arda Bey jilet gibi geçti yanlarından. Bu adam mutant mıydı? Hiç dağılmaz mıydı? Arkasından bakarken bir anda geri döndü Arda Bey.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Uyanabildin mi Selin?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Evet Arda Bey. Biraz fazla kaçırmışız ne gerek varsa. Ama uyandım.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İçini büyük bir sevinç kapladı. İşte ya yönetici dediğin böyle olurdu. Ne iltifat ettiyse hak etmişti bu adam… Bir daha içse bir daha söylerdi. Deniz de derdine yansındı.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/karsimizda-ciddi-bir-okul-sorunu-var-13113</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Karşımızda ciddi bir “okul” sorunu var</h1>
                        <h2>Ben okulların genel bir çöküş yaşadığını, bunun bir boyutunun da bazen zorbalıkta ifadesini bulan disiplinsizlik olduğunu vurgulamaya çalıştım. Eğer okullarımızın sağlıklı ortama kavuşmasını istiyorsak, toplumun aynı yönde seyretmesi gerektiğini, yoksa yaygın disiplinsizliğin kaçınılmaz olduğunu göstermek istedim. Bireysel hastalıklarla ayrıca ilgilenmemiz gerektiğini reddetmek aklımdan geçmez. Ama karşımızda basit tedbirlerle giderilemeyecek bir “okul” sorunu olduğunu vurgulamak gerekiyor. Toplum değişmeden okullarda değişim beklemek sanıyorum gerçekçi değil.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/karsimizda-ciddi-bir-okul-sorunu-var-1776504998.webp">
                        <figcaption>Karşımızda ciddi bir “okul” sorunu var</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şu sırada Türk kamuoyunu meşgul eden iki sorun var. Dış dünya ile ilgili olarak hepimiz İran-Amerikan (ve İsrail) çatışmasının nasıl bir sonuca bağlanacağını merak ediyoruz. Ülkemizin daha da genişleyecek bir çatışma içine çekilmemesi ve bir an önce tarafların anlaşması için bekliyoruz. İç dünyamızla ilgili olarak cereyan eden en önemli olay zannediyorum Maraş’taki bir orta öğretim kurumunda bir öğrencinin giriştiği katliamdır. Bir yandan bu olayın Urfa’da cereyan eden benzeri olaydan hemen sonra gelmesi, diğer yandan bunu benzeri olayların izleyeceği korkusu hepimizi bu olayla yakından ilgilenmeğe sevk etti. Daha önceleri bu tür olayların sadece Amerika’da sapık zihniyetli bazı kişilerin kalkıştığı eylemler olarak gazete haberlerine konu olduğu ülkemizde bizim de benzerlerini yaşayacağımız pek aklımıza gelmezdi. Derin bir şaşkınlık yaşıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olaya karşı toplumda değişik tepkiler var. Belki üzerinde herkesin birleştiği konu okullarda güvenlik sorununun ihmal edildiği ve birçok öğrencinin silah taşıyarak okula girebildiği. Bu konuda mutlaka tedbir alınması gerektiği konusunda bir görüş birliği var. Birçok vatandaş okullarda güvenliğin arttırılması, öğrenciler içeri girerken silahlı girmemelerinin sağlanması için her türlü tedbirin alınmasından yanalar. Muhtemelen bu yaklaşım gelecek yılın Milli Eğitim bütçesine de yansıyacaktır. Hatta, şimdiden bazı kişilerin ek bütçe çıkarılması için girişimde bulunması, özellikle sonbaharda okullar tekrar açılırken daha etkin güvenlik adımlarının atılması gündeme alınabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka ne gibi tedbirler alınabilir diye soranlar da var. Örneğin, okullarda psikolog bulundurulması, sorunlu öğrencilerin görevli kişiler tarafından izlenmesi konuşulan konular arasında. Yine anlaşıldığına göre, kolluk kuvvetleri ile okullar arasında yeterli işbirliği olmadığını savunanlar, daha etkin işbirliğine gitmek gerektiğini söyleyenler de var. &nbsp;Bunun dışında da bir sürü çare üzerinde konuşuluyor, herkes kendine göre bazı çareler üretiyor. Bunların bir kısmı herhalde kamu politikasına da dönüşecektir. Hiç olmazsa şimdilik cinayetlerin Urfa ve Maraş ile sınırlı kalmasını, başka okullara yayılmamasını temenni edelim. Gazetelerin yazdığına bakılırsa, böyle olayların benzeri olayları tetiklemesi pek istisnai de değilmiş. Başka felaketler yaşamayalım diye konu üzerine eğilmek gerektiği kesin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuyu daha kapsamlı incelemeye şöyle bir soru ile başlamak istiyorum. Bilebildiğim kadar geçmişte okullarımızda güvenlik tedbirlerine ihtiyaç duyulmaksızın kimse kimseyi öldürmüyordu. Acaba son yıllarda ne oldu da, okullarımız Amerikan okullarını hatırlatan cinayetlerin işlendiği mekanlara dönüştü? Sanıyorum çok boyutlu bir analiz yapmak gerekiyor. Konu “efendim güvenlik tedbirlerini arttırırız, olur biter” diye geçiştirilecek nitelikte değil, çok daha kapsamlı. Bir örnekle sadece bir derdi açıklamaya çalışayım. Benim ilkokul ve ortaokul-lise öğrencisi olduğum yıllarda veliler okula gelerek öğretmenlere hesap soramazlar, ders ortasında sınıfa girerek öğretmeni fiziki olarak hırpalayamazlardı. Şimdi haberlere baktığımızda, okulu basan, çocuğu zayıf aldı diye öğretmeni tartaklayan veliler var. Tabii bunun yanında çocuğunu dövdü diye öğretmeni dövenler, bıçaklayanlar, hatta öldürenler bile çıkabiliyor. Ne değişti de, evvelce veliler bu yöntemleri kullanmazken, şimdi bu yollara başvurur oldular?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok şeyin değiştiği muhakkak. Tüm değişimi bir yazıya sığdırmak olanaksız. Ben sadece iki konu üzerinde durmak istiyorum. Bunlardan ilki, bir yandan nüfus artışı, diğer yandan özellikle kentleşmenin de artmasıyla, öğretimin her vatandaşın ulaşmaya çalıştığı bir faaliyete dönüşmesi, İkincisi ise, toplumsallaşma kanallarının çoğalması ve eğitimin toplumsallaşmadaki görece ağırlığının zayıflaması. Önce kentleşmeden ve onun okur yazarlık üzerindeki etkisinden başlayalım.&nbsp; Çoğu okuyucu hatırlamayacaklardır ama bir dönemde ülkemizde lise mezunu bile sayıca o kadar azdı ki, 1960 yılına kadar lise mezunları yedek subay oluyorlardı. Yine çok kimsenin dikkatinden kaçmış olabilir ama Anadolu kökenli birçok büyüğümüz liseyi doğdukları ve ailelerinin yaşadığı vilayette değil, yatılı lise bulunan başka bir vilayette tamamlamışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki 1950’li yıllar bir dönüm noktası teşkil ediyor. O dönemden itibaren hem Türkiye’nin nüfusu daha hızlı artmaya, hem de bu nüfus kentlere akmaya başlamıştır. Aynı dönemde ilk ve orta öğretim sisteminin de hızla genişlediğine, her ilde, hemen her ilçede ve birçok beldede yeni okullar açıldığına şahit oluyoruz. Bu gelişmenin iki sonucu olmuştur. İlkin, geçmişte eğitim olanağı bulamayan nüfus kesimleri eğitim olanağına kavuşmuştur. Bu herhalde sevinilecek bir olaydır. Okur yazarlık oranının da bu dönemde hızlı bir yükselişe geçtiğini de hatırlamak gerekiyor. Ancak, ikinci sonuç iki açıdan biraz daha endişe verici. Bir kere, okulların öğretmen ihtiyacını karşılamak için öğretmenlik de herkese açılmış, evvelce daha çok iyi okumuş ve yetişmiş kadroların ifa ettiği öğretmenlik görevi, iyi donatılmamış, göreve hazırlıkları tartışmalı kesimlere verilir olmuştur. İzlenim olarak, öğrenciyi döverek cezalandırmak kendini yetersiz hisseden ve dolayısıyla kendine güveni zaten zayıf olan bu kadrolarda daha yaygındır. Buna ek olarak, zayıf öğreticinin bedeni cezaya yönelmesi, haksız bir tasarrufta bulunduğu izlenimini de güçlendirmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci olarak, köyden kente göç etmekle birlikte kentleşemeyen, yarı kentli, yarı köylü, hangi değerlere göre davranacağını kestiremeyen velilerin çocuklarını korumayı bahane ederek, okula gitmeleri ve öğretmenlerle kavga etmeleri filan da yaygınlaşmıştır. Tabii, öğretmenlerin de donanımsız, deneyimsiz ve güven telakki etmeyen halleri çatışmaları daha da şiddetlendirmiş, velilerin gemi azıya almaları için uygun bir ortam yaratmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir de buna arkasını siyasete dayayan veliler olgusu eklenmiştir. Bu tür bağlantısı olanlar, çocuklarına veya tanıdık çocuklarına okulun verdiği cezayı il veya ilçe bazındaki milli eğitim yöneticileri üzerinde baskı kurarak durdurabilmişler, böylece öğrenci nezdinde okul yönetiminin itibarına darbe vururken, aslında disiplinsizliği temelini attıkları hiç akıllarına gelmemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece toplumsal hareketliliğin, okullarda disiplin bozulmasına yol açtığını kısaca değerlendirmiş olduk. Şimdi gelelim sosyalleşme konusuna. Eski yıllara doğru gittiğiniz zaman, toplumda bilgi ve değer edinme kanalları çok sınırlı olduğundan, okul önemli bir sosyalleşme merkezi idi. Başka bir ifade ile, çocuklar toplumun benimsediği “doğru” değerleri okulda ediniyorlardı. Buna kente yeni gelmiş ve zaten kendini çocuğunu yetiştirmek konusunda hazırlıksız hisseden aileleri de eklemek lazım. Onlar okulun, çocukları kendilerinin bilmedikleri için aktaramadıkları değerlerle donatmasını bekliyorlardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüzde çocukların bilgi edinme yolları, dolayısıyla çocuklara değer aktarılması yolları çok çeşitlenmiş bulunuyor. Çoğu eve şu veya bu şekilde bir veya daha fazla gazete giriyor. Gazete ve dergiler elektronik olarak da okunabiliyor. Çocuklar çok farklı eğilimleri aktaran televizyon kanallarını izleyebiliyor. Tabii, internet aracılığıyla aktarılan bilgisayar veya akıllı telefon bilgilerini de unutmamak gerekiyor. Sonra evlerde birçok konu konuşulur oldu, üstelik çocuklar da lafa karışıyor. Buna ek olarak, kişinin üye olabileceği, bir kısmı da kişiye erişmeyi iş edinmiş çok sayıda gönüllü kuruluş var. Bütün bu yapılar çocuk üzerinde etkili oluyor. Her biri aynı yönde etkide de bulunmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeşitli sosyalleşme araçları arasında okul sadece bir tanesi. Diğerlerinden gelen mesajlarla okuldan kaynaklananların aynı yönde olacağının bir garantisi yok. Sözgelimi, okulda çocuğa her yönden ahlaklı olmayı öğretirken, çocuk diğer kanallardan toplumda en güvenilir yükselme yolunun ahlaksızlık olduğunu görürse, okulda öğrendikleri, daha doğrusu okulda öğrenciye öğretilmek istenen, pek de anlamlı olmayabilir.&nbsp; Sanıyorum, günümüzde Türkiye’deki çocuklar okulda kendilerine aktarılan değerler ile kendi gözlemleri arasında büyük uyumsuzluklar olduğunu görüyorlar. Liyakatin yerini sadakatin aldığını, sadık olanın ödüllendirildiğini ama aslında bunu hakketmediğini, başarılı olurken kanunlara sadakatten ziyade doğru siyasi tercih yapılmasının gerektiğini (yani çok çalışmanın faydası olmadığını), doğru siyasi tercih yapanların kanunları ihlal etseler bile idare edildiklerini, iman etmenin önemli olmayıp mümin gözükmenin önem taşıdığını, anlaşmazlıklarda zor kullanmanın olağan olduğunu, doğru bağlantınız varsa polisin size fazla bir şey yapmayacağını, hatta ve hatta ruhsatsız silah taşımanın ve “gerekirse” kullanmanın tabii olduğunu, daha genel olarak da beyanla ve kanunla icraat arasındaki çelişkileri görüyorlar. 18 yaşından küçük olanların cezalandırılırken kanunlarca korunduklarını da biliyorlar. Bu da onları kafa ve daha da vahim olarak değer karışıklığına sürüklüyor, ne doğru ne yanlış kestiremiyorlar. Acaip işler yapabiliyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sözlerim yanlış anlaşılsın istemem. Şüphesiz muhtelif sebeplerden akli dengesi yerinde olmayan veya okul sırasında daha da bozulan çocuklarımız olabilir. Okulların bu tür çocuklarla ilgilenmeleri, psikolojik destek vermeleri, gerekirse kolluk kuvvetlerinden destek almaları için gereği yapılmalıdır. Ben okulların genel bir çöküş yaşadığını, bunun bir boyutunun da bazen zorbalıkta ifadesini bulan disiplinsizlik olduğunu vurgulamaya çalıştım. Eğer okullarımızın sağlıklı ortama kavuşmasını istiyorsak, toplumun aynı yönde seyretmesi gerektiğini, yoksa yaygın disiplinsizliğin kaçınılmaz olduğunu göstermek istedim. Bireysel hastalıklarla ayrıca ilgilenmemiz gerektiğini reddetmek aklımdan geçmez. Ama karşımızda basit tedbirlerle giderilemeyecek bir “okul” sorunu olduğunu vurgulamak gerekiyor. Toplum değişmeden okullarda değişim beklemek sanıyorum gerçekçi değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/orban-kaybetti-ama-populizm-hala-cok-canli-13112</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Orbán kaybetti ama popülizm hâlâ çok canlı</h1>
                        <h2>Rakibinizin desteğini zayıflatmak ile kendiniz için destek yaratmak arasında fark var. Örneğin Batı Avrupa'da sağ popülist desteğin azaldığı bazı ülkeler var çünkü göç meselesi büyük ölçüde gündemden çıktı. Danimarka burada net bir örnek. Ama göçü gündemden çıkarmak, sola destek yaratmakla aynı şey değil. ABD'deki karşılaştırma açık: Trump'ın hataları Demokratlara önümüzdeki ara seçimlerde ve muhtemelen 2028'de kesinlikle yardımcı olacak. Ama uzun vadede bir parti için destek inşa etmek istiyorsanız, sadece rakiplerinizin hatalarından beslenmekten daha fazlasını yapmanız gerekir. Kendi özgün ve çekici markanızı ve programınızı inşa etmelisiniz</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/orban-kaybetti-ama-populizm-hala-cok-canli-1776455527.webp">
                        <figcaption>Orbán kaybetti ama popülizm hâlâ çok canlı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán Macaristan'da yenilmiş olabilir, ancak sağcı popülizm özellikle Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde hâlâ güçlü bir siyasi güç olmaya devam ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı popülist liderler Donald Trump, Giorgia Meloni iktidarda. Popülist partiler Reform UK, Almanya için Alternatif (AfD) iktidarın kapısını çalıyor. Bu sırada birçok geleneksel sol parti (örneğin İngiltere'de İşçi Partisi) zorlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Barnard College'da popülizm üzerine yazılar yazmış ve araştırmalar yapmış bir akademisyen ve tarihçi olan Sheri Berman<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a>, Times Opinion editörü John Guida<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> ile yaptığı yazılı bir sohbetle popülist siyasetin durumunu değerlendirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>John Guida:</strong> Viktor Orbán 16 yıl boyunca aralıksız iktidardaydı ve bu sürenin büyük bölümünde uluslararası sağ için belirli bir milliyetçi-muhafazakâr siyasetin örneğiydi. Kaybetti, ancak sağcı popülizm Avrupa ve Amerika'da hâlâ güçlü bir siyasi güç. Bunu ne devam ettiriyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sheri Berman:</strong> Başlangıç noktası, popülistleri semptom olarak görmek olmalı kurulu partilere, politikacılara ve kurumlara duyulan hoşnutsuzluğun semptomu. Bu hoşnutsuzluk, vatandaşların kurulu düzenin taleplerine ve şikayetlerine yanıt veremediği veya vermek istemediği hissinden kaynaklanıyor. Macaristan'da Orbán'a siyasi fırsatı tam da bu sağladı: Güçlü sosyalist parti korkunç bir skandala karıştı, birçok vatandaş “neoliberal” kapitalizme geçişin yarattığı sarsıntı ve sonuçlarından mustaripti ve ülke 2008-9 küresel finans krizinden en kötü etkilenen ülkelerden biriydi. Bu hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluğun kaynakları gerçek yolsuzluk, karşılık vermeme ve kurulu partilerin, politikacıların ve kurumların kötü performansı dışında Batı ve diğer ülkeleri altüst eden derin ekonomik, sosyo-kültürel ve teknolojik dönüşümlerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Alttaki ekonomik değişimleri biraz açar mısın?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman:</strong> Bu değişimler birçok ülkede bölgeler içinde artan eşitsizlikler yarattı ve ülkeler içindeki ve küresel ekonomik güç dengesini değiştirdi. Doğrudan acı veren yoksulluk ve işsizlik gibi unsurların popülist seçimlerdeki payına dair daha az kanıt var. Daha geniş güvenlik kaygıları ise başka bir konu başlığı olarak ele alınmalı. Güvenlik kaybı, iş kaybı korkusu, gelecek belirsizliği, bir ekonomik şokun kişiyi veya ailesini ekonomik bir sarmala sürükleyebileceği endişesi, hükümet kaynaklarına erişim kaygısı gibi boyutlar içerir. Lorenza Antonucci'nin yeni kitabı “Insecurity Politics” (Güvenliksizlik Siyaseti) son bir örnek ki bu tür kaygıların sadece popülist partilere oy verme isteğini artırmakla kalmayıp, partilerin toplum içinde bölünmeler yaratmasını, bazı grupları (azınlıklar, göçmenler, elitler) birçok vatandaşın karşılaştığı sorunlar için günah keçisi ilan etmesini kolaylaştırdığı yönünde görüşleri öne çıkarıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Belki “temsil açıkları”nın kültürel meselelerde kritik bir mercek olarak önemini açıklayabilirsin. Partilerin pozisyonlarının seçmen tercihlerinden uzaklaştığında temsil açıklarının ortaya çıktığını söylemiştin. Laurenz Guenther'in “Siyasi Temsil Açıkları ve Popülizm” adlı son makalesi de bu açığın neredeyse tüm kültürel meselelerde var olduğunu, partilerin genel olarak ulusal ortalama seçmenden daha liberal olduğunu ve bunun yirmiden fazla Avrupa ülkesini kapsadığını vurguluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman:</strong> Bu makalenin ve diğer ilgili araştırmaların temel noktası, son dönemde Batı toplumlarının dramatik şekilde daha karmaşık hale geldiğidir. Bu en belirgin şekilde Batı Avrupa'da görülür; bazı ülkelerde artık yabancı doğumlu vatandaş oranı ABD'den bile yüksektir. Oysa ABD göç dalgalarını kabul etme tarihine sahip bir ülke. Örneğin benim 1980'lerin sonunda yaşadığım İsveç'te neredeyse hiç önemli göç yokken, Ülke şimdi bu kategoriye girdi. Bu göç dalgaları, Batı'daki eğitimli elitlerin sosyal ve kültürel meselelerde (göç dahil) çok fazla sola kaydığı dönemde gerçekleşti. Şunu vurgulamak önemli: Bu dönemde “ortalama” insanlar yani üniversite eğitimi olmayanlar veya geniş anlamda işçi sınıfı da bu konularda daha ilerici hale geldi, ancak bu eğitimli kesimlere kıyasla çok daha yavaş bir oranda gerçekleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida: </strong>Bu elitler hem sol hem de sağ (en azından Avrupa'da) ana akım partilerin liderleri miydi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Doğru. Bu partiler buna bağlı olarak aynı zamanda bu büyük demografik değişimler yaşanırken göç ve ilgili konularda sola kaydı. Bu ne anlama geliyor? Birçok Batı ülkesinde, demografik değişimin hızı, yasadışı göç, asimilasyon, hükümet kaynakları üzerindeki baskılar konusunda endişeliyseniz özellikle 2015-16 mülteci krizine kadar Batı Avrupa ülkelerinde ana akım merkez sol veya merkez sağ partilerden hiçbirinin bu endişeleri kabul ettiğini veya bunlara yanıt verdiğini göremezdiniz. Bu dinamik merkez sol partilerde daha belirgindi; bu partiler bu konularda daha da sola kaymış ve 1990'larda “hafif neoliberalizm”i benimseyerek geleneksel ekonomik profillerini de terk etmişti. Ekonomik ve kültürel kaymalar birleşince, üniversite eğitimi olmayan ve işçi sınıfı seçmenlerin çoğu yabancılaştı. Zamanla bu grupların birçok üyesi sağcı popülistlere oy vermeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Artık birkaç popülist yönetim örneğimiz var. En açık sözlüsü Orbán’dı. Brexit ise erken bir popülist projeydi. Genel olarak, ortaya koyduğun ekonomik ve kültürel terimler ışığında popülist yönetimi nasıl değerlendiriyorsun? Şu anda ABD'de de başka bir örneğimiz olduğunu göz önüne almanı istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman:</strong> Evet, birkaç popülist parti tüm hükümeti ele geçirdi; Orbán, Trump. Bu politikacılar/partiler her zaman veya çoğunlukla popülistti. Trump'ın ilk dönemi tartışmalı bir istisnaydı çünkü o yıllarda çok daha az popülist bir şekilde yönetti. Buna karşın bunlar ekonomik başarı hikayesi olmadılar. Bunun nedeni kısmen, ama tamamen değil, aynı zamanda aşırı derecede yolsuz olmalarıydı ki bu ironik bir durum, çünkü mevcut elitlerin yolsuzluğuna karşı kampanya yapmışlardı. Ama daha da önemlisi, Macaristan'daki ekonomik kötü yönetim şaşırtıcı boyutlara geldi. Soğuk Savaş sonrası geçişten sonra Doğu Avrupa'nın başarı hikayelerinden biriyken, şimdi Polonya gibi benzer ülkelerin çok gerisinde kaldı. Trump 2.0 döneminde şaşırtıcı yolsuzluk seviyeleri görüldü ve kampanya yaptığı birçok konuda geriye gidiş yaşandı örneğin enflasyon yeniden yükseliyor, imalatta önemli bir iyileşme yok, sıkıntı çeken kırsal bölgeler hâlâ sıkıntı çekiyor, genel olarak yaşam maliyeti Amerikan vatandaşları için acil bir sorun olmaya devam ediyor, sağlık hizmetlerine erişim birçok vatandaş için yeniden tehdit altında.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Yani ekonomik olarak en iyi ihtimalle oldukça yamalı bir sicil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Popülistler daha iyi bir ekonomik gelecek vaat ettikleri ölçüde, bunu başardıklarına dair pek kanıt yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida: </strong>Peki son 10 yılda özellikle etkili bir popülist lider oldu mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Berman: Bu “etkili”yi nasıl tanımladığınıza bağlı. Etki açısından Donald Trump burada en iyisi (GOAT). Sadece iki seçim kazanmakla kalmadı Cumhuriyetçi Parti'yi dönüştürdü, ABD'deki siyasi rekabetin doğasını değiştirdi ve Amerikan demokrasisi üzerinde uzun vadeli, belki de geri döndürülemez etkiler yarattı. Öte yandan “etkili”yi politika sonuçlarıyla tanımlarsak sıralama daha zor. Batı Avrupa'da birçok popülist parti koalisyon hükümetlerinde iktidar oldu; İtalya, Finlandiya, Hollanda, Avusturya gibi ve burada sicilleri biraz karışık. Ülkelerinin sorunlarını çözemediler ama birçok kişinin korktuğu veya iddia ettiği gibi özellikle demokrasiyi baltalama konusunda felaket de olmadılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Sadece sosyo-kültürel açıdan ne dersin?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Özellikle göçe odaklanırsak, bazıları etkili oldu. Bu partilerin göç ve diğer sosyo-kültürel meseleleri gündeme getirdiği ve birçok ülkede seçmenlerin uzun zamandır talep ettiği şeyi yaptığı konusunda şüphe yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida: </strong>Bu belki popülist yönetimi değerlendirmenin başka bir yolunu öneriyor. Sydney Üniversitesi'nden liberal siyasi filozof Alexandre Lefebvre, Macar seçimleri öncesinde yazdığı son bir yazıda rejimin en iyi şekilde “iyi yaşamın somut bir vizyonuna göre düzenlenmiş” ve “devlet gücünü kullanarak onurlandırılmaya değer gördüğü yaşam biçimlerini sıralamaya ve teşvik etmeye hazır” olarak anlaşılması gerektiğini öne sürdü. Orbáncı anayasada “Hıristiyanlık yoluyla” “sadakat, inanç ve sevgi” gibi “temel birleştirici değerler” yer alıyor. Sağcı popülistlerin potansiyel cazibesi maddi meselelere daha az vurgu yapmak ve ulusal yaşamın ahlaki bir vizyonuna bu vizyon aşırı ideolojik veya kısıtlı olsa bile)daha fazla odaklanmak mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Bu vizyon hem sol hem de sağ entelektüelleri cezbediyor. Sağcı entelektüeller Macaristan'ı örnek görüyordu. Ama en bariz şekilde, Orbán rejiminin bu yönü de bir başarısızlıktı. Doğum oranlarını artırmak, “Hıristiyan değerleri” teşvik etmek gibi politikalar koydu. Doğum oranlarında önemli bir artış olmadı, Macarlar kiliseye düzenli gitmiyor ve anti-eşcinsel politikaları genç Macarların çoğunu ülkeden kaçırmaktan başka bir işe yaramadı; tam da Orbán'ın görünüşte mücadele etmek istediği türden bir düşüşe katkıda bulundu. Avrupa'da çok da uzun olmayan bir süre önce Hıristiyan Demokrat partilerin serpildiği bir dönem vardı . Bunlar Hıristiyan değerler ve ilkelerden ilham alan partilerdi. Dine ve kiliseye saygı, ailenin merkeziliği ve belirli “geleneksel” değerler öne çıkmıştı. Ama bu partiler çoğulculuğa ve demokrasiye de bağlıydı. Bu partilerin sosyal demokrat muadilleriyle birlikte gerilemesi üzücü. Muhafazakârlara görüşlerini savunmak için bir yol sunuyorlardı ama bunu çoğulcu, demokratik bir çerçeve içinde yapıyorlardı. Orbán'ın bu konuda sattığı şeye neredeyse kimse, hatta Macaristan'da bile ilgi duymadı. Hükümeti insanların nasıl yaşaması gerektiğinin, hayatın amaçlarının ne olması gerektiğinin, “iyi”nin tanımının hakemi yapmak bu çoğulcu demokrasiyle temelden uyumsuzdur. Böyle bir dayatma soldan da gelebilir elbette ve tüm değerlerimizi hemşehrilerimize dayatmaya çalışmanın tehlikeli bir yol olduğunu kabul etmemiz önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida: </strong>İtalya'daki Giorgia Meloni gibi biri, popülist kılıkta bir Hıristiyan Demokrat gibi mi yönetiyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Bir dereceye kadar doğru. Artık “aşırı” olarak görülen birçok politika göçe sınır getirmek, asimilasyonda ısrar etmek, “geleneksel” değerleri savunmak, aileye ve sosyal bakımın devlet yerine özel sektör tarafından sağlanmasına öncelik vermek uzun zamandır Hıristiyan Demokrat veya muhafazakâr siyasetle ilişkilendirilmiştir. Bunların savunulması gereken pozisyonlar olduğunu söylemiyorum. Ama bunları patolojikleştirmek veya demokrasiye tehdit olarak görmek en iyi ihtimalle abartılı ve tehlikelidir, çünkü şiddetle karşı çıktığımız politikalar ile gerçek demokrasi tehditleri arasındaki ayrımı siler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Son zamanlarda sol popülist partiler pek görmedik, ancak tarihsel olarak özellikle ABD'de başarılı olmuşlardı. Başarılı bir sol popülist parti için siyasi bir fırsat var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Sanders, Alexandria Ocasio-Cortez ve Zohran Mamdani gibi isimler Demokrat Parti'yi bu yöne itmeye çalışıyor. Batı Avrupa'da da sol popülist partiler oldu ama sağcı muadillerine göre çok daha az başarılıydılar. Bunun bir kısmı Batı'daki seçmen kitlesiyle ilgili: Üniversite eğitimi olmayan, işçi sınıfı seçmenler genel olarak sosyal ve kültürel konularda biraz muhafazakâr, ekonomik konularda ise biraz sola eğilimlidir. Bu da günümüz sol popülistlerinin onları çekmesini zorlaştırıyor ve bunlar seçmenlerin çoğunluğu değil ama bir çoğulluğu oluşturuyor. Batı Avrupa'da nispi temsil sistemleri çok sayıda partinin doğmasına yol açtığı için, sol popülistler genellikle yüksek eğitimli, beyaz yakalı, kozmopolit şehirlerde yaşayan insanlar tarafından desteklenen partiler oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida:</strong> Yakın zamanda popülizmin, şikayet odaklı bir siyaset tarzı olarak geleceğe dair bir vizyondan yoksun olduğunu öne sürmüştün. Komünizm veya faşizmin, tüm derin kusurlarına rağmen, “yeni bir geleceğin nasıl görüneceğine dair bir his ortaya koyduğunu” söylemiştin. “Sadece eski düzeni yok etmekle kalmadılar, yeni bir şey yaratmak istediler.” Geçen yıl ekonomist tarihçi Adam Tooze, “Trump’ın ulusal ekonomi stratejistlerinin” (o sırada gümrük tarifelerinden bahsediyordu) “Amerikan halkından talep ettikleri şeyde Demokrat Partil, rakiplerinden çok daha cesur” olduğunu ve “Yeşil Yeni Düzen savunucularının asla cesaret edemediği şeyi yaptığını: Amerikan tüketim normlarına, daha iyi bir gelecek adına doğrudan meydan okuduklarını” yazmıştı. Sağcı popülistlerin karşıtları için, geleceğe dair ikna edici bir vizyon ne kadar kritik değer taşıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Bugün sağda geleceğe dair büyük bir vizyon yok. Daha fazla Hıristiyan Demokrat seçeneğe dönüş mümkün ama yine bu tamamen demokratik kurallar içinde kalıyor. Bunun yerine yeni sağ, iddia ettikleri şeylere geniş bir arzu yerine solun “aşırılıklarına” karşı önemli bir öfke üzerine gelişiyor. Trump birçok yönden radikal ve geçmişten özellikle Cumhuriyetçi Parti'nin yakın geçmişinden net bir kopuşu temsil ediyor. Ama çoğu Amerikalı onun gümrük tarifelerinin refahı yeniden yaratmaya veya ABD'de güçlü bir imalat sektörü oluşturmaya yetmediğini biliyor. Biden'ın ekonomi politikalarının ironisi şu: Ne kadar kusurlu olursa olsun, bunlar geniş kapsamlıydı ve ekonomik olarak dezavantajlı Amerikalıların ve Amerika'nın dezavantajlı bölgelerinin karşılaştığı zorluklarla başa çıkmak için tasarlanmıştı. Ama Demokrat marka bu seçmenler ve bölgeler arasında toksik hale geldiği için, bu politikaların amacı gizli kaldı. Haberci mesaj kadar önemlidir ve seçmenler bir partiye olan inançlarını kaybettiğinde ve artık kendileri için durmadığını gördüğünde, politikalarının gerçekten kendilerine yardımcı olabileceğini düşünmek daha zor olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Guida: </strong>Yani olumlu bir vizyon yeterli değil. Bunu ilerletmek için ikna edici bir haberciye ihtiyaç var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Berman: </strong>Rakibinizin desteğini zayıflatmak ile kendiniz için destek yaratmak arasında fark var. Örneğin Batı Avrupa'da sağ popülist desteğin azaldığı bazı ülkeler var çünkü göç meselesi büyük ölçüde gündemden çıktı. Danimarka burada net bir örnek. Ama göçü gündemden çıkarmak, sola destek yaratmakla aynı şey değil. ABD'deki karşılaştırma açık: Trump'ın hataları Demokratlara önümüzdeki ara seçimlerde ve muhtemelen 2028'de kesinlikle yardımcı olacak. Ama uzun vadede bir parti için destek inşa etmek istiyorsanız, sadece rakiplerinizin hatalarından beslenmekten daha fazlasını yapmanız gerekir. Kendi özgün ve çekici markanızı ve programınızı inşa etmelisiniz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/17/opinion/populism-orban-trump.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/17/opinion/populism-orban-trump.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> Barnard College’da siyaset bilimi dersleri veriyor ve yakında yayımlanacak olan “Ekonomik Fikirlerin Siyasi Sonuçları: Neoliberalizm, Sol ve Demokrasinin Kaderi” kitabının yazarıdır.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> NYT Görüşler bölümünde editör olarak çalışıyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/okulda-silah-ne-ariyor-13111</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Okulda silah ne arıyor?</h1>
                        <h2>Bu süreçte önemli nokta da şiddetin görünürlüğü. Bugün çocuklar yalnızca gerçek hayattan değil, dijital dünyadan da etkileniyor. Şiddet içerikleri, kontrolsüz bilgi akışı, sosyal medya… Bunların tamamı bir çocuğun zihinsel dünyasını şekillendiriyor. Şiddet ne kadar görünür olursa, o kadar normalleşir. En tehlikeli eşik de budur: Normalleşme. Bir toplum şiddete alıştığında, onu sorgulamayı bırakır. Oysa şiddet asla sıradan olmamalıdır. Hele ki bir okulun içinde yaşanıyorsa, bu durumun normalleşmesi en büyük tehlikedir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/okulda-silah-ne-ariyor-1776453835.webp">
                        <figcaption>Okulda silah ne arıyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir çocuk sabah evden çıkarken çantasına ne koyar? Defter, kalem, kitap… Belki bir sınavın stresi, belki arkadaşlarıyla buluşmanın heyecanı. Okul, bir çocuğun kendini en güvende hissetmesi gereken yerdir. En azından olması gereken budur. Ama son günlerde yaşananlar, bu en temel güven duygusunun artık sorgulanması gerektiğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şanlıurfa’da bir kişi, bir zamanlar öğrenci olduğu okula silahla giriyor. Rastgele ateş açıyor. Yaralılar var, panik var, kaos var. Ardından kendi hayatına son veriyor. Bu bile tek başına bir kırılma. Çünkü bir okulun kapısından içeri giren şey artık sadece eğitim değil; şiddet.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama asıl sarsıcı olan, bu olayın hemen ardından yaşanan ikinci saldırı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kahramanmaraş’ta bu kez 14 yaşında bir çocuk… Evet, bir çocuk. Okula silahla geliyor. Ve o gün okulda insanlar hayatını kaybediyor. Yaralananlar var. Aynı sınıfı paylaşan, aynı koridorda yürüyen, aynı sıraya oturan insanlar. Bir anda bir okul, bir eğitim alanı olmaktan çıkıp bir travma alanına dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada artık şunu açıkça söylemek gerekiyor: Bu yaşananlar tekil değil. Bu bir alarm. Hatta daha doğru bir ifadeyle, bu bir eşik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü iki olay arasındaki süre çok kısa. Bu kadar kısa sürede benzer biçimde iki saldırının yaşanması, bize bunun rastlantı olmadığını gösteriyor. Bu, uzun süredir biriken bir sorunun görünür hâle gelmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okul dediğimiz yer sadece ders anlatılan bir bina değildir. Bir toplumun kendini yeniden kurduğu, değerlerini aktardığı, geleceğini şekillendirdiği bir alandır. Eğer o alanın içine şiddet giriyorsa, bu yalnızca bir güvenlik açığı değil; toplumsal bir çözülmenin işaretidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün konuştuğumuz şey yalnızca “okul güvenliği” değil. Elbette güvenlik önlemleri önemlidir. Kapılar, giriş kontrolleri, denetimler… Ama bu olaylar bize şunu söylüyor: Sorun kapıda başlamıyor. Sorun çok daha önce başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir çocuk bir sabah uyanıp “bugün okula gidip insanlara zarar vereceğim” diye karar vermez. Bu noktaya gelmek bir süreçtir. Bu süreçte görmezden gelinmiş sinyaller vardır. Duyulmayan yardım çağrıları vardır. Fark edilmeyen davranış değişimleri vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalnızlık, dışlanmışlık, öfke, değersizlik hissi… Bunlar zamanla birikir. Eğer bu birikim doğru şekilde yönetilmezse, bir noktada kontrol edilemez bir patlamaya dönüşebilir. İşte o patlama, sadece bireysel değil, toplumsal bir sorun hâline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kahramanmaraş’taki olayda kullanılan silahın aileye ait olması, meselenin boyutunu daha da büyütüyor. Çünkü bu, sadece okulun değil, evin de bu sürecin bir parçası olduğunu gösteriyor. Bir çocuğun silaha erişebilmesi, zaten başlı başına bir kırılma. Bu noktada aile içi denetim, bilinç ve sorumluluk devreye giriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama mesele yalnızca aile de değil. Bu, aynı zamanda bir sistem meselesi. Eğitim sisteminin, rehberlik mekanizmalarının, psikolojik destek yapılarını ne kadar etkin çalıştığıyla ilgili. Bir çocuğun yaşadığı sorunlar ne kadar erken fark ediliyor? Ne kadar ciddiye alınıyor? Bu soruların cevapları hayati.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Türkiye’de birçok okulda rehberlik hizmetleri ya yetersiz ya da işlevsiz durumda. Öğrencilerle birebir temas kurabilecek, onları anlayabilecek, riskleri erken fark edebilecek sistemler zayıf. Bu zayıflık, bu tür olayların zeminini güçlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer önemli nokta ise şiddetin görünürlüğü. Bugün çocuklar yalnızca gerçek hayattan değil, dijital dünyadan da etkileniyor. Şiddet içerikleri, kontrolsüz bilgi akışı, sosyal medya… Bunların tamamı bir çocuğun zihinsel dünyasını şekillendiriyor. Şiddet ne kadar görünür olursa, o kadar normalleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En tehlikeli eşik de budur: Normalleşme.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir toplum şiddete alıştığında, onu sorgulamayı bırakır. Oysa şiddet asla sıradan olmamalıdır. Hele ki bir okulun içinde yaşanıyorsa, bu durumun normalleşmesi en büyük tehlikedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün yaşanan bu iki olay, sadece bir başlangıç olabilir. Eğer bu durum doğru analiz edilmezse, benzer olayların tekrar etme riski yüksektir. Çünkü bu tür saldırılar, özellikle gençler arasında “kopyalanabilir” bir etki yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden artık sorulması gereken soru “ne oldu?” değil, “neden oldu?” sorusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden bir çocuk bu noktaya geldi?<br />
Neden fark edilmedi?<br />
Neden engellenemedi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruların cevabı bulunmadıkça, çözüm üretmek mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu olayların en ağır tarafı ise şu:<br />
Ölen de çocuk.<br />
Öldüren de çocuk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, bir toplumun karşılaşabileceği en zor tablo. Çünkü artık mesele suç değil. Mesele gelecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir ülkenin geleceği çocuklarıdır. Ama o çocuklar korkuyla büyüyorsa, o ülkenin geleceği de güvende değildir. Okulda silahın konuşulduğu bir yerde, eğitim ikinci plana düşer. Güvenlik kaygısı, öğrenmenin önüne geçer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün birçok öğrenci okula giderken artık sadece ders düşünmüyor. Aileler çocuklarını gönderirken içlerinde bir tedirginlik taşıyor. Öğretmenler ders anlatırken bir yandan çevreyi kontrol etmek zorunda hissediyor. Bu, bir eğitim sisteminin taşıyamayacağı bir yük.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir toplumun en güvenli alanı olması gereken yerler, en kırılgan alanlara dönüşüyorsa, burada ciddi bir problem var demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu problem yalnızca güvenlik önlemleriyle çözülemez. Bu, çok katmanlı bir sorundur.<br />
Aileden başlar.<br />
Eğitim sistemine uzanır.<br />
Toplumsal yapıyla birleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve en sonunda, bir okul koridorunda karşımıza çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün bu olaylara sadece üzülmek yetmez. Bu olayları anlamak, analiz etmek ve önlemek gerekir. Çünkü bu tür kırılmalar, doğru müdahale edilmezse büyür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de en kritik soru şu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir çocuk, okula silahla geliyorsa…<br />
Biz nerede yanlış yaptık?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/okul-bahcelerinde-yukselen-sessiz-ciglik-13110</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Okul bahçelerinde yükselen sessiz çığlık</h1>
                        <h2>Bugün okul bahçelerinde duyduğumuz o sesler, aslında birer uyarı niteliğinde. Belki de bize şunu söylüyor: Daha fazla dinlemeye, daha fazla anlamaya ve birlikte çözüm aramaya ihtiyacımız var. Çünkü mesele sadece bugünü değil, yarını da ilgilendiriyor. Ve o yarın, bugün sessiz kalanların değil; sesleri duyanların şekillendireceği bir gelecek olacak.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/okul-bahcelerinde-yukselen-sessiz-ciglik-1776453564.webp">
                        <figcaption>Okul bahçelerinde yükselen sessiz çığlık</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ülkemiz son günlerde, hepimizin yüreğine dokunan haberlerle sarsılıyor. Okul bahçelerinden yükselen silah sesleri, yalnızca birkaç trajik olayın değil; derinleşen bir toplumsal kırılmanın habercisi gibi. Hayatının en başında, umutla dolu olması gereken gençlerin şiddetin bir parçası haline gelmesi, hepimiz için durup düşünmemiz gereken bir tablo ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu yaşananları yalnızca tekil olaylar olarak görmek kolay olabilir. Ancak içten içe biliyoruz ki mesele bundan daha büyük, daha derin. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Enflasyon: Sadece Cüzdanı Değil, Umudu da Aşındıran Bir Süreç</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomik zorluklar çoğu zaman rakamlarla anlatılır. Oysa hayatın içinde karşılığı çok daha ağırdır. Sürekli artan fiyatlar, geçim kaygısı ve belirsizlik duygusu; sadece bütçeleri değil, insanların geleceğe olan inancını da etkiler.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Emeğin karşılığını almakta zorlanan bir genç için “çalışmak” bazen anlamını yitirir. Adalet duygusu zedelendiğinde ise kurallara bağlı kalmak zorlaşır. Bu durum, özellikle gençler arasında kırılgan bir ruh haline zemin hazırlayabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yarınını net göremeyen, kendine bir yol çizemeyen bir gencin içinde biriken kaygı ve öfke, zaman zaman yanlış yönlere evrilebiliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Ekonomik Zorluklar ve Sosyal Kırılganlık</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gençlerin kendilerini ifade edecek sağlıklı alanlar bulamadığı durumlarda, farklı arayışlara yönelmeleri şaşırtıcı değil. Özellikle sosyal medyada idealize edilen bazı yaşam tarzları, kısa yoldan güç ve statü elde etme fikrini cazip gösterebiliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Burada asıl mesele suçlamak değil; anlamaya çalışmak. Çünkü bir toplumda umut azaldığında, dayanışma zayıfladığında ve fırsatlar daraldığında, en çok etkilenen kesim gençler oluyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Orta sınıfın zorlandığı, gelir farklarının hissedilir şekilde arttığı dönemlerde, toplumun genel dengesi de hassaslaşır. Bu hassasiyet, en çok eğitim gibi ortak alanlarda görünür hale gelir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Peki Ne Yapılabilir?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Okullarda güvenliği artırmak elbette önemli. Ancak bu tür önlemler çoğu zaman sadece görünen kısmı ele alır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Daha kalıcı bir iyileşme için:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">* Ekonomik istikrarın güçlenmesi ve belirsizliğin azalması</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">* Gençlerin kendilerini geliştirebileceği fırsatların artırılması</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">* Eğitimde eşitliğin daha güçlü hissedilmesi</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">* Toplumsal güven duygusunun yeniden inşa edilmesi</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">gibi adımlar, uzun vadede daha etkili olabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün okul bahçelerinde duyduğumuz o sesler, aslında birer uyarı niteliğinde. Belki de bize şunu söylüyor: Daha fazla dinlemeye, daha fazla anlamaya ve birlikte çözüm aramaya ihtiyacımız var.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü mesele sadece bugünü değil, yarını da ilgilendiriyor. Ve o yarın, bugün sessiz kalanların değil; sesleri duyanların şekillendireceği bir gelecek olacak.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/okulda-siddeti-anlamak-ve-bundan-sonrasinda-yapilacaklar-13109</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Okulda şiddeti anlamak ve bundan sonrasında yapılacaklar</h1>
                        <h2>Türkiye için en gerçekçi yol, suçu tek bir aktöre yükleyen söylemlerden uzak durmaktır. Ne sadece aileyi suçlamak, ne sadece okulu hedef göstermek, ne de bütün meseleyi dijital içeriklere indirgemek çözüm üretir. Daha etkili yaklaşım; okulda risk işaretlerini tanıyan ekipler kurmak, velileri erken uyarı ve dijital ebeveynlik konusunda güçlendirmek, rehberlik ve ruh sağlığı desteğini görünür hale getirmektir. Çocukların aidiyet duygusunu artıran bir okul iklimi oluşturmak ve aile-okul iletişimini kriz anında değil, olağan zamanda da canlı tutmak gerekiyor. Şiddeti önlemede en güçlü zemin, korku büyüdükten sonra kurulan değil, ilişki güçlenirken kurulan zemindir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/okulda-siddeti-anlamak-ve-bundan-sonrasinda-yapilacaklar-1776453389.webp">
                        <figcaption>Okulda şiddeti anlamak ve bundan sonrasında yapılacaklar</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">14 ve 15 Nisan 2026’da Şanlıurfa ile Kahramanmaraş’ta peş peşe yaşanan iki silahlı saldırı, Türkiye’de okul güvenliği konusunu yeniden ve çok sert biçimde gündeme taşıdı. Şanlıurfa Siverek’te eski bir öğrencinin lise kampüsünde ateş açması sonucu en az 16 kişi yaralandı. Ertesi gün Kahramanmaraş’taki ortaokul saldırısında resmi açıklamalara göre 8 öğrenci ile 1 öğretmen hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. Olayların ardından Millî Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ile birlikte risk alanlarını ve ek tedbir ihtiyaçlarını değerlendirdiğini açıkladı. Ayrıca saldırılardan etkilenen öğrenci, öğretmen ve veliler için psikososyal destek ekiplerinin sahaya indirildiği bildirildi. Ülke genelindeki eğitim kurumlarında güvenlik tedbirlerinin artırıldığı duyuruldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür olayları yalnızca güvenlik açığı, bireysel öfke ya da anlık taşkınlık gibi tek bir nedenle açıklamak doğru olmaz. Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri, gençlik şiddetinin genellikle tek bir nedenden doğmadığını; bireysel, ailevi, çevresel ve toplumsal etkenlerin birleşimiyle ortaya çıktığını vurguluyor. Aynı kurum, aileyle güçlü bağ kurabilme, ebeveynle sorunları konuşabilme, okul dışında güvenilir yetişkinlerle ilişki geliştirebilme ve ev içinde düzenli ortak zaman geçirme gibi etkenleri koruyucu faktörler arasında sayıyor. Bu bakış açısı önemli, çünkü okulda görünen şiddet çoğu zaman okulun dışında başlayan daha geniş bir kırılmanın son halkasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika okul temelli şiddet ve silahlı saldırı riskiyle Türkiye’ye kıyasla çok daha erken ve çok daha yoğun biçimde yüzleşiyor. &nbsp;Amerika Gizli Servisi bünyesindeki Ulusal Tehdit Değerlendirme Merkezi 1998’de kuruldu. 1999’daki Columbine Lisesi saldırısının ardından Amerikan Gizli Servisi ile Eğitim Bakanlığı birlikte çalışarak 1974-2000 yılları arasındaki okul saldırılarını inceleyen Güvenli Okul Girişimi’ni başlattı. Bu çalışmanın bulguları 2002’de yayımlandı ve okul saldırılarının çoğunun ani değil, belirli sinyaller taşıyan süreçler sonunda geliştiğini ortaya koydu. Sonraki yıllarda bu yaklaşım daha da kurumsallaştı. 2021 ve 2025 tarihli değerlendirmeler, okullarda çok disiplinli tehdit değerlendirme ekiplerinin yaygınlaştığını ve devlet okullarının büyük bölümünde kullanıldığını gösterdi. Bu nedenle burada görülen görece ilerleme, sorunun tamamen çözüldüğü anlamına değil; uzun süredir yaşanan acı deneyimlerin daha sistemli önleme modelleri üretmeye zorladığına işaret etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika’nın son yıllarda öne çıkardığı en dikkat çekici yaklaşım, yalnızca olay olduktan sonra tepki vermek değil, risk işaretlerini daha erken fark etmeye çalışan çok disiplinli değerlendirme sistemleri kurmaktır. Araştırmalar, saldırıların çoğunun tamamen ani gelişmediğini, birçok vakada saldırı öncesi kaygı verici davranışların görüldüğünü ve bu nedenle “niyet, hazırlık ve destek ihtiyacı” başlıklarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Temel mantık, öğrenciyi yalnızca cezalandırmak değil; riski ayırt etmek, aileyi devreye sokmak, ruh sağlığı desteği sağlamak ve şiddeti ortaya çıkmadan önlemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşımın Türkiye açısından dikkat çekici tarafı şudur: mesele yalnızca okul kapısına daha fazla polis koymak değildir. Asıl ihtiyaç, okul yönetimi, rehberlik birimi, aile, gerektiğinde sağlık ve güvenlik kurumları arasında erken uyarıya dayalı bir işleyiş kurabilmektir. Çünkü araştırmalar, şiddeti azaltmada yalnızca sert tedbirlerin değil, erken fark etme, ilişki kurma ve destek sunma kapasitesinin belirleyici olduğunu göstermektedir. Türkiye’de aile yapısı, okul kültürü ve toplumsal ilişkiler Amerika’dan farklıdır. Bu nedenle çözümün aynen kopyalanması doğru olmaz. Ancak risk işaretlerini ciddiye almak, ihbarı damgalama olarak değil koruma mekanizması olarak görmek ve okul içi destek sistemlerini güçlendirmek, iki ülke arasında ortak bir önleme zeminidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer önemli başlık ev içi erişimdir. Kahramanmaraş’taki saldırıda kullanılan silahların, failin babasına ait olduğunun açıklanması, okul güvenliği ile ev güvenliği arasındaki bağın ne kadar güçlü olduğunu yeniden ortaya koydu. Şiddet davranışı yalnızca okulun sınırlarında üretilmez; evde erişilebilir olan tehlikeli araçlar, denetlenmeyen öfke, çözülmemiş duygusal sorunlar ve yetersiz gözetim, okulda ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Türkiye’de okul güvenliği tartışmasının yalnızca kamera, devriye ve nöbet ekseninde değil; aile içi sorumluluk, güvenli saklama ve riskli davranış belirtilerinin erken fark edilmesi ekseninde de yürütülmesi gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ebeveynler neden çaresiz hissediyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün birçok anne baba yalnızca çocuk yetiştirmenin zorluğu nedeniyle değil, büyük ölçüde denetimsiz bir dijital çevreyle karşı karşıya oldukları için kendini yetersiz hissediyor. Amerikan Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı, 13-17 yaş grubundaki gençlerin yüzde 95’inin en az bir sosyal medya platformu kullandığını, yaklaşık üçte birinin sosyal medyada “neredeyse sürekli” bulunduğunu söylüyor. Aynı resmi değerlendirme, bu ortamların çocuklar ve ergenler için yeterince güvenli olmadığını da belirtiyor. Bu, ebeveynin artık yalnızca süreyi değil; içeriği, ilişki biçimini, algoritmik önerileri ve çocuğun duygusal olarak neye maruz kaldığını da yönetmesi gerektiği anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dijital alan artık sadece izlenen videolardan ya da kullanılan uygulamalardan ibaret değil. Gençlerin yüzde 72’si en az bir yapay zekâ aracı kullanıyor durumda. Yüzde 52’si ise bu sistemleri düzenli kullanıyor. Bu veriler, bazı gençlerin dijital araçları yalnızca bilgi almak için değil, sohbet etmek, dertleşmek ve duygusal boşluklarını doldurmak için de kullandığını gösteriyor. Böyle bir ortamda ebeveynin çocuğun hayatındaki güvenlik risklerini görmesi güçleşiyor. Çünkü karşısında sadece bir ekran değil; öneren, konuşan, cevap veren ve çocuğun dikkatini sürekli ayakta tutmak için tasarlanmış bir dijital ekosistem bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle ebeveynlerin çaresizliği, çoğu zaman kişisel yetersizlikten değil, yapısal bir güç dengesizliğinden kaynaklanıyor. Amerikan Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı çözümün sorumluluğunu sadece aileye yüklemiyor. Teknoloji şirketlerinin ürün güvenliğini önceliklendirmesi, politika yapıcıların daha güçlü koruyucu çerçeveler oluşturması ve ailelerin de ev içinde açık sınırlar kurması gerektiğini söylüyor. Başka bir deyişle, dijital çağda çocukları korumak artık tek başına ebeveyn görevi değil. Okulun, kamunun, teknoloji şirketlerinin ve toplumun birlikte üstlenmesi gereken ortak bir sorumluluk alanı haline gelmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada Türkiye için en gerçekçi yol, suçu tek bir aktöre yükleyen söylemlerden uzak durmaktır. Ne sadece aileyi suçlamak, ne sadece okulu hedef göstermek, ne de bütün meseleyi dijital içeriklere indirgemek çözüm üretir. Daha etkili yaklaşım; okulda risk işaretlerini tanıyan ekipler kurmak, velileri erken uyarı ve dijital ebeveynlik konusunda güçlendirmek, rehberlik ve ruh sağlığı desteğini görünür hale getirmektir. Çocukların aidiyet duygusunu artıran bir okul iklimi oluşturmak ve aile-okul iletişimini kriz anında değil, olağan zamanda da canlı tutmak gerekiyor. Şiddeti önlemede en güçlü zemin, korku büyüdükten sonra kurulan değil, ilişki güçlenirken kurulan zemindir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/savas-ve-siddetin-halk-sagligi-bakimindan-sonuclari-13108</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Savaş ve şiddetin halk sağlığı bakımından sonuçları</h1>
                        <h2>Savaş sadece bir silahlı çatışma değil, kuşaklar boyu sürecek bir halk sağlığı krizidir. Akut yaralanmaların ötesinde; tedavi edilemeyen kronik hastalıklar, aksayan çocuk aşıları ve paramparça olan doktor-hasta ilişkisiyle savaş, toplumları sessizce ve derinden tüketmeye devam ediyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/savas-ve-siddetin-halk-sagligi-bakimindan-sonuclari-1776455713.webp">
                        <figcaption>Savaş ve şiddetin halk sağlığı bakımından sonuçları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu mecrada bugüne dek anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümü üstüne bir çok yazı yazdım. Ancak halk sağlığı üzerine yüksek lisansa başlayana dek, anlaşmazlıkların halk sağlığı açısından ne gibi sonuçlar doğurabileceğini düşünmemiştim. Oysa, anlaşmazlıkların barışçıl yöntemler yerine, giderek daha fazla şiddet ve güç ile çözülmesinin yaygınlaştığı bir dönemde, bu konu özellikle anlam taşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş yahut silahlı çatışmaya dendiğinde insanların aklına hemen ölüm, yaralanma ve sakatlanma gelebilir. Bunlar elbette akut ve hemen stabilize olması gereken durumlar. Ancak bir silahlı çatışma uzadığı ve kronikleştiği ölçüde, halk sağlığı aynı anda bir çok şeyle alakalı bir sürece dönüşüyor. İçine ruh sağlığı; kronik hastalıklar; çocuk sağlığı; cinsel, üreme ve anne sağlığı yanında bulaşıcı hastalıklar da giriyor<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>. Bunlar elbette savaş öncesindeki sağlık ve demografik şartlar ve sağlık hizmetlerine erişimden bağımsız değil. Dahası, savaş yahut şiddet, sağlık üzerinde saydığım hastalıklar bağlamında yarattığı doğrudan etkilerin ötesinde, sosyo-ekonomik sonuçlarla dolaylı etkiler de yaratıyor<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün dünyada eskisine göre daha fazla şiddet ve savaş var, bunlar tekrarlanıyor da. Ancak tartışmalar, savaşı önlemeye dair neler yapılabileceğine dair fikirler yerine “çözüm”ü, devletlerin savunmaya daha fazla bütçe ayırmasına ve sorunları güç koalisyonları kurarak halletme gibi söylemlere sıkışmış halde. Savaş/şiddet son değil ilk çare adeta. Sanki anlaşmazlıklar sadece devletleri ilgilendiren bir şey, o ülke ve toplumda yaşayan ve kendi hükümetlerinin yahut diğer devletlerin yanlış kararlarının bir çok sonucuna katlanan insanlarla ilgili değil. Oysa bu alanda çalışan bir çok uzmanın dile getirdiği gibi, bir silahlı çatışmanın olmaması, o çatışmada taraf olmuş toplumların barıştığı anlamına gelmediği gibi, barış sadece devletlerin atacağı imzalarla da kurulamıyor-kurulsa da kalıcı olamıyor. Dolayısıyla çatışmalarla ilgili olarak, bunların toplumların sağlığına ve sağlığa etki eden diğer durumlara olan etkisine de bakarak politikalar geliştirmek zorundayız. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sağlık ve yerinden edilme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İster daha fazla silahlı çatışma yaşanması ister küresel ısınma gibi sebeplerle olsun, bugün yerinden yurdundan olmuş insan sayısı otuz kırk sene öncesine göre çok daha fazla. Dünya Bankası’na göre, iki milyar insan savaş nedeniyle kırılganlaşmış veya savaştan etkilenmiş bir yerde yaşıyor<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> ve bunların 300 milyonunun insani yardım ihtiyacı bulunuyor<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>. Dahası, ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan insanların %60’ı, kendi ülkelerine yakın ve kısa vadede dönebilecekleri ülkelere gitmeyi yeğliyorlar. (Bunun tipik örneği Türkiye’deki Suriyeliler ve ülkenin stabilize olması ile başlamış olan dönüşler<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir silahlı çatışma sözkonusu olduğunda, insanların sadece yaşadıkları yerde bombayla yahut silahlı çatışmayla ölme ve yaralanma ihtimallerine karşı güvenlik arayışlarının bir çok sonucu bulunuyor. Bir başka deyişle, yerlerinden olanlar sadece bir barınma kaybı yaşamıyor. Komşularını, içinde yaşadıkları mahalleyi, dayanışma ağlarını, çocuklar eğitim hakkını da kaybediyor. Sağlık açısından bakınca, güvendikleri sağlık personeliyle kurulmuş doktor-hasta ilişkisini; ilaçlarını; reçetelerini ve son kan tahlili yahut röntgeninin olduğu sağlık kayıtlarını da kaybediyorlar. Dolayısıyla ilaçlarını bulamıyor, (paralı yahut parasız) alamıyor; sağlıklı beslenemiyor -mesela diyabeti olan bir kişinin rejimini ve yememesi gerekenleri düşünebiliriz- ve kalabalıklar halinde yaşam nedeniyle enfeksiyonel hastalık riskleri de oldukça artıyor. Bu anlamda, beslenmeyi etkileyen şeylerden birisi de insanların göç nedeniyle, günlük veya kalıcı işlerini kaybetmeleri. Dolayısıyla, savaş koşulları nedeniyle kapalı olan yollar yahut bulunamayan yiyeceklerin yanına bir de bu yiyecekleri alacak gelirin kaybını da eklemek gerekiyor. Eğitim yokluğundan, açlığa, hastalığa kronikleşen bir yoksulluk sarmalını düşünebiliriz kısaca. Yazdığım şartlar altında yaşayan ve sağlık bakımından en yüksek riskli gruplar arasında yaşlılar, çocuklar, yeni doğum yapmış kadınlar da var. Yaşlı yahut değil, hareket kabiliyeti kısıtlı ve bakıma muhtaç kişiler de bunun içinde düşünülebilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Savaş/şiddetin kronik hastalıklara etkisi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün insan sağlığına yönelik en büyük tehdit, eskiden olduğu gibi enfeksiyonlardan ya da bulaşıcı hastalıklardan değil, ölümlerin %68’ini oluşturan kronik hastalıklardan kaynaklanıyor<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a>. Burada özellikle kardiyovasküler rahatsızlıklar (kalp krizi, felç); kanserler ve astım gibi kronik nefes darlığı sorunlarını ve diyabeti düşünebiliriz. Bunların temelinde ise genelde beslenme, tütün tüketimi ve hareket etmeme gibi hayat tarzına bağlı nedenler var. Bir kişi, topluluk yahut büyük bir nüfus, bir yerden aniden göç etmek zorunda kaldığında yahut kendi ülkesinde bile olsa yerleşim yerinden edildiğinde, bu durumun halk sağlığı açısından yarattığı en büyük sonuçlardan bir tanesi <em>kronik hastalıkların tedavisine ara verilmek zorunda kalınması</em>. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası, bugün savaşlarda artık hastanelere ve sağlık personeline yönelik şiddetin de giderek arttığını, bu mekanların doğrudan hedef alındığını, dolayısıyla bu hedef alınmanın ister yaralanma ister kronik hastalıkların tedavisinde olsun ciddi sonuçlar yarattığını görüyoruz. Bu durumda, bir takım kuruluşlarca sunulan insani yardım sadece bir yara bantı işlevi görmenin ötesine geçemiyor zira bu koşullarda kronik hastalıklara yönelik pek de bir şey yapmak mümkün olmuyor. Kronik hastalıklar tedavi edilmediğinde ve koşulların yarattığı diğer meselelerle birleştiğinde, bu hastalara ne olacağını tahmin etmek zor değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan, çatışma nedeniyle en basit aşılardan bile mahrum kalan çocukların, içinde yaşadıkları koşullarda bırakalım beş yaşına kadar hayatta kalmalarını, nasıl sağlıklı bir gelecekleri olabilir? Keza özellikle belirli ülkelerde, 100bin kişiye düşen doktor sayısının azlığı, bu personelin ölüm, göç gibi sebeplerle kaybı, savaş bittikten sonra da sorun yaratmaya devam ediyor. Tekrar ilk yardım ötesinde hizmet verebilecek; sağlık kaydı tutabilecek bir sağlık sistemi kurulmasından bahsetmiyorum bile. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir başka husus da silahlı çatışma ve şiddetin yarattığı ruh sağlığı meseleleri. İnsanların tehlike durumlarında “kaç”; “savaş”; “don” gibi tepkiler verdiğini daha önce dile getirmiştim. Ancak sürekli tetikte yahut kaç veya savaş halinde kalmaya bağlı olarak yaşamak, insanların uzun vadede güvensizlik, korku ve bir çok başka post travmatik tepki geliştirmesine neden oluyor. Dahası, insanlar yaşadıkları kayıplara bağlı olarak da -hatta bir kaybın yasını tutmadan birçok kaybı art arda ya da bir arada yaşamaya bağlı olarak- ruh sağlığı sorunları geliştiriyorlar. Bu sorunların çözüme kavuşturulmadıklarında sonra başka anlaşmazlıkları tetikledikleri bilinen bir olgu. Örneğin, post travmatik stres yaşayan erkeklerde -ki bunlar asker, milis, polis gibi şiddetle iç içe olanlar-, kadınlara yönelik şiddet davranışının arttığı biliniyor<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a>. Kısaca, son çare olması gereken bir olgu, ilk çözüm olarak sunulmaya devam ettiği, yaygınlaştığı ve kronikleştiği sürece, şiddetin halk sağlığına olan etkisini düşünmek zorundayız. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Ne yazıktır ki, bu yazıyı yazarken Türkiye’de iki okul saldırısı olayı yaşandı. Bir sonraki yazıda bu konuyu ele alacağım.</span></span></p>

<div>
<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Garry S. Checchi F. (2020) Armed conflict and public health: into the 21st century. Journal of Public Health Vol. 42</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Aebesecher Perone S. et al. Non-communicable diseases in humanitarian settings: ten essential questions. Conflict and Health (2017) 11:17 DOI 10.1186/s13031-017-0119-8</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Garry S. Checchi F. (2020).</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Talisuna A, et al. (2025) BMJ Glob Health 10:e019929. Doi: 10.1136/bmjgh-2025-019929</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Suriye’ye geri dönenler: “Yine sıfırdan başlıyoruz ama artık mülteci değiliz” https://www.bbc.com/turkce/articles/cd6xggl8602o</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Aebesecher Persone et al. (2017)</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:black">[7]</span></a> Miller KE, Jordans MJD, Tol WA, Galappatti A (2021). A call for greater conceptual clarity in the field of mental health and psychosocial support in humanitarian settings. Epidemiology and Psychiatric Sciences 30, e5, 1–8. https://doi.org/10.1017/S2045796020001110</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/populizm-kazanirken-kim-kaybediyor-13107</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Popülizm kazanırken kim kaybediyor?</h1>
                        <h2>Aristoteles'in denge rejiminden Churchill'in kusurlu ama vazgeçilmez sistemine uzanan çizgi hep aynı şeyi söylüyor: hiçbir kişi, hiçbir hareket, hiçbir dalga — kurumların üstünde değildir. Türkiye için asıl mesele, demokrasiyi yalnızca bir seçim mekanizması olarak değil; ekonomik refahın, toplumsal barışın ve ulusal güvenliğin temel zemini olarak yeniden inşa etmektir. Bu bir tercih değil, zorunluluktur. Ve bu zorunluluğu erteleyen her gün, faturaya yeni bir satır ekliyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/populizm-kazanirken-kim-kaybediyor-1776449387.webp">
                        <figcaption>Popülizm kazanırken kim kaybediyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Popülizm, bir ideoloji değil, bir siyaset yapma biçimidir. En yalın haliyle toplumu ikiye böler: "gerçek halk" ve "yozlaşmış elitler." Bu ayrım üzerinden karmaşık sorunlara basit, hızlı ve duygusal cevaplar üretir. Trump, Orbán, Erdoğan — ideolojileri farklı, ama reçeteleri aynı: bir kriz anlat, bir tehdit tanımla, kendini tek çözüm olarak sun.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak bu senaryonun bir sınırı vardır. Gerçeklik er ya da geç geri döner — ekonomik kriz derinleşir, kurumlar çöker, söylem bunu taşıyamaz hale gelir. Dalga çekilir. Geride ne kalır? Çoğu zaman sinmiş bir yargı, susturulmuş bir basın ve birikimiyle baş başa kalmış bir toplum.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">"Demokrasi en kötü yönetim biçimidir — diğer tüm denenenler hariç."</span></em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Winston Churchill’e Atfedilen Söz</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Demokrasi yavaş, tartışmalı, sinir bozucu olabilir. Ama hatalarını düzeltebilen tek sistemdir. Burada bir uyarı gerekiyor: demokrasi de kendi başına güvence değildir. Aristoteles bunu çok önce görmüştü. Çoğunluğun çıkarı ortak iyinin önüne geçtiğinde demokrasi çoğunlukçuluğa dönüşür — ve popülizm tam bu boşluktan beslenir. Kalabalıkların oyuyla iktidara gelen, sonra kalabalıkların adına kurumları teker teker etkisizleştiren bir yapı artık demokrasi değildir. Seçimsel bir kabuktur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye'de siyaset uzun süredir iki eksen üzerinde şekilleniyor: yüksek kutuplaşma ve güçlü liderlik kültü. Bu iki dinamik birbirini besliyor. Peki döngü neden kırılamıyor? Çünkü kendini yeniden üretiyor: kutuplaşma yüksek olduğunda seçmen alternatifsiz hissediyor, her kriz iktidarı daha da merkezileşmeye itiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun somut maliyeti var. Yargı bağımsızlığı zayıfladığında yatırım ortamı bozulur; ekonomi öngörülebilir kurallara ihtiyaç duyar, anlık kararlara değil. Merkez bankasına yapılan her müdahale kısa vadede söylem zaferi gibi sunulabilir, ama orta vadede kur baskısı ve enflasyon olarak geri döner. Muhalefete yönelik baskı da bu kırılganlığı derinleştirir. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, gazetecilerin yargılanması, ifade alanının daralması — bir araya geldiklerinde hata düzeltme kapasitesi zayıflamış bir sistem ortaya çıkar. Oysa bir sistemin gücü hata yapmamasında değil, hatayı düzeltebilmesindedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kıyaslamalar bu noktada işlevini gösteriyor. Demokratik mekanizmaların sınırlı kaldığı sistemlerde — İran bunun en belgelenmiş örneği — içeride bastırılan siyaset dışarıda sertleşiyor; çözülemeyen meşruiyet sorunu dış düşman üretimiyle dengelenmeye çalışılıyor. Buna karşılık kapsayıcı kalan sistemlerde radikalleşme için alan daralıyor. Çünkü radikalleşmeyi besleyen şey çoğu zaman yoksulluktan çok temsil edilmemişlik/edilememişlik duygusudur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aristoteles'in denge rejiminden Churchill'in kusurlu ama vazgeçilmez sistemine uzanan çizgi hep aynı şeyi söylüyor: hiçbir kişi, hiçbir hareket, hiçbir dalga — kurumların üstünde değildir. Türkiye için asıl mesele, demokrasiyi yalnızca bir seçim mekanizması olarak değil; ekonomik refahın, toplumsal barışın ve ulusal güvenliğin temel zemini olarak yeniden inşa etmektir. Bu bir tercih değil, zorunluluktur. Ve bu zorunluluğu erteleyen her gün, faturaya yeni bir satır ekliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hızlı kararlar mı, yoksa doğru kararlar mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Demokrasi her zaman ikinciyi seçer. Uzun vadede kazanan da hep bu olur. Peki biz ne zamana kadar bekleyebiliriz?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/domicide-stratejilerine-ve-siddetine-karsi-nasil-direnilebilir-13106</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>“Domicide” stratejilerine ve şiddetine karşı nasıl direnilebilir?   </h1>
                        <h2>Merkeziyetçi siyasetin yarattığı yıkıma karşı tek çıkış yolu: Sivil Ağlaşma. 90’ların Habitat Zirvesi’nden 99 Depremi’ne kadar uzanan bağımsız dayanışma deneyimleri, 'Yerleşimkırım' şiddetine karşı toplumsal bağları yeniden örmenin ve kamusal alanı savunmanın anahtarını sunuyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/domicide-stratejilerine-ve-siddetine-karsi-nasil-direnilebilir-1776449102.webp">
                        <figcaption>“Domicide” stratejilerine ve şiddetine karşı nasıl direnilebilir?   </figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Son zamanlarda İsrail gibi devletler tarafından uygulanan sivillerin yerleşim alanlarını sistematik olarak yok etme stratejisini “Domicide” olarak adlandırıyorlar. “Domicide” kavramı ilk defa Bosna Savaşı (1992-1995) sırasında akademisyenler tarafından kullanılmış. Yerleşim alanlarının kasıtlı ve sistematik olarak yok edilmesini ifade ediyor. Türkçe karşılığı “Evkırım”. Ama evlerin yanında işyerleri, sosyal mekanlar, okullar, oteller, hastaneler, kamu yapıları, tarım alanları, yani yaşam çevreleri yok edildiği için “Yerleşimkırım” da denebilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Yıkımdan farkı nedir, neden “kırım” olarak adlandırılıyor, diye sorulursa. Belli bir etnik, kültürel topluluğu hedef alması ve varlıklarının şiddet yoluyla ortadan kaldırılmasını hedeflemesi nedeniyle. “Domicide” ile haritalardan silinenler yalnızca binalar, yerleşim alanları değil. Kuşaklar boyu süren sosyal ilişkiler, aidiyetler, alışkanlıklar, anıların kazınması hedefleniyor. Yerleşim alanlarında eski sakinlerinin geri dönmelerine ve yaşamlarını yeniden kurmalarına izin verilmiyor. Hatta geçmişte yaşanan şiddet nedeniyle başka ülkelere göç etmek zorunda kalmış insanların, diyasporanın geçici süreler kalmak ve bağlarını korumak için inşa etmiş oldukları binalar dahi yok ediliyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Karar Gazetesi’nde yer alan habere göre The Guardian gazetesi, İsrail'in Güney Lübnan'daki askeri operasyonlarının yıkıcı boyutlarını gözler önüne seren bir rapor yayımlamış. Rapora göre Güney Lübnan’da sınır boyunca uzanan yerleşim alanlarının neredeyse tamamı patlayıcılarla yerle bir edilmiş, haritalardan silinmiş. (</span></span></span><span style="background-color:#ffffff"><a href="https://www.karar.com/dunya-haberleri/israil-lubnanda-gazze-modelini-uyguluyor-koyler-haritadan-tamamen-2041872"><span style="color:#2980b9">Bakınız)</span></a></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Bu operasyonların arkasında sistemli bir yıkım stratejisinin bulunduğu ifade ediliyor. Bunun Gazze’denin güneyindeki yerleşim alanlarının neredeyse tamamının yok edilmesine benzer bir girişim olduğu söyleniyor. Birleşmiş Milletler Uydu Merkezi'nin (UNOSAT) son aylık raporuna göre, İsrail Gazze’de sivil can kayıplarına yol açmanın yanı sıra, bölgedeki yapıların yarısından fazlasını enkaza çevirmiş. Kavram yeni ortaya çıkmış olsa da, “Domicide” insanlık tarihinde yaygın bir şey. Günümüzdeki gibi sofistike patlayıcılar, savaş ve iş makineleri, yeni iletişim araçları kullanılmasa da, geçmişte de ötekileştirilenleri hedef alan yaygın bir şiddet biçimi. Tarihteki şehirleri kül eden yangınlar gibi. Tarih kitapları kimi imparatorlardan söz ederken “ordusuyla geçtiği şehirleri yağmaladı, köyleri, kasabaları yaktı, yıktı… Taş üstünde taş bırakmadı” diye yazıyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Ayrıca doğrudan bir çatışma olmadığı için dolaylı gibi de gözükebilir, ama “kentsel dönüşüm” uygulamalarının da kimi zaman belli etnik toplulukları, yoksulları ve göçmenleri hedef alarak şiddet içeren stratejiler, zorla tahliyeler üzerine kurulduklarını söylemek mümkün.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Bunun örneklerini tartışmak için zannedersem çok uzaklara gitmeye gerek yok. Kapalı ilişkilerle geliştirilen Sulukule Projesi örneğin bu bölgede yaşayan Roman topluluğunun kazınmasını hedeflemişti. Gene UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Süleymaniye gibi tarihi semtlerde ise “koruma planları ve projeleri” adı altında bir tarih icad (Osmanlı Mahallesi) edilerek burada yaşayan ve çalışan insanlar tahliye edilmesi mesela, zor kullanılarak. Kamu adına çalıştıkları söylenen kişiler tarafından korkutularak, tehdit edilerek, suları ve elektrikleri kesilerek, mülklerine el konularak… Kimi zaman da hukuki yollarla, uzmanlar tarafından geliştirilen yasal araçlar ve planlarla. Çok sayıda örnek var. Ama mesela şehrin göbeğinde, Tarlabaşı Projesi’nde 90’lı yıllardaki çatışmalardan kaçarak bölgeye yığılan göçmenlerin hedef alınmasındaki gibi. Okmeydanı, Ayazma, Gaziosmanpaşa, Hacıhüsrev mahalleleri… Yakın tarihlerde bir dolu benzer yerinden etme girişimi örneği var.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Bu uygulamalarda kimi zaman örtük ya da açık olarak ayrımcılık yapıldığı da görülüyor. Projelerin müellifleri ve resmi yetkililer tarafından bu bölgelerdeki insanların “burada yaşamayı hak etmedikleri” görüşünün dile getirildiği görülüyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">“Domicide” stratejilerine ve şiddetine karşı nasıl direnilebilir?</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Öncelikle siyasetçiler sorumlu gösteriliyor. Bu aldatıcı. Bu girişimlerin arkasında yönetimleri koşullandıran, kamu gücünü kullanan imtiyaz grupları bulunuyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Örneğin ayrımcılık ve şiddet içeren "Domicide" projelerini geliştiren mimarlar, plancılar hakkında hiç bir soruşturma açıldığını gördünüz mü? Mesela Sulukule, Süleymaniye ya da Tarlabaşı gibi bölgelerdeki zorla tahliye projelerini yapan mimarlar gayet normal bir şekilde “müşterim benden bunu istedi, ben ona karşı sorumluyum” diyerek kendilerini kamusal sorumluluklarından sıyırmayı nasıl başarıyorlar? Bu mesele aynı Arendt’in çoğu zaman yanlış anlaşılan “kötülüğün sıradanlığı” kavramındaki gibi. Kendilerini “görevlerini yapan kişiler” olarak göstermeye çalışıyorlar. Piyasacı bir mantıkla, ya da çıkarları için hareket ettikleri için fikir üretiminin bağımlı olmasını bir sorun olarak görmüyorlar. Oysa ayrımcılığın, şiddetin önüne geçebilmek için mimar gibi uzmanların, fikir üretiminin, medyanın, üniversitelerin bağımsızlığı en temel koşul.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Bu mesele aynı zamanda küresel bir krize işaret ediyor. Aynı zamanda da bu şiddete direnebilmek için küresel deneyimlerle bağlar kurmayı gerektiriyor. Bunun örneklerini bulmak için de çok uzaklara gitmeye gerek yok. 1990’lı yıllarda köyler yakılır ve gözaltında kayıplar ve vahşet yaşanırken mesela. Bundan tam 30 yıl önce İstanbul’da düzenlenen olan Birleşmiş Milletler Habitat Zirvesi öncesinde daha önce bağımsız ilişkiler kurarak ağlaşan siviller mesela. Tehditlere aldırmayıp bir dayanışma ağı oluşturan Evsahibi Komite deneyimi zannedersem önemli bir örnek. Yerleşim politikalarının şiddetsizleştirilmesinde bu küresel ağlaşma deneyimlerinin kalıcı bir etkisinin olduğu söylenebilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Bu ağlaşma deneyimi bağımsızların 1999 felaketinde devletin yerine getiremediği acil durum koordinasyonu işlevlerini başarıyla üstlenmelerini sağladı. Kamuoyu, medya, yerli ve yabancı kuruluşların ihtiyaçlar hakkında bilgi sahibi olmaları, yardım çalışmalarına katılımları ve sonrasındaki süreçlerin yapılandırılmasına bu ağlaşma deneyimi sayesinde oldu. Bu yapı daha sonra Susurluk Kazası sonrasında “temiz toplum” için harekete geçen Yurttaş Girişimi, Sivil Anayasa Girişimi ve çok sayıda şehirle, yerel sorunlarla, Fener-Balat, Sulukule, Okmeydanı, mahallelerindeki etkili mücadele ve uğraşlara taşındı.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Buna karşılık sivillerin güçle birleşmesi, imtiyaz ilişkileri geliştirmesi ise otoriter rejimlerin değişmez özelliği. Sembolik sınıflar, medya iktidarlara ve çıkarlar gruplarına bağımlı olduklarında kolayca manipülasyon aracı olarak kullanılabiliyorlar. Bu nedenle bugün beni hep düşündüren mesele Gezi’den sonra meselelerin gene merkeziyetçi gerilim hattına taşınması. Gezi de dahil bunca şiddetsiz ağlaşma deneyimi bu süreçte tersine çevrildi. Demek ki kamusal bir alandan söz etmeden sivil toplumdan söz etmenin de hiç bir anlamı yok. Çok sayıda ya da güçlü STK’ların olması sivil toplumun güçlü olduğu anlamına gelmiyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Sonuç olarak, bir çıkış yolu arayanların çözümü toplulukları tasarlama idealleri üzerine kurulmuş olan neo-klasik siyasetten beklemelerini bir tutarsızlık olduğu söylenebilir. Bu idealler çatışmalar, krizler yaratarak kamusal alanı, çözümleri ve bağları felç ediyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:#080809">Bu nedenle sivillerin farklı öncelikleri, görüşleri de olsa kendi aralarında bağlar kurarak, yereli askıya alan ve şiddet içeren seksiyonlaşmış ve nesneleştirici kamu yönetim modeli, güvenlik politikaları ve şehir planlama teknikleri ile nasıl baş edebileceklerini öğrenmek zorunda olduklarını düşünüyorum.</span></span></span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/korluk-gormemeyi-sectiklerimiz-13105</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Körlük: Görmemeyi seçtiklerimiz</h1>
                        <h2>Görmek insanı rahatsız eder. Görmek sorumluluk yükler. Görmek, insanı harekete geçmeye zorlar. Belki de bu yüzden hepimiz bazen bilinçli bir körlüğü seçiyoruz: Çünkü gerçekten görürsek, artık hiçbir şey olmamış gibi davranamayacağımızı biliyoruz  Bugün yaşadığımız her facia, topluca verdiğimiz küçük körlük kararlarının sonucu. Bir gün, hep birlikte kör kalmayı reddetmemiz dileğiyle.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/korluk-gormemeyi-sectiklerimiz-1776445452.webp">
                        <figcaption>Körlük: Görmemeyi seçtiklerimiz</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazı, Jose Saramago’nun&nbsp;Körlük&nbsp;adlı kitabından ilhamla yazıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı kitaplar yalnızca bir hikaye anlatmaz; insanın zihninde büyük bir soru bırakır. Jose Saramago’nun&nbsp;Körlük&nbsp;romanı da onlardan biri. İlk bakışta bir salgın hikayesi gibi görünür. Ama aslında çok daha rahatsız edici bir şeyi anlatır: İnsanın görmek istemediği gerçeği nasıl sistemli biçimde dışarıda bıraktığını.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Roman boyunca hissedilen şey yalnızca karanlık değildir. Asıl mesele, bakıyor olsak bile görmüyor oluşumuzdur. Kitap sanki hepimize aynı cümleyi fısıldar: İnsan, görmek istemediğinde gerçekten kör olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde kitap kulübümüzde saatlerce bu sorunun etrafında dolaştık: Biz neye körüz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saramago’nun dünyasında körlük ansızın başlar. Bir sabah uyanılır ve her şey bembeyaz bir boşluğa dönüşür. Oysa bizim dünyamızdaki körlük böyle işlemez. Bizim körlüğümüz bir anda değil, yavaş yavaş oluşuyor. Görmezden gelerek, erteleyerek, üstünü örterek, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek. Bir şeyi ilk gördüğümüzde irkiliyoruz; ikinci kez karşılaştığımızda susuyoruz; üçüncüde ise artık normal kabul etmeye başlıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam da bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan pek çok olaya bakınca insanın aklına şu soru geliyor: Bunlar gerçekten bir anda mı oldu? Yoksa biz uzun zamandır bakıyor ama görmüyor muyduk?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kahramanmaraş’ta bir okulda yaşanan facia, yalnızca tek bir güne sıkışmış münferit bir olay gibi düşünülebilir mi? Yoksa o gün yaşanan şey, yıllardır biriken ihmallerin, ertelenen sorumlulukların, ciddiye alınmayan uyarıların kaçınılmaz sonucu muydu?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki sorun ilk kez o gün ortaya çıkmadı. Belki daha önce fark edildi ama “şimdilik idare eder” denildi. Belki birileri içinden “bu böyle olmamalı” diye geçirdi ama yüksek sesle söylemedi. Belki bir denetim eksik yapıldı, bir rapor gerektiği kadar önemsenmedi. Belki de herkes kendi görev alanı içinde doğruyu yaptığını düşündü ama kimse bütüne bakmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa bir facia, yaşandığı gün başlamaz. Bir çatlak ilk oluştuğunda ona bakılmadığında başlar. Bir eksiklik dile getirilip ertelendiğinde başlar. Bir sorumluluk sessizce başkasına bırakıldığında başlar. Yani felaketler çoğu zaman gürültüyle değil, sessizlikle büyür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bizim körlüğümüz tam da burada yatıyor: Görmemekte değil, gördüğümüz halde harekete geçmemekte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saramago’nun romanında körlük bulaşıcıdır. Ama bana kalırsa bizim gerçek hayat körlüğümüz daha tehlikelidir. Çünkü ona alışırız. Sorunları zamana yaydıkça, onlarla yaşamayı öğreniriz. Alıştıkça normalleştirir, normalleştirdikçe sorgulamayı bırakırız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa alışmak, en derin körlük biçimi değil midir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görmek insanı rahatsız eder. Görmek sorumluluk yükler. Görmek, insanı harekete geçmeye zorlar. Belki de bu yüzden hepimiz bazen bilinçli bir körlüğü seçiyoruz: Çünkü gerçekten görürsek, artık hiçbir şey olmamış gibi davranamayacağımızı biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşadığımız her facia, topluca verdiğimiz küçük körlük kararlarının sonucu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir gün, hep birlikte kör kalmayı reddetmemiz dileğiyle.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/guvenli-ulke-guvenli-okul-ve-modern-egitim-istiyoruz-13104</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Güvenli ülke, güvenli okul ve modern eğitim istiyoruz…</h1>
                        <h2>Siverek’ten Maraş’a uzanan okul saldırıları, Türkiye’nin içine düştüğü güvenlik ve şiddet sarmalının en acı bilançosunu önümüze koydu. Kağıt üzerindeki yönetmelikler raflarda tozlanırken, çocukların okula silahlarla girebildiği bu denetimsizlik ortamında Milli Eğitim Bakanlığı’nın sessizliği kabul edilemez. Kendi çocuklarını özel okullarda ve yurt dışında okutanların, Anadolu insanının can güvenliğini 'el elin eşeğini türkü çağırarak ararmış' misali izlediği bu dönemde; sadece güvenlik önlemleri değil, siyasi bir sorumluluk ve köklü bir zihniyet değişimi şarttır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/guvenli-ulke-guvenli-okul-ve-modern-egitim-istiyoruz-1776445194.webp">
                        <figcaption>Güvenli ülke, güvenli okul ve modern eğitim istiyoruz…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">14 Nisan 2026 Salı günü Urfa Siverek’te bir meslek lisesine bir kişi tarafından yapılan silahlı saldırı sonucunda on altı kişi yaralanmış ve saldırgan ölmüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve hemen akabinde bir gün sonra Maraş’ta bir ortaokula bir öğrenci tarafından yapılan saldırı sonucunda şimdiye kadar sekizi öğrenci, biri öğretmen toplam on kişi saldırı sonucu hayatını kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üst üste gelen bu okul saldırıları ülkeyi ayağa kaldırmakla kalmadı konu dış basında da fazlaca yer aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet konu yine dönmüş dolaşmış yine güvenlik sorununa gelip dayanmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zira ülkenin her yanında bu benzer şiddet olayları için çok uygun sosyo-ekonomik ve sosyo-politik ortam mevcut bulunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Siverek, Maraş yarın neresi belli değil…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birde bizim ülkemize has olan bir durum herhalde, olaylar olur ve sıcaklığında bağrış çağrış sonra unutulur ve üzerine bir tas su içilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden mi maden kazalarında hayatını kaybeden yüzlerce masum işçi böyle unutulmadı mı? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca trafik canavarı her yıl binlerce insanı çiğ çiğ yemiyor mu? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İş cinayetlerinde her yıl binlerce işçi hayatını kaybetmiyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkenin neresinde hangi alanda güvenlik var ki…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hastaneler mi güvenli, hapishaneler mi güvenli?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oteller mi güvenli? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evlerimiz mi depreme karşı güvenli mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yediğimiz gıdalar ne kadar güvenli? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sokakta çocuklar ve kadınlarımız ne kadar güven içinde? &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çalışma hayatımız ne kadar iş güvenliği altında? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çalıştığımız işten ne zaman atılacağımızı biliyor muyuz? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların hepsine verilecek cevap koca bir <strong>HAYIR </strong>cevabıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun için Türkiye, World Happiness Report ILO, TEPAV hesaplamalarında 30 yaş altı mutluluk sıralamasında 5.0 puan sonuncu sırada yer almış bulunmakta.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünebiliyor musunuz ülkenin ve toplumun geleceği olan gençler yaşadıkları ülkede mutlu ve umutlu değiller…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Denilebilir ki “efendim bu durumda orta yaş ve üstü bu durumda mutlu gözüküyor.” Maalesef onlarda mutlu nasıl olsun yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı altında yirmi bin lira ücretle aç bilaç yaşıyorlar, yaşamak buysa eğer… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet okul saldırılarına dönecek olursak neresinden bakılırsa bakılsın bu saldırıların siyasi sorumlusu eğitim bakanı ve hükümettir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü konu bal gibi siyasidir de ondan… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okulların güvenliği için bakanlık tarafından zamanında çıkarılmış onca yönetmelik ve genelge bulunduğu halde iş bunların kusursuz uygulanmasına gelince çığırından çıkmış…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu genelge ve yönetmelikler illerde valiler ve eğitim müdürlükleri tarafından uygulanması ve okul yönetimleri ve aile birlikleri ile iş birliği yaparak hayata geçirilmesi zorunlu kamu görevlerinin başında gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neredeee öyle bir sorumluluk ve ciddiyet görmedik ve göremiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü önce devletin sorumluluk ve ciddiyet içinde görevlerini yerine getirmesi gerekenlerin önemli bir kısmının çocukları devlet okullarına gitmiyor bu çocuklar ya özel okullarda veya yurtdışındaki okullarda eğitim görüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun anlamı ne demek Anadolu insanı buna cevap versin “el elin eşşeğini türkü söyleyerek ararmış” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet kamu görevini layıkıyla yerine getirmek sorumluluk ve ciddiyet ister.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizde mebzul miktarda diyeceğim ama yok öyle değil…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maraş’ta okul katliamını yapan öğrenci 15 yaşında yani daha çocuk, şimdi bu yaşta olan çocuğun aklına çantaya beş silah ve yedi şarjör mermi alarak okula gitmek ve arkadaşlarının ve öğretmenlerinin üzerine kurşun yağdırmak nasıl gelebilir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu korkunç ölüm planını neden yapmak ister?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çocuğun aile ve arkadaş ilişkilerini incelemeyi gerektiren asıl soru bu olarak ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olaydan sonra babasının verdiği ifadeye baksanıza.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet çocuk sorunlu psikolog desteği alıyor ve psikolog “ileride farklı tedavi gereke bilir” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baba ise çocuğun eline evde tabanca aldığını kendisi de ona toplumda silah kültürünün ne olduğunu anlattığını ve hatta “hevesini alsın” diye “emniyet poligonunda birkaç el ateş ettirdiğini” söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaten her gün televizyonlarda mafya dizilerinde yeterince silahlı şiddet sahnelerin olduğu bir ülkede yetmez tablet digital oyunlarında vurdulu kırdılı oyunların saatlerce oynanması, çocuklar üzerinde şiddet eğilimini arttıran nedenlerin başında gelirken bir de çocuğun eline silah vererek ateş ettirilmesi işin tuzu biberi olmuş. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen yapılacak işler… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu olay başka bir demokratik ülkede olsaydı eğitim bakanı istifa ederdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milli Eğitim Bakanının istifasını bekliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra acilen okullarda güvenlik önlerinin arttırılması ve öğrenci psikolojisinin iyileşmesi gibi konular Ulusal Eğitim Kurultayı ilgili bakanlıklar, eğitim sendikaları, öğrenci veli örgütleri psikolog, pedagog ve sosyolog uzmanların yani akademinin katılımıyla toplanarak alınacak önlemler ve tavsiyeleri için toplanmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu toplantıda okul güvenliği konusunda örnek uluslararası uygulamalar gündeme alınmalı, uygulama koşulları sağlanmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak Türkiye 39 OECD ülkesi arasında PISA değerlendirmesine göre tüm branşlarda ortalamanın altında kalarak 32. sırada bulunuyor. Bu nedenle modern, demokratik, laik ve bilimsel eğitim pusulasından şaşmadan ki en önemli sorunumuz bu eğitim sistemi yeniden güncellenmeli ve çocuklarımız için iyi bir geleceğin ülkemiz içinde iyi bir gelecek olacağı unutulmamalıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/blofun-ardinda-donald-trump-iranla-bir-baris-anlasmasina-acilen-ihtiyac-duyuyor-iste-bir-cozum-13103</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Blöfün ardında, Donald Trump İran’la bir barış anlaşmasına acilen ihtiyaç duyuyor: İşte bir çözüm*</h1>
                        <h2>Sonuç olarak, bu planın ya da herhangi bir planın kabul edilmesi için üç koşulun mutlaka yerine gelmesi gerekiyor. Birincisi, yalnızca İran değil, Washington da uzlaşmalara gitmelidir. İkincisi, Trump 22 Nisan ateşkes süresini uzatmalı ve bu kadar karmaşık görüşmelerin zaman aldığını kabul etmelidir. Üçüncüsü, İsrail’in İran’a yapacağı bir saldırı her şeyi rayından çıkarabilir. Görüşmeler devam ederken Trump, Netanyahu’nun elini tutmalıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/blofun-ardinda-donald-trump-iranla-bir-baris-anlasmasina-acilen-ihtiyac-duyuyor-iste-bir-cozum-1776368794.webp">
                        <figcaption>Blöfün ardında, Donald Trump İran’la bir barış anlaşmasına acilen ihtiyaç duyuyor: İşte bir çözüm*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İslamabad görüşmelerinin, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttükleri savaşı bitirememesi hiç şaşırtıcı değildi. Zira Washington’un 15 maddelik teklifi ile Tahran’ın 10 maddelik karşı teklifi arasında çok büyük farklar vardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın uranyum zenginleştirmesini sınırlayan 2015 Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA), müzakere edilmesi iki yıldan fazla süren ve kökleri aslında 2003’e dayanan bir anlaşmaydı. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ise nükleer sorunu ve birkaç başka konuyu içeren müzakereler için Islamabad’da bir tam günden az zaman geçirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şaşırtıcı olan, Vance’in başarısızlık için yaptığı açıklama oldu: İran, ABD tarafından sunulan şartları reddetti. Oysa Amerikan tarafı şartları dikte edebilecek konumda değildi, çünkü 8 Nisan ateşkesinin yürürlüğe girmesinden sonra İran kararlı duruşunu korumuştu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Vance, patronu Donald Trump gibi, İranlıların yenildiğine ve ABD’nin geri adım atmak zorunda olmadığına inanıyor gibiydi. Vance’in dönüşünün ardından Trump, alışıldık tarzıyla el yükseltti ve İran limanlarına girip çıkan tüm gemiler için Hürmüz Boğazı üzerinden deniz ablukası ilan etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Abluka bir savaş eylemidir, dolayısıyla durum zaten tehlikeli. İran, petrol ihracatının engellenmesine karşılık ABD’ye bağlı Körfez monarşilerinin enerji altyapısına saldırma tehdidini yerine getirirse işler çok daha kötüye gidebilir. Bu da petrol, dizel, sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ve diğer kritik emtiaların fiyatlarını yükseltecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump İran’a yeniden saldırabilir ve İsrail muhtemelen onu takip eder. Tam kapsamlı savaş geri döner. Bu yüzden görüşmelere yeniden başlamak gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki bundan sonra ne olacak? Neyse ki iki taraf da daha fazla müzakereyi tamamen dışlamış değil. Üstelik Pakistan ve Mısır gibi arabulucular, Tahran ile Washington arasındaki uçurumu kapatmak için perde arkasında yoğun şekilde çalışıyor. Hem Tahran’ın hem Washington’un yeniden savaşı önlemek için sebepleri var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, daha fazla savaşın, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve ekibinin “provokasyonsuz bir İran savaşının rejimi devireceği” yönündeki kesin güvencelerini kabul ederek kazdığı çukuru derinleştireceğini biliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Enflasyon yükseliyor, zaten düşük olan anket rakamları daha da düşüyor ve ara seçimler yaklaşıyor. İran korkunç bir saldırıya dayanabildi, ancak mücadele yeniden başlarsa uğradığı muazzam hasar daha da artacak, yeniden inşayı zorlaştıracak ve geçmişte kitlesel huzursuzluğu tetikleyen ekonomik sıkıntıları uzatacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu koşullar yenilenmiş diplomasi için elverişli, ancak bunun için uygulanabilir bir çerçeve gerekiyor. Benim önerdiğim çerçeve her şeyi kapsadığını iddia etmiyor mesela İran’ın balistik füze programı hâlâ çözülmemiş bir konu ama uyuşmazlığın merkezindeki temel meseleleri ele alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öncelikle, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf olarak sahip olduğu, barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkını tanıması gerekiyor. Zenginleştirme, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) güvenceleri altında %3,67 ile sınırlandırılmalı (ki bu zaten 2015 JCPOA limitiydi), elektronik ve yerinde UAEA denetimi yapılmalı ve İran’ın santrifüj parçaları sökülüp depolanmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran daha da ileri giderek, Washington’un istediği 20 yıllık moratoryuma razı olmadan, teklif ettiği beş yıllık maksimum sürenin ötesinde tüm zenginleştirmeyi durdurabileceğini belirtebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump 2018’de JCPOA’dan çekildikten sonra Tahran, anlaşmayla kaldırılan yaptırımların yeniden (hatta daha da sıkılaştırılarak) uygulanması nedeniyle kendini zenginleştirme limitleriyle bağlı hissetmedi. İran şu anda 440 kg %60 zenginleştirilmiş uranyuma sahip. ABD, bunun tamamının kaldırılmasında ısrar etmek yerine, denetimli olarak seyreltilmesini (down-blending) kabul edebilir. Zenginleştirme anlaşması 20 yıl süreyle yürürlükte kalabilir ve yenilenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çerçeve, İran’ın nükleer silah geliştirmemesi yönünde yazılı bir taahhütte bulunmasını öngörüyor. Bu, 28 Şubat’ta ABD-İsrail saldırısında öldürülen merhum Ayetullah Ali Hamaney’in talimatıyla uyumlu. İran hükümeti sık sık bu talimata atıf yapıyor, dolayısıyla nükleer silahsızlık taahhütü vermesi de olası. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hamaney’in ölümünden sonra İran Dışişleri Bakanı, Tahran’ın konumunda büyük bir değişiklik beklemediğini söylemişti. Ancak Hamaney’in oğlu ve halefi Müçteba, babasının yasağını yeniden teyit ederken; ABD ve BM Güvenlik Konseyi üyeleri tarafından garanti altına alınacak paralel şekilde İsrail’in de İran’a asla nükleer saldırı başlatmayacağı güvencesi sağlanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail ve ABD tarafından bir yıl içinde iki kez saldırıya uğradıktan sonra İran’ın nükleer silahlardan vazgeçmekte tereddüt etmesi anlaşılabilir. İşte bu yüzden çerçevenin diğer kısımları güçlü teşvikler içeriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, ABD’nin asla ödemeyeceği savaş tazminatı talebinden vazgeçmeli. Karşılığında ABD, birincil ve ikincil yaptırımları tamamen kaldırmalı ve donmuş tüm İran varlıkları serbest bırakılmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran ayrıca, Hürmüz Boğazı’ndan geçen her petrol tankeri için 2 milyon dolar (£1,5 milyon) geçiş ücreti alma hakkını elde etmeli tabii ki bunun için Tahran’ın da geçiş hakkına saygı gösterme taahhüdünde bulunması ve Rusya ve Çin dahil bölge ve uluslararası bir koalisyon tarafından garanti sağlanması gerekecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Körfez monarşileri, ABD’nin İran’da büyük yıkım yaratmak için üslerini kullanmasına izin verdiğine göre, Tahran’ın ekonomik yeniden inşa için kaynak talep etmesi mantıksız değil. Ayrıca geçiş ücreti düzenlemesi, tarafsız bir otorite tarafından tahmin edilecek yeniden inşa maliyetleri karşılandığında sona erecek ve İran’ın kendi önerdiği gibi, boğazın diğer tarafındaki Umman ile paylaşılacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İran, yasama organları tarafından onaylanan ve bir BM Güvenlik Konseyi kararına bağlanan bir saldırmazlık paktı imzalamalıdır. İran, ABD silahlı kuvvetlerinin Orta Doğu’dan tamamen çekilmesi gibi ulaşılmaz talebinden vazgeçmelidir. Ancak saldırmazlık paktı bu tavizi telafi edecek ve Tahran ile Körfez devletleri benzer anlaşmalar imzalayabilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, bu planın ya da herhangi bir planın kabul edilmesi için üç koşulun mutlaka yerine gelmesi gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birincisi, yalnızca İran değil, Washington da uzlaşmalara gitmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi, Trump 22 Nisan ateşkes süresini uzatmalı ve bu kadar karmaşık görüşmelerin zaman aldığını kabul etmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncüsü, İsrail’in İran’a yapacağı bir saldırı her şeyi rayından çıkarabilir. Görüşmeler devam ederken Trump, Netanyahu’nun elini tutmalıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Rajan Menon (New York Şehir Üniversitesi Powell School’da uluslararası ilişkiler profesörü ve Columbia Üniversitesi Saltzman Savaş ve Barış Çalışmaları Enstitüsü’nde kıdemli araştırma görevlisidir)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.theguardian.com/commentisfree/2026/apr/16/donald-trump-peace-deal-iran-washington-tehran-deadline" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.theguardian.com/commentisfree/2026/apr/16/donald-trump-peace-deal-iran-washington-tehran-deadline</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/arjantinde-sok-terapisinin-donusumu-13102</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Arjantin’de şok terapisinin dönüşümü</h1>
                        <h2>Arjantin 2026: Avusturya İktisat Okulu’nun Pratik Zaferi mi? Javier Milei’nin 'testere planı' ile bütçe açıklarını sıfırlayan ve hiperenflasyonun belini kıran Arjantin, nisan ayı itibarıyla %4’lük büyüme ve %16,4’lük enflasyon projeksiyonuyla modern Latin Amerika tarihinin en radikal dezenflasyon sürecini yaşıyor. Şok terapisi, teoriden pratiğe muazzam bir dönüşümün adı oldu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/arjantinde-sok-terapisinin-donusumu-1776610058.webp">
                        <figcaption>Arjantin’de şok terapisinin dönüşümü</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Latin Amerika’nın ekonomi-politik tarihi, popülist politikalar ile ortodoks istikrar programları arasındaki sarkaç hareketleriyle doludur. Arjantin, bu tarihsel döngünün en belirgin yaşandığı ülkelerin başında gelmektedir. On yıllar boyunca süregelen kronik bütçe açıkları, senyoraj gelirlerine aşırı bağımlılık ve dış borç krizleri, ülkeyi yapısal bir hiperenflasyon tehdidiyle karşı karşıya bırakmıştır. Ancak 2023 yılının sonlarında göreve gelen popülist-liberteryen lider Javier Milei’nin uyguladığı radikal “şok terapisi”, ülkenin ekonomik yapısında benzeri görülmemiş bir paradigma değişimine yol açmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nisan 2026 itibarıyla Arjantin, bu sorunlu geçiş döneminin ilk olumlu sonuçlarını almaya başladığı, ancak aynı zamanda yapısal eşitsizlikler ve kurumsal güvenilirlik sorunlarıyla yüzleştiği kritik bir evrededir. Milei’nin 1 Mart 2026’da Arjantin Kongresi’nde yaptığı geleneksel açılış konuşması, hükümetin yeni vizyonunu ortaya koyması açısından bir milat niteliği taşımaktadır. Yönetim, iktidarının ilk iki yılını “makroekonomik stabilizasyon ve enkaz kaldırma” aşaması olarak tanımlarken, 2026’yı “Yapısal Reformlar Yılı” ilan etmiştir. Bu çalışmada, 2026 yılının ilk çeyreğinde Arjantin’de meydana gelen güncel siyasi ve ekonomik gelişmeleri, sunulan yasa tasarılarını ve makroekonomik göstergelerdeki radikal iyileşmeleri uluslararası ekonomi politiği perspektifinden incelenmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Avusturya İktisat Okulu’nun Pratikteki Testi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akademik bir analizin temeli olarak Milei hükümetinin ekonomi vizyonunu konumlandırmak gereklidir. Bu vizyon, geleneksel Washington Uzlaşması (Washington Consensus) veya standart neoliberal IMF reçetelerinden ziyade, “Avusturya İktisat Okulu”nun kurallarına dayanmaktadır. Friedrich Hayek ve Ludwig von Mises gibi düşünürlerin teorilerini temel alan bu yaklaşım, devlet müdahalesinin ve para basımının piyasa fiyat sinyallerini bozarak kaynakların yanlış tahsisine yol açtığını savunur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arjantin bağlamında bu teori; merkez bankasının para politikasındaki rolünün minimize edilmesi, fiyat kontrollerinin eşzamanlı olarak kaldırılması ve bütçe açıklarının sıfırlanması olarak pratiğe dökülmüştür. 2024 ve 2025 yıllarında uygulanan “testere planı” ile kamu harcamaları önemli bir şekilde kesilmiş, piyasadaki yapay kurlar arasındaki arbitraj ortadan kaldırılmıştır. Bu şok uygulaması, başlangıçta öngörüldüğü üzere daraltıcı bir etki yaratmış olsa da, hiperenflasyon beklentilerini kırmayı başarmış ve fiyat istikrarı için gerekli zemini hazırlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2026: Yapısal Reformlar Yılı ve 90 Maddelik Yasama Paketi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makroekonomik temellerin atılmasının ardından, mikroekonomik verimliliği artırmak ve uzun vadeli büyümeyi güvence altına almak için yapısal reformlar devreye sokulmuştur. 1 Mart 2026 tarihinde Kongre’nin olağan parlamento yılının açılışında Javier Milei, 90 dakikalık mücadeleci bir konuşma gerçekleştirerek 2026’yı “Yapısal Reformlar Yılı” olarak duyurmuştur. Bu hedef, Arjantin’i “dünyanın en özgür ülkesi” yapma idealinin yasama faaliyetlerine gelmiş halidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duyurulan 90 farklı yasama girişimi, temel olarak devletin ekonomideki ağırlığını daha da küçültmeyi hedeflemektedir. Bu paketin öne çıkan bileşenleri şunlardır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>* Kapsamlı Vergi Reformu:</em> İşletmeler ve vatandaşlar üzerindeki orantısız vergi yükünün hafifletilmesi, sermaye birikiminin önündeki engellerin kaldırılması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>* Deregülasyon ve Piyasa Liberalizasyonu:</em> Katı işgücü piyasasındaki regülasyonların esnetilmesi. Özellikle sendikal baskıların ve yüksek işten çıkarma maliyetlerinin azaltılarak kayıtlı istihdamın teşvik edilmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>* Eğitim Reformu:</em> Rekabeti önceleyen, devlet tekelini kıran ve durumu iyi olmayan çocuklara ve gençlere yönelik hedeflenmiş destekler içeren, fırsat eşitliğini tabana yaymayı amaçlayan yeni eğitim sisteminin yapılandırılması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4. 2026 Makroekonomik Göstergeleri: Verilerin Analizi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nisan 2026 itibarıyla yayımlanan ekonomik veriler ve önde gelen kuruluşların (Dünya Bankası, Americas Quarterly) projeksiyonları, uygulanan şok terapisinin çarpıcı sonuçlarını ortaya koymaktadır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>* Enflasyonun Çöküşü:</em> 2023 yılında %211’i aşarak kontrolden çıkan enflasyon oranının, 2026 yılı sonunda %16.4 seviyesine gerilemesi öngörülmektedir. Bu, modern Latin Amerika ekonomi tarihinde eşine az rastlanır bir dezenflasyon sürecidir. Arjantin Merkez Bankası’nın döviz bandı üzerindeki kısıtlamaları gevşeterek uluslararası rezerv biriktirmeye başlaması, para politikasındaki güvenilirliğin yeniden tesis edildiğinin en büyük kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>* Ekonomik Büyüme (GSYH):</em> 2024 ve 2025’teki resesyonist daralmaların ardından ekonomi, 2026 projeksiyonlarında %4.0 oranında bir büyüme hızı yakalamıştır. Bu büyüme, geçmişte olduğu gibi enflasyonist bir tüketim furyasından ziyade yatırım ve ihracat kaynaklı sağlıklı bir toparlanmaya işaret etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>* Mali Disiplin:</em> Bütçe dengesinin GSYH’nin %0.3’ü oranında fazla vermesi beklenmektedir. Yıllardır gayrisafi milli hasılasının önemli bir kısmını bütçe açığı olarak veren bir ekonomi için bu, eşi görülmemiş bir yapısal dönüşümdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>* Yoksulluk ve İşgücü Piyasası:</em> İşsizlik oranının %6.6 seviyelerinde tutulması başarılmış ve Dünya Bankası’nın göreceli standartlarına göre yoksulluk oranı %14.5 gibi tarihi düşük seviyelere çekilmiştir. Ancak yapısal bir sorun olarak kayıt dışı istihdamın hala %50’lerin üzerinde (2024 verilerine göre %51.6) seyretmesi, hükümetin Kongre’ye sunduğu işgücü piyasası reformlarının aciliyetini koruduğunu göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>RIGI (Büyük Yatırımlar İçin Teşvik Rejimi) ve Sektörel Dönüşüm</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Reformların en stratejik ayaklarından biri RIGI - Büyük Yatırımlar için Teşvik Rejimi (Regimen de Incentivo para Grandes Inversiones) olmuştur. 2026 yılında kapsamı Kongre onayıyla daha da genişletilen RIGI, ülkeye kalıcı doğrudan yabancı yatırım (FDI) çekmek için tasarlanmış mali, gümrük ve kambiyo ayrıcalıkları sunan bir çerçevedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel verilere göre enerji ve hammadde sektörlerine yönelik yatırımlar şimdiden 25 milyar ABD Doları seviyesine ulaşmıştır. Özellikle Neuquen eyaletindeki <em>Vaca Muerta</em> kaya gazı formasyonu ve ülkenin kuzeybatısındaki Lityum Üçgeni, uluslararası konsorsiyumların ana hedefi haline gelmiştir. Ancak hükümetin enerji politikası sadece geleneksel hidrokarbon ve lityum ihracatıyla sınırlı kalmamaktadır. Milei yönetimi, ucuz ve sürdürülebilir enerji kapasitesini kullanarak Arjantin’i büyük Veri Merkezleri ve Yapay Zeka yatırımları için bir bölgesel merkez yapmayı amaçlamaktadır. Bu strateji, ülkeyi sadece bir tarım (soya, et) ve maden ihracatçısı olmaktan çıkarıp, yüksek katma değerli küresel teknoloji tedarik zincirine entegre etmeyi amaçlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Jeopolitik Yeniden Konumlanma ve Dış Borç Dinamikleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İç politikadaki bu radikal serbestleşme adımlarına, dış politikada da sert bir eksen kaymasına sebep olmuştur. Geçmiş sol Peronist (Kirchnerist) hükümetlerin Çin, Rusya ve bölgesel sol bloklarla yakınlaşan dış politika anlayışı tamamen terk edilmiştir. Javier Milei, 1 Mart konuşmasında ve Ocak 2026’daki Dünya Ekonomik Forumu (Davos) hitabında, ABD ve Batı dünyası ile kayıtsız şartsız stratejik ortaklığın önemini vurgulamıştır. Çin’in toplam ihracat değerindeki payının %7.5’lere gerilerken, ABD’nin payının %8.1’i aşması, bu jeopolitik yönelimin ticaret rakamlarına yansıyan ilk somut belirtileridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bununla birlikte, ekonominin önündeki en büyük dışsal risklerden biri, ülkenin büyük dış borç yükümlülükleridir. Arjantin, sadece 2026 yılı içerisinde toplamda yaklaşık <em>20 milyar ABD Doları</em> tutarında bir borç geri ödemesi (Uluslararası Para Fonu ve özel kreditörlere) ile karşı karşıyadır. Elde edilen %0.3’lük mali fazla ve Merkez Bankası’nın döviz rezervi biriktirme çabaları, bu ödemelerin ülkeyi yeni bir temerrüde sürüklemeden gerçekleştirilebilmesi için emniyet işlevi görmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sosyo-Politik Sınamalar: Kurumsal Kapasite ve Yolsuzluk Algısı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makroekonomik veriler çok parlak bir tablo çizse de siyaset bilimi perspektifinden Arjantin’in derin kurumsal açıkları varlığını devam ettirmektedir. Salt ekonomik serbestleşme ve regülasyonların kaldırılması, adil ve rekabetçi bir piyasanın inşası için yeterli değildir; güçlü ve şeffaf kurumlara ihtiyaç vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayımladığı güncel Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Arjantin’in 99. sıradan 104. sıraya gerilemesi, Milei yönetimi için ciddi bir durum olmuştur. Geçtiğimiz yıl hükümetin kendi içindeki bazı bürokratlara yönelik iddialar karşısında sergilediği şüpheli tutum ve taşra siyasetindeki (eyalet ve belediye düzeyi) geçmişten beri varolan yönetişim problemleri, yabancı yatırımcı güvenini birden ortadan kaldıracak fay hatlarıdır. Bu gerilemenin farkında olan Başkan Milei, 2026 yasama yılı açılışında, kamu ihalelerinde şeffaflık, parti finansmanının denetimi ve yolsuzlukla mücadeleyi öncelikli gündem maddesi haline getirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bölgesel Bağlam: İstikrarsızlık Ortasında İstikrar Arayışı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arjantin’in makroekonomik toparlanmasını akademik olarak anlamlandırabilmek için, onu Latin Amerika’nın mevcut bölgesel durumuyla kıyaslamak gerekir. Örneğin 2026’nın ilk aylarında Ekvador’da derinleşen güvenlik krizi, kriminal ekonomiye karşı yeni İçişleri Bakanı John Reimberg liderliğinde ilan edilen sokağa çıkma yasakları ve Kolombiya sınırında yaşanan diplomatik gerilimler (17 Mart 2026’daki sınır bombardımanı krizi) bölgenin önemli bir kısmının temel devlet kapasitesi, narko-terörizm ve asayiş sorunlarıyla uğraştığını göstermektedir. Aynı şekilde Orta Amerika (Kuru Koridor) iklim değişikliği kaynaklı gıda krizleriyle mücadele etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kaotik bölgesel konjonktürde, Arjantin’in asayiş sorunlarından ziyade doğrudan yabancı yatırımı tartışması, enflasyonu %16’lara indirmesi ve küresel yapay zekâ yatırımlarından pay alma vizyonu geliştirmesi, ülkeyi bölgesel riskten pozitif olacak şekilde ayrıştırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arjantin’in 2026 yılındaki güncel ekonomi-politiği, kararlı (ve kimi zaman acımasız) bir siyasi iradenin ortodoks politikalarla bir ülkenin makroekonomik rotasını ne denli hızlı değiştirebileceğinin göstergesi olan bir vaka çalışmasıdır. Javier Milei’nin “şok terapisi”, on yıllardır süren hiperenflasyon krizini tek hanelere yaklaştırarak ve resesyonu kırıp %4.0’lük bir büyümeye ulaşarak ilk teknik başarısını elde etmiştir. Ancak çalışmada incelendiği üzere, 2026 “Yapısal Reformlar Yılı”nın zaferi henüz ilan edilemez. Bu başarı; duyurulan 90 maddelik paketin muhalefetin güçlü olduğu Kongre’den ne ölçüde kayıpsız geçebileceğine, RIGI teşvikleriyle ülkeye giren milyarlarca dolarlık sermayenin %50’yi aşan kayıt dışı işgücünü ne kadar azaltabileceğini ve en önemlisi yolsuzluk algısının ne derece kırılabileceğine bağlıdır. Arjantin, 20 milyar dolarlık büyük 2026 dış borç geri ödeme eşiğini hasarsız atlatabilir ve şeffaf kurumlar inşa etmeyi başarabilirse, uyguladığı serbest piyasa modeli; krizlerle mücadele eden gelişmekte olan ülkeler için modern ekonomi tarihinde önemli bir referans noktası olacaktır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/egitimin-kirmizi-pazartesisi-13101</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Eğitimin 'Kırmızı Pazartesi'si</h1>
                        <h2>8 Nisan 2014'te Özgür Özel Meclis kürsüsünden madenlerdeki tehlikeyi anlattı. On beş gün sonra Soma'da 301 madenci öldü. 2025-2026 eğitim yılında dört CHP'li milletvekili okullardaki şiddeti sordu, dört kez aynı boş yanıtı aldı. Kahramanmaraş'ta 9 kişi öldü. Bu ülkede tehlikeyi görmemek bir kaza değil, bir tercih.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/egitimin-kirmizi-pazartesisi-1776367577.webp">
                        <figcaption>Eğitimin 'Kırmızı Pazartesi'si</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son iki günde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan iki acı olay, eğitimi, okulları yeniden mercek altına almamıza yol açtı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorun okulların mimarisi ve güvenliğinde mi, derslerde mi, eğitim sisteminin kendisinde mi yoksa çocukların bir bütün olarak içinde oldukları daha büyük sistemde mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de her kriz sonrasında olduğu gibi, yine siyasetçiler peş peşe toplantılar yaparak gerekli tedbirlerin alınacağını açıklıyorlar. Ama alınan ve alınacak tedbirlerin de palyatif olduğunu sonraki krizde görüyoruz. Kabul edelim kriz ne olursa olsun bu döngü her seferinde tekrarlanıyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan, son olayla ilgili olarak “acının siyaseti olmaz” diyerek; bu acı olaylara yaşanan sorunları siyaseten tartışmayalım demiş oluyor. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, “güvenlik önlemlerini güncelleyeceğiz” açıklaması yaptı. İçişleri Bakanlığı okul başına iki polis görevlendirme kararı aldı. Sosyal medya platformlarındaki gruplar kapatıldı, şüpheliler gözaltına alındı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapılan açıklamalar ve alınan tedbirlere baktığımızda hükümetin yaşanan olaylara güvenlik bağlamında baktığını görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kabul edelim ki bu eksik bir okuma. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>GELİYORUM DİYEN ŞİDDET</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eksik okuma çünkü, bu eğitim yılının başından itibaren pek çok olumsuz olay yaşadık okullarda. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kasım 2025’te Anamur’da 12 yaşındaki öğrenci okul müdürünü vurdu. Geçen ay İstanbul'da bir biyoloji öğretmeni (Fatma Nur Çelik) öldürüldü. Ve son iki peş peşe yaşanan olaylar. Dahası bunlar ulusal medyada yer bulanlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şiddet sadece okulda değil. Deniz Zeyrek dün köşesinde yazdı; Türkiye'de 2025 yılında 3.422 silahlı olay yaşanmış ve bunlarda 2.225 kişi öldürüldü. Ruhsatlı silah sayısı 3 milyon, tahminlere göre ruhsatsızlar 10-12 milyonu buluyor. Suça sürüklenen çocuk sayısı her yıl artarak 2024'te 202 bin 785'e ulaşmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tabloya bakarak, yaşanan olayları münferit olarak tanımlamak yaşananları küçümsemekten başka bir değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası yukarıdaki tablo bize gençler arasında şiddetin adım adım arttığını ve tedbir almamız gerektiğini söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CEVAPSIZ KALAN ÖNERGELER GELİYORUM DİYEN ŞİDDET&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim 28 Nisan 2014’te “Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü”’nde CHP Grup Başkanvekili ve Manisa Milletvekili olarak Meclis kürsüsünden milletvekillerine seslenen Özgür Özel, vekili olduğu Manisa’daki Soma Maden İşletmesi başta olmak üzere madenlerde gelen iş sağlığı ve güvenliği konusunda şikayetleri dillendirmiş ve bu konuda alınması gereken tedbirlere dikkat çekmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel’in dikkat çektiği konuların hiçbiri dikkate alınmadı ve bu konuşmadan 15 gün sonra 13 Mayıs 2014’de Soma Maden Faciası yaşandı ve tam 301 madencimiz hayatını kaybetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir durum okullarda yaşanan şiddet konusunda da yaşanmış. <strong>&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dün Bahadır Özgür CHP’li milletvekillerin verdiği önergeleri ve onlara verilen cevapları yazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 Ekim’de Aliye Coşar okul güvenliği konusunda soru önergesi vermiş. 2025 Aralık'ta Nermin Yıldırım Kara aynı soruları içeren bir önerge daha vermiş. Çekmeköy saldırısının ardından Mart 2026'da Hikmet Yalım Halıcı, güvenlik personeli sayısını sordu. Yine Mart'ta Semra Dinçer, “riskli okullar” ile ilgili olarak ayrıntıları sordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu soru önergelerine aynı yanıt verilmiş; “Eylül ve Şubat aylarında illerde vali başkanlığında toplantılar yapılmaktadır.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Verilen bu cevaplarda, sorulmasına rağmen; kaç okulun riskli olduğu söylenmedi. Kaç güvenlik personeli olduğu söylenmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okullardaki şiddet de, Soma maden faciası gibi göz göre göre geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>PEKİ SORUN NE?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekten 18 yaşın altına inen bu şiddetin zemin ne?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TV’deki mafya dizileri mi? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gençlerin eğitime, diplomaya verdikleri değer mi azaldı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geleceğe duydukları güvensizlik mi arttı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden eğitim yerine çete üyesi olmayı tercih ediyor gençler?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tür soruları çoğaltmamız mümkün. Ve her soruya da verilecek cevap da mutlaka var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bu konuda şunu söylemek mümkün; eğitimin uzunca bir süredir sınıf atlama, sosyal mobilizasyon mekanizması olmaktan çıkması, eğitimin bilimsellikten uzaklaşarak gençlerin gelecek hayallerinin yok olması, eğitimin mesleksizliği beslemesi gençlerin ellerindeki telefon ile dünyayı keşfedip yaşadıkları hayata bir anlamda isyan ederek; eğitimle elde edemeyeceklerini şiddetin parçası olarak elde etme arayışı, kendilerini aile ve çevrelerine böyle kabul ettirme aracı olarak karşımıza çıkıyor şiddet. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece Kahramanmaraş’ta yaşanan faciadan çıkan somut bilgiler bile insanı dehşete düşürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çocuk, 11 Nisan'da katliamı planlıyor. Babası çocuğun isteği üzerine onu 12 Nisan'da poligona götürüyor. Ve üç gün sonra&nbsp;15 Nisan'da okulu basıp 9 kişiyi öldürüyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süre içinde hiç kimsenin hiçbir şeyi fark edememesini nasıl açıklayacağız?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okullarda son beş ayda yaşanan beş saldırı, Meclis’e verilen doyurucu cevap verilmeyen dört önerge ve son iki yıl içinde 18 yaş altındaki çocukların suç bilançosu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tablo bize gelen tehlikeyi fark etmemeyi tercihini gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan “acının siyaseti olmaz” diyor. Evet olmaz, eğer normal koşullarda olsaydık olmazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama çocuklar güvende değilse, talepler cevapsız kalıyorsa, çocuklara bir gelecek değil belirsizlik sunuluyorsa; bütün bunları ortadan kaldırmak için “acı”, siyasetçilerin alacakları ilk ders olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de şu an her zamankinden daha çok siyaset yapmak, siyasete sahip çıkma zamanı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SİSTEM "GERÇEKTEN" DEĞİŞMELİ </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan karşı karşıya olduğumuz sorun daha yapısal. Yani teknik denebilecek tedbirler (güvenlik, okulların izlenmesi vs) bir süreliğine bu tür şiddet olaylarını engelleyebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gençlere gelecek sunacak, onların eğitime inanmalarını, eğitimin hayatta başarılı olmadaki rolünü hissettirecek yapısal bir değişime ihtiyacımız var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gençlerin belli bir ideolojik formasyonda eğitim içinde eğitimsiz, geleceksiz, güvencesiz salt ucuz iş gücü ve sadık seçmen olarak kalmalarının hedefleyen bu eğitim sistemi mutlaka değişmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu değişim ancak, siyasal ve toplumsal muhalefetin tüm paydaşlarının eş düzeyli katılabildiği bir konuşma zemini ile başlayabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar bundan kaçmaya devam edecek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet ise bunun siyasetini toplumsallaştırmalıdır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/turkiyede-akademik-uretimin-sayisal-olarak-tespit-ve-denetim-problemi-13100</link>
            <category>EĞİTİM</category>
            <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Türkiye’de akademik üretimin sayısal olarak tespit ve denetim problemi</h1>
                        <h2>Türkiye’de üniversitelerde görev yapan akademisyenlerin akademik üretimlerinin denetlenmesi hayati bir problemdir. Gelişen teknoloji ve yapay zekânın yardımı ile kolaylıkla çözebilecek bir konu olan, akademisyenlerin akademik üretimlerinin tespit, denetim ve analizinin yapılmaması, bu hususta bir hassasiyet ve önceliğin bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Kısacası Türkiye’deki akademik üretimlerin ilmiliği veya etkinliğini tespit etmek bir tarafa, akademik üretimin daha sayısal dökümleri bile sağlıklı bir şekilde ortaya konulmamaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/turkiyede-akademik-uretimin-sayisal-olarak-tespit-ve-denetim-problemi-1776349075.webp">
                        <figcaption>Türkiye’de akademik üretimin sayısal olarak tespit ve denetim problemi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üniversite deyince akla öncelikli olarak bilim ve bunu üreten ilim insanı yani akademisyenler gelmektedir. Resmen değil vasfen akademisyenliğin karşılığı ise akademik üretim ile özdeştir. Bundan dolayı gerçek üniversitelerde unvan, kıdem, torpil ve şöhret ile değil akademik üretim sayesinde öğretim üyesi olarak görev yapabilir. Akademik üretim yapmayanlar hakkında da gerçek üniversitelerde ihraç gerçekleştirilir. Daha net bir şekilde ifade edersek üretme vasfını kaybeden, ilimden emekli olan akademisyenler üniversiteden de emekli olmak zorundadır. Tabi bu emekliliğin gönüllü olması her zaman mümkün olmadığı için, akademisyen özeliğini kaybedenler sistematik bir şekilde üniversite dışına çıkarılması gerekir. Bu da ancak akademisyenlerin itiraz edemeyecekleri net, kıyaslanabilir, şeffaf ve herkesin kabul edeceği bir ölçme-değerlendirme ile sağlanabilir. Bundan dolayı üniversitelerde en ciddi ve ihmal edilemeyecek madde akademik üretimin denetlenmesidir. Denetleme şekli tartışılsa bile, bu işlem akademik hürriyeti kısıtlamaz aksine üretenin de takdirini sağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre<span style="background-color:white"><span style="color:black"> üniversiteler; </span></span>“<em><span style="background-color:white"><span style="color:black">eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak”</span></span></em><span style="background-color:white"><span style="color:black">la <strong>(</strong><strong>Madde 130) görevlendirilmiştir. Ayrıca üniversiteler ve bağlı olduğu birimlerinin de “</strong></span></span><em>eğitim - öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapan” </em>kurumlar olduğu Yükseköğretim Kanunu(m. 3/d, 3/e,3/f,4/c)nda açıkça belirtilmiştir. Üniversite ve bağlı kurumlarının akademik üretim yapmasını denetlemek görevi de Türkiye’de bütün yüksek öğretim kurumlarının bağlı olduğu Yüksek Öğretim Kurulu’na aittir. YÖK adına bu denetleme görevini de Yükseköğretim Denetleme Kurulu yerine getirmesi şarttır. Yani Yükseköğretim Denetleme Kurulu; “<em>üniversiteleri, bağlı birimlerini, öğretim elemanlarını ve bunların faaliyetlerini gözetim ve denetim altında bulundura”</em>caktır(YK, m.8). Acaba YÖK’ün öğretim üyelerinin faaliyetlerini gözetimini ve akademik üretimlerinin denetimini bihakkın gerçekleştirebiliyor mu? Bu soruya “evet” cevabını vermek neredeyse imkânsızdır. YÖK’ün bu yapısıyla bihakkın denetim görevini yerine getirmesi de zor gözükmektedir. Ancak bu konuda, kanunen görevlendirildiği için yapabilecekleri de vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikli olarak belirtmek gerekir ki akademik üretimin üç yönden denetlenebilir. Bunların birincisi sayısal, ikincisi ilmi ve üçüncüsü de akademik ürünün etkisidir. Bir akademik üretimin ilmiliği ancak o alanın uzmanları tarafından çağdaş çalışmalara kıyasen tesbit edilebilir. Akademik ürünün etkisi, kasti ve şişirmeler hariç, atıflar ve daha da önemlisi bir şekilde kullanılması ile belirlenebilir. Akademik üretimin denetiminde en kolay olanı ise sayısal denetimdir. Buna rağmen Türkiye’deki akademisyenlerin üretimlerinin sayısal olarak belirlenmesinde bir standart maalesef sağlanamamıştır. Esasında bütün üniversitelerin bağlı olduğu YÖK sistemi dolayısıyla buna gerçekleştirmek pek de zor olmasa gerektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün üniversitelerde görev akademisyenlerin şifre ile giriş yaparak YÖKSİS webde kendisi için açılan sayfaya yayınlarını yüklemeleri istenmektedir. Yayınlar YÖKSİS’te dört grubu ayılarak sisteme yüklenmesi istenmektedir. Bunlar; makale, kitap, bildiri(tebliğ) ve editörlüktür. Bu sınıflamada, kitap bölümlerinin, kaydederken belirtilse bile, kitap kısmına dahil edilmesi sayısal tesbitte yanlışlıklara sebeb olmaktadır. Ayrıca telif kitaplar gibi büyük emek istemeyen ansiklopedi maddelerinin ve kitap tercümelerinin Kitaplar kısmana dahil edilmesi doğru değildir. Bunlardan dolayı YÖKSİS’de diğer yayınlar kısmının bulunmaması büyük bir eksikliktir. Zira tercüme, ansiklopedi maddesi, fikri yazılar ve sairleri ya kaydedilmemekte ya da diğer kısımlar içine derç edilerek sayılar tesbitte yanlışlıklara yol açmaktadır. Bütün akademik personelinin yayınlarının sayısal olarak değerlendirmede YÖKSİS’’in iyi bir vasıta olabilmesi için her yayın kaleminin net bir şekilde bilenmesi şarttır. Akademisyenlerin üretkenliğinin YÖK tarafından bilinmesi veya ifşa edilmesi ve her akademisyenin kendi üretkenliğini açık bir şekilde görebilmesi için YÖKSİS’e bazı özelliklerin eklemesi şarttır. Her bir akademisyenin akademik üretkenlikte kaçıncı sırada olduğunun bilinmesi/bilmesi denetim ve üretkenliği teşvik veya mecbur etmesi bakımından hayati öneme haizdir. YÖKSİS programı sadece akademisyenin kendi alını içinde kaçıncı sırada olduğu değil, her bir akademisyenle kıyaslayacak/kıyaslanabilecek bir şekle getirilmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">YÖKSİS’e kaydedilen verilerin dışarıya ilanını sağlayan YÖK AKADEMİK-Yükseköğretim Akademik Arama web sayfasında yayınlar; kitaplar, makaleler ve bildiriler olarak görülebilmektedir. Bu sayfa YÖKSİS’e göre daha zayıftır. Zira telif bir kitapla kıyaslanmayacak olan editörlükler otomatik olarak kitap olarak kaydedilmektedir. Bu da akademisyenlerin sayısal üretimini tesbitte problem oluşturmaktadır. Kitap telif etmeyen bazı akademisyenler, gerçek bir editörlük bile yapmadan, editörlü kitaplar yayınlayarak haksız avantaj ve itibar kazanmaktadırlar. Ayrıca YÖK AKADEMİK te aynen YÖKSİS gibi analiz imkanı sunmamakta, akademisyenlerin üretkenliğinin gösterecek sıralama ve kıyaslama yapılmasına da yer vermemektedir. Bu sayfanın aynı alana çalışan akademisyenlerin sayısal olarak akademik üretim seviyelerin değerlendirme ve ilanı, denetim için kullanılması üretkenliği arttırmada bir vasıta olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabi burada önemli bir mevzu da YÖK AKADEMİK’teki bilgilerin doğruluğudur. YÖK AKADEMİK bilgilerin YÖKSİS’den otomatik olarak aktarıldığı varsayılsa da bunun her zaman doğru olmadığına bizzat kendim şahitlik yapabilirim. Mesela YÖKSİS’e ortak yazar olarak yüklemediğim halde YÖK AKADEMİK’de 100’e yakın kişinin benim makale ve bildirilerimde ortak yazar olarak görüldüğünü tesbit etmiştim. Bu akademisyenlerin büyük kısmı, bırakın tarih, sosyal bilgiler alanından bile değillerdi. Hatta yaşları bile tutmamaktaydı. Mesela sadece kendimin yazdığı “<em>Arnavutça Eğitime Geçiş ve Buna Karşı Osmanlı Yönetiminin Tavrı</em>” adlı bildirime ortak yazar olarak Merve Altun, Mehmet Aşıkcan, Ruhan Karadağ Yılmaz, Neşe Uygun, Tuba Yılmaz Yıldırım adlı kişiler eklenmiş olup hiç birinin tarih ile ilgili bir bölümle alakası yoktur. Tuba Yılmaz ise bildirinin basıldığı tarihte, YÖK AKADEMİK kayıtlarına göre, daha lisans eğitimine bile başlamamıştı. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1(1).jpg" style="height:450px; width:800px" /></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(14 Nisan 2026 tarihli fotoğraftan da anlaşılacağı gibi, 2024 yılından beri YÖK AKADEMİK sayfamdaki bu görünüm, devam etmektedir)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">YÖK AKADEMİK’teki bu durumu, <strong>7 Mayıs 2024 tarihli bir dilekçe ile T. C. YÜKSEKÖĞRETİM KURULU BAŞKANLIĞINA’na bildirmiş ve bunun düzeltilmesi ve gerekli işlemlerin yapılmasını talep etmiştim. </strong>Ancak YÖK Hukuk Müşavirliği,&nbsp; 06/06-2024 tarih ve E-97354392-622-01-32858 sayılı cevabi yazısıyla “<em>Rektör dışındaki personel hakkında işlem yapma yetkisi ilgili üniversite rektörlüğünde olduğundan rektör dışındaki personel hakkında bir şikâyetiniz varsa ilgili rektörlüğe başvurmanız gerekmektedir</em>” diyerek, YÖK’e ait YÖK Akademik’te olan yanlışları düzeltmem için benim İstanbul Üniversitesi’ne müracaat etmemi tavsiye etmişti.&nbsp; Ben de <strong>15.10.2024’de </strong>cevap olarak, YÖK Hukuk Müşavirliği’nin bu tavsiyesi/yönlendirmesi yanlış olduğunu İstanbul Üniversitesi’nin bağlı olduğu üst kurumum olan YÖK Akademik Sistemine müdahale etmesinin imkan ve ihtimalinin olmadığını<strong> T. C. YÜKSEKÖĞRETİM KURULU BAŞKANLIĞINA tekrar bildirmiştim. Ancak </strong>YÖK Hukuk Müşavirliği<strong>’nden tarafıma gönderilen 06.11.2024 Tarih ve E-97354392-622.01-67068 sayılı yazıda “<em>şikayetçi olduğunuz kişilerin görev yaptığı ilgili üniversite rektörlüğüne başvurmanız gerekmektedir</em>” denilmişti. YÖK AKADEMİK sayfası görevlilerinin YÖK mensubu olması gerektiğini düşünerek bu konuda İstanbul Üniversitesi’ne bir müracaatta bulunmadım. Bu gün bile halen şifre ile girilen YÖKSİS’te bulunmamasına rağmen YÖK AKADEMİK sayfamda 100’e yakın tanımadığım insanın ismi bulunmakta ve bunları silmek için ben bir işlem yapamamaktayım.&nbsp;Konumuz açısından bunun önemi ise YÖK AKADEMİK sayfalarının denetimsiz olduğunu ortaya koymasıdır. Demek ki isteyenler istediğini ekleme yapabilmektedir.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yükseköğretim öğretimin en büyük çarklarını oluşturan üniversitelerde akademik üretimin sayısal olarak doğru tesbit edilmemesi Türkiye’de ciddi bir problemdir. Aynı kıstaslara göre bütün üniversitelerdeki üretimin kaydedildiği bir sitem maalesef mevcut değildir. Üniversiteler ya AVESİS’i kullanmakta ya kendileri bir sayfa oluşturmakta ya da YÖK AKADEMİK’e yönlendirmektedir. Bunların her birinin ayrı ayrı problemleri mevcut olduğu gibi yükseköğretimdeki akademik üretimin tesbitini de zorlaştırmaktadır. Ancak bazı üniversitelerin birlikte kullandıkları, özel teşebbüs tarafından geliştirilen, Avesis(Akademik veri analiz sistemi) akademik üretimin analizlerinde YÖKSİS ve YÖK AKADEMİK’ten daha iyi imkan sunmaktadır. Avesis’e göre akademik yayınlar; makale, bildiri, kitap, kitapta bölüm, bilirkişi raporu, ansiklopedide konu ve diğer yayınlar olarak 7 başlığa ayrılmıştır. Avesis’de kitap, kitap bölümleri ve ansiklopedi maddelerinin ayrıca belirtilmesi yerinde bir uygulamadır. Ancak kitap editörlüğü ve kitap tercümelerinin Kitaplar kısmına dahil edilmesi yanlıştır. Zira bunlar akademik çalışma bakımından telif bir kitap vasfına haiz değildir. Özellikle son yıllarda akademik çalışma yaparak kitap telif etme zahmetine girmeyen bazı akademisyenler editör olarak kitaplar yayınlamaya hız vermişlerdir. Bu editörlü kitapların büyük kısmı bir problem çözme veya yeni bir şey ortaya koymaktan uzak, adı editör denilse bile makale toplayıcısı unvanına hak edenler tarafından toplama eserler iken, bu yayınlar Avesis’te kitap olarak kaydedilmektedir. Bu da akademik üretimin sayısal denetimi açısından haksızlıklara sebeb olmaktadır. Kitaparla ilgili Avesis’de ortaya çıkan bir problem de her baskının ayrı bir kitap olarak kaydedilmesinden kaynaklanmaktadır. Mesela İstanbul’da gerçekte 3 kitabı olan bir akademisyenin Avesis’deki kitap sayısı, her basısı ayrı bir kitap sayıldığı için, 13’e çıkmaktadır. Bu probleme, kitap isminde ufak-tefek değişiklikle yeni kitap olarak kaydedilmelerden dolayı ortaya çıkan hataları da eklemek gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avesis’te Kişisel Performans Analizi’ne imkan verecek alt başlıklar mevcuttur. Faaliyet Türlerine Göre Puanlar kısmında ilgili akademisyenin hangi alanlarda ne kadar puan elde ettiği ortaya konulmaktadır. Yıllara Göre Puan Detayları’nda ise akademisyenin yılara göre puanları tablo olarak gösterilmektedir. Birim/Bölüm İçerisindeki Performansınız kısmanda ise ilgili akademisyenin anabilim dalı, bölüm veya fakülte içindeki akademik ürün ve diğer faaliyetlerden elde ettikleri puanlara göre sırası belirlenmektedir. Akademisyenlerin Birim/Bölüm İçerisindeki Performanslarını analiz etmekte Avesis, YÖKSİS ve YÖK AKADEMİK’ten çok iyi bir niteliğe sahiptir. Ancak Avasis’in bir akademisyenin mensup olduğu üniversitenin bütün akademisyenleri içindeki yerini göstermemesi veya istenilen akademisyenle kıyaslama imkanı vermemesi büyük eksikliktir. Ayrıca Avesis kullanan bütün üniversiteleri, bir bütün olarak ele alarak, bir akademisyenin daha geniş bir yelpazede akademik üretiminin sayısal analizine yer vermemesi de bir hatadır. Mesela akademisyenleri atıflar üzerinden değerlendiren Google Akademik’in bir akademisyenin Türkiye’de kaçıncı sırada olduğunu tespit etmesi gibi, Avesis’in de hizmet verdiği bütün üniversitelerin akademisyenlerinin en azından sayısal analizine imkan verecek bir yapı oluşturması, akademik üretim yapanların denetimi için çok faydalı olacaktır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avesis sisteminde büyük açıklar olduğunun bizzat kendi tecrübelerimden örnek vermek yerinde olacaktır. 2020-2023 arası görev yaptığım Kocaeli Üniversitesi’nde benimle ilgili bütün bilgilerin değiştirildiğine şahit olmuştum. Aşağıda da görüldüğü gibi beni lisans olarak Tarih Bölümü’nden değil Türk Müziği Fakültesi, Atom ve Molekül Fiziği Bölümü’nden mezun olarak kayıt etmişlerdi. Hatta Gaz ve Teknolojisi Bölüm başkanlığı yaptığım gibi saçma sapan şeyler sayfama eklenmişti.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/22.jpg" style="height:247px; width:800px" /></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/3.jpg" style="height:247px; width:800px" /></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(15 Nisan 2021 tarihli Avesis sayfamın fotoğrafları)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’da ikamet ettiğim ve Pandemi dönemi olduğu bir sırada Avesis sayfamdaki bu tezyif edici girişler için Tarih Bölüm Başkanı’mız Prof. Dr. İbrahim Şirin’in vasıtasıyla müracaatta bulunmuştum. Bir süre sonra bana İbrahim Şirin’in verdiği cevap; “<em>üniversite dışından yapılmış, yapılacak bir şey yok…</em>“ mealinde olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024’te İstanbul Üniversitesi’ne geri döndüğümde İstanbul Üniversite’sindeki Avesis sayfamda bazı ortak çalışma yaptığım isimlerin çıkarıldığı bazılarına da ilgisiz olanların eklendiğini tesbit etmiştim. Şifre ile tekrar girebildiğim Avesis sayfamda düzeltmeler yapmama rağmen yeni yeni problemler ortaya çıkmakta ve bu da Avesis’in güvenirliğini sarsmaktadır. Mesela benimle 2 ortak kitabı olan birinin adı “Ortak Yazarlar” kısmında yer almazken, tek bir ortak kitabımız olan bir şahıs ise iki defa hem Mehmet İnan hem de Mehmet Nam olarak iki defa yazılabilmektedir. Bu hatlara sebebiyet verilmemesi için hem Avesis hem de üniversite yönetimlerinin işi ciddiye almaları şarttır. </span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/4(1).jpg" style="height:418px; width:800px" /></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(İstanbul Üniverisitesi Avesis sayfamın 14 Nisan 2026 tarihli görüntüsü)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avesis kullanmayan ve kendilerine göre Web sayfası oluşturan üniversitelerde de akademik üretimin sayısal tespit ve denetiminde büyük problemler mevcuttur. Mesela İstanbul’un Anadolu yakasında bulunan bir devlet üniversitede yayınları sadece makale, kitap ve bildiri olarak sınıflamaktadır. Bu üniversitede 50 küsur kitabı bulunduğu görülen bir akademisyenin yayınları incelendiğinde, buna kitap bölümlerinin, kitablarının yeni baskılarının, görev aldığı kamu kurumlarının yayınlarının da dahil olduğu görülmektedir. &nbsp;Daha da ilerisi, yayın sayısı 250 civarı olduğu şeklindeki özet ile toplam yayın sayısı birbirini tutmamaktadır. Bunun sebebi ise, atıflar, yaptırdığı tezler, verdiği dersler ve projelerin yayın olarak sayılmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akademik ürünlerin tespit ve denetim problemi, sadece devlet üniversitelerinde değil, Web sayfalarını kendilerinin yaptığı bazı özel üniversitelerde de mevcuttur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SONUÇ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de üniversitelerde görev yapan akademisyenlerin akademik üretimlerinin denetlenmesi hayati bir problemdir. Gelişen teknoloji ve yapay zekânın yardımı ile kolaylıkla çözebilecek bir konu olan, akademisyenlerin akademik üretimlerinin tespit, denetim ve analizinin yapılmaması, bu hususta bir hassasiyet ve önceliğin bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Kısacası Türkiye’deki akademik üretimlerin ilmiliği veya etkinliğini tespit etmek bir tarafa, akademik üretimin daha sayısal dökümleri bile sağlıklı bir şekilde ortaya konulmamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">YÖK’e ait olan Akademik üretimin denetimin sağlanması için, en azından sayısal olarak, bütün akademisyenleri içine alacak ve analize hizmet edecek bir yazılım geliştirilmesi elzemdir. Akademisyenlerin kendileri ile ilgili, anabilim, bölüm, üniversite, bütün akademisyenler, kendi alanındaki akademisyenler ve kıyaslanması istenen akademisyenleri içeren bir analiz sistemi geliştirilirdir. Bu sistemin, akademik üretimin sayışıl denetimi ve ölçme değerlendirilme için ivedilikle kurulması gerekmektedir.</span></span></p>

<div>&nbsp;</div>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/macaristan-ornegi-chpnin-handikaplari-13099</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Macaristan örneği: CHP’nin handikapları </h1>
                        <h2>Macaristan’da muhalefetin başarısının arkasında, iktidar seçmenine güven veren, çözüm üreten ve farklı kesimleri birleştiren bir siyasi yaklaşım bulunmaktadır. Türkiye’de ise muhalefetin henüz bu düzeyde bir güven ve bütünlük oluşturabildiğini söylemek zordur. Özellikle “iktidar değişse de bir şey değişmez” algısının kırılması için daha güçlü ve somut politikalar geliştirilmesi gerekmektedir. Sadece mitingler ve erken seçim çağrıları yeterli değildir. Ortak demokratik hedefler etrafında birleşmiş, sahada aktif ve çözüm üreten kadrolara ihtiyaç vardır. Bu nedenle CHP’nin ve genel olarak muhalefetin, yapısal sorunlarını aşarak güçlü, güven veren ve bütünleşik bir siyasi alternatif oluşturması hayati bir önem taşımaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristan-ornegi-chpnin-handikaplari-1776347537.webp">
                        <figcaption>Macaristan örneği: CHP’nin handikapları </figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da Viktor Orbán’ın geçen hafta sonu yapılan seçimlerde Péter Magyar karşısında ağır bir yenilgi alması, uzun süredir iktidarda olan liderlerin seçimle değiştirilebileceği tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Yaklaşık çeyrek yüzyıldır iktidarda bulunan AK Parti lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile benzer şekilde muhafazakâr, popülist ve milliyetçi bir siyasal çizgiye sahip olan Orbán’ın kaybı, Türkiye’de de benzer bir sonucun mümkün olup olmadığı sorusunu doğurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan ile Türkiye arasında bazı benzerlikler bulunsa da iki ülkenin siyasal yapıları ve dinamikleri açısından önemli farklılıklar da mevcuttur. Bu farklılıkların bir kısmı Türkiye muhalefeti açısından avantaj yaratırken, bir kısmı ise aşılması zor yapısal sorunlara işaret etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da ana muhalefet partisi TISZA, 2024 yılında kurulmuş genç ve yıpranmamış bir partidir. Lideri Péter Magyar, iktidar partisi içinden çıkmış, muhafazakâr-liberal çizgide yeni nesil bir muhalefet figürü olarak öne çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısa sürede yükselen bu yeni muhalefet, sistem içinden gelen ancak mevcut rejime karşı duran bir profil çizerek iktidar seçmeninden oy almayı başarmıştır. Aynı zamanda diğer muhalefet seçmenlerini de sandıkta birleştirebilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Türkiye’de CHP’nin Farklı Konumu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de CHP’nin durumu TISZA’dan oldukça farklıdır. CHP, köklü bir kurumsal kimliğe sahip, ideolojik bagajı bulunan ve yerleşik bir seçmen tabanı olan bir partidir. Ayrıca uzun yıllara dayanan yerel yönetim deneyimi de vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu özellikler, iktidar karşısında her zaman avantaja dönüşmemektedir. CHP’nin kurucu parti kimliği, tarihsel yükleri ve güncel siyasal sorunlar arasında sıkışmış bir muhalefet çizgisi izlemesine neden olmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2024 yerel seçimlerinin ortaya çıkardığı tablo da CHP açısından ayrı bir sorun alanı yaratmıştır. Yerel yönetimlerde beklenen farkın yeterince ortaya konulamaması, partinin iktidar karşısındaki zayıflığını derinleştirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin en önemli sorunlarından biri de parti içi çekişmelerdir. Bu çekişmeler, siyasi rekabetin ötesine geçerek yıpratıcı bir mücadeleye dönüşmektedir. Yerel yönetimlerde yaşanan sorunlar ve parti içindeki hizipleşmeler, iktidarın müdahalelerine açık bir zemin yaratmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı parti içi aktörlerin kişisel çıkar, statü ve siyasi rant odaklı tutumları, partinin toplumsal güvenilirliğini zedelemektedir. Bu durum, CHP’nin kendi tabanı dışına çıkarak daha geniş kesimlerden destek almasını zorlaştırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca parti içi muhalefetin, dolaylı ya da doğrudan iktidarın elini güçlendiren tutumları, iktidarın CHP’nin ve diğer muhalif kesimlerin üzerinde daha rahat hukuk dışı yargısal hamleler yapmasına olanak tanımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mutlak Butlan davası, İstanbul il yönetimine kayyım atanması ve başka bir çok vesilesiyle Kemal Kılıçdaroğlu’nun&nbsp; açığa çıkan “koltuk” hırsına yenilmişlik hali artık CHP içten kemiren bir kurda &nbsp;dönüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti içi hukuku,&nbsp; iktidarın aparatına dönüşmüş yargının siyasi operasyonunda arayan siyasetçi algısı toplumda fazlasıyla yaygınlaştı.&nbsp;&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İktidarın Muhalefeti Dizayn Etme Çabası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son açıklamalarında CHP lideri Özgür Özel’i eleştirerek “Türk demokrasisinin hak ettiği bir ana muhalefete kavuşacağına inanıyoruz” ifadesini kullanması, iktidarın muhalefeti yeniden şekillendirme arzusunun açık bir göstergesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaklaşım, yalnızca siyasi bir eleştiri değil, aynı zamanda muhalefeti zayıflatmaya ve yeniden dizayn &nbsp;etmeye yönelik bir strateji olarak değerlendirilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yerel yönetimlere ve parti örgütlerine yönelik siyasi operasyonlar da bu stratejinin bir parçası olarak görülmektedir. Bu yöntemlerle oluşturulan baskı ortamı, muhalefetin hareket alanını daraltmaktadır. Ana muhalefetin siyasi enerjisini büyük bir bölümünü adliye önlerinde harcamasına yol açmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de muhalefetin sürükleyici ve sonuç tayin edici partisi CHP’nin Macaristan’da TISZA benzeri bir sonuca ulaşılabilmesi için inşa edilecek yeni rejimin politik çerçevesini net, anlaşılabilir tanımlaması yanı sıra tek adam rejiminin alternatif olarak belirmesinin önünde üç örgütsel handikabı bulunuyor:</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kurucu parti olmanın getirdiği tarihsel yük ve ideolojik bagaj </span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yerel yönetimlerde yeterli başarı ve farkın ortaya konulamaması </span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti içi muhalefetin yıpratıcı ve zaman zaman iktidara hizmet eden tutumları </span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorunlar yalnızca CHP’nin değil, genel olarak muhalefetin iktidar alternatifi olmasının önündeki en büyük engellerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da muhalefetin başarısının arkasında, iktidar seçmenine güven veren, çözüm üreten ve farklı kesimleri birleştiren bir siyasi yaklaşım bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de ise muhalefetin henüz bu düzeyde bir güven ve bütünlük oluşturabildiğini söylemek zordur. Özellikle “iktidar değişse de bir şey değişmez” algısının kırılması için daha güçlü ve somut politikalar geliştirilmesi gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece mitingler ve erken seçim çağrıları yeterli değildir. Ortak demokratik hedefler etrafında birleşmiş, sahada aktif ve çözüm üreten kadrolara ihtiyaç vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de muhalefetin önündeki zaman daralırken, iktidar çok yönlü stratejilerle gücünü korumaya çalışmaktadır. Buna karşılık muhalefetin parçalı ve dağınık yapısı, Macaristan’daki benzer bir sonucun ortaya çıkmasını zorlaştırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle CHP’nin ve genel olarak muhalefetin, yapısal sorunlarını aşarak güçlü, güven veren ve bütünleşik bir siyasi alternatif oluşturması hayati bir önem taşımaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/erdoganin-siyasetsizligi-13098</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Erdoğan’ın siyasetsizliği</h1>
                        <h2>Bugün bakıldığında iktidar, muhalefetle mücadelede savcılara ve siyaset dışı araçlara büyük oranda muhtaç görünüyor. CHP üzerinde kurduğu ablukadaki en ufak bir gevşeme, kendisi açısından bir hezimetin başlangıcı olabilir. Bu da Erdoğan’ın son bir yıldır girdiği yola kendini bağımlı kıldığı anlamına geliyor. Bugünden sonra iktidardan hem kendisi hem de Türkiye için yeni bir rota çizmesini, muhalefet ile mücadelede daha çoğulcu bir alternatife yönelmesini beklemek hayalcilik olur. Bu bakımdan Türkiye’nin yakın geleceğini artık Erdoğan’ın atacağı adımlar değil Özel muhalefetinin tercihleri belirleyecek.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erdoganin-siyasetsizligi-1776347094.webp">
                        <figcaption>Erdoğan’ın siyasetsizliği</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">19 Mart yakın dönem Türk siyaseti için bir milat oldu. Siyasetin iklimi bu tarihten sonra alabildiğine değişti. İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanmasıyla birlikte Özgür Özel muhalif kitleleri meydanlara yığma stratejisini tercih etti. CHP, İmamoğlu ve arkadaşlarına yapılan haksızlıklardan büyük bir muhalefet dalgası devşirmeye çalıştı. Son kamuoyu araştırmaları, bu çabaların kısmi bir başarıya ulaştığını ancak seçmen gözünde muhalefetin moral üstünlüğü kesinkes elde etmeyi başaramadığını ortaya koyuyor. Bu sonuçlardan hareketle CHP yönetiminin son bir yılda yaptıkları ve yapamadıkları üzerine konuşmak kolay. Bu yönde pek çok yorum ve eleştiri de zaten yapıldı. Ancak aynı süreçte AKP’nin nasıl bir yol tercih ettiği ve yaklaşan seçimler bakımından bu tercihlerin olası sonuçlarının ne olacağı çoğu zaman göz ardı edildi. Oysa son bir yılda iktidar partisinin yaptıkları ve yapmadıkları da ana muhalefetin tercihleri kadar belirleyiciydi. Dolayısıyla bütünsel bir kavrayışa ulaşmak için AKP’nin son bir yılına dönüp bakmak şart. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi değerlendirmelerin iktidarı göz ardı etmesinin iki önemli nedeni var. İlki CHP’yi eleştirmenin görece risksiz ve kolay olması. İktidara dönük eleştiriler daha maliyetli ve hatta kimi zaman riskli. Bu yüzden siyaset yorumcuları için Özel hakkında yazmak Erdoğan’a dair bir şeyler söylemekten çok daha konforlu bir tercih. Öte yandan konu yalnız bununla da sınırlı değil. Son bir yıl bağlamında CHP konuşmanın daha cazip olmasının esas nedeni ülkede söylem geliştiren, politika öneren ve kitlesel eylem yapan en büyük örgütün ana muhalefet partisi olması. Odağınızı AKP’ye çevirdiğinizde hamasetin ve Ankara dedikodularının ötesinde, siyaseten değerlendirecek pek bir şey bulamıyorsunuz. İktidarın Erdoğan dışındaki yüzleri, kendilerine ait tek bir cümle kurmaktan imtina eden memurlara dönüşmüş durumdalar. Belki bu noktada yapılması gereken, tam da bu yokluk hakkında fikir yürütmek olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP’nin özgün bir politika ve söylem üretememesi, uzunca bir süredir siyasi parti olma niteliğini yitirmesinin bir sonucu. Partilerden beklenen temel işlevlerin büyük bölümünü yerine getirmekten aciz bir yapıya dönüştü iktidar partisi. Örneğin modern demokrasilerde siyasi partiler toplumsal taban ile siyasi seçkinler arasında bir köprü oluşturur ve politika oluşumuna böylece katkı sunarlar. Oysa Erdoğan ve çekirdek ekibi başkanlık sistemiyle birlikte sarayın duvarları ardına geçtikten sonra, AKP kadrolarının bu elitlere erişimi de son derece sınırlandı. Erdoğan ailesine yakın vakıfların yaygınlaşması ve alternatif iktidar odaklarının siyasete ve ekonomiyle hâkim olması sonucunda ise, bu defa partinin yeni kuşak siyasi elitleri yetiştirmedeki rolü ikincil bir hal aldı. AKP’nin kendi tabanı için bir politik sosyalizasyon ve endoktrinizasyon platformu olma işlevi ise, kitle iletişim araçları üzerinde kurulan kontrol ve sosyal ağlardaki trol ordularının etkisinin yanında önemsiz kaldı. Neticede 2001’de kurulduğunda son derece dinamik ve yenilikçi görünen parti bugün verimsiz bir devlet dairesinden hallice çalışan ve seçim zamanındaki faaliyetleri dahi tek başına organize edemeyen hantal bir yapıya dönüşmüş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle hantal bir yapıdan etkili bir söylem ve siyaset üretmesi elbette beklenemez. AKP’nin son bir yılının siyaseten bir boş küme olmasının da en büyük nedeni bu. İmamoğlu davası ve CHP’ye dönük operasyonlar birbiri ardına patlarken, iktidar partisi pekâlâ bu saldırıyı kendisi için bir rüzgâra dönüştürebilir ve muhalefeti tümden umutsuzluğa sürükleyebilirdi. Ancak bu yolda en ufak bir ışık bile vermediler. Teşkilat olarak tek yapabildikleri, saraydan gelen emir ve talimatlar doğrultusunda savcıların yazdığı iddianameleri tekrar etmek ve yürüyen hukuki süreçler sonucunda muhalefetin kendi iç çatışmalarına sürüklenmesinden medet ummak oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu siyasetsizlik hali yalnız parti ile sınırlı değil. Cumhurbaşkanı da son bir senede özellikle iç politika konularında siyaset üretmeyi büyük ölçüde bir kenara bıraktı. Hem parti hem de Erdoğan muhalefetle mücadele etme işini büyük oranda yargıya devretmiş görünüyor. O kadar ki ülkede sokak gündeminin büyük ölçüde söz konusu yargılamalar olduğu günlerde dahi Erdoğan bu konulara birkaç kuru cümleyle, bilindik ezberleri tekrar ederek değinmeyi tercih ediyor. Televizyonlarda da AKP’li siyasetçilerden çok gazeteciler bu konular hakkında konuşturuluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan 19 Mart yargılamalarını etkili bir siyasi söylemle çerçeveleyip halk nezdinde CHP’nin ve İmamoğlu’nun itibarını ortadan kaldırmayı başarmış olsaydı belki de birkaç parçaya ayrılmış, darmadağınık bir muhalefet manzarası olacaktı. Oysa tam tersine Muharrem İnce ve Emine Ülker Tarhan gibi küskün isimlerin birer birer CHP’ye geri döndüğünü görüyoruz. Kapalı kapılar ardından Özel’i kıyasıya eleştiren isimler ise bu ortamda ses yükseltmekten imtina ediyor. Kısacası cumhurbaşkanı ve partisinin siyasetsizliği sayesinde muhalefet son bir yılda önemli ölçüde konsolide olmayı başardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın bu düşük yoğunluklu politika tercihi yalnız muhalefetle mücadelesiyle veya İmamoğlu davasıyla da sınırlı değil. Örneğin Devlet Bahçeli’nin himayesinde yürüyen Kürt Açılımı konusunda Erdoğan’ın geri planda durması ve Mehmet Şimşek’in programını topyekûn bir ekonomik atılım söylemiyle çerçevelemeye çalışmaması da manidar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ataletin temel nedeni, Erdoğan’ın iç politikada büyük bir başarıya imza atma imkânı görememesi. Daha doğrusu, böyle bir başarıyı gerçekleştirecek kapasiteyi bulamaması. Zira ülkeyi otoriterleşmeye sürükleyen başkanlık sistemi, devlet kapasitesini arttırmak yerine daha da geriletti. Bu gerilemeyi her yerde palazlanan irili ufaklı suç örgütlerinden, adalete olan güvenin kaybından, devlet okullarında yaşananlardan ve gıda güvenliğinden düzensiz göçe değin hemen her konuda kontrolün yavaş yavaş yitirilmesinden de görüyoruz. Geriye dönüp bakarsak, 2017 referandumu öncesinde Türkiye’nin tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyük bir ülke olduğu uyarısı yapanlar bu anlamda haklı çıktı. İşte tam da kendi yarattığı bu yönetim krizi neticesinde bugün Erdoğan, iç politikaya dair gündem ve beklentilerini minimize etmeye ve odağını tümüyle küresel jeopolitiğe çevirmeye mecbur kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dış politikanın son bir yılda Erdoğan için iç siyasetin bir ikamesi haline geldiğini söylemek bu anlamda yanlış olmaz. Cumhurbaşkanı kendisini iç siyasetin üzerinde konumlamaya, eylem ve söylemlerinde küresel sorunlara daha fazla mesai ayırarak buradaki etkinliği üzerinden seçmen tabanını korumaya çalışıyor. Son dönemde NATO içerisinde artan görünürlüğümüzün, bölgesel sorunların çözümünde üstlenmek istediğimiz rolün ve savunma sanayinin öne çıkartılmasının nedenlerinden birisi de iç politikadaki bu tıkanıklık. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki tüm bunlar bir sonraki seçimi kazandırmak için yeterli olacak mı? Eğer ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş olmasaydı, aslında işler Erdoğan için çok da kötü gitmiyordu. Ancak savaşla birlikte küresel ekonomide başlayan daralma bir stagflasyon dalgasına neden olursa AKP’nin yakın gelecekte bir seçim ekonomisi uygulama şansı da zorlaşacaktır. Böyle bir ortamda cumhurbaşkanı, güçlü bir muhalefet adayının karşısına yalnız dış politika kartları ile çıkmayı göze alamaz. Dolayısıyla bugün bakıldığında iktidar, muhalefetle mücadelede savcılara ve siyaset dışı araçlara büyük oranda muhtaç görünüyor. CHP üzerinde kurduğu ablukadaki en ufak bir gevşeme, kendisi açısından bir hezimetin başlangıcı olabilir. Bu da Erdoğan’ın son bir yıldır girdiği yola kendini bağımlı kıldığı anlamına geliyor. Bugünden sonra iktidardan hem kendisi hem de Türkiye için yeni bir rota çizmesini, muhalefet ile mücadelede daha çoğulcu bir alternatife yönelmesini beklemek hayalcilik olur. Bu bakımdan Türkiye’nin yakın geleceğini artık Erdoğan’ın atacağı adımlar değil Özel muhalefetinin tercihleri belirleyecek.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/macaristanda-kapi-aralandi-13097</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Macaristan’da kapı aralandı</h1>
                        <h2>Macaristan’da değişim için kapı aralandı. Ama bunun gerçek bir dönüşüme mi, yoksa ustaca kurgulanmış bir makyaja mı evrileceğini zaman gösterecek. Bu yeni siyasal form bize ne kadar uzak, yoksa sandığımızdan çok daha mı yakın? Çünkü doğru okuyamazsak, başkalarının deneyimini tartıştığımızı sanırken, aslında kendi geleceğimizin fragmanını izliyor olabiliriz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-kapi-aralandi-1776269502.webp">
                        <figcaption>Macaristan’da kapı aralandı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’da &nbsp;kapı aralandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bunun gerçek bir dönüşüme mi, yoksa ustaca kurgulanmış bir makyaja mı evrileceğini zaman gösterecek.-&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’da sandıklar kuruldu, oylar verildi ve sonuçlar açıklandı. Ancak bu ülkede perde kapanmadı—aksine, asıl sahne şimdi açılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta yazımı şu cümleyle bitirmiştim: “12 Nisan’da sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın… asıl mücadele ertesi gün başlayacak.”&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün görüyoruz ki mesele tam da bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü Macaristan’da yaşanan şey, klasik bir iktidar değişimi değil. Bu, bir liderin gidip başka bir liderin gelmesinden ibaret değil. Bu seçimler, bir siyasi modelin geleceğinin oylanmasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaklaşık 16 yıl boyunca ülkeyi yöneten Viktor Orban, &nbsp;sıradan bir başbakan olmaktan ziyade kendi siyasi sistemini inşa eden bir lider olarak öne çıktı. “İlliberal demokrasi” olarak tanımlanan bu yaklaşım; güçlü devlet yapısı, merkezileşmiş iktidar, göç karşıtı politikalar ve Avrupa Birliği’ne mesafeli bir egemenlik anlayışını aynı çerçevede birleştirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu model sadece Macaristan’ı dönüştürmedi; aynı zamanda küresel ölçekte bir referans noktası hâline geldi. Donald Trump gibi figürlerin temsil ettiği dalgayla paralel ilerledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi o dönemin sonuna gelindi.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Viktor Orban seçimleri kaybetti ve Fidesz muhalefet konumuna düştü.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’daki sol muhalefet ise büyük ölçüde etkisini yitirdi.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi rekabet, daha çok sağ eğilimli iki popülist lider arasında gerçekleşti.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçimlerin sonucunda yeni dönemin öne çıkan ismi Peter Magyar &nbsp;oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak asıl soru şu: Gerçekten yeni bir dönem mi başlıyor, yoksa sadece yeni bir aktör mü sahnede?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk bakışta keskin bir kopuş görmek zor. Magyar’ın çizgisi birçok açıdan Orban döneminin devamını andırıyor. Muhafazakâr duruş, milliyetçi ton ve göç konusundaki sert yaklaşım büyük ölçüde korunuyor. Bu da seçmenin radikal bir yön değişimi talep etmediğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani ortada bir devrim yok. Aynı zeminde gerçekleşen bir lider değişimi var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fark ise daha çok üslupta ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orban, Avrupa Birliği içinde yıllarca bir “blokaj aktörü” olarak hareket etti. Vetolar, krizler ve gerilimlerle şekillenen bir ilişki kurdu. Magyar ise daha uzlaşmacı bir ton benimsiyor. Ancak bu, ideolojik bir dönüşümden çok ekonomik bir zorunluluğa işaret ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macar ekonomisinin ihtiyacı net: Avrupa Birliği fonları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle Magyar’ın çizgisi, “Brüksel’e yönelmekten” çok “kaynakları açarken egemenliği korumak” olarak okunmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dış politikada da tablo değişmiş değil. Orbán’ın Rusya ile kurduğu pragmatik ilişki ve Ukrayna konusundaki mesafeli duruşu biliniyor. Magyar bu hattı terk etmiyor; sadece dili yumuşatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani yön değişmiyor. Üslup değişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada temel soruya geliyoruz:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değişen gerçekten sistem mi, yoksa yalnızca aktör mü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer medya düzeni, yargı yapısı ve ekonomik güç ağları olduğu gibi kalırsa, ortaya çıkacak tablo “Magyar &nbsp;Orbanizmi” olacaktır. Ama bu yapılar çözülür ve güç daha dengeli dağıtılırsa, o zaman gerçek bir dönüşümden söz edebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’daki bu tabloyu daha geniş bir perspektife koyduğumuzda ise daha büyük bir hikâye ortaya çıkıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta ve Doğu Avrupa’da siyaset giderek tek eksene sıkışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çekya, Slovakya ve Macaristan’da sol siyaset giderek zayıflamış ve etkisini büyük ölçüde kaybetmiştir. Siyasi rekabet ise giderek daha fazla sağ partiler arasında yaşanan bir yarışa dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya’da &nbsp;AfD yükselirken, SPD tarihinin en zayıf dönemlerinden birini yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha doğuda tablo daha sert. Belarus ve Rusya seçim kavramını büyük ölçüde işlevsizleştirmiş durumda. Kuzey Kore ise dünyadan kopuk bir monarşi düzenini sürdürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Balkanlar’da da döngü benzer: Sırbistan, Arnavutluk… Milliyetçilik ve sağ popülizm siyasetin ana ekseni olmaya devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablodan çıkarılabilecek temel sonuç şu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset yalnızca “sağa kayış” şeklinde basit bir eksende ilerlemiyor; aynı zamanda geleneksel sol ve sosyal demokrat hareketlerin birçok ülkede etkisini, toplumsal karşılığını ve örgütlü gücünü giderek kaybettiği bir dönüşüm yaşanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu boşluk ise farklı sağ akımlar tarafından doldurulurken, siyasal rekabet de giderek ideolojik merkezden uzaklaşıp daha sert ve kutuplaşmış hatlara taşınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam da bu nedenle, mesele sadece “hangi taraf güçleniyor” sorusu değil; aynı zamanda “alternatif siyaset neden üretilemiyor ve temsil krizi neden derinleşiyor” sorusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bize gelince…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan seçim sonuçlarına balıklamasına atlayanların sayısı az değil. Ancak asıl çarpıcı olan, bu sonuçları kendi siyasal pozisyonuna göre yontmaya çalışan muhalefet refleksinin hâlâ canlılığını koruması. Sağın açık başarısını bile dolaylı biçimde sola yazma çabası, basit bir yorum farkından öte, ciddi bir kavrayış sorununun göstergesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya siyasetinde dengeler hızla değişirken, seçmen davranışları yeni dinamiklerle şekillenirken bizde tartışma hâlâ yüzeyde seyrediyor. Seçim sonuçlarının ardındaki nedenler, yapısal dönüşümler ya da toplumsal eğilimler yerine, “bu tabloyu kendi lehimize nasıl anlatırız” sorusu öne çıkıyor. Böyle olunca siyaset, anlamaya çalışılan bir alan olmaktan çıkıp, eğilip bükülen bir anlatıya dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa mesele çok daha derin. Muhalefetin temel açmazı, değişen siyasal iklimi doğru okuyamaması. Küresel ölçekte yükselen sağ popülizm, artan güvenlik kaygıları, ekonomik belirsizlikler ve kimlik siyaseti gibi başlıkları çözümleyemeyen bir yaklaşım, kaçınılmaz olarak edilgenleşiyor. Bu edilgenlik ise siyaseti kuran değil, geriden takip eden bir pozisyona hapsediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha da kritik olan, bu analiz eksikliğinin çözüm üretme kapasitesini zayıflatması. Sürekli eleştiren ama somut ve ikna edici alternatifler sunamayan bir siyaset dili, seçmen nezdinde karşılık bulmakta zorlanıyor. Çünkü seçmen artık yalnızca sorun tespiti değil, aynı zamanda yön, çözüm ve güven veren bir perspektif arıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak sorun, tekil seçim sonuçlarının nasıl yorumlandığı değil; o sonuçları ortaya çıkaran zeminin neden doğru okunamadığıdır. Muhalefet, ülkemiz etrafında yaşanan olayları kendi kalıplarına uydurmaya çalıştıkça, inandırılıcılıktan giderek uzaklaşıyor. Ve bu kopuş, sadece söylemde değil, sahada da kendini açıkça hissettiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan bu dönüşümün en rafine örneklerinden biri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü burada değişim bir kırılma şeklinde değil, evrim şeklinde yaşanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peter Magyar bu evrimin temsilcisi olabilir: Daha yumuşak bir dil, daha pragmatik bir yaklaşım, ama büyük ölçüde aynı yönelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer bu model başarılı olursa, Avrupa siyasetinde yeni bir kavram daha yerleşebilir: “yumuşak popülizm.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama eğer sistemin derinliklerine dokunulur, güç dengeleri yeniden kurulursa, o zaman Macaristan sadece liderini değil, yönünü de değiştirmiş olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün için kesin olan şu:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’da değişim için kapı aralandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bunun gerçek bir dönüşüme mi, yoksa ustaca kurgulanmış bir makyaja mı evrileceğini zaman gösterecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu haftaki yazıya şu soruyla nokta koyalım:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yeni siyasal form bize ne kadar uzak, yoksa sandığımızdan çok daha mı yakın?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü doğru okuyamazsak, başkalarının deneyimini tartıştığımızı sanırken, aslında kendi geleceğimizin fragmanını izliyor olabiliriz.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hurmuz-darbogazindan-nasil-cikilacak-13096</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hürmüz darboğazından nasıl çıkılacak?</h1>
                        <h2>Mevcut tabloda Hürmüz Boğazı krizinin çözümünde İran ile uzlaşma en rasyonel ve sürdürülebilir seçenek olarak öne çıkmaktadır. Çünkü boğaz fiilen İran’ın kontrol ve etki alanında olup, askeri yöntemlerle tamamen güvenli ve kalıcı biçimde açılması hem teknik olarak zor hem de çatışmayı büyütme riski taşımaktadır. Nitekim askeri müdahalenin karmaşıklığı ve uluslararası isteksizlik, diplomatik çözümün daha gerçekçi olduğunu ortaya koymaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hurmuz-darbogazindan-nasil-cikilacak-1776332730.webp">
                        <figcaption>Hürmüz darboğazından nasıl çıkılacak?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı, küresel enerji arzının yaklaşık %20’sinin geçtiği kritik bir geçiş noktasıdır. Bu nedenle burada yaşanan kriz yalnızca bölgesel değil, küresel ekonomik ve jeopolitik sonuçlar doğurmaktadır. Olası bir “çıkış” ya da krizden kurtulma süreci, büyük ölçüde askeri, diplomatik ve ekonomik faktörlerin birlikte nasıl şekilleneceğine bağlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı’nın şu anda fiilen abluka altında olduğunu dikkate alırsak, durum artık “risk senaryosu” değil, doğrudan küresel kriz aşamasına geçmiş durumdadır. Bu koşullarda mesele yalnızca geçiş güvenliği değil, dünya enerji arzının sürekliliği ve büyük güçler arasındaki güç dengesi haline gelmiştir. Bu yüzden çıkış yolları daha sert, maliyetli ve çok aktörlü olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birinci senaryo, hızlı ve zorunlu diplomatik çözüm baskısıdır. İran üzerindeki ekonomik ve askeri baskı, başta ABD olmak üzere büyük güçler tarafından maksimum seviyeye çıkarılır. Birleşmiş Milletler devreye girerek deniz trafiğinin açılması için kararlar alabilir. Petrol fiyatlarının aşırı yükselmesi nedeniyle hem Batı hem de Asya ekonomileri hızlı çözüm için zorlayıcı bir diplomasi yürütür. Burada sorulması gereken soru, “bu baskı karşısında kim pes etmek zorunda kalacaktır” sorusudur. Bu durumda ABD’nin şimdilik yalnız kaldığı görülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci senaryo, deniz yollarının askeri olarak açılmasıdır. ABD öncülüğünde bir koalisyon, mayın temizleme ve deniz güvenliği operasyonlarıyla boğazı zorla açmaya çalışabilir. Bu durumda NATO ya da bölgesel müttefikler aktif rol alır. Ancak bu, doğrudan çatışma riskini ciddi şekilde artırır ve İran’ın misillemeleriyle savaşın genişleme ihtimali ortaya çıkar. Bu nedenle bu senaryo çok olası değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü senaryo, asimetrik çatışmanın derinleşmesidir. İran doğrudan çatışmaya girmek yerine tanker saldırıları, füze tehditleri ve vekil güçler üzerinden baskıyı artırabilir. Bu durumda abluka tam olarak kaldırılamaz, sadece kısmen delinmiş olur. Küresel piyasalarda belirsizlik kalıcı hale gelir ve enerji fiyatları uzun süre yüksek seviyelerde kalır. Bu senaryo en az İran kadar, ABD’ye de zarar verecektir, hatta tüm dünyaya zarar vereceği ön gülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dördüncü senaryo, alternatif enerji akışlarının zorunlu olarak devreye girmesidir. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri mevcut boru hatlarını maksimum kapasiteye çıkarır. Ayrıca ABD stratejik petrol rezervlerini kullanabilir. Ancak bu önlemler toplam kaybı telafi etmeye yetmez, sadece şoku yumuşatır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beşinci senaryo, küresel ekonomik kırılma ve yeni düzenin oluşmasıdır. Çin, Hindistan ve Avrupa Birliği gibi büyük tüketiciler alternatif tedarik zincirleri kurmaya zorlanır. Bu süreçte enerji piyasaları yeniden şekillenir, yenilenebilir yatırımlar hızlanır ve Hürmüz’e bağımlılık azaltılmaya çalışılır. Ancak kısa vadede dünya ekonomisi için ciddi bir daralma ve yüksek enflasyon (stagflasyon) riski kaçınılmaz olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, mevcut tabloda Hürmüz Boğazı krizinin çözümünde İran ile uzlaşma en rasyonel ve sürdürülebilir seçenek olarak öne çıkmaktadır. Çünkü boğaz fiilen İran’ın kontrol ve etki alanında olup, askeri yöntemlerle tamamen güvenli ve kalıcı biçimde açılması hem teknik olarak zor hem de çatışmayı büyütme riski taşımaktadır. Nitekim askeri müdahalenin karmaşıklığı ve uluslararası isteksizlik, diplomatik çözümün daha gerçekçi olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca boğazın kapanmasının küresel enerji arzında tarihi ölçekte bir şok yarattığı ve petrol fiyatlarını hızla yükselttiği düşünüldüğünde, tarafların ekonomik baskı nedeniyle uzlaşmaya yönelmesi kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu nedenle İran ile yapılacak bir anlaşma, sadece geçici bir çözüm değil; aynı zamanda enerji akışının yeniden istikrara kavuşmasını sağlayabilecek en düşük maliyetli ve en hızlı çıkış yolu olarak değerlendirilebilir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/macaristanda-orbanin-vedasi-otokrasilerde-demokratik-geri-donus-mumkun-mu-13095</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Macaristan'da Orban’ın vedası: Otokrasilerde demokratik geri dönüş mümkün mü?  </h1>
                        <h2>Unutmamak gerekiyor ki neofaşizm, aşırı sağ emin adımlarla Avrupa siyasetinin kalıcı bir parçası haline geliyor. Almanya örneği bunun en güncel kanıtıdır. "Neofaşistlerin yükselmesi geçici, sadece tepki oylarını alıyorlar" romantizmi koca bir kıtanın merkez siyasetini yok etti, artık açık bir şekilde demokrasiyi tehdit ediyor. Kesin olan şu ki neofaşistler bundan sonrası için merkez siyasette güçlü bir oyun kurucu. Bu nedenle ana akım partilerin buna göre pozisyon alması gerekiyor. Orban gitti, darısı diğer neofaşistlere. Zira sırada bekleyen çok  figür var.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-orbanin-vedasi-otokrasilerde-demokratik-geri-donus-mumkun-mu-1776268842.webp">
                        <figcaption>Macaristan'da Orban’ın vedası: Otokrasilerde demokratik geri dönüş mümkün mü?  </figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan'da geçtiğimiz hafta sonu yapılan genel seçimde, neofaşist Başbakan Viktor Orban'ın 16 yıllık hükümetinin sona ermesi yalnızca ulusal bir iktidar değişimi değil elbette. Bu politik veda, Avrupa'daki aşırı sağ hareketler açısından sembolik ve stratejik bir kırılma anı olarak da okunmalı. Peter Magyar liderliğindeki merkez sağ ve Avrupa yanlısı blokun ezici zaferi, yıllardır "illiberal demokrasi" modelinin vitrini olan bir rejimin seçmen eliyle tasfiye edilmesi anlamına geliyor. Avrupa demokrasisi için çok önemli bir gelişme bu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuya girmeden önce seçimi kazanan Peter Magyar’a yönelik eleştirilere değinmek istiyorum. Özellikle sosyal medyadaki birçok paylaşımda, Magyar’ın Orban’ın eski adamı olarak ondan pek bir farkı olmadığı, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e çalışan popülist bir politikacı olduğu öne sürüldü. Bu çıkışların duygusunu anlıyorum ancak böyle bir çerçeve, Macaristan’daki tabloyu açıklamak yerine karartıyor bana göre. Bu türden okumalar, Macaristan’daki dönüşümü “sağcıdan sağcıya geçiş” gibi indirgemeci bir çerçeveye sıkıştırıyor. Oysa seçim sonuçları hem iktidar yapısında hem medya düzeninde hem de güç yoğunlaşmasında gerçek bir kırılmaya işaret ediyor. Tisza’nın AB çizgisine yakın olması ya da Ukrayna konusunda daha sert bir tutum benimsemesi, onu otomatik olarak “yeni bir Fidesz” yapmıyor kanımca. Aksine bu, Macaristan’ın uzun süredir ilk kez çok merkezli bir siyasal alana geri dönmesi anlamına geliyor. &nbsp;Ayrıca kişisel saldırılar, liderlerin politik yönelimlerini analiz etmeyi pek kolaylaştırmıyor. Bana göre, tartışılması gereken, yeni hükümetin hangi kurumsal reformları yapacağı, yargı bağımsızlığını nasıl ele alacağı, medya tekelleşmesini geri çevirip çevirmeyeceği ve AB ile ilişkileri hangi çerçevede yeniden kuracağı olmalı. Magyar’ın vaatleri ortada. Yerine getirir ya da getirmez, o onun bileceği iş. Ama onun da kolayca anlayabileceği gibi ikinci bir Orban olmak işlerini kolaylaştırmayacaktır. Aksine Macarların sandığa koşup, Orban’a yaptıkları gibi kendisini de tekmeleyip, oyun dışı bırakacaklarını anlayacak kadar zeki görünüyor Magyar. Kısacası mesele, “iyi–kötü” ya da “sağ–sağ” ikiliğine indirgenemeyecek kadar karmaşık. Macaristan’da ilk kez gerçek bir politik rekabet alanı açıldı; bundan sonrası, yeni hükümetin otoriter mirası ne ölçüde gerileteceğine bağlı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim Orban’a… Neofaşist Orban'ın meşum marifetleri hakkında kısa bir bilgilendirme yapmak istiyorum. Orban, ülkede öylesine derin bir yolsuzluk ve rüşvet ağı oluşturdu ki bazı sosyologlar bu durumu, "mafya devleti" ifadesiyle eşleştiriyor. "Mafya devleti" tanımlaması, esasında Orban'ın aile, arkadaş ve parti çevresinden iş insanlarının, çoğunlukla kirli ve şeffaf olmayan yollarla zenginleşmelerine işaret ediyor. Orban, iktidarı ele geçirdiğinden bu yana tüm muhalif kesimlerin sesini bastırarak yönetmeye devam edebileceği bir sistem kurmayı hayâl ediyordu. Buna da Covid salgınını bahane ederek uydurduğu kararnameler düzeniyle kavuşmuştu. Bu açıdan bakıldığında bugün Macaristan'da en fazla konuşulan şeyin "yolsuzluk" olması tesadüf değil tabii ki. Örneğin, Orban'ın damadının, AB'nin projeler için gönderdiği 40 milyon euroyu çeşitli dalavereler çevirerek yutmuş olması, gündemi uzunca bir süre meşgul etmişti. Esas olarak, Orban'ın partisi Fidesz, ülkenin yağmalanmasına aracılık eden organize hırsızlık çetesi benzeri bir yapı görüntüsünde. Bununla birlikte, ülkede en çok sıkıntı sağlık alanında yaşanıyor. Sağlık sisteminin çökmek üzere olduğu sürekli yazılıp çizildi ancak Orban, buraya el atmak yerine her biri yüz binlerce euro tutarında gereksiz propaganda şovlarıyla milleti uyutmaya çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kararname sistemi ayrıca, basın üzerinde süregiden ağır baskıları bir çeşit prangaya dönüştürdü. Yeni düzen, gazetecilere bol bol mahpusluk getirdi. Hükümetin kontrolündeki yargının, hapis cezalarını büyük bir keyifle verdiği ifade ediliyor. Kapatılan muhalif gazetelerden, susturulan radyolardan ve işten atılan binlerce basın emekçisinden bahsetmiyorum bile. Bundan birkaç yıl önce uygulamaya konulan, ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı ve hükümet görevlilerine basın hakları üzerinde istediği kadar tepinebilme yetkisi tanıyan yasa, medya üzerinde zaten "tam denetim" dönemini başlatmıştı. Bu süreçte, Macaristan'da çok sayıda irili ufaklı medya organı para bulamadığı için kapanırken ve binlerce muhalif medya emekçisi ekmeğini kaybederken, hükümete yakın –medya organı demek istemiyorum- şeylerin sayısında patlama yaşandı. Buna ek olarak, bölgesel yayın yapan onlarca basın kuruluşu da yine hükümete yakın iş adamları tarafından satın alındı. Lafın kısası, neofaşist Orban ve ekibi, 16 yıl boyunca ülkeyi iliğine kemiğine kadar sömürdü. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki AB içindeki neonazi/neofaşist siyasi yapılar, kanaat önderi olarak gördükleri Orban'ın halk tarafından saf dışı bırakılmasına nasıl tepki verecek? &nbsp;Orban, uzun yıllar boyunca Avrupa'daki aşırı sağ hareketlerin hem ideolojik referansı hem de pratik modeli oldu. Medya kontrolü, yargı bağımsızlığının aşındırılması ve "milli egemenlik" söylemi etrafında kurulan nepotizm, oligarşi ve kleptokrasi karışımı siyasal düzen, birçok ülkede taklit edildi. Bu nedenle yenilgisi yalnızca bir hükümet değişimi değil bir modelin sorgulanmasıdır bana göre. Avrupalı birçok siyaset bilimci, seçimin hemen ardından sıcağı sıcağına yaptıkları değerlendirmelerde, Orban'ın gidişine ilişkin "liberal Avrupa'nın güçlendiğinin işareti" analizini yaptılar. Dahası, bazı analizler bu yenilgiyi "küresel aşırı sağ için darbe" olarak tanımladı. Çünkü Orban, Avrupa'da Donald Trump çizgisine en yakın liderlerden biriydi ve bu hattın Avrupa'daki taşıyıcısı konumundaydı. Bu açıdan bakıldığında Macaristan seçimi, "aşırı sağın yenilmezlik miti"ni kıran bir örnek olarak tarihe geçebilir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan, seçim sürecinde ABD Başkanı Donald Trump ve ABD'deki neofaşist çevreler, Orban'a açık destek verdi. Hatta şu aralar yaptığı sosyal medya paylaşımlarında kendisini Hz. İsa'ya benzeten, dünya pedofillerinin kutup yıldızı Trump, yardımcısı Vance'i, bu desteği somutlaştırmak amacıyla Budapeşte'ye gönderdi ancak bu plan geri tepti. Vance'in ziyareti, Macar seçmenin oy verme davranışı üzerinde hiç etkili olmadı. Bunun temel nedeni, seçimin ideolojik değil büyük ölçüde sosyo-ekonomik zeminde şekillenmesiydi. Reuters'ın analizine göre, seçmenler için belirleyici faktörler "sağlık sistemi", "enflasyon" ve "ekonomik durgunluk" oldu. Orban'ın yıllarca sürdürdüğü, kültür ve kimlik siyaseti, ekonomik krizin derinleştiği bir ortamda etkisini yitirdi. Aslında bu durum, bir yönüyle aşırı sağın en büyük açmazını da ortaya koyuyor: "Kimlik siyaseti ekonomik kriz dönemlerinde tek başına yeterli olmuyor." Seçmen, gündelik yaşamına dokunan sorunlara çözüm arıyor. Dolayısıyla Trump desteğinin başarısızlığı, aslında dış müdahalenin sınırlı etkisini değil iç dinamiklerin belirleyiciliğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AŞIRI SAĞ HÂLÂ ÇOK GÜÇLÜ&nbsp;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki bu sonucu Avrupa aşırı sağı açısından nasıl değerlendirmek gerekiyor? Aşırı sağ, Orban'ın yenilgisiyle birlikte geriler mi? Bu soruya temkinli yaklaşmak lazım. Evet, Macaristan sonucu önemli bir sembolik yenilgi ancak Avrupa genelinde tablo daha karmaşık. Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde aşırı sağ hâlâ güçlü; hatta bazı yerlerde iktidar ortağı. Yine de Macaristan örneği, şu açıdan oldukça önemli: Yüksek katılım oranı (yaklaşık &nbsp;yüzde 80) ve muhalefetin geniş tabanlı mobilizasyonu, demokratik karşı hareketlerin hâlâ etkili olabileceğini kanıtladı. Siyaset bilimi literatüründe bu tür sonuçlar "demokratik geri dönüş momenti" (democratic backsliding reversal) olarak adlandırılır. Yani otoriterleşme süreci tersine çevrilebilir ancak bunun &nbsp;sürdürülebilir olup olmayacağı, yeni hükümetin performansına bağlı olacak elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer önemli mesele şu: Avrupa politik panoramasına bakıldığında en dikkat çekici çelişkilerden biri, birçok ülkede aşırı sağın ivmesi sınırlanırken, Almanya'da neonazi partisi Alternative für Deutschland'ın (AfD) yükselişini sürdürüyor olması. AfD, Yougov tarafından yapılan son ankette yüzde 27’lik oy oranıyla muhafazakârlara 4 puan fark atarak zirveye yerleşti. Bu oranlar ilk kez gerçekleşti bu arada.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu farkın birkaç temel nedeni var:&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Almanya'da ekonomik göstergeler göreli olarak güçlü olsa da göç, güvenlik ve kültürel değişim gibi konular siyasal tartışmanın merkezinde. Aşırı sağ, bu alanlarda etkili bir mobilizasyon kurabiliyor ve utanmazca bu alanı yağmalayamaya devam ediyor. Neonazi AfD'nin temsilcilerinin her açıklaması, müslüman göçmenler ve Almanya'nın islamlaşması ile ilgili. İnsanların kaygılarını köpürterek oradan politik menfaat devşiriyorlar. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Almanya'da ana akım partilerin -özellikle sosyal demokratlar ve muhafazakârların- ideolojik netlik kaybı ve seçmenle kurduğu bağın zayıflaması, protest oyları artırıyor. Macaristan'da muhalefet, neofaşist Orban'ın politikalarına ilişkin daha net bir alternatif sunabildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-AfD'nin özellikle eski Doğu Almanya bölgelerinde güçlü olması, tarihsel ve sosyo-ekonomik eşitsizliklerin hâlâ belirleyici olduğunu gösteriyor. Bu durum, Macaristan'daki homojen seçmen yapısından farklı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Orban örneğinde aşırı sağ uzun süre iktidarda olduğu için yıprandı. Almanya'da ise AfD henüz iktidar deneyimi yaşamadığı için "sistem karşıtı" cazibesini koruyor. İşte bu nedenlerden ötürü Almanlar kitleler halinde neonazi partisine yöneliyor. Ne diyelim, yalaka koyun kasabın keskin bıçağını övermiş. Anketlerde AfD artık zirvede. Bu, Almanya'nın Hitler deneyiminin ardından yeni bir faşist sürece hazır olduğunu gösteriyor. Sonra kimse "kandırıldık" diye ağlamasın. Kandırılmıyorlar. Her şey gözümüzün önünde oluyor. Almanlar hasretle yeni faşist iktidarı bekliyor. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, Macaristan seçimi, aşırı sağın mutlak yükseliş anlatısını ciddi biçimde sarsıyor ancak bu, aşırı sağ açısından otomatik bir gerileme sürecinin başladığı anlamına gelmiyor. Daha doğru soru, "aşırı sağ yeni duruma uygun nasıl bir dönüşüm yaşayacak" olmalı sanıyorum. Bu dönüşümün nasıl olacağını zaman içerisinde yaşanacak diğer gelişmeler belirleyecek. Çünkü Orban'ın yenilgisi, 3 önemli mesaj veriyor: &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Aşırı sağ iktidarlar yenilmez değil.&nbsp;<br />
-Ekonomik performans, kimlik siyasetinin önüne geçebilir.&nbsp;<br />
-Demokratik mobilizasyon hâlâ etkili bir karşı güçtür.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak unutmamak gerekiyor ki neofaşizm, aşırı sağ emin adımlarla Avrupa siyasetinin kalıcı bir parçası haline geliyor. Almanya örneği bunun en güncel kanıtıdır. "Neofaşistlerin yükselmesi geçici, sadece tepki oylarını alıyorlar" romantizmi koca bir kıtanın merkez siyasetini yok etti, artık açık bir şekilde demokrasiyi tehdit ediyor. Kesin olan şu ki neofaşistler bundan sonrası için merkez siyasette güçlü bir oyun kurucu. Bu nedenle ana akım partilerin buna göre pozisyon alması gerekiyor. Orban gitti, darısı diğer neofaşistlere. Zira sırada bekleyen çok &nbsp;figür var.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/budapesteyi-alan-macaristani-da-alir-13094</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Budapeşte’yi alan Macaristan’ı da alır</h1>
                        <h2>Magyar’ın ben senden daha milliyetçiyim çünkü adım zaten Magyar çıkışı İmamoğlu’nun ben de dindarım çünkü soyadım “İmam” gerçekliğinin eyleme dökülmüş pek çok görüntüsünün ne kadar yerinde olduğunu da gösteriyor. Esasen İstanbul’u alan Türkiye’yi alır sözü de bunun bir diğer ifadesi. İstanbul’u nasıl alacağını bilen Türkiye’de nasıl kazanacağını da bilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/budapesteyi-alan-macaristani-da-alir-1776268541.webp">
                        <figcaption>Budapeşte’yi alan Macaristan’ı da alır</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’ın bir önceki seçimlerinde Viktor Orban’ın zaferini yorumlarken Macaristan ekonomisini ve temel makro verilerini incelemiş; sadece otokratlık yapılarak&nbsp;kazanılan bir seçim olmadığını düşünmekten kendimi alamamıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de aynı dönemlerde makro ekonomik istikrarın ortadan kalkmış olması ile mukayese edildiğinde Orban’ın&nbsp;başarısında sadece tek bir vitaminin yer aldığını söylemek haksızlık olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün ise kendi partisinden koparak Orban’a rakip olan Magyar, seçimleri kazanırken Macaristan ekonomisi hiç de eski günlerindeki performansını göstermiyordu. Bu durum seçim öncesi yorumlara yansımıştı.&nbsp;İnsanın aklına boş tencerenin götüremeyeceği hükümet yoktur sözü geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Boş tencere tabii ki metafor. Kimse açlıktan ölmüyor buralarda. Türkiye ne Burkina Faso ne de Sahra altının talihsiz bir ülkesi.&nbsp;Tencere&nbsp;demek makro istikrar demek. Türkiye’de bunca başarısızlığa, skandal düzeyinde iktisadi duruma karşın 2023 seçimlerinde iktidar partisinin seçimi kazanması halkın ekonomik motiflerden başka saiklerle oy verdiğini yada doğru deyimle sadece ekonomik saiklerle oy vermediğini göstererek meşhur aforizmayı terse düşürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabii Türkiye ile Macaristan toplumlarını mukayese etmek ve aradaki farkları ifade etmek elzem. Macaristan bundan 70 yıl önce Rusya’nın Sovyetler Birliği sıfatıyla ABD ile nükleer başlık yarıştırdığı zamanlarda baskı rejimine kafa tutmuştu.&nbsp;1956’da Sovyet Tankları Budapeşte sokaklarında isyan bastırmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’ın eski doğu Blokunun sağcılık pazarını en yukarıda tutan Çekya, Slovakya, Polonya , Sırbistan gibi ülkelerle beraber kendini 16 yıldır aynı sağcı lidere emanet etmesi bu yönüyle bilinçsiz ve körü körüne bir itaat olarak yorumlanamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de&nbsp;devletle parti arasındaki ayrımın ortadan kaldırılarak bir parti devletine dönüşme emareleri gösteren bir siyasi oluşuma karşı başarı kazanmak kolay olmasa gerekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu zorluğu aşmanın eski bir Orban yardımcısına nasip olması ise sistemi çözmenin sistemin kodlarına vakıf olmakla mümkün olacağını çağrıştırıyor. Magyar’ın Macaristan TRT’si diyeceğimiz devlet kanalına verdiği ilk mülakat ise anlayana çok ibretler içerecek şeffaflıkta (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.youtube.com/watch?v=dMCVE1gZA3M&amp;t=1s" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.youtube.com/watch?v=dMCVE1gZA3M&amp;t=1s</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye TRT’si ile Macar Devlet yayın kuruluşu arasındaki farkın sadece dilden ibaret olduğunu anlıyoruz. Hayırseverlerin İngilizceye çevirdiği bu Youtube videosunun mutlaka Türkçe versiyonu da olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sağ ve Sol’un gerçek manasını bir türlü anlamakta güçlük çeken Soğuk Savaş travmalı Türkiye’de Sağ’ın yani Muhafazakarlığın yavaş değişim, Sol’’un yani Sosyalizm’in hızlı değişim, Liberalizm’in ise mutedil değişim manasına geldiğinin bilinmemesine şaşmıyoruz. Değişimin kural olduğu dünyada da sizi yarın sabah değiştireceğiz diye insanları zora sokmanın hele ki karşınızda sistemin varlığını kendine eşleyen ve değişimin her şeyi alt üst edeceğini savunan birileri varsa politik intihar olduğuna kuşku yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de sağın soğuk savaş dönemi Amerikancı duruşunu resetleyerek en anti Amerikan kimliğe bürünebilmesi ve soldan rol çalması aslında bu değişimin en parlak örneği.&nbsp;Deniz Gezmiş’in Filistin direnişinde yer alması, 6. Filoya ise sağcıların sahip çıkması zaman içinde gerçeklikleri bükülen tarihsel olgular olarak yerini aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar’ın başarısının ilk elde analizini yapanlar sağcılığın sağcılığa karşı zaferinden söz ederek yine bu değişim performansını küçümsüyorlar. Oysa ki olanı otokrasinin yenilgisi diye okuduğunuzda bambaşka bir çerçeve ile karşılaşırsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otokrasi konusundaki algı aslında Türkiye’de de gayet içselleştirilmiş durumda. Hatta ancak hapse atılarak geçici olarak durdurulan Ekrem İmamoğlu’nun da seçilmesi durumunda farklı bir otokrasi deneyi başlatacağını ve durumun şimdikinden farklı olmayacağını iddia eden görüşler de vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Temelsiz olsa da bu görüşlerin Türkiye’de Erdoğan’ın Orban’ı yıl olarak halen&nbsp;%50 aşan iktidarını ve iktidar etme biçimini alternatifsiz kılma ile alakası olduğunu söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan Magyar’ın ben senden daha milliyetçiyim çünkü&nbsp;adım zaten Magyar çıkışı İmamoğlu’nun ben de dindarım çünkü soyadım “”İmam” gerçeğinin eyleme dökülmüş pek çok görüntüsünün ne kadar yerinde olduğunu da gösteriyor. Esasen İstanbul’u alan Türkiye’yi alır sözü de bunun bir diğer ifadesi. İstanbul’u nasıl alacağını bilen Türkiye’de nasıl&nbsp;kazanacağını da bilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim başkent Budapeşte’de de Orban az oy farkla yenilmiş ama seçimleri tekrarlama yoluna gitmemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da 12 Nisan 2026’da yaşananlar, “boş tencerenin” uzun vadede hükümetleri götürebileceğini bir kez daha gösterdi; ancak bu zafer sadece ekonomik bir tepki olmanın ötesinde, sistemin içinden çıkan bir ismin kodları çözerek kurduğu meydan okumayı da kanıtladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Péter Magyar’ın Tisza Partisi’nin üçte iki çoğunlukla iktidara gelmesi, hem otokrasi eleştirilerini hem de “sağcılığa karşı sağcılık” dinamiklerini aynı anda tartışmaya açıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada Türkiye ile kurulan paralellikler ise daha da anlamlı hale geliyor: Makro istikrarın önemini, kimlik siyasetinin sınırlarını ve “değişimin hızı”nın toplumları nasıl zorladığını hatırlatıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soğuk Savaş travmalı sağ-sol tanımlarımızın ötesinde, dünyanın her yerinde değişim kaçınılmazdır; önemli olan bu değişimin zorlayıcı değil, sistemin kendi iç mantığına uygun ve halkın gerçek şikayetlerine cevap veren bir biçimde gerçekleşmesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar’ın zaferi, bu açıdan hem Macaristan için yeni bir sayfa hem de benzer siyasi yapılar için önemli bir uyarı niteliğindedir: Alternatifsiz görünen iktidarlar, en güçlü oldukları sanılan anda, “daha iyisini” daha iyi vaat eden bir rakibe yenilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/papa-leodan-trumpa-korkum-yok-13093</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Papa Leo’dan Trump’a: ‘Korkum yok’</h1>
                        <h2>“Savaşa karşı güçlü bir şekilde konuşmaya devam ediyorum. Barışı, diyaloğu ve devletler arasında çok taraflılığı teşvik ederek sorunlara çözüm bulmaya çalışıyorum. Bugün çok fazla insan acı çekiyor, çok fazla masum hayat kaybedildi ve inanıyorum ki biri çıkıp ‘daha iyi bir yol var’ demeli.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/papa-leodan-trumpa-korkum-yok-1776268300.webp">
                        <figcaption>Papa Leo’dan Trump’a: ‘Korkum yok’</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir dünya lideri var ki, Başkan Trump’ın tehditlerinden tamamen bağışık. Yüksek gümrük vergilerinden endişe duymuyor. Küçücük devletinin Arktik’te göz koyulacak bir toprak parçası da yok. Keyfi olarak dağıtabileceğiniz bir askeri ittifakın parçası değil. Venezuela tarzı bir kaçırılma ihtimali neredeyse sıfır. Trump’la, ruhani bir şekilde bile olsa karşı karşıya gelmek, aslında onun iş tanımının bir parçası olarak bile görülebilir. Bu devlet adamı ki “devlet adamı” kelimesi onun görev tanımının en önemsiz parçası Papa Leo XIV’. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsa’nın Vekili, evrensel kilisenin başı ve özellikle bu haftadan sonra, Trump’ın savaş politikalarına karşı dünyanın en güçlü ahlaki sesi haline geldi. Diğer devlet başkanlarının Trump gibi intikamcı bir Amerikan başkanıyla karşı karşıya gelip gelmemeye karar verirken hesaba katmak zorunda kaldığı siyasi hesaplarla yükümlü değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında Leo’nun duruşu, çok daha büyük bir amacın parçası: Trumpizm’e her açıdan zıt bir dünya görüşü sunmak. Geçen yıl boyunca yaptığı açıklamalar, çok taraflılığa, ortak iyiye, nezakete, saygılı tartışmaya ve hukukun üstünlüğüne derin bir bağlılığı yansıtıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçiminden neredeyse bir yıl önce bile, Leo, Trump yönetiminin sert göç politikalarını dolaylı olarak eleştirmişti ve papa olduktan sonra da bunu sürdürmüştü. Son bir ay içinde, Trump’ın İran savaşına yönelik eleştirilerini giderek daha sert bir şekilde dile getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savunma Bakanı Pete Hegseth’in geçen ay Amerikalılara “İsa Mesih adına” zafer için dua etmeleri çağrısı onu gerçekten öfkelendirmiş gibiydi. Leo, Pazar Ayininde şöyle demişti: “Tanrı, savaş yapanların dualarını dinlemez.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pazar günü üç Amerikalı kardinal ve Leo’ya yakın isimlerin “60 Dakika” röportajında bu eleştirileri güçlendirmesinin ardından Trump, yayını hemen bir sosyal medya saldırısıyla cevap verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leo’yu “Suç konusunda ve Nükleer Silahlar konusunda zayıf” olmakla suçladı ve onu “Radikal Sol”un hizmetkârı olmakla itham etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leo’nun daha az “politikacı” gibi davranması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine daha fazla Amerikalı Katolik Lider Papa’nın yanında yer aldı. Trump ise özür dilemeyi reddetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gerilim sürerken, Vatikan’da St. Peter Meydanı turistlerle doluydu. Papa ise yakın çalışma arkadaşlarının ve Vatikan basın ekibinin büyük bir kısmı ile birlikte Afrika’ya uçuyordu. Vatikan’da tatilde olan 71 yaşındaki Amerikalı Katolik olmayan bir turist, Colorado’dan Marléne Williams, haberlerden kaçınmaya çalıştığını ancak Trump’ın sözlerini duymaktan kendini alamadığını söyledi. “Bundan mutlu değilim,” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı Vatikan gözlemcileri, modern çağda bir dünya liderinin papaya karşı bu kadar sert ve aleni hakaret içeren sözler sarf ettiğini hatırlamadıklarını belirtti. Roma’daki Pontifical University of the Holy Cross’un rektörü Rahip Fernando Puig, bu sözleri “hakaret” olarak nitelendirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Papa Leo’nun sadece Vatikan Devleti’nin başı olarak değil, Katolik Kilisesi’nin “ahlaki lideri” olarak da saygıyı hak ettiğini söyledi. Leo’nun papa olarak St. Peter Bazilikası balkonundan söylediği ilk sözleri hatırlattı: “Size barış olsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Papa, Trump’ın sözlerine kendi hızlı cevabını verdi: “Ben politikacı değilim ve onunla bir tartışmaya girmek istemiyorum”. “İncil’in mesajı kötüye kullanılmamalı, bazılarının yaptığı gibi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cezayir’e giden uçakta kendisiyle seyahat eden gazetecilere şöyle konuştu: “Savaşa karşı güçlü bir şekilde konuşmaya devam ediyorum. Barışı, diyaloğu ve devletler arasında çok taraflılığı teşvik ederek sorunlara çözüm bulmaya çalışıyorum. Bugün çok fazla insan acı çekiyor, çok fazla masum hayat kaybedildi ve inanıyorum ki biri çıkıp ‘daha iyi bir yol var’ demeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemdeki tüm papalar barış çağrılarını görevlerinin düzenli bir parçası haline getirmiş olsa da, Leo’nun İran savaşı konusundaki duruşunu özel kılan nedir? Bir Amerikan papa olarak bir Amerikan savaşını kınaması, bunu zaten benzersiz kılıyor. Ayrıca Beyaz Saray’daki “sopaya” karşı daha temkinli olmak zorunda kalan diğer dünya liderleriyle de tezat oluşturuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika’nın Avrupa müttefiklerinin liderleri savaşa karşı muhalefetlerini daha mutedil tuttu ya da askeri eyleme katılmayarak duruşlarını gösterdiler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı Vatikan yetkilileri, Leo’nun sözlerinde önemli nüanslar olduğunu belirtti. Vatikan Kültür ve Eğitim Dairesi yardımcı sekreteri Rahip Antonio Spadaro, “Trump’a saldırmadı” dedi. “Trump’ın mantığına saldırdı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rahip Spadaro, Trump’ın papaya yönelik bu ağır eleştirisinin dolaylı ama hızlı bir faydası olduğunu da ekledi: Amerika’daki derin şekilde bölünmüş Katolik piskoposları (sağ ve sol kanat) papa’nın savunmasında birleştirdi. “Bu bir tür mucize”. Spadaro; Savaşa doğru ilerledikçe Leo’da eleştirilerini “daha doğrudan” yapma konusunda giderek artan bir rahatlık hissettiğini belirtti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leo bu zamana dek kendini ölçülü, temkinli ve dikkatli bir kişi olarak gösterdi. Benzer şekilde Vatikan da dış ilişkilerinde köklü bazen yavaş işleyen, çoğu zaman kusursuz olmayan diplomasi, diyalog, arabuluculuk ve ikna geleneklerine göre hareket eder. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump ve yönetiminin tarzıyla bundan daha büyük tezat olamazdı. Üniversite rektörü Rahip Puig, “Açıklamalarının dünyada çok önemli siyasi etkisi var ve bunu çok iyi biliyor” vurgusunu yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leo’nun selefi Francis, birçok kişi tarafından “Donald Trump’ın karanlığında umutsuzca bir ışık arayanlar” için ahlaki bir işaret feneri olarak görülüyordu. David Gibson bir yıl önce burada şu soruyu sormuştu: Bu rolü kim devralacak? Şimdi cevap net görünüyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Daniel J. Wakin (New York Times’ın Papalık uzmanı köşe yazarı)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Bağlantı :</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/15/opinion/pope-leo-trump-iran-war.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/15/opinion/pope-leo-trump-iran-war.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/liderler-mi-sistemleri-yaratir-yoksa-sistemler-mi-liderleri-13092</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Liderler mi sistemleri yaratır yoksa sistemler mi liderleri?</h1>
                        <h2>Güç; fazla ve kontrolsüz olarak tek bir kişi, kurum ya da yapıda toplandığında büyük bir tehlike arz eder. Halkın iradesinin önüne geçme potansiyeli bulmasını engellemek ise denetlemeye dayalı ve değişime açık, sağlam bir sistem inşa edebilmekten geçer. Tıpkı hayat gibi sonsuz bir döngüden ibaret olan siyasette, sistemler insanları ve insanlar sistemleri inşa ederken değişimin anahtarı halkın elindedir. Bu düzenin açıkça gösterdiği gerçek, hayatta değişmeyen tek şeyin değişim olduğudur.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/liderler-mi-sistemleri-yaratir-yoksa-sistemler-mi-liderleri-1776267903.webp">
                        <figcaption>Liderler mi sistemleri yaratır yoksa sistemler mi liderleri?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güç, kimin elindeyse onun verdiği şekli alan akışkan katı bir madde gibidir. Eline geçene kadar kölesi olmayacağını sanar insan, fakat akıl almaz büyüklükte bir siyasi güce sahip olmak kişiyi değiştirir. Bu noktada yapılması gereken belki de bir adım geri çekilerek daha geniş bir pencereden bakmaya çalışmaktır. Hem güç sahibi olan kişi için, hem de bilinçli bir seçmen olabilmek için. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lisedeyken sınıfta yaptığımız bir tartışmayı hatırlıyorum. Atatürk çevresinden etkilenerek ve yaşanmışlıklarıyla mı “Atatürk” oldu, yoksa Atatürk olduğu için mi çevresini etkiledi? Atatürk ya çöküşün eşiğinde bir imparatorlukta doğmamış olsaydı?&nbsp;&nbsp; Üzerine çok düşünmüştüm. Büyük liderlerin oldukları kişi olma yolculuğu çevresinden etkilenerek şekilleniyordu elbette, fakat bunun karşılığında onlar da çevrelerini yaratmıyorlar mıydı? Tıpkı dairesel bir döngü gibi…</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sistemler liderleri yaratır ve bunun karşılığında da liderler sistemleri. Bu bakış açısından Macaristan seçim sonuçlarına yaklaşmak Türkiye’nin geleceği yorumlamada faydalı olabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan yönetim şekli itibariyle parlamenter bir demokrasi, fakat pratikte illiberal bir otokrasiden farksız değil. Orbán, sistemi ele geçirerek güç sahibi olmadı. Ekonomik kriz, memnuniyetsiz bir halk ve güçsüz bir muhalefet ortamının açtığı yolda çevresinden etkilenerek önce sistemde kendine yer buldu ve sonrasında sistemden beslenerek sistem içinde büyüdü. Anayasal değişiklikler, seçim sistemi düzenlemeleri, medya işleyişinin şekillenmesi… Seçim kazanmak, sistem değiştirme imkanını tüm riskleriyle beraberinde getiriyor. İçine doğduğu çevrenin ve sistemin yarattığı Viktor Orbán, yeterince güce sahip olduğunda oyunun kurallarını değil ama oyunun alanını yeniden yarattı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan sorusunun siyasi versiyonu olan sistemler ve liderler perspektifi, Péter Magyar’ın siyasi kariyerini göz önünde bulundurduğumuzda ilginç bir hal alıyor. Siyasi hayatının önemli bir kısmında iktidardaki Fidesz çevresinde yer aldıktan sonra 2024’te hükümete ve partiye yönelik eleştirilerini açıkça dile getirerek sistemden kopmuş, bu kopuşun ardından da kendi partisi olan Tisza’yı kurmuştu. Sistemin içinde yer bulan Magyar, sistemden koparak kendi düzenini yarattı. Uzun süreli bir hükümeti deviren muhalif bir lider olmak aslında başarılı bir son değil, yepyeni bir devrin başlangıcı olma potansiyeline sahip bir dönüm noktası. Onu etkileyen sistemi etkilemek konusunda, kazananın kendinden de öte gerçekten demokrasi olabilmesi adına eyleme geçilmediği takdirde; seçimlerle, lider değişimiyle mucizeler beklemek pek de gerçekçi olmuyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda Péter Magyar’ın atacağı adımlar, ülkeyi yönetmekten de öte sistemi yönetmek üzerine olmadığı sürece gerçek bir değişimden söz edebilmek gerçekten de mümkün olabilir mi? On altı yıllık bir iktidarın ardından başa gelen genç bir muhalefetten bahsederken liderlere yüklenen anlamı da yeniden değerlendirmek önemli. Sorun gerçekten sistemin yarattığı liderlerde mi yoksa sistemin ta kendisinde mi? Seçim sisteminin teoride nasıl tasarlandığı ve pratikte nasıl işlediği, ne kadar demokratik ya da etkili olduğu, devlet kurumların ve medya araçlarının gerçekten de bağımsız olup olmadığı, muhalefetin eşit koşullarda rekabet edebiliyor olması gibi hususlar göz önüne alınmadan bir hükümet kurmak, seçim sonuçlarının demokratiklikten uzaklaşmasına ve yalnızca sembolik bir zafere dönüşmesine sebep olacaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’da seçimi kazanan Péter Magyar, bu siyasi yapıyı stabilize etmeye çalışan girişimlerde bulunacağını seçim kampanyası sürecinde vaad etti. Başbakanlık süresini iki dönemle sınırlandırma, olağanüstü hal yetkilerini parlamenter denetime bağlama, kamu ihaleleri, AB fonlarının dağılımı ve siyasi bağlantılı servet transferlerinin incelenmesi, iktidar çevrelerine aktarıldığı iddia edilen kaynakların geri alınmasına yönelik soruşturma mekanizmaları oluşturulması, devlet televizyonunu yeniden yapılandırarak bağımsız yayıncılığı güçlendirme ve yolsuzlukla mücadele için özel bir bakanlık kurma gibi vaatler, hem geçmişe&nbsp; hem de geleceğe yönelik ve daha dengeli bir devlet yapısı inşa etmek açısından önemli. Bu çerçevede Magyar’ın hedefleri, yalnızca yeni bir hükümet programı değil, aynı zamanda mevcut sistemin kurumsal olarak yeniden düzenlenmesine yönelik bir dönüşüm projesinin erken adımları olarak okunabilir. Ancak asıl soru, güç elde edildiğinde bu vaatlerin ne kadarının hayata geçirilebileceği.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasetin doğası gereği, seçim döneminde verilen sözlerin iktidar döneminde yerine getirilmesi her zaman mümkün olmayabiliyor. Macaristan’ın mevcut güç yapısı, toplum dinamiği, kurumsal dengeleri ve siyasi rekabet koşulları dikkate alındığında, Magyar’ın reform ajandasının ne kadar uygulanabilir olduğu zamanla ortaya çıkacak.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güç; fazla ve kontrolsüz olarak tek bir kişi, kurum ya da yapıda toplandığında büyük bir tehlike arz eder. Halkın iradesinin önüne geçme potansiyeli bulmasını engellemek ise denetlemeye dayalı ve değişime açık, sağlam bir sistem inşa edebilmekten geçer. Tıpkı hayat gibi sonsuz bir döngüden ibaret olan siyasette, sistemler insanları ve insanlar sistemleri inşa ederken değişimin anahtarı halkın elindedir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu düzenin açıkça gösterdiği gerçek, hayatta değişmeyen tek şeyin değişim olduğudur.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/degisim-13091</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Değişim</h1>
                        <h2>Peter Magyar’ın zaferinin ardında değişik siyasi görüşlerden olmakla birlikte Orban rejimine (islenmeyene) karşı birleşmiş insanlar var. Cumhur İttifakı da gerek demokratik hukuk devletini ve anayasal kazanımları aşındırma gerek inatla sürdürdüğü sabit gelirlileri yoksullaştıran, asgari ücretli ve emekliyi açlığa mahkûm eden ekonomi politikasıyla Orban yönetimi gibi “istenmeyen iktidar” olma yolunda hızla ilerliyor, hatta yolun sonuna gelmek üzere. Ana muhalefete saldırarak, muhalifleri susturarak, zindanlara atarak iktidarda kalmak pek mümkün değil; bir kere “istenmeyen” olduktan sonra…</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/degisim-1776267686.webp">
                        <figcaption>Değişim</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasi-nostalji-13040">“Siyasi nostalji” </a>başlıklı bir önceki yazımda, siyasi partilerin geçmişte iktidarda oldukları dönemlere atıfta bulunarak yaptıkları siyasi propagandayı irdelemiştim. Bu bağlamda özetle, CHP’nin sürekli Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün partisi olduğunu dile getirirken, AK Parti’nin Demokrat Parti geleneğinden geldiğine vurgu yaptığına, 27 Mayıs’a kadar giderek siyasi rakibini darbecilikle suçladığına işaret etmiş; bu tutumun geçmişteki altın çağla övünülen değil mağduriyeti öne çıkaran (victimiste) bir nitelik taşıdığına dikkat çekmiştim. Devamla, CHP’nin Özgür Özel’le birlikte büyük bir değişim geçirdiğini, AK Parti’nin ise iktidarının son döneminde hem demokrasi ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşan, hem milyonlarca sabit gelirliyi yoksullaştıran kötü bir yönetim gösterdiğini vurgulamıştım. Sonuç olarak, siyasette dünün değil bugünün önemli olduğunun ve iktidar partisinin siyasi rakibini karalayarak değil yaptıklarıyla değerlendirileceğinin altını çizmiştim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasette önemli bir kavram daha var. O da değişim. Daha çok demokrasi ve özgürlük, daha çok refah hedefleyen bir değişim, faşist otokratik rejimlerde ve dikastokrasilerde, başka bir deyişle yargıçlar devletlerinde seçmeni peşinden sürükler. Demokrasi ve temel hak ve özgürlükler ne kadar baskı altındaysa, ayrıca ülkede ne kadar çok hukuksuzluk, yolsuzluk ve yoksulluk varsa, değişimci siyasetin başarı şansı o kadar yüksektir. Seçmen siyasi nostalji, &nbsp;geçmişe dönük güzellemelerden çok güncel sorunlara odaklanan, çözüm öneren programlara destek verir. Bunun en güncel örneğini Macaristan’da görüyoruz. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’daki değişim</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değişim siyaseti, geçen Pazar günü, Avrupa’nın hatta dünyanın yakından izlediği Macaristan genel seçimlerinde inanılmaz bir seçim zaferinin ana sütununu oluşturdu. Bu zaferin mimarı genç siyasetçi Peter Magyar, 16 yıldır iktidarda olan ve koltuğunu korumak uğruna demokrasiden ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşmış, medyayı ve yargıyı kontrol ederek tam bir otokrata dönüşmüş olan aşırı muhafazakâr Orban’ı kendi silahlarıyla sandığa gömmüş bulunuyor. İdeolojik olarak değişik sosyal çevreleri Orban karşıtlığında bir araya getiren Magyar’ın partisi Tisza oyların sadece yüzde 53’üyle 199 sandalyeli Meclis’te 138 sandalyeye, dolayısıyla anayasayı değiştirebilecek üçte iki çoğunluğa ulaştıysa bunun mimarı da Viktor Orban. Partisi Fidesz’e yarıyor diye milletvekillerinin bir bölümünün çoğunluk, diğer bir bölümününse nisbi temsille seçildiği bu karmaşık seçim sistemi bu kez bumerang gibi kendisini vurmuş durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında eski eşi ve üç çocuğunun annesi Judit Varga’nın bir dönem Adalet Bakanı olduğu, kendisinin de avukatlık kariyerini bu sistem içinde yaptığı göz önüne alınırsa Peter Magyar da Orban elitlerinin bir ürünü. Adını 2024 yılında patlak veren ve Devlet Başkanı Katalin Novák’ın istifasına yol açan skandalın ardından duyuran Peter Magyar Viktor Orban’ın çevresindeki yolsuzlukların detaylarını açıklayarak siyasete girmişti. Uzun süre iktidarda kalan siyasetçilerin etrafında nepotizm ve yolsuzluklarla beslenen bir çevre oluşuyor. Budapeşte merkezli Yolsuzlukları Araştırma Merkezi’nin verilerine göre Avrupa fonlarının yüzde 21’i Başbakanlığı döneminde Orban’a yakın 42 şirketin eline geçmişti. Bu nedenle Merkezin Başkanı Orban yönetimini “kleptokrasi” (hırsızlar rejimi) olarak adlandırıyor. Ayrıca Orban ailesinin de iktidar döneminde zenginleşmiş olduğu su götürmez bir gerçek. Budapeşte’nin 40 kilometre kadar batısında yer alan, eski bağımsız milletvekili Ákos Hadházy’nin deyimiyle “Orban ailesinin Sarayı” (Hatvanpuszta) ülkede yolsuzluğun sembolü olmuştu. Öyle ki AB 2022 sonunda Macaristan’a yönelik 7,5 milyar avro tutarındaki fonun yolsuzluk ve hukuk devletinin aşındırılması nedeniyle dondurmuştu. Seçimlere kadar dondurulan AB fonlarının toplam tutarının 17 milyar avroya ulaştığı biliniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yolsuzlukları ve dondurulan fonları, askıya alınan reformları ve bazı önemli kararlara uyguladığı vetolarla AB’nin en rahatsız edici üyesi konumundaki Macaristan’da Orban döneminin son bulmasının Brüksel’de memnuniyetle karşılanmasını doğal karşılamak gerekir. Nitekim AB Konseyi Başkanı Antonio Costa, sonuçların açıklanmasından sonra seçimlere güçlü katılımından ötürü Macar halkının “demokratik ruhuna” övgüde bulunurken, Avrupa’yı “daha güçlü ve müreffeh” yapacağına inandığı Magyar’ la sıkı bir işbirliği yapmayı arzu ettiğini dile getirdi. Benzer bir açıklama Komisyon Başkanı Ursula Von der Leyen ’den gelirken, Fransa Cumhurbaşkanı Macron Macar halkının AB değerlerine bağlılığından söz etti. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in bu vesileyle yayınladığı mesajsa şöyleydi: “bugün Avrupa ve değerleri kazandı. Bu tarihi seçimler için bütün Macar yurttaşlarına tebrikler. Bütün Avrupalılar için daha iyi bir gelecek amacıyla beraber çalışmak arzusuyla.” &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’deki yankıları </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan seçimlerinin yankıları Türkiye’de özellikle hükümetten bağımsız medyada ele alındı. Az sayıda da olsa Orban’ın medyası gibi iktidarın borazanı olmadığı için yeğlediğim televizyon kanallarında seçim sonuçları etraflıca analiz edildi. Türkiye, Macaristan gibi AB üyesi olmadığı, parlamenter değil başkanlık sistemiyle yönetildiği halde, iki ülkenin izlediği siyasetler arasında birçok benzerlik bulunduğu aşikâr. Bu benzerliklerin başında da çok uzun iktidar dönemleri geliyor. 16 yıl da uzun bir dönem. Peter Magyar başbakanlık süresine 8 yıl, yani iki dönem sınırı getirmek istiyor. Sayın Cumhurbaşkanı ise Başbakanlık dönemi de hesaba katıldığında olasılıkla 25 yıldan fazla görev yapmış olacak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanlığı için demokrasilerde genel kabul gören süre iki dönem. Ama bizim anayasamız (madde 116/3) Cumhurbaşkanı’na üçüncü bir dönem hakkı tanıyor. Ben bu hakkın Cumhurbaşkanı’nın ikinci döneminde Meclis salt çoğunluğuna sahip olmaması veya herhangi bir nedenle kaybetmesi (topal ördek durumu) halinde, muhalefetin beşte üç çoğunluğu bularak seçimlerin yenilenmesi kararı alması koşuluna bağlı olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü 2017’de anayasa değişikliği yapılırken bu hükmün Brezilya’da Devlet Başkanı Rousseff’e karşı girişilen Meclis darbesi tartışıldıktan sonra önlem olarak konulmuş olduğunu hatırlıyorum. Bu hükmün ayrıca Cumhurbaşkanı’nın ikinci döneminin tamamlanmasını sağlamak amacını taşıması halinde mantıklı olduğu görüşündeyim. Meclis salt çoğunluğuna sahip olarak ülkeyi dilediği gibi yönetebilen bir Cumhurbaşkanı’na ikinci döneminin sona ermesinden kısa süre önce yasama organına seçimlerin yenilenmesi kararı aldırarak üçüncü dönem imkânı verilmesinin anayasanın ruhuna uygun olmayacağı kanısını taşıyorum. Kim Cumhurbaşkanı olursa olsun, 15 yıl çok uzun bir süre. İki dönem kuralının mevcut olduğu Fransa’da bile Cumhurbaşkanı görev süresi 2000 ‘den bu yana 7 yıldan 5 yıla indirilmiş bulunuyor. Parantez içinde bu görüşümü belirtmiş olayım. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Asıl vahim olan, bu dönemde ayrıca Cumhur İttifakı’nın Orban’ın yaptığından daha fazla hukukun üstünlüğünden uzaklaştığı, hatta demokratik hukuk devletinin adeta askıya alındığı görüntüsü veriyor olması. Anayasanın bir elin parmaklarından çok daha fazla maddesinin bazı mahkemelerce ihlal edilmesine, örneğin Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının dikkate alınmadığı kararlara imza atan yargıçlara ses çıkarmıyor. Oysa demokratik hukuk devletinde bu kararları verebilen yargıçların bu kadar bariz hatalarından ötürü Adalet Bakanının başkanlığını üstlendiği HSK tarafından meslekten ihraçları gündeme gelir. Çok daha vahimi gerek Sayın Cumhurbaşkanı’ndan gerek Sayın Bahçeli’den siyasi rakipleri CHP’yi karalamak amacıyla bıkkınlık veren ölçüde sürekli masumiyet karinesine (madde 38) aykırı açıklamalar duymamız. Özellikle henüz hüküm verilmemiş olan IBB davasıyla ilgili olarak. Kaldı ki bir ülkede yolsuzluk varsa bunun sorumlusu devletin tüm imkanlarını elinde tutan iktidardır, ana muhalefet partisi değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peter Magyar gibi değişimden yana politika yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Anayasa’nın 78. Maddesi uyarınca gündeme getirdiği ara seçimler konusunda Cumhur İttifakı’nın tutumu tutarsız. Ama asıl Sayın Bahçeli’nin ara seçim istemediklerini dile getirirken gerekçe olarak kurduğu “Türk milletinin iradesidir, o iradeye de şimdiden saygı duymak lazımdır” cümlesi. Erken seçim isteyenlerin oranının anketlerde yüzde 60 ve üstünde olduğu ortadayken bunu söylemek pek rasyonel değil. Milli irade iktidar ne yaparsa yapsın değişmez diye bir kural yok. Beş yıl çok uzun bir süre. Ayrıca millet Cumhur İttifakı’na demokratik hukuk devletini aşındıracağını ve emekliyi ve emekçiyi yoksullaştıracağını bilerek oy vermiş değil. Bilseydi büyük olasılıkla oy vermezdi. Özellikle emekli daha iktidarın ilk ayında verilen sözlerin buhar olup uçtuğunu gördü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasilerde iki genel seçim arasında yapılan yerel ve ara seçimler millet iradesinin güncellenmesine vesile oluşturur. Bugün Türkiye’de milli iradeden söz ederken dikkate alınması gereken ölçüt, 28 Mayıs 2023 genel seçimleri değil, 31 Mart 2024 belediye seçimleri. Çünkü Cumhur İttifakı seçim öncesi ülkenin ekonomik durumunu ve kemer sıkma politikası izleyeceğini gizlemiş, özellikle memur emeklisine yalan söylemiştir. O bakımdan aksine bir yorum yapmak iktidar mensuplarının kendilerini avutması ve belki hayaller kurmasının ötesinde bir anlam taşımıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaldı ki katılımcı demokrasilerde milletin ülke yönetimine daha aktif şekilde katılımını sağlamak için geliştirilmiş yeni kuşak haklar da var. Bunlardan biri halkın siyasetçiyi “geri çağırma hakkı”. 2 Eylül günü yayımlanmış olan aynı başlıklı yazımda belirttiğim gibi, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Temmuz ayında yayımladığı bir Pazar yazısında, halkın siyasetçiyi geri çağırma hakkının yeni anayasada yer alabileceğini dile getirmişti. Özet olarak siyasetçi millet ne istiyorsa onu yapmak zorunda. Yeniden seçim veya siyasetçiyi görevden almak istiyorsa da. Çünkü asıl olan millet. Siyasetçiyi seçmek de görevden almak da onun elinde. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’la Türkiye arasında bir benzerlik daha var. O da Türkiye’de ilk seçimde olası iktidar değişimi. Cumhur İttifakı’nın, devlet imkanlarını, medyayı ve bir ölçüde yargıyı da elinde tutan Orban hükümeti gibi seçimlerde yenilgiye uğraması olasılığı var elbette. Peter Magyar’ın zaferinin ardında değişik siyasi görüşlerden olmakla birlikte Orban rejimine (islenmeyene) karşı birleşmiş insanlar var. Cumhur İttifakı da gerek demokratik hukuk devletini ve anayasal kazanımları aşındırma gerek inatla sürdürdüğü sabit gelirlileri yoksullaştıran, asgari ücretli ve emekliyi açlığa mahkûm eden ekonomi politikasıyla Orban yönetimi gibi “istenmeyen iktidar” olma yolunda hızla ilerliyor, hatta yolun sonuna gelmek üzere. Ana muhalefete saldırarak, muhalifleri susturarak, zindanlara atarak iktidarda kalmak pek mümkün değil; bir kere “istenmeyen” olduktan sonra… &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/erdogan-ozmen-1-bir-kardesyoldasin-ardindan-13090</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 13:57:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Erdoğan Özmen (1): Bir kardeş/yoldaşın ardından</h1>
                        <h2>Erdoğan’ın bence en kıymetli niteliği, ülkemizde ve dünyada pek bol görülmeyen, dogmatizme/fanatizme kaymadan ezilenlerden/örselenmiş olanlardan yana çaba gösterme ve iş yapma şevkini/heyecanını hep yüksek tutmuş olabilmesidir. Bu niteliği onu politik mücadelesinde de, yazarlık faaliyetlerinde de, hekimlik/terapistlik yaparken de istisnai bir konuma yerleştirir. Ne yaparsa yapsın, Erdoğan sahici bir insan olarak, sahici bir şevk ve dertlenmeyle ve karşısındakinin sahiciliğine dokunmaya çalışarak yapardı. Şükran ve sevgiyle, devri daim olsun!</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erdogan-ozmen-1-bir-kardesyoldasin-ardindan-1776250801.webp">
                        <figcaption>Erdoğan Özmen (1): Bir kardeş/yoldaşın ardından</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ülkenin yetiştirdiği <em>nadide</em> bir psikiyatrist-yazar olan <em>Erdoğan Özmen</em>’i 20 Mart 2026 tarihinde çok zamansız bir şekilde, 67 yaşında, kaybettik. Kırk yıllık can dostumdu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel hayatımızda kardeş kadar yakın hissettiğimiz herkesle yoldaş olmayız; tüm yoldaşlarımızla da kardeş kadar yakın hissetmeyiz. Erdoğan benim için hem kardeş hem de yoldaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalnızca çok eski bir dostu, bir kardeş/yoldaşı, bir meslektaşı değil, aynı zamanda sahiciliği, ölçülülüğü, merakı ve etik duyarlılığı aynı bedende taşıyabilen ender insanlardan birini kaybettik. Şükrü Hatun’un onu anarken kullandığı <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/sukru-hatun/erdogan-ozmenin-ardindan-hangi-kelimeler-anlatabilir-senin-sessiz-iyiligini,54349" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:#0070c0">“sessiz iyilik”</span></a> ifadesi, bu yüzden, yalnızca duygusal bir niteleme değil; Erdoğan’ın kişiliğini, yazı dilini ve dünyayla kurduğu ilişkiyi de yakalayan çok doğru bir tanım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çok zor bir anma yazısı olacak. Acı çok taze. Erdoğan’ın iz bıraktığı çok fazla kişisel ve özel şey var; ister istemez bunlardan süzmek ve seçmek gerekecek. Bir de tabii Erdoğan geniş bir külliyat bıraktı; ondan bahsetmemek de olmaz. Yazı biraz da ondan gecikti; o külliyata dönüp yeniden bakmak istedim. [Yazının sonunda bu külliyatın dökümünü veriyorum.]</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir Kardeş/Yoldaş Olarak Erdoğan Özmen</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’la aynı kuşaktanız; benden dört yaş büyüktü. Liseyi Denizli’de 1976’da parasız yatılı olarak bitirdi. 70’lerin yükselen sol/devrimci dalgasında ve o sert, neredeyse iç savaş ortamında, sosyalist/devrimci oldu. 1984 yılında Ankara’da tıp fakültesinden mezun oldu. 1984-86 arasında pratisyen hekim olarak Elazığ-Palu-Arıcak’ta mecburi hizmetini yaptı. 1987’de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde (R.S.H.H) psikiyatri asistanlığına başladı ve 1991’de psikiyatri uzmanı oldu. Uzun yıllar aynı hastanede uzman psikiyatrist olarak çalıştı ve vefatına kadar Bakırköy’deki muayenehanesinde hasta gördü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bakırköy</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben de 1986-89 döneminde Tekirdağ Cezaevi’nde mecburi hizmetimi yaptım. Her hafta sonu İstanbul’a geliyor, sık sık İletişim Yayınları’na uğruyor, Birikim Dergisi’nin yeniden yayına başlaması için sohbetlere ve çalışmalara katılıyordum. Sanırım 1988 yılı olmalı; Birikim çevresinden ortak dostlarımız aracılığıyla Erdoğan ile tanıştık. O Ankara’dan İstanbul’a yeni gelmişti. 1989’a kadar birkaç kez görüştük; ikimiz de yeni yetme solcu hekimlerdik. Epey ortak derdimiz vardı; az görüşmemize rağmen gayet sıcak bir başlangıç yapmıştık. Sonra ben 1989’da Boğaziçi Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı’na başladım ve bu programa devam edebilmem için hekim olarak Tekirdağ’dan İstanbul’a tayin edilmem gerekti. Erdoğan’ın da yüreklendirmesiyle tayinimi onun da psikiyatri asistanı olarak çalıştığı Bakırköy R.S.H.H.’ne aldırdım ve bir yıl orada pratisyen hekim olarak çalıştım. Erdoğan ile asıl dostluğumuz bu bir yıl boyunca pekişti ve 20 Mart 2026’ya kadar hiç zayıflamadan, kopmadan, hep güçlenerek devam etti. Hem de bu 37 yılın toplam 20 yılında ben New York’ta yaşamışken. Bakırköy’de muhteşem bir dostluk ortamı buldum; o ortamın merkezinde tabii Erdoğan vardı. Apayrı servislerde çalışmamıza rağmen hemen her öğlen molasında hekim ve psikolog arkadaşlarla toplu halde yemek yer, çay-kahve içer ve her türlü muhabbet ederdik. Erdoğan orada hemen herkesle dosttu; çok sevilirdi. Henüz asistan olmasına rağmen ciddi bir saygınlık sahibiydi. Ben de Erdoğan sayesinde yeni geldiğim kocaman bir hastanede çok kısa sürede çok güzel bir sosyal çevre edinmiştim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anma yazısını yazarken fark ettim: Bakırköy günlerinden beri Erdoğan ile aramdaki kardeşlik/yoldaşlık ilişkisinde her zaman 5 temel izlek olmuş: 1) tabii ki ruh sağlığı, psikanaliz, psikoterapi; 2) teorik ve pratik olarak sol-sosyalist siyaset; 3) Birikim Dergisi; 4) çoluk çocuklu aile-dost ağı; 5) ortak Beşiktaş ve futbol sevdamız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Futbol-Beşiktaş</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu beş izleğin ilişkimizde en az yer tutanından başlarsam, Erdoğan sağlam bir futbolcuydu. En iyi orta sahada oyun kurucu olarak oynardı. Bakırköy dönemimde hastane turnuvasında, 1990-92 döneminde <em>İletişim/Birikim</em> ekibine karşı <em>Hekimler</em> takımında onunla hep aynı takımda, onlarca maçta büyük bir keyifle oynadık. Futbolcu olarak mücadeleci ve hırslıydı ama aynı zamanda nazikti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beşiktaş sevdamız da ortaktı. Ben zaten doğma büyüme <em>Çarşılı</em> olduğum için benimki hiç şaşırtıcı değil ama o Denizli zamanlarında artık ne nasıl olduysa Beşiktaş’a gönül vermişti. Tüm solcu Beşiktaşlılar gibi, takımımızla en çok <em>Gezi</em> zamanlarında gurur duyduk. İşin futbol kısmında ise nadiren şampiyon olabildiğimiz için takım muhabbetimiz genellikle depresif tonlar taşırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demokrat Hekimler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1989 Bakırköy günlerimiz aynı zamanda <em>Demokrat Hekimler</em> (DH) hareketinin kuruluş ve hızla İstanbul çapında örgütleniş dönemiydi. Hekimlerden kopuk ve pasif olarak gördüğümüz İstanbul Tabip Odası yönetimini değiştirmek üzere yüzlerce genç hekim bir araya gelmiş ve hummalı bir faaliyete girişmiştik. İkimiz de bu hareketin çekirdek ekibindeydik ve sürekli birlikte iş kotarıyorduk. Toplantılar, eylemler, hastane ziyaretleri, broşürler hazırlamalar vb. Çoğunluğu 12 Eylül öncesinde sol-sosyalist siyasete bulaşmış, ama 12 Eylül diktatörlüğünün sessizleştirici baskısını tıp fakültelerini bitirmekle ve mecburi hizmetle dişini sıkarak atlatmaya çalışmış bizim kuşağın genç hekimleri, sağlık sistemindeki yapısal bozulmalara yönelik tepkilerin de katkısıyla 1989-90 döneminde adeta <em>hadlerini aştılar, kaplarından taştılar</em>. Kısa zamanda yer yer bizleri de şaşırtan ciddi bir mesleki-sosyal hareket ortaya çıktı ve 1990 yılında rekor katılımla yapılan seçimlerde DH listesi olarak büyük bir farkla kazandık. Erdoğan yedi kişilik Yönetim Kurulu’nda yer aldı; ben henüz 5 yıllık hekim olmadığım için Merkez Delegasyonu’nda yer aldım. Birkaç ay sonra Ankara’da yapılan Türk Tabipler Birliği (TTB) seçimlerinde de diğer illerdeki DH ekipleriyle birlikte TTB yönetimini değiştirdik. Bir sonraki seçimlerde DH’nin adı <em>Demokratik Katılım</em> olarak değiştirildi ve o günlerden bugüne kadar İstanbul’da da TTB Merkez’de de bu çizgi iki yılda bir yapılan bütün seçimleri kazandı. İşte Erdoğan böylesi bir geleneğin önde gelen kurucularından biridir. Kendisi öne çıkmayı, yönetici olmayı <em>hiç</em> sevmezdi. Yönetim Kurulu’na girmeye ikna olması için ona epey dil dökmemiz gerekmişti. O, mücadelenin ve hareketin içinde olmayı, insanları dinlemeyi, anlamayı, anlatmayı ve ikna etmeyi, heyecanlanmayı ve heyecanlandırmayı, bağ kurmayı severdi. Bürokratik işlerden pek hoşlanmazdı. Asla kariyerist değildi, hakkını veren bir kolektivistti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşkence Mağdurlarının Psikolojisi Üzerine Araştırmalar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben, Tekirdağ Cezaevi’nde mecburi hizmet yaparken (politik olmayan) işkence mağdurlarının psikolojisi üzerine bir bilimsel araştırma yapmış ve bu araştırmanın makalesini Londra’da yaşayan Türkiyeli psikiyatrist Metin Başoğlu’nun editörlüğünü yaptığı bir kitapta yayımlamıştım. Bir süre sonra Başoğlu, Türkiye’de politik ve politik olmayan işkence mağdurlarının çeşitli açılardan karşılaştırılacağı oldukça kapsamlı bir araştırma projesiyle ilgilenirsem, bu işi yürütebilecek bir ekip kurup kuramayacağımızı sorduğunda ilk konuştuğum kişi yine Erdoğan’dı. Heyecanla hemen kabul etti; psikolog ve psikiyatristlerden oluşan 5-6 kişilik bir ekip kurduk. İnsan Hakları Derneği üzerinden işkence mağdurlarına ulaştık; İstanbul Tabip Odası da görüşmeleri yapmamız için hafta sonları boş olan ofislerini bizim kullanmamıza izin verdi. Biz de 1991-92 döneminde, onlarca işkence mağduruyla, her biri 2 ila 3 saat süren ve bize işkence tanıklıklarını anlattıkları, ayrıca birçok ölçek doldurdukları görüşmeler yaptık. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekipteki herkes solcu olmasına ve Türkiye’nin işkence gerçeğini gayet iyi bilmemize rağmen, bu görüşmelerde duyduklarımız hepimizi derinden sarstı. Konuştuğumuz mağdurların bir kısmı, 12 Eylül’ün farklı karakollarında ve zindanlarında aylarca süren olabilecek en ağır işkencelere maruz kalmıştı. Bu yaşantıları anlatmak da dinlemek de anlatanı bu süreçte psikolojik olarak belli bir güven/rahatlık aralığında tutabilmek de çok zordu. Kimi katılımcıların tedaviye de ihtiyacı vardı ve bu kısmı ayarlamak da bize düşüyordu. Biz ekip üyeleri sık sık kendi aramızda konuşup birbirimizi desteklemeye çalışıyorduk. Erdoğan ile bu kapsamda çok sohbetim oldu ve görüşmelere başladıktan hemen sonra öğrendik ki ekibimizde de <em>bir</em> işkence mağduru varmış; bu da Erdoğanmış. O konuşmaları hiç unutmuyorum. O kadar zor bir şeydi ki Erdoğan’ın yaptığı ve bunu öyle büyük bir güç, zerafet ve derviş sabrıyla yapıyordu ki. Yaraları kapatmak, yaralardan kaçınmaktan yana değildi Erdoğan, “evet yaralarımız var, bunları ancak başkalarının yaralarıyla hemhâl olarak kısmen dindirebiliriz” der gibiydi. Bu <em>dervişane</em> duruşun izleri daha sonra yazacağı birçok makaleye de yansımıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu araştırmanın en önemli bulgusu, işkenceyi politik olarak anlamlandırabilmenin işkencenin olumsuz psikolojik etkilerine karşı görece koruyucu bir etki sağladığıydı. Erdoğan aslında bu bulgunun ekibimizdeki canlı kanıtıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birikim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim Dergisi Erdoğan ile olan ilişkimde kuşkusuz çok merkezi bir yer tutuyor. Birikim çevresinde yer alan herkes gibi, sosyalizmin dünyada ve Türkiye’de hem teorik hem de pratik açıdan çok büyük bir krizden geçtiğini; bunun geleneksel sosyalizmin krizi olduğunu; küçük pansumanlarla geçiştirilemeyeceğini ve sosyalizmin eşitlik ve özgürlüğün yeni ve yaratıcı bir sentezi olarak yeniden düşünülmesi ve tanımlanması gerektiğini düşünüyorduk. Sadece sınıf çelişkisi/mücadelesi gibi bir hatla yetinmeyen, her türlü tahakküm (ve ast-üst) ilişkisini şimdi-burada ve etik bir temelde sorunsallaştırabilen bir sosyalizm derdindeydik. Bir anlamıyla, yenilgi ve başarısızlık gerekçelerini sürekli dışarıda aramak yerine, sosyalizmin ve sosyalistlerin dönüp derinlemesine kendine bakması gerektiğine hemfikirdik. Bu yönelimin aslında psikanalitik yaklaşımda merkezi bir yer tutan öz-düşünümsellikle nasıl bir paralellik taşıdığını aklımızda tutalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan da 12 Eylül 1980 öncesinde başka bir siyasi harekette iken, 12 Eylül darbesiyle çoğu solcu solculuktan vazgeçerken veya eski ezberlere tutunmaya çalışırken, o bir arayış ve sorgulama sürecine girmiş; Birikim’in 1975-80 arasında yayınlanan fikriyatına sempatisi de 1987’de İstanbul’a gelmeden önce gelişmeye başlamış. İstanbul süreci, kurulan dostluklar ve 1989’da Birikim’in yeniden yayınlanmaya başlaması Erdoğan’ı yavaş yavaş Birikim’in vazgeçilmez yazarları arasına soktu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın teorik katkılarına bu yazının ikinci bölümünde değineceğim; ancak burada geçerken belirtmek isterim ki Erdoğan’ın düşünsel faaliyetinin ana ekseni, mecburen 19. yüzyıl bilimsel verileri ve politik iklimi ışığında geliştirilmiş, dünya deneyimlerinde <em>ekonomist indirgemeci</em> yorumlanmaya çok açık kalmış ve sonunda derin bir krizle karşılaşmış olan Marksist sosyalizmin, 20. ve 21. yüzyılda ulaştığımız psikanalitik duyarlılıklarla (ve oradan doğru geliştirebileceğimiz bir özne-insan-birey-toplum kuramıyla ve etik bir duruşla) nasıl yeniden düşünülebileceği sorusudur. Birikim, bu tür bir sorgulamaya her zaman açık olmuş, cesaret vermiş ve bundan beslenmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem sol-sosyalist bir duruşa sahip hem de psikoloji-psikiyatri meslek erbabı olan ve hem de bu iki kanalı sentezlemeye çalışarak dünya ve Türkiye meseleleri üzerine, genel olarak <em>psiko-politik</em> diyebileceğimiz bir çerçevede düşünce üretmeye çalışan bizden önceki kuşakta bir tek <em>Serol Teber</em> geliyor aklıma. Bizim kuşakta da sadece birkaç kişiyiz. Hemen aklıma gelenleri sıralayacak olursam: <em>Türkay Demir, Cemal Dindar, Melek Göregenli, Özgür Öğütcen</em> ve <em>Haluk Sunat</em>. Erdoğan aramızda (Haluk ile birlikte) en derin teorik-felsefi sulara dalmaya cesaret etmiş isim olarak temayüz ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitaplarına ek olarak Erdoğan Birikim’de 336 makale yayımlamış (link en altta). Bu inanılmaz bir üretkenlik. Bir de unutmayalım, Erdoğan’ın asıl işi yazarlık değil; günde 8-12 saat hastalarıyla, danışanlarıyla ilgileniyor; ev hayatı ve sosyal hayat da var. Çok çalışkan ve üretken biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim çevresindeki varlığı tabii ki yalnızca yazarlık üzerinden değildi. Candan bir dost olarak, sosyal bağlara önem veren, yumuşak ilişki kuran, sade ve <em>vefalı</em> biriydi. <em>Vefa</em> kısmını özellikle vurguluyorum, zira sol çevreler dahil her sosyal çevrede son birkaç on yılda büyük bir vefa erozyonu yaşandığını görüyoruz. Burada ayrıntısına girmeye gerek yok ama bu durumun muhtemelen neoliberalizmle, sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, narsisizm artışı, ötekilere verilen değerin ve empati kapasitesinin azalışıyla güçlü bağları var. Erdoğan, hem bu melanetlerin epey farkında olarak hem de kendi sahici doğallığıyla, hakikati aramaktan/sormaktan çekinmez; hakikati öğrendikten sonra da bedeli ne olursa olsun, dostları için ne gerekiyorsa, neye ihtiyaçları varsa onu yapardı. “Benim başıma ne gelir?” “Mahalle baskısına uğrar mıyım?” “Güncel moda tutumlara uyup kafamı başka yöne çevirmeli miyim?” gibi süfli kaygılar taşımazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Siyaset</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan, siyasi mücadeleyi fildişi kulesinden izlemeyi tercih eden yazarlardan hiçbir zaman olmadı. En umutsuz zamanlarda bile meslek örgütlerinde, derneklerde ve sosyalist siyasi partilerde iş yapan bir üye olarak bulunmanın ve insanları siyasi faaliyete yöneltmenin heyecanını ve şevkini hiç kaybetmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ruh Sağlığı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıllar içinde Erdoğan ile birbirimize çok hasta/danışan yolladık, bazen de ortak danışanlarımız oldu, benim bazı terapi danışanlarımın ilaç tedavisini düzenleyen psikiyatrist oldu. Dolayısıyla kimi akran süpervizyonu gibi, kimi de konsültasyon gibi çok fazla klinik sohbetimiz oldu. Erdoğan biyolojik psikiyatriyi iyi bilen ama <em>ilaççı</em> da olmayan bir psikiyatristti. İlaç vermekten illa gerekmedikçe kaçınır, hep terapiyi öncelerdi. Bir miktar farklı psikanalitik ekollerden beslenmiş olmamıza rağmen, somut bir klinik durumu ayrıntılı biçimde formüle etmeye çalıştığımızda temel dinamikler, terapi ilişkisinin merkeziliği, sosyo-kültürel faktörlerin önemi gibi konularda hep çok yakın düşünürdük veya kolayca uzlaşırdık. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan, psikanalitik yönelimli iyi bir psikoterapistti. Psikoterapi araştırmalarından biliyoruz ki, psikoterapinin danışanda olumlu etkiler yaratabilmesinde terapi ilişkisinin kalitesi, uygulanan tekniklerden çok daha fazla rol oynuyor. Terapi ilişkisinin kalitesinde de terapistin sahiciliği, duygusal olgunluğu, esnekliği, kavrayış becerisi, empati kapasitesi gibi kişilik özellikleri çok kritik bir rol oynuyor. Erdoğan bütün bu özelliklere sahip bir psikoterapistti, dolayısıyla psikanaliz dışında bir ekolde yetişmiş olsaydı da yine iyi bir terapist olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Solcu ve psikanalitik duyarlıklı ruh sağlığı uzmanlarının en azından iki temel zorluğu vardır: 1) Ekonomik indirgemeci, geleneksel sosyalist tedrisattan geçmiş başka solculara, bilinçdışı, iç/duygusal dünyanın önemi, biyolojik olanla sosyo-kültürel olan arasındaki karmaşık psikolojik katmanın görece özerkliği gibi meseleleri anlatabilme zorluğu. 2) Solcu olmayan ve dolayısıyla kolayca psikolojik indirgemecilik yapmaya eğilimli olabilen ruh sağlığı uzmanlarına da sosyo-ekonomik-kültürel katmanda yaşanan gerçek eşitsizliklerin, yoksunlukların, baskıların psikolojik katmanda ne denli önemli olduğunu anlatabilme zorluğu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan da tabii bu iki temel zorluktan nasibini almış ve bütün mesleki ve entelektüel hayatı boyunca insanı biyo-psiko-sosyal bütünlüğü içinde, özellikle psikolojik (psikanalizden yararlanarak iç dünya ve ilişkiler dünyası) ve sosyal (sosyal analiz ve sosyalist teoriden yararlanarak sınıfsal, politik, kültürel, ekonomik dünya) katmanların iç içeliğini kurcalayarak anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişisel/Sosyal</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan ile çok yakın temasımız olan 1989-92 döneminden sonra doktora için New York’a gittim. 2005-2019 arası yine İstanbul, sonrasında yine New York. Türkiye’deyken zaten çok sık görüşürdük. Türkiye’den uzak olduğum yıllarda da yılın en az 2-3 ayını hep Türkiye’de geçirdim, yılda birkaç kez gidip geldim. Her gelişimde Erdoğan’la mutlaka görüştük, teke tek ve/veya Birikim ekibiyle. Cep telefonu hayatımıza girdiğinden beri, yurt dışında olsam bile ara sıra konuşurduk. Siyasetten özel hayata, çoluk çocuğa kadar güncel konular neyse, hepsini konuşurduk. En çok o muhabbetleri özleyeceğim. Sevecenlikle, şefkatle dinler, hiç de köşeli olmayan önerilerde bulunurdu. Sıkıntılıysa da derdini özenle, nezaketle ve üçüncü şahısları kırmamaya özen göstererek dile getirirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tesadüf mü demek lazım artık bilinmez, her ikimizin de aralarında fazla yaş farkı olan ikişer çocuğumuz var ve karşılıklı olarak birbirlerine yakın yaştalar. Bu da başka bir tür <em>yoldaşlık</em>. O yüzden çocuklarımızı çok konuştuk Erdoğan ile. Ne kadar sevgi dolu, duyarlı ve özenli bir baba olduğunu yakından biliyorum.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">x x x</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En son Aralık ayında küçük bir grupla yemek yemiştik. Daha önceki Ağustos buluşmamıza göre çok daha iyi görünmüştü. Tedavi iyi gidiyordu, morali yerindeydi, bol bol gülmüştük. Son iki ayda durum maalesef hızla kötüleşti ve Erdoğan’ı kaybettik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim için bu kayıp kırk yıllık bir tarihin içinden geliyor. 1980'lerin sonunda bir grup genç hekim olarak başlattığımız Demokrat Hekimler hareketinden işkence mağdurlarının psikolojisi üzerine yaptığımız kapsamlı araştırmalara, Birikim Dergisi emektarlığından değişik platformlarda sosyalizm/demokrasi mücadelesine, ruh sağlığı/psikanaliz meselelerinden Beşiktaş sevgimize kadar 40 yıldır yan yana, omuz omuza olmaktan onur duyduğum; onu tanıyan herkesin de onur duyacağı bir insandı Erdoğan. Bütün temel konularda benzer düşündüğüm, nadiren farklı düşünsek bile zarafetle, yapıcı ve zenginleştirici biçimde konuşabildiğim az bulunur biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın bence en kıymetli niteliği, ülkemizde ve dünyada pek bol görülmeyen, dogmatizme/fanatizme kaymadan ezilenlerden/örselenmiş olanlardan yana çaba gösterme ve iş yapma şevkini/heyecanını hep yüksek tutmuş olabilmesidir. Bu niteliği onu politik mücadelesinde de, yazarlık faaliyetlerinde de, hekimlik/terapistlik yaparken de istisnai bir konuma yerleştirir. Ne yaparsa yapsın, Erdoğan sahici bir insan olarak, sahici bir şevk ve dertlenmeyle ve karşısındakinin sahiciliğine dokunmaya çalışarak yapardı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan gayet verimli bir yazardı. Marksizm ile psikanaliz arasındaki tekinsiz ama verimli arazide büyük bir merak ve özenle yol alma ve yol açma cesareti gösterdi. Eserleri, anıları ve pırlanta çocuklarıyla Erdoğan bizlerle olmaya devam edecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şükran ve sevgiyle, devri daim olsun!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">***</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Not: Yazı çok uzadığı için Erdoğan’ın yazar olarak katkılarını ikinci bölümde ele alacağım.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erdoğan Özmen’in Kitapları:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(1995). <em>Psikiyatri, psikoloji, politika</em>. Zed Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2005). <em>Psikanalizin serüveni ve çağrısı</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2007). <em>Şizofreni: Öteki gerçeklik</em>. Pedam Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2012). <em>Rüyada uyanmak: Bilinçdışı ve rüya</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2017). <em>Vazgeçemediklerinin toplamıdır insan: Yas, melankoli, depresyon</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2025). <em>Freud ve Lacan: Oidipus karmaşası, narsisizm, arzu, zevk</em>. İletişim Yayınları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Toplam 6 kitap</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erdoğan Özmen’in Birikim’de yayınlanmış makaleleri için: </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://birikimdergisi.com/kisiler/erdogan-ozmen/5631" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">https://birikimdergisi.com/kisiler/erdogan-ozmen/5631</a> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim Haftalık’ta 264 makale</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim Güncel’de 22 makale</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim Aylık Sosyalist Kültür Dergisi’nde 50 makale</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Toplam 336 makale</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="http://www.muratpaker.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">www.muratpaker.com</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="http://www.psikopolitik.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">www.psikopolitik.com</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trumpizm-nasil-yenilir-13089</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trumpizm nasıl yenilir?*</h1>
                        <h2>Eğer mesele sadece bireysel politik sonuçlar olsaydı, bu tartışmalar bu kadar acil olmazdı. Ancak bunlar demokrasinin sağlığıyla ilgili. Birçok ülkede radikalleşmiş siyasi sağ, otoriter bir yöne sapmış, iktidarı kendine kazımaya çalışırken devlet gücünü müttefiklerini zenginleştirmek ve eleştirmenlerini bastırmak için kullanmış durumda Ana akım sol ise çok sık, yalnızca seçmenin dar bir kesiminin desteklediği pozisyonlara sarılarak aşırı sağın yükselişine yardımcı olmuş. Orbán'ın yenilgisi hikâyenin sonu değil; hatta Macaristan'da bile değil, çünkü müttefikleri hükümetin birçok kısmında çalışmaya devam edecek. Ama bu yenilgi anlamlı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpizm-nasil-yenilir-1776198087.webp">
                        <figcaption>Trumpizm nasıl yenilir?*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan'da Peter Magyar'ın ezici zaferi, Başkan Trump'ın yolsuz ve otoriter siyaset anlayışını aşmayı umut eden Amerikalılara ilham kaynağı oldu. Asıl soru, Magyar'ın böyle başarılı bir muhalefet kampanyasını tam olarak nasıl yürüttüğü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında elindeki imkanlar çok düşüktü. Viktor Orbán 16 yıldır başbakanlık yapıyordu; bu süre içinde seçim kurallarını değiştirmiş, bir zamanlar tarafsız olan devlet görevlerine sadık adamlarını yerleştirmiş, yargı bağımsızlığını zayıflatmış, siyasi rakiplerini bastırmış ve bağımsız medyayı ile üniversiteleri taciz etmişti. Siyasi sistemi kendi lehine eğmesine rağmen Magyar, Pazar günkü oylamada Orbán'ı yine de ezdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar'ın partisi parlamentoda üçte iki çoğunluğu kazanmış görünüyor ve %53 halk oyu aldı; Orbán'ın partisi ise %38'de kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan elbette Amerika Birleşik Devletleri'nden çok farklı bir ülke. Ancak Orbán'ın yükselişi ve iktidarı kullanma biçimi uzun zamandır Trump için model olmuştu. Şimdi ise Orbán'ın düşüşü, Demokrat Parti ve otoriter sağcı tehdidi yenmeye çalışan diğer partiler için bir model olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar'ın kampanya stratejisinin özellikle iki yönü çok önemliydi. Birincisi, sadece Macaristan'da değil, birçok yerde kararsız seçmenlerin kararlarını yönlendiren ekmek-süt meselelerine odaklanmasıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika'da bu seçmenler Trump'ın ilk döneminden sonra ondan soğumuş, 2020'de Joe Biden'ın seçilmesine yardımcı olmuş, ancak enflasyondan bıkınca 2024'te Trump'ı yeniden seçmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar'ın lideri olduğu Tisza partisinin kampanya platformunun başlığı “İşlevsel ve İnsani Bir Macaristan'ın Temelleri” idi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hükümet hizmetlerinin verimsizliği eleştiriliyordu. Programlar arasında işçi sınıfı ailelerine vergi indirimi, sağlık hizmetlerinin genişletilmesi, emekli maaşlarının artırılması, çocuk yardımlarının yükseltilmesi ve okullardaki destek personelinin maaşlarının artırılması yer alıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu programları finanse etmek için çok zenginlerden servet vergisi alınmasını ve Orbán'ın anti-demokratik politikaları yüzünden kesilen Avrupa Birliği transfer ödemelerinin geri alınmasını öneriliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar'ın partisi kampanya temalarını sosyal medyada yenilikçi yollarla yaydı; bu da Orbán'ın devlet kontrolündeki medya mesajlarını eski ve yorgun gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kritik olarak, Magyar yolsuzluğu kampanyanın temel konularından biri haline getirdi. Kendisi 20 yıldan fazla süre Orbán'ın Fidesz partisinde üye olarak kalmış, devlet kontrolündeki kurumlarda üst düzey görevlere yükselmişti. Ancak 2024 başlarında, hükümetin iyi bağlantıları olan bir eski yetkilinin cinsel istismar skandalını affetmesi üzerine Fidesz'ten istifa etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, yolsuzluktan iğrendiğini söyledi ve viral bir röportajda “birkaç ailenin ülkenin yarısına sahip olduğunu” iddia etti. Ardından Tisza partisine katıldı ve kısa sürede lideri oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kampanya sırasında Orbán'ın yolsuzluk sistemini Macarların durgun yaşam standartlarından duydukları hayal kırıklığına bağladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar gecesi zafer konuşmasında, vatandaşların hükümetten iyi tıbbi bakım, düzgün bir aile hayatı ve onurlu bir emeklilik bekleyebileceği bir ülke vaat etti. Önemli olanın siyasi bağlantılar değil, kişinin kendisi olduğunu söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika için bu stratejinin bir versiyonunu hayal etmek oldukça kolay. Trump da Orbán gibi makamını kendini, ailesini ve dostlarını zenginleştirmek için kullandı. Şiddet suçları işlemiş siyasi müttefiklerine af çıkardı; bunlardan biri çocuklara cinsel istismar suçlamasıyla karşı karşıyayken affedildi. Zenginlere vergi indirimi yaptı, işçi sınıfından Amerikalıların sağlık hizmetlerine erişimini zorlaştırdı. İran'daki savaşı benzin fiyatlarını yükseltti. Popülizmi sahteydi. Küçük bir zengin ve bağlantılı kesimin yararına çalışıyor, çoğu Amerikalıya zarar veriyordu ve bu da onu ve partisini, hükümetin daha iyi bir güç olarak kullanılabileceğini inandırıcı şekilde savunan bir muhalefete karşı kırılgan hale getiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar'ın zaferi, Demokrat Parti'nin sadece Trump'ı eleştirmekten çok daha ileri giden, ülkeye alternatif bir vizyon çizen iddialı bir gündeme ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Demokratlar henüz böyle bir gündeme sahip değil, ancak partide birçok kişi bunun gerektiğini kabul ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci ders, Demokratlar ve Avrupa'daki merkez sol partiler için daha zor olabilir. Kendisini merkez sağ olarak tanımlayan Magyar, elit sol çevrelerde baskın olan ve birçok seçmeni uzaklaştıran sosyal ilerlemecilikten kaçınarak kısmen kazandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomik olarak ilerici, kültürel olarak ılımlı hatta muhafazakâr bir çizgide koştu. Macar bayrağı gibi vatansever semboller kullandı ve “Magyar” (Macar) anlamına gelen soyadından yararlandı. Kendisini milliyetçi olarak gösterdi ve Slovakya'daki Macar azınlığa kötü muamele nedeniyle Slovakya büyükelçisini sınır dışı edebileceğini ima etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán'ın önceki rakiplerinin ihmal ettiği kırsal bölgelerde kampanya yaptı. Ukrayna'ya asker veya silah göndermeyeceğini vaat etti. Budapeşte'deki Onur Yürüyüşü'ne katılmayı reddetti; bu da Orbán'ın onu L.G.B.T.Q. aktivistlerinin esiri olarak göstermesini zorlaştırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya çapındaki son seçimleri şekillendiren göç konusunda ise Magyar, Orbán hükümetinin koyduğundan bile daha sıkı kısıtlamalar çağrısı yaptı. Sınır çitini koruyacağını, misafir işçi programını iptal edeceğini ve Avrupa Birliği dışından misafir işçi kabul etmeyeceğini söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tisza partisinin platformu, misafir işçilerin “ücretleri düşürdüğünü, emlak fiyatlarını şişirdiğini ve sosyal sorunlara yol açtığını” iddia ediyordu. (Amerika'dan farklı olarak, Avrupa'da göçmenler arasındaki suç oranları yerli vatandaşlara göre genellikle daha yüksek.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Göç, birçok ülkede seçilebilirlik açısından hayati önem taşıyor çünkü ana akım siyasetçiler bu konuda kamuoyundan keskin şekilde ayrılmış durumdalar. Seçmenlerin istediğinden çok daha fazla göçmen kabul ettikleri anlaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar'ın tüm taktiklerini kesinlikle onaylamıyoruz ve hiçbir Amerikan siyasetçisinin Onur Yürüyüşü'ne katılmaktan kaçınma ihtiyacı hissetmesini ummuyoruz. Yine de Orbánizme karşı olan herkes, sadece işlerine gelen kısımlarını değil Macaristan kampanyasının tamamınıincelemeli.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, ekonomik ilerlemecilik ile sosyal ılımlılığı birleştirerek seçim kazanan birçok çağdaş siyasetçiden biri. Hollanda, Polonya, Danimarka ve başka yerlerde de ulusal adaylar benzer şekilde kazandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika'da, son yıllarda zor bölgelerde kazanan Demokrat kongre üyelerinin neredeyse hepsi güçlü ekonomik mesajlar verirken suç, göç ve diğer konularda aşırı sol pozisyonları reddetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barack Obama ve Bill Clinton da başkanlığı iki kez kazanmak için benzer bir yaklaşım kullandı. Sadece çok mavi bölgeler baştan sona kültürel ilerlemeci adayları seçiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu daha hetorodoks yaklaşımın başarısı gizem değil. Amerika ve Avrupa'nın büyük kısmındaki kamuoyu tercihiyle uyumlu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çoğu seçmen yavaş büyüyen gelirlerden şikayetçi ve hükümetin yardım etmesini istiyor. Aynı zamanda, birçok zor soruda hızla sola kayan elit kültürel ilerlemecilikten de rahatsızlar. Kendi bakış açılarını gerçekten paylaşan siyasetçiler arıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer mesele sadece bireysel politik sonuçlar olsaydı, bu tartışmalar bu kadar acil olmazdı. Ancak bunlar demokrasinin sağlığıyla ilgili. Birçok ülkede radikalleşmiş siyasi sağ, otoriter bir yöne sapmış, iktidarı kendine kazımaya çalışırken devlet gücünü müttefiklerini zenginleştirmek ve eleştirmenlerini bastırmak için kullanmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ana akım sol ise çok sık, yalnızca seçmenin dar bir kesiminin desteklediği pozisyonlara sarılarak aşırı sağın yükselişine yardımcı olmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán'ın yenilgisi hikâyenin sonu değil; hatta Macaristan'da bile değil, çünkü müttefikleri hükümetin birçok kısmında çalışmaya devam edecek. Ama bu yenilgi anlamlı. Birçok kişi onun yenilmez olduğunu düşünüyordu. Avrupa Birliği içinde Vladimir Putin'in en büyük müttefikiydi ve 21. yüzyıl Batı liberalizm karşıtlığının rol modeliydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump onu açıkça hayranlıkla anıyordu ve Başkan Yardımcısı JD Vance geçen hafta onun için kampanya yapmak üzere Macaristan'a gitti. Magyar bu aşırı sağ devi tamamen yendi. Özgür dünya, bunu nasıl yaptığını dürüstçe incelemeli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* NYT Yayın Kurulu</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Linki:</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/14/opinion/magyar-orban-hungary-trump-defeat.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/14/opinion/magyar-orban-hungary-trump-defeat.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/devlet-ocalan-iliskileri-ve-cozum-surecleri-13088</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Devlet-Öcalan ilişkileri ve çözüm süreçleri</h1>
                        <h2>Devlet Öcalan ile 1999’dan bu yana ilişkisini hiçbir zaman kesmemiş ve başlatılan tüm çözüm süreçlerinde örtülü ve son olarak da açık özne olmuştur. Bu yüzden son süreçte gücü ve etkisi her zamankinden daha fazladır. O yüzden siyasilerin bu sürece müdahalesi sınırlıdır. Bu yüzden özellikle DEM Parti’nin Erdoğan ve AK Parti’ye yaptığı siyasi çağrıların anlamı yoktur. Çünkü onlar siyasi özne olmayı hiçbir süreçte seçmediler. Son süreçte de tüm siyasi enerjisini Öcalan’ın konumuna odakladılar. Oysa o konuda yani Öcalan konumu konusunda karar verici siyaset değil devlettir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/devlet-ocalan-iliskileri-ve-cozum-surecleri-1776196283.webp">
                        <figcaption>Devlet-Öcalan ilişkileri ve çözüm süreçleri</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">15 Şubat 1999’da Türkiye’ye getiren PKK lideri Öcalan, o günden itibaren devletin denetiminde İmralı’da tutuklu bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu süreçte, devlet Öcalan’la sürekli temas halinde oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada devlet olarak bahsettiğimiz devletin kamu görevlileri. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devletin Öcalan ile görüşmesi sadece çözüm süreçleri ile sınırlı olmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cezaevinde başlayan açlık grevlerinin sona ermesinde de, farklı tarihlerde denenen olası çözüm süreçlerinde de başvurulan isim o oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan Kürt sorununun konuşulmadığı, Öcalan’a tecrit uygulandığı dönemlerde de devlet sürekli olarak Öcalan ile temasta oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu temas sadece ülke içinde Kürt sorunu bağlamında değil Irak ve Suriye’deki gelişmeler süresince de sürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuşkusuz bu görüşmelerin en yoğun olduğu dönemler adları farklı olsa da çözüm arayışı zamanları oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SİYASETTEN DEVLETE ÇÖZÜM SÜRECİ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlki, 29 Temmuz 2009’da başlayan ve Demokratik Açılım adıyla başladı ve Habur’da teslim olan PKK’lıların karşılanması, onların Habur’dan Diyarbakır’a olan ve çoşkulu kalabalıkların eşlik ettiği yolculukta ortaya çıkan görüntülere kamuoyundan gelen tepki sonrası kısa sürede sona eren ilk deneme dönemi idi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi 2011 sonrasında cezaevilerinde başlayan açlık grevlerinin sona erdirilmesi için devreye sokulan Öcalan’ın grevleri sona erdirdiği Eylül 2012 sonrası başladı ve 3 Eylül 2013’de Ahmet Türk, Ayla Ata Akat İmralı’ya ziyareti ile başlayan “Barış ve Çözüm Süreci”dir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben bu sürecin Gezi protestoları sonrası <em>de fecto</em> olarak bittiğini savundum. Ancak taraflar sürecin devam ettiğini savundular. 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe Mutabakatı olarak anılan 10 maddelik anlaşmaya rağmen neredeyse üç hafta sonra 21 Mart 2015’te Erdoğan’ın yaptığı açıklama ile Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını açıkladı ve <em>de facto</em> bitmiş olan süreci <em>de jure</em> hale getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu iki süreçte devlet Öcalan ile çok yoğun bir süreç sürdürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu iki süreçte siyaseten AK Parti/Erdoğan ve Öcalan ana özne idi. Ve bu sürece en sert muhalefeti yapan ise MHP lideri Devlet Bahçeli idi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bahçeli her iki süreci de “ihanet süreci” olarak tanımlamıştı. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2015 ORTASINDA SONRA: AK PARTİ/ERDOĞAN'IN DEVLETE EKLEMLENMESİ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda ifade ettim; ikinci süreç fiili olarak 21 Mart 2015 sonrasında bitti. Aynı yıl 7 Haziran 2015’de yapılan genel seçimde AK Parti tek başına iktidar olma gücünü kaybederken, MHP, HDP’nin ardından 4. parti oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlginç olan ise MHP lideri seçim gecesi HDP’nin Meclisteki konumunu kast ederek <em>‘Meclis’in solu benim için yok hükmündedir’ </em>mealinde açıklama yaptı. AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun CHP ile kurmak istediği koalisyon çabaları sonuçsuz kaldı. Normal şartlarda Cumhurbaşkanı’nın hükümeti kurmak üzere seçimde ikinci olan parti liderine (CHP) hükümet kurma görevi vermesi gerekirken, bunu yapmadı ve 1 Kasım 2015’de erken seçim kararı alındı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kararın alınmasında kuşkusuz Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP lideri Bahçeli’nin siyasi iradelerinin etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz. Sıkça ifade ettiğim üzere bu siyasi ortaklığın, 7 Haziran 2015 seçimi öncesinden Nisan-Mayıs döneminde kurulduğunu ve Bahçeli’nin aracılığıyla Erdoğan ile devletin sadece siyaseten değil ideolojik olarak da birbirlerine yaklaştıklarını ifade ettim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Kasım 2015 seçim sonuçları, 15 Temmuz 2016 kanlı darbe girişimi ve Bahçeli’nin, Erdoğan’ın rafa kaldırdığı başkanlık sistemini raftan indirmesi ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adıyla, siyasal sistemin 2018’de fiili olarak değişmesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunları tekil olayalar olarak ele almak doğru olamaz. Bütün bu süreç sadece iki liderin değil devletin hakemliğinde bir uzlaşmasının sonucudur. Ve bugün karşımızda Cumhur İttifakı 2017 sonrasında değil 2015 ortasında kurulduğunu söylemek mümkündür. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">"TERÖRSÜZ TÜRKİYE": SİYASETİN DEĞİL DEVLETİN ÇÖZÜM PROJESİ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim halen içinde olduğumuz son çözüm sürecine. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda kısa tarihsellik içinde AK Parti/Erdoğan’ın adım adım nasıl devlete eklemlendiğini, siyasi, meşruiyetini toplumdan devlete taşıdığını kısaca analiz etmeye çalıştım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tarihsellik şu açıdan önemli; 1 Ekim 2024’de Bahçeli’nin DEM Parti -Bu parti Bahçeli’nin kısa bir süre öncesine kadar eleştirdiği HDP’nin devamıdır- Eş Başkanları ile tokalaşması ve 22 Ekim’de yine Bahçeli’nin PKK silah bıraksın gerekirse Öcalan gelsin DEM Grubu’nda konuşsun çıkışı ile başlayan yeni süreç, geçmişten farklı olarak siyasetin değil bu kez ana aktörünün devlet olduğu devlet projesi olarak karşımızdadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu Mehmet Uçum sıkça andığım Bursa’daki panelde açık açık ifade etmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son süreci devlet başlatmış ve ana aktör olarak da varlığını her aşamada hissettirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim Öcalan ise DEM Parti heyetinin son görüşmesinde, önemli devlet yetkililerinin görüşeme katılması bunun işaretidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle, devlet Öcalan ile 1999’dan bu yana ilişkisini hiçbir zaman kesmemiş ve başlatılan tüm çözüm süreçlerinde örtülü ve son olarak da açık özne olmuştur. Bu yüzden son süreçte gücü ve etkisi her zamankinden daha fazladır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O yüzden siyasilerin bu sürece müdahalesi sınırlıdır. Bu yüzden özellikle DEM Parti’nin Erdoğan ve AK Parti’ye yaptığı siyasi çağrıların anlamı yoktur. Çünkü onlar siyasi özne olmayı hiçbir süreçte seçmediler. Son süreçte de tüm siyasi enerjisini Öcalan’ın konumuna odakladılar. Oysa o konuda yani Öcalan konumu konusunda karar verici siyaset değil devlettir. Ki, Öcalan da bunun farkındadır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta, devletin dış güvenlik kaygısı ile başlattığı son sürecin başarılı olması, dışarda PKK’dan beklenen adımların atılması kadar, süreçle karılmak istenen barışın&nbsp;kalıcılaşmasının yolu da içerde ancak demokratik adımların atılması ile mümkündür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/romanya-yazilari-4-i-love-you-hagi-13087</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Romanya Yazıları (4): I love you Hagi!</h1>
                        <h2>Yaklaşık iki saat süren bir yemeğin sonunda, Hagi’ye, Bükreş’teki Futbol Müzesi’nden aldığım 1994 Dünya Kupası kaptanlık pazubendini imzalattım. 1994 ve 1998, Romanya Milli Takımı için unutulmaz turnuvalardı; o takımın lideri de Hagi’ydi. Restoranın bahçesinde taksiyi beklerken Petrescu’nun golüne nasıl sevindiğim aklıma geliyor ama hemen ardından içimden kopan çok daha güçlü bir ses bütün görüntüleri bastırıyor; “I love you Hagi… I love you Hagi… I love you Hagi…”</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/i-love-you-hagi-1776194825.webp">
                        <figcaption>Romanya Yazıları (4): I love you Hagi!</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İngiltere futbolu için en önemli senenin 1966 olduğunda pek çok futbolsever hemfikirdir ama bu önem İngiltere’nin tarihindeki tek Dünya Kupası’nı kazanmış olmasından kaynaklanmaz; 1966, Manchester United efsanesi Eric Cantona’nın doğum tarihidir.<br />
Sanırım Türk futbolu için de en önemli sene 1996’ydı; hayır, Avrupa Şampiyonası’na katıldığımız için değil, o sene Gheorge Hagi, Galatasaray’a transfer oldu.<br />
Hagi geldi, Türk futbolu değişti.<br />
Çok yıldızlar geldi geçti, ama Hagi başka bir şeydi.<br />
Bir Fenerbahçeli olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Hagi ne Alex’le kıyaslanabilir ne de başkasıyla.<br />
Hagi transfer olduğu zaman sözleşmesine Avrupa’da kupa kazanmaları halinde ilave prim alacağına dair bir madde koydurduğunda kimse ciddiye almamıştı, bir Türk takımının Avrupa’da iddialı olması görülmüş, işitilmiş bir şey değildi.<br />
Ama Hagi oydu işte, Avrupa şampiyonluğunu sadece düşünmekle kalmayan, bir hayali gerçeğe taşımak için öncü rolü üstlenmekten çekinmeyen adamdı.<br />
Hagi bir efsaneydi.<br />
Bükreş’teki son günümde Hagi ile buluşacak olmanın çocuksu bir sevinci vardı üzerimde, üstelik Hagi “kahveyi boşver, öğlen yemek yiyelim,” demişti.<br />
Koyu Galatasaraylı arkadaşlarımdan birine söylediğimde önce inanmadı, sonra “hangi Hagi?” diye sordu, şimdilerde Alanya’da oynayan Ianis olmadığını şaşırarak anlayınca, “yani,” dedi, “‘I love you Hagi’ ile mi buluşacaksın?”<br />
Yemekte, Aybars’ın söylediklerini Hagi’ye anlattım, dedim ki, “Türkiye’de senin adın Giga değil, I love you!”<br />
Güldü, Galatasaray’ın teknik direktörlüğünü yaparken yaşadığı bir olayı anlattı.<br />
“Özhan Canaydın, başkandı. Bir gün takımdaki Romanyalı futbolcularla ilgili bir olay oldu. E ben de Romanyalıyım deyince, hayır, dedi, sen yarı Rumen yarı Türksün!”<br />
Canaydın haklı, “Hagi efsanesi” sadece Romanya’ya bırakılamayacak kadar bizim parçamızdır.<br />
Futbolculuğunun aksine, Hagi’nin teknik direktörlük kariyeri inişli çıkışlı oldu ama Türkiye’de yapamadığını Romanya’da yaptı ve Farul Constanza’da inanılmaz bir başarıya ulaştı.<br />
Hagi’nin, adı daha önce duyulmayan Farul Constanza’yı satın aldığını, kulübün bir süre sonra onun teknik direktörlüğünde tarihinde ilk kez Romanya Ligi’ni kazandığını biliyordum ama birlikte yediğimiz yemeğe kadar bu zafer için Hagi’nin ne büyük çılgınlıklar yaptığını bilmiyordum.<br />
“Ben Constanza’da doğdum,” diye anlatmaya başladı. “Steaua’ya gelmeden önce oradaydım. Kariyerimde büyük başarılara ulaştım ama kendi şehrime, kendi şehrimin çocuklarına bir şeyler yapmak istiyordum. Bana göre kamu hizmeti öncelikle iyi eğitimdir. Spor da bunun ayrılmaz bir parçasıdır. Constanza’da hiçbir şey yoktu. Önce araziyi aldım. Sonra kazandığım ne varsa buraya yatırdım. Kulüp binası, tam teşekküllü bir altyapı tesisi ki Romanya’da bir eşi daha yoktur, futbol sahaları, küçük bir otel… Bir futbol kulübüne ne gerekiyorsa yaptık. Ve övünerek söyleyeyim ki Farul, tarihinde ilk şampiyonluğunu elde etmenin ötesinde en üst seviyede forma giyen altmış küsur oyuncu çıkardı, onbeşini Milli Takım’a verdi. Altyapılarda çok başarılı olduk.”<br />
Kulüpteki bütün hisselerini Popescu’ya satmış; kendisinde sadece Rivaldo’nunki gibi yüzde on hisse kalmış -şu isimlere bak, yıldızlar geçidi!<br />
“Geleceği planlamak istiyorsan gençlere yatırım yapacaksın,” dedi, “biz Farul’da bunu yaptık ve çok başarılı olduk. 3T diye bir formülüm vardı -‘Time’, ‘Teenage’, ‘Talent’. Birinci ‘T’, ‘zaman’. Zaman bilinci şart. İkinci ‘T’, ‘gençlik’. Sonuncusu ise ‘yetenek’. Bunları doğru şekilde biraraya getirirsen hedeflerine ulaşamaman için bir sebep kalmaz. Farul’da yaptıklarımız bunun en büyük örneğidir.”<br />
Farul’un arsasının bir bölümünü Maarif almış, okul inşaatına başlamış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-14%20at%2022_03_31.jpeg" style="height:327px; width:400px" /><br />
Kulüp tesisiyle okulun biraraya gelecek olmasından ötürü çok mutluydu Hagi.<br />
“Romanya’nın her yanından yetenekli gençleri buraya getirmek istiyorum. En modern tesis burada, iyi bir okul da varsa bir genç daha ne ister?”<br />
Bükreş’le havaalanı arasında yerleşime yenilerde açılan bir mahallede, Oliveto adlı bir restorandayız, ben deniz mahsullü bir makarna yiyorum, ortada jumbo karides, küçük kalamarlar, humus ve tonbalıklı güzel bir başlangıç var.<br />
Türk takımlarının artık Avrupa’da başarı hedeflemesi gerektiğini, Türkiye şampiyonluğu ile yetinmenin anlamsızlığını, çıtayı yükseltmenin şart olduğunu, şu verilen maaşlar ve kurulan kadrolarla çok daha büyük hedeflere ulaşılabileceğini anlatıyordu ki restorana şapkalı bir adam girdi, yanında kızı vardı, Hagi ile sarıldılar birbirlerine.<br />
Sonra biz selamlaştık.<br />
“Dan Petrescu!”<br />
Hagi döndü, “Petrescu’yu tanıyorsun herhalde,” demesine kalmadan “muhteşem bir sağbekti,” dedim, “hele Chelsea’deyken sizi…”<br />
O maçı hatırlıyorum, o yaşlarımda futbolla yatar futbolla kalkardım, Petrescu atmıştı ve Galatasaray 1-0 yenilmişti -sonraki maç 5-0 bittiydi, Gianfranco Zola ile Tore Andre Flo, hey gidi çocukluğum!<br />
Bizde maçlardan önce kampa girilir ya, Petrescu, Hagi’ye Chelsea’de böyle bir uygulamanın olmadığını söylemiş.<br />
Hagi’nin de aklına yatmış olacak ki, Farul’la şampiyon oldukları sene iç sahadaki hiçbir maçtan önce kamp yapmamış.<br />
“Teknik direktörlük çok zor bir iş. Özellikle de çok para kazanan gençleri yönetmek çok zordur. Ama benim için en keyifli kısmı artık o. Ben hep sahada olmayı sevdim. İdarecilik benim işim değil. O yüzden, onbeş sene sonra, Farul’u Popescu’ya bıraktım. Benim yerim saha kenarı. Uzun vadeli stratejiler kurarak kulübü bir yere taşımayı, taktikler vermeyi, o heyecanı, o tutkuyu yaşamayı seviyorum. Ayrıca, teknik direktörlük kariyerimin başlarına nazaran artık çok daha olgun biriyim. Zirveyi hedeflemek, olmaz görünen başarılara ulaşabilmek için bir strateji kurmak ve bir zaman sonra o stratejinin başarıyı getirdiğin görmek beni heyecanlandırıyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-14%20at%2022_22_18.jpeg" style="height:388px; width:600px" /><br />
Yaklaşık iki saat süren bir yemeğin sonunda, Hagi’ye, Bükreş’teki Futbol Müzesi’nden aldığım 1994 Dünya Kupası kaptanlık pazubendini imzalattım.<br />
1994 ve 1998, Romanya Milli Takımı için unutulmaz turnuvalardı; o takımın lideri de Hagi’ydi.<br />
Restoranın bahçesinde taksiyi beklerken Petrescu’nun golüne nasıl sevindiğim aklıma geliyor ama hemen ardından içimden kopan çok daha güçlü bir ses bütün görüntüleri bastırıyor.<br />
“I love you Hagi… I love you Hagi… I love you Hagi…”</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/memleketinizi-basiniza-yikacagiz-imza-sermaye-13086</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>“Memleketinizi başınıza yıkacağız”  İmza: Sermaye</h1>
                        <h2>Maden Yasası ve sermaye kuşatması altındaki Karadeniz’in feryadı: 'Sermaye, emekçinin nefes alacak alanını dahi metalaştırır.' 1879’un İngiliz madencisinden bugünün dev şirketlerine değişmeyen sömürü düzenine karşı, toprağın gerçek sahipleri haysiyet nöbetinde. Çünkü mesele sadece maden değil, mavi bir ufuk meselesidir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/memleketinizi-basiniza-yikacagiz-imza-sermaye-1776175466.webp">
                        <figcaption>“Memleketinizi başınıza yıkacağız”  İmza: Sermaye</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karadeniz’in o yeşil öfkesini bilir misiniz? Dağları denize düşman, denizi gökyüzüne. Fındık bahçelerinde rüzgâr esti mi, yapraklar fısıldar: “Viran eyleyenler viran kalsın.” Ben bu şehre gelin geldiğimde kayınvalidemin annesi anlatırdı, Ordu’nun Taşbaşı’nı, Boztepe’sini…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir de “Toprağın karnını deşen, evvela kendi mezarını kazar” derdi. Kaç yıl geçti, şimdi o değme laflar değil, maden yasası gelmiş kapıya dayanmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Burada doğmadığımı, yirmi dört yıldır bu şehirde nefes aldığımı belirteyim) </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni çıkarılan yasa diyor ki: Ordu ve Giresun’un bağrındaki bakır, altın, gümüş…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sermaye sırtlan huzursuzluğuyla bekliyor. Sanki bin yıldır kuyruk acısıyla bekleyen bir alacaklı gibi. Maden Kanunu’ndaki o tatlı değişiklikler: “ÇED raporu hızlandırıldı”, “Köylünün mülkiyeti kamulaştırılabilir”, “Orman vasfı değiştirilebilir”. Laf cambazlığı değil mi bu? Altını çıkarırız, geriye siyanürlü bir vadi, zehirli bir dere, kanserli halk bırakırız. (Tabi madende göçük altında kalmazsanız!)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Memleketinizi başınıza yıkacağız” başlığı şaka değil, iş tanımı sanki.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihe soralım: Osmanlı’da madenler ya devletindi ya yabancı. Cumhuriyet’te Etibank falan derken, 1980’lerden sonra yabancı sermaye “arama ruhsatı”yla Karadeniz’e dadandı. Dönem dönem bölgede maden şirketi altın aradı, çıkmadı, çekip gitti ama bıraktığı sondaj kuyularından yıllarca sızıntı oldu. Kimse sorumlu oldu mu? Tarih, sermayenin bir günlük sabrını, köylünün ise nesiller boyu çekeceği çileyi yazıyor!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fındığı para etmeyen Ordulu köylü maden açılsa “iş gelir” diye sevinecek belki de bir an. İşte çelişki burada. Ne güzel söyler Brecht: “Önce ekmek, sonra ahlak” , zira ekmek uğruna toprağını zehirletmek hangi ahlaka sığar? Sermaye sınıfı bu ikilemi çok iyi kullanır: “Ya fabrika bacası tütecek, ya aç kalacaksınız.” Hani Engels’in “konut sorunu”nu okurken takıldığım o cümle: “Sermaye, emekçinin nefes alacak alanını dahi metalaştırır.” İşte bu yasa da öyle. Sadece maden değil, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, çocuğumuzun oynadığı tepecik hepsi fiyat etiketli. Üstüne ölüm taahhütlü!!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa başka bir dünya mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilirkişiler fink atarken bu meselenin üstünde müsadenizle felsefeye de değinelim ne dersiniz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Mesela ismi lazım değil bir “gazeteci” fındık ağaçlarını taşıyalım demedi mi hala?)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşün bir ağacı. Ağaç vardır. Ama ağaç “töz” değildir. Çünkü ağaç, topraksız, susuz, havasız var olmaz. Ağaç kendi başına yetmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi düşün toprağı, suyu, havayı. Onlar da başka şeylere bağımlı mı? Toprak su olmadan toprak olmaz mı? Hayır, toprak susuz da topraktır (çorak toprak da topraktır). Su havadan bağımsız var olabilir mi? Denizi düşün. Hava olmasa da su durur. Ama yine de su, içinde çözünmüş mineraller olmadan “saf su” bile olsa, yine bir şeye bağımlı gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Spinoza demiş ki: “Böyle bir şey varsa, o ancak doğanın ta kendisidir. Evren, uzay, madde, yasalar hepsi bir bütün. O bütün hiçbir şeye bağımlı değildir. Çünkü zaten her şey onun içindedir.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Basitçe: Töz = Kendi kendine yeten, arkasında başka bir şey olmayan asıl varlık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O her şeyi kendinden var eden, kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan doğayı, kendi ikballeri için yok ediyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden bunu anlattım? Çünkü maden yasası doğaya “kendi başına var olan bir şey” olarak bakmıyor. Ona “kullanılacak malzeme” olarak bakıyor. Yani töz değil, araç. İşte çelişki bu: Doğa aslında her şeyin kaynağı (töz) ancak sermaye onu metaya çeviriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ağlanacak halimiz için hiciv şart bu noktada. “Sayın yurttaş, merak etmeyin, siyanürlü suyu içmek istemezseniz şişe suyu alırsınız. Maden şirketimiz yanınızda şok market bile açar.” Düşününce insan gülüyor, sonra ağlayası geliyor. Çünkü Ordulu bir köylüye sordum “Ne olacak bu iş?” “Kızım” dedi, “bundan sonra Karadeniz’e ‘Karaölüm’ diyecekler.” (Tıpkı Erzincan/İliç gibi, Kazdağları gibi...)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her biri aynı hikâyenin farklı sayfaları. Çok gerilere gidersek (bölge aynı olduğu için) 1879’da Licese’de, Şebinkarahisar’da bir İngiliz şirketinin maden çıkarması için ne yapıldı? Yol yapıldı, su kanalı açıldı, II. Abdülhamid şirket sahibini saraya yemeğe dahi davet etti. İtiraz eden oldu mu? Elbette. Mektup yazdı: “Canınıza, cevherinize, suyunuza mani olurum.” öldürüldü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi aynı şey. Sadece isimler değişti. İtiraz eden “terörist”, etmeyen “müteşebbis”. Yıl 2026, bölge Ordu-Giresun. Hikâye aynı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Bu yazıyı yazarken Artvin'de birlikte büyüdüğüm değerli kardeşim aradı, tesadüfen. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cerattepe direnişinden söz açıldı, üstüne daha iki hafta önce “hukuk!” yoluyla kendisine ceza verildiğini söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yanlış okumadınız. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maden çıkaranlara, bölgeyi yok edenlere değil, toprağını korumak için direnen yurttaşa!) </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte böyle azizim... Mesele sadece toprağın altındaki sarı maden değil, toprağın üstündeki yeşil haysiyet, mavi ufkun meselesidir. Sermaye, elinde cetvel ve hesap makinesiyle gelir; senin bin yıllık yaylanı “koordinat”, dedenin mezarını “hafriyat”, evladının içeceği dereyi ise “maliyet kalemi” olarak görür.Oysa biz biliyoruz ki; fındık ağacı sadece meyve vermez, o toprakla aramızdaki ahittir. Şimdi bu yasa diyor ki: “Ahit bozuldu, mülk sermayenindir.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki, ya insanın ruhu? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyanürle yıkanmış bir vadide hangi türkü söylenebilir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cerattepe, İliç’in kayan toprakları, Kazdağları’nın çıplak kalmış tepeleri... Hepsi aynı hikâyenin farklı sayfaları: Metalaşan hayat, mülkleşen doğa ve unutulan insan.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi Karadeniz’in önünde iki yol var:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya sermayenin “viran eyleyen” hırsına teslim olup, kendi memleketimizde birer yabancı, birer “maden işçisi adayı” olacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya da o “töz”e, yani her şeyin kaynağı olan doğaya, anamıza sarılır gibi sarılacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte tam burada durup, sermayenin “iş tanımı”na karşı kendi “yaşam tanımımızı” yapmak zorundayız. Çünkü bu bir son değil, bir yol ayrımı. (Yola gelmeyenlerin memleketi için çok anlamlı bir benzeşim oldu.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demem o ki bize yine bir yol tarif ediyorlar. Memleketin neresinden geçeceğimizi, nereyi feda edip nereyi unutacağımızı ince ince düşünmüşler. İnsan böyle bir itinaya mahcup oluyor doğrusu. Dağın yönünü çiziyorlar, derenin akışına ayar veriyorlar, köylünün ne kadar susacağını da aşağı yukarı hesaplamışlar. Bir tek orada yanılıyorlar işte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yol uzun! </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son sözümüz de budur: Viran eyleyenler bilsin ki&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hevesleri büyük farkındayız!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zira Karadeniz daha büyük.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Yazar Notu: İbrahim Dizman'ın yönetmenliğini yaptığı belgesel film, 1994'te, Orduluların yol direnişini anlatıyor. Karadeniz otoyolu yapılırken şehrin sahilinin doldurmak istenmesine karşı eylem yapan Ordulular, deniz kıyısı olma niteliklerini korumayı başarmışlardı. O eylemin öyküsü… <u><span style="color:#1155cc"><a href="https://share.google/XexS8pEtueOcHY7dG" style="color:blue; text-decoration:underline">https://share.google/XexS8pEtueOcHY7dG</a></span></u> ) </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmza: Toprağın Sahipleri</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iran-savasindan-cikarmasi-gereken-dersler-13085</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran savaşından çıkarması gereken dersler</h1>
                        <h2>Henüz tam olarak bitmemiş olan bu savaşın Türk siyasetine ve dış politikasına kalıcı etkisi daha çok bu iki husus bakımından söz konusu olacak. Türkiye yerli sanayiye daha fazla dayanan, dolayısıyla bağımsızlıkçı bir silah ve savunma politikasında ısrar etmek zorunda. Çünkü İsrail saldırganlığı kontrol altına alınamıyor. Dahası Trump ABD’si güvenilir bir müttefik değil. İran’ın dostluğu ise tarihsel ve yapısal açıdan kırılgan içeriğe sahip.   </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iran-savasindan-cikarmasi-gereken-dersler-1776194943.webp">
                        <figcaption>İran savaşından çıkarması gereken dersler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD-İsrail ittifakının İran saldırısı başarısız oldu. Çünkü ilk çatışma başlamadan önce ABD ile İran müzakere masasındaydı. Birleşik Devletlerin talebi nükleer hazırlığın tümüyle sonlanması, balistik füze programının sınırlandırılması ve İran’ın vekil güçlere desteğini kesmesiydi. ABD bu müzakere sürecini İran’a sürpriz saldırı için kullandı. Savaşın başladığı gün Trump ve Netanyahu rejim değişikliğini de listeye ekledi. Böyle başlayan savaş saldıran tarafların hiçbir siyasi amacına ulaşmadığı nihilist bir sürükleniş içinde devam etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasi amaç eksikliği savaştan sonra zaten açık olan Hürmüz’ün tekrar açılması gibi askeri bir hedefle doldurmaya çalıştı ABD yönetimi. Ateşkes olmasaydı Hürmüz’ü gemi trafiğine açmayı amaçlayan sınırlı bir kara operasyonu gündemde olacaktı. Şimdi taraflar müzakere sürecinde. Müzakere taviz demektir. Kimin hangi konuda ne ölçüde taviz vereceğini ilerleyen süreçte göreceğiz. İlk turdan olumlu sonuç çıkmadı ama. Dahası İsrail ve BAE gibi güçlerin kırılgan bir zeminde devam eden savaşı uzatmak ve (veya) askıda bırakmak için elinden geleni yaptığı da görülmekte. İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları tam anlamıyla durdurmaması ve hatta Lübnan’ın güneyini ilhak etmeye hazırlanan siyasal stratejisi tansiyonun düşmesine izin vermiyor. ABD ile İran arasında kalıcı bir barış anlaşması imzalansa dahi İsrail soru işareti olmaya devam edecek. İran savaşının Türkiye’yi ilgilendiren kısmı ise bu yazının odak noktası. Savaş Türkiye için hangi mesajları içinde barındırıyordu? Doğru ve eksik yaptığımız şeyler ne? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öncelikle iktidarın ve iktidarın organik aydınlarının savaşı söylemleştirme biçiminin kategorik olarak eksik olduğu ifade edilmeli. İsrail’i suçlayan ve öne çıkaran bir dil kullandı hükümet. İsrail eleştirilirken Trump ABD’si hakkında olumsuz bir değerlendirme yapılmadı. Bu savaşın İsrail merkezli Ortadoğu projesiyle bir ilgisi olduğu çok açık. Ayrıca İsrail’in de ABD’yi kolay bir zafere ikna ettiği. Ancak suçun büyüğü yine de Trump yönetiminde. Türkiye ise ABD ve Trump’ı neredeyse hiç eleştirmedi. İspanya’nın başını çektiği Avrupa ülkelerinin tavrı ortada. Siyasi iktidarın ABD’yi eleştirmekten kaçındığı, ABD-Avrupa ayrışmasında ABD’den yana tavır koyduğu görülüyor. Bu arada Ortadoğu analizinin fazlasıyla İsrail merkezli bir şekilde inşa edilmesi daha nüanslı bir şekilde tartışılmalı. Türkiye’nin ABD’ye ve ABD üzerinden NATO’ya yakınlığı bazı fırsatların kaçmasına yol açıyor. Artan Çin-Rusya ile ABD arasındaki rekabette taraf seçmiş oluyoruz bu şekilde. Ayrıca Türkiye çok kutuplu dünya ile tek kutuplu dünya arasında tercihini ikincisinden yana koyuyor. Bu durum orta ve uzun vadede riskli bir tercih. Türkiye’nin ABD yönetimine yakınlığı, onu Rusya, Çin, İran ve AB ülkeleri açısından ikincil bir pozisyona sürüklemekte. İran’ın savaştan önce ABD’yle yapılacak müzakerelerin İstanbul’da olmasına karşı çıkması ve (veya) arabulucu ülke yarışında Pakistan’ın Türkiye’nin önüne geçmesi tesadüfi değil bu nedenle. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada bir NATO tartışması da açmak gerekli. ABD Başkanının NATO’dan çıkma tartışması yaptığı günlerde Türkiye’deki NATO ağırlığı arttı. NATO’nun Irak’tan çekilmesinden sonra Türkiye’de bir NATO kolordusu kurulması gündeme geldi. Bu yeni birlik ihtimal ki Ortadoğu’ya yönelik olarak ve İncirlik üstünü koruma misyonu için devreye girecek. Düşük yoğunluklu bir şekilde devam etse de boğazlar için de benzeri bir tasarı basına sızdı. Rusya’nın Montrö hatırlatması boğazlara NATO veya ABD üstü kurulmasını şu an için gündemden çıkardı. Ayrıca hükümet de bu söylentileri yalanladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş sırasında birkaç defa İran’dan Türkiye’ye füze düştü. İran resmi olarak saldırıları reddetse de İncirliğin hedef alındığı açık. İran’ın okuması İncirlik ve Kürecik üstlerinin ABD’ye istihbarat sağladığı yönünde. Tabii Türkiye İran savaşına açıkça destek vermedi. Türkiye’deki ABD/NATO üstleri İran’a yönelik hava saldırıları için kullanılmadı. Bu çok önemli. Türkiye’nin durduğu yer ABD’nin müttefiki olarak ve NATO üyesi bir ülke olarak saldıran tarafı açıkça suçlamamak, ama İran’a yönelik Amerikan kuşatmasına da destek vermemek şeklindeydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok yoğun bir şekilde olmasa da ülkenin savunma yeterliliği ve silah sanayisinin de İran savaşı nedeniyle tartışıldığına tanıklık ettik. Şöyle ki, İran’dan atılan füzelerin tamamı Amerikan savaş gemilerinden gönderilen hava savunma füzeleri tarafından imha edildi. NATO radarları füzeleri tespit etti. Bu durum Türkiye’nin kendi hava savunma sistemi yok mu sorusunu tekrar gündeme getirdi. Bahsi geçen mesele son 10 yıla damgasını vurmuş bir güvenlik krizi olarak yorumlanabilir. Türk silah sanayi hükümetin kararlı politikası nedeniyle ciddi bir atılım yaptı. Artık eskisine göre dışa daha az bağımlıyız. Ama hava savunma sistemi, muharip uçuk ve muharip tank konularında henüz istenilen düzeyde değil Türkiye. S-400’leri kullanmıyoruz. Alternatifi olan sistemler ancak kriz anlarında geçici olarak ülkeye konuşlandırılmakta. Yerli uçak ve yerli tankta epey mesafe kaydedildi. Ama bugün itibariyle hala yerli seri üretime geçemedik. Özellikle uçak temini ciddi bir sorun. Eurofighter alımı kaygıları bir ölçüde azalttı. Yine de Türkiye’nin uçak, hava savunma sistemi ve tank konusunda eksiklerini bir an önce tamamlaması lazım. İran ve İsrail gibi ülkelerin silah gücü ortada. Ortadoğu’ya komşu olmak ise başlı başına bir risk. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ez cümle henüz tam olarak bitmemiş olan bu savaşın Türk siyasetine ve dış politikasına kalıcı etkisi daha çok bu iki husus bakımından söz konusu olacak. Türkiye yerli sanayiye daha fazla dayanan, dolayısıyla bağımsızlıkçı bir silah ve savunma politikasında ısrar etmek zorunda. Çünkü İsrail saldırganlığı kontrol altına alınamıyor. Dahası Trump ABD’si güvenilir bir müttefik değil. İran’ın dostluğu ise tarihsel ve yapısal açıdan kırılgan içeriğe sahip.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/delhiparis-hatti-hintfransiz-savunma-yakinlasmasi-avrupanin-asya-stratejisinde-ne-degistirir-13084</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Delhi–Paris Hattı: Hint–Fransız savunma yakınlaşması Avrupa’nın Asya stratejisinde ne değiştirir?</h1>
                        <h2>Delhi–Paris hattı tek başına küresel dengeleri altüst eden bir kırılma yaratmıyor. Ama Avrupa’nın Asya stratejisinde bugüne kadar eksik kalan bir halkayı yerine oturtuyor. Avrupa için bu ilişki, Asya’da yalnızca başkalarının kurduğu oyuna tepki veren bir seyirci olmanın ötesine geçme imkânı sunuyor. Hindistan için ise Batı ile ilişkilerini çeşitlendiren, kendi ağırlığını artıran ve “çoğul ortaklıklar” üzerinden yürüyen bir dış politikanın önemli araçlarından biri haline geliyor. Önümüzdeki yıllarda Asya haritasına baktığımızda, bu hattı görmezden gelen analizlerin eksik kalacağını şimdiden söyleyebiliriz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/delhiparis-hatti-hintfransiz-savunma-yakinlasmasi-avrupanin-asya-stratejisinde-ne-degistirir-goktug-caliskan-1776195036.webp">
                        <figcaption>Delhi–Paris Hattı: Hint–Fransız savunma yakınlaşması Avrupa’nın Asya stratejisinde ne değiştirir?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yeni Delhi’de 13 Nisan’da yapılan Hindistan–Fransa </span><a href="https://www.deccanherald.com/india/officials-from-india-and-france-discuss-bilateral-ties-west-asia-situation-3966821" style="color:#467886; text-decoration:underline"><span style="color:#2980b9">görüşmesinin</span></a><span style="color:black"> resmî açıklamasında birkaç başlık öne çıkarıldı. Bunlar savunma işbirliğinin derinleştirilmesi, Hint Okyanusu’nda ortak devriyeler, İndo-Pasifik’te deniz güvenliği ve Batı Asya’daki krizlere dair “yakın istişare” idi. Metin teknik bir diplomatik dille kaleme alınmıştı ama satır aralarında çok daha geniş bir siyasal hesabı görmek mümkündü. Bir taraf, yükselen bir Asya gücü; diğer taraf ise Avrupa’da “küresel aktör” iddiasını canlı tutmaya çalışan bir ülke. Ortak cümleleri okurken aslında her iki başkentte de benzer bir soru yankılanıyor. Bu hat, sadece iki ülkenin savunma tercihini mi anlatıyor yoksa Avrupa’nın Asya stratejisinde yeni bir sayfa mı açıyor?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hindistan’ın bu masaya hangi zihniyetle oturduğunu anlamaya çalıştığımızda, uzun yıllara yayılan denge arayışını hatırlamak gerekiyor. Yeni Delhi ne Washington’la tam ittifak çizgisine kendini sıkıştırmak istiyor ne de Moskova’ya bağımlı bir savunma mimarisine geri dönmeye niyetli. Çin’le sınır hattında süren gerilim, Hint Okyanusu’ndaki baskı ve içeride büyüme–güvenlik dengesini yönetme çabası, Hindistan’ı alternatif ortaklıklar aramaya zorluyor. Fransa ile savunma alanında kurulan yakınlaşmayı bu çerçevede, Hindistan’ın “tek merkezli” bir güvenlik şemasını reddeden çizgisinin bir devamı olarak görebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Paris’in hesap defterinde ise başka bir kaygı öne çıkıyor. Fransa, Avrupa savunması tartışmalarında kendini yalnızca kıta içi bir güç olarak konumlandırmak istemiyor. Nükleer kapasitesi, denizaşırı toprakları ve diplomatik ağıyla küresel sahnede yer tutan bir oyuncu olarak görülmek istiyor. Bunun Asya ayağında elinde çok sayıda güçlü kart yok. Tam da bu nedenle Hindistan, Fransa için sadece büyük bir silah müşterisi değil, Avrupa’nın Asya’da kendi adına konuşabilmesini sağlayacak bir ortak olarak da önem kazanıyor. Biz bu ilişkiyi, Avrupa’nın Asya’ya açılan kapısında Paris’in kendine ayrı bir koridor açma çabası olarak da okuyabiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Hindistan’ın Arayışı: Denge, Çeşitlendirme, Sigorta</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hindistan’ın gözünden bakınca, savunma dosyasında temel hedeflerden biri tedarik kaynaklarını çeşitlendirmek. Uzun süre Rusya merkezli ilerleyen silah alımları bugün riskli bir bağımlılık olarak görülüyor. Washington ile yakınlaşma ve QUAD çerçevesinde Japonya ile Avustralya arasında derinleşen ilişkiler önemli bir eksen oluşturuyor. Ancak Yeni Delhi, kendini Batı’nın Asya’daki uzantısı olarak konumlandırmak istemiyor. Bu nedenle Fransa ile kurulan savunma yakınlaşması, Hindistan’a hem Batı içinde hareket alanı açan hem de kendi özerkliğini korumasına yardımcı olan bir kanal sunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Rafale projeleri, donanma işbirliği, ortak tatbikatlar ve teknoloji paylaşımı gibi </span><a href="https://www.france24.com/en/asia-pacific/20230912-france-and-india-deepen-defence-ties-with-more-rafale-jets-and-submarines" style="color:#467886; text-decoration:underline">başlıklar</a><span style="color:black"> bu arayışın somut adımları. Hint pilotlarının Fransa’da eğitilmesi, bakım–onarım ekosistemlerinin ortaklaşması ve denizaltı ile savaş gemisi projeleri üzerinden kurulan bağlar, Hindistan’ı sadece silah alan bir ülke olmaktan çıkarıp birlikte plan yapan bir ortak konumuna taşıyor. Bu yapı, Moskova’nın ağırlığını azaltırken Washington’a tam bağımlılığı da sınırlandıran bir sigorta olarak değerlendirilebilir. Hindistan, “çok kutuplu” söylemini bu tür ortaklıklar üzerinden ete kemiğe büründürmeye çalışıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Fransa’nın Hesabı: Avrupa İçinde Ayrı Bir Asya İmzası</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fransa açısından bakıldığında, Delhi–Paris hattı Avrupa içi güç tartışmalarıyla da yakından ilgili. Berlin daha çok ticaret ve ekonomi eksenli bir Çin politikasıyla öne çıkarken, Brüksel normatif bir dil ve kurallara dayalı düzen söylemi üzerinden Asya’ya bakıyor. Paris ise güvenlik boyutunu ve askeri varlığını öne çıkaran bir çizgiye sahip. Hindistan’la savunma ortaklığı, Fransa’ya Avrupa içinde “Asya dosyası bende” deme imkânı veriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İndo-Pasifik stratejileri konuşulurken Fransa’nın hem Hint Okyanusu’nda hem Pasifik’te denizaşırı toprakları olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu adalar ve üsler üzerinden şekillenen askeri varlık, Hindistan ile kurulan savunma işbirliğiyle birleştiğinde Paris’in eline yeni bir argüman veriyor. Avrupa’da stratejik özerklik tartışmalarında Fransa, “sadece kâğıt üzerinde konuşan bir Avrupa değil, sahada risk alabilen, ortaklık kurabilen bir Avrupa” örneğini Hindistan dosyası üzerinden gösterebilir. Avrupa’nın Asya stratejisinde Fransa imzalı dosyaların ağırlığı artarsa, Berlin ve diğer başkentlerle tartışmaların yeni bir boyut kazanacağını öngörebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Avrupa’nın Asya Stratejisi Nereye Evrilebilir?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Delhi–Paris hattı Avrupa’nın Asya’ya bakışında bazı yerleşik alışkanlıkları zorlayabilir. Bugüne kadar Asya dendiğinde birçok Avrupa başkentinde akla gelen ilk dosya çoğu zaman Çin’le ticaret, tedarik zincirleri ve ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında süren düzen tartışmalarıydı. Hindistan ile savunma eksenli bir yakınlaşma kıta siyasetinde Hindistan’ı ayrı bir stratejik sütun olarak öne çıkaran düşünceyi güçlendirebilir. Bu da Avrupa’nın Asya haritasını okurken yalnızca Pekin–Washington hattına odaklanan bakışını yavaş yavaş çeşitlendiren bir etki yaratabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öte yandan Avrupa’nın Asya siyasetini uzun süre ağırlıklı olarak ABD üzerinden yürütme refleksi de bu süreçte sorgulanabilir. NATO çerçevesi ve transatlantik bağlar yerinde duruyor. Fakat Avrupa sahada kendi adına inisiyatif kullanabildiği alanlara fazlasıyla ihtiyaç duyuyor. Hindistan’la savunma alanında yakınlaşma bu ihtiyacın sınandığı bir dosya olabilir. Eğer bu ilişki yalnızca silah satışı düzeyinde kalmaz, ortak üretim, teknoloji paylaşımı, deniz güvenliği ve diplomasi boyutlarını içeren kapsamlı bir pakete dönüşürse, Avrupa’nın Asya stratejisinde daha özgün bir rolün mümkün olduğuna dair güçlü bir örnek ortaya çıkar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Pekin’in ve Diğer Aktörlerin Gözünden Delhi–Paris Hattı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yakınlaşmanın Çin başta olmak üzere bölgedeki diğer aktörler tarafından dikkatle izlendiğini söyleyebiliriz. Pekin, Hindistan’ın ABD ile geliştirdiği ilişkiyi zaten yakından izliyordu. Şimdi bu resme Avrupa’nın, özellikle de Fransa’nın daha aktif biçimde girmesi ekleniyor. Bu durum, Çin’in İndo-Pasifik planlamasında yeni hesaplara yol açabilir. Çünkü karşısına Atlantik İttifakı’nın askeri kapasitesinin yanı sıra, Avrupa’nın diplomatik ve ekonomik ağı da daha belirgin şekilde çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bölgedeki diğer ülkeler açısından bakıldığında, Hindistan–Fransa yakınlaşması, Asya’daki güç mücadelesinin tek bir eksene sıkışmadığını gösteren bir örnek sunuyor. Japonya, Avustralya, Güneydoğu Asya ülkeleri için bu ortaklık, Avrupa’nın sahada daha görünür olabileceği bir dönemin başlangıcı olarak okunabilir. Böyle bir manzara, Asya’daki aktörlere “yalnızca ABD ile Çin arasında seçim yapmak zorunda olmadıkları” yönünde bir sinyal gönderme potansiyeli de taşıyor. Hindistan, kendini burada farklı güç merkezleri arasında köprü kurabilen bir aktör olarak sunmayı tercih ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuçta Delhi–Paris hattı tek başına küresel dengeleri altüst eden bir kırılma yaratmıyor. Ama Avrupa’nın Asya stratejisinde bugüne kadar eksik kalan bir halkayı yerine oturtuyor. Avrupa için bu ilişki, Asya’da yalnızca başkalarının kurduğu oyuna tepki veren bir seyirci olmanın ötesine geçme imkânı sunuyor. Hindistan için ise Batı ile ilişkilerini çeşitlendiren, kendi ağırlığını artıran ve “çoğul ortaklıklar” üzerinden yürüyen bir dış politikanın önemli araçlarından biri haline geliyor. Önümüzdeki yıllarda Asya haritasına baktığımızda, bu hattı görmezden gelen analizlerin eksik kalacağını şimdiden söyleyebiliriz.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/orbanin-yenilgisi-dunyanin-geri-kalanina-ne-anlatiyor-13083</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:27:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Orbán’ın yenilgisi dünyanın geri kalanına ne anlatıyor?*</h1>
                        <h2>Seçim öncesinde Macarlar, lider değişikliğinden ziyade rejim değişikliğinden bahsediyordu: Rus yanlısı, kleptokratik, yöneten partinin neredeyse her kuruma sızdığı bir sistemden; özgür, liberal ve Avrupa’ya yönelik bir düzene geçiş. Eğer Magyar sadece Orbán’ın biraz daha az yolsuzluk yapan versiyonu olsaydı, Donald Trump ve Vladimir Putin onu engellemek için bu kadar endişelenmezdi. Magyar’ın zaferinin jeopolitik sonuçları derin görünüyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/orbanin-yenilgisi-dunyanin-geri-kalanina-ne-anlatiyor-1776115751.webp">
                        <figcaption>Orbán’ın yenilgisi dünyanın geri kalanına ne anlatıyor?*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumartesi günü, Macaristan’daki seçimden bir gün önce, ülkenin kuzeydoğusundaki yaklaşık 16 bin nüfuslu, bakımsız bir kasaba olan Püspökladány’a gittim. Muhalefet lideri Péter Magyar’ın sondan bir önceki mitingi için oradaydım. Bölge geleneksel olarak Başbakan Viktor Orbán’ın Fidesz partisinin kalesi olmasına rağmen, Magyar’ın konuştuğu meydan dolmuş taşıyordu, çoğu genç ve genç ailelerden oluşuyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar kalabalığa tekrar tekrar “Korkmayın!” diye seslendi. Kalabalık da “Korkmuyoruz!” diye slogan attı. Kalabalıktaki bir kadına, iki çocuk annesi ve ilkokul öğretmeni Mariann Szabó’ya sordum: Magyar’ın bu sözleri ne anlama geliyor? İnsanlar neden korkuyordu? Szabó, kamuda çalışan insanların Fidesz’e karşı çıktıkları görülürse işlerini kaybedebileceklerinden ve geçimlerini sürdüremeyeceklerinden korktuklarını söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu korku, birçok insanın siyasi görüşlerini gizli tutmasına neden oluyordu. Magyar’ın kampanyasından önce Szabó, kasabasında Orbán’ı sevmeyen başkalarının da olduğunu biliyordu ama ne kadar olduğunu bilmiyordu. Birden her şeyin değişmek üzere olduğu hissine kapıldılar. Szabó, “Bunu Berlin Duvarı’nın yıkılmasından hemen önce, Macaristan’daki komünist diktatörlüğün son bulduğu1989’la karşılaştırabilirsiniz” diye ekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar günü geldi: Orbán yenildi. Macaristan’ın demokratik tarihinde en yüksek seçmen katılımıyla gerçekleşen seçimde, Magyar’ın Tisza partisi üçte iki çoğunluğu (anayasayı değiştirmeye yetecek kadar) kazandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın kendi gücünü korumak için yeniden yazdığı anayasayı değiştirebilecekler. Budapeşte’de Macarlar, şehrin muhteşem neo-Gotik Parlamentosu’nun karşısında Tuna Nehri kıyısında toplandı; tezahürat yapıyor, bayrak sallıyor ve şampanya patlatıyorlardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın yenilgi konuşması dev ekranda oynatıldığında 50 yaşındaki Zoli Kertész, “Bu müzik gibi!” diye haykırdı. Orbán’ın bazı hayranları, onun kaybetmesinin aslında hiç otokrat olmadığını kanıtladığını söylüyor. Oysa bu sonuç, Fidesz’e karşı muhalefetin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın iktidarını korumak için kurduğu tüm yapıları (aşırı çarpık seçim bölgeleri, ele geçirilmiş medya, devlet destekli propaganda, yerel himaye ağları ve yaygın tehditler ile sindirme) aşmayı başardı. Macar Sosyalist Partisi’nin eski eş başkanı ve milletvekili Ágnes Kunhalmi, 2022’de aday toplarken bir okul müdürünün aday olmayı reddettiğini anlattı; çünkü kızı öğretmen olduğu için işten atılacağından korkuyordu. Bir diğeri ise oğlunun Fidesz bağlantılı bir şirketle yaptığı iş ilişkisinin kesileceğinden endişe ediyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, mitinglerde sürekli Orbán’ın bir “mafya devleti” yönettiğini söylüyordu. Bu söylem karşılık bulmasaydı, bu kadar büyük bir farkla kazanması mümkün olmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son günlerde Orbán’ın kaybettiği netleşince, bazı Amerikan ve İngiliz muhafazakârlar onun asıl başarısının Macar solunu yok etmek olduğunu savundu. Budapeşte’deki Amerikalı muhafazakârların önde gelen isimlerinden Rod Dreher, “Péter Magyar’ın Orbán’ı yenme şansının nedeni, en azından kamuya açık olarak Orbán’ın savunduğu her şeyi kabul etmesi” diye yazmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunda biraz doğruluk payı var. Macaristan’daki seçim, tıpkı 2023’teki Polonya seçimi gibi, merkez sağ ile otoriter sağ arasında bir tercihti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, Orbán’ın yasadışı göçle mücadele konusunda direnişine katkı vermek için oy kullandı. Geçen yıl 100 binden fazla kişi Orbán’ın eşcinsel gurur yürüyüşünü yasaklama girişimine karşı Budapeşte’de yürüdüğünde, Magyar katılmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kunhalmi, Pazar günü seçilen parlamentonun 1989’dan beri ilk kez sol kanattan hiç temsilci içermeyeceğini söyledi; çünkü birçok ilerici aday, anti-Orbán oylarını bölmemek için adaylıktan çekildi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kunhalmi kendi adaylığını da iki hafta önce geri çekti; bu yüzden Seçim Günü onun için buruk bir gündü. Ancak Orbán ile Magyar (ya da en azından Magyar’ın vaat ettiği şey) arasındaki derin farkları küçümsemek büyük hata olur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar, mevcut düzenden temiz bir kopuş vaadiyle kampanya yürüttü. Amerikan Demokratlarının da öğrenebileceği bir mesaj olarak da not edebilirsiniz. Ayrıca kamu kaynaklarını kullanarak kendilerini zenginleştirenleri yargılayacağını söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim öncesinde Macarlar, lider değişikliğinden ziyade rejim değişikliğinden bahsediyordu: Rus yanlısı, kleptokratik, yöneten partinin neredeyse her kuruma sızdığı bir sistemden; özgür, liberal ve Avrupa’ya yönelik bir düzene geçiş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer Magyar sadece Orbán’ın biraz daha az yolsuzluk yapan versiyonu olsaydı, Donald Trump ve Vladimir Putin onu engellemek için bu kadar endişelenmezdi. Magyar’ın zaferinin jeopolitik sonuçları derin görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán döneminde Macaristan, Ukrayna’ya yardımı ve hem Rusya hem İsrail’e yaptırımları veto etmişti. Magyar’ın hareketi Rusya’ya karşı düşmancaydı. Mitinglerinde insanlar 1956 Macar Devrimi’nden kalma “Rusya, evine dön!” sloganını atıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alman Marshall Fonu analisti Zsuzsanna Végh, “Avrupa Birliği ve NATO’ya güçlü bir bağlılık anlatısı var” saptamasını yaptı. Ayrıca Magyar’ın Benjamin Netanyahu ile kişisel bir ilişkisi olmadığı için, “Tisza hükümeti İsrail’e karşı bazı yaptırımları kabul edebilir” diye ekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Magyar gurur yürüyüşüne katılmamış olsa da, Orbán’ın yaptığı gibi LGBTİ+ kişileri şeytanlaştırması pek olası değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar gecesi Tuna kıyısında kutlama yapanlar arasında 30 yaşındaki biseksüel Eszter Kalocsai ve 24 yaşındaki eşcinsel Milan Gabriel Berki de vardı. İkisi de sevinçten kendinden geçmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kalocsai, son 10 yıldır kadınlara olan ilgisini gizlediğini söyledi. “Harika!” diye bağırdı. “Artık dışarı çıkıp herkesi sevdiğimi söyleyebilirim! Aman Tanrım!” Berki ise “Duygu çok yoğun” diye ekledi. Magyar insanlara korkmamalarını söylemişti ve onlar da korkmadıklarını gösterdiler.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Michelle Goldberg</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/13/opinion/orbans-defeat-hungary-trump-world.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/13/opinion/orbans-defeat-hungary-trump-world.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-13082</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>2026: Risklerin yılı mı, eşitsizliğin derinleştiği bir kırılma eşiği mi?</h1>
                        <h2>2026’da dünya çok sayıda riskle karşı karşıya. Jeopolitik gerilimler, dezenformasyon, siber saldırılar, iklim şokları ve yapay zekâ temelli dönüşümler gerçek ve ciddidir. Ancak daha temel bir soru var: Bu risklerin bedelini kim ödeyecek?
Güncel raporların birlikte söylediği şey nettir: Riskler artıyor, Eşitsizlik derinleşiyor,  Sosyal politika kapasitesi, risk yönetiminin gerisinde kalıyor.  Bu nedenle 2026’nın ana teması güvenlik değil, adalet kapasitesi olmalıdır.
Eşitsizlik azaltılmadan, hiçbir risk gerçekten yönetilemez. Sosyal politika güçlendirilmeden, hiçbir güvenlik politikası sürdürülebilir olamaz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-1776108974.webp">
                        <figcaption>2026: Risklerin yılı mı, eşitsizliğin derinleştiği bir kırılma eşiği mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>2026’da dünya; jeoekonomik gerilimler, dezenformasyon, siber kırılganlık, iklim şokları ve yapay zekâ kaynaklı dönüşümlerle karşı karşıya. Güncel raporlar, risklerin küresel ölçekte arttığını açık biçimde gösteriyor. Ancak aynı raporların birlikte söylediği başka bir şey daha var: Riskler küresel, bedeller eşitsizlik üzerinden dağılıyor. Bu yüzden 2026’nın temel sorusu “ne kadar güvendeyiz?” değil, “ne kadar adiliz?” olmalı.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya, artık krizleri yalnızca tekil olaylar olarak değil, birbirini besleyen bir risk zinciri olarak yaşıyor. Jeopolitik gerilimler ekonomik kırılganlıkları büyütüyor, ekonomik kırılganlıklar toplumsal kutuplaşmayı artırıyor, kutuplaşma dezenformasyonu besliyor, dezenformasyon demokratik kurumlara güveni aşındırıyor. İklim krizi ise bu zincirin bütün halkalarını daha da kırılgan hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu, dünyayı “rekabetin ve güvensizliğin yoğunlaştığı” bir döneme girerken tarif ediyor.¹ Aynı rapor, devlet temelli silahlı çatışmaları, jeoekonomik karşılaşmayı, dezenformasyonu ve siber güvensizliği kısa vadeli en kritik riskler arasında sayıyor. ¹</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu tablo tek başına yeterli değil. Çünkü risklerin tanımı kadar, bu risklerin toplumsal olarak nasıl dağıldığı da belirleyici. Oxfam International’ın (Oxfam) eşitsizlik raporları, küresel servetin giderek daha küçük bir azınlığın elinde toplandığını; buna karşılık yoksulluğun, güvencesizliğin ve kırılganlığın geniş kitleler için kalıcılaştığını gösteriyor.²³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (United Nations Development Programme – UNDP) ise 2023/2024 İnsani Gelişme Raporu’nda küresel ölçekte “ilerleme tıkanması” yaşandığını, eşitsizliklerin ve siyasal kutuplaşmanın bu tıkanmayı daha da derinleştirdiğini vurguluyor.⁴</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle 2026’yı anlamak için tek başına güvenlik, teknoloji veya ekonomi başlıkları yetmez. Asıl mesele, risklerin eşitsizlikle birleştiğinde nasıl yıkıcı bir toplumsal güce dönüştüğüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Risk Artıyor Ama Dayanıklılık Artmıyor: 2026’nın Kırılgan Dünyası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF’in 2026 raporu, küresel sistemin aynı anda hem daha rekabetçi hem de daha kırılgan hale geldiğini söylüyor.¹ Kısa vadede:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Jeoekonomik karşılaşma,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet temelli silahlı çatışma,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal kutuplaşma</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">en yüksek risk algısına sahip alanlar arasında yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta vadede ise:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyon,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siber güvensizlik,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altyapı kırılganlıkları</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">öne çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo çoğu zaman “güvenlik politikaları” ve “stratejik hazırlık” başlıkları altında okunuyor. Oysa eksik kalan şey şu: Riskler artarken, toplumsal dayanıklılık aynı hızda artmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dayanıklılık, yalnızca devletlerin askeri ya da teknolojik kapasitesi değildir. Dayanıklılık, insanların:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">gelir kaybıyla nasıl baş ettiği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">barınma ve gıdaya nasıl eriştiği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">sağlık ve bakım hizmetlerine ulaşıp ulaşamadığı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kriz anında yalnız kalıp kalmadığıyla ilgilidir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP’nin raporu tam olarak bu noktaya işaret eder: Sosyal politika kapasitesi zayıfsa, riskler hızla “yaşam krizi”ne dönüşür.⁴</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güçlü sosyal koruma mekanizmalarına sahip ülkelerde ekonomik daralma yönetilebilirken, sosyal politika kapasitesi zayıf olan ülkelerde aynı daralma:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">gıda güvensizliği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">barınma krizleri,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kayıt dışı çalışmanın artışı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kadınlar için daha fazla ücretsiz bakım emeği anlamına gelir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle risk artışı ile eşitsizlik arasında doğrusal bir bağ vardır. Eşitsizlik ne kadar derinse, risk o kadar yıkıcı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eşitsizlik, 2026 Risklerinin Ortak Zemini</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam’ın <em>Inequality Inc.</em> raporu, küresel servetin sistematik biçimde küçük bir azınlıkta yoğunlaştığını ortaya koyuyor.² <em>Survival of the Richest</em> raporu ise kriz dönemlerinde bile süper zenginlerin servetinin arttığını, buna karşılık yoksul kesimlerin yaşam koşullarının ağırlaştığını gösteriyor.³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bulgular, eşitsizliğin yalnızca “sosyal bir sorun” olmadığını; siyasal, ekonomik ve güvenlik risklerinin tamamını besleyen yapısal bir zemin olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek eşitsizlik:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal kutuplaşmayı besler,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyona açık bir ortam yaratır,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurumlara güveni aşındırır,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratik karar alma süreçlerini zayıflatır.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden 2026 riskleri, eşitsizlikten bağımsız okunamaz. Eşitsizlik, risklerin üzerinde yükseldiği zemindir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İklim Krizi: Çevresel Riskten Küresel Adalet Krizine</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF, iklim krizini uzun vadeli en büyük küresel tehditlerden biri olarak tanımlar.¹ Ancak Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change – <strong>IPCC</strong>) Altıncı Değerlendirme Raporu, iklim krizinin etkilerinin sosyal ve ekonomik eşitsizliklerle doğrudan bağlantılı olduğunu açık biçimde ortaya koyar.⁵</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) raporları ise iklim krizinin kadınları orantısız biçimde etkilediğini gösterir:⁶</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Su ve gıda güvensizliği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artan bakım yükü,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şiddet riski,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erken yaşta evlilik ve yerinden edilme.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İklim krizi bu yüzden sadece çevre politikası değil, doğrudan bir <strong>sosyal politika ve eşitlik politikası</strong> meselesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Enerji ve Gıda Şokları: Jeopolitik Başlık Değil, Hayatta Kalma Meselesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji ve gıda güvenliği, genellikle “jeopolitik” bir başlık olarak ele alınıyor. Devletlerin enerji arzını nasıl çeşitlendirdiği, hangi ittifakları kurduğu ya da hangi ticaret yollarını güvence altına aldığı konuşuluyor. Oysa enerji ve gıda krizi, toplumların gündelik yaşamında çok daha doğrudan bir anlama sahip: sofra boşalıyor mu, ev ısınıyor mu, insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu, enerji fiyatlarındaki dalgalanmayı ve tedarik zincirlerindeki kırılganlığı ekonomik istikrar için temel risk alanları arasında sayıyor.¹ Bu, devletler açısından stratejik bir güvenlik sorunu. Ancak Oxfam’ın eşitsizlik verileri, aynı sorunun toplumlar için çok daha somut bir karşılığı olduğunu gösteriyor: Enerji ve gıda fiyatları yükseldiğinde bedeli ilk ödeyenler yoksul haneler, kadınlar ve güvencesiz çalışanlar oluyor.²³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (United Nations Development Programme – UNDP) raporu, artan yaşam maliyetlerinin küresel ölçekte insani gelişmeyi geriye çektiğini ve özellikle düşük gelirli grupları kalıcı yoksulluk riskiyle karşı karşıya bıraktığını vurguluyor.⁴ Enerji ve gıda şokları, bu nedenle sadece “ekonomik dalgalanma” değil, doğrudan bir sosyal politika krizidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kesişimsellik perspektifinden bakıldığında tablo daha da netleşir. Aynı enerji krizi:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek gelirli bir hane için bütçe kısıtı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşük gelirli bir hane için ısınma ve beslenme krizi,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar için ise artan bakım yükü ve ev içi emeğin ağırlaşması anlamına gelir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji güvenliği, yalnızca devletlerin arz güvenliği değildir; insanların gündelik yaşam güvenliğidir. Sosyal politika mekanizmaları güçlü değilse, enerji ve gıda krizleri hızla toplumsal yıkıma dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dezenformasyon: Bilgi Krizi Değil, Eşitsizliğin Siyasal Meşrulaştırıcısı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF, dezenformasyonu 2026 için en kritik risk alanlarından biri olarak tanımlıyor.¹ Dezenformasyon çoğu zaman “yanlış bilgi” problemi olarak ele alınıyor. Oysa bu mesele çok daha derin. Dezenformasyon, eşitsizliğin siyasal olarak meşrulaştırılmasını sağlayan güçlü bir araçtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP raporu, artan eşitsizliklerin ve siyasal kutuplaşmanın, kurumsal güveni zayıflattığını; bunun da bilgiye olan güveni aşındırdığını gösteriyor.⁴ Güven duygusu zayıfladığında insanlar kanıt aramaz, aidiyet arar. Bu ortamda dezenformasyon hızla yayılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyonun eşitsizlikle ilişkisi çift yönlüdür:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yandan yoksulluğu ve adaletsizliği görünmez kılar,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan eşitsizliği eleştiren talepleri “tehdit” gibi sunar.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece ekonomik eşitsizlik, siyasal olarak sorgulanamaz hale gelir. Dezenformasyon, sadece bilgi güvenliğini değil, demokrasi kapasitesini de çökerten bir mekanizmaya dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yapay Zekâ: Teknolojik Bir Riskten Çok, Yeni Bir Sosyal Eşitsizlik Katmanı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapay zekâ, 2026 gündeminde hızla yükselen bir risk alanı. WEF, yapay zekânın istihdam piyasaları, bilgi güvenliği ve yönetişim üzerinde büyük etkiler yaratacağını vurguluyor.¹</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak mesele sadece teknoloji değildir. Yapay zekâ, mevcut eşitsizlikleri yeniden üreten ya da derinleştiren bir sistem olarak çalışabilir. Eğitim, dijital okuryazarlık ve sosyal koruma mekanizmaları güçlü değilse:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşük nitelikli işler daha hızlı kaybolur,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınların yoğun olduğu bakım ve hizmet sektörleri daha kırılgan hale gelir,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dijital bölünme derinleşir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP raporu, dijitalleşmenin sosyal politika olmadan ilerlemesi hâlinde eşitsizlikleri kalıcılaştırdığını vurgular.⁴ Yapay zekâ, bu sürecin en güçlü hızlandırıcısıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kesişimsellik: Neden Bazıları Krizi Yaşarken, Bazıları Krizi “Okur”?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kesişimsellik, bir krizin etkilerinin tek bir faktörle açıklanamayacağını söyler. Sınıf, toplumsal cinsiyet, coğrafya, göçmenlik durumu ve sosyal politika kapasitesi birlikte çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kriz:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yoksul bir kadın için hayatta kalma mücadelesi,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göçmen bir aile için güvencesizlik,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta sınıf için yaşam standardında düşüş,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıcalıklı gruplar için ise “haber gündemi” olabilir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UN Women raporları, kadınların krizleri çok katmanlı yaşadığını gösteriyor:⁶<br />
Daha fazla ücretsiz emek, daha az gelir, daha fazla güvenlik riski ve daha az siyasal temsil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">IPCC ise iklim krizinin etkilerinin sosyal eşitsizliklerle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgular.⁵</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden 2026 riskleri, ancak kesişimsellik perspektifiyle adil biçimde yönetilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: 2026’nın Asıl Sorusu Güvenlik Değil, Adalet Kapasitesidir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2026’da&nbsp;dünya çok sayıda riskle karşı karşıya. Jeopolitik gerilimler, dezenformasyon, siber saldırılar, iklim şokları ve yapay zekâ temelli dönüşümler gerçek ve ciddidir. Ancak daha temel bir soru var:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu risklerin bedelini kim ödeyecek?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel raporların birlikte söylediği şey nettir:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Riskler artıyor.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eşitsizlik derinleşiyor.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal politika kapasitesi, risk yönetiminin gerisinde kalıyor.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle 2026’nın ana teması güvenlik değil, <strong>adalet kapasitesi</strong> olmalıdır.<br />
Eşitsizlik azaltılmadan, hiçbir risk gerçekten yönetilemez.<br />
Sosyal politika güçlendirilmeden, hiçbir güvenlik politikası sürdürülebilir olamaz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaynakça</strong></span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">World Economic Forum (2026). <em>Global Risks Report 2026</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam International (2024). <em>Inequality Inc.: How Corporate Power Divides Our World</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam International (2025). <em>Survival of the Richest</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">United Nations Development Programme (UNDP) (2024). <em>Human Development Report 2023/2024: Breaking the Gridlock</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) (2023). <em>AR6 Synthesis Report: Climate Change 2023</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UN Women (2023). <em>Gendered Impacts of Climate Change</em>.</span></span></li>
</ol>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-13081</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Zaman, yeni bir demokrasi zamanı</h1>
                        <h2>Macaristan’daki rejim değişimi sanırım bu düşündüğüm “milliyetçiliğin zavallı sınırları”nın aşılmakta olduğunun ilk işareti. Çünkü küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni süreçler yeni bir demokrasinin doğumunun da müjdecisi olacak. Bu demokrasi öyle insanların “sözde temsilcileriyle” yürüyen ve kralları, padişahları ve tek adamları çıkaran bir demokrasi değil, yerelin, katılımın ve kimlikler arası eşitliğin sağlandığı radikal bir demokrasi olacaktır. Bu süreçten kimse kaçamayacak. Erdoğan da Trump da, Modi ve diğerleri de bu süreçten kaçamayacaklar.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-1776108431.webp">
                        <figcaption>Zaman, yeni bir demokrasi zamanı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3 Aralık 2024’de bu sütunda şöyle <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/milliyetciligin-zavalli-sinirlari-9140">yazmışım:</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Küreselleşme ulus-devletin etki alanını daraltırken aslında ulus-devlet içinde “milliyetçiliğin” de varlığını daraltıyor. Bugünlerde gördüğümüz milliyetçilik hareketlerinin yükselişi ise aslında bu gerçeğe olan tepkinin bir sonucu. Ama ne yaparlarsa yapsınlar halklar daha ileri bir demokrasiyi, her biri kendi kimliğini de yaşayarak “birlikte” yeni bir demokrasi kuracaklar. Milliyetçiliğin zavallı sınırlarına yaklaştıkça bence görünen bu.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/gocmekte-olan-ulus-devlet-ve-yeniden-biz-olmak-8857">19 Kasım 2024’de</a> ise “bulunduğumuz “homojen ulus-devletler” çağı kapanmaktayken nasıl olacak da tek bir “ulus”un milliyetçiliği altında toplumlar bir araya gelecekler? Bu mümkün mü?” sorusunu sormuş cevaben de şunları yazmışım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;“Ben bu sorunun cevabını pek mümkün görmüyorum. Onun için de bu “milliyetçilik” rüzgarlarının uzun sürmeyeceğini, yerlerine çok-kimlikli, çok-yereli, demokratik, katılımcı yeni bir demokrasiyi insanlığın keşfedeceğini düşünüyorum.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra da daha henüz ABD+İsrail’in İran’a açtığı savaştan epey önce de (17 Haziran 2025) yine bu sütunda <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-milliyetcilik-ve-ocalan-11246">şunları yazmışım: </a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“İnsanlık tarihinde “milliyetçilik” milyonlarca insanın ölümüne neden olduktan sonra kendi sonuna doğru hızla ilerliyor. Gördüğümüz bu son milliyetçilik dalgası da bir süre sonra yine çok sayıda insan hayatına mal olarak bitecek ve insanlar yeni bir hayata gözlerini açacaklar. Gözlerini açacakları dünya ise, herkesin milliyeti, etnik kökeni ve inancını birlikte yaşayabilecekleri yeni bir dünya olacak”. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve savaştan bir ay önce <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kapitalizmin-yeni-yuzu-12376">6 Ocak 2026&nbsp;</a>ise;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Öyle görünüyor ki bu yeni milliyetçilik anlayışıyla yürüyecek bu yeni düzen yeni savaşlara gebe. Bu savaşların nerede ve nasıl olacağını bilmiyoruz. Ama yerkürenin depremlere en çok gebe olduğu bizim coğrafyamızın da bu gelişmelerden nasibini alma ihtimali küçümsenecek bir ihtimal değil”</em> demişim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sabah Macaristan’dan gelen haberlerden Macaristan’ın “Milliyetçiliğin Zavallı Sınırları”nı aştığını öğrendiğimde aklıma bunlar geldi. Macaristan halkının önemli bir çoğunluğu Orban’ın tek adam yönetimine, onun milliyetçilik anlayışına dur dedi ve öyle anlaşılıyor ki orada inşa edilmiş otokratik yönetimin bütün kurumlarını da yakında değiştirecekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet Macaristan’daki rejim değişimi sanırım bu düşündüğüm “milliyetçiliğin zavallı sınırları”nın aşılmakta olduğunun ilk işareti. Çünkü küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni süreçler yeni bir demokrasinin doğumunun da müjdecisi olacak. Bu demokrasi öyle insanların “sözde temsilcileriyle” yürüyen ve kralları, padişahları ve tek adamları çıkaran bir demokrasi değil, yerelin, katılımın ve kimlikler arası eşitliğin sağlandığı radikal bir demokrasi olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçten kimse kaçamayacak. Erdoğan da Trump da, Modi ve diğerleri de bu süreçten kaçamayacaklar. Bu nedenle de CHP biraz özgüven yoksunluğundan olsa gerek eski “baba ocağı” deyip de yeniden saflarına aldığı ya da almayı düşündüğü “milliyetçi-ulusalcı”lara bel bağlamak yerine toplumun mağdur kesimlerinin demokrasi, özgürlük ve eşitlik arayışlarına kulak vermelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya değişiyor. Ulus-devletler içinde avantajlıların tutundukları milliyetçilikler de tarihin çöplüğüne gidiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaman yeni bir demokrasi zamanı! Unutmayalım!</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/islamabadda-tikanan-baris-yeni-belirsizlikler-13080</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İslamabad’da tıkanan barış: Yeni belirsizlikler</h1>
                        <h2>İslamabad’da 21 saat süren kritik görüşmelerden sonuç çıkmadı; barış umutları yerini derin bir belirsizliğe bıraktı. ABD Başkanı Trump’ın ilan ettiği askeri zafer, sahada İran’ın siyasi direnci ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hamleleriyle sarsılırken, küresel hegemonyanın sınırları da net bir şekilde görünür</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/islamabadda-tikanan-aris-yeni-belirsizlikler-1776082484.webp">
                        <figcaption>İslamabad’da tıkanan barış: Yeni belirsizlikler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya, cumartesi günü adeta nefesini tuttu. ABD–İsrail–İran savaşının 40. gününde ilan edilen ateşkesin ardından, Pakistan’ın başkenti İslamabad’da ABD ile İran arasında yürütülen müzakerelerin sonuçları merakla bekleniyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Müzakere toplantısı açıklandığı ilk saatlerden itibaren televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde “savaşı kim kazandı?” tartışmaları erken ve kesin ifadelerle yapılmaya başlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İslamabad’da 21 saat süren görüşmelerin ardından ise herhangi bir anlaşma sağlanamadı ve müzakere sona erdi. ABD heyeti Pakistan’dan ayrıldı. Masadan barış çıkmadı. Açıkçası, çıkmasını beklemek de gerçekçi değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarafların ilk açıklamaları, müzakerelerin geleceğine dair belirsizliği artırdı. ABD heyeti başkanı ve Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’ın Washington’ın şartlarını kabul etmeyi reddettiğini belirtti ve görüşmelerin tıkanma nedeninin “İran’ın nükleer silah üretmeyeceğine dair kesin bir taahhüt vermemesi” olduğunu ifade etti. ABD heyetinin “nihai ve en iyi” tekliflerini sunduğunu söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Donald Trump ise daha taraflar masada buluşmadan savaşın kazananının ABD olduğunu ilan etmişti. Büyük bir askeri başarı elde ettiklerini duyurdu. Görüşme sonrasında da bir anlaşmaya varılmasının kendisi için önemli olmadığını ve İran’ı askeri olarak mağlup ettiklerini savundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise görüşmelerin güvensizlik atmosferinde gerçekleştiğini belirterek, tek oturumda anlaşmaya varılmasının beklenmemesi gerektiğini ifade etti. İran’ın Pakistan ve bölgedeki diğer ülkelerle temaslarını sürdüreceğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran medyasına göre, görüşmelerde Hürmüz Boğazı ve nükleer materyallerin ülke dışına çıkarılması gibi kritik başlıklar öne çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeyden önce, savaşın en önemli taraflarından biri olan İsrail müzakerelere dahil edilmemişti. Üstelik ateşkesin ilk saatlerinden itibaren Lübnan’ın ateşkes kapsamı dışında olduğu iddiası, sürecin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. İsrail, Lübnan’daki Hizbullah hedeflerine yönelik hava saldırılarını sürdürürken, Başbakan Netanyahu savaşın henüz bitmediği mesajını verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barış görüşmelerinin arabulucusu Pakistan ise ABD ve İran’ı ateşkes taahhütlerine uymaya ve kalıcı barış için çaba göstermeye çağırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi herkes şu sorulara yanıt arıyor: İslamabad’da masada ne oldu ve bundan sonra ne olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuya yalnızca askeri bilanço üzerinden bakmak yanıltıcı olur. Asıl mesele, ortaya çıkan siyasal tablodur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail, İran’a savaş açarken ileri sürdükleri gerekçeler açısından somut bir sonuç elde edemeden müzakere masasına oturmak zorunda kaldı. Bu durumu ortaya çıkaran birçok faktör bulunuyor. Bunlardan biri, Trump yönetimi içinde yükselen itirazlar ve çekincelerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer neden ise savaşın plansız ve yanlış hesaplarla başlatılmış olmasıdır. Bu durum, ABD’nin küresel hegemonya hedefleri açısından yeni sorunlar üretmeye başladı ve tarihsel müttefikleriyle ilişkilerini zorladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden geliştirdiği hamlelerin enerji, ekonomi ve finans alanlarında yarattığı etkiler, savaşa zorunlu bir ara verilmesini beraberinde getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ABD’den Zorunlu Mola </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat 2026’da başlayan saldırılarla birlikte Orta Doğu merkezli, küresel etkileri olan yeni bir enerji savaşı ortaya çıktı. 8 Nisan itibarıyla bu savaşa iki haftalık bir ara verildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail, büyük bir yıkım kapasitesine sahip olduklarını gösterdi. Ancak bu askeri gücü kalıcı bir siyasi sonuca dönüştürmenin zorluğu da ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçte ABD’nin küresel ölçekte zor kullanma kapasitesinin sınırı daha net görünür oldu. . Buna rağmen saldırı ve tehditlerin sürmesi, ABD’nin küresel etkisini daha da zayıflatacak &nbsp;ve güven üretme kapasitesini aşındıracaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran ise ağır yıkıma rağmen teslim olmayarak siyasi açıdan önemli bir direnç göstermiş oldu. İran rejimi, ABD–İsrail’in üstün askeri gücü karşısında ülkedeki yıkımı engelleyemedi; ancak teslim de olmayarak siyasi açıdan önemli bir direnç sergiledi. Bu durum, İran açısından sınırlı da olsa bir pozitif bir hava oluşturdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kapitalist emperyalist sistemin kendi kurallarını dahi zorlayan bir biçimde İsrail ile birlikte İran’a savaş açan ABD Başkanı Trump’ın, iki haftalık ateşkes sürecinde içine düştüğü zor durumu toparlayabilecek bir kapasite ve zihniyete sahip olduğu söylenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, ABD’nin sarsılmaz olduğunu düşündüğü küresel gücüne güvenerek, İsrail ile birlikte tüm dünyayı sarsan ve Orta Doğu’yu ateş altına alan bir savaş başlattı. Yanıldığı ortaya çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdilik nasıl tornistan edeceğine karar vermiş değil. Bu nedenle ateşkes süreci içinde ya da sonrasında savaşın yeniden başlaması ihtimali oldukça yüksektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Enerji taşımacılığı açısından kritik önemde Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması oldu. Ve yeni statüsü etrafında ilk raunttun nasıl sonuçlanacağı savaşın yeni döneminin gidişatına ilişkin ilk işaret olacak. İran elindeki en önemli kozu saldırmazlık güvencesi alana kadar tutmak isteyecek. ABD ise müttefiklerini az da olsa yumuşatacak bir sonuca bir an önce ulaşmak istiyor.&nbsp; </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bundan sonrası </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık hiçbir şeyin Trump için eskisi kadar kolay olmayacağı da açıktır. Müttefikleri, bölge ülkeleri ve kendi seçmeni nezdinde itibarı ciddi biçimde zedelenmiş durumdadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin aynı tutumu ve politikaları sürdürmesi, &nbsp;saldırılarına ve tehditlerine devam etmesi, küresel etkisini daha da zayıflatabilir. Bu rıza üretme kapasitesinin aşınması anlamına gelecektir. 10 Nisan’daki İslamabad toplantısında ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in de bunu yakından görmüş ve hissetmiş olması muhtemeldir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran açısından ise mevcut durumu korumak dahi bir “kazanım” olarak değerlendirilebilir. Buna karşılık ABD ve İsrail’in yeni bir siyasi anlatıya ihtiyacı bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın temel motivasyonu, düşük maliyetli bir çıkışla bir zafer hikâyesi üretmekti. Bundan sonra belirleyici olacak olan, İran ile müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceği ve İsrail’in bu sürece nasıl dahil edileceğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat’ta başlayan bu savaş, birçok yerleşik kabulü sarstı. Yeni küresel güç dengelerinin şekillendiği bu dönemde, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı açıkça görülmektedir. Dünya, çok katmanlı ve derin bir belirsizlik sürecine girmiştir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hazinenin-krizlerle-imtihani-13079</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hazinenin krizlerle imtihanı</h1>
                        <h2>2026'nın ilk çeyreğinde Hazinenin krize karşı reaksiyonu, 2025'in aynı dönemine kıyasla genel olarak daha kontrollü bir görünüm veriyor. Kasa daha yüksek; dış borçlanma yıllık hedefin yarısı oranında gerçekleştirilmiş durumda; Hazine nakit açığı azalırken faiz dışı denge pozitif. Ancak faiz giderlerindeki iki katına ulaşan artış ve önümüzdeki dönemin borç servisi takvimi bütçe yönetimini daha önemli hale getiriyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hazinenin-krizlerle-imtihani-1776082091.webp">
                        <figcaption>Hazinenin krizlerle imtihanı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine geçen yılın ilk çeyreğini 19 Mart kriziyle kapatmıştı. Bu yıl da yine Mart ayında ABD ve İsrail’in İran saldırısıyla yükselen riskler ve artan belirsizlik koşullarıyla karşı karşıya kaldı. Ancak geçen yıldan alınan dersler bu yılki krizde işe yaramış görünüyor.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine Nakit Durumu</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart ayına ilişkin Hazine nakit durumu önceki aylarda olduğu gibi geçen yılın aynı dönemine kıyasla kayda değer bir iyileşmeye işaret ediyor. İlk çeyrek verileri de Hazine hesaplarına giren gelirlerin geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 65 büyüdüğünü, faiz dışı dengenin fazlaya döndüğünü, nakit açığının da yüzde 31,5 oranında azaldığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*2Np7NvC3R4c96axzOUMeOQ.png" style="height:196px; width:700px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynak: HMB ve kendi hesaplamalarım</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kâğıt üzerinde Hazine nakit durumunun 2025'ten çok daha iyi göründüğü doğru. Ama aynı kâğıdın arka yüzünde faiz ödemelerinin iki katına çıktığını görüyoruz.</span></span></p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Krizlerin Gölgesinde Finansman</span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Faiz ödemelerinin baskıladığı gelir-gider dengesi, anapara ödemelerinin de devreye girmesiyle birlikte özellikle kriz koşullarında Hazine’nin finansman programını ve kasa-banka durumunu olumsuz etkiledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart 2025 ve sonrasında yaşanan siyasi gerilim o dönem nispeten hafif bir iç borç itfa programı olan Hazine’nin futbol deyişiyle “ters ayakta” yakalanmasına neden olmuştu. Bu dönemde toplam 230 milyar TL dış borç servisi olan Hazine, 12 Şubat 2025 tarihinde gerçekleştirdiği 2,5 milyar dolarlık ihracın ardından Mart ayında yeni dış tahvil ihracı yapamamış ve dış borç ödemelerini iç borçlanma ve kasa kullanımı yaparak yerine getirmişti. Nitekim, kasa-bankada 395 milyar TL’lik azalmanın ardından Mart sonunda Hazine kasa durumu 123 milyar TL civarına gerilemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine’nin 19 Mart sonrasındaki ilk dış tahvil ihracını Mayıs sonunda gerçekleştirebilmişti. Yılın genelinde de iç borç anapara ödemesinin üstünde borçlanmalar yaparak 2025 sonunda kasa durumunu 1 trilyon TL’nin üzerine taşımıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*SUL9bCcRlLFlyRl7gNa6Tg.png" style="height:235px; width:700px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynak: HMB ve kendi hesaplamalarım</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 yılının ilk çeyreği ise farklı bir resim çiziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 yılının ilk üç ayında iç borç anapara ödemelerinin 117 milyar TL gibi oldukça düşük bir seviyede olması Hazine’ye Mart ayında karşılaşılan kriz koşulları karşısında bir nebze de olsa esneklik sağlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail’in İran’a 28 Şubat’ta başlattığı saldırıların hemen öncesinde Hazine yüklü Ocak ve Şubat borç ödeme takvimini arkada bırakmıştı. Dahası, Hazine 13 milyar dolarlık 2026 yılı dış tahvil ihraç hedefinin 5,9 milyar dolarlık kısmını tamamlamış, kasasını da 1 trilyon TL’nin üstünde bir bakiye ile Mart ayına devretmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*c3dcTEr1RdCEe9ZRmCyNSA.png" style="height:226px; width:700px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart ayına kriz koşullarında giriş yapan Hazine, faiz dışı giderlerin de baskılanmasıyla, ayı 145 milyar TL kasa kullanımı yaparak tamamlamış oldu. Böylece kasa-banka mevcudu 900 milyar civarına gerilemiş olsa da, bu seviye refinansman riski açısından Hazine'ye hâlâ güçlü bir destek sağlıyor.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yılın Geri Kalanına Bakarken</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hazine, savaşın neden olduğu krizin ilk ayını kazasız belasız atlatmış olsa da önümüzdeki aylara uzanıldığında birkaç kritik tarih öne çıkıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşağıdaki grafiklerde gerçekleşmeler açık mavi ile, projeksiyon dönemindeki yılın kritik ayları ise turuncu ile işaretlenmiş durumda. Bu resim bize savaşın uzaması durumunda Hazine kasasına ciddi anlamda ihtiyaç duyabileceğimizi söylüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden derseniz, öncelikle Nisan ve Haziran aylarında yaklaşık 5 milyar dolarlık dış borç itfası bizi bekliyor ve uluslararası tahvil piyasaları yeni bir ihraç için uygun koşullar sağlamıyor. Öte yandan Haziran-Ağustos döneminde ise iç borç cephesinde yaklaşık 1,6 trilyon TL’lik anapara ödemesi sıraya giriyor. Ekim ise yılın en yüklü dış ödeme ayı: 3,5 milyar dolar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*1V7sL_TkeBlnRSk5VJQPWQ.png" style="height:746px; width:700px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çerçevede borç idaresinin önündeki sürecin nasıl şekilleneceği, dış finansmana erişim imkanlarının nasıl seyredeceği büyük ölçüde İran savaşının nasıl seyredeceğine bağlı ve belirsizlik yüksek.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç: Ak Akçe Kara Gün İçindir</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026'nın ilk çeyreğinde Hazinenin krize karşı reaksiyonu, 2025'in aynı dönemine kıyasla genel olarak daha kontrollü bir görünüm veriyor. Kasa daha yüksek; dış borçlanma yıllık hedefin yarısı oranında gerçekleştirilmiş durumda; Hazine nakit açığı azalırken faiz dışı denge pozitif. Ancak faiz giderlerindeki iki katına ulaşan artış ve önümüzdeki dönemin borç servisi takvimi bütçe yönetimini daha önemli hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle, ekonomi yönetiminin ilk aylarda gösterdiği bütçe performansını yılın geneline yayması gerekiyor. Zira Hazinenin “kara gün parası” bir tampon oluştursa da, bu tamponun ne kadar dayanacağı büyük ölçüde dışsal faktörlere bağlı.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trumpin-savasi-amerikayi-dort-yoldan-zayiflatiyor-13077</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 08:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump’ın savaşı Amerika’yı dört yoldan zayıflatıyor*</h1>
                        <h2>Hiçbir Amerikalının Trump’ın eleştirmenleri dahil olmak üzere kendi ülkesinin başarısızlığını dilemesi yanlıştır. Hepimizin onun yönettiği ülkede payı var. Özgür dünyanın da öyle. Çin ve Rusya’ya karşı koyacak ekonomik ve askeri güce sahip başka hiçbir demokrasi yok. Amerika’nın bu savaşla daha zayıf ve daha yoksul hale gelmesi, Dünya’da otoriterliği artıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpin-savasi-amerikayi-dort-yoldan-zayiflatiyor-1776056870.webp">
                        <figcaption>Trump’ın savaşı Amerika’yı dört yoldan zayıflatıyor*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump 28 Şubat’ta İran’a saldırdığında, bu kararını pervasız olarak nitelendirmiştik. Savaşa Kongre onayı olmadan ve çoğu müttefikin desteğini almadan girdi. Amerikan halkına ince ve çelişkili gerekçeler sundu. Bu naif rejim değişikliği girişiminin neden Irak, Afganistan ve diğer yerlerdeki önceki Amerikan girişimlerinden daha iyi sonuç vereceğini açıklamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan geçen altı haftada, bu savaşın pervasızlığı daha da netleşti. Dikkatli askeri planlamayı hiçe saydı, içgüdülerine ve temennilerine göre hareket etti. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Trump’a saldırıların İran’da halk ayaklanmasına yol açacağını öngördüğünü söylediğinde, CIA Direktörü bu fikri “gülünç” diye nitelendirmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump buna rağmen ilerledi. Kendine öyle güveniyordu ki, İran’ın yapabileceği bariz karşı hamleye (Hürmüz Boğazı’nı kapatarak petrol fiyatlarını fırlatmak) karşı hiçbir plan yapmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın nükleer programını yeniden inşa etmek için kullanabileceği zenginleştirilmiş uranyumu güvence altına alacak makul bir strateji de geliştirmedi. Geçen hafta, İran medeniyetini yok etme yönündeki yasa dışı ve ahlaksız tehditlerden, ilan ettiği savaş hedeflerinin çoğunu gerçekleştiremeyen son dakika ateşkesine savruldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran, anlaşmanın merkezi bir maddesine hâlâ karşı çıkıyor ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen trafiğin büyük kısmını engellemeye devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın sorumsuzluğu, Amerika Birleşik Devletleri’ni utanç verici bir stratejik yenilginin eşiğine getirdi. Daha önce de vurguladığımız gibi, İran rejimi hiçbir sempatiyi hak etmiyor. On yıllardır kendi halkını ezdi ve başka yerlerde terörü destekledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut savaş, Haziran’da ABD ve İsrail’in yaptığı saldırılar ile 2023’ten beri İsrail’in diğer operasyonlarıyla birleşince İran’ı önemli ölçüde zayıflattı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donanması, hava kuvvetleri ve hava savunma sistemleri tahrip edildi, nükleer programı geriletildi. Hamas, Hizbullah ve Suriye’nin devrilmiş hükümeti gibi bölgesel müttefiklerinden oluşan ölümcül ağı da aşındırıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu başarılar, savaşın Amerika Birleşik Devletleri’ni zayıflattığı gerçeğini gizleyemiyor. Trump’ın dikkatsizliğinin doğrudan sonucu olarak Amerika’nın ulusal çıkarlarına dört ana darbe vurulduğunu görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu darbeler, Çin, Rusya ve diğer yerlerdeki otokratların zaten cesaretlendiği bir dönemde küresel demokrasiyi de zayıflatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birinci darbe ki bu ABD ve dünya için en somut darbedir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı silahlandırarak küresel ekonomi üzerindeki etkisini artırmasıdır. Dünyadaki petrol ve sıvılaştırılmış doğal gazın yaklaşık %20’si, İran’ın güney kıyısına bitişik olan bu boğazdan geçer. Savaştan önce İran liderleri, trafiği kapatmanın yeni ekonomik yaptırımları ve askeri saldırıyı davet edeceğini korkuyordu. Saldırı zaten gerçekleşince, İran boğazı neredeyse kendi gemileri hariç tüm trafiğe kapattı. Bu politika ucuz çünkü çoğunlukla tehditle yürüyor: Bir drone, füze veya küçük bir tekne bir tankeri havaya uçurabilir. Buna karşılık, boğazı zorla yeniden açmak devasa bir askeri operasyon gerektirir; muhtemelen kara birlikleri ve uzun süreli işgal de buna dahildir. Trump’ın boğaz konusunda öngörüsüzlüğü, göz kamaştırıcı bir yeteneksizliği ortaya koyuyor. İki haftalık ateşkes, statükoyu geri getirmiyor çünkü İran hâlâ trafiği sınırlıyor ve nihai barış anlaşmasının parçası olarak geçiş ücreti koyma tehdidinde bulunuyor. Savaş, İran liderlerine bu suyolunu kontrol etmenin gerçek bir olasılık olduğunu gösterdi. Zamanla diğer ülkeler boru hatları gibi alternatifler geliştirecek ama bunlar zaman alacak. Şu an için İran, altı hafta önce ancak hayal edebileceği bir diplomatik kaldıraç kazandı gibi görünüyor. Durumu değiştirmenin görünürdeki tek yolu, küresel bir koalisyonun boğazın yeniden açılmasını talep etmesi ama bu Trump’ın kesinlikle önderlik etmeye uygun olmadığı bir koalisyon.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci darbe Amerika’nın dünyadaki askeri itibarına yönelik oldu. Bu savaş, Ukrayna, İsrail ve diğer müttefiklere verilen son Amerikan yardımlarıyla birlikte, Tomahawk füzeleri ve Patriot önleyicileri gibi bazı silah stoklarını önemli ölçüde tüketti. Uzmanlar, Pentagon’un sadece İran savaşında Tomahawk füzelerinin dörtte birinden fazlasını kullandığını düşünüyor. Stokları eski seviyesine getirmek yıllar alacak ve ABD bu arada askeri gücünü nasıl koruyacağı konusunda zor seçimler yapmak zorunda kalacak. Pentagon zaten Güney Kore’deki füze savunma sistemlerini çekti. Savaş ayrıca ABD ordusunun yeni savaş yöntemlerine karşı savunmasız olduğunu ortaya çıkardı. Amerika, İran’ın geleneksel hava ve deniz kuvvetlerini yok etmek için milyarlarca dolarlık yüksek teknolojili mühimmat kullandı; Tahran ise Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği durdurmak ve bölgedeki hedefleri vurmak için ucuz, tek kullanımlık dronlar kullandı. Dünya, askeri harcaması ABD’nin yüzde biri olan bir ülkenin çatışmada ABD’yi nasıl aşındırabileceğini gördü. Bu, Amerikan ordusunu reforme etme ihtiyacının acil bir hatırlatıcısı olarak kayda geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üçüncü büyük maliyet Amerika’nın ittifaklarına yönelik darbe ile ortaya çıktı. Japonya, Güney Kore, Avustralya, Kanada ve Batı Avrupa’nın çoğu bu savaşta ABD’yi desteklemeyi reddetti. Trump’ın onlara muamelesi düşünüldüğünde bu durum hiç de şaşırtıcı değildi. Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak için onlardan yardım istediğinde, çoğu müttefik bunu reddetti. Bu ülkeler önemli noktalarda müttefik kalmaya devam edecek ama artık ABD’yi güvenilir bir dost olarak görmediklerini açıkça belirttiler. Gelecekte Washington’a daha iyi direnebilmek için artık kendi aralarında daha güçlü ilişkiler kurmaya çalışıyorlar. Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nden Daniel Byman şöyle yazdı: “İran savaşının ABD’ye vereceği belki de en büyük uzun vadeli zarar, dünya çapındaki müttefikleriyle ilişkilerinde olacaktır.” Orta Doğu’daki durum daha nüanslı. İran’ın savaş sırasında Arap komşularına saldırması, bu ülkeleri ABD’ye yaklaştırabilir. Ancak bu olasılık belirsiz. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri savaş nedeniyle ekonomik zarar gördü ve Trump’ın ateşkesinden dolayı da terk edilmiş hissettiler. Son altı hafta, onlara Trump’ın yargısına ve çıkarlarını anlama kapasitesine dair şüphe duymak için yeterince neden verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dördüncü darbe ise Amerika’nın ahlaki otoritesine geldi. Bu ülke tüm kusurlarına rağmen, dünyanın birçok yerinde hâlâ bir işaret feneri olmaya devam ediyor. Anketlerde insanlara “Keşke taşınabilseniz” diye sorulduğunda ABD ezici şekilde birinci çıkıyor. Amerika’nın cazibesi sadece refahından değil, özgürlük ve demokratik değerlerinden geliyor. Trump siyasi kariyeri boyunca bu değerleri belki de en çok geçen hafta İran medeniyetini yok etme tehdidinde bulunduğunda aşındırdı. Savunma Bakanı Pete Hegseth ise “düşmanlarımıza merhamet yok” benzeri kana susamış bir dizi açıklama yaptı. Bunlar normalde savaş suçu olurdu. Trump ve Hegseth, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin dünyada reddedilmesine öncülük ettiği vahşi bir silahlı çatışma yaklaşımını benimsedi. Bunu yaparak, insan onurunu daha özgür ve açık bir dünya argümanının merkezine koyduğunu iddia eden Amerikan küresel liderliğinin temellerini sarstılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Editör kurulumuz uzun zamandır Trump’ın siyaset ve yönetimine karşı çıktı. Yine de son altı haftadaki başarısızlıklarından zevk almıyoruz. Bir kere, İran’da, İsrail’de, Suudi Arabistan’da, Katar’da, Birleşik Arap Emirlikleri’nde ve başka yerlerde ölüm, yaralanma ve yıkım yaşandı. Savaşta en az 13 Amerikalı asker hayatını kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca hiçbir Amerikalının da Trump’ın eleştirmenleri dahil olmak üzere kendi ülkesinin başarısızlığını dilemesi yanlıştır. Hepimizin onun yönettiği ülkede payı var. Özgür dünyanın da öyle. Çin ve Rusya’ya karşı koyacak ekonomik ve askeri güce sahip başka hiçbir demokrasi yok. Amerika’nın bu savaşla daha zayıf ve daha yoksul hale gelmesi, otoriterliği artıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu anki en iyi umut kulağa naif gelebilir ama hâlâ doğruluk payı içeriyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump en sonunda dürtüsel tutumla yalnız başına hareket etme yaklaşımının yetersizliğini kabul etmelidir. Bunun yanı sıra; savaşın verdiği zararı en aza indirmek için Kongre’yi sürece dahil etmeli ve müttefiklerden yardım istemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* NYT Yayın Kurulu</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Link:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/12/opinion/trump-iran-war-incompetence-america.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/12/opinion/trump-iran-war-incompetence-america.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bir-gunun-hikayesi-13076</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bir günün hikayesi...</h1>
                        <h2>Erkol'un tutuklanmasının nedeni  CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yürüttüğü etkili muhalefettir. CHP’nin etkili muhalefetinin önemli kolonlarından biri de CHP Ankara İl örgütü ve başındaki isim olarak Ümit Erkol’dur. Tekrar edelim; bir olursak, iri oluruz, iri olursak diri olur; evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu, özgürlükçü ve demokratik Türkiye’yi inşa etmiş oluruz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-gunun-hikayesi-1776011154.webp">
                        <figcaption>Bir günün hikayesi...</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Perşembenin hikayesi de denilebilir buna.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Erken başlar benim günüm; o gün de öyle oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kitap Fuarına katılmak üzere Bursa’ya gideceğimin duyurusunu hazırlayıp paylaşmıştım ki bir telefon geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">“İl başkanımız alındı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Nedenini, niçinini sormadan hazırlanıp çıktım. Yolda yaptım duyurusunu. Ben varana dek çoğu gelmişti arkadaşlarımın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O sırada, açık televizyon ekranında, birbirinden tuhaf, insana yaşadığı ülkenin sürrealist olduğunu düşündürten üç altyazı geçiyordu peş peşe. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Birincisi “CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol, gözaltına alındı. Erkol’un İzmir’e götürüldüğü öğrenildi” şeklindeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">İkincisi en az onun kadar tuhaftı; “Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki gözaltına alındı”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Üçüncü altyazıysa hukuk kitaplarına taş çıkartacak cinsteydi; “Bursa Büyükşehir Belediyesinde Başkan vekili seçimi için salona girmek isteyen CHP’li meclis üyelerine biber gazı sıkıldı”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Gün henüz başlamıştı ama her biri birbirinden trajikomik üç olay gerçekleşmişti. Ondan bir hafta önce de, yaşadığı köyün doğasını, ağacını, ormanını korumak isteyen Esra Işık tutuklanmıştı. Tapusu İzmir Büyükşehir Belediyesinde olan Meslek Fabrikası binasının; İstanbul Yerebatan Sarnıcının bir gecede Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmesi de cabası…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>NE DEVE GÜTMEK, NE DE DİYARDAN GİTMEK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Neden?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bursa’dan başlayalım. Önceki günlerde tutuklanmıştı Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey. Nilüfer’de yıllarca belediye başkanlığı yapmış; 2019’da, Büyükşehir Belediyesini kıl payı yahut sandık oyunlarıyla kaybetmiş ama o sandığı tecellisi deyip bir sonraki seçime kadar çalışıp çabalamış ve 2024’de seçimi kazanmıştı. Türkiye çapında bir numara yaptığı Nilüfer’den sonra Bursa’yı çekim odağı haline getirmekti amacı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kent rantlarının ve kupon arsaların rüyasını görenler de farkındalardı yaklaşan tehlikenin. Ne yapıp, edip Bozbey’i ele geçirme planları üzerine yoğunlaşmışlardı. İpuçlarını, geçtiğimiz aylar boyunca trol hesaplar aracılığıyla Bozbey’in AKP’ye geçeceği dedikodularını köpürtmüşlerdi. Bununla bir taraftan Bozbey’i “ikna etmek”, diğer taraftan kendisine oy veren seçmenlerle ve partisiyle Bozbey’in arasını &nbsp;açmaktı amaçları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bozbey, hakkında oluşturulmak istenen toplumsal algıyı deşifre etti. Meğer AKP’ye geçmesi için baskı yapılıyormuş. Kamuoyu da, yıllardır har vurup harman savurdukları Bursa’nın rantı ellerinden gidince Bozbey’e “ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin” ikilemi dayatıldığını böylece öğrenmiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Dayatılanı reddeden Bozbey tutuklandı. Yerine Belediye Meclisinde yapılan seçimde çoğunluğu elinde bulunduran biri seçildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">“Çökme” deniyor buna!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>ALGILAR HAKİKATIN SIRRINI BOZAMAZ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki’nin gözaltına alınması, bundan da komik. Özkan Yalım soruşturmasında adı geçen bir çalışanın bankamatik olduğu anlaşılınca gözaltına alınıp tutuklanma istemiyle sevk edilmesi, “yok artık” dedirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Norm kadro gereği, 534’ü memur, 264’ü kadrolu işçi ve yüzlerce şirket işçisinin çalışanın bulunduğu bir kurumda işe gelmediği anlaşılan kişiyle ilgili belediye başkanını gözaltına almak, ancak fantastik kurgu filmlerinde olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Normal koşullarda on gün üst üste işe gelmediği anlaşılan birinin iş akdinin feshedilmesini gerektirir prosedür. Bu durumu fark etmeyen yahut bildiği halde, çalışan hakkında işlem yapmayan üst görevli hakkında da kurum içinde, “görevini ihmalden” soruşturma açılır; hepsi bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Herkes de farkında ki ülke artık yönetilemiyor. İktidar da, yönetememenin sorumluluğunu bu operasyonlara konu olanlara yüklemek için algı operasyonu yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Gelelim CHP Ankara İl Başkanı Dr. Ümit Erkol’a…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bırakın herhangi birini, Cumhuriyet Halk Partisi Ankara İl Başkanı gibi birinin ifadesini almak için sabahın köründe haksız ve hukuksuz bir biçimde gözaltına almak nedir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Elbette en küçük bir kuşku varsa soruşturma açılmasında hiçbir beis olamaz ama açık ki konu incir çekirdeğini doldurmayan bir sorundan ibarettir. Adresi, yeri yurdu belli, kanıtları karartması olanaksız bir nedenden ötürü gözaltına alıp, tutuklamak, &nbsp;toplumun algısında kuşku uyandırmak amaçlı olduğu açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Asıl neden, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yürüttüğü etkili muhalefettir. CHP’nin etkili muhalefetinin önemli kolonlarından biri de CHP Ankara İl örgütü ve başındaki isim olarak Ümit Erkol’dur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Operasyonun, bölgemizdeki uluslararası operasyonlarla da bir ilişkisi bulunduğu muhakkaktır. “Küresel hükümdar” konumundaki ABD’nin ve onun jandarmalığını yapan İsrail’in bölgedeki operasyonlarına karşı direniş hattının ön saflarında birisidir Erkol. Geçtiğimiz günlerde, ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarını, ABD Ankara Büyükelçiliğinin önünde kalabalık bir katılımla protesto etmiş ve İran’ın İranlıların olduğu mesajını dile getirmişti. Çünkü bu topraklara ekilen yurtseverlik tohumu, azim, kararlılık ve direnç kültüründen besleniyor. O kültürü, o tohumu çürütemezler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O tohum, Nazım’ın dile getirdiği üzere, “akarsu gibi umutlu/ ve buğday tanesi gibi cesur” bir tohumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Boyun eğmez, teslim olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>AVCININ APARATI DEĞİL GÜVERCİNİN KARDEŞ OLMAK </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bu arada, “selin önünden kütük kapmak” hevesinde olanlar için bir masalla bitirelim “Birgünün Hikayesi”ni.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Güvercinin biri, durgun bir dere kıyısında susuzluğunu gideriyormuş. Gözü, kapıldığı suda canhıraş debelenen bir karıncaya takılmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Birden bire, “baş başa vermeyince taş yerinden kalkmaz” sözünü hatırlamış ve yerden bulduğu bir çöpü suya atmış hemen.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O çöpe tutunup kurtulmuş karınca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Teşekkür edecek vakit bulamamış. Çünkü o sırada avcının biri, elinde silahıyla sinsice güvercine yaklaşıyormuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Onun da aklına, Hintlilerin, “kardeşinin salını karşıya geçirmeye yardım et, göreceksin ki, sen de karşıdasın”&nbsp;sözü gelmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Hemen ısırıvermiş avcıyı karınca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Can havliyle dikkati dağılmış avcının ve güvercin de kaçıp kurtulmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kıssadan hissesi şudur bu masalın: Bir olursak, iri oluruz, iri olursak diri olur; evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu, özgürlükçü ve demokratik Türkiye’yi inşa etmiş oluruz. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kurt-konusuna-ve-turkiye-devletine-hic-boyle-bakmis-mi-idiniz-13075</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kürt konusuna ve Türkiye devletine hiç böyle bakmış mı idiniz?</h1>
                        <h2>Daron Acemoğlu ABD Meksika sınır toprakları üzerinde yaptığı analizi bizim Irak, Suriye sınırlarımız için yapmış olsa idi bu kitabında çok muhtemeldir Arizona’nın olumlu kopuşunun bizde yaşanmamasını Türkiye’nin hukuki, ekonomik, yönetişim kurumlarının güçlü olmamasına bağlardı diye düşünüyorum.
 Vallahi, ben Acemoğlu’nun kitabında yazmadıklarının yalancısıyım sadece. Ama, 1853 Gadsden alımı ile Sykes-Picot arasında beni yoldan çıkaran bir benzerlik var. Ancak, sonuçlar çok farklı, bu fark kurumlar arasındaki benzemezlikler yüzünden olmasın?     </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kurt-konusuna-ve-turkiye-devletine-hic-boyle-bakmis-mi-idiniz-1776010812.webp">
                        <figcaption>Kürt konusuna ve Türkiye devletine hiç böyle bakmış mı idiniz?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbullu, Galatasaray Lisesi mezunu Prof. Daron Acemoğlu Nobel İktisat ödülü aldı, muhtemelen bu yazıyı okuyan herkes de tanıyor kendisini.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daron Acemoğlu Prof. James Robinson ile birlikte, on seneyi geçti, çok önemli bir kitap yayınladılar, “Why Nations Fail?”, yanılmıyorsam bu kitap Türkçeye de “Ulusların Düşüşü” diye çevrildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çok önemli kitap bir tarihi konuyla başlar; 19. Yüzyıl, Meksika’nın kuzeyinde, ABD’ye komşu bir bölge var, ismi <strong>Nogales</strong>, Meksika devletinin toprağı, 1848 senesinde bu bölgede ABD ve Meksika arasında bir savaş başlıyor, 1853’e gelindiğinde ABD Gila nehrinin kuzeyindeki bir bölgeyi, yaklaşık 80 bin km kare, Meksika’dan satın alarak ABD topraklarına katıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece eski Nogales resmen ikiye bölünüyor, ABD’ye katılan tarafa Arizona deniyor, Meksika’da kalan bölgeye de Sonora.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arizona da 1912’de bir ABD eyaleti statüsüne kavuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tarihten günümüze ABD’nin ve Meksika’nın ülke olarak, devlet kurumları olarak, ekonomi ve hukuk sistemleri olarak gelişimi konusunda herkesin bir fikri vardır, konuya girmiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Acemoğlu ve Robinson kitaplarının hemen bu ilk sayfalarında, Nogales’in Arizona (ABD) ve Sonora (Meksika) olarak bölünmesinden sonra bu iki bölgenin günümüze dek gelişmelerini özetliyorlar, bence bu çok güzel kitabın da ana fikri özetleniyor daha ilk sayfalarda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuzey Nogales Arizona olarak ABD’ye katılmadan önce Nogales nüfusunun adeta tümü Meksika kökenli, hepsi İspanyolca konuşuyorlardı, kısmen hala öyle, mutfak aynı, müzik aynı, özetle kültür aynı, gelir düzeyleri, yaşam standartları çok yakın.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Ancak, 20. Yüzyılda durum çok farklılaşıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün ortalama bir Arizona State (Eyalet) vatandaşının kişi başına geliri Sonora’da yaşayan ortalama vatandaşa oranla kat ve kat yüksek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arizonalılar eğitim ve sağlık hizmetlerine Sonara’da yaşayan Meksikalılara oranla çok daha rahat ve etkin olarak ulaşıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arizona’da suç oranı Sonora’ya oranla çok daha düşük yani Arizona Sonora’dan çok daha güvenli.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaklaşık bir asırlık bir sürede oluşan bu yaşam kalitesi farklılaşmasına herkes farklı açılardan yaklaşabilir ama ben de Acemoğlu-Robinson yaklaşımının, tüm kitaba da damgasını vuran yaklaşımdır bu, çok açıklayıcı ve yol gösterici olduğunu düşünüyorum, ABD’nin güçlü hukuki (yargı mesela), ekonomik (rekabet mesela) kurumları, ABD Anayasası ve özellikle de bu Anayasanın birinci ekin (1791), yönetim anlayışı* eski Nogales’in kuzeyini, ABD’nin Arizona eyaleti yani, güneyine oranla, tabiri mazur görün, uçurmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daron Acemoğlu’nun Why Nations Fail? kitabını okuduğumda bir konu aklıma takılmıştı, bugün bu konuyu okurlarla paylaşacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arizona’nın ABD eyaleti olmasından (1912) yaklaşık beş sene sonra, ünlü Sykes-Picot Antlaşması (Mayıs 2016, Birleşik Krallık, Fransa) ile Ortadoğu haritası cetvelle yeniden çiziliyor, Osmanlı İmparatorluğu ile Irak, Suriye, Filistin arasında o kopuş gerçekleşiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunları yazarken aklıma yönetmen Sinan Çetin’in 1999 yapımlı Propaganda filmi geliyor, Kemal Sunal, Metin Akpınar, Meltem Cumbul, film yaşanan dramı çok iyi özetlemiş idi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sykes-Picot ile ABD’nin 1853’de ABD’nin Gadsden alımı (Gadsden purchase) denen operasyonla Nogales’in kuzeyini, bugünkü Arizona’yı, topraklarına katması arasında, tarihte hiçbir şey aynı değildir ama büyük benzerlikler var, yapay bir sınır oluşuyor ama sonra durum farklılaşıyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda 1912 sonrası (Arizona’nın ABD eyaleti olması) Arizona’nın ABD kurumlarının sağlamlığı sayesinde Sonora’dan farklılaşmasını özetlemeye gayret etmiştim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki, 1916 sonrası, 1923’de Cumhuriyet kuruluyor bizde, yepyeni kurumlar geliyor ama acaba bu süreçte, 1923’den günümüze, bizim Güneydoğu dediğimiz topraklar ile mesela Kuzey Irak, federe Kürdistan Cumhuriyeti arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kurumlarıyla Arizona ve Sonora arasında yaşanan yaşam kalitesi farklılaşması gözlemlenebiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyarbakır, Şırnak, Hakkari ve diğer Güneydoğu illerimizde de insanlar Kürtçe konuşuyorlar, Kuzey Irak’ta da, mutfak, müzik yani genel anlamda kültür çok benzer, aynı Arizona ve Sonora gibi ama bizim Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlarımızın yaşam kalitesi Kuzey Irak Kürtlerine oranla 1923 sonrası belirgin bir biçimde olumlu bir kopuş yaşamamış. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daron Acemoğlu ABD Meksika sınır toprakları üzerinde yaptığı analizi bizim Irak, Suriye sınırlarımız için yapmış olsa idi bu kitabında çok muhtemeldir Arizona’nın olumlu kopuşunun bizde yaşanmamasını Türkiye’nin hukuki, ekonomik, yönetişim kurumlarının güçlü olmamasına bağlardı diye düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vallahi, ben Acemoğlu’nun kitabında yazmadıklarının yalancısıyım sadece.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama, 1853 Gadsden alımı ile Sykes-Picot arasında beni yoldan çıkaran bir benzerlik var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak, sonuçlar çok farklı, bu fark kurumlar arasındaki benzemezlikler yüzünden olmasın?&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*Trump’ın ABD siyasal, toplumsal tarihinde bir yol kazası olduğunu umuyorum, düşünüyorum.&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/savas-ve-baris-13074</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Savaş ve barış</h1>
                        <h2>İktidar kuru son ana kadar tutmaya kararlı görünüyor. Daha önce defalarca yaptıkları gibi. Bunun için faiz artışına gitmek zorunda kalacaklar. Yoksa programları çöker. Bir anda devalüasyonda boğuluruz. Daha önce defalarca olduğu gibi. İmamoğlu ve ABD – İran savaşında sıcak paranın güvercin sürüsü gibi nasıl hızla çıktığını daha yeni yaşadık. Getirmek için geleceğimizi sattığımız aylarca uğraştığımız sıcak para bir haftada çıkıverdi. Vergi, ceza, işçinin alınteri, iş insanının kazanç umutlarıyla topladığımız parayı rantiyecilere devir ettik.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/savas-ve-baris-1776010463.webp">
                        <figcaption>Savaş ve barış</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Müzakere zamanı; </strong>Bu hafta ilginç bir şekilde barış havasına büründü. ABD – İran, ardından Rusya – Ukrayna, hafta sonu Lübnan – İsrail ateşkesinin ilk adımları atıldı. Umarım savaşları durduracak vicdan galip gelir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Hafta başı Trump’ın İran’a cehennemi getireceği söylemleri ile gerilen dünya, hafta sonu barış müzakereleri ile nefes aldı. Çoğunluk bu müzakerelerin geçici olduğunu düşünüyor. Dünyayı</span> <span style="color:#222222">hergün biraz daha stagflasyonist riskle karşı karşıya kalıyor. Trump’ın gümrük vergileri ile başlayan gerilim, savaşlarla iyice arttı. Son ayların kazananı Rusya ve Çin. Rusya’nın sadece akaryakıt fiyat artışından ek olarak 20 milyar dolar kazandığı iddia ediliyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Barış, Amerikan dolarında, akaryakıt fiyatlarında, faizlerde gevşeme; Euro, altın, gümüş gibi ürünlerde artış beklentisi artırıyor. Savaşın devam etmesi ise tam tersi beklenti yaratır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Türkiye; </strong>Mart ayının beklenti altında kalan Tüfe sonrasında elektirik ve doğalgaza gelen %25 zam, Nisan ayı yüksek enflasyon beklentisini artırdı. Mart ayı enflasyonun beklenti altında kalmasının bir nedeni de enflasyon ölçümünde kullanılan katsayıların değiştirilmesi. 2025 yılına göre otel konaklama, otobüs yolcu taşıma gibi hizmetlerin katsayısını artırıp konutla ilgili harcama katsayısını düşürmek enflasyon düşürmede akıllıca bir çözüm gibi duruyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">MB zarar açıkladı. Bir trilyon lira zarar. Güzel zarar. Birileri zarar etmesin diye, MB zararı üstlenmiş görünüyor. Eskiden MB hep kar açıklar, her yılın Mart ayında karını hazineye devir ederdi. 2018 yılından beri önce karı, yılın başında hazineye devir edip kullanmaya başladılar; sonra ne yapıp edip Merkez Bankasını zarar eden, her yıl zarar rekorları kıran bir kurum haline getirmeye başladılar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Fakirden al, zengine ver. Sıcak para sokmanın bedeli yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bu senenin ilk üç aynında devletin ödediği faiz ödemesi geçen yılın aynı dönemine göre %103 artmış. Nas ekonomisi vardı. Ne oldu o ekonomiye sahi. Her yıl biraz daha borçlanıyoruz, her yıl daha fazla faiz ödüyoruz. Ya ekonomiyi ya Nas’ı bilmiyorlar ama büyük olasılık ikisinden de haberleri yok. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">İktidar yeniden sıcak para avına çıktı. TL yi değerli tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Uzun süreli değerli tutmak ya da değersizleştirmek. Her ikisi de yanlış bence. Gerçek fiyatında dengede kalmasına özen gösterilmeli. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">TL’yi değerli tutmak reel kesime zarar verir bir süre sonra. Son bir yıldır ciddi</span> <span style="color:#222222">zarar veriyor. Kuru tutmak için faizi yüksek tutmak zorunda kalıyor. Yüksek faiz getirisi sebebiyle adam yatırıma gitmek yerine mevduata gidiyor. İş insanı yüksek faiz sebebiyle yatırım yapamıyor. Bunun sonu ekonomik durgunluk oluyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">TL’yi yüksek tutmak mal ve hizmetini küresel pazarda pahalı hale getiriyor. İhracatçının yüksek faiz, yüksek enflasyon sebebiyle artan maliyetleri ile değerli TL birleşince ihracatçının rekabet gücü kalmıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Bu yüzden cari açık, her zaman belalımız. İhracatta düşerse açık daha da büyüyecek, ithalatın enflasyonist baskısı artacak demektir. Bu durumda bizi yine ekonomik durgunluğa götürür. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">İktidar kuru son ana kadar tutmaya kararlı görünüyor. Daha önce defalarca yaptıkları gibi. Bunun için faiz artışına gitmek zorunda kalacaklar. Yoksa programları çöker. Bir anda devalüasyonda boğuluruz. Daha önce defalarca olduğu gibi. İmamoğlu ve ABD – İran savaşında sıcak paranın güvercin sürüsü gibi nasıl hızla çıktığını daha yeni yaşadık. Getirmek için geleceğimizi sattığımız aylarca uğraştığımız sıcak para bir haftada çıkıverdi. Vergi, ceza, işçinin alınteri, iş insanının kazanç umutlarıyla topladığımız parayı rantiyecilere devir ettik. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:#222222">03.04. 2026 TCMB ve BDDK verilerine göre; </span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:#222222">Yabancı Portföy;</span></strong> <span style="color:#222222">Mart ayı başından ilgili tarihe</span> <span style="color:#222222">DİBS lerde 5,5 milyar dolar</span> <span style="color:#222222">ve hisse senedinde 1 milyar dolarlık azalış görünüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:#222222">DTH;</span> </strong><span style="color:#222222">Vatandaşlarda 3 milyar dolar, kurumlarda 3 milyar dolara yakın artış var.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>TCMB rezerv; </strong>Brüt ve net rezervlerde beş haftalık düşüşün ardından artış var ama, swap hariç net rezerv altıncı haftayı da azalışla kapadı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Krediler; </strong>Hacim artışında ikinci haftayı geride bıraktık.</span> <span style="color:#222222">Faizlerde ise artış devam etti. Bu senenin en düşük ortalama faizine göre ilgili hafta, ortalama bireysel kredi faizi 5 puan, ticari kredi faizi 11 puan ve üç aylık mevduat ise 4 puan artmış. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Piyasalar; </strong>Bu hafta piyasalar savaşın biteceğini satın almış. Dolayısıyla teknik, barışın fiyatlanmaya başladığını hissettiriyor. Karşılıklı iki fiüze tüm tahminleri tersine döndürebilir. Gökyüzünde küresel uçaklar uçamaz hale gelebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Gümüş; </strong>Mart başından beri; “85 ile 95 dolar arasına bir şans verecek gibi duruyor” tahmininde bulunuyorum. Önce 78 ve 81 dolar dirençlerini geçmeli. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Altın; Yine Mart başından beri; “4900 dolar ile 5200 dolar arasına kadar yükselebilir” diye yazıyorum. 4660 dolar altına gelmediği müddetçe bu beklentim devam eder. İlk direnç 4975 dolar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Dünya emtia endeksi;</span> <span style="color:#222222">138 ile 126 puan arasında dalgalanır demiştik. 138 dolardan sert gevşedi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">USD/TL;</span> <span style="color:#222222">Haftayı 44,75 lira civarından kapatır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222">Eur/Usd; Güçlü döndü. 1,1685 üstünde kalabilirse Euro lehine güçlenme sürer. 1,1575 seviyesini yeniden destek yapmak isteyecektir. 1,1780 ilk direnç. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>ABD Tahvil 10 YR; </strong>Ağustos 2025 ayından beri</span> <span style="color:#222222">%4,30 güçlü dirençti, savaş ile birlikte yukarı kırılmıştı. Şimdi destek durumunda. Bu hafta altında kalırsa %4,20 ye gevşer. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bist100;</strong> Bir aydır belirtiğim 12600 puan desteğinden sert döndü ve bir ay önce belirtiğim 13700 puan hedefini bile yukarı doğru geçti. 14500 direnç, 13400 destek.<br />
Geçen hafta “Dolar bazında</span> <span style="color:#222222">2026 Şubat başından beri yükselen bir kanal içinde. Bu hafta destek 2,82 dolar.” Tahmininde bulunmuştum. 2,83 dolardan sert yukarı yaptı. 3,10 dolar ilk direnç. 3,31 kanal direnci.<br />
Burada önemli olan nokta şu; Mart başı savaşın başlamasıyla hisse borsasının sert düşmesi ve hem TL hem dolar bazında GAP bırakmasıydı. Geçen hafta bu Gapler kapandı. Bu boşluğu kullanarak ucuz hisse alanların satışı gelebilir.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Dolar endeksi; </strong>Mayıs 2025 tarihinden beri direnci olan 99,50 puanı kırıp üstünde kalmıştı. Geçen hafta geri dönüp 98,50 civarını gördü. Bu hafta 99,50 puanı yeniden direnç yapmayı deneyebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Bitcoin; </strong>64700 dolar destek, 76000 dolar direnç.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#222222"><strong>Brent ve Ham petrol; </strong>Brent petrolde</span> <span style="color:#222222">98 dolar desteği kolay kırıldı. Yeni destek</span> <span style="color:#222222">86 dolar. Ham petrolde ise; 95 dolar dayandı. 95 dolar ilk destek, sonra 85 dolar desteği var.</span> </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/beden-dili-13073</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Beden dili</h1>
                        <h2>Bence her şeyi beden diliyle anlamaya çalışmamak lazım. Bütün kemiklerim ağrıyor. Kalksam gerinsem ne düşüneceksin?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/beden-dili-1775943632.webp">
                        <figcaption>Beden dili</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sözde şeffaflık ispatı açık kapı ya…Kendilerince laf çevirmekte usta olduklarını sanıyorlar. Klasik dedikodu üçlüsü oturmuş. Seni gömüyorlar o sırada ama hooop kapıda dikildiğin anda trafik de ne kötüydü bu sabah… Hiç şaşmaz. Buyurun filan dediler. Günaydın dedim. Yok hemen bir şey sorup gideceğim dedim. Ayakta durunca böyle kontrolü elden bırakmıyorum, bir de siz oturun daha geyik yapın benim işim var demiş oluyorum. Acayip sinir oluyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meral Hanım hemen kahvesine uzandı, ağzına götürdü. Beni mi bekledin kahvene saldırmak için sanki anlamadık. Gözlerini sehpadan Ali Bey’e, oradan bir zahmet bana çevirdi. Bir de insan kaynakları müdürü olacak, yapması gerekenleri yapmamasını kenara koy, ne yapmaması gerektiğinden zerrece haberi yok. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seda da yalandan bol bol gülümsüyor, nedir yani acıyor musun bana sen kimsin…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Coşkulu bir günaydın böyle, ortalığı bastıracak aklı sıra. O kadar rahatsızsan hakkımda dedikodu yapılmasından, bir zahmet kalk git değil mi önceden? Şanın yürüsün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünkü çocuk halkla ilişkilerci olmuş da bana profesyonellik satıyor. Ben ne yaptım ama?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne yaptın?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Başımı geriye atıp burnumun üstünden bakmadım, ayakkabılarımın ucuna da bakmadım. Esas Meral Hanım’ın alnının ortasına bakarak iki kelam ederdim onu da yapmadım. Kapıdan içeri bir adım attım, herkesin gözünün içine bakarak, toplantı notlarını revize ettim, acil demiştiniz hemen herkese ileteyim mi diye sordum. Dik duruyorum ama ellerim filan da rahat yanımda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yani ne olmuş oldu, anlamadım tam?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Oyunlarını bozdum. Bunlar böyle gizli isyancı ya da açıktan gıcık hareketler bekliyor benden. Yaptığınızı biliyorum ama sizi sallamıyorum demiş oldum. Yani sizin yapamadığınızı yapıyorum. Ben işimi yaparım öyle ucuz sohbetlere pabuç bırakmam, hakkımda da istediğiniz kadar konuşun umurumda değilsiniz demiş oldum. Biz beden dilini ucuz kişisel gelişim kitaplarından öğrenmedik herhalde istesem kitabını yazarım.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Neyse ya boş ver bence bunları. Takma kafanı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Aa delinin zoruna bak. Ben niye takayım kızım bunları. Taksam böyle mi yaparım?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“E beden diline takmışsın ama baksana.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ayıp ediyorsun Gülnur’cum. Ona takmak değil bilmek denir. Biliyorum da diyemem hoş, hissediyorum. Beden dili öğrenilmez, hissedilir. Mesela sen şimdi esnedin ya… Bana açık açık senden sıkıldım diyorsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Daha neler… Senden hiç sıkılır mı insan? Ama mesela geceleri üçte zınk diye uyanıyorum artık. Sonra dön dur. Beşte yine uyur gibi oluyorum, o da tavşan uykusu. Altı buçukta kalkıp servise koşacaksın. Ne uykusu… Bence her şeyi beden diliyle anlamaya çalışmamak lazım. Bütün kemiklerim ağrıyor. Kalksam gerinsem ne düşüneceksin? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“O çok açık olarak kafamı şişirdin artık bu muhabbet bitsin ya da konu değişsin demek…Burası senin masan olduğu için de bana kibarca git demek istiyorsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ohooo yanmışız böyle. Sen her harekete bir mana arayacaksan.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Tamam tamam… Son bir şey söyleyeyim o zaman. Bak şimdi gözlerini açtın omuzlarını içeri doğru kıstın. Kendini baskı altında hissettin. Eleştirdiğimi düşündün seni. Gözlerini de böyle açman şu söylediklerine inanamıyorum beni tedirgin ettin demek. Duruma göre suçluluk hissi de olabilir. Ben seni yakaladım, sen de masum görünmek istedin. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben böyle konuşmaya devam edersem tuvalete kaçman an meselesi. Eğer durumu çözmek istiyorsam sesimi yumuşatıp kendimi eleştirmem ve konuyu bir komikliğe bağlamam gerekecek.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Arzu’cum sana beden dilinle hayatta başarılar diliyorum. Ben gerçekten de tuvalete gidiyorum. Eğer normal insanların diliyle konuşmak istersen öğle yemeğinde buluşalım. Buradaki beden dilim hakkında ne düşündün sorması ayıptır?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Burada beden dili yok açıkçası Gülnur. Düpedüz konuşma dili. Tamam öğlende görüşürüz.”</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trumptan-onceki-trumpin-basi-dertte-13072</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump’tan önceki Trump’ın başı dertte</h1>
                        <h2>Magyar onu yenerse, bu dünya çapındaki demokratlara ilham olacak; Merkezi hükümetin pek çok ana kurumu ele geçirdiği ve seçim zeminini eğdiği bir ülkede bile halk hareketinin galip gelebileceği kanıtlanacak. Tüm yetişkin hayatını Orbán döneminde geçirmiş insanlar onsuz bir ülkeyi hayal ediyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumptan-onceki-trumpin-basi-dertte-1775940214.webp">
                        <figcaption>Trump’tan önceki Trump’ın başı dertte</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Budapeşte’nin zengin kale semtinde restore edilmiş bir villada bulunan Tuna Enstitüsü, Macaristan’da yabancı muhafazakârlara hitap eden birkaç devlet destekli düşünce kuruluşundan ve vakıftan biri. Perşembe akşamı, Macaristan seçimlerinden üç gün önce düzenlenen bir panel tartışmasında hava oldukça kasvetliydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikalı ve Avrupalılardan oluşan konuşmacılar Başbakan Viktor Orbán’ın zor da olsa bir zafer kazanabileceği umudunu henüz kaybetmemişti, ancak hepsi Fidesz partisinin, Orbán’ın 16 yıl önce iktidara dönüşünden bu yana en ciddi meydan okumayla karşı karşıya olduğunu kabul ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İşte sorun şu,” dedi National Review yazarı John Fund. “Bir tür olumlu kampanya yürütmek zorundasınız.” Beşinci dönem için aday olan Orbán, korku üzerine bir kampanya yürütüyor. Ekonomi genel olarak korkunç görülüyor: yüksek işsizlik, neredeyse sıfır büyüme ve çok zayıf sosyal hizmetler… </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaaaaa.jpg" style="height:443px; width:758px" /></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tuna Enstitüsü</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orban Kampanyası büyük oranda, merkez sağ rakibi Péter Magyar’ın Macaristan’ı Ukrayna savaşına sürükleyeceği yönündeki fantastik iddiaya dayanıyor. Macaristan’ın başkenti Budapeşte, Magyar ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin yan yana vesikalık fotoğraflarının bulunduğu posterlerle kaplı: “Onlar Tehlikeli! Durdurun Onları!” yazıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişte Orbán, şeytanlaştırdığı rakiplere karşı konumlanarak başarılı olmuştu. George Soros hakkındaki birçok sağcı komplo teorisi yaymıştı. Ama bu sefer işe yaramıyor gibi görünüyor. Fund, “Ekonomi konusunda Fidesz’in ortaya koyduğu idealist, olumlu bir mesaj görmek için gerçekten zorlanmak gerekiyor” diye konuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçime girerken çoğu anket, Magyar’ın Tisza Partisi’nin epey önde olduğunu ve büyük bir zaferin yolda olduğunu gösteriyor. Tuna Enstitüsü’ndeki konuşmacıların da anladığı gibi, Orbán’ın yenilgisi dünya çapındaki muhafazakâr hareket için ciddi sonuçlar doğurma potansiyeline sahip. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán rejimine yakın, cömertçe finanse edilen Mathias Corvinus Collegium’da görevli Avusturyalı siyaset bilimci Ralph Schoellhammer Macar vergi mükelleflerinin “sonsuza dek minnettar olduğum” bir şekilde “Avrupa’da daha önce var olmayan bir muhafazakâr ekosistemi” finanse ettiğini belirterek konuyu ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fidesz döneminde Budapeşte, kendi hükümetlerinden bıkmış gericiler için adeta bir Disneyland haline geldi. Amerikalı ve İngiliz muhafazakârlar sürekli Tuna Enstitüsü burslarıyla şehirden gelip geçiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">The Atlantic’in yakın zamanda bildirdiğine göre, Orbán, Macarca bilmeyen ve JD Vance’e yakın bir MAGA etkileyicisi olan Gladden Pappin’i, Dışişleri Bakanlığı’nın politika planlama kadrosuyla aynı işi yapan Macaristan Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nün başına getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet fonları İngiliz muhafazakâr Roger Scruton’un adını taşıyan bir kafe zincirini de destekliyor; Perşembe günü ziyaret ettiğim birinde duvarda Scruton’un “Muhafazakârlık bir fikirden çok bir içgüdüdür” sözü yer alıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Perşembe akşamı etkinliği tanıtan Orbán destekli, Avrupa odaklı sağcı medya kuruluşu Brussels Signal’in yayıncısı Patrick Egan, Budapeşte’deki atmosferi İkinci Dünya Savaşı sonrası Paris’teki Sol Kıyı’nın altın günlerine benzetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Macar halkının parasıyla mümkün olan bu cennet, artık sona erebilir. En önemlisi, Orbán uluslararası sağa sadece maddi destek sağlamıyor. Macaristan’da yarattığı sistemi “Liberal Karşıtı demokrasi” olarak adlandıran Orbán, bunu Batı liberalizmine karşı işleyen bir muazzam bir etki yaratan Hristiyan milliyetçi alternatif olarak uzun zamandır sunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2022’de Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, “Modern Macaristan muhafazakâr devlet yönetimi için sadece bir model değil, büyük harfle MODELdir” demişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka hiçbir siyasetçi Orbán kadar, muhafazakârlara hükümet gücünü kültür savaşlarında nasıl kullanacaklarını göstermedi. Önde gelen bir liberal üniversiteyi kapattı, okullarda Florida’daki ünlü “Eşcinsellik karşıtı” yasanın öncülü olacak şekilde “eşcinsel propagandayı” yasakladı. Büyük medya organlarını müttefiklerine devretti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Steve Bannon bir zamanlar Orbán’ı “Trump’tan önce Trump” olarak tanımlamıştı. Şimdi Orbán kendi vatandaşlarından olası bir tokatla karşı karşıya. Ve şiirsel bir tesadüfle, tam da MAGA hareketinin entelektüel öncüsünün Trump’ın yıkıcı ve utanç verici İran savaşı altında çatırdadığı anda tökezliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En azından son on yıldır, dünya çapındaki liberalizm karşıtı sağcılar momentum ve enerjiye sahip gibi görünüyordu. Cesur ve sınırları zorlayan onlardı; yollarına çıkmaya çalışan eski merkez sol partiler ise yorgun ve biraz şaşkın duruyordu. Ama bugün, modern popülist sağın öncüsü Orbán da, onun zirvesi Trump da çırpınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2022’de muhafazakâr popülist Sohrab Ahmari, Trump’ı coşkuyla destekleyen bir yazının yazarıydı; Trump’ın Amerikalılara “başarısız elitleriyle yüzleşme ve onları dizginleme şansı” sunduğunu savunuyordu. İki yıldan kısa bir süre süren dizginsiz Trump yönetiminden sonra Ahmari o elitleri özlemle arıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaa.jpg" style="height:380px; width:758px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(<span style="color:black">Budapeşte’nin başkenti, Magyar ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin yan yana vesikalık fotoğraflarının bulunduğu posterlerle kaplı. Üzerinde ‘Onlar Tehlikeli! Durdurun Onları!’ yazıyor.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhuriyetçi Parti’nin popülist versiyon vaat eden her şeyi karaya oturdu aşamasına geldi. “Liberal teknokratların dönüşünü” özlediğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fidesz’in yönetimi Trump’ınki kadar yıkıcı olmadı. Macaristan’ın kaybedecek o kadar şeyi yoktu ama kendi ölçülerinde bir başarısızlıktı. Macaristan artık Avrupa Birliği’nin en yoksul ülkelerinden biri ve Transparency International’a göre Bulgaristan’la birlikte en yolsuz olanı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán hükümeti doğurganlığı artırmak amacıyla GSYİH’sinin %5’inden fazlasını ailelere yönelik yardımlara harcıyor, ancak 2025’te doğurganlık oranı kadın başına 1,31 çocuğa düştü. “Nüfus azalması şu anda tarihin en yüksek hızıyla ilerliyor” diyor Doğu Çalışmaları Merkezi’nin 2025 raporu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette Tisza lideri Magyar’ın zaferi garanti değil. Geçmişte anketler Fidesz desteğini olduğundan düşük göstermişti; dört yıl önceki son ziyaretimde de anketler rekabetçi bir yarış gösteriyordu ama Orbán’ın partisi ezici bir zafer kazanmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’ın seçim bölgeleri derinlemesine gerrymander edilmiş (seçim haritası iktidar lehine düzenlenmiş), yani oyların çoğunluğunu almadan bile parlamentoda çoğunluğu kazanabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mart ayında Fidesz’in Macaristan’daki Roman azınlıktan oy satın almaya çalıştığı iddialarıyla ilgili bir skandal patlak verdi. Seçimin son günlerinde başka ne tür kirli oyunlar geleceğini kimse bilmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Tisza’nın önde görünümü, hem Fidesz’in yapısal avantajlarını hem de olası hilelerini aşacak kadar güçlü görünüyor. Fund’un da kabul ettiği gibi, Orbán’ın kampanyası yorgun ve ilhamsız hissiyatı veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki hafta önce kendi mitinginde yuhalandı; bazıları bunu Romanyalıların diktatör Nicolae Ceaușescu’yu yuhaladığı ve ertesi gün ülkeyi terk etmeye çalıştığı kritik ana benzetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımsız milletvekili ve yolsuzluk karşıtı aktivist Ákos Hadházy, “Fidesz normalde yaptığından daha fazla hile yapmazsa, muhalefet kazanacak ve belki de büyük kazanacak” diye konuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle olsa bile Macaristan muhtemelen muhafazakâr bir ülke olarak kalacak, çünkü eski bir Fidesz yetkilisi olan Magyar hiçbir şekilde ilerici değil. İki yıl öncesine kadar rejimin içindeydi; eski Adalet Bakanı Judit Varga’nın eski eşi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Partiden oldukça spektaküler bir şekilde ayrıldı. Başkan Katalin Novák’ın bir çocuk yuvasındaki cinsel istismarı örtbas etmekten hapis yatan birini affettiğinin ortaya çıkmasıyla Orbán hükümeti büyük bir skandalla sarsıldı. Novák istifa etmek zorunda kaldı, affı imzalayan Varga (Magyar’ın eski eşi) ile birlikte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macar siyaset analisti Péter Krékó, olayın etkisini Jeffrey Epstein skandalına benzetti ve “ahlak vaazı veren bir hükümetin ahlaki çöküşünü” gösterdi. Skandal patlak verdikten sonra, hükümetin diğer üyelerinin de işe karıştığına dair yaygın spekülasyonlar arasında Magyar Facebook’ta rejimi kınadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımsız YouTube programı Partizan’da suçlamalarını genişletti: “Ülkenin yarısının zaten birkaç ailenin elinde olduğunu hissettiğinizde, neyi bekliyorsunuz ki?” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orbán’ın müttefikleri genelde safları bozmakla tanınmaz; röportajının etkisi hızla yayıldı ve Magyar doğruyu söyleyen bir muhalif olarak selamlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birkaç hafta sonra, 15 Mart 2024’te (Macar ulusal bayramı), Magyar Budapeşte’de on binlerce kişinin katıldığı bir miting düzenledi ve yeni siyasi hareketini ilan etti. Kampanyasını tek bir şeye odakladı: Orbán rejiminin efsanevi yolsuzluğuna karşı çıkmak. Bu yolsuzluk, Orbán’ın müttefiklerini muazzam zenginleştirirken sosyal hizmetleri o kadar yıpratmıştı ki hastaneye giden insanlar kendi tuvalet kağıtlarını getirmek zorunda kalıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biden’ın eski Macaristan Büyükelçisi David Pressman, “Tek konuştuğu politika, Macaristan’ı ve Macar kimliğini yozlaştıran bu kleptokrasiye (hırsızlar yönetimi) sistematik bir meydan okuma gerektiği” tanımlamasını yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne Trump ne de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu kleptokrasiye meydan okumanın başarılı olmasını istiyor ve ikisi de Orbán’ı ayakta tutmak için çok uğraşıyor. Amerikan sağına ilham kaynağı olmasının yanı sıra Orbán, Avrupa’daki Rus çıkarları için de at koşturan bir figür: Liderliğinde Macaristan, Rusya’ya yönelik AB yaptırımlarını ve Ukrayna’ya yardımı engelledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/bbbb(1).jpg" style="height:400px; width:758px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kahramanlar meydanında protesto konseri</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington Post’un bildirdiğine göre Rus istihbaratı, Macarları Orbán etrafında kenetlenmeye ikna etmek için ona suikast düzenleme fikri önermiş. Bu olmadı ama bu hafta Sırbistan’ın Putin yanlısı devlet başkanı, Macaristan için kritik enerji altyapısına yönelik sözde bir Ukrayna terör planını ifşa etti; bu iddia geniş çapta Rus manipülasyonu olarak görüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sözde plan ortaya çıkar çıkmaz Vance, Orbán için kampanya yapmak üzere Budapeşte’ye geldi ve Orbán’ın Ukrayna müdahalesi suçlamalarını tekrarladı. Rus ve Amerikan çıkarlarının bu buluşması özellikle çarpıcı, çünkü Salı gününe kadar ABD İran’la savaş halindeydi ve ABD yetkililerine göre İran, Rusya’dan yardım alıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Ancak sıradan Amerikan jeopolitik çıkarları, Orbán’ın Amerikan sağı için sembolik öneminin yanında sönük kalıyor gibi görünüyor. Milletvekili Hadházy Biz Orbán’dan kurtulmak istiyoruz, Trump ve Putin ise onu tutmak istiyor” diye dert yanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın Putin yanlısı bir otokrata yardım etmesi, Amerikan dış politikasını ne kadar tersine çevirdiğini gösteriyor. Ama aynı zamanda Orbán’ın yenilgisinin neden bu kadar sarsıcı olacağını da gösteriyor. Dünyanın en güçlü otokratları Orbán’ın kazanmasını istiyor; Putin ve Trump’ın yanı sıra İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’dan da onay aldı ve Çin’in muhtemel desteğini de alıyor çünkü Orbán Çin’in Küresel Altyapı Yatırımı girişimlerini benimsemekte tereddüt etmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de eğer Magyar onu yenerse, bu dünya çapındaki (iktidara nazaran) küçük (görünen) demokratlara ilham olacak; Merkezi hükümetin pek çok ana kurumu ele geçirdiği ve seçim zeminini eğdiği bir ülkede bile halk hareketinin galip gelebileceği kanıtlanacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cuma akşamı geç saatlerde binlerce genç Macar, Budapeşte’nin en sembolik meydanlarından Heroes’ Square’e (Kahramanlar Meydanı) rejim karşıtı bir konsere akın etti. Sahnedeki düzinelerce Macar yıldızın kısa gösterileriyle Fidesz’i yeren rap-rock parçaları yükselirken, tüm yetişkin hayatını Orbán döneminde geçirmiş insanlar onsuz bir ülkeyi hayal ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">30 yaşındaki bilgisayar programcısı Bálint Örvényes, “Yıllardır bunun peşindeydik” dedi. “Sonra ne olacağını bilmiyorum, ama insanların değişim rüzgârını hissettiğinden eminim ve eminim ki bunu çözeceğiz.”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Michelle Goldberg</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Bağlantı:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/11/opinion/viktor-orban-donald-trump-hungary-right.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/11/opinion/viktor-orban-donald-trump-hungary-right.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ozel-ara-secim-cikisiyla-neleri-basardi-13071</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Özel 'ara seçim' çıkışıyla neleri başardı?</h1>
                        <h2>Özgür Özel, 2003’te Erdoğan’ın önünü açan tarihsel sürece atıfta bulunarak iktidarın güncel tavrındaki çelişkileri gün yüzüne çıkarıyor. Bu hamle bir yandan AK Parti’nin siyaset üretme kabiliyetini sorgulatırken, diğer yandan muhalefet liderlerini 'destek' teması etrafında birleştirerek siyasetin tıkanan damarlarını açmaya aday görünüyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secim-hukuki-degil-siyasi-bir-tartisma-1775938770.webp">
                        <figcaption>Özel 'ara seçim' çıkışıyla neleri başardı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP lideri Özgür Özel’in başlattığı “ara seçim” tartışması, Türkiye’de siyasetin içinde olduğu açmazı göstermesi açısından bir turnusol niteliğindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası bu turnusol, genel olarak iktidar bloku ve özel olarak da AK Parti’nin içine düştüğü “siyasetsizliği göstermesi açısından önemli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel’in ara seçim talebine, 2003 yılında Rahmetli Deniz Baykal’ın siyasi doğruluk adına önünü açtığı ara seçimle milletvekili seçilip başbakan olan Erdoğan’ın açıklamaları da, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in verdiği cevaplar bu siyasetsizliği açık biçimde gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel bu hamle ile sonuç alamayacağını muhtemelen biliyordu. Bu hamle ile hedefi, &nbsp;AK Parti’yi, “seçimden kaçan parti” durumuna düşürmek idi ki, bunda şimdiye kadar başarılı oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan Özel, bu hamle ile bir şeyi daha başardı; DEM Parti Eş Başkanları ile başladığı muhalefet liderleri ile “ara seçime destek” temalı görüşmeleri, muhalefetin birbiri ile konuşabilmesi noktasında da geç kalınmış ama önemli bir adım atmış oldu. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">HUKUKİ DEĞİL SİYASİ KARAR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teknik bir süreç olarak ara seçim konusunda pek çok teknik bilgiyi öğrendik bu süreçte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstifa etmesi gereken milletvekili sayısından bunların Meclis’te bu istifaların kabul zorunluluğuna, Meclis İçtüzüğünden Anayasa maddeleri ve onların emredici hükümlerine kadar pek çok şeyi. Ve bunların hepsi hukuki süreçle ilgiliydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa bu noktada gerçek şu ki, Özel’in başlattığı bu hamlenin kendisi de, bu hamle ile başlayan tartışmalar da ve bir bütün olarak sürecin kendisi de hukuki değil tamamen siyasi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun bir süredir de AK Parti ve Cumhur İttifakı’nın devletle birlikte çizdikleri alanda siyasetsizliği tercih ettikleri için Özel’in bu siyasi hamlesi karşısında AK Parti’nin tüm yetkililerin açıklamaları bu siyasetsizliğin açık ifadesi olarak karşımıza çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ÖZEL CHP’NİN GÜCÜNÜ GÖRÜNÜR KILMAK İSTEDİ</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel bu hamle ile gidilecek bir ara seçimde CHP’nin seçim kazanarak oy gücü üzerinden iktidarı erken seçime götürmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakışın bir özgüven içerdiği muhakkak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet partisinin bu özgüveni karşısında iktidarın seçimden kaçması açık bir özgüvensizliği göstermektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İleri sürülen bahaneler mesele istifaların Meclis’te kabul edilme zorunluluğu ya da çevremizde savaş varken erken seçime gitmenin doğru olmayacağı düşüncesi bu özgüvensizliğin tezahürleridir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AK Parti Sözcü’sü Ömer Çelik, “sandığı en çok seven partiyiz” derken gerçeği nasıl tersyüz ettiğinin farkında olduğunu bize yansıtıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet seçimi, sandığı seviyorlar, peki ne zaman; seçimin sınırlarını, kullarını kendileri koydukları zaman. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yoksa yasal olarak evet istifasını veren 22 milletvekilin istifasının Meclis’te kabul edilmesi gerekli ama bu aşamada bunun bir prosedürü yerine getirmekten başka bir şey olmaması gerekirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, AK Parti sandığı seviyor bu aşamada sadece bir retorik. Bugün karşı karşıya olduğumuz gerçek durum; AK Parti’nin sandıktan kaçtığıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerçeği inkâr için öne sürülen hukuki zorunlulukları ara seçime bir engel olarak ortaya koymak; inkâr etmek isterken bu gerçeği yani siyasetsizliğin kabul etmektir. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SİYASET: MİTİNGLERDEN ANKARA’YA</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarda değindim tekrar edeyim; Özel ara seçim çağrısı ile hukuki zorlukları ortada olan siyasi bir hamle yapmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama yaptığı bir şey daha var ki, bu, bundan sonraki süreçte çok daha önemli olacaktır. Bu hamle başlattığı diğer parti liderleri ile “ara seçime destek arayışı” görüşmeleri çok değerlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta bir biçimde öne alınacak seçimde, muhalefetin adayının cumhurbaşkanı seçilmesi daha önemlisi de muhalefetin şikâyet ettiği bu düzenin değişmesinin tek koşulu “birlikte” hareket etmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu sağlanması bir süreçtir. Ama bu sürecin başarıya ulaşması ise ancak muhalefetin asgari ortaklıkta buluşmasıdır. Bu ortak kesen ise “demokrasiye dönüş”, bu düzeni durdurmak gibi en genel, en çok istenen talep olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel ilk adımı atmıştır ve ben bundan sonra bunu sürdüreceğini düşünüyorum. Özel’in bu adımı umarım karşılık görmeye devam eder. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/motel-destino-13070</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Motel Destino</h1>
                        <h2>Bazı yazarlar, tarihçiler güneyin fakrü zaruretini iklime bağlarlar. Güney ülkeleri Ekvator çizgisi civarında ve onun altında yer alır. Bu nedenle hava hep sıcaktır ve sıcak insanı rehavete sürükler. Enerjisini emer. Irkçı tınılar da taşıyan bu görüşlerin en ılımlıdan en fanatik yazara kadar kendince savunuları vardır. Kuzeyliler ısınmak için harcadıkları çaba ile medeniyette de ileri gitmişlerdir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/motel-destino-1775935121.webp">
                        <figcaption>Motel Destino</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya haritası neden olduğu gibidir. Neden kuzey üsttedir de güney aşağıda? Neden harita batıdan doğuya eşit düzlemdedir de kuzeyle güney arasında ast üst ilişkisi vardır?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın yazılı tarihini okuduğunuzda hikâyenin doğu-batı, batı-doğu ekseninde olduğunu görürsünüz. Güney bu hikâyede neredeyse yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Garp ve Şark birer sosyolojik mevhumdur ama cenup ve şimal sadece yönden ibarettir. Meşhur tekerlemede ışık doğudan bilgi batıdan gelir. Kuzeyden zulüm güneyden ise gelse gelse narenciye gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya çok uzun bir süre boyunca İspanya/Portekiz sahillerinden başlayan ve Çin’de biten lineer bir gezegen olarak kaldı. İspanya’nın batısında Amerika’nın sözde “keşfi” için tam 15. Yüzyılı bekledik. Yine de dünyanın doğu batı ekseni çok fazla oynamadı. Amerika deyince akla Birleşik Devletler, Kanada hadi en fazla Meksika geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya sahnesinde Güney’in de var olduğu hatta dünyada eşitsizliğe karşı bir mücadele olan Sosyalizmin kuzey/güney diyalektiğinde anlatılması ve anlaşılması gereğinin altının çizilmesi ise 20. Yüzyılın ikinci yarısını bekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni Sol kavramının eşitsizlik anlayışında dünyanın Kuzey’in merkez Güney’in ise çevre statüsünde olduğu bir tasavvur yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın algılanmasında ortaya konulan bu dönüşüme karşın bazı şeylerin geri konulması artık olası değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın en büyük ülkelerinden biri olan Brezilya’da ülkeyi sözde keşfeden Portekizli ve İspanyol denizcilerden önce burada yaşayan etnik nüfusun payı %1’in altına inmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tek kusurları altına ve gümüşe ve metalden yapılan silahlara kuzeyden gelenler kadar önem vermemekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyada sömürgecilik diye adlandırılan dönemin mirasına baktığımızda sömürülen bölgelerdeki asli halkların kökünün kuruması hiç de nadir görülen işlerden değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı yazarlar, tarihçiler güneyin fakrü zaruretini iklime bağlarlar. Güney ülkeleri Ekvator çizgisi civarında ve onun altında yer alır. Bu nedenle hava hep sıcaktır ve sıcak insanı rehavete sürükler. Enerjisini emer. Irkçı tınılar da taşıyan bu görüşlerin en ılımlıdan en fanatik yazara kadar kendince savunuları vardır. Kuzeyliler ısınmak için harcadıkları çaba ile medeniyette de ileri gitmişlerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Motel Destino filminde hikâye boyunca hep bir şortla günün geçmesini gördüğümde aklımdan güneye dair bu şablonlar geçmişti (<a href="https://mubi.com/tr/tr/films/motel-destino" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://mubi.com/tr/tr/films/motel-destino</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Brezilya’nın Ceara şehri sahilinde başlayan hikaye Turkuaz bir deniz, batmayan bir güneş altında sıradan insan hikayelerine odaklanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Brezilya’da Pele’ye özenen bir futbolcu yeteneklerine sahip değilseniz suç ekonomisinin dışında kalmak için çok çaba göstermek zorundasınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin baş kahramanı Jorge de kaderini uyuşturucu simsarı bir kadının piyonu olmaktan kurtarmaya çalışmaktadır. Sonunda bir yol kenarında yok oluşa teslim olmamak için çıkış arar. Sao Paulo’ya gidip meslek okulunda öğrendiği elektrikçilik yetenekleri ile bir dükkan açmayı ummaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zor kaçış planında yolu Motel Destino ile kesişir. Görece yaşlı koca ve ona göre daha çekici eşin yönettiği bir mekandır Motel Destino. Karı koca sözde ortaktır ama kocanın sözü kuraldır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Motel Destino yani Kader Otel’inin temel hizmeti müşterilerin rahatça sevişebilmeleridir. Müşteriler Motel Destino’ya bunun için gelir. Yalıtımsız odalardan gün boyu yayılan aşk sesleri hiç bitmeyen bir koro gibi yankılanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin bu kurtuluş arayışını merkeze alan teması sinema sanatının çok bilinen klasik hikayelerine göndermelerle ilerler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karı koca arasına giren üçüncü kişinin yarattığı gerilimin merkezde olduğu kapıyı ikinci kez çalan postacı hikayesi tanıdıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendisi de bu insanı eriten iklimden çıkmış yönetmenin sinemanın eski üstatları Pasolini ve Fassbinder’e selam durması yeni üstatlardan Gaspar Noe ile benzeşmesi özgün bir işin ortaya konmasına engel olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin Shining’i andıran bir gerilimle ulaştığı kreşendo sonunda vardığı final ise sinema tarihinin en özgün fikirlerinden birine ulaşıyor. Bir bienal eseri tadındaki final görseli ile film boyunca da sinemasal bir enstalasyona şahit olduğumuz duygusu daha da pekişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın Batı Doğu eksenindeki kavga dolu tarihinde sahneye girmekte acele etmeyen ve yardımcı oyuncudan fazlası olamayan Küresel ve Coğrafi Güneyin sıcak iklim, turkuaz deniz ve bitmeyen zamane sorunlarına içerden bakış filmi Motel Destino. </span></span></p>

<p><br />
&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-13069</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>TRÇ: MHP’nin yeni ittifak önerisi</h1>
                        <h2>Son dönemde MHP’nin ayrılıkçı Kürt hareketinin legal siyasete girmesini hedefleyen, girişimi de beklenmedik bir gelişmeydi. Moskova’da Türk-Rus-Çin İttifakının gündeme getirilmesi, daha ileri gidilerek, seçimlerde AKP ile kurulacak ittifakın, temel şartı olacağının öne sürülmesi, iç siyasetin gündeminde üst sıralarda yer alacağa benziyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-1775921871.webp">
                        <figcaption>TRÇ: MHP’nin yeni ittifak önerisi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlık tarihi boyunca tanık olduğumuz, güce dayalı dayatma yöntemleri şaşılacak ölçüde benzeşirler. Farklı başlıklarla tanımlanan, gerçekte&nbsp; “paylaşım” amaçlı savaşların ortak özellikleri, başlangıçta kuralları &nbsp;güçlülerin belirlemeye kalkışmalarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Dünya Savaşı öncesinde; Nazilerin Almanya’da ortaya çıkışları ile başlayan, tarihsel dram Türk kamuoyunca bilinir. Ancak İngilizlerin Hindistan ve Çin’de yaptıkları pek bilinmez. Savaşın bitiminde kurulan, yeni dünya düzeninin&nbsp; dayattığı “soğuk savaş” yıllarının anıları , artık eski Amerikan filmlerinde kalmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dışında kalmayı başaran Türkiye, tavrını1947 yılından başlayarak, savaşan taraflardan “Batının” yanında konumlanarak belirler. Bu tutum iç siyasette de kendisini gösterir. İktidar ve muhalefetin dış politikada ayrılmaz ikili izlenimi veren, siyasal çizgileri uzun bir aranın ardından 1960’lı yılların sonlarına doğru ayrışır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DP iktidarı döneminde başlayan, Kıbrıs sorunu Londra ve Zürih Anlaşmalarının yürürlüğe girmesiyle, çözüme kavuşur.&nbsp; Ancak barış uzun sürmez. Kısa süre sonra yeniden Türkiye’nin gündemindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiltere’nin uyguladığı politika; adada yaşayan iki&nbsp; toplumun çatıştırılmalarıyla, bu ülkenin Kıbrıs’taki varlığını güvenceye almaya yöneliktir. Türkiye’de Kıbrıs’ın gündem oluşturması, kitlesel gösterilere neden olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreç içinde doğal kaynaklar ve ticaret yollarına egemen olma mücadelelerinde, yeni bir aşamaya geçilmiştir. Gerileyen İngiltere’nin yerine, Batı Blokunun liderliğini üstlenen, ABD Vietnam’da insanlık dışı uygulamalarla, işgalini derinleştirmenin peşindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kıbrıs ile başlayan iktidar ile muhalefet arasındaki dış politika ayrılığı, bu kez “Yankee go Home” sloganları atan gençlik hareketleriyle yaygınlaşır. Dünyayı sarsan “68 olayları”&nbsp; Türkiye’de de gündemi belirlemektedir. ABD yanlısı askerler Türkiye’de yaygınlaşan, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünden rahatsız olurlar. Ülkenin siyasal tarihindeki en demokrat ve çoğulcu siyasal yapıyı güçlendiren anayasasının yarattığı demokratik ortam, fazla bulunmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı yıllarda Ortadoğu’da İsrail’in topraklarını genişletmesiyle sonuçlanan, savaşlar ve Filistinlilerin anavatanlarından sürülmeleri, Türkiye’de terörize edilen gençlik olayları ve sonunda İran’da şah rejiminin düşmesi, kartların yeniden dağıtılacağı bir dönemi başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla tek kutuplu bir Dünya düşleyen ABD’nin, Irak’a askeri müdahalesiyle Ortadoğu bir kez daha paylaşılmaya başlandı. Türkiye bu süreçte ABD’nin belirlediği dış politika çizgisinden ayrılmadı. Şimdilerde “eski” olarak tanımlanan dönemin sonunda iktidara gelen, AKP’nin kısa sürede bir ABD projesi olan BOP içinde yer alışı, eş başkanlığı üstlenmesi şaşırtıcı değildi. Üstelik son İran saldırılarında İsrail ile işbirliği yapan ABD’nin moral desteğinin alınması, iktidar açısından bakıldığında önemli bir destekti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçeride İsrail karşıtlığı içeren devlet destekli mitingler yapılırken, “Kahrolsun Siyonizm” sloganları atılırken, bu ülke ile ticaretin sürdürülmesi bir yana hacmin büyümesi de iktidarın siyasal yörüngesine uygundu. Ancak MHP’nin Türk Dünyası ile ilişkilerden sorumlu üst düzey&nbsp; yöneticisinin, Moskova ziyareti sırasında verdiği demeç; İktidarın ABD-İsrail ikilisi ile ilişkilerinde farklılaşma olasılığını gündeme getirebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemde MHP’nin ayrılıkçı Kürt hareketinin legal siyasete girmesini hedefleyen, girişimi de beklenmedik bir gelişmeydi. Moskova’da Türk-Rus-Çin İttifakının gündeme getirilmesi, daha ileri gidilerek, seçimlerde AKP ile kurulacak ittifakın, temel şartı olacağının öne sürülmesi, iç siyasetin gündeminde üst sıralarda yer alacağa benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Irak, Venezuela ve Suriye operasyonlarında; bu ülkelerde &nbsp;iktidarlara karşı olan kesimlerden aldığı iç destekle başarılı olan, ABD’nin salt güce dayalı çözüm girişimi, İran’da büyük bir darbe aldı. İslamabad’daki barış görüşmeleri süreci iyi yönetilemezse, Trump’ın iktidarı sanılandan daha kısa sürebilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ara-secimler-uzerine-2-13068</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ara seçimler üzerine (2)</h1>
                        <h2>Bütün bu süreç şunu gösteriyor: İktidar grubu seçim yapmak istediğinde Anayasa ya da kanunları değiştirmek dahil olmak üzere her türlü tedbiri alabiliyor ve gerektiğinde yeni seçim türleri ihdas edebiliyor; ama seçim yapmak istemediğinde Anayasa hükümlerini görmezden gelebiliyor. İktidar sözcüsünün dediği gibi AKP’nin bugüne kadar hiçbir ara seçim yapmamış olduğunu kabul ettiğimizde, Anayasa’da ara seçimle ilgili hükümlerin neden varolduğunu ve 2003 değişikliklerinin neden yapıldığını sormak gerekmez mi?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secimler-uzerine-2-1775918388.webp">
                        <figcaption>Ara seçimler üzerine (2)</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar ve muhalefet grupları arasında “<em>ara seçim</em>” tartışması sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar grubu sözcüsü 2003 yılında yapılan seçimin bir “<em>ara seçim</em>” değil bir “<em>yenileme seçimi</em>” olduğunu şu sözlerle ifade etti:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>03 Kasım 2002 tarihinde yapılan 22'nci Dönem Milletvekili seçiminde, Siirt seçim çevresinde yapılan seçimin, seçim kurallarına aykırı işlem ve eylemlerin kanıtlanmış olması ve seçim sonucunu etkiler nitelikte bulunması nedeniyle Siirt’teki seçimin iptaline ve seçimin yenilenmesini YSK karara bağlamıştır. YSK, yenilenmesine karar verdiği Siirt seçim bölgesindeki seçimin, yasa gereği 09.03.2003 günü yapılmasını karara bağlamıştır. Genel Başkanımız; YSK kararı gereği yenilenen ve 09.03.2003 günü yapılan Siirt seçiminde milletvekili seçilmiştir. 09.03.2003 günü yapılan Siirt seçimi; bir ‘ara seçim’ değil, Yenileme seçimidir. Olgular bundan ibarettir.</em>”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda iktidar grubunun inandırıcı olması için 1982 Anayasa’sına 27/12/2002 tarihinde 4777 sayılı Kanunla eklenen şu hükmün gerekçesini de açıklayabilmesi gerekir:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Yukarıda yazılı hallerden ayrı olarak, bir ilin veya seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hüküm o dönemki AKP genel başkanının ara seçim yoluyla milletvekili olmasını sağlamak için yazılmadı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hüküm, o dönemde AKP’nin herhangi bir amaçtan bağımsız bir “demokratikleşme” projesi miydi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorunun cevabı için biraz daha yakından bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa’da 4777 sayılı Kanunla yapılan değişiklik aslında daha önce 13/12/2002 tarihli ve 4774 sayılı Kanunla yapıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 4774 sayılı Kanunla yapılan Anayasa değişikliğini bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sezer geri gönderme gerekçesinde konuyla ilgili olarak şunları söylüyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– 1. maddesiyle, Anayasanın milletvekilliği seçilme yeterliliğini düzenleyen 76. maddesinin milletvekili seçilmeye engel durumlara yer verilen ikinci fıkrasındaki “ideolojik veya anarşik eylemlere” ibaresi “terör eylemlerine” biçiminde değiştirilmiş, </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– 2 . maddesiyle, Anayasanın Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin geriye bırakılması ve ara seçimleri düzenleyen 78. maddesine eklenen beşinci fıkrada, bir ilin ya da seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması durumunda ara seçim yapılacağı, ara seçimin boşalmayı izleyen doksan günden sonraki ilk pazar günü gerçekleştirileceği ve bu fıkra gereği yapılacak seçimlerde Anayasanın 127. maddesinin üçüncü fıkrasının uygulanmayacağı belirtilmiş, </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– Geçici 1. maddesinde de, Anayasanın 67. maddesinin son fıkrasının, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22. dönemi içinde yapılacak ilk ara seçimde uygulanmayacağı kurala bağlanmıştır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Yukarıda belirtilen her üç düzenleme birlikte ele alındığında, yapılmak istenilen Anayasa Değişikliğinin <strong>öznel, somut ve kişisel</strong> amaçla gerçekleştirildiği ortaya çıkmaktadır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>1 – <strong>Gerçekten, bir yandan Anayasanın 76. maddesinin ikinci fıkrası değiştirilerek, “ideolojik ve anarşik eylemleri” tahrik ve teşvik suçundan hüküm giymiş olanın milletvekili seçilebilmesine olanak sağlanırken; diğer yandan, bir il ya da seçim çevresinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması durumunda ara seçim yapılması öngörülerek, oluşturulacak koşullarla, 76. madde değişikliği ile engeli kalkan kimilerine, normal süreyi beklemeden milletvekili seçilme yolu açılmaktadır.</strong> Anayasanın 78. maddesinin üçüncü fıkrasında, ara seçimlerin her seçim döneminde bir kez yapılacağı, kural olarak genel seçimlerin üzerinden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemeyeceği, dördüncü fıkrasında da genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağı kurala bağlanmıştır. Bu kuralların amacı, ülkenin sürekli seçim ortamında bulundurulmasının getireceği olumsuzlukların ve genel seçimlere bir yıldan az süre kalmışken ara seçim yapılarak seçmen eğiliminin etkilenmesinin ve yönlendirilmesinin önlenmesidir. Oysa, incelenen Yasa ile getirilen düzenleme, bir il ya da seçim çevresinin tüm milletvekillerine sahip siyasal partiye ya da aynı amaca ulaşmak için anlaşan siyasal partilere, o il ya da seçim çevresindeki üyeliklerinin boşaltılmasını sağlayarak ara seçime başvurma ve genel seçim öncesi seçmen eğilimini etkileme olanağı sağlamaktadır.</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>…</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>3 – Yüksek Seçim Kurulunun 02.11.2002 günlü, 978 sayılı kararı ile Siirt İli seçim çevresinde yapılan genel seçim ve milletvekili tutanakları iptal edilerek, bu İlde seçimin yeniden yapılmasına karar verilmesi üzerine, Anayasada yapılacak genel değişiklikten ayırıp, yalnızca bu maddelerdeki düzenlemelerin, özellikle 76. madde değişikliği ile geçici 1. madde düzenlemesinin ivedi biçimde yürürlüğe konulmak istenilmesi de Yasanın <strong>öznel ve kişiye özgü</strong> yapısını gözler önüne sermektedir.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sezer, özetle, kanunlaşan Anayasa değişikliklerinin <strong><em>öznel ve kişiye özgü </em></strong>olduğunu söylüyor ve bu gerekçelerle 4774 sayılı Kanunu geri gönderiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TBMM aynı hükümleri bir kez daha görüştü ve hiçbir değişiklik yapmadan kabul etti; 4777 sayılı Kanun, 4774 sayılı Kanunun ikinci kez görüşülerek aynen kabul edildiği halidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç AKP’nin bir seçim yapmak istediğinde, yeni seçim türleri ihdası dâhil olmak üzere, Anayasa ve kanun hükümlerini nasıl kararlı biçimde değiştirdiğinin kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelişmeler izlendiğinde il ya da seçim çevresinde ara seçimle ilgili düzenlemenin açık bir amacının olduğu rahatlıkla görülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu açıklığa rağmen itiraz sürdürülürse ve bu değişikliklerin “demokratikleşme” dışında bir amacının bulunmadığı ve o dönemde AKP’nin “ara seçim” gibi bir niyetinin olmadığı söylenirse şaşırmam.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zaman devam edelim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı Kanunların (4774 ve 4777) içinde şöyle bir geçici hüküm daha var:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<strong><em>GEÇİCİ MADDE 1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 67 nci maddesinin son fıkrası, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22 nci dönemi içinde yapılacak ilk ara seçimde uygulanmaz</em></strong>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda iki şeyin daha bilinmesi gerekiyor:</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">22. Dönem hangi dönemdir?</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasanın 67 nci maddesinin son fıkrası nedir?</span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Cevap 1.</strong> 22. Dönem AKP genel başkanının henüz milletvekili olmadığı ve milletvekili olabilmesi için formül arandığı dönemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Cevap 2.</strong> Anayasa’nın 67. maddesinin son fıkrası şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hükmün amacı şudur: İktidarda bulunan siyasal partiler yeni seçimlere giderken seçimlerde üstünlük sağlamak için kendi menfaatlerine uygun kanuni değişiklikler yaparlarsa, bu değişiklikler seçimlere çok yakın bir tarihte yapılmışlarsa hemen yürürlüğe girmesinler; bir yıl beklesinler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidardaki partilerin seçimlerde üstünlük elde etmek amacıyla, seçimler yaklaşırken değişiklik yapmaları yaygın bir davranıştır ve bunu önlemek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yolla iktidar gruplarının seçimlere giderken seçim kanunlarında kendi lehlerine düzenleme yapmalarının önü kesilmeye çalışılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden Anayasa koyucu 2001 yılında böyle bir yasak getirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada tartışılan 4777 sayılı Kanun değişikliği ise bu yasağı etkisiz hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hangi seçimler için?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">22. yasama döneminde yapılacak ilk ara seçimler için.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani diyor ki eğer bir ara seçimi yapmak sözkonusu olacaksa, Anayasa’da ara seçimlerle ilgili düzenlemelerin yürürlüğe girmesi için bir yılı beklemeye gerek olmasın; bu değişiklikler hemen uygulanabilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer 2003 yılında AKP tarafından ara seçim yapılması amaçlanmadıysa ara seçimlere ilişkin bu istisna hükmünün getirilme gerekçesi ne olabilirdi ki?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorunun cevabı açıktır: 2003 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerin tek bir amacı vardı: O dönemde yasaklı olan AKP genel başkanının seçilme engellerini kaldırdıktan sonra bir seçimle onun milletvekili olmasını sağlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik o dönemin Cumhurbaşkanı bu değişikliklerin Anayasaya aykırı olduğunu söylemesine rağmen iktidar grubunun kararlılığı üzerine Anayasa değişikliği gerçekleşmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bundan sonrası teferruattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YSK ara seçim yapmadan da seçimlerin iptali yoluyla aynı sonucun elde edebileceğini söyleyince, ara seçime ilişkin bütün altyapı hazırlanmasına rağmen seçimlerin yenilenmesi yoluna gidildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YSK’nın ara seçim hükümleri yerine seçimlerin iptali yoluyla seçimlerin yenilenmesine karar vermesi tümüyle teknik bir sorundur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar grubunun ara seçimler konusundaki isteksizliği tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır, ama bir seçim yapmak istediğinde anayasadaki ara seçim tiplerine ek yapacak kadar istekli olduğu da bir o kadar açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu süreç şunu gösteriyor: İktidar grubu seçim yapmak istediğinde Anayasa ya da kanunları değiştirmek dahil olmak üzere her türlü tedbiri alabiliyor ve gerektiğinde yeni seçim türleri ihdas edebiliyor; ama seçim yapmak istemediğinde Anayasa hükümlerini görmezden gelebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar sözcüsünün dediği gibi AKP’nin bugüne kadar hiçbir ara seçim yapmamış olduğunu kabul ettiğimizde, Anayasa’da ara seçimle ilgili hükümlerin neden varolduğunu ve 2003 değişikliklerinin neden yapıldığını sormak gerekmez mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, “Siirt seçimi ara seçim değildi” demek, tartışmanın sadece en yüzeysel kısmını doğru ifade etmektir; asıl mesele, o seçimin yapılabilmesi için anayasal düzenin nasıl zorlandığı, esnetildiği ve yeniden şekillendirildiğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerçek ortadayken, teknik tanımlar üzerinden yapılan açıklamalar, tartışmayı aydınlatmak yerine perdelemektedir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/macaristanda-viktor-orbanin-16-yillik-iktidarinin-sona-ermesine-saatler-mi-kaldi-13067</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Macaristan’da Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının sona ermesine saatler mi kaldı?</h1>
                        <h2>Her ne olursa olsun, Macaristan’da siyaset, ancak 1989’da Sovyetler sonrası döneme giderkenkiyle karşılaştırılabilecek derecede ümit ve heyecan rüzgârına hiç bu seçimlerde olduğu gibi kapılmamıştı. Tisza, aynı zamanda, Tuna’dan sonra ülkenin en büyük ikinci nehrinin adı. O nedenle de, partinin mitinglerinde sıklıkla Árad a Tisza (Tisza Yükseliyor/Tisza Akıyor) sloganı kullanılıyordu. Tisza ve Magyar, Fidesz iktidarında betonlaşan Macar politikasına bir akışkanlık getirdi. Bakalım, Tisza aracılığı ile su akıp yolunu bulacak mı?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-viktor-orbanin-16-yillik-iktidarinin-sona-ermesine-saatler-mi-kaldi-1775907696.webp">
                        <figcaption>Macaristan’da Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının sona ermesine saatler mi kaldı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya genelinde bir çok gözlemci, gazeteci, yorumcu bu soruyu soruyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gerçekten de, 12 Nisan Pazar günü yapılacak Macaristan parlamento seçimleri, 2026’nın en önemli ve dünya politikası açısından dönüm noktası yaratacak seçimi belki de. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun iki sebebi var: biri, Orbán’ın hem ABD Başkanı Donald Trump hem de Rusya lideri Vladimir Putin tarafından desteklenmesi. Ki, “hem ABD istihbaratı CIA, hem de Rusya’nın gizli servisi SVR tarafından böylesi desteklenen bir aday” yoktur esprisi, gerçeklerden çok da uzak değil. Eğer Orbán, dünyanın en güçlü liderlerinden ikisinin desteğine rağmen kazanamazsa, “halkın iradesi” galip gelmiş olacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkinci sebepse, Orbán’ın 2014’te dile getirip ortaya koyduğu, “illeberal devlet” ideolojik modeli için bu seçimin bir “kader anı” teşkil etmesi. Eğer ki Orbán kaybederse, bireysel hak ve özgürlükler ile rekabetçi demokrasiyi, “devlet bekâsını” zayıflatan olgular olarak çerçevelediği yaklaşım da, sandıkta yenilgiye uğratılmış olacak. Bu açıdan Macaristan’ın seçimi, dünya genelinde “demokrasi” kavramının geleceği için bir oylama. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Macaristan’nın kendisi için de, Sovyetler sonrası demokrasi tarihinin en önemli seçimlerinden olduğu kesin. Macaristan’da ekonomi, onlarca yıldır hiç iyi olmadı. Viktor Orbán ve partisi Fidesz’in kendileri, 2010’da iktidara halkın yolsuzluk ve ekonomik sıkıntılardan bunalması nedeniyle gelmişti. Bu seçimler, ülkenin yolsuzlukla örülü ekonominin reformu sürecine sonunda başlanması, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edilmesi ve gerildikçe gerilen Avrupa Birliği ilişkilerini onarmak için belki de son fırsat olabilir. Aynı zamanda, yolsuzluk ve yargının siyasallaşmasıyla ilgili devam eden sorunlar nedeniyle AB’nin 2022’den beri dondurduğu milyarlarca avroluk fonları geri alabilmek için son çıkış yolu bu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Orbán’ın rakibi Péter Magyar, 2024’te siyasete atıldı. O zamana kadar Orbán’ın partisi Fidesz’in içinde yer alıyordu; fakat siyasette çok aktif değildi. Daha çok, Orbán’ın kabinelerinde bakanlık yapan eski eşi Judit Varga dolayısıyla; diğer bir deyişle, “eş durumundan” siyasetle ilişkiydi. 2023 ve 2024 yılları, Magyar bakımından her manada dönüm noktası oldu. Boşandı, Macaristan’ın en büyük siyasi skandallarından birini ortaya çıkardı ve siyasete atıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Çocuk istismarı skandalına karşı aldığı tavırla yükselen Magyar</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Magyar, geniş kamuoyunun dikkatini ilk kez Katalin Novák’ın cumhurbaşkanlığı affı etrafında patlayan skandal sırasında hükümete yönelttiği sert eleştirilerle çekti. 2024 Şubatı’nda ortaya çıkan olayda, Novák’ın bir yıl önce Budapeşte yakınlarındaki devlet yurdunda görev yapan bir yöneticiyi affettiği anlaşıldı. Bu kişi, kurum müdürünün çocuklara yönelik cinsel istismarını örtbas etmeye çalışmış, mağdurlara ifadelerini geri çekmeleri için baskı yapmıştı. Mağdurlar arasında intihar eden de olmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Macaristan’da bağımsızlığını koruyabilen medyanın da skandalın ortaya çıkmasında büyük rolü vardı. O dönemde, Telex.hu ve Direkt36.hu haberlerine göre, söz konusu affın arkasında Katalin Novák üzerinde etkili olan önemli bir isim vardı: Macar Reform Kilisesi’nin sinod başkanı ve Novák’ın yakın çevresinden </span><strong><span style="color:black">Zoltán Balog</span></strong><strong><span style="color:black">.</span></strong><span style="color:black"> Haberlere göre Balog’un, affın çıkarılması yönünde baskı kurduğu ileri sürüldü. Balog’un adı bu meselede ilk kez geçmiyordu; çünkü daha sonra hüküm giyecek olan çocuk yurdu müdürünü 2016’da devlet nişanına aday gösteren de oydu. Ayrıca Novák cumhurbaşkanı olduktan sonra Balog, onun danışma kurulunda da yer almıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Konuya yakın kaynakların aktardığına göre Balog, hükümetten ayrıldıktan sonra da Sándor Sarayı’nda Novák üzerinde hatırı sayılır bir nüfuz sahibi olmaya devam etti. Oysa Macaristan’da cumhurbaşkanlığı makamının, kilise dâhil hiçbir güç odağından etkilenmeden bağımsız biçimde çalışması gerekiyor. Aynı kaynaklar, af sürecine dâhil olan çevrelerin, kararın kamuoyuna yansıyacağını düşünmediğini de belirtiyordu. Her ne kadar bu skandalda, doğrudan Orbán’ın adı geçmese de, Novák’ın Cumhurbaşkanı olmasını sağlayan kişi elbette ki, o idi. Dahası, bu skandaldaki riyakârlık, Orbân’ın “aile değerlerini” odak alan muhafazakâr söylemi ile doğrudan çelişiyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuçta, çocuklara cinsel istismar konusu mevzu bahisken yapılan affın açığa çıkması büyük tepki yarattı; Budapeşte’de kitlesel protestolar düzenlendi ve sonunda Novák 10 Şubat 2024’te istifa etmek zorunda kaldı. Aynı gün, affa imza atan dönemin Adalet Bakanı Judit Varga da hem milletvekilliğinden hem de Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fidesz listesinin başındaki rolünden çekildi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üç çocuğunun annesi eski eşinin siyasetten çekildiğini açıklamasından yalnızca birkaç saat sonra Magyar da kamuoyuna çıktı. Macaristan’daki en popüler sosyal medya mecrası Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, devlet bağlantılı şirketlerdeki görevlerinden ayrıldığını, ayrıca MBH Bank yönetimindeki koltuğunu da bıraktığını duyurdu. Bu açıklamasında, Orbán yönetiminin yıllardır savunduğu “ulusal, egemen, burjuva Macaristan” söyleminin aslında büyük çaplı yolsuzlukları ve servetin iktidara yakın çevrelere aktarılmasını perdeleyen bir siyasi vitrin olduğunu söyledi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunu izleyen dönemde Magyar, Partizán, Telex ve 444 gibi bağımsız medya kuruluşlarına bir dizi röportaj verdi. Bu görüşmelerde hükümeti, özellikle de Başbakanlık Kabine Ofisi Bakanı Antal Rogán’ı sert biçimde hedef aldı. Öğrenci kredi kurumunun başında bulunduğu dönemde, kamu ihalelerinde Orbán çevresine yakın isimlere ayrıcalık tanımaya zorlandığını ve boşanma sürecinde de çeşitli baskılara maruz kaldığını anlattı. “Ülkenin yarısı birkaç ailenin elinde” dediği ilk büyük çıkışı, Mart 2024 itibarıyla iki milyondan fazla kişi tarafından izlenmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonraki günlerde de hükümete yakın isimleri hedef alan paylaşımlar yapmayı sürdürdü. Başbakanın damadı István Tiborcz gibi Orbán’a yakın ya da akraba olan kişilerin, yerli özel sermaye fonlarının arkasına gizlenmiş devasa servetler biriktirdiğini ileri sürdü. 15 Mart 2024’te Budapeşte’de on binlerce kişinin katıldığı büyük bir miting düzenledi ve burada yeni bir siyasi oluşum başlattığını ilan etti. Aynı ay yapılan anketlerde seçmenlerin yaklaşık yüzde 15’i, Magyar aday olursa ona kesin ya da yüksek ihtimalle oy verebileceğini söylüyordu. İki yıl içinde, Magyar’a oy verebilecek değil, vereceğini bilfiil söyleyenler ülkenin yarısına kadar yükseldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu noktada, Türkiye’deki siyasetçilerin de feyiz alması gereken bir duruma dikkat çekelim: başka partilerden kopanların neden başka bir siyasi çizgiye geçtiklerini güçlü biçimde açıklamaları gerekiyor. Magyar, neden Fidesz içinde olup da çizgi değiştirdiğini çok net biçimde açıkladığı için seçmende kabul gördü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“Çocuk istismarcısına af” skandalı sonrası Macaristan’da bir “kırılma” yaşandı denebilir. Evet, Macaristan’da ekonomik sorunlar da toplumsal muhalefetin yükselmesinde önemli ama yolsuzluk ve skandalların ayyuka çıkması sabırları asıl taşıran, toplumun gözlerindeki bağı asıl çözen oldu. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçtiğimiz haftalarda, Telex.hu’ya röportaj veren, Macar Ordusu’nun “yüzü” konumundaki Yüzbaşı Szilveszter Pálinkás gibi açıkça “ifşalarda” bulunanlar artmaya başladı. Pálinkás, röportajında ordudaki siyasallaşmaya karşı çıkmış, bunun orduyu zayıflattığını söylemiş ve dahası önemli bir iddiada bulunmuştu. Pálinkás’a göre, Başbakan Viktor Orbán'ın Macar ordusunda yüzbaşı olan tek oğlu Gáspár Orbán, "Hristiyanları korumak" için Çad'a Macar birliklerinin gönderilmesini istiyordu. &nbsp;Gáspár Orbán bu fikirleri İngiltere'deki Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi'nde birlikte eğitim görürken Pálinkás ile paylaştı. Orbán'ın Afrika'daki bir seyahati sırasında "Tanrı'yı ​​bulduğunu" ve "Tanrı'nın kendisine gökten seslenerek Afrika'daki Hristiyanları kurtarmaya gitmesini" söylediğini uzun uzun anlattığını belirtti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Pálinkás, Gáspár Orbán’a, Çad’a yollanacak Macar birliklerinin en az yarısının hayatını kaybedeceğini söylemiş, ama ulvi bir görev için olacağı yanıtı almış. Pálinkás, bu ve orduda yanlış gittiğini düşündüğü konuları medyaya açıklamıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Memnuniyetsiz olsalar da “böyle gelmiş böyle gider” duygusuyla veya “yaparsa Orbán yapar” diye diye atalete kapılan Macaristan seçmenleri, 2026 seçimlerine giderken bir “özne” olduklarını anımsadılar aslında. Tek tek olmasa da, toplu olarak güçlü olan bireyler olduklarını…Asıl değişimi yaratmaya başlayan da, üzerilerindeki ölü toprağından kurtulmaları oldu.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Tabela partisinden ana muhalefete</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seçimlerden önceki son anketlere göre merkez sağdaki <em>Tisza</em> Partisi, yani <em>Tisztelet és Szabadság Párt </em>(Saygı ve Özgürlük Partisi), yüzde 53-49 oyla önde görünürken Orbán’ın radikal sağ partisi Fidesz yüzde 32-39 seviyesinde. Kalan oyların daha küçük muhalefet partilerine, özellikle de aşırı sağ <em>Mi Hazánk</em> Hareketi’ne gitmesi bekleniyor. Karşılaştırmak gerekirse, önceki seçimlerde Fidesz yaklaşık yüzde 54 oy almıştı; bu, 1990’dan bu yana Macaristan’da herhangi bir partinin aldığı en yüksek oy oranıydı. Üstelik de, 2022 seçimlerinde Macaristan’ın neredeyse tüm muhalefeti, Türkiye’deki “Altılı Masa” deneyimine benzer bir şekilde birleşse de, Orbán’ın o dönemde &nbsp;anayasal çoğunluğu kazanmasını engelleyemedi. Türkiye’de olduğu gibi, birleşme “ters sinerji” getirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">2020’deki kuruluşundan Magyar’ın 2024’te başına geçmesine kadar Tisza, neredeyse tabela partisi gibiydi. 2024 yerel seçimleri ile Avrupa Parlamentosu seçimlerinin birlikte yapılması, yeni kurulan Tisza için ilk büyük sınav oldu. Bu seçimlerde parti oyların yaklaşık yüzde 30’unu alarak Fidesz’in ardından ikinci büyük parti haline geldi. O tarihten bu yana Tisza anketlerde güçlü performansını sürdürdü ve 2025’in başından beri önde gitmeye başladı. Magyar özellikle genç seçmenler ile şehirlerde ve yurt dışında yaşayan seçmenler arasında popüler. Ancak anketlerde iyi gitmesi, seçimi kesin olarak kazanacağı ya da parlamentoda çoğunluk elde edeceği anlamına gelmiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tisza’nın iktidarı devralması anketlerin ima ettiğinden daha zor. Bunun başlıca nedeni, Orbán’ın 2010’da yeniden iktidara geldikten kısa süre sonra kurduğu karmaşık seçim sistemi. Macarlar 199 sandalyeli parlamentoyu seçmek için iki oy kullanıyor: biri 106 seçim çevresinden birindeki bölge adayı için, diğeri ulusal parti listesi için. Bölge temsilcileri dar bölge çoğunluk sistemiyle belirleniyor; yani en çok oyu alan aday o bölgenin sandalyesini alıyor. Diğer 93 sandalye ise orantılı temsilin bir türüyle dağıtılıyor. Bu karmaşık sistem, yıllardır Fidesz’in lehine orantısız biçimde çalıştı. Örneğin 2014 seçimlerinde Fidesz oyların yalnızca yüzde 45’ini almasına rağmen parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlayabildi. Ancak bugünkü asıl soru, Fidesz’in bu seçim sisteminden hâlâ aynı ölçüde yararlanıp yararlanamayacağıdır. Parti artık muhafazakâr ve sağ seçmeni tam anlamıyla tek çatı altında toplayamıyor; hem Tisza’dan hem de aşırı sağ Mi Hazánk’tan rekabet görüyor. Buna karşılık Tisza’nın popülaritesi yükselmeyi sürdürüyor; çünkü parti ilerici soldan daha muhafazakâr sağa kadar uzanan geniş bir seçmen yelpazesini bir araya getirebiliyor. Bu nedenle sonucun belirlenmesinde Tisza’nın kırsal bölgelerde nasıl performans göstereceği belirleyici olacak. Péter Magyar’ın kampanya boyunca ülkenin neredeyse her köyünü ve en ücra noktalarını dolaşması da bu yüzden tesadüf değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Orbán kampanyasını öncelikle “Ukrayna”ya ve “Avrupa Birliği”ne karşı kuruyor. Rakibi Péter Magyar’ı da bu iki unsurun cisimleşmiş hali olarak sunuyor. Bu aslında yeni bir yöntem değil. Orbán, siyasi kariyeri boyunca hep kendisinin tarif ettiği bir “düşman” üzerinden oy mobilizasyonu yaptı. Önceden bu düşman göçmenlerdi; bugün ise Ukrayna, özellikle de Zelenskiy. Orbán, Ukrayna’yı Macaristan’ın ekonomisi, güvenliği ve egemenliği için doğrudan bir tehdit gibi çerçeveliyor ve bu anlatı özellikle ekonomik açıdan dezavantajlı Macar seçmenlerin önemli bir bölümünde, bugüne kadar karşılık da buluyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Macaristan’a giden Rus petrolü ve gazını taşıyan boru hatları çevresindeki son olaylar da Macaristan-Ukrayna ilişkilerini daha da kötüleştirdi ve Orbán’ın işine yaradı. Böylece yükselen yakıt fiyatlarından Ukrayna’yı doğrudan sorumlu tutabildi. Zarar gören Druzhba petrol hattı ve Sırbistan-Macaristan sınırında bir gaz boru hattı yakınında patlayıcı bulunması, Ukrayna’yı suçlamak için gerekçe olarak kullanılıyor; her ne kadar tüm seçmenler ve dış gözlemciler bu iddiaları kabul etmese de. Ancak hedef yalnızca göçmenler ve Ukrayna değil; AB de bu kampanyanın merkezinde. Orbán’ın “Brüksel”e karşı karalama kampanyası uzun yıllardır siyasî çizgisinin ayrılmaz bir parçası. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir zamanlar “liberal” olan ve Sovyet yönetimine karşı duran Orbán, başbakanlığının ilk döneminde Macaristan’ın AB üyelik müzakerelerini yürütmüş olsa da zaman içinde AB’ye ve onun savunduğu liberal demokratik değerlere giderek daha fazla karşı çıkan bir çizgiye yöneldi. Orbán’a göre Avrupa Birliği’nin “açık sınırları”, LGBTQI+ hakları ve Ukrayna’ya verilen destek, Macaristan’ın egemenliğine ve ülkenin savunduğunu iddia ettiği Hıristiyan değerlere tehdit oluşturuyor. Macar halkı AB üyeliğini genel olarak desteklemeyi sürdürse de, Orbán’ın muhafazakâr-milliyetçi ideolojisi de yıllar boyunca güçlü destek buldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak görünen o ki, yalnızca “devlet bekâsı” söylemi artık Fidesz’in seçimi kazanmasına yetmeyebilir. Pek çok seçmen öncelikle ekonomi ve kamu hizmetlerinin kötüleşmesinden ötürü mutsuz. Péter Magyar da tam bu nedenle kampanyasını üç temel eksen üzerine oturtuyor: derin ve köklü yolsuzluk, kamu hizmetlerinin çöküşü ve AB ile bozulmuş ilişkileri asıl gündemi yapıyor. Muhafazakâr seçmeni ve eski Fidesz oylarını kaybetmemek için Ukrayna ve azınlık hakları konusunda aşırı proaktif bir pozisyon almaktan kaçınıyor. Bu nedenle de, Orbán’ın giderek daha fazla odaklandığı “dış politika” ve güvenlik konusuna fazla girmiyor. Orbán’ın iddialarına doğrudan cevap vermek yerine, kendi pozitif gündemini kuruyor; hukukun üstünlüğünü yeniden tesis ederek dondurulmuş AB fonlarını geri almayı ve bu kaynakları sosyoekonomik programı için kullanmayı vaat ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seçim sonrası senaryolara bakıldığında, Magyar’ın hukukun üstünlüğünü ve AB-Macaristan ilişkilerini gerçekten onarabilmesi için seçimi ezici bir farkla kazanması gerekiyor ve bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği son ana kadar belirsizliğini koruyacak. Bağımsız gazetecilerin araştırmalarına göre Fidesz iktidarda kalmak için tüm imkânlarını kullanıyor; dezenformasyon, karalama kampanyaları, hatta oy satın alma ve seçmeni korkutma gibi yöntemlere başvuruyor. Seçim günü de, ana muhalefetin “sandıkların korunmasına” odaklanması gerekecek. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer Orbán iktidarda kalırsa, bu AB açısından en kötü senaryo olacaktır. Fidesz parlamentoda çoğunluğu korursa (hatta sadece basit çoğunluk bile elde etse) &nbsp;hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi, AB ile ilişkinin onarılması ve Ukrayna’ya destek sağlanması için gerçek bir fırsat doğmayacaktır. Orbán zaten medya, yargı ve diğer tüm denetim organlarını büyük ölçüde kontrolü altına almış durumda; iktidarda kaldığı sürece bu kontrolü sürdürmesi beklenir. Böyle bir zafer, Fidesz’e eleştirel yaklaşan sivil toplum kuruluşları ve gazetecilere karşı baskının daha da sertleşmesiyle sonuçlanabilir. Şeffaflık Yasası gibi düzenlemelerle, yabancı fon alan ve “egemenliğe tehdit” olarak sunulan kuruluşlara karşı Rusya benzeri sıkı rejimler kurulabilir. Bu da sivil hakların daha da aşınması anlamına gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Asıl kazanan aşırı sağ olursa?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üzerine fazla konuşulmayan riskli senaryo ise hem Fidesz’in hem de Tisza’nın parlamento çoğunluğunu sağlayamaması, buna karşılık Fidesz’den bile daha AB karşıtı ve Ukrayna karşıtı olan aşırı sağ Mi Hazánk’ın barajı aşarak Fidesz’le koalisyona gitmesi. Böyle bir ittifakın daha önce konuşulduğu ve bunun Fidesz içinde bile tartışma yarattığı belirtiliyor. Péter Magyar, bu tür bir ortaklığın Macaristan’ın AB’den çıkması yönünde gerçek bir risk yaratabileceği uyarısında bulundu. Böyle bir durumda Macaristan daha da yalnızlaşır; AB ve Ukrayna ise giderek daha açık biçimde Rusya yanlısı hale gelen komşu bir hükümetle karşı karşıya kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer Péter Magyar iktidara gelirse, bu AB ve birçok Avrupa başkenti için umut verici olur; ancak bu durumda bile aşırı iyimser olmamak gerekir. Magyar hukukun üstünlüğünü yeniden kurmayı vaat ediyor, fakat Fidesz’in Anayasa Mahkemesi, Yüksek Mahkeme, Mali Konsey ve medya dâhil tüm önemli denetim organlarını kontrol ettiği bir sistemde bunu gerçekleştirmek son derece zor olacaktır. Bunun için anayasal değişiklik gerekir, anayasal değişiklik için de üçte iki çoğunluk gerekir. Basit çoğunlukla reform yapmak neredeyse imkânsız hale gelir. Ayrıca bu kurumlarda Fidesz’e sadık isimler bulunduğu sürece, Fidesz bütçe dâhil olmak üzere yeni hükümetin yasama girişimlerini sabote edebilir ve Tisza hükümetini erken krizlere sürükleyebilir. Üstelik Fidesz’e yakın Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok’un veto yetkilerinin de güçlendirilmiş olması, yeni bir hükümetin hareket alanını daraltabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Asıl soru, Macaristan’da iktidar devrinin gerçekten mümkün olup olmadığı: On altı yıl boyunca iktidarda kalmış bir Fidesz’in, seçim kaybetmesi halinde sorunsuz bir geçişe gerçekten izin verip vermeyeceği gerçekten belirsiz. Orbán’ın elinde süreci ciddi biçimde geciktirecek araçlar bulunduğu görülüyor. Örneğin kendisine sadık cumhurbaşkanı hükümet kurma sürecini yavaşlatabilir. Görev süresi bitmekte olan hükümet olağanüstü hâl ilan edebilir ya da mevcut parlamentodaki üçte iki çoğunluğunu kullanarak hâlen geçerli olan “tehlike hâlini” uzatabilir. Bu da giden hükümete olağanüstü ve aşırı yetkiler sağlayabilir. On yıl önce böyle senaryoların bir AB üyesi ülkede yaşanabileceği düşünülemezdi. Ama bugün Orbán iktidara tutunmaya çalışırsa, geçmişte tahayyül bile edilemeyen senaryolar gündeme gelebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her ne olursa olsun, Macaristan’da siyaset, ancak 1989’da Sovyetler sonrası döneme giderkenkiyle karşılaştırılabilecek derecede ümit ve heyecan rüzgârına hiç bu seçimlerde olduğu gibi kapılmamıştı. Tisza, aynı zamanda, Tuna’dan sonra ülkenin en büyük ikinci nehrinin adı. O nedenle de, partinin mitinglerinde sıklıkla </span><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">Árad a Tisza (Tisza Yükseliyor/Tisza Akıyor) sloganı kullanılıyordu. Tisza ve Magyar, Fidesz iktidarında betonlaşan Macar politikasına bir akışkanlık getirdi. Bakalım, Tisza aracılığı ile su akıp yolunu bulacak mı? </span></span></em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/komplo-ontolojisinden-acik-elestirel-ontolojiye-13066</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Komplo ontolojisinden açık eleştirel ontolojiye</h1>
                        <h2>Düşünmek, yeni yüzlerin ortaya çıkmasını mümkün kılmaktır. Hayat ve hakikat, sürekli olarak oluşturulan deneyimlerdir. Özgürlük, zincirleri görmek kadar, zincirleri kırmayı da gerektirmektedir. Gizli zincirleri gösterdiğini iddia eden komplo ontolojisi, aslında yeni karanlıklar inşa etmekte ve insanın zincirlerini kırma umudunu kırmaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/komplo-ontolojisinden-acik-elestirel-ontolojiye-1775939494.webp">
                        <figcaption>Komplo ontolojisinden açık eleştirel ontolojiye</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye gibi ülkelerde komplocu ontoloji, çok problemli, yıkıcı ve boğucu bir zihniyet biçimi olarak etkili olabilmektedir. Komplo teorilerini içeren hacimli kitaplarla yüzeyi parçaladıklarını, görüneni darmadağınık ettiklerini, yerleşik kabulleri sarstıklarını iddia eden komplocu yazarlar, kitaplarını bomba olarak görebilmekte ve kitaplarıyla her şeyi patlattıklarını iddia edebilmektedirler. Sınırların ötesine geçmek isteyen komplo ontolojistleri, aslında kendilerini sınırlılığa, karalamaya ve kapalılığa mahkum etmektedirler. Dünyanın arkasındaki sırları ve güçleri ifşa ettiğini sanan komplo ontolojisti, aslında dünyayı açmamakta, dünyayı kapalılığa ve katılığa hapsetmektedir. Dünyanın derin sırlarını ifşa etmeye kalkan komplo ontolojisti, özgürleştirmemektedir. Şüphe üretmekte başarılı olan komplo ontolojisti, insana, hakikati kuracak tecrübeleri deneyimlemesinin önünü açmamaktadır. Komplo ontolojistlerinin yazdıklarını ve söylediklerini tek tek konuşmak ve tartışmak verimli olmadığı gibi, böyle bir şey acil bir ihtiyaç da değildir. Burada konuşulması ve tartışılması gereken, iki farklı ontoloji biçimidir. Konuşulması gereken komplo ontolojisi dediğimiz zihniyettir. Komplo ontolojisine karşı açık eleştirel ontoloji dediğimiz zihniyet biçimini kavramsallaştırmaya ve açıklamaya çalışacağız</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okuyan ve yazan herkes, belirli bir ontolojik zemin içinde hareket etmektedir. Farklı zamanlarda, mekanlarda ve şartlarda birbirinden farklı iddialarda bulunan bir kişinin, tezviratlarını tek tek sorgulamak çok zor olabilir. Kişinin iddialarının kaynağını oluşturan ontolojik anlayışı sorgulamak daha verimli olabilir. Komplo ontolojisi olarak ifade ettiğimiz varlık anlayışı, dünyayı gizli yapıların, görünmeyen güçlerin ve örtük ilişkilerin ürünü olarak algılamakta ve kurgulamaktadır. Komplo ontolojisi, dünyaya yönelik eleştirel bir bakışın başlangıcı olabilir. Komplo ontolojisinde eleştirellik olduğu kadar mutlaklaştırma tehlikesi vardır. Komplo teorisi mutlaklaştırıldığı zaman <em>komplo ontolojisi totaliteryanizmi</em> diyebileceğimiz bir durum ortaya çıkmaktadır. Totaliteryanizmin kaynaklarından biri komplo ontolojisidir. Düşünceyi mutlaklaştıran komplo ontolojisi, kaçınılmaz olarak dünyayı ve hayatı katı ve kapalı bir sisteme mahkum etmektedir. Komplo ontolojistleri, çocuksu komplo zihniyetini aşamamakta, olgunlaşamamakta, yıkıcı ve yaralayıcı olmayı devrimci yaşam zannedebilmektedirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplo ontolojisi, olayları açıklama biçimi değildir. Komplo ontolojisi, insanı, hayatı ve dünyayı açıklamakla ve anlamakla ilgilenmemektedir. Komplo, varlığı otoriter, akıldışı ve şiddetle kurma tarzıdır. Komplo ontolojisti, görünen her şeyden şüphe eder. Komplo ontolojisine göre gerçek olan, perde arkasındadir. Komplo ontolojisinin çekicliği, insanın her gördüğüne ilk bakışta kanacak kadar safdil olmaması gerektiğini hissettirmesinden ve perde gerisine yöneldikçe insana gerçeğin kendisine ulaşma zannını vermesinden kaynaklanmaktadır. Komplocu zihniyet, perdenin gerisine doğru derinleştikçe her şeyin kendisini doğruladığını sanmakta ve kendi dünyasının içine kapanmaktadır. Komplocu zihniyet, perde arkasında olup bitenleri aydınlatmamaktadır. Komplocu zihniyet, perde gerisinde yeni karanlık ve kapalı dünyalar ve katmanlar oluşturmaktadır. Hiçbir şeyin göründüğü gibi gerçekleşmediğini sanan komplocu ontoloji, her şeyi bir başka şeyin işareti olarak okumaktadır. Soy isimler, akrabalıklar, mezarlar, hep karanlık ilişkilerin ve yapıların arka planını gösteren veriler olarak kurgulanmaktadır. Bir komplo ontolojistinin yazdıklarını, hakikat tecrübesinin ürünleri olarak nitelemek gerçekten çok zordur. Komplo ontolojisi, hakikati ulaşılabilir ve tecrübe edilebilir bir deneyim olmaktan çıkarmakta, gerçekliği hep ertelenen olmayan bir şeye dönüştürmektedir. Komplo ontolojisi, insanın gerçekle olan bağını kopardığı gibi, gerçeği anlaşılabilir, araştırılabilir ve açıklanabilir bir olgu olmaktan da çıkarmaktadır. Toplumsal ve tarihsel olayları, hayali birkaç gizli güçle açıklamaya kalkmak, bilimsel ve rasyonel değildir. Bilimsel ve rasyonel bir zihniyete sahip olmayan bir komplo ontolojistiyle rasyonel bir iletişim kurmak imkansızlık düzeyinde zordur. Komplo ontolojistlerinin kamusal aklın oluşumuna hiçbir katkıları yoktur. Komplo ontolojistleri, kamusal akıldışılığın oluşmasına etkin olarak katkıda bulunmaktadırlar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontoloji, insani ve sosyal gerçekliği açıklamamaktadır veya açıklanmasına yardımcı olmamaktadır. Komplocu ontoloji, karmaşıklığı, çokluğu ve belirsizliği ortadan kaldırmakta, her şeyi niyetlere bağlamaktadır. Her şeyin niyetlere bağlanması, insanlarda gerçeklik duygusunu aşındırmaktadır. Gerçeklik duygusunu aşındıran komplo ontolojisini benimseyen kişiler, her döneme uygun algı manipülatörlüğü ve komplo fabrikatörlüğü yapma konusunda çok yeteneklidirler ve hırslıdırlar. Komplo ontolojisi, gerçeklikle birlikte özgürlüğün tecrübe edilme imkanını da ortadan kaldırmaktadır. Her şeyin kapalı kapılar ardında derin ve gizli ilişkiler tarafından belirlendiği kabuluyle hareket eden komplocu zihniyet, aslında insana yapılabilecek bir şey olmadığını dayatan kötümser ve karanlık bir kaderciliği dayatmaktadır. Bir komplo ontolojisti yazdıklarıyla ve söylemleriyle, insanı kötümserliğe sürüklemekte, içi kararmakta ve karanlık derin yapıların gücü karşısında kişinin kendisini aciz ve yetersiz hissetme duygusuyla derin bir çöküş hali yaşamasına neden olmaktadır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varlığa, dünyaya ve topluma komplocu bir zihniyetle yaklaşan biri, aydın değildir. Komplocu zihniyete sahip kişi, hayata, insana ve doğaya dair düşünmemekte, sorgulamamakta ve üretmemektedir. Komplocu zihniyete sahip kişi, sistemin ve statükonun işlevsel bir unsuru olarak karartıcı kurguları ve karalamaları kamusal alana taşımakta, dolaşıma sokmakta ve yönlendirmektedir. Komplocu ontoloji, statükoyu ve sistemi, örtük, merkezi ve belirleyici bir yapı olarak düşünmektedir. Kendisini örtük, merkezi ve hakim yapının güçlü bir unsuru sayan komplo ontolojisti, zamanın ve mekanın koşullarına uygun olarak kendisine durumdan vazifeler çıkartır, yazar, çizer, bağırır, kışkırtır, saldırır, yıkar ve yakar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplo ontolojisi, siyaseti, edebiyatı, toplumu, tarihi, ekonomiyi eleştirdiğini iddia eder. Bu iddianın aksine komplocu zihniyet, eleştiri imkanını ortadan kaldırmaktadır. Herkesin ve her şeyin gizli ve karanlık bağlantılar tarafından belirlendiğini iddia eden komplo ontolojisi perspektifinden bakıldığı zaman, hakikati tecrübeyle oluşturma ve söyleme imkanı yoktur. Komplocu zihniyet, özgür bireyi ortadan kaldırmaktadır. Özgür birey yoktur, çünkü gizli ve güçlü yapılar, ağlar ve ilişkiler, özgür bireyi ortadan kaldırmıştır. Küçük’ün komplocu zihniyeti, onu ulusal ve uluslararası güç odaklarının ve örgütlerinin bir parçası olarak hayatının değişik dönemlerinde farklı ilişki biçimleri geliştirmesine neden olmuştur. Oluş zihniyeti açısından aydın olmak, statükonun verdiği bir işlev değil, çok tehlikeli bir risktir. Komplocu zihniyete sahip kişi, kendisine verilen belirlenmiş rolü oynamaktadır. Komplo ontolojisti, hayatı boyunca kendisi için belirlenmiş birçok rolü oynamaya çalışan yüzeysel bir kişiliktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontolojinin temsilcilerini bolca bulmak mümkündür. Popüler bir komplo ontolojistinin okumasına göre Türkiye, Sabatayistler gibi görünmeyen güçlerin belrlediği bir yapıdır. Herkesin malumu olan bu komplo ontolojistine göre, siyaset sahnedir, sahnedeki aktörler figürandır, gerçek oyuncular perde gerisindeki ailelerdir, ağlardır ve ilişkilerdir. Bu komplocu kurgu, ilk bakışta buz dağının görünmeyen derin yüzünü gösterdiği zannına kapılmamızı sağlamaktadır. Ancak bu komplocu yaklaşım, siyasetin, toplumun, ekonominin, güvenliğin, diplomasinin, kısacası her şeyin anlamsız ve işlevsiz olduğu bir tablo üretmektedir. Her şeyin derin ilişkiler tarafından yıllar öncesinden belirlendiği ve devam ettirildiği şeklindeki kurgu kabul edildiği takdirde, siyasete, topluma, kısacası ülkeye dair her şey, gerçek birer tecrübe ve pratik olmaktan çıkmakta, anlamsız ve etkisiz bir simülasyon oyunundan ibaret hale gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontolojiden radikal bir şekilde kopmak ve ayrılmak, olgunlaşmak ve gelişmek için gereklidir. Komplocu ontoloji çerçevesinde Türkiye’ye, aydınlara, Kürtlere, Sabatayistlere yönelik tezviratlarda bulunulabilir. Komplocu zihniyet sahipleri, kurgularını tez olarak niteleyebilirler. Komplo ontolojistinin tezleri yoktur, tezviratları vardır. Komplocu zihniyetin, tez olarak nitelenmeyi hak edecek düşünceleri yoktur. Komplocu ontolojinin tezviratlarını tek tek eleştirmek yerine, düşünme tarzının bizzat kendisinin sorgulanmasına ve eleştirilmesine ihtiyaç vardır. Dünyayı kapalı, katı ve gizli bir sistem, ağ ve ilişkiler olarak vehmetmek yerine hayatın, insanın ve toplumun açık bir oluş süreci olarak kavramak mümkündür. Özgürlüğü mümkün görmeyen her düşünce, bütün eleştirelliğine rağmen, baskıcı, otoriter ve totaliter olmaktan kurtulamamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oluş zihniyeti açısından aydın, kendisini sürekli olarak kurandır. Aydın olmak, tamamlanmış ve kemale eren kişi değildir. Aydın olmak, eksiklik içinde sürekli olarak oluş halinde olan özgür bireydir. Oluş yaklaşımı, varlığın hakikatine komplocu bir ontolojiyle gizli bir kaynağın, ağın ve çekirdeğin açığa çıkarılması olarak bakmamaktadır. Oluş anlayışı, hakikate varlık içinde inşa edilen gerçekliklerin açılması olarak yaklaşmaktadır. Özgürce varlığın açığa çıkarılması ve oluşturulması, açık ve eleştirel ontolojinin gereğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontoloji, ilk bakışta siyasete, hayata, insana, edebiyata, aydına ve iktisada yapılan eleştirel bir yaklaşım olarak gözükebilir. Eleştirel gibi gözüken komplocu ontolojinin, felsefi ve entelektüel derinliği yoktur. Komplocu ontoloji, hakikati gizlenmiş bir şey, insanı ve toplumu gizli güçler ve ağlar tarafından belirlenen, kontrol edilen ve yönetilen şeyler olarak vehmetmektedir. Yalçın Küçük, benim yukarda tanımladığım çerçeve içinde bir aydın değildir. Komplocu ontoloji, hayatı, toplumu ve siyaseti, kapalı ağlar ve ilişkiler olarak kurgulamaktadır. Açık ve eleştirel oluş yaklaşımı açısından insan, bütün imkanların kaynağı ve dünya açık bir oluş alanı olarak tasavvur edilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontoloji, aşılması gereken bir durumdur. Komplocu ontoloji, her şeyden şüphe etmektedir. Komplo ontolojistleri, radikal nitelikte şüpheci kişiliklerdir. Şüphe, düşüncenin doğmalaşmasını önleyen en önemli insani niteliktir. Komplocu zihniyet, şüpheciliği komplocu ontoloji düzeyine çıkarmaktadır. Oluş yaklaşımı açısından şüphe, ontolojiye dönüştürülmeden araç ve metod olarak korunmalıdır. Hakikat, gizli ve gizemli değildir. Hakikat, bilgi ve deneyimle bireyin ve toplumun sürekli olarak oluşturduğu tecrübedir. Her tecrübenin eleştirilmesi, özgürlüğü, oluşu ve hakikatin gelişimini birlikte korumaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya göründüğü gibi değildir. Dünyanın göründüğü gibi olmadığı gerçeği, bizi komplocu ontolojiye kapılma karanlığına götürmemelidir. Dünya, hayat, insan ve toplum gizliliklere sahip olduğu gibi, açılabilecek olgulardır. Maskeleri düşürmeyi kendilerine görev bilen komplocu yazarlar, herkesin maskesini düşürdüklerini iddia ederler, ancak arkalarında, onlarca maskesi olan kişilikler bırakırlar. Komplocu ontolojistin onlarca şapkası, maskesi ve kişilikleri vardır. Bir komplo ontolojistinin gerçek kişiliğini bilmemize nerdeyse imkan yoktur. Komplo ontolojistleri, arkalarında tek bir kişilik bırakmazlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikate hiçbir sadadakati olmayan komplocu zihniyet sahibi kişi, iktidarla epistemolojik ve ontolojik bir bütünlük içinde hareket etmekte, düşüncelerinde hiçbir ontolojik risk bulunmamakta, kendisini, devrimin, devletin, örgütün, milletin ve tarihin temsilcisi olarak en yüce otorite olarak konumlandırmaktadır, yazmaktadır ve konuşmaktadır.Siyasette, edebiyatta, akademide ve medyada her şeyin gizli ve çürümüş yüzünü teşhir ve ifşa etmek gibi büyük iddialarda bulunun komplo ontolojisti, derin bir kapanmayı ve çürümeyi içeren bir zihniyetin temsilcisi olabilmektedirler. Komplocu ontolojinin çürütücü zihniyetinde demokrasi, hukuk, barış ve özgür birey yoktur. Komplocu ontolojist, otoriter, totaliter, militarist, kolektivist, komplocu, nasyonalist ve devletçi bir militan olabilmektedir. Sadece kendisinin düşündüğünü zanneden komplocu ontolojist, hiçbir farklı ve yeni yüze tahammül etmemekte ve kendisinden farklı olan herkesi karalayabilmekte ve karartabilmektedir. Komplocu ontolojistin Türkiye, aydın ve Kürtler üzerine tezleri yoktur. Komplocu ontolojistin, Türkiye, aydın ve Kürtler üzerine karalamaları vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünmek, yeni yüzlerin ortaya çıkmasını mümkün kılmaktır. Hayat ve hakikat, sürekli olarak oluşturulan deneyimlerdir. Özgürlük, zincirleri görmek kadar, zincirleri kırmayı da gerektirmektedir. Gizli zincirleri gösterdiğini iddia eden komplo ontolojisi, aslında yeni karanlıklar inşa etmekte ve insanın zincirlerini kırma umudunu kırmaktadır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-13065</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bağımsızların yok edilişi ve karanlığa gömülüş</h1>
                        <h2>Kavala gibi insanlar topluluklar arasında bir köprü işlevi görüyorlardı. Köprü kurmak öyle kolay bir iş değil. Neo-klasik rejimlerde iktidarlar kamusal alan üzerinde hakimiyet sağlamaya çalıştıkça yalnızca karşıtlarını, muhalifleri susturmakla sınırlı kalmıyorlar. Köprüleri de atmış oluyorlar. Çünkü kamusal alanda önemli olan onların praksislerindeki bağımsızlıkları. Bağımsızların yok edilişi karanlığa gömülmek anlamına geliyor. Akademik alandaki insanları, düşünce üretimini bağımlı kıldıkları anda “Habermasçı Kamusal Alan” kavramını da berhava ediyorlar.  Ülke büyük bir hapishaneye dönüşüyor. İçerde mahsur kalanlar sessiz kalmaları gerektiğini biliyorlar.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-1775903561.webp">
                        <figcaption>Bağımsızların yok edilişi ve karanlığa gömülüş</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Daha önce de belirttim. Osman Kavala’nın durumunu Hrant Dink’in işlemediği bir suçla yargılanıp, mahkum edilmesine benzetiyorum.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kavala, 2017 yılında gözaltına alındı ve tutuklandı. Gözaltına alındığında ve sonra tutuklandığında neyle suçlandığını kendisi de bilmiyordu. Suçlamalardan 2020’de beraat etmesine rağmen aynı gün yeniden tutuklandı. “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Dink de Kavala gibi yapmak şöyle dursun -kendisini bildiği bileli- karşı olduğu bir fiille suçlanmış ve yargılanmış,&nbsp; lehindeki bilirkişi raporuna rağmen mahkumiyet almıştı. Kavala’nın da gerçekleştirmek şöyle dursun, karşı çıktığı bir fiille, hükümeti zor kullanarak devirmeye çalışmakla suçlanmış olması Dink’in başına gelenlerle benzerlikler taşıyor.</span>&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Uzun bir zamandır Kavala’nın başına bunların neden geldiğini anlamaya çalışıyorum.&nbsp;Dink nasıl bir çarpıtmaya uğradıysa. Sorun onun söylediklerinin anlaşılmamasından ya da yanlış okunmasından ibaret değildi. Peki neden üstlerine alındılar?</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu çelişkiyi anlayabilmek için&nbsp;bu davada "Türkiye’nin görüşünü temsil ettiği" söylenen bir kişinin sözleri yol gösterici olabilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bozbayındır adalet sisteminin iktidarlara bağımlı olduğunu ifşa etmiş oldu</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&nbsp;2019 yılında verdiği kararla Kavala’nın tutukluluğunun hak ihlali olduğuna hükmetti ve serbest bırakılması gerektiğini belirtti.&nbsp;</span>&nbsp;<span style="color:black">Türkiye’nin&nbsp;neredeyse 9 yıldır hapiste olan&nbsp;<strong>Kavala ilgili bu&nbsp;</strong>AİHM kararını uygulamaması üzerine süreç Avrupa Konseyi nezdinde yaptırım tartışmalarına kadar uzandı.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><a href="https://t24.com.tr/haber/aihm-gezi-davasi-nedeniyle-cezaevinde-bulunan-osman-kavala-icin-toplandi-kararlara-uymadigi-icin-yaptirim-surecine-alinan-turkiyeyi-bogazici-universitesi-hukuk-fakultesi-dekani-bozbayindir-savundu,1310147" style="color:blue" target="_blank"><span style="color:black">AİHM'deki Osman Kavala davasında Boğaziçi Hukuk Fakültesi Dekanı Bozbayındır Türkiye’nin görüşlerini şöyle savunuyor: “Gezi ayaklanma hareketidir; hedefin gerçekleşmesi gerekli değil, çünkü başarılı olsa yargılayacak hâkim kalmaz</span></a><strong><span style="color:black">.”</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bozbayındır Gezi’nin özetle Gezi’nin bir hükümeti devirme girişimi olduğunu, Kavala’nın da herhangi bir eyleme, gösteriye katılmasa da bu kollektif eylemi planlayan, yönlendiren bir kişi olduğunu söylüyor. Peki ortada buna, yani Kavala’nın bu eylemi planlayan bir kişi olduğuna ilişkin bir delil var mı? Yok.</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Elbette ki protesto gösterileri yaparak hükümeti istifaya zorlamak isteyen bir çok kişinin, kuruluşun da Gezi’deki bu göz kamaştırıcı, kapsayıcı, barışçıl kamusallık deneyimini kendilerine mal etmek istemiş olmaları da mümkün. Ama bunu istemenin de bir örgütle, yapıyla cisimleşmediği, fiiliyat kazanmadığı sürece bir suç olmadığı açık.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Ayrıca&nbsp;Bozbayındır&nbsp;bu eylem gerçekleşir ve başarılı olursa, “darbe girişimini yapanları yargılayacak hakim kalmaz” diyerek Türkiye’nin adalet sisteminin evrensel hukuk ilkelerine değil, iktidarlara bağımlı olduğunu adeta ifşa etmiş oluyor.&nbsp;</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bir hukuk insanının Türkiye’nin de AİHM’i tanıyarak dahil olduğu anayasal rejimlerin hiç birinde bu tür bir savın kabul görmeyeceğini tahmin etmesi beklenir. Akademik ünvanı olan bir kişinin, bir hukuk insanın hem Kavala konusundaki gerçeği araştırma, hem de hukukun üstünlüğü kavramının ne anlama geldiğini bilme ve öğrenme sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Neoklasik (erke bağımlı diyebileceğimiz) kamusal alan kavramına saplanıp kalmasının yarattığı hukuki çelişkiyi de.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Kavala davasında adaletin gözlerini körelten ne olabilir?</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bir önceki yazımda belirttiğim gibi Avrupa devletlerinin 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ulus-devlet sistemine yapısal bir yorum getiren ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramı ile bizdeki 2. Mahmut’tan bugünlere uzanan resmi (ya da merasimci)&nbsp; kamusal alan kavramı birbirlerinin tam zıddı. Aslına bakılırsa Avrupa devletlerinin de kamusal alan kavramı 2. Mahmut zamanında, Osmanlı’nın modernleşme sürecinde onlardan kopyaladığında çok farklı değildi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Neo-klasik kamusal alan kavramı iktidarların öznesi olduğu, seçkinlerle birlikte şekil verdiği bir kamusal&nbsp;</span>alandı<span style="color:black">. Seküler olmadığı için yukarıdan, milleti temsil iddiasındaki monarşik ya da otoriter iktidarlar tarafından tanımlanıyordu. Bu kamusal alan kavramı, ulus-devletlerin kurulma sürecinde çok büyük kırımlara, savaşlara yol açtı. Savaştan sonra bir takım dersler çıkarılmaya çalışıldı. Zannedersem 2. Dünya Savaşı sonrasında ”Habermasçı kamusal&nbsp;</span>alan”ı<span style="color:black">&nbsp;oluşturan şey buydu.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Avrupa devletlerinin bu felaketle birlikte otoriter devlet yönetimlerinde billurlaşan bu bağımlı, erk merkezci kamusal alan kavramına mesafe koymaya çalıştıkları söylenebilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Hatırladığım kadarıyla Can Yücel 70’li yılların sonuna doğru AKM’de Onat Kutlar’ın yönettiği bir konferansta ”Türkiye’nin bu savaşa girmediği için bu hale geldi” (neo-klasik tipteki modernleşmeden kopamadı) dediği için o tarihte ne demek istediğini anlayamayan benim gibi insanları bir parça kızdırmıştı. Ne demek istediğini zanedersem epey sonra fark etmiştim. Söylemek ya da sorgulamak istediği şey zannedersem tam da buydu:&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black"><strong>Türkiye neo-klasik kamusal alan kavramına neden saplanıp kaldı?</strong></span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu soruya cevap vermek kolay değil.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Ama zannedersem Kavala davası ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramıyla neo-klasik kamusal alan arasındaki zıtlığın hakkında önemli ipuçları veriyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bilindiği gibi Gezi’deki protesto eylemlerini Taksim Platformu başlattı.&nbsp;Taksim Platformu’nun ve Kavala’nın yaptığı nedir? Bir önceki yazımda söz ettiğim ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramına benzeyen bir müzakere ortamı yaratmak.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu protestolara o tarihte birçok yazar, sanatçı, mimar da katıldı. Tekrarlayayım</span>&nbsp;<span style="color:black">bu girişimin iktidarı devirmek falan gibi bir niyeti asla olmadı. Ayrıca Kavala gibi bu sivil platformun içinden kişiler bu projenin uygulanmaması için Dr. Kadir Topbaş gibi Ak Partili yöneticiler ile defalarca görüştüler. (Hükümeti devirmek gibi bir niyeti olan girişim neden iktidarın temsilcileri ile görüşsün?)</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Gözleri körelten nedir?&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Sorun kimi zaman siyasal tercihlere, niyetlere bağlanıyor ama zalimler de aynı çaresizliği yaşıyorlar. Hatta en az mazlumlar kadar çaresizler. Sorunları çözme, koşulları değiştirme kapasiteleri yok.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kavala gibi insanlar topluluklar arasında bir köprü işlevi görüyorlardı. Köprü kurmak öyle kolay bir iş değil. Neo-klasik rejimlerde iktidarlar kamusal alan üzerinde hakimiyet sağlamaya çalıştıkça yalnızca karşıtlarını, muhalifleri susturmakla sınırlı kalmıyorlar. Köprüleri de atmış oluyorlar. Çünkü kamusal alanda önemli olan onların praksislerindeki bağımsızlıkları. Bağımsızların yok edilişi karanlığa gömülmek anlamına geliyor. Akademik alandaki insanları, düşünce üretimini bağımlı kıldıkları anda “Habermasçı Kamusal Alan” kavramını da berhava ediyorlar.&nbsp;&nbsp;Ülke büyük bir hapishaneye dönüşüyor. İçerde mahsur kalanlar sessiz kalmaları gerektiğini biliyorlar.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Yani 2010’lara doğru aşmış olduğumuzu zannettiğimiz sorunun kaynağına geri döndük. “Habermasçı Kamusal Alan” ya da bugünkü Avrupa düşünce ortamını oluşturan değerlerden uzaklaşmanın yarattığı çelişkiler yalnızca siyasetçilerin çözebilecekleri meseleler değil.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Sonuç olarak yaşanan sorunları yalnızca siyasal öznelerin tercihleri üzerinden okuyanlar çaresizliğe geri dönmüş oldular.</span></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/orbanin-kaderi-trumpa-fazla-yaklasmamak-icin-bir-uyari-13064</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 09:13:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Orbán’ın kaderi, Trump’a fazla yaklaşmamak için bir uyarı*</h1>
                        <h2>Son yıllarda Avrupa’daki aşırı sağ partiler Trump’la yakın bağlar kurdu; Macaristan’daki seçim, fazla yaklaşmanın tehlikelerine karşı bir uyarı olabilir. Çünkü eğer Orbán düşerse, bunun önemli bir nedeni Beyaz Saray’daki hayranı olacak.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/orbanin-kaderi-trumpa-fazla-yaklasmamak-icin-bir-uyari-1775888226.webp">
                        <figcaption>Orbán’ın kaderi, Trump’a fazla yaklaşmamak için bir uyarı*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şapkalar her şeyi anlatıyordu. Mart sonlarında Truth Social’da yazan Başkan Trump, Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’a destek verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’daki parlamento seçimlerine işaret ederek Trump, Orbán’ı “gerçekten güçlü ve kudretli bir Lider” olarak nitelendirdi; “Büyük Ülkesi ve Halkı için yorulmaksızın mücadele ediyor ve onları seviyor”. Destek konusunda herhangi bir şüphe kalmasın diye de şöyle bitirdi:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;“ONA TAMAMEN DESTEK VERİYORUM!”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, sadece Trump’un coşkusu değil. Macaristan’ın küçük nüfusuna (10 milyondan az) rağmen birçok Trumpçı figür, uzun süredir görevdeki bu başbakanı önemli bir siyasi müttefik olarak görüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonbaharda Trump yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisi, Orta ve Doğu Avrupa’daki “sağlıklı uluslar”a, örneğin Macaristan’a, kıtayı tehdit ettiği iddia edilen “uygarlık silinmesine” karşı direnmede yardım sözü verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dışişleri Bakanı Marco Rubio Şubat ayında bunu şöyle özetledi: “Macaristan’ın başarılı olması ulusal çıkarımızdan yanadır.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump için konu basit: Orbán, onun deyimiyle “fantastik bir adam”. Bu yakınlık, Macar lider için ölümcül bir öpücük olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">MAGA destekçileri Macaristan’ı muhafazakâr bir ütopya olarak görse de, birçok Macar ülkelerinin bu rolü oynamasından pek memnun değil. Daha kötüsü, Trump’ın politikalarının yarattığı etkiler: Ekonomik durgunluğu ağırlaştırıyor ve başbakana seçim desteğini tehdit ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda Avrupa’daki aşırı sağ partiler Trump’la yakın bağlar kurdu; Macaristan’daki seçim, fazla yaklaşmanın tehlikelerine karşı bir uyarı olabilir. Çünkü eğer Orbán düşerse, bunun önemli bir nedeni Beyaz Saray’daki hayranı olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2000’lerin başında kısa bir dönem başbakanlık yaptıktan sonra Orbán şimdi kesintisiz 16 yıldır iktidarda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fidesz partisi seçim çoğunluklarını kullanarak ülkeyi kendi imajına göre yeniden şekillendirdi. Anayasayı yeniden yazdı, prestijli Orta Avrupa Üniversitesi’ni ülkeyi terk etmek zorunda bıraktı ve okullarda L.G.B.T. ile ilgili materyalleri yasakladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Bunlar sivil topluma karşı geniş çaplı bir hamlenin parçasıydı. Orbán’a göre tüm bunlar, Macaristan’ın ulusal kimliğini ve hatta AB’nin aşırı baskıcı otoriitesinden bağımsızlığını korumak için yapılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçte Budapeşte yönetimi uluslararası destek aradı ve kendini örnek alınacak bir model olarak sundu. Hükümet destekli Tuna Enstitüsü, milliyetçi muhafazakârların büyük Avrupa şehirlerinde bir araya gelip fikir alışverişi yaptığı konferanslar düzenliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Londra tren istasyonlarındaki gazete bayilerinde “Hungarian Conservative” (Macar Muhafazakârı) adlı bir dergiye rastlayabilirsiniz. (Daha nadiren okundukları görülse de.) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bunlar, Macaristan’ın “liberal karşıtı” yönetimin öncüsü olarak uluslararası prestijini yükseltme projesinin bir parçası.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump da buna inananlardan biri. Fidesz hükümeti onun sözleriyle “Macaristan’ı Korudu, Ekonomiyi Büyüttü, İş Yarattı, Ticareti Teşvik Etti, Yasadışı Göçü Durdurdu ve HUKUK VE DÜZENİ Sağladı!” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu saygı karşılıklı. Amerikan başkanı Avrupa’da genel olarak popüler olmasa da, yakın tarihli bir ankete göre Macarların neredeyse üçte biri ona güveniyor ve bunların ağırlıklı kısmı Orbán hükümeti destekçileri arasında yer alıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak karşılıklı saygıya rağmen Trump’ın politikaları Macaristan’a zarar veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán’ın Fidesz’i, kültür savaşları mesajını refah vaadiyle birleştirdiğinde en yüksek popülerliğine ulaştı. Uzun süre bunu başardı. 2010’larda Macaristan’da çalışan sayısı neredeyse %20 arttı ve 4,7 milyona ulaştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Finansal krizden sonraki on yılda yoksulluk oranı düştü, inşaat sektörü patladı ve Orbán’ın Avrupa Birliği’ne sert eleştirilerine rağmen Macaristan Alman otomotiv üreticilerinin üssü haline geldi. Büyüme oranları da buna paralel yükseldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ekonomik canlılık pandemiyle darbe aldı ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra sürdürülebirliği daha da zorlaştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi Trump’ın ikinci başkanlığı bunu tamamen bitirme tehdidi oluşturuyor. Gümrük vergileri ve tehditlerle öne çıkan “America First” politikası, Macaristan gibi Avrupa ekonomisine bağımlı ülkeler için kötü haber. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şekilde Trump’ın Avrupa’yı Rusya yerine Amerika’dan sıvılaştırılmış doğal gaz almaya zorlaması, Macaristan’ı diğer üye devletlerden daha fazla vuracak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de İran’daki savaş var; bu da enerji fiyatlarını yükseltiyor ve enflasyon sarmalı başlatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa’daki bazı aşırı sağ liderler sorunu fark etti. Trump’ın ikinci döneminin başında Fransa’daki Ulusal Birlik’ten Jordan Bardella, kendi ülkesinin Elon Musk’ın DOGE’sine benzer bir şeye ihtiyacı olduğunu söylemişti. Bugün ise Washington’a “boyun eğmeyi” reddettiğini vurgulamaya daha istekli görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önce Trump’ı dost sayan İngiltere Reform Partisi’nden Nigel Farage, Britanya’nın İran savaşına katılıp katılmaması konusunda tereddüt içinde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtalya Başbakanı Giorgia Meloni bile kendini Avrupa ile Trump yönetimi arasında köprü olarak konumlandırmışken mesafesini korumaya çalışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán ise hâlâ Amerikan destekçilerini, örneğin bu hafta ülkeyi ziyaret eden Başkan Yardımcısı JD Vance’i ön plana çıkarmaya istekli. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Amerikan hayranlarının iddiaları, özellikle Orbán’ın sözde “işçi yanlısı muhafazakârlığı” hakkındakiler, Macarlar için çoğunlukla boş söz gibi geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’nin güneyindeki sosyalist model şehir olarak 1950’lerde kurulan çelik kenti Dunaújváros’u ele alalım. Rejim değişikliğinden sonra bile çelik fabrikası binlerce işçiyi istihdam etmeye devam etti. Ama 2022’de yıllarca süren mali sıkıntıların ardından üretim durdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán’ın hazır bir hikayesi vardı. Suçu Ukrayna savaşı, Rusya’ya yaptırımlar ve AB’nin yeşil politikalarına attı; üretimin yeniden başlayacağını vaat etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama vaat edilen yatırım gelmedi ve fabrika nihai iflasa sürüklendi; binlerce işçi işsiz kaldı. Yerel halkın çoğunluğu, Orbán’ı fabrikanın karbondan arındırılması ve çalışır halde kalması için Brüksel’den yardım istememekle suçluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen ay Dunaújváros’taki bir mitingde Orbán çelik fabrikasından hiç bahsetmedi; bunun yerine Ukrayna’yı eleştirdi ve yerel adayın umut verici sözlerini alkışlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fidesz’in azalan desteği tam da Dunaújváros gibi yerlerde belirleyici olabilir. Parti uzun süredir küçük kasabalardaki düşük gelirli seçmenleri temel dayanağı olarak görüyordu .</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orbán yakın zamanda “işçiler, emekçiler, çıraklar, nitelikli işçiler ve kamu çalışanları yeterli sayıda oy vermezse partisinin sıkıntıya girebileceğini” söylemişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut anketler genç seçmenlerin ve büyük şehirlerin daha yüksek katılım gösterebileceğini, bunun da Orbán’ın aleyhine olacağını işaret ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Kararsız”ların çokluğu kesin tahminleri zorlaştırsa da, Fidesz tabanının parçalandığı açıkça görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birçok uluslararası gözlemci Macaristan seçimini ulusal kimlik ile uyanıklık, otoriter yönetim ile liberal demokrasi arasındaki bir savaş olarak resmediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem Rus hem Amerikan başkanları tarafından desteklenen Orbán’ın arkasında “güçlü adam” desteği olduğu kesin. Ancak birçok seçmen daha çok kendi yaşam koşullarına bağlı olarak daha sıradan gerekçelerle oy verecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Orbán’ın ana rakibi, eski Fidesz yetkilisi ve muhalefetin büyük bölümünün desteklediği Péter Magyar, büyük vaatler konusunda ketum kaldı. Umudu, kamuoyundaki yorgunluğun nihayet Orbán’ı devirmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın kendi seçim zaferleri, muhalefetin rehavete kapılmaması gerektiğini hatırlatmalı. Çoğunluk desteği olmayan bir lider bile, tabanı ateşliyse, içerden eleştirenleri etkisizleştirilmişse ve diğer taraf da seçmenlerini harekete geçiremezse kazanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de ne yönden bakarsanız bakın, durum Orbán için kötü görünüyor. On yıldan fazla süredir sadece muhalifleri ve azınlıkları şeytanlaştırarak değil, aynı zamanda birçok Macar için somut kazanımlar sağlayarak da yönetti. Bugün, Trump’ın dünyasında, bunun hâlâ mümkün olup olmadığı belirsiz. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* David Broder </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Link:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/09/opinion/orban-hungary-election-trump.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/09/opinion/orban-hungary-election-trump.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/natonun-kimlik-krizi-washington-cekilirse-avrupa-ne-yapar-13063</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>NATO’nun kimlik krizi: Washington çekilirse Avrupa ne yapar?</h1>
                        <h2>NATO’nun geleceğini belirleyecek olan şey ABD’nin bir sabah “çekiliyoruz” demesi olmayabilir. Çok daha yavaş, sessiz ve kademeli bir kopuş deneyimiyle de karşılaşabiliriz. Böyle bir senaryoda ittifak kâğıt üstünde varlığını sürdürür ama caydırıcılık kapasitesi içi boşalmış bir kabuğa dönüşür. Biz bu dönemi Avrupa’nın kendi güvenliğiyle ilk kez bu kadar ciddi şekilde yüzleştiği bir eşik olarak okuyabiliriz. Önemli olan bu yüzleşmenin sürdürülebilir bir siyasi iradeye dönüşüp dönüşmeyeceği.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/natonun-kimlik-krizi-washington-cekilirse-avrupa-ne-yapar-1775850517.webp">
                        <figcaption>NATO’nun kimlik krizi: Washington çekilirse Avrupa ne yapar?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Brüksel’deki NATO Genel Merkezi’nin koridorlarında bu günlerde aynı soru dolaşıyor: “Madde 5 hâlâ güvende mi?”. Bu soruyu sadece gazeteciler ya da muhalefet politikacıları değil ittifakın kendi üyeleri de kendi aralarında konuşuyor. Pentagon’un ocak ayında NATO yapılarından yaklaşık 200 Amerikalı personeli çektiğini açıklaması bu fısıltıları daha görünür hale getirdi. ABD Savaş Bakanı Hegseth’in Madde 5’e ilişkin bir soruya “Bu başkanın vereceği bir karar” diyerek cevap vermesiyle birlikte, bu soru soyut bir endişe olmaktan çıkıp somut bir güvenlik problemine dönüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın NATO’ya bakışını soğukkanlı bir şekilde okuduğumuzda, ortada artık geçici bir öfke ya da sadece pazarlık için kullanılan yüksek perdeden bir söylem kalmadığını görebiliriz. Yıllar içinde biriken “fazla ödüyoruz” şikâyeti, bugün yerini “neden ödüyoruz” sorusuna bırakmış gibi görünüyor. Personellerin çekilmesi, savunma harcamaları konusundaki baskının sertleşmesi, Hürmüz Krizi sırasında müttefiklere danışılmadan alınan kararlar ve Grönland çıkışı bir araya geldiğinde kasıtlı bir mesafe koyma politikasının adım adım işletildiğini ifade edebiliriz. Buradan sonra dönüp şu soruyu sormadan ilerlemek zorlaştı: ABD hukuken ve siyaseten gerçekten NATO’dan çıkabilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">ABD NATO’dan çıkabilir mi?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hukuki çerçeveden baktığımızda, Washington’ın eli sanıldığı kadar serbest değil. 2024’te savunma bütçe yasasına eklenen düzenleme ABD’nin NATO üyeliğinin sona erdirilmesini sadece başkanlık kararnamesine bırakmıyor. Senato’da üçte iki çoğunluk gerektiren bir mekanizma devreye sokulmuş durumda. Bu düzenlemenin Trump’ın ilk döneminde yüksek sesle dile getirdiği çekilme ihtimaline karşı Kongre’nin kendini ve ittifakı sigortaya alma çabası olduğunu söyleyebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ancak resmi üyeliği hukuken sonlandırmak ile ittifakı fiilen işlevsiz hale getirmek birbirinden farklı süreçler. Trump’ın fiili siyaset pratiği de bize daha çok ikinci yolu tercih ettiğini gösteriyor. NATO üyesi kalıp taahhütleri askıya almak, Madde 5’in ne zaman ve nasıl işletileceğini muğlak bırakmak, Avrupa’daki askeri varlığı kademeli olarak kısmak hukuki bir çekilmeden daha etkili sonuç üretebilir. Caydırıcılığın kâğıt üzerindeki anlaşmalardan ziyade siyasi irade ve algıya dayandığını düşündüğümüzde, bu yöntemin radikal bir kırılma anlamına gelebileceğini söyleyebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kongre içinde de bu başlıkta yekpare bir tutum yok. Cumhuriyetçi Parti’de geleneksel Atlantikçi çizgiyle Trump’ın “yük paylaşımı” perspektifi arasında belirgin bir gerilim bulunuyor. Yine de ittifak yükümlülüklerini askıya almak için Senato’daki üçte iki eşiğini aşmaya gerek yok. Bütçe kısıntıları, ikili savunma anlaşmalarını zayıflatma ve ortak tatbikatların kapsamını daraltma kararları aynı sonucu sessiz biçimde üretebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trump’ın belirsizlik üretmeyi tercih etmesinin arkasında da bu mantığın yattığını düşünebiliriz. Çekilip çekilmeyeceği sorusunun havada kalması, Avrupalı müttefikleri hem kendi savunma kapasitelerini artırmaya hem de Washington’la ilişkileri koparmamak için taviz vermeye zorlayan işlevsel bir baskı aracı haline geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Avrupa oturup beklemiyor</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu baskının Avrupa başkentlerinde karşılıksız kalmadığını görüyoruz. Lahey’deki son zirvede alınan kararla müttefikler savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde beşine yükseltmeyi taahhüt etti. Bundan birkaç yıl önce yüzde iki hedefine bile isteksizce yaklaşan ülkelerin bugün yüzde beşi telaffuz etmesi başlı başına bir kırılma anı. “Re-Arm Europe” planı çerçevesinde 150 milyar euroluk bir kredi mekanizması devreye alındı ve toplamda 800 milyar euroyu bulabilecek bir savunma harcaması dalgasının önü açıldı. Bu rakamların sahaya nasıl yansıyacağı ayrı bir tartışma başlığı ama en azından niyet düzeyinde Avrupa’nın beklemeyi tercih etmediği söylenebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Komuta yapısındaki değişim de bu durumun diğer ayağı. NATO’nun operasyonel komutalarının giderek daha fazla Avrupalı üyelere devredildiğini görüyoruz. İtalya, Almanya, Polonya ve İngiltere farklı komuta merkezlerinin sorumluluğunu üstleniyor. Avrupa, ittifak içinde artık sadece ödeyen ve talep eden değil yöneten taraf olmaya da çalışıyor. Buna rağmen Washington’ın Avrupa Yüksek Müttefik Komutanı koltuğunu bırakmaması sürecin sınırlarını gösteriyor. Bu dönüşümün gerçek bir özerkliği mi yoksa görüntüyü güncelleyen sınırlı bir revizyonu mu işaret ettiğini tartışabiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Savunma sanayiinde ise yirmi yılın ihmalinin izleri hâlâ net. Ukrayna savaşının tetiklediği mühimmat ve sistem ihtiyacının ne kadar zor karşılandığını gördük. Üretim kapasitesinin sınırlı oluşu ve farklı ulusal standartların ortak projeleri yavaşlatması Avrupa’nın önünde ciddi engeller olarak duruyor. Para ile irade arasındaki boşluğun nasıl doldurulacağını görmek için biraz daha zamana ihtiyaç olacağını da ifade edebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Kırılgan Halka: Doğu Kanadı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa güvenlik mimarisine baktığımızda, asıl kırılganlığın doğu kanadında toplandığını söyleyebiliriz. Polonya ve Baltık ülkeleri için NATO üyeliği, klasik anlamda bir dış politika tercihi olmanın ötesinde bir güvenlik sigortası niteliği taşıyor. Washington’dan gelen her “yeniden fiyatlandırma” mesajı bu ülkelerde savunma bütçelerinin artırılması, yeni ikili anlaşma arayışları ve alarm seviyelerinin gözden geçirilmesiyle sonuçlanıyor. Estonya, Letonya ve Litvanya’nın da savunma harcamalarını kısa süre içinde tarihi seviyelere çıkarması ve ulusal savunma doktrinlerini Amerikan garantisinin zayıflayabileceği ihtimalini hesaba katarak güncellemesi bu yeni dönemin çarpıcı yansımalarından biri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rusya cephesine baktığımızda ise gri alan operasyonlarının tam da bu belirsizlik ortamında anlam kazandığını görebiliriz. Caydırıcılık net ve öngörülebilir taahhütler üzerinden işler. Taahhütler muğlaklaştığında da maliyeti düşük, etkisi yüksek hamlelerin alanı genişler. Enformasyon operasyonları, siber saldırılar ve sınırda tansiyonu yükselten provokasyonlar bu çerçevede okunabilir. Moskova açısından bakıldığında, ABD’nin kararsız bıraktığı her başlık Avrupa üzerinde baskı kurmak için bir fırsat sunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Özerklik mi, Yanılsama mı?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Uzun süredir konuşulan Avrupa stratejik özerkliği fikri bu ortamda yeni bir anlam kazanıyor. Bugüne kadar daha çok geleceğe dönük bir hedef olarak tartışılan özerklik, artık pratik bir zorunluluk olarak masaya geliyor. Yine de böyle bir mimariyi kurmanın ne kadar zor olacağını göz ardı edemeyiz. Ortak tedarik zincirleri, müşterek komuta yapıları ve istihbarat paylaşımının kurumsallaşması uzun zamana ve güçlü bir siyasi iradeye ihtiyaç duyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa Birliği içinde de bu konuda tam bir fikir birliği yok. Fransa uzun süredir özerklik söylemini taşıyan başlıca aktör. Polonya ve Baltık ülkeleri Amerikan şemsiyesi olmadan gerçek bir caydırıcılık inşa edilemeyeceğini savunuyor. Almanya ise iki uç arasında denge kurmaya çalışan ama iç siyasi tartışmalar nedeniyle net çizgiler çizmekte zorlanan bir pozisyona sahip. Bu ayrışma, elinde hem kaynak hem siyasi irade olsa bile Avrupa’nın tek sesli bir savunma siyaseti geliştirmesini zorlaştırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Buna rağmen ilerleme sayılabilecek somut adımlar ortaya çıkıyor. İkili ve çok taraflı savunma anlaşmalarının sayısı artıyor, Avrupalı silah üreticilerini destekleyen fonlar devreye giriyor. Bu adımların tam anlamıyla bir özerklik yaratmayacağını biliyoruz. Ama Washington’a olan bağımlılığı azaltan, en azından kritik senaryolarda Avrupa’yı mutlak bir savunmasızlık hissinden uzaklaştıran bir etki üretmeleri mümkün. Gerçekçi hedefi kıtanın kendi güvenliği konusunda tamamen dışarıdan gelecek bir siyasi iradeye mahkûm olmadığı bir düzen kurmak olarak tarif edebiliriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Tehdit Değil, Hesap</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">NATO bugün geldiği noktada bir güvenlik ittifakı olmaktan çıkıp bir tür pazarlık masasını andıran bir yapıya dönüşüyor. Trump açısından bakıldığında bu masa, “ne kadar ödüyoruz, karşılığında ne alıyoruz” sorusuyla şekilleniyor. Avrupalı müttefikler ise bu soruyla ilk kez bu kadar doğrudan yüzleşiyor. Yıllarca sorgulanmaz kabul edilen güvenlik garantilerinin maliyet hesabına indirgenmesi ittifakın kurucu mantığını yeniden tartışmaya açıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Washington çekilirse Avrupa ne yapar?” sorusuna bugün için kesin bir yanıt vermek kolay değil. Yine de gidişat bazı ipuçları sunuyor. Avrupa bir yandan ittifakı ayakta tutmaya çalışırken, öte yandan ondan bağımsız ayakta durmayı öğrenmek zorunda kalacak. Bu iki hedef ilk bakışta çelişkili görünebilir. Ama Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı’nın benzer ikili yapıları yönetmek zorunda kaldığını hatırlayabiliriz. Fark şu. O yıllarda tehdit sınırın öte tarafında tanımlanıyordu, bugün ise belirsizliğin kaynağı ittifakın merkezine doğru kaymış durumda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuç olarak, NATO’nun geleceğini belirleyecek olan şey ABD’nin bir sabah “çekiliyoruz” demesi olmayabilir. Çok daha yavaş, sessiz ve kademeli bir kopuş deneyimiyle de karşılaşabiliriz. Böyle bir senaryoda ittifak kâğıt üstünde varlığını sürdürür ama caydırıcılık kapasitesi içi boşalmış bir kabuğa dönüşür. Biz bu dönemi Avrupa’nın kendi güvenliğiyle ilk kez bu kadar ciddi şekilde yüzleştiği bir eşik olarak okuyabiliriz. Önemli olan bu yüzleşmenin sürdürülebilir bir siyasi iradeye dönüşüp dönüşmeyeceği.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/siyasette-neler-olacak-13062</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Siyasette neler olacak?</h1>
                        <h2>Aşağıdan gelen, milyonları sokağa dökebilen lider yahut partilere halen bir nebze inanılabilir. Ama onlar hapis ve kapatma gibi risklere açıktır her zaman. Bu riskleri önlemek için çalışmalısınız. Protestolar bunlara yönelik olmalı. Evet belki de aylarca sürmeli demokratik itirazlar. Ama artık soğan ve sarımsakları tanıdınız ayırt edebilirsiniz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siyasette-neler-olacak-1775939316.webp">
                        <figcaption>Siyasette neler olacak?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmem farkında mısınız? Ben bir yazar olarak yakından farkındayım. Son on yılda Türkiye’de okuma oranları hızla düştü. Üstelik öyle kitap filan da değil sadece, doğru dürüst makale dahi okunmuyor. Bir paragraftan uzun yazı okunmuyor neredeyse. Biz yazarlar deliler gibi inat etmeye, yazmaya devam etsek de etimiz, budumuz ne fazla bir etkimiz olduğu söylenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimse efendim kitaplar pahalı demesin. Hiç pahalı değil kitaplar. Bir kafede bir “Americano” içenleriniz var o paraya. Avrupa’daki fiyatlarla karşılaştırırsanız bedava hatta.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yok akıllı telefonlar, internet vs de demeyin çünkü onlar dünyanın başka yerlerinde de var ve okuma oranlarını bu kadar etkilemiyorlar. Ne yapalım okumayanı dövecek halimiz yok ya zararı bütün topluma. Sığırlaşma, dingilleşme, her tür yozlaşma ve siyasi iktidarlardan hem oy verip hem şikâyet etme.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmem her biri nadirattan olan okurlarım farkında mıdır ama aylardır siyaset yazmıyorum. O alanda birtakım kıyametler kopuyor, hainler, alçaklar ve şerefsizler gırla gidiyor ama dönüp bakmak bile istemiyorum. Gazze, Lübnan ve İran savaşları devam etmekte iken zaten oraya baktığımda “Allah belanızı versin” demekten başka da bir şey gelmiyordu içimden. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yazımın başlığına aldanmayın siyasette neler olacağı üzerinde müneccimlik denemelerini çoktan bıraktım ve zaten dünyanın en iyi astrologlarını da getirseniz Ortaköy yahut Rumelihisarı’ndaki Roman ablamızdan daha iyisini söyleyemezler. Hiçbir şey olacağı yok çünkü. Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyaset bitti de ondan. Olur mu siyaset hiç biter mi? Yasalar içinde iktidarı değiştirme imkân ve ihtimali ortadan kalkarsa bal gibi biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Atı alan Üsküdar’ı geçerse” biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mühürsüz oylar geçerli sayılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet liderleri “kan dökülür” diye seçimlere itiraz etmedik derlerse biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devletin olanakları ile seçim propagandası yapılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefeti destekleyen ve hatta tarafsız yayın yapan medya batırılır yahut “parasıyla” alınırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanı seçim propagandası yaparsa biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçimlerle kazanılan makamlara bürokratik kararlarla el konulursa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kazanma ihtimali olduğu görülenler birer kulp takılarak hapislere atılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biterse ne olur canım? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Suya ne oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnek içti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İneğe?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dağa kaçtı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir daha siyasi iktidarın değişmeyeceğini, değişemeyeceğini bilseniz ne yaparsınız?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaderimiz böyle imiş deyip susarsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuşursunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kızgın konuşursunuz. Hatta ağzınızı bozarsınız. Bunu yaparken muhbir var mı diye etrafınıza bakarsınız. Ne olur ne olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra, varsa ona da küfredersiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sizin gibi olanlarla bir araya gelir polisten dayak ve gaz yersiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok da fena değilmiş canım deyip devam eder yahut bir daha mı gösteri dersiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devam ederseniz sizin gibilerle tanışır kalabalıkları büyütür artık zaman zaman barikatları aşacak kadar kalabalık ve kararlı olursunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir gün “Ölümden öte köy mü var?” dediğinizde sık sık işlerin rengi değişmeye başlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ondan sonra bir bakmışsınız “protestokolik” olmuşsunuz. Size çapulcu derler artık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasetten umudu kestiğinizde olacaklar buna benzer. Hiçbir iktidar herkesin bu ruh haline girmesini istemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenledir ki muhalefet partileri vardır. Aşağıdan gelen, milyonları sokağa dökebilen lider yahut partilere halen bir nebze inanılabilir. Ama onlar hapis ve kapatma gibi risklere açıktır her zaman. Bu riskleri önlemek için çalışmalısınız. Protestolar bunlara yönelik olmalı. Evet belki de aylarca sürmeli demokratik itirazlar. Ama artık soğan ve sarımsakları tanıdınız ayırt edebilirsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de unutmayın çoğalmaya bakın sayınız en büyük avantajınızdır. Emr-i Hakk diye bir şey vardır. İktidarların her zaman iç kavgaları vardır. Genellikle otoriter iktidarlar bu iç kavgalarla verdikleri açıklar sonunda giderler. Bazen olağanüstü büyük hatalar yaparlar ve onların sonucunda ayakları kayar. Yani giderler. Yani bir gün mutlaka giderler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yazıktır ki gelen kısa sürede gidenlere benzeyebilir. Esas göreviniz mevcudu götürmekten çok götürürken bir daha aynı delikten ısırılmamak için oluşan muhalefet ağını dağıtmamaktır. Enseyi karartmayın karşınızdakiler de insandır. İktidarın körleştirdiği insanlar. YENECEKSİNİZ!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/joe-kentin-sozleri-turkiyeisrail-senaryosu-ve-abdnin-natodan-cekilmesi-tartismasi-13061</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Joe Kent’in sözleri, Türkiye–İsrail senaryosu  ve ABD’nin NATO’dan çekilmesi tartışması</h1>
                        <h2>Asıl belirleyici olan askeri caydırıcılık, NATO çerçevesindeki ittifak yapısı, coğrafya, ekonomik bağlar ve çok aktörlü bölgesel dengelerdir; bu nedenle doğrudan savaş ihtimali düşüktür. İlişkiyi tanımlayan temel denklem “yüksek şiddetli retorik, düşük olasılıklı savaş”tır: Bölgedeki gerilimlere rağmen rasyonel, ekonomik ve diplomatik bariyerler çatışmayı sınırlar. İki ülke arasındaki durum bir savaş değil, sınırları belirlenmiş bir “yönetilen rekabet”tir ve barış, bu kontrollü rekabet zemininde korunmaktadır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/joe-kentin-sozleri-turkiyeisrail-senaryosu-ve-abdnin-natodan-cekilmesi-tartismasi-1775828687.webp">
                        <figcaption>Joe Kent’in sözleri, Türkiye–İsrail senaryosu  ve ABD’nin NATO’dan çekilmesi tartışması</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD dış politikası ve transatlantik güvenlik mimarisine ilişkin tartışmaların yeniden yoğunlaştığı bir dönemde, bazı politik aktörler tarafından dile getirilen açıklamalar yalnızca retorik düzeyde kalmayıp ciddi stratejik senaryoları da gündeme taşımaktadır. Bu bağlamda, eski asker ve CIA görevlisi, Cumhuriyetçi siyasetçi ve İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısına karşı olduğu için Ulusal Terörle Mücadele Merkezi direktörlüğü görevinden istifa etmiş olan Joe Kent’in şu ifadesi sosyal medyada ve özellikle Türkiye’de dikkat çekici bir tartışma başlatmıştır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"<em>Türkiye ve İsrail karşı karşıya geldiğinde (çatıştığında), İsrail'in yanında yer almak isteyeceğiz. Ve NATO yükümlülüklerimize bağlı kalmak istemeyeceğiz. NATO'dan ayrılacak olmamızın nedenlerinden biri de budur</em>."</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıklama, Donald Trump liderliğinde ABD’nin, olası bir Türkiye–İsrail çatışmasında İsrail’i desteklemek amacıyla NATO’dan ayrılabileceği yönünde güçlü bir iddiayı yansıtmaktadır. Ancak bu iddianın gerçekçilik düzeyini sadece politik söylemler üzerinden konuşarak değerlendirmeye çalışmak yetersizdir. Konu hukuki sınırlar, kurumsal mekanizmalar, kamuoyu eğilimleri ve ABD’nin küresel stratejik çıkarları birlikte değerlendirilerek analiz edilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukuki ve Kurumsal Sınırlamalar: Başkanın Yetkisi Nerede Başlar, Nerede Biter?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;ABD başkanının uluslararası anlaşmalardan çekilme yetkisi tarihsel olarak gri bir alan oluşturmuş bir konudur. Ancak son yıllarda bu alanı daraltan önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. Özellikle 2023 tarihli Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası, ABD’nin NATO’dan çekilmesini açık biçimde Kongre denetimine bağlamıştır. Buna göre, “Senato’nun üçte iki çoğunluğu” veya “Kongre’nin açık yasama iradesi” olmadan NATO’dan çekilme mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, yürütme organının tek taraflı hareket alanını ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Dolayısıyla Donald Trump gibi güçlü yürütme reflekslerine sahip bir başkanın dahi NATO’dan hızlı ve tek taraflı biçimde çekilmesi, Kongre ile sert bir kurumsal çatışma, anayasal yetki krizleri ve yüksek ihtimalle yargıya taşınacak süreçleri beraberinde getirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada özellikle vurgulanması gereken bir diğer husus, ABD başkanlık sisteminin “sert güçler ayrılığı” ilkesine dayanmasıdır. Amerikan siyasal sistemi çoğu zaman başkana geniş hareket alanı tanıyan bir yapı olarak algılansa da, bu yetkiler mutlak değildir. Aksine, yasama organı olan Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, özellikle dış politika ve güvenlik alanında belirli kritik yetkilerinden vazgeçmemiştir. NATO üyeliği gibi uzun vadeli stratejik bağlayıcılığı olan uluslararası taahhütler de bu alanların başında gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede, Joe Kent’in ima ettiği türden ani ve siyasi iradeye dayalı bir çekilme senaryosu, yalnızca siyasi açıdan değil, ABD iç hukuk sistemi açısından da oldukça düşük uygulanabilirliğe sahiptir. Böyle bir girişim, yalnızca yürütme-yasama gerilimini tırmandırmakla kalmayacak; aynı zamanda Amerikan anayasal düzeninin sınırlarını zorlayan çok katmanlı bir kurumsal kriz riskini de beraberinde getirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NATO’nun İşleyişi: Otomatik Savaş Mekanizması Yanılgısı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Joe Kent’in açıklamasının temel varsayımlarından biri, NATO üyeliğinin ABD’yi belirli bir çatışmada zorunlu olarak taraf haline getireceği düşüncesidir. Oysa NATO’nun kolektif savunma ilkesi bu şekilde işlemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">NATO’nun 5. maddesi:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bir üyeye yönelik saldırıyı tüm ittifaka yapılmış sayar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Ancak verilecek karşılığın türünü her üye devletin kendi takdirine bırakır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, NATO’nun otomatik bir savaş mekanizması olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla ABD, NATO’dan ayrılmadan Türkiye ile İsrail arasında taraf seçebilir ve hatta İsrail’e destek verirken NATO yükümlülüklerini ihlal etmeksizin hareket edebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gerçeklik, Joe Kent’in iddiasının dayandığı temel varsayımı önemli ölçüde zayıflatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ABD–İsrail İlişkilerinin NATO’dan Bağımsız Niteliği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ile İsrail arasındaki ilişkiler, NATO çerçevesinden bağımsız, tarihsel olarak kökleşmiş ve çok katmanlı bir stratejik ortaklığa dayanmaktadır. ABD’nin İsrail’e sağladığı askeri, ekonomik ve diplomatik destek, NATO üyeliğine bağlı değildir; ikili anlaşmalar ve Kongre kararlarıyla şekillenir ve uzun vadeli jeopolitik çıkarlarının olduğuna dair oturmuş bir kanaatin ürünüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle ABD’nin İsrail’i desteklemek için NATO’dan ayrılması gerektiği yönündeki varsayım, stratejik açıdan temelsizdir. Aksine NATO üyeliği, ABD’ye küresel ölçekte daha geniş bir hareket alanı sunarak bu tür destekleri daha etkin biçimde yönetmesine imkân tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim ittifak içi gerilimlerin varlığı da bu durumu doğrular: Türkiye ile Yunanistan arasında tarihsel olarak ciddi krizler ve askeri gerilimler yaşanmış olmasına rağmen, bu durum hiçbir zaman NATO üyeliğiyle yapısal bir çelişki üretmemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kamuoyu Dinamikleri: Amerikan Halkı NATO Hakkında Ne Düşünüyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Joe Kent’in iddiasını değerlendirirken kritik fakat çoğu zaman ihmal edilen bir boyut da ABD kamuoyunun NATO’ya bakışıdır. Bu noktada Annenberg Public Policy Center ve YouGov tarafından gerçekleştirilen güncel araştırmalar önemli veriler sunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu araştırmaların ortaya koyduğu tablo oldukça nettir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. Amerikalıların büyük çoğunluğu NATO’ya olumlu bakmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. NATO, ABD güvenliği için gerekli bir ittifak olarak görülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3. ABD’nin müttefiklerini savunması gerektiği yönünde güçlü bir toplumsal destek bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu genel tablo içerisinde dikkat çekici bir ayrışma da mevcuttur. Özellikle Cumhuriyetçi seçmenler arasında NATO’ya yönelik şüphecilik artmıştır. Bu şüpheciliğin büyük ölçüde Donald Trump etkisiyle şekillenmiş olduğu da bir gerçektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna rağmen, aynı seçmen grubunda dahi NATO’dan tamamen çekilmeye yönelik açık ve güçlü bir çoğunluk desteği bulunmamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, NATO’dan çekilme kararının yalnızca hukuki ve stratejik açıdan sorunlu olmakla kalmadığını, aynı zamanda <strong>demokratik meşruiyet açısından da sorunlu</strong> olacağını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NATO’dan Çıkmanın Stratejik Maliyeti: “Kendine Sabotaj” Tartışması</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel analizlerde giderek güçlenen bir görüş, ABD’nin NATO’dan çekilmesinin stratejik açıdan “kendine sabotaj” anlamına geleceği yönündedir. ABD için NATO, Avrupa’daki askeri varlığın temelidir, Rusya’ya karşı caydırıcılığın ana aracıdır ve Çin ile küresel rekabette dolaylı bir denge unsuru oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda NATO’dan çekilmek, ABD’nin küresel liderlik kapasitesini zayıflatır, müttefikler arasında güven erozyonuna yol açar ve rakip güçlerin manevra alanını genişletir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla böyle bir karar, kısa vadeli politik hesapların ötesinde, uzun vadeli jeostratejik kayıplar doğuracaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alternatif Senaryo: NATO’dan Çıkmak Yerine Etkisini Azaltmak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut şartlarda, ABD’nin NATO’dan tamamen çekilmesinden ziyade ittifak içindeki rolünü yeniden tanımlamaya yönelebileceğini düşünmek ve konuşmak daha doğru olacaktır. Bu kapsamda daha olası senaryolar şunlardır: NATO’ya yapılan mali katkının azaltılması, Avrupa’daki askeri varlığın yeniden yapılandırılması, müttefikler üzerindeki siyasi baskının artırılması ve ittifakın karar alma süreçlerinde daha sert bir ABD pozisyonu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşım, hukuki kriz yaratmadan ABD’nin NATO üzerindeki etkisini dönüştürmesine de imkan tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla Joe Kent’in öne sürdüğü “tam çekilme” senaryosuna kıyasla, “kademeli zayıflatma” stratejisi analitik açıdan çok daha güçlü bir ihtimal olarak öne çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç </strong>olarak, Joe Kent’in, ABD’nin Türkiye–İsrail çatışması gibi bir senaryoda İsrail’in yanında yer alabilmek için NATO’dan ayrılabileceği yönündeki iddiası, dikkat çekici olmakla birlikte mevcut gerçeklikler ışığında büyük ölçüde spekülatif bir nitelik taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu değerlendirme dört temel eksende somutlaşmaktadır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Hukuki gerçeklik:</strong> Başkanın tek taraflı çekilme yetkisi sınırlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2. Kurumsal gerçeklik:</strong> Kongre ve yargı ciddi engeller oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3. Stratejik gerçeklik:</strong> NATO’dan çıkış ABD’nin küresel gücünü zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4. Toplumsal gerçeklik:</strong> Amerikan kamuoyu NATO’yu desteklemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son tahlilde, ABD’nin NATO’dan çekilerek belirli bir bölgesel çatışmada taraf seçmesi hem hukuki hem stratejik hem de politik açıdan son derece düşük olasılıklı bir senaryodur. Daha gerçekçi olan, ABD’nin NATO içindeki rolünü yeniden tanımlayarak ittifak üzerindeki etkisini farklı araçlar üzerinden dönüştürmeye çalışmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son söz </strong>olarak da, aslında başka bir yazının konusu olmakla beraber, Türkiye ve İsrail arasında bir savaş ihtimali üzerine birkaç cümle edelim: Türkiye–İsrail ilişkileri çok katmanlıdır; söylem sert ve gerilim yüksek olsa da Michael Rubin gibi pro-İsrail şahin analistlerin, Naftali Bennett gibi İsrailli siyasetçilerin ve Joe Kent gibi aktörlerin açıklamaları belirleyici değildir. Asıl belirleyici olan askeri caydırıcılık, NATO çerçevesindeki ittifak yapısı, coğrafya, ekonomik bağlar ve çok aktörlü bölgesel dengelerdir; bu nedenle doğrudan savaş ihtimali düşüktür. İlişkiyi tanımlayan temel denklem “yüksek şiddetli retorik, düşük olasılıklı savaş”tır: Bölgedeki gerilimlere rağmen rasyonel, ekonomik ve diplomatik bariyerler çatışmayı sınırlar. İki ülke arasındaki durum bir savaş değil, sınırları belirlenmiş bir “yönetilen rekabet”tir ve barış, bu kontrollü rekabet zemininde korunmaktadır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yapay-zeka-genclerin-yeni-arkadasi-mi-13060</link>
            <category>EĞİTİM</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yapay zeka, gençlerin yeni arkadaşı mı?</h1>
                        <h2>Aileler ve okullar açısından yeni bir döneme girildiği açık. Bir süre önce dijital okuryazarlık daha çok internette doğru bilgiye ulaşmak anlamına geliyordu. Şimdi buna bir katman daha eklendi. Gençlerin, yapay zekanın neden hep anlayışlı, hep sabırlı ve hep ulaşılabilir göründüğünü de anlaması gerekiyor. Yeni risk, yalnızca yanlış bilgi değil; duygusal olarak doğru hissettiren ama gerçekte güvenli olmayan etkileşimler. Yapay zeka, gençler için yüksek çekiciliğe sahip ama yüksek dikkat gerektiren bir alan. Kazanım ile risk arasındaki çizgi oldukça ince.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yapay-zeka-genclerin-yeni-arkadasi-mi-1775828424.webp">
                        <figcaption>Yapay zeka, gençlerin yeni arkadaşı mı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün birçok kişi yapay zekayı ödev yapan, metin yazan ya da görsel üreten bir teknoloji olarak görüyor. Ancak gençlerin kullanım biçimi bunun ötesine geçmiş durumda. Yapay zeka artık yalnızca bir araç değil. Bazen fikir alınan, bazen sohbet edilen, bazen de iç dökmek için başvurulan bir dijital muhatap. Bu nedenle son dönemde en çok tartışılan konulardan biri yapay zekanın güvenli kullanımı oldu. Çocuklar ve dijital medya üzerine çalışmalarıyla bilinen ABD merkezli sivil toplum kuruluşu Common Sense Media’nın 2025 araştırmasına göre, 13-17 yaş grubundaki gençlerin yüzde 72’si en az bir kez bir yapay zekâ sohbet aracı kullandığını, yüzde 52’si ise bunu ayda birkaç kez ya da daha sık yaptığını söylüyor. Kuruluşun 2026’da yayımladığı değerlendirmeler ise, bu araçların artık yalnızca yaygınlıklarıyla değil, gençlerin güvenliği ve ruh sağlığı üzerindeki olası etkileriyle de tartışıldığını ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ergenlik dönemi, kabul görme ihtiyacının arttığı, yargılanma korkusunun ise daha yoğun hissedildiği bir dönem. Duyguların çoğu zaman karmaşık yaşandığı bu dönemde yapay zeka, çocuklara sabırlı ve yargılamayan bir iletişim alanı sunuyor. Sosyal kaygısı olan, duygularını yüz yüze ifade etmekte zorlanan, kendini yalnız hisseden bazı gençler için yapay zeka bir kaçış alanı olabiliyor. Dil pratiği yapmak, bir konuşmayı nasıl başlatacağını denemek, aklındakileri dökmek ya da yalnız hissettiğinde biriyle konuşuyormuş gibi hissetmek, bazı gençler için geçici bir rahatlama sağlayabiliyor. Burada rahatlatıcı görünen şey, aynı zamanda güvenli anlamına gelmiyor. Çünkü bu sistemler insanlara gerçekten yardımcı olmak için değil, onları etkileşimde tutmak için tasarlanıyor. Yani çocuklara en güvenli olanı değil, çoğu zaman en çok bağ kurduranı sunuyor. Common Sense Media ve Stanford Medicine’in değerlendirmeleri, yapay zekanın ruh sağlığı desteği için güvenli olmadığını söylüyor. &nbsp;Yapay zeka, sohbet sırasında kriz sinyallerini gözden kaçırıp profesyonel yardıma yönlendirmesi gereken yerde sohbeti uzatarak yanıltıcı bir güven hissi yaratabiliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek hayattaki bir arkadaş ya da yetişkin, yeri geldiğinde itiraz eder ve sınır çizer. Rahatsız edici de olsa kendi doğrusunu söyler. Yapay zeka ise çoğu zaman kullanıcıyı kaybetmemek için daha uyumlu ve onaylayıcı davranıyor. Özellikle duygusal kırılganlığı yüksek gençlerde bu durum kısa vadede rahatlatıcı görünse de uzun vadede gerçek insan ilişkilerinin yerini alan bir alışkanlığa dönüşebilir. Bu nedenle yapay zekanın sohbet aracı olarak kullanılmasının ileriye dönük bizi bekleyen ciddi tehditlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyadaki son gelişmeler bu kaygının her yerde büyüdüğünü gösteriyor. Meta, gençlerin bazı yapay zeka karakterleriyle etkileşimini dünya genelinde geçici olarak durdurdu. Bunun yerine ebeveyn kontrolleri içeren daha güvenli bir sürüm hazırladığını açıkladı. Çin ise “digital humans” olarak tanımlanan yapay karakterler için yeni taslak kurallar yayımlayarak, çocuklara bağımlılık yaratabilecek ya da sanal yakın ilişki sunabilecek sistemleri sınırlamayı gündeme aldı. Bu iki gelişme, şirketlerin de devletlerin de meseleye artık yalnızca yenilikçi ürün gözüyle bakmadığını gösteriyor. Çocuk güvenliği ve mahremiyeti artık bu alanın merkezinde yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık “çocuklar yapay zekâ kullansın mı, kullanmasın mı?” sorusundan daha önemli sorularımız var. Çocukların ve gençlerin bu sistemleri hangi amaçla, hangi sıklıkta ve hangi sınırlar içinde kullandığı araştırmamız gereken bir konu. Araştırma yapmak, yazı planlamak ya da dil pratiği yapmak başka bir şey, bir dijital karakteri dert ortağına dönüştürmek bambaşka bir şey. Bu iki kullanım biçimini aynı başlık altında değerlendirmek, hem pedagojik hem psikolojik açıdan yanıltıcı olur. Common Sense Media, bu alanda daha güçlü yaş doğrulama sistemleri kurulmasını, ebeveyn denetiminin artırılmasını, kriz durumlarında kullanıcıların profesyonel desteğe yönlendirilmesini, veri güvenliğinin korunmasını ve bağımlılık yaratabilecek tasarımların sınırlandırılmasını öneriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aileler ve okullar açısından yeni bir döneme girildiği açık. Bir süre önce dijital okuryazarlık daha çok internette doğru bilgiye ulaşmak anlamına geliyordu. Şimdi buna bir katman daha eklendi. Gençlerin, yapay zekanın neden hep anlayışlı, hep sabırlı ve hep ulaşılabilir göründüğünü de anlaması gerekiyor. Yeni risk, yalnızca yanlış bilgi değil; duygusal olarak doğru hissettiren ama gerçekte güvenli olmayan etkileşimler. Yapay zeka, gençler için yüksek çekiciliğe sahip ama yüksek dikkat gerektiren bir alan. Kazanım ile risk arasındaki çizgi oldukça ince.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/biraz-da-ruh-halimizden-konusalim-13059</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Biraz da ruh halimizden konuşalım…</h1>
                        <h2>Bazen en sağlıklı şey, bilgiye değil dengeye yatırım yapmak. Kendimize küçük boşluklar açmak. Sessiz kalabildiğimiz, zihnimizi dinlendirebildiğimiz anlar yaratmak. Kentleri iyileştirmek sadece daha fazla yeşil alan, daha iyi tasarım ya da doğru planlama ile mümkün değil. Aynı zamanda daha sakin, daha dengeli ve regüle olmuş bireylerle mümkün. </h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/biraz-da-ruh-halimizden-konusalim-1775850613.webp">
                        <figcaption>Biraz da ruh halimizden konuşalım…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her hafta kentten, mekandan, tasarımdan bahsediyoruz. Kamusal alanları, sokakları, meydanları, yeşili ve kenti iyileştirmenin yollarını arıyoruz. Daha yaşanabilir, daha estetik, daha dengeli şehirlerin peşinden gidiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu hafta, biraz yönümüzü içeri çevirelim istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü ne kadar iyi tasarlanmış olursa olsun bir kent, onu deneyimleyen insanın ruh haliyle anlam kazanıyor. Bir meydanın ferahlığı, bir sokağın davetkarlığı ya da bir parkın huzuru; aslında o an orada bulunan insanın iç dünyasıyla birleştiğinde gerçek karşılığını buluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün sokakta yürürken fark ediyor musunuz? İnsanlar artık daha gergin, sabırsız ve tahammülsüz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trafikte, markette, sırada… En küçük bir temas ya da bir gecikme bile orantısız bir öfkeye dönüşebiliyor. Sanki herkes görünmeyen bir yük taşıyor. Ve o yük, her an bir kıvılcımla dışarı çıkmaya hazır bekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki biz neyi bu kadar içimizde biriktiriyoruz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cevap çok net: farkında olmadan, her gün zihnimizi olumsuzlukla besliyoruz. Günün büyük bir kısmında maruz kaldığımız içeriklere baktığımızda, çoğunlukla krizler, felaketler, çatışmalar ve endişe verici haberler görüyoruz. Üstelik sadece görmekle kalmıyor, onları durmadan kaydırarak tüketiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda hayatımıza giren bir kavram var:&nbsp;doomscrolling.&nbsp;Yani sürekli kötü haberleri, olumsuz gelişmeleri, krizleri takip etme ve bundan kopamama hali.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir noktadan sonra bu sadece “haber almak” olmuyor. Zihin, kendini sürekli bir tehdit altında hissediyor. Ve bu durum, fark etmeden sinir sistemimizi sürekli tetikte tutuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun sonucu ne oluyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahammül azalıyor. Kaygı artıyor. Sabır eşiği düşüyor. Ve en önemlisi, insanlar birbirine daha sert davranmaya başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani aslında mesele sadece bireysel bir alışkanlık değil; yavaş yavaş toplumsal bir ruh haline dönüşüyor. Bugün kentte hissettiğimiz gerginliğin, sokaktaki huzursuzluğun, trafikteki agresyonun arka planında biraz da bu birikmiş zihinsel yük var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki ne yapabiliriz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de çözüm düşündüğümüz kadar zor değil. Her haberi bilmek zorunda değiliz. Her gelişmeye maruz kalmak zorunda değiliz. Zihnimizi neyle beslediğimizi seçme hakkımız var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen en sağlıklı şey, bilgiye değil dengeye yatırım yapmak. Kendimize küçük boşluklar açmak. Sessiz kalabildiğimiz, zihnimizi dinlendirebildiğimiz anlar yaratmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kentleri iyileştirmek sadece daha fazla yeşil alan, daha iyi tasarım ya da doğru planlama ile mümkün değil. Aynı zamanda daha sakin, daha dengeli ve regüle olmuş bireylerle mümkün.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öyleyse bu hafta biraz daha az kaydırıp biraz daha derin nefes almak iyi bir başlangıç olabilir. Ne dersiniz?</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/uzaya-bir-bilet-ya-da-astronotumuzun-soyleyemedigi-o-son-soz-13058</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Uzaya bir bilet ya da astronotumuzun söyleyemediği o son söz</h1>
                        <h2>Astronotumuzun bu seyrüseferi neticesinde acemiliğimiz de ortaya çıktı. İnsan oralara kadar çıkmışken son bir söz söylemez mi, böyle hazırlıksız gidilir mi hiç? Adam ayağının tozuyla -uzay tozu- mitinglere katılıp seçim propagandası yapmaya başladı. Büyük bir fırsatı da heba etti. Hiçbir şey bulamıyorsan, en azından, “55 milyon dolar benim için büyük ama Türkiye için küçük bir para,” diyebilirdi. Hem, Armstrong’a da atıfta bulunmuş olurdu, iyi olurdu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/uzaya-bir-bilet-ya-da-astronotumuzun-soyleyemedigi-o-son-soz-1775828003.webp">
                        <figcaption>Uzaya bir bilet ya da astronotumuzun söyleyemediği o son söz</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Açıkça söyleyeyim, bilim diye önüme getirilen her şeye inanmam ben, öyle kolay da ikna olmam. Ama Armstrong’un Ay’a ayak bastığından ve o meşhur “benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım” sözünü söylediğinden şüphem yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zaten şimdi eğri oturup doğru konuşalım, Ay’a adım atacağı belli olan insan fiyakalı cümlesini hazırlamış, mikrofonların kendisine uzatılmasını bekliyordur. Zira, böyle büyük anları yaşayacak insanların kalıcı bir söz bırakma sevdasına tutulduklarını biz Fransız Devrimi’nden beri biliriz. Giyotin birazdan inip adamın kafasını sepete düşürecek ama o hâlâ son cümlesinin peşinde. Fransız Devrimi’nde idam edilenlerin son cümleleri kendi içinde bir edebiyattır. Dolayısıyla, Armstrong’un hevesini garipsememek lazım. Allah’ı var, iyi de bulmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gerçi benim kayınvalide son sözünü söylerken bile -onunki, Allah rahmet eylesin, fiyakalı son sözlerden değildi- Amerikalıların Ay’a gitmediğine, bunun tarihin en büyük yalanlarından biri olduğuna emindi. Ona göre, dedikleri gibi 1969’da Ay’a gitmiş olsalar şimdiye ohooo… orada koloni bile kurarlardı. </span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugüne dek kuramamış olmaları, Amerikalıların Ay diye çöle indiklerinin en büyük delilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Geçenlerde, NASA, seneler sonra canlı yayında Ay’a doğru yola çıkınca Ay’a gidilip gidilmediğine dair tartışmalar da alevlendi -maalesef, kayınvalide çok istediği bu tartışmaların bir tarafı olamadı. Ben Ay’a yeniden gidildiğine inananlardanım, ayrıca, dünyanın da yuvarlak olduğunu düşünüyorum. En nihayetinde, Ay’a -ya da, kayınvalide haklıysa, çöle- giden astronotlar Amerikalıydı. Yabancıydı. Rahmetli Gagarin’den beri bu uzay yarışı iki süper güç arasında sürer giderdi de bize önce radyodan dinlemesi, daha sonraları da beyazperdede izlemesi düşerdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Artık bu uzay yarışında biz de varız. Malum, geçen senelerde, anamuhalefetin aleyhteki bütün çabasına rağmen uzaya astronot yolladık. 55 milyon dolar mı ne, bir bilet parası ödemişiz ama mesele değil. Astronot gitti mi gitti, şöyle kuşbakışı bir gördü mü gördü. Tamamdır. Bozguncu muhalefetin ağızlarına itibar etmeye hacet yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Biz yaştakiler bu anamuhalefetin cemaziyelevvelini bilir. Bunlar bırakın uzaya gitmeyi köprü bile istemezdi. Merkezde ya bunlar, korkuyorlar yerlerinden kıpırdayacaklar diye. Oysa, hayat değişti, Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi, “ey CHP, istesen de istemesen de biz uzaya çıkacağız.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hoş, bir küçük hesap hatası olduğu iddia edilebilir çünkü ilk söylenene göre Cumhuriyet’in 100. yılında Ay’a gidecektik. Gide gide uzaya, uzaydan kasıt da atmosferin biraz dışına, gidebildik, üstelik de bir uzay dolmuşundan bilet alarak. Olsun, hiç gidememekten iyidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bizim astronot bu maceranın sonunda Uzay Kuvvetleri Komutanlığımızda görev yapma hakkı kazandı. Tabii burada hiyerarşik bir sorun olabilir çünkü kimse onun kadar yukarıdan bakmadığı için bilgi tekeli onda. Şimdi bir general diyecek ki, işte uydular şöyledir böyledir. Şak, bütün bakışlar bizim astronota dönecek. O da mütebessimane bir tavırla pek de öyle olmadığını söyleyecek. Kim aksini iddia edebilir ki? Sıkıysa sen de çık oraya -55 milyon dolar iyi para.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu yüzden Uzay Kuvvetlerimizin geleceğinden çok ümitvarım. Astronotumuzun katılımıyla birlikte bu alanda çok güçlendiğimizi düşünüyorum. Astronotumuz gençlere örnek olacaktır. Onu gören gençler arasından astronot olmak isteyenler çıkacaktır -ama her seferinde bu bilet parasını vergilerden tahsil edemeyiz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama astronotumuzun bu seyrüseferi neticesinde acemiliğimiz de ortaya çıktı. İnsan oralara kadar çıkmışken son bir söz söylemez mi, böyle hazırlıksız gidilir mi hiç? Adam ayağının tozuyla -uzay tozu- mitinglere katılıp seçim propagandası yapmaya başladı. Büyük bir fırsatı da heba etti. Hiçbir şey bulamıyorsan, en azından, “55 milyon dolar benim için büyük ama Türkiye için küçük bir para,” diyebilirdi. Hem, Armstrong’a da atıfta bulunmuş olurdu, iyi olurdu.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/tanrilarin-alacakaranligi-neden-pagan-olmaliyiz-13057</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Tanrıların alacakaranlığı: Neden pagan olmalıyız?</h1>
                        <h2>Paganizmi 'karanlık ayinler' parantezine hapseden monoteist dezenformasyonu deşifre eden bu yaklaşım; merkeziyetçi ideolojilerin 'demir kubbesi' altına girmeyi reddeden, rüzgarda ve nehirde tanrısını bulan, hayatın planlanamaz insicamını savunan bir özgürlük çağrısıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tanrilarin-alacakaranligi-neden-pagan-olmaliyiz-1775827620.webp">
                        <figcaption>Tanrıların alacakaranlığı: Neden pagan olmalıyız?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pagan sözcüğü bugün dinler tarihi meselelerine objektif yaklaşanların bile hoşça andıkları bir sözcük değil. Sebebi tarih boyunca monoteist dinlerin kara propagandalarıyla, dezenformasyonlarıyla ortaya konulan bir tanım olması. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü pagan denilince akla şeytani ayinler, tarihteki politeist dinlerin karanlık yönleri (yamyamlık, insan kurbanı, çocuk kurbanı ve benzerleri) gibi şeyler geliyor. Bunların bir kısmında haklılık payı bulunsa da büyük bir kısmının monoteist dinlerin taraftarlarınca uydurulmuş yalanlar olduğu artık biliniyor. Bunu görmek için Tertullianus gibi kilise babalarının, Hrisostomos gibi fanatik azizlerin metinlerine, İslam’ın ilk döneminin selefi yazarlarının (İbn Hanbel gibi) metinlerine bakmak yetiyor. Bu metinleri Marcellinus, Macrobius ve Ravendi gibi bir de dönemin daha objektif yazanlarıyla kıyasladığınızda aradaki açık farkı görebiliyorsunuz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de şunu iyi biliyoruz; kadim dönemde yeni gelen bir din, toplumsal bir dönüşüm talebini de içeriyor. Modern seküler ve laik siyasi devrimlerden yapısal ve sınıfsal olarak büyük bir fark göremiyoruz. Onlar da çeşitli alt sınıfların taleplerini dinsel bir içerik ile yeniden sunuyorlar. Üç monoteist dinin kitaplarında bunları görebilirsiniz. Tevrat, kölelik ile ilgili düzenleme yapıyor (ancak sadece Yahudiler birbirine köle olamaz diyor), İncil de benzer şekilde meşhur Roma vergi memurlarını azar ve buğz ile anan pek çok metin içeriyor. Kur’an Mekkeli paganların gösterdiği adaletsiz tavırları nefretle anıyor ve buna çare bulacağını ileri sürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla her modern devrim nasıl <em>ancien regime </em>kalıntılarını mecburen koruyorsa, onlar da kendilerinden önceki inanışları tamamen ortadan kaldıramıyorlar. Önemli bir miktarını koruyorlar. Avrupa’da özellikle Yunanistan ve Balkan bölgelerindeki aziz inanışlarının kökeninde eski mitolojik kalıntılar olduğu biliniyor. Benzer şekilde de İslam, o dönemki Araplara hitap eden katı monoteist yaklaşımı, Neoplatonculuk, Zerdüştlük ve farklı inanışlarda bulunan spiritüalizmle yumuşatan akımları doğuruyor: Şii mezhepler ve tasavvuf ekolleri gibi. Hatta ve hatta, İslam, ondan önceki dönemden kalma pek çok ritüeli politeist tanrılar grubunu tek bir Tanrı’ya indirgeyerek bilfiil devam ettiriyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lâkin, dikkat edilirse buraya kadar yazdıklarımız, belirli dönemlerin politik hesapları sonucu birbirinden ayrılan ve esasında teolojik ya da felsefi farkları vurgulanmayan ayrımlar. Paganizmin (kısacası politeizm, o döneme özgü deizm, panteizm ya da hilozoizm gibi perspektiflere dayanan inançlar grubu olarak paganizmin) bir farkı var. Bu fark ise bugüne kadar Nietzsche gibi filozofların üzerinde durduğu bir farkı işaret ediyor; hayatın onaylanması. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Stoacılığa gelene kadar kadim Yunan felsefesini okuyanlar belirli şeylerin Yunanlılarda olmadığını görünce hayret edeceklerdir: Moralitenin ve onun temelini oluşturan yaşam biçiminin yani <em>ethos</em>’un<em> </em>bir iradeye dayanmaması (gerçekten de Eski Yunanlılar “irade” kavramını kullanmamışlardır), ahlakın kökeninde ancak akli incelemenin konusu olabilecek kavramların kullanılması ve bedenin kutsanacak bir şey olarak görülmesi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hristiyanlık bunu Nietzsche’nin çok yerinde eleştirisinde gördüğümüz üzere bastırmaya çalışmıştır. Beden, günahın evidir. Onun yadsınması hayatın da yadsınması anlamına gelir. Onu yadsıdığımız da Tanrı’ya yakın oluruz. İslam ve Yahudilik ise tam olarak böyle bir pozisyon belirlemez. <em>Peccatum originale</em>, yani ilk günah İslam ve Yahudilik’te yoktur. Dolayısıyla -özellikle İslam için- cinsellik belirli bir toplumsal kural silsilesine uyulduğu sürece (cinsel ilişkinin meşru olabilmesi için evliliğin gerekmesi gibi) bir tabu değildir. Kur’an, “kadınlar sizin tarlalarınız, onları ekiniz” der. Elbette o dönemin ataerkil yapısının sonucudur bu. Ancak yine de cinsellik Yahudilik ve İslam’da da Foucault’nun okuduğu şekilde bir biyopolitik konusu hâline gelir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü monoteist dinlerin bir kusuru vardır; bir şey ilk defa yasaklanınca, yasaklanan şeyin kapsamı dahilinde koyulan tüm kuralların kategorizasyonu elzemdir. Daha da açayım; </span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zina haramdır. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zina haramsa, evlilik ile kurulan cinsel ilişki haram değildir. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak cinsel ilişkinin belirli türlerinin meşruiyeti sorunludur.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birbirine nikah düşmeyen cinsel ilişki türleri vardır. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla, (Freud’un ensest tabusunu ayrı bir yere koyalım) cinsel ilişkiye giremez. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın ve erkeğin cinsel ilişkisi de belirli kurallara tabiidir. </span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla, bu sefer yasaya istisna düşülen haller içerisinde yasal istisnalar yaratılır. Bunu anayasa hukukçuları hemen anlayacaklardır; “amalar ve fakatlar” yasaları. İslam ve Yahudilik her ne kadar hayata dair bakış açısında Hristiyanlığa nazaran daha nötr bir pozisyon tutmuş görünse de yine de panoptik kontrol İslami bir yönetimin en büyük iktidar aracı olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz yukarıdaki paragrafa geri dönelim: Örneğin Aristoteles’e bir bakınız tam tersini görebilirsiniz. Aristoteles’e göre arzular (iştiha) akıldan pay almayan bir noesis (zihinsel süreç, akıl) ürünüyken, bunun doğrudan kontrolü öngörülmez. Aristoteles’in meşhur “ölçülülük” kavramı buradan yola çıkar. Bedene hâkim olma, arzuları dizginleme bir hedef değildir. Hedef ölçülü olmaktır. Çünkü Aristoteles ve Platon gibi filozoflar (zaten ondan öncekilerin gündeminde bu konular pek yoktur) bedenin zaten kendisinin varlığını onaylamışlardır. Platon’a göre beden her ne kadar ruhun hapishanesi gibi görünse de Platon dahi onun kullanımının önemini yadsımamıştır. Spor ve seks Yunanlıların bir ritüelidir. Sporda bir güreşçi bir fütursuzlukla hareket etmediği sürece, sekste erkek gücünü ölçülü bir şekilde gösterdiği sürece bir Yunanlı için yasaklanacak bir şey yoktur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nietzsche sadece bir filozof değil bir klasik dönem uzmanı olarak da bu gerçeği görmüştür: Paganların hayatı onaylama isteği... Ona göre her ne kadar tamamen ateist bile olsa Hristiyanlığın çileciliğinden etkilenen Schopenhauer bu konuda haklı değildir. Pagan olmak demek esasında hayatın varlığını onaylamak demektir. Kaderi sevmek (<em>amor fati</em>) demektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple pagan olmalıyız derken hastalandığımızda Asklepion’a horoz keselim ya da Odin’e bir tütsü adayalım demiyoruz. Paganizmin hayata bakış açısı ziyadesiyle hor görülmüş ve modern dönemde dahi hakkı verilmiş bir bakış açısı değildir. Gelin görün ki Nietzsche gibi olağanüstü bir filozofun modern dönemdeki etkisi dahi paganizmin bu yönünü modernist laik sistemlere kolay entegre edilmiş görünmemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü paganizm esasında bu anlamda bir anarşisttir de. Onun rustik ve merkeziyetçilikten uzak yapısı, ideolojik kavramsallaştırmanın demir kubbesi altında durmayı pek istemez. Merkezi ve ortodoks her türlü ideolojik yapının çeperinde yer alan dini yorumlara bakınca da benzer bir şeyi göreceksiniz; Sünnilik ve Alevilik, Hristiyanlarda ortodoks yorumlara karşı Valentinusçu yorumlar, Yahudilerde Rabbinik Yahudilik ve sözlü gelenek gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple politeist dinler hayata bakış açısının o esrarlı kısmını ayan beyan ortaya dökerler; bunların hiçbiri kapalı ayinler değildir. Doğanın içindedir. Esrar yoktur. Tanrılar ve insanlar bir aradadır. Onların eşitsizliği kendi kültürel yapılarının bir ürünü olsa da doğanın ve insanın bu birlikteliği <em>gerçek monizm</em>’dir. Dolayısıyla tanrıların “çokluğunun” esasında bir önemi de yoktur. Tam da bu sebeple Mekkeliler, Muhammed’e, İslam’dan önceki henoteist (belirli bir panteonun baş tanrısı) bir tanrı olarak Allah’a taptıklarını, kendi öğretisinin ne farkı olduğunu sormuşlardır. Gerçekten de bir pagan için <em>a God </em>ile <em>the God </em>arasında fark yoktur. Hepsi belki birdir ya da değildir; ancak deneyim? İşte o Bir’dir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple -bence ilk başta gerekli olduğu düşünülen ama sonra hatalı olduğu ortaya çıkan- şu soru sorulur; Yunanlılar dinlerine inanmışlar mıydı? İnanmalarının bir önemi yoktur çünkü onlar hayat içerisinde olduğu sürece Zeus hep oradadır. Ya da orada değildir. Çünkü bir zaman makinemiz olsaydı ve o zamanlara gitseydik herhangi bir Yunanlı ya da İskandinav, tanrıların güvenilmez olduğunu söylerdi. Sebebi de onların hayatın içerisinde olması ve hayatın planlanamaz olmasıdır. Ve hayatın planlanamaz insicamı zaten monoteist bir dinin ideolojik örüntüsüne uymaz. İşte monoteist dinlerin bugünkü krizinin sebebi tam olarak budur; tüm hayatı adeta bir algoritma <em>script’i</em> gibi yazabileceklerini sanmaktadırlar. Ve adeta bir <em>döngüye </em>bağlanmış algoritma gibi de bunu sürekli cinsellik üzerinden tasarlarlar. Tam da bu yüzden bıktırıcıdırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha da önemlisi; benim fikrimce ateizm ve teizm tartışmalarının -ontolojik- anlamsızlığı da buradadır; ben o dine ateist olan ile o dinin teisti arasındaki bir tartışmayı çok lüzumsuz bulurum. Sebebi ise ikisinin aynı diyalektiği kullanmasıdır. Çünkü monoteist dinler bence özünde ateisttirler. Çünkü Tanrı’nın gerçekliği için kullandıkları ispatlar dizgesi, soruşturuldukça ve incelendikçe gerçek olmaktan çıkan bir sonuca doğru kaçınılmaz olarak gidecektir. Görülemez, deneyimlenemez bir varlığın gerçekliğini onaylamak, görülemezliğin onaylanması demektir. Paganlar ise gördüklerini tecrübeleriyle onaylamışlardı. Bir İskandinav’ın çakan bir şimşeğin içinde Thor’u görmesi, bir Fenikeli’nin esen sammum (samyeli) rüzgarında fırtına tanrısı Baal Hadad’ı fark etmesi, bir Yunan’ın kabaran nehirlerde Okeanos’u hissetmesi, benim fikrimce, tüm kâinatın sebebini görülemez, tecrübe edilemez, yaşanamaz ölü bir tanrıyla açıklamaktan kat be kat gerçektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pagan olmalıyız. Çünkü Thales’in dediği gibi: πάντα πλήρη θεῶν. Her yer tanrılarla doludur. Keyfini çıkarın. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/herkes-evine-doner-13056</link>
            <category>PSİKOLOJİ</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Herkes evine döner</h1>
                        <h2>İnsan en çok kendinden kaçarken yoruluyor. Yanlış ilişkiler, yanlış seçimler, yanlış ısrarlar… hepsi aslında aynı şeyin etrafında dönüyor—kendi kalbine dönmemek. “Herkes evine döner” cümlesi bu yüzden romantik değil, biraz acımasız. Çünkü o dönüş, birine değil, kendine. Ve herkes o yolu bilmiyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/herkes-evine-doner-1775827056.webp">
                        <figcaption>Herkes evine döner</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Herkes evine döner.”<br />
Ama kimse bize evin aslında neresi olduğunu öğretmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıllardır insan dinliyorum. Hikâyeler değişiyor ama duygu aynı kalıyor: terk edilme korkusu, yetmeme hissi, görülmeme acısı. Ve fark ettiğim bir şey var—insanların çoğu, başkalarının kalbinde yaşamaya çalışıyor. Kendi kalbini ise ya kilitlemiş ya da başkasına kiralamış. Sanki kendi içinde oturmak, en güvensiz yer gibi. Oysa en büyük güvensizlik, kendinden sürgün olmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Psikolojide buna yabancılaşma diyoruz. Kişinin kendi duygusuna, ihtiyacına, sınırına uzak düşmesi. Bu öyle bir şey ki; biri sana iyi davranmadığında bile kalıyorsun, çünkü gitmek kendine dönmek demek. Ve herkes kendine dönebilecek kadar tanıdık değil kendine. İnsan bazen en çok kendi içinden korkar; çünkü orada bastırılmış duygular, ertelenmiş yaslar ve hiç sorulmamış sorular vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bağlanma kuramı bunu çok net anlatır. Güvenli bağlanan biri için “ev”, bir insan olabilir; çünkü o kişi kendini de taşıyordur yanında. Ama kaygılı ya da kaçıngan bağlanan biri için ev hep dışarıdadır—ulaşılması zor, kaybedilmesi kolay, sürekli tehdit altında. Bu yüzden bazı insanlar hep yanlış kapıları çalar. Çünkü içeride kalmak, dışarıda aramaktan daha zor gelir. Dışarısı, umutla beslenen bir kaçıştır; içerisi ise gerçekle yüzleşmenin yeridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sevilmek için kendinden vazgeçen, en sonunda hem sevgiyi hem kendini kaybeder.” der İyi Hissetmek. Terapide en sık gördüğüm kırılma noktası tam da burası. İnsan, kabul görmek için kendini eğip büküyor, küçültüyor, sessizleşiyor. Ve bir gün fark ediyor: İçeride kimse kalmamış. O an, en derin yalnızlık başlıyor—çünkü artık terk eden biri yok, terk edilmiş olan bizzat kendisi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ev dediğimiz şey, konfor değil aslında. Ev, regülasyon. Sinir sisteminin sakinleştiği, bedenin gevşediği, zihnin susabildiği yer. Birinin yanında omuzların düşüyorsa, nefesin derinleşiyorsa, kendin olabilmek için çabalamıyorsan… orası ev. Ama bunu dışarıda arayan herkes, bir noktada şunu öğreniyor: Dışarıdaki hiçbir ev, içerideki yıkımı onaramaz. Çünkü dışarıdaki hiçbir ilişki, içsel bir kopuşun yerine geçemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En çarpıcı gerçek şu: İnsan en çok kendinden kaçarken yoruluyor. Yanlış ilişkiler, yanlış seçimler, yanlış ısrarlar… hepsi aslında aynı şeyin etrafında dönüyor—kendi kalbine dönmemek. Ve bu kaçış, çoğu zaman “sevgi” adı altında meşrulaştırılıyor. Oysa sevgi, insanı kendinden uzaklaştırmaz; aksine kendine yaklaştırır. Eğer bir ilişki seni kendinden ediyorsa, orada sevgi değil, korku vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen insanlar “neden hep aynı şeyi yaşıyorum?” diye sorar. Cevap çoğu zaman dışarıda değil, içeridedir. İnsan kendine dönmediği sürece, hayat onu hep aynı kapıya götürür. Çünkü öğrenilmeyen dersler, farklı yüzlerle tekrar eder. Ve insan, en çok tanıdık acılara gider; çünkü bilinmeyen huzurdan daha az korkutucudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Herkes evine döner” cümlesi bu yüzden romantik değil, biraz acımasız. Çünkü o dönüş, birine değil, kendine. Ve herkes o yolu bilmiyor. Dahası, herkes o yolu yürümeye cesaret edemiyor. Çünkü kendine dönmek; inkâr ettiğin yanlarını görmek, susturduğun sesleri duymak ve en önemlisi kendinle kalabilmek demek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yolu bilenler için ev hep aynı yerde:<br />
Kalbinin seni artık incitmediği yerde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de gerçek iyileşme tam olarak burada başlıyor—&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk kez kimseye sığınmadan, kendi içinde kalabildiğinde</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-13054</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Muhalefet için siyasette öncelikler…</h1>
                        <h2>Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik ve hukuksal yıkımını yaşarken, muhalefetin iktidarı anayasal zemine çekme ve halkın yoksulluğunu siyasetin merkezine taşıma zorunluluğu her zamankinden daha hayati. Peki bu ne kadar mümkün olabilir?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-1775897883.webp">
                        <figcaption>Muhalefet için siyasette öncelikler…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP siyasette ibreyi ara seçimlere çevirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görevden alınan belediye başkanları için mücadelesini miting alanları, mahkeme salonları ve meclis oturumlarında sürdüren CHP, ara seçim diyerek iktidarı köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey Ak Parti yargısının verdiği kararla tutuklandı ve yerine meclis çoğunluğu ile Ak Partili birisi getirildi oysa Mustafa Bozbey iki seçmenden birinin oyunu alması rağmen belediye meclisinin altmış bir oyuyla başkanlıktan düşürüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erken seçimden devam ediyoruz Erdoğan’ın bu talebe karşı cevabı her ne kadar “gündemimizde seçim yok” olduysa da CHP lideri Özgür Özel buna karşın “sen kim oluyorsun anayasa var.” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tam bu noktada insanın aklına ülkede bir anayasa mı var? sorusu takılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet gerçekten bu ülkede bir anayasa var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet kayıtlarında bir anayasa gözüküyor ama mahkemelere de sokaklarda, medyada hayatın her alanında ülkede bir anayasanın varlığı hissedilmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgür Özel “sen kim oluyorsun” derken bir cumhurbaşkanının var olan anayasaya karşı saygılı olacağı noktasından bu çıkışı yapıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın cevabı ise daha trajik bir olguya dayanıyor ve verdiği mesajda mealen “sen anayasa değil benim söylediklerime bak” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence Erdoğan haklı, haklı çünkü bu ülkede anayasa fiilen uygulanmayan hatta yok sayılan bir duruma düşürülmüş vaziyette…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günün mottosu “anayasaya değil bana bak” </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ara seçim olur mu olmaz mı bilinmez ama bu durum ülkede ağır bir kanunsuzluk ve hukuksuzluğun hakim olduğunu bize bir kez daha göstermiş oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belediye başkanlarını sabahın köründe yaka paça gözaltına almak, derme çatma uyduruk iddianamelerle yargılayarak kodese sokmak ile AYM ve AİHM kararlarını anayasaya rağmen uygulamamak ve bunun sonucu başta Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala olmak üzere insanları yıllardır özgürlüğünden mahrum etmek bu ülkede anayasanın fiilen ortadan kaldırıldığının açık örnekleri değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürdürülecek olan siyasi muhalefetin gündeminde hemen her gün bu sorun olmalı yani anayasa, yargı ve hukuk bu üçlü her gün gündeme getirilmeli…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü ortada millete karşı ne söyleyecek bir sözü ve ne de gösterecek bir yüzü olmayan Ak Parti iktidarının muhalif olanlara yani siyasetçilere, gazeteciler ve çeşitli çevrelere karşı şiddet, hukuksuzluk ve zulümden başka yapacağı bir şey kalmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarını meşru yollarla sürdürmesinin imkansız olduğunu bildiği halde gayrı meşru tüm yollara başvurarak yoluna devam etmek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu siyasi zorbalık ortamında bir yandan da kamuda cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk ve hırsızlığı yapılmakta… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu ülkede tarihin hiçbir döneminde kamu kaynakları bu kadar hortumlanmamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve diğer yandan hiçbir dönem Emekli insanlar için yoksulluğu ve açlığı reva gören ve iş kendi akrabalarına gelince kamu kurumlarında ayda iki buçuk milyon lira ödeme yapan bir iktidar görülmemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer konu demokratikleşme ve yeni anayasa sorunu…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreç denilen süreç durmuş vaziyette ve hatta geriye gitmiş durumda adeta yaprak kıpırdamıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar demokratikleşme adına hiçbir adım atılmadı, atılmakta istenmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü iktidarın Kürt sorununu çözmek gibi bir iradesi yok ama konuyu siyaseten yedek lastik olarak kullanma kurnazlığı var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefetin bir dikkat noktası da bu noktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreci demokratikleşme ve yeni demokratik anayasa için bir kaldıraç olarak görmek ve bu noktada iktidara yüklenmek ve kamuoyunu aydınlatarak onları sürece ortak etmek olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve daha önemli ve sorunlu bir alan olarak dış politika alanı bu alanda öncelik İsrail ve ABD’nin bölgemizde çıkarları için dizayn etmeye çalıştığı hesaplara ortak olmamak ve ısrarla bölge barışını savunmak önceliğimiz olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşında gelinen ateş kes sürecinin kalıcı bir barışa dönüştürülmesi için Lübnan dahil çaba harcanmalı ve savaştan kesinlikle uzak durulmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan Trump’ın NATO’dan çekilme yaklaşımlarına karşı çıkılmalı bu süreçte Avrupalı müttefiklerimizle ortak hareket etmeliyiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve Erdoğan’ın aksine AB üyelik müzakerelerinin başlatılmasında ısrar edilmeli AB üyeliğin ülke için yararları kamuoyuna kapsamlı olarak anlatılmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel olarak Çin+Rusya ve Batı dengesinde ve geriliminde öncelikle çıkarlarımıza göre hareket etmeliyiz ancak bunu yaparken öncelikle batı dünyasının bir bileşeni olduğumuzu unutmamalıyız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak milletin ekonomik olarak tarihinde hiçbir dönem bu şekilde yoksulluğa ve açlığa mahkum edildiği böylesi bir dönem görülmemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çiftçisinden işçisine esnafında memura oradan milyonlarca emeklisine kadar herkes ama herkes çok zor durumda… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marketlerde her gün fiyat etiketleri değişiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her gün her ürüne zam yapılıyor insanları soymak soğana çevirmek artık sıradanlaştı ve bunun tek nedeni Ak Parti olduğu kadar ahlaksızlıkta bir başka nedeni…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yoksul ve açlığın nedenleri daha kapsamlı ve daha geniş olarak gündeme getirilmeli ve gündemden hiç düşürülmemelidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/romanya-yazilari-3-bukres-sokaklarinda-fransiz-ruzgarlari-13053</link>
            <category>GEZİ</category>
            <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Romanya Yazıları (3):  Bükreş sokaklarında Fransız rüzgârları</h1>
                        <h2>Bükreş’te, Paris’tekinin neredeyse aynısı olan Zafer Takı’nın bir örneğini görüyorsunuz. Şehrin bir başka simge yapısı da 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Athaneum adlı konser salonu. Tabii bu isim ilk başta Yunan çağrışımı yapıyor ama mimarı Albert Galleron adında bir Fransız. Her ne kadar konser izleyememiş olsam da, Economist’in açılış günkü konuşmaları Athaneum’da yapıldığından ötürü içini görme imkânı buldum. Gösterişten uzak, zevkli, sıcak, akustiği güzel bir bina.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/romanya-yazilari-3-bukres-sokaklarinda-fransiz-ruzgarlari-1775939048.webp">
                        <figcaption>Romanya Yazıları (3):  Bükreş sokaklarında Fransız rüzgârları</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Romanya yüzölçümü açısından büyük bir ülke olsa da nüfusu çok kalabalık değil, 17 milyon kadar, ama 6 milyonluk yabana atılmayacak bir nüfus da ülke dışında yaşıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün Romanya dışında en fazla nüfus İngiltere’de, oysa, Romanya’nın esas bağı Latin olması hasebiyle Fransızlarla.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zira bu bölgede Slav olmayan tek halk Rumenler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Latin olmaları dillerinin Fransızcayla benzemesine de yol açıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şehrin çeşitli yerlerinde Fransız etkisini görmek mümkün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bükreş’e “Doğu’nun Paris’i” denmesinde bir haklılık payı yok değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye’nin Bükreş Büyükelçiliği, şehrin görmeye değer binalarından biri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1890’larda yapılmış, mimarı Fransız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu binadaki mimaride de Fransız etkisi bariz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Daha sonra Romanya Başbakanlık konutu olarak kullanılmış ama 1934’te Büyükelçi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in girişimiyle Türkiye tarafından satın alınmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bükreş’te Büyükelçilik deyince Hamdullah Suphi’ye ayrı bir başlık açmak lazım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hamdullah Suphi, Bükreş’e gönüllü gelmediği gibi diplomatlığa da isteyerek başlamadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Başında bulunduğu Türk Ocakları, CHP’ye alternatif görüldüğü için kapatılınca ona da yurtdışı yolları gözüktü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kahire, Belgrad ya da Bükreş arasında bir tercih yapacaktı, Gagavuz azınlığa sahip olduğu için Romanya’yı seçti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1931’de başladığı Bükreş Büyükelçiliği görevinde tam onüç sene kaldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Maalesef, ne anılarını ne de sefaretnamesini bütünlüklü bir şekilde yazabildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Elimizde hatırat namına sadece gazeteci Mustafa Baydar’ın kendisinden dinlediklerine dair tuttuğu bölük pörçük notlarından teşekkül eden <em>Hamdullah Suphi Tanr</em><em>ıö</em><em>ver ve An</em><em>ı</em><em>lar</em><em>ı</em><em> </em>adlı kitabı var; o yüzden, misal, Büyükelçi Tanrıöver’in Gagavuzların göç ettirilmesi, Romanya iç siyaseti ya da İkinci Dünya Savaşı’ndaki tutumuna dair ne düşündüğünü biliyoruz ama bu binanın satın alınış hikâyesi gibi detaylara vakıf değiliz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Büyükelçi Özgür Kıvanç Altan ile sefaretin kabul salonunda sohbet ederken aklımın bir yanında hep Hamdullah Suphi’nin savaş ortamında burada kimleri ağırladığı ve kayda geçmeyen kimbilir neler konuştukları vardı…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">&nbsp;Bu arada, söylemeden geçmeyeyim, Büyükelçi Altan, görev yerinin Bükreş olduğunu öğrendikten sonra Rumence öğrenmeye karar vermiş; anlaşılan epey azimli bir insan ki Rumence gibi bir dili kısa sürede sökmüş, şimdilerde hiçbir toplantıda çeviriye ihtiyaç duymuyormuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rumence gibi bu sınırların dışında pek bir şey ifade etmeyen bir dili öğrenmek için bunca gayret gösteren bir diplomatın varlığı ümit verici.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Büyükelçi Altan’a, Hamdullah Suphi döneminden bilmediğine sevindiğim bir Bükreş Büyükelçiliği dedikodusu anlattım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye’nin en önemli diplomatlarından biri olacak Zeki Kuneralp’in yurtdışındaki ilk görev yeri Bükreş’ti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kuneralp, <em>Sadece Diplomat</em> adlı hatıratında, Gagavuzlara olan ilgisi yüzünden “Gagavuz Metropoliti” diye isim takılan Hamdullah Suphi’nin o zamanlar herkesin dilinde olan olağanüstü hitabet yeteneğinden söz ettikten sonra Büyükelçi’nin Merkez’e çektiği pek çok raporu kısalttıklarını anlatıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hamdullah Suphi’nin raporları birer nutuk hüviyetine büründükçe telgraf masrafı hayli kabarmış, raporları şifrelemek de epey vakit alıyormuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Maiyetindeki personel ise çözümü raporları uygun gördüğü şekilde kısaltmakta bulmuş!</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İş bununla sınırlı kalsa gene iyi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kuneralp’in anılarından okuyalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“[Kançılarya Şefi Başkatip Hasan Nurelgin] Hükümetle temas etmek üzere Büyükelçinin Ankara’ya hareketine onbeş gün kaladan itibaren bu ampütasyon ameliyelerine son verirdi. Avdetinde bunlara tekrar başlardı. Buun sebebi şu idi: Tanrıöver’in bir âdeti vardı. Ankara’da iken Bakanlığa uğrar, son onbeş gün içinde Bükreş’ten gönderdiği telgrafları getirtip okurdu.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Neyse, sefarette çok oyalandık, şehrin sokaklarında dolaşmaya devam edelim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yine Bükreş’te, Paris’tekinin neredeyse aynısı olan Zafer Takı’nın bir örneğini görüyorsunuz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şehrin bir başka simge yapısı da 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Athaneum adlı konser salonu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tabii bu isim ilk başta Yunan çağrışımı yapıyor ama mimarı Albert Galleron adında bir Fransız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Her ne kadar konser izleyememiş olsam da, Economist’in açılış günkü konuşmaları Athaneum’da yapıldığından ötürü içini görme imkânı buldum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gösterişten uzak, zevkli, sıcak, akustiği güzel bir bina.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CEC Sarayı Bükreş’in Fransızlığını takip edebileceğimiz bir başka yapı, onun mimarı ise yine Fransız, Paul Gottereau.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bükreş’te, bu saydıklarım haricinde de insanda Paris’te olduğu intibaını uyandıran çeşitli binalar ve pasajlar gördüm.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bükreş, Fransız rüzgârlarıyla güzel bir şehir.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/gemi-13052</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Gemi</h1>
                        <h2>Her gemi yanaştığında yeşeren bir umut, her kalabalık dağıldığında ayaklar altında ezilen sarı laleler... Kimini, neyini beklediğini zamana yenik düşerek unutan bir adamın rıhtımdaki sessiz direnişi. Beklemenin, kayboluşun ve hiç gelmeyecek olanın acısını çekmenin o derin, melankolik öyküsü...</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gemi-1775908050.webp">
                        <figcaption>Gemi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onu görecekti bilmem kaç yılın ardından. Ellerini sıkı sıkı tutacak, sonsuz kez öpecekti. Denizleri kıskandıracak mavilerinde kaybolacaktı. Tam üç dakika sonra gemiden inecekti. Her onsuzluğa kapıldığı anı, dökülen gözyaşlarını hiç yaşanmamışçasına silecekti. Biliyordu ki, onu gördüğü dakika yaşananlar ve yaşanacaklar adeta yok olacak; geriye yalnızca o kalacaktı. Her şeyden daha net, daha gerçek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yağmur çiseliyordu. Üzerindeki ceketi çıkardı ve onun için aldığı çiçeklerin üzerine dikkatlice örttü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Her gün mü gelir buraya?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Her gün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Ne yapar peki?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Şimdi ne yapıyorsa onu yapar. Oturur öyle.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Sadece oturur mu yani?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Balıkçı derin bir nefes çekti. Çattık, diye düşündü. “Bu adamın derdi nedir, yalnız biçareyi ne diye merak eder?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Bekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Neyi? Kimi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Onu ben bilmem. Gemileri seyreder. İnenlere bakar, yüz yüz inceler. Birini ararcasına dikkatli. Bazı bazı kalkar yolcuların arasında dolanır. Sonra banka geri oturur, öyle içli içli ağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Akşamları eve gidip sabah erkenden de gelir o zaman?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adam, gence kanlanmış gözleriyle sertçe, bıkkınca baktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Gemi seferlerinin çok olduğu geceler burda, bankta yatar. Her gemiyi seyreder, inenlerin arasında birini arar gözleri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genç, balıkçıyı rahat bırakması gerektiğini anlayarak teşekkür etti. Bankı görebileceği bir yere oturdu ve gözlemlemeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tıpkı balıkçının anlattığı gibi de oldu. Gemi kıyıya yanaşınca adam çiçek demetini alıp yerinden kalktı. Kalabalığın içinde birini aramaya başladı, baktığı her yüzün aradığı kişiye ait olmadığını fark edişinde paniğe kapılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yağmur şiddetlendi. Onu bulmak için koşuştururken çiçekleri farkına varmaksızın birer birer yere düşürüyordu. Sarıları pis, kara suya bulanan laleler; ayaklar altında ezilmişti. O yoktu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gemi limana dönüyordu. O da ağlayarak banka geri oturdu. Sırılsıklam olmuştu, şüphesiz üşütecekti. Nefessiz kalana, soğuktan titreyene değin ağladı. Biliyordu,gemi yine gelecekti. Hatta belki bir sonrakinden o da inecekti. Ama o kadar uzun süredir bekliyordu ki, neyi; kimi beklediğini unutmuş, zamana yenilmişti. Bekleyişlerin esiri olmuş, ufalmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genç adam yerinden fırladı. “Kendinin ötesinde bir hikayesi var. Öyle ki bu herkesçe bilinmeli. Bir köşede çürümesine, yitip gitmesine izin verilmemeli.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayat koca bir bekleyişten ibaret. Birini, bir şeyi, hiç gelmemiş ya da gelmeyecek olan. Bazen de hisleri özlemek… Hiç sahip olmadığın bir şeyin acısını çekmek gibi. Kalbindeki sızı, gözündeki yaş ve bir parça yalnızlık… Beklemek, beklemek, beklemek… Yorulsan da, kahrolsan da, bilinmezliklerden daralsan da beklemek. Derin bir nefes al ve sakinleş. Önünde uzun yıllar var sabırla beklenecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Unutulan ruhlardan olduk şimdi. Yaşananları bir düş gibi bizden dışarıya üfleyip, çekip aldılar. Ufukta birkaç kayboluş ve varoluş. Bulanık, üstü tozlu. Yağmur önce hafifledi. Her gözyaşı kurur. Sonra dindi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güneş doğdu. Balıkçılar denize açılıyor, rıhtım hareketli. Yine bir şeyi, birini bekliyor. Belki de bir sonraki gemiyi…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/akil-vicdan-kudret-13051</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Akıl, vicdan, kudret</h1>
                        <h2>Bir insanı tanımak için ne bildiğine değil, neyi dert edindiğine bakmak kâfidir. Entelektüel gerçeğe mesafe koyup onu çözümlerken; aydın başkasının derdini sahiplenip cemiyetin vicdanı olur. Elit ise, sonuçlarını idrak etmeksizin sadece gücü yönetir. Foucault'dan Habermas'a uzanan kavramsal bir yolculukta, modern toplumun en büyük buhranlarından biri olan bu üç rolün nasıl birbirine karıştığını ve 'sembolik iktidarın' hakikati nasıl esir aldığını tartışıyoruz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/akil-vicdan-kudret-1775764879.webp">
                        <figcaption>Akıl, vicdan, kudret</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir insanı tanımak için ne bildiğine değil, neyi dert edindiğine ve elindeki gücü nasıl kullandığına bakmak kâfidir. Zira bazıları düşünür ama hissedemez; bazıları hisseder ama değiştiremez; bazıları ise değiştirir ama ne düşündüğünü ne de kimin için yaptığını sorgular. İşte entelektüel, aydın ve elit arasındaki fark tam da bu üç hat üzerinde şekillenir: akıl, vicdan ve kudret.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evvela entelektüel… Entelektüel, hakikatle kurduğu ilişki üzerinden tanımlanır. Onun asli meselesi anlamaktır: görünenin arkasındaki yapıyı çözmek, olanı olduğu gibi değil, nasıl kurulduğu üzerinden okumak. Bu yönüyle entelektüel, bir bakıma “mesafe koyma” sanatını icra eder. Zira hakikati kavrayabilmek için, ona bir adım geri çekilerek bakmak icap eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Michel Foucault’nun ifadesiyle entelektüel, artık “evrensel hakikatin sözcüsü” değil, belirli bilgi alanlarında iktidar ilişkilerini teşhir eden bir figürdür.[1] Bu, entelektüelin yalnızca bilen değil, bilginin nasıl üretildiğini sorgulayan kişi olduğu anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak burada mühim bir nokta vardır: Entelektüelin başkasının derdiyle dertlenmesi zaruri değildir. O, çoğu zaman bir meseleyi analiz eder; onu yaşamak ya da taşımak zorunda değildir. Bir yoksulluk haritası çizer, ama o yoksulluğu hissetmeyebilir. Bir savaşın stratejik dinamiklerini çözümler, fakat savaşın acısını doğrudan yaşamayabilir. Bu, onun eksikliği değil; fonksiyonunun doğasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın ise başka bir yerden konuşur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın, yalnızca anlamaz. Aynı zamanda hisseder. Yalnızca çözümlemez, sahiplenir. Aydın, başkasının derdiyle dertlenen kişidir. Osmanlı’daki “münevver” kavramı bu yüzden mühimdir: yalnızca ışık saçan değil, aynı zamanda ısıtan bir varlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jürgen Habermas’ın kamusal alan nazariyesine göre, aydınlar toplumsal aklın teşekkülünde merkezi bir rol oynar; zira onlar, düşünceyi cemiyetle buluşturan aracı aktörlerdir.[2] Ancak bu aracılık yalnızca bilgi transferi değildir—bir tür ahlaki angajmandır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir misal ile tebarüz ettirelim:<br />
Bir entelektüel, eğitim sistemindeki yapısal eşitsizlikleri analiz eder ve bunu akademik bir makalede ortaya koyar.<br />
Bir aydın ise, o eşitsizliğin içinde ezilen öğrencinin hikâyesini görünür kılar, ses verir ve değişim için mücadele eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sebeple aydın, yalnızca bilen değil; aynı zamanda hisseden ve harekete geçen kişidir. Onun varlığı, cemiyetin vicdanıyla doğrudan irtibatlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit ise bu iki figürden farklı bir düzlemde konumlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit, bilginin değil, gücün alanına aittir. Ekonomik sermaye, siyasal nüfuz yahut kültürel iktidar; bunların herhangi biri kişiyi elit kategorisine taşır. Vilfredo Pareto ve Gaetano Mosca, toplumların daima bir “yöneten azınlık” tarafından idare edildiğini ileri sürer.[3] Pareto’nun “elit dolaşımı” teorisi ise bu zümrenin zaman içinde değişse de varlığını daim kıldığını ifade eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne var ki elit olmak, ne entelektüel derinlik ne de aydın sorumluluğu gerektirir. Elit, karar alır; fakat o kararın toplumsal izdüşümünü idrak etmek zorunda değildir. Bir elit, eğitim politikası belirleyebilir; ancak o politikanın bir köy okulundaki çocuğun hayatını nasıl şekillendirdiğini hiç düşünmeyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada şu tasnif, meseleyi açıklamamıza yardımcı olur:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Entelektüel düşünür.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın hisseder ve harekete geçer.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit yönetir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lakin modern toplumların en mühim buhranlarından biri, bu üç rolün yekdiğerine karışmasıdır. Elitlerin kendilerini entelektüel kisvesi altında sunması, aydınların ise eleştirel mesafeyi kaybederek elit söylemini yeniden üretmesi, kamusal aklı zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pierre Bourdieu bu durumu “sembolik iktidar” kavramıyla açıklar: Hakikat, artık bağımsız bir değer olmaktan çıkar; güç ilişkileri içinde yeniden inşa edilir.[4] Böylece insanlar hakikati değil, güçlü olanın anlattığını hakikat zannetmeye başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soğuk bir sokakta üşüyen bir çocuk…<br />
Entelektüel bunun sebeplerini yazar.<br />
Elit çoğu zaman görmez.<br />
Aydın ise durur; ve o anın ağırlığını taşır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#434343"><strong><span style="color:black">Dipnotlar</span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">[1] Michel Foucault, <em>Power/Knowledge</em>, 1980.<br />
[2] Jürgen Habermas, <em>The Structural Transformation of the Public Sphere</em>, 1962.<br />
[3] Vilfredo Pareto; Gaetano Mosca, elit teorileri.<br />
[4] Pierre Bourdieu, <em>Language and Symbolic Power</em>, 1991.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-13050</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi (2)</h1>
                        <h2>İmamoğlu davası sadece hukuki bir süreç değil; iktidarın muhalefetin 'sağ-sol sınırlarını ihlal edebilen' en güçlü silahını etkisiz hale getirme operasyonuydu. Veri Enstitüsü'nün araştırmaları, Özgür Özel'in tüm çabalarına rağmen muhafazakâr tabana ulaşmada İmamoğlu kadar mahir olmadığını gösteriyor. Üstelik olası bir 'Kürt seçmen firesi' riski kapıdayken, CHP'nin acilen iktidarın ezberlerini bozacak ve sağ seçmene personasıyla nüfuz edebilecek alternatif bir liderlik denklemine ihtiyacı var.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-1775763301.webp">
                        <figcaption>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi (2)</figcaption>
                    </figure>
                    </header><h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-12991">Geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim.</a> </span></span></h2>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2017 yılındaki anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde elli şartını koyan Erdoğan, elbette Türk sağının temel bir amentüsüne güveniyordu. Buna göre Türkiye, nüfusunun çoğunluğu dini ve milli değerlere kökten bağlı olan özünde sağcı bir ülkeydi. Böyle bir sistemde CHP’li bir adayın çoğunluğun teveccühünü alması ancak ciddi bir anomali olabilirdi. Dolayısıyla tüm yetkilerin cumhurbaşkanında toplanması ve o makam için de çoğunluk oyu şartı aranması, sağ partilerin yapısal olarak avantajlı olduğu bir siyasal düzenin kurulması demekti. Erdoğan bu sistemle tek parti iktidarını uzun yıllar garantileyeceğini ve hiçbir siyasi kaygı yaşamaksızın ülkeyi istediği gibi yönetebileceğini düşündü.</span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçek durum bundan bir nebze farklı oldu. İktidar ile muhalefet arasındaki farkın beklenenden az oluşu küçük partilerin göreli önemini arttırdı ve Erdoğan da yüzde elli oy alabilmek için koalisyon kurmaya mecbur kaldı. Yine de genel hatları itibariyle mevcut sistemin AKP iktidarının değirmenine su taşıdığına, sağdan gelen adaylar için daha konforlu bir siyasal alan sunduğuna kuşku yok. Yaşanan ekonomik krize ve eğitimden sağlığa değin pek çok alanda büyüyen sorunlara karşın Erdoğan’ı hala bir sonraki seçimin en güçlü adayı kılan da bu siyasi kurgu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle bir tablo karşısında CHP için tek çıkar yol, kendisini sağda konumlayan seçmenlere erişmek ve onların oylarını almak. Aksi durumda sandıktan bir CHP iktidarı çıkması neredeyse imkânsız. Özgür Özel yönetimi tüm çabasına karşın bu konuda yetersiz kalmış görünüyor. Veri Enstitüsü’nün önceki gün yayınladığı <a href="https://t24.com.tr/gundem/veri-enstitusu-bir-yilda-imamoglu-davasi-tamamen-siyasi-diyenlerin-sayisi-da-ofke-de-azaldi,1312089" style="color:#467886; text-decoration:underline">veriler</a> de söz konusu yetersizliği bir defa daha ortaya koydu. Seçmen duygularının 19 Mart sonrasındaki değişimine odaklanan çalışmaya göre muhalefet seçmenlerinde İmamoğlu davasının siyasi karakterine dair pek az şüphe var. Ancak diğer seçmen bloklarında davanın hukuki bir süreç olduğu algısı yavaş yavaş yerleşiyor. Güçlü bir muhalefet kimliğine sahip olmayan seçmenlerin, yüzlerce mitinge ve muhalif basının tüm desteğine karşın iktidarın söylemini kısmen de olsa satın almaya başladığı görülüyor. AKP ve MHP seçmenlerinin 19 Mart’ın hemen sonrasında yaşadıkları kafa karışıklığına karşın, bir noktada partilerinin söylemine doğru meyletmelerinin olağan olduğunu elbette söyleyebiliriz. Ancak iktidarı hedefleyen bir partinin yapması gereken tam da hayatın bu olağan akışına çomak sokmak, İmamoğlu davasındaki adaletsizliği bir kaldıraç olarak kullanarak sağ seçmen ile iktidar bloğu arasındaki aidiyeti zayıflatmak olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette muhalefetteki karar vericiler de bunun farkında. Nitekim bugüne değin muhafazakâr taban ile iktidar arasındaki bağı zayıflatmak ve karşı mahalleden oy alabilmek için pek çok yol denediler. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi ya da olası bir adaylık için Abdullah Gül isminin öne çıkartılması böyle bir arayışın sonucuydu. Bu çabalar beklenen karşılığı üretmeyince bu defa CHP içerisine daha düşük profilli sağ siyasetçileri dahil etme ve parti söyleminde dini ve milli sembollere yoğun biçimde yer verme arayışına gittiler. Kılıçdaroğlu döneminin son seçimi bu yöndeki çabaların zirvesiydi. Seçimlerin ikinci turunda Kemal beyin %47,5 oy aldığı düşünülürse, topyekûn başarısız olduğunu söylemek haksızlık olur. Ancak yeterince başarılı olamadığı ve bir sonraki seçimde CHP’nin daha fazlasını yapmak, daha çok sayıda iktidar seçmeninin oyunu almak zorunda olduğu açık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önümüzdeki seçimlerde bu konu belki önceki seçimlerden de daha kritik ve belirleyici olacak. Zira bugüne değin muhalefet bloğunda olduğu varsayılan Kürt oylarının, süregiden çözüm süreci neticesinde iktidara meyletme olasılığı söz konusu. Böyle bir durumda ana muhalefet 2023 seçimlerinde eksik kalan 2,5 puanlık oyu almakla kalmayıp, Kürt seçmenlerden eksilecek desteği de yine sağ seçmenlerin teveccühü ile telafi etmek zorunda kalacak. Bunun yolları üzerine şimdiden kafa yormak ve belirlenen stratejiyi bir an önce uygulamaya geçirmek, bu bağlamda Özel ve arkadaşlarının birinci önceliği olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanımca CHP için sağ seçmene hitap edebilmenin iki yolu var. İlki Kılıçdaroğlu’nun stratejisini devam ettirmek ve partiyi gerek içerisindeki siyasi yüzler bakımından gerekse söylem bakımından sağa çekmek. Ancak bu stratejiyi parti kimliğini kaybetmeden ve mevcut çekirdek seçmenini küstürmeden uygulamak zorundalar. Bu da sağa kayma stratejisinin doğal bir sınırı olduğu ve bir noktadan sonra partiye zarar vereceği anlamına geliyor. 2023’te bu sınıra epey yaklaşılmıştı. Buna rağmen Erdoğan seçimlerde ipi göğüslemeyi başardı. Bugün yine aynı yöntemi denemek ve daha da ileri götürmeye çalışmak seçim başarısını garantilemeyeceği gibi, parti içi konsolidasyonu da tehlikeye atacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar seçmenlerin oylarını alabilmenin ikinci yolu ise Erdoğan’ın çizdiği bu siyasi koordinat uzayında hareket ederek sağa yanaşmak yerine, bu ayrımı en baştan reddetmek olabilir. Mademki cumhurbaşkanı her seçimde sağ-sol sembolizmi üzerinden kendi desteğini devşiriyor, muhalefetin yapması gereken de ülke seçmenini ikiye ayırdığı varsayılan afaki bu sınırı enine kesen ve söz konusu ayrımı anlamsızlaştıran bir siyasi yaklaşımı ileri sürmek olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Normal şartlarda bunu yapabilmek elbette kolay değil. Çünkü yeni bir söylemi toplumsallaştırmak ve sol-sağ ayrımının yerine geçecek alternatif siyasi kimlikler tesis edebilmek zaman alacaktır. Ancak Türk siyasetinin lider odaklı işleyişi muhalefete burada bir avantaj sağlıyor. Seçmenlerin siyasi aidiyetleri söylemden çok lidere bağlılık üzerinden kurulduğu için, yepyeni bir siyasi anlatının topluma nüfuz etmesini beklemek yerine Erdoğan’ın yaslandığı sol-sağ sembolizmini şahsında anlamsızlaştıran bir lideri öne çıkartmak muhalefet için başarıya giden kestirme bir yol olabilir. Nitekim İmamoğlu’nu özel kılan niteliklerden birisi tam da böyle bir isim olmasıydı. AKP iktidarının geleneksel siyasi kutuplaştırma ezberleri İmamoğlu üzerinde sakil duruyor, seçmen gözünde ikna edici olamıyordu. Ekrem başkanın AKP karşısında tekrar tekrar kazandığı seçimlerin sırrını biraz da burada görmek gerek. Ancak İmamoğlu’nun siyaset yapmasının engellendiği bir ortamda öne çıkan Özel figürünü aynı paralelde değerlendirmek mümkün değil. Zira CHP genel başkanı parti içinde ve tabanda çok sevilmesine karşın, iktidarın alışık olduğu, iyi tanıdığı bir siyasetçi tipi. 19 Mart’tan bu yana geçen süre Özel’in muhafazakâr tabana ulaşma konusunda İmamoğlu kadar mahir olmadığını ortaya koyuyor. Bu durumda ana muhalefet partisinin ihtiyacı İmamoğlu’nun yerini doldurabilecek, sol-sağ ayrımını salt personası ile işlevsizleştiren bir alternatif adayı öne çıkarmak ve iktidar seçmenine onun aracılığı ile seslenmek olmalı.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trumpin-soylemi-ve-yeni-emperyalist-barbarlik-cagi-13049</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump’ın söylemi ve yeni emperyalist barbarlık çağı</h1>
                        <h2>Trump'ın 'Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak' söylemi, sıradan bir delilik hali mi yoksa kapitalist-emperyalist sistemin yapısal krizlerinin vardığı 'yeni barbarlık' seviyesi mi? Enerji, silah ve hegemonya üçgeninde sıkışan Ortadoğu'da; uluslararası hukukun iflas ettiği, vekâlet savaşlarının meşrulaştığı ve güvenlikçi devlet anlayışının tüm bölgeyi daha da otoriterleştirdiği bir kırılma anına tanıklık ediyoruz. İnsanlık barbarlığa karşı panzehirini arıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpin-soylemi-ve-yeni-smperyalist-barbarlik-cagi-1775762943.webp">
                        <figcaption>Trump’ın söylemi ve yeni emperyalist barbarlık çağı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Trump, İran ile 15 günlük ateşkes yapılmasından saatler önce, sahibi olduğu Truth Social sosyal medya hesabından dehşet verici bir paylaşımda bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın dengesiz, fütursuz, akıl almaz; ırkçı, ayrımcı ve nefret söylemi içeren açıklamalarıyla güç gösterisi yaptığı ve emperyalist güçler arasında liderliğini pekiştirmeye &nbsp;çalışan bir siyasetçi olduğu, ilk başkanlık döneminden beri biliniyordu. İkinci başkanlık dönemi seçim kampanyasında bu tarzın ABD’li seçmenleri konsolide ettiğini görünce, seçildikten sonra &nbsp;dozunu artırdı; sürekli değişen, yalana dayalı tehditkâr açıklamalarla dünya gündemini belirlemeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyle ki, başkanın akıl sağlığını yitirdiği ve kişiliğinin giderek psikopatlaştığı yönünde tartışmalar dahi ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı uzadıkça sahadaki manevra alanı daralan ABD Başkanının saldırganlığı, kuralsızlığı ve savaş harcamaları-pratikleri daha da &nbsp;arttı. Bu durum, ABD kamuoyunda da tepkilerin yükselmesine neden oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın ilk ayında, ABD genelinde milyonlarca insanın katıldığı “Krala hayır, Trump’a hayır, savaşa hayır” sloganlı gösteriler bunun en açık göstergesi oldu. Trump da bu tepkileri dikkate alarak ABD halkının savaş istemediğini kabul etmek yapmak zorunda kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bir avuç borsa spekülatörü, uluslararası petrol şirketleri ve silah-mühimmat tekelleri dışında Trump’ın söylemlerine ve gerekçelerine inanan neredeyse yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, İran savaşı ve Trump’ın Hitlervari söylemlerinin yalnızca bir siyasi iletişim tercihi olmadığını; çok daha derin bir anlam taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim Trump’ın ateşkesten saatler önce yaptığı şu açıklama bunu özetler niteliktedir:<br />
<strong>“Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak.”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı paylaşımda bu geceyi “dünyanın uzun ve karmaşık tarihindeki en önemli anlardan biri” olarak nitelendirerek, “<strong>47 yıllık zorbalık, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek. İran’ın büyük halkını Tanrı korusun</strong>!” ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tür söylemler ve savaşın yürütülüş biçimi, İran merkezli büyük bir savaşın yarattığı yeni “barbarlaşmanın” yalnızca askeri bir mesele olmadığını; kapitalist-emperyalist sistemin krizlerini nasıl derinleştirdiğini de göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel Dünya Çok Aktörlü Savaşlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nükleer silah tehdidi bahanesiyle başlatılan bu savaşın; İran medeniyetini hedef alması, İran petrolü üzerinde kontrol kurma amacı ve Hürmüz Boğazı’nın denetimini ele geçirme çabası, bunun bir enerji savaşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan küreselleşen dünyada savaş ve çatışmalar artık iki ülkeyle sınırlı kalmamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok aktörlü ve bölgesel savaşların yapısal bir nitelik kazandığı, Ukrayna ve Gazze süreçlerinde açıkça görülmüştü. İran savaşı ise bu süreci daha da genişleterek küresel bir boyuta taşımıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık yalnızca cephede savaşanlar değil, cephe gerisinde yer alarak sıcak savaşın aktif unsurları olan aktörler de çoğul bir yapı sergilemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişte de benzer tablolar oluşurdu; ancak bu durum çoğu zaman gizli kalırdı. Günümüzde ise vekâlet savaşları, emperyalist yeni barbarlığın siyasal, sosyal, hukuksal ve güvenlik boyutlarını belirleyen temel unsur haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçte Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukuk fiilen işlevsiz hale getirilmekte; yerini güçlülerin hukuku almaktadır. Güvenlik kavramı da artık tüm insanlık için değil, güçlü devletlerin güvenliği için yeniden tanımlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiç kuşkusuz Trump’ın temsil ettiği bu emperyalist yeni barbarlık düzeyi, diğer ülkelerle ABD arasında çeşitli çelişkiler doğurmaktadır. Ancak bu çelişkiler, esas olarak enerji, silahlanma ve hegemonya mücadelesine dayanan çıkar çatışmalarından kaynaklanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla bu farklılıklar, İran merkezli büyük savaşın emperyalist sistemi daha da barbarlaştıran bir kırılma noktası olmasını engelleyecek nitelikte değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İran Savaşının Sonucu Bölgede Daha da Otoriterleşme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı aynı zamanda 21. yüzyıl savaşlarının, içe kapanma ve milliyetçiliğin yükselme potansiyeline dair önemli dersler de barındırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısa süre önce rejimi ciddi şekilde sarsan protestoların aniden sona ermesini yalnızca baskıyla açıklamak yetersizdir. ABD ve müttefiklerinin beklediği gibi bir iç karışıklığın yaşanmamasında; İsrail-ABD politikalarına duyulan tepki, tarihsel ABD karşıtlığı ve İran milliyetçiliğinin yükselişi önemli rol oynamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç, bölge ülkeleri arasındaki gerilim ve kutuplaşmayı artıracak; istikrarsızlığı derinleştirecektir. Aynı zamanda bölge devletlerinin daha otoriter ve militarist yapılara yönelmesine, güvenlikçi devlet anlayışının güçlenmesine yol açacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu da sınırlı kaynakların refah yerine güvenlik ve askeri harcamalara aktarılması anlamına gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir süreç emperyalist devletler için de geçerli olacaktır. Sistem daha da istikrarsızlaşacak, büyük güçler arasındaki rekabet sertleşecek ve uluslararası ilişkiler daha gergin bir hale gelecektir. Başka bir ifadeyle emperyalizmin yeni barbarlık çağındayız.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle, emperyalist sistemin yapısal ihtiyaçları doğrultusunda derinleşen bu yeni barbarlaşma süreci, her türden ve her alanda krizleri büyütmeye devam edecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünen o ki, bir süre daha insanlık kaybedecek, “vampirler” kazanacak. Evrensel barış ve huzur içinde yaşama hakkı sözleşmeleri, yasaları kâğıt üzerinde kalmaya devam edecek. Ta ki insanlık bu emperyalist barbarlığa karşı kendi panzehirini üretinceye kadar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ortadoguda-yeni-perde-13048</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ortadoğu’da yeni perde</h1>
                        <h2>Ortadoğu'da sahte barışların yerini 'kontrollü bir gerilim' aldı. Umman ve Katar gibi aktörlerin devrede olduğu diplomatik temaslar, kalıcı bir çözümü değil, tarafların bir sonraki hamle için nefeslenmesini sağlıyor. İsrail ve İran arasındaki açık çatışmanın tüm bölgesel sistemleri teste tabi tuttuğu, Çin ve Rusya rekabetinin sahaya yansıdığı bu sert dönemde; artan enerji maliyetleri ve kırılan tedarik zincirleri, oyunun çok daha acımasız kurallarla yazıldığını kanıtlıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ortadoguda-yeni-perde-1775762609.webp">
                        <figcaption>Ortadoğu’da yeni perde</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yıllardır “gölge savaş” olarak adlandırılan ve çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden uzak ilerleyen gerilim, 2026’nın başında artık saklanamaz hale geldi. Hava operasyonlarıyla birlikte bu örtülü mücadele, açık ve doğrudan bir çatışmaya dönüştü. Artık mesele sadece iki ülke arasındaki bir gerilim değil; bölgesel güç dengelerinin yeniden yazıldığı bir kırılma anı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İsrail’in attığı adımlar, uzun süredir benimsediği önleyici güvenlik anlayışının bir devamı niteliğinde. Tel Aviv açısından mesele basit: Potansiyel bir tehdidi gerçekleşmeden ortadan kaldırmak. İran’ın nükleer kapasitesine yönelik endişeler, bu stratejinin merkezinde yer alıyor. Ancak sahadaki gerçeklik, bu yaklaşımın sadece bir “operasyon” değil, bölgedeki tüm askeri sistemlerin sınandığı bir yıpratma sürecine dönüştüğünü gösteriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öte yandan ABD’nin tavrı, son yıllarda sıkça dile getirilen “Ortadoğu’dan çekilme” söylemiyle çelişiyor. Washington, bölgedeki askeri ve stratejik varlığını artırarak enerji hatlarını güvence altına alma refleksi gösteriyor. Bu durum yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda Çin ve Rusya ile yürütülen küresel güç rekabetinin de sahaya yansıması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak savaşın en sert yüzü cephede değil, ekonomide hissediliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nda artan riskler, küresel piyasaları adeta sarsmış durumda. Petrol fiyatlarının kısa sürede 100 doların üzerine çıkması, sadece enerji piyasalarını değil, doğrudan hayatın kendisini etkiliyor. Çünkü enerji fiyatları yükseldiğinde, bunun bedelini en hızlı şekilde tüketici ödüyor. Gıda fiyatlarından ulaşıma, sanayi üretiminden enflasyona kadar her alanda zincirleme bir etki ortaya çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Deniz taşımacılığında artan riskler ve maliyetler de bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Küresel tedarik zincirleri zaten kırılgan bir dönemden geçerken, bölgedeki gerilim bu kırılganlığı derinleştiriyor. Bugün yaşananlar, sadece bir savaşın değil, aynı zamanda bir “ekonomik dalganın” da habercisi.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki çözüm var mı?</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kısa vadede görünen o ki taraflar arasında yürütülen diplomatik temaslar, kalıcı bir barıştan ziyade gerilimi geçici olarak düşürmeye odaklanıyor. Çünkü masadaki sorunlar, kolayca çözülebilecek türden değil. İran için nükleer program, bir güvenlik meselesi. İsrail için ise bu programın varlığı başlı başına bir tehdit. ABD ise bu denklemin tam ortasında, hem küresel çıkarlarını hem de iç siyasi dengelerini gözetmek zorunda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bölge ülkeleri ise adeta ince bir ip üzerinde yürüyor. Bir yandan güvenlik kaygılarıyla pozisyon alırken, diğer yandan çatışmanın kendi topraklarına sıçramasını engellemek için diplomasi kapılarını açık tutmaya çalışıyorlar. Umman ve Katar gibi aktörlerin devreye girmesi de bu yüzden şaşırtıcı değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuç olarak, bugün tanık olduğumuz şey bir barış süreci değil; kontrollü bir gerilim hali. Taraflar nefes alıyor, pozisyonlarını güçlendiriyor ve bir sonraki hamleye hazırlanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ortadoğu’da oyun yeniden kuruluyor.<br />
Ve bu kez sahne daha sert, aktörler daha kararlı, maliyet ise her zamankinden daha yüksek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trump-abdyi-iranla-savasa-nasil-surukledi-13047</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 17:17:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump ABD’yi İran’la savaşa nasıl sürükledi*</h1>
                        <h2>Durum Odası’nda yapılan bir dizi toplantıda Başkan Trump, kendi sezgilerini Başkan Yardımcısı’nın derin endişelerine ve istihbaratın karamsar değerlendirmesine karşı öne çıkardı. İşte kader anında kararı nasıl verdiğiyle ilgili iç hikaye.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trump-abdyi-iranla-savasa-nasil-surukledi-1775749482.webp">
                        <figcaption>Trump ABD’yi İran’la savaşa nasıl sürükledi*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyah SUV aracıyla Beyaz Saray’a gelen İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, 11 Şubat günü sabah saat 11’e birkaç dakika kala vardı. Aylardır ABD’nin İran’a büyük bir saldırı düzenlemesi için baskı yapan İsrail lideri, gazetecilerin görüş alanı dışında, fazla tören yapılmadan hemen içeri alındı. Kariyerinin en kritik anlarından birine hazırlanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail yetkilileri önce Oval Ofis’in yanındaki Kabine Odası’nda toplandı. Ardından Netanyahu, asıl toplantı için aşağı kata indi: Başkan Trump ve ekibiyle Beyaz Saray Durum Odası’nda (Situation Room) yapılacak, son derece gizli İran sunumu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu oda, yabancı liderlerle yüz yüze toplantılar için nadiren kullanılırdı. Trump oturdu, ancak odadaki maun konferans masasının başındaki alışıldık koltuğuna değil. Bunun yerine masanın bir tarafına, duvardaki büyük ekranlara dönük şekilde yerleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu ise tam karşısında, başkanın karşı tarafına oturdu. Başbakanın arkasındaki ekranda Mossad Direktörü David Barnea ve İsrail askeri yetkilileri görünüyordu. Netanyahu’nun arkasında görsel olarak dizilen bu isimler, onu savaş zamanı lideri imajıyla çevrelemiş gibiydi. David Barnea, Mossad Direktörü, Netanyahu ve İsrail askeri yetkilileri, Beyaz Saray Durum Odası’ndaki bu kritik toplantıya katıldılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1jpg.jpg" style="height:495px; width:665px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">David Barnea, İsrail’in dış istihbarat teşkilatı Mossad’ın direktörü, Bay Netanyahu ve İsrailli askeri yetkililer, Bay Trump ile Beyaz Saray Durum Odası’nda gerçekleştirilen bu yüksek riskli toplantıya katıldılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles masanın en ucunda oturuyordu. Hem Dışişleri Bakanı hem de Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan Marco Rubio, her zamanki koltuğundaydı. Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine genellikle birlikte oturdukları taraftaydı; onlara CIA Direktörü John Ratcliffe de katıldı. Başkanın damadı Jared Kushner ile İranlılarla müzakereleri yürüten özel elçi Steve Witkoff da ana grubu tamamlıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplantı kasıtlı olarak sızıntı riskini azaltmak için küçük tutulmuştu. Diğer üst düzey kabine üyelerinin bu toplantıdan haberi bile yoktu. Başkan Yardımcısı JD Vance de yoktu; Azerbaycan’daydı ve toplantı o kadar kısa sürede ayarlanmıştı ki zamanında dönememişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu’nun önümüzdeki bir saat boyunca yapacağı sunum, ABD ve İsrail’i dünyanın en istikrarsız bölgelerinden birinde büyük bir silahlı çatışmaya doğru yönlendirecekti. Bu toplantı, Trump’ın seçenekleri ve riskleri tarttığı, daha önce hiç kamuoyuna yansımamış bir dizi iç tartışmayı da tetikleyecek ve sonunda Trump’ın İsrail’le birlikte İran’a saldırma kararını vermesine yol açacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazı, yakında çıkacak “Rejim Değişikliği: Donald Trump’ın Emperyal Başkanlığı’nın İç Yüzü” (Regime Change: Inside the Imperial Presidency of Donald Trump) adlı kitaba yapılan röportajlara dayanıyor. Kitap, yönetim içindeki tartışmaları, başkanın sezgilerini, iç çevresindeki çatlakları ve Beyaz Saray’ı nasıl yönettiğini ortaya koyuyor. Hassas konular ve iç görüşmeler, isimlerinin açıklanmaması şartıyla yapılan geniş röportajlara dayanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">11 Şubat’taki Durum Odası toplantısında Netanyahu sert bir satış konuşması yaptı. İran’ın rejim değişikliği için olgunlaştığını öne sürdü ve ortak bir ABD-İsrail operasyonunun İslami Cumhuriyeti nihayet sona erdirebileceğine inandığını belirtti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir ara İsrailliler Trump’a kısa bir video gösterdi. Videoda, sertlik yanlısı hükümet düşerse İran’ı yönetebilecek potansiyel yeni liderlerin montajı yer alıyordu. Bunların arasında, İran’ın son şahının sürgündeki oğlu Reza Pahlavi de vardı. Washington’da yaşayan muhalif Reza Pahlavi, kendisini laik bir lider olarak konumlandırmaya ve İran’ı teokratik rejim sonrası bir döneme taşımaya çalışıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu ve ekibi, neredeyse kesin zafer işaretleri olarak gördükleri şartları sıraladı: İran’ın balistik füze programı birkaç hafta içinde yok edilebilirdi. Rejim o kadar zayıflayacaktı ki Hürmüz Boğazı’nı kapatamayacaktı. İran’ın komşu ülkelerdeki ABD çıkarlarına ciddi darbeler indirme ihtimali ise çok düşük görülüyordu. Üstelik Mossad’ın istihbaratına göre İran içinde sokak protestoları yeniden başlayacak ve İsrail istihbarat teşkilatının ayaklanma ve isyanları körüklemesiyle, yoğun bir bombardıman kampanyası İran muhalefetinin rejimi devirmesi için uygun koşulları yaratacaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrailliler ayrıca Irak’tan İran Kürt savaşçılarının sınırı geçerek kuzeybatıda bir kara cephesi açabileceğini, böylece rejimin güçlerini daha da dağıtacağını ve çöküşü hızlandıracağını dile getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu sunumunu kendinden emin, tekdüze bir ses tonuyla yaptı. Bu, odadaki en önemli kişi olan Amerikan başkanı nezdinde iyi karşılanmış gibi görünüyordu. Trump, başbakana “Bana iyi geliyor” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu için bu, ortak bir ABD-İsrail operasyonuna muhtemel yeşil ışık anlamına geliyordu. Toplantıdan sadece Netanyahu değil, başkaları da Trump’ın kararını neredeyse verdiğine dair izlenimle ayrıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkanın danışmanları, Netanyahu’nun askeri ve istihbarat birimlerinin yapabileceklerinin Trump’ı derinden etkilediğini görebiliyordu. Bu, iki adamın Haziran ayındaki 12 günlük İran savaşı öncesinde de konuşurken yaşadıkları etkiyle aynıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">11 Şubat’taki Beyaz Saray ziyaretinin erken saatlerinde Netanyahu, Kabine Odası’nda toplanan Amerikalıların dikkatini İran’ın 86 yaşındaki dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in yarattığı varoluşsal tehdide çekmeye çalışmıştı. Odada bulunan diğerleri operasyondaki olası riskleri sorduğunda Netanyahu bunları kabul etti ancak temel bir noktaya değindi: Ona göre hareketsiz kalmanın riski, harekete geçmenin riskinden daha büyüktü. Eğer vuruşu geciktirirler ve İran’a füze üretimini hızlandırma ile nükleer programının etrafında bir koruma kalkanı oluşturma fırsatı verirlerse, eylemin bedelinin daha da artacağını savundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Odada herkes şunu biliyordu: İran, füze ve insansız hava aracı stoklarını ABD’nin bölgeyi korumak için üretip tedarik edeceği çok daha pahalı savunma sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve çok daha hızlı şekilde büyütüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu’nun sunumları ve Trump’ın bunlara olumlu tepkisi, ABD istihbarat topluluğu için acil bir görev yarattı. Gece boyunca analistler, İsrail ekibinin başkana anlattıklarının uygulanabilirliğini değerlendirmek için çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>‘Saçmalık’</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD istihbarat analizinin sonuçları ertesi gün, 12 Şubat’ta sadece Amerikalı yetkililerin katıldığı bir başka Durum Odası toplantısında paylaşıldı. Trump toplantıya gelmeden önce iki üst düzey istihbarat yetkilisi, başkanın yakın çevresini bilgilendirdi. Bu istihbarat yetkilileri, ABD’nin askeri kabiliyetleri konusunda derin uzmanlığa sahipti ve İran sistemini ve içindeki oyuncuları çok iyi tanıyorlardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu’nun sunumunu dört ana başlık altında incelemişlerdi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baş kesme (decaptitation) — Ayetullah’ı ve üst düzey liderleri öldürmek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın komşularına güç yansıtma ve tehdit etme kapasitesini felç etmek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran içinde halk ayaklanması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rejim değişikliği ve yerine laik bir liderin geçirilerek ülkenin yönetilmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’li yetkililer, ilk iki hedefin Amerikan istihbaratı ve askeri gücüyle gerçekleştirilebilir olduğunu değerlendirdi. Ancak Netanyahu’nun sunumunun üçüncü ve dördüncü kısımlarını ki buna Kürtlerin İran’a kara işgali düzenlemesi ihtimali de dahildi gerçeklikten kopuk buldular.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump toplantıya katıldığında, CIA Direktörü John Ratcliffe ona bu değerlendirmeyi aktardı. CIA Direktörü, İsrail Başbakanı’nın rejim değişikliği senaryolarını tanımlamak için tek bir kelime kullandı: “Farcical” (Saçmalık)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaaaa.jpg" style="height:445px; width:665px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(CIA Direktörü John Ratcliffe, ertesi günkü Durum Odası toplantısında rejim değişikliğini ulaşılabilir bir hedef olarak görme konusunda uyarıda bulundu.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun üzerine Rubio araya girdi ve “Yani, düpedüz saçmalık” dedi. Ratcliffe ekledi: Herhangi bir çatışmada olayların ne kadar öngörülemez olduğu göz önüne alındığında rejim değişikliği olabilir, ancak bunu ulaşılabilir bir hedef olarak görmemeliyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplantıya katılan birkaç kişi daha söze girdi. Azerbaycan’dan yeni dönen JD Vance de rejim değişikliği ihtimaline dair güçlü şüphelerini dile getirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan sonra General Caine’e döndü: “General, sen ne düşünüyorsun?”General Caine şu yanıtı verdi: “Efendim, bu benim tecrübeme göre İsraillilerin standart çalışma yöntemi. Hep abartırlar ve planları her zaman yeterince geliştirilmiş olmaz. Bize ihtiyaçları olduğunu bilirler, bu yüzden de bu kadar sert satış yapıyorlar.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump bu değerlendirmeyi hızlıca tarttı. Rejim değişikliğinin “onların sorunu” olacağını söyledi. Burada “onlar” derken İsraillileri mi yoksa İran halkını mı kastettiği net değildi. Ancak sonuç olarak, İran’a karşı savaşa girme kararının, Netanyahu’nun sunumunun 3. ve 4. kısımlarının gerçekleştirilebilir olup olmamasına bağlı olmayacağını belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, hâlâ 1. ve 2. kısımlarla (Ayetullah’ı ve üst düzey İranlı liderleri öldürmek ve İran ordusunu dağıtmak) daha çok ilgileniyor görünüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine yani Trump’ın “Yıkım Caine” (Razin’ Caine) diye bahsetmeyi sevdiği isim yıllar önce IŞİD’in diğerlerinin öngördüğünden çok daha hızlı yenilebileceğini söyleyerek başkanın dikkatini çekmişti. Trump bu güveni ödüllendirerek, eski bir Hava Kuvvetleri savaş pilotu olan generali en üst düzey askeri danışmanı yapmıştı. General Caine siyasi olarak sadakat timsali değildi ve İran’la savaş konusunda ciddi endişeleri vardı. Ancak görüşlerini başkana sunarken çok temkinli davranıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonraki günlerde plana dahil edilen küçük danışman grubu tartışmaya devam ederken, General Caine Trump’a ve diğerlerine endişe verici bir askeri değerlendirme paylaştı: İran’a karşı büyük bir kampanya, Amerikan silah stoklarını özellikle füze savunma sistemleri başta olmak üzere ciddi şekilde tüketecekti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ukrayna ve İsrail’e yıllardır verilen destek nedeniyle bu stoklar zaten zorlanmıştı. General Caine, bu stokları hızlıca yenilemenin net bir yolunu göremiyordu. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nı güvence altına almanın muazzam zorluğuna ve İran’ın boğazı kapatma riskine dikkat çekti. Trump ise bu ihtimali, rejimin o noktaya gelmeden teslim olacağını varsayarak reddetmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan, savaşın çok kısa süreceğini düşünüyordu ki bu izlenim, Haziran’da İran’ın nükleer tesislerine yapılan ABD bombardımanına verilen ılımlı tepkiden de güç almıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine’in savaşa giden süreçteki rolü, askeri danışmanlık ile başkanlık karar alma arasındaki klasik gerilimi yansıtıyordu. Genelkurmay Başkanı o kadar ısrarla “taraf tutmamak” konusunda dikkatliydi ki “Ben başkana ne yapması gerektiğini söylemem, sadece seçenekleri, riskleri ve ikinci-üçüncü derece sonuçları sunarım” diye tekrarlıyordu .</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazılarına göre aynı anda konunun her iki tarafını da savunuyormuş gibi görünüyordu. Sürekli “Peki sonra ne olacak?” diye soruyordu. Ama Trump genellikle sadece duymak istediklerini duyuyordu. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaa.jpg" style="height:440px; width:670px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine, geçen hafta Pentagon’daki bir basın brifinginden ayrılırken)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Caine, Trump’ın ilk döneminde başkanla yüksek sesle tartışan ve kendisini “başkanı tehlikeli veya pervasız adımlardan alıkoymak” göreviyle gören biriydi ve önceki Genelkurmay Başkanı General Mark A. Milley’den neredeyse her açıdan farklıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkili arasındaki etkileşimleri bilen bir kişi, Trump’ın General Caine’den gelen taktik tavsiyeleri stratejik tavsiyeyle karıştırma alışkanlığı olduğunu ifade edebilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pratikte bu, generalin bir nefeste operasyonun bir yönündeki zorlukları uyarırken, sonraki nefeste ABD’nin ucuz, hassas güdümlü bombalardan neredeyse sınırsız bir stoğa sahip olduğunu ve hava üstünlüğü sağlandıktan sonra İran’ı haftalarca vurabileceğini söylemesi anlamına geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General için bunlar ayrı gözlemlerdi. Ancak Trump’a göre ikinci ifade, birincisini büyük ölçüde geçersiz kılıyordu. Tartışmalar boyunca Genelkurmay Başkanı, başkana “İran’la savaş kötü bir fikir” diye doğrudan hiçbir zaman söylemese de bazı meslektaşları onun tam olarak böyle düşündüğüne inanıyordu.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın Şahin Yönü</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkanın birçok danışmanının Netanyahu’ya güvenmemesine rağmen, olaylara bakışı, müdahale karşıtlarından veya geniş “America First” hareketine göre Trump’a çok daha yakındı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, yıllardır böyleydi. Trump’ın iki başkanlık döneminde karşılaştığı tüm dış politika meydan okumaları içinde İran ayrı bir yere sahipti. Onu benzersiz derecede tehlikeli bir rakip olarak görüyor ve rejimin savaş yürütme veya nükleer silah edinme kabiliyetini engellemek için büyük riskler almaya razıydı. Ayrıca Netanyahu’nun sunduğu vizyon, Trump’ın 1979’da (kendisi 32 yaşındayken) iktidara gelen İran teokrasisini yıkma arzusuna da uyuyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O tarihten beri İran, ABD’nin baş ağrısı olmaya devam etmişti.Şimdi, ruhani liderlerin yönetimi devralmasından 47 yıl sonra ilk kez bir Amerikan başkanı İran’da rejim değişikliği gerçekleştirebilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genellikle dile getirilmese de arka planda her zaman şu motivasyon da vardı: İran, 2020 Ocak’ta General Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin intikamı olarak Trump’ı öldürmeyi planlamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/bb.jpg" style="height:430px; width:668px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">T<span style="color:black">ahran’da bir billboard: İran askeri personelini ele geçirilmiş Amerikan uçaklarıyla gösteren ve Hürmüz Boğazı hakkında bir mesaj içeren afiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Süleymani, ABD’de uluslararası terörizmin arkasındaki İran kampanyasının itici gücü olarak görülüyordu. İkinci dönemine başlayan Trump’ın ABD ordusunun kabiliyetlerine olan güveni daha da artmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özellikle 3 Ocak’ta Venezuela lideri Nicolás Maduro’yu konutundan tek Amerikan askeri kaybı olmadan yakalayan muhteşem komando operasyonu, başkanın ABD güçlerinin eşsiz yeteneğine olan inancını güçlendirmişti. Kabinede İran’a karşı askeri kampanyanın en büyük savunucusu Savunma Bakanı Pete Hegseth’ti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marco Rubio ise meslektaşlarına daha kararsız olduğunu belirtmişti. İranlıların müzakereyle anlaşacağını düşünmüyordu ama tercihi tam ölçekli bir savaşa girmek yerine “maksimum baskı” kampanyasını sürdürmekti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Rubio, Trump’ı operasyondan vazgeçirmeye çalışmadı ve savaş başladıktan sonra yönetimin gerekçesini tam bir inançla savundu. Susie Wiles, yurtdışında yeni bir çatışmanın ne anlama gelebileceği konusunda endişeliydi ama büyük toplantılarda askeri konulara sert şekilde müdahil olmazdı. Daha çok danışmanları cesaretlendirerek görüş ve endişelerini başkanla paylaşmalarını sağlardı. Wiles birçok konuda etkili olsa da, Trump ve generallerle aynı odada olduğunda geri planda kalırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın kaynaklar askeri bir kararda başkana başkalarının önünde endişelerini dile getirmeyi kendi rolü olarak görmediğini söylüyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/bbbb.jpg" style="height:698px; width:470px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:12px"><span style="color:black">(Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles, geçen ay Doğu Salonu’nda)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yakınları, askeri bir karar konusunda başkana başkalarının önünde endişelerini dile getirmeyi kendi rolü olarak görmediğini söylüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine, Ratcliffe ve Rubio gibi danışmanların uzmanlığının başkanın duyması gereken daha önemli şeyler olduğuna inanıyordu. Yine de Wiles, meslektaşlarına Orta Doğu’da başka bir savaşa sürüklenmekten endişe ettiğini söylemişti. İran’a saldırı, ara seçimlerden aylar önce benzin fiyatlarını fırlatabilirdi ve bu da Trump’ın ikinci döneminin son iki yılının “başarı yılları” mı yoksa “Demokratların Kongre soruşturmaları” yılları mı olacağını belirleyebilirdi. Ancak sonuçta Wiles de operasyona destek verdi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vance’in Şüpheciliği</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın yakın çevresinde İran’la savaş ihtimali konusunda en çok endişe duyan ve bunu durdurmak için en fazla çaba gösteren kişi, Başkan Yardımcısı JD Vance’ti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vance, siyasi kariyerini tam da şimdi ciddi şekilde masada olan bu tür askeri maceralara karşı çıkarak inşa etmişti. İran’la savaşı “kaynakların devasa bir israfı” ve “aşırı derecede pahalı” olarak tanımlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Vance her konuda barış yanlısı biri değildi. Ocak ayında Trump, İran’a protestocuları öldürmeyi bırakması konusunda kamuoyu önünde uyarıda bulunup “yardımın yolda olduğunu” söylediğinde, Vance özel olarak başkana bu kırmızı çizgiyi uygulama konusunda cesaret vermişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama Başkan Yardımcısının savunduğu şey, sınırlı ve cezalandırıcı bir saldırıydı; 2017’de Trump’ın Suriye’ye kimyasal silah kullandığı için düzenlediği füze saldırısına daha yakın bir model.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Yardımcısı, İran’la rejim değişikliği amaçlayan bir savaşın felaket olacağını düşünüyordu. Tercihi hiçbir saldırı yapılmamasıydı. Ancak Trump’ın bir şekilde müdahale edeceğini bildiği için, daha sınırlı bir eyleme yönlendirmeye çalıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha sonra, başkanın büyük ölçekli bir kampanyaya kararlı olduğu anlaşılınca, Vance bu kez hedeflerine hızlı ulaşmak için “ezici güç” kullanması gerektiğini savundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Yardımcısı JD Vance, Beyaz Saray içinde tam ölçekli savaşa en çok karşı çıkan isimdi. Savaşı “kaynakların devasa bir israfı” ve “aşırı derecede pahalı” olarak nitelendirmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/cc.jpg" style="height:640px; width:463px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:12px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(Başkan Yardımcısı JD Vance, Beyaz Saray içinde tam ölçekli savaşa en çok karşı çıkan isimdi. Savaşı “kaynakların devasa bir israfı” ve “aşırı derecede pahalı” olarak nitelendirmişti.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Meslektaşlarının önünde Trump’a, İran’a karşı bir savaşın bölgesel kaosa ve bilinmeyen sayıda can kaybına yol açabileceğini söyledi. rıca Trump’ın siyasi koalisyonunu parçalayabileceğini ve “yeni savaş yok” vaadine inanan birçok seçmen tarafından ihanet olarak görüleceğini vurguladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vance başka endişeler de dile getirdi. Başkan Yardımcısı olarak Amerika’nın mühimmat sorununun boyutunu çok iyi biliyordu. Hayatta kalma iradesi çok yüksek bir rejime karşı yürütülecek savaş, ABD’yi önümüzdeki yıllarda diğer olası çatışmalara karşı çok daha zayıf bir konuma düşürebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Yardımcısı yakınlarına, hiçbir askeri istihbaratın rejimin varlığı tehlikeye girdiğinde İran’ın nasıl bir misilleme yapacağını tam olarak öngöremeyeceğini söylüyordu. Savaş kolayca öngörülemez yönlere sapabilirdi. Üstelik sonrasında barışçıl bir İran inşa etme şansının çok düşük olduğunu düşünüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bunların ötesinde belki de en büyük risk şuydu: Hürmüz Boğazı konusunda avantaj İran’ın elindeydi. Çok büyük miktarda petrol ve doğal gaz taşıyan bu dar su yolu kapatılırsa, ABD içinde benzin fiyatlarının fırlaması başta olmak üzere ağır ekonomik sonuçlar doğabilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sağ cenahta müdahaleciliğe karşı çıkan bir diğer önemli isim olan yorumcu Tucker Carlson, önceki yıl Oval Ofis’e birkaç kez gelerek Trump’a “İran’la savaş başkanlığını yok eder” uyarısında bulunmuştu. Savaş başlamadan yaklaşık iki hafta önce, Carlson’ı yıllardır tanıyan Trump onu telefonda rahatlatmaya çalışmıştı. “Endişelendiğini biliyorum ama her şey yoluna girecek” demişti. Carlson “Nereden biliyorsun?” diye sorunca Trump şu yanıtı verdi: “Çünkü her zaman yoluna girer.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şubat ayının son günlerinde Amerikalılar ve İsrailliler, zaman çizelgesini önemli ölçüde hızlandıracak yeni bir istihbarat parçası üzerinde görüşüyordu. Ayetullah, rejimin diğer üst düzey yetkilileriyle birlikte açık havada, gün ışığında ve hava saldırısına tamamen açık bir yerde toplanacaktı. Bu, İran yönetiminin kalbine vurmak için kaçırılmayacak, nadir bir fırsattı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, İran’a nükleer silah yolunu kapatacak bir anlaşma için bir şans daha verdi. Bu diplomasi aynı zamanda ABD’ye Orta Doğu’ya askeri varlıklarını kaydırmak için ek süre de sağladı. Danışmanlarından birkaçının söylediğine göre başkan aslında haftalar önce kararını vermişti. Ama tam olarak ne zaman yapılacağına henüz karar vermemişti. Şimdi Netanyahu ondan hızlı hareket etmesini istiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı hafta Jared Kushner ve Steve Witkoff, İranlı yetkililerle son görüşmelerden sonra Cenevre’den aradılar. Umman ve İsviçre’de üç tur müzakere yapmışlardı. Bir ara İranlılara, nükleer programlarının ömrü boyunca bedava nükleer yakıt teklif etmişlerdi. Bu, Tahran’ın uranyum zenginleştirme ısrarının gerçekten sivil enerji için mi yoksa bomba yapma kapasitesini korumak için mi olduğunu test etmek içindi. İranlılar teklifi “onurlarına saldırı” diyerek reddetti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kushner ve Witkoff başkana tabloyu şöyle özetledi: Muhtemelen bir şey müzakere edebiliriz ama bu aylar alır. Eğer “bana gözümün içine bakıp sorunu çözebiliriz diyebilir misiniz?” diye soruyorsanız, bunun için çok şey yapılması gerektiğini söylediler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü İranlılar oyun oynuyordu.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">‘Bence Yapmalıyız’</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">26 Şubat Perşembe günü saat 17:00 civarında son Durum Odası toplantısı başladı. Artık odadaki herkesin pozisyonu netti. Her şey önceki toplantılarda konuşulmuştu; herkes birbirinin duruşunu biliyordu. Toplantı yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Trump masanın başındaki alışıldık yerinde oturuyordu. Sağında Başkan Yardımcısı Vance, onun yanında Susie Wiles, sonra John Ratcliffe, Beyaz Saray Hukuk Danışmanı David Warrington, ardından Beyaz Saray İletişim Direktörü Steven Cheung oturuyordu. Cheung’un karşısında Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, onun sağında General Caine, sonra Pete Hegseth ve Marco Rubio vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş planlama grubu o kadar dar tutulmuştu ki, küresel petrol piyasasının tarihindeki en büyük arz kesintisini yönetmek zorunda kalacak iki kilit isim yani Hazine Bakanı Scott Bessent ve Enerji Bakanı Chris Wright toplantıya dahil edilmemişti. Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard da yoktu.Başkan toplantıyı “Pekâlâ, neyimiz var?” diye açtı. Savunma Bakanı Pete Hegseth kabinede İran’a karşı askeri kampanyanın en büyük savunucusuydu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise meslektaşlarına çok daha kararsız olduğunu belirtmişti.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ddd.jpg" style="height:495px; width:660px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">(</span></span><span style="font-size:12px"><span style="color:black">Kabinede İran’a karşı askeri kampanyanın en büyük savunucusu Savunma Bakanı Pete Hegseth idi. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise meslektaşlarına çok daha kararsız olduğunu belirtmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hegseth ve Caine saldırıların sıralamasını anlattı. Ardından Trump masayı dolaşıp herkesin görüşünü duymak istediğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün varsayıma karşı olduğu iyi bilinen Vance, başkana şöyle hitap etti: “Bunun kötü bir fikir olduğunu düşündüğümü biliyorsun, ama eğer yapmak istiyorsan seni desteklerim.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Wiles, Trump’a eğer Amerika’nın ulusal güvenliği için ilerlemesi gerektiğini hissediyorsa, devam etmesi gerektiğini söyledi. Ratcliffe ilerleyip ilerlememe konusunda görüş belirtmedi ama İran liderliğinin Tahran’daki Ayetullah’ın konutunda toplanmak üzere olduğuna dair şaşırtıcı yeni istihbaratı paylaştı. CIA Direktörü başkana, rejim değişikliğinin nasıl tanımlandığına bağlı olarak mümkün olabileceğini söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Eğer sadece dini lideri öldürmeyi kastediyorsak, bunu muhtemelen yapabiliriz” dedi. Sıra geldiğinde Beyaz Saray Hukuk Danışmanı Warrington, planın ABD yetkilileri tarafından hazırlanma ve başkana sunum açısından yasal olarak izin verilebilir olduğunu belirtti. Kişisel görüş belirtmedi ama başkan ısrar edince, eski bir Deniz Piyadesi olarak yıllar önce İran tarafından öldürülen bir Amerikan askerini tanıdığını söyledi. Bu konu onun için çok kişisel bir meseleydi. İsrail her durumda ilerleyecekse, ABD’nin de ilerlemesi gerektiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cheung muhtemel halkla ilişkiler sonuçlarını özetledi: Trump seçimlerde yeni savaşlara karşı çıkarak aday olmuştu. İnsanlar yurtdışında çatışma için oy vermemişti. Planlar, Haziran’daki İran bombardımanından sonra yönetimin söylediği her şeye de aykırıydı. Sekiz aydır “İran’ın nükleer tesisleri tamamen yok edildi” diye ısrar ettikten sonra bunu nasıl açıklayacaklardı? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cheung ne evet ne hayır dedi ama Trump’ın vereceği her kararın doğru karar olacağını söyledi. Leavitt başkana bunun onun kararı olduğunu ve basın ekibinin elinden geleni yapacağını belirtti. Hegseth dar bir pozisyon aldı: İranlılarla er ya da geç uğraşmak zorunda kalacağız, o yüzden bunu şimdi yapalım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teknik değerlendirmeler sundu: Belirli bir kuvvet seviyesiyle kampanyayı şu kadar sürede yürütebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine ise temkinliydi; riskleri ve kampanyanın mühimmat stoklarını nasıl tüketeceğini ortaya koydu. Görüş belirtmedi; duruşu şuydu: Eğer Trump operasyonu emrederse ordu bunu yerine getirir. Başkanın iki üst düzey askeri yetkilisi de kampanyanın nasıl ilerleyeceğini ve İran’ın askeri kabiliyetlerini nasıl zayıflatabileceklerini özetledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sıra Rubio’ya geldiğinde daha net konuştu: “Eğer amacımız rejim değişikliği veya halk ayaklanmasıysa bunu yapmamalıyız. Ama amaç İran’ın füze programını yok etmekse, bu ulaşılabilir bir hedeftir.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herkes başkanın sezgilerine güvendi. Onun cesur kararlar aldığını, akıl almaz riskler üstlendiğini ve yine de üstesinden geldiğini görmüşlerdi. Şimdi kimse onu engellemeyecekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bence yapmalıyız” dedi Trump odaya. İran’ın nükleer silah sahibi olmamasını sağlamak zorunda olduklarını ve İsrail’e ya da bölgeye füze fırlatamamasını garantilemeleri gerektiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">General Caine Trump’a biraz zamanı olduğunu, ertesi gün saat 16:00’ya kadar yeşil ışık vermek zorunda olmadığını belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ertesi gün öğleden sonra Air Force One’da, General Caine’in verdiği süre dolmadan 22 dakika önce Trump şu emri gönderdi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Operation Epic Fury onaylanmıştır. İptal yok. Bol şans.”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jonathan Swan&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(The New York Times’ın Beyaz Saray muhabiridir ve Donald J. Trump yönetimini takip etmektedir.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Maggie Haberman (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">The New York Times’ın Beyaz Saray muhabiridir ve Başkan Trump hakkında haber yapmaktadır.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Makale Linki:&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">https://www.nytimes.com/2026/04/07/us/politics/trump-iran-war.html?unlocked_article_code=1.ZFA.k9sG.nFeYxY3sHoiv&amp;smid=nytcore-ios-share</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bir-satisci-olarak-mehmet-simsek-2-13046</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bir satışçı olarak Mehmet Şimşek (2)</h1>
                        <h2>Çağatay Arslan, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in Londra'da yaptığı sunumu analiz etti.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-satisci-olarak-mehmet-simsek-2-1775769730.webp">
                        <figcaption>Bir satışçı olarak Mehmet Şimşek (2)</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mehmet Şimşek’in bir satışçı olarak <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-satisci-olarak-mehmet-simsek-8506">portresini çizeli</a> neredeyse 2 yıl oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimşek bu defa İngiltere’deki Yatırımcı Sunumu ile kendisine uygun gördüğümüz sıfatın hakkını bir kez daha verdiğini gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Nisan tarihli yatırımcı <a href="https://www.hmb.gov.tr/haberler/sayin-bakanimiz-mehmet-simsekin-londrada-yatirimci-toplantilari-kapsaminda-yaptigi-sunum">sunumunu sizler için inceledim</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">75 slaytlık sunumun başlığı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Savaş, Petrol ve Türkiye Ekonomisi?"&nbsp;</strong>şeklinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soru cümlesi yok ama soru işareti var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Malum bizde cevaplara soru sormak yerli milli gazeteciliğin şanındandır. Gelin birlikte bu sorunun cevaplarına bakalım. Nasıl olsa kontradan gelen kimse yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk cevabın başlığı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın kısa vadeli etkileri</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alt başlığı negatif ama yönetilebilir</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünküler 3 demet: Enerji arzı tehlikede değil; şoku emecek mali alanı yaratmak gerekiyor ama yine de savaşflasyon riski var (Mahfi Hocanın kulakları çınlasın. Şirinkflasyon olur da savaşflasyon olmaz mı), genişleyen cari açık ve yavaş büyüme olası</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11%20(4).jpeg" style="height:358px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen ardından 3lü pay grafiği ile enerji arzı neden tehlikede değil onu anlatıyor. Bir Siri Lanka değilmişiz, motosikletlere benzin bulamayan garibanlar. Gerçi haritaya baksak da anlardık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplam enerji arzında petrolün payı 34 gazın payı 26. Yani hala 40 puan cepte. Onlar mı neler. Bir tarafta boğaz yakan kömür diğer yanda yeşil enerji. Bu 60’ın yani petrol ve gazın ise neredeyse 40 küsurunu Rusya veriyor. Evet aynı Rusya! Sunum yapılan ülkede çok sevilen Rusya. İran’ın petrolde adı yok gazda adı %11. Bu arada ABD gazının payı da kaşla göz arasında 20 olmuş bile.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkna olmayanlar için yeni slayt bile yapmış. Ki pay grafiği buna ayrılmış</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">GSMH içinde petrole harcanan paranın payı ve bu pay da Orta Doğu’nun yeri. Kore ne yapsın Allah onları doğuda yaratmış Hürmüz’den geçen gemileri beklemek zorunda kalmışlar. Biz öyle mi. Borularla paşa gönlümüz nereden isterse oradan alırız. İkinci grafik meşhur gübre meselesi. Bu defa payda GSMH değil toplam ithalat var. Hem pay düşük hem de Orta Doğudan az alıyoruz. Sıkıntı yok yani</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11%20(3).jpeg" style="height:800px; width:588px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ardından koca bir sayfa Petrol Fiyat Şokunun etkisi diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takılmıyoruz devam ediyoruz. Daha 6. Slayta geldik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3 senaryo var kötü çok kötü en kötü. Buna göre toplam hasar en az 65 en çok 84 milyar dolar olur(muş.) Ve bunun da enflasyonda 3,6 (biz onu öğle yemeğinden sonra çayın yanında yiyoruz) bütçe açığının GSMH’ya oranında 1,1 büyümede 0,6 (burası çokomelli) puan etkisi olabilirmiş. Bütçe açığını da GSMH payında 0,6 yükseltirmiş. Miş miş de muş muş (Bu arada petrolde 100 dolar çok defa geçildi Sayın Mehmet beye ve yatırımcılara söylemeyin.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takip eden slaytta enflasyon sepetinde petrol ürünlerinin payında dünya sonuncusu olduğumuzu endişeye yer olmadığını görüyoruz. Bir nevi TÜİK reklamı yani. Grafiğin kaynağı JP Morgan olsa da bana gayet TÜİKsel göründü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11%20(2).jpeg" style="height:800px; width:577px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mali alan yaratma meselesi takip eden slaytın gündemi. Bunu da Sliding Scale ile yapıyormuş. Bize Eşel Mobille yapıyoruz diyorlardı. Türkçesi Eşel Mobil de değilse bari burada da eşel mobil deseydiniz de anlamakta zorlanmasaydık. Velhasıl bu sayede mazot 92 yerine 75 lirada kalıyormuş. Mutlu olmak için bir sebep daha. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yılların eşel mobilini yatırımcılara bir slaytta anlatamayız deyip ikinci slaytı da eklemiş. Petrol 90 dolar olana kadar arkamızda eşel mobil oldukça sırtımız yere gelmiyor diye izah edilmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11%20(1)(2).jpeg" style="height:800px; width:591px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">10. slaytta eşel mobilden kurtuluyoruz ve en sevdiğimiz başlık olan gayrimenkule geçiyoruz. Kira enflasyonu %125 den %53 e düştü diye övünen tek Maliye Bakanı olmak kolay zanaat değil. Ama Mehmet Bakan bu işin doktorasını yapmış. Yatırımcılara yeni kiracı olarak gelirseniz artış oranları 34’e düştü diye de müjdeyi vermeyi ihmal etmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_11.jpeg" style="height:340px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de alay konusu görülen mevzular bu sunumda ana gündemin parçası. Ocak 2025’de Memleketin neredeyse 3te2’si kuraklıktan kırılırken 2026’da her yer sular sellerle dolmuş. Memleketimle de gurur duydum. Bir Kastamonulu olarak 2025’te de kuraklıktan uzak oluşumuz ve parıl parıl parlamamız yatırımcının gözünden kaçmamış olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(8).jpeg" style="height:460px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Negatif çıktı açığının yani kazık frenin grafiği ise 12. slaytta. Mehmet Şimşek gururla sunuyor. Bununla birlikte sıkıcı dezenflasyon mevzuu da bitmiş oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(7).jpeg" style="height:338px; width:600px" /></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">13. slayt ile tekrar savaşın sıcaklığına dönüyoruz. İlk slayt “bizim ihracatımızda Orta Doğunun payı çok değil slaytı”: %11’miş. Maazallah atom bombası atılsa çarklar döner yani.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">14’te ithalat payı gösteriyor ki o daha da az. %5,4 yok gibi bir şey. İyi ki yatırım sunumu Orta Doğu’da değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta Doğulu Turist mi? Talimhane dışında göremezsin bile. Onlara Taksim demiştir. Muhtemelen. 15. slayta göre payı %10-11 civarı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(6).jpeg" style="height:942px; width:450px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bunlardan yola çıkarak sürdürülebilir cari dengenin olmazsa olmazları da 16.slaytta anlatılıyor. Gabar petrolü, Karadeniz gazı yeşil dönüşüm, rekabetçilik bla bla bla.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(5).jpeg" style="height:362px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabi hemen arkasına bir yeşil dönüşüm slaytı. Şu yeşil dönüşümü park bahçe olarak da görsek iyi olur. Ama aralarında derelere kement atan HES’lerin de olduğu son olarak ASOS bölgesinde sevgili Cem Tüzün’ü mağdur eden JES’lerin olduğu yeşil dönüşüm parka bahçeye pek pas vermiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(4).jpeg" style="height:359px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeşil dönüşümü takip eden yapısal iyileşme de hizmet gelirleriymiş. Öyle böyle değil. Çok artmış. Tavanları delmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(3).jpeg" style="height:359px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hala ikna olmayana teknoloji ihracatının artışı slaytı var. Ekonomik karmaşıklık endeksi isim itibariyle biraz netameli görünse de aslında iyi bir şeymiş. Bu da yapısal iyileşme demekmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/zzResim1.jpg" style="height:380px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıkılan uzman yine koca bir başlıkla slaytı geçiştirmiş: Türkiye Bu krizi atlatır mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evelallah slaytları peş peşe geliyor</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk slaytta siyasi mesaj bile var. Mehmet Şimşek siyaseti sevmez. Kendisi hükümetin uzay kanadındandır malum. 4 maddede kanıtlanmış direnç ayakları izah ediliyor: Politikalara bağlıyız, enflasyonu düşürmeye kararlıyız, kriz bize fırsattır. Ve sonra gözlerinizi kapayın: Mehmet Şimşek politika konuşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neymiş: Güçlü liderlik ve kanıtlanmış kriz çözme becerisi. Kıskandınız değil mi? Türkiye’de politik ortamı bundan iyi tarif eder misiniz? Habire kriz çıkar ve sonra çöz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hevesimiz kursakta kalarak politik bahsi kapıyoruz</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12%20(1).jpeg" style="height:339px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">19 Mart tarihli Ekonomist grafiğine göre Türkiye’nin sol üst köşede yani en düşük dertler en yüksek kalkanlar bölümünde olduğu direngenlik katsayısı yüksekler liginde olmasını alkışlıyoruz. Economist’in sevmediğimiz haberlerini paylaşmıyoruz sevdiğimiz haberlerde başımızın tacıdır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_12.jpeg" style="height:357px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">23 ve 24. Slaytlar en sevilen mevzuda borcu şöyle azalttık böyle azalttık. Bütçe açığının tavana vurduğu 2021-22 de falan ülkeyi CeHaPe zihniyeti yönetiyordu zaten. Sonunda AKP geldi ve bütçe açığı azaldı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(8).jpeg" style="height:800px; width:579px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve geldik en sevilen grafiğe. Makro İhtiyati Önlemin faydaları. Herkesin borcu GDP’nin şu kadar katı. Biz de GDP büyüktür borçtan. İyi de Sn. Şimşek Ne kadar ekmek o kadar köfte nerenin atasözüydü. Ekmek borçsa köfte de sermaye değil mi? Neyse çok da derine dalmayalım sünger mi çıkaracağız?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(7).jpeg" style="height:409px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Takip eden konu başlığımız diş finansmana duyulan ihtiyaç. Burada da CeHaPe döneminde yani 2021’de alınan borçların nasıl ödendiği anlatılıyor. AKP’miz 2022 de gelmiş borçları 2023’den itibaren takır takır ödemiş. Ya maazallah CeHaPe zihniyeti başımızda kalsa.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(6).jpeg" style="height:800px; width:573px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve tabi sırada ekonominin Ronaldo’su Bankalarımız. Sakın Kamu Bankalarına bittikçe enjekte edilen sermayeden falan bahsetmeyin. Yatırımcı bizi serbest rekabette Bankacılık yapıyor sanmaya devam etsin. Kredi büyüme sınırları vs. dünyanın her yerinde bulacağınız normal uygulamalar. Makro İhtiyati Önlemi sizden öğrenecek değiliz</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaz.jpg" style="height:416px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bankacılık konuşunu da geçiştirdikten (pardon) aktardıktan sonra gelelim rezerv mevzusuna. Grafikte multiple shocks dediği içeri atılan Belediye Başkanları aslında. Şok dediği bildiğin halk iradesiyle seçilmiş ve Türkiye’de Cumhurbaşkanı’ndan sonra en çok oyla seçilen İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da dahil olduğu seçilmişlere yönelik siyasi hamleler Türkiye’de rezervler neden birikir konulu grafik ama izahatsiz.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(4).jpeg" style="height:472px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıra geldi CeHaPenin bir diğer icadı KKM’ye. Asrın buluşuydu contingent liability’ye döndü. Öztürkçesi kader kısmet falan demek. Ne çıkarsa bahtına mesuliyet. İrrasyonel ekonomi de deniyor.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(3).jpeg" style="height:397px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ara başlık geçişi şiirsel.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolarizasyon: Dejavu mu bu defa farklı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Döviz kuru meselesi önemli. Malum onca faizi ödeyip üstüne bir de kuru tutamamak Nasrettin Hoca karpuz fıkrasına meze olma riski taşır. Burada takdire şayan başarılar vatandaşın döviz talebinin düşmesi ve yerleşik olmayanları paraları götürmemesi (imiş). Kaç paraları kaldı içerde orası belli değil tabi. Ama burada soruları da cevapları da aynı kişi veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun sonucunda kuru olmasa da volatiliteyi kontrol altına almış oluyorsunuz. Volatile de Vangölü canavarı gibi arada kafasını yukarı çıkarıyor.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(2).jpeg" style="height:800px; width:575px" /></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13%20(1).jpeg" style="height:408px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Borsayı anlatan slayt ile devam ediyor pembe rüyalar. TL’nin değer kaybından bağımsız Türk borsası grafiğinde görmek isteyenler için çok pozitiflikler var</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_13.jpeg" style="height:395px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizde mallar ucuz grafiği haklı olarak takip ediyor. 20 yıldır ucuzmuşuz. 20 yıldır iktidarda olan CeHaPeyi kınıyoruz. İnsan sermaye piyasasını azıcık destekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(5).jpeg" style="height:368px; width:600px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik yeni bir ara başlığa. Bu başlığın adı Makro Ekonomik İstikrar ve Reform programında değişiklik var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Memleketi 25 yıldır yöneten CeHaPe zihniyetinin yapamadığı değişiklik nasıl olacakmış görelim bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk slaytta görsel yok laf var 25 yıldır CeHaPenin yapamadıklarını vallah billah yapacaz, rayda kalacağız, raydan çıkmayacağız diyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fiyat istikrarı, mali disiplin, sürdürebilir cari denge, rekabet, yapısal reform. Nasıl diyor siz gavurlar: seymolddreaming.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(4).jpeg" style="height:368px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trifaze slayt ile yaptık yapıyoruz yapacağız sıraya giriyor. Çeyrek yüzyıllık CeHaPe zihniyetinin bıraktığı enkaza karşı ipleri alıp reforma başlayan Mehmet Şimşek’in fazlarından üçüncüsü Ocak’ta başlamış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Normalde dananın kuyruğu sonda kopar burada önce kuyruk gelmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eylül 2023’de daha kendisi Bakan olmadan başlamış kural bazlı ekonomiye dönüş. CeHaPenin bozduğu kuralları daha kendisi gelmeden ferasetle ele almaya başlamış Akpartimiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci faz Eylül 2024’de başlamış. Bu defa dengesizlikler adres edilmiş. Kayahan’ın en sevilen şarkısı listelerde bir numara olmuş. Ey KKM’ci CeHaPe memleketi böldüremezsin sözünü burada duyuyoruz. Ve faz 3. Bu defa uzun isim verilmiş. Kızılderililer de çocuklarına başarı kaydedince isim verirler ya. O misal. Tek haneli enflasyon vs. vs. vs. Çok yakında sinemalarda. E bu filmi biz daha önce izlemedik mi.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(3).jpeg" style="height:364px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bahsi hızlı kapatıp çatışma Türkiye’ye yansır mı sorusuna gidiyoruz (allah korusun nasıl diyor siz save god)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yok değilmiş ama cıkkada imiş (ananemin lafıdır)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz zaten NATO üyesiyiz, dış politikadaki Ego’muz için TRT dizilerini kullanıyoruz vs. Yine de ben tamamen hayır dememesini tehlikeli buldum (çokomelli)</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(2).jpeg" style="height:394px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tek slaytlık ara başlığı geçip orta ve uzun vadeli fırsatlara geçiyoruz: En sevdiğimiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın orta vadede her neyse (tabi Keynes ne demiş uzun vadede hepimiz öleceğiz) yani kısa orta vadede biteceği öngörülüyor. Buna göre kısmet 3 vakte kadar yağıyor. Bitmeyen talep mi dersin, enerji merkezi mi dersin, ticaret koridoru mu dersin. Allah gönlüne göre versin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bize bi kısmet var.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14%20(1).jpeg" style="height:394px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yandan savaş sonrası fırsatlar diğer yanda artan savunma (malum artık ABD’de savunma değil savaş bakanı var) yani savaş ürünleri ihracat fırsatları. 2002’de 0,2’den 2025’te 10 milyar dolara. 5 büyük şirket. Dünya 5’ten büyük olsa da o ayrı mevzu tabii. Savunma ihracatçılarına ilk 11’e girdik bile. Yedek kulübesindekiler düşünsün.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_14.jpeg" style="height:395px; width:600px" /></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_57%20(1).jpeg" style="height:400px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mehmet bey hızını bu konuda alamıyor kendini durduramıyor ve Hayat Bilgisi 4. Sınıf kitabı görselleri ile devam ediyor. Füzeler gemiler uçaklar. Sevgili Ali Torun (efsane müsteşar Osman Nuri Torun’un oğlu) geliyor aklıma. Tank derdi. Gelişmiş kamyondur. Savaş gemisi gelişmiş tanker. Füzeler üst düzey boru. Lenin’in emperyalist kapitalizmini boşa okumadık ODTÜ’de.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaazz.jpg" style="height:374px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş oyuncaklarını kenara koyup bu defa başka sevdiğimiz oyuncaklara yöneliyoruz. İş makinası bildiniz. Malum inşaat ediniz ve zenginleşiniz zamanın en önemli aforizmasıdır. Siz yıkın biz yaparız içerikli slaytın niyeti iyi olsa da görünüşü iç karartıyor. Geçiyoruz.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(6).jpeg" style="height:392px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıra geldi doğrudan yabancı yatırımlara. Hukuk Yasa Düzenleme önemli değil diyorsan gel kim olursan gel diyerek iş akışı çizilmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuksal güvence hariç her şey var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence mantıklı ikna oldum.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(5).jpeg" style="height:371px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik asrın slaytına. Kişi başına milli hasıla değil toplam hasılada kim büyük görseli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölüşmeden zenginleşmenin resmini çizebilir misin? Buyrun çizdik. Tüm komşularından çok GSMH’si olan kaç ülke var şunun şurasında. Sen ben bizim oğlan.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(4).jpeg" style="height:379px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne zaman büyüme övgüsü görsem Ersin (Özince) Beyin sözü gelir aklıma. Büyüdük de neremiz büyüdü? 2017 KGF sine kadar benzer gelişen piyasalar kadar bile gelişme yok. Bunu da bırakın Çin ve Hindistan’sız gelişen piyasa grafiği yapmak domatessiz menemen yapmak gibi bir şey. Yumurtasız demedim. Çünkü ben menemende yumurta sevmem.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(3).jpeg" style="height:395px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırada ihracatı ne kadar çeşitli ülkeye yapıyoruz slaytı var. Ben yatırımcı olsam ve de İngiliz olsam “So What” derim</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(2).jpeg" style="height:422px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik yatırımlara. Rakamlardaki tuhaflık en temiz yürekliyi bile kuşkuya düşürecek kadar gözle görülür. 2 senede 355 milyar harcayıp 27 senede yani malum İstanbul’un fethinin 600. Yılına kadar 197 milyar dolar harcıyorsun. Birinden birinde hata olmalı. En azından İstanbul’un fetih yıldönümünde bir 50 milyar yakmalıyız</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_58%20(1).jpeg" style="height:397px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırada “Yol Yabdık” var. Bu defa biz yeni gelmedik diyor. CeHaPe zihniyeti 2002 de gitmiş. O zaman saatte 40’la giden patpatlara biniyormuşuz. Arabayı keşfetmişiz. Allah razı olsun. Yatırımcılar şok. 40 km mi. Oh my gudnıs.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaaccc.jpg" style="height:800px; width:563px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik havayoluna. Uçuş serbest. Zafer Havalimanı da dahil grafiğe. Kimsenin kullanmadığı. O kadar kusur kadı kızında da olur. Yalnız AKP’den önce Türkiye’de havalimanı olduğunun kabul edilmesi biraz ne diyim yakışık almamış. Buzdolabı yok havalimanı var. Mantıksız.<img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaabc.jpg" style="height:800px; width:601px" /></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göz kanatan slayta geldik. Yeni Demiryollarına dairmiş. Takdiri size bırakıyorum. Göz doktoru faturasını Mehmet beye yollayabilirsiniz. Bu arada plan bile olsa mesafeler o kadar kısa ki hiç yapmıyoruz dese daha iyi. Toplamı 1000 km etmiyor.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(8).jpeg" style="height:408px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik son zamanda Üniversite diplomalarını iptal ettirip lise mezunu olarak devlette iş aramaya yönelen gençlerin ülkesine. Mehmet beye göre Larj ve daha iyi kalifikasyon imiş. Karabük üniversitesi dahil. Oxford mu Cambridge mi? Siz az durun kenarda bakalım</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaabbbbb.jpg" style="height:438px; width:660px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırada Ceyhan var. FDI iki nokta üstüste Ceyhan. Bir de resim. Anlayan anladı. Ben anlamadım. Adrese teslim mesajlar.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(6).jpeg" style="height:408px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve geldik en sevdiğimiz konuya. Yine gayrimenkul. Ve yabancıya satış. Savaşın iyi yanları demeye getiriyor. Bu arada ev fiyatları artmış azalmış. Kimin umurunda. Benim de İngiltere’de evim falan olsa ben de umursamam. Evsiz kalan İranlılar Ukraynalılar ev alacakmış. Benim biraz midem bulandı. Hemen dönüyorum.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(5).jpeg" style="height:438px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik plaka 61’e. Transit diyor bekleme yapma diyor. İngilizce size de sorunlu geldi mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Working on making. Yakışmamış nativ ingilizce bilene.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesajlara bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Coğrafya kaderdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liman altyapıdır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Serbest ticaret candır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji koridordur</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şair İsimsiz</span></span>.</p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(4).jpeg" style="height:407px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Plaka 62 yani Dersim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul deyince Finans Merkezi dersin.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(3).jpeg" style="height:400px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">63. slayttayız. Şanlıurfa plakada karşımıza savaşın faydaları çıkıyor. Veri merkezleri değişecekmiş. Ben bunu TRT World’de izlemiştim galiba. Hadi inş. cnm.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(2).jpeg" style="height:386px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hizmet ve üretim katma değerinde ortalama yerimiz 17 imiş. Dünyada da sıramız GSMH’de 17. Tesadüfün böylesi. Yıllardır da böyle gidiyor. 1 ileri 2 geri. Biz sıkıldık. Sunum sahibi sıkılmadı. Yatırımcılar ortadan ikiye ayrıldı.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_15_59%20(1).jpeg" style="height:860px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıkılanlara ilaç gibi Turizm slaytı. Adama sormazlar mı Mr. Mehmet; Siz neden böyle ışığı yansıtıyorsunuz diye. Şekspir yani Şeyhpir bile sırma saçlı olmuş. Turizm deyince aklıma Kenan Evren gelir. 12 Eylül günlerinde bizim sınıfa gelmiş turizmde güney illeri neden gelişmiştir diye sormuştu. Rahmetli de turizme meraklıydı</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/aaabbbbbbbb.jpg" style="height:814px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik öğrenci milleti konulu slayta. Türkiye’de o kadar çok yabancı öğrenci var ki aklınız tavana vurur. Yalnız ufak bir sorun var. 25 sene sonra verdiğimiz diplomalar geçersiz hale geliyor. Ama 25 sene de uzun zaman. O zamana dek kurtarın kendinizi</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(6).jpeg" style="height:412px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine İngilizcenin hüngür hüngür ağladığı bir slayt. İngilizce yazıyorsan;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3rd 2nd diyeceksin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oyunların yasaklandığı TV’lerin karardığı memlekette bu konudaki iradeyi sunuma dökmek de ayrı bir feraset. Kutluyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne diyelim</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(5).jpeg" style="height:395px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konu tekrar magazinden savaşa geliyor. Sıkıldık diyoruz dinlemiyor. Neymiş savaş Türkiye’yi enerji merkezi yapıyormuş. Ne diyelim Long Live Trump&amp; Netanyahu mu diyelim.<br />
Ayıp ya hu.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(4).jpeg" style="height:399px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel köy slaytı ile gözümüz kanamaya devam ediyor. Kırmızı yolu izlersen 25 günde Londra’dan Pekin’e varıyormuşsun. Aaaa kırmızı yol tam da Türkiye’den geçiyormuş. Tesadüfün böylesini anca filmlerde bulursunuz. Biraz da bisiklet yolu falan yapsanız. Petrol 250 dolar olursa kıymete binecek</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(3).jpeg" style="height:326px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik son ara başlığa savaşın daha uzun vadeli neticeleri. Bu Bakanın plaka idi. 72 Batman. Korsan konferans veren slaytın plakası 73 yani Şırnak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu slaytın neresinden başlasak nasıl anlatsak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soldan sağa saat hizasında</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her masada varız</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ainesi iştir kişinin</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Propaganda makinemiz güçlüdür beyler</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz dengeye oynuyoruz</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ucuzuz çok ucuzuz</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Coğrafyamızı arasanız da bulamazsınız</span></span></li>
</ol>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(2).jpeg" style="height:385px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">74 yani sondan bir öncesindeyiz solda THY reklamı var. Onu anladık. Sağdaki konu aslında Hakan Fidan alanı. Bir diplomat arkadaşım bu sayı 264’tü Mehmet Bey 252 olsa daha iyi olur; tasarruf olur diye düşünmüştür yorumunu yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama kapanışa da bu denk gelmiş.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00%20(1).jpeg" style="height:393px; width:600px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geldik 75’e yani Ardahan’a</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Turkuaz patlamalı Türk usulü illuminati görseli,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her motifte ayrı mana</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırasıyla</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğu Batı </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birlikte</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplanma</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uyum</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnovasyon</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyüme</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sinerji</span></span></p>

<p style="text-align:center">&nbsp;</p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BİZ TEŞEKKÜR EDERİZ</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-09%20at%2018_16_00.jpeg" style="height:382px; width:600px" /></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/savas-bitti-mi-13045</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Savaş bitti mi?</h1>
                        <h2>Dünyanın 'kabadayısı' olarak anılan ABD'nin yenilmezlik miti Hürmüz Boğazı'nın sularına gömülürken, Ortadoğu'da kartlar geri dönülemez biçimde yeniden dağıtılıyor. Milyarlarca dolarlık F-35 projelerinin ve devasa donanmaların asimetrik stratejiler karşısında çaresiz kaldığı, 47 yıllık katı ambargoların yıkıldığı bu yeni denklemde savaşın mutlak galibi İran oldu. İçeride bıçak sırtında bir iktidara tutunan ve ciddi bir demografik çöküşün eşiğine gelen İsrail ise, en büyük destekçisinin caydırıcılığı olmadan bölgede var olamayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor. Taktiksel bir ateşkesin çok ötesinde, devasa bir jeopolitik depremi işaret eden bu tablonun ardından, gözler şimdi yeni Ortadoğu mimarisinin nasıl kurulacağına ve Türkiye'nin enkazdan çıkan komşusuyla kuracağı stratejik dayanışmanın boyutlarına çevrildi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/savas-bitti-mi-1775762659.webp">
                        <figcaption>Savaş bitti mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a karşı yürütülen saldırı savaşı, bugün itibariyle (8/04/2026) durmuş görünüyor. İlan edilen ateşkes tartışmalı bir ateşkes olsa da.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer savaş bittiyse kazananı apaçık bellidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyanın kabadayısı ABD yenilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hürmüz Boğazı güç kullanılarak açılamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Hürmüz Boğazı’na ortak olamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saldırganlar İran’ın nükleer programını durduramamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın füze çalışmaları ve üretimi durdurulamamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD donanmasının kırılganlığı ortaya çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milyarlarca dolarlık F-35 projesi sorgulanmaya başlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin saygınlığı ve caydırıcılığı ağır yara almıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail önemli ölçüde harap olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD müdahil olmaksızın İsrail’in sadece İran’a karşı değil, Türkiye ve hatta Mısır gibi bölge ülkeleri karşısında önemli bir askeri güç ortaya koyamayacağı anlaşılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail’in temelleri kum üzerindedir ve eğer İsrail bir devlet olarak var olmaya devam etmek istiyorsa büyük hayallerinden vaz geçmek zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortadoğu’da tüm güç dengeleri değişmiştir ve bölge yeniden şekillenmek durumundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsrail çok büyük ölçüde nüfus yitirmiş, bununla kalmamış genç nüfus da geri dönme arzusunu yitirmiştir. Zaten sıkıntılı olan demografik yapısı ağır yaralıdır. Çok değil bir on sene sonra nüfus çoğunluğu Filistinlilerin eline geçmiş olabilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran Hürmüz Boğazı üzerinde tam kontrol elde etmiştir. Daha önce ücrete tabi olmayan gemi geçişleri gemi başına iki milyon dolar olarak belirlenmiştir ve bu kaynak belli bir oranla Umman’la paylaşılacaktır. İran bu kaynaktan gelen parayı yeniden inşasına harcayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a 47 yıldır süren ambargo kaldırılmıştır ve bloke edilen varlıkları iade edilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın bölgesel müttefikleri üzerine yapılan saldırılar durdurulacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu ateşkes şartlarına bakıldığında savaşın kazananı açıkça bellidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette Netanyahu bu anlaşmadan memnun değildir ve daha birinci gün ateşkesi geçersiz kılmak için elinden geleni yapmaya başlamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazze ve Lübnan’a karşı yürüttüğü harekatların ateşkes belgesinde açıkça yer almasına karşın ateşkese dahil olmadığını ileri sürmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iddiasına destek bulması ise mümkün görünmemektedir. ABD yüce gönüllülüğü nedeniyle ateşkes istememiştir. Dünya şartları ve güç dengeleri, ABD iç kamuoyunun büyük huzursuzluğu sonucu bu karara varmıştır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netanyahu ülkesinde de iktidarı bıçak sırtında olan bir başbakandır artık. Ordusu büyük ölçüde tükenmiş, çılgınca bir saldırganlığa kapılmış maddi kaynakları muazzam darbeler almış bir ülkenin başbakanıdır. Halkının morali sıfır noktasına yaklaşmıştır ve iç protestoların büyüyeceğine dair her türlü işaret mevcuttur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de tek başına bölgede bir provokasyon yaratabilir ve savaşı yeniden başlatabilir. Bunu seçmesi durumunda bütün dünyanın tepkisi ile karşılaşacağı açıktır. Bu tepkiler eski lafzi tepkiler olmayacak, muhtemelen çeşitli ambargolarla karşılaşacaktır. Doğal kaynakları son derece kısıtlı olan ülkesinin bu duruma dayanamayacağı ortadadır. ABD’nin böyle bir durumda savaşa geri dönmesine de kesin gözüyle bakılamayacağı düşüncesindeyim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son bir ayda dünyada çok şey değişmiştir. Türkiye’nin bu bir aydan nasıl etkilendiğinin kesin bir tablosunu ortaya koyabilmek için henüz erkendir. Fakat eğer Türkiye’nin anlamlı bazı tavırlar alması gerektiğini düşünüyorsak bunlar İran’ın uğradığı tahribatın ortadan hızla kaldırılmasına yönelik kardeşçe dayanışma tutumları olmalıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-13044</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ana muhalefet erken seçimi değil, seçimlere hazırlanmayı vurgulamalıdır</h1>
                        <h2>Türkiye'de siyaset, parlamenter sistemin eski alışkanlıklarıyla yeni başkanlık sisteminin kuralları arasında sıkışmış durumda. Ana muhalefet lideri 1979 model ara seçim restleriyle iktidarı köşeye sıkıştırmayı umarken, iktidar partisi tüm kontrolü elinde tutuyor. Meydanları doldurmak önemli; ancak seçmenin sadece emeklilerden oluşmadığını hatırlayıp tek kişilik bir şov yerine inandırıcı bir 'kadro' hareketi kurmak, sandığı zorlamaktan çok daha acil bir ihtiyaç.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-1775818770.webp">
                        <figcaption>Ana muhalefet erken seçimi değil, seçimlere hazırlanmayı vurgulamalıdır</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana muhalefet partisi liderimiz iktidar partisini seçime zorlamak için büyük bir uğraş veriyor. Liderin değerlendirmesine göre, seçmen tercihinde son seçimlerden sonra ciddi değişmeler meydana gelmiştir. Bu gelişme karşısında seçimlerin yenilenmesi son derecede tabiidir. Hatta, ana muhalefet lideri inandırıcılığını güçlendirmek için şayet seçimlerde iktidar partisini en az on puan geride bırakmazsa parti başkanlığından ve siyasetten çekileceğini bile ifade etmiştir. Gelgelelim hem cumhurbaşkanı hem de partisinin genel başkanı sıfatlarını taşıyan Recep Tayyip Erdoğan, seçimlerin zamanında yapılacağını ileri sürmekte, ana muhalefetin hevesini kursağında bırakır gözükmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen belirtelim, seçimlerin belirli aralıklarla yapılması zorunlu olmakla birlikte, iktidar partisinin işine gelen dönemlerde yapılması genellikle parlamenter sistemlerde rastlanan bir olgudur, başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinde pek görülen bir olgu değildir. Nitekim, Amerika’da anayasanın yürürlüğe girmesinden itibaren seçimler hep aynı tarihte yapılmış, işler pek iyi gitmese de, kimse başkanın dört yıllık dönemini tamamlamadan görevden ayrılmasını beklememiştir.&nbsp; Başkanın değişmeyeceği ve görevde kalmasının da parlamento aritmetiğine bağlı olmaması, temsilci seçimlerinin de sabit aralıklarla yapılmasını kolaylaştırmıştır. Yarı başkanlık sisteminin egemen olduğu günümüz Fransa’sına baktığımız zaman da, başkanın süresini doldurmayı beklediğini, başkanlık seçimini erkene almak için herhangi bir girişimde bulunmadığını görebiliyorsunuz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçim tarihleriyle oynamak açısından anayasamızda bazı tuhaf hükümlerin bulunduğunu teslim etmemiz gerekiyor. &nbsp;Artık tüm toplumun da bildiği gibi, şayet parlamento seçimleri bir yıl veya daha uzun bir süre erkene almaya karar verirse, en fazla iki dönem hizmet vermesi öngörülen cumhurbaşkanı süresini doldurmamış telakki edildiğinden, bir dönem daha aday olabilmektedir. Birçok gözlemci, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir dönem daha görevde kalmak istediğini, mevcut anayasanın sınırları çerçevesinde kalınacak olursa, bunun tek yolunun da seçimlerin parlamento kararıyla erkene alınması olduğunu hatırlattıktan sonra, Cumhurbaşkanının tekrar aday olmak istediğini ve dolayısıyla seçimleri erken almak isteyeceğini ileri sürmektedir. O zaman, böyle bir kararın alınacağı neden şimdiden açıklanmak istenmemektedir diye sorulacak olursa, cevap hazırdır. Seçim kararı bir sürpriz olacak, özellikle muhalefetin seçim düşünmediği bir dönemde aniden verilecektir. Bazı gözlemciler ise, seçimlerin zamanında yapılacağını, cumhurbaşkanının ise oğlunu göreve hazırladığını iddia etmektedirler. Neden açıklama yapılmıyor derseniz, bunun da yanıtlanması pek zor değildir. Şimdiden parti içinde bir adaylık müsabakasının başlaması istenmemekte, hatta çıkabilecek başka adayların önünü kesmek için zaman kazanılmakta, bu arada müstakbel adayın kamuoyu tarafından daha yakından tanınması için fırsatlar yaratılmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasamızdaki tuhaflıklar, ele aldığımız erken seçim kararı verilmesi ile de bitmiyor. Başka alanlarda istifa tek taraflı bir tasarruf olmasına rağmen, bir milletvekilinin o sıfatı terk etmesi için parlamentodan izin istemesi gerekiyor. Parlamento izin vermeyebilir. Şimdiye kadar, bu izin sisteminin kullanıldığı alan, parlamentodan izin almadan oturumlara katılmayı aksatan ve peş peşe oturumlara gelmeyen üyelerin üyelikten çıkarılması ile ilgiliydi. Ben devamsızlık dolayısıyla üyeliğini kaybeden herhangi bir milletvekili hatırlamıyorum. Belki de benim dikkatimden kaçmıştır. Ancak öyle anlaşılıyor ki, bu hükmün her zaman ve başka amaçlara hizmet edecek şekilde kullanılması da mümkündür. Nitekim, ana muhalefet liderimiz bir kısım milletvekilini istifa ettirerek erken seçimi bir zorunluluğa dönüştürmeyi düşünürken, parlamentonun bir kısım milletvekilinin istifasını kabul etmeyeceğini, böylelikle erken seçim yapılması için gerekli sayıya ulaşılmasını engellerken, muhalefet partisini de sayısal bir zaafa uğratabileceğini aklına getirmemiştir. Hatırlamakta zorluk çekenler için hatırlatayım, anayasamıza göre genel seçimden otuz ay geçtikten sonra ve bir defaya mahsus olarak ara seçim yapılır, ancak boşalan milletvekili sayısı üye tam sayısının yüzde beşini (otuz kişi oluyor) geçerse, yeni bir ara seçim yapmak zorunlu olur. Ancak, genel seçimlere bir yıl kalması durumunda ara seçim yapılmaz. Bu durumda ara seçim yapılarak boş üyeliklerin doldurulacağı anlaşılıyor ama istifa yoluyla istenildiği kadar boş üyelik yaratılamayacağı ve böylece sonuçları genelleştirilecek nitelikte bir ara seçime de izin verilemeyeceği belli oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman sormak gerekiyor, üyeleri istifa ettirerek erken bir ara seçime gitmek ve böylece iktidarın desteği kalmadığını göstermek hangi geçmiş olaylara istinaden liderimizin aklına geldi. Parlamenter tarihimiz oldukça zengin olduğu için, belki örnek sayısı birden fazladır ama benin aklıma gelen 14 Ekim 1979 tarihinde Ecevit hükümetinin yaptığı ve beş milletvekilinin (Konya, Manisa, Edirne, Muğla, Aydın) seçilmesini öngören ara seçimlerdir. Bu seçimlerde Adalet Partisi kullanılan oyların %54’ünü almış, münhal bulunan beş milletvekilliğinin hepsini kazanmıştır. Başında Ecevit’in bulunduğu CHP’nin aldığı oy oranı ise % 29’dur. Parti herhangi bir ilde milletvekilliği kazanamamış ve oylara bakılacak olursa, ağır bir seçim yenilgisi almıştır. Böyle bir sonuç karşısında, Başbakan Bülent Ecevit partisine seçmenin güveni kalmadığını kabul ederek, istifa yolunu seçmiştir. Fakat bir hususun dikkatinizden kaçmadığını ümit ederim. O dönemde Türkiye’de yürürlükte olan sistem parlamenter sistemdir ve bu sistemde hükümetin parlamentonun desteğini alarak görevde kalması öngörülmektedir. Buna karşılık şu anda yürürlükte olan başkanlık sisteminde yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı başı ve sonu belli bir dönem için seçilmekte, görevde bulunduğu süre içinde seçmenin desteğini ne oranda sahip olup olmadığına ise bakılmamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama, yukarda da belirttiğim gibi, bizim anayasamız tuhaflıklar bakımından zengindir. Geçmişte parlamentonun göreve atadığı cumhurbaşkanının partisi olsa bile, o partiyle tüm bağlarını koparması gerekiyordu.&nbsp; Mevcut uygulamada cumhurbaşkanının aynı zamanda partisinin de başkanı olması mümkün. Ülkemiz uygulamasında parti başkanlığı sembolik bir görev değil, başkandan partiyle ilgili her konuda karar vermesi bekleniyor ki, bunlar arasında ön seçim yapılmaması durumunda kimin milletvekili olacağı dahi var. Böyle bir durumda cumhurbaşkanının aynı zamanda parti başkanı olarak parlamentoyu etkisizleştirmesi, tamamen kendi sözünü dinleyen bir örgüte dönüştürmesi çok kolay. Karşımızda, yürütmeyi denetleyen bir heyet yerine destekleyen bir örgüt bulmamız söz konusu. Bildiğiniz gibi, iktidar partisi, kendisine mensup olan milletvekillerine üç dönemden fazla hizmet vermemeleri kuralını getirdi. Sakın ola ki, aman ne güzel, böylece hızlı dönüşüm sağlandı ve hizmet vermek için herkesin önü açıldı demeyesiniz. Parti başkanı bu kurala tabi değil. Kuralı uygulayarak cumhurbaşkanı, kendisinden bağımsız olarak seçilebilecek, başka bir ifade ile, bağımsız siyasi desteği olan herkesi eledi, geriye sadece onun desteği sayesinde göreve gelebilecek ve devam edebilecek daha zayıf bir kadro kaldı. Bu kadro eğer Cumhurbaşkanını desteklemezse, yeniden seçilme şansına veya seçilmezse geliri tatmin edici bir kamu görevine atanamayacağının bilincinde. Dolayısıyla kendilerini Cumhurbaşkanı’nın sözünü dinlemekle mükellef addediyorlar. Bunun tezahürlerine hepimiz her gün şahit oluyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana muhalefet liderimizin bazı milletvekillerini istifa ettirerek erken seçimleri zorlama planı sanıyorum iyi tasarlanmadan kamuoyuna açıklandı. Yoksa, parlamentonun bir kısım milletvekilinin istifa etmesini kabullenmeyeceğini hesaplamak mümkündü. Görünen o ki, sssssseçimin ne zaman yapılacağına parlamento değil, cumhurbaşkanı karar verecek. Şayet bu kararı parlamentonun desteğini gerektiriyorsa, o destek zaten hazır. Cumhurbaşkanından sadece bir işaret bekliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben ana muhalefet lideri olsam, partimi seçimlere daha da iyi hazırlamaya çalışırdım. Yapılan anketler, bir kısım seçmenin şu veya bu sebepten ana muhalefet partisini güvenilir bulmadığını gösteriyor. Bunlar kimler, neden böyle düşünüyorlar, anlamak lazım. Meydan mitingleri şüphesiz çok önemli, muhalefet liderimiz her hafta birden fazla yerde kalabalıkları topluyor. Bu takdire şayan. Ancak, seçmenin sadece emeklilerden oluşmadığı hususu sanki biraz ihmal ediliyor. Sonra parti lideri yanında partililerin de bu siyasi mücadelenin bir parçası olduklarının daha net şekilde anlaşılması gerekiyor. Seçmen kadro hareketlerini salt lidere inhisar eden hareketlerden daha inandırıcı bulabilir. İsterseniz devam etmeyeyim. Anlatmaya çalıştığım, seçimi bir an önce yapmak yerine seçimlere her yönden daha iyi hazırlanmanın gereği. Ana muhalefetten benim beklediğim bu derken, sanıyorum benim dışındaki birçok kişinin de düşüncesini dile getiriyorum. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/tanri-kimin-mahallesinde-13043</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Tanrı kimin mahallesinde?</h1>
                        <h2>Bir toplumu kutuplaştırmanın en sinsi yolu, siyasi tartışmayı fikir ayrılığından çıkarıp doğrudan kimlik ve inanç düzlemine hapsetmektir. İktidar, meşruiyetini hukuktan değil de 'kutsaldan' devşirmeye başladığında, her türlü politik itiraz ahlaki bir sapkınlık, muhalefet ise milli değerlere bir saldırı olarak kodlanır. Düşüncenin yerini kimliğin, sorgunun yerini sadakatin aldığı bu düzende, hukuk bağırarak değil sessizce devreden çıkar. Dini referansların iktidar için nasıl görünmez ve kırılmaz bir kalkana dönüştüğünün anatomisi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tanri-kimin-mahallesinde-1775818974.webp">
                        <figcaption>Tanrı kimin mahallesinde?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üniversitede mimarlık eğitimimde bize ilk öğretilen şey şuydu: Bir yeri tasarlamadan önce onu anlamak zorundasın. Bu yüzden saha çalışmalarında sokak sokak dolaşır, insanlara adres sorar, yön tariflerini dinlerdik. Çünkü bir şehri anlamanın en yalın yolu, insanların onu nasıl tarif ettiğini duymaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Buradan "cognitive map" yani "bilişsel harita" kavramı çıkar. Bilişsel harita, kentin fiziksel planı değil, insanların zihinlerinde taşıdıkları şehir imgesidir. "Şu caminin arkasında", "şu kilisenin yanında" gibi tarifler, kentin gerçek organizasyonunun çoğu zaman planlardan değil, bu kolektif algıdan kurulduğunu gösterir. Bir yerin sosyolojisini anlamadan tasarım yaparsanız, ortaya çıkan mekân kullanıcıları tarafından benimsenmez. Daha ileri gidelim: İçinde yaşayanları yavaş yavaş dışlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çanakkale'de bir saha çalışması sırasında bunun somut örneğine rastladım. Surp Kevork Ermeni Kilisesi ile Tifli Camii'nin yan yana durduğu sokakta, aynı adresi iki farklı topluluktan sorduk. Roman mahalle sakinleri kiliseyi referans verirken, diğerleri camiyi. Oysa iki yapı neredeyse bitişikti. Fiziksel olarak tek bir mekân vardı; zihinsel olarak iki ayrı harita.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama şunu da merak ettim: O kalabalık içinde, bir Roman sakinin "Tifli Camii'nin yanından dön" dediği bir an oldu mu? Bunu hatırlamıyorum. Belki de fark etmedim. Fakat bu da kendi başına bir şey söylüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Durkheim'ın <em>Dini Hayatın İlkel Biçimleri</em>'nde anlattığı tam budur: Kutsal nesneler sadece inanç nesneleri değil, toplumsal hayatı organize eden merkezlerdir. İnsanlar totemi referans alarak inançlarını değil, birbirlerine olan bağlılıklarını yeniden üretirler. Yön tarifi de böyle işler. "Surp Kevork'un arkasından dön" demek, o kiliseyi zihinsel evrenin merkezi ilan etmektir. Fiziksel mekân ortaktır; sembolik mekân değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye'de din-siyaset ilişkisi tartışıldığında konu çoğunlukla anayasa ya da seçim söylemleri üzerinden ele alınır. Ama bu ilişki çok daha önce, çok daha sessiz bir yerde kurulur: mahallede, sokakta, yön tariflerinde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kutsal yapılar belirli bir noktada ibadet mekânı olmaktan çıkar ve bir grubun kamusal görünürlüğünün sembolüne dönüşür. Bu dönüşüm her zaman siyasi bir niyet taşımaz; ama sonuçları siyasidir. Hangi yapının hangi topluluk için merkez olduğu, o topluluğun o şehirde — ve nihayetinde o ülkede — ne kadar var olduğuna dair sessiz bir ilandır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama bu sessiz ilan zamanla sessiz kalmaz. İktidar dini sembolleri yalnızca mekânda değil, söylemde de kullanmaya başladığında tablo köklü biçimde değişir. Meşruiyet artık hukuktan değil, kutsaldan devşirilir. "Milli ve manevi değerler" soyut bir erdem olmaktan çıkar, somut bir siyasi çerçeveye dönüşür. Bu çerçeveye itiraz etmek değerlere saldırı olarak yansıtılır. Bir siyasi pozisyon, otomatik olarak ahlaki bir sapkınlığa çevrilir. Düşüncenin yerini kimlik alır. Sorgunun yerini sadakat.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada toplumsal kutuplaşma artık fikir ayrılığından beslenmez; kim olduğundan beslenir. Hangi sembolü taşıdığından, hangi merkez etrafında yön bulduğundan. Ve bu kutuplaşma derinleştikçe siyasi dilin içindeki dini referanslar da yoğunlaşır, çünkü işe yarar. Kitleyi bir arada tutar, muhalefetin zeminini yumuşatır, iktidarın sınırlarını görünmez kılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hukuk tam da burada kaybolmaya başlar. Sessizce. Çünkü dini söylemle örülmüş bir siyasi dil, eleştiriyi hem ahlaki hem toplumsal olarak maliyetli kılar. Yargı bağımsızlığını yitirdiğinde, basın susturulduğunda, muhalefet "düşmanlık" olarak tanımlandığında — bunlar ayrı ayrı tartışılır. Oysa hepsinin altında aynı zemin vardır: Meşruiyetini hukuktan değil, kutsaldan alan bir iktidar anlayışı. Ve bu iktidarın en sinsi yanı şudur: Kendini savunmak zorunda kalmaz. Çünkü ona itiraz etmek, inanca itiraz etmekle özdeşleştirilmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zincir görünmez olunca kırılmaz. Çünkü zaten hissedilmez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O Çanakkale sokağında iki yapı vardı; ama iki ayrı gerçeklik. Türkiye'nin meselesi de belki budur: Aynı ülkeyi paylaşan ama farklı sembollerle düşünen, farklı merkezler etrafında yön bulan topluluklar. Ve hepsini kapsayan ortak zemin olması gereken hukuk; giderek yalnızca birinin dilini konuşur hale geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çözüm bu merkezleri ortadan kaldırmak değil; birbirinin haritasını görebilmekte yatıyor. Ama bunun için ortak bir zemin şart. O zemin hukuktur. Hukuk kutsalın gölgesinde kaldığında herkesin haritası karanlığa gömülür. Yalnızca muhalefetinki değil, iktidarınki de.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ara-secimler-uzerine-13042</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ara seçimler üzerine...</h1>
                        <h2>Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ara seçim ve erken seçim kapısını kapatmasının ardından başlayan tartışmalar, medyadaki bilgi kirliliğiyle anayasal bir dezenformasyona dönüşmüş durumda. Anayasa'nın açık hükümlerine bakma gereği duymayan 'araştırmacı gazeteciler', ara seçim için Meclis'in illaki yüzde 5'inin boşalması gerektiği ezberini siyasi bir kalkan olarak kullanıyor. Oysa erken seçim iktidar ve muhalefetin uzlaşısını gerektiren siyasi bir tercihken; ara seçim, her seçim döneminde en az bir kez yapılması Anayasa (m.78) tarafından emredilen kesin bir hukuki zorunluluktur. Yüzde 5 şartı ise bir önkoşul değil, sadece normalde 30 ay olan bekleme süresini ortadan kaldıran istisnai bir hızlandırıcıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secimler-uzerine-1-1775678459.webp">
                        <figcaption>Ara seçimler üzerine...</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ana muhalefet partisi liderinin ara seçim talebinde bulunması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan gündemlerinde ara seçim ya da erken seçim bulunmadığını söyledi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Erken seçimle ilgili açıklamaya diyecek şey yok, çünkü Anayasa genel seçimlerin seçim kanununda öngörülen tarihten önce yapılmasını Cumhurbaşkanının kararına ya da TBMM üye tamsayısının 3/5 çoğunluğunun kararına bağlamıştır (m. 116).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu sayı 360’tır ve 360 sayısı ne iktidar grubu tarafından ne de muhalefet grupları tarafından tek başına bulunamamaktadır; erken seçim kararı almak için iktidar ve muhalefet arasında bir uzlaşma zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda iktidar erken seçim istemediği takdirde erken seçim kararı alınamaz; iktidar erken seçim istediğinde ise muhalefetle uzlaşması gerekir; aksi takdirde erken seçim yapılamaz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Buraya kadar hukuksal bir sorun yok; buradaki siyasal sorun ise bu yazının konusu değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hukuksal sorun ara seçime ilişkin açıklamayla ilgili.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Geçen akşam, iktidara yandaş bir kanalda konunun tartışıldığını gördüm.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İstediklerinde her konuyu didik didik araştıran büyük “araştırmacı gazeteciler” Anayasa’ya bakma gereği duymadan şu saptamayı yapıyorlardı:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<strong><em>Ara seçime gitmek için TBMM üye tamsayısının %5’inin boşalması gerekir ve % 5’lik boşalma olmadığına göre ara seçime gidilemez. CHP önce TBMM üye tamsayısının %5’in boşalmasını sağlamak için 22 milletvekilini istifa ettirsin; istifa kararları TBMM tarafından kabul edilsin. Arkasından TBMM ara seçim kararı alırsa ara seçim yapılır</em></strong>.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu açıklamaları sorgusuz sualsiz kabul eden “<strong>araştırmacı basın mensupları</strong>” için durum gerçekten çok vahimdi: birinci olasılıkta bu arkadaşlar Anayasayı bilmiyorlar, ikinci olasılıkta Anayasayı biliyorlar ama iktidarın söylemini desteklemek için Anayasa hükümlerini görmezden geliyorlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Her iki sonuç da ülkemizdeki “basın özgürlüğü” ve “hukuk devleti” ilkeleri açısından endişe vericidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu yorumun dayanaktan yoksun olduğunu göstermek için öncelikle demokratik sistemlerde ara seçime neden yer verildiğine bakmak ve ardından Anayasa’daki hükümleri incelemek gerekir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><em><span style="color:#333333">1. Anayasa neden ara seçime gerek görmüştür?</span></em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasalarda ara seçimlere yer verilmesinin çeşitli nedenleri bulunmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">İlk olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçim, temsili demokrasilerde, seçmen ile temsili organ arasındaki bağı güncelleyen bir araçtır: Belli bir bölgenin temsilci sayısında azalma meydana gelmiş olması hem o bölgenin daha az temsil edilmesi sonucunu doğurur, hem de toplam temsilci sayısı öngörülenin altına düştüğü için temsil ilkesi zedelenmiş olur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">İkinci olarak</span></em><span style="color:#333333"> siyasal parti gruplarının üyelerinde meydana gelen azalmalar, siyasal güç dengesini değiştirmiş olabilir. Özellikle bir siyasal partinin çeşitli nedenlerle çok sayıda üyesini kaybetmiş olması halinde güç dengesi toplumdaki siyasal güç dengesini yansıtmaktan uzak hale gelmiş olabilir; iktidardaki siyasal parti, aslında yeterli siyasal desteğe sahip olmamasına rağmen, iktidarı elinde tutmaya devam edebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Örneğin 14 Ekim 1979'da Konya, Manisa, Edirne, Muğla, Aydın'da 5 milletvekilliği için yapılan ara seçimden sonra 42. hükümet düşmüş ve 43. hükümet kurulmuştur: Ara seçim sonuçlarına göre 5 milletvekilliği de AP tarafından kazanılmış ve bu seçim zaferinden sonra CHP hükümeti düşmüş AP hükümeti kurulmuştur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Sözkonusu dönemde ara seçim olmasaydı, hükümet değişikliğinin gerçekleşmesi çok zordu. Dolayısıyla ara seçimler bu tür seçmen-temsilci ilişkisini ve siyasal güç dengesini güncellemeleri açısından önemlidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Üçüncü olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler iktidara ve muhalefete kendileri hakkında toplumun ne düşündüğü hakkında anketlerden daha sağlam bilgiler vermekte ve gelecek seçimlere yönelik hazırlık yapmalarına olanak tanımaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Dördüncü olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler, siyasal partilerin Meclisteki güçlerini de güncelleyerek Meclis çalışmalarına katılmalarını gerçek güçleriyle orantılı hale getirmektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Beşinci olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler özellikle iktidar partilerine güven tazeleme ve projelerine toplumsal destek bulma işlevi görebilir: Örneğin anayasa değişikliği yapmak isteyen ve yeterli çoğunluğa ulaşamayan bir siyasal iktidar, ara seçimler yoluyla bu çoğunluğu sağlama ve anayasayı değiştirme yoluna gidebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu önemleri nedeniyle ve 1982 Anayasası öncesinde 1951, 1966, 1968, 1975, 1979 yıllarında ara seçimler yapıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Sadece bu sonuca bakarak bile 1961 Anayasası döneminin ülkemizde sonraki dönemlere göre daha demokratik bir dönem olduğu söylenebilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1982 Anayasası’nın yürürlüğünden sonra AKP iktidarına kadar geçen dönemde tek bir ara seçim yapıldı: 17. yasama döneminde, 11 milletvekilliği için 28 Eylül 1986'de yapılan ara seçimlerde 10 milletvekilliği ANAP ve DYP arasında paylaşıldı ve bir üyeliği SHP aldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu seçimlerden sonra ara seçimler iktidarların korkulu rüyası haline geldi; iktidarlar ara seçimlerde başarısız olurlarsa iktidarı kaybedebileceklerini düşünerek ara seçim yapmak istemediler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak 1990’lı yıllarda Anayasa hükümleri halen bağlayıcıydı ve ara seçim yapmamak için 1991 ve 1995 erken seçimlerine gidildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Daha açık söyleyeyim: Hem 1991’de hem de 1995’te siyasal iktidarlar ara seçim yapmanın Anayasa gereği olduğunu biliyorlardı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu iktidarlar Anayasa hükmünü çiğnememek için erken seçim kararı aldılar ve genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağından, ara seçim yapma gereğini ortadan kaldırdılar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Mevcut siyasal iktidar döneminde ise bir istisna hariç olmak üzere ara seçim hiç yapılmadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu istisna da o dönemde milletvekili olmayan Erdoğan’a milletvekilliği yolunu açmak için yapılan Anayasa değişikliği sonunda gerçekleştirilen ara seçimdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Daha açık söylemek gerekirse, AKP döneminde yapılan bir tek ara seçim oldu ve bu ara seçim formülüyle Erdoğan milletvekili seçilebildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hatırlayalım: O dönemde AKP genel başkanı Erdoğan siyasi yasak dolayısıyla milletvekili adayı olamadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Mecliste çoğunluğa sahip bir parti genel başkanının milletvekili olamaması kamu vicdanında rahatsızlık yarattı ve siyasal partiler bu sorunu çözmek için bir anayasa değişikliği yapma konusunda uzlaştı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Değişiklikle bir ilin seçilmiş milletvekilinin kalmaması halinde YSK o il ya da seçim çevresinde ara seçim yapmakla yükümlü kılındı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Uzlaşmayla yapılan Anayasa değişikliğinin ardından </span><span style="color:black">YSK, 02.11.2002 tarihli 978 sayılı Kararıyla çeşitli usulsüzlükleri gerekçe göstererek Siirt İli seçimlerini iptal etti ve bu ildeki seçimlerin 09.02.2003 tarihinde yapılmasını kararlaştırdı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Özetle AKP döneminde yapılan tek ara seçim bu her yönüyle “özel” olan ara seçimdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bundan sonra herhangi bir ara seçim yapılmadığı gibi ara seçim yapılmasını zorunlu kılan Anayasa maddesi de eylemli olarak yürürlükten kaldırıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Neden mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anayasa hükümleri uygulandığında her seçim döneminde en az bir defa ara seçim yapılması zorunludur; muhterem “araştırmacı gazetecilerimizin” iddia ettiği gibi her zaman %5 boşalmaya ihtiyaç yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">2. Ara seçim konusunda Anayasa’nın ilgili hükümleri nelerdir?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa ölüm, istifa, üyeliğin düşürülmesi gibi nedenlerle boşalan milletvekillikleri için ara seçim yapılmasını zorunlu kılmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa’ya göre Meclis erken seçime gitmek zorunda değildir: Meclis seçimlerin yenilenmesine karar vermediği takdirde, Seçim Kanununda belirlenen tarihte seçime gider.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Erken seçim kararı siyasi bir karardır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ama ara seçim öyle değil; her seçim döneminde Anayasa gereği bir kez ara seçim yapmak hukuksal açıdan zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak Anayasa koyucu çeşitli olasılıkları gözeterek ara seçimin zamanı konusunda seçenekli bir düzenleme yapmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white">&nbsp;<span style="color:#333333">1982 Anayasasının ilk halinde Meclisin ara seçimleri şöyle düzenlenmişti:</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:15px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde, ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde <strong><u>bir defa yapılır</u></strong> ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına karar verilir./Genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz.</em>”</span> <span style="color:#333333">(m. 78/3-4)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu maddede Erdoğan’ın milletvekili seçilmesini sağlamak amacıyla 27/12/2002 tarihli ve 4777 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle şöyle bir <em>ara seçim</em> durumu tanımlandı:</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:15px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Yukarıda yazılı hallerden ayrı olarak, bir ilin veya seçim çevresinin, TBMM'de üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır</em>.... “</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu maddenin açılımından 3 ara seçim tipi çıkar:</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim1(2).jpg" style="height:346px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#333333">1.&nbsp;Ara seçimler, kural olarak, genel seçimlerden 30 ay (2,5 yıl) geçtikten sonra yapılır ve genel seçimlere 12 ay (1 yıl) kala ara seçim yapılamaz.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">30. ay ile 48. Ay arasında kalan 1,5 yıllık döneme doktrinde <strong><em>ara seçim dönemi</em></strong> denir. (Türkiye şu anda Anayasa gereği ara seçim dönemindedir.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa<em>, “ara seçim her seçim döneminde <strong><u>bir defa yapılır”</u></strong></em>, demekle ara seçimi zorunlu kılmış ve herhangi bir organın takdirine bırakmamıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">30. aydan sonra tek bir üyelik bile boşalsa ara seçim yapmak zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa koyucu 30. aydan sonra yapılacak ara seçimin zamanı konusunda TBMM’ye takdir yetkisi vermiştir: TBMM 30. ay ile 48. ay arasındaki bir tarihi seçme konusunda 18 aylık bir takdir yetkisine sahiptir; ama bu yetki TBMM’nin ara seçim kararı almama yetkisine de sahip olduğu anlamına gelmez. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#333333">2.&nbsp;Anayasa TBMM’nin boşalan üye sayısının %5’i bulması halinde, ara seçimler için 30 ay beklenmesini gerekli görmemiş ve 3 ay içinde acilen ara seçim kararı alınmasını zorunlu kılmıştır.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu yüzden TBMM üye tamsayısının % 5’inin boşalması halinde, iki buçuk yılı beklemeye gerek yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda süre koşulu aranmaksızın, %5’ lik boşalmanın gerçekleştiği tarihten itibaren üç ay içinde <strong><em>acilen</em></strong> ara seçim kararı alınması zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">TBMM üye tamsayısı %5 boşaldığı halde ara seçim kararı alınmazsa TBMM Anayasa ile kendisine verilen görevi yapmamış olur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: <strong><em>Üye tamsayısının %5 boşalması ara seçimin önkoşulu değildir; %5 lik boşalma, sadece 30. aydan sonra yapılması gereken ara seçimlerin daha erken bir tarihte yapılmasına neden olur</em></strong>.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Eğer Anayasa koyucu sadece TBMM üye tamsayısının %5’inin boşaldığı hallerde ara seçim yapılmasını isteseydi, yukarıda aktarılan madde yerine şu hükmü koyardı: </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde %5 boşalma olması halinde üç ay içinde yapılmasına karar verilir ve genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Oysa Anayasa koyucu “<em>Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini <strong><u>bulduğu hallerde</u></strong>, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına karar verilir.” </em>diyerek yüzde beşlik eksilmeyi ara seçimin üç ay içinde yapılmasının koşulu haline getirmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333"><strong>3.</strong>&nbsp;<strong>İl veya seçim çevresinin boşaldığı hallerde TBMM’nin bir karar almasına gerek görülmemiş ve seçim takvimi doğrudan Anayasa tarafından başlatılmıştır.</strong></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda YSK boşalma tarihinden sonra ara seçim çalışmalarını başlatmak ve boşalmadan sonraki 90. günden sonraki ilk Pazar gününde ara seçimi yaptırmak yükümlüğündedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İl ya da seçim çevresinin boşalması istisnai bir durumdur ve bugüne kadar bir kez yapay olarak gerçekleştirilmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasanın bu düzenlemelerine yakından bakıldığında üç ayrı ara seçim tipinin düzenlendiği görülür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu düzenlemelerin kendi içinde bir mantığı bulunmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa yapıcı, hem seçmenle temsilci organ arasındaki bağı güncel tutmaya çalışmış, hem de sık yapılacak seçimlerle siyasal sistemin istikrarının zedelenmesini önlemeye gayret etmiş ve bu iki durum arasında denge kurmaya çalışmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Çok sık seçim yapılmaması için</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1. Ara seçim yapılması için 30 aylık sürenin beklenmesi zorunlu kılınmış,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">2. Bir seçim döneminde ara seçime sadece bir kez izin verilmiş</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">3. Genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılması yasaklanmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Temsil açığı oluşmaması için</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1. Üye tamsayısındaki boşalma belirli bir oranı (%5) aştığında acilen ara seçim yapılması zorunlu kılınmış</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">2. Bir il ya da seçim çevresi boşaldığında il ya da seçim çevresinin temsilcisiz kalmaması için ara seçim otomatik olarak başlatılmış,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">3. Her seçim dönemi içinde bir ara seçim zorunlu kılınmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa’ya göre ara seçim yapılmamasının tek yolu, ilk dört yılda TBMM üye tamsayısında hiçbir üyeliğin boşalmamış olması halidir; genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağından dördüncü yıldan sonra meydana gelecek eksilmeler nedeniyle ara seçime gidilemez.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Gerçekleşmesi bir hayli zor olan bu durum dışında her seçim döneminde bir ara seçim zorunludur. (İl ya da seçim çevresinin boşalması halinde birden fazla ara seçim yapılabilmesi ayrı bir tartışmanın konusudur.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasada sözü edilen ve yukarıda aktarılan her üç durumda da ara seçime gitmek kesinlikle zorunludur: İlk durumda ikibuçuk yıl dolduktan sonraki onsekiz ay içinde; ikinci durumda, üye tamsayısının boşalma oranının %5’i bulduğu hallerde bu tarihten sonraki üç ay içinde; üçüncü durumda, il ya da seçim çevresinin tüm milletvekillerinin boşaldığı tarihten sonra doksan günün dolduğu ilk Pazar günü ara seçime gitmek zorunludur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İlk iki durumda Meclis tarafından ara seçim kararı (3 ya da 18 ay içinde) alınması gerekirken, son durumda herhangi bir karara gerek bulunmamaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hiç kuşkusuz bütün bu söylenenler Anayasa hükümlerinin <strong><u>hukuksal</u></strong> bir okumasına dayanır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa maddeleri gerekli olduğunda kullanılır ve gerektiğinde rafa kaldırılır diyecek olanlara hiç sözüm yok.</span></span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-13041</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Halk yönetimlerinin demokrasi ve otokrasi ile sınavı</h1>
                        <h2>Günümüz popülist liderlerinin "saf halk" tasavvuru ile demokratik çoğulculuk arasındaki varoluşsal savaş... Alfred Cuzán’ın "Siyasetin Beş Yasası" ışığında, tüm hükümetlerin aslında birer azınlık hükümeti olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Referandumların demagogların elinde nasıl bir silaha dönüştüğünü ve gerçek halk yönetiminin neden sadece muhalefete saygı duyulan bir iklimde yeşerebileceğini tartışıyoruz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-1775676517.webp">
                        <figcaption>Halk yönetimlerinin demokrasi ve otokrasi ile sınavı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız bu yılda dünya çok büyük ölçüde, devletlerin halk egemenliği ilkesine göre yönetilmesini kabul etmiş bulunuyor. Bu yeni bir olgu da değil, ama Jean Bodin’in 16. yüzyılda egemenliği doğal haklar ve özellikle mülkiyet hakkı ile bağdaştırarak uygulamak önerisinden ve liberalizme kapı açan bu yaklaşımından beri, devlet yönetiminde kim, neden ve nasıl egemen olmalıdır soruları tartışılmaya devam ediyor. Onun ölümünden sonraki iki yüzyıl içinde egemenlik hakkının Tanrı’dan ilahi güç alan Kral’da olmayıp, halkta olduğu iddiası hem siyasal felsefede güçlendi, hem Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi’nden sonra kurulan cumhuriyetlerde genel kabul görmeye ve uygulanmaya başladı. Ancak halkın yönetiminin kapsamı veya şümulü için önem arz eden halk kimdir sorusu güncelliğini hiç kaybetmediği gibi, halk yönetimin hangi araçlar, mecralar ve yöntemler kullanılarak yapılacağı da sorgulanmaya devam etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halk yönetimindeki “halk”ı tanımlamak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkın egemenliği ve yönetim hakkından bahsetmek için halkın kim veya kimlerden oluştuğuna karar vermek gereklidir. Bu konuda ilk yazılı anayasayı üreten Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nde halk, insan (<em>human being</em>) topluluğu olarak tanımlanırken, bunun hem doğal (biyolojik) hem hukuki kişileri içerdiği ifade olunmuştur. Ancak 1787’den 1860’ların sonuna kadar ABD yönetimleri Afrikalı köleleri, birkaç kuşaktır Amerika’da doğup büyümüş olsalar da “halk”tan veya onun siyasal uzantısı olan seçmenlerden kabul etmemiştir. Aynı uygulama Amerikan yerlileri, gençler ve kadınlar için de söz konusu olmuştur. İç Savaş (1865) sonrası bu uygulama sürerken Yüce Mahkeme’de görülen davalarda da Afrika kökenlilere eşit yurttaşlık ve seçmen olma hakkı tanınmadığı için ABD Congress’inde yapılan girişimlerle anayasa 14. kez değiştirilmiştir. ABD’nin hükümran olduğu topraklar üzerinde doğan kişilere vatandaşlık ve seçmen olma hakkının tanınması Congress’de yapılan yeni düzenleme ve onun Anayasa değişikliği olarak genel oyla kabulü sonunda 1860’ların sonunda gerçekleştirilmiştir. Ancak, tartışma bitmemiştir. Nitekim 1 Nisan 2026 günü, ABD tarihinde ilk kez bir ABD Başkanı olarak Donald J. Trump, Yüce Mahkeme’nin Anayasa’nın ünlü 14. değişiklik maddesinin yeniden görüşmelerine bizzat katılmış ve dinlemiştir. Ebeveynleri ABD vatandaşı olmayan bir kişinin ABD toprakları üzerinde doğması durumunda, ABD’nde geçerli olan (mer’i) vatandaşlık hukuku esasına (<em>jus soli</em>, doğumda toprak esasına dayanan vatandaşlık hakkına) göre otomatik olarak vatandaş olmasının mümkün olup olmayacağı Yüce Mahkeme tarafından günümüzde de bir inceleme ve tartışma konusu yapılmıştır. Başkan Trump İngilizce “<em>birthright</em>” denilen bu durumun değişmesini istemektedir; çünkü göçmen, sığınmacı veya kısa süreli turist çoçuklarının ileride vatandaşlık haklarını seçmen olarak kullandıklarında ABD aşırı sağına ve onun partisi olan Cumhuriyetçi Parti ve başkan adaylarına oy verme eğiliminde olmadıklarını düşünmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüldüğü gibi 250 yıl boyunca dahi halk, etnik aidiyet, vatandaşlık, seçmenlik gibi farklı kimlik ve statülerin ilişkisi sorunlu olmaya devam edebilmekte ve sürekli tartışma konusu üretmektedir.&nbsp; 19. yüzyıldan itibaren önce Rusya’da, bilahare ABD’nde ortaya çıkan popülist siyasal hareketler ise kendi halk tanımlarıyla bu sorunu daha da karmaşık hale getirmişlerdir. Popülist siyasal hereketler ve siyasetçilerine göre bir devletin tüm vatandaşları halkı oluşturmamaktadır. Halk sadece saf ve temiz, siyasal seçkinler tarafından kültürleri yozlaştırılamamış olan yurttaşlardan ibarettir. Bu konuda Werner J. Müller’in<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> aktardığına göre, anarşist Bakunin en köktenci (radikal) tanımı vermiştir: “… Halk denince benim aklıma burjuva uygarlığı tarafından kirletilmemiş olan ayak takımı ve hergeleler (<em>scounderels and dregs</em>) gelmektedir” demiştir. Sorunu daha farklı bir zorluğa iten temel bir tanım da halkın herhangi bir topluluk olmayıp kollektif bir içerikte olduğu vurgusudur. J. J. Rousseau tarafından önerilen halkın siyasallaşarak oluşturduğu milletin sahip olduğu “<em>volonte general</em>” (genel irade), ortak kollektif bir iradenin mevcut olduğu ve bu iradenin egemenliği ile yönetimin gerçek meşruluğa sahip olacağı savıdır. Sorun bu tür bir ortak kollektif iradenin mevcut olup olmadığı, eğer mevcutsa da bunun nasıl ifade olunabileceğidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halk, millet ve iradesi ne anlama geliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüz siyasetinde sık sık ifade olunan bu Rousseaucu milli irade kavramı bir ulusal seçmen kitlesini adeta tek bir kişiye indirgemektedir ki, bu yöntembilim açısından çok sıkıntılı bir varsayımdır. İrade bireye özgü bir nitelikte olan bir şey yapıp yapmamaya karar verebilme yetenği ve gücüne işaret eder. Seçmen olan bir kişinin iradesi olduğu varsayılır ve bunu da yaptığı tercih ile oy pusulasına yansıtabildiği kabul edilir. Sonra her seçmenin yaptığı tercihleri içeren oy pusulaları toplanır, adaylara ve/ya partilere verilen oylar sayı ve yüzde olarak hesaplanabilir. Ancak bu durum ortak kollektif bir iradeye mi işaret etmektedir? Yoksa ortak bir paylaşımı olmayan, tekil kararların çoğulculuğuna mı işaret etmektedir? Ortak kollektif irade demek, tüm seçmelerin topluca, kendiliğinden (spontan olarak) aynı tercihi yapmaları anlamını taşır. Bu durumda sandıklardan tek bir aday veya partiye verilmiş oylar çıkar ve seçmenlerin %100’ü özgür ve adil bir seçime eksiksiz katılır ve tek bir adaya veya partiye oy verirse, o zaman ortak bir iradeden bahsedilebilir. Bu durum sadece içinde hiçbir tercih içermeyen, tek bir aday veya partinin yarıştığı, çok partililiğin mevcut olmadığı, muhalefetin de bulunmadığı totaliter ülkelerde, bazen mümkün olmaktadır. Kuzey Kore’de Mart 2024’te yapılan son seçimlerde bu tür bir sonuç ortaya çıkmıştır. Ancak burada seçmenin ne kadar özgür iradesiyle davrandığı sorgulandığı gibi, bu seçimlerin demokratik bir yarış olmadığı da genel kabul görmektedir. Siyaset biliminde bu tür seçimlere plebisit adı verilmekte olup, bunlar özgür ve adil demokratik seçim olarak kabul görmemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasilerde yapılan seçimlerde çoğulcu bir görüntü ortaya çıkar. Ortak kollektif iradenin oluşması da kamu politikalarına uyarlanması da zaten mümkün değildir. Bunu Joseph Schumpeter (1943) <em>Capitalism, Socialism, and Democracy</em> adlı kitabında bir örnekle göstermiştir. Örneğin, herkesin kabul edebileceği bir soru soralım: Hayatınızı sağlıklı olarak yaşamak için gerekli kamu politikalarının hayata geçirilmesini ister misiniz? Buna kim hayır diye yanıt verebilir; hasta, sakat veya yatalak olarak yaşamayı tercih eder? Ancak, bu durumda insanlara o zaman tütün ürünlerini kullanmanızı, alkol tüketmenizi yasaklayacağız, hastalıklardan korunmanız için çok sayıda aşı yapılmasını sağlayacağız, bazı organlarınızı belirli yaşlarda ameliyatla alacağız denildiğinde, bunları kabul eden oranın %100’ün (ortak kollektif iradeyi temsil eden oranının) çok altında kalacağını ileri sürmek için kâhin olmak gerekmeyecektir. Hukuken de milli irade kavramı bir anlam taşımamaktadır; çünkü zaten millet kavramı halktan öte bir milli - devletin kuruluşundan itibaren tüm vatandaşlarını ve gelecekteki tüm vatandaşlarını da kapsayan bir siyasal tasavvuru içeren bir içeriktedir. Ölmüş ve doğmamış kişiler oy kullanamayacağına göre “milli irade”nin, hukuken seçimlerde ortaya çıkma şansı da yoktur<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>.&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir demokratik seçimde iktidara gelen parti veya partiler seçmenin çoğunun oyunu almamışlardır. Bunun adeta bir siyasal bilim yasası olduğu Alfred Cuzan<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> tarafından ispatlanmış ve yayınlanmıştır. Demokratik seçimlerde katılma oranı pek çok pekişmiş demokraside %100’e yakın değildir. En fazla oy alan adaya veya partilere seçime katılanların yarısına yakını veya %50-55’i kadar oy verirler ki, bu oran tüm seçmenlerin yarısından azına takabül eder. Cuzan’ın önerdiği bilimsel yasaya göre demokrasilerde tüm hükümetler azınlık hükümetidir. Bunların denetimsiz, dengesiz olarak, etkili olmayan muhalefetle çalışmaları ve onlardan etkili hesap sorulamaması durumunda, aldıkları oy oranı, muhalefetten ne kadar daha çok olursa olsun, ortaya sadece bir azınlık sultası çıkarır. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk yönetimi için en fazla başvurulan düzenleme siyasal temsil ve seçim olmakla birlikte, bu süreçlerin kullanımında da bir çok sorun ortaya çıkabilmektedir. İlk kez halk tarafından doğrudan verilen genel oy örneği olan çağdaş referandum 1799 Fransız referandumudur. Bu referandum bir asker kökenli siyasetçi olan general Napolyon Bonaparte’ın Parlamento’yu es geçerek ve bilahare imparator olarak tek başına yönetimini meşru kılmak için halk oyunu kullanmasına vesile olan ilk adımı teşkil etmiştir. Referandumun demokrasi ile yönetimi değil, halkın oyuyla demokrasiyi yok ederek otokrasiyi yerleştirmek üzere kullanılmak için icad edildiğini görmekteyiz. Ancak, demokratik bir anayasa içinde ve demokrasinin siyasal katılma, temsil ve muhalefet süreç ve uygulamalarını zedelemeyecek biçimde, referandumlara yer verilirse, o zaman halkın kamu politikaları üzerindeki etkisini artıran ve doğrudan demokrasiye yakın bir uygulama olarak referandumlar kullanılabilir. Bu çerçevede olmayan referandumları İngiliz Başbakanları İşçi Partili Lord Atlee de, Muhafazakar Partili Lady Thatcher da demagog ve şarlatan siyasetçilerin elinde birer oyuncak ve otoriter uygulamalara imkan veren araç olarak tanımlamışlardır<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>. &nbsp;Dolayısıyla referandum önerildiğinde, ülkenin siyasal koşulları, önerenlerin gerekçeleri ve amaçları iyi anlaşılmak ve değerlendirilmek zorundadır; yoksa, her referandum önerisinde halk oyunu anlamlı ve demokratik olarak kullanıma açan bir keramet olduğunu düşünmek büyük bir hatadır ve otokrasiye giden en kestirme yollardan birisi olabileği unutulmamalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: Halk Yönetimi ve Demokrasi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkın oyuna başvurarak yönetmek her zaman demokrasi olarak yönetmek değildir. Dünyadaki hemen her ülke egemenliğini halka dayadığını iddia etmektedir; seçim de yapmaktadır, ama dünyamızda ancak 25 - 30 kadar sorunsuz demokrasi mevcuttur. Bugün dünyada yapılan seçimlerin çoğu ne adil ne de serbest (özgür iredeye dayalı) olmayan koşullarda yapılmaktadır. Muhalefete saygı duymak, onun etkili çalışmasını sağlamak için gerekli koşulları yaratmak, iktidardan etkili hesap sorulmasını sağlamak giderek zorlaşmakta ve demokrasiyle yönetimin koşulları tehdit altına girmektedir. Demokrasi ile yönetimde esas olan ve en büyük zorluğu oluşturan, siyasal partilerin ve adayların çoğulcu bir ortamda olabildiğince özgür bir biçimde seçmenlerin oyunu almak için yarışmaları sonrasında, seçmen tercihleriyle iktidar ve muhalefetin belirli bir süre için belli olması; bu süre zarfında da eşgüdüm ve işbirliği yaparak bir arada çalışmalarının temin edilebilmesidir. İktidar – muhalefet ilişkilerin düşmanlık, varoluşsal karşıtlık, ötekileştirme v.b. konuma gelmesi demokrasinin iyi yönetişiminin mümkün olmaması anlamına gelmektedir. Demokrasinin en önemli erdemlerinden olan iktidar ve muhalefetin sık sık munavebesi (<em>alternation</em>), uzun süreli iktidar veya muhalefetin mevcut olmamasıdır. Demokrasi halk yönetimi olacaksa, bu sadece bir kısımın, kesimin veya partinin yönetiminden ibaret olarak kabul edilemez. Demokraside yönetim bir kamu etkinliğidir, amacı kamu yararı (halkın tümü için yarar) üretmektir ve tüm halkın katılımıyla (halk tarafından) yapılan bir etkinlik olmak durumundadır.&nbsp; Siyasal katılmaya gösterilen hoşgörü ve saygı seçmenlerin siyasal kararların alınmasında kendilerini etkili olarak görmeleri ve hissetmelerine, adam yerine konulmalarına, kendilerinin fikir ve duygularının siyasal kararları etkilediğine inanmalarına ve demokrasinin çalıştığını kabullemelerine yarayacaktır. Siyasal katılma aynı zamanda muhalefet için de en kritik davranış ve süreçtir; muhalefet etkinlikleri de birer siyasal katılma davranışından ibarettir. Zaten bugün siyasaset biliminde en geniş kabul gören Robert Dahl’ın yaklaşımına göre tanımladığı demokraside, siyasal katılma ve temsil ile muhalefet demokrasiyi bir arada oluştururlar. Bunların üçünün de oluşması için halkın etkili, aktif ilgisi ve meşguliyeti (angajmanı) esastır. Bunun için de seçim süreçlerinde yarışan ve çatışan siyasal partilerin, seçim sonrasında bir arada, işbirliği ve eşgüdüm içinde tüm halk için, yani kamu yararını tesis için, bir arada çalışmaları, iktidar ve muhalefet işlevlerini etkili bir biçimde görmeleri esastır. Pekişmiş demokrasilerde aynı zamanda halk da kendi özel yaşantısında birbirleriyle gönüllü olarak kurdukları yüz yüze ilişkilerle, çekincesiz ve korkusuz olarak iletişimlerini sürdürerek, görüşerek, tartışarak, eleştirerek demokratik siyasetin şekillenmesine katkıda bulunurlar. Bunlar olmazsa, demokrasi basit bir seçim ve patronaj mekanizmasına, sandıksal bir etkinliğe (<em>electoralism</em>) dönüşerek yok olur. Demokrasinin erdemi veya üstünlüğü de zaten bu anlayışın hayata geçirilmesine bağlıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk yönetiminin tek sonucu demokrasi değildir. Halkın çeşitli ve farklı tanımlarıyla yola çıkan popülistler, demokrasiymiş gibi görünen otokratik yönetimler kurmakta çok başarılı olmuşlardır. 1920’lerde İtalya’da, 1930’larda Almanya’da iktidara gelen aşırı sağcı ve etnik milliyetçi, hatta ırkçı partiler, siyasal katılmayı sınırlayarak, kendilerini tek ve meşru olan halk temsilcileri olarak sunup muhalefeti yok ederek iktidara seçmenlerin oyu ile gelmişlerdir. Seçmenlerin oyları her zaman demokrasinin hayatta ve ayakta kalmasına hizmet etmemektedir. Otoriter ve totlaiter rejimler de kendilerini halkın temsilcileri, hatta “gerçek halkın” en meşru temsilcileri olarak takdim etmişlerdir. Bu kırılganlığı bilerek ve dikkate alarak halk yönetimi, milli irade, genel oy, referandum, plebisit ve seçim gibi uygulamları değerlendirmek zorundayız. Bu uygulamalar demokrasiye yol açtıkları kadar halkın etkisiyle demokrasinin zayıflatılmasına, hatta ortadan kaldırılmasına da yardımcı olmuşlardır.&nbsp; Onun için bu süreçlere ihtiyatla yaklaşmak, her görüldüklerinde sorgusuz kabul etmemeye ve demokrasiyle karıştırmamaya dikkat etmek zorundayız. &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Müller, Jen – Werner (2016) <em>What is Populism?</em> (Philadelphia, Penn., University of Pennsylvania Press): 14. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Bu konudaki hukukçuların görüşlerinin bir özeti için bakınız Alev Çoşkun (26 Mart 2026) “Yanlış anlaşılan milli irade” Cumhuriyet gazetesi. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Cuzán Alfred G. (2015) “Five Laws of Politics.” <em>PS: Political Science &amp; Politics</em>. Vol. 48, no:3: 416.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> <em>The Economist</em>’in (17 Ocak 2019) aktardığına göre Margaret Thatcher referandumu “…”...diktatörlerin ve demagogların bir aracı" olarak nitelendirmiş ve bunun azınlıklar için tehlikeli, parlamenter egemenliği ise yıkıcı olacağını söylemişti...”(yazar tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir). Aynı makalede daha önceleri de İşçi Partisi iktidarında Başbakan Clement Atlee’nin referendumun Britanya siyasetinin geleneklerine aykırı ve Nazilerin bir aracı olduğuna işaret ettiği belirtilmektedir</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/siyasi-nostalji-13040</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Siyasi nostalji</h1>
                        <h2>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 27 Nisan e-muhtırası üzerinden yükselttiği "darbeci" suçlaması, Özgür Özel liderliğindeki "yeni CHP" ve ekonomik kriz karşısında hâlâ işlevsel mi? Demokrat seçmenin Baykal dönemindeki kırılmalarını ve Özel’in "vesayetsiz siyaset" hamlesini mercek altına alan Murat Aksoy, siyasi nostaljinin ekonomik gerçeklik karşısındaki kaçınılmaz yenilgisini tartışıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siyasi-nostalji-1775675764.webp">
                        <figcaption>Siyasi nostalji</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi nostalji, idealleştirilmiş bir geçmişi, bugünü eleştirmek ya da gelecekte yeniden canlandırma amaçlı bir politika izlemek için kullanılan bir araç olarak tanımlanabilir. Bu yapılırken geçmişi olabildiğince abartan ve mevcut siyasetin kriz içinde olduğunu nedenleriyle birlikte ortaya koyan bir diskur benimsenir. Bazen geçmiş o kadar abartılır ki gerçeklikten tamamen koparılır. Bunun tipik örneğini 1848’den itibaren Avrupa’da Fransız Devrimi’ne tepki olarak gelişen Alman romantizmine dayalı öze dönüşçü (essencialiste) milliyetçilik akımlarında görmek mümkün. 1789 devrimiyle toplumda ve devlet yönetimindeki ayrıcalıklarını yitiren kesimlerin başını çektiği ve genel olarak ırkçılığı ve köktendinciliği öne çıkaran Alman nasyonal sosyalizmi, İtalyan faşizmi ve İspanyol falanjizmi gibi aşırı akımlar XX. yüzyıl siyasi tarihine damgasını vurmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öze dönüşçü milliyetçilik akımı ayrıca devleti olmayan bazı etnik topluluklarda, kimlik sorunlarına çözüm amacıyla benimsenmiştir ki bunun örneğini de Sabino Arana’nın yarattığı Bask milliyetçiliğinde görmek mümkün. Arana geçmişi idealize ederken o kadar abartmıştır ki realiteye dayanmayan bir Bask histografyasını adeta yoktan var etmiştir. Geçmişte bilinebilen bazı tarihleri kendince yorumlayan Arana, Baskların bir dönem bağımsız olduklarını (ideal dönem) ama bu bağımsızlığı yitirdiklerini ileri sürer ve gelecekte bu ideal döneme dönmek için nihai amacı bağımsızlık olan bir politika oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu başlık altında amacım, her biri ciltlerce kitabı dolduran söz konusu öze dönüşçü milliyetçilik akımlarını analiz etmek değil elbette. Türkiye’de son dönemde görüldüğü gibi, siyasi partilerin geçmişte iktidarda oldukları dönemlere atıfta bulunarak yaptıkları siyasi propagandayı irdelemek. Örneğin CHP öteden beri Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün partisi olduğunu dile getirir. AK Parti ise, CHP’nin karşısında Demokrat Parti’den bu yana konumlanmış partilerin geleneğinden geldiğini vurgular. Bu vesileyle DP iktidarını devirmiş olan 27 Mayıs askeri darbesini, o dönem darbecilerle arasına yeterince mesafe koymamış olan CHP’yi eleştirmek için kullanır ki bu hatırlatma idealize edilmiş bir geçmişe atıftan çok “victimiste” (mağduriyet edebiyatı yapan) bir yaklaşım. &nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında CHP’nin yüzyılı aşkın geçmişinde, başta İkinci Dünya Savaşı döneminde olduğu gibi, iç ve dış politikada hatalar yaptığı değil, Türkiye’yi değiştiren devrim niteliğindeki reformlara imza atılmış Atatürk dönemini hatırlatması son derece doğal. İktidara talip bir ana muhalefet partisinin siyasi nostalji yapması anlaşılabilir. Anlaşılır olmayan ise bugün gerek ekonomik ve sosyal politikalarıyla gerek ilk döneminde yaptığı reformlarla katkı verdiği demokratik hukuk devletinin temel ilkelerinin çiğnenmesine en azından kayıtsız kalmasıyla toplum desteğini giderek yitirmekte olan iktidar partisinin hatalarını gidermek için çaba göstermek yerine mağduriyet edebiyatı yapması.&nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda, üzerinde durmak istediğim ilk konu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen haftaki AK Parti grup toplantısında CHP’ye yönelttiği darbeci suçlaması. İkinci konu da yıllar önceki mağduriyetlerin bugün yeniden dile getiriliyor olmasının seçmen iradesi üzerinde genel olarak ne ifade ettiği. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP darbeci bir parti midir?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın toplantıda CHP hakkında söyledikleri pek yanlış sayılmaz. Kendisi ve partisinin mağduriyetine ve ana muhalefet partisini darbecilikle suçlamasına yol açan darbeyi, 27 Nisan 2007 elektronik darbesi olarak algılıyor, 27 Mayıs’a kadar gitmeyi anlamsız buluyorum. Dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal bu darbenin paralelinde tutum almıştı. Baykal’a göre eşi başörtülü olan bir kişi (Abdullah Gül) Cumhurbaşkanı olamazdı. Objektif olarak değerlendirmek gerekirse, Baykal’ın bu tutumu, haksız siyasi yasak kararı nedeniyle seçimlere katılması engellenmiş olan Sayın Erdoğan’ın 2003 yılında Siirt formülüyle milletvekili seçilmesine destek sağlamış olan bir siyasetçiye hiç yakışmamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir süre sonra AK Parti’ye açılan kapatma davası, demokrat seçmenlerin CHP’den uzaklaşmasına yol açmış ve parti kemik seçmenine hapsolmuştu. Her ne kadar arada CHP’nin başına Sayın Baykal’a yapılan iğrenç kaset kumpasıyla Kemal Kılıçdaroğlu getirilmiş olsa da yapılan ilk genel seçimde (2011) partinin oylarının yüzde 20,87’ye kadar gerilemesinin sorumlusu partinin 2007’den itibaren izlediği yanlış politikaydı. O kadar yanlış bir politikaydı ki Sayın Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını protesto amacıyla düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinde, ne ilgisi varsa, AB aleyhine sloganlar da atılmıştı. Askeri vesayet döneminde karşılanabilmesi için mutfağında çalışmış olduğum Kopenhag siyasi kriterlerini çöpe atan bu yaklaşımın AB ile müzakerelerin açıldığı bir dönemde demokrat seçmenler tarafından desteklenmesi mümkün değildi. Kopenhag siyasi kriterleri tam üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin de demokrasi ölçütleriydi çünkü. Bu nedenle Sayın Erdoğan’ın CHP’ye yönelttiği “darbeci” suçlamasını anlayabiliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne var ki bugünkü AK parti o dönemdekinden farklı olarak demokrasiyi öncelemeyen bir politika izliyor. Kopenhag siyasi kriterlerine uyum amacıyla gerçekleşmesine büyük katkıda bulunduğu anayasal ve yasal reformlar, bu dönemde anayasaya uymayan kararlar alan bazı mahkemelerce ayaklar altına alınırken hiç tepki göstermediği gibi, bu kararları onaylar bir tutum içinde. Eskiden benim gibi demokratların amacı anayasada demokratik adımların atılmasına yazılarıyla ya da sadece oylarıyla destek olmaktı. Anayasal reformlar gerçekleştikçe, sorunların tümüyle çözüldüğüne inanırdık. Ama bir süredir Anayasa’nın 11. maddesine karşın yukarıda işaret ettiğim gibi özellikle bazı mahkemelerce birçok anayasa maddesinin muhalif kesimin temek hak ve özgürlüğüne yönelik olarak çiğnendiğine hayretle tanık oluyoruz. Bunu anlamak mümkün değil. Altını çizmek gerekirse, demokratların sandıktaki tercihleri, etiketlerinden bağımsız olarak, geçmişte değil bugün, hamaset değil ilkeli siyaset yapan siyasi partiler.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratların umudu Özgür Özel</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kabul etmek gerekir ki, kemik seçmeni fark ediyor mu bilmem ama demokrat seçmen, Özgür Özel ve ekibinin partide gerçekleştirdiği demokratik değişimin farkında. Özel gerek söylemleri gerek parti ve hükümet politikasında yaptığı rötuşlarla, CHP’yi belki de ilk kez vesayet odaklarına sığınmayan, millet iradesini önceleyen, demokratik ilkeleri amasız, fakatsız olarak içselleştirmiş bir partiye dönüştürmüş bir lider izlenimi veriyor. Tarafsızlığını yitirdiği izlenimi veren bazı mahkemelerin, yukarıda altını çizegeldiğim gibi, anayasa ve yasa hükümlerini çiğneyerek CHP’yi bir bakıma köşeye sıkıştıran kararlarının bunda belki rolü vardır. Ama sadece Özgür Özel değil, burada isimlerini sayamayacağım genç ekip arkadaşlarının konuşmalarından demokrasiyi tüm ilkeleriyle içselleştirmiş oldukları anlaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada, demokratlıktan çok parti etiketi taşımayı önceledikleri izlenimi veren bazı CHP’li muhaliflerin Özel’i kıyasıya eleştirdikleri görülüyor. Bunlardan biri olan Yılmaz Özdil’in “Papa'nın Müslüman olma ihtimali Özel'in başarılı olma ihtimalinden daha yüksek” gibi nezaket sınırlarını aşan cümlesini hiç doğru bulmadığım gibi kınanması gerektiğini de düşünüyorum. İfade özgürlüğü demokrasinin belkemiğidir elbette ama özellikle bir genel yayın yönetmeninin düşüncelerini en azından nezaket sınırları içinde dile getirmesi gerektiği kanısındayım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştirinin içeriğine gelince, Özgür Özel’in yerel seçimlerde her ne kadar iktidarın ekonomik ve sosyal politikasına tepki oylarını da almış olsa bile CHP’nin oylarını çok kısa süre içinde yüzde 50 oranında arttırmış ve bunu anketlerde aşağı yukarı korumuş olması başarısının en somut göstergesi. Kaldı ki Özdil’in yazılarında Baykal dönemine övgüyle atıf yapması Cumhurbaşkanı’nın “darbeci CHP” söyleminin değirmenine su taşıyor farkında mı bilmem.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Murat Aksoy, 2 Nisan’da yayınlanan “Erdoğan neden CHP'yi darbeci ilan ediyor?” başlıklı yazısında, “ Erdoğan her şeyden önce bu mesaj ile, kendi doğal tabanı kadar yakın geçmişteki seçimlerde kendisine/partisine oy veren seçmene ve toplumsal kesimlere sesleniyor” diyor. “Ve itiraf edelim ki, bu söylemin kendi tabanında hala alıcısı var. Özellikle kimlik siyaseti bu seçmen tabanı için hala işlevsel” diye ekliyor. Kimlik siyaseti ne kadar işlevsel bilemem ama Baykal’ın 2007 ve izleyen yıllardaki politikası nedeniyle bir dönem oylarını aldığı benim gibi demokratlara seslenmediği açık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konuda unutulmaması gereken bir husus daha var göz önüne alınması gereken. O da bir süredir yanlış olduğunu vurguladığım Yılmaz-Şimşek ikilisinin enflasyonla mücadele politikası. Üç yıldır özellikle asgari ücretli ve emekliyi sefalet ücretine mahkûm eden ve Trump’ın absürt İran savaşı nedeniyle makul oranlara düşürülmesi artık pek mümkün olmayan yüksek enflasyonun altında ezen bu politikaya, AK Parti’nin kendi tabanı, “aman darbeci CHP geliyormuş” diyerek destek verip sandığa koşar, seçim kazandırır mı? Bu seçmeni siyasi nostalji yaparak, “24 yıldan bu yana maaşlarınıza şu kadar zam yaptık, hep yanınızda olduk” gibi içi boş söylemlerle ikna etmek mümkün mü? Büyük bir soru işareti. Eski Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’in dediği gibi, “dün dündür, bugün bugündür”. Kısacası, siyasetçilerin nostalji yapmaları iyidir, hoştur da çoğunluğunu ekonomik olarak boğdukları seçmenden oy beklemeleri boş bir hayaldir doğal olarak. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kisa-bir-ara-beden-politikalari-yasaklar-ve-kucuk-direnisler-13039</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kısa bir ara: Beden politikaları, yasaklar ve küçük direnişler</h1>
                        <h2>Modern dünya, her anı bir verimlilik çıktısına, her bedeni bir iyileştirme projesine dönüştürürken; sigara içmek bu kusursuz işleyişe karşı mikro ölçekli bir başkaldırı olabilir mi?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kisa-bir-ara-beden-politikalari-yasaklar-ve-kucuk-direnisler-1775855793.webp">
                        <figcaption>Kısa bir ara: Beden politikaları, yasaklar ve küçük direnişler</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir sigara içmek ortalama üç ila beş dakika sürer. Bu süreyi ne tamamen boş ne de tamamen üretken olarak tanımlayabiliriz. Bazı insanlar sigara içerken zihinlerinin daha iyi çalıştığını, odaklanabildiklerini söylerken bazıları için bu küçük bir moladır. Bazıları için ise bir tür sosyalleşme. Kendi deneyimimden hareketle, şunu diyebilirim ki, benim için akışta verilen o on dakikalık ara bir tür zamanı yavaşlatma deneyimidir. Bu yazıya da belki tüm bu nedenlerle, sigara içmek, modern yaşam içerisinde yalnızca bir alışkanlık değil, zamanla kurulan farklı bir ilişki biçimi olarak düşünülebilir mi diyerek başladım. Bu bağlamda baktığımızda, sigara arada bir zamandır denilebilir. Bir bekleme, bir duraksama anıdır. Sigara içilen o kısa aralık, dakikayla değil, zamanın akışını fark ettiren başka unsurlar ile ölçülür. Elin hareketi, dumanın yükselişi, nefesin ritmi gibi unsurlar zamanı görünür kılar. Bu duraksama hali ve bir nevi zamanı yavaşlatma, yani bilinçli olarak boş, üretken olmayan bir mola verme, bireysel bir tercihtir. Tüm zarar ve bağımlılığa dair söylemlere rağmen, bu eylem modern hız rejimine karşı küçük bir başkaldırı olarak da okunabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu belirterek başlamam gerekir ki; sigaranın medya ve sermaye grupları desteği ile endüstriyel bir ürün olarak pazarlanması ve sağlık açısından riskleri başlı başına ayrı bir tartışmanın konusu olabilir. Bu yazıda sigara “boş haz” olarak tanımlanan bir haz kategorisine girdiği için örnek olarak tercih edildi. Buradaki amaç, belirli bir nesneye odaklanmaktan ziyade, yasaklama biçimlerini, bu yasakların hangi söylemlerle meşrulaştırıldığını ve bunun beden politikalarıyla nasıl ilişkili olduğunu tartışmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sigara içmenin bugünkü anlamını daha iyi kavrayabilmek için tütünün tarihsel kullanımına bakmak faydalı olabilir. Endüstriyel hale gelmiş sigarayı değil de tütünü ele alırsak, tütünün ilk ortaya çıkışı aslında keyif amaçlı ve sürekli bir tüketim pratiği değildi. Amerika kıtasında binlerce yıl boyunca yetiştirilmiş ve kullanılmış olan bu ürün, yerli topluluklar için ritüel ve kutsal bir işleve sahipti. Duman aracılığıyla iletişim kurduklarına inandıkları bir tür ritüel söz konusuydu. Özellikle Kuzey Amerika’da barış çubuğu olarak adlandırılan kullanım biçimi, topluluklar arası güven sağlayan bir sembole dönüşmüştü. Bazı topluluklarda ise tütün şifa ve tedavi amacıyla kullanılıyordu. Tütünün bu işlevinin değişmesi ve Avrupa’ya taşınması, 15. yüzyılda Christopher Columbus’un keşifleriyle birlikte gerçekleşti. 16. yüzyılda Avrupa’da yaygınlaşan tütün, 17. ve 18. yüzyıllarda ticari bir ürüne dönüştü; 19. ve 20. yüzyıllarda ise sigara endüstrisiyle birlikte küresel ve kitlesel bir tüketim nesnesi halini aldı. Dolayısıyla özünde sınırlı kullanımı olan, anlam yüklü bir ritüel olarak başlayan tütün kullanımı, bağımlılık ekseninde şekillenen bir tüketime evrilmiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sigara içmenin kamusal alandaki karşılığını düşündüğümüzde, kamusal alanın, günümüzde, iletişimsel bir zemin olmanın yanı sıra davranış ve hangi bedenlerin görünür olabileceğinin düzenlendiği bir kontrol alanı olduğunu hatırlamak gerekir. Sigara içen bedenin bu alanın dışına itilmesi, yalnızca fiziksel bir yer değiştirme değil, aynı zamanda hangi bedenlerin bu alanda nasıl var olabileceğine dair bir norm üretimidir. Türkiye’de özellikle 2008 sonrası yürürlüğe giren kapalı alanlarda sigara yasaklarıyla birlikte, sigara içme pratiği yalnızca bireysel bir tercih olmaktan çıkarak kamusal alanın düzenlenmesine dair daha geniş bir tartışmanın parçası haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca sağlığın korunmasıyla değil, kamusal alanın nasıl düzenleneceği ve hangi bedenlerin nasıl var olacağıyla ilgili daha geniş bir iktidar mekanizmasını bize hatırlatır. Olay neyin yasaklandığı değil nasıl uygulandığı ve kamuoyu nezdinde belirli yasakların nasıl meşrulaştırıldığıdır. İktidarlar tarafından sürekli tekrar edilen söylem ve yasakları meşrulaştırıcı örnekler ile toplum sağlığı /iyiliği için yapıldığı iddia edilen uygulamalar yasakçı bir zihniyetin yerleşmesi için fark ettirmeden atılan adımlar olma riskini barındırır. Sigaranın zararları pek tabi ki tartışılmaz ancak mesele demin de belirttiğim gibi herhangi bir yasağın hangi söylem altında meşrulaştırıldığıdır. Sağlıklı beden ve verimlilik bu bağlamda oldukça kullanışlı iki kavramdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Foucault’nun kavramsallaştırdığı biçimiyle biyopolitika, iktidarın artık yalnızca yasaklayan değil, yaşamı düzenleyen, yöneten ve optimize eden bir işleyişe sahip olduğunu gösterir. Modern toplumda mesele yalnızca zararlı olanın yasaklanması değil, hangi hazların kabul edilebilir, hangilerinin ise olmadığının gerek iktidarlar gerek medya aracılığı ile &nbsp; belirlenmesidir. Bu bağlamda sigara ve alkol gibi maddelere yönelik yasaklar, sağlık politikalarının konusu olmaktan çıkarak bedenin ve gündelik yaşamın nasıl düzenleneceğine dair bir kontrol mekanizmasına evrilir. Burada yalnızca yasaklar değil medya da etkili bir işleve sahiptir.&nbsp; Beden fetişizmi olarak adlandırabileceğimiz sağlıklı, fit ve ideal bedenin norm haline gelmesi ile bu normun dışında kalan pratikler giderek görünmezleşir ya da marjinalleştirilir.&nbsp; Sigara içen bedenin kamusal alandan dışarı itilmesi ile sosyal medyada ideal bedenin sürekli görünür kılınması, aslında aynı düzenleyici mantığın iki farklı tezahürü olarak okunabilir. Beden, korunması gereken bir varlık olmanın ötesinde, sürekli denetlenen, iyileştirilen ve idealize edilen bir projeye dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda mesele yalnızca sağlığı korumak değil, hangi bedenlerin nasıl görüneceğine, nasıl yaşayacağına ve hangi hazlara sahip olabileceğine dair sınırların çizilmesidir. İçinde yaşadığımız dönem, hız ve verimlilik üzerinden tanımlanan bir dönem. Bedenlerin üretim sürecinin bir parçası haline geldiği bu dönemlerde, işe yararlık bir ölçüt haline gelir. Bu düsturun en sert ve uç uygulanışlarından biri ise Nazi Almanyası’nda ortaya çıkar: işe yaramayan bedenlerin sistematik olarak dışlanması, hatta yok edilmesi gibi. Bugün böylesi katı yaklaşımlar en azından görünür düzeyde olmasa da makineleşme, otomasyon, algoritmalar, veri işleme gibi unsurlar insan faktörünü de giderek silikleştirdiği gibi hızlanmaya teşvik etmekte. Bu çalışma biçimlerimize olduğu kadar zamanı algılayışımız ve gündelik yaşam ritmimize de yansımakta. İşe yarayan ve işe yaramayan bedenler arasında kurulan ayrım, Michael Foucault’nun da işaret ettiği gibi, iktidarın bedenleri disipline etmesi, onları ölçülebilir ve yönetilebilir unsurlar haline getirmesiyle açıklanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki baştaki sorumuza dönersek: modern yaşam içerisinde bir bireyin sigara içmesi ne anlama gelir? Geçmişteki bu ritüel tütün kullanımıyla bugünkü sigara içme pratiğini gerçekten karşılaştırabilir miyiz? Bu sorunun cevabı, sigaranın yalnızca bir tüketim nesnesi değil, zamanla kurulan bir pratik olup olmadığıyla ilgilidir. Modern zaman hızın kendisiyle ölçülür. Gün yapılacaklar listeleriyle bölünür, anlar verimlilik üzerinden tanımlanır. Zaman artık yaşanan değil, yönetilen bir şeydir. Bu yüzden üretken bir çıktıya dönüşmeyen hiçbir şey gerekli görülmez. Sigara içmek ise üretken bir çıktıya dönüşmediği için şüpheli, gri alanlardan biri olarak kalır. Çağdaş toplumda hız adeta yöneticidir. Her şey verimli ve kesintisiz ilerlemek zorundadır. Bu bağlamda, hiçbir amaca hizmet etmediği düşünülen bu birkaç dakikalık molalar, mikro ölçekli bir direniş olarak da okunabilir mi? Sigara içmek, akışa dahil olmayı reddetmenin küçük bir biçimi, zamanı askıya almanın gündelik bir yolu olabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada mesele yalnızca bir alışkanlık değil, haz ve beden üzerindeki kontrolün nasıl kurulduğuyla da ilgilidir. Olayın sağlıkla ilgili kısmını bir kenara bırakırsak (ki elbette sağlığa olan zararları yadsınamaz) hazla kurulan ilişki bağlamında sigaranın toplumdaki algısı baskıcı bir yerden gelir. Slavoj Žižek der ki: günümüz toplumunda haz yasaklanmaz, düzenlenir. Bireye “keyif al” denir, ancak bu keyfin sınırları önceden belirlenmiştir. Zararsız, ölçülü ve kontrol altında olan keyiflere izin verilir. Keyif bile bir fayda unsuruna dönüştürülür. Bu noktada, toplum tarafından “işe yaramayan” bir keyif, yani faydasız bir haz kategorisi ortaya çıkar. Üretmez, rasyonelleştirilemez. Tam da bu yüzden rahatsız edici bulunur. Sigara içmek de bu rahatsız edici haz alanına yerleştirilir. Faydaya indirgenemeyen bir hazda ısrar etmek olarak görülür. Bu ısrar ve buna karşı geliştirilen sağlık temelli söylemler, beden politikalarıyla da ilişkilidir. Dolayısıyla bu bağlamda sigara içmek, disipline edilmeye çalışılan bedenlere karşı sistemden küçük bir sapma olarak okunabilir. Büyük kopuşlar olmadığı için de bu sapmalar gündelik hayatın içine yerleşebilir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dunya-liderleri-ateskesi-ovse-de-trumpin-kaprisleriyle-sarsiliyor-13037</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Dünya liderleri ateşkesi övse de Trump'ın kaprisleriyle sarsılıyor*</h1>
                        <h2>Trump’ın "medeniyetleri yok etme" tehditleri karşısında stratejik bir sessizliğe gömülen Avrupa, diplomatik etkisinin sınırlarıyla yüzleşti. İran savaşı şimdilik durmuş olabilir; ancak dünya liderleri artık Washington’ı yönlendirme konusundaki derin çaresizliklerini ve bu yeni dünya düzeninin ağır maliyetini biliyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/dunya-liderleri-ateskesi-ovse-de-trumpin-kaprisleriyle-sarsiliyor-1775748563.webp">
                        <figcaption>Dünya liderleri ateşkesi övse de Trump'ın kaprisleriyle sarsılıyor*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa ve dünyanın dört bir yanında savaş, ekonomileri hasara uğrattı, siyaseti altüst etti ve Başkan Trump’ın ani kararlarıyla başa çıkmada seçeneklerin azlığını bir kez daha ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya liderleri Çarşamba günü ABD, İsrail ve İran’ın geçici bir ateşkes anlaşmasına vardığını duyunca rahat bir nefes aldı. Başkan Trump, zaten küresel krizlere yol açan savaşı tırmandırma yönündeki apokaliptik tehdidinden vazgeçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu rahatlama, son altı haftada Trump’ın başlattığı savaşın ekonomileri, enerji arzlarını, iç siyasetleri ve dünyanın en büyük süper gücüyle ilişkileri sarsmasını çaresizce izleyenlerin hissettikleri derin güçsüzlük duygusuyla gölgelendi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki haftalık ateşkes kalıcı hale gelse bile, özellikle Avrupa’daki liderler, bu savaşın küresel ekonomi ve güvenlik ortamında açtığı çatlakları onarmak zorunda kalacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca Trump’ın ikinci başkanlık döneminde yarattığı dostlarını da düşmanlarını da aynı şekilde savurduğu bu yeni dünya düzeninde daha iyi nasıl yol alacaklarını düşünecekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya ülkeleri, Trump’ın eylemlerine karşı alarm verse de kendilerini korumak için pek az yöntem bulabildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Danimarka Dışişleri Bakanı Lars Løkke Rasmussen, sosyal medya platformu X’te şöyle yazdı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bugün dünya dün olduğundan daha iyi bir yer mi? Kesinlikle evet. Ama 40 gün öncesine göre mi? Oldukça şüpheli.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşının açık sözlü bir karşıtı olan İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, ateşkesleri “özellikle adil ve kalıcı bir barışa yol açacaksa iyi haber” olarak nitelendirdi. Ancak Trump’ın askeri kampanyasını sert bir şekilde kınamayı da ihmal etmedi: “Anlık rahatlama, yarattığı kaosu, yıkımı ve kaybedilen hayatları unutturamaz. İspanya hükümeti, dünyayı ateşe verenleri sadece bir kova suyla çıkıp geldikleri için alkışlamayacak. Şimdi gereken: diplomasi, uluslararası hukuk ve BARIŞ.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa dışında Umman, Japonya, Malezya ve Avustralya gibi ülkeler de ateşkes için övgüde bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avustralya Başbakanı Anthony Albanese, Sky News’e yaptığı açıklamada anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını ve savaşın sona ermesini umduğunu söyledi, “çünkü bunun Avustralya’daki ve bölgemizdeki sıradan vatandaşlar üzerinde büyük etkisi var.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Albanese, Trump’ın ateşkes duyurusundan bir gün önce yaptığı “Bu gece İran’da bir medeniyet ölecek” şeklindeki tehdidine de doğrudan eleştiri getirdi ve “ABD Başkanı’nın böyle bir dil kullanmasının uygun olmadığını” belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer liderler ise savaşın küresel enerji arzını bozmasına ve yakıt fiyatlarını uçurmasına, tüketiciler üzerindeki yükü hafifletmek için birçok hükümetin pahalı önlemler almasına neden olmasına ağır vurgu yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum büyük ölçüde İran’ın hayati öneme sahip petrol ve gaz koridoru Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğini engelleme çabalarından kaynaklanıyor. Ateşkes anlaşması, gemilerin İran ordusuyla koordinasyon sağlaması şartıyla boğazdan güvenli geçişine izin veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Çarşamba günü yaptığı açıklamada “Şimdi hedef, önümüzdeki günlerde savaşa kalıcı bir son vermek için müzakere olmalı” dedi. Bu müzakerelerin “ciddi bir küresel enerji krizini önleyebileceğini” de sözlerine ekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liderler, bu savaşta ya da başka herhangi bir çatışmada Trump’ı etkileme konusunda çok az güce sahip olduklarını gördükleri için büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın savaşçı ve sık sık değişen açıklamalarını yorumlamanın zorluğu bir aydır devam eden bir meydan okuma oldu. Bazı liderler yumuşak destek, ölçülü itiraz ya da bazen sadece kamuoyu önünde sessiz kalarak Trump’ın fikrini kendiliğinden değiştirmesini umdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin Salı günü Trump, İran’a karşı “bir medeniyeti yok edeceğiz” tehdidini savurduğunda, ne Almanya Şansölyesi Merz, ne İngiltere Başbakanı Keir Starmer ne de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron bu açıklamaya kamuoyu önünde tepki verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, kasıtlı bir sessizlik gibi görünüyordu; Amerikan başkanını provoke etmekten kaçınmak ve Pakistan hükümetinin öncülüğünde diplomatların perde arkasında ateşkesi güvence altına çalışması içindi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yerine Macron ve Merz, X platformunda alakasız paylaşımlar yaptı. Avrupa’daki yetkililer, son bir aydır petrol ve gaz fiyatlarındaki ani yükselişin ekonomik ve siyasi etkilerini hafifletmeye çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtalya’da bir öğretmen sendikası başkanı, yakıt kıtlığı devam ederse okulların son haftalarda uzaktan eğitime dönmek zorunda kalabileceğini uyardı. Kriz, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’yi siyasi olarak hassas bir dönemde vurdu; kendisi yargı reformu referandumunu kaybetmişti. Meloni’nin kabinesi, tüketicilere biraz rahatlama sağlamak için en az Mayıs sonuna kadar yakıt vergilerini düşürdü. İspanya da enerji vergilerini indirdi. Alman yetkililer benzin istasyonlarının günde yalnızca bir kez fiyat artırabilmesine izin verdi ve tüketicilere yardımcı olacak ek önlemleri tartışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa Sendikalar Konfederasyonu Çarşamba günü, krizin uzaması halinde tipik bir AB hanesinin bu yılki enerji maliyetlerinin yaklaşık 2.000 euro (yaklaşık 2.300 dolar) artabileceğini tahmin etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzmanlar, müzakerelerde ilerleme olsa bile daha fazla desteğe ihtiyaç duyulabileceğini söylüyor. Milano’daki Bocconi Üniversitesi Ekonomi Profesörü Tito Boeri, “Şimdiye kadar yapılanlar enerji altyapısında derin hasarlara yol açtı. Hürmüz Boğazı yeniden açılsa bile bu ülkelerin tam kapasiteye dönmesi zaman alacak” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın Çarşamba günü Basra Körfezi’ne giderek müttefiklerle görüşeceği ve boğazın uluslararası gemilere kalıcı olarak açık kalmasının nasıl sağlanacağını tartışacağı belirtildi. Bu ziyaret, ateşkes duyurusundan önce planlanmıştı ve İngiltere’nin son haftalarda 40’tan fazla ülkeden diplomat ve askeri planlamacılarla düzenlediği henüz tam bir eylem planı üretemeyen Hürmüz Boğazı görüşmelerini takip ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Derleyen Jim Tankersley (New York Times)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çeviren:</strong> Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orijinal Makale Linki: <a href="https://www.nytimes.com/2026/04/08/world/europe/iran-ceasefire-world-reaction.html">https://www.nytimes.com/2026/04/08/world/europe/iran-ceasefire-world-reaction.html</a></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/macaristanda-sandik-avrupada-fay-hatti-13035</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Macaristan’da sandık, Avrupa’da fay hattı</h1>
                        <h2>12 Nisan’da Macaristan sadece sandık başına gitmiyor; Avrupa’nın sinir uçlarını, NATO’nun birliğini ve Atlantik’in iki yakası arasındaki derinleşen çatlağı test ediyor. Budapeşte sokaklarındaki 'kontrolü kaybetme korkusu' ile 'yalnız kalma endişesi' arasında sıkışan seçmen, Viktor Orban’ın 'egemenlik' kalesi ile 'yeni bir Avrupa' vaadi arasında tarihî bir yön arayışında. J.D. Vance’in Budapeşte ziyaretinden Putin’in sessiz bekleyişine uzanan bu devasa bilek güreşinde asıl soru şu: Sandıktan kim çıkarsa çıksın, Macaristan’ın Doğu ile Batı arasında yeniden tanımlanan kaderi yarın nasıl bir güne uyanacak?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristanda-sandik-avrupada-fay-hatti-1775663694.webp">
                        <figcaption>Macaristan’da sandık, Avrupa’da fay hattı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Nisan’da Macaristan sandık başına gidiyor.<br />
Ama bu, yalnızca bir seçim değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı şehirler vardır… Sokaklarında yürürken insanların neye oy vereceğini değil, neyi kaybetmekten korktuğunu hissedersin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte işte tam olarak öyle bir yer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’de &nbsp;Attila Sergisi için &nbsp;Milli Müze önünde toplanan gençleri; kafelerde kahkalar arasında birbirlerine takılıp seçim sonucu tahminleri yapan orta yaşlıları dinlerken &nbsp;şunu fark ettim:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidara öfkeli olanlarla onu savunanlar arasında, dışarıdan göründüğü kadar keskin bir uçurum yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı kafede oturuyorlar, aynı tramvaya biniyorlar, aynı hayat pahalılığından şikâyet ediyorlar…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama aynı soruya farklı cevap veriyorlar: “Geleceğimizi kim koruyacak?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir taraf için bu cevap Viktor Orban.&nbsp;<br />
Diğer taraf için ise Peter Magyar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de bu yüzden bu seçim, bir kutuplaşmadan çok bir kararsızlığın seçimi.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Bir Seçim Değil, Bir Yön Arayışı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macar seçmeni sandığa giderken aslında bir partiyi değil, bir hissi oylayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir taraf diyor ki: “Dünya değişiyor. Güç dengeleri kayıyor. Kendi yolumuzu çizmeliyiz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer taraf ise şöyle düşünüyor: “Yalnız kalamayız. Güvende olmak için yeniden Avrupa’ya yaklaşmalıyız.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden mesele sadece Brüksel değil, sadece Moskova da değil.<br />
Bu, iki korkunun çarpışması:<br />
&nbsp;&nbsp; &nbsp;•&nbsp;&nbsp; &nbsp;yalnız kalma korkusu<br />
&nbsp;&nbsp; &nbsp;•&nbsp;&nbsp; &nbsp;kontrolü kaybetme duygusu</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Brüksel’in Tedirginliği, Moskova’nın Sabrı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa başkentlerinde bu seçim, bir iç politika meselesi olarak görülmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Friedrich Merz için bu, Avrupa’nın kilidini açma ihtimali. Emanuel Macron için eksik kalan entegrasyonun tamamlanması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bir de daha sessiz bir izleyici var: Vladimir Putin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Putin’in tarzı değişmiyor. Acele etmiyor. Ses yükseltmiyor.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bazen en büyük hamle, hiçbir şey yapmadan rakibinin hata yapmasını izlemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB ise bunun tersine, hata yapmaktan korkuyor. Krizin kontrolden çıkmasından çekiniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden Macaristan seçimleri, bir bilek güreşi gibi: Bir tarafta sabır, diğer tarafta temkin.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atlantik’te Çatlak</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu seçimi sadece Avrupa içinden okumak eksik olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donald Trump’ın açık desteği ve &nbsp;J. D. Vance’in Budapeşte ziyareti, meseleyi Atlantik’in ötesine taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vance’in ziyareti, yüzeyde sıradan bir diplomatik temas gibi görünse de aslında çok katmanlı bir siyasi hamle.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamanlama dikkat çekici: Orban’ın iç baskı altında olduğu bir dönemde gelen bu destek, klasik bir “dış destekle iç meşruiyet üretme” stratejisi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik sorunlar konuşulurken gündemin jeopolitiğe kaydırılması, Orban’ın sık kullandığı bir yöntem.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bu ziyaret sadece Macaristan’a yönelik değil. Aynı zamanda Trump çizgisindeki yeni Amerikan sağının Avrupa’ya mesajı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göç karşıtlığı, aile politikaları ve AB şüpheciliği üzerinden kurulan ideolojik bir yakınlaşma söz konusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En çarpıcı nokta ise şu: AB bu söylemde bir ortak değil, bir engel olarak resmediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da Brüksel’e verilen net bir mesaj: “Alternatif bir Batı mümkün.”</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savaşın Gölgesinde Farklı Bir Ton</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşta kullanılan dil de dikkat çekici.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orban’ın “barış” vurgusu ve Vance’in bunu öne çıkarması, Batı’nın genel çizgisinden ayrışıyor.<br />
Bu yaklaşım, barıştan çok mevcut dengeleri kabullenmeye yakın bir pozisyon olarak okunabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani mesele sadece diplomasi değil; güç dengelerini yeniden tanımlama çabası.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İttifakta Çatlak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">NATO artık eskisi kadar yekpare görünmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin sert dış politika hamleleri sonrası, ittifak içindeki görüş ayrılıkları daha görünür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın dünyasında: Birleşmiş Milletler işlevini yitirmiş, NATO ise ABD olmadan hareket edemeyen bir yapı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bakış açısı, Avrupa’nın güvenlik algısını doğrudan sarsıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve tam bu noktada Kremlin için yeni alanlar açılıyor. Çünkü belirsizlik, her zaman fırsat üretir.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Macaristan Seçimleri, Avrupa’nın Sinir Uçları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu seçim, sağın ya da solun zaferinden daha fazlası.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, Avrupa’nın ne kadar bütün kalabildiğinin testi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer Viktor Orban kaybederse, bu sadece bir liderin gidişi değil, bir dönemin sorgulanması olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama kazanırsa… mesele daha da derinleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bu, sadece Macaristan’ın değil, Avrupa’nın yönünü yeniden tartışmaya açar.</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ve Belki de Asıl Soru</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diyelim ki Peter Magyar kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten bir şey değişecek mi? Yoksa sistem, alışkanlıklar ve korkular liderlerden daha mı güçlü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’de yürürken hissettiğim şey şuydu:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar aslında aynı geleceği istiyor.<br />
Sadece o geleceğe giden yol konusunda birbirlerine güvenmiyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de bu yüzden…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Köklerini Attila ve Hun İmparatorluğu mirası üzerinden, &nbsp;Doğu ve Batı arasında yeniden tanımlanaya çalışan bir ülkede,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Nisan’da sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın…&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">asıl hikâye, asıl mücadele, ertesi gün başlayacak.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yalcin-hocanin-ardindan-13034</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yalçın Hoca’nın ardından</h1>
                        <h2>"Türkiye’nin yaşayan son kamusal aydını Yalçın Küçük’ün vefatı, sadece bir devrin kapanışı değil, aynı zamanda 'aydın' kavramının sokaktaki karşılığını bulduğu o eşsiz köprünün yıkılışıdır. Onu 70’lerdeki bilimsel çalışmaları ile 2000’lerdeki 'network' analizleri arasında kategorize ederek yalnızlaştırmaya çalışmak, aslında yönelttiği sarsıcı iktidar eleştirilerini örtbas etme çabasından başka bir şey değildir. Bir yanıyla Sartre gibi sembolleşen, diğer yanıyla Bourdieu gibi bilgi otoritesini şahsında hissettiren Yalçın Hoca; cesaretin, inadın ve entelektüel iştahın 'İstanbul mutfağı' tadındaki o devasa külliyatını bizlere miras bıraktı. Bugün onun 'solosu' sona ermiş olabilir; ancak fikirleri, Isaac Newton’un deyimiyle daha uzağı görmemizi sağlayan bir devin omuzları olarak artık 'koro'nun sesinde yaşamaya devam edecek</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yalcin-hocanin-ardindan-1775663213.webp">
                        <figcaption>Yalçın Hoca’nın ardından</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransa’da çokça vakit geçirmiş olan Yalçın Küçük’ün, Jean-Paul Sartre’ın ölümünün ardından yaptığı teşhisi, bugün ben onun için yapmak istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin yaşayan son kamusal aydını Yalçın Küçük, aramızdan ayrıldı. Onunla birlikte büyük kamusal aydın figürü artık bu diyardan göçtü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sözleri ses getiren, onun deyimiyle putları yıkan bir ikonoklast aydınımızı kaybettik. “Aydın” kelimesinin hâlen anlamlı olduğu çevrelerde, onun etkisinin kolaylıkla ölçülebileceğini düşünmüyorum; zannedildiğinden fazla olduğunu düşünüyorum. Yeni tanıştığınız bir akademisyen, bazen bir öğretmen, bazen bir güvenlik görevlisi, bazen bir esnaf ya da bir öğrenci size Yalçın Küçük göndermesi yapabiliyor ve onun fikirlerini tartışıyor. Sahi, böylesi sınıflar ve kimlikler arası bir aydın profili Türkiye’de kaç tane oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fikirleriyle kamuyu aydınlattığı gibi, en önemli vasfının bambaşka bakış açıları getirmek olduğunu düşünebiliriz. Herkesin odaklandığı noktalara değil, başka açılara yerleşen ve derinleştiren görüşüyle Yalçın hoca, bunları kamusal aydının vasıflarıyla birleştirdi: cesaret ve inat. Zannediyorum bu özellikler çok nadir bulunan erdemler ve herkese nasip olmuyor. Bu yönleriyle bütüncül bir aydın figürüyle karşı karşıya olduğumuzu henüz hayattayken biliyorduk. Ölümünün ardından daha çok hatırlayacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sartre misali bir sembol olduğunu düşünüyorum. Sembollere ihtiyacımız var; bugünün dünyasında buna “rol model” diyorlar. Bir zamanların Che Guevara’sı gibi. Dara düştüğünüzde hatırladığınız, düştüğünüz yerden kalkarken tutunduğunuz fikirler ve insanlar bunlar. Kolay yetişmiyorlar. Bu açıdan, hem otoriter hem de demokrat olduğu iddia edilen ama son derece totaliter rejimler tarafından sevilmeyen ve derdest edilmek istenen aydın tipidir. Hiçbir iktidar karşı düşünceyi sevmez, çok azı katlanır. Sembolleşen karşıtlık ise bu rejimler için korkulan bir rüya gibidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve o sembol, Yalçın hoca aramızdan ayrıldı. Ama fikirleri burada. Onun dağıldığını düşünmüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle derdi kitaplarında, çok sevdiği klasik müzik ve operaya referansla: “Devrimci bir bilim insanı olarak sözlerim ve rolüm solodur, ama günü geldiğinde koronun içine karışmak istiyorum.” Fikrin, cesaretin ve inadın toplumsallaşması anlamındadır bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizler büyürken çoğumuza ilham oldu. Onun gibi olmak istiyorduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biliyor musunuz, bilgi otoritesi olmak psiko-bireysel etkileri olan bir fenomendir. Onunla karşılaştığınızda davranışlarınızı kontrol edemeyebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Henüz Paris’te doktoramı yaptığım sırada, benim için en az Yalçın Küçük kadar etkili olan Pierre Bourdieu’nun mezarını ziyaret etmek istemiştim. Ünlü Père Lachaise Mezarlığı’nın sırtlarında, uzak bir noktada, hiçbir sembol ya da ayrıcalık taşımayan mezarını bulmak çok zordu. Arıyordum ve birden mezar taşını gördüm; donakaldım. Evet, Bourdieu hayatta değildi ama fikren onun otoritesini hissediyordum; saygımdan hareket edemedim. Yalçın hocada da bu otorite fazlasıyla vardı ve kamusal aydın olmak biraz böyledir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalçın Küçük’ü beğenmeyenler dahi bir noktayı asla reddedemezler: Onun düşünsel hayatımıza olan katkısı ve yazdığı sayısız kitap. Öyle böyle kitaplar da değildi yazdıkları. Kitap yazanlar, tez yazanlar iyi bilir; o fikirleri bağlamak, tutarlı hâle getirmek, yepyeni bakış açılarını örmek ve derinleşmek zaman, yürek ve enerji ister. Hele ki kaynakçada Rusça, Farsça, Türkçe, İngilizce ve Fransızca gibi diller varsa.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hani bir İstanbul mutfağı vardır; farklılıklarla zenginleşmiştir ve müthiş bir tat bırakır ağzımızda. İşte onun kitapları da bir tür İstanbul mutfağı tadına sahiptir; entelektüel iştah barındırır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok mu övdüm hocayı? O kadar fazla çıkar güdüsü ve o güdüyle sarmalanmış küçük insan var ki etrafta, bu sembole tutunmamız ve onu yaşatmamız gerekiyor. Bu da biz geride kalanlara bir ödev olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun erimde…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocanın ölümünün ardından X’e şöyle bir baktım. Ne kadar etkilediğini ve ölümüne rağmen yaşamaya devam edeceğini görüyorsunuz. En sevmeyenler bile hakkını iade ediyor. Bu da son dönemlerde X’te, X ahalisi tarafından taarruza maruz bırakılmış önemli şahsiyetleri getirdi aklıma. Orhan Pamuk gibi. Daha şimdiden pek iyi hatırlanmıyorlar ahali tarafından. Sağ cenahta büyümüş ve olgunluğunu kazanmış bir gazeteci büyüğüm bana bir gün Türkiye’de solun vicdan olduğunu söylemişti. Entelektüel ahali vicdanı da öyledir ve kontrol edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocanın ölümü bana bir şey gösterdi: Doğru işi yaparsan, cesur olursan, inadında ısrar edersen, sevmeyenin ve ayağını kaydırmak isteyenin çok olur; ama uzun erimde —ki hoca derdi ki “in the long run we are all dead” (uzun erimde hepimiz öleceğiz)— toplum sana bir şekilde sahip çıkar. Koro gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocayla ilgili bir kitap yazmalıyım belki de, çünkü söylemek istediğim çok şey var. Ama ne zaman ne mekân buna yeterince izin vermiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hangi kitapları?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siz hiç Yalçın Küçük okudunuz mu? Şöyle bir kinayeyle gelir cevap: “Hangi kitapları? 70’lerde yazdığı mı, 2000’lerde yazdığı mı?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir adama yapılmış en büyük haksızlıklardan biri bu olabilir. Burada bir sınıflandırmaya gidilerek fikirlerinin önemi ve etkisi çevrelenmeye çalışılıyor. “70’lerde yazdıkları bilimseldi, 2000’lerde magazinel oldu, delirdi” demeye getiriliyor. Ve deniyor da bizatihi. Bu sınıflandırmanın ve 2000’lerde yazdığı kitaplara yapılan bu değerlendirmelerin bir örtbas çabası olduğunu düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tezler eseri, Türkiye’yi anlamak isteyen her bir vatandaş ve özellikle gençler tarafından okunmalıdır. Tabii ki tenkit gözlüğünüzü çıkarmadan. Küçük’ün yazdıkları kendi perspektifidir ve her kitap gibi, bu kitaplara da bir insanın zihninde gezindiğiniz gerçeğini hatırlayarak yaklaşmalısınız. Gerçek bilgi, biz insanlardan ve hayatlarımızdan asla bağımsız değil. Bunu Albert Camus okurken farketmiştim, bir anda onun zihninin içinde oradan oraya vurulduğumu hissedip, kitabı bir yana koyup, derin bir nefes almıştım. İllüzyonlar sandığımızdan daha etkilidir üzerimizde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda yazdığı kitaplara gelecek olursak, açıkçası ben 2013 sonrasında Yalçın hocayı okumayı bıraktım. Çünkü çok okumuştum ve yeni diyarlara yelken açmam gerektiğini biliyordum; yoksa sadece onun zihninde gezinen biri olacaktım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yine de magazinel bulunan ve sahte bilim olarak adlandırılan çalışmalarını da okumamış değilim. Bunlar çoğunlukla Türkiye’de Sabetaycı varlığını, Türkiye’ye kazanımlarını ve götürülerini ortaya çıkarmayı amaçlayan kitaplardı. Soner Yalçın’ın kitaplarıyla hayatımıza fazlasıyla girdiği düşünülen Türkiye’deki Sabetaycı network için aslında başka kitaplar da yazıldı. Tabi çok daha bilimsel bir yerden Harvard’da yazılmış Cengiz Şişman’ın doktora tezini buna eklemeliyiz. Ayrıca Sabetay Sevi’nin kim olduğunu merak edenlere Gershom Scholem’in yazdığı biyografiyi okumasını öneririm. Detaylarla dolu müthiş bir kitap. Ve zannediyorum bu konuda ilk etraflı network analizini yapan Tayfun Er’’di. O açıdan Ergüvaniler kitabının hakkını vermek gerekiyor. Bildiğim kadarıyla ilk olarak yazan odur. Akrabalık ağları üzerinden tanıdığımız ya da tanımadığımız seçkinlerimizin bu elit network’ten olduğu ifade ediliyordu, biyografilere dayanarak. 16 yaşında ilk olarak Efendi kitabını okuduğumda “Ne olmuş yani?” demiştim. Dün Yahudiydiler, bugün Müslüman ve anladığım kadarıyla da Cumhuriyet kadroları ile sermaye grupları arasında ziyadesiyle vardılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kitapların anti-semitizm yani ırkçılık barındırdığına dair çok yoğun eleştiriler olmuş o dönemde. Olmuş diyorum çünkü biz o zaman halısahada top koşturan, iki kızla daha sinemaya gitmek için yanıp tutuşan veletlerdik bu kitaplar yayınlandığında. Ancak sonraları kitapları okuduğumda ben ne ırkçılıkla ne anti-semitizmle karşılaşmadığımı rahatlıkla ifade edebilirim. Söz gelimi Yalçın Küçük ırkçı olamayacak kadar enternasyonalist ve sosyalist biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küçük, kanaatimce başka bir şey anlatmaya çalışıyordu: Türkiye’de belirli sosyal ağlar, bilim, sanat, siyaset ve spor alanlarında fırsatları eşit biçimde dağıtıyor muydu? Yoksa zaman zaman kendi içlerine kapanarak dışarıdan gelen aktörlerin önünü kesebiliyor muydu? Bu tür sorular, iktidarın ve imkânların nasıl örgütlendiğini anlamak açısından önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hoca bence bunu söylemişti. Magazinel bulunan, deli saçmalığı olarak işaretlenen ve yerin dibine geçirilen öz fikir buydu. Bir siyaset bilimci olarak direksiyonunda kim oturuyorsa otursun bu sorunun son derece meşru olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bu bir iktidar sorusu. Doğal olarak rahatsız edecekti ve etmişe de benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tezler nasıl rahatsız ettiyse, bu kitapları da rahatsız edecekti. Tıpkı AKP kadrolarını ve muhafazakarları eleştirdiği son yıllarda yazdığı kitaplar gibi. Hepsinin kökeninde koyu bir iktidar eleştirisi ve değiştirme isteği vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O açıdan bugünden baktığımda önce kendime soruyorum: Bunu tartışmayacaksak neyi tartışacağız? Meleklerin cinsiyetini mi? Sabahtan akşama sadece AKP’yi mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlerin sayesinde</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, Türkiye’nin ilginçlikleri bitmez. Ve Yalçın hoca bu konu ve diğer birçok konuda yaptığı sayısız tartışma ve kitapla düşünsel hayatımızda önemli bir miras bıraktı. Dediğim üzere, tenkit ve öz farkındalık sadece onun kitapları minvalinde değil bütün düşünsel unsurlarda devrede olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve hangi kitapları sorusuna eşlik eden müstehzi gülüşlere aldanmadan canla başla çalışan ve üreten bu aydının bütün kitaplarını ve eserlerini okumanızı öneririm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O artık yerini koroya bıraktı. Cismen artık bizimle değil ama fikirleri bizimle yaşayacak, büyüyecek, elenecek, değişecek, farklı formlara bürünecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sir Isaac Newton’un dediği üzere “daha uzağı görebildiysem, devlerin omuzlarında durduğum içindir”. Biz de Küçük sayesinde birçok alanda çok daha uzağı görebildik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Allah hocaya rahmet eylesin; bize de en az onun kadar cesaretli ve inatçı olmayı nasip etsin.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/romanya-yazilari-2-cavuseskunun-sarayi-13033</link>
            <category>GEZİ</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Romanya Yazıları (2): Çavuşesku’nun sarayı</h1>
                        <h2>Çocukluk anılarında yer eden o devasa yapının, yıllar sonra bir megalomani anıtı olarak yeniden keşfi... 20 kilometrelik koridorları, altın süslemeli salonları ve cephesine sonradan takılan klimalarıyla Çavuşesku'nun sarayı, mutlak gücün kibrini ve yıkılışın kaçınılmazlığını aynı anda haykırıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/romanya-yazilari-2-cavuseskunun-sarayi-1775593195.webp">
                        <figcaption>Romanya Yazıları (2): Çavuşesku’nun sarayı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:left"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seneler önce, ben daha epey bir çocuktum, annemle Bükreş’e gelmiştik ama kaç gün geçirdiğimiz, nerelere gittiğimiz aklımdan tamamen çıkmış, daha doğrusu o tatile dair “Çavuşesku’nun devasa sarayı” haricinde hiçbir şey hatırlamıyorum, o da muhtemelen o güne kadar gördüğüm en büyük yapılardan biri olduğu için.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonra bir daha Bükreş’e hiç gitmedim -geçen zaman içinde sadece Romanya’nın Babadağ tarafına gittim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zaten bu Romanya biraz da bu yüzden kendine özgüdür, aslında ciddi bir yüzölçümüne sahip olsa da yol üstü değildir, gelip geçerken uğramazsınız, Balkan ülkesidir ama bir o kadar da değildir, Romanya deyince aklımıza Karpatlar gelir, ama Karpatlar da bize uzaktır -iki anlamda da.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">JW Marriott’taki odamın penceresinden bakınca, biraz uzakta ama yürüyüş mesafesinde, Çavuşesku’nun beni çocukken hayli etkileyen bin küsur odalı sarayını görüyordum, tek boş günümün sabahını bu sarayı gezmeye ayırdım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Otelden saraya yürürken karşımıza evvela Milli Katedral -Catedrala Nationala- çıkıyor, yenilerde yapılmış, güzel, estetik, zarif diyebileceğim bir yapı değil, içine bakmadım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayın girişine ulaşmak için aynı cadde üzerinde biraz daha yürümemiz gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Saraya bakınca gözüme ilk çarpan cephedeki klimalar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Böyle bir binayı klimalarla delik deşik etmek herhalde intikam almanın bir yoludur diye düşündüm.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşesku’nun sarayı deyip duruyorum ama şimdiki adı Parlamento Sarayı -Palatul Parlamentului- ne amaçla kullanıldığı anlaşılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayın bulunduğu yerde eskiden bir mahalle varmış ama iki dünya savaşı arasındaki dönemde buraya bir katedral inşa etmek istemişler, yapımına başlanmış ama bir yere varmadan savaş çıkmış, mahallenin bir bölümü bu esnada yıkılmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1977’de burada bir deprem olmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1974’te Cumhurbaşkanı seçilen -ondan önceki dokuz sene boyunca da Komünist Parti’nin lideriydi- Çavuşesku burayı meclise çevirmeye karar verince -1984- çözüm için aklını çok zorlamadı, herkesi kovalayıp mahalleyi dümdüz etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">20 bin işçi çalıştırıldığı saray, büyüklükte dünyada ikinci -birincisi, Pentagon- ama ağırlıkta zirvede.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşeskular bu sarayda hiç oturamadılar çünkü komünizm yıkıldığında bina hâlâ tamamlanamamıştı ama sonları bu sarayda geldi, meşhur balkon sahnesi, Çavuşesku zulmünün bitişiydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Binanın içine girip koridoru yürüdükten sonra art-deco tiyatro salonuna geldik; 5 tonluk avizelerin aydınlattığı 600 sandalyeli bu tiyatro salonu da hiçbir zaman tasarlanan amacına uygun kullanılmamış, siyasi tartışmaların merkezi olmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayın neredeyse tamamı Romanya yapımıymış -rehberin dediğine göre, yüzde 99.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-07%20at%2014_14_03.jpeg" style="height:300px; width:400px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üst kata çıkıyoruz ama kot farkından ötürü aslında zemindeyiz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşeskuların en sevdiği ressam olan Sabin Balaşa’nın tabloları asılıydı duvarlarda.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romanyalıların Theodor Aman ya da Nicolae Grigorescu gibi ressamları varken Sabin Balaşa’ya bayılmak tam da Çavuşeskulardan beklenecek bir davranış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayda hepsi Romanya’dan getirtilen 900 bin metreküp meşe -hepsi el işlemeli-, 1 milyon metreküp mermer kullanılmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zaten dünyanın en ağır idari binası olmasını bu yoğun mermer kullanımına borçlu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nadir bulunan beyaz mermer haricinde, pembe, kırmızı, bej ve siyah mermer hemen her yerde karşınıza çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Salonlardan birine Nicolae Iorga’nın adı verilmiş; Iorga, Romanya için çok önemli bir adamdı, çok sayıda alanda çok sayıda ürün verdi: tarihçiydi, yazardı, siyasetçiydi, başbakanlık yapmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1940’ta bir siyasi suikastle öldürüldü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu salon Çavuşesku’nun çok sevdiği I. Carol’un Peleş Sarayı’nı andırıyormuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Duvarlarda ve perdelerde ipek kullanılmış, süslemelerde ise altın.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Saraydaki 220 bin metrekare halının tamamı Romanya’da dokunmuş ama çok büyük oldukları için parça parça getirilmiş ve burada dikilmiş, dikiş izleri bugün bazı yerlerde görülüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ana giriş kapısının olduğu yerde Şeref salonu var, ama merdivenler müthiş, Çavuşeskular karşılıklı merdivenlerden inerek konuklarını karşılayacakları için kusursuz olmasını istemişler, birkaç kere yıktırıp yeniden yaptırmışlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnşa esnasında Çavuşeskular hemen her hafta saraya gelip teftiş ediyor, en ufak bir kusur bulurlarsa baştan…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">2008’deki NATO Zirvesi burada düzenlenmiş, Costa Gavras burada film çekmiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Titulescu salonu ise “pembe salon” olarak geçiyor, malum, pembe hiçbir bayrakta kullanılmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-07%20at%2014_13_01.jpeg" style="height:467px; width:350px" /></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Titulescu, iki dünya savaşı arasında Romanya siyasetine yön veren isimlerin başında geliyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sarayın bugünlerde sadece dörtte üçünün kullanıldığını, eğer bütün avizeler yakılırsa sarayın elektrik harcamasının küçük bir şehrinkine denk düşeceğini, koridorlarının kabaca 20 kilometre tuttuğunu öğrendim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşeskular bir gün bile oturamayacakları bu binayı kimbilir ne büyük hayaller içinde yaptırırken aslında kendi mezarlarını kazdıkları akıllarının ucundan bile geçmiyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çavuşesku, işte bu binanın restorasyonda olduğu için gezmeye kapalı olan balkonunda halka sesleniyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Derken, yuhalamalar başladı, bir kişi bin kişiye, bin kişi onbinlere dönüştü, cesaret bulaşıcıydı ve Çavuşesku ilk kez zorbalığının bir yere varmayacağını gördü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Helikopterle kaçmaya çalıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yakalandı, yargılandı, eşi Elena’yla birlikte idam edildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve, bunların hepsi dört günde oldu.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hurmuz-bogazinin-kapatilmasi-jeopolitik-dinamikler-kuresel-enerji-krizi-ve-uluslararasi-guvenlik-13032</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hürmüz Boğazı’nın kapatılması: Jeopolitik dinamikler, küresel enerji krizi ve uluslararası güvenlik</h1>
                        <h2>Küresel ekonomi 1970’ler sendromuna geri mi dönüyor? Günlük 20 milyon varil petrolün piyasalardan silinmesiyle patlayan fiyatlar, enflasyon dalgaları ve Batı'da başlayan 'enerji tayınlaması', Hürmüz ablukasının yıkıcı gücünü ortaya koydu. Bu kriz, yenilenebilir enerjiye geçişi ve alternatif ticaret koridorlarını çevresel veya ticari bir tercih olmaktan çıkarıp en üst düzey 'milli güvenlik' meselesine dönüştürüyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hurmuz-bogazinin-kapatilmasi-jeopolitik-dinamikler-kuresel-enerji-krizi-ve-uluslararasi-guvenlik-1775589996.webp">
                        <figcaption>Hürmüz Boğazı’nın kapatılması: Jeopolitik dinamikler, küresel enerji krizi ve uluslararası güvenlik</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel jeopolitiğin en hassas fay hatlarından biri olarak kabul edilen Orta Doğu, 2026 yılının şubat ayı itibarıyla benzeri görülmemiş bir bölgesel savaşın merkezine dönüşmüştür. Uzun yıllardır vekalet savaşları, siber saldırılar ve gizli operasyonlar üzerinden yürütülen İran-İsrail “gölge savaşı”, 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’daki stratejik ve askeri hedeflere yönelik başlattığı doğrudan hava saldırılarıyla yeni bir aşamaya geçmiştir. İran dini lideri Ali Hamaney’in bu operasyonlarda hayatını kaybetmesi, çatışmanın doğasını tamamen değiştirmiş ve Tahran yönetimini <em>varoluşsal bir güvenlik doktrini uygulamaya</em> sevk etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu varoluşsal tehdit karşısında İran, konvansiyonel askeri kapasitesinin teknolojik sınırlılıklarını asimetrik bir kozla dengelemeye yönelmiş ve tarihsel süreçte sıklıkla dile getirdiği “Hürmüz Boğazı’nı kapatma” tehdidini eyleme dökerek uluslararası deniz trafiğini durdurmuştur. İran’ın bu hamlesi salt bir askeri manevra olmanın çok ötesinde, uluslararası sistemi doğrudan hedef alan, küresel ticareti felç etmeyi amaçlayan bir jeo-ekonomik savaş stratejisidir. Bu çalışma, boğazın kapatılmasını 2026 savaşının ikincil bir cephesi olarak değil, çatışmanın uluslararasılaşmasını sağlayan ana eksen olarak ele almakta ve bu stratejik dar boğazın ablukaya alınmasının meydana getirdiği zincirleme tepkileri incelemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hürmüz Boğazı’nın Jeopolitik ve Tarihsel Arka Planı</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı, Umman Denizi'ni Basra Körfezi’ne bağlayan ve en dar noktası yalnızca 33 kilometre (21 mil) genişliğinde olan kritik bir su yoludur. Fiziksel coğrafyası nedeniyle uluslararası sularda seyretmek isteyen büyük petrol tankerlerini yönlendirme rotaları üzerinden İran ile Umman’ın karasularını kullanmaya mecbur bırakmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kriz öncesi dönemde, günde ortalama 20-21 milyon varil petrolün ve sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) küresel pazarlara taşındığı bu rotanın hızlı ve ekonomik bir alternatifi bulunmamaktadır. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Kızıldeniz sahilindeki limanlara uzanan boru hatları bulunsa da bu boru hatlarının günlük taşıma kapasitesi Hürmüz Boğazı’nın büyük hacmini ikame etmekten lojistik olarak çok uzaktır. Uluslararası ilişkiler teorisinde klasik bir <em>dar boğaz/tıkanma noktası</em> olarak tanımlanan Hürmüz, İran için tarihsel bir dış politikanın yönlendiricisi olmuştur. 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı sırasındaki “Tanker Savaşları”, 2011-2012 nükleer program krizleri ve 2019’daki gemi sabotajları, Tahran’ın bu bölgedeki asimetrik deniz gücü kapasitesini test ettiği dönemler olmuştur. Ancak 2026 krizi, sadece bir tehdit veya kısmi taciz boyutunda kalmamış, doğrudan ve fiili bir askeri kapatma eylemine dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>28 Şubat 2026 Kırılması ve Kapatılma Mekanizması</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat 2026’daki ABD-İsrail hava harekatları sonrasında İran’ın misilleme doktrini oldukça sert ve çok boyutlu gelişmiştir. İsrail topraklarına ve ABD’nin Körfez devletlerindeki bölgesel üslerine yönelik balistik füze ile insansız hava aracı (İHA) saldırılarıyla eş zamanlı olarak, DMO Deniz Kuvvetleri boğazdaki deniz trafiğini durdurma operasyonunu başlatmıştır. Hızlı hücum botları, kıyı konuşlu gemisavar füzeler, deniz mayınları ve intihar İHA’larından oluşan asimetrik donanma yapısı, dar boğazı geçilmez bir ateş çemberine çevirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2 Mart 2026 tarihinde, Devrim Muhafızları boğazın düşman ülkelere kapatıldığını ve sadece Tahran tarafından onaylanmış gemilerin geçişine izin verileceğini resmen ilan etmiştir. Başlangıçta ABD ve İsrail bağlantılı gemiler doğrudan hedef alınsa da artan savaş riski, patlayan sigorta maliyetleri ve mürettebat güvenliği endişeleri nedeniyle mart ayı sonlarına doğru uluslararası deniz taşımacılığı şirketleri bölgeden tamamen çekilmiştir. Tanker trafiğinin ilk haftalarda yüzde 70 oranında düşmesi ve 150’den fazla geminin risk almamak adına boğaz girişinde demirleyerek beklemesi, fiili ablukanın başarıya ulaştığının kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran bu süreci sadece geçici bir taktik olarak değil, yasal bir statüko inşası olarak görmektedir. Nisan 2026’da İran ordusundan yapılan “Hürmüz Boğazı özellikle ABD ve İsrail için artık eski düzene dönmeyecek” açıklaması ve parlamentoya sunulan “Basra Körfezi için yeni düzen” taslağı dikkat çekicidir. Bu taslak; boğaz geçişlerinin İran’ın ulusal para birimi (riyal) üzerinden ücretlendirilmesini, İran’a yaptırım uygulayan ülkelere mutlak geçiş yasağı getirilmesini ve bölgede İran egemenliğinin genişletilmesini öngörmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Uluslararası Askeri Yanıtlar ve Suikastlar Diplomasisi</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin can damarı olması, kaçınılmaz olarak sert bir uluslararası askeri reaksiyonu doğurmuştur. ABD öncülüğündeki askeri kuvvetler, 19 Mart 2026’da “Hürmüz Boğazı Seferi” adıyla, deniz ticaret yolunu güvence altına almak için İran’ın deniz unsurlarını, İHA üslerini ve kıyı bataryalarını hedef alan yeni bir operasyon başlatmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu aşamanın en önemli askeri gelişmesi, 26 Mart 2026’da DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Alireza Tangsiri’nin İsrail tarafından düzenlenen bir operasyonla öldürülmesidir. İsrail Savunma Bakanlığı, boğazdaki ablukanın doğrudan mimarı olan Tangsiri’nin öldürülmesini, ABD’nin boğazı yeniden açma çabalarına destek olarak sunmuştur. Ancak bu tür nokta suikastlar, İran’ın komuta-kontrol yapısını zayıflatmak yerine, devlet kademelerindeki radikalleşmeyi artırmış ve diplomatik çözümleri iyice zorlaştırmıştır. Süreç içerisinde ABD Başkanı Donald Trump, İran’a boğazı açması için peş peşe 48 saatlik ültimatomlar vermiş, tehditlerin dozunu artırarak İran’ın stratejik enerji tesislerini yok etme uyarısında bulunmuştur. Tahran yönetimi ise bu tehditlere, enerji tesislerinin vurulması durumunda Yemen’deki Husiler (Ensarullah) aracılığıyla Babu’l Mendeb Boğazı’nı da tamamen kapatacakları şeklinde karşı bir caydırıcılık mesajıyla yanıt vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel Ekonomik Şoklar: 1970’ler Sendromuna Dönüş</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 Hürmüz Boğazı Krizi’nin yarattığı en geniş çaplı yıkım, şüphesiz makroekonomik düzlemde yaşanmıştır. Günlük 20 milyon varilin üzerinde petrolün piyasalardan bir anda silinmesi ihtimali ve tedarik zincirlerinin kopması, petrol fiyatlarında benzeri görülmemiş bir fırlamaya yol açmıştır. Ekonomi tarihçileri ve analistler, durumu 1973 OPEC ambargosu ve 1979 İran İslam Devrimi sırasındaki enerji krizlerinden bu yana yaşanan “en şiddetli şok” olarak tanımlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu şok yalnızca petrol ve doğal gaz fiyatlarını değil, petro-kimya ürünlerinden, alüminyum üretimine, gübre fiyatlarından küresel lojistik maliyetlerine kadar geniş bir emtia ağını vurmuştur. Küresel enerji arzındaki bu daralma, özellikle enerji kaynaklarında dışa bağımlı olan Güney Asya (örneğin Bangladeş, Hindistan) ve Avrupa Birliği ülkelerinde ciddi krizler yaratmıştır. Batılı hükümetler sivil tüketimi kısmak amacıyla “enerji tayınlaması” (energy rationing) önlemlerini devreye sokmuş, yakıt fiyatlarına tavan uygulamaları getirilmiş ve kapatılması planlanan yüksek karbon emisyonlu kömür termik santrallerinin ömrü zorunlu olarak uzatılmıştır. Bu durum, iklim kriziyle mücadele çerçevesindeki küresel “yeşil dönüşüm” hedeflerine de büyük bir darbe vurmuş, enflasyon oranlarındaki ani yükseliş dünya ekonomisinde yeni bir durgunluk korkusunu tetiklemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Uluslararası Deniz Hukuku Bağlamında Kriz</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın Hürmüz Boğazı’nı sivil ve ticari gemilere kapatma kararı, uluslararası deniz hukuku çerçevesinde yoğun ihtilaflara neden olmaktadır. 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) göre, uluslararası seyrüsefere açık olan bu tür kritik boğazlarda sivil ve askeri gemilerin transit geçiş hakkı bulunmaktadır. Bu hak, kıyı devletinin söz konusu geçişleri askıya alamayacağını garanti altına alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, 1982 sözleşmesini imzalamış olmasına rağmen kendi iç hukukunda onaylamadığı için, geçiş rejimini daha kısıtlayıcı olan 1958 Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi’ne veya kendi ulusal yasalarına dayandırma eğilimindedir. Tahran, gemilerin geçişini “zararsız geçiş” statüsünde değerlendirmekte ve İran’ın ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğunu iddia ettiği durumlarda (özellikle savaş hali gerekçesiyle) bu hakkı askıya alabileceğini savunmaktadır. Ancak ABD ve İngiltere gibi küresel deniz güçleri, transit geçiş hakkının uluslararası teamül hukukunun bir parçası olduğunu ve İran’ın eylemlerinin açık bir hukuk ihlali olduğunu vurgulamaktadır. Yine de savaşın sert gerçekliği karşısında hukuki argümanlar işlevsiz kalmış; İngiltere Kraliyet Donanması’nın da kabul ettiği üzere, uluslararası hukukun ne dediğinden bağımsız olarak, güvenlik sağlanamadığı için gemi sahipleri bölgeden uzak durmayı tercih etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sonuç </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nisan 2026 itibarıyla savaş ve abluka tüm şiddetiyle devam ederken, uluslararası toplum bir kilitlenme yaşanmaktadır. ABD, İsrail, İran ve arabulucu bölgesel devletler arasında 45 günlük geçici bir ateşkes ve boğazın yeniden açılmasına yönelik yoğun diplomatik çabalar (özellikle Axios raporlarına yansıyan müzakereler) sürdürülmektedir. Fakat İran makamları, salt geçici bir ateşkes karşılığında Hürmüz Boğazı’nı açmayacaklarını net bir dille ifade etmiştir. Tahran, elindeki bu büyük jeopolitik kozu kalıcı güvenlik garantileri, ABD güçlerinin bölgeden çekilmesi ve siyasi bir zafer elde edene kadar kullanmaya kararlı görünmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 Hürmüz Boğazı krizi, zayıf fakat asimetrik kapasitesi yüksek bir aktörün, küresel kapitalizmin en kritik dar boğazını kontrol ederek süper güçleri ve uluslararası toplumu nasıl felç edebileceğini tarihsel bir netlikle ortaya koymuştur. Kısa vadede bu ablukanın kaldırılması ancak ve ancak büyük tavizlerin verileceği geniş çaplı bir diplomatik antlaşmayla veya çok daha yıkıcı, bölgesel sınırları aşan tam ölçekli bir konvansiyonel savaşla mümkün olabilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orta ve uzun vadede ise bu önemli tecrübe, küresel ekonomi-politiğin gidişatını temelden etkileyecektir. Tüketici ülkeler ve küresel şirketler, fosil yakıtlara ve Orta Doğu’nun istikrarsız jeopolitiğine olan bağımlılıklarını sorgulamak zorunda kalacaklardır. Yenilenebilir enerji kaynaklarına ve nükleer enerjiye geçiş, artık yalnızca bir çevre politikası değil, en üst düzey bir milli güvenlik meselesi olarak ele alınacaktır. Aynı zamanda, deniz ticaret rotalarının güvenliği ve alternatif koridorların (örneğin Kalkınma Yolu projeleri, Türkiye üzerinden geçen boru hatları) inşası ivme kazanacaktır. Sonuç itibarıyla 2026 savaşı ve Hürmüz ablukası, sadece Orta Doğu’nun siyasi haritasını değil, 21. yüzyılın küresel enerji ve güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren tarihi bir dönüm noktası olmuştur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bas-terorist-13031</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Baş terörist*</h1>
                        <h2>Paul Krugman, Trump'ın İran'ın sivil altyapısını (elektrik santralleri ve köprüler) eşzamanlı yok etme tehdidini, siyasi hedefler için masumlara şiddet uygulamayı içeren "terörizm" tanımıyla (ABD'nin kendi kurumlarının tanımıyla) birebir örtüştüğünü savunuyor. Krugman'a göre bu şiddet vaadi bir güç gösterisi değil; aksine, ABD ordusunun devasa ateş gücüne rağmen Hürmüz Boğazı'nı açmadaki stratejik çaresizliğinin ve zayıflığının bir itirafı. Yazar, olası savaş suçlarını önlemek için Amerikan ordusundaki üst düzey komutanları "yasadışı emirlere" direnmeye, siyasileri ise partici hesapları bırakıp bu gidişata karşı çıkmaya çağırıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bas-terorist-1775589610.webp">
                        <figcaption>Baş terörist*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çirkin gerçekle yüzleşme vaktimiz geldi</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ICE'a (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) göre –evet, bildiğimiz ICE– terörizm, "belirli bir ideolojiyi ilerletmek amacıyla insanlara veya mülke yönelik şiddet veya şiddet tehdidini içerir." Resmi web sitesi şu şekilde devam ediyor: "Teröristler amaçlarına ulaşmak için kimi incittiklerini veya öldürdüklerini umursamazlar."</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer Donald Trump'ın pazar günü Truth Social'da paylaştığı yukarıdaki gönderiyi henüz okumadıysanız, okumak için bir dakikanızı ayırın. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*Donald J. Trump*&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">@realDonaldTrump&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Salı günü Enerji Santrali Günü ve Köprü Günü olacak; hepsi tek bir günde, İran’da. Bunun gibi bir şey olmayacak!!! Boğazı açın lan siz manyak herifler, yoksa Cehennem’de yaşayacaksınız – İZLEYİN SADECE! Allah’a hamdolsun. Başkan DONALD J. TRUMP</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">05 Nisan 2026, 08:03</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Medyadaki yumuşatılmış ve aklanmış tasvirlere güvenmeyin. Sonra da bana Trump'ın, kendi yetkililerinin yaptığı terörist tanımına mükemmel bir şekilde uymadığını söyleyin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bana onun davasının haklı olduğunu, İran rejiminin şeytani olduğunu söylemeyin. Teröristler her zaman bunu söyler ve bu bazen doğru olsa bile, terörizm amaçlarından ziyade araçlarıyla –siyasi hedeflere masumlara şiddetle saldırarak ulaşma girişimiyle– tanımlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Trump'ın tam olarak yaptığı şey de bu: İstediği olmazsa sivil altyapıya saldırmakla tehdit ediyor. Ve Trump temel hizmetleri –elektrik santrallerini!– hedef almaktan bahsettiğine göre, bu sadece mülke değil, aynı zamanda insanlara yönelik de bir saldırı tehdididir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazar gününün ilerleyen saatlerinde Trump Axios'a verdiği demeçte, ABD'nin İran ile "derin müzakereler" yürüttüğünü söyledi. Böyle bir şeyin yaşandığına şüphe ettiğim için beni bağışlayın. Ancak sözlerine devam ederek, salı gününe kadar bir anlaşmaya varılmazsa "oradaki her şeyi havaya uçuracağını" ifade etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tehditleri, askeri hedeflere saldırıyormuşuz gibi bir bahaneye bile sığınmadan savurdu; bırakın eylemlerinin yol açacağı ölüm ve acılardan pişmanlık duymayı, aksine bundan zevk alıyor gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bir kez daha düşününce, Trump'ın bir şiddet tehdidinde bulunduğunu söylememeliyim; o şiddet vadediyor. Bu iğrenç gönderi bir müzakere stratejisinin parçası değil, zira ne de olsa İran'ın Hürmüz Boğazı'nı yarın akşama kadar açma ihtimali sıfır. İran rejimi istese bile boğazı bu kadar kısa sürede neredeyse kesinlikle açamazdı: Herkesin hemfikir olduğu üzere, İran'daki askeri kontrol, ABD ve İsrail'in liderlik kadrosunu hedef alan saldırılarının etkilerini sınırlamak amacıyla yerel komutanlara dağıtılmış durumda. Dolayısıyla Tahran'dakilerin, isteseler bile, tüm İran ordusuna bu kadar kısa bir süre içinde geri çekilme emri vermelerinin hiçbir yolu yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette geri çekilmek de istemiyorlar, çünkü İran'ın kazandığını düşünüyorlar. Her ne kadar bunu asla itiraf etmeseler de, Trump ve çevresindekiler de öyle düşünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü terörizm zayıfların stratejisidir. Aşırılık yanlılarının, askeri harekat veya suç teşkil etmeyen diğer yollarla amaçlarına ulaşma yeteneğinden yoksun olduklarında başvurdukları şeydir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte Trump ve yetkilileri kendilerini tam da bu noktada buluyorlar. Güçlü bir ordu devraldılar (ki bu orduyu hızla zayıflatıyorlar), ancak devasa ateş gücüne rağmen bu ordu Hürmüz Boğazı'nı normal trafiğe açacak imkanlardan yoksun. Bu yüzden Trumpçılar, Amerika'nın hedeflerine ulaşmasında hiçbir işe yaramayacak olsa bile, masum sivillere acı ve ölüm dayatmaya hazırlanıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendi koyduğu süre dolduğunda ve Boğaz hala kapalı kaldığında Trump'ın ne yapacağını bilmiyorum. Muhtemelen o da bilmiyor. Ancak devasa boyutta savaş suçları işlemeyi vadediyor. Trump'ın yakın çevresinde yer almayan ve herhangi bir nüfuza sahip olan herkesin görevi, onu durdurmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En acil olarak, askeri yetkililer yasadışı emirlere itaat etmeme hakkına ve görevine sahip olduklarının bilincinde olmalıdır. Bu noktaya, özellikle de bu kadar hızlı gelmiş olmamız inanılmaz ama işte buradayız. Hatırlayacağınız üzere Amiral Alvin Holsey, iddialara göre sözde uyuşturucu teknelerine yönelik yasadışı saldırılara taraf olmayı reddettiği için aralık ayında istifa etmişti. Trump'ın şimdi yapacağını söylediği şey ise bundan katbekat daha kötü. Ve üst düzey subayların savaş suçlarına katılmayı reddetmesi, bu kötülüğü başladığı yerde durdurabilecek tek şey olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir zamanlar onurlu olan ordumuzun ne derece yozlaştığını işte şimdi öğreneceğiz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ordunun ötesinde, Amerika'daki her bir politikacı, hatta söylemeye cüret edeyim her bir kamuoyu figürü, Trump'ın kendi adlarına hareket etmediğini açıkça belirtmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump'ın tamamen raydan çıktığını bilen –ki çoğu biliyor– Cumhuriyetçilerin, parti içi ön seçimlerde rakiplerini destekleyebileceği korkusuyla ona boyun eğmeye devam etmelerinin zamanı değildir. İnsan, siyasetin o kanadında hala birkaç gerçek vatanseverin kaldığını umut ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratların, dış politika konusunda sessiz kalmalarını ve sadece market fiyatları hakkında konuşmalarını tavsiye eden stratejistleri dinlemelerinin zamanı da değil. Zira bu, aslında kötü bir siyasi tavsiyedir: Kamuoyunun Kongre'deki Demokratları küçümsemesi, onların zayıf ve etkisiz olduklarına dair algılarla yakından ilgilidir ve Trump'ın cani deliliğini görmezden gelmek bu algıyı yalnızca güçlendirecektir. Kaldı ki, her geçen gün daha da popülaritesini yitiren bu savaşın halkı "bayrak etrafında toplama" (rally-around-the-flag) gibi bir etkisi de olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak her halükarda, siyasi hesaplar vatandaşlık görevinin arka planında kalmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şu anda korkunç ama inkar edilemez bir gerçek var ki, Amerika'nın terörist bir başkanı va r. Ve tüm dünya bunu biliyor. Ancak dünyaya onun bir sapma olduğunu, bizim terörist bir ulus olmadığımızı göstermek için hala bir şansımız var. Bunu, bizi biz yapan değerleri her zaman olduğu gibi savunarak yapabiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Paul Krugman (Ekonomist, akademisyen, köşe yazarı ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibidir. )</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazı, Paul Krugman’ın Substack hesabında bugün (6 Nisan 2026) yayınlanan tam metnidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Makale Linki:&nbsp;https://paulkrugman.substack.com/p/the-terrorist-in-chief</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> İlyaz Buzgan</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bankalar-tas-yesin-13030</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bankalar taş yesin</h1>
                        <h2>Bankalar taş yesin diyerek teknolojiden insan emeğine ortaya konulan çabaya karşı gösterilen ve hiçbir meslek grubuna reva görülmeyen tutumun arkasında uzun yıllara dayalı popülizm yer alıyor. Türkiye sermaye birikiminde geri kalmaya devam ederken küçük çıkarlar peşinde Bankacılık ve Bankacı emeği değersizleşiyor. Türkiye’de hiçbir sorun nedensiz doğmuyor</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bankalar-tas-yesin-1775580925.webp">
                        <figcaption>Bankalar taş yesin</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sosyal Medya’da ve özellikle X’te kimi zaman yoğun, kimi zaman daha seyrek olsa da hiç bitmeyen bir Banka Linci’ne tesadüf ediyorsunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Akademisyenlerin de yoğun biçimde destek verdiği ve ağırlıkla kişisel deneyime dayanan isnatlar ve aşağılamalarla Bankacılık hayır hasenat için bilabedel hizmeti sonsuz bir hizmet standardı ile vermediği için yerden yere vuruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankacılık lincinde Top1’de paramı vermediler yer alıyor. Öğlen yemeğini yiyip, metroyla ya da gemiyle yapılan bir seyahat sonrasında öğleden sonra saat 3 gibi varılan Şube’den size göre küçük bir miktarın çekilememesi Bankanın büyük günahları sıralamasında en tepede yer alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle durumlarda Sliding Doors filminde Bankacıdan randevu alarak görüşebilen müşteri gelir aklıma.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Size göre küçük olan miktar ATM’den çekilemeyecek kadar büyüktür aslında. Muhtemelen kayıt dışı altın ya da yeni moda fiziki gümüş alırken vergi ödememek için nakit para gerekir. Bankaya parayı nakit getirmediğinizi hatırlamanıza gerek yoktur. Siz nakit istiyorsunuz Banka da vermeye mecburdur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın zamandaki şikayetlerden biri de hesabına gelen parayı alamayan bir beyefendinindi. DTH’a gelen döviz havalesi olduğunu söylememişti ama biz öyle anladık. Parayı hesaba düştüğü gibi talep ediyordu. Oysa Banka için o paranın valörü dolmamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pek çokları Bankacılığı ilkokuldan beri bildiklerini söyleceklerdir. Valör falan da neymiş. Para paradır, kaymedir, pankınottur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer itiraz da parayı aynı banka şubeleri arasında havale ettik 8 lira 15 lira aldılar şikayeti. 15 liraya sakız alınmamasının önemi yok da Banka taş attı da kolu mu yoruldu. Bizden neden para alıyor. Para buradaydı oraya gitti. Tuşa basmanın bedeli mi olur?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankanın paraları güvenle ilettiği teknolojik altyapının bir kıymeti bulunmaz. O zaten kuruludur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu aralar listede kredi alamadım, kredi vermediler pek fazla yok. Dünya rekoru faizlerden kredi almaya çalışanların çoğu zaten sadece finansal okuryazarlıkta değil hayatın eğitim seviyesinde de geride kalanlar çoğunlukla.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiçbir profesör devasa faizin üstüne bir de %30 vergi verip kredi kullanmadığı için bu konulardan yakınmıyor. Oraları veri kabul ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer tarafta işini sürdürmek için krediye gereksinim duyan ticari firmalar da çoktan “Çaresiz İş Adamı” modunu açtı. Kredi büyüme sınırına takılan bankalar ortalama bir ayın birkaç günü dışında kredi veremez konumdalar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorunlar paramı alamadım diye X’İ birbirine katan Banka eleştirmenlerinin gündemine çok girmez. Esasen bir konudaki sorun neden bir başka sorunun gerekçesi olsun da diyebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Bankaların kazandığı her kuruşun haram olduğu konusundaki düşünce muhalefetle iktidarın nadiren buluştukları bir mutabakat noktası olarak kollektif bilinçte yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arkası gelmeyen Medusa’nın Salı belgeselinin açılış cümlelerinden biri özelleştirme furyasında Bankaların da yer aldığı şeklindeydi. Oysa ki Bankalar bırakın özelleşmeyi Kamu ekonomisinin tam merkezine yerleştiler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk solu/Muhalefetin eksik kaldığı ve manipülasyona açık olduğu finansal bilgi eksikliğinin en bariz örneği özelleştirme listesini ezbere okumaktır<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankacılık sektörüne birlikte adım attığım sonrasında yollarımızın ayrıştığı Alpan İnan’ın yakın zamanda Bankaların karlılığını analiz ettiği yazının ana fikri “kâr”ın kredinin annesi olduğu gerçeği idi<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ekonomisinde uzun süredir devam eden baskıcı sistem içinde ne kadar kar etsen de büyüme sınırına takılan kredi hacmini dikkate aldığımızda tereddüt yaratsa da Bankalar kar etmedikleri takdirde ülkede finansal sistem de dar boğaza girer ve kaynak talep edenlerin eli boş kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankaların hiçbir sektörle mukayese edilemeyecek denli denetime ve düzenlemeye tabi oldukları, aldıkları her kuruş gelirin sınırının devletçe belirlendiği bir yapıda Bankaları eleştirmenin arkasında bilgisizliğin cesareti yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Durumu; Bankalara yapılan bir şikayetin cevaplanma süresi için günlerle kısıt konmuşken, vizeyi değil vize randevusunu alamayan vatandaşlar için dert anlatacak kamusal bir merci olmamasının ironisiyle mukayese etmek gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bankalar taş yesin diyerek teknolojiden insan emeğine ortaya konulan çabaya karşı gösterilen ve hiçbir meslek grubuna reva görülmeyen tutumun arkasında uzun yıllara dayalı popülizm yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye sermaye birikiminde geri kalmaya devam ederken küçük çıkarlar peşinde Bankacılık ve Bankacı emeği değersizleşiyor. Türkiye’de hiçbir sorun nedensiz doğmuyor<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>

<div>
<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/medusanin-sali-ve-cevapsiz-kalan-soruya-dair-10948" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/medusanin-sali-ve-cevapsiz-kalan-soruya-dair-10948</a></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> <a href="https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/bankalarin-2025-yili-karlari/878394" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/bankalarin-2025-yili-karlari/878394</a></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a> <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-2025-para-nerde-araba-nerde-12043" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-2025-para-nerde-araba-nerde-12043</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-13029</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bazı şeyleri aşıp SOLuklanmaya ihtiyacımız var</h1>
                        <h2>Anadolu bir mermer değil, adeta bir mozaik. Ancak modernizmin tektipleştirici aklı, mozaikten rahatsız olup mermerde diretiyor. 'Seküler Beyaz Türk'ten 'Sünni Türk Erkeği'ne evrilen 'makbul vatandaş' stereotiplerinin dışında kalanlar nasıl ötekileştirildi? Gökkuşağına kin besleyip karanlığı tercih eden monist devlete karşı çoğulcu bir gelecek tasavvuru</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-1775580512.webp">
                        <figcaption>Bazı şeyleri aşıp SOLuklanmaya ihtiyacımız var</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankaralı olanlar bilir, Eskişehir yolu hattı üzerinde internet veya genel olarak telefon çekmez. Bu nedenle düzenli bir şekilde metro kullanan kişilerin kendine ek bir hobi edinmesi gerekir ki yolculuk daha çekilebilir hale gelebilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benim de uzun yıllardır metro yolcuğunda yapmaktan en keyif aldığım şey ya daha önceden kaydettiğim köşe yazılarını okumak veya kitap okumak fakat nispeten soft, siyasi yazılar içeren kitaplar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hususta bi süredir devamlı okuduğum birkaç isim var. Bunlardan biri de solu geleneksel anlamından çıkarıp farklı bir şekilde yorumlayan ve bir dönemin yeni sol siyasetini temsiliyetine soyunmuş ÖDP’nin bünyesinde yer almış Ufuk Uras.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın zamanda yeniden basılan, ‘’Kurtuluş Savaş’ında Sol’’ isimli kitabını okudum, güzel bir çalışma olmuş fakat, özellikle de bi süredir post-modernizm çalışırken, bu kitapta Türkiye soluna dair beni de aydınlattığını düşündüğüm birtakım şeyler buldum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kitap ilk meşrutiyetten başlayıp Anadolu’daki sol hareketleri tahlil ediyordu. 68’lere baktığımızda kimlik hareketini de içerisine alan bir solu görmek zordur. Evet buradan Kürt Hareketi çıkmıştır, belli başlı aydınlar etrafında oluşan bir kadın hareketi de vardır fakat Batı’da ortaya çıkan ve popülerleşen akımların topraklarımıza geç gelmesinden kaynaklı, kimlik hareketini de içerisinde barındıran bir sol da ülkemizde kendini çok sonraları göstermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TİP’in özellikle Mehmet Ali Aybar’ların Doğu Mitingleri düzenlemesi aslında o dönem solunun emek-sermaye veya işçi-kapital bazlı siyasetini nispeten aştığını gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bile gözlemlediğim bir şey var ki o da şu: kendisini solun herhangi bi fraksiyonunda tanımlayan veya solun herhangi bi fraksiyonunu benimsediğini söyleyen insanların birçoğu konu, kadın veya LGBT+ hareketine geldiğinde, hele hele konu etnik temelli siyaset yapan hareketlere geldiğinde bi anda öfkelenmesi veya direkt olarak post-modernizmin solu zedelediğini söylemeleri. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En çok duyduğum veya karşılaştığım ifadelerden birisi de bunlar sosyalist görünümlü liberaller tabiri. Bu tabirin kullanıldığı kişiler ise daha demokratik, ezilen kimliklerin de hak savunuculuğunu yapan, aslında batıda 60’lı yıllarda ortaya çıkmış fakat ülkemizde 90-2000ler civarında siyasal ve kamusal alanda yer bulmuş bir sol. Aslında yeni sol da diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni sola önceden yazdığım bir yazımda uzun uzadıysa değinmiştim. Frankfurt Okulu’ndan çıkan, modernizmin kişilere dayattığı monizmi aşan, iki dünya savaşından sonra büyük hezimetlerin, psikolojik ve toplumsal kırılmaların ardından ortaya çıkan bir sol.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Şu anda yeni sol ülkemizde kendisine biraz CHP’de biraz TİP’te ve demokratik Kürt hareketinde yer buluyor yani DEM/HDP geleneğinde. Türkiye’de zaten ortodoks marksist sol hiçbir zaman parti bazında potansiyelini bulamadı, bunu derken bu sol hareketi suçlar bir noktadan asla yazmıyorum. Mustafa Suphi’lerin TKP’sinin, erken cumhuriyet dönemi Türkiye solunun ve Kürt solunun akıbeti belli maalesef. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında bu yazıyı yazmaya iten sebeplerden bir tanesi de dünyada popülist sağ/aşırı sağ yükselirken (en azından bu söylem birçok kişinin diline pelesenk olmuşken) Mamdani, Rob Jetten, Hannah Spencer, Catherine Martina Ann Connolly, Cem Özdemir ve Pedro Sanchez gibilerin seçim başarısı elde etmiş veya halihazırda edebiliyor olması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alternatif sağ ortaya çıkmadan, popülist aşırı sağ (özellikle de AfD) bu oy oranlarını yükseltmeden önce Avrupa’daki neredeyse her ülkede siyaset iki ana aktör üzerinden dönüyordu. Muhafazakâr merkez sağ veya liberaller ve sosyal demokrat merkez sol. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel ısınma, çevre sorunları, göçmen akışı, Avrupa’daki multikültürel yapı yakın vadede iktidara gelecek potansiyeli olmasa bile ki, 2021 AB Parlamentosu seçimlerinde inanılmaz bir başarı gösterdiler, aktör ortaya çıkardı: Yeşiller. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayatta birçok şeyin antagonizma yarattığını düşünürüm. Bu yüzden alternatif sol alternatif bir sağ da üretti. Bugün belki alternatif sağ ve yeni solun güçlü olduğu örneğini en rahat İngiltere ve Almanya’da görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herakletiosçu bir şekilde baktığımızda hiçbir şey aynı kalmamakta, hayat bir akış ve değişim içerisinde. Hiçbirimiz, hiç kimse bu dünyaya da kazık çakmadı. Sistemin kendi partileri, sistemin güçlü partileri, sistem çıkmaza girmişken kan kaybedebiliyorlar. Muhafazakâr/Liberal merkez sağ ve sosyal demokrat merkez sol bu yüzden gerileyebiliyor. Burada asıl yıldızı parlayan, güçlü aktör sistemin pek de alışık olmadığı partiler olabiliyor. Aslında bu da değişimin bize bi göstergesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sistem, aydınlanmadan bu yana şekillenen, euro-centric, monist ve evrenselci reflekslere sahipti. Modernizm dediğimiz şey disipliner gözetim toplumunu oluşturdu ve kitleleri bu yöntemle dize getirdi. Bunu yaparken de en önemli silahı monizmdi aslında yani kişilerin tektipleştirilmesi. Modern ulus devlette ve 80’ler sonrası neo-liberal yönetimlerde bunu rahatlıkla görebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik ve özgür bir toplumun önündeki en büyük engel kuşkusuz modern ulus devletin bu kadar ön planda olması. Bu hususta modern ulus devlet aydınlanma aklından feyz aldığı için kendine evrensel birey modeli inşaa ediyor. Bizim ülkemizde bu evrenselleştirilmiş ve normalize edilmiş insan modeli ilk başlarda seküler, eğitimli beyaz Türk modeliydi. Daha sonraları muhafazakar-milliyetçi merkez sağ daha dominant olmaya başladıkça bu stereotip seküler, sünni beyaz Türk oldu. Şu anda ise Sünni Türk erkek diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Monist reflekslerle oluşturulan bu stereotiplerin dışarısında kalan kimlikler ise öteki olarak tanımlanıyor. Dominant olanın ötekisi. Maalesef sosyolojik olarak bizim toplumumuz çokkültürlü fakat çokkültürcü olmayan bir toplum. Anadolu bir mermer değil adeta mozaik. Fakat algılayış biçimi olarak modernizmin etkisine o kadar kapılmışız ki kendimizden olmayanı hemen ötekileştiriyoruz. Mozaikten rahatsız olup mermerde diretiyoruz. Gökkuşağına kin besleyip karanlığı tercih ediyoruz. Çoğulcu, demokratik ve özgür bir geleceği tasavvur etmeyi değil içerisine battığımız bataklığı güzelliyoruz. Belki de bu yüzden bazı şeyleri aşıp soluklanmaya ihtiyacımız var.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/gurultulu-sessizlik-anne-baba-kiz-kardes-erkek-kardes-13028</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Gürültülü sessizlik: Anne, baba, kız kardeş erkek kardeş</h1>
                        <h2>Birbirimizi duymadığımız masalardan neden kalkmıyoruz? Jarmusch'un son filmi üzerinden ailenin; bir sığınak ya da savaş alanı olmaktan çıkıp derin bir 'mesafe'ye dönüştüğü o nötr ama ağır boşluğu konuşuyoruz. Sesin olduğu ama temasın olmadığı hayatlara dair, çözümsüz ama tanıdık bir yüzleşme.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gurultulu-sessizlik-anne-baba-kiz-kardes-erkek-kardes-1775579655.webp">
                        <figcaption>Gürültülü sessizlik: Anne, baba, kız kardeş erkek kardeş</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Masa da masaymış ha</em><br />
<em>Bana mısın demedi bu kadar yüke</em><br />
<em>Bir iki sallandı durdu</em><br />
<em>Adam ha babam koyuyordu.”</em></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Edip Cansever</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jim Jarmusch’un son filmi <em>Father Mother Sister Brother</em> (<em>Anne Baba Kız Kardeş Erkek Kardeş</em>) aileyi, yani benim çenemin en düşük olduğu konuyu, odağına alıyor. Yeni yıl yazılarına bile bir yolunu bulup aileyi dağıtmayı iliştiren biri olarak bu kez ters köşe yapıp o kurumu teğet geçmeye niyetliyim. En azından deneyeceğim. Daha çok, birbirimizi duymadığımız, hatta duymaya da pek niyet etmediğimiz, bu çağın içinden söz üretmeye çalışacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son yıllarda aynı masada oturup başka yerde olduğumuz günlerden geçiyoruz. Cümlelerin kurulduğu, birinin bir şey anlattığı ve diğerinin cevap verdiği ama aslında kimsenin kimseye değmediği masalar… Sesin olduğu ama temasın olmadığı masalar. Bazen de tam tersinin olduğu masalar: sesler birbirine değer, diyaloglar tenis topu gibi havada gidip gelir. “Evet,” dersiniz, “şimdi oldu.” Kendinizi o anın içinde hissedersiniz. Sonra bir rüzgâr çıkar, top uçar gider. Geriye, o tanıdık şey kalır: gürültülü bir sessizlik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jim Jarmusch sineması yıllardır tam olarak bu hissin etrafında dolaşıyor. Onun karakterleri hiçbir zaman dramatik kopuşların insanları olmadı. Daha çok, hayatın biraz kıyısında kalmış, ritmi bir yerden kaçırmış insanlar. Ne tam dışarıdalar ne de gerçekten içeride. Bir şekilde varlar ama o varoluş hep yarım. Onun sinemasında hikâyeden çok hâl vardır. Bir yere varılmaz, bir şey çözülmez. İnsanlar konuşur ama o konuşmanın içinde bir eksiklik kalır. O eksiklik de filmin asıl malzemesidir zaten. Bu yüzden <em>Anne Baba Kız Kardeş Erkek Kardeş</em>, ilk bakışta çok basit görünen bir yerden başlasa da, aile, aslında en zor sorulardan birine giriyor:&nbsp;<strong>Birbirimizi duymadığımız masalardan neden kalkmıyoruz? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film üç parçalı bir yapı kuruyor ama bu parçalar bir bütün oluşturmuyor. Daha çok birbirine değmeden geçen hayatlar gibi. ABD’nin kırsalında bir baba, Dublin’de bir anne, Paris’te iki kardeş. Aynı hikâyenin içindeler ama aynı duygunun içinde değiller.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman da öyle işliyor zaten. Herkesin zamanı başka. Birinin geçmişi hâlâ çok canlı, diğerinin bugünü bile bulanık. Bir yerde çay çoktan soğumuş, başka bir yerde çocukluk hâlâ buzdolabında saklanıyor. Ortak bir an yok. Belki de film tam olarak bunu söylüyor: birlikte yaşamak, aynı zamanı paylaşmak anlamına gelmiyor. Bu da aile fikrini ilginç bir yere çekiyor. Çünkü alıştığımız anlatılarda aile ya bir sığınaktır ya da bir çatışma alanı. Burada ikisi de değil. Ne büyük kavgalar var ne de büyük sarılmalar. Daha zor bir şey var: <strong>mesafe.</strong> Ve bu mesafe bağırarak değil, sessizlikle kuruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmde en çok dikkat çeken şeylerden biri de bu: insanlar birbirine kötü davranmıyor, ama iyi de davranmıyor. Her şey nötr gibi. Ama o nötrlüğün içinde bir ağırlık var. Sanki herkes bir şey söylemesi gerektiğini biliyor ama ne olduğunu bilmiyor. Jarmusch’un ustalığı da burada zaten. Büyük sahneler kurmuyor; küçük anları uzatıyor. Bir bakış, yarım kalmış bir cümle, bir odada tek başına duran bir insan… Bunları öyle bir yerleştiriyor ki, bir süre sonra film dediğimiz şey tam olarak bunlardan ibaret oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oyunculuklar da bu minimal yapıyı çok iyi taşıyor. Adam Driver yine içten içe kaynayan ama bunu dışarı vermeyen bir karakter çiziyor. Charlotte Rampling neredeyse donmuş bir zarafetle duruyor; sanki zaman ona uğramamış gibi. Cate Blanchett ve Vicky Krieps sahnesindeki o tuhaf yapaylık ise filmi kırmıyor, aksine derinleştiriyor. Indya Moore ve Luka Sabbat ise finalde o sert yüzeyi bir anlığına yumuşatıyor. Çok değil, ama yeterince.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/images%20(30).jpeg" style="height:251px; width:201px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film boyunca tekrar eden küçük şeyler var: anlamsız gibi görünen sorular, yarım kalan diyaloglar, gündelik detaylar. Ama mesele zaten bu “anlamsızlık” hissi. Çünkü hayat da çoğu zaman böyle ilerliyor. Büyük açıklamalar yok. Net cevaplar yok. Sadece olup biten şeyler ve birbirini duymayan insanlar var, buna rağmen masadan kalkmayan...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve film bir noktada kulağına eğilip iki ayrı şey fısıldıyor gibi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeyin bir anlamı olmak zorunda değil.<br />
Ama o duyulmadığın masadan neden kalkmıyorsun?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de bu yüzden film izlerken değil, bittikten sonra yerleşiyor. Çünkü sana bir sonuç vermiyor. Bir duygu ve bir soru bırakıyor. Adını koyamadığın bir şey.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başa dönersek, o masa.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de en zor şey, aynı yerde oturup gerçekten orada olabilmek. Sadece fiziksel olarak değil; zihnen de duygusal olarak da… Jarmusch’un filmi bunu yapamayan insanların hikâyesi değil aslında. Bunu yapmanın ne kadar zor olduğunu kabul eden insanların hikâyesi. Ve o yüzden filmle aranda tuhaf bir yakınlık kuruluyor çünkü bir noktada şunu fark ediyorsun: Sorun onların ailesinde değil.<br />
(Buraya gelmeyeceğim demiştim ama…)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorun, zorunlu masalara oturtan “aile” dediğimiz şeyin kendisinde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de en rahatsız edici olan şu; insan en çok, kalkamadığı masada duyulmuyor. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hemserimiz-kleantes-diyor-ki-13027</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Hemşerimiz Kleantes diyor ki…</h1>
                        <h2>Anadolu, sadece Bizans ve İslam’ın değil, evrensel eşitlik idealini savunan Stoa felsefesinin de beşiğidir. Assoslu Kleantes ve Mersinli Khrysippos'un 'Logos' (Evrensel Akıl) anlayışı, Kur'an'daki 'Kelam' ve tasavvuftaki 'Vahdet-i Vücud' ile nasıl bu kadar örtüşebiliyor? Kur'an'da bahsedilen 124 bin peygamberden biri Assoslu bir filozof olabilir mi? Antik çağın bu aydınlık zihinlerini 'pagan zındıklar' diyerek reddetmek yerine, ortak mirasımız olarak kucaklamanın felsefi ve teolojik temelleri.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hemserimiz-kleantes-diyor-ki-1775578964.webp">
                        <figcaption>Hemşerimiz Kleantes diyor ki…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu sayfalarda <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/farabiye-mi-yoksa-allahin-gavurlarina-mi-kulak-verelim-12421">“Farabi’ye mi Yoksa Allah’ın Gavurlarına(!) mı Kulak Verelim?”</a> diyerek ahkam kesen adam, “bu kez pagan bir zındıka kulak verilmesini mi öneriyor?”!</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Her şeyden önce “hemşerimiz olan” o adamın münkir ya da zındıklığı tartışılır. Malum, Kur’an-ı Kerim’de adı zikredilmeyen 124.000 peygamberden söz edilerek, “her iklimde bulunduğuna” inanılır ve Socrates, Aristoteles, Platon gibi düşünürler bu varsayım içine alınır. Behramkaleli (Assos) Kleantes (M.Ö. 331- M.Ö. 232) neden bu kadro içinde bulunmasın?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O dönemlerde Musevilik dışında tek tanrılı din yoktu. Tahrif edilip edilmemesi bir kenara, Eski Ahit, Yeni Ahit, İncil’deki Yahudi Peygamberler dışında tarih kitaplarında başka peygamber ismine rastlanmıyor. Bu adam ve kurucuları arasında olduğu Stoa Felsefesi, “tek tanrıcılık” bağlamında üzerinde durulması gereken yorumları gündeme getirebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün bizim vatanımız olan Anadolu, Ege’nin karşı kıyısı Hellas’tan çok önce görkemli bir uygarlık ve kültür ortamı yaratmıştı. Bugünkü adıyla Behramkale olan Assos, daha M.Ö. VII. Yy’da düzgün sokakları, düzenli evleri, kanalizasyon şebekesi ve görkemli Athena mabediyle Atina’ya fark atıyordu. Grek dünyasının Tanrıça Athena’ ya sunduğu Acropolis’ teki Parthenon 200 yıl sonra inşa edilir ve kentin yaşanabilir hale gelmesi için 100 -150 yıl daha beklemek gerekecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kültür ve uygarlığın beşiğidir Anadolu…Matematikteki başat teoremleri ortaya koyan Thales (M.Ö.624-548) Milet’ li, Pisagor (M.Ö.570-495) Sisamlı’dır. Trigonometriyi geliştirip ay ve güneşin uzaklıklarını ölçmek isteyen Hipparkhos (M.Ö.190-120) İzniklidir. Tarihin Babası olarak anılan Herodot (M.Ö. 484-425) Bodrum; coğrafyayı bilimsel temellere oturtan Strabon (M.Ö.64- M.S.25) Amasya doğumludur. Bilimsel tıbbın kurucusu Hipokrat (M.Ö.460-370) İstanköylü (Kos) olup, tabipler onun öğrencisinin kaleme aldığı yeminle mesleğe başlarlar. Antik dönemlerde başlayan bilimsel tıp geleneğini Dr.Galen (M.S.129-216) adlı Bergamalı hemşerimiz sürdürür. Daha niceleri… Büyük İskender’e “gölge etme başka ihsan istemem” diyerek kafa tutan Diyojen (M.Ö. 412-323) Sinoplu; kâinatın yaratılışını çok tanrılı dinler dışına çıkarak bilimsel temellere dayandırmak isteyen Anaximenes’ler, Aneximandros’ lar, Herakleitos’lar hepsi ama hepsi Anadoluludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">M.Ö. 331 yılında dünyaya gelen Kleantes böyle verimli bir coğrafyanın çocuğudur. Doğduğu belde sade Anadolu’nun değil, Atina’dan gelerek Assos’ta Felsefe Okulu açıp üç yıl kadar eğitim veren Aristoteles kültür ve felsefesinin mirasçısıdır. Botanik biliminin kurucusu Midillili Theophrastus ve Anadolulu (Kalkedon-Kadıköy) Xenocrates’le birlikte M.Ö. 345-346 yıllarında burada eğitime başlayan Büyük Üstat, Atina’daki meşhur Lykeion (Lise- Lyceum) okulunu on yıl sonra açar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Böyle bir kültür birikimi içinde yetişen Anadolulu Kleantes kırklı yaşlara doğru Atina’ya geçerek, Fenikeli-Kıbrıslı Zenon’un (M.Ö. 334-262) kurduğu Stoa ekolüne katılır. Önce mürit, sonra hoca ve üstadının ölümünden sonra 40 yıl kadar yöneticilik görevini üstlenir. Assoslunun yardımcısı da başka Anadoluludur: Mersinli Khrysippos (Krisippos. M.Ö. 279-206)…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugünkü demokratik, hümanist, eşitlikçi ,evrenselci devlet ve hukuk anlayışının temelleri Anadolu’ya dayanmaktadır… Çok tanrı anlayışını ciddi bir şekilde eleştirenler bizim hemşerilerimizdir… Assoslu Kleantes, Mersinli Krisippos ve üstatları Kıbrıslı Zenon… Stoa okulunun ilk kurucuları tüm Helenistik Dönemi etkileyip köle filozof Pamukkaleli (Hierapolis) Epiktetos (M.S. 50-135) ve imparator filozof Marcus Aurelius’u (M.S.121-180) gibi değişik sosyal katmanlardan gelen düşünürlerin doğumuna yol açmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Büyük İskender’le M.Ö.330 yılında başlayıp M.Ö.30 yıllarında kadar uzanan Helenistik Dönemde Stoa felsefesi, özellikle ezilen kitleler açısından büyük itibar kazanır. Baskıya maruz kalan ilk Hristiyanlara Stoa umut verir; Stoa’da<em> logos</em> diye adlandırılan “Söz-Evrensel Akıl” İsa Peygamberle özdeşleştirilir. “Hz. İsa’nın“ <em>bir yanağına tokat atana öteki yanağını uzat </em>“dediği bu inanç kurumsallaşıp ceberrutlaştığında Zenon da, Kleantes de, Krisippos da çöpe atılır, onların yerini köleliği savunan, kadını küçümseyen Platon ve Aristoteles alır. Her iki filozofun önemi ve evrensel düşünce boyutuna katkıları büyüktür ama eşitlik konusunda eleştirel konumdadırlar. Oysa bizim hemşerilerimiz, Kilise Babaları tarafından sınıf temeline dayalı kurumsallaşan dinler karşısında can simidi olmuşlardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Stoa diyor ki…</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Varoluş global bir ateşin, l<em>ogosun</em> taşmasıdır… Taşar ve değişik tezahürler şeklinde biçimsellik kazanır… Varoluşun tezahürleri içinde canlı-cansız, insan-hayvan-bitki, hepsi bir bütünlük arzeder… İslam tasavvufunda Allah-u Teala’nın sudur eylemesi anlayışını anımsatmıyor mu?</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ateş aynı zamanda <em>logos,</em> yani evrensel akıldır, evrensel “sözdür”… Kur’an- Kerim Nisa Suresi 171. ayet aynen şöyledir: “<em>Meryem oğlu Mesih İsa, Allah’ın elçisi ve Meryem’e ulaştırdığı kelimesi-sözü ve O’ndan bir ruhtur…</em>”<em> Logos’</em>u ilk Hristiyanların "kelam anlayışı “içinde Hz. İsa ile özdeşleştirdiğine değindik. Nisa Suresinde “söz” kelimesi sürdürüldüğüne göre burada da Kleantes’i “Kur’an’da adı geçmeyen 124.000 peygamber” bağlamında ele almak mümkün mü?</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tüm bu mülahazalar, felsefe ve Kelam İlmine vakıf, ufku açık İslam Alimlerinin yorumunda sağlıklı hale gelerek Vahdet-i Vücud anlayışı içinde değerlendirilebilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hemşerimiz Kleantes tanrı bağlamında Zeus’ten söz eder ve onun için bir “ilahi”(Hymn) yazar. İlahisinde tek tanrıya methiye gündemde olup diğer tanrılardan söz etmez. Tek tanrının adı bizde Allah, Yahudilerde Yahve, İngilizce de God, Fransızca da Dieu , Grekçe de Zeus’tan bozma Theos’ tur. Her millet kendi diline göre “Tek Tanrıyı” adlandırır. Sonradan Müslüman olan Türklerin Tengri yerine Arapça “Allah’ı” benimsemeleri doğaldır. Arap Hristiyanlar da tanrı karşılığı olarak Allah sözcüğünü kullanmaktadırlar. Önemli olan adlandırma değil kavram ve onun mahiyetidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">"Aklı aracılığıyla , her insan Evrensel Akılla, <em>logosla </em>iletişim içindedir." Bu yaklaşım başta İmam Azam Ebu Hanife olmak üzere İslam düşünürlerinin önemli bir bölümünün kabul ettiği ”İrade-i Külliye ile irade-i cüziye arasındaki” sürekli irtibat anlayışına benzemiyor mu? </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Stoa düşüncesinin” sudur eden<em> logosun” </em>tümel ve bütünsel bir Evrensel Akıl olarak tezahür etmesi, hukuk ve devlet felsefesine yansıyan eşitlikçiliğin esasını oluşturmaktadır. Herkes bu tanrısal bütünlük içinde olduğuna göre efendi-köle, kadın- erkek, farklı kültür, ırk ve inanç ayırımı yapmak varoluşun mantık ve yapısına ihanet anlamına gelir. Bu nedenle hukuk düzenleri ve siyasetin temeli, adaletin içeriğini oluşturan eşitlik ilkesidir. Hukuk düzenleri meşruiyetlerini bu mantıksallığa, yani doğaya ihanet etmeme ölçütüne dayandırmak mecburiyetindedirler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Evrensel Devlet kurma ideali<em> logos </em>bütünlüğünün gerekliliğidir. Felsefe terminolojis ile <em>nomos’un </em>(sosyal, siyasal ve hukuksal düzen) meşruiyet ölçütü<em> fiziz’l</em>e (Varoluşsal doğal düzen) örtüşmesine bağlıdır. Fizisin bütünlük (vahdet) konumunun gereği olarak<em> kozmopolis </em>(evrensel devlet düzeni) kurulmalıdır. Bu yaklaşım Birleşmiş Milletler düşüncesinin öncüllüğü olarak değerlendirilebilir. Aynı görüşü Kant’a 2000 yıl sonra gündeme getirmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hem inanç boyutunda, hem de kültür, uygarlık ve coğrafya bağlamında devamlılık söz konusu ise hemşerimiz Kleantes’e neden sahiplenmeyelim? Çok daha tutucu bir İslam yorumu içindeki Mısır, Firavunlarına sahip çıkıp Kahire’nin önemli caddelerine Ramses, Tutankamon adlarını verebiliyorsa, sevgili Assoslular da denize inen kıvrımlı yola Kleantes’in adını verip heykelini dikmelidirler. Kentin girişindeki Aristoteles heykeliyle birlikte hemşerimize sahiplenmemiz daha anlamlı olmaz mı?</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/erken-secim-ara-secim-ve-chp-13026</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Erken seçim, ara seçim ve CHP</h1>
                        <h2>İktidarın genel kanısı Özel’in blöf yaptığı yönünde" ve "dar bölge seçimini andıran bir siyasal zeminde AKP de en az CHP kadar vekil çıkarabilir" tespitleri, Ankara'daki mevcut güç dengesini okumak açısından son derece kritik. Anayasa Madde 78'in meclis çoğunluğu tarafından bir silaha dönüştürülebilir</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erken-secim-ara-secim-ve-chp-1775577713.webp">
                        <figcaption>Erken seçim, ara seçim ve CHP</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel liderliği Türkiye’nin biran önce erken seçime gitmesi konusunda ısrarcı. Erken seçim talebinin temel dayanağı iktidar bloğunun seçmen çoğunluğunun desteğini kaybettiğine dair tespit. Son yerel seçimde CHP birinci parti çıktı. AKP ile CHP arasındaki oy farkı azalsa da, hala pek çok ankete göre Halk Partisi ülkenin birinci partisi. Muhalefetin iktidara karşı belirgin bir üstünlüğü var. Keza bu okuma belli sınırlar içinde doğru. Ülke başkanlık sistemine geçti. Bu nedenle CHP’nin AKP’den birkaç vekil fazla aldığı bir seçim sonucu o kadar da önemli değil. Başkanlık sistemi koşullarında siyasetin ağırlık merkezi Cumhurbaşkanlığı makamı. Yani Erdoğan’ı yenmek gerekiyor. Bu noktada ise bir çıkmaz var. CHP’nin resmi Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hapiste. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer önemli siyasi figür Mansur Yavaş üzerinde soruşturma ve yargılama baskısı var. AKP-MHP bloğunun adayı Erdoğan. Muhalefetin adayı ise belli değil. Bu nedenle “biz anketlerde öndeyiz” temelli erken seçim talebi siyasal sosyolojik gerçeklerle tam anlamıyla bağdaşmıyor. Ayrıca CHP, bir önceki genel seçimden farklı olarak bir ittifak sistemiyle devam etmiyor yola. Olası bir başkanlık/parlamento seçiminde Kürt hareketi ve sağ milliyetçi muhalefetin ana muhalefetle birlikte hareket etmesinin hiçbir garantisi yok. Ayrıca Erdoğan muhalefetin istediği zamanda değil, kendisi için en avantajlı koşullarda erken seçime gitmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erken seçimin yokluğunda ara seçim meselesi gündeme geldi. Aslında CHP’ye yönelik ilk belediye operasyonlarından bugüne ara seçim talebi çeşitli mecralarda dile getirilmiş, ancak Özel önerilere kapıyı kapatmıştı. Şimdi aynı CHP liderliği ara seçim talebiyle yeni bir siyasal strateji belirlemeye çalışıyor. Öncelikle hukuki duruma değinelim. Yerel yönetimlerde ara seçim/erken seçim gibi bir gündem mevcut anayasal/yasal mevzuat içinde mümkün değil. Belediye başkanı görevi bırakırsa belediye meclisi bir üyeyi başkan seçer. Belediye meclisinde asıl üyelerde bir eksilme olursa partinin yedek üyesi boşluğu doldurur. Yedek üye yoksa oy oranına göre sıradaki yedek üye çağrılır. Sonuç olarak yerel yönetimlerde 5 yıldan önce seçim yenilemek için kanuni değişiklik lazım. CHP’den seçilen pek çok belediye başkanı tutuklu. Yasa belediyede yeniden seçime izin verse ana muhalefet pekala bu olasılığı siyasi iktidara karşı politik bir meydan okumaya dönüştürebilirdi. Ama o yol kapalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TBMM’de ara seçim ise anayasa madde 78 ve milletvekili seçim kanunu 7. maddeye göre mümkün. Üyeliği sora eren vekil sayısı 30’a ulaştığında 3 ay içinde ara seçime gidiliyor. CHP liderliğinin planı 22 milletvekilini istifa ettirerek ara seçimi zorlamak. Ancak bu plan bir dizi soruna gebe. Öncelikle vekillerin istifası tek başına sonuç doğurmuyor. Meclisin istifa kararını salt çoğunlukla onaylaması gerek. Çoğunluk ise AKP-MHP bloğuna ait. Özel’in seçim açıklamasından sonra MHP, DEM ve AKP ara seçime kapıları kapattı. İktidarın genel kanısı Özel’in blöf yaptığı yönünde. Ayrıca CHP’li vekiller istifa ederse genel kurulun istifa ve dokunulmazlık meselesini birlikte ele alması mümkün. Bir anda kendi kalesine gol atmış bir ana muhalefet partisiyle karşı karşıya kalabiliriz. Aynı anda çok sayıda vekilin vekilliği düşürülebilir ve dokunulmazlıklar da kalkabilir. Bu arada AKP’nin CHP’nin hamlesi karşısında daha nüanslı çalışması da mümkün. Ara seçim için gerekli 22 istifadan 20’sini onaylayabilir mesela meclis çoğunluğu. Bu durum da CHP 20 vekilini kaybeder ve ara seçim de yapılamaz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyelim ki, iktidar ana muhalefetin seçim restini gördü ve ülke ara seçime gitti. CHP’nin kaybettiği 22 vekilinin hepsini alması imkansız. İhtimal ki olası bir erken seçimden birinci çıkacak ana muhalefet. Ancak dar bölge seçimini andıran bir siyasal zeminde AKP de en az CHP kadar vekil çıkarabilir. Tabii bu noktada CHP’nin görünürdeki planıyla gerçek niyeti arasında fark olduğunu söyleyen bir yorum da var. Şöyle ki, İmamoğlu’nun henüz hiçbir cezası kesinleşmiş değil. Olası bir ara seçimde İmamoğlu’nu vekil yapmak istiyor olabilir CHP liderliği. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada Özel’in parti turları söylem değişikliğini de beraberinde getirdi. 22 vekil istifasının getireceği sonuçlar yeni yorumlara yol açtı. CHP liderliği ara seçim için 30 vekil sınırına ulaşmaya ihtiyaç olmadığını, mevcut 8 vekil için bile ara seçim yapılabileceğini söyledi. Bu anlatı anayasa, milletvekilliği seçim kanunu ve YSK içtihatlarının bir hayli dışında. İşin asılı ise şu: Ara seçim kararı TBMM iradesine bağlı. Üye tam sayısının %5’i boşa çıktığında bu iradenin gösterilmesi zorunlu. Meclis iradesinin bağlandığı son durum ise bir ilin veya seçim çevresinde vekil kalmaması. Böyle bir şey olursa da ara seçim yapılmak zorunda. Özel’in hedefi eğer İmamoğlu’nu meclise taşımaksa zorlayacağı hüküm bu olmalı. Ancak 1 vekille temsil edilen Tunceli’de mevcut milletvekili DEM üyesi. DEM ise ara seçime sıcak bakmıyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her bir olasılığı tarihsel bir patika olarak görebiliriz. Hangi yolun işlerlik kazanacağı hususu ise kısa sürede açıklığa kavuşacaktır. CHP’nin ara seçim önerisini parantez içine alarak daha derin bir yerden tartışmayı yürütmek de mümkün elbette. Öncelikle CHP’nin söylemiyle eylemi arasında tutarsızlık var. Parti elitleri AKP’yi baskıcı ve otoriter bir rejim kurmakla itham ediyor. CHP liderliğine göre ülkede yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, basın hürriyeti ve adil yarışma koşulları yok. Parti ile devlet arasındaki eklemlenme düzeyi devletin tarafsızlığına zarar veriyor. Dahası siyaset fazlasıyla şahsileşmiş durumda. Ülkeyi yönetme gücü ve yetkisi tüm kurumları pasif bir içeriğe mahkum edecek biçimde tek bir kişiye devredilmiş durumda. Bu analizin olgusal durumu ne ölçüde karşıladığı ayrı bir tartışma konusu. Ama eğer ana muhalefet söylemleştirdiği iktidar imgesi konusunda samimiyse seçim ve meclis gibi konularda daha radikal bir tutum takınmak zorunda. Hem ülkede otoriter bir yönetim var, demokrasi ve hukuk ortadan kalktı deyip hem de seçimlere girmek kendi içinde tutarlı bir pratiğe karşı gelmiyor. Halk Partisi şu ana kadar seçim boykotu ve meclisten tümüyle çekilme seçeneklerini hiç denemedi. Seçimlere katılarak politik hayatı meşru hale getiren kendileri. Şüphesiz ki demokrasilerde her politika belli bir riski içinde barındırır. Tek bir doğru yok. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak CHP’nin söylemi ile eylemi arasındaki uçurum bir inandırıcılık sorununa yol açmakta. Ya Türkiye’deki demokrasi koşulları gerçekten de CHP’nin anlattığı gibi ve ne yazık ki seçimin sonucu önceden belli ya da CHP elitleri bilinçli bir şekilde abartılı bir söylem kullanıyor. Bugün, bu koşullarda dahi ülkede seçim yoluyla iktidar değişikliği mümkünse, ama CHP, AKP’yi iktidardan indiremiyorsa bu sonuç doğru adayı doğru stratejiyle birleştiremeyen muhalefetin tarihsel beceriksizliğinden kaynaklanıyor olabilir. İktidarı abartılı bir şekilde otoriterlikle suçlayan ana muhalefet bu yolla kendi eksik ve yanlışlarının seçim yenilgilerindeki katkısını dikkatlerden kaçırıyor.&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp; </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trumpin-tas-devri-tehdidi-iran-savasi-nereye-gidiyor-13025</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump’ın “Taş Devri” Tehdidi: İran Savaşı Nereye Gidiyor?</h1>
                        <h2>Trump’ın 'İran’ı taş devrine döndüreceğiz' çıkışı, Tahran’a yönelik basit bir öfke patlaması değil, sivil enerji altyapısını ve günlük hayatı bilerek hedef alan yeni bir savaş doktrininin ilanıdır. Bu söylem, Amerikan kamuoyuna zafer vaat ederken, Avrupalı müttefiklere 'yanımda yoksanız yükünüzü çekmem' mesajı veriyor ve Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ekonomiyi eşi görülmemiş bir gerilimin içine sokuyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trumpin-tas-devri-tehdidi-iran-savasi-nereye-gidiyor-1775502501.webp">
                        <figcaption>Trump’ın “Taş Devri” Tehdidi: İran Savaşı Nereye Gidiyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın televizyon ekranında, “İran’ı ait olduğu yere, taş devrine geri göndereceğiz” cümlesini kurduğu an aslında sadece Tahran’a değil tüm dünyaya sesleniyordu. ABD Başkanı, savaşın 34. gününde yaptığı konuşmada hem “görüşmeler sürüyor” diyerek diplomasiye atıf yaptı hem de İran’ın enerji altyapısını eşzamanlı vurmaktan söz ederek yeni ve daha sert bir aşamaya geçileceğinin işaretini verdi. Bu söylem, İran’la sınırlı bir operasyon anlatısından, toplumu hedef alan ve ülkeyi ekonomik, sosyal ve siyasi bakımdan geriye itme niyetini ima eden bir savaş tasavvuruna geçiş anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çıkış, Amerikan kamuoyuna “zafer ufukta, biraz daha sabredin” mesajı verirken, Tahran’a ise “müzakere et, yoksa yıkımı göze al” baskısı kurmayı hedefliyor. Ancak mesele sadece İran değil, Trump bu mesajda eşzamanlı olarak NATO’ya yükleniyor, Avrupa’yı yeterince destek vermemekle suçluyor ve ABD’nin müttefiklerine ihtiyaç duymadığını söyleyerek savaşın siyasal zeminini yeniden kuruyor. Washington’dan yükselen bu ton, Atlantik İttifakı’nın geleceğini, Ortadoğu’daki dengeyi ve küresel ekonomiyi aynı anda gerilim altına sokuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşanan, klasik bir “rejim cezalandırma operasyonu” olmaktan çıkmış durumda. Trump yönetimi, İran toplumunun enerji altyapısını, üretim kapasitesini ve günlük hayatını hedef alan bir baskı konsepti üzerinden hem Tahran’a hem de isteksiz müttefiklere mesaj veriyor. Bu yüzden “taş devri” sözü bir anlık öfke patlamasından ziyade yeni dönemin risklerini çıplak biçimde gösteren bir siyasi tercih olarak okunmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Trump’ın “Taş Devri” Söylemi: Tehditten Çok Doktrin</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın son konuşmasında altı çizilen konu, askeri hedeflerin kısa süre içinde tamamlanacağı ve önümüzdeki iki–üç haftada İran’a “çok şiddetli darbeler” indirileceği vurgusu oldu. Başkan, İran’ın elektrik santrallerinin ve enerji altyapısının eşzamanlı hedef alınabileceğini açıkça dile getirerek savaşın merkezine sivil hayatı taşıyan bir baskı aracı koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaklaşım, klasik “cerrahi operasyon” dilinden uzak; daha çok, ülkenin modernleşme sürecini geriye itme tehdidi içeren bir cezalandırma mantığına dayanıyor. Üstelik Trump, petrole henüz dokunulmadığını söylerken, bunun bir tercih olduğunu ve isterse İran’ı tamamen ekonomik çöküşe sürükleyebileceğini ima ederek pazarlık masasını da televizyon ekranına taşımış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu söylemin tehlikeli yanı, askeri üstünlüğe güvenen bir liderin, savaş hukukunu ve orantılılık ilkesini söylem düzeyinde dahi geri plana itmesi. “Taş devri” tehdidi İran rejimiyle birlikte, sıradan İranlıyı da hedef alan bir psikolojik savaş unsuru haline geliyor. Bu da gelecekte hesap verilebilirlik tartışmalarını kaçınılmaz kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>NATO’ya Sitem: Müttefiklikten “Yük” Algısına</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın hedefinde yalnızca İran yok. Haftalardır NATO ülkelerine, İran’a karşı yürütülen savaşta yeterince destek vermedikleri gerekçesiyle yükleniyor ve “İran konusunda hiçbir şey yapmadılar, bunu asla unutmayın” sözleriyle Avrupalı başkentleri açıkça teşhir ediyor. Kendi sosyal medya hesabından yaptığı açıklamalarda, ABD’nin NATO’dan hiçbir şeye ihtiyaç duymadığını savunurken, Avrupalı müttefiklerin yıllardır Amerikan güvenlik şemsiyesinden faydalanıp şimdi Hürmüz gibi kritik dosyalarda geri durduğunu öne sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakış, NATO’yu güvenlik ortaklığından çok maliyetli bir yük olarak gören Trump çizgisinin yeni bir versiyonu. İran savaşında “yanımda yoksanız, gelecekte de size borçlu değilim” mesajı, Washington’un bugünkü savaşın yanı sıra uzun vadeli ittifak ilişkilerine de cezalandırıcı bir gözle baktığını düşündürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaya çıkan manzara, transatlantik ilişkilerde kırılganlık yaratıyor. Avrupa’da birçok başkent, İran savaşına doğrudan ortak olmanın kendi kamuoylarında yaratacağı tepkiyi hesaplarken, Washington ise bunu bir sadakat testi gibi sunuyor. Dolayısıyla iki tarafın siyasi takvimi, risk algısı ve kamuoyu baskısı bambaşka yönlere çekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Avrupa’nın “Bu Bizim Savaşımız Değil” Mesajı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği konusunda destek vermeyeceklerini açıklayan NATO ve AB ülkelerini “kötü sınav vermekle” suçluyor. Buna karşın Avrupa’dan yükselen yanıt özetle şöyle: İran’la yürütülen bu savaş, doğrudan NATO savaşı olarak görülmüyor ve Avrupalı hükümetler kamuoylarının tepkisini göğüslemek istemiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya ve İngiltere başta olmak üzere birçok ülkede, İran’a yönelik geniş çaplı askeri operasyonun bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracağı ve göç, enerji fiyatları, iç güvenlik gibi alanlarda yeni dalgalar yaratacağı kaygısı baskın. Bu yüzden, Trump’ın “yanımızda değilsiniz” çıkışı, Avrupa’da daha çok “bu çatışma yanlış zamanda ve yanlış yöntemle yürütülüyor” şeklinde okunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu karşılıklı gerilim, NATO içindeki işbölümünü de sorgulatıyor. ABD, kendini İran karşısında asıl güvenlik garantörü olarak konumlandırırken, Avrupalı müttefikler daha sınırlı angajman ve diplomasi vurgusuyla hareket ediyor. Bu farklılaşma gelecekte ittifakın hangi krizlere, hangi şartlarda müdahil olacağı sorusunu daha sık gündeme getirecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hürmüz, Küresel Ekonomi ve İran Sonrası Dönem</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu siyasi çekişme, dünyanın en önemli enerji rotalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nda yaşanıyor. Birleşmiş Milletler çatısı altındaki değerlendirmeler, Boğaz’daki fiili kesintilerin küresel ekonomide enerji, ticaret ve finans kanalları üzerinden baskıyı hızla artırdığına işaret ediyor. Enerji fiyatlarındaki yükseliş, ticaret hacmindeki zayıflama ve sıkılaşan finansal koşullar özellikle kırılgan gelişmekte olan ülkeleri zora sokuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum İran savaşının jeopolitik bir hesaplaşmanın ötesinde küresel enflasyon, gıda fiyatları ve borçlanma maliyetleri üzerinden milyarlarca insanın hayatına dokunacağını gösteriyor. Eğer çatışma uzar ve Hürmüz’deki risk algısı kalıcılaşırsa, 2026 yılı boyunca küresel büyüme tahminlerinin aşağı yönlü revize edilmesi kaçınılmaz görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın “taş devri” söylemi bu bağlamda iki katmanlı okunmalı. Kısa vadede İran’ın altyapısını hedef alan bir savaş retoriği, uzun vadede ise küresel ekonomiyi sert bir sınava sokan bir belirsizlik kaynağı. İran’ın nükleer kapasitesi, bölgesel nüfuzu ve vekil aktörleri konusunda yaşanan gerilim ABD’nin güç gösterisiyle bir süre bastırılabilir ancak bu süreçte Ortadoğu’nun merkezinde oluşan ekonomik sarsıntı, Ankara’dan Yeni Delhi’ye kadar geniş bir coğrafyada siyasal kırılganlıkları besleyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta, Trump’ın cümlesi kulağa slogan gibi geliyor olabilir fakat arkasında İran toplumunu hedef alan sert bir güvenlik anlayışı, NATO’ya yönelik hesap soran bir siyasi psikoloji ve Hürmüz üzerinden tüm dünyaya yayılan ekonomik bir şok dalgası var. Bu üç boyut birlikte okunduğunda mesele sadece Tahran ve Washington arasındaki bir çatışma olmaktan çıkıyor ve 2026’nın ve muhtemelen sonrasının uluslararası düzen tartışmalarını belirleyecek bir kırılma noktasına dönüşüyor.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yeni-dunya-duzeni-iran-ve-gazze-sadece-baslangic-13024</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yeni dünya düzeni: İran ve Gazze sadece başlangıç*</h1>
                        <h2>Gazze'deki soykırım sadece başlangıç; teknolojik olarak gelişmiş bir barbarlık çağına, güçlüler için kural olmayan yeni dünya düzenine hoş geldiniz. Chris Hedges, Princeton Üniversitesi’ndeki bu sarsıcı sunumunda, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’yu 'antagonistik etnik adalar' şeklinde parçalama planlarını, uluslararası hukukun iflasını ve Batı’nın 'ahlaki sermayesi' olan Holokost’un nasıl bir 'soykırım aklama' aracına dönüştürüldüğünü ifşa ediyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yeni-dunya-duzeni-iran-ve-gazze-sadece-baslangic-1775501901.webp">
                        <figcaption>Yeni dünya düzeni: İran ve Gazze sadece başlangıç*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze'deki soykırım sadece başlangıç. Hoş geldiniz yeni dünya düzenine. Teknolojik olarak gelişmiş barbarlık çağına. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güçlüler için kural yok, sadece zayıflar için var. Hadi bir güçlüye karşı çık, onun keyfi taleplerine boyun eğmeyi reddet; o zaman üzerine füzeler ve bombalar yağar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu deliliği her gün izliyoruz: İran'a karşı savaş, güney Lübnan'ın doymak bilmez bombalanması ve Gazze'deki acı. Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlar hadım edildi, başka bir çağın işe yaramaz uzantılarına dönüştürüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Bireysel hakların kutsallığı, açık sınırlar ve uluslararası hukuk ortadan kalktı. İnsanlık tarihinin şehirleri küle çeviren, esir nüfusları infaz alanlarına sürükleyen, işgal ettikleri toprakları toplu mezarlar ve cesetlerle dolduran en psikopat yöneticileri intikamla geri döndü ve devasa bir ahlaki uçurum yarattılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasa, yerli ve uluslararası mahkemelerde (Uluslararası Adalet Divanı gibi) bir avuç cesur yargıcın çabalarına rağmen küstahça ihlal ediliyor. Yurtdışında vahşet. Yurtiçinde vahşet.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">BBC muhabiri Lucy Williamson, İsrail'in güney Lübnan'ı "Gazze'yi model alarak yani yıkımın bir çıktısı olarak yeniden barışa giden yol" kisvesinde yok ettiğini bildiriyor. Sadece birkaç hafta içinde Lübnan'da 1 milyondan fazla insan yerinden edildi; bu dünyada kişi başına en yüksek mülteci sayısına sahip ülkenin nüfusunun beşte biri. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna Gazze'deki 2 milyon ve İran'daki 3 milyon yerinden edilmiş insanı ekleyin. Toplam 6 milyon insan evsiz kaldı. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, kırk yıldır ABD'nin İran'la savaşması için lobi yapıyor. Önceki Cumhuriyetçi ve Demokrat yönetimler büyük ölçüde Pentagon içindeki şiddetli muhalefet nedeniyle bunu reddetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pentagon, İran'ı varoluşsal bir tehdit olarak görmüyordu ve ABD veya bölgesel müttefikleri için savaştan olumlu bir sonuç öngörmüyordu. Ancak Donald Trump, damadı Jared Kushner ve golf arkadaşı, emlak geliştiricisi Steve Witkoff'tan oluşan beceriksiz müzakere ekibinin teşvikiyle ki her ikisi de ateşli Siyonistler; İsrail'in tuzağına düştü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İngiltere Ulusal Güvenlik Danışmanı Jonathan Powell, son ABD-İran görüşmelerine katılmıştı ve Kushner ile Witkoff'u "İsrail varlıkları" olarak nitelendirdi. Ulusal Terörle Mücadele Merkezi direktörü Joseph Kent, savaşa itiraz ederek istifa etti ve istifa mektubunda şunu yazdı: “İran ulusumuz için yakın bir tehdit oluşturmuyordu ve bu savaşı İsrail'in ve onun güçlü Amerikan lobisinin baskısı nedeniyle başlattığımız açıktır.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın Şubat 28'de başlamasından beri İran'a yönelik kamuoyu gerekçesi sürekli değişti. İran'ın nükleer programını bitirmek için mi? Balistik füze programını engellemek için mi? Marco Rubio'nun dediği gibi, İsrail vurmaya karar verince ABD varlıklarını güvence altına almak için önleyici saldırı mı? İran hükümetinin kitlesel sokak protestolarında yüzlerce hükümet karşıtı protestocuyu öldürmesi nedeniyle mi? Rejim değişikliği mi? İran'ın sözde devlet destekli terörizmini durdurmak mı? Yoksa bunlar başka bir şeyin kılıfı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kesin olan şu ki, İsrail ve ABD rejim değişikliği istiyor. Ama burada ABD ve İsrail'in yolları ayrılıyor gibi görünüyor. İsrail ayrıca Irak, Suriye, Libya ve Lübnan'da olduğu gibi İran'ın fiziksel olarak parçalanmasını, ülkenin düşman etnik ve dini adalara bölünmesini, özünde İran'ı başarısız bir devlete dönüştürmeyi istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran'da Farslar nüfusun yaklaşık %61'ini oluşturuyor, çeşitli azınlık gruplar (çoğu zaman devlet baskısı gören) kalan %39'u oluşturuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu etnik gruplar arasında Azeriler, Kürtler, Lorlar, Beluçlar, Araplar ve Türkmenler; dini azınlıklar olarak Sünniler, Hristiyanlar, Bahailer, Zerdüştler ve Yahudiler var. İran'ın antagonistik etnik ve dini adalar şeklinde parçalanması, İsrail'i bölgenin hakim gücü haline getirir; komşularını doğrudan işgal etmese bile vekiller aracılığıyla kontrol edip boyunduruk altına almasını sağlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, uzun zamandır arzulanan “Büyük İsrail” hayali için gereklidir. Ayrıca yabancı devletlerin İran'ın dünyanın ikinci en büyük doğalgaz rezervlerini ve küresel petrol rezervlerinin %12'sini kontrol etmesini mümkün kılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail'in Filistinlilere, Lübnanlılara ve şimdi İranlılara karşı haçlı seferi, Holokost sırasında 6 milyon Yahudi'nin yok edilmesiyle meşrulaştırılıyor. Ama Küresel Güney'de, özellikle Filistinliler arasında şu gerçek gözden kaçmıyor: Holokost araştırmacılarının neredeyse tamamı Gazze'deki soykırımı kınamayı reddetti. Holokost'u araştıran ve anan kurumların hiçbiri bariz tarihsel paralellikleri kurmadı veya bu kitlesel katliamı lanetlemedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Holokost araştırmacıları, birkaç istisna dışında, gerçek amaçlarını ortaya koydu: İnsan doğasının karanlık yönünü ve hepimizin kötülük yapmaya yatkınlığını incelemek değil; Yahudileri ebedi kurban olarak kutsallaştırmak ve İsrail'in yerleşimci sömürgeciliğini, apartheid ve soykırım suçlarını aklamak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Holokost'un gasp edilmesi, Filistinli kurbanları “Filistinli oldukları için” savunamaması, Holokost çalışmalarının ve anıtlarının ahlaki otoritesini paramparça etti. Bunlar soykırımı önlemek için değil, gerçekleştirmek için; geçmişi anlamak için değil, bugünü manipüle etmek için araçlar olarak ifşa oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Holokost'un yalnızca İsrail ve Siyonist destekçilerinin tekeline ait olmadığına dair en ufak bir kabul bile hızla bastırılıyor. Los Angeles Holokost Müzesi, “ASLA TEKRAR YALNIZCA YAHUDİLER İÇİN OLAMAZ” yazan bir Instagram paylaşımını gelen tepkiler sonrası sildi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyonistlerin elinde “Asla tekrar” yalnızca Yahudiler için geçerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aimé Césaire, Sömürgecilik Üzerine Söylev’inde Hitler'in yalnızca “beyaz adamın aşağılanması” nedeniyle özellikle zalim göründüğünü yazar; Avrupa'ya daha önce yalnızca Cezayir Araplarına, Hindistan'ın “coolie”lerine ve Afrika'nın zencilerine ayrılmış sömürgeci yöntemleri uyguladığını söyler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tazmanya Aborjin nüfusunun neredeyse tamamen yok edilmesi, Almanların Herero ve Namaqua katliamı, Ermenilerin başına gelenler, 1943 Bengal kıtlığı dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill'in Hinduları “hayvani bir halk, hayvani bir din” olarak nitelendirmesi Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombalarının atılması, “Batı uygarlığı” hakkında temel bir şeyi gösterir. Soykırım bir anomali değildir; Batı “uygarlığının” DNA'sına kodlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Langston Hughes şöyle demişti: “Amerika'da zencilerin faşizmin eylem halini anlatmaya ihtiyacı yok. Biz biliyoruz. Kuzey Avrupa üstünlüğü teorileri ve ekonomik baskı, bizim için uzun zamandır gerçekliktir.” Naziler Nürnberg Yasalarını hazırlarken, onları Siyahları oy hakkından mahrum bırakan Amerikan yasalarını model aldılar. Amerika'nın ABD topraklarında yaşayan Kızılderililere ve Filipinlilere vatandaşlık vermeyi reddetmesi Alman faşistlerinin Yahudilerden vatandaşlığı geri almasına örnek oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika’nın (ırklar arası evliliği suç sayan) ırka karışma yasaları Alman Yahudileri ile Aryanlar arasındaki evlilikleri yasaklamaya ilham verdi. Amerikan hukuk sistemi, %1 oranında bile Siyah kanı taşıyan herkesi Siyah sayıyordu (“bir damla kuralı”). Naziler ise ironik şekilde daha esnek davrandı ve üç veya daha fazla nesilde Yahudi büyükanne/büyükbabası olan herkesi Yahudi saydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Meksika, Çin, Hindistan, Avustralya, Kongo ve Vietnam gibi ülkelerde sömürge projelerinin milyonlarca yerli kurbanı, Yahudilerin mağduriyetinin “eşsiz” olduğu yönündeki boş iddialara sağırdır. Onlar da holokostlar yaşadı, ama bu holokostlar Batılı failleri tarafından küçümsendi veya kabul edilmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail, Hristiyan faşistlerin ve aşırı sağın kendi ülkelerinde yaratmak istediği etnonasyonalist devletin somutlaşmış halidir; siyasi ve kültürel çoğulculuğu, yasal, diplomatik ve etik normları reddeden bir devlettir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail, aşırı sağ tarafından hayranlıkla karşılanır çünkü insani hukuku bir kenara atmış ve “insan kirleticileri”nden toplumunu “temizlemek” için ayrım gözetmeyen ölümcül güç kullanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Holokost'un “eşsiz” olarak çarpıtılması Primo Levi'yi rahatsız etmişti. Levi 1944-1945'te Auschwitz'de tutulmuştu ve Auschwitz'te Hayatta Kalmak kitabını yazmıştı. Levi, apartheid devleti İsrail'in ve onun Filistinlilere muamelesinin keskin bir eleştirmeniydi. Shoah'ı “tükenmez bir kötülük kaynağı” olarak görüyordu; “bu kötülük, hayatta kalanlarda nefret olarak devam eder ve herkesin iradesine rağmen binbir şekilde ortaya çıkar: intikam susuzluğu, ahlaki çöküş, inkâr, yorgunluk ve teslimiyet olarak” diye ekler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Levi, “nuans ve karmaşıklığı reddeden” Siyah-Beyazcı Maniheizmi kınıyordu. “İnsan olaylarını çatışmalara, çatışmaları düellolara, biz ve onlar'a indirgeyenleri” lanetliyordu. “Toplama kamplarındaki insan ilişkileri ağı basit değildi; iki bloka yani kurbanlara ve zalimlere indirgenemezdi.” Düşmanın dışarıda olduğunu, ama aynı zamanda içeride de olduğunu biliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mordechai Chaim Rumkowski, “Kral Chaim” olarak bilinirdi; Polonya'daki Łódź gettosunu Nazi işgalcileri adına yönetmişti. Getto bir köle çalışma kampına dönüşmüş, Rumkowski ve Nazi efendilerini zenginleştirmişti. Muhalifleri ölüm kamplarına sürgün etmişti. Kız ve kadınlara tecavüz etmiş, tacizde bulunmuştu. Sorgusuz sualsiz itaat talep etmişti. Zalimlerinin kötülüğünü somutlaştırmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Levi için o, benzer koşullarda çoğumuzun dönüşebileceği şeyin bir örneğiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“[H]epimiz Rumkowski'de yansırız, onun belirsizliği bizimdir, ikinci doğamızdır; kilden ve ruhtan yoğrulmuş melezleriyiz,” diye yazmıştı Levi; Boğulanlar ve Kurtulanlar kitabında. “Onun ateşi bizim ateşimizdir; Batı uygarlığımızın ‘borular ve davullarla cehenneme inen’ ateşi ve onun sefil süsleri, sosyal prestij sembollerimizin çarpık bir görüntüsüdür.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Rumkowski gibi biz de güç ve prestij karşısında öylesine büyüleniriz ki temel kırılganlığımızı unuturuz,” diye devam etmişti Levi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İster isteyerek ister istemeyerek güçle uzlaşırız; hepimizin getto içinde olduğunu, gettonun duvarlarla çevrili olduğunu, getto dışında ölüm lordlarının hüküm sürdüğünü ve yakında trenin beklediğini unuturuz.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Levi, kurban ile zalim arasındaki çizginin jilet kadar ince olduğunu anlamıştı. Hepimiz gönüllü cellat olabiliriz. Yahudi olmak veya Holokost'tan kurtulmuş olmak doğuştan ahlaki kılmaz. Bu nedenle Levi İsrail'de istenmeyen kişiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyonistler Holokost ve Yahudi devletinde amaç, anlam ve silinmez bir ahlaki üstünlük bulur. 1967 savaşından sonra İsrail Gazze, Batı Şeria (Doğu Kudüs dahil), Suriye'nin Golan Tepeleri ve Mısır'ın Sina Yarımadası'nı ele geçirince, Amerikalı sosyolog Nathan Glazer'in onaylayarak gözlemlediği gibi, İsrail “Amerikan Yahudilerinin dini” haline geldi. Holokost onların “ahlaki sermayesi” oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avrupalı tarihçi Charles S. Maier “Ustalaşılamaz Geçmiş” kitabında şöyle yazar: “Yahudi acısı tarif edilemez, iletilemez olarak gösterilir, ama her zaman ilan edilmesi gerekir. Yoğun şekilde özeldir, sulandırılmamalıdır; ama aynı zamanda kamusaldır ki zarif toplum suçları onaylasın. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok özel bir acı kamusal mekanlarda kutsanmalıdır: Holokost müzeleri, anıt bahçeleri, sürgün yerleri ki bunlar Yahudi değil, sivil anıtlar olarak adlandırılır. Ama Holokost'un gerçekleştiği yerden uzak bir ülkede, örneğin ABD'de bir müzenin rolü nedir? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Acı çeken insanları birleştirmek mi, yoksa Yahudi olmayanları eğitmek mi? ‘Burada da olabilir’ diye hatırlatmak mı? Yoksa bazı özel ayrıcalıkların hak edildiğini mi ilan etmek? Özel bir keder aynı anda kamusal bir yas nasıl olabilir? Ve eğer soykırım kamusal bir yas olarak sertifikalandırılırsa, başka özel yasların da haklarını kabul etmemiz gerekmez mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">”Eşsiz acı, eşsiz hak talep eder.İsrail'in “var olma hakkı” adına işlediği her suç, bu eşsizlik adına meşrulaştırılır. Sınır yoktur. Dünya siyah-beyazdır; Nazizm'e karşı bitmeyen bir savaş vardır . Nazizm kime karşı çıkıldığına göre şekil değiştirir. Bu kana susamışlığa karşı çıkmak antisemit olmak, Yahudilere yönelik yeni bir soykırımı kolaylaştırmak anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu basit formül yalnızca İsrail'in çıkarlarına değil, kendi soykırımlarını da örtbas etmek isteyen sömürgeci güçlerin çıkarlarına hizmet eder. Nazi Holokost'unun kutsallaştırılması tuhaf bir takas imkanı sunar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;İsrail'i silahlandırmak ve finanse etmek, BM kararlarını ve yaptırımları engellemek, Filistinlileri ve destekçilerini şeytanlaştırmak, Yahudilere destek ve Holokost'taki kayıtsızlığa kefaretin kanıtı haline gelir. İsrail de buna karşılık Batı'yı Holokost sırasındaki kayıtsızlığından ve Almanya'yı suçu işlemekten arındırır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya bu uğursuz ittifakı kullanarak Nazizmi Alman tarihinin geri kalanından özellikle Alman Güneybatı Afrika'sında (şimdiki Namibya) Nama ve Herero'ya karşı işlenen soykırımdan ayırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrailli tarihçi ve soykırım araştırmacısı Raz Segal şöyle yazar: “Bu sihir, İsrail Filistinlilere soykırım uygularken Filistinlilere karşı ırkçılığı meşrulaştırır. Holokost'un eşsizliği fikri, Holokost'a yol açan dışlayıcı milliyetçiliği ve yerleşimci sömürgeciliği sorgulamak yerine yeniden üretir.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Stockton Üniversitesi Holokost ve Soykırım Çalışmaları programının direktörü Prof. Segal, 13 Ekim 2023'te Gazze savaşına dair “Bir Ders Kitabı Vakası” başlıklı makale yazmıştı. Holokost'ta ailesini kaybetmiş bir İsrailli Holokost araştırmacısından gelen bu kınama çok yalnız bir duruştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Segal, İsrail hükümetinin Filistinlilerden Gazze'nin kuzeyini boşaltmalarını talep etmesini ve İsrailli yetkililerin Filistinlileri “insan hayvanları” olarak nitelendiren kan dondurucu söylemini görünce soykırım kokusunu almıştı</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Önleme ve ‘asla tekrar’ fikrinde öğrencilerimize öğrettiğimiz gibi kırmızı bayraklar vardır; bunları fark ettiğimizde süreci yani yeni soykırımı durdurmak için çalışmalıyız,” demişti Segal bana, “henüz soykırım olmasa bile.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Segal dürüstlüğünün bedelini ödedi. Hiçbir kınama yapmamış olan Minnesota Üniversitesi Holokost ve Soykırım Çalışmaları Merkezi'nin direktörlük teklifi geri çekildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Segal ve ben Trenton eyalet meclisinde IHRA (Uluslararası Holokost Anma İttifakı) tasarısına karşı görüş belirttiğimizde; ki bu tasarı İsrail devletini eleştirmeyi antisemitizmle eşitlemekteydi; Siyonistler tarafından yuhalandık ve komite başkanı mikrofonlarımızı kesti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orada ifade özgürlüğünü savunduğumuz halde, gerçek zamanlı olarak ifade özgürlüğümüz gasp ediliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soykırım, antropolog Arjun Appadurai'ne göre kaybedenlerin rahatsız edici gürültüsü olmadan “Dünyayı küreselleşmenin kazananları için hazırlamaya yönelik devasa bir Malthusçu düzeltme” dediği şeyin bir sonraki aşamasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve Avrupa ülkelerinin İsrail'i finanse edip silahlandırması, Gazze'de soykırım yaparken, İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası hukuki düzeni fiilen çökertti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sistemin artık hiçbir kredisi kalmadı. Batı artık kimseye demokrasi, insan hakları veya Batı uygarlığının sözde erdemleri hakkında vaaz veremez. Bizim bir ulus olarak demokrasi, eşitlik ve insan haklarını teşvik ettiğimiz yalanı bitti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pankaj Mishra şöyle yazar: “Gazze aynı anda baş döndürücü bir kaos ve boşluk hissi verirken, sayısız güçsüz insan için 21. yüzyılda siyasi ve etik bilincin temel nirengisi haline geliyor tıpkı Birinci Dünya Savaşı'nın Batı'da bir kuşak için olduğu gibi.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail ve Filistin'den yedi yıl boyunca muhabir olarak haber yapan hiç kimse bu soykırımı öngörmemişti. Yine de Siyonist projenin kalbinde yatan soykırımcı dürtünün yani İsrail toplumunun büyük kesimlerinin tüm Filistinlileri yok etme ve sürme arzusunun farkındaydık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dürtü Siyonizmin doğuşundan beri oradaydı. Nazi yönetimi altında yaşayan Berlinli bir hahamın oğlu, dilbilim profesörü Victor Klemperer günlüğünde şöyle not düşmüştü: “Bana göre, MS 70'teki Yahudi devletine (Kudüs'ün Titus tarafından yıkılması) geri dönmek isteyen Siyonistler, Naziler kadar iğrenç. Kan kokusuyla, eski ‘kültürel köklerle, kısmen ikiyüzlü, kısmen aptalca dünyayı geriye sarmalarıyla, tamamen Nazilerle eşdeğerler.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail'deyken aşırı dinci haham Meir Kahane'yi takip etmiştim; şiddetin Yahudi bir erdem olduğunu, intikamın ilahi bir emir olduğunu iddia ediyordu. Ben oradayken İsrail hükümeti tarafından seçimlere katılmaktan men edilmişti. Kahane 5 Kasım 1990'da New York'ta suikasta uğradı. Kach Partisi, dört yıl sonra Baruch Goldstein'ın (Brooklyn doğumlu bir doktor ve Kach üyesi) Hebron'daki İbrahim Camii'ne girip ibadet eden 29 Filistinliyi öldürmesinden sonra yasaklandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yüzbaşı üniforması giyen Goldstein, ibadet edenler tarafından etkisiz hale getirilip dövülerek öldürüldü. Editörlerim New York'tan beni hayatta kalanlarla röportaj yapmam için gönderdi. Metni aldıklarında, denge oyunu adına gerçeği örtbas etmek için Yahudi yerleşimcilerle daha fazla röportaj yapmamı istediler onlar Goldstein'ın Filistinlilere karşı şikayetlerini haklı çıkarıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kach, katliamı destekleyen açıklamalarından sonra ABD tarafından terör örgütü ilan edildi. Ama Kahanizm ölmedi. Yahudi aşırıcılık ve yerleşimciler tarafından beslendi. Kach'ın ırkçı hoşgörüsüzlüğü ve Filistinlilere karşı kitlesel şiddet çağrıları, İsrail toplumunun giderek daha geniş kesimlerine yayıldı. 7 Ekim saldırılarından sonra neredeyse evrensel kabul gördü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hoşgörüsüzlüğü Netanyahu'nun mitinglerinde gördüm; Netanyahu o zaman Yitzhak Rabin'e karşı seçim kampanyası yürütüyordu ve Rabin Filistinlilerle barış görüşmeleri yapıyordu. Netanyahu'nun destekçileri “Araplara Ölüm”, “Rabin'e Ölüm” gibi Kahane esinli sloganlar atıyordu. Rabin'in Nazi üniforması giydirilmiş bir kuklasını yakıyorlardı. Netanyahu, Rabin için sahte bir cenaze töreninin önünde yürüyordu. Rabin, 4 Kasım 1995'te bir Yahudi fanatik tarafından suikasta uğradı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu 1996'da ilk kez başbakan olduğundan beri bu Yahudi aşırıcılığı yani Itamar Ben-Gvir (oturma odasına Goldstein'ın portresini asmıştı), Bezalel Smotrich, Avigdor Lieberman, Gideon Sa’ar ve Naftali Bennett gibi isimleri besledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu'nun babası Benzion, Revizyonist Siyonizm'in kurucusu Vladimir Jabotinsky'nin asistanı olarak çalışmıştı ve Benito Mussolini tarafından “iyi bir faşist” olarak nitelendirilmişti. Herut Partisi'nin lideriydi; bu parti İsrail'in tarihi Filistin'in tamamını ele geçirmesini istiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herut Partisi'ni kuranlardan birçoğu 1948'de İsrail devletinin kuruluş savaşında terör saldırıları düzenlemişti. Albert Einstein, Hannah Arendt, Sidney Hook ve diğer Yahudi entelektüeller New York Times'ta yayımlanan bir bildiride Herut Partisi'ni “örgütlenmesi, yöntemleri, siyasi felsefesi ve toplumsal cazibesi bakımından Nazi ve Faşist partilere çok yakın” olarak tanımlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyonist projenin içinde her zaman var olan bir Yahudi faşizmi damarı vardı; bu, Amerikan toplumundaki faşizm damarını yansıtıyordu. Ne yazık ki bizim ve Filistinliler için bu faşist damarlar artık yükselişte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze'yi yerle bir etme kararı, Kahane hareketinin mirasçıları olan aşırı sağ Siyonistlerin uzun zamandır rüyasıydı. Yahudi kimliği ve Yahudi milliyetçiliği, Nazilerin kan ve toprak ideolojisinin Siyonist versiyonudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yahudi üstünlüğü tıpkı Filistinlilerin katledilmesinin kutsanması gibi Tanrı tarafından kutsanmıştır. Netanyahu Filistinlileri İbranilerin Amaleklileri katlettiği Kutsal Kitap pasajıyla karşılaştırmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Avrupalılar ve Amerikalı sömürgeciler de aynı Kutsal Kitap pasajını Kızılderililere karşı soykırımlarını meşrulaştırmak için kullanmıştı. Yok edilmeleri planlanan düşmanlar ( genellikle Müslümanlar) insan alt türleri, kötülüğün somutlaşmış halidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şiddet ve şiddet tehdidi, Yahudi milliyetçiliğinin sihirli çemberi dışındakilerle anlaşılabilecek tek iletişim biçimidir. Mesihçi kurtuluş, Filistinliler sürüldüğünde gerçekleşecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yahudi aşırıcılar, Müslümanların en kutsal üç mekanından biri olan Mescid-i Aksa'nın yıkılmasını ve yerine “Üçüncü” Yahudi Tapınağı'nın inşa edilmesini talep ediyor; bu hareket Müslüman dünyasını ateşe verecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşırıcıların “Yahuda ve Samiriye” olarak bahsettiği Batı Şeria, İsrail tarafından ilhak ediliyor. Ultra-Ortodoks Shas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği partilerinin dayattığı dini yasalarla yönetilen İsrail, yakında İran'daki despot teokrasiye benzeyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">James Baldwin bu içgüdüsel barbarlığa gerilemeyi öngörmüştü. “Batı nüfusları ele geçirdiklerini ellerinde tutmaya çalışırken aynaya bakmazlarsa dünyada bir kaos yaratma ihtimalleri yakındır. Bu kaos gezegendeki yaşamı bitirmese bile, dünyanın hiç görmediği bir ırk savaşı yaratacak ve doğmamış nesiller adımızı sonsuza dek lanetleyecektir,” diye uyarmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, Lübnan ve Gazze'deki vahşet, yurtiçinde karşı karşıya olduğumuz vahşetin aynısıdır. Bu soykırımı, kitlesel katliamı ve İran'a karşı haksız savaşı yürütenler, aynı zamanda demokratik kurumlarımızı da parçalayanlardır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İranlılar, Lübnanlılar ve Filistinliler bu canavarları yatıştırmanın mümkün olmadığını biliyor. Küresel elitler hiçbir şeye inanmıyor. Hiçbir şey hissetmiyor. Güvenilmezler. Tüm psikopatların temel özelliklerini sergiliyorlar: yüzeysel cazibe, büyüklük ve kendini önemseyiş, sürekli uyarı ihtiyacı, yalan söyleme, aldatma, manipülasyon ve pişmanlık veya suçluluk duyma eksikliği. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Empati, dürüstlük, merhamet ve özveri gibi erdemleri zayıflık olarak küçümsüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;“Ben. Ben. Ben.” ilkesine göre yaşıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erich Fromm Sağlıklı Toplum kitabında şöyle yazar: “Milyonlarca insanın aynı kusurları paylaşması bu kusurları erdem yapmaz; aynı hataları paylaşması hataları gerçek yapmaz ve milyonlarca insanın aynı zihinsel patoloji biçimlerini paylaşması onları sağlıklı kılmaz.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze'de neredeyse üç yıldır kötülüğü izliyoruz. Şimdi bunu İran'da izliyoruz. Lübnan'da izliyoruz. Bu kötülüğün siyasi liderler ve medya tarafından mazur gösterildiğini veya maskelendiğini görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En güvenilir görünen New York Times bile Orwelyan biçimde , muhabir ve editörlere Gazze hakkında yazarken “mülteci kampları”, “işgal edilmiş toprak”, “etnik temizlik” ve tabii ki “soykırım” kelimelerinden kaçınmaları yönünde iç memo gönderdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kötülüğü adlandıran ve kınayanlar burada ve yurtdışında kampüslerde çadır kuran cesur öğrenciler kara listeye alınır ve tasfiye edilir. Tutuklanır ve sınır dışı edilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üzerimize otoriter devletlerin hepsinde görülen öldürücü bir sessizlik çöküyor. Nereye gittiğini biliyoruz. Görevini yapmazsan, İran savaşını alkışlamazsan, soykırım suçuna karşı çıkarsan, Trump'ın FCC Başkanı Brendan Carr'ın önerdiği gibi yayın lisansının iptal edildiğini görürsün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşmanlarımız var. Ama onlar Filistin'de değil. Lübnan'da değil. İran'da değil. Burada, aramızdalar. Hayatlarımızı dikte ediyorlar. İdeallerimize ihanet ediyorlar. Ülkemize ihanet ediyorlar. Köleler ve efendilerden oluşan bir dünya hayal ediyorlar. Gazze sadece başlangıç. İçeride reform için mekanizma yok. Ya engelleriz ya da teslim oluruz. Geriye kalan tek seçim budur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Chris Hedges'in Princeton Üniversitesi'ndeki sunumu (Mart 2026)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Orijinal Link: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=TV9dkU2E8j0" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.youtube.com/watch?v=TV9dkU2E8j0</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-13023</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?</h1>
                        <h2>İktidar da bir üç cisim problemi değil midir? İktidar, birey, toplum... Üç cisim kütleçekimiyle birbirinin etrafında dönüp dururken, hareketleri tahmin edilemez kaotik bir sistem oluşturur. Başlangıçta 'bir kamera koyalım' denir, yıllar sonra bakarsın her yerde kamera var. O kelebeğin kanadını kim çırptı? Sen çırptın, 'güvenlik' diye. Şimdi fırtınanın ortasındasın. İktidar, en düzenli göründüğü anda aslında en kaotiktir; çünkü o an herkes 'düzen var' diye susmuştur.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-1775501966.webp">
                        <figcaption>İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendimi bildim bileli şu soruyu sorarım: insan başkalarıyla birlikte nasıl yaşar? (Ömrünün neredeyse 18 yılını kan bağı&nbsp; dahi olmayan kalabalıklar içinde yaşamış biri için gayet makul soru bu arada.) Ben de dahil kimse tatmin edici bir cevap veremiyor. Vermeye çalışanlar da zaten çoktan bir tarafa yerleşmiş oluyor. Ancak son zamanlarda soruyu biraz kıvırdım: benim gibi zaman zaman insan kendi başına bırakıldığında ne yapar diye soranlar, acaba aynı soruyu iktidara hiç sordular mı? İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Galiba karşılaşacağım durumu bilmekten muzdarip, ben de en güvenli yere, kitaplarıma kaçıyorum haliyle. Suskun ama en yormadan konuşan bir tek onlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern düşüncenin erken evresinde düzen fikri neredeyse kutsal bir ihtiyaç gibi kuruldu. Bacon'ın Yeni Atlantis'i, Campanella'nın Güneş Ülkesi, Hobbes'un Leviathan'ı. Hepsi aynı soruya farklı tonlarla cevap verir: İnsan kendi başına bırakıldığında ne yapar? Ama asıl sorulması gereken şu: bu düzeni kuran iktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? İnsanı kurtarmak için yaratılan canavar, zamanla insanı yutmaya başlar. Bunu görmek için filozof olmaya gerek yok, bir sabah mesaisine bakmak yeter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes cevabını net vermiş: insan parçalar, dağılır, çatışır, birbirini yer. O yüzden bir merkez gerekir. Güçlü, yekpare, tartışılmaz bir merkez. Leviathan yalnızca bir devlet değil, insanın kendi korkularını teslim ettiği bir mekanizmadır. Özgürlük güvenlik karşılığında askıya alınır. Peki ya o merkez kendi başına bırakılırsa? Onu kim denetleyecek? Hobbes'un cevabı "bir üst merkez" değildir çünkü o zaman soru başa döner. Bu işin içinden çıkmanın tek yolu, merkezin iyi niyetli olduğuna inanmaktır. Hobbes da inanmıştı galiba. Ya da inanmış görünmüştü. İşte o aradaki fark, iktidarın en sevdiği oyun alanıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabah işe giderken binlerce kameranın altından geçiyoruz ve buna güvenlik diyoruz değil mi? Oysa sorulması gereken şu: o kameralara bakan göz kendi başına bırakıldığında kime bakar? Onu sormuyor teşekkür edip yürüyor. Teşekkür ettiğimiz şeyin bizi izlediğini biliyoruz ve izlenmek, bir süre sonra ilgi görmekle ya da güvende hissetmekle karışır. İnsanın kendini kandırma kapasitesi, iktidarın en güvendiği müttefikidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bacon ve Campanella'da ise merkez daha yumuşak kurulur. Bilginin ve ortak aklın rehberliğinde birey kendini bütünün parçası olarak tanımlar. Ütopya bir baskı aygıtı değil, uyum vaadidir. Ama ortak olan şudur: birey tek başına yeterli görülmez. "Sen kendi başına bir şey yapamazsın" denir. Bunu devlet de söyler, şirket de, bazen aile de. En çok da "seni düşünenler" söyler. "Seni düşünenler"in seni düşünüp düşünmediğini anlamanın tek yolu, onlara bir şey sormaktır. Ancak sorduğunda "bize güvenmiyor musun?" denir. İşte o an susmaya başlarsın. Ütopyaların en sağlam temeli, insanın sormaktan vazgeçtiği andır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ya o "ortak akıl" kendi başına bırakılırsa? Ortak aklın sahipleri kim? Bilgiyle yönetilen bir toplum fikri ne kadar cazip. Ta ki o bilginin sahiplerinin kim olduğunu sorana kadar. O soruyu sormayın, her şey çok güzel. Zaten her şeyin çok güzel olduğu yerlerde soru sormak kabalık sayılır. Kabalık etmek istemeyiz. Sonra da merak ederiz: nasıl oldu da herkes aynı şeyi düşünmeye başladı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir garip hal… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra hat kırılır. Proudhon "mülkiyet hırsızlıktır" derken yalnızca ekonomik bir iddia ortaya atmaz, aynı zamanda insanın üzerine kapanan tüm yapılara itiraz eder. Bakunin bunu ileri taşır: özgürlük verilmez, alınır. Kropotkin ise hattı başka yerden genişletir: rekabet kadar dayanışma da bir evrim yasasıdır. İnsan yalnızca çatışan değil, birlikte var olabilen bir canlıdır. Anarşistlerin sorduğu soru tam da budur: iktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? Cevap: büyür, yayılır, kendini meşrulaştırır, sonunda kendini bile yutmaya kalkar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anarşist düşünce bir kaos çağrısı değildir. Düzenin merkezden değil, ilişkilerden doğabileceğini iddia eder. Yani iktidarı kendi başına bırakmamak, onu sürekli sorgulamak, sınırlamak, dağıtmak gerekir. Ama deneyin bakalım, bugün bir iş yerinde "hiyerarşi olmadan da işler yürüyebilir" deyin. Size "anarşist" demezler, daha kötüsünü derler: "idealist." Bu durumda Türkiye'de "idealist" olmak, "kafası güzel" olmakla eş anlamlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Locke ile birlikte birey yeniden sahneye çıkar. Bu kez tehdit olarak değil, hak öznesi olarak. Yaşam, özgürlük, mülkiyet devletten önce gelir. Devlet bu hakları korumak için vardır, sahibi olmak için değil. Yani iktidar, bireyin kendi başına bırakıldığında yapacaklarını sınırlamak için vardır. Peki ya iktidar kendi başına bırakılırsa? Locke'un cevabı: sözleşme, denge, kuvvetler ayrılığı. Güzel teoridir. Ama dengeyi kuranlar da insandır ve insan kendi başına bırakıldığında ne yapıyorsa, onlar da onu yapar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adam Smith ise meseleyi başka düzleme taşır: bireysel çıkar görünmez bir el aracılığıyla toplumsal faydaya dönüşür. İnsan yalnızca denetlenmesi gereken bir varlık değil, kendi çıkarını takip ederken bile denge kurabilen bir aktördür. Liberal bireycilik der ki: düzen dışarıda değil, içeridedir. İnsanın kendi davranışlarından türetilir. Bugün size yani hepimize "girişimci ruh" diye anlatılan şeyin teorik arka planı işte budur. Ama işin içinde bir de şu var: herkes kendi çıkarını takip edince görünmez el bazen cebinize de uzanabiliyor. Görünmez elin kime göründüğü, kime görünmediği de ayrı bir mesele.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi gelelim şu üç cisim problemine. Fizikte bilirsiniz: üç cisim birbirinin kütleçekiminden etkilenir, hareketleri tahmin edilemez. Kaotik bir sistemdir. Başlangıç koşullarındaki ufacık bir değişim, bütün denklemi altüst eder. Kelebek etkisi derler buna. Dünyanın bir ucunda kanat çırpan bir kelebeğin, öbür ucunda fırtınaya yol açabileceğini söyler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar da öyle değil midir? İktidar, birey, toplum. Üç cisim birbirinin etrafında döner durur. Kimin, kimin etrafında döndüğüne karar veremeyiz. Bazen iktidar sanırsın, aslında birey döndürür; bazen birey sanırsın, iktidar döndürür. Ama kesin olan bir şey var: bu üçü bir araya geldiğinde hareketleri tahmin edilemez. Hobbes bir cisim eklemiş denkleme, Proudhon başka bir yörünge önermiş, Locke dengeyi kurmaya çalışmış. Hiçbiri tutmamış. Çünkü sistem kaotiktir. Başlangıçta "bir kamera koyalım" denir, yıllar sonra bakarsın her yerde kamera var. O kelebeğin kanadını kim çırptı? Sen çırptın. "Güvenlik" diye. Şimdi fırtınanın ortasındasın.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaos kuramı der ki: düzen sanılan şeyin içinde düzensizlik, düzensizlik sanılan şeyin içinde düzen vardır. İktidar da böyledir. En düzenli göründüğü anda aslında en kaotiktir. Çünkü o an herkes "düzen var" diye sustuğu için, iktidarın içindeki çelişkiler görünmez olur. Oysa görünmez olan, yok olmaz. Birikir. Ta ki patlayana kadar. İşte o patlamaya "devrim" denir. Ama devrimden sonra yine üç cisim kalır: iktidar, birey, toplum. Yörüngeleri değişir, denklem aynı kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fiziğin ötesi ne der? Der ki: gözlemlediğin şey, gözlemlediğin andan itibaren değişir. İktidarı gözlemlediğinde, iktidar kendini sana göre ayarlar. Sen "şeffaflık" istersin, o "şeffaf" görünür. Zira görünmekle var olmak aynı şey değildir. İktidarın en büyük meziyeti, göründüğü şey olmaktır. Şeffaf görünür, aslında opaktır. Halkçı görünür, aslında kendine çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu üç hat — ütopyacı merkezcilik, anarşist itiraz, liberal bireycilik — aslında aynı sorunun etrafında döner: İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? Ütopyacılar "doğru ellere verirsek iyi şeyler yapar" der. Anarşistler "hiçbir el kendi başına bırakılmamalı" der. Liberaller "eli sınırlayalım, gerisini birey halleder" der.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçü de haklıdır, üçü de eksiktir. Çünkü üçü de şu soruyu atlamıştır: el dediğimiz şey, bırakın kendi başına kalmayı, bir başkasının eline değdiği anda ne yapar? Onu sormazlar. O soruyu sorsalar, belki de hiçbiri o kadar güzel cümle kuramazdı. Güzel cümlelerin çoğu, sorulmamış soruların üzerine inşa edilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kesin cevap yoktur. Çünkü her cevap iktidarın başka bir yönünü eksik bırakır. Hobbes'un dünyasında güvenlik vardır ama iktidar nefes aldırmaz. Anarşistlerin dünyasında iktidar dağılmıştır ama belirsizlik yoğundur. Liberal dünyanın vaadi denge üzerinedir, fakat o denge her zaman eşit dağılmaz. Bazen bir tarafa çok fazla denge düşer, öbür taraf açıkta kalır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki mesele bu düşüncelerden birini seçmek değil, aralarındaki gerilimi anlamaktır. Çünkü gerçek hayat hiçbir zaman tek bir doktrinin saflığında akmaz. Her iktidar biraz Hobbes'tur, biraz Proudhon'a uğrar, biraz Locke'tan kaçar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve insan, çoğu zaman farkında olmadan bu üçlü arasında gidip gelir. Sabah işe giderken iktidardan düzen ister. Haksızlığa uğradığında o iktidara isyan eder. Akşam kendi hayatına döndüğünde ise iktidarın kendisine dokunmamasını ister.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demem o ki, iktidar dediğin tek bir fikre sığmaz. Onu tek bir kalıba döktüğünüzde ya taşar ya katılaşır. Ama en çok da şunu yapar: kendine rağmen var olmaya devam eder. Tıpkı insan gibi. Tıpkı şu üç cisim gibi: birbirinin etrafında döner, düzeni sanırsın, kaos çıkar; kaos sanırsın, bir düzen bulursun.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç mu? Sonuç yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üç cisim dönmeye devam ediyor. İktidar, birey, toplum. Kim kimi yönetiyor, kim kimin etrafında dolanıyor, belli değil. Hobbes'un canavarı hâlâ aç. Proudhon'un itirazı hâlâ taze. Locke'un dengesi hâlâ kurulamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bütün bu sırada, sabah işe gidenler hâlâ kameraların altından geçiyor. Hâlâ "güvenlik" diyorlar. Hâlâ teşekkür ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kelebek kanat çırptı. Fırtına nerede, belli değil. Belki yarın. Belki asla. Belki şu an.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okuyan bilir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ara-secim-13022</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Ara seçim</h1>
                        <h2>Türkiye, "rekabetçi otoriterlikten" seçimlerin işlevsizleştiği "hegemonik" bir modele geçişin sancılarını yaşarken; CHP, yargı kıskacını kırmak için 2003’ten bu yana başvurulmayan "ara seçim" formülünü gündeme taşıyor. Özgür Özel’in iktidarın eriyen meşruiyetini tescillemek adına attığı bu adım, parlamentonun işlevsizleştiği bir dönemde psikolojik bir üstünlük vaat etse de beraberinde büyük riskler barındırıyor. Milletvekili istifalarının Meclis çoğunluğu tarafından tek tek oylanması, CHP’yi "Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma" tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilir. İktidarın yargı sopasını en sert şekilde kullandığı bu kritik virajda, ara seçim hamlesinin toplumsal bir dirence mi dönüşeceği yoksa boşa düşmüş bir manevra olarak mı kalacağı Türk demokrasisinin geleceğini tayin edecek.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secim-1775489381.webp">
                        <figcaption>Ara seçim</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk demokrasisi son yıllarda kritik bir viraj alıyor. Gezi Parkı protestoları ve devam eden süreç sonrasında Türkiye’nin rekabetçi otoriter bir rejimle idare edildiği konuşuluyordu. Rekabetçi otoriter rejimlerin en belirgin özelliği, seçimlere katılan aday ya da partiler arasında asimetrik bir yarış olsa da sandıktan çıkan sonuca riayet edilmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet belki iktidara gelemiyordu fakat muktedirlerin bazı baskı araçlarına göğüs germek kaydıyla yerelde söz sahibi olabiliyordu. Ancak gelinen noktada seçimlerin iktidarı değiştirebilme işlevinin ortadan kalkması ihtimali dillendirilmeye başlandı. Rekabetçi otoriterliğin hegemonik otoriterliğe dönüştüğü üzerinde duruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk demokrasisinin yapısal bakımdan geçirdiği değişiklere karşı şimdilik güçlü bir direnç mekanizması var. CHP, iktidar cephesinden gelen baskı ve yıldırma politikalarına mukabil dik durmaya gayret gösteriyor. Özellikle son yerel seçimlerde, iktidarın altındaki koltuğun kayma olasılığı güçlendikçe söz konusu baskı ve sindirme politikaları hız kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, burada önemli bir dönüm noktasını meydana getirdi. Çünkü eşit şartlar altında geçmese de iktidarı değiştirme potansiyeli bulunan seçimler düzenleniyordu. Oysa şimdi adayların içeri atıldığı, ana muhalefet liderine fezlekeler hazırlanan, birinci partinin kapatılabileceği ya da kayyum atanabileceği konuşulan Türkiye’de seçimlerin aslî fonksiyonunun ortadan kalkması ciddi ciddi tartışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel, bütün bunların farkında olduğundan süreci tersine çevirmek amacıyla elindeki tüm imkânları devreye sokmaya çalışıyor. Ancak toplumsal tabanda geniş katılımlı mitingler ve bazı protesto gösterileri dışında bir direnç ivmesi yakalayamadığı için daha geleneksel yöntemler deniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ara seçim formülü de bunlardan birisi. Özel, parlamentoda boşalan ve boşalma ihtimali bulunan sandalyeler için düzenlenecek bir seçimle iktidara karşı elini güçlendirmek istiyor. Ancak bu tür yöntemler her zaman beklenen sonuçları doğuramayabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir kere Özel’in, iktidarı sıkıştırmaya dönük her hamlesine muktedirler çok sert cevap veriyor. Örneğin daha önce “İBB borsası” iddialarını delillendirdiğinde Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney tutuklanmıştı. Kısa bir süre önce Akın Gürlek’in malvarlığına ilişkin bazı söylemler ortaya atmıştı. Hemen arkasından Uşak ve Bursa’ya operasyon düzenlendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin bu yargı kıskacına ne kadar dayanabileceği büyük bir soru işareti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunlara karşın ara seçimlerle kuvvet tazelemek istemesi gene bazı soru işaretlerini beraberinde getiriyor. İktidarın oylarının düşüşe geçtiği ve halkta eskisi kadar karşılığının bulunmadığını gözler önüne sermek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar, CHP’nin bu stratejisini gördüğü için ilk elden yeşil ışık yakacağını sanmıyorum. Diğer yandan TBMM’de boşalan veya boşalması öngörülen sıralarda CHP’nin daha baskın hale gelmesi, esasta Türkiye’nin gidişatı açısından bir değişim yaratmaz. Zira Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile meclisin büyük oranda işlevsizleştiği bir döneme girdik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin sandalye sayısındaki artış parlamentonun işleyişini değiştirmeyecektir. Hâl böyleyken vekillerin istifa ettirilmesi suretiyle yapay bir seçime gitmek toplumsal tabanda ters bir etki de yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca CHP, ara seçimlerle iktidarı sıkıştırayım derken kendisi de müşkül bir duruma düşebilir. Milletvekili istifaları, mecliste toplu olarak değil tek tek oylanıyor. Çoğunluk Cumhur İttifakı bileşenlerinde olduğu için bazı milletvekillerinin istifasını onaylarken sonlara doğru sürüncemede bırakabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda CHP, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olabilir. Yirmiye yakın milletvekilini kaybedebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçi, önemli ölçüde işlevini yitiren bir parlamentoda muhalefetteki yirmi sandalyenin eksik ya da fazla olması neyi değiştirir diyebilirsiniz. Ama vekil istifaları herhangi bir sonuç getirmeyeceği için boşa düşmüş bir hamle olarak kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşin ilginç yanı Türkiye’de 2003’ten beri hiç ara seçim yapılmadı. 1960’lar ve 70’lerde hemen her parlamenter dönemin ortasında muhakkak bir ara seçim düzenleniyordu. 12 Eylül’den sonra ara seçim meselesi epey zayıfladı. Eğer bir ara seçime gidilirse Türk demokrasisi açısından incelenmeye değer bir nitelik taşıyacaktır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/turizmde-asil-savas-zihinlerde-veriliyor-13021</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Turizmde asıl savaş zihinlerde veriliyor</h1>
                        <h2>Türkiye turizmi, jeopolitik risklerin maliyet kıskacıyla birleştiği kritik bir kavşakta: Bir yanda artan enerji ve lojistik giderleri, diğer yanda 'güvenlik' aramalarındaki sert yükselişin yarattığı talep kırılganlığı. Klasik kriz refleksi olan 'fiyat kırma' stratejisinin artık marka değerini aşındıran bir çıkmaza dönüştüğü bu dönemde; asıl yapılması gereken fiyatı değil, 'değer ve güveni' yönetmektir. Kamu otoritesinin iletişim yönetimini şeffaflıkla güçlendirmesi, yerel yönetimlerin ise şehri bir 'deneyim alanı' olarak kurgulaması şart. Unutulmamalı ki; Türkiye 'ucuz' kalarak büyüyemez, sadece kalabalıklaşır; kurtuluş ancak katma değerli ve deneyim odaklı bir turizm modelindedir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/turizmde-asil-savas-zihinlerde-eriliyor-1775483443.webp">
                        <figcaption>Turizmde asıl savaş zihinlerde veriliyor</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Turizm, çoğu zaman rakamlarla konuşulur: doluluk oranları, kişi başı harcama, sezon uzunluğu… Oysa işin özü çok daha kırılgan bir zeminde durur: algı. Ve algı, özellikle kriz dönemlerinde gerçeklerden daha hızlı hareket eder. Bugün dijital dünyada gördüğümüz bir veri bunu açıkça söylüyor: “Is Turkey safe to travel?” aramasındaki sert yükseliş, henüz bavullar toplanmadan, uçak biletleri iptal edilmeden önce turistin zihninde bir soru işareti oluştuğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul Ekonomi Araştırma Başkanı Sevgili Can Selçuki, Dicle Yurdakul moderatörlüğünde CNBC-e’de başladığı Data Talks programı ve sosyal medya gruplarında son paylaşımlarında Türkiye, Yunanistan, Mısır ve İspanya’nın seyahat etmek için ne kadar güvenli olduğuna dair Google aramalarındaki artış ve bu aramalara ilişkin dijital izlerin turizm sezonuna ilişkin muhtemel yaratabileceği hasarların öncül izlerini belirlemeye çalışan bir analiz yayınladılar. Biz de buradan hareketle özellikle Türkiye gibi jeopolitik olarak hali hazırda dünyanın en sıkıntılı bölgelerinden birinde yer alan bir ülkenin, algı yönetimi açısından sergilemesi gereken davranış ve etkileşimler ile olası senaryolar üzerine birkaç satır yazalım. (Bu arada Can Selçuki’nin Türkiye Raporu ve Susam Bülten yayınlarını da takip etmenizi öneririm.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Turizmde talep önce zihinde düşer, sonra sahaya yansır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jeopolitik gerilimlerin arttığı, savaş ihtimalinin konuşulduğu dönemlerde bu süreç daha da hızlanır. Çünkü turizm, güvenlik algısına en hassas sektörlerden biridir. Bir ülkenin sınırları içinde çatışma olmasa bile, coğrafi yakınlık ve bölgesel risk algısı o ülkeyi doğrudan etkiler. Türkiye tam da bu kırılgan eşikte duruyor. Ne savaşın merkezinde ne de tamamen dışında… Ama algı dünyasında çoğu zaman “bölgenin parçası”.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu yüzden aynı dönemde Yunanistan ve İspanya gibi destinasyonlar “uzak ve güvenli” olarak konumlanırken, Türkiye ile Mısır benzer risk başlıkları altında değerlendirilebiliyor. Bu, gerçeklerden bağımsız bir algı olabilir; ancak turizm kararları çoğu zaman gerçeklerden değil, algılardan beslenir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada ikinci dalga devreye girer: maliyetler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş ve gerilim sadece psikolojik değil, ekonomik etkiler de yaratır. Petrol fiyatları yükselir, bu artış doğrudan uçak bileti fiyatlarına yansır. Enerji maliyetleri otellerin, restoranların ve ulaşımın belini büker. Gıda ve lojistik zinciri pahalanır. Ancak aynı anda talep hassaslaşır. Yani işletmeler maliyetlerini artırırken fiyatlarını aynı oranda yükseltemez. Ortaya çıkan tablo nettir: sıkışan kâr marjları.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü dalga ise rekabet.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Turist, kriz döneminde iki şey yapar: ya seyahati erteler ya da “daha güvenli” gördüğü bir destinasyona yönelir. İşte bu noktada Türkiye’nin en büyük sınavı başlar. Çünkü bu yarış artık sadece fiyatla değil, güven algısıyla yapılır. Ve bu yarışta panikleyen kaybeder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye turizminin geçmişten bildiği bir gerçek var: krizler gelir, geçer. Ancak kriz yönetimi doğru yapılmazsa etkisi birkaç sezon sürer. İşte tam bu nedenle bugün atılacak adımlar sadece bu yazı değil, önümüzdeki yılları da belirleyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ne yapılmalı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öncelikle kamu otoritesinin anlaması gereken temel gerçek şu: turizm artık sadece bir ekonomi politikası değil, bir iletişim yönetimidir. “Türkiye güvenli” demek yetmez. Bu güvenin veriyle, şeffaflıkla ve süreklilikle anlatılması gerekir. Turistik bölgelerde hayatın normal aktığını göstermek, hava trafiğinin kesintisiz sürdüğünü net biçimde ortaya koymak ve uluslararası pazarlara güçlü mesaj vermek zorunluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı şekilde sektörün de klasik reflekslerden uzak durması gerekir. Türkiye’de kriz anlarında en sık yapılan hata bellidir: fiyat kırmak. Oysa bu en tehlikeli adımdır. Çünkü fiyat düşürmek kısa vadede müşteri getirse bile uzun vadede marka değerini aşındırır. Asıl yapılması gereken, fiyatı değil değeri yönetmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugünün turisti ucuzluk değil, güven ve deneyim satın alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada özellikle sahil bölgeleri ve destinasyon restoranları için büyük bir fırsat alanı doğuyor. Çünkü insanlar kriz dönemlerinde tamamen vazgeçmez; sadece tercihini değiştirir. Kalabalık şehirlerden uzak, kontrollü, huzurlu ve kaliteli deneyim sunan mekanlara yönelir. Yani mesele müşteri kaybı değil, müşteri davranışının dönüşmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeşme, Bodrum, Datça, Ayvalık gibi destinasyonlar tam da bu dönüşümün merkezinde yer alabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Deniz kenarında, kontrollü bir ortamda, kaliteli hizmet sunan bir işletme; doğru iletişimle kendini “güvenli kaçış noktası” olarak konumlandırabilir. Bunu doğrudan söyleyerek değil, hissettirerek yapmak gerekir. Gün batımı görüntüleri, gerçek zamanlı içerikler, dolu ama kaotik olmayan mekan atmosferi… Bunlar klasik reklamdan çok daha güçlü mesaj verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özellikle Instagram ve TikTok gibi platformlar bu dönemde birer satış kanalına dönüşür. Çünkü turist artık broşüre değil, ekrana bakarak karar verir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kriz dönemlerinde kazananlar, en çok reklam verenler değil; en doğru hikâyeyi anlatanlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer kritik alan ise pazar çeşitlendirmesidir. Avrupa pazarı tedirginleştiğinde iç turizm ve yakın coğrafya altın değerine gelir. Türkiye’nin büyük şehirlerinden gelen yerli turist, güvenli bulduğu destinasyona gitmekten vazgeçmez. Sadece daha seçici olur. Bu seçiciliği karşılayan işletmeler ise krizden güçlenerek çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye turizmi yıllardır aynı formülle ilerliyor: daha çok turist, daha düşük fiyat, daha yüksek doluluk.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama artık bu modelin sonuna gelindi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün jeopolitik riskler, artan maliyetler ve kırılgan talep yapısı bize şunu açıkça gösteriyor: Türkiye “ucuz destinasyon” olarak devam ederse kazanamaz. Çünkü ucuzluk rekabet değil, çıkmazdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya artık başka bir yere geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İspanya, İtalya ve Yunanistan turist sayısıyla değil, turist başına gelirle yarışıyor. Sağlık turizmi, spor turizmi ve deneyim odaklı seyahat modelleriyle katma değer yaratıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ise hâlâ ağırlıklı olarak “her şey dahil” sistemin hacim ekonomisine sıkışmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bir kader değil, tercih.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu tercihin değişmesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Merkezi yönetimin yapması gereken net: Türkiye’nin turizm kimliğini yeniden tanımlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sağlık turizmi için uluslararası akreditasyon, hızlı vize ve sigorta entegrasyonu sağlanmadan bu alanda sıçrama mümkün değil. Spor turizmi için ise planlı tesis yatırımları ve uluslararası organizasyon stratejisi şart.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar piyasanın kendi kendine yapacağı işler değil. Devlet politikası gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama dönüşüm sadece Ankara’dan gelmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Turizm yerelde kazanılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir turistin tekrar gelip gelmeyeceğini otel değil, şehir belirler. Temizlik, düzen, estetik, ulaşım ve yaşam kalitesi… Bunlar doğrudan yerel yönetimlerin performansıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeşme gibi destinasyonlar sadece deniziyle değil, sunduğu yaşam tarzıyla fark yaratmak zorunda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç basit:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin önünde iki yol var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya düşük fiyatla yüksek hacim peşinde koşmaya devam edecek…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya da daha az turistten daha fazla gelir elde eden katma değerli turizm modeline geçecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sadece turizm politikası değil, bir kalkınma tercihidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu tercih ertelendikçe Türkiye turizmi büyümez, sadece kalabalıklaşır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-13020</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Erken Seçim Tartışması ve Muhalefetin Ortak Zemini</h1>
                        <h2>31 Mart 2024 yerel seçimlerinin birincisi olan CHP, son 18 aydır tarihinin en kapsamlı siyasal tasfiye operasyonuyla karşı karşıya: 22 belediye başkanı tutuklu, onlarca yönetici cezaevinde ve kayyım gölgesi belediye meclislerinin üzerinde. Özgür Özel’in Bursa ve Uşak’taki şafak operasyonlarının ardından yinelediği 'erken seçim' çağrısı, sadece bir sandık talebi değil; iktidarın 'yolsuzluk' kılıfıyla ördüğü kuşatmaya karşı toplumsal bir direniş hattı inşa etme çabasıdır. Ancak bu çağrının gerçek bir siyasal zafere dönüşmesi, muhalefetin kendi iç bagajlarından sıyrılıp 'asgari demokratik mutabakat' eşiğini aşmasına bağlı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-1775557324.webp">
                        <figcaption>Erken Seçim Tartışması ve Muhalefetin Ortak Zemini</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in geçen hafta yaptığı erken seçim çağrısı ilk değil. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı eliyle başlatılan siyasal operasyonların düğmesine ilk basıldığı andan itibaren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a “<strong>sandıkta hesaplaşalım</strong>” çağrısını sık sık yineliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En son, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in şafak operasyonuyla gözaltına alınmasından birkaç saat sonra, 31 Mart 2026 Salı öğleden sonra düzenlediği basın toplantısında gazetecilerin sorusu üzerine bu çağrısını tekrarladı. Hafta başı muhalefet partilerini erken seçim gündemiyle ziyaret etmeye başladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatırlamakta yarar var: Basın toplantısından birkaç saat önce Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İktidar bloğu, 18 aydır yolsuzluk bahanesiyle CHP’yi silkeliyor. Daha önce de 8 yıl boyunca “terör” bahanesiyle Kürt siyasal hareketinin partisi HDP’yi tasfiye etmeye çalıştı ancak başaramadı; bu kez de başarabilmesi mümkün değil. 19 Mart Saraçhane operasyonuna karşı gelişen direnişin sosyal ve siyasal zemini bunun göstergesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP, tarihinde ilk kez bu derece geniş çaplı bir operasyonla karşı karşıya. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden birinci çıkan CHP’nin 24 belediyesine siyasi operasyon düzenlendi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile birlikte 22 belediye başkanı ve 200’ün üzerinde belediye yöneticisi tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tutuklanan belediye başkanlarından Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar bir süre sonra serbest bırakıldı ancak görevlerine iade edilmediler. Hâlen 19 belediye başkanı tutuklu bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece gözaltına alındıktan sonra ev hapsi kararıyla serbest bırakılan, daha sonra bu kararı da kaldırılan Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere görevine dönebildi. Tutuklanan bazı belediye başkanlarının yerine kayyım atandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların yanı sıra Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu gibi 7 CHP’li belediye başkanı AK Parti’ye geçti. Görevden alınan 3 CHP’li belediye başkanının yerine ise AK Parti’li belediye meclis üyeleri başkanvekili seçilerek yönetim el değiştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlara ek olarak 2023’te yapılan CHP kurultayına yönelik butlan davası, İstanbul İl Kongresi’nin iptali davaları ve il yönetimine kayyım atanması gibi uygulamaların toplamı; iktidarın ana muhalefet partisi ve son yerel seçimlerin birincisi olan CHP’yi siyasal alanın dışına itme ve etkisizleştirme girişimlerinin 18 aydır kesintisiz sürdüğünü gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CHP’den tarihsel direnç &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP, tarihinde ilk kez bu kadar uzun süreli ve yoğun bir siyasal operasyon sürecine karşı, 18 ayda 103 “<strong>Millet İradesine Sahip Çıkıyor</strong>” mitingi düzenledi ve düzenlemeye devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mitinglerde sergilenen güçlü direnç ve kitlesellik, iktidar partisinin beklemediği ve hesaplamadığı bir gelişme olsa gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, CHP liderinin farklı siyasal muhalefet dinamiklerini gözeten; ülkenin siyasal, sosyal ve toplumsal duyarlılıklarını dikkate alan bir dil ve yaklaşımla iktidar karşıtı direnci büyük ölçüde süreklileştirmiş olması, iktidar saflarında şaşkınlık yaratmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasal muhalefet bu durumun yarattığı elverişli toplumsal zemini birlikte değerlendirme becerisi gösterebilirse, erken seçim çağrıları güçlü bir siyasal anlam kazanabilir ve toplumsal karşılığı genişleyebilir. Bu da iktidar ortaklarının sonunu getirebilecek bir yol haritasının oluşmasına zemin hazırlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu durum, muhalefetin farklı siyasal dinamiklerinin önceliklerini ortaklaştıracak asgari &nbsp;mutabakatı üretmesini zorunlu kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mevcut otoriter ve faşizan yönelimin sonunu getirebilecek siyasal odak; CHP’nin 18 aydır inşa ettiği direncin, demokrasi, hukuk ve temel insan haklarını önceleyen siyasal ve toplumsal genç yeni siyasal kesimlerle buluşmasıyla oluşabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan, anlaşılabilir nedenlerle dile getirilen erken seçim talebi etrafında süren tartışmaların; asgari demokratik değerler, hukuk devleti ve temel haklar eksenine yönelmesi kritik ve zorlu bir eşik oluşturmaktadır. Erken seçim koşulların varlığı yokluğu tartışması bakidir. Ama yine de öncelik paydaşlığın inşası olmalı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu eşiğin aşılabilmesi için, mevcut otoriter yönetime karşı duran muhalefet partilerinin çok parçalı yapısı, farklı büyüklükteki siyasal aktörlerin birbirinden farklı ve zaman zaman çelişen siyasal bagajları ile önceliklerinin dikkate alınması zorunludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede; CHP açısından etkisizleştirme operasyonlarının durdurulması, DEM Parti açısından yeni çözüm sürecinin yürütülmesi, muhalefetin yol haritasında birbirinin alternatifi değil, birlikte ele alınması gereken temel başlıklardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekil konu ve sorunlara indirgenen, süreci kişiselleştiren taktik yaklaşımlar ise bu sürecin önünü açmak yerine tıkayabilir. Bütüncül bir siyasal programın önüne geçen taktiksel söylemler, otoriter yönetimden çıkışı zorlaştırma riski taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan, CHP ve DEM Parti’nin kendi iç dinamiklerine hapsolan bir siyaset zemini, siyasal alanı daraltmakta ve otoriter yönetime karşı muhalefetin etki kapasitesini sınırlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada muhalefetin, üç temel öncelikleri bütünsel yaklaşarak hareket etmesi gerekmektedir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’ye yönelik etkisizleştirme operasyonlarının durdurulması</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DEM Parti açısından yeni çözüm sürecinin ilerletilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer muhalefet partileri açısından ise bu başlıklar etrafında şekillenecek adil, eşit ve demokratik bir siyasal çerçevenin inşa edilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu üç eşiğin birlikte aşılması, hem siyasal alanın genişlemesi hem de toplumsal desteğin güçlenmesi açısından belirleyici olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da ancak, ortaklaşma, yeni siyasal araç ve kanalların bütüncül bir yaklaşımla geliştirilmesiyle mümkün olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan, muhalefetin bu yeni ve genç beyaz yakalı toplumsal siyasal dinamiği harekete geçirebilme becerisi ve gençlere siyasal açma cesareti göstermesi olacaktır. İktidar çevresindeki panikten muhalefet feyz a almayı &nbsp;başarmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP gündemini bu doğrultuda revize ederken, geri kalan muhalefet özel olarak da DEM Parti kendi aktüel ve dar önceliklerini revize etmelidir. Bu iki parti, ağır tekil, özgü siyasal gündem ve sorunları, büyük felakettin sorununu gölgelemesine izin verilmemeliler.&nbsp; &nbsp;Değilse otoriter ve faşizan iktidar kurumsallaşmasını sağlamlaştıracak, toplumsal zeminine pekiştirecek. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-13019</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Otoriter ve totaliter algı siyasetinden demokratik oluş siyasetine</h1>
                        <h2>Siyaset, özü itibarıyla 'kral çıplak' dedirtmeme ve göstertmeme çabasıdır; gerçekliği eğip büktüğü, ambalajladığı ve satabildiği ölçüde başarılı sayılan bir alandır. Günümüzde otoriter ve totaliter siyaset endüstrisi, insanı hürriyet ve adalete ihtiyaç duymayan şartlandırılmış bir makineye indirgemeyi hedeflerken, kitleler bu yalanlarla dolu alanda teselli bulmaktadır. Hakikatin algı operasyonlarıyla boğulduğu, iknanın gerçeğe baskın geldiği bu 'post-truth' karanlığından çıkış, ancak bireyin kendi korkularını aşarak hakikati yaşantısıyla yeniden oluşturmasıyla mümkündür.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-1775482411.webp">
                        <figcaption>Otoriter ve totaliter algı siyasetinden demokratik oluş siyasetine</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset ve yalan içiçe olan süreçlerdir. Siyaset, kolaylıkla hakikati ve hukuku kurban vermektedir. Siyaset, yalanı kendisine kaçınılmaz yol arkadaşı ve zemini yapmaktadır. Siyaset ve yalanın içiçe geçmişliği, yönetenler ve yönetilenler arasındaki çarpık ilişkiyi ortaya koyduğu gibi, insanın hakikatle kurduğu kırılgan ve kurgusal bağın da doğasını ortaya koymaktadır. Siyaseti, sadece yönetim tekniği ve tecrübesi olarak anlamak yeterli değildir. Siyaset, dili, algıyı, korkuyu, umudu, itaati, dini ve kini örgütleyen bir alandır. Siyaset, kendisini hakikat olarak sunmaktadır. Siyasetin hakikat olma iddiasının aksine, siyasetin sunduğu ve söylediği hakikat değildir. Siyaset, hakikat adına hakikate rağmen hakikatin yerine etmek yerleştirmek istediği kendi kurgusunu, yalanını ve yanılsamasını üretmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset ve yalan arasındaki ilişkinin yalan söyleyen siyasetçilerden kaynaklandığı şeklinde yüzeysel bir algı vardır. Siyaset ve yalan arasındaki ilişki, siyasetçilerin kişisel yalancılıklarının ötesindedir. Siyaset, hakikati olduğu gibi ifade etmeyi amaçlamaz. Siyaset, hakikati yönetilebilir, kullanılabilir ve etkili olacak şekilde ifade etme yoluna gider. Siyaset, gerçeklikle çıplak hakikat olarak ilgilenmez. Siyaset, gerçekliğe hep istediği şekli ve içeriği vermeye çalışır. Başka bir ifadeyle siyaset, insanlara kral çıplak dedirtmeme ve göstertmeme çabasıdır. Siyaset, gerçekliği eğip büktüğü, ayıkladığı, kurguladığı, ambalajladığı ve satabildiği ölçüde başarılı ve sonuç alan bir alan olarak düşünülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasette ahlaki, manevi, bilimsel, felsefi doğruluk yoktur. Siyaset için asıl olan iktidarın sürekliliğinin sağlanmasıdır. İktidarı sürekli hale getirmenin yolu olarak gerçeği gizlemek, algı üretmek ve sürekli yalan söylemek, siyasal zorunluluk olarak görülmektedir. Siyasetçi, yalan söylemeyi, yolsuzluk yapmayı, günah işlemeyi, rüşvet almayı, şehvetini her türlü yolla tatmin etmeyi ahlaki sapma ve sapkınlık olarak değil, kendisinin doğal olarak sahip olduğu ayrıcalıklar olarak görmektedir. Siyasetçi, ahlaksız ve günahkar olma hakkının kendisine bir ayrıcalık olarak kabul edilmesi gerektiğini sanmaktadır.</span></span></p>

<p style="margin-left:9px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günlük hayatta yalanı, yanlış bilgi olarak anlayabiliriz. Siyasetteki yalan ise, farklıdır. Siyasetteki yalan, sukunluktur, susturmadır, tahakkümdür, soygundur, manipülasyondur. Siyaset, hakikat değildir. Siyaset, hakikatin nasıl görüneceğini belirleyen sahtekarlıklar ve aldatmacalar sürecidir. Siyaset, aldatmak ister. Siyasetin yalanı şekillendirmesi, insan ve siyaset arasında varoluşsal düzeyde bir kriz ve kerizlik ilişkisinin doğmasına yol açmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada siyaset, artık demokratik, sivil ve çoğulcu niteliklerini büyük ölçüde kaybetmiştir. Dünyanın birçok yerinde siyaset, otoriterleşmekte, totaliterleşmekte, fanatikleşmekte ve teokratikleşmektedir.Otoriter, totaliter ve teokratik siyasetleri güçlü yapan şey, din, milliyet, tarih, ahlak ve onur adına hakikati ortadan ortadan kaldıran yalanlar söyleyerek toplumları kandırmaları, kerizleştirmeleri ve aldatmalarıdır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, din, ahlak, felsefe, bilim, hukuk ve sanat dahil insana ve doğaya dair hakikat adına varolan her şeye çökmekte ve hakikati bir bütün olarak ortadan kaldırmaktadır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, hakikati çarpıtmakla yetinmemekte, hakikati bir bütün olarak ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyasetin yalanları ve algıları sonucu, insanlar ve toplumlar, gerçeklik duygusunu ve düşüncesini kaybetmişlerdir. Gerçeklikle bağı kopartılmış insanlar, ekonomik, hukuki, sosyal, siyasal, kültürel alanlarda tam bir fantazi aleminde yaşamaktadırlar. Gerçeklik sonrası dönem olarak adlandırılan mevcut insanlık durumunun yaratıcısı, otoriter, totaliter ve teokratik siyasettir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan için tehlikeli olan, yanılmak veya yanıltılmak değildir. Yanılan ve yanıltılan insan, bu durumu sonradan fark edebilir. İnsan için derin tehlike, gerçeklik duygusundan ve düşüncesinden kopartılmaktır. Gerçeklik duygusu ve düşüncesi köreltilen ve kaybettirilen insan, kendisine, tecrübesine, düşüncesine ve ayırım yapma yeteneğine güvenemez. Gerçeklikten kopartılan insan, aklını, güvenini ve özgürlüğünü yitirmiş insandır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, insanı gerçeklikten kopartmak suretiyle hakikat ötesi bir dönem icat etmektedir. İnsanlar, bugün siyasetin kendileri için uydurduğu gerçek dışı ve ötesi bir dünyada yaşamaktadırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikat ötesi çağda siyaset, artık yalan söyleyerek kendini yormamaktadır. Siyaset, hakikat yerine hakikatimsi kurgular üreterek insanları ve toplumları aldatmaktadır ve kandırmaktadır. Siyasetin uydurduğu hakikat ötesi dönemde, <em>hakikat</em> yoktur, <em>hakikatimsilikler</em> vardır. Gerçeklikle bağı kopan insanların ve toplumların anlamadığı gerçek şudur: <em>Hakikat, hakikatimsilik değildir</em>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar, artık bir şeyin doğru ve yanlış olduğuyla ilgilenmemektedirler. Siyasetin uydurduğu hakikat ötesi çağda insanlar, bir şeyin etkili olması, inandırıcı olması ve yaygınlık kazanmasıyla ilgilenmektedirler. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, algının dolaşımıyla, algıyı dolaşıma sokacak temsillerle, gösterilerle ve performanslarla ilgilenmektedir. Siyaset ve algı, bir bütün haline gelmiştir. Günümüz dünyasında algı ve siyaset, birbirini besleyen tek alan haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçeklikten bağı kopartılan günümüz insanı, otoriter ve totaliter siyasal güçler tarafıından kandırılmayı ve aldatılmayı arzulamaktadır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, baskıyla birlikte rızayı, zorla birlikte hazzı, itaat ve aidiyeti birlikte kullanarak insanlara ve toplumlara musallat olmakta ve tahakküm kurmaktadır. Otoriter ve totaliter siyasetin ekonomi, kültür, din, ahlak, savunma, sağlık, ekonomi, altyapı, aile, enerji ve çalışma alanlarında söylediği yalanları kolaylıkla içselleştiren ve yalanlarla dolu bir alanda yaşayan kitleler, rahatlamakta ve teselli bulmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, yalanlar üzerine sabit kimlikler kurgulamakta, keskin ayırımlar uydurmakta, sadakat ve korku etrafında insanı felç etmektedir. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset uydurduğu yalanlarla, insanı ve toplumu tekrar eden, taklit eden, şartlandırılmış, düşüncesiz ve akılsız bir makinaya dönüştürmeyi amaçlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter, popülist, nasyonalist ve teokratik siyasetin ürettiği gerçeklik ötesi dönemin yalanlarına karşı hakikatin dirilişini ve direnişini sağlayacak yeni bir oluş maneviyatına ve felsefesine ihtiyaç vardır. Oluş maneviyatı ve felsefesi, otoriter ve totaliter siyasetin uydurduğu bütün değişmez kimlikleri reddetmekte, donmuş anlamları anlamsızlaştırmakta, kesin ve mutlak hakikat olduğunu dayatan bütün kurguları kabul etmemektedir. Oluş maneviyatı şunları söylemektedir: Hiçbir sabit kimlik yoktur. Bütün kimlikler, değişkendir ve akışkandırlar. Donmuş ve durdurulmuş anlamların hiçbiri anlam değil, yalandırlar. Hiçbir hakikatin kesin bir sonucu yoktur. Hakikat, yenilenen ve yaşanılan süreçlerle sürekli olarak inşa edilen deneyimlerdir. Hakikat, insanı harekete geçiren, yapan ve yaptıran açık bir bilinç ve duygu durumudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oluş maneviyatı ve felsefesi, otoriter, totaliter ve teokratik siyasetin milliyet, ahlak, din, medeniyet, aile, devlet adına söylediği bütün doğmaları reddetmektedir. Bütün doğmalar, yalandır ve yanılsamadır. Hakikat, dönüşüm, değişim ve diriliş tecrübesidir. Hakikat denilen şey, hiçbir siyasal, kültürel ve doğmatik kalıbın içine hapsedilemez. Hakikat, insanın sürekli olarak diğer insanlarla ilişki içinde doğa içinde kendisini oluşturma tecrübesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter, nasyonalist ve teokratik siyasetin yalanlarına ve algı operasyonlarına karşı oluş içinde yaşayan özgür birey, inançlarını sorgulama, arzularını çözümleme ve korkularını aşma sorumluluğla ve meydan okumasıyla karşı karşıyadır. Otoriter ve totaliter siyaset, insanı içeriden ve dışarıdan yönetmek için insanın korkularını, umutlarını, değerlerini, inançlarını ve anlamlarını üreten bir endüstridir.Otoriter ve totaliter siyaset endüstrisi, hakikatin gereksizliğine kişileri ikna etmeye çalışmaktadır.Gerçeği silikleştirmek, sindirmek ve silmek için yalanı ve algıyı gerçeğimisi hale getirmeye çalışan otoriter ve totaliter siyaset, insanların, hakikate, hürriyete ve adalete ihtiyaç duymayan şartlandırılmış makinelere indirgenmesini istemektedir.Otoriter ve totaliter siyasetin stratejik hedefi, bireyleri gerçekliğe ihtiyaç duymayan nesneler haline getirmektir. Otoriter ve totaliter siyaset, hakikati ve adaleti ihtiyaç olmaktan çıkardıkları takdirde politikalarının ve pratiklerinin doğruluğunun test edilmesi imkanlarının ortadan kalkacağınıı ve politikaların etki gücünü koruyacağını, bunun da gücü elde tutmak için yeterli olacağının çok iyi farkındadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter ve totaliter siyasetin icat ettiği gerçeklik ötesi mevcut durumda etki, doğrunun yerine geçmiştir, ikna hakikate baskın olmuştur ve algı gerçekliği karartmıştır. Gerçek ötesi ve üstü olarak nitelenen mevcut insanlık durumunda insanın gerçeklikle, kendisiyle, doğayla ve insanlıkla bağı ve bağlantısı köreltilmiş ve kopartılmıştır. Demokrasiyi, hukuku, özgürlüğü ve barışı var etmek için kişinin, hakikati yaşantısıyla oluşturmasına imkan sağlayan oluş felsefesine ve maneviyatına dayalı demokratik oluş siyaseti tecrübesine ihtiyacı vardır. Demokratik oluş siyaseti, otoriter ve totaliter siyasetin yalan, yanılgı ve algı saplantısından çıkmak için verimli bir imkandır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/habermasin-vefati-kavala-davasi-ve-gezi-konusundaki-kafa-karisikligi-13018</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Habermas’ın vefatı, Kavala davası ve Gezi konusundaki kafa karışıklığı</h1>
                        <h2>Avrupa felsefesinin dev ismi Jürgen Habermas’ın 96 yaşında vefatı, sadece bir düşünürün kaybını değil, onun 'Kamusal Alan' teorisinin güncel siyaset üzerindeki izdüşümlerini de yeniden tartışmaya açtı. Habermas’ın İletişim Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan temel eserinden yola çıkarak; Gezi sürecini bir 'hükümeti devirme girişimi' olarak gören indirgemeci mantık ile onu 'tahakkümsüz bir müşterekler deneyimi' olarak okuyan sivil yaklaşım arasındaki derin uçurumu mercek altına alıyoruz.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/habermasin-vefati-kavala-davasi-ve-gezi-konusundaki-kafa-karisikligi-1775481848.webp">
                        <figcaption>Habermas’ın vefatı, Kavala davası ve Gezi konusundaki kafa karışıklığı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Geçtiğimiz hafta Avrupa merkezli felsefenin en önemli temsilcilerinden Jürgen Habermas 96 yaşında vefat etti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermas günümüz Avrupa siyaseti, felsefesi ve çağdaşları üzerinde çok önemli bir etkisi olan, ister fikirlerini savunsun, ister karşı çıksın herkesin ciddiye almak zorunda kaldığı önemli bir düşünürdü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermas’ın vefat haberi&nbsp;savaş sonrası döneme damgasını vuran bir çok önemli Avrupalı felsefecilerde olduğu gibi geriye dönük&nbsp;bir çok tartışmayı yeniden başlattı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu olay Osman Kavala’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki davasıyla aynı tarihlere geldi. Habermas’ın kamusal alan kavramı konusunda ilk çalışmaları yapan kişilerden biri olması ve söylediklerinin Gezi (ve bu dava) ile ilgisi nedeniyle benim de aklıma bu konuyu tartışmak geldi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Üstelik de birden çok çağrışımla: Habermas’ın “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü” başlıklı çok ses getiren kitabı Kavala’nın kurucuları arasında olduğu İletişim Yayınları tarafından 96 yılında yayınlanmıştı. İlk baskısı 1962 yılında Almanca yapılan&nbsp;bu eser daha sonra neredeyse bütün dünya dillerine çevrilerek defalarca basılmıştı.&nbsp; Bu temel eser kamusal alan kavr</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">amının ortaya çıkışını analiz eden ve tartışmaları başlatan ilk ve temel bir çalışma olarak kabul görür.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:#222222">[1]</span></a></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kitabı okuma fırsatı bulanlar bir başka nedenin de kamusal alan kavramında Habermas’ın temsil ettiği “Avrupa merkezci” yaklaşımın ister kabul görsün, ister reddedilsin (ve eleştirilsin) Kavala davasındaki görüşleri tartışmak için eşsiz ve önemli bir kılavuz niteliği taşıdığını da iddia edebilirler. Bu kitaba bakıldığında Gezi’nin “bir hükümeti devirme girişimi” mi, yoksa “farklı bir kamusal alanı deneyimi” mi olduğu konusundaki tartışmalarda yaşanan kafa karışıklığının ve Kavala’nın mahkumiyeti konusundaki hukuki değerlendirmelerin bu gözden geçirmeyle çok alakalı olduğu zannedersem anlaşılacaktır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Nihayet şunu da söylemeyi unutmayayım, bu gözden geçirme çabasının sıklıkla “son Avrupalı” olarak anılan Habermas’ın kamusal alanı kavramsallaştırma ve analiz çalışmasının çok daha ötesine geçen bir boyutunun olduğu, siyaset kuramındaki önemli gelişmelere yol açtığı da bir iddia konusu olabilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Örneğin onun otobiyografisi üzerinde çalışan Hamid Dabashi şunları söylüyor: “Bugün elbette Habermas’ı, ondan önce ve sonra gelen diğer tüm Avrupalı filozoflar gibi, büyük bir saygı ve hayranlıkla okumaya devam etmeliyiz; ancak bunu, Avrupalı ve Amerikalı antropologların bizim ahlaki ve kültürel özgüllüklerimize yaklaşımında hiç benimsemediği kadar saygılı, köklü bir antropolojik bakışla yapmalıyız.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:#222222">[2]</span></a>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Kamusal alanın mı yoksa kamusal alan kavramının mı ortaya çıkışı?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermas’ın bu erken çalışmasının Avrupa’da kamusal alanın ortaya çıkışı, dönüşümü üzerine bir tarihselleştirme ve kavramsallaştırma çabası olduğu söylenebilir. Ona göre burjuva kamusal alanı tarihsel olarak 18. yüzyılda özel ilgi alanlarından çıkarak müşterek bir tartışma ve görüş paylaşma mekanları olan kafelerde, salonlarda ortaya çıkar.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu alanlar iktidarlardan bağımsız olarak, eleştirel tartışmaların yürütüldüğü, erişime ve katılıma açık yerlerdir.&nbsp; Bu kavramın tarihselleştirilmesinin ve tanımının yapılmasının Avrupa siyasetindeki güncel tartışmalarla yakın bir ilgisinin olduğunu da tahmin etmek zor değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu açıdan Habermas’ın modern kamusal alanın yapısını çözümlemeye çalışan ilk düşünür olduğu söylenebilir.&nbsp;Habermas’ın kamusal alan kavramı, resmi kamu alanındaki yetki ve donanım sahibi kişilerden, bürokrasiden, kurumsal yapılardan ayrıdır. Onun dikkati çektiği şey burjuva kamusal alanının tamamen sivil alanda, daha çok edebi pratikler etrafında şekillenmesidir. Kafeler, salonlar, edebi sohbet ortamları gibi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Buna karşılık onun sözünü ettiği radikal kırılma noktasını kamusal alanın “tasarlanabilir bir nesne” halini almasıdır. Bu durumda modern demokrasilerde olduğu gibi kamusal alanı tasarlayan aktörler, güçler tartışma konusu halini alır. Kamusal&nbsp;alanın tasarlanabilirliği fikri yeni bir şey değildir. Bütün iktidarlar askeri tekniklerle bir takım mekanları, müşterek alanları tasarlama kabiliyetine sahip olmuşlardır. Bu açıdan modern kamusal alanın kurucu paradoksu olan tasarlanabilirlik meselesi Rönesans’a, Antik Roma ve Yunan’a kadar uzanır. Bu açıdan bakıldığında mimaride, edebi alanda, kültürde milli ideallerle inşa edilen,&nbsp; iktidar güçleriyle bir hizaya getirilen,&nbsp;prototipleştirilen ulus-devletlerin neoklasik resmi kamusal alanı kopyanın kopyasıdır . Savaş sonrası Avrupa'daki demokrasileri inşa eden kurucu fikirlerle, Habermasçı&nbsp;idealin, kamusal alan kavramının bu açıdan örtüştüğü söylenebilir.&nbsp; Başka bir deyişle Nazi Almanyası'nın ya da Stalin Rusyası'ndaki kamusal alan fikrinin tam zıddıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şimdi gelelim Habermas’ın işaret ettiği bu kırılma noktasının bizdeki karşılığına.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Konunun çerçevesinin dışına taşmamak için Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu Habermasçı tipolojik tanıma uygun kamusal alan gelişmelerini, mekanları ve ortamları bir kenara koymayı öneriyorum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Habermas’ın “radikal dönüşüm” dediği şeyin yereldeki karşılığı</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">İstanbul’da modern resmi kamusal alanın ilk örneği&nbsp;Tophane’dedir.&nbsp;Nusretiye Camii, Saat Kulesi ve Pera House’u tasarlayan İngiliz mimara (Smith) yaptırılan protokol karşılama binası ve diğer kamu yapılarının oluşturduğu bütün bu açıdan modernleşme sürecindeki kırılma noktasına işaret ederler. 18. yüzyıldaki sivil alandaki kamusal alanların dışında, farklı tipte, iktidarın temsil sahnesi olan yeni bir kamusal alan ortaya çıkar. Onun devamı olan Dolmabahçe ve Yıldız’daki resmi kamusal alanlar gibi Tophane'deki bu ilk örnek de&nbsp;seküler değildir. Bu yeni mekansal düzen burada yer alan ritüeller, katılım biçimleri daha çok neoklasik, yani yeniden tasarlanan, ya da "icat edilen" iktidar aygıtının ideolojik pratiklerinin temsil sahnesidir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu tarihi kırılma noktasında ortaya çıkan radikal dönüşüm kamusal alanın tasarlanabilirliği fikridir. Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün davetiyle İstanbul'a gelen ve şehri planlama işini üstlenen, Paris'in baş plancısı görevinde olan Henri Prost'un gerçekleştirdiği Gezi (Promönad) projesi ile bu resmi kamusal alan sahilden,&nbsp;yani neoklasik devletin tören hattından daha çok piyasa aktörlerinin yer aldığı, burjuva kamusal alanına, yani yukarı taşınır. Avrupa’dakilere benzer kafelerin, kulüplerin, salonların bulunduğu Grand Rue de Pera’nın nihayetindeki Taksim’e ve Gezi’ye taşındığında Avrupa’daki seküler kamusal alan gene resmi bir ideoloji olarak yeni temsil sahnesine kavuşur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Caminin, dini ritüellerin yerini seküler etkinlikler, Şehir Operası, Cumhuriyet Anıtı, Gezi alır. Bu bir bakıma ilk belediyenin, 6. Daire-i Belediyesi’nin gerçekleştirdiği Tepebaşı Parkı’nın Avrupa'daki benzerleri gibi, merkezi devlet aracılığıyla uygulanmış büyük ölçekli bir örneğidir. Paris’in merkezindeki Trocadero Meydanı gibi. Yenilikler, gösteriler buraya taşınır. Müzik yarışmaları, buz üzerinde dans revüleri, açık hava konserleri burada gerçekleşir, hatta ilk uzay kapsülü bu alanda sergilenir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu da sekülerliğin sivil dinamiklerinin yerini ulus-devletin kurulmasıyla tasarlanabilir bir kamusal alan kavramının aldığını gösterir. Modernlik bu alanda seküler olma iddiasıdır ancak resmi bir program olmasıyla da bir sürekliliğe sahiptir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Nitekim 2. Mahmut’tan günümüze uzanan diğer tasarlanmış resmi kamusal alan kavramı merkezi iktidarına doğru gelişen soylulaştırıcı dinamikler ve siyasal gelişmeler içinde ulus-devletin bu temsil sahnesinde Taksim Camii ve AKM tartışmaları ile bir dip akıntı olmaktan yüzeye&nbsp; çıkar. Süreklilik belirgin olur ve ulus-devlet formatında yeni bir karşıtlığa dönüşür.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermasçı idealler, yani erkten bağımsız bir müzareke alanı yaratılarak oluşturulan kamusal alan kavramı her ikisinde de askıya alınmıştır. Ancak savaş sonrası dış etkiler ister istemez Cumhuriyet'in bu ilk ve en önemli kamusal alanında&nbsp;kültür insanlarını, sanatçıları kapsayacak bir özgürlük havası estirir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ancak bugün de tanık olunduğu gibi piyasa ve hayırseverlik kurumlarına, sermayenin desteklediği sanat müzelerine bırakılan müzakere alanları siyaseten yetersizdir ve kırılgandır.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">En ideal koşullarda, katılımcılar eşitsiz ve ilişkisiz koşullarda yer alırlar. Kimileri kamu imkanlarını kullanan bilişsel donanımlara, sermayelere ve pratiklere sahiptirler, kimileri ise bunlardan mahrum kalmışlardır. Bu nedenle kamusal alanı müzakereye açmak, eşitsizlikleri aşmak için yeterli değildir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">80'ler sonrasındaki gelişmeler, 90’larda geçmişten dersler çıkarmaya çalışan, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bağımsızların “Seretonin Sergileri” gibi istisnalar olsa da.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">Gezi ne birincisine, ne de ikincisine bir karşılık</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kavala’nın da içinde bulunduğu, kimi zaman toplantılarına&nbsp;evsahipliği yaptığı Taksim Platformu kamusal alan kavramına bir bakıma bu hafıza eşliğinde yaklaşır. Bu girişim her dönem ortaya çıkan tepeden inmeci Taksim ve Gezi projelerine karşı defalarca iktidarlara yöntemi gözden geçirme, farklı bir şey yapma çağrısı yapar.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Taksim Platformu'nun yaklaşımı Habermasçı kamusal alan kavramının bir versiyonu olarak kabul edilebilir. Ama bir gözden geçirme ile. Çünkü resmi kamusal alanın dışında ya da karşısında değil, iki ayrı hattın kesiştiği, örtüştüğü yerde toplulukları tasarlama ideallerinin yarattıkları krize karşı bir alternatifi ortaya koymaktadır.&nbsp; Zaten Seretonin&nbsp;Sergileri, Şenlikli Galata Direnişi, 96 Habitat 2 Birleşmiş Milletler Zirvesi, 99 Felaketi sonrası sivillerin kamusal işlevleri, koordinasyonu üstlenmesi gibi Kavala’nın da içinde bulunduğu,&nbsp;bir bakıma bağımsızların "mucizeler" yarattıkları bir hafızanın devamıdır. Bir&nbsp;dönüm noktası olan ve 80 Darbesi öncesindeki çatışmacı, iktidar merkezci, seküler olmayan. askıya alma haline bir alternatif oluşturan&nbsp;bir deneyimler birikimidir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu açıdan Taksim Platformu'nun başlattığı etkinlikler hiçbir zaman dışlayıcı değildir, her zaman herkese, her görüşten insanlara, topluluklara açıktır. Gezi de kamusal alanı erke bağımlı tasarımların askıya almadığı, tahakkümsüz bir ortamdır. Katılımcıların açık bir biçimde fikirlerini özgürce ifade ettikleri, kimsenin kimse üzerinde üstünlük kurmadığı ve fikirlerinden ötürü insanların birbirini aşağılamadığı, ötekileştirmediği, erişilebilir bir müşterekler deneyimi ve iletişim ortamıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu yüzden zannedersem bu yenilikçi, demokratik deneyimin izlerinin silinmesi için tekrar neoklasik kamusal alanına dönüştürmek için müdahale edildi ve hiç olmayacak bir kişi, Kavala sanki "tasarlayıcı" olarak tam zıddı olan bir kamusal alan kavramının temsilcisi gibi gösterilmiş oldu. Gezi'de de görüldüğü gibi Habermasçı müzakere alanı hep kırılganlık taşıyor. Örneğin müzakere alanı tasarlayanlarla, böyle bir donanıma sahip olmayan insanlarla inşa edildiğinde ortaya kolayca manipüle edilen, askıya alınabilen bir kamusal alan kavramı çıkıyor. Nitekim Gezi’nin kırılganlığını, iktidarların onu çatışma eksenine taşıyarak imha etmeleri ve Kavala’yı da düşmanlaştırıp hapse atmaları bu sayede gerçekleşti.&nbsp;Kavala’nın başına gelenleri Hrant Dink’in durumuna benzetiyorum. Dink de Kavala gibi hiçbir zaman olmadığı şeyle, karşıtıyla suçlandı ve bilirkişi raporuna rağmen hüküm giydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sonuç olarak:&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Habermasçı kamusal alan kavramının 80'ler sonrasındaki yaşanan müşterekler deneyimlerinde gözden geçirilmesinin çok ufuk açıcı bir şey olduğu kesin. Birçok&nbsp;düşünürün vefatı sonrasında fikirlerine katılınmasa bile, yaptığı analizler yarattığı sonuçlar itibarıyla oldukça yararlı bir çaba olduğu konusunda fikir birliği içinde oldukları görülüyor. Bu önemli.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Açıkça söylemek gerekirse Kavala’nın Gezi ile ilgilenmesi ile 1999&nbsp;Deprem felaketinden&nbsp;sonra sivillerin kamusal alanla ilgili mucizevi bir koordinasyon deneyimi üretmesi ya da var gücüyle yardım çalışmalarına katılması ya da 1996’daki Birleşmiş Milletler Zirvesi öncesindeki kapsayıcı ve devletin yerleşim politikaları dönüştürücü sivil toplum çalışmalarına destek vermesi arasında hiçbir fark yok. Kavala bugün de hapiste olmasa eminim ki sivil alandaki çalışmaları ile yaşanan her türlü sorun karşısında elinden gelenleri yapmaya&nbsp;uğraşacaktı.&nbsp; Asıl mesele hala iyileşmenin tasarlanabilir bir kamusal alan fikriyle gerçekleşeceğini iddia edenlerin kamusal alandaki tahakküm biçimleri. Bu noktada tasarlanabilir bir kamusal alan tasavvurların bu yaşadığımız krizi çözmekte başarısız oldukları belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bir de bu davada "Türkiye’nin görüşünü temsil ettiği" söylenen bir kişinin, üstelik akademik bir sorumluluğu bulunan bir hukuk insanının, bu gözden geçirmeyi yapmak yerine neoklasik (yani erke bağımlı diyebileceğimiz) kamusal alan kavramına saplanmasının yarattığı çelişkiye de zannedersem ayrıca değinmek gerekiyor.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black"><span style="color:black">[1]</span></span></a><span style="color:#222222">.</span><u><span style="color:#1155cc"><a href="https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://iletisim.com.tr/kitap/kamusalligin-yapisal-donusumu/7035%3Fsrsltid%3DAfmBOorsuei633SPJJMwg7c7OXtznTExvIfIRb5Er5OXILLs8YbhsvV-&amp;ved=2ahUKEwiwkoyd69iTAxUA87sIHTPrB3wQFnoECAcQAg&amp;usg=AOvVaw35bz5z-6cwLqs4cnFaGZnp" style="color:blue; text-decoration:underline">https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://iletisim.com.tr/kitap/kamusalligin-yapisal-donusumu/7035%3Fsrsltid%3DAfmBOorsuei633SPJJMwg7c7OXtznTExvIfIRb5Er5OXILLs8YbhsvV-&amp;ved=2ahUKEwiwkoyd69iTAxUA87sIHTPrB3wQFnoECAcQAg&amp;usg=AOvVaw35bz5z-6cwLqs4cnFaGZnp</a></span></u></span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black"><span style="color:black">[2]</span></span></a><span style="color:black">.</span><u><span style="color:#1155cc"><a href="https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://terrabayt.com/kultur/jurgen-habermasin-vefatiyla-evrensel-bir-avrupa-felsefesi-yanilsamasi-da-sona-erdi/&amp;ved=2ahUKEwjUisue6tiTAxXXSPEDHYpBGJkQFnoECAgQAg&amp;usg=AOvVaw21HXUqjJI3jK7PKM7M3STJ" style="color:blue; text-decoration:underline">https://www.google.com/url?esrc=s&amp;q=&amp;rct=j&amp;sa=U&amp;url=https://terrabayt.com/kultur/jurgen-habermasin-vefatiyla-evrensel-bir-avrupa-felsefesi-yanilsamasi-da-sona-erdi/&amp;ved=2ahUKEwjUisue6tiTAxXXSPEDHYpBGJkQFnoECAgQAg&amp;usg=AOvVaw21HXUqjJI3jK7PKM7M3STJ</a></span></u></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/seda-demiralp-secmen-muhalefetten-somut-vizyon-bekliyor-yani-bana-asgari-ucreti-arttiracagim-deme-paranin-nereden-gelecegini-anlat-diyor-13017</link>
            <category>SÖYLEŞİ</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Seda Demiralp: Seçmen “Muhalefetten somut vizyon bekliyor. Yani bana asgari ücreti arttıracağım deme, paranın nereden geleceğini anlat” diyor</h1>
                        <h2>Işık Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Seda Demiralp ile Türkiye'de seçmen davranışını, siyasi apatiyi ve muhalefetin önündeki yapısal engelleri konuştuk.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/seda-demiralp-secmen-muhalefetten-somut-vizyon-bekliyor-yani-bana-asgari-ucreti-arttiracagim-deme-paranin-nereden-gelecegini-anlat-diyor-1775424089.webp">
                        <figcaption>Seda Demiralp: Seçmen “Muhalefetten somut vizyon bekliyor. Yani bana asgari ücreti arttıracağım deme, paranın nereden geleceğini anlat” diyor</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sunuş</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Işık Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Seda Demiralp ile Türkiye'de seçmen davranışını, siyasi apatiyi ve muhalefetin önündeki yapısal engelleri konuştuk. Demiralp, mavi yakalı seçmenlerin yaklaşık yüzde elliye tekabül eden kısmının neden bir yandan ekonomik durumlarından şikayet ederken diğer yandan iktidara destek vermeyi sürdürdüklerini, ev kadınlarında yahut emeklilerde gözlemlenen oy kaymasının neden mavi yakalı seçmenlerde aynı oranda gözlemlenmediğini, kararsız ve geçişken seçmenlerin seçim kaderini nasıl belirlediğini ve gençlerdeki umutsuzluğun apatiye nasıl dönüştüğünü ve bunun neden dikkatle izlenmesi gereken bir durum olduğunu araştırmaları üzerinden anlattı. Özellikle mavi yakalı seçmenlere odaklanan son araştırmasına göre ise, bu seçmenlerin muhalefete mesajı netti: "Bana asgari ücret artışını değil, paranın nereden geleceğini anlat."</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kamuoyu araştırmalarında CHP'nin AK Parti ile oy farkının az olması sıkça eleştiriliyor. Bu haklı bir eleştiri mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben CHP'nin içinde olduğu koşulları düşündüğümde oy oranını başarılı buluyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neye göre?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 yerel seçimlerine göre. CHP burada kendini 1. Parti yapan oy oranını koruyor. Maruz kaldığı ağır baskı ortamında bu önemli bir başarı. Yüzde 30’lar CHP'nin yeni normali oldu. Bu büyük bir başarı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de şunu ekleyeyim: Bu tür araştırmalara sadece aldığı oy yüzdesi üzerinden değil, alt kırılımlardan bakmak gerekiyor. Hangi gruplardan ne kadar oy alabiliyor? 2024 başarısı hangi gruplardaki kaymayla gerçekleşti, o gruptakiler hala CHP’ye destek veriyor mu? Ya da oy değiştirmeyenler neden değiştirmedi, neden daha dirençli çıktı? Bu soruların üzerine gitmek çok daha aydınlatıcı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son dönemde kararsızlar ya da "hiçbirisi" seçeneği araştırmalarda ilk sıraya çıkıyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkede kararsızların ve hiçbir partiyi beğenmeyenlerin olması normal bir şey. Zaten bu son yirmi yılın hikayesi. İnsanların siyasetten yılması, ana akım partilerin popülerliğini kaybetmesi, sistem dışı aktörlerin, partilerin öne çıkması... Mesela AK Parti'nin çıkışı da bir anlamda böyleydi. Mevcut partilerden yılmış seçmenlerin desteğiyle iktidara gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan uzun zaman geçti ve son yıllarda insanlar yeniden bir alternatif aramaya başladı. İktidara vaktiyle destek vermiş ama artık memnun olmayan bir grup var. Bu memnuniyetsizliğin başında ekonomi geliyor. Son zamanlarda buna adalet de eklendi. Bu insanların bir kısmı 2024'te CHP'ye bir şans verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu başarının ardından yerel yönetimlere yolsuzluk üzerinden operasyonlar geldi, İBB Davası açıldı...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada ilginç bir durum var. İktidarın CHP yerel yönetimlerini yolsuzluk iddiaları ile yıpratmaya çalışması, muhalefete karşı kampanyasını daha önce kendisinin sık sık eleştiri aldığı bir konu olan yolsuzluk kavramı üzerinden yürütmesinin önemli bir sonucu var. Bu durum, seçmen gözünde yolsuzluğun apolitikleşmesi ve normalleşmesi ile sonuçlanıyor. Böylece yolsuzluk siyasetin normali haline getiriliyor. Asıl tehlikeli olan bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik adaletsizliklerle, hakkaniyetsizliklerle ilgili şikayeti olan insanlar bu durumda "diğer tarafın da çok farkı yokmuş" duygusuna kapılıyor. Bundan ötürü, CHP'nin bilhassa yolsuzluk üzerinden yıpratılmaya çalışılmasının tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Yani geçmişte yolsuzlukla ciddi biçimde suçlanmış, en büyük eleştirileri yolsuzluk üzerinden almış bir partinin rakibini yolsuzlukla suçlaması üzerinde durmak lazım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neden bunu yapıyor sizce?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında şunu demiş oluyor: "Yolsuzluk konusu artık siyaset dışı kalsın. Kimse kimseyi yolsuzlukla yıpratamasın. Seçmende 'hepsi birbiriyle aynı' duygusu hakim olsun." Mesela ABD'ye bakalım. Kendisi en çok ahlaki konular üzerinden eleştiri alan Trump’ın dönüp muhalefeti ahlak konusunda eleştirmesini kimileri “bu ne saçmalık, ahlaki üstünlük Trump’a mı kaldı” diye kestirip atıyor, anlamsız buluyor. Trump’ın buradan bir sonuç elde edebileceğini düşünmüyor. Oysa atladıkları nokta şu. Trump bunu yaparken, ahlaki üstünlük elde etmeye çalışmıyor. Kendisini ahlak konusunda eleştirilemez bir hale getirmeye çalışıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bütün bu gelişmeler "hiçbirisi" partisini büyütüyor. Kararsızların ve geçişkenliklerin artması tesadüf değil. İnsanlar bir noktadan sonra şöyle düşünüyor: "Kimi seçersem seçeyim, daha iyisini yapamayacak. Benim hayatımda bir değişiklik de olmayacak."</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>APATİ OTOKRATLARIN KULAĞINA MÜZİK GİBİ GELİR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum sizin üzerinde çalıştığınız apati kavramıyla nasıl bağlantılı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem de çok doğrudan bağlantılı. Apatinin en temel sebeplerinden birisi bireyin şu duyguyu kaybetmesidir: "Siyasetle ilgileneyim, elimden gelen en iyi tercihi yapayım, gidip oyumu vereyim, daha iyi bir sayfa açılmasına katkıda bulunmuş olayım." Birey bu duyguyu kaybettiği noktada siyasetten geri çekiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birey bu duyguyu nasıl kaybediyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birincisi, "benim hiçbir gücüm yok, sözümü kimse dinlemiyor" duygusu. Demokrasi ortadan kalkmışsa, oy vermek istediğin parti lideri tutuklanmışsa, partisi kapatılmışsa vs. birey kendini etkisiz hisseder. İkincisi ise "zaten partilerin birbirinin hiçbir farkı yok" duygusu. Her ikisi de apatiye zemin hazırlıyor. Apatinin artması bazı kesimlerin işine geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimlerin?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut statükodan beslenenlerin. Siyasi dengeyi değiştirebilecek ciddi bir toplumsal kesim otomatik olarak siyaset dışı kalmış oluyor. Biz hep şöyle deriz: "Apati otokratların kulağına müzik gibi gelir." Ne kadar az insan siyasetle ilgilenirse o kadar az kişiyi ikna etmek zorunda kalırsın. Çünkü otokratların da bir yere kadar rıza, ikna ile uğraşması lazım. Tamamen baskıyla iktidarda kalmak çok maliyetli. O rızayı bazen ekonomik faydalar, transferler, para dağıtarak elde edersin. Bazen dezenformasyon ve propagandayla ikna etmeye çalışırsın. Ne kadar az kişinin rızasını almak gerekiyorsa o kadar iyi, diğerleri zaten çekilmişler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>NEDEN OY TERCİHLERİNİ DEĞİŞTİRMİYORLAR?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Seçmen grupları arasındaki oy hareketlerini biraz açar mısınız? Kimlerin hareket etmesi siyaseten önemli sonuçlar doğurur?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki gruptan bahsedebiliriz: Apatisi yüksek olduğu için siyasete çekmekte zorlandığımız gruplar ve başka sebeplerden ötürü değişime dirençli gruplar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gençlerden başlayalım. Gençlerde apati çok yüksek. Ama gençler demokratik siyasete aslında açıklar. Yani gençliğin getirdiği entelektüel esneklik bu anlamda çok kıymetli. Esneklikle kastım şu. Ne kadar erken bir tercihe yerleşirsen bir sonraki seçimde de aynı tercihi yapma ihtimalin artıyor. Üç kere A partisine oy vermişsen dördüncüde B'ye geçmeye yöneldiğinde iç sistemin "niye değişiklik yapıyorsun ki, önceki yaptıkların yanlış mıydı?" diyor. Biz buna "path dependency" diyoruz. Bir yola girdiysem o yoldan gideyim artık. Bu esneklik kaybı demek. Gençlerde bu eğilim daha zayıf çünkü daha az geçmiş tercihleri var. Bu bir esneklik, bir avantaj.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama dezavantaj olan şu: Gençlerde gördüğümüz apati hali. Onlar aradıklarını bulamıyorlar, çok daha umutsuzlar, çok daha yılgınlar. Farklı sebepleri var bunun — post-truth dünya, ortak gerçeklik algısının, gerçeğe ulaşma umudunun erozyona uğraması bunların bir kısmı. Siyasette aradıklarını bulamamaları, daha iyi bir dünya için siyasi değişim umutlarının zayıf olması diğer bir kısmı. Sonuç olarak diyebiliriz ki gençlerde umutsuzluk çok yüksek ve bu umutsuzluktan gelen acıyı bastırmak için kendilerini koruma refleksiyle siyaset dışı bir pozisyon alıyorlar. Yani umurlarında olmadığı için değil, bir anlamda kendilerini korumak için siyasetten çıkıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem ekonomik açıdan hem siyasi açıdan önlerini çok karanlık hissediyorlar. Diğer jenerasyonlarda geçmişte daha iyi şeyler görmüş olmak insanı biraz tutuyor. Ama gençler için durum bazı açılardan daha karanlık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mavi yakalı seçmenlerin iktidardan kopmaması araştırmalarınızda nasıl görünüyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Normal şartlarda ekonomik anlamda en dezavantajlı grupların, mevcut ekonomik durumdan en çok şikayetçi olduğunu ve oy değiştirmeye en yatkın olduklarını bekleyebilirsiniz. "Ekonomik oy verme" teorisinin en kaba uyarlaması bu. O zaman mevcut ekonomik durumdan kim memnun değil? Herhalde sosyoekonomik hiyerarşinin en altındakiler, örneğin mavi yakalı çalışanlar. Ve 2024'te bir oy kayması yaşandığını biliyoruz. Daha önce iktidara oy vermiş bazı grupların başka ekonomi olmak üzere mevcut sistemle ilgili şikayetlerinden ötürü 2024’te ya sandığa gitmediğini ya başka partilere oy verdiğini biliyoruz. Bazı seçmen grupları, örneğin emeklikler ve ev hanımları gibi, bu grupların başını çekti. Diğer yandan, mavi yakalı çalışanlar için durum pek böyle değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ilginç bir durumdu ve neticede bizim için bir araştırma sorusu oldu oldu. Bu konuyu Işık Üniversitesi’nde siyasette duyguların rolünü araştırdığımız Emotics Lab’de, hem kantitatif hem kalitatif olarak çalıştık. Kantitatif çalışma bu grupta kaymanın beklendiği kadar olmadığını doğruluyordu. Kalitatif çalışma, yani odak grup görüşmeleri ise, bize bunun neden böyle olduğu konusunda daha fazla içgörü sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüyoruz ki, şöyle bir durum var: Evet bu grup piramitte en aşağıda. Evet şartları kötü. Ama ekonomi konusunda umutsuz olsalar da başka konularda umutlular. Mesela dış politika. Türkiye'nin dış politika ve güvenlik alanında güçlü bir marka olduğu söylemi bu grubun kırılganlığına iyi geliyor. Bunu iyi görmek lazım: Sosyoekonomik kırılganlığı çok yüksek olan bu grupta, güç özleminin de çok yüksek olduğunu görmek lazım. Bu grubun bir yere tutunmaya, kendini güçlü hissetmeye çok ihtiyacı var. Güçlü adam siyaseti, dış politikada belki “kabadayı” diyebileceğimiz bir duruş bu gruba duygusal olarak çok iyi geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu algı doğrudan siyasi söylemlerle mi, dizilerle mi, sosyal medyadaki bazı içeriklerle mi oluşuyor, bu tartışılabilir. Ama dış politika ve güvenlik konusunda Türkiye'nin güçlü bir marka olduğu algısının iktidar seçmeni mavi yakalı çalışanlarda ciddi bir karşılık bulduğunu gördük.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-05%20at%2021_39_22.jpeg" style="height:522px; width:500px" /></p>

<p><strong>Prof. Dr. Seda Demiralp</strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bunu nasıl açıklıyorsunuz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle diyeyim, kantitatif çalışmamızda iktidar seçmeni içinde umudu en yüksek ölçtüğümüz grup vasıfsız mavi yakalılar idi. Yüz yüze görüşmelerde sorduğumuzda o umudun ekonomiden değil, ama dış politika ve güvenlikten geldiğini gördük. Bu katılımcılar, "Soframda yemeğim varsın az olsun ama başım dik dursun" diyorlar. Ya da araştırma raporuna taşıdığım bir alıntıda olduğu gibi: "Muhalefet isterse yemeğimden altın çıkarsın. Drone üretimimizi durduracaksa, dış politikada attığımız adımları geriye alacaksa istemem" diyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü dünyanın çok güvensiz olduğu algısı bu grupta çok kuvvetli. Ve bu güvensizlik kaygısını en çok mevcut güçlü adam siyasetinin giderebileceğine dair kanı güçlü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat hepsi bu da değil. Bunlardan da belki daha önemli olan şu: İktidar seçmeni mavi yakalılar, kendilerine mevcut şartlar içerisinde verilebileceğinin en fazlasının verildiğini düşünüyor. Belki dışarıdan bakanların anlamakta en zorlandığı kısım bu. "Asgari ücret çok düşük" diyebilirsiniz. Bu kesim biliyor ki, ya da inanıyor ki mevcut şartlarda asgari ücret daha yüksek olamazdı. Para olsaydı, kaynak olsaydı verilirdi diyor. Üstelik "daha fazla asgari ücret olsa benim başka masraflarım da artardı" diyolar ki bu konuda çok da haksız değiller.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neticede asgari ücret artışı ne yoksullukla mücadele politikası ne de enflasyonla mücadele politikası yerine geçemez. Enflasyonla mücadelenin yolu başka, yoksullukla mücadelenin yolu başka. Ama biz çok uzun süredir kamusal tartışmalarda bu kesime önerebilecek olanın en fazlası “yeterli” bir asgari ücret artışıymış gibi konuşmaya alıştık. Oysa bu kesim aslında popülizmin sınırlarına gelindiğinin son derece farkında ve artık bundan fazlasını duymak istiyor. "Bana daha iyi bir seçenek sun, daha fazla asgari ücret artışı değil, başka şeyler söyle, ötesini söyle" diyor. "Nereden kaynak yaratılacak?" sorusunu soruyor. Farklı cümlelerle aslında şunu söylüyor: "Bana kalkınma vizyonu sun. Ülkenin nasıl zenginleşebileceğini söyle." Çünkü biliyor ki ülke zenginleşmeden kendi durumu iyiye gitmeyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki emeklilerle bu grup arasındaki fark nereden geliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu güzel bir soru. 2024'te emeklilerde iktidardan muhalefete ciddi bir kayma gördük, mavi yakalılarda aynı oranda bir kayma göremedik. Ekonomik açından bazı benzer şikayetlere sahip olan bu iki grup niye farklı siyasi davranış sergiledi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cevaplardan bir tanesi şu: Mavi yakalılar kendilerini hala pazarlık masasında hissediyor. Asgari ücretleri uzun süre, diğer maaşlardan daha yüksek oranda arttı. Bu yüzden, onlarda "Ben masadayım, benimle pazarlık yapılıyor" duygusu var. Emekliler ise masada hissetmiyor kendilerini. Gözden çıkarılmış hissediyorlar. Bu ayrım siyasi davranışı doğrudan etkiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki ev kadınlarında ne değişiyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ev kadınları uzun süre mavi yakalılar gibi iktidarın en sadık seçmen gruplarından biriydi. Ama artık bunun değişmeye başladığını görüyoruz, 2024'ten bu yana gözlemlenen ciddi oy kaymaları var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kesimin geçmişte oy değiştirmeye olan direncinde de mavi yakalılarda olduğu gibi, kırılganlık konusu önemliydi. Sosyo ekonomik kırılganlık bizi riskten kaçıngan bir pozisyona itebiliyor. Dolayısıyla aslında ekonomik oy verme teorisini çok basit bir şekilde, şikayeti olan oyunu değiştirir gibi okumamak lazım. Kırılganlıklar devreye girdiğinde, eğer elinde avucunda az bir şey varsa onu korumak konusunda kaygılı ve muhafazakâr oluyorsun. Çok ince bir dala sarılmış gibisin. Sana bırak o dalı, o dal çok ince diyorlar. Sen ise başka tutunduğun bir şey olmadığı için ve o dalın zayıflığı yüzünden hep düşme korkusuyla yaşadığın için, iyice hareketsizleşiyorsun. O dalı bırakmak için emin olman gerekiyor. Dolayısıyla kırılgan grupların pozisyon değiştirmeleri için ya o dalın tümüyle kırılması lazım, ya da tutunacak başka bir dalın varlığından emin olmaları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yani güvenebilecekleri bir dal istiyorlar…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesela işini kaybetmekle maaşının biraz azalması tam da bu sebeple çok farklı siyasi davranışlar doğuruyor. Maaşın biraz azaldıysa bu seni daha da muhafazakâr yapabilir. Ama işini kaybettiysen artık kaybedecek bir şeyin yok, o zaman cesaret gösterme ihtimalin, pozisyon değiştirme ihtimalin birden artıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ev kadınlarının bu eşiği aşmalarını sağlayan birkaç faktör görünüyor Birincisi çocuklarının geleceğiyle ilgili kaygı — gençlerdeki o yoğun karamsarlık, mutsuzluk annelerde tepki ve kopuş yaratıyor. İkincisi suçla mücadele konusu, özellikle kadın cinayetleri. Bu grup için çok önemli bir başlık. Ev kadınlarında sınıfsal bilinç yüksek, yani kadınlarla ilgili konular gündemlerinde en üst sıralarda. Kadın cinayetleri iktidardan uzaklaşmada önemli etkenlerden biri olarak öne çıkıyor. Uyuşturucu, okullarda zorbalık, okulların gençlere sunduğu olanakların daralması da gündemlerinde oldukça yukarıda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefet belediyelerinin kadınlara yönelik somut hizmetlerinin de önemi burada ortaya çıkıyor. Kreşler mesela. Bunlar artık bir vaat olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştü. "O ince dalı bırakmak için tutunabileceğim başka bir şey var" duygusunu yarattı. Bu ev kadınlarının oy desteğini almada önemli bir etken oldu diye düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KAPSAMLI BİR ÇÖZÜM PROGRAMI GEREKLİ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu tabloda muhalefetin öncelikle yapması gereken ne?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Araştırmalarımızda konuştuğumuz kişiler bunu çok net söylüyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onlar muhalefetten, soyut değil, somut bir umut istiyorlar. Bir kalkınma modeli istiyorlar. Muhalefet iktidara gelirse ne yapacak, nereden kaynak yaratacak? Doğal kaynak mı bulacak? Katma değeri yüksek bir şey mi üretecek? Aslında ifade etmeye çalıştıkları farklı cümlelerle bu: bir kalkınma vizyonu. Ülkenin nasıl zenginleşeceğinin, kendi refahlarının nasıl artacağının somut ve ikna edici olarak anlatılması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de şu önemli: Bu kesim ileriye dönük bakıyor, geriye dönük değil. "Bu parti bugün beni mutsuz ediyor o halde onu, cezalandırayım" deyip gidip hemen ötekine vermiyor. Öncelikle, "gelecekte beni ekonomik olarak hangisi daha iyi yapar?" diye düşünüyor. Ve bunu tahmin etmek için dönüp geçmişe bakıyor. Ve orada bazen diyor ki, evet şu an kötü ama geçmişte memnun etmişti, yine yapabilir diyor. İktidar seçmeni çoğu zaman böyle diyor. Öte yandan muhalefet hakkında kafasında belirsizlik var. Neticede aynı partinin uzun bir iktidar dönemi oldu. Siz ise iktidardan ne kadar uzak kalmışsanız, seçmen için o kadar belirsizlik kaynağı olabiliyorsunuz. Elindeki bir kuş çalıdaki iki kuştan iyidir diyebiliyor seçmen. Bu öyle ya da böyle bildiği bir seçenek, ötekisiz belki güzel sözler söylüyor ama yapabilir mi, emin olamıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O yüzden somutluk çok kritik. 2023 seçimlerini hatırlayalım. Binlerce sayfalık bir mutabakat metni vardı. Muhakkak ki çok çalışılmıştı üzerinde. Ama yoldan geçen birine "muhalefet gelince ne yapacak, üç tanesini say" deseniz, pek sayamıyordu. İşin gerçeği, çok sofistike ama seçmene iletilmemiş bir vizyon yerine, kolay anlaşılan, sık tekrarlanan, etkisi kısa vadede görülebilecek olan bir program daha işe yarıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu programın ne zaman açıklanması gerekiyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana göre çok erken diye bir şey yok. İktidar iktidara geldiği günden itibaren bir sonraki seçimin kampanyasını yapıyor aslında, yaptıklarıyla, sözleriyle. "Ben seçim vakti devreye girerim" derseniz oldukça geç kalmış olabiliyorsunuz. Zaten medya asimetrisinde sesini duyurman çok zorken beklemek riski iyice büyütüyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana göre, temel yönelimin başından beri net olması lazım. Özelleştirme taraftarı mısınız, kamulaştırma taraftarı mısınız? Eğitimle ilgili pozisyonunuz ne, dış politikayla ilgili pozisyonunuz ne? Bunların seçmeni en çok ilgilendiren boyutlarının, seçmen gözünde kristal berraklığında olması gerekiyor. Bazı en çarpıcı vaatlerinizi daha sonraya, kampanya sürecine saklamayı seçebilirsiniz, ama ana çerçevenin erkenden netleşmesi önemlidir. Bazen fikirlerinin kopyalanmasından endişe edebiliyor partiler ama bana kalırsa fikrinizi ne kadar erken söylerseniz, o fikri o kadar erken sahiplenmeye başlayabilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>19 MART APATİYİ AZALTTI</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Apati konusunu ilk derinlemesine araştırdığınızda 2023 seçimleri yeni bitmişti. O günden bugüne siyasi ilgide ne değişti?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 seçimlerine daha az seçmen gitti. 2023 sonrasında ölçtüğümüz apatiyi 2024'te bizzat doğrulamış olduk böylece. Ama 2024 sonrasında siyaset alanında bir canlanma da gördük. 2023 sonrası muhalefet seçmenindeki gönül kırıklığının bir sebebi şuydu: "Ne yapsam partim seçim kazanamıyor. Ayrıca bırak iktidarı, kendi partimin yönetimini bile değiştiremiyorum." 2024 sonrasında ise hem CHP seçim kazandı hem de parti içinde bir yönetim değişikliği oldu. Bu ikisi birden muhalif enerjiyi canlandırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Derken 19 Mart oldu. 19 Mart bir şok yarattı ve kısa vadeli etkisi siyasi ilgiyi canlandırmak şeklinde oldu. Kararsızlar o dönem en düşük orana geriledi. Hem iktidar hem muhalefet lehine ama daha çok muhalefet lehine geriledi. Adeta bir seçim atmosferi yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Odak gruplarımızda tutuklamaların siyasi olduğuna dair genel bir kanı olduğunu hem iktidar hem muhalefet seçmeninde gördük. Bu önemli. İktidar seçmeninin bir kısmı da tutuklamaları siyasi buluyor. "Bu operasyonlar siyasi değil, o yüzden iktidara oy veriyorum" değil; "iktidara oy vermeye devam ediyorum ama tutuklamaların siyasi olduğunu da düşünüyorum" şeklinde bir pozisyon alan önemli bir grup var — ki bu çok kritik. Yargının siyasallaştığına dair bu yaygın görüş kararsızların da neden daha çok muhalefete kaydığını açıklıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün o dönemin mobilize edici etkisi biraz geriledi. Kararsızlar yeniden eski yerlerine doğru bir hareket içinde gibiler. Bu hareketleri izlemek lazım. Bir de asıl şuna dikkat etmek lazım. Bu kadar ağır bir siyasi baskının uzun vadeli etkisi kalıcı bir apatiye de dönüşebilir. 19 Mart sonrası pek çok kişi "Türkiye Rusya mı olacak?" diye sormaya başlamıştı. Elbette iki ülke birbirinden çok farklı. Ama korkunun yönünü göstermesi açısından dikkat çeken bir karşılaştırmaydı bu. Rusya aynı zamanda yüksek apati modeli demek. Türkiye’de bu ölçüde bir siyasi kopuş hiç gerçekleşmedi, umarım da gerçekleşmez. Ama bu tür şokların kısa ve uzun vadeli etkileri farklı olabiliyor. Periyodik ölçmek önemli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KARARSIZLAR SEÇİMİN KADERİNİ BELİRLİYOR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kararsız seçmenle apatik seçmen arasında bir fark var mı?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, kararsızların içinde farklı gruplar var. Kronik apatikler — artık tamamen siyaset dışına kaymışlar, hiçbirini beğenmiyorum ya da siyasete katılmaya gerek yok diyenler. Bir kısmı ise henüz karar vermemiş, iktidara da muhalefete de eşit sayılacak bir mesafede duran seçmenler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye gibi kutuplaşmış bir ülkede partizan seçmenler yerinden oynamıyor. Seçimin kaderini en çok bu geçişken, kararsız, apatik kesim belirliyor. Bu grupları farklı şekillerde tanımlamak ve ölçmek mümkün olduğu için rakamsallaştırmak zor ama kabaca %20-25 gibi bir gruptan söz etmek yanlış olmaz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu grubun son kararını ne belirliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gruplarda entelektüel esneklik yüksek — sabit fikirli değiller, yeniden düşünmeye açıklar. Bu bir fazilettir. Ama aynı zamanda entelektüel apati de yüksek —yani işi enine boyuna düşünmek, en doğrusunu öğrenmek için bilişsel çaba harcamak konusunda isteksizler. Hızlı karar vermek istiyorlar, çok fazla kurcalamak istemiyorlar. Bu onları dezenformasyon açısından da daha savunmasız kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son olarak…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genel olarak şunu gözlemliyorum: Hepimiz daha dürtüsel, daha duygusal karar vericiler haline geldik. Odaklanmak zorlaştı, bilgi bombardımanı altındayız. Duygudan gelen bilgi çok çabasız geliyor. Bakıyorsunuz, sevdim sevmedim, güvendim güvenmedim şeklinde saniyeler içinde tutum alabiliyor seçmenler. Bu geçişken seçmende biraz daha yüksek ama açıkçası artan dürtüsellik, kararlarımızda duyguya yaslanma durumu hepimizi etkiliyor. Siyasette duyguların rolüne daha yakından bakma ve Emotics Lab’ı kurma kararımız da aslında tam da bu yüzdendi.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/pam-ve-kristi-kenara-atildilar-13016</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Pam ve Kristi, kenara atıldılar</h1>
                        <h2>Kadınlar, dünyanın en iyi dalkavukları olmak için ellerinden geleni yaptılar. Güney Dakota eski Valisi Noem, Trump’a yüzüne kendi portresi eklenmiş bir Mount Rushmore maketi hediye etmişti. Bondi ise Adalet Bakanlığı binasının önüne somurtkan bir Trump posteri astı. Bu, eski Adalet Bakanı’nın bir zamanlar saygın ve bağımsız olan kurumunu, başkanın kişisel hukuki Gestapo’suna dönüştürme çabasının görsel bir yansımasıydı. Trump’ı ve müttefiklerini soruşturan savcıları temizliyordu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/pam-ve-kristi-kenara-atildilar-1775401209.webp">
                        <figcaption>Pam ve Kristi, kenara atıldılar</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“NYT Yazarı Maureen Dowd, Trump'ın en sadık iki kadın bakanı Pam Bondi ile Kristi Noem'in aşırı yaltaklanmalarına rağmen kovulmalarını ve bu durumun ironisini sert bir dille eleştiriyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Arkadaşımın Paramount+ için mükemmel bir reality show fikri var: “Pam ve Kristi’nin Bahar Tatili Kusma Festivali”. Artık hiçbir şeye tahammülleri kalmamış, her şeyden bıkmış olan kızlar özellikle de onları kapı dışarı eden kötü patronlarından uzaklaşmak için Cancún’a kaçarlar. Birbirlerinin saçlarını tutarak kusarlar. Tatlı tatlı birbirlerini motive ederler. Ama sonra pasaportlarını kaybederler ve sınırdan geri dönemezler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ay caramba! Pam Bondi ve Kristi Noem muhtemelen şimdi bir yerlerde margaritalarının başında ağlıyor ve “Nerede yanlış yaptık?” diye düşünüyorlardır. Başkanın onları “güzel yardımcıları” diye övdüğü o güzel günler ne çabuk geçti?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştirmenlerin “Pam Blondi” ve “ICE Barbie” diye adlandırdığı, ortadan kaybolan Adalet Bakanı ve İç Güvenlik Bakanı, dalkavukluğun bile bir sınırı olduğunu acı bir şekilde öğrendiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın ilk döneminde Jeff Sessions, Rusya soruşturmasını durdurmayı reddettiği için Adalet Bakanlığı’ndan kovulmuştu. Ama bu iki kadın, Trump’ı memnun etmek için her şeyi yapmaya hazır olmalarına rağmen kendilerini alçaltıp kurumlarını kirletmelerine rağmen aynı kaderi paylaştılar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump, Çarşamba günü Bondi’ye haberi, birlikte Yüksek Mahkeme’ye giderlerken limuzinde verdi. Orada yargıçları korkutarak doğum hakkıyla gelen vatandaşlığı kaldırmaya çalışıyordu. Wall Street Journal’a göre Trump ona şöyle demiş:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sanırım zamanı geldi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet Bakanlığı çalışanları da Bondi’nin portresini çöpe atmakta gecikmedi. Noem de aşağılayıcı bir hafta geçiriyordu. Kendisi karmaşık bir aşk üçgeninin içinde sıkışıp kalmıştı. Özel kalemi Corey Lewandowski ile yaşadığı iddia edilen ilişki haberleri, Daily Mail’in kocası Bryon hakkında yayınladığı skandal haberle çakıştı. Bryon, Güney Dakota’nın Castlewood kasabasında sigorta acentesi olarak çalışan zavallı bir adamdı. Bryon, Kristi’nin zorlu kongre duruşmalarında yanında durmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratlar onun sevgilisi ve ikilinin lüks hükümet jetiyle yaptıkları maceraları ortaya dökmüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar, dünyanın en iyi dalkavukları olmak için ellerinden geleni yaptılar. Güney Dakota eski Valisi Noem, Trump’a yüzüne kendi portresi eklenmiş bir Mount Rushmore maketi hediye etmişti. Bondi ise Adalet Bakanlığı binasının önüne somurtkan bir Trump posteri astı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, eski Adalet Bakanı’nın bir zamanlar saygın ve bağımsız olan kurumunu, başkanın kişisel hukuki Gestapo’suna dönüştürme çabasının görsel bir yansımasıydı. Trump’ı ve müttefiklerini soruşturan savcıları temizliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bondi, Adalet Bakanı olduğu ilk günde Trump’a karşı açılan davaları incelemek üzere “Silahlandırma Çalışma Grubu”nu kurdu ve bu davaları baltalamaya çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">James Comey, Letitia James, Adam Schiff, Mark Kelly ve Jerome Powell’a karşı dava açmaya çalıştı ama bunların çoğu ya dağıldı ya da hiçbir yere gitmiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump kadar küçük düşürücü olmak için Comey’nin kızı Maurene’i (deneyimli bir federal savcı) kovdu. 2020’de Trump’ın Biden’ı yendiğine dair hayali kanıtlar aradı. Noem ise Trump’ın sahte maço duruşunu taklit etti. ICE’nin (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) alabildiğine serbestçe hareket etmesine izin verdi. Federal görevliler Minneapolis’te masum insanları vurup öldürdüğünde, kurbanları “iç terör örgütü üyesi” diye karaladı. ICE görevlileriyle birlikte devriye gezerken ICE üniforması giydi, kurşungeçirmez yelek taktı ve tüfek salladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de kostüm oyununda çok başarılıydı. İdaredeki glam kızı(*) olmaya çalışıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rushmore Dağının önünden at sırtında geçerken Annie Oakley gibi giyinip DHS’yi (İç Güvenlik Bakanlığı) tanıtan bir reklam bile çekti. Lewandowski (Trump’ın 2015’teki ilk başkanlık kampanyasının yöneticisi), Noem’i tıpkı Trump’ın yaptığı gibi büyük gösterişle dikkat çekecek şekilde yönetiyordu. Ama bu, Trump’ı çok yanlış okumaktı. Noem’in at sırtındaki reklamındaki slogan “Başkan Trump ve Ben” şeklindeydi. Bu, Trump’ın temel kuralını ihlal ediyordu: Trump’la “ve” olmaz. Bu şovun tek yıldızı sadece odur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Renee Good ve Alex Pretti’nin infazları ve Noem’in ölümlerinden sonra onları karalaması, Trump’ın bile midesini bulandıracak seviyedeydi. Noem’in kongre duruşmalarındaki özür dilemeyi reddetmesi, Good ve Pretti’nin ailelerine karşı tavrı ve DHS’deki sevgili skandalı Trump’a göre utanç vericiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şubat ayındaki kongre duruşmasında Bondi ise bütün vakarını bir kenara atıp sahneyi yuttu. Patronunu etkilemek için bağırıp çağırdı, hakaretler etti. Harvard mezunu avukat Jamie Raskin’e Trump’ın taktiğini kullanarak şöyle bağırdı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bana hiçbir şey söyleyemezsin, yıpranmış kaybeden avukat. Sen avukat bile değilsin.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca Trump’ın savunma yöntemini de benimsedi: Savcıların soruşturmaları ve Epstein dosyalarını garip şekilde yönetmesi hakkındaki soruları keserek bağırıyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Dow şu anda 50.000’in üzerinde!”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump, onun Demokratlarla yaptığı sert tartışmalardan keyif aldı ama genel olarak kabine üyesi performansını zayıf buluyordu. Onu zayıf, yavaş ve kötü bir iletişimci olarak görüyordu. “Sümüklü” diye nitelendirdiği kişilere karşı iddianame hazırlayamamasına çok sinirleniyordu. Ortada kanıt olmaması Trump için önemsiz bir ayrıntıydı. Bondi’nin Epstein dosyaları konusundaki oyalama taktikleri Trump’ın tabanını da çileden çıkardı. Bir ara “Epstein’in müşteri listesi masamın üzerinde” demişti ama bunun doğru olmadığı ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Kash Patel ve diğer Trumpçılar, Epstein Adası’nda vakit geçiren herkesi ortaya çıkaracaklarına söz vermişlerdi. Bu örtbas girişimi, Trump’ı da yaraladı çünkü o, bu yırtıcıyla yakın ilişkisinin pis kokusundan bir türlü kurtulamamıştı. Duruşmada Epstein mağdurlarının önünde dosyaların yayınlanmasındaki başarısızlığı ve bazı mağdur isimlerinin yanlışlıkla ifşa edilmesi nedeniyle doğrudan özür dilemeyi reddetmesi durumu daha da kötüleştirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Wall Street Journal’ın haberine göre, hayal kırıklığına uğramış başkan bir ara Beyaz Saray ziyaretçilerine, muhafazakârların sosyal medyada Adalet Bakanı’nı yerden yere vurduğu paylaşımların çıktısını göstermiş. Bir müttefikine Bondi’nin “ne kadar berbat bir iş çıkardığını” uzun uzun anlatmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi İran konusunda köşeye sıkışan Trump’ın daha fazla kişiyi kovma isteği gelebilir. Zaten “Sen kovuldun!” onun klasik lafıdır. Pete Hegseth Pentagon’da nitelikli subayları kovuyor, halbuki asıl gitmesi gereken kendisi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donald Trump’a kendi kendini güneş kralı ilan eden adama yaltaklanmak, Sisyphos’un cezasından farksızdır. Onun kaprislerine, intikam planlarına, aşırı pohpohlanma ihtiyacına ve hukuka duyduğu küçümsemeye ayak uydurmaya çalışmak her zaman kaybeden bir oyundur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">(*)Hollywood tarzı, dergi kapağı gibi, dikkat çekici, "glamorous" (büyüleyici, ihtişamlı) bir görünüm taşıyan kadın için kullanılır.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* <span style="background-color:white"><span style="color:#363636">Maureen Dowd<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:blue; text-decoration:underline" title=""><span style="background-color:white"><span style="color:#363636">[1]</span></span></a> (New York Times)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#363636">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makale linki: https://www.nytimes.com/2026/04/04/opinion/pam-bondi-kristi-noem-trump.html</span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[1]</a> <span style="background-color:white"><span style="color:#363636">Pulitzer ödüllü köşe yazarı. Son kitabının adı “</span></span><a href="https://www.harpercollins.com/products/notorious-maureen-dowd?variant=42734212218914" style="color:blue; text-decoration:underline"><span style="background-color:white"><span style="color:#121212">Notorious</span></span></a> </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/inayet-babaannenin-semaveri-13015</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İnayet babaannenin semaveri</h1>
                        <h2>İnayet babaannenin sofrasından modern apartman dairelerine: Bir aile yadigârı semaver, neden yeni evlerin metrekarelerine sığmaz? Nesiller değiştikçe eşyaların ruhu nasıl eksilir? Hatıraların tozlu antikacı tezgahlarına düşme ihtimaliyle yüzleşen bir kuşak hikâyesi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/inayet-babaannenin-semaveri-1775400777.webp">
                        <figcaption>İnayet babaannenin semaveri</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçenlerde bizim çocukların yerleşik hayata bir türlü geçemediğinden bahsediyordum ama taşınmalarının bizim hayatımızı böylesine etkileyeceğini düşünemezdim hiç. Malum, yeni apartmanların oda sayısı azalıyor, metrekaresi küçülüyor. Büyük evden küçüğe geçince eşyalarda ciddi bir tasfiye yapmak mecburiyetinde kalıyorsun.&nbsp;</span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizimkiler de tasfiyeye girişmişler ve bir gün boyunca çöp atmışlar, hele Pelin’in dediğine göre bir konteyneri kendi attıklarıyla doldurmuşlar. İyi güzel de ıskartaya çıkardıkları eşyalardan birinin “İnayet babaannenin semaveri” olacağı aklıma gelmezdi. Demek, yeni evlerinde her bir şeye yer var ama aile yadigarımız olan semavere yer yok. Getirip bizim salonun ortasına bıraktılar, evlerinde yer olduğunda mutlaka geri alacaklarını söyleyerek -yalandan kim ölmüş?<br />
İnayet babaanne, benim babaannemin ablasıydı. Ailemizin en büyüğüydü. Her bayramda ona gider, sofrasında maaile biraraya gelirdik. Nefis yaprak sarmalar hatırlıyorum, bir de pastırma. Ama pastırma gelecek kişi sayısına göre ikişer dilim alınır, biri oburluk yapıp başkasının rızkına göz dikerse İnayet babaanne kendi yiyeceğinden feragat eder, bugün canının pastırma çekmediğini söylerdi. Uzun yaşadı, doksanlarının ortasında, ayva reçeli yapmaya çalışırken düşüp…<br />
İnayet babaannenin gümüş semaverinin çay demlemek için kullanıldığını hiç görmedim. Galiba evdeki en değerli eşya oydu ya da en azından annem için oydu, ne pahasına olursa olsun, o semaverin bize gelmesini sağlayacağını söylemişti, dediğini de yaptı, semaveri tevarüs ettik. Tıpkı İnayet babaanne gibi biz de onu hiç çay demlemek için kullanmadık, salonun annemin sevdiği müstesna bir köşesinde senelerce durdu. Durdu demek haksızlık olur, sergilendi.<br />
Rivayete göre, semaver, Devrim esnasında İstanbul’a kaçan Beyaz Ruslardan alınmıştı. Üstünde Rus yapımı olduğuna dair bir damgası vardı. Antikaydı.<br />
Annem bir aile müzesi kurmak istiyordu. Bu müzede, müze dediğim salonda duran büyücek bir camlı büfe aslında, askere gidenlerin getirmiş oldukları mühimmat kutusu, apolet ya da palaska kadar çocukluk çizimlerimiz ve şiir defterleri de yer alırdı. Semaverse hacminden ötürü büfeye -müzeye- sığmayacağı için hemen önünde yerde dururdu. Mert çocukken, başka yerde hiç görmediği bu tuhaf eşyanın karşısında çeşitli hayallere dalar, onunla kimsenin bilmediği oyunlar oynardı. Böylece, ailenin semaverle en çok haşır neşir olan üyesi küçük Mert oldu.<br />
İşte bu semaveri annemin talebi doğrultusunda Mert’e vermiştik. Müzeyi tabii ki biz devraldık -aynı şekilde ama yazlık evde muhafaza ediyoruz.<br />
Annem, nedeni bilinmez, İnayet babaannenin semaverini çok severdi. Mert için o çocukluğunun bir oyuncağıydı. Benim içinse o İnayet babaannenin annemin çok sevdiği semaveriydi sadece. Her nesilde ona verilen değer değişti, üstelik azaldı. Mert semaveri getirip salona bırakınca bizim eve ait olmadığını bağıran, varlığıyla kalabalık eden bir objeye dönüştü. Atsan atılmıyor, satsan satılmıyor derler hani, semaverin şimdiki vaziyeti tam da böyle. Semaverin esas değeri, gümüşünden ya da üzerindeki Rus damgasından gelmiyordu, İnayet babaannenin evinden çıktığı için değerliydi, ama İnayet babaanne de sadece bizim aile için değerliydi, o yüzden semaveri atma düşüncesi bile beni rahatsız ediyor, zaten satılmıyor, satmaya kalksam hem asabım bozulur hem de para etmez.<br />
Bir ara Pelin bu semaverin üstündeki parçasını atıp onu cam bir sehpanın ayağı olarak değerlendirmek istediğini söylemişti -söylemeye cüret etmişti. Duyar duymaz reddettim tabii. İnayet babaannenin semaveri dedim, aile yadigarı dedim, olmaz dedim. Dedim de, işte birkaç sene sonra geldi bizim salonun ortasına konuverdi. Biz Narin’le semaveri bir şekilde saklarız ama sonrası ne olacak? Bizden sonra semaveri sahiplenecek biri çıkacak mı ailemizde? Ya da diğer eşyalar, bizim binbir emekle aldığımız, mevcudiyetleriyle bize bir ömür yaşama sevinci bahsetmiş olan eşyalarımız, sadece bizim için bir mana ifade eden küçük koleksiyonlarımız ne olacak? Bir semavere yer olmayan evlerde hatıraları sonraki nesillere taşıyacak objelere yer bulunabilir mi? Hiç sanmıyorum.&nbsp;<br />
Hayatımızın, mahremimizin antikacı tezgâhlarına düşeceğini düşünmek rahatsız edici. Ama hayat böyle. Bizden önce de böyledi, biz de böyle yaptık, bizden sonra da böyle olacak.<br />
En azından şunu biliyorum ki, İnayet babaannenin semaveri ben yaşadıkça tozlu antikacı dükkânlarında müşteri beklemeyecek.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-13014</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Futbolde ve kadın voleybolde uluslararası başarının sır olmayan sırrı(!!!)</h1>
                        <h2>Birleşik kaplar kuralı çalışıyor: Dünyada enflasyon şampiyonluğuna oynamakla kamu ihalelerinde rekabet dışı kalmak aynı madalyonun iki yüzü. Minyatür sahada, eğik zeminde dibe yuvarlanmamak için tek çıkış yolu; hukuku, ekonomiyi ve kamu yönetimini yeniden 'Filenin Sultanları'nın tabi olduğu evrensel kurallarla tanıştırmak.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-1775400315.webp">
                        <figcaption>Futbolde ve kadın voleybolde uluslararası başarının sır olmayan sırrı(!!!)</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhtemelen bu söyleyeceğim hayata bire bir geçmeyebilir, küçük sapmalar, istisnalar hep vardır ama toplumlarda kurumlararası bir birleşik kaplar kuralı hep çalışır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin, dünyanın en iyi eğitim-öğretim kurumları sizdedir, en iyi üniversiteler sıralamasında ilk yirmide on beş üniversiteniz vardır ama dünyanın en kötü adalet kurumları da sizdedir, uluslararası hukuk endeksinde 146 ülke arasında sıranız 117’dir, bu olmaz, olamaz, kurumların performansı bir biçimde yakınsallaşır (convergence). </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye küresel endekslerin yaklaşık tümünde her sene muntazaman gerilerken mesela kadın voleybolde en zirveye oynuyoruz, futbolde erkek milli takımımız Avrupa kupasında büyük başarılar elde etti, şimdi de, ne güzel, 2026 dünya futbol şampiyonasına katılıyoruz, ilk turda oynayacağımız gruptan da (Türkiye, ABD, Avustralya, Paraguay) birinci çıkmamız yüksek bir ihtimal.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumu tesadüflerle değil de başka yöntemlerle açıklamaya çalışmamız lazım ama ondan sonra da yaklaşacağımız sonuçtan başka sektörler için, hukuk, ekonomi, öğretim-eğitim mesela, dersler çıkarmamız ve hayata geçirmemiz lazım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında ortada bir sır, mır yok, ortada aklı başında, sağduyu sahibi herkesin görebileceği bir gerçek var sanki. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de son on senedir siyasetin kullandığı çok anlamsız bir ifade var, “yerli ve milli” ifadesi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerli muhtemelen ulusal anlamına kullanılıyor, milli ise asla yine ulusal demek değil, olsa idi çok saçma olurdu zaten, ulusal ve ulusal gibi bir tekrar anlamına gelirdi, milli, tercümesi de orijinaline uygun olarak dini demek, dini de bizde İslami demek herhalde.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetin kuruluşunda kullanılan “Türk milleti” ifadesi de zaten 1923 sonrası Anadolu’ya sıkışan Müslüman unsurların genel adı, geriye kalan gayrimüslimler de “ekalliyet” yani azınlıklar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem insan hem de toplum yaşamının en kaba hatlarıyla iki yönü var, özel alan ve kamusal alan.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel alanlarında insanların “yerli ve milli” olmalarında, ulusal ve İslami kriterleri yaşamlarına rehber yapmalarında, davranışlarında hukukun genel ilkeleriyle çelişmemeleri şartıyla, hiçbir beis olamaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancaaaaaaaak; kamusal alanda yerlilik ve millilik demek felaket demek, her kamusal konuda başarısızlık demek, gerilemek demek, küresel endekslerde, hukuk, mutluluk, yolsuzluk endeksleri gibi, nal toplamak demek, bu endekslerde nal toplamak da vatandaşın refahının, zenginliğinin, özgürlüğünün, mutluluğunun hatta güvenliğinin yerlerde sürünmesi demek.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel kuralların dışına çıkılabilen kamusal alanlarda çok belirgin bir gerileme yaşanıyor son on, on beş senedir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan hakları alanında dahi AİHM kurallarına uymuyoruz da ne oluyor, insan hakları standartlarında durumumuz içler acısı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk devleti alanında da Venedik Komisyonu test kurallarına uymuyoruz, uluslararası endekslerde utanç verici sıralardayız, tuhaf birileri de bu durumu, bu sıralamayı batının bize kurduğu kumpas olarak niteliyorlar(???).</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB müzakere sürecinde iş güvenliği, kamu alımları, rekabet dosyalarını önlerinde siyasi engel olmamasına rağmen açmadık, bunları şiddetle isteyenleri de KHK’lı yaptılar ama ne oldu iş güvenliği dosyası açılmadı, günde altı işçi iş kazalarında(!!!) yaşamlarını yitiriyorlar, kamu alımları dosyası açılmadı, kamu ihaleleri usulsüzlükleri, rekabet dışı olmaları siyaseti hem merkezi hem de yerel düzeyde zehirledi, bitirdi, rekabet dosyası açılmadı ve dünyada enflasyon şampiyonluğuna oynuyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kamusal alan örneklerini çoğaltmak, küçük bir kitap yazmak mümkün.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine ancaaaaaaaak, futbol ve voleybolde durum farklı, kamu alımlarında, iş güvenliğinde, ifade özgürlüğünde olduğu gibi kuralları Allah’tan biz koymuyoruz, değiştirme olanağımızın da pek olmadığı kurallar seti ile bu iki alanda mücadele ediyoruz, bu spor dalları rekabete sonuna kadar açık, bizimkiler yabancı takımlarda, yabancılar bizim takımlarda oynuyorlar, futbolde Brezilya, Fransa, İspanya hangi kurallarla oynuyorlarsa biz de aynı kurallarla oynuyoruz, futbolde “üç korner bir penaltı” eski mahalle kuralını benimsemiyoruz, bu penaltıları arkamızı minyatür kaleye dönüp topuğumuzla atmıyoruz ve bunun sayesinde de artık FİLENİN SULTANLARI var, A erkek Milli Takımımız da ABD-Kanada-Meksika’da bu yaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, biz bazı kamusal alanlarda, insan hakları, hukuk devleti, kamu ihaleleri, iş sağlığı ve güvenliği, rekabet gibi, oyunu “üç korner bir penaltı” kuralı ile minyatür sahada oynuyoruz ve, lafı uzatmayalım, eğik zeminde sürekli dibe doğru yuvarlanıyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yapılması gerektiği açık değil mi?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Senelerce “ne pahasına olursa olsun AB’ye girelim” boşuna demedik.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdilik futbolü minyatür sahada oynamak isteyenler kazanmış gibi duruyor ama hayatın neler getireceği de belli olmayabiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Önemli not:</strong> Bazı kelimelerin imlasında bazı doğru bilinen kuralları kullanmıyorum, sehven değil yani, mesela futbolde, voleybolde olduğu gibi… </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-13013</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>“Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır”</h1>
                        <h2>Zaman, sadece bir hattı değil, şeffaflık ve hesap verebilirlik sathını müdafaa etme zamanıdır! İktidarın CHP’yi diz çöktürme planına karşı Özgür Özel canhıraş bir direnç sergilerken; kamunun gücünü kendi serveti sanan ‘güç sarhoşu’ azınlığa karşı yol temizliği neden ihmal edilemez?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-1775399913.webp">
                        <figcaption>“Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır”</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ahmet Özer ile başlamışlardı operasyona; son olarak tutuklanan Mustafa Bozbey ile birlikte bu sayı 22’ye ulaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin kısa öyküsü şöyle başlamıştı. Özer’in gözaltına alınıp tutuklanmasından bir hafta önce Bahçeli, “Öcalan, gelsin Mecliste DEM kürsüsünde konuşsun” demiş; hepimiz de, devletin içindeki derin güçler, Bahçeli’nin hamlesine karşı hamle ile yanıt verdikleri duygusunu uyandırmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünüşe göre Özer, “zincirin en zayıf halkası” idi. Zira hem “PKK/KCK silahlı terör örgütü üyesi” olmak gibi bir suçlamayla Bahçeli’nin “açılımını” geri püskürtme hem de CHP’nin “dağ” ile “iş tuttuğu” algısı üzerinden kendi seçmenlerini konsolide etme olanağına sahip olacaklardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tutmadı!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam tersine kamuoyunda, “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” çelişkisi öne çıktı. Bu çelişkinin üstünü örtmek ve sorunun çok daha çetrefil olduğunu göstermek için yeni yollar ararlarken, Ekrem İmamoğlu’nun diplomasını bulmuşlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>DİPLOMADAN KENT UZLAŞISINA SUÇLAMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güya diploma sahte idi!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hepimiz, “hadi canım sende” demiştik o günlerde. Yapılan, ne bizim hukuk geleneğimize ne de hukukun evrensel ilkelerine uyardı. Nitekim Sarbonne, “kurunun yanında yaktıkları yaşlardan” biri olan Prof. Dr. Naciye Aylin Ataay Saybaşılı’nın doktorası iptal edilme talebini reddetmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaç, İmamoğlu’nun gardını düşürmekti ama buldukları “sahte diploma” iddiası yetersizdi. İddia sahipleri de az bulmuş olacaklar ki ertesi gün gözaltına alınmış; ardından da tutuklanmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O günden sonra pek çok iddia servis edildi İmamoğlu hakkında ama kendi seçmenleri dahil herkes, bu operasyonun, “rakibi saf dışı bırakmak” anlamına geldiğinde hemfikirdi. Nitekim 19 Mart’tan itibaren sokaklar, üniversiteler ve genel olarak kamuoyu çalkalanmış; protestolar, peş peşe gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Verilmek istenen mesajın iki ucundan birinde, “kent uzlaşısı” adı altında PKK ile işbirliği, diğer ucunda da yolsuzluk ve rüşvet vardı. Geniş kitlelerin neredeyse tamamına yakını açlık sınırının altında yaşarken, olası bir rüşvet ve yolsuzluğa tepki verecekleri açıktı. Kırk yılı aşkın bir süredir devam eden şiddet sarmalı nedeniyle yükselmiş milliyetçi hassasiyetler de hesaba katılarak, CHP’nin “şeytanlaştırılması” amaçlanmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başaramadılar!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SAFDIŞI BIRAKMAK İSTENİRKEN SAFLARI SIKLAŞTIRMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin Mansur Yavaş ile birlikte başarılı “iki forvetinden biri” olarak kabul edilen İmamoğlu, gözaltında ve cezaevinde güçlü bir karşı duruş gösterip, meydan okumasını sürdürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaçları İmamoğlu’nun saf dışı bırakmaktı ama tutukluluk ile birlikte, bırakın saf dışı kalmasını, safını sıklaştırmış oldu. Onun uzaklaştırılmasından medet umanlar, artan toplumsal tepkiyi paralize edebilmek için yeni gözaltı ve tutuklamalar yapmak zorunda kalmışlardı. Aralarında Adana’nın Zeydan’ı, Adıyaman’ın Tutdere’si&nbsp; ve İstanbul’un ilçe başkanları olmak üzere pek çok belediye başkanı vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mahkeme başlayınca görüldü ki iddiaların hepsi “duydum, öyle dediler” üzerine kurulu. Tutuklu başkanlardan Mehmet Murat Çalık, savunmasında, “Görevi emanet bildim. Yaptıklarımı şöhret ve alkış için değil çocuklar daha iyi bir gelecekte yaşasın diye yaptım” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Resul Emrah Şahan ise “si<span style="background-color:white"><span style="color:#080809">yasette ve devlette hizmet edeceksen, </span></span>servetten, şöhretten ve şehvetten uzak duracaksın” sözleriyle kamucu bir belediye başkanında olması gereken özellikleri bir çırpıda özetlemiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP’NİN DİZ ÇÖKTÜRÜLMESİNE APARAT OLMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Operasyonlar durmak yerine, freni patlamış kamyon gibi CHP’li başkanlara yönelik operasyonlar hız kesmeden sürdü. Arada “transfer edilen” Beykoz, Aydın, Bayrampaşa ve Keçiören’i unutmadan belirtelim ki son olarak Uşak’a ve Bursa’da karar kılındı. Uşak’takinin yaptıkları yenilir yutulur olmasa da, yerelden çıkartılıp ulusala taşınması için Ankara’ya, bir otele gitmesinin beklenmiş olması elbette manidardır. Bursa’da ise kendi partilerine geçmek için ısrarlı baskı kurdukları Bozbey’i, bu kez de, hukuk yoluyla saf dışı bırakmak için yedi yıl önceki işlemlerin bahane edilmesi de manidardır…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim bu yazının ana fikrine…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyük olasılıkla “küresel hükümdar”, Türkiye’deki iktidara, devam edebilmesi için güçlü bir toplumsal destek oluşturması telkininde bulunuyor. İktidar ise söz konusu güçlü toplumsal desteği elde edebilmek için bir yandan muhalefetten seçilmiş belediye başkanlarının kendi partisine geçmeleri için her yolu deniyor; diğer yandan da yitirdiği kamuoyu desteğinin önüne geçmek için rakiplerinin de kendilerine benzediği algısını yaratmak istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha da önemlisi, muhalefetin amiral gemisi konumundaki CHP’ye diz çöktürüp, oluşturduğu direniş hattının bertaraf edilmesi için elinden geleni yapıyor. &nbsp;Bu nedenledir ki belediye başkanları üzerinden eşi görülmemiş bir algı operasyonuyla CHP’nin şeytanlaştırılması amaçlanıyor. Böylece kitlelerin değişime olan inancının dağılması, geleceğe ilişkin umut ışığının sönmesi ve küresel hükümdara kendisinin alternatifi olmadığı mesajı verilmek isteniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>HATIR KALSIN, YOL KALMASIN</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidarın bu algısını güçlendirenler yok mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidarın CHP’yi diz çöktürme planına karşı CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in canhıraş bir çaba içinde olmasına rağmen, sayıları az da olsa bazı belediye başkanlarının hal ve hareketleri, iktidarın bu algısını güçlendiriyor. Sayıları az da olsa, kullandığı kamunun gücüyle günlerini gün ediyor algısının oluşmasına neden bu tarz başkanların halkın gönlünü kırdıkları açıktır. Zira kendilerine emanet edilen kamunun gücünü kendilerine ait zannederek, güç sarhoşluğuna kapılan bu az sayıdaki tiplerin bir an önce ait oldukları yere gitmelerinde hiçbir beis yoktur. Bizim geleneğimizde, “hatır kalsın, yol kalmasın” şeklinde bir söz var ve bu söz, bugünün siyasetinin anahtarı rolüne sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim yoluyla teslim edilmiş kamunun gücünü bir “emanet” gibi görmek ve kamunun malına “kıl kadar” dahi olsa zarar vermekten kaçınmak, olmazsa olmaz şartımızdır. Kimsenin aç ve açıkta bırakılmadığı, vicdanların rahat, adil bir hukuk sisteminin mümkün olduğu bir düzen inşa edebilmek için yol temizliği ihmal edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman, “hattı müdafaa değil, sathı müdafaa” zamanıdır. O “satıh”, şeffaflık ve hesap verebilirliği kapsadığı gibi kamunun emanetine titizlikle sahiplenmeyi ve kamusal terbiyeyi de kapsar. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/guvercinler-urktu-bir-kere-13012</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Güvercinler ürktü bir kere!</h1>
                        <h2>MB döviz fiyatı çıkışını dengelemek için swap işlemlerine başladı. Döviz alıp piyasaya TL verecek. Daha doğrusu piyasadaki yerlerini değiştirecek. Böylece piyasaya likidite sağlayarak banka kredi ve mevduat faizlerinin artmamasını, rezervlerin azalmamasını, döviz fiyatlarının yükselmemesini sağlayacak. Doğru hamle ama eksik. Eğer tutmazsa elde etmek istediği sonuçlar tam tersine döner.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/guvercinler-urktu-bir-kere-1775399649.webp">
                        <figcaption>Güvercinler ürktü bir kere!</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Birazcık umut; </strong>Wall Street</span> <span style="color:#222222">gazetesi göre Trump’ın yakın çevresine savaşı sona erdirme niyetinde olduğunu belirtmiş. Sonrasında Trump, İran'ı 2-3 hafta çok sert vurduktan sonra savaşı bitireceklerini söyledi. Savaş çok uzamaz umudunu taşıyanları sevindirdi. Hafta sonu ise, “İran’ı cehenneme çevirmeme son 48 saat” dedi. Haftayı nasıl açacağız bakalım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Trump’ın savaşı bitirmek isteğinde; </strong>Amerika’da benzinin galon fiyatının 4 doları geçmesi kadar, Nato üyelerinin Irak savaşında olduğu gibi ABD çılgınlığına destek vermemeleri hatta dirençlerini artırmaları da baskı yaratıyor olabilir. Amerika kamuoyunun büyük çoğunluğu da bu savaşa karşı çıkıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Türkiye;</strong> Türkiye’de ise ABD seçim öncesi “Trump’ın seçilmesi Türkiye’nin yararınadır” diye ahkam kesenler; bugünlerde “bir deli yüzünden hepimiz kötü durumdayız” diye göz yaşı dökmeye başladı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Mart Tüfe;</strong> gülmeyin, güşmeyin. Mart ayı tüfe %1,94 geldi. “Yılsonu MB faizi ve enflasyon hedefi en çok bir puan sapar” diyen abiler bile %2,5 beklerken gelen bu. Neyi konuşacağız neyi yorumlayacağız geçin Allah aşkına. Geçen sene Mart ayında akaryakıt fiyatları düşerken Mart Tüfesi %2,46 gelmişti. Bu sene akaryakıt fiyatları delirdi, tüfe %1,94. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Dış ticaret dengesi; </strong>Mart ayı dış ticare açığı 11,3 milyar dolara çıktı. %56,6 arttı. İhracat patladı, çatladı deyip durdular. İthalatın artışından bahsetmek hiç akıllarına gelmiyor nedense. İhrcat bir önceki yılın aynı dönemine göre %6,4 azaldı, ithalat %8,4 arttı. Bir yıldır yazıyorum, bir yıldır işim gereği tüm Türkiye’yi geziyorum. İhracatçı berbat durumda. Türk malları artık Balkanlar için, Türki Cumhuriyetler için bile pahalı. Romanyalı, neredeyse aynı fiyattaki Türk ve İtalyan ürünü arasında doğal olarak İtalyanı tercih ediyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Dış ticaret açığı dövize ihtiyaç demektir. Bu açığı cary trade ile deli paralar kaybederek getirip MB kasasını dolduruyordun. Cary tradeciler güvercin sürüsü gibidir. Bir, ikisi kanat çırparsa</span> <span style="color:#222222">hepsi birden korkup uçar. Onları geri getirmek için daha çok darı serpmek zorundasın. O darıyı serpmek için Mehmet Şimşek ile MB başkanı Karahan Londra’ya gidecek. Cumhurbaşkanı, siyonist fon başkanını ayakta karşılamıştı zaten. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Her ay Londra’ya gidiyorlar döviz getirmeye. Ama 2025 yılı başına göre daha zor döviz getirmek. Güvercinler ürktü bir kere. Daha çok güven, daha çok emek, daha çok darı gerek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">TL sert değer kaybeder mi? Vatandaş, iktidarın seçime kadar dövizi tutacağına inanıyor. Bazı uzmanlarda korkmaya gerek olmadığını ve rezervlerin yeterli olduğunu düşünüyor. Sonuçta bilimsel değil, inançsal konuşuyorlar. Eksi rezervi görünce ne faiz durur ne döviz. 2000 yılında eksi 13 milyar dolarla büyük kriz yaşadık mesela. 2024 yılında eksi 30 milyar dolarda faiz artırımı olmuştu, 2025 yılında eksi 55 milyar dolara beklediler. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Cary trade geri döner mi bilinmez ama vatandaşda dövize dönmeye başladı. 2025 Şubat sonu TL mevduatın toplam mevduat içindeki payı %70 e yakınken bu sene Şubat sonunda zaten %60 altına düşmüştü. Daha Mart ayı yok ortada. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Savaş her ülke ekonomisini ve finansallarını etkiledi. Normal bu. Ama el sikkesi ile düğün yapan, MB rezervlerini yüksek bedeller ödeyerek sıcak para ile dolduran, dış ticaret açığı yüksek olan Türkiye gibi ülkeleri daha çok etkiledi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">MB döviz fiyatı çıkışını dengelemek için swap işlemlerine başladı. Döviz alıp piyasaya TL verecek. Daha doğrusu piyasadaki yerlerini değiştirecek. Böylece piyasaya likidite sağlayarak banka kredi ve mevduat faizlerinin artmamasını, rezervlerin azalmamasını, döviz fiyatlarının yükselmemesini sağlayacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Doğru hamle ama eksik. Eğer tutmazsa elde etmek istediği sonuçlar tam tersine döner. Bu hamle ile birlikte biraz dövizi serbest bırakmak biraz faizi yukarı ittirmek gerekirdi. Keşke önce dövizi biraz salsalar sonra rezerv yakmaya başlasalardı. Yok önce rezerv yaktılar. Sonra dövizi bırkacaklar sonra faizi yukarı itecekler. Yandı gitti gülüm helva. Yıllardır kaçınca defa aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekliyorlar. Delireceğim. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">27 Mart 2026 TCMB ve BDDK verilerine göre; </span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#222222">Yabancı Portföy;</span></strong> <span style="color:#222222">Mart ayında</span> <span style="color:#222222">DİBS lerde 4,7 milyar dolar</span> <span style="color:#222222">ve hisse senedinde 750 milyon dolar lık azalış görünüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#222222">DTH;</span> </strong><span style="color:#222222">Aslan payı vatandaşta olmak üzere bu hafta da 5</span> <span style="color:#222222">milyar dolar azalmış. Şubat sonuna göre azalış 11,5 milyar dolar. Bu azalışta aslan payı altının tabi. Yastık altına giden ise muamma. Bankacılık yaptığım dönemlerde en ufak sallantıda döviz mevduatını çekip evdeki kasasına veya bankadaki kiralık kasasına koyan çok insan gördüm. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>TCMB rezerv; </strong>Her üç rezervde Ocak ayı sonuna göre 62 milyar dolarla 65 milyar dolar arasında azalmış. Şubat sonına göre azalış ise 55 ile 59 milyar dolar arasında. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Krediler; </strong>Bir yıldır süren alışkanlığı savaş bile değiştiremedi. Üç, dört hafta kredi kullanımı, bir hafta hacim daralması. Önceki hafta daralma haftasıydı bu hafta yine artmış. Faizlerde ise artış var. Bu senenin en düşük ortalama faizine göre ilgili hafta, ortalama bireysel kredi faizi 3,28 puan, ticari kredi faizi 7,79 puan ve üç aylık mevduat ise 2,21 puan artmış. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Piyasalar;</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Gümüş; </strong>Nisan ayını da zevksiz geçirebilir ama, sonrasında 85 ile 95 dolar arasına bir şans verecek gibi duruyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Altın; </strong>4975 dolar direnç. 4900 dolar ile 5200 dolar arasına kadar yükseliş sürebilir. 4500 dolar destek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Dünya emtia endeksi; </strong>138 ile 126 puan arasında dalgalanır demiştik. Tekrardan 138 dolara dayandı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#222222">USD/TL;</span> </strong><span style="color:#222222">“Haftayı 44,56</span> <span style="color:#222222">civarından haftayı kapatır” demiştik, 44,58 den kapattı. Bu hafta 44,55 destek. Haftayı 44,75 lira civarından kapatır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Eur/Usd; </strong>Geçen hafta; “1.14 destek, 1,1575 direnç” demiştik. 1.1575 üstünü denediyse de başarılı olmadı. Devam.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>ABD Tahvil 10 YR;</strong> %4,51 direnç, %4,30 destek.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Bist100;</strong>&nbsp;Bir aydır belirtiğim 12600 desteği yine dayandı. Ama burada önemli Dolar bazında desteği.</span> <span style="color:#222222">2026 Şubat başından beri yükselen bir kanal içinde. Şubat ortasında bu kanalın direnci olan 3,21 doları test edip gevşeme başladı. Savaşa rağmen kanalın desteği çalışıyor. Geçen haftada 2,81 dolardan döndü. Bu hafta destek 2,82 dolar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Dolar endeksi; </strong>99,50 desteği üsütünde kaldı. Direnç 101 ve 102 puanda. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Bitcoin; </strong>64700 dolar desteği yine dayandı.</span> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><strong>Brent ve Ham petrol; </strong>Enerji uzmanları, eğer Hürmüz Boğazı altı hafta veya daha uzun süre fiilen kapalı kalırsa varil başına 200 doların görüleceğini söylüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Brent petrolde teknik olarak</span> <span style="color:#222222">126 dolar direnç,</span> <span style="color:#222222">98 dolar destek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222">Ham petrolde ise; 95 dolar destek, 123 dolar hedef.</span> </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-13011</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Başkasının fikirlerine neden tahammül edemiyoruz?</h1>
                        <h2>Dünyadaki her şeyi bilmek zorunda değiliz, her konuşmadan 'galip' çıkmak da bir başarı değil. Karşımızdakini bir rakip değil, gerçeği beraber aradığımız bir 'yol arkadaşı' olarak görebilmek mümkün mü? Aktif dinlemenin, 'ben' diline dönmenin ve 'anlamadım, anlatır mısın?' diyebilmenin, toplumsal ruh sağlığımız için neden tek çıkış yolu olduğuna dair samimi bir çağrı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-1775399286.webp">
                        <figcaption>Başkasının fikirlerine neden tahammül edemiyoruz?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herhangi birisiyle konuşurken ya da sosyal medyada bir konuda yorum yazarken fikir tartışması diye başlayan konuşmaların bir süre sonra kişiselleştiğini görüyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çoğu zaman tartışma, fikir ya da düşünce üzerinden değil de karşımızdaki insanın mantığı, zekâsı veya niyeti üzerinden yürümeye başlıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farklı bir görüş (özellikle siyaset, din, kimlik vb. gibi hassas saydığımız konularda) duyduğumuzda genellikle tavrımız değişiyor. Yüz ifademiz, ses tonumuz, kalp atışlarımız daha bir farklı oluyor. Çoğunlukla bulunduğumuz ortam geriliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farklı bir görüşü “alternatif bir fikir” olarak değil de çoğunlukla kendi fikirlerimize ya da varoluşumuza yönelik bir tehdit gibi algılıyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalar sırasında genellikle olaya “fikrinizi/görüşünüzü merak ediyorum” şeklinde değil de daha çok “durun, size neden yanlış olduğunuzu anlatayım” şeklinde yaklaşıyoruz sanki.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalarda asıl amacımız, beraberce doğru bir fikre ulaşmak değil de her durumda kendi düşüncelerimizle baskın gelip karşımızdakini yenmeye çalışmak sanırım. “Haklı çıkma” isteğimiz, genellikle “anlama” isteğimizin önüne geçiyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşurken çoğu zaman sakin olup karşımızdakini sabırla dinlemiyoruz da bir an önce cevap vermek için can atıyoruz gibi sanki.</span></span></p>

<p style="margin-left:48px; text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalarımız ya da mesajlarımız sırasında “yok öyle değil!”, “sen kandırılmışsın”, “bir şey bilmiyorsun”, “gerçekleri görmüyorsun”, “sen anlamazsın”, “cahilsin”, “sizin gibiler hain” vb. gibi ifadeleri kolaylıkla kullanabiliyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örnekleri çoğaltabiliriz tabii.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün herhangi bir ortamda bir insanla konuşurken insanların çok kısa süre içerisinde gerildiklerini görebiliyoruz. Kısa bir taksi yolculuğu süresinde bile -konu ne olursa olsun- hem sürücünün hem yolcunun neşesini kaçıracak şekilde bir diyalogla karşılaşabiliyoruz. Ya da iş, aile çevresinde yapılan kısa bir sohbette bile insanlar hemen kamplaşabiliyorlar. Özellikle de Twitter, Facebook, Youtube gibi ortamlarda durum daha da vahim. Kim hangi konuda görüş bildirirse hemen karşısında onlarca, yüzlerce kişinin hemen itiraz ettiğini hatta saldırıya geçtiğini görüyoruz. Bu düşüncenin tam karşısında bir şey söylendiğinde de benzer şeylerle karşılaşıyoruz. Siyasi konulardaki tartışmaları ya da televizyonlardaki açık oturumları hiç söylemiyorum bile. Peki karşıdaki kişi bir şey söylediğinde hemen ona karşı tavır almamızın, gerilmemizin, onunla tartışmaya girmemizin ya da uzaktaysak da hakaret, aşağılama, linç vd. elimizden ne geliyorsa onu yapmamızın nedeni ne acaba?</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, normal bir durum mu? Karşıdakinin fikirleri çok saçma olduğu için mi böyle oluyor? Ama biliyoruz ki saçma olmayan fikirlere de tahammül edilmiyor. (Zaten ayrıca “saçma” ne ki? Bir fikrin saçma olup olmadığına kim karar verecek?)</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bize ters geldiği için mi böyle bir yaklaşım var? Öyleyse bile herkesin istediği gibi düşünme hakkı yok mu? Herkesin bizim gibi düşünme mecburiyeti mi var? Ya da öyle düşünseler ne olacak ki? Onlar da farklı düşünsün, ne olur?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da yeni bir fikri bünyemizde istemediğimiz için mi? Veya burada benim aklıma gelen veya gelmeyen başka bir nedenle mi?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1%20(2).jpeg" style="height:174px; width:289px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan istediği fikri söyleyemez mi? Bu linç ve öfke neden?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten günlük hayatımızdaki konuşmalarda da sosyal medyadaki yazışmalarda da birbirimize ve başkasına karşı çok ciddi bir tahammülsüzlüğün olduğunu görüyoruz. Bunun birçok nedeni var kuşkusuz. En önemli nedenlerinden birisi “tek doğru benimki” yaklaşımı sanırım. Yani kendi fikrimizi tartışılmaz görmek, “bu konuda başka doğru yok” demek, dolayısıyla başka bir fikri baştan geçersiz saymak.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine özellikle bizim gibi ülkelerde bazı fikirler sadece “düşünce” olarak değil, insanın kimliğinin bir parçası olarak görülüyor. Bu alanlarda farklı bir görüş, sadece bir fikir değil, kişisel bir saldırı olarak algılanıyor. Benzer şekilde karşı tarafı bir “insan” olarak değil de bir kimlik ya da etiket olarak görme durumumuz var. Farklı düşünce ve yaşam tarzlarına karşı tahammülsüzlükle birleşince de en küçük bir farklılık, kolaylıkla hemen “biz” ve “onlar” şeklinde bir ayrıma yol açabiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine özellikle bireyleşmenin tam ve sağlıklı bir şekilde yaşanamadığı bizim gibi toplumlarda insanlar sürekli bir “haklı çıkma” ve “onaylanma” ihtiyacı hissediyorlar. Bir birey olarak her durumda değerli olduklarını hissedemiyorlar. Onun için konuşmayı savaşa çeviriyorlar. Kazanınca ya da kazandığını sanınca da kişiliklerini ve egolarını korumuş oluyorlar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şekilde televizyon, sosyal medya ve siyaset sahnesinde kullanılan dilin zaman zaman sert ve dışlayıcı olması da çok önemli bir etken. Özellikle tartışma programlarında insanların birbirinin sürekli sözünü kesmesi, bağırarak konuşması ve karşı tarafı dinlememesi izleyicileri de etkiliyor. Ayrıca siyasette liderlerin kullandığı üslup, toplumun geneline de yansıyor. Sürekli tartışma ve suçlama kültürü, insanlardaki empatiyi zayıflatıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine bir toplumdaki eğitim sistemi ve eleştirel düşünme eksikliği de farklı görüşlere tahammülsüzlüğün nedenlerinden birisi olabiliyor. Çoğunlukla ezbere dayalı bir eğitimde insanların tartışma, farklı görüşleri dinleme ve analiz etme becerileri yeterince gelişmeyebiliyor. Eleştirel düşünme becerisi gelişmemiş kişiler fikir ile kişiyi ayıramıyor ve karşı argümanı anlamakta zorlanıyor. Dolayısıyla “onun bakış açısı ne?” sorusu sorulamadığı için katı ve kapalı insanlar oluşuyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkımızın günlük hayatta yaşadığı stres, ekonomik sıkıntı, siyasi sorunlar vb. gibi konuların da tahammül seviyesini azalttığını düşünüyorum. Özellikle toplumda birbirine güven çok düşük bir seviyede olduğu, insanlar da karşı tarafın iyi niyetine kolay inanmadığı için farklı fikirlere daha kapalı olabiliyorlar. Bu durumda en küçük bir fikir ayrılığı bile insanlar arasında büyük bir ayrışmaya dönüşebiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: İyi değiliz</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de başka birisi bir konuda bir şey söylediğinde hemen itiraz etmemizin, karşı çıkmamızın, giderek karşıdakini susturmaya çalışmamızın -bir kısmını yukarıda ifade etmeye çalıştığım- birçok sebebi var ama bence galiba en önemli nedeni şu: Maalesef iyi değiliz. <strong>Sorun, karşıda ifade edilen fikrin kötülüğü ya da değersizliği değil. Biz; iyi, rahat ve sakin olamadığımız için başkasının fikirlerine tahammül edemiyoruz diye düşünüyorum. Yoksa her fikir kendi içinde değerlidir ve en azından dinlenilmeyi hak eder.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki -eğer öyleyse- bu durumu düzeltmek için ne yapmak gerekir?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle belki şunları kabul ederek başlamakta yarar var: Dünyadaki her şeyi ben bilmiyorum. Söylediğim, düşündüğüm her şey doğru değil. Bu zaten mümkün de değil gerekli de değil. Bilmediğim, öğrenmem gereken çok fazla konu, bilgi, düşünce, fikir vd. var. Her bir insandan alabileceğim, öğrenebileceğim yeni şeyler var. Her bir insanla yapacağım bir konuşma bana yeni ufuklar açabilir. Yeni fikirler, düşünceler edinebilirim. Dünyada hiçbir zaman hiç kimseyi bir konuşmada yenmek zorunda değilim. Başka birinin daha doğru bir fikrinin, düşüncesinin, bakışının, bilgisinin olması da benim yenilmem demek değil zaten. <strong>Her bir konuşma hem benim hem de karşımdaki insanın yararına olacak, bilgisini artıracak, ufkunu genişletecek bir fırsattır.</strong> <strong>Ben konuştuğum insanla rakip değilim. O, daha doğru bilgileri ve daha güzel düşünceleri beraber aradığımız yol arkadaşım benim.</strong> İkimiz aklımızı, bilgilerimizi, fikirlerimizi, düşüncelerimizi ne kadar bir araya getirirsek o kadar yararımıza olacak. Tersine birbirimizi ne kadar bastırır, fikirlerimizle/sözlerimizle birbirimizi ne kadar dövüp sindirirsek ikimiz de o kadar kaybedeceğiz. Dolayısıyla her bir konuşmanın ikimiz için de en faydalı olacak şeklini bulmamız en doğrusu. Benim ya da karşımdakinin kişilik sorunlarının, kendini kanıtlama motivasyonunun, onaylanma ihtiyacının bu faydaya engel olmasına izin vermememiz gerekir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle, farklı bir görüş duyduğumuzda bir an duraklayıp kendimize şu soruyu sormamızda yarar var sanırım: “Söylenenleri anladım mı yoksa otomatik olarak karşı mı çıkıyorum?”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine konuşmalarda karşı tarafı gerçekten -aktif olarak- dinlemeye çalışabiliriz. Karşının sözünü kesmeden dinleyip anladığımızı ifade etmeye çalışabiliriz. “Şunu mu demek istediniz?”, “eğer doğru anladıysam…”, vb. gibi ifadelerle verimli bir konuşma için sağlam bir zemin yakalayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlamadığımız bir noktaya<strong> </strong>doğrudan karşı çıkmak yerine “neden böyle düşünüyorsunuz?” ya da “bu söylediğinizi nasıl temellendirebiliriz?” gibi sorular sormaya çalışabiliriz. Tartışma yerine karşılıklı anlaşılmaya dayalı bir sohbet oluşturmaya çabalayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mümkün olduğunda “sen” veya “siz” yerine “ben” dilini kullanmaya çalışabiliriz. “Yanlış düşünüyorsunuz” demek yerine “ben bu konuda farklı düşünüyorum çünkü…” diyerek konuşmayı bir suçlama formatından çıkarıp diyalog haline getirmeye çalışabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her konuşmada bizim de karşı tarafın da her zaman %100 doğru olması gerekmediğini aklımızda tutabiliriz. Karşılıklı olarak söylenenlerin bir bölümüne kısmen katılıyor olabiliriz. “Bu dediğiniz bana da mantıklı geldi” ya da “ben hiç bu açıdan bakmamıştım” demeyi öğrenebiliriz. Böylece ortak noktalarımızı belirler, karşı tarafı savunma pozisyonundan çıkartır, farklı baktığımız noktaların da daha sakin bir zeminde tartışılmasını sağlayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her türlü çabaya rağmen verimli bir konuşma ortamı oluşamıyorsa da konuyu uzatıp birbirini kırmak yerine bazen o tartışmayı devam ettirmemek de en iyi çözüm olabilir. Her tartışma sonuca bağlanmak zorunda değil. “Şu anda bu konuşma yararlı değil, daha farklı bir zamanda ve ortamda konuşalım” demek, bazen her iki taraf için de en doğru yaklaşım olabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlaşamayacağımız, konuşarak çözemeyeceğimiz bir şey yok aslında. Yeter ki biraz sakin, saygılı, iyi niyetli, yapıcı, öğrenmenin gücüne inanan ve değişime açık birisi olalım.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevlana’ya atfedilen, çok sevdiğim bir söz var:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>“Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer var. Seninle orada buluşalım.”</em></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-13010</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kuşatılmış CHP için çıkış yolu: Çifte hamle ve büyük helalleşme</h1>
                        <h2>İktidar ve devlet blokunun yargı kuşatmasıyla siyaseten felç edilmek istenen CHP için artık sadece 'direnmek' yeterli değil. Mevcut yönetimin, partiye mesafeli duran tüm eski ve yeni aktörlerle 'içeride' büyük bir helalleşme başlatması, eş zamanlı olarak da 'dışarıda' samimiyetsiz masaları yıkan gerçek bir demokratik koalisyon kurması hayati önem taşıyor. Kuşatmayı yarma stratejisi; 19 Mart ruhunu meydanlardan alıp, toplumun tüm kesimlerine güven verecek kurumsal bir ortaklığa dönüştürmekten geçiyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-1775326351.webp">
                        <figcaption>Kuşatılmış CHP için çıkış yolu: Çifte hamle ve büyük helalleşme</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kabul edelim, iktidar/devlet blokunun yargı üzerinden siyaseten felç etmeye çalıştıkları CHP’ye yönelik yapıcı olsa da, eleştiri getirmek çok kolay değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü yapılacak her türlü eleştirinin, “şimdi sırası mı?” tepkisi ile karşılaşma olasılığı var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Diğer yandan koşullar ne olursa olsun özellikle yapıcı eleştirilerin yapılana fayda sağlayacağını da unutmamak gerekiyor. Yeter ki, yapılan eleştiriden yararlanılsın. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP konusunda farklı tarihlerde, eleştiri ve öneri içeren pek çok yazı yazdım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu açıdan yazacaklarımın tekrar olma riskine rağmen paylaşmayı kendi açımdan önemsiyorum. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP ÇİFTE ADIM ATMALI</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin içinde olduğumuz süreçte ilki içeriye, ikincisi dışarıya yönelik eş zamanlı iki açılım birden yapması önem kazanmış durumdadır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İçeriye yönelik adımın amacı, parti içi cepheyi güçlendirmektir. Özellikle içinde olduğumuz süreçte CHP’nin buna çok fazla ihtiyacı vardır. Mevcut yönetime mesafeli olduğu düşünülen mevcut milletvekillerinden belediye başkanlarına, eski il başkanlarından eski ilçe belediye başkanlarına kadar geniş bir kucaklaşmaya ve bir anlamda helalleşmeye ihtiyaç var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu konuda parti yönetimi adım atmalıdır. Bu koşullarda yönetimin atacağı bu adıma karşılık vermeyecek olanın açıkçası CHP ile siyasi bağı kalmamış demektir. Afyon’da sürmekte olan toplantı bu amacın bir parçasına denk düşmesi açısından önemlidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#2d2d2d">Ancak içeriye yönelik açılımda bir adım daha atılarak mevcut ve eski milletvekilleri ile eski belediye başkanları ve parti yöneticileri de buna dahil edilmelidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Böyle bir adım son günlerde yeniden tartışmaya açılmak istenen ‘mutlak butlan’ tartışmasını siyaseten işlevsiz bırakma için imkan yaratabilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">İçeriye dönük adımlarla birlikte eş zamanlı olarak dışarıya — yani siyasal ve toplumsal muhalefete yönelik — eş düzeyli, katılımcı ve ortak üretilecek bir siyasal ittifak ya da koalisyon oluşturmak için de adım atılmalıdır. Bu adımı atmak, CHP'nin ana muhalefet partisi olarak bir anlamda sorumluluğudur.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’NİN ZORLUĞU, DEM’İN SİYASETSİZLİĞİ</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin içeriye yönelik adımları atması göreli olarak kolay olsa da; dışarıya yönelik adımları atması konusunda farklı zorluklar bulunmaktadır. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Mesela bulunduğumuz siyasi iklimde özellikle bir “devlet” projesi olarak iktidar bloku aracılığıyla kamusallaştırdığı “terörsüz Türkiye” süreci içinde olduğumuz süreçte DEM Parti’yi siyasetsizliğe mahkum etmiş görünmektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Neden mi? Bugüne kadar yaşadıklarımıza baktığımızda DEM Parti'nin gerek siyasal söylem gerekse komisyon raporunda dile getirdiği "demokrasi" temelli adımların hayata geçirilebilmesi, mevcut siyasi pratikleri ve zihniyet bakımından iktidar blokuyla değil, ancak CHP başta olmak üzere muhalefetle sağlanması daha olasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Ancak DEM Parti, bu gerçeği görmezden gelerek tüm siyasal önceliğini Öcalan'ın konumuna verdiği için kendini siyasetsizliğe mahkum etmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">CHP özellikle 19 Mart süreci sonrasında gerçekleştirdiği mitinglerle toplumsal tepkiyi alanlara taşıma konusunda önemli bir işlevi yerine getirdi. Dahası toplumsal alana yansıyan bu mobilizasyon sadece CHP değil, daha geniş bir toplumsal temsilin yansımasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">CHP'nin bu aşamada yeterince başaramadığı şey, topluma güven verecek daha güçlü adımları atamamasıdır. Elbette çabası yok demek partiye haksızlık olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Yargının İBB başta olmak üzere büyükşehirler ve ilçe belediyelerini, mutlak butlan tartışmasıyla genel merkezini siyaseten felç etmek istediği bu koşullarda gösterdiği direnç açısından CHP açık biçimde başarılıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Ancak bu tek başına CHP'yi ilk seçimde Meclis'te birinci parti yapabilse bile, adayını cumhurbaşkanı yapması zordur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İTTİFAK ZORUNLULUĞU: BU KEZ FARKLI OLMALI</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Bunun için CHP'nin mitinglerde farklı siyasi parti seçmenleriyle kurduğu siyasal ortaklığı, muhalefetteki siyasal partilerle de kurabilmesi gerekmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">2023 seçimlerinden biliyoruz: Liderlerin sonradan ortaya çıkan "samimiyetsiz" aylık görüşmeleri yetmedi, yetmez de.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Bu kez farklı olmalı. Her liderin açık ve samimi biçimde karşılıklı konuşabilmesi ve gerçek bir ittifak ya da koalisyon kurulabilmesi, şikayet edilen siyasal düzenin değişmesinin ilk koşuludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Türkiye'nin önündeki seçim — ne zaman olursa olsun — sadece bir iktidar değişikliği fırsatı değil, demokratik sistemin yeniden inşası için bir eşiktir. Bu eşiği geçmek, ancak samimi, eşit ve kararlı bir muhalefet ortaklığıyla mümkündür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yeni-bir-dunya-duzenine-dogru-13009</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yeni bir dünya düzenine doğru</h1>
                        <h2>Kıtalararası bombardıman uçaklarının yerini insansız sistemler alırken; Türkiye, delilsiz tutuklamalar ve adalet kuşkusunun gölgesinde bu yeni düzene ayak uydurabilir mi? Dışarıda dünya yerinden oynarken, içerideki siyasi gerilim ve ekonomik model Türkiye'nin geleceğini imkansız kılıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yeni-bir-dunya-duzenine-dogru-1775319159.webp">
                        <figcaption>Yeni bir dünya düzenine doğru</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bölge dışındaki ülkelerin, Ortadoğu’ya gösterdikleri ilginin geçmişi çok uzun yıllar öncesine dayanır. Tarih boyunca kara ve deniz ticaret yollarının kavşağında bulunması, en önemli etken. Uzakdoğu’daki üretilen ürünlerin, önce Avrupa ve ardından Amerika Kıtasına uzanmasında kilit rol oynadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yakın tarihimizde Bölgede on yıllardır süren, çatışma ve savaşların en önemli nedeni, zengin petrol yatakları. Gelişmeler Rus asıllı ekonomist Daniel Yergin’in tezini doğruluyor. “19.YY İkinci yarısından sonra Dünya Siyasal Tarihi petrol ve petrol kaynaklarını ele geçirme mücadelesinin kronolojisidir.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilinen en eski uygarlıkların yeşerdiği topraklar, 1990 yılından bu yanan dozu giderek artan, paylaşım savaşlarının odağında. Farklı dinsel inanç ya da mezhepler arasındaki çelişkilerden oluşan, siyasal sistemlerin ortak paydası; bir türlü demokrasi karşıtlığının ötesine geçemedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baskıcı rejimler birlikte sinerji yaratamadılar. Farklılıkları derinleştirmeyi yeğlediler. Doğal kaynakların uluslararası güçlerin ellerine geçmesini engellemek yerine, muhaliflerini sindirmeyi öncelediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anglo-Sakson İttifakının desteğini alarak, binlerce yıl sonra yeniden kurulan İsrail, ABD’nin Bölgedeki en güçlü ortağı konumuna geldi. İkinci Dünya Savaşının bitiminden kısa süre sonra Arapları yenilgiye uğratarak, sınırlarının güvenliğini sağladı.1967 ve 1973 yıllarındaki iki savaşın kazan tarafı olması, Bölgede söz sahibi olmasını sağladı. Bu süreçte petrolün varilinin ortalama 2.-dolardan aşamalı olarak, 12-40.- dolar aralığına yükselmesi, Dünya ekonomisini altüst etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzakdoğu macerası ABD’nin 1975 yılında Vietnam’ da yenilgisiyle bitti. Bu kez Japonya karşısında kazandığı zaferle &nbsp;çıktığı 2.Dünya savaşı sonrasına benzemedi. 20.YY son çeyreğindeki savaşlar, güçlü devletlerin&nbsp; kaybettikleri benzer sonuçları ortaya çıkardı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı dönemde Brejnev liderliğindeki Sovyetlerin, Afganistan’ı işgal etmeleriyle başlayan süreç, 1991 yılında SSCB’nin çöküşü ile sonlandı. Ancak başka bir güç odağı ortaya çıkmaya hazırlanıyordu: Çin. Yıllar önce Fransa’nın önemli&nbsp; Bakanlarından, Peyrefitt’in “Çin Uyanınca Yer Yerinden Oynar “ (1973) adlı kitabında sözünü ettiği varsayımı gerçek oldu. Bu ülkenin 1949 yılında başlayan atılımı, salt ekonomide değil Uluslararası siyasal arenada da güçlenmesini sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">21. yy’ın ilk çeyreğinde durum hayli farklı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Çin’i engellemek için Venezuela petrolü ve Panama Kanalına çöktü. İsrail de boş durmadı. İran’a saldırarak, Çin’e doğal gaz ve petrol akışını kesmek istedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısaca; Dünyamız 2. Dünya Savaşı’nın ardından yeni bir paylaşım savaşına sahne oluyor. Büyük olasılıkla; klasik ağır silahlar, uçak gemileri başta; büyük deniz araçları ve kıtalararası uçan ağır bombardıman uçaklarının yerini, uzayı kullanan akıllı füzelerin ve insansız hava araçlarının aldıkları, yeni nesil bir savaş türüne tanık oluyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylesine korku verici siyasal ortamda, Türkiye’de iktidar ile muhalefet arasında süren gerilimin, delilsiz tutuklamalar, adil olduğu kuşkusu her geçen gün artan, yargılamalar ile Bölgede kurgulanan yeni düzene ayak uydurması ve gelişmesini sürdürmesi, imkansız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada; hızla azalan altın ve döviz rezervleri, kayıt dışı ve kazanan yerine tüketicilerden alınan vergilerle ayakta tutulmaya çalışılan, bir ekonomik modelin sürdürüldüğü tek bir örnek yok. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’ de siyaset kurumu dünyanın yeni bir düzene doğru hızla yol aldığını, çok geç olmadan kısa sürede fark etmek zorunda. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/romanya-yazilari-1-economist-toplantisindan-13008</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Romanya Yazıları (1): Economist toplantısından</h1>
                        <h2>Letta'nın verdiği "140 milyar doların %80'inin ABD'de iş gücü yaratması" detayı, Avrupa'nın stratejik özerklik tartışmalarını ne kadar iyi anladığınızı ve aktardığınızı gösteriyor.. Nobelli Daron Acemoğlu’ndan yapay zekâ ve liberal demokrasi uyarısı: 'Yapay zekâ büyük kaoslar getirebilir ancak çözüm hâlâ güçlendirilmiş liberal demokraside.' Dünyanın devasa krizleri ve yapay zekâ devrimini tartıştığı Bükreş zirvesinden, Türkiye'nin vize kuyruklarına uzanan hüzünlü bir panorama.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/romanya-yazilari-1-economist-toplantisindan-1775339055.webp">
                        <figcaption>Romanya Yazıları (1): Economist toplantısından</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:left"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Economist’in Bükreş’te üç gün süren toplantısı esasen Güneydoğu Avrupa’nın sorunlarını merkeze alsa da, zaten toplantının başlığı “Güneydoğu Avrupa’nın bir sonraki büyük atılımı” diye çevrilebilir, beşinci senesine giren Rusya-Ukrayna ve Amerika-İsrail’in başlattığı henüz birkaç haftalık İran savaşının gölgesinde gerçekleşti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Açılış konuşmasını Güneydoğu Avrupa’nın en büyük ülkesi Romanya’nın Cumhurbaşkanı yaptı, Başbakan ve Başbakan Yardımcısı dahil Romanya kabinesi neredeyse bu toplantıya katılmıştı ama komşu ülke Moldova da devlet başkanı düzeyinde temsil ediliyordu, başka devlet başkanları da vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tabii ki bölge ülkelerinin esas gündemi Rusya’nın işgaliyle başlayan ve bir süredir düşük yoğunluklu hale gelse de ufukta sona ermesi mümkün görünmeyen savaştı, Ukrayna düşerse, daha doğrusu, Rusya, Ukrayna’da bir başarı elde edebilirse bunun nedense daha sıklıkla konuşulan Baltıklardan önce Moldova, Romanya gibi ülkeleri etkileyeceği görüşü hakimdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O yüzden de NATO’nun geleceği, gücü ve kapasitesi konuşmaların önemli bir bölümünü içeriyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Diğer bir çarpıcı başlık da özellikle enerji krizinin yol açtığı sorunlardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Enerji krizi diyerek kastedilen, İran’ın savaş yüzünden Hürmüz Boğazını kapatması gibi gözükse de bundan ibaret değil çünkü bir, Ukrayna’nın Rusya’nın petrol rafinerilerini vurması, iki, Irak gibi birçok tedarikçinin şok etkisi yaratan bir talep daralmasıyla karşı karşıya kalması genel arzın bir süre eskiye dönemeyeceğini gösteriyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu da, Avrupa’nın unuttuğu enflasyonun hortlaması demekti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki, bir ülkede enflasyon belasıyla kim başa çıkar?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Merkez Bankası.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sanırım bu yüzden, toplantının ilk konuşmacıları Romanya ile Yunanistan’ın Merkez Bankası Başkanlarıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romanya Merkez Bankası Başkanı Mugur Isarescu’nun otuzaltı senedir guvernörlük yaptığını öğrendim, Çavuşesku’dan sonra bu göreve gelmiş, o gün bugün Merkez Bankası’nı yönetiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romanya’nın enflasyonu mukayeseli baktığımızda yüksek de olsa “tek hanede”, yani bizim hedeflerimizin değil, hayallerimizin ötesinde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İktidarlar değişmiş, birçok badirelerden geçilmiş ama Merkez Bankası Başkanı yerinde kalmış, sadece bir sene, 1999’la 2000 arasında Başbakanlık yapmış ve sonra yeniden eski görevine dönmüş, Isarescu, görebildiğim kadarıyla, Romanya siyasetinde en büyük saygıyı gören isimlerin başında geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yunanistan’ın guvernörü Yannis Stournaras da farklı değil; eski Finans Bakanı, oniki senedir Merkez Bankası’nın başında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de Merkez Bankası Başkanı’nın ortalama görev süresi beş yılı bile bulmuyor, hatta bir ara, işte o absürt “nas ekonomisi” günlerinde, “laf dinlemedi” diye işten alıvermek sıradanlaşmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Romanya, Çavuşesku’dan Avrupa Birliği’ne girerek yaşam kalitesini yükseltti; biz kayıp onyılları geride bıraktığımızı sanırken bir türlü kendimizi hâlâ vize kuyruklarından kurtaramadık -bırakın üyeliği.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çin’den Amerika’ya, Macaristan’dan Hindistan’a küresel bir “Tek Adamlar Çağı” yaşansa da Economist toplantını bu gidişatın ille de böyle olması gerekmediğine dair bir manifestoydu adeta, Nobelli Daron Acemoğlu, alkışlar içinde tamamladığı konuşmasında krizlerin en büyüğü olarak gördüğü “liberal demokrasinin krizini” tartıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Liberal demokrasinin bittiği, çözüm üretme beceresini kaybettiği söylemlerine karşı çıktı; liberal demokrasinin bütün eksiklerine rağmen insanlığın en yüksek verim elde ettiği, en iyi yönetim biçimi olduğunda ısrarlıydı, ama denetimsiz ve geometrik büyüyen yapay zekânın büyük kaoslar getirebileceğinden de kaygı duyduğunu saklamadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Acemoğlu iyi ve çok üretken bir akademisyen olmasının yanısıra iyi de bir hatip, liberal demokrasiyi tutkuyla savunması ve geleceğin “güçlendirilmiş liberal demokraside” olduğunu söylemesi bence önemliydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-04%20at%2016_40_17.jpeg" style="height:467px; width:350px" /></span></span></span></p>

<p><strong><span style="color:#000000; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Bilgehan Uçak Daron Acemoğlu ile)</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama toplantıda beni en etkileyen konuşmacı, eski İtalya Başbakanı Enrico Letta oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">AB’nin talebi üzerine “Tek Pazar” konusunu ele alan bir rapor yazan Letta, konuşmasında, milliyetçiliğin Avrupalılık bilincinin önündeki temel engel olduğunu ve Avrupa’nın küresel rekabette geri kalmasının özünde bu zihniyet dönüşümünü gerçekleştirememesinin yattığını söyledi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yapay zekâ yeni bir şey, ama bayraktarlığını Avrupa yapmıyor, en büyük yatırımlar ABD ile Çin’de.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Neden böyle olduğunu sordu Letta.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD’nin büyük şirketler, Çin’inse devlet eliyle devasa yatırımlar yaptığını söyledikten sonra Avrupa’nın büyük bir fırsat kaçırdığını ifade etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’daki ülkelerin “küçükler ve küçük olduğunu bilmeyenler” diye ikiye ayrıldığını söyleyen Letta, karşılaştırmanın her zaman ABD, Çin ve Hindistan gibi ülkelerle yapılması gerektiğini, Avrupalı devletlerin birbirileriyle rekabet etmesinin aslında çok da mantıklı olmadığını anlattı ve ABD’nin küresel finans sisteminde lider olduğu için her alanda başı çektiğini gösterdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta, yerel düşünmenin küçük kalmak anlamına geldiğini, bunun da ne iş gücü ne de yatırım açısından çekici olduğunu, işte yapay zekâ gibi yeni bir sektörde bile en iyi eğitimli insanların ABD’ye gittiğini hatırlattıktan sonra, AB’ye üye 27 ülkenin rekabette başarılı olabilmesinin yegâne koşulunun bu bölünmüşlüğe son vermesi olduğunu muhteşem bir örnekle izah etti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Neydi bu örnek?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Airbus.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki, ne oldu da Avrupa’nın Airbus’u Amerika’nın Boeing’ini geride bırakabildi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta, bu başarının sebebinin Airbus’ın hiçbir Avrupa devletinin malı olmamasına bağlıyor, Airbus, “Avrupa’nın ortak malı” olduğu için çok değerli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’nın en büyük açmazı, Airbus gibi bir başarı örneği ortadayken hemen tüm konularda bu örneğin izinden gidememek, kendi içinde rekabet etmekten küresel rekabette hep geri düşmek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“Bayraklar kalsın, ama birleşmenin gücünü fark edin,” dedi Letta, “birleşmek, maliyetlerin düşmesi ve kapasitenin yükselmesi demek.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’yı uzun uykusundan uyandırdığı için Trump’a medyun-u şükran olması gerektiğini söyleyen Letta, savunma sanayinin krizini de Avrupalı düşünmeyi engelleyen yerel zihniyete bağladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ukrayna işgal edildiğinde Avrupa’nın “hemen” müdahale etmesi gerekiyor ya, Avrupa böyle bir hıza hazır değil, Avrupa’nın ortak bir savunma gücü oluşturabilmek için beş ya da on senelik bir vadeye ihtiyacı var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İyi de, bekleyecek vakit yok, ne yapacaksın?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Derhal NATO’yu devreye sokacaksın, yani ABD’ye koşacaksın.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Rusya işgali başlayınca olan da buydu ama sonuçları çok çarpıcı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta, Avrupa’nın Ukrayna’yı savunarak doğru bir pozisyon aldığını, bu desteğin sürmesi gerektiğini söyledikten sonra birkaç rakam paylaştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ukrayna’ya destek vermesi için Avrupalı vergi mükellefinden alınan 140 milyar doların yüzde 80’i Amerika’da iş gücü yaratmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta işte bu asimetriye karşı çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dahası, Trump, Grönland’ı istediğini söyleyince Avrupa’yı bir telaş almıştı, ABD, Danimarka’nın egemenlik hakkını ihlal ederse ne yapılacaktı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Grönland nasıl savunulacaktı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zira, Ukrayna yardımında olduğu gibi, Avrupa’nın NATO’suz bir güç toplaması için senelere ihtiyacı vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">NATO uçakları havalansın, desen, başında ABD var, silahları kullanmak istesen hepsi ABD menşeli, mümkün değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O yüzden Avrupa devletlerinin rekabette güçlü, savunmada caydırıcı olabilmesi için mümkün mertebe biraraya gelmesi gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta’nın raporu bunu açıkça ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama bu yerel bakış, hâlâ geçerli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Letta başından geçen bir olayı anlattı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Madrid’de üniversitede ders verecek, ev tutmuş, evin enerji sistemiyle ilgili bir değişiklik yapacak ama bir türlü olmuyor çünkü AB vatandaşının yazılı hakkı olmasına rağmen İspanya’daki sistem bu değişikliğin yapılabilmesi için İspanyol bir banka hesabıyla İspanya koduyla başlayan bir telefon numarası talep ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yoksa olmuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Airbus örneğine atıfta bulunan Letta, mecburen bir hesap açtırdığını ve yeni bir numara aldığını anlattı, daha önce yine mecburiyetten Fransa’da da bir hesap açtırmış, böylece, üç ülkede hesabı olmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa’nın bu zihniyetle küresel piyasada rekabet edemeyeceğini söyledi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Konuşmasının sonunda iki sayı verdi: “28” ve “51”.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD, malum elli eyaletten -aslında “devlet”ten- oluşuyor ve Trump neredeyse günaşırı 51. eyalet için Kanada, Panama, Grönland gibi yerlerin adını sıralıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama hiçbiri 51. olmak istemiyor, diyor Letta, bir umut kıvılcımı yakmak istercesine.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">27 üyeli AB’ye 28. olabilmek içinse büyük bir sıra var, en yakın aday İzlanda, 2029’daki referandum sonrasında İzlanda üye olacak gibi gözüküyor, belki ileride Norveç, tabii Karadağ’dan, Sırbistan’dan Türkiye’ye çok sayıda ülke AB’ye üye olma hedefini koruyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Böyle toplantılara katıldıkça insan biraz üzülmüyor değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya neleri tartışıyor, biz nerelerde debelenip duruyoruz…</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yalnizlik-bu-kapida-saklanir-13007</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yalnızlık bu kapıda saklanır   </h1>
                        <h2>Ayaklarımı severdim; önce itiraz ederlerdi, sonra alıştık. Ama o kapının önünde her şey silindi. Dizlerimden sonrası koca bir yokluktu artık. Kırmızı çoraplarım nereye gitti?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yalnizlik-bu-kapida-saklanir-1775300159.webp">
                        <figcaption>Yalnızlık bu kapıda saklanır   </figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarımı severim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Önceleri itiraz ederlerdi; ayakkabının içinden acı acı kükreyip...</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayakkabı seçimini onlara;&nbsp;</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Çorap seçimini kendime bıraktım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Başlarda kapıdan çıkışlarımız bile gürültülüydü.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Onlar direnir, ben çıkmak isterdim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Teslimiyet ilk kimi kuşattı; hatırlamıyorum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Görevlerimiz belirlenince rahatladık.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Alıştık birbirimize.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kükremeleri günbegün söndü.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonunda sustular.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ben efendiydim; onlar köle.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonra alıştık birbirimize.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İki dost gibi çıktık dışarıya.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım ve ben.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bir annenin ayırmak istemediği iki çocuk gibi benimleydiler.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Eşikten birlikte adım attık.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Başta itiraz edecek gibi oldular; huysuzlandılar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kükremekle oldukları yere sığmak arasında kaldılar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonra sustular.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sokak simsiyahtı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Işıklar eski bir yüzyıldan kalmış gibiydi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Rap rap yürüdük.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sesimiz çoğaldı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kimse yoktu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Islak taşlarda ayakkabılarımı gördüm.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Gözlerim kamaştı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Güzellerdi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Bunlar benim,” dedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Etrafıma baktım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Mahalle yabancıydı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Evler, başka yerlerden getirilip buraya bırakılmış gibiydi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Mavi kapılı bir evin önünde durduk.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Göz kamaştırıcıydı mavisi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Onlar durmak istedi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Ben sizin,” dedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Hiç yanıt vermediler.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sustum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yalnızlık kış gibi sardı her yerimi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sessizce durduk kapıda.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Deniz gibi,” dedi bir ses.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım titremeye başladı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bütün parmaklarımı, her bir boğumunu hissediyordum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Onlara gülümsedim. Yalnız değildim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kapı kollarımdan tuttu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kendine doğru çekti.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Direndim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yine çekti.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sürükledi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İtiraz edemedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bağırmak istedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Olmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kükremeyi denedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Olmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Etrafım boştu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bedenim ağırlaştı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Uçmak istedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Olmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım geldi aklıma.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bugün kırmızı çoraplarımı giymiştim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Gözlerimi aşağıya doğru indirdim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yoklardı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Dizlerimden sonrası boşluktu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kırmızı çoraplarım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yeşil ayakkabılarım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Islak taşlar da…</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yoktu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım benim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Severdim onları.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Önce itiraz ederlerdi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonra alıştık.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Tüm gücümle kükredim:</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Ben efendinizim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yalnızlığımı siz yutun.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Mavi kapının üzerinde yazılar belirdi, kurşun renginde.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Yalnızlık bu kapıda saklanır.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/afyon-kimin-elinde-13006</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Afyon kimin elinde?</h1>
                        <h2>Zincir görünmez olunca kırılmaz; çünkü hissedilmez. Marx'ın 'afyon' dediği şey aslında bir uyuşma haliydi. Bugün o uyuşma hali coğrafyalar değişimine rağmen yöntem değiştirmedi: İnanç söylemi kimin işine yarıyor ve bu 'kutsal' şişe şu an kimin elinde?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/afyon-kimin-elinde-1775336636.webp">
                        <figcaption>Afyon kimin elinde?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1818'de Trier'de doğan çocuk, başından beri farklı bir soru taşıyordu içinde.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Babası Yahudi'ydi. Ama Prusya'nın artan baskıları altında Protestanlığa geçmek zorunda kalmıştı. Küçük Karl bunu gördü. Ve zihninde sessizce bir soru şekillendi: İnanç, gerçekten bireyin tercihi miydi — yoksa iktidarın dayattığı bir kimlik mi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu soru onu bırakmadı. Bonn'da, Berlin'de felsefe okudu, hukuk okudu, tarih okudu. Ama asıl öğrendiği şey sorgulamaktı. Sorguladı, yazdı, itiraz etti. Ve tam da bu yüzden tehlikeli hale geldi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yazıları sansürlendi. Gazetesi kapatıldı. Almanya onu istemedi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sürgün başladı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Paris'e gitti. Orada Friedrich Engels'le tanıştı — bu yalnızca bir dostluk değil, bir düşünsel ortaklıktı. Birlikte yazdılar, birlikte düşündüler. Ama Marx'ın fikirleri Paris'te de huzur bulamadı. Sınır dışı edildi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Brüksel. Oradan da kovulma.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve en sonunda Londra.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Londra yılları en ağır dönemiydi. Yoksulluk içinde yaşadı. Çocuklarını kaybetti — biri ardına biri. Geçimini sağlamakta zorlandı. Ama yazmayı bırakmadı. Çünkü derdi dünyayı anlamaktan öte bir şeydi: onu değiştirmek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu hayatın tam ortasından, bütün o acının ve sürgünün içinden o cümle çıktı:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">"Din, halkın afyonudur."</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu cümle söylendiği andan itibaren yanlış anlaşıldı. Hâlâ anlaşılıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Marx dini küçümsemiyordu. Ona çift yönlü bir gerçekliğin gözüyle bakıyordu. Din, acı çeken insan için gerçek bir teselliydi — bunu inkâr etmek safdillik olurdu. Ama aynı din, o acının nedenlerini sorgulamayı da engelleyebilirdi. Hem merhem, hem perde. Hem sığınak, hem kafes.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Asıl soru buydu: Kim tutuyor bu şişeyi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tarih ilginç bir yanıt verdi. Din her zaman itaatin aracı olmadı. Köleliğe karşı direnen vaizler dinden güç aldı. Sömürgeye karşı ayaklanan halklar dinden cesaret buldu. Latin Amerika'nın kurtuluş teolojisi, Marx'ın hiç öngörmediği bir şeyi gösterdi: Aynı inanç, hem tahakkümü hem de isyanı besleyebilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O halde sorun dinin kendisinde değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sorun, şişenin kimin elinde olduğunda.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün bu soruyu sormak, Marx'ın Londra bodruğunda yazdığı günlerden çok daha yakıcı. Çünkü coğrafya değişti, yöntem değişmedi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran'da din devletin omurgasına yerleşmiş; muhalefet etmek inanmamak anlamına geliyor. Siyasi bir itiraz, otomatik olarak dini bir sapkınlığa dönüşüyor. Siyonizm'de ise toprak ve siyaset talepleri giderek artan biçimde dini referanslarla örülüyor; eleştiri çoğu zaman inanca saldırı olarak geri döndürülüyor. Türkiye'de de benzer bir gerilim farklı bir kılıkla yaşandı: Cumhuriyet laikliği benimsedi, dini bireyin vicdanına bırakmayı hedefledi. Ama bu model hiç kusursuz işlemedi. Başörtüsü yasakları, Alevi cemevlerinin tanınmaması, Diyanet'in kuruluş mantığı — laikliğin zaman zaman özgürlük değil, denetim aracına dönüştüğünü gösterdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üç farklı coğrafya, üç farklı hikâye. Ama ortada aynı soru: Dini söylem kimin işine yarıyor?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve şimdi Türkiye'de farklı bir dönüşüm daha yaşanıyor. Dini söylem siyasi meşruiyetin merkezine yerleşiyor. İktidara itiraz etmek giderek daha sık "değerlere saldırı" olarak çerçeveleniyor. Düşüncenin yerini kimlik alıyor; sorgunun yerini sadakat.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Laiklik bu yüzden önemli — ama sık sık yanlış anlaşılan bir önemiyle.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Laiklik dini silmek için değildir. Aksine onu korumak için de vardır. Devlet belirli bir inanç yorumunu öne çıkardığında, diğerlerini kaçınılmaz olarak gölgede bırakır. Hangi Tanrı, kimin Tanrısı olur o zaman?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Londra'daki o yoksul odada Marx belki de şunu seziyordu: İnsan, acısının kaynağını sormayı bıraktığında, o acıya katlanmayı öğrenir. Hatta zamanla onu kutsamaya başlar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zincir görünmez olunca kırılmaz — çünkü zaten hissedilmez.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trier'den Londra'ya uzanan o uzun sürgün yolculuğundan bugüne tek soru kaldı:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Din, insanın kendi anlam arayışı mı — yoksa başkasının iktidar aracı mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şişe hâlâ dolaşıyor. Afyon hâlâ etkili.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Soru şu: Kimin elinde?</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/tatil-13004</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Tatil</h1>
                        <h2>Tatil mi, yoksa beş bilinmeyenli bir mesai mi? İnsan kaynaklarının mailinden havuz başındaki uydurmasyon kokteyle uzanan; dinlenmek için çırpındıkça daha çok yorulduğumuz o 'büyük meselenin' anatomisi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tatil-1775299594.webp">
                        <figcaption>Tatil</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir aydır günlük mesaimin en az iki saatini bu yaz yapacağımız en fazla on günlük tatilin nerede olacağını bulmaya harcıyordum. Aylardan nisandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İyi ihtimalle temmuzda gerçekleşecekti bu büyük olay. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan kaynakları, tatili ne zaman yapacağımızla ilgili soruyu sormamıştı henüz. O mail aramıza bomba gibi düşmemişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kritik satranç hamlesi yapmak üzere üç kişilik ekip olarak bilgisayarın başına geçip, senin karın şu zaman izin alamaz, memlekete ağustosta bilet aldık, bizim çocukların kursu bu zaman bitiyorlarla başlayan ve zor biten o yorucu sürece başlamamıştık yani. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yedinci yılımda biliyordum ki, başlı başına bu boğuşma bile insanı tatile muhtaç edecekti. Nerede kaldı bir senenin yaz tatilinin bu olması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her sene aynı kampa gidiyor olmamıza kızım Defne de söylenmeye başlamıştı. Artık sekiz yaşındaydı, ağaçlar kuşlar deniz kısmı defterini kapamıştı. Zaten o defter sadece bende açıktı. Kafamın içindeki gürültüyü, yıldızlı havuzlu açık büfeli bir yerde büyütüp, tatil denen musibetten daha yorgun dönmemek için çırpınıyordum. Hoş artık ‘doğal ortamlarda’ sıkılan Defne’nin, anne hadi denize gel, anne şuna bak anne, anne şimdi ne yapacağız sorularıyla, ağacı kuşu içime sindirmem de mümkün olmuyordu. Öğlenden üç biraya hızla asılıp, kafam yarı iyi, gün geçirmeye çalışıyordum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kez Bodrum’daki o beş yıldızlıdan kaçamayacaktım. Düşüncesi bile içimi boğuyordu ve bunun adı tatildi. Orada üç birayla durumu kurtaramayacağım açıktı. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tatilin beş bilinmeyenli denklemini çözmeye çalışmaktan helak olmuştum ve tatil düşüncesiyle boğuşmaktan daha şimdiden çok yorgundum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En azından nereye gideceğimiz konusuyla ilgili yenilgiyi kabul etmiştim, o da epeyce işti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz çocukken sabahtan akşama denizde kudurur ve domates gibi kızararak acılarla kıvranarak uyur, sabah da hiç ders almayan o çocuk neşesiyle yine denize koşardık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet şimdi bunlar tekrar edilmekten canı çıkmış ‘nostaljilerdi.’ Üstünden ancak otuz sene geçmişken üç nesil öncesi gibi anıyorduk. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mayıs geldiğinde malum soru da gelmişti. Ne zaman tatil yapacaktık? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Madem yapacaktık, oturup üstüne kafa yoracaktık. Başı sonu aşırı belli olacaktı, o sırada yerimize kimin bakacağını belirlemeliydik ve acil durumlarda aranacağımızı bilmeliydik. Hiç olmazsa maillerimizi de arada kontrol edecektik. Arkamızda bir iş takip listesi bırakmalıydık. Yani tatile gitmesek aslında en iyisi olurdu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eylülde okullar açılıyordu. Herkesin birer ikişer çocuğu vardı. Eylül ilk hafta pek güzeldi ama okul hazırlıkları başlıyordu. Yani elde temmuz ağustos biraz da haziran vardı. Hazirana tamam diyecek bir cengâver aranıyordu, hoş o da yaz öncesi iş yoğunluğunun zirvesini sunan bir aydı. Bir hafta süren tatil zamanı belirleme savaşlarından sonra Temmuz’un son haftasını almıştım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genel müdüre bu süre zarfında işlerin nasıl aksamayacağı üzerine birkaç gün dil döküp, neredeyse bütün yazı anlatan bir özet yazmıştım. Kendisi parçalı, uzun hafta sonu mantığında üç beş izin kullanacaktı. Böylesi daha iyi oluyordu. Ben de o günlerde yerimde olmalıydım ki hemen aksiyon alabilmeliydik. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hala nedense emin olamadığım için bir hafta otelde yer ayırtmadan bekledim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onu da ‘hallettiğimde’ mayıs sonu gelmişti. İki aydan az kalmıştı büyük meseleye.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anlık işitme hasarı sağlayan bir havuzdaydık nihayet. Herhalde yüz desibelin üzerindeki müzik denen şeye, animatörün patlak mikrofonuyla çoluk çocuğa gaz veren haykırışları karışıyordu. Çığlık çığlığa bir kıyamet yeriydi ortalık. Topuklu terlikli, boncuklu parlak kimonolu kadınlar her şey dahil açık büfeden tepelediği tabaklarla çocuklarının mutlu tatilini izliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Havuzu gören ve mümkün olduğunca uzak bir şemsiyenin altına sığınmıştım. Az alkollü uydurmasyon kokteylimle hiç açmadığım kitabın kapağına bakıp, maillerimi kontrol ediyordum. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/yapay-zeka-egitimde-kapiyi-calmiyor-iceri-coktan-girdi-13003</link>
            <category>EĞİTİM</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Yapay zekâ eğitimde kapıyı çalmıyor, içeri çoktan girdi</h1>
                        <h2>Yapay zeka, bugün dil pratiğinde konuşma partneri, öğretmen hazırlığında yardımcı, üniversitede kurumsal altyapı, bireysel çalışmada ise düşünme koçu gibi davranıyor. Burada asıl mesele teknolojiyi eğitsel akılla yönetebilmek. Çünkü gelecekte fark yaratacak olan öğrenciler yapay zekadan gelen cevabı sorgulayabilenler olacak. Fark yaratacak olan öğretmenler ise en çok araç kullananlar değil; hangi aracın gerçekten öğrenmeye hizmet ettiğini ayırt edebilenler olacak. Eğitimde yeni dönem başladı. Şimdi onu doğru şekillendirme zamanı.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yapay-zeka-egitimde-kapiyi-calmiyor-iceri-coktan-girdi-1775244650.webp">
                        <figcaption>Yapay zekâ eğitimde kapıyı çalmıyor, içeri çoktan girdi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapay zeka hayatımıza olduğunu gibi eğitim dünyasına da sessizce girdi. Başta eğitimde biraz tepki çekti ama kısa zamanda hem öğretmen hem de öğrencilerin vazgeçilmezi konumuna yükseldi. &nbsp;Önce öğrencinin ödevine dokundu, sonra öğretmenin hazırlık süresini kısalttı, şimdi ise öğrenme sürecini değiştirmeye başladı. Yapay zekâ artık eğitimde “gelecek” değil; öğrencinin nasıl çalıştığını, öğretmenin nasıl hazırlık yaptığını ve okulun öğrenmeyi nasıl organize ettiğini etkileyen bugünün gerçeği. ChatGPT’nin ‘study mode’ özelliği, Anthropic’in Claude for Education içindeki “Learning mode” özelliği, öğrenciyi doğrudan cevaba götürmek yerine adım adım düşündürmek için tasarlandı. &nbsp;Google Gemini’nin “Guided Learning” modu ise adım adım açıklamalar, yönlendirici sorular, diyagramlar ve kısa quiz’lerle anlamayı derinleştirmeyi hedefliyor. Microsoft’un Reading Coach aracı da benzer şekilde öğrencinin yerine okumak ya da yazmak yerine, kişiselleştirilmiş okuma pratiği ve akıcılık desteği sunuyor. Kısacası eğitimde yeni nesil yapay zekâ araçları, yalnızca cevap veren sistemler olmaktan çıkıp öğrenciyi çalıştıran, yönlendiren ve öğrenme sürecine eşlik eden dijital koçlara dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Öğrencinin Yeni Çalışma Arkadaşı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eskiden öğrenci bir soruya takıldığında ya öğretmeni beklerdi ya da çözüm videosu arardı. Şimdi ise karşısında anında cevap veren değil, çoğu zaman yeniden soru soran bir sistem var. Bu fark eğitim açısından çok büyük. Çünkü öğrenme yalnızca doğru cevabı bulmakla sınırlı değil. Öğrenci, yanlış cevaplar üzerinden düşünerek, hatasını fark ederek ve o hatayı düzelterek de derin bir öğrenme süreci yaşar. Yapay zekâ doğru kullanıldığında, öğrenciyi düşünmeye zorlayan bir çalışma arkadaşı gibi davranabiliyor. Bu yüzden yapay zekâ, sanıldığı gibi düşünme becerilerini körelten değil; doğru kullanıldığında onları besleyen bir araç olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Yabancı Dilde Utanmadan Pratik Yapma Dönemi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapay zekânın eğitimde en görünür etkilerinden biri yabancı dil öğreniminde ortaya çıktı. Çünkü konuşma pratiği her zaman sınıfın en zor alanlarından biri oldu. Öğrenci genelde hata yapmaktan korkar, sıra kendisine geldiğinde kısa cümlelerle konuyu geçiştirmeye çalışırdı. Duolingo’nun “Video Call with Lily” özelliği bu noktada açılan yeni kapılara bir örnek. Sistem, öğrencinin yapay zekâ destekli bir karakterle gerçek zamanlı konuşma pratiği yapmasına imkân veriyor. Öğrenci anlamadığında hızı yavaşlatıyor ve düşük baskılı bir ortamda konuşmasına yardımcı oluyor. Eğitim açısından bakıldığında bu, hata yapmayı daha güvenli hâle getiren pedagojik bir değişim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Öğretmenin Masasındaki Görünmez Asistan</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapay zekâ öğretmenin yerini almıyor; daha çok öğretmenin en zaman alıcı işlerini üstleniyor. Dünyanın önde gelen eğitim teknolojileri etkinliklerinden biri olan 2026 BETT’te, Gemini ve Classroom güncellemelerinin öğretmen iş akışını sadeleştirmek ve öğrencilerin ilerlemesini desteklemek için tasarlandığı açıkça vurgulandı. Benzer şekilde Khan Academy’nin yapay zekâ destekli platformu Khanmigo da öğretmenlere ders planı hazırlama, rubrik oluşturma, öğrenme hedeflerini netleştirme ve öğrenciye daha hızlı geri bildirim verme gibi alanlarda destek sunuyor. Başka bir deyişle, yapay zekâ sınıfın önünde anlatan kişi değil; hazırlık yapan, özet çıkaran, içerik oluşturan, değerlendirme sürecini kolaylaştıran bir arka plan desteği hâline geliyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde “öğretmen mi yapay zekâ mı?” sorusu yerine, “öğretmen yapay zekâyı hangi işleri daha iyi yapmak için kullanıyor?” sorusu daha anlamlı olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Üniversitelerde Deney Değil, Yeni Normal</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yükseköğretimde de yapay zekâ artık daha aktif ve bilinçli kullanıyor. Arizona State University, <strong>ChatGPT Edu</strong> dahil çeşitli yapay zekâ araçlarını kullanım için öğrencilerine sunuyor. Bu çok önemli bir kırılma noktası. Çünkü üniversiteler artık yapay zekâyı yalnızca öğrencilerin gizlice kullandığı bir araç yerine kurumsal olarak erişim verdiği, sınırlarını tartıştığı ve öğretim süreçlerine bilinçli biçimde entegre etmeye çalıştığı bir altyapı olarak ele alıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Asıl Değişen Şey Bilgiye Ulaşmak Değil, Öğrenmenin Şekli</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada çoğu kişinin gözden kaçırdığı bir nokta var. Yapay zekâ eğitimde en büyük etkiyi bilgiye erişimi hızlandırarak değil, öğrenme deneyimini yeniden şekillendirerek yaratıyor. Artık öğrenci yalnızca okuyup not alan kişi değil; konuşan, itiraz eden, dosya yükleyen, özet isteyen, karşılaştırma yapan ve kendi öğrenme hızına göre yeni bir etkileşim kuran kişi. Bu durum öğretmeni de dönüştürüyor. Öğretmenin rolü bilgi aktarmaktan çok, öğrencinin gerçekten öğrenip öğrenmediğini ayırt eden, düşünme kalitesini artıran ve teknolojinin sınırlarını gösteren bir rehberliğe kayıyor. Bu değişim çok derin bir dönüşüm. Çünkü teknoloji gelişirken, sınıfta asıl değer kazanan şey öğrencinin muhakeme becerisi oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bizi Bundan Sonra Ne Bekliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bundan sonra eğitimde üç eğilim daha da belirginleşecek gibi görünüyor. İlki, öğrenmenin daha etkileşimli hâle gelmesi. Öğrenci giderek daha az pasif izleyici, daha çok aktif kullanıcı olacak. İkincisi, geri bildirimin kişiselleşmesi. Öğrenci artık herkese yapılan aynı açıklamayı değil, kendi eksiğine göre şekillenmiş geri bildirimleri daha sık görecek. Üçüncüsü ise öğretmenin rolünün daha da kritikleşmesi. Çünkü içerik üretmek kolaylaştıkça, asıl değerli olan şey içerik değil onu anlamlı bir şekilde öğrenci ile buluşturabilme becerisi olacak. Kısacası yapay zekâ eğitimi mekanikleştirmeyecek. Aksine, bugüne kadar sınıf içinde zaman baskısı nedeniyle yeterince geliştirilemeyen etkileşimli becerilerin daha fazla öne çıkmasını sağlayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kazanan, En Anlmalı Yöneten Olacak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapay zeka, bugün dil pratiğinde konuşma partneri, öğretmen hazırlığında yardımcı, üniversitede kurumsal altyapı, bireysel çalışmada ise düşünme koçu gibi davranıyor. Burada asıl mesele teknolojiyi eğitsel akılla yönetebilmek. Çünkü gelecekte fark yaratacak olan öğrenciler yapay zekadan gelen cevabı sorgulayabilenler olacak. Fark yaratacak olan öğretmenler ise en çok araç kullananlar değil; hangi aracın gerçekten öğrenmeye hizmet ettiğini ayırt edebilenler olacak. Eğitimde yeni dönem başladı. Şimdi onu doğru şekillendirme zamanı. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bir-siddet-masali-13001</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bir şiddet masalı</h1>
                        <h2>Norveç yapımı Külkedisi yani Üvey Kız Kardeş'i gözünüz kanamadan ve mideniz kaynamadan izlemeniz mümkün değil muhtemel ki bazılarınız filmi bitiremeyecek. Filmdekinden çok daha feci sahneleri başka filmlerde izlemiş olsanız da bu filmin bir masalı böylesine grotesk hale sokmasına da itirazdan olacaktır bu tavrınız. Bu kadar da olmaz ama diyeceksiniz</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-siddet-masali-1775240555.webp">
                        <figcaption>Bir şiddet masalı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Masumiyet simgesi olan çocuklara okuduğumuz masallar 20. hatta 21. Yüzyılın doğadan uzaklaşmış, kapitalist hatta post kapitalist steril dünyasında genel olarak iyilerin kazanıp, kötülerin hafifçe; eğer çok kötülerse ve umutsuz vaka iseler daha ağır biçimde cezalandırıldığı siyah beyaz netlikte hikayelere dönüşmüştür çoğunlukla. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa ki masalların asıl versiyonları hiç de öyle çocuk kandıracak onları mutlu şekerli rüyalara taşıyacak hikayeler değildi. Sert ve Gri karakterler bolca karşımıza çıkardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Benim rahmetli ananemin anlattığı bir Hırsız Tahir hikayesi vardı ki hikayeyi dinledikten sonra gece köyde kapıdan dışarı adım atmaktan çekinirsiniz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ananemin anasından, nenesinden ve onların nenelerinden duydukları hikayelerle Grimm Kardeşlerin kökenleri kendilerinden de eski hikayelere dayanan masallarının ortak bir yönü vardı: Kapitalizm öncesi toplumun doğayla iç içe ve kendince sert kuralları. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Batının feodal düzeni, doğunun biraz despotik ama yine feodal yapısı. Bütün bunlara ilave olarak hiç bitmeyen doğal meseleler. Her an başınıza gelebilecek ağrılar, sızılar çözümsüz dertler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Uyuyan güzel belki aslında beyin kanaması geçirip komaya girmişti, Bremen Mızıkacıları çiftliği elinden alınan bir köylünün feodal hükümdarı alaya almasıydı. Pamuk Prenses belki saray darbesine maruz kalmış bir soyluydu vs.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bütün bunların da ötesinde geçmiş hikayelerin içeriğinde son derece sert biçimde hayatın gerçekleri yer almaktaydı. Buna en başta cinsellik dahil. Bu konuda Nasrettin Hoca fıkralarının asıl versiyonlarındaki yoğun seks ögelerini de dahil edebiliriz. Merak eden Pertev Naili Boratav edisyonuna baksın.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bütün masallar içinde Külkedisinin yeri ayrıdır. Kolay anlaşılır senaryosuyla Külkedisi popülerliğini hiç kaybetmez. Hatta günlük yaşamda balkabağına dönüşmek kavramı da sıkça kendine yer bulmuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hikayenin ana ekseni ise biraz anti feministtir.&nbsp; Kötülükle dolu kadınlar erkek ilgisini çekmek için hemcinslerine her türlü eziyeti yaparlar ama kendilerini erkeğe şefkat dolu biçimde pazarlarlar. Bundan daha anti feminist az şey duymuş olmalısınız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Cindirella ya da Külkedisi hikayesini 20 ve 21. Yüzyıl sansüründen geçip, çocuklarımızın güzel döşenmiş yataklarının başucuna koymamıza izin veren versiyonlarından çok farklı bir kurgu içeriyor Üvey Kız Kardeş filmi. (</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><a href="https://mubi.com/tr/tr/films/the-ugly-stepsister" style="color:#467886; text-decoration:underline"><span style="color:black">https://mubi.com/tr/tr/films/the-ugly-stepsister</span></a>)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mubi’de izleyebileceğiniz&nbsp;Norveç yapımı The Ugly Stepsister (orijinal adı: Den Stygge Stesøsteren, 2025), yönetmen Emilie Blichfeldt’in ilk uzun metraj filmi. Satirik bir kara komedi ve body-horror karışımı olan yapım, klasik Külkedisi masalını büküyor ve “çirkin üvey kız kardeş” Elvira’nın (Lea Myren) perspektifinden anlatıyor. Güzelliğin acımasız bir rekabet alanı haline geldiği peri masalı krallığında, Elvira güzel üvey kız kardeşi Agnes’a (Thea Sofie Loch Næss) karşı prensin ilgisini kazanmak için giderek daha vahşi ve bedensel sınırları zorlayan yöntemlere başvuruyor. Norveç’in pitoresk doğası ve eski şatolarında geçen film, görsel olarak masal kitaplarını aratmayan bir estetik sunarken, deformasyonlar ve grotesk şiddet unsurlarıyla izleyiciyi derinden sarsıyor. Sundance’te prömiyerini yapan yapım, Grimm masallarının karanlık köklerine sadık kalarak modern güzellik standartlarını ve kadın rekabetini acımasızca eleştiriyor. Ve tabii ki hiç de çoluğa çocuğa anlatılacak gibi ilerlemiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bundan bir süre önce Demi Moore’un merkezinde olduğu Cevher için yazarken şu cümleyi kurmuştum: (</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2024/11/insan-cevher-mi-kaynak-m.html" style="color:#467886; text-decoration:underline"><span style="color:black">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2024/11/insan-cevher-mi-kaynak-m.html</span></a>)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">“Aynanın imgelere kazındığı hikaye Pamuk Prenses’tir. Ayna ona yaşlandığını, eskisi kadar güzel olmadığını söyler. Aynanın bunu söylemek için konuşmaya ihtiyacı yoktur. Aynanın prensesin daha güzel olduğunu söylemesine de gerek yoktur. Aynaya ve prensese sırayla bakan bir Kraliçe durumu gayet iyi anlayabilir. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Kraliçe bugün yaşasaydı yaşlandığını, güzelliğini kaybettiğini fark etmeye başlamadan bunu durdurmak için ülkesinin ya da dünyanın en yetenekli estetikçisinin kapısında soluğu alırdı. Prensesi öldürse de kendi aynasında gördüğünü fark edecek kadar akıllı olmasa muhtemelen kraliçe olmazdı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu masalı uyduranların çağında ayna, tarak, kokular, tokalar, allıklar tabii ki vardı. Ama kimsenin aklına buruşan derileri düzletmek, eğri burunları düzeltmek, derinin çizgilerini eczalarla doldurmak gelmiyordu. Gelse bile bunu yapacak bir bilgi ortada değildi.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Appleby; Kapitalizmi 18.yüzyıldan başlatmak hamileliği 5.aydan saymaya benzer der. Belki kadınların güzelleşmek için kendilerini halden hale koymalarının yeni bir proje olduğu konusunda da o kadar emin olmamalıyız.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Cevher ile Pamuk Prenses arasında kurduğum analojideki iyimserlik bu filmin referans aldığı masalın orijinal versiyonlarını azıcık karıştırdığınızda ortadan kalkar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Külkedisinin Grimm Kardeşler versiyonunun sonunda kardeşlerin ayakkabıyı koca ayaklarına uydurmak için ayaklarını kestiklerini bilmiyordum mesela.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Norveç yapımı Külkedisi yani Üvey Kızkardeşi gözünüz kanamadan ve mideniz kaynamadan izlemeniz mümkün değil muhtemel ki bazılarınız filmi bitiremeyecek. Filmdekinden çok daha feci sahneleri başka filmlerde izlemiş olsanız da bu filmin bir masalı böylesine grotesk hale sokmasına da itirazdan olacaktır bu tavrınız. Bu kadar da olmaz ama diyeceksiniz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aslında Külkedisi hikayesinin orijinal kodlarına ve ayakkabı olayının aslında ayak fetişizmine gönderme olduğuna dair fikri tüketen filmler yıllarca önce çekilmişti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Hikayenin cinsel yönü ağır basan bir +18 anlatı olduğunu ifade etmek haksızlık olur. Kapitalizmin uzun süre “Husbandry” &nbsp;(Husband İngilizce Koca/Eş) diye adlandırıldığını yani “Kocalığın” ekonomik değerinin Epsteingillerden yüzyıllar önce tesis edildiğini düşünebiliriz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Üvey Kız Kardeş’te izlediğimiz grotesk vahşet insanlığın Anacı toplumdan çıkışından sonra yaşadıklarının yanında gerçekten de masal sayılır belki de.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/trump-savasinin-kontrolunu-kaybetti-13000</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Trump savaşının kontrolünü kaybetti*</h1>
                        <h2>Trump Çarşamba günü ABD'nin İran'a karşı her taktik karşılaşmayı kazandığını söylerken haklıydı. Kabul etmediği şey ise, başkomutan olarak olayların kontrolünü kaybetmiş olmasıdır. Gerçekten de savaşlar, hızlı ve kesin zafer umutlarından daha uzun ve belirsiz çabalara sıklıkla ani bir yenilgiyle değil, her biri “son hamle” olarak sunulan bir dizi “gerekli adım”la dönüşür; her adım geri çekilmeyi siyasi olarak daha zor ve stratejik netliği daha ulaşılmaz kılar</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trump-savasinin-kontrolunu-kaybetti-1775240661.webp">
                        <figcaption>Trump savaşının kontrolünü kaybetti*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş zamanında başkanlar televizyona çıktığında yalnızca olayları anlatmazlar. Onlara anlam yüklemeye çalışırlar. Çarşamba gecesi Başkan Trump, İran'la savaşı sert ama gerekli bir girişim olarak sundu ve bunun olumlu bir sona yaklaştığını belirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu zafer anlatısının ipleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin Şubat sonlarında Operation Epic Fury'yi başlatmasından beri sürekli sarılıyor. Söylemlerden bazıları şüphesiz doğrudur: Amerikan ve İsrail güçleri havadan güçlü durumda; İslam Cumhuriyeti'nin zayıf savunmasını neredeyse istedikleri gibi delebiliyorlar. Sadece Tahran'ın askeri kapasitesini değil, füze ve drone filolarını üreten sanayi üssünü de büyük ölçüde tahrip ettiler. Saldırılar bir kez daha İran'ın önemli istihbarat zayıflıklarını ortaya çıkardı ve kampanyanın başlangıcında Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney'in yanı sıra diğer üst düzey askeri ve siyasi liderlerin hedef alınarak öldürülmesini sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu savaşta asıl soru hiçbir zaman İran'ın zarar görüp göremeyeceği değildi. Acının teslimiyete dönüşüp dönüşmeyeceğiydi. Şimdiye kadar dönüşmedi. Rejim değişikliği elde edildiği iddiası, bir Hamaney'in yerine başka birinin geçirilmesiyle yalanlanıyor. Üst düzey siyasi kadronun çoğu yerinde dururken, güç daha sert çizgideki askeri figürlere kaymış durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran'ın askeri kapasitesini zayıflatmak, Tahran'ın İsrail'e ve Körfez müttefiklerine düzenli drone ve füze saldırıları düzenleme yeteneğini durdurmadı; bunlar Perşembe günü, yani Trump'ın konuşmasından bir gün sonra da devam etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de en önemlisi, İranlılar Hürmüz Boğazı'ndaki trafiği aksatmayı başardı. İran; daha zayıf ulusların daha güçlü olanlara karşı sıkça avantaj yarattığı bir alanda karşılık verdi: Güçle güce karşı koymak yerine, mücadelenin şartlarını değiştirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran konvansiyonel askeri bir karşılaşmada üstün gelemiyorsa, çatışmayı uzatabilir, maliyetlerini artırabilir, küresel ekonomiyi bozabilir ve Amerikan ve İsrail eforunu mimarlarının beklediğinden çok daha pahalı hale getirebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran bu süreçte, tahrip edilmiş bir orduya sahip olan ve ağır hasar görmüş bir devletin, kitle imha silahına ihtiyaç duymadan rakiplerini rehin tutabileceğini gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle Washington'un İran'ı su yolunun kontrolünü bırakmaya zorlamak için kullandığı üç yaklaşım yani İran'ın enerji altyapısını yok etmekle tehdit etmek, bozulmayı başkalarının sorunu olarak küçümsemek ve boğazın savaş bittikten sonra “doğal olarak” açılacağını söyleyerek bunu olası bir anlaşma için uzun bir gereklilikler listesine eklemek pek de sonuç vermedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Haziran'daki 12 günlük savaşta İran'ın gösterdiği askeri eksiklikler ile bu yıl vahşice bastırdığı ülke çapındaki protestolar arasında, bu savaşın savunucuları şunu düşünmüş olabilir: Yaptırımlar, yolsuzluk ve halk öfkesiyle zaten boşalmış bir rejim, yeterince güçlü bir darbe aldığında çatlayacaktır; belki de “sadece hava gücüyle daha elverişli bir siyasi düzen yaratılamaz” şeklindeki geleneksel düşünüşe de bir istisna olacaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama direnmek üzere inşa edilmiş, liderliği şehitlik ve direniş kültürüyle yoğrulmuş ve merhametten yoksun bir rejim, baskı yapmaya ve iktidarda kalmaya devam edebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaş İslam Cumhuriyeti'nin karşılaştığı zorlukları arttırsa da, şu an için daha sıkı bir kontrolun yanında, İran liderlerinin kendilerini ulusun zalimleri yerine kuşatılmış bir milletin koruyucuları olarak yeniden konumlandırmasını sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bay Trump'ın şimdi üç seçeneği var. Tırmandırabilir bu yüzden Amerikan güçlerini İran topraklarına göndermek veya deniz yollarını yeniden açmak için stratejik pozisyonları ele geçirmek konuşuluyor. Kara müdahalesi mevcut savaşın basit bir yoğunlaşması olmayacaktır. Onu tamamen dönüştürecektir. İran büyük ihtimalle su yollarını mayınlayacak, ABD askerlerini daha doğrudan hedef alacak, Körfez altyapısına daha agresif saldırılar düzenleyecek ve ek bölgesel aktörleri ateşe çekecektir. Çatışma artık yalnızca İran'ın nükleer hırsları veya hatta rejimi hakkında olmayacaktır. Ticari arterler üzerinden bir mücadeleye dönüşecek ve sonuçları savaş alanının çok ötesine yayılacak bir savaş karşımıza çıkacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan ayrıca İran'ın kapasitesini daha uzun süre düzenli olarak tahrip etmeye devam edip sonra çekilebilir. Konuşmasında önümüzdeki iki-üç hafta içinde İran'ı “aşırı sert vuracağını” vaat etti. Trump çatışma bittikten sonra bile İran'a karşı “nokta vuruşları” yapma ihtimalini gündeme getirdi ve konuşmada, İran'ın moloz altındaki nükleer tesislere yaklaşmaya çalışması halinde füze göndereceğini söyledi. Kan dökülmesini durdurmak olumlu bir gelişme olsa da, bu senaryo Körfez Devletleri ve dünyanın geri kalanı için felaket olur; zira yaralı ve saldırgan bir İran'la uğraşmak zorunda kalacaklar ve bu İran'ın küresel ekonomiyi istediği zaman bozabileceğini göstermiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son seçenek ise bir anlaşmadır; ki şu anda umut görünmüyor, çünkü Amerika Birleşik Devletleri ile İran'ın anlaşma şartları konusunda çok farklı anlayışları var. Bu çemberi kare yapmak gibi bir şey; iki tarafın yalnızca silahları susturmak yerine temel farklılıkları gerçekten ele alan diplomatik bir çaba göstermesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmiş örnek olursa, süreç sinir bozucu, kusurlu ve zafer vaatlerinden çok daha az duygusal tatmin edici olacaktır. Ama Hürmüz'ün yeniden açılması, İran'daki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokuna ne olacağı, bölgenin güvenlik mimarisi ve Trump'ın kendilerine yardım vaat ettiği İran halkına ne olacağı gibi gerçek meseleleri ele alan tek yol budur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump Çarşamba günü ABD'nin İran'a karşı her taktik karşılaşmayı kazandığını söylerken haklıydı. Kabul etmediği şey ise, başkomutan olarak olayların kontrolünü kaybetmiş olmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekten de savaşlar, hızlı ve kesin zafer umutlarından daha uzun ve belirsiz çabalara sıklıkla ani bir yenilgiyle değil, her biri “son hamle” olarak sunulan bir dizi “gerekli adım”la dönüşür; her adım geri çekilmeyi siyasi olarak daha zor ve stratejik netliği daha ulaşılmaz kılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;* Ali Vaez<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> (New York Times)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviri: </strong>Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Makale Linki:&nbsp;https://www.nytimes.com/2026/04/03/opinion/iran-war-trump-irgc-hormuz.html&nbsp;</span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Uluslararası Kriz Grubu'nun İran projesi Direktörü </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kaderimizi-kendi-icimizde-yaziyoruz-12999</link>
            <category>PSİKOLOJİ</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kaderimizi kendi içimizde yazıyoruz</h1>
                        <h2>"Kader” dediğimiz şeyi belki de yeniden düşünmeliyiz. Belki kader, dış dünyada olan bitenlerden çok, bizim içimizde kurduğumuz anlamların sürekliliği. Ve bu anlamlar değiştirilemez değil. Değişim, geçmişi silmekle başlamıyor. Onu başka bir yerden okumaya izin vermekle başlıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kaderimizi-kendi-icimizde-yaziyoruz-1775233844.webp">
                        <figcaption>Kaderimizi kendi içimizde yazıyoruz</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir psikolojik danışman olarak en sık duyduğum cümlelerden biri şu: “Benim kaderim bu.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genellikle bu cümle, tekrar eden hayal kırıklıklarının ardından geliyor.<br />
Aynı ilişki dinamikleri, benzer duygusal sonuçlar… Farklı insanlar ama tanıdık bir his: “Yine aynı şey oldu.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama gelin bunu birlikte biraz yeniden düşünelim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilim bize kaderin sandığımız kadar dışsal olmadığını söylüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Frederic Bartlett’in hafıza üzerine yaptığı çalışmalar çok net bir şeyi ortaya koyuyor: İnsan zihni geçmişi olduğu gibi saklamıyor. Aksine, onu kendi inançlarına, beklentilerine ve geçmiş deneyimlerine göre yeniden kurguluyor. Yani hafıza dediğimiz şey, bir kayıt cihazı değil; aktif bir anlamlandırma süreci.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sadece geçmişi nasıl hatırladığımızı değil, bugünü nasıl yaşadığımızı da etkiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jean Piaget’nin bahsettiği asimilasyon sürecini düşünelim. Yeni yaşadığımız şeyleri, çoğu zaman olduğu gibi almak yerine, zaten bildiğimiz kalıplara uyduruyoruz. Çünkü zihin tanıdık olanı seviyor. Güvenli olan, çoğu zaman doğru olandan daha cazip geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna bir de onaylama yanlılığı ekleniyor. Yani zaten inandığımız şeyi doğrulayan verileri seçiyoruz, diğerlerini ise görmezden geliyoruz. Böylece zihnimiz tutarlı kalıyor ama bu tutarlılık her zaman gerçekle örtüşmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir de işin davranış tarafı var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Martin Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik deneyleri bize şunu gösteriyor: İnsan, bir noktada kontrol edemediğini öğrendiğinde, aslında kontrol edebileceği durumlarda bile harekete geçmeyebiliyor. Yani geçmiş deneyimler, bugünkü potansiyelimizin önüne geçebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bunları yan yana koyduğumuzda şunu daha net görüyoruz:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz sadece başımıza gelenlerin sonucu değiliz.<br />
Aynı zamanda, onlara verdiğimiz anlamların da sonucuyuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O yüzden “kader” dediğimiz şeyi belki de yeniden düşünmeliyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki kader, dış dünyada olan bitenlerden çok, bizim içimizde kurduğumuz anlamların sürekliliği. Ve bu anlamlar değiştirilemez değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Değişim, geçmişi silmekle başlamıyor.<br />
Onu başka bir yerden okumaya izin vermekle başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Etrafımda en çok bunu görüyorum. İnsan kendi şemasını fark ettiğinde, otomatik tepkilerinin dışına çıkmaya başlıyor. Ve o küçük farkındalık anı, aslında büyük değişimlerin başlangıcı oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de sormamız gereken soru şu:&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Benim başıma neden hep aynı şey geliyor?” değil,<br />
“Ben yaşadıklarımı hangi gözle yorumluyorum?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü o göz değiştiğinde, hikâye de değişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de en sade haliyle:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kader yazılmış bir şey değil.<br />
Kader, her gün içimizde yeniden yazdığımız bir hikâye.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve evet…<br />
Kalem sandığımızdan çok daha fazla bizim elimizde.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ocalan-paradoksu-12998</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Öcalan paradoksu</h1>
                        <h2>Bireysel haklardan kolektif kimliğe: Öcalan’ın 'Anadolu-Mezopotamya İttifakı' çıkışı, sürecin doğasındaki makas değişikliğini işaret ederken; 5 saatlik görüşmeye 'müzakereci' sıfatıyla katılan devlet heyeti, krizin değil yeni bir statü arayışının parçası mı? Öcalan, bir yandan bölgede 'harcanabilir piyon' olmayı reddeden sofistike bir oyun kurarken, diğer yandan 'süreç yasaları' için bastırarak iktidarın zamana yayma stratejisine karşı el artırıyor."</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ocalan-paradoksu-1775225691.webp">
                        <figcaption>Öcalan paradoksu</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Abdullah Öcalan, 27 Mart’ta DEM Parti İmralı heyeti ile bir görüşme gerçekleştirdi. Heyet, görüşmenin ardından 31 Mart’ta kısa bir açıklama yayımladı. Açıklanan metnin, bir yılı aşkın süredir sessiz ama derinden devam eden PKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik bir mihenk taşı olduğunu düşünüyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açık kaynaklara yansıyan bilgilere bakılacak olunursa, 27 Mart tarihinde gerçekleşen görüşme DEM İmralı heyetinin daha önce Öcalan ile yaptığı onlarca görüşmeden farklı bir kulvarda seyretmiş. Son görüşme, daha önce İmralı’da gerçekleşen, ağırlıklı olarak 1.5-2 saat süren görüşmelere göre oldukça uzun, tam beş saat sürmüş. Beş saatlik görüşmeye devlet heyeti de dahil olmuş. Burada ister istemez akla devlet heyetinin görüşmelere hangi sıfatla dahil olduğu sorusu geliyor. DEM tarafı devlet heyetinin görüşmelere “müzakere heyeti” sıfatıyla dahil olduğunu söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Müzakere masası mı kuruldu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer durum gerçekten DEM’in ifade ettiği gibiyse, sürecin doğasına ilişkin yeni bir parametrenin ortaya çıktığını söylemek gerekir. Çünkü bildiğimiz kadarıyla devlet heyeti ile Öcalan arasında sürecin nasıl ilerleyeceğine dair bir mutabakat zaten bulunuyordu. Eğer ortada böyle bir mutabakat varsa, İmralı’da yeniden bir müzakere masasının kurulmasına neden ihtiyaç duyuldu? Bu masanın, Kürtlere tanınacak siyasal hakların kapsamını ve sınırlarını belirlemek için kurulmuş olması bir ihtimal olarak düşünülebilir. Ancak bunun oldukça zayıf bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Çünkü sürece hazırlanmamış bir kamuoyunun, sürecin Öcalan ile açık bir pazarlığa dönüştürülmesine kolayca rıza göstereceğini varsaymak gerçekçi olmaz. İktidarın da bu realiteyi görmezden gelmesi beklenemez. Bu durumda ortada başka bir dinamik olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kriz mi var? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilinen bir gerçeklik var: Öcalan uzun zamandır süreç içindeki konumunun kurumsal bir statüye kavuşturulmasını talep ediyor. Bu statünün de Kürtleri temsil eden bir “başmüzakereci” rolünü içermesi gerektiğini dile getiriyor. Devlet heyetinin görüşmelere katılması, acaba bu talebe dolaylı bir yanıt mıdır? Bunun da güçlü bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum. Çünkü böyle bir durumda kamuoyuna farklı anlatılan, kapalı kapılar ardında ise farklı ilerleyen ikili bir süreç gerçekliği ortaya çıkmış olur. Bu durumun kamuoyuna yansıması halinde iktidarın siyasi açıdan kazançlı çıkacağını düşünmek oldukça iyimser bir beklenti olur. Geriye tek bir ihtimal kalıyor: Devlet, Öcalan’ın DEM İmralı heyeti ile yaptığı görüşmelere katılma zorunluluğu ve mecburiyeti hissetti. Peki bu zorunluluk ve mecburiyet ne olabilir? Yoksa İmralı’da devletle Öcalan arasında ciddi bir kriz mi var? Bence bu soruya hem evet hem hayır demek daha doğru. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Süreç değil zaman krizi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmralı’da sürecin temel parametrelerine ilişkin bir kriz yaşandığını söylemek zor. Çünkü ortada sürecin hangi parametrelerde ilerleyeceğine dair taraflar arasında sağlanan bir mutabakat var. Bu mutabakatı özgür siyaset, yapılandırılmış siyasi af karşılığı örgütün silah bırakması olarak özetleyebiliriz. O zaman sorun ne? Sorun mutabakatın kendisinde değil; sürecin takvimi ve özgür siyasetin sınırları üzerinde ortaya çıkıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan, sürecin gereğinden fazla uzadığını ve bu nedenle süreç yasalarının bir an önce çıkarılması gerektiğini düşünüyor. İktidar ise süreci zamana yaymayı daha güvenli bir yöntem olarak görüyor. Öcalan sürecin bu şekilde ilerlemesinin kendisi ve hareketini olumsuz yönde etkilediğini düşünüyor, özgür siyaset imkanlarının henüz yaratılmamış olmasının da hareketine ivme kaybettirdiğini var sayıyor. Bu nedenle sürecin hızlandırılmasını ve özgür siyaset koşullarının bir an önce oluşturulmasını talep ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kulislere yansıyan bazı iddialara göre Öcalan, süreç yasalarının çıkarılmaması halinde süreçten çekilebileceğini dahi ifade etmiş durumda. Hatta bu çekilmenin takvimine ilişkin değerlendirmeler yaptığı da ileri sürülüyor. Dolayısıyla ortada sürecin doğasına ilişkin bir kriz yoktur; fakat sürecin uygulanma biçiminden kaynaklanan ciddi bir gerilim vardır. Bu yüzden hem “kriz yok” hem de “kriz var” demek aynı anda mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Önemsiz mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerilimi, sürecin doğasına ilişkin olmadığı için önemsiz görmek doğru olmaz. Tam tersine Öcalan’ın bu krize verdiği tepki, meselenin oldukça kritik olduğunu göstermektedir. Ancak dikkat çekici olan nokta şudur: Öcalan bu krizi klasik bir kriz yönetimi metodolojisiyle hem yönetmemektedir hem de büyütmemektedir. Daha sofistike bir oyun teorisi planı uygulamaktadır. Bunu da en güzel İran ile ilgili değerlendirmelerde ve “süreç çökerse silahlı mücadele geri mi gelir” sorgulamasında görmekteyiz. Öcalan’ın PJAK’ın bölgesel statükocu ülkelerle doğrudan bir savaşa sürüklenmesini istemediği açıkça görülüyor. Aynı şekilde örgütün küresel güçlerin satranç tahtasında “harcanabilir bir piyon” haline gelmesine de kesin bir şekilde karşı çıkıyor. Bunun yerine daha temkinli bir üçüncü yol stratejisini tercih ediyor. Sonuçta Öcalan’ın İran sahasındaki tutumu, Türkiye’yi ve süreci zora sokacak bir hamle değil; tam tersine, krizin kontrollü kalmasına yönelik bilinçli bir tercih.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Silahlar geri gelir mi? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir çıkarım, “süreç çökerse silahlı mücadele yeniden başlar mı?” sorusu için de geçerlidir.<strong> </strong>Öcalan, her ne kadar süreçten çekileceğini ihtimallese de “silahlı mücadele dönemi sona ermiştir ve geri dönüş mümkün değildir” demektedir. Bu sözleri dört bağlamda okumak gerekir.&nbsp; İlk bağlam, silahların devreden çıkmasının, çatışmadan daha fazla siyasi kazanım getireceğine dair sarsılmaz inançtır. İkinci bağlam örgüt içinde yeniden silahlı dönemi meşrulaştırmaya çalışan kanatların önünü kesme ve olası ağır kayıpları engelleme arzusudur. Üçüncü bağlam, “yine Öcalan ile görüşüldü, yine çatışmalar acımasızca ivme kazandı” algısının oluşmasını istememesidir. Dördüncü bağlam krizin seyreltilerek stratejik biçimde araçsallaştırılmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan burada “çekiliyorum, bundan sonrası sizi ilgilendirir” dememektedir. Tam tersine çatışmalara dönüşün mümkün olmadığını söylemekte; ancak kendisinin süreçten çekilmesi ihtimalini iktidar için ciddi bir siyasi risk haline getirmektedir. Çünkü çekilmesi halinde iktidarın seçimleri kaybedeceğini düşünmektedir. Üstelik bunu da el artırarak yapmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Anadolu-Mezopotomya ittifakı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan’ın el artırmasına baktığımızda iki temel kavram öne çıkmaktadır: Anadolu–Mezopotamya ittifakı ve kollektif demokratikleşme. Anadolu–Mezopotamya ittifakı vurgusu önemli. Çünkü Öcalan, yeni dönemde Türk–Kürt ilişkilerinin Anadolu–Mezopotamya (Kürdistan) ittifakı çerçevesinde yeniden tanımlanmasını istemektedir. Bu ilişki bir devletle devlet altı etnisiteler ilişkisi değil, iki halkın ittifakı şeklinde olacaktır. O yüzden bu ilişkiyi kollektif demokratikleşme olarak tanımlamaktadır. PKK’nin silahsızlandırılması sürecine ilişkin tartışmalarda yaygın kanaat, Öcalan’ın çözümü bireysel demokratik haklar çerçevesinde aradığı yönündedir. Nitekim 27 Şubat 2025 tarihli açıklama da bu yaklaşımın izlerini taşıyordu. Ancak son gelişmeler, Öcalan’ın meseleyi giderek daha fazla ulusal ve kolektif haklar çerçevesinde tanımlamaya başladığının işaretlerini vermektedir. Bu konularda devlet heyetinden ciddi itirazlar gelmiş olmalı ki Öcalan, geliştirdiği yeni dönem stratejisinin yıkıcı bir faaliyet ya da yeni bir güvenlik tehdidi oluşturmadığını vurgulama ihtiyacı duymuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Öcalan’ın iktidara kurduğu açmaz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, İmralı’da yaşanan gerilim krize dönüşmüş, ancak kriz klasik anlamda bir süreç krizi değildir. Öcalan, silahlı mücadeleye dönüş kapısını kapatarak devletin güvenlik refleksini devre dışı bırakmış, İran sahasında krizi büyütmemiş, İran’ı bölgesel gerilim kartına dönüştürmemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna karşılık süreci seçim takvimine kilitleyen iktidara oldukça sofistike bir strateji ile karşılık vermiş, iktidarın süreci seçimler bağlamında araçsallaştırmasına 'asimetrik bir pazarlık diyalektiği' ile karşılık vermiştir. Süreç yasalarının gecikmesi halinde çekilebileceğini söylemesi, çatışmaya dönmekten çok süreci siyasi sonuç üretmeye zorlayan bir baskı mekanizmasıdır. Böylece iktidar için yeni bir denklem ortaya çıkmaktadır: Süreci ilerletmek siyasal risk üretir, ilerletmemek ise seçim maliyeti doğurur. <span style="color:#0f1115">Kısacası İmralı'daki kriz, bir çatışma değil; iktidarın seçim takvimini yeniden hesaplamak zorunda kalacağı yeni bir stratejik zemindir artık.</span> </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kuresel-carklar-arasinda-turkiye-12997</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Küresel çarklar arasında Türkiye</h1>
                        <h2>Türkiye ekonomisi şu anda iki yönlü bir baskı altında. Dışarıda yüksek enerji fiyatları, sıkı küresel finansal koşullar ve artan ticaret korumacılığı, içeride ise katılaşmış fiyatlama davranışları, gıda arz sorunları ve yapısal maliyet baskıları var. Bu koşullar altında enflasyonda gözlemlenen düşüş, kalıcı bir dezenflasyon sürecinden ziyade dönemsel bir rahatlama riski taşıyor. Başka bir ifadeyle, ekonomide hissedilen iyileşme bir “bahar” değil, kısa süreli bir “pastırma yazı” olabilir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kuresel-carklar-arasinda-turkiye-1775225419.webp">
                        <figcaption>Küresel çarklar arasında Türkiye</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı Mart 2026 enflasyon verileri, bir kez daha ekonominin merkezine yerleşti. Ancak bugünün dünyasında enflasyonu yalnızca ulusal sınırlar içinde analiz etmek, küresel bir fırtınayı dar bir pencereden izlemekten farksız. Çünkü artık enflasyon; sadece para politikası, talep koşulları veya mali disiplinle açıklanabilecek bir olgu değil. Aksine, küresel jeopolitik gerilimlerin, enerji fiyatlarının ve ticaret rejimlerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir denklemin sonucu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye ekonomisi de tam bu denklemde, hem içerideki yapısal katılıklarla hem de dışarıdan gelen maliyet şoklarıyla mücadele etmek zorunda kalan kırılgan bir denge üzerinde ilerliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">İçeride “Rakamların Sessizliği”</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">TÜİK’in Mart ayı için açıkladığı yüzde 1,94’lük aylık artış, yıllık enflasyonu yüzde 30,87 seviyesine taşıdı. İlk bakışta bu oran, Şubat ayındaki yüzde 31,5’e kıyasla sınırlı bir gerilemeye işaret ediyor. Ancak bu “kağıt üzerindeki düşüş”, ekonomik aktörlerin davranışlarına yansımış değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü enflasyon yalnızca ölçülen bir veri değil, aynı zamanda beklentilerle şekillenen bir süreçtir. Hanehalkı, esnaf ve sanayici açısından fiyat artışlarının hız kesmediği algısı devam ettiği sürece, dezenflasyon süreci teknik bir başarıdan öteye geçemeyecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Özellikle üç alan, bu kırılganlığın en net yansımalarını ortaya koyuyor:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">* Barınma Krizi:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;12 aylık TÜFE ortalamasının yüzde 32,82’ye ulaşması, kira artışlarının sistematik biçimde yüksek kalmaya devam edeceğini gösteriyor. Büyükşehirlerde konut arzının yetersizliğiyle birleştiğinde bu durum, enflasyonun sosyal boyutunu derinleştiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">* Üretici Baskısı:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi’nin (Y-ÜFE) yüzde 28,08 seviyesinde olması, maliyet geçişkenliğinin henüz sona ermediğini açıkça ortaya koyuyor. Bu, önümüzdeki dönemde tüketici fiyatlarına yeni zam dalgalarının gelme ihtimalini güçlendiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>* Fiyatlama Davranışları:</strong>&nbsp;Türkiye’de enflasyonun en kritik bileşenlerinden biri olan “ileri dönük fiyatlama refleksi” hâlâ kırılabilmiş değil. Firmalar, maliyet artışını değil, beklenen maliyeti fiyatlara yansıtmaya devam ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Küresel Denklem</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">2026’nın ilk çeyreğinde küresel ekonomi, nominal olarak bir “yumuşak iniş” senaryosuna yaklaşmış görünse de, bu tablo gelişmekte olan ülkeler için yanıltıcı olabilir. Çünkü küresel enflasyon düşerken bile maliyet baskıları coğrafi olarak eşit dağılmıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">*&nbsp;</span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Merkez Bankalarının Sıkı Duruşu:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;ABD Merkez Bankası (FED) ve Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) faizleri sabit tutarak verdiği “erken gevşeme yok” mesajı, küresel likiditenin sınırlı kalmaya devam edeceğine işaret ediyor. Bu durum, Türkiye gibi dış finansmana bağımlı ekonomilerde kur baskısını ve dolaylı enflasyonu artırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">* Enerji Fiyatlarında Kırılganlık:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Ortadoğu kaynaklı jeopolitik risklerin petrol fiyatlarını yeniden 100 dolar üzerine itmesi, Türkiye açısından doğrudan maliyet enflasyonu anlamına geliyor. Enerji ithalatçısı bir ekonomi için bu durum, cari açık ve enflasyon arasında çift yönlü bir baskı yaratıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">* Korumacılık ve Ticaret Savaşları:</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Küresel ticarette artan gümrük duvarları ve bölgesel bloklaşmalar, tedarik zincirlerini daha pahalı ve daha az verimli hale getiriyor. Bu da “ithal edilen enflasyon” kavramını yeniden merkez sahneye taşıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Veri ile Gerçeklik Arasında: Güven Açığı ve Enflasyon Psikolojisi</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomide sayılar kadar, o sayılara duyulan güven de belirleyicidir. TÜİK ve ENAG verileri arasındaki fark, teknik bir ölçüm tartışmasının ötesinde, ekonomik güvenin temelini etkileyen bir soruna işaret ediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">ENAG’ın yıllık yüzde 54,62 olarak açıkladığı enflasyon ile TÜİK’in yüzde 30,87’lik verisi arasındaki ciddi fark, toplumda “hissedilen enflasyon” ile “resmi enflasyon” arasında bir kopukluk yaratıyor. Bu kopukluk, para politikasının etkinliğini zayıflatırken, beklenti yönetimini de zorlaştırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü enflasyonla mücadelede en kritik unsur, ekonomik aktörlerin geleceğe dair inançlarıdır. Eğer bu inanç zedelenirse, enflasyon düşse bile fiyatlama davranışları katı kalmaya devam eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Sonuç: Geçici Rahatlama mı, Kalıcı Dönüşüm mü?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Piyasa beklentileri, 2026 yıl sonu enflasyonunun yüzde 25,91 civarında gerçekleşeceğine işaret ediyor. Ancak bu hedefe ulaşmak, yalnızca sıkı para politikasıyla mümkün görünmüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye ekonomisi şu anda iki yönlü bir baskı altında:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">* Dışarıda: Yüksek enerji fiyatları, sıkı küresel finansal koşullar ve artan ticaret korumacılığı</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">* İçeride: Katılaşmış fiyatlama davranışları, gıda arz sorunları ve yapısal maliyet baskıları</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu koşullar altında enflasyonda gözlemlenen düşüş, kalıcı bir dezenflasyon sürecinden ziyade dönemsel bir rahatlama riski taşıyor. Başka bir ifadeyle, ekonomide hissedilen iyileşme bir “bahar” değil, kısa süreli bir “pastırma yazı” olabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuç olarak, Mart ayı verileri bize şunu söylüyor: En kötüsü geride kalmış olabilir, ancak “istikrar” kelimesini kullanabilmek için henüz erken. Türkiye’nin önünde, yalnızca enflasyonu düşürmek değil, aynı zamanda enflasyonla yaşamaya alışmış bir ekonomik yapıyı dönüştürmek gibi çok daha zorlu bir görev duruyor.</span></span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/cinle-temkinli-yakinlasma-avrupa-ve-kanada-neden-yeniden-pekin-kapisini-caliyor-12996</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Çin’le temkinli yakınlaşma: Avrupa ve Kanada neden yeniden Pekin kapısını çalıyor?</h1>
                        <h2>Asıl sorulması gereken soru da burada başlıyor: Avrupa ve Kanada, Washington’ın sertleşen çizgisi karşısında ne kadar bağımsız hareket alanı açabilecek? Son günlerdeki Pekin temasları, bu arayışın şimdiden başladığını gösteriyor. Ortada büyük bir romantizm yok, parlak sloganlar da yok. Daha çok şu var: Dünyanın güç dengesi sarsıldıkça, ülkeler tek bir merkeze bakarak yol alamayacaklarını fark ediyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/cinle-temkinli-yakinlasma-avrupa-ve-kanada-neden-yeniden-pekin-kapisini-caliyor-1775225166.webp">
                        <figcaption>Çin’le temkinli yakınlaşma: Avrupa ve Kanada neden yeniden Pekin kapısını çalıyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">31 Mart’ta Pekin’e inen&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/world/asia-pacific/eu-delegations-visit-will-enhance-understanding-country-chinese-foreign-ministry-2026-03-31/" target="_new"><span style="color:blue">heyet</span></a><span style="color:black">, sekiz yıl aradan sonra Çin’e giden ilk Avrupa Parlamentosu heyetiydi. Takvimde küçük görünen bu ziyaret, son haftalarda büyüyen daha geniş bir hareketin parçasıydı. Avrupa başkentleri, Çin dosyasını artık tek bir refleksle yönetemeyeceklerini daha açık görüyor. Pekin’le temas kurmak, bugünün dünyasında eski alışkanlıklara dönüşten çok maliyet hesabı, pazar erişimi ve siyasi manevra arayışıyla ilgili.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunun hemen ardından Kanada Maliye Bakanı François-Philippe Champagne’ın 1-4 Nisan tarihleri arasında Çin’e gitmesi de dikkat çekiciydi. Ottawa yönetimi bu ziyareti stratejik ve ekonomik bağları güçlendirme adımı olarak sundu. Birkaç yıl önce daha sert konuşulan başlıkların bugün yeniden diplomatik dil içinde ele alınması, uluslararası sistemde yeni bir ayar arayışına işaret ediyor. Kısacası mesele, Çin’le duygusal bir yakınlaşma kurmak değil dünya sertleştikçe seçenekleri çoğaltmak.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada abartılı cümlelere de gerek yok. Avrupa ile Kanada, Pekin’e doğru büyük bir siyasi koşu başlatmış görünmüyor. Daha soğukkanlı, daha ölçülü, daha hesaplı bir temas dönemi açılıyor. Böyle okununca son günlerdeki ziyaretler çok daha anlamlı hâle geliyor; zira Batı ittifakı içinde yer alan ülkeler, Washington’la yürürken Çin’le konuşmanın kapısını da açık tutuyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Asıl mesele hareket alanı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa’yı ve Kanada’yı Pekin’e yaklaştıran ilk unsur, ABD’de sertleşen ticaret siyasetidir. Trump yönetiminin 2 Nisan’da açıkladığı&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/world/us/year-after-liberation-day-trump-sets-new-drug-tariffs-adjusts-metals-duties-2026-04-02/" target="_new"><span style="color:blue">yeni tarifeler</span></a><span style="color:black">, müttefik ülkelere açık bir mesaj verdi: Washington, ekonomi alanında korumacı dili geri plana itmiyor. Böyle bir atmosferde Avrupa da Kanada da tek bir merkezden gelen baskının maliyetini daha fazla hissediyor. Bu yüzden Çin’le temas, uzak bir seçenek olmaktan çıkıp pratik bir ihtiyaç hâline geliyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Burada dikkat çeken nokta şu: Ne Brüksel ne Ottawa, Pekin’le yeni bir siyasi yakınlık hikâyesi yazıyor. Güvenlik başlıklarında Washington’la bağ sürüyor, teknoloji ve ticarette ise daha geniş bir alan aranıyor. Bu ikili hat, son yılların en belirgin dış politika eğilimlerinden biri oldu. Müttefiklik devam ederken ekonomik bağımlılığı dağıtma isteği güç kazanıyor ve Çin bu arayışta kaçınılmaz bir muhatap olarak öne çıkıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Ekonominin soğuk mantığı</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Avrupa cephesinde ekonomik gerçekler çok sert konuşuyor. Brüksel’in gündemindeki başlıklardan biri, 2025 boyunca Avrupa Birliği’ne giren&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/sustainability/society-equity/eu-lawmakers-press-china-unsafe-products-rare-beijing-visit-2026-04-01/" target="_new"><span style="color:blue">5,8 milyar paket</span></a><span style="color:black">&nbsp;oldu. Bu düşük değerli gönderilerin yüzde 90’ından fazlası Çin çıkışlıydı. Bu sayı, e-ticaret akışının ne kadar büyüdüğünü gösteriyor. Daha önemlisi, Avrupa pazarıyla Çin üretim ağının ne kadar sıkı bağlandığını da ortaya koyuyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O yüzden Avrupa’nın Çin’le bugünkü ilişkisi kopuş siyasetiyle ilerleyemiyor. Avrupa heyetinin Shein, Alibaba ve Temu gibi şirketlerle görüşmesi de bunu yansıtıyor. Masadaki konu ürün güvenliği, adil rekabet, pazar erişimi ve kuralların nasıl işleyeceğiydi. Yani kapı çalınırken gülümseme kadar denetim talebi de masaya konuyor; bu ilişki, kontrollü temas ve sert pazarlık üzerine kuruluyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kanada tarafında da benzer bir gerçek var. Çin, 2025’te&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/world/asia-pacific/canadian-finance-minister-visit-china-over-april-1-4-chinas-finance-ministry-2026-04-01/" target="_new"><span style="color:blue">124,8 milyar dolarlık ticaret hacmiyle</span></a><span style="color:black">&nbsp;Kanada’nın en büyük ikinci tek ülke ticaret ortağıydı. Böyle bir ilişkiyi uzun süre sert söylemlerle taşımak kolay değildi. Ottawa’nın yeniden diyalog araması, biraz da bu ekonomik ağırlığın dayattığı bir yönelim.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Pekin için açık kapı siyaseti</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çin cephesinde de kapıları açık tutan bir yaklaşım öne çıkıyor. 27 Mart’ta Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao’nun Avrupa Birliği’nden&nbsp;</span><a href="https://www.reuters.com/world/asia-pacific/china-willing-actively-expand-eu-imports-says-commerce-minister-2026-03-27/" target="_new"><span style="color:blue">ithalatı artırmaya hazır</span></a><span style="color:black">&nbsp;olduklarını söylemesi boşuna değildi. Pekin, ABD ile sürtüşme büyürken Avrupa ve Kanada’yla kanalları canlı tutmanın değerini biliyor. Bu tutum, “yakın dostluk” diliyle kurulmuyor, daha çok çıkarların soğuk hesabıyla yürütülüyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">31 Mart’ta Avrupa heyetinin ziyaretini memnuniyetle karşılayan Çin Dışişleri de benzer bir sinyal verdi. Geçen yıl bazı Avrupa Parlamentosu üyelerine dönük yaptırımların kaldırılması da bu yumuşama arayışının önünü açmıştı. Pekin, Avrupa’yla yaşadığı gerilimleri tümüyle bitirmiş görünmüyor. Ancak bugünün şartlarında temas kanallarını genişletmenin kendi lehine sonuç üreteceğini hesaplıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çin’in son günlerde Avrupa’yla konuştuğu başlıklar da bu resmi büyütüyor. 2 Nisan’da Wang Yi’nin AB dış politika kanadı ve Almanya’yla yaptığı görüşmelerde ateşkes çağrısı yapması ve Hürmüz’de seyrüsefer güvenliğini vurgulaması, Pekin’in ticaret dışı dosyalarda da dinlenen bir aktör olmak istediğini gösterdi. Avrupa açısından bakıldığında, bu Çin’i yalnızca üretim merkezi olarak görmeyi zorlaştırıyor. Çünkü enerji yolları, savaş riski ve tedarik güvenliği konuşulurken Pekin’le temas kurmamak giderek daha maliyetli bir tercih hâline geliyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Yeni dönemin dili ne söylüyor?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya net bir sonuç çıkıyor. Avrupa ile Kanada Çin’le ilişkilerini eski iyimserlik dönemine taşımıyor, lakin kapıları kapatmanın bedelini de açık biçimde görüyor. Bu yüzden önümüzdeki dönemde seçici ortaklık, kontrollü temas ve başlık bazlı işbirliği daha sık karşımıza çıkacak. Ticaret yürürken kuşkular sürecek, diplomasi ilerlerken denetim talebi masadan kalkmayacak.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Asıl sorulması gereken soru da burada başlıyor: Avrupa ve Kanada, Washington’ın sertleşen çizgisi karşısında ne kadar bağımsız hareket alanı açabilecek? Son günlerdeki Pekin temasları, bu arayışın şimdiden başladığını gösteriyor. Ortada büyük bir romantizm yok, parlak sloganlar da yok. Daha çok şu var: Dünyanın güç dengesi sarsıldıkça, ülkeler tek bir merkeze bakarak yol alamayacaklarını fark ediyor.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/no-kings-trump-12995</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>“No Kings” Trump…</h1>
                        <h2>Meydanlardan Yükselen 'Krallara Hayır' Çığlığı: Trump’ın genişleyen yetkilerine ve otoriterleşme eğilimlerine karşı Times Meydanı’ndan Londra’ya uzanan devasa bir demokrasi barikatı kuruluyor. Robert De Niro’dan Bernie Sanders’a kadar geniş bir mutabakatla sokağa dökülen milyonlar, 'Anayasa isteğe bağlı değildir' diyerek 60’ların savaş karşıtı ruhunu 2026’nın dijital çağına taşıyor. Amerika, kendi içindeki 'mutlak güç' tartışmasıyla tarihinin en kritik yol ayrımında.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/no-kings-trump-1775224968.webp">
                        <figcaption>“No Kings” Trump…</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">28 Şubat 2026 ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırılarına başlamasıyla İran savaşı başlamış oldu.&nbsp;&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir ayı aşkındır devam eden karşılıklı hava saldırıları nedeniyle bölge adeta cehenneme döndürülmüş durumda ölen çocukların ve insanların sayısı tam olarak bilinmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD başkanı Trump ise her gün başka bir terane söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ona göre bir gün savaş bitiyor diğer gün anlaşma diyor sonra daha iki üç hafta savaş sürecek diyerek piyasaları özellikle başta petrol ve altın olmak üzere bütün emtia piyasalarını alt üst ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı ve Trump salvoları siyasi olarak ta etkisini gösteriyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Donald Trump'ın geçen yılın ocak ayında Beyaz Saray'a dönmesinden bu yana Amerikan kamuoyu karşısındaki popülaritesi düzenli biçimde düşüyor.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum ikinci dönemlerindeki başkanlar için kısmen olağan bir şey olmuş olsa da.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump'ın düşüşü, aynı zamanda fiyat zamları ve hayat pahalılığına yönelik süregelen tepkileri yansıtıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gelişmeler son bir yılda Demokratların ülke genelinde yerel düzeydeki pek çok seçimde zafer kazanmasına yol açıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim analiz verilerine göre, Demokratlar 2025'teki çekişmeli ara seçimlerde 2024 başkanlık seçimlerine göre aynı bölgelerde aldıklarından ortalama yüzde 13 daha fazla oy aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran'daki savaş bu ekonomik kaygıları daha da derinleştirmiş görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamuoyu araştırma şirketi Ipsos, Amerikan halkının yüzde 43'ünün Trump'ın ikinci döneminin başında ekonomiyi yönetme biçimini onayladığını tespit etmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">23 Haziran 2025'e gelindiğinde bu oran yüzde 35'e düştü ve yılın devamında benzer seviyelerde seyretti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada İran savaşının üçüncü haftasında benzin fiyatları galon başına 4 dolara yaklaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump'ın ekonomi politikalarına onay ise yüzde 29'a kadar geriledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu oran, Amerikalıların Covid salgını sonrası enflasyon dönemini yaşadığı dört yıllık yönetiminde Joe Biden'ın ulaştığı en düşük seviyenin bile altında.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekonomik kaygılar, 2024'te Demokratların aldığı yenilgide ve son bir yıldır Cumhuriyetçilerin başkanlık ve Kongre'nin her iki kanadını da kontrol etmesinde etkili olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önceki başkanların çoğunun yaşadığı türde bir "balayı dönemi" olmasa da, tartışmalı bir seçimin ardından Amerikalıların çoğunluğunun desteği, Trump'ın göç, gümrük vergileri, kamu harcamaları kesintileri ve vergi reformu konularındaki kapsamlı siyasi gündemini uygulamasına olanak tanımıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak İran savaşının başladığı 28 Şubat itibarıyla Amerikalıların yalnızca yüzde 42'si başkana olumlu bakıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hafta ise bu oran yüzde 40'a geriledi.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu seviyeler, ara seçimlere yalnızca yedi ay kala görevdeki bir başkan için tehlikeli bir zemin.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı uzadıkça, savaşın küresel ekonomiye olumsuz etkileri ve tüketici fiyatlarını yukarı itmesi nedeniyle risk büyüyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşın başlangıcından bu yana kamuoyunun çoğunluğu ABD'nin askeri müdahalesine karşı olmasına rağmen, başkanın onay oranında keskin bir düşüş olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun nedeni, ekonomik kaygılara rağmen Trump'ın siyasi tabanının desteğini sürdürmesi idi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD'de yükselen benzin fiyatları hakkında konuşurken de, Trump "Bence o bölgede bir ülkenin daha nükleer silah sahibi olmasını istemezsiniz; bu yüzden bu bedeli ödemeniz gerekir" ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratlar ise, bu açıklama dahil Trump'ın Beyaz Saray'a dönmesinden bu yana attığı neredeyse her adıma karşı çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak şimdi bağımsız seçmenler de ona sırtını dönüyor gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu seçmenleri kazanmak, Trump'ın 2024'teki zaferinin anahtarlarından biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mevcut siyasi dinamikler değişmezse, bağımsız seçmenlerin tepkisi Kasım ayında partisinin aleyhine olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son olarak…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">New York, Washington DC, Chicago, Miami ve Los Angeles dahil olmak üzere ABD'nin çeşitli kentlerinde Başkan Donald Trump'ın "otoriter" eğilimlerine karşı her yaştan göstericiler 18 Ekim Cumartesi günü sokağa çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aralarında Robert De Niro, Jane Fonda,Joan Baez ve Bruce Springsteen gibi ünlülerinde olduğu "No Kings" (Krallara Hayır) protestolarına milyonlarca kişinin katıldığı tahmin ediliyor. Ülke çapında 2 bin 500'den fazla protesto gösterisi gerçekleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">New York'un Times Meydanı ve çevresindeki caddeleri dolduran binlerce kişi "Monarşi değil demokrasi" ve "Anayasa isteğe bağlı değildir" yazılı dövizler taşıdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gösteriler nedeniyle ABD'nin birçok eyaletinde Cumhuriyetçi valiler, Ulusal Muhafız birliklerini hazır bekletme kararı aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak organizatörler etkinliklerin barışçıl geçtiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump Ocak ayında Beyaz Saray'a döndüğünden bu yana sahip olduğu yetkileri genişletti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca muhalif olarak gördüklerinin kovuşturulmaları çağrısında bulundu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak eleştiriler, Washington yönetiminin bazı kararlarının anayasaya aykırı olduğu ve Amerikan demokrasisi için bir tehdit oluşturduğunu savunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunlar “No Kings” gösterilerinin daha yığınsal olarak yapılmasında etkili oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">New York'taki protestolarda göstericiler "İşte demokrasi böyle bir şey" sloganları attı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">New York Polisi, şehirde 100 binden fazla kişinin toplandığını ve gözaltına alınan olmadığını açıkladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Protestolara ilişkin yapılan açıklamalarda, "Başkan kendi yönetimini mutlak sanıyor. Ancak Amerika'da krallar yoktur, kaosa, yolsuzluğa ve zulme karşı geri adım atmayacağız" ifadeleri yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca Avrupa'da da Londra, Berlin, Madrid ve Roma'da insanlar Amerikan protestocularına destek vermek için sokaklara çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrat Partili politikacılar ülke çapındaki protestolara katıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington DC'de Vermont Senatörü Bernie Sanders bir açılış konuşması yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Binlerce kişilik kalabalığa "Amerika'dan nefret ettiğimiz için değil, Amerika'yı sevdiğimiz için buradayız" dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump gösteriler hakkında konuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump röportajında bir yerinde "Biliyorsunuz, bana kral diyorlar. Ben bir kral değilim." dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">No Kings gösterileri barış için umut verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hem de barış gösterileri savaşa hayır için yapılan gösteriler bizleri 60’ 70’li yıllara götürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha güçlü bir dünya barışı için daha güçlü dayanışma öne çıktı,çıkmalı… </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/topragin-hafizasi-gelecegin-tasarimi-eylemde-peyzaj-mimarligi-12994</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Toprağın hafızası, geleceğin tasarımı: Eylemde peyzaj mimarlığı</h1>
                        <h2>Peyzaj artık sadece bir manzara değil, iklim kriziyle mücadelenin en ön safıdır. 'Eylemde Peyzaj Mimarlığı' ilkesiyle, estetik bir dekorasyonun ötesine geçiyor; suyu yöneten, toprağı koruyan ve kentlerimizi doğayla yeniden buluşturan dirençli bir gelecek inşa ediyoruz. Yerelden küresele uzanan bu seferberlikte, her dokunuş bir eylem, her tasarım bir yaşam mirasıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/topragin-hafizasi-gelecegin-tasarimi-eylemde-peyzaj-mimarligi-1775254028.webp">
                        <figcaption>Toprağın hafızası, geleceğin tasarımı: Eylemde peyzaj mimarlığı</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her yıl Nisan ayında kutlanan Dünya Peyzaj Mimarlığı Ayı (WLAM), bu yıl “Eylemde Peyzaj Mimarlığı” temasıyla karşılanıyor. Ülkemizde ise bu küresel çerçeve, odamız tarafından “Ölçekler Arası İklim Eylemi: Yerelden Küresele” başlığı altında ele alınıyor. Bu iki güçlü yaklaşım, aslında aynı gerçeğin altını çiziyor: Artık konuşma değil, harekete geçme zamanı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İklim krizi, doğa tahribatı ve hızlı kentleşme gibi sorunlar artık soyut kavramlar değil; her gün yaşadığımız somut gerçeklikler. Ani sel baskınları, uzun süren kuraklık dönemleri, kontrolsüz yapılaşma ve azalan yeşil alanlar… Tüm bu sorunlar, doğa ile kurduğumuz ilişkinin yeniden tanımlanması gerektiğini açıkça gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam da bu noktada peyzaj mimarlığı devreye giriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peyzaj mimarlığı yalnızca estetik düzenlemelerden ibaret değildir. Aksine; suyu yöneten, toprağı koruyan, iklimle uyumlu yaşam alanları tasarlayan ve kentleri daha dirençli hale getiren bütüncül bir disiplindir. “Eylemde peyzaj mimarlığı” ifadesi, bu disiplinin artık teoriden pratiğe geçmesi gerektiğini vurgular.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir sokakta kullanılan geçirgen zemin, bir parkta oluşturulan gölgelik alan, bir kentte kurulan yeşil altyapı ağı… Bunların her biri küçük gibi görünen ama büyük etkiler yaratan müdahalelerdir. İşte “ölçekler arası iklim eylemi” tam olarak burada anlam kazanır. Yerelde yapılan her doğru uygulama, küresel ölçekte bir iyileşmenin parçası haline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye özelinde baktığımızda ise durum hem kritik hem de umut vericidir. Bir yandan yanlış zemin kullanımları, betonlaşma ve plansız kentleşme nedeniyle doğal döngüler zarar görmekte; diğer yandan artan farkındalık ve yeni nesil yaklaşımlar umut vadetmektedir. Yerel yönetimlerin yeşil altyapıya yönelmesi, doğa temelli çözümlerin daha fazla konuşulması ve peyzaj mimarlığının görünürlüğünün artması, bu dönüşümün başladığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu yeterli değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peyzaj mimarlığının planlama süreçlerinde daha erken yer alması, karar alma mekanizmalarında etkin bir rol üstlenmesi ve bir “tamamlayıcı unsur” değil, “temel bir ihtiyaç” olarak görülmesi gerekiyor. Çünkü bugün yapılan her yanlış uygulama, gelecekte çok daha büyük maliyetler ve geri dönüşü zor kayıplar anlamına geliyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu meslek, yalnızca alan tasarlamıyor yaşam kuruyor. Çocukların güvenle oynayabildiği sokaklar, insanların nefes alabildiği parklar, doğayla temas kurabildiğimiz kamusal alanlar yaratıyor. Bunların her biri bilinçli bir peyzaj yaklaşımının sonucudur. Bu yönüyle peyzaj mimarlığı, estetikten çok daha fazlasıdır; sosyal, ekolojik ve hatta etik bir sorumluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya Peyzaj Mimarlığı Ayı, bu sorumluluğu hatırlamak ve yeniden tanımlamak için önemli bir fırsat sunuyor. Kendimize şu soruyu sormanın tam zamanı: Nasıl bir çevrede yaşamak istiyoruz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Betonun hakim olduğu, doğadan kopuk kentlerde mi; yoksa doğayla uyumlu, dirençli ve sürdürülebilir yaşam alanlarında mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cevap aslında çok net.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peyzaj, sadece gördüğümüz bir manzara değil; yaşadığımız, hissettiğimiz ve geleceğe bıraktığımız bir mirastır. Ve bu miras, ancak eyleme geçtiğimizde anlam kazanır.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bilimkurguya-dair-birkac-felsefi-soz-aristoteles-lazerler-ve-uzay-gemileri-12993</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bilimkurguya dair birkaç felsefi söz: Aristoteles, lazerler ve uzay gemileri</h1>
                        <h2>Bilimkurgu çağına girmekle türün sonu gelmiyor; aksine bilimkurgu, ilerleme fikrinin trajik yönünü ve insanın bu hız karşısındaki yalnızlığını keşfetmeye yeni başlıyor. Bilimin gözlemle sınırlı kaldığı yerde, bilimkurgu 'arı kovanını karıştıran' bir akılla bilinmeyene form vererek felsefenin ve tekniğin yapamadığı o büyük sentezi gerçekleştiriyor. Bu, sadece geleceğin tahmini değil; insanın kendi yarattığı geleceğe karşı verdiği o görkemli ve haylazca tepkidir.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bilimkurguya-dair-birkac-felsefi-soz-aristoteles-lazerler-ve-uzay-gemileri-1775162505.webp">
                        <figcaption>Bilimkurguya dair birkaç felsefi söz: Aristoteles, lazerler ve uzay gemileri</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilimkurguya ilişkin duymaya alışık olduğumuz bir söz var; artık bilimkurgu çağına geliyoruz. Bilimsel ve teknik ilerlemeler öyle bir noktaya vardı ki Isaac Asimov’un ya da Robert Heinlein’ın dönemindeki tahminlere yaklaştık; bazılarını yakalayamasak bile büyük bir ilerleme kaydettik. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim fikrim ise tam tersi. Bilimkurgu -ilerlemeye karşı olmak zorunda olmasa bile- ilerleme fikrinin trajik yönünü ve insanın burada nerede durduğunu ortaya koyan bir edebiyat türü olduğunu belirtmek gerekir. İsmiyle müsemma; ona bilimkurgu dememizin sebebi türün herhangi bir şekilde bilimsel olanın konusuna yönelik bir kurgu yaratmasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaman makinesinin nasıl yapılacağı anlatılmaz; “bir şekilde” yapılır. Yıldızlararası seyahatin nasıl olduğu biraz bilim, biraz da kurguyla karışık “bir şekilde” anlatılır. Bazen bu dengede terazi daha net bilimsel tasvirlere otururken (Arthur C. Clarke’ın Jupiter’in uydusu Europa’da elmas bulunabileceği yönündeki çıkarımından tutun yine aynı yazarın iletişim uyduları, sapan manevrası gibi bilimsel ilerlemelere ilişkin kurgu romanlarında ileri sürdüğü fikirleri bilime ilham olmuştur) bazen de daha uzay operası gibi türlerde olduğu gibi -belki fizik kurallarını zorlayacak- bilimkurgu eserleri de mevcuttur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada Star Trek’e ayrı bir yer ayırmak gerekir. Ancak bunu başka bir yazıya saklıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilimkurgunun ne olduğundan çok, anlam dünyasına ne kattığı asıl sorumuz. Dolayısıyla bilimkurgunun doldurduğu şey bilimsel ilerlemelerin veya bilimsel savların arasındaki boşluklara yönelik tahminler değildir. Kuantum fiziğini ele alalım. Varsayalım ki bu fiziğin henüz gözlemle ulaşamadığı bir konuda bir bilimkurgu eseri yazılıyor olsun; bir boyut kapısı açabilsin bu eserin kahramanı. Eğer bu hikâye arkı iyi anlatabilirse, kuantum fiziğinde bu konudan ne çıkarsayabileceğimizden daha da önemli bir bilgi verir bize; kâinatın şekilde insan yorumuna yadsınamaz şekilde açık olan kapıları, bilimkurgu vasıtasıyla dimağımıza aktarılır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla bu çıkarsamanın fizik açısından muhakkak doğru veya yanlış olmasına gerek yoktur; bilimkurgu bilinmeyen üzerindeki bilme çabasının ironik bir aktarımıdır aynı zamanda. Çünkü öyle bilimkurgular vardır ki, bilinmeyeni bilme çabasının da kimi zaman felaketle sonuçlandığını yine “bilmeye yönelik istidadın” “bilinmeyenin sebebinin ilk bakışta elde edilen bir varsayıma dayalı bir dogmayla kabul edilemeyeceğine” yönelik bilimsel düşünce üzerinden anlatır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak şu günlerde Aristoteles okuyunca aklıma uzay gemileri, Arap saz semaisi ve lazerler geliyor. Arap Saz Semaisi’nin neden geldiğini başka bir yazıda anlatırım. Belki Üstad’ın müzik konusundaki yazdıklarıdır. Belki de Frig, Lidya ve İon modları üzerinden analizleridir. Çünkü uşşak saz semaisinin makamı da bu modlardan pek uzak değildir. Ancak bunu geçelim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz uzay gemilerine, lazerlere geri dönelim; neden bunu çağrıştırdı? Çünkü Aristoteles’in <em>episthetai </em>yani “bilme” olarak adlandırdığı eylemin analizi söz konusu olan. Aristoteles’e göre bilmek, dış dünyanın nesnel varlığını duyumsamak ancak bu duyumsamanın tümellerle ifadesini ortaya koymak gibi tarif edilebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles burada, modern bilimin temelini atacak bir şey yapmıştır. Bu duyumsama, gözlemi gerektirir; gözlem olmaksızın herhangi bir iddia bilimsel olarak doğrulanamaz. Ancak bu yeterli midir? Değildir. Belirli bir sistematik akıl yürütme buna eşlik etmezse olmaz. Bunun yapılabilmesi için ise ontolojik olarak yerleştirilmesi gereken tümel önermeler (yani organonlar, araçlar) gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki konumuzla ilgisi ne? Bu beni düşündürdü. Bilimkurgu, tam da bu sistematik akıl yürütmenin neresinde? Örneğin Star Trek’teki meşhur ışınlanma fikrini ele alalım. Bu “fikir” olarak ilk defa bir kurguyla gündeme geldi ancak ışınlanma bugün insan gibi kompleks varlıklarda olmasa da atom seviyesinde başarılı oldu. Dolayısıyla Aristoteles’in öngördüğü şey yine doğrulandı ancak bilimin kimi zaman “uç” düşünmesi sayesinde mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu demek istiyorum; bilimsel önermeler kesinlikle belirli bir akıl yürütme ve gözlem sonucu oluşurlar. Kuşları gözlemlerim, martıyı gözlemlerim, kuşların uçma özelliğinin onların bir hassası (yani ilineği) olmadığını gözlemlediğimde martının da bir kuş olduğu sonucunu doğrularım. Fakat penguenlerin kuş olduğunu açıklamak için daha fazla bilimsel veriye ihtiyacım vardır. Aynı şekilde kuantum fiziği ya da astrofiziğin kompleks konularının temeli her ne kadar basit önermelerden komplekse doğru gidiyorsa da tanımlamayan bir yerde de spekülasyon yapabilirler mi? Kısacası tanımlanamayan üzerine düşünceyi de içeremezler mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada Aristoteles ne gibi bir cevap verirdi bilemiyorum. Bilim insanına sorduğunuzda, o da haklı olarak henüz tanımlanamayan bir şeyi düşünmekte zarar olmadığını ancak bunu bilimin alanın sokmanın problem olduğunu söyleyecektir. Fakat bilimkurgunun bu konudaki özgürlüğü esas itibarıyla muhteşem bir şeydir. O felsefenin (bilimin içerisinde tanımlanamayanın epistemolojisini kurmayı) ve bilimin yapamadığını (tanımlanamayanın gözlem dışında bilinemeyeceği fikrini) bir araya getirir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple yapay zekâ var olmadan yıllar önce Harlan Ellison <em>Ağzım yok, Çığlık Atmalıyım </em>gibi dehşetengiz bir eseri yazabilmiştir. Bu sebeple daha modern bilimin esamesi bile yokken Yunan mitolojisinde <em>Talos</em> bir robotun arketipidir. Bu sebeple Asimov, yıldızlararası seyahatte kullanabilecek motorları tasvir etmiştir. Sebepler daha da artırılabilir. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bilimkurgusal düşüncenin epistemolojik olarak nerede durduğuna yönelik birkaç söz ettik. Peki sosyolojik, psikolojik ya da kısacası insani olarak nerede duruyor? Aslında buna her iyi bilimkurgu hikayesi bir cevap veriyor. İnsanın durduğu yer nereyse orası. Bir kıyamet sonrası durumda insanın çaresizliğinde, yıldızlara gitmiş bir medeniyetin gururunda, ya da P. K. Dick’in romanında olduğu gibi bir insan gibi klonlanan androidin nasıl hissettiğinde. Kısacası, insan, bilimkurgunun merkezinde yer alan bir figür. Lazerler ve uzay gemileri ise bir arka plan, bir atmosfer. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda ifade ettiğim sebeplere ek olarak, bilimkurgunun insanın düşünsel ufkuna katkısı da buradan anlaşılabilir. Hepimiz, yapay zekâyı konuşuyoruz ve aslında bilimkurgunun yıllar önce öngördüğü şekilde yapay zekâya karşı nasıl bir tavır belirliyorsak onu belirliyoruz. Şaşırıyoruz kimi zaman korkuyoruz çünkü ne getireceğini ya da götüreceğini tahmin etmekte zorlanıyoruz. İşte esaslı bir bilimkurgu eserinin mahareti burada ortaya çıkıyor; bu yapay zekâ mefhumunun gelecekte nasıl bir şekil alacağına yönelik tahminden çok, o fikrin insanlardaki intibaının ne olduğunu anlatan bir bilimkurgu daha iyi bir bilimkurgu oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da benim yıllardır üzerinde düşündüğüm şu enteresan sorunun içeriğini oluşturuyor; insan medeniyetinin oluşumunun temelinde <em>kendine rağmen gelişme </em>fikri mi var? Yani insanın en büyük farkı, gelişimi kendisine rağmen kabul edip kucaklayabilmesi mi oluyor? Kendi kültürünün ürettiği bilimsel bir ürün, o kültürün tüm kabul, inanç ve dogmalarına rağmen kabul ediliyor. Ancak buna rağmen bireysel anlamda her bilimsel ve teknik gelişmeyi kabul edemiyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da daha doğru tanımlayalım. Her gelişme, önceki kabulleri yıkarken, biz onları terk etmekte zorlanıyoruz. Dolayısıyla yeni olana karşı <em>yabancı </em>kalıyoruz. Bilimkurgunun bu konuyu da düşündüğünü tahmin etmek zor değil. Dune gibi esaslı bir bilimkurgu senaryosu buna güzel bir örnek veriyor; kendi kendine düşünen makinelere (yani YZ) karşı verilen Butleryan cihat savaşının kazanılması. Kısacası her gelişim ve değişim medeniyetin bir dönüm noktası oluyor, ister onun kabulü isterse de külliyen reddi olsun. Ancak bu yine de <em>gelişme </em>nosyonunun Hegel’i hatırlatırcasına tarihin bir koşulu olarak koyup koyamayacağımız sorusuna getiriyor bizi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilimkurgunun faydası da burada oluyor; zamanı ve tarihi bilimle yönlendiremeyen insan onun dışında düşünerek kuralı bozuyor. Burada <em>pratik akıl</em>’dan bahsetmiyorum. Tekere çomak sokan, arı kovanını karıştıran insan aklından bahsediyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bilimkurgu benim için de tam bu haylazlığı tarif ediyor. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bu-savas-amerika-icin-kotu-12992</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bu savaş Amerika için kötü</h1>
                        <h2>Vatanı için canını ortaya koyan üniformalı kadın ve erkeklere, neden savaşta olduğumuzu ve eve ne zaman döneceklerini dürüstçe söylemek bir devlet borcudur. Ancak sahadaki gerçeklerle örtüşmeyen istihbarat yorumları ve şeffaf olmayan askeri kampanyalar, halkın orduya ve yönetime olan güvenini zedeliyor. İki eski bakanın kalem aldıkları bu yazı, askeri gücün sadece dürüst bir liderlik ve toplumsal mutabakatla meşruiyet kazanabileceğini savunan bir vicdan muhasebesidir."</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bu-savas-amerika-icin-kotu-1775162271.webp">
                        <figcaption>Bu savaş Amerika için kötü</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eski savunma bakanları olarak, üniformalı erkek ve kadınlarımızı tehlikeye atmak konusunda ne kadar büyük bir sorumluluk taşıdığımızı çok iyi biliyoruz. Savaşa girerken net bir hedef, bu hedefe ulaşacak bir strateji ve askerlerimizi eve geri getirecek bir çıkış planı olması zorunludur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan, Kongre ve Amerikan halkı olarak savaşa girildiğinde birlik içinde olunmalıdır. Şu anda Orta Doğu’da 50.000’den fazla Amerikan askeri konuşlandırılmış durumda ve Başkan Trump’ın, İran’ın uranyumunu çıkarmak veya Harg Adası’nı işgal etmek üzere kuvvet göndermeyi düşündüğü rapor ediliyor. Her iki operasyon da son derece riskli olup ağır kayıplara yol açabilir ve savaşı uzatabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Canları tehlikede olduğu için, bu fedakâr Amerikan askerlerine ve ailelerine, içinde bulundukları riskleri ve neden savaşta olduğumuzu dürüstçe söylemek borcumuzdur. İran’ın uzun yıllardır ABD’yi, İsrail’i ve Orta Doğu’daki diğer ülkeleri istikrarsızlaştırmakla tehdit ettiği, terör örgütlerini desteklediği, tehlikeli vekil güçleri silahlandırdığı, bölge hedeflerini vurabilecek çok sayıda füze geliştirdiği ve nükleer kapasite kazanma çabaları nedeniyle gerçekten bir tehdit oluşturduğu söylenebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak şu da bir gerçektir ki, İsrail ve ABD’nin Haziran ayında İran’a karşı yürüttüğü 12 günlük savaş, Tahran’ı ve vekil güçlerini zayıflattı, füze ve hava saldırı kapasitelerini hasara uğrattı ve nükleer bomba geliştirme projesini geriletti. Temmuz ayına gelindiğinde İran artık yakın bir tehdit olmaktan çıkmıştı ve bu sonuca istihbarat kurumlarımız da destek veriyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna rağmen Başkan Trump, Amerikan halkını, Kongre’yi veya müttefiklerimizi bilgilendirmeden, İsrail ile birlikte İran yönetim kadrosunu öldürmek ve İslam Cumhuriyeti’ni tamamen çökertmek için bir halk ayaklanması yaratmayı amaçlayan askeri bir kampanyaya katılma kararı aldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu olmadı. Bu, korkunç bir yanlış hesaptı. O tarihten beri başkan, neden savaşa girdiğimiz konusunda çelişkili açıklamalar yapıyor. Eski savunma bakanları ve eski Kongre üyeleri olarak, ülkemizin net hedefler ve bitiş noktaları olmadan çatışmalara girdiği zaman ortaya çıkan sorunları bizzat yaşadık. Bu tür çatışmalar genellikle trajik, kazanılamaz savaşlara dönüşür ve tarih onları iyi anmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden başkanımız bir hafta içinde “savaş çoktan bitti, neredeyse tamamlandı” ile “henüz ayrılmaya hazır değiliz” arasında gidip geldiğinde, tarihin tekerrür ettiğini görüyoruz. Bu durum, müttefiklerimize ve rakiplerimize, dış politika hedeflerimizin tepkisel ve tek taraflı kararlarla şekillendiğini gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca başkanın Kongre’yi ve Amerikan halkını bypass ederek demokratik normları hiçe saymasının, ordumuz, ABD vatandaşları ve dünya üzerindeki insanlar üzerinde derin sonuçları olduğunu ortaya koyuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkanın İran’daki savaşı büyük bir istikrarsızlık ve belirsizlik yarattı; binlerce insan öldü, milyonlarca insan yerinden edildi ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra birlikte kurduğumuz kurallara dayalı uluslararası düzeni koruma konusundaki Amerikan güvenilirliğini daha da zedeledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika’nın müttefiklere, ticaret ortaklarına ve dostlara ihtiyacı var. Ancak şimdi, hepimize jeopolitik ve ekonomik fayda sağlayan küresel sistemi birlikte korumak yerine, kendimizi izole ediyoruz. Sonuçlarını zaten görmeye başladık. Ukrayna’da son dört yıldır NATO müttefiklerimizle birlikte II. Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel barış ve güvenliğe yönelik en ciddi tehditle mücadele ettik. Fakat başkanın Rus petrolü üzerindeki yaptırımları kaldırma kararı, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i daha güçlü bir konuma getirirken, Ukrayna ve diğer müttefiklerimiz güvenlik taahhüdümüzden şüphe duymaya başladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanada, İngiltere ve Almanya gibi müttefikler arasında ise savaş, Çin’in daha stratejik bir ekonomik ortak olduğu ve ABD’nin yerini en büyük ticaret ortağı olarak almaya başladığı için, bu ülkelerin bizimle değil Çin’le yeni ticaret anlaşmaları yapması gerektiği görüşünü güçlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca bu savaşın yol açtığı her gereksiz saldırı ve her ölümle, Orta Doğu’da ve ötesinde anti-Amerikan duyguları besliyoruz. Bu durum, bizi ve müttefiklerimizi uzun yıllar uğraştıracak yeni bir terör nesli yaratabilir, bölgedeki çatışmaları artırabilir ve sonunda Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel müttefiklerimizi, gelecekteki saldırıları önlemek için ABD askeri üslerini topraklarından çıkarmaya zorlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer küresel izolasyondan kaçınmak ve son 80 yıldır dünyanın tanık olduğu refah ve güvenlik çağını korumak istiyorsak, rotamızı değiştirmeliyiz. Bu yıllar tüm ülkelere ve halklara eşit şekilde fayda sağlamadı. Ancak tarihte hiç olmadığı kadar çok insan bugün özgür, eğitimli ve refah içinde yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çağ, NATO’nun ve küresel ticaretin stratejik önemi konusunda iki partili bir uzlaşı üzerine inşa edildi. Bu başkanın o uzlaşıya saygı duymadığı açık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Ancak Amerika bir anayasal cumhuriyettir monarşi değil ve Kongre ile başkan, hükümetin tüm meselelerinde, özellikle güvenlik ve savaş konularında eşit anayasal sorumluluklara sahiptir. Bu temel dengeyi korumalıyız. Kongre halkın evidir. Yasama organımızın savaş yetkileri konusunda hak ettiği rolü yeniden üstlenmesini sağlamak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kongre’nin atması gereken dört adım vardır: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşa yetki veren bir savaş yetkisi kararı onaylamalı, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş için istenen ek fon taleplerini değerlendirmek için zaman ayırmalı, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yönetimin askeri eylemlerini, hedeflerini ve stratejilerini tam olarak incelemek üzere oturumlar düzenlemeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan ve Kongre, bu savaşın sonunun neye benzeyeceğini ve askerlerimizi eve getirecek bir çıkış planını birlikte belirlemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çatışmanın bu kadar hızlı tırmanması ve dünyayı istikrarsızlaştırması, doğrudan bir stratejisi olmadan tek başına hareket eden bir başkandan ve anayasal sorumluluklarını terk ederek savaşta denetim rolünü oynamayı başaramayan, siyasi olarak bölünmüş bir Kongre’den kaynaklanmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üniformalı erkek ve kadınlarımızın canı tehlikededir. Ulusumuzun kuruluşunun 250. yıl dönümüne yaklaşırken, siyasi bölünmelerin ve siyasi çıkarların, Amerika’nın güvenliği ve geleceği için canlarını riske atan fedakâr askerlerimize verdiğimiz desteği zayıflatmasına izin vermemeliyiz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Chuck Hagel<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> - Leon E. Panetta<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> (New York Times)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makale linki:&nbsp;&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.nytimes.com/2026/04/01/opinion/iran-war-military-us.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/01/opinion/iran-war-military-us.html</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> Eski Savunma Bakanı ve Nebraska’dan eski Cumhuriyetçi Senatördür. Reagan yönetiminde Gaziler İdaresi Yardımcı Yöneticisi olarak görev yapmış ve 1968’de kardeşi Tom Hagel ile birlikte Vietnam Savaşı’nda savaşmıştır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> Başkan Bill Clinton’ın Beyaz Saray Genel Sekreteri, eski CIA Direktörü, Savunma Bakanı ve Kaliforniya’nın 16. ve 17. Kongre bölgelerinden eski Demokrat Temsilcisi’dir. </span></span></p>
</div>
</div>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-12991</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi</h1>
                        <h2>Organik tabanın ötesine geçmek: CHP için bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluk. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın önünde görünen muhtemel adayların asıl sınavı, oy tabanlarını partilerinin sınırlarının ötesine taşıyıp taşıyamayacakları olacak. 'Sağ seçmenin oylarına talip olma' sorunu, seçim tarihi yaklaştıkça muhalefetin önündeki en büyük stratejik baraj olarak duruyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-1775132450.webp">
                        <figcaption>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın yargı kuşatması adım adım daralırken ana muhalefet üzerindeki hukuki baskı da sürekli artıyor. Aynı hafta içerisinde önce Uşak ardından Bursa’nın CHP’li belediye başkanlarına operasyon düzenlendi. Özgür Özel’in buna yanıtı, daha önce yaptığı üzere sandık talebini yüksek sesle dillendirmek oldu. İktidara meydan okuyan Özel, ara seçim için somut bir adım atmayı düşündüklerini dile getirdi. Bu çıkışın arkasında elbette açık bir ima var. Muhalefet, “devlet senin arkanda ancak millet bizim arkamızda” mesajıyla Erdoğan’a gözdağı veriyor. CHP yönetiminin sandığa olan güveni o derece yüksek ki, Özel yüzde altmışın altında bir oy alırlarsa bunu başarısızlık sayacağını bile söyledi. Daha önce Kılıçdaroğlu’ndan duyduğumuz bu yüzde altmış iddiası kısmen siyasetin doğası gereği söylenmekte. Bir diğer ifadeyle muhalefet iddialı olmaya, seçmenin karşısına özgüvenli bir biçimde çıkmaya bir bakıma mecbur. Ancak bu özgüven tümüyle yersiz mi? Muhalefetin iktidarı ilk seçimde yerle bir edeceği inancının sahada da bir karşılığı yok mu?</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruya tam olarak olumlu ya da olumsuz yanıt vermek mümkün değil. CHP’nin geçtiğimiz yerel seçimlerin ardından ciddi ivme yakaladığı bir gerçek. Özel’in dinamik liderliği altında 19 Mart süreci de mümkün olan en az hasarla atlatıldı ve ana muhalefet bugüne dek konsolide kalmayı sürdürdü. Üstelik parti örgütü ile merkez arasındaki ilişkiler de nispeten daha sıkı bir hale bürünmüş görünüyor. Buna karşın iktidar cephesini kaygılandıran bir dizi somut olgu söz konusu. Yapılan kamuoyu yoklamaları Erdoğan’ın başkan seçilebilmek için bir koalisyona muhtaç olduğunu ortaya koyuyor. Oysa cumhurbaşkanının enerjisi her seçimde bir öncekinden daha düşük. Giderek yaşlanan ve her yıl daha az siyasetçi, daha fazla devlet adamı portresi çizen bir AKP lideri var karşımızda. İktidar bloğu içerisindeki odakları eş güdüm içerisinde tutmakta gitgide zorlandığı konuşuluyor. Tüm bunlar önümüzdeki seçim için muhalefetin iştahını arttıran dinamikler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan madalyonun bir de diğer yüzü var. Yerel yönetimlere dönük operasyonlar ve parti üzerindeki yargı gölgesi, seçim sürecinde ana muhalefetin elindeki ekonomik kaynaklarının sınırlı kalacağı anlamına geliyor. Dahası, ülkede yaşanan derin yoksulluğa rağmen CHP’ye olan destek halen AKP’ye olandan anlamlı derecede yüksek değil. Partisini ülkenin birinci partisi konumuna taşımak istiyorsa, Özel’in kendi organik tabanının ötesinden oy alması gerekli. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde de tablo şimdilik benzer görünüyor. Orada da ana muhalefetin muhtemel adaylarının oyları Erdoğan’ın önünde. Ancak bu adaylar da oy tabanlarını kendi partilerinin ötesine taşıyabildikleri oranda seçilmeyi başarabilecek gibi görünüyorlar. Dolayısıyla meşhur “sağ seçmenin oylarına talip olma” sorunu, seçim tarihi yaklaştıkça CHP gündemine yeniden girmek zorunda. Tam bu nedenle muhalefet seçkinlerinin şimdiden bu konuda bir strateji üzerine düşünmeleri şart.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa herhangi bir sorunsal üzerinde uzun erimli strateji geliştirmek, bugünlerde CHP’nin en zor yapabildiği şey. Yerel seçimlerin ardından bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimi için Ekrem İmamoğlu’nu erkenden adaylaştırma fikri iktidarın yargı operasyonları kartını erkenden oynamasına neden oldu. 19 Mart’tan bu yana bitmek bilmeyen göz altı, tutuklama ve kayyım dalgaları Özel yönetimini her daim taktik hamleler yapmaya, çabuk tepki göstermeye ve eyleme geçmeye mecbur bıraktı. Türlü baskı ve yargılamalarla boğuşan bir CHP’nin tefekkür etme, strateji üzerine düşünme vakti ne yazık ki pek kalmıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Parti içerisinde uzun vadeli politikalar geliştirmek ve strateji üzerine düşünmek için yürütülen çabalar yok değil. Ancak siyaset iklimi o denli sert ve yakıcı ki, bu çalışmalar muhalefetin söyleminde ancak tali bir yere sahip olabiliyor. Örneğin Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin son derece yetkin bir kadrosu var. İhtimal ki bu kadrolar, vizyoner işlere imza atıyor, partinin stratejik vizyonuna katkı sunacak önemli analizler yapıyorlar. Ancak bunlar ne partinin iç gündeminde kendisine hak ettiği ölçüde yer bulabiliyor ne de kamuoyuna mal olmayı başararak gündeme geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısmen somut koşulların dayattığı bu stratejik düşünme eksikliği sonucunda karşımıza, tabanda tartışılmamış kararları günü geldiğinde hızlı bir şekilde almak zorunda kalan, bir anlamda kervanı yolda düzen bir CHP çıkıyor. Özel döneminin en belirgin özelliklerinden birisi bu pratik ancak derinlikten yoksun tarz. Geçen hafta parti elitlerince telaffuz edilen “kadın cumhurbaşkanı” ifadesini de bu genel tema çerçevesinde okumak mümkün. Tıpkı İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylık kampanyasını erkenden başlatma kararının apar topar hayata geçirilmesi gibi, bu defa da taban ile henüz paylaşılmamış bir aday profili mi öne çıkarılıyor diye düşünmeden edemiyor insan. Yönetimin geçmiş karnesine bakacak olursak, son ana kadar “adayımız İmamoğlu” söylemi ile devam edildiği takdirde, seçim az bir süre kala kapalı devre bir istişare sonucu belirlenmiş bir ismin bütün muhalefet bloğuna dayatılma ihtimali azımsanmayacak kadar güçlü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yöntemin olumlu yanı, adaylık tartışmasının erkenden açılarak parti içi asabiyeye zarar vermesinin önüne geçmesi. Öte yandan tartışmanın ertelenmesi ve en sonunda bir oldu bitti ile sonuçlandırılması halinde, CHP seçkinlerinin ufkuyla sınırlı bir politik sürecin üreteceği adaydan, ana muhalefet seçmeninin ötesinde oy alması beklenecek. Bunun her zaman kolay bir iş olmadığını ise geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz. Belki Ekrem beyin adaylığı özelinde bu durum bir dezavantaj yaratmayacaktı. Zira İmamoğlu hem aileden sağ kökenli olan hem de muhalefetin tamamına rahatlıkla hitap eden, siyasetçi kumaşına sonuna kadar sahip bir isim. Ancak onun yokluğunda Erdoğan’la rekabet etmek isteyen kadrolar, adaylarını belirlemeden önce sağ seçmene dönük bir stratejinin ana hatlarını çizmek zorundalar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu amaç doğrultusunda önceki seçimlerde atılan adımlar ve elde edilen sonuçlar elbette hepimizde tatsız hatıralar bıraktı. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylık süreci başlı başına bir fiyaskoydu. Bir sonraki seçimde Abdullah Gül isminin gündeme getirilmesi CHP içinde büyük bir tepkiye yol açmış, ardından Kılıçdaroğlu’nun izlediği “sağ kökenli siyasetçileri transfer etme ve sağ partilerle resmi ittifaklar kurma” stratejisi de istenen sonucu doğurmamıştı. Tam da bu nedenle muhalefet, bu kez daha dikkatli olmak, ince eleyip sık dokumak durumunda. Peki bu noktada önlerinde ne gibi bir alternatif var? Önceki seçimlerde denedikleri yollardan farklı olarak neler yapabilirler? Haftaya buradan devam edelim.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/frenesi-12990</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Frenesí</h1>
                        <h2>rump’ın öncelik verdiği İran savaşında beklediği sonuca ulaşabilmesi ne kadar güçse, Kuba’nın ABD’nin boğma operasyonundan kurtulması da o kadar güç. Artık La Habana barlarından ne Frenesí ne de Castro yönetimiyle yıldızı bir türlü barışmayan Kubalı ünlü kompozitör Ernesto Lecuona’nun Canto Siboney veya Siempre en mi Corazón gibi uluslararası üne sahip aşk şarkıları duyuluyor. Frenesí var belki ama Alberto Domínguez Borrás’ın aşk ezgisi değil bu.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/frenesi-1775132214.webp">
                        <figcaption>Frenesí</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çılgınlık anlamına gelen Frenesí sözcüğünü İspanyolca yazmamın nedeni, eskilerin veya Latin müziği meraklılarının bildiği gibi, Meksikalı kompozitör Alberto Domínguez Borrás’ın 1939 yılında “Perfidia” ile birlikte piyasaya çıkan unutulmayan ezgilerinden birinin adı olması. O yıl Avrupa, Hitler Almanyası’nın çılgınlıklarıyla yeni bir dünya savaşının postal sesleriyle irkilirken, eski Kıta’dan çok uzaklarda, Florida açıklarındaki Kuba Adası’nda turistler, dönemin La Habana’sının (Havana) neon ışıklı barlarında ya da eski kentin dar sokaklarında çok tutkulu çılgın bir aşk öyküsünü anlatan Frenesí ile esriyorlardı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun yıllar İspanyol İmparatorluğu’nun sömürgesi olan Kuba’nın tarihini bir yazıda özetlemek kolay değil. XIX. yüzyılın ortalarında köleliğin lağvedilmiş olduğu Kuba’da toprak sahiplerinin baskısıyla önce Ada’nın Amerikan iç savaşında köleci Güneylilere ilhakı, daha sonra 130 milyon dolara Kuzeylilere (Birlik) satışı için görüşmeler söz konusu oldu. Daha sonra Ada’da on yıl savaşlarıyla bağımsızlık mücadelesi başladı ama başarısızlıkla sonuçlandı. Bir süre sonra, büyük şeker üreticisi olan Kuba’da düşen şeker fiyatlarının yol açtığı ekonomik kriz nedeniyle bu kez Kuba’nın milli kahramanı José Martí ve kurduğu Kuba Devrimci Partisi önderliğinde 1895’te bağımsızlık savaşı yeniden alevlendi. Üç yıl sonra ABD İspanya’ya karşı savaşa girdi. 1898 İspanyol İmparatorluğu için çöküş, 1899 ise ABD için Kuba’yı işgal yılı oldu. ABD, 1901’de Fransız Devrimi’nden esinlenen liberal demokrat bir anayasa yapan Kuba’nın bağımsızlığını, “Enmienda Platt” (Platt değişikliği) adı verilen ve Washington’a uygun gördüğünde içişlerine karışma hakkı tanıyan bir anayasa değişikliğini kabul etmesi koşuluyla tanıdı. Tuhaf ama bu anayasa değişikliği veya Kuba anayasasına getirilen söz konusu ek hüküm, ABD Kongresi’nde oylanmış ve onaylanmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bağımsız” Kuba’nın darbe, diktatörlük ve Amerikan müdahaleleriyle dolu siyasi tarihini de birkaç sayfaya sığdırmak mümkün değil elbette. İkinci Dünya Savaşı arifesinde, Frenesí ’nin bestelendiği o yıl, Kuba’da siyasi istikrarın hüküm sürdüğü, liberal demokrasinin vücut bulduğu ve seçilmiş Kurucu Meclis’in o dönemin en ileri anayasalarından birini (1940) yaptığı Federico Laredo Bru’nun 7 yıllık iktidarına denk geliyordu. Kuba’nın altın dönemiydi bir yerde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne var ki dünya savaştan çıkarken, Kuba’da ifade özgürlüğünün askıya, muhaliflerin baskıya alındığı ve liderlerine suikastların düzenlendiği bir dönemin kapısı aralandı. Ardından Fulgencio Batista’nın askeri darbesiyle (1952), anayasanın yürürlükten ve tüm özgürlüklerin uygulamadan kalktığı karanlık bir dönem geldi. Batista’nın askeri darbesini, her darbeyi olduğu gibi, ABD alkışlamıştı. Amerikan Büyükelçisi’ne göre, Batista’nın özel sektöre ilişkin son açıklamaları mükemmeldi. İş insanlarının artık yeni rejimin yanında yer alacağından emindi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Batista darbesi karşıtlarını da yaratmış, Fidel ve Raúl Castro kardeşlerin önderliğinde bir grup devrimci kışlalarda örgütlenmeye başlamıştı. Ama ilk ayaklanma girişimleri başarısız olacak, hayatta kalan devrimciler önce hapsedilecek, sonra 1955’te çıkarılan af yasasıyla Meksika’ya sürgüne gönderilecekti. Orada örgütlenen Castro kardeşler, Che Guevara ve 82 devrimcinin 7 günde Las Coloradas plajına gelip askeri rejime karşı başlattıkları dillere destan gerilla savaşı ve 1959 devrimi Kuba siyasi tarihinin belki de en bilinen epizodlarından birini oluşturur. Anımsanacağı gibi, ABD’nin daha iyisini kolay bulamayacağı büyük dostu Batista’ya desteği, 1958’de ülkeden kaçmasını, Fidel ve devrimci arkadaşlarının zaferini engelleyemedi ve Kuba Soğuk Savaş ortamında SSCB’nin en uç karakolu oldu. Bütün bunları kısaca anımsatmamın nedeni, ABD’nin yüzyıllardan beri işgal etme ya da satın alma girişiminde bulunduğu, hatta bir dönem içişlerine karıştığı Kuba’yı özellikle 1959’dan bu yana bir türlü arzu ettiği gibi teslim alamamış olması. Başka bir deyişle Kuba 67 yıldır Monroe Doktrini’ne ve Theodore Roosevelt’in Büyük Sopası’ na direnen tek Latin Amerika ülkesi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Trump’ın çılgınlığı &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın bugün artık 30’lu, 40’lı yılların insan kasabıyla özdeşleşmiş Netanyahu’nun peşine takılıp dünyayı kaosa sokan çılgınlığını tarih kitapları yazacak kuşkusuz. Bu çılgınlıktan nasibini alacak ülkelerden biri de Kuba maalesef. Trump her ne kadar son günlerde daha çok İran’la ilgili çelişkili açıklamalar yapıyor olsa da ara sıra “Kuba da düşecek” veya Politico’ya açıkladığı gibi, “Kuba pastanın çileği olacak” deyip duruyor. İran’la ilgili öngörüleri tutmadı, belki de hiç tutmayacak ama Kuba’da durum oldukça kritik. Hem ABD’nin dibinde hem Maduro’nun tutsak edilmesinin ardından Venezuela petrolüne ulaşamıyor, hem de Trump Meksika gibi Ada’ya petrol ulaştırmaya çalışan ülkeleri gümrük tarifelerini yükseltmekle tehdit ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Berta Reventós’un El País’te yayımlanan bir röportajına göre, halk enerji kıtlığından günde 15-20 saat elektrik kısıntıları yaşanan ülkedeki bu durumu SSCB’nin yıkıldığı 90’lardaki sıkıntılı dönemle eş değer görüyor. Fidel Castro’nun özel dönem &nbsp;(período especial) olarak adlandırdığı o dönemde olduğu gibi, bugün de Kuba’da yaygın ulaşım aracı bisiklet. Çünkü artık kamunun ulaşım araçları (guaguas) çalışamaz durumda. Balıkçılık yapan 52 yaşındaki Yoan’a göre, ülkede ne zaman bir kriz olursa, ilk yakıt sıkıntısı, sonra pahalılık başlıyor. Ardından gündeme enerji kıtlığı ve bisiklet geliyor. Bisiklet için “hem ekonomik hem hızlı hem de egzersiz yapmış oluyorsun” diyor Yoan. 90’lardan önce Rus, 90’lı yıllarda Çin bisikletlerinin doldurduğu ülkede belki ulaşım sorunu böyle çözülüyor ama çözümü gereken tek sorun bu değil elbette. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2020’den bu yana ekonomisi yüzde 15 oranında küçülen Kuba büyük bir krizin pençesinde. Ülkede hiperenflasyon var. Peso değerini döviz karşısında büyük ölçüde yitirmiş halde. Amerikan doları bugün 500 pesonun üzerinde alınıp satılıyor. Ülkede kronik bir gıda, ilaç ve temizlik malzemeleri eksikliği var ve hükümet ithalatını serbest bıraktığı bu maddelerin eksikliğinin giderilmesinde zorlanıyor. Bu nedenle ülkeden kaçan kaçana. Son yıllarda nüfusun yüzde 18’i, başta gençler ve nitelikli meslek sahipleri olmak üzere Kuba’yı terk etmiş durumda. Nüfus yaşlanmış, iş gücü de zayıflamış olduğu için uzun vadede bile kaybolan üretim gücünün toparlanması güç görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk bu durumu protesto ediyor. Mart ayı boyunca başta La Habana olmak üzere ülkenin her yerinde enerji kıtlığını ve açlığı protesto eden gösteriler yapıldı. İnsan Hakları kuruluşlarının bildirdiğine göre, göstericiler, bağımsız gazeteciler ve aktivistler keyfi tutuklamalarla cezaevlerini doldurmuş durumda. Ada cezaevlerinde ayrıca yüz civarında siyasi tutuklu da bulunuyor. Trump’ın sürekli olarak Kuba rejiminin çöktüğü yolundaki açıklamalarıysa rejim değişikliği talep edenlerin elini güçlendiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump ayrıca Kuba’yı uluslararası alanda yalnızlaştırmak amacıyla başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere diğer ülkelere büyükelçiliklerini kapatmaları, hatta diplomatik ilişkilerini kesmeleri için baskı yapıyor. Buna karşılık Kuba hükümeti ile diyalog kanallarını açık tutuyor. Ama görüşmelerin ilerlediğini söylemek oldukça güç. Çünkü Washington, liderliğin değişmesi, siyasi reformlar yapılması ve siyasi tutsakların serbest bırakılmasını şart koşarken, Miguel Mario Díaz-Canel yönetimi egemenlik hakkını ve siyasi modeli savunuyor. Analistlerin görüşü, Washington’un bu aşamada havuç ve sopa politikası uygulayarak Kubalı seçkinleri daha açık bir ekonomik modele geçiş formülü bulma konusunda cesaretlendirmesi gerektiği yönünde. Ama Trump aksine ülkeye diz çökertmeyi önceleyen bir boğma politikası izliyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuba bu sıkıntılı dönemi insani yardımlarla atlatmaya çalışıyor. Mart ayı boyunca La Habana ’ya uluslararası insani yardım kuruluşu Caravana Nuestra América’nın gıda, ilaç ve güneş paneli yardım paketleri ulaştı. Ayrıca Meksika hükümeti de Kuba’ya 3 bin ton gıda ve temizlik malzemesi gönderdi. Ama bu malzemelerin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasında sorunlarla karşılaşıldı. Ayrıca yardımların bir bölümü, bazı yoksul Afrika ülkelerinde sıkça görüldüğü gibi, devlete ait mağazalarda dövizle satışa sunuldu. Bu yardımlar belki halkın bir bölümünün yaşam mücadelesine katkıda bulundu ama uzmanların görüşü Kuba’nın yaşadığı sorunların altından kalkabilmesi için milyarlarca dolar yatırıma ihtiyaç duyduğu yönünde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, Trump’ın öncelik verdiği İran savaşında beklediği sonuca ulaşabilmesi ne kadar güçse, Kuba’nın ABD’nin boğma operasyonundan kurtulması da o kadar güç. Artık La Habana barlarından ne Frenesí ne de Castro yönetimiyle yıldızı bir türlü barışmayan Kubalı ünlü kompozitör Ernesto Lecuona’nun Canto Siboney veya Siempre en mi Corazón gibi uluslararası üne sahip aşk şarkıları duyuluyor. Frenesí var belki ama Alberto Domínguez Borrás’ın aşk ezgisi değil bu. Kelime anlamıyla Kuba’yı boğan emperyalist ABD’nin dengesiz Başkanı Donald Trump’ın yaptıklarının çılgınlığını betimliyor sadece. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/danimarka-modelinin-olumcul-pragmatizmi-ve-asiri-sagin-sessiz-zaferi-12989</link>
            <category>DIŞ POLİTİKA</category>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Danimarka modelinin ölümcül pragmatizmi ve aşırı sağın sessiz zaferi</h1>
                        <h2>Danimarka modeli bir başarı hikâyesi mi, yoksa merkez siyasetin ideolojik intiharı mı? Sosyal demokratların aşırı sağın göç ve kimlik söylemini ödünç alarak kazandığı seçim zaferleri, aslında aşırı sağın 'ana akımlaşma' zaferidir. Çoban yazısında, merkez partilerin 'aslı varken suretine gidilmez' gerçeğini göz ardı ederek, kendi siyasal zeminlerini nasıl aşırı sağın inşa ettiği bir alana taşıdığını sorguluyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/danimarka-modelinin-olumcul-pragmatizmi-ve-asiri-sagin-sessiz-zaferi-1775131736.webp">
                        <figcaption>Danimarka modelinin ölümcül pragmatizmi ve aşırı sağın sessiz zaferi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avrupa siyasetinde son on yılın en belirgin kırılmalarından biri, aşırı sağ partilerin yükselişi karşısında merkez partilerin geliştirdiği stratejik uyum -aşırı sağın politika ve söylemlerine yaklaşmak- politikalarıdır. Göç, güvenlik ve ulusal kimlik gibi konularda söylem sertleşmesi, özellikle merkez sağ kadar merkez sol partilerde de gözle görülür bir şekilde arttı. Bu durumun en dikkat çekici örneklerinden biri Danimarka. Danimarka örneği, ilk bakışta bir "başarı hikâyesi" gibi görünse de aslında derine bakıldığında merkez siyasetin stratejik bir açmaz içinde olduğu görülecektir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha önce bu konuyu ele aldığım yazılarımda temel savunu, "Avrupalı merkez partiler aşırı sağı kopyalayarak başarılı olamaz" idi. Bu bağlamda, Danimarka örneği oldukça güçlü bir teorik ve ampirik temele oturuyor. Yazılarımda ayrıca şu tespitte bulunmuştum: "Aşırı sağın dili ödünç alındığında, sadece seçmen değil siyasetin kendisi de dönüşür ve merkez artık merkez olmaktan çıkar." Bu, sadece bir normatif eleştiri değil aynı zamanda siyasal rekabetin doğasına dair bir gözlemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Danimarka'da sosyal demokratların izlediği politika, sıklıkla "pragmatik realizm" olarak sunuluyor. Yani bu ifadeyle aşırı sağın ırkçılık ve nefret yüklü söylem ve politikalarını kopyalamak bir maharetmiş gibi servis ediliyor. Göç politikalarının sertleştirilmesi, sosyal devletin korunmasıyla birlikte düşünülerek seçmen nezdinde bir denge stratejisi olarak pazarlanıyor. Financial Times'ta yayımlanan bir analiz yazısında bu durum şöyle ifade ediliyor: "Danimarka sosyal demokrasisi, refah devletini korumak için sınırları daraltmayı seçti." Sadece sınırlar mı daraldı Danimarka'da? Ülkeye girişte mültecilerin değerli eşyalarına el konulması, aile birleşiminin adeta bir eziyete dönüştürülmesi vs... Ezcümle insani sınırlar da daraldı bu ülkede. Ancak vurgulamak gerekir ki bu yaklaşımın kısa vadeli seçim başarısı ile uzun vadeli ideolojik sonuçları arasında ciddi bir gerilim bulunuyor. Çünkü merkez sol, aşırı sağın gündemini benimseyerek onu zayıflatmıyor aksine onun siyasal dilini merkeze taşıyor yani "ana akım" haline getiriyor. Çok büyük bir tehlike bu. Irkçı söylemleri sahiplenip, onları halk nezdinde itibarlı kılıp ondan sonra da "vatandaşlarımız aşırı sağa oy veriyor" diye oturup sızlanmak çok anlamsız oluyor. İnsanlar orjinali varken sahtesine yönelmiyor. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, merkez solun sağa yaslanmasına ilişkin tespit ve analizler, aslında Avrupa genelinde gözlemlenen daha geniş bir eğilime işaret ediyor. Aşırı sağ partiler yalnızca oy oranlarıyla değil aynı zamanda gündem belirleme güçleriyle de etkili oluyorlar. Bu noktada başarı bana göre, seçim kazanmakla değil tartışmanın sınırlarını belirlemekle ölçülüyor. Yani "biz muhaleffetteyiz ama fikirlerimiz iktidarda" gibi bir tablo bahse konu olan. Siyaset Bilimci Cas Mudde'nin literatürde sıkça atıf yapılan yaklaşımı da bu durumu destekler nitelikte. Mudde, aşırı sağın yükselişini açıklarken "ana akımlaşma" kavramını kullanır ve şu önemli uyarıyı yapar: "Aşırı sağ partiler iktidara gelmeden de kazanabilir; eğer diğer partiler onların fikirlerini benimserse." Bu perspektiften bakıldığında Danimarka örneği, aşırı sağın gerilemesinden çok söyleminin zaferi olarak da okunabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">KOPYAYA DUYULAN GÜVEN...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan, sık sık vurguladığımız üzere, "Seçmen, taklidi değil, asılı tercih eder." Bu gözlem, özellikle Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde doğrulanmış durumda. Merkez partiler göç karşıtı politikaları benimsedikçe, seçmenin bir kısmı doğrudan bu söylemin "orijinal" temsilcilerine yöneliyor. Çünkü siyaset, sadece politika değil aynı zamanda güven ve kimlik meselesidir. Söylemin sahibine duyulan güven, onun kopyasına duyulan güvenden çoğu zaman daha yüksektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, Danimarka'nın diğer ülkelerden ayrıştığı nokta, bu stratejinin kısa vadede seçmen davranışını gerçekten etkileyebilmiş olmasıdır. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken kritik bir ayrım var: Aşırı sağ partilerin oy oranlarının beklenen ya da korkulan seviyelerde artmıyor oluşu, aşırı sağ siyasetin gerilediği anlamına gelmez. Aksine, bu fikirlerin merkez tarafından içselleştirilmesi, onların daha geniş bir meşruiyet kazanmasına yol açabilir. Le Monde gazetesinde yayımlanan bir analiz yazısında bu durum oldukça çarpıcı biçimde özetleniyor: "Aşırı sağın yenilgisi, onun fikirlerinin kabul edildiği bir zeminde gerçekleşiyorsa, bu bir yenilgi değil dönüşümdür." Bu dönüşüm, Avrupa siyasetinin ideolojik eksenini sağa kaydıran daha derin bir yapısal değişime işaret ediyor. Burada asıl mesele, merkez partilerin stratejik bir tercihle mi yoksa yapısal bir zorunlulukla mı bu yola girdiğidir. Küreselleşmenin yarattığı ekonomik eşitsizlikler, göç krizleri ve güvenlik kaygıları, seçmen davranışını ciddi biçimde etkiliyor. Merkez partilerin de elbette bu kaygılara yanıt üretmesi gerekiyor ancak bu yanıtın biçimi belirleyici oluyor. Ya yeni bir siyasal çerçeve kurmak ya da mevcut aşırı sağ söylemi ödünç almak... Bu nedenle, merkez siyasetin krizi, çözüm üretme kapasitesinin zayıflamasıyla ilgili ve bu boşluk aşırı sağın diliyle doldurulamaz. Bu çerçevede, Avrupa merkez siyasetinin sadece stratejik değil aynı zamanda entelektüel bir kriz içinde bulunduğu anlaşılıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, Danimarka örneği, ilk bakışta aşırı sağa karşı kazanılmış bir zafer gibi sunulsa da daha derin bir okumada farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Aşırı sağ partiler oy oranlarını bir miktar artırmış olsa da hâlâ zayıf görünüyorlar ama kesin olan şu ki onların belirlediği gündem güç kazandı ve kazanmaya devam ediyor. Bu da Avrupa siyasetinde mücadele alanının daraldığını ve ideolojik çeşitliliğin azaldığını gösteriyor. Sorunlu olan ise aşırı sağın fikirlerinin siyasetin merkezine iyice yerleşmiş olması. Kabul etmek gerekir ki merkez partiler aşırı sağı kopyalayarak seçim kazanabilir ancak bu strateji uzun vadede siyasetin doğasını değiştirir ve aşırı sağın yapısal etkisini ortadan kaldırmaz. Aksine, onu daha kalıcı hale getirir. Tam da bu nedenle asıl soru şu olmalı kanımca: Merkez siyaset, aşırı sağın dilini ödünç almadan seçmen kaygılarını nasıl hafifletebilir? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca Danimarka'nın değil zaman içerisinde Avrupa'nın siyasal geleceğini de belirleyecektir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kuresel-haydutlar-ve-orta-dogunun-yeni-rejimleri-12988</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Küresel haydutlar ve  Orta Doğu’nun yeni rejimleri</h1>
                        <h2>1950’den bu yana büyük bedellerle örülen insan hakları surları yıkılıyor mu? Küresel emperyalist sistemin geçirdiği şiddetli sarsıntı, Orta Doğu’da hukukun yerini 'güç gösterisine' bıraktığı kuralsız bir dünya inşa ediyor. İsrail’in Filistinli mahkûmlar için yasalaştırdığı idam kararı, sadece bir ceza kanunu değişikliği değil; mevcut uluslararası sistemden topyekûn bir kopuşun ve yeni bir 'kötücül rejimin' ilanıdır.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kuresel-haydutlar-ve-orta-dogunun-yeni-rejimleri-1775131401.webp">
                        <figcaption>Küresel haydutlar ve  Orta Doğu’nun yeni rejimleri</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası emperyalist sistem çok yönlü ve şiddetli bir sarsıntı geçiriyor. Bu süreçte izlenen siyaset; tek tek ülkelerin ve muhalefet hareketlerinin takınacağı tavırların toplamı, sarsıntı sonrası yeniden dizayn edilecek küresel sistemin karakterini belirleyecek ya da siyasal ve hukuksal yönünü etkileyecektir. Bu gelişmelerin önemli bir bölümü Orta Doğu’da yaşanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bölgedeki gelişmelerin rotası ise ABD-İsrail ikilisinin ağır baskısı altında şekilleniyor. İlk bakışta birçok gelişme; vahim insan hakları ihlalleri, uluslararası anlaşmalara ve hukuka göre savaş suçları olarak tekil örnekler gibi algılansa da, bunların büyük kısmının sistematik, yerleşik uygulamalar, tutumlar ve politikalar biçiminde ortaya çıkması insanlığın karşı karşıya olduğu büyük tehlikeyi oluşturmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1950’lerden sonra büyük bedellerle oluşturulan insan hakları rejimi çözülme sürecine girmiştir. Başta ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu gibi liderlerin uluslararası kurum ve kuralları yok sayan güç gösterilerinin, kuralsız ve sınırsız bir dünya inşa etme çabası olduğu her geçen gün daha da netleşmektedir. Bu yaklaşım, dünyayı bir ateş hattına sürüklemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2024 sonrasında Filistin’de yaşananlar ve İran’a karşı başlatılan savaş, bu durumun açık bir göstergesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İnsan Hakları Rejimi Sistematik Çözülüş Örnekleri Kötücül Rejimler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda, hafta başında İsrail Meclisi’nin (Knesset) Filistinli mahkûmlara idam cezası getiren yasa tasarısını onaylaması ve buna ülkelerin ve muhalefet kesimlerinin yaklaşımları, yeni emperyalist küresel düzene dair önemli bir işaret niteliğindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasa, İsrail’in 7 Ekim 2024 sonrasında Filistinlilere karşı yürüttüğü savaşı yeni bir evreye taşımaktadır. Gizli ırkçı ve açık ayrımcı niteliğiyle mevcut insan hakları rejiminden kopuşu simgelemektedir. Faşizan ve kötücül rejim geliştiriliyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onaylanan yasaya göre cezanın infazı, İsrail Cezaevi Servisi tarafından görevlendirilen gardiyanlarca asılarak gerçekleştirilecektir. İnfazı gerçekleştiren gardiyana kimlik gizliliği ve cezai dokunulmazlık tanınacaktır. İdama mahkûm edilen kişiler ayrı bir gözaltı merkezine yerleştirilecek, yetkililer dışında kimseyle görüştürülmeyecek, avukat görüşmeleri ise yalnızca görüntülü yapılacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savcılığın talepte bulunmasına gerek olmaksızın idam cezası verilebilmesi öngörülmekte; kararların oy birliğiyle değil, basit çoğunlukla alınabileceği belirtilmektedir. Ayrıca Batı Şeria’daki askeri mahkemelerin de idam kararı verebileceği ve bu süreçte Savunma Bakanı’nın yargı heyetine görüş bildirebileceği ifade edilmektedir. İdam cezası verilmesi halinde af ve temyiz yollarının kapatılması da tasarıya eklenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan yaşamına ayrımcı biçimde son verilmesini öngören bu yasanın Knesset’te 48’e karşı 62 oyla kabul edilmesi; yasa tasarısının ırkçı Yahudi Gücü Partisi tarafından hazırlanmış olması ve oylama sonrası bazı milletvekilleri ile Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in bunu kutlaması, yaklaşan tehlikenin ve insani çürümenin açık göstergeleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filistinli esirleri hedef alan bu ayrımcı idam yasası, Filistin halkının varlığına karşı başlatılmış yeni bir savaş niteliği taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasa, kişilerin korunmasını ve adil yargılanma güvencelerini içeren Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin ve Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki uluslararası insancıl hukuk normlarının açık ihlalidir. Buna rağmen uluslararası kurumların ve BM üyesi ülkelerin tepkilerinin çoğunlukla usulen eleştiri sınırını aşmaması, yaratılmak istenen yeni dünya düzenine fiili bir rıza anlamına gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Filistin Üzerinden Şekillenen İsrail’in Yeni Faşizan Rejimi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hatırlanacağı üzere bir yıl kadar önce birçok ülke Filistin devletini tanımıştı. Buna rağmen mevcut tepkisizlik ve İsrail’i koruma eğilimi ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu soruların başında, Orta Doğu denkleminde Filistin halkının yerinin ne olacağı gelmektedir. Başka bir ifadeyle, Filistin halkının egemenlik hakkını nasıl kullanacağı ve bu hakkın nasıl yönetileceği konusunda bölgesel yeniden dizayn sürecinde ne planlandığı belirsizliğini korumaktadır. Bu durum, Filistin meselesinin tasfiye edilmesi riskini de gündeme getirmektedir. Bu İsrail’de faşizan rejimin kurumsallaşması olacaktır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer şekilde, Orta Doğu’nun en kalabalık halklarından biri olan Kürtlerin yüzyıllardır devletsiz bırakılması örneğinde olduğu gibi, yeni bir tarihsel dışlanmanın zemini oluşturuluyor olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın savaş sürecinde yasaya karşı sert tutumu ve Filistin halkının varoluş hakkını savunması dışında, İslam ülkelerinden güçlü bir karşı duruşun gelmemesi de düşündürücüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaya çıkan bu tablo, insanlığın yarınının bugünden daha kötü olma ihtimalini hatırlatmakta ve bugünden nasıl bir tutum alınması gerektiğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya insanlığın evrensel ve toplumsal değerlerine sahip çıkılacak, insancıl hukuk korunacak ve bu dünyayı kötüleştiren küresel zorbalığa karşı durulacaktır; ya da korku düzenine boyun eğilerek sessizlik içinde insanlıktan uzaklaşma süreci hızlanacaktır. Kötücül rejimler karabasana dönüşecek. </span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/erdogan-neden-chpyi-darbeci-ilan-ediyor-12987</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Erdoğan neden CHP'yi darbeci ilan ediyor?</h1>
                        <h2>Erdoğan'ın dünkü konuşmasındaki hedef kitlesi sadece AK Parti tabanı değil, sandıktan uzaklaşan geniş sağ yelpaze: Erdoğan, tarihi anekdotlar üzerinden CHP’yi 'darbenin tecessüm etmiş hali' olarak kodlarken, aslında seçmene gelecek vaat etmek yerine geçmişin korkuları üzerinden bir 'aidiyet' mesajı gönderiyor. Kimlik siyasetinin eğitim, diyanet ve medya eliyle yeniden üretilen işlevsel anatomisi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erdogan-chp-darbe-ve-devlet-1775077986.webp">
                        <figcaption>Erdoğan neden CHP'yi darbeci ilan ediyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Cumhurbaşkanı ve&nbsp;</span><a href="https://www.sondakika.com/ak-parti/" style="box-sizing:border-box; display:-webkit-inline-box; font-variant-ligatures:normal; text-align:start; color:blue; text-decoration:underline" title="AK Parti"><span style="color:black">AK Parti</span></a><span style="color:black">&nbsp;Genel Başkanı&nbsp;</span><a href="https://www.sondakika.com/recep-tayyip-erdogan/" style="box-sizing:border-box; display:-webkit-inline-box; font-variant-ligatures:normal; text-align:start; color:blue; text-decoration:underline" title="Recep Tayyip Erdoğan"><span style="color:black">Recep Tayyip Erdoğan</span></a><span style="color:black">, dünkü grup toplantısında CHP’yi bir kez daha “darbeci”likle suçladı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, CHP'nin “darbe sever” karakterini gözler önüne serme iddiasıyla, ibretlik bir anekdotu paylaşmak istediğini ifade ederek, “CHP'nin sokakları ateşe vermek için öne sürdüğü gençlere” seslendi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan; <em>“Bir gün merhum Jandarma Yüzbaşı Ahmet Er'in yolu Davutpaşa Kışlası'na düşer. Darbenin ayak sesleri işitilmektedir. Niyeti, arkadaşı Binbaşı Orhan Erkanlı'yı ziyaret etmektir. Daha sonra CHP sıralarında milletvekilliği yapacak olan Erkanlı, Davutpaşa'da Tank Tabur Komutanıdır. Ahmet Er iki sivil ile görüşme halinde olan Erkanlı'nın odasına girer, odaya girince içeride bulunan iki yabancı bir anlık şaşkınlık yaşar. Binbaşı Erkanlı hemen duruma müdahale eder, onlara döner ve 'Yüzbaşım yabancı değil, devam edin' der. Bunun üzerine sivil şahıs konuşmaya, daha doğrusu Erkanlı'ya brifing vermeye devam eder: 'Efendim, Saraçhane'de iki grubu birbirleri ile çatıştırdık. Kavga bütün şiddetiyle devam ediyor. Başka bir emriniz var mı?' diye de ekler. 'Teşekkür ederim. Böyle devam edin' diyen Erkanlı bir süre sonra onları yolcu eder.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em><span style="color:black">Ahmet Er şaşkınlıkla, 'Binbaşım bu adamlar kimdir?' diye sormaktan kendini alamaz. Erkanlı'nın cevabı oldukça manidardır, 'Bunlar Halk Partisi milletvekilleridir'. Bu duruma Ahmet Er, 'Memleketin genç evlatlarını birbirlerine kırdırıyorlar. Bu ne haince iştir' sözleriyle tepki gösterir. Erkanlı ise 'Olaya öyle bakma, onlar ihtilale zemin hazırlıyor' karşılığını verir. İşte CHP budur, CHP zihniyeti budur, CHP'nin demokrasiye, CHP'nin milli iradeye, gençlerimize bakışı budur. Bunların nazarında gençler kimi zaman darbelere ortam hazırlamak, kimi zaman yolsuzlukları atlamak için kullanılıp atılacak bir sarf malzemesidir. CHP bu ülkede darbeciliğin vücut bulmuş, somutlaşmış, tecessüm etmiş halidir. Nasıl tenekeyi sarıya boyamakla altına dönüşmezse CHP'nin genlerine işlemiş darbeci zihniyeti de değişmez. Eğer değişirse geriye CHP diye bir yapı kalmaz.”</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan’ın konuşmasını bir bütün olarak dinleyince aklıma bir önceki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-ideolojik-sureklilik-ve-donusum-12961" style="color:blue; text-decoration:underline">yazım</a> geldi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">ERDOĞAN KİME, NEDEN MESAJ VERİYOR?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Neden geldiğini yazmadan önce “Erdoğan bu mesajı verme gereği duydu?” sorusuna cevap arayacağım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan her şeyden önce bu mesaj ile, kendi doğal tabanı kadar yakın geçmişteki seçimlerde kendisine/partisine oy veren seçmene ve toplumsal kesimlere sesleniyor. Seslenmek zorunda kalıyor, çünkü oyları beklediği düzeyde değil. Ve bu mesaj ile sadece tek parti dönemini değil, yakın geçmişe kadar olan seçimlerde oy almış olduğu Menderes’ten Özal’a geniş bir yelpazede muhafazakâr sağ seçmen geleneğine sesleniyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kendi kültürel kimliği bağlamında geçmişte yaşanan kimi olumsuz olayların siyasi sorumluluğunu CHP üzerine yıkarak; ‘CeHaPe Zihniyeti” söylemi ile geniş bir seçmen kitlesine mesaj veriyor ve onların oylarına bir kez daha talip oluyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunu yapma gereği ise son araştırmalarda; kendisi ve partisinden kopan seçmenlerin son araştırmalarda yeniden kendilerine dönen seçmenlerin sayısını arttırmak ve bu süreci daha da hızlandırma istemektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bununla birlikte Erdoğan konuşmasında CHP’yi, sadece darbecilikle değil aynı zamanda gençler üzerinden sokakları karıştırmak isteyen siyasi özne olarak kodluyor ve bir anlamda seçmenine ve topluma “törör üzerinden şikayet ediyor. Bunu yapma gerekçesi de yukarıdaki ile aynıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Özetle Erdoğan seçmeni ve topluma Türkiye’nin yaşadığı sorunları aşma konusunda bir reçete, çözüm önerisi sunmak yerine CHP’yi hem geçmiş hem de bugün üzerinden siyaseten mahkum etmeyi seçmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve itiraf edelim ki, bu söylemin kendi tabanında hala alıcısı var. Özellikle kimlik siyaseti bu seçmen tabanı için hala işlevsel. Sonuçta eğitim, diyanet ve medya üzerinden kendi tabanına bu geçmiş ve korkular sürekli propaganda olarak verilmektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">‘O İNSANLAR’ GERÇEKTEN CHP’Lİ Mİ?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gelelim Erdoğan’ın paylaştığı anekdotta Binbaşı Erkanlı’ya brifing veren ve onun ifadesi ile “</span><em><span style="color:black">'Bunlar Halk Partisi milletvekilleridir'” </span></em><span style="color:black">tespite. Ve soru, bu ne kadar doğrudur?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Açıkçası bu tür insanlar her dönem var olmuşlardır, olacaklardır da. Ama bunlar siyaset midir onu tartışabiliriz. Bu tür kişilerin siyasi kimlik taşısalar bile siyasi değil kurumsal olarak devlete bağlı kişilerdir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuçta şunu unutmayalım; darbe hangi parti iktidarda olursa olsun, hedefi kim olursa olsun; siyaseti tasfiye ettiği için siyaset karşıtı otoriter bir hamledir. Ve her durumda siyaseti savunmak adına karşı olunmalıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve Türkiye tarihinde ister açık, ister örtülü tüm darbeler iktidarda kim olursa olsun daima bir bütün olarak, belli bir süre için bile olsa tüm siyaseti, siyasi partileri tasfiye etmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O yüzden o kişiler CHP’de siyaset yapan isimler daha olsalar, siyaseten CHP’li değil, devletin gücünü konsolide etme hedefinin aktörleridir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">OTORİTER DEĞİL DEMOKRATİK DEVLETE İHTİYACIMIZ VAR </span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bir önceki yazımı anma nedenim de budur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuçta otoriter devletler için farklı dönem ve konjoktürde kendisi için “öteki” hatta “tehlikeli” tanımladığı kültürel ve siyasal kimlikler ve gruplar sürekli var olmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve devlet, farklı dönemlerde değişen “öteki”lerine karşı hep tetikte olmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu, bugün için de geçerlidir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yine geçen yazıda bahsettim; Türkiye özelinde 1980-1990’larda devletin ötekileri yani yasaklı çocukları Kürt siyasi hareketi ve muhafazakâr siyasi hareket iken; bugün devletin ötekisi ve yasaklı çocuk ilan edilmek istenen CHP’dir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama burada kritik nokta şudur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Devletin her dönem ötekileri olduğu gibi, iktidarda olan siyasi ortakları da olmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kürt siyasi ve muhafazakâr siyasi hareketi devletin ötekisi iken devletin iktidar olan siyasi ortakları olduğu gibi, bugün de CHP ötekileştirirken de aynı şekilde devletin iktidarda olan siyasi parti ortakları vardır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu yüzden iktidar partileri dahil olmak üzere tüm siyasi partilerin ve toplumsal muhalefetin savunması gereken otoriter devlete karşı demokratik bir devleti savunmak durumundadır. &nbsp;Bugün CHP bunu yapmaya çalışmakta ve bu yüzden hedef olmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada yeniden Erdoğan’ın paylaştığı a</span>nekdota dönelim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O odada tam olarak ne oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki güçlü adam bir araya geldi. Biri kurumsal otoritesini, diğeri siyasi bağlantılarını masaya koydu. Sokaklar tutuşturuldu; gruplar birbirine kırdırıldı. Buna verdikleri ad “ihtilale zemin hazırlamak”tı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki şimdi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan'ın paylaştığı anekdotundaki sahne şudur: güç sahipleri arka odada buluşup sokağı yönetiyor, buna “ihtilale zemin hazırlama” diyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugünkü sahne de şudur: güç sahipleri, kurumları devreye sokup muhalefeti siyaseten felç etmeye çalışıyor ve bunu da “hukuk”i olarak savunuyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin iktidar ve devlet tarafından kuşatıldığı bir dönemde; siyaseten CHP’yi sahiplenmek önemlidir. Ama bu durum ona dokunulmazlık kazandırmadığını da ifade edelim. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunu da yarın yazalım.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/programdan-cok-onde-giden-savas-12986</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Programdan çok ‘önde giden’ savaş*</h1>
                        <h2>Pazartesi günü Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, Trump’ın “her zaman” savaşın zaman çizelgesinin dört-altı hafta olduğunu söylediğini belirterek, başkanın ilk tahminine bir hafta daha sıkıştırdı. Salı sabahı ise Hegseth, başkanın çelişkili zaman çizelgelerinin kasıtlı bir belirsizlik olduğunu ima etti. “Dört-altı hafta, altı-sekiz hafta, ya da herhangi bir sayı olabilir,” diye açıkladı. “Ama tam olarak ne olduğunu asla açıklamayız</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/programdan-cok-onde-giden-savas-1775069013.webp">
                        <figcaption>Programdan çok ‘önde giden’ savaş*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump yönetiminin İran’la yürütülen savaş hakkında en favori anlatısını artık biliyoruz. Orada ne yapıyor olursak olalım ki bunlar bir devrimi kışkırtmak, yaklaşan bir saldırıyı önlemek, İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemek, ülkenin donanmasını ve füze yeteneklerini zayıflatmak, İsrailli müttefikimizi desteklemek ya da “İran’ın onlarca yıl önce başlattığı bir savaşı sürdürmek olsun tek bir konuda teselli bulabiliriz: Bu savaş programın çok önünde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2 Mart’ta Başkan Trump, CNN’den Jake Tapper’a savaşı “biraz önden gidiyor” diye tarif etti. 9 Mart’ta tahminini revize ederek CBS News’e savaşın “programın çok çok önünde” olduğunu söyledi. 26 Mart’taki kabine toplantısında ise başkan işi büyüttü ve savaşı “aşırı, gerçekten, bayağı önden gidiyor” diye nitelendirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üst düzey yetkililer de takvime davet edildi. Hazine Bakanı Scott Bessent çatışmanın programın önünde olduğunu ilan etti. “Savaş memeleri” sekreteri Pete Hegseth ise biraz değiştirerek savaşı “plana uygun” ve “hız açısından önde” diye tanımladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta G7 dışişleri bakanlarıyla görüşmelerden sonra Dışişleri Bakanı Marco Rubio, savaşın “programda veya programın önünde” olduğunu söyledi (hangisini tercih ederseniz).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir savaşın programda olduğunu, hele hele “önde” olduğunu iddia etmek, bir illüzyon egzersizi; yetkinlik, kontrol ve başarı görüntüsü vermeye yönelik bir girişimdir. Eğer bir program varsa, o zaman bir master plan olmalı ve eğer programın önündeysek, plan işliyor demektir: Savaş iyi gidiyor olmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir savaşın programa göre gitmesi, hiçbir şeyin bizi şaşırtmadığı veya niyetlerimizi engellemediği anlamına gelir; hâlâ kontrolün bizde olduğunu gösterir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle bu başkan için çok önemli olan nokta: Bir program, çatışmanın bir bitiş tarihi olduğunu ima eder; bu da Trump’ın seçim kampanyasındaki “sonsuz savaşlara girmeme” vaadine sadık kaldığı anlamına gelmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece “programın önünde” ifadesi, gevşek ama kullanışlı bir şekilde “Amerika önce”ye çevrilir. Bu ifade, Trump’ın emlak geçmişinden kalan bir tiktir. İlk anı kitabı The Art of the Deal’de, ileride başkan olacak adam, çeşitli projelerinin “programın önünde” (genellikle “bütçenin altında” ile birlikte) olduğunu sürekli övünerek anlatır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Trump, işinin hızı veya programının titizliği konusunda insanları kandırmaktan asla çekinmemiştir. Kitapta, Atlantic City’deki bir inşaat alanını, o gün ziyaret edecek olan yönetim kurulunu işin iyi gittiğine inandırmak için bir ekibe makineleri ileri geri sürdürdüğünü anlatır. “Gerekirse,” diye talimat verir bir denetçiye, “buldozerlerle sitenin bir tarafındaki toprağı kazdırıp diğer tarafa döktür.” Programın önünde kalmanın yolu budur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2016 başkanlık kampanyasının sonlarına doğru Trump, Washington’daki Trump International Hotel’i açmak için zaman ayırdı. “Bugünkü temam beş kelime: ‘bütçenin altında’ ve ‘programın önünde’,” dedi. “Hükümette bu kelimeleri pek duymayız ama duyacaksınız.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vaadini tuttu: Bu kelimeleri bol bol duyduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk döneminde göreve geldikten sadece birkaç hafta sonra Trump, güney sınırındaki duvarın “bayağı önden, bayağı önden — bayağı, bayağı, bayağı önden” gittiğini övünerek söyledi. Birkaç ay sonra yeni uçak gemilerinin programın önünde yapılacağını vaat etti. Ticaret anlaşmalarının programın önünde tamamlandığını söyledi. Covid salgını sırasında bile ekonominin programın önünde toparlandığını iddia etti; sanki ABD Sovyet tarzı beş yıllık üretim planı uyguluyormuş ve biz onu geçiyormuşuz gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Salgın, Trump yönetiminin meşru bir “programın önünde” başarısına sahne oldu. Ağustos 2020’de başkan “Aşılarımız var,” diye iddia etti. “Çok yakında onlar hakkında okuyacaksınız, bayağı, bayağı programın önünde.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Operation Warp Speed (Işık Hızı Operasyonu) gerçekten de görevi teslim etti ve aşı geliştirme standart süresini birkaç yıl aşarak kritik bir anda olağanüstü bir başarı gösterdi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci döneminde ise programlar değersizleşti ve kafa karıştırıcı hale geldi. Trump, Beyaz Saray balo salonunun inşaatının (biraz daha az tarihi bir başarı) planlar hâlâ değişken görünse bile programın önünde olduğunu vurguladı;. (Pazar gecesi, taze tasarımları göstererek “Mimarlardan yeni aldık bunları,” dedi .Salı günü ise Washington’daki bir federal yargıç inşaatı şimdilik durdurdu.) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şubat başlarında “ekonomimizde olanların” “yıllar önde” olduğunu ve Dow Jones endeksinin 50.000’e “üç yıl önden” ulaştığını söyledi. (Ben şahsen borsa hareketleri programını bir-iki gün önceden almayı çok isterdim.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump’ın “programın önünde” takıntısı, 1980’lerde New York Central Park’taki Wollman buz pistini hızla tamamlamasına kadar uzanıyor; MSNow gazetecisi Philip Bump bunu yazmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bump, Trump’ın başkanlığı sırasında 150’den fazla kez “programın önünde” kriterini kullandığını saymış; gaziler için sağlık hizmetlerini reforme etmekten eğitime kadar her konuda. Dolayısıyla İran’daki savaşın da şimdi programın önünde olması kimseyi şaşırtmamalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trump yönetiminin bu savaş için çeşitli zaman çizelgeleri tutarsız oldu. Savaş başladığında başkan “dört-beş hafta” sürebileceğini söyledi; ki şu an tam o noktadayız. Mart ortasında “kemiklerimde hissedeceğim zaman biteceğini” söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">20 Mart’ta Trump, ABD’nin hedeflerine “çok yaklaştığı” için savaşı “yavaşlatmayı” düşündüğünü belirtti. İran Hürmuz Boğazı’nı açmazsa İran’ın enerji santrallerine vurma tehditleri de sürekli değişiyor: Önce 48 saat, sonra beş gün, sonra bir 10 gün daha; öyle ki herhangi bir program ve herhangi bir tehdit anlamsız hale geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Salı akşamı başkan “çok yakında iki-üç hafta içinde ayrılacağız” dedi. Bu, Trump’ın ilk zaman çizelgesini aşmış olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, yönetimin programın gerisinde olduğu anlamına mı geliyor? Hiç de değil. Çünkü Trump aynı zamanda, bir anlamda savaşın “zaten kazanıldığını” da söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçmiş Amerikan savaşları kendi illüzyonlarını yarattı. Vietnam’da ABD yetkilileri sıklıkla düşman ölü sayısını ilerlemenin vekili olarak kullandı: Eğer onlar ölüyorsa, biz kazanıyor olmalıyız. (General William Westmoreland 1967 sonlarında Vietnam’da “tünelin ucundaki ışığı” bu şekilde görmüştü; ancak birkaç ay sonra Tet taarruzu o ışığı hızla söndürdü.) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Afganistan’da yirmi yıl boyunca ilerlemeyi göstermek için her türlü metrik kullanıldı. Birçoğu —örneğin Afgan güvenlik güçlerinin büyümesi ve eğitimi— hayal ürünü çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hegseth, binlerce İran hedefinin imha edildiğini saymayı seviyor; bu taktik bir rapor, stratejik sürüklenmeyi maskeliyor. İran’da program, en esnek illüzyonumuzdur; hedeflerin değiştiği bir savaşta herhangi bir program diğerleri kadar iyidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pazartesi günü Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, Trump’ın “her zaman” savaşın zaman çizelgesinin dört-altı hafta olduğunu söylediğini belirterek, başkanın ilk tahminine bir hafta daha sıkıştırdı. Salı sabahı ise Hegseth, başkanın çelişkili zaman çizelgelerinin kasıtlı bir belirsizlik olduğunu ima etti. “Dört-altı hafta, altı-sekiz hafta, ya da herhangi bir sayı olabilir,” diye açıkladı. “Ama tam olarak ne olduğunu asla açıklamayız.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her ne ise, Hegseth bize ABD’nin savaş hedeflerinde “iyi yolda” olduğumuzu garanti ediyor. Bu bağlamda, “herhangi bir sayı” hafta için “programın önünde” olduğunu iddia etmek, sadece haber döngüsünü yönetme, piyasaları etkileme, “meme” savaşını kazanma ve parçalanan siyasi koalisyonu onarma girişimidir. Bu savaş birkaç gün, hafta veya ay daha sürse de, başkan her zaman onun programın önünde olduğunu iddia edecektir. Kemiklerimde hissediyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Carlos Lozada &nbsp;(New York Times)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makele linki: <a href="https://www.nytimes.com/2026/04/01/opinion/trump-hegseth-rubio-iran-war.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/04/01/opinion/trump-hegseth-rubio-iran-war.html</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dis-borcumuz-nasil-azaldi-12985</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Dış borcumuz nasıl azaldı?</h1>
                        <h2>Merkez Bankası’nın yapmış olduğu değişiklikler esas olarak uluslararası standartlarla uyum sağlamayı amaçlıyor. Dolayısıyla rakamlardaki düşüş, borcun gerçekten azaldığı anlamına gelmiyor. Esasen, Hazine borç istatistiklerinde de paralel bir düzenleme yapılmış ve iki kurum eşanlı olarak yeni seri iç ve dış borç istatistiklerini açıklamış olsaydı “borçlar azaldı” şeklindeki yanlış değerlendirmelerin önüne geçilmiş olurdu. Özetle, bu durum illüzyonistlerin kutu içine giren asistanlarını “yok etmelerine” benziyor. Neticede hiçbir şey yok olmuyor. Sadece yer değiştiriyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/dis-borcumuz-nasil-azaldi-1775068511.webp">
                        <figcaption>Dış borcumuz nasıl azaldı?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam da İran savaşının başladığı dönemden bu yana rezervler 55 milyar dolar azalmışken, Merkez Bankası’ndan dış borçların da azaldığı haberi geldi. Bu mutlu tesadüfün arkasında ne var acaba? Gelin beraber bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin dış borç verilerini yayınlama görevi Merkez Bankası’na devrolmamış olsaydı, dün, yani 31 Mart’ta, Hazine ve Maliye Bakanlığı 2025 yıl sonu istatistiklerini yayınlayacaktı. Ancak 12 Mart 2026'da yapılan bir açıklama ile Merkez Bankası 31 Mart’ı beklememize gerek kalmadan bu verileri yayınladı.</span></span></p>

<p><img src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*aJ7S7lpXJMsJ2X7Y733GBQ.png" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaynak: Merkez Bankası</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dış borca “sahiplik” ve “miktar” ayarı</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkez Bankası dış borç rakamlarıyla beraber Merkezin Güncesi'nde yayımlanan bir&nbsp;<a href="https://tcmbblog.org/wps/wcm/connect/blog/tr/main+menu/analizler/dis_bors_ve_odemeler_dengesi_istatistiklerinin_derlenmesi_ve_yayimlanmasinda_yeni_donem" rel="noopener ugc nofollow" target="_blank">blog yazısı</a>&nbsp;ile de bu yeni döneme ve yapılan metodolojik değişikliklere ilişkin bilgi verdi. Buna göre IMF’nin “Ödemeler Dengesi ve Uluslararası Yatırım Pozisyonu El Kitabı” ve “Dış Borç İstatistikleri Rehberi” ile uyumlaştırılması kapsamında dış borç istatistiklerinde özetle iki temel değişiklik yapıldı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>I. Yerleşiklik bazı değişti.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Borçlanma araçlarının sınıflandırılmasında daha önce esas alınan “ihraç edenin yerleşikliği<strong>”</strong>&nbsp;yerine “senedi elinde bulunduranın yerleşikliği” esas alınmaya başladı. Bu teknik ifade tam olarak ne anlama geliyor derseniz, Hazine örneği üzerinden bakabiliriz:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hazine gerek yurt içinde gerekse yurt dışında tahvil ihraç ediyor. Önceki tanıma göre Hazine’nin yurt içinde ihraç ettiği tahviller alıcısının kim olduğundan bağımsız olarak iç borç sayılırken, uluslararası sermaye piyasalarında ihraç ettiği tahviller de aynı şekilde alıcısının kim olduğuna bakılmaksızın dış borç olarak sınıflanıyordu.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, Hazine’nin yurt içindeki tahvil ihraçlarının bir kısmı Türkiye’de yerleşik olmayanlar (yani Türkiye’de ikamet etmeyen ya da ekonomik faaliyette bulunmayan yabancı yatırımcılar) tarafından alındığı gibi, Hazine’nin yurt dışındaki tahvil borçlanmalarının kayda değer bir kısmı da Türkiye’de yaşayan bireysel ve kurumsal yatırımcıların portföyünde bulunuyor.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni sınıflandırmaya göre Hazine’nin yurt içinde ihraç ettiği ancak yabancıların satın aldığı tahviller dış borç sayılıyor. Öte yandan, Türk vatandaşlarının ve şirketlerinin aldığı Hazine’nin yurt dışı tahvilleri de artık iç borç olarak değerlendirildiği için dış borç istatistiklerinde yer almıyor.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>II. Değerleme yöntemi değişti.</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Menkul kıymet (tahvil, sukuk vs.) ihracı yoluyla yapılan dış borçlanmaların istatistiklere hangi değerle yansıtılacağı da değiştirildi. Buna göre, daha önce ihraç tarihindeki anapara değeri (nominal değer) ile gösterilen kayıtlar artık menkul kıymetin piyasadaki güncel değeri üzerinden raporlanacak. Biraz teknik gibi görünse de yine Hazine borçlanması üzerinden ele alacak olursak, yapılan işlem daha kolay anlaşılabilir:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diyelim ki 2023 yılında Hazine yurt dışı piyasada 1 milyar dolar tutarında 5 yıllık bir tahvil ihraç etti. Eski yönteme göre, bu tutar 5 yıl boyunca, yani anapara ödemesinin yapılacağı tarihe kadar borç istatistiklerinde 1 milyar dolar olarak sabit kalıyordu.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan, bu tahviller ikinci piyasada işlem görüyor. Dolayısıyla, arz talep koşullarını etkileyen nedenlere bağlı olarak piyasadaki alım satım fiyatları değişiklik gösterebiliyor. Nitekim, 2023 yılından bu yana yurt içinde ve yurt dışında önemli ekonomik ve siyasi gelişmeler oldu. Bunların Türkiye ekonomisi ve finansal piyasalara yansımalarını gördük. Buna bağlı olarak da Türk tahvillerinin fiyatlarında yükselişler ve düşüşler gözlendi.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapılan yöntem değişikliği ile Hazine’nin bu 1 milyar dolarlık yurt dışı tahvili artık piyasadaki değeri her neyse, o tutar üzerinden istatistiklere yansıyor. Yani bir anlamda 2023 yılında bir fotoğraf çekip 5 yıl boyunca ona bakmak yerine canlı yayın izlemeye geçmiş oluyoruz.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni yönteme göre Türkiye’nin ülke riski arttığı için tahvil fiyatlarının düşmesi durumunda 1 milyar USD tutarındaki borç 900 milyon USD’ye gerilebileceği gibi, tersi olması durumunda da 1,1 milyar USD’ye yükselebilecek.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak işin püf noktası&nbsp;<strong>vade sonu geldiğinde Hazine’nin yine o 1 milyar doları ödeyecek</strong>&nbsp;olması. Ödeme yükümlülüğümüz kuruşu kuruşuna aynı kalıyor. Özetle, istatistiklerdeki veri “<strong>bugün kapatmak istesek kaç para öderiz?”</strong>&nbsp;sorusunun cevabını veriyor.</span></span></li>
</ul>

<h3><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, iç borçlara ne olacak?</span></span></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkez Bankası Türkiye’nin dış borçlarını IMF el kitaplarıyla uyumlu hale getirdi. Bunun sonucu olarak da Türkiye’nin dış borcu Hazine tarafından yayınlanmış olan son dış borç verilerine göre kıyasla 65 milyar dolar azalmış oldu. Bu tutarın 49 milyar doları kamunun dış borcundaki azalmadan kaynaklanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img src="https://miro.medium.com/v2/resize:fit:1400/1*5BtA7jtXPo8gII5xePkloQ.png" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir anda borcumuzun azalmış olması kulağa hoş geliyor olabilir. Peki, aslında bu 65 milyar doların kaybolmadığını söylesem sizi üzer miyim?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle Merkez Bankası açıklamasının borçlu bazında detayına bakalım. Kamunun borcundaki 49 milyar dolarlık azalışın 39 milyar dolarlık kısmı genel yönetim kapsamındaki kuruluşlardan (esas olarak borcun yüzde 96'sına sahip olan Hazine) kaynaklanıyor. Yani Hazinenin eskiden dış borç olarak sınıflandırılan kabaca 39 milyar dolar tutarındaki borcu yeni yönteme göre iç borç olarak değerlendiriliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette bu 39 milyar doların dış borç istatistiklerinde yer almıyor olması Hazine tarafından ödenmeyeceği anlamına gelmiyor. Dolayısıyla dış borç istatistiklerinden çıkartılan bu tutarın iç borç stokuna ilave edilmesi gerekiyor. Yani, Hazine’nin Eylül 2025'te 182,6 milyar dolar olan iç borcu aslında 221,8 milyar dolar seviyesindeymiş.</span></span></p>

<h3><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç: Borcumuz borç</span></span></strong></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkez Bankası’nın yapmış olduğu değişiklikler esas olarak uluslararası standartlarla uyum sağlamayı amaçlıyor. Dolayısıyla rakamlardaki düşüş, borcun gerçekten azaldığı anlamına gelmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Esasen, Hazine borç istatistiklerinde de paralel bir düzenleme yapılmış ve iki kurum eşanlı olarak yeni seri iç ve dış borç istatistiklerini açıklamış olsaydı “borçlar azaldı” şeklindeki yanlış değerlendirmelerin önüne geçilmiş olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle, bu durum illüzyonistlerin kutu içine giren asistanlarını “yok etmelerine” benziyor. Neticede hiçbir şey yok olmuyor. Sadece yer değiştiriyor.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/feminizm-kimin-icin-bati-ve-geride-kalanlar-12984</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Feminizm kimin için: Batı ve geride kalanlar</h1>
                        <h2>Feminizm teoride herkes için, peki ya pratikte? Batı’nın 'beyaz' feminizmi; Filistin’den Mali’ye, Suriye’den Afganistan’a uzanan gerçek acılara gözlerini kapatırken, Doğu’nun kadınlarını sadece 'kurtarılmayı bekleyen çaresiz kurbanlar' olarak resmediyor. Oryantalist bir lensle yaratılan bu 'üstün' ve 'aşağı' kültür ayrımı, kadınların ortak mücadelesini bölerek patriyarkanın ekmeğine yağ sürüyor. Avrupalı aydınların gözündeyse dünya kadınları ikiye ayrılıyor: Batılılar ve geride kalanlar.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/feminizm-kimin-icin-bati-ve-geride-kalanlar-1775058275.webp">
                        <figcaption>Feminizm kimin için: Batı ve geride kalanlar</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Feminizm teoride herkes için elbette, dünyanın her yerindeki kadınlar için. Fakat pratikte bu gerçekten de böyle mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Afganistan, İran, Filistin, Sudan, Yugoslavya, Etiyopya, Irak, Suriye… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Batı’nın “beyaz” feminizmi, ne Mali’deki kadın sünneti sorununun ölümcüllüğüyle ne de savaşın hayatlarını altüst ettiği Filistinli binlerce kadınla ilgilenmiyor. Eğer ben değilsen, aynı benim gibi görünmüyor ve konuşmuyorsan, benden farklı inançlara sahipsen ya da, işte o zaman senin sorunun benim sorunum olamaz diyor; kendini kapalı bir cam fanusa alıp dışarıda bıraktıklarına acıyarak bakmaktan başka bir şey yapmaktan yeriniyor. Gözlerine bir perde çekip yüzünü tek yöne dönmekten aşağı kalır yanı olmayan bir diğer yaklaşım da Doğu’nun kadınlarını çaresiz birer kurban olarak resmetmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Oryantalist ve çağdışı perspektifiyle Batının gözünde; Doğu gizemli, egzotik, mistik, geri kalmış, mağdur ve mağrur, kurtarılmayı bekleyen bir “feminenlik” ile vardır. Gelişmiş ve modern Batılı feministler; dini, kültürü ve toplumun erkekleri tarafından baskılanmış Doğulu kadınlarını kurtarmayı adeta bir şova dönüştür, bunu yaparken feminizme farklı katkılar sağlayacak potansiyele sahip İslamcı feminizm, postkolonyal feminizm gibi pek çok bireyleşme çabasını gölgede bırakır. Tarihi sorumlulukları, geçmişin günümüzde hala sahip olduğu yıkıcı etkileri, kültürel farklılıkları görmezden gelen bu yaklaşımla özellikle Orta Doğu ve Afrika’da feministliğin kabul görmesi zorlaşır. Feminizm, kadınlar arasında teori bazında yayılsa dahi isim itibariyle “feminizm” Batının dünyanın geri kalanına dayatmaya çalıştığı ve üstünlük söyleminden gelen yabancı bir kavram olarak kalır. Kadınlar cinsiyet ayrımcılığına karşı; <span style="background-color:white">eşit hak, fırsat ve özgürlüklere inanan feminist söylemlere sahip olsalar dahi kendilerine “feminist”” demekten kaçınabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">“Doğu”’da kadının var olma davası, yaşlı bir çınarın köklerinin toprağı sardığı gibi yaşamın her yanını sarmıştır aslında. Ayrışmanın hiçbir faydasının olmadığı yerlerde, kadınların eşitlik ve haklar için savaşmaktan önce hayatta kalabilmesi gereken yerlerde, Batı’nın ayrıcalıklı bakışıyla kadınları eğitimli ya da eğitimsiz, şehirli ya da kırsal, Müslüman ya da Hristiyan, zengin ya da yoksul diye ayırmak ve ona göre “değerlerine” karar vermek tam da patriarkanın ekmeğine yağ sürmek değil de nedir? Böl, parçala ve yönet. Aynı amaç uğruna yol yürüyen insanların dikkatini birbirlerinden aslında ne kadar farklı olduklarına çekerek, bu farklılıkların bir güç değil de zayıflık oluşturduğu fikri; Batılı feminizm hiyerarşisine sinsice yerleşir. <span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Batı kadını özgür ve moderndir, Doğu kadınıysa bastırılmış ve gelenekseldir, böylelikle oryantalist lense sahip Batı feminizmi içinde "üstün" ve "aşağı" kültür ayrımı yaratılır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Kadın olmak, kadın kalmak, kadın ölmek… Hayat mücadelesinde milyonlarca kadının özgür ve eşit bir birey olarak kabul görme savaşının kesiştiği ideoloji: feminizm. Toplumda kadının adı yoktur; kaderleri ise incecik, görünmez bir iple birbirine bağlıdır. Erkek egemen düzenin yıkılışı da şüphesiz, görmezden gelinen ve değersizleştirilen, “kurban” rolündeki bu bir avuç kadının elinden olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Kadınların karşılaştığı cinsiyetçi söylem ve davranışlar, tek başına ve çevresinden bağımsız ele alınabilecek şeyler değildir. Bu sorunu çözmek ise arkasındaki derin ve toplumsal olarak da içselleşmiş sistematik şiddeti anlamaktan geçer. Sistematik şiddet, iyileşmesi en sancılı süreçlerdendir. Ciddi kararlılık, çaba, maddi ve manevi dayanıklılık gerektirir. Kadınların sürekli olarak maruz kaldığı hak ihlalleri; sistematik, kurumsallaşmış şiddetin ayrımcılık ve artık sorgulanmayan, normalleşmiş dışlanmayı telafi edebilmenin ve değiştirebilmenin uzun vadede gerektirdiği şey halkın aşağıdan yukarıya getireceği köklü bir değişimdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Kendini “gelişmiş” ve “uygar” olarak tanımlayan küresel güç merkezleri, bulundukları coğrafyalardan çekilirken geride çoğu zaman sadece fiziksel bir yıkım değil; parçalanmış toplumlar, derinleşmiş eşitsizlikler ve belirsizlik içinde yaşamaya zorlanan milyonlar bırakıyor. Savaşların, soykırımların ve müdahalelerin ardından siviller, özellikle de kadınlar ve çocuklar, şiddetin, yoksulluğun ve güvencesizliğin ağır yükünü taşımak zorunda kalıyor. Benzer şekilde konu cinsiyet eşitliği ve feminizm olduğunda da Batı, birilerini geride bırakmaktan çekinmiyor. Evrensel değerleri vurgularken, bu ideallerin pratikte herkese eşit şekilde ulaşmadığını; bazı grupların görünmez kılındığını ya da geride bırakıldığını görmek mümkün. Feminizm; savundukları itibariyle ayrıştırmaz ve her kesimden insanı dil, din, ırk, yaş, cinsel yönelim gözetmeden kucaklar. Avrupalı aydınların gözündeyse dünya kadınları ikiye ayrılıyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Batılılar ve geride kalanlar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iranin-rasyonel-hurmuz-politikasi-12983</link>
            <category>EKONOMİ</category>
            <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran’ın rasyonel Hürmüz politikası</h1>
                        <h2>Hürmüz Boğazı İran için bir 'intihar kapağı' mı, yoksa küresel enerji vanasını yöneten rasyonel bir kaldıraç mı? Tahran'ın dünyayı karşısına almak yerine 'seçici baskı' uygulayarak ABD koalisyonunu içeriden parçalayan, ambargoyu delen ülkelere ödül vadeden ve enerji silahını cerrahi bir titizlikle kullanan 'gri alan' stratejisinin anatomisi.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iranin-rasyonel-hurmuz-politikasi-1775057939.webp">
                        <figcaption>İran’ın rasyonel Hürmüz politikası</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın Hürmüz Boğazı bağlamında rasyonel politikası, öncelikle <strong>elindeki stratejik kaldıraçları maksimize etmek</strong> üzerine kuruludur. Hürmüz, dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği kritik bir güzergâhtır ve İran, bu geçişi kontrol ederek küresel enerji piyasaları üzerinde ciddi etki yaratmaktadır. ABD’nin “herkes kendi petrolünü alsın, biz yokuz” yaklaşımı, İran için bir fırsat olarak değerlendirilebilir; çünkü bu durum, ABD’nin güvenlik ve baskı yükünü müttefiklerine bırakması anlamına gelir ve İran’a manevra alanı tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rasyonel bir İran stratejisi, ülkeleri ayrıştırmak üzerine kuruludur. ABD ile birlikte hareket etmeyen ülkelerden bazıları tarafsız kalacak, bazıları ise İran’a karşı cephe almayacaktır. Bu bağlamda İran, <strong>“bana karşı değilsen sana karşı değilim”</strong> ilkesini uygular; böylece ABD koalisyonunu parçalamak ve tarafsızları kendi yanında tutmak mümkün olur. Tüm dünyayı hedef almak yerine, seçici baskı uygulamak stratejik olarak daha kârlıdır ve diplomatik manevra alanını artırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Enerji silahını kullanma şekli de rasyonel davranış açısından kritik öneme sahiptir. İran, Hürmüz Boğazı’nı tamamen kapatmak yerine, belirli ülkelere petrol akışını kısıtlayabilir veya sigorta ve güvenlik maliyetleri üzerinden baskı kurabilir. Bu, küresel fiyatları artırırken İran’ın hedeflediği ülkeler üzerinde ekonomik baskı yaratır, fakat uluslararası tepkiyi minimize eder. Böylece İran, <strong>maksimum ekonomik ve siyasi faydayı minimum riskle</strong> elde edebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, gri alan stratejilerini de tercih edebilir. Tanker tacizi, siber saldırılar veya bölgesel vekil aktörlerin kullanılması gibi yöntemlerle doğrudan savaş riskini artırmadan ABD ile hareket etmeyen ülkeler üzerinde baskı oluşturabilir. Bu hibrit yaklaşım hem esnek hem de maliyet-etkin bir çözüm sağlar; enerji akışını tamamen durdurmadan siyasi ve ekonomik avantaj üretir. Böylece İran, krizleri yönetmede ve uluslararası pazarlık masasında elini güçlendirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin uyguladığı ambargoyu kaldıran ülkelere Hürmüz Boğazı’nı açma teklifi ise İran için ekstra bir diplomatik ve ekonomik avantaj sağlar. Bu, bir <strong>ödül-mekanizması</strong>dır: ülkeler ambargoyu görmezden gelerek veya kendi petrol ilişkilerini İran ile sürdürerek doğrudan fayda elde eder. Aynı zamanda ABD’nin koalisyonunu parçalama stratejisine hizmet eder; ambargoya uymayan veya tarafsız kalan ülkeler, İran ile pozitif ekonomik ilişkiler kurarken ABD’nin pozisyonunu zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, İran’ın en rasyonel politikası, <strong>seçici baskı uygulamak, gri alan stratejileri kullanmak ve ABD ambargosunu kaldıran ülkelere Hürmüz’ü açma teklifi sunmaktır</strong>. Bu yaklaşım, İran’ın küresel etkisini maksimize ederken riskleri minimize eder ve ABD koalisyonunu zayıflatma hedefini destekler. Enerji akışını tamamen durdurmak yerine stratejik bir kontrol mekanizması kurmak, İran’ın hem diplomatik hem ekonomik hem de jeopolitik kazancını artıran bir yöntem olarak öne çıkar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/zorla-calistirmanin-izleri-neuaubingde-hafiza-insan-ve-sessiz-taniklik-12981</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Zorla çalıştırmanın izleri: Neuaubing’de hafıza, insan ve sessiz tanıklık</h1>
                        <h2>Münih'in modern binaları arasında unutulmuş bir 'hafıza durağı': Zwangsarbeitslager Neuaubing. Nazi Almanyası'nın milyonları köleleştiren devasa çarkının içinde, Hollandalı genç Jan Bazuin’in günlüğüyle yükselen sessiz çığlığı... Bir zamanlar gözyaşı ve zorunlu emeğin hüküm sürdüğü barakalarda bugün yankılanan çocuk sesleri, tarihin en ağır yüklerinden biriyle; hatırlamanın ahlakıyla bizi baş başa bırakıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/zorla-calistirmanin-izleri-neuaubingde-hafiza-insan-ve-sessiz-taniklik-1775057680.webp">
                        <figcaption>Zorla çalıştırmanın izleri: Neuaubing’de hafıza, insan ve sessiz tanıklık</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Zwangsarbeit”… Almanca bir kelime; fakat taşıdığı anlam, bir dilin sınırlarını çoktan aşmış durumda. Zorla çalıştırma… İnsan iradesinin kırıldığı, bedenin bir araca, hayatın ise bir sayıya indirildiği bir düzen. Çoğu insan için bu kavram doğrudan Adolf Hitler ve II. Dünya Savaşı ile özdeşleşir. Oysa tarih, bu karanlık pratiğin yalnızca bir döneme değil, insanlığın güç ve iktidar ilişkileriyle örülü uzun yolculuğuna ait olduğunu fısıldar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de inkâr edilemez bir gerçek vardır: II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası, zorla çalıştırmayı eşi benzeri görülmemiş bir sistematiklik ve kapsamla uygulamış, milyonlarca insanı devasa bir makinenin dişlileri hâline getirmiştir. Örneğin Münih’teki Dachau Toplama Kampı’nın ana giriş kapısına demir harflerle işlenmiş olan “Arbeit macht frei” (çalışmak özgürleştirir) sözleri, artık dünyanın her yerinde Hitler Almanyası’nın zorunlu düzenini anlatmaya yetmektedir…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-01%20at%207_56_26%20AM%20(2).jpeg" style="height:378px; width:300px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve insanlık tarihindeki bu büyük acının izlerine, Dachau Kampı’na yalnızca on kilometre uzaklıkta, Münih’in batısında, adeta kaderine terk edilmiş gibi sessizce duran bir yerde daha rastlanır: Zwangsarbeitlager Neuaubing.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burayı önemli kılan şey şudur: Burası yalnızca bir kamp değildir. Burası, unutulmak istenenle hatırlanmak zorunda olanın kesiştiği bir kavşak; bir hafıza mekânıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir Günlüğün Sessiz Çığlığı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1945 yılının başı…<br />
Savaş tüm şiddetiyle Avrupa’da sürmektedir. Yavaş yavaş son demler hissedilse de, hayatlar hâlâ dallarından koparılmaya devam eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jan Bazuin…<br />
Henüz 19 yaşında bir genç. Hollandalı… Hayalleri var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne var ki bir gece, bu hayallerinden koparılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rotterdam’dan bir trene bindirilir. Lokomotifin sesi dışında hiçbir şey duymaz. Konuşması ve soru sorması yasaktır. Saatler süren bir tren yolculuğu… ama bu bir yolculuk değil, bir koparılıştır. Ailesinden, şehrinden, gençliğinden, hayallerinden…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu uzun yolculuğun ardından Münih’e getirilir ve Neuaubing’deki III. Alman İmparatorluğu demiryolu atölyesi kampına yerleştirilir. Orada çalışır. Daha doğrusu, zorla çalıştırılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jan Bazuin artık bir savaş tutsağı ve zorunlu iş kölesidir…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalışma koşulları son derece ağırdır. Farklı ülkelerden insanların bir araya sıkıştırıldığı, katı kurallarla çevrili bir zorunlu çalışma kampı: Neuaubing…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kampta bulunanlar hayatta kalmak için direnir. Ama Bazuin’in en güçlü direnişi ne ellerindedir ne de bedeninde. Kalemindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tuttuğu günlükte büyük ve iddialı cümleler yoktur. Tarihi değiştirme iddiası taşıyan sözler de… Tam da bu yüzden yazdıkları gerçektir. Çünkü onun satırlarında tarih, bir insanın midesinde hissedilen açlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabahları verilen soğuk, neredeyse içilemeyecek kadar sulu kahve…<br />
Öğlenleri dağıtılan, neredeyse hiçbir besin değeri olmayan bulaşık suyuna benzer çorbalar…<br />
Ve Barakalar…<br />
Barakalar soğuktur.<br />
Hep soğuk…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Koşullar ağırdır.<br />
Her saat başı bağıran üniformalı askerler ve yankılanan komutlar:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arbeit!<br />
Arbeit macht frei!<br />
(Çalış!<br />
Çalışmak özgürleştirir!)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açlık yalnızca fiziksel değildir. İnsan açken düşünemez. Hayal kuramaz. Umut bile bir lükse dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Disiplin, kontrol, korku… Ama en çok da görünmezleşme…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zorla çalıştırılan insan yalnızca emeğini değil, kimliğini de kaybeder.<br />
Bazuin’in günlüğü işte bu kaybın kaydıdır.<br />
Ve aynı zamanda ona karşı sessiz, ama sonradan tarihe geçecek bir direniştir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing: Sessizliğin İçinde Bir Yürüyüş</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hafta sonu Neuaubing’de bulunan bu yere doğru yola çıktım. Modern binaların arasından geçerek… Gündelik hayatın olağan akışı içinde…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlara soruyorum: “Zwangsarbeiterlager nerede?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Omuzlar silkiliyor. Bilmiyorlar.<br />
Kimi ise sanki suçüstü yakalanmış gibi yanıt vermeden hızla uzaklaşıyor. Unutmak, bazen hatırlamaktan daha kolaydır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci Dünya Savaşı’nda zorunlu çalıştırma kampına yalnızca birkaç yüz metre mesafede, 1960’larda “Gastarbeiter” olarak gelenlerin çocuklarının işlettiği döner dükkânları ve süpermarketler var. İçeri girip kampın yerini soruyorum. Böyle bir yer bilmediklerini söylüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Az ileride bir spor tesisinin girişinde küçük bir tabela: FC Kosova… Yani Kosova Futbol Kulübü…<br />
Daha dün sayılabilecek bir zamanda, 1990’larda Kosova ve Bosna’da yaşanan acılar geliyor aklıma…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karmaşık duygularla sokakları geçerken bir tabela dikkatimi çekiyor: Mahatma Gandhi Meydanı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-01%20at%207_56_26%20AM%20(1).jpeg" style="height:166px; width:300px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mahatma Gandhi…<br />
“Tuz özgürleştirir” diyerek yola çıkan ve Hindistan’ı sömürgeden kurtaran bir figür…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing’deki zorunlu çalışma kampının hemen yanı başında…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yürümeye devam ediyorum. Yüksek binaların arasından geçerek…<br />
Alana yaklaştıkça, bir zamanlar yöneticiler için yapılmış, bugün ise sıradan insanların yaşadığı yapıların arasından ilerliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çıkmaz sokağın sonunda, ağaçların gölgesine sinmiş kamp alanına doğru yürüdüm.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve sonra…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zamanın dışına düşmüş gibi duran barakalar çıktı karşıma.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yorgun…<br />
Sessiz…<br />
Ama hâlâ ayaktalar.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mekânın İçindeki Dönüşüm</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Girişte bir adamla karşılaştım. Başında Bavyera fötr şapkası, elinde odunlar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Burası mı?” diye soruyorum.<br />
“Evet,” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görevli değil.<br />
Bir müzisyen.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de hikâyenin en çarpıcı anı burada başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bu barakalar,” diyor, “eskiden insanların zorla tutulduğu, gözyaşı döktüğü yerlerdi. Şimdi biz burada sanat yapıyoruz.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir zamanlar 400 kişi için yapılmış bir mekânda 1600 insanın üst üste yaşadığını anlatıyor. Bugün ise aynı mekânda müzik var. Ritim var. Resim, heykel, çocuk sesleri var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir baraka çocuk yuvasına dönüşmüş. Bahçede salıncaklarda kahkaha atan çocuklar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişte gözyaşlarıyla ıslanan bu mekânda şimdi masum kahkahalar yankılanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kamp alanı tarihin en ağır yüklerinden birini taşıyor: Aynı mekânda hem acı hem neşe olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bu, acının yok olduğu anlamına gelmez.<br />
Sadece dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman…</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mekânın Hafızası</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ağaçların arasında yürürken yerdeki yaprakların üzerinde ilerliyorum.<br />
Sonbahardan kalma, ama baharla birlikte yeniden yeşeren izler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğa unutmaz. Toprak da…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her adımda bir hikâyenin üzerinden geçiyorum aslında. 1600 bitmeyen hikâye…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barakaların kapısını araladığımda burnuma gelen rutubet kokusu, yalnızca nem değil; geçmişin ta kendisidir…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Duvarlar konuşmaz.<br />
Ama sessizlikleriyle çok şey anlatırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Büyük Tarih ve Küçük İnsan</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing kampı 1942’de kuruldu.<br />
Yaklaşık 1600 zorunlu işçi burada yaşadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha geniş ölçekte bakıldığında ise Nazi Almanyası’nda yaklaşık 13 milyon insan zorla çalıştırıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bir sayıdır. Ama insan sayılarla hatırlanmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, hikâyelerle hatırlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu yüzden Bazuin’in yıllar sonra bulunan günlüğü önemlidir.&nbsp; Çünkü o, “13 milyon”un içindeki bir sestir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zorla çalıştırma yalnızca Nazi dönemine ait değildir. Tarih boyunca, savaşın olduğu her yerde ortaya çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Osmanlı-Avusturya savaşları sonrasında esir alınan askerlerin Avrupa’da zorla çalıştırıldığı bilinir. Bugün Bavyera’da geçen bazı yer isimleri—Türkenfeld, Türkenheim, Türkenbad, Türkenstraße— bu karşılaşmaların izlerini taşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu önemli bir gerçeği gösterir: Zulüm, milliyet seçmez. Güç neredeyse, sömürü de orada olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hatırlamanın Ahlakı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Zwangsarbeiterlager Neuaubing, bir “Erinnerungsort”, yani bir anı mekânı olarak yeniden düzenlenmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yalnızca bir restorasyon değildir.<br />
Bu, bir yüzleşmedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü hatırlamak yalnızca geçmişi bilmek değildir. Aynı hataların tekrarlanmaması için sorumluluk almaktır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplumsal Hafıza ve Umut</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jan Bazuin’in günlüğü bize şunu öğretir: İnsan, en zor koşullarda bile anlatmaya ihtiyaç duyar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü anlatmak, var olmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing ise bize başka bir şey söyler: Mekânlar da hatırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de en önemlisi: Acının yaşandığı yerlerde bir gün çocukların gülmesi mümkündür. Neuaubing’de olduğu gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bu gülüş, ancak hafıza korunursa anlamlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Unutulan acı tekrarlanır. Hatırlanan acı ise insanlığı değiştirir.</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/ozgur-dunyanin-lideri-oldugunu-bosverin-trump-yasli-babaniz-olsaydi-araba-anahtarlarini-ondan-ne-zaman-alirdiniz-12980</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:25:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Özgür dünyanın lideri olduğunu boşverin; Trump yaşlı babanız olsaydı araba anahtarlarını ondan ne zaman alırdınız?*</h1>
                        <h2>Kamu John F. Kennedy’nin Küba füze krizi sırasında doktorunun ona amfetamin ve steroid kokteyli verdiğini ölümünden sonra öğrendi; tıpkı Britanyalıların Winston Churchill’in ağır alkolik olduğunu ve o zamanki ABD başkanı Franklin D. Roosevelt’in bunu kabinesinde bahsettiğini zamanında bilmediği gibi, ya da Harold Wilson’ın Downing Street’teki son günlerinde muhtemelen demansın başlangıcını yaşadığı gibi</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ozgur-dunyanin-lideri-oldugunu-bosverin-trump-yasli-babaniz-olsaydi-araba-anahtarlarini-ondan-ne-zaman-alirdiniz-1774992447.webp">
                        <figcaption>Özgür dünyanın lideri olduğunu boşverin; Trump yaşlı babanız olsaydı araba anahtarlarını ondan ne zaman alırdınız?*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Donald Trump’ın bilişsel yetenekleri inanılmaz. O kadar inanılmaz ki! O kadar harika! Kendisinden başka bahsedebileceğiniz herhangi bir aptal başkan adayından çok daha iyi, en azından Trump’ın kendisi böyle söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta bir kez daha övünerek, “birçok insan için çok zor bir test” dediği şeyi tekrar tekrar tam puanla geçtiğini anlattı. (Tahmin edildiği üzere, yaşlılarda hafif bilişsel bozukluk için kullanılan bir tarama aracı kastediliyor.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, özgür dünyanın 79 yaşındaki lideri yakın zamanda bir kabine toplantısında, savaşın ortasında, Sharpie kalem şirketinin başkanı ile yaptığı sözde bir sohbeti uzun uzun anlatmaya daldı; şirket ise böyle bir kaydın olmadığını söyledi. Ve Japon başbakanının endişeli bakışları önünde bir basın toplantısında Pearl Harbor hakkında şaşırtıcı bir şaka yaptı. Hormuz Boğazı’na “Trump Boğazı” dedi, sonra da “bende kaza diye bir şey yoktur, tamamen kasıtlıydı” diye ekledi. </span></span></p>

<div style="page-break-after:always"><span style="display:none">&nbsp;</span></div>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama her neyse, zihinsel durumu harika. En harikası! Ancak, sadece tartışma amacıyla varsayalım ki öyle değil. Amerikalıların %61’inin (Reuters-Ipsos anketine göre) başkanlarının yaşla birlikte daha tutarsız hale geldiğini düşünmesi ve %56’sının (Washington Post için yapılan son anket) artık mevcut zorluklarla başa çıkacak zihinsel keskinliğe sahip olmadığını düşünmesi yanlış değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tıpkı 80lerindeki Joe Biden’da yaptıkları gibi, milyonlarca Amerikalı televizyon ekranlarından bir şey hissetti; bu şey, başkanlarının Orta Doğu’da binlerce genç askeri potansiyel ölüme gönderme kapasitesini gerçekten etkiliyordu — klinik bir teşhis olup olmadığına bakmaksızın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onların, dünyanın dört bir yanındaki sayısız insanın hayatının, yargısı bu işe tamamen uygun olmayabilecek birinin elinde olduğundan şüphe etmekte haklı olduğunu hayal edin. Buna, çiftçiler yeterli gübreyi (şu anda ciddi şekilde bozulmuş Körfez gaz endüstrisinin önemli bir yan ürünü) alamayıp gıda yetiştiremezse akut açlık riski altında olan tahmini 45 milyon kişiyi de dahil edin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hipotetik olarak, sistemin seçilmiş bir başkanın iradesine karşı çıkması için ne gerekirdi? Bu konunun, bahis bu kadar yüksekken kamuoyunda tartışılması çok hassas bir konu haline gelmesi garip. ABD’nin bir başkanın yoldan çıkmasını engellemek için denetim ve denge mekanizmaları var ama hiçbiri demir gibi sağlam değil. Nihai güvence, savaş ilan etmeden önce Kongre’nin onayını almak; bu, çatışmayı bitirebilir ve gelecekte belki Grönland veya Küba üzerine diğerlerini önleyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Trump, Kongre onayı olmadan Orta Doğu’ya neredeyse 10.000 asker konuşlandırmaya hazır hale geldi ve bu kadar büyük sayılar çatışmada kendi momentumlarını yaratabiliyor (gerçi Trump, İran’ın petrol endüstrisinin merkezi olan Kharg Adası’nı alma konusunda blöf yapıyor olabilir ama İranlılar da bunu bilmiyor olabilir). </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetçi Parti’nin yüzeyinde nihayet alarma dair dalgalar kırılıyor; geçen hafta milletvekillerine yapılan gizli brifingden sonra Güney Carolina temsilcisi Nancy Mace, kendilerine verilen askeri hedeflerin seçmenlere verilenlerle aynı olmadığını uyarısı ile çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama şimdilik Wall Street, Washington’dan daha güçlü bir frenleyici etki yaratıyor gibi görünüyor; tüccarların, piyasalar ne kadar düşerse Trump’ın geri adım atacağı konusunda kendi formüllerini geliştirdiği rapor ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her şey başarısız olursa, 25. Madde uyarınca başkan, başkan yardımcısı ve kabinenin çoğunluğu onun göreve uygun olmadığını kabul ederse yetkileri askıya alınabilir. Ama pratikte bu, genellikle sadece başkanın rızasıyla ve kısa süreliğine uygulanır . Örneğin George W. Bush ameliyat altında anestezi aldığında olduğu gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD başkanlarının düzenli olarak yaptırdığı tıbbi kontroller bile tam şeffaflık garantisi vermiyor; Biden’ın zayıflığının gerçek boyutu, ikinci dönem için adaylıktan vazgeçtikten sonra ortaya çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerikalılar onun isimleri unutma veya kamuda kafası karışmış görünme eğiliminden şüphelenmeye başlamıştı ama gazeteciler Jake Tapper ve Alex Thompson’ın 2025’te yayınlanan “Original Sin” kitabına kadar doktorlarının ona tekerlekli sandalyeye ihtiyaç duyabileceği konusunda uyardığını bilmiyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer şekilde, kamu John F. Kennedy’nin Küba füze krizi sırasında doktorunun ona amfetamin ve steroid kokteyli verdiğini ölümünden sonra öğrendi; tıpkı Britanyalıların Winston Churchill’in ağır alkolik olduğunu ve o zamanki ABD başkanı Franklin D. Roosevelt’in bunu kabinesinde bahsettiğini zamanında bilmediği gibi, ya da Harold Wilson’ın Downing Street’teki son günlerinde muhtemelen demansın başlangıcını yaşadığı gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pratikte anayasal güvenceler, liderin yakın çevresinin yani genellikle onu iktidarda tutmak için her şeyi yapmaya kararlı insanların patronlarını en savunmasız anını kamuoyuna açıklama kararlılığı kadar güçlüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fiziksel veya zihinsel olarak tökezleyen bir lider hakkındaki gerçeği potansiyel sonuçlar bu kadar ağırken neden gizlesinler ki,? Korku bariz cevap: misilleme korkusu, etki kaybı korkusu veya kriz ortasında gerçeğin ortaya çıkması halinde kamuoyunda panik korkusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama daha az bariz bir cevap, siyasi siperlerde uzun yıllar hizmet etmenin yarattığı şiddetli sadakat ve koruyuculuk duygusu, hatta sevgidir. Eğer bunu yaşlı ebeveynlerinin hafızası yavaş yavaş bozulmaya başlayan birinin çocuğu olarak okuyorsanız, ilk “bir şeylerin değiştiğine dair” rahatsız edici içgüdüden nihai kesin tıbbi teşhise kadar geçen sürenin ne kadar uzun olduğunu, arada kaç uykusuz gece olduğunu bilirsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten hâlâ araba kullanmalı mı, yoksa yoldaki herkes için tehlike mi oldu? Kendi parasını yönetmesi güvenli mi, yoksa vekaletname konusunda rahatsız edici bir konuşma yapma zamanı mı geldi? Çok erken müdahale edip incinmiş ve öfkeli bir 80’lik insanın topuklarını yere vurmasına neden olma korkusu, hâlâ araba anahtarlarını almayı düşünüp dururken birini ezmeleri halinde suçun sizin olacağı endişesiyle çatışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama siyasi liderler söz konusu olduğunda, duygusal ikilemleri aşmak için tam da bu yüzden anayasal güvenceler vardır. Çünkü onlar olmadan hepimiz potansiyel olarak bir süper gücün hızlanan kamyonunun yolcuları oluruz: arka koltuktan çaresizce izlerken sürücünün yolun her tarafında yalpaladığını görürüz ve çarpmadan önce ne kadar yaklaşmamız gerektiğini merak ederiz ta ki biri konuşana kadar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:#fef9f5"><span style="color:black">* </span><span style="color:#121212">Gaby Hinsliff (The Guardian)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:#fef9f5"><span style="color:#121212"><strong>Çeviren: </strong>Çağatay Arslan</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:#fef9f5"><span style="color:#121212"><strong>Makale linki: </strong>https://www.theguardian.com/commentisfree/2026/mar/30/donald-trump-leader-of-the-free-world-president-safeguards </span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:48px">&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/bay-trump-churchillin-olumcul-hatasina-dusme-12979</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Bay Trump; Churchill’in ölümcül hatasına düşme</h1>
                        <h2>Başkan Trump için seçim, ya askeri bir kumar ya da İran’ın boğaz (dolayısıyla küresel enerji piyasaları) üzerindeki kontrolüne boyun eğmek arasında olmak zorunda değil. ABD, Türk tarihinden bir sayfa alıp müzakereye dayalı bir denizcilik anlaşması için bastırabilir ve 1936 MontröSözleşmesi’nden ilham alabilir</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bay-trump-churchillin-olumcul-hatasina-dusme-1774986623.webp">
                        <figcaption>Bay Trump; Churchill’in ölümcül hatasına düşme</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan Trump’ın İran’a karşı yürüttüğü savaşta başarı, artık büyük ölçüde Washington’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açıp açamayacağına, küresel ekonomik çöküşü önleyip önleyemeyeceğine ve başka bir bitmeyen savaştan kaçınıp kaçınamayacağına bağlı görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk tarihine bakmak, bu hayati su yolunu nasıl ele alacağımız konusunda hem bir uyarı hem de bir yol gösterici sunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın fiilen kapattığı ve Basra Körfezi’nden geçen petrol akışını keskin şekilde azaltan bu su yolu için özellikle Çanakkale Boğazı’ndan bazı dersler çıkarılabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı dünyanın enerji iletiminde en kritik noktalarından biri olmaya devam ediyor; çünkü küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birini ve küresel sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık beşte birini taşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu yüzden sorunu askeri yolla çözme dürtüsü tehlikeli. Kağıt üzerinde böyle kritik boğazlar, özellikle rakibine karşı ezici teknolojik ve askeri üstünlüğe sahip bir süper güç için yanıltıcı bir basitlik hissi yaratabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Washington’daki savaş planlamacıları için dar bir geçit, kuvvet kullanarak aşılması gereken teknik bir sorun gibi görünebilir. Oysa stratejik su yolları asla&nbsp;&nbsp; coğrafi darlıklardan ibaret değildir; egemenlik ve güç dengesinin sınavıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">I. Dünya Savaşı sırasında İngilizler ve Fransızlar, o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolündeki Çanakkale Boğazı’ndan geçmeye çalıştıklarında bu gerçeği acı şekilde öğrendiler. 1915-16’daki Gelibolu Kampanyası (boğaz boyunca uzanan yarımadadan adını almıştır), Deniz Kuvvetleri Bakanı Winston Churchill’in fikriydi. Osmanlılar Almanya’nın yanında savaşa girmişti ve zayıf görünüyordu. Britanya’nın planı, boğazı açmak, Osmanlıları savaştan çıkarmak ve Rusya’ya giden ikmal yollarını rahatlatmaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu senaryo yerine kampanya, Müttefikler için savaşın en kanlı felaketlerinden biri haline geldi; 130.000’den fazla asker öldü — yaklaşık 44.000 Müttefik ve en az 86.000 Osmanlı askeri — ve Churchill görevini kaybetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türklerin hafızasında Gelibolu, ulusal doğuşun hikâyesidir. Daha sonra modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk olacak Osmanlı subayı Mustafa Kemal, boğazların savunmasında adını duyurdu. “Çanakkale geçilmez” sloganı hâlâ güçlü bir şekilde gündemdedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İngilizlerin yenilgisi aynı zamanda Osmanlıların, Rusya’nın Akdeniz’e açılan tek sıcak su çıkışını (tahıl ihracatı ve askeri yardım için) bloke etmesine yol açtı. Bu durum Rusya’daki ekonomik ve askeri krizi derinleştirdi, 1917’de Romanov hanedanının çöküşünü ve Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesini hızlandırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı zorla açma girişimi askeri uzmanlara göre riskli bir plan. İran, asimetrik savaş avantajlarını kullanabilir; boğazı mayınlayarak, drone, füze ve küçük tekne&nbsp; saldırılarıyla dar bir su yolunda üstün bir donanma için bile mücadeleyi çok pahalı hale getirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Başkan Trump için seçim, ya askeri bir kumar ya da İran’ın boğaz (dolayısıyla küresel enerji piyasaları) üzerindeki kontrolüne boyun eğmek arasında olmak zorunda değil. ABD, Türk tarihinden bir sayfa alıp müzakereye dayalı bir denizcilik anlaşması için bastırabilir ve 1936 Montreux Sözleşmesi’nden ilham alabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu belge, modern Türkiye’nin temelini oluşturur ve bu kritik su yolunun açık kalmasını sağlarken, onu kontrol eden devletin egemenlik ve güvenlik kaygılarını da tanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yüzyılın büyük bölümünde ve 20. yüzyılın başlarında boğazların kontrolü, Rusya’nın emperyal hırslarının ve Avrupa büyük güç rekabetinin merkezinde yer alıyordu. I. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası denetim altında serbest geçiş ve silahsızlandırma rejimini kabul etti. Ancak 1930’ların ortalarında Avrupa yeniden silahlanıyor, kolektif güvenlik eriyor ve Türkiye hem Sovyetler Birliği hem de Faşist İtalya’dan artan baskının korkusunu hissediyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankara, kendi varlığını feda etmeden güvenli geçişi garanti edecek yeni bir sözleşme için bastırdı. Böylece 10 ülkenin (Fransa, Britanya, Sovyetler Birliği, Türkiye ve diğer Karadeniz ülkeleri dahil) imzaladığı Montrö Sözleşmesi ortaya çıktı. Montrö, barış zamanında ticari gemiler için serbest geçişi korurken Türkiye’ye boğazlar üzerindeki egemenliğini geri verdi. Ayrıca savaş zamanında savaş gemilerine kısıtlama getirme konusunda Türkiye’ye daha fazla takdir yetkisi tanıdı ki Ankara bunu Ukrayna savaşının başında Rus filosunun Karadeniz’e erişimini kısıtlamak için kullandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani Montrö dünyaya açıklık ile egemenlik arasında kurallara dayalı bir uzlaşmaydı: Ticareti hareket halinde tutarken, su yolunu kontrol eden devletin kendi güvenliğini göz ardı edemeyeceğini kabul ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu model, İran’la görüşmelerde faydalı bir ders ve belki de bir çıkış yolu sunuyor; ancak Montrö doğrudan kopyalanıp Hürmüz’e uygulanamaz. Türkiye 1936’da barış zamanında mevcut uluslararası rejimi revize ediyordu; Hürmüz ise aktif bir savaşın içinde yer alıyor. Coğrafya da daha karmaşık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çanakkale tek bir devlet (Türkiye) tarafından kontrol ediliyor. Hürmüz ise İran ve Umman arasında yer alıyor; ana seyir hatları büyük ölçüde Umman sularında. Hürmüz için bir Montreux versiyonu çok spesifik olmalı: Ticari gemilere saldırı yok, transit hatlarının mayınlanmaması, deniz kuvvetleri arasında çatışmayı önleyecek kurallar, savaş zamanında Körfez dışı devletlerin savaş gemilerine kısıtlama getirilmesi gibi hükümler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca uyumu izleyecek bir dış mekanizma Umman, Birleşmiş Milletler veya küçük bir Arap Körfezi ülkeleri temas grubu aracılığıyla olmalı. Washington, ateşkes ile serbest geçişi garanti eden çok taraflı bir çerçeveyi birbirine bağlama konusunda İran’ın iştahını test etmeli. Bir Hürmüz sözleşmesi özünde, Montrö’nün yaptığı şeyi yapmalı: İran’ın değer verdiği konuları es geçmeden ticari geçişe yasal olarak bağlayıcı ve doğrulanabilir taahhütler almalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Körfez’de kalıcı bir barış, İran’ın boğazı tehdit etme kapasitesinin artık kalmadığı varsayımıyla gelmez. Uluslararası toplum da Tahran’ın küresel bir arteri silaha dönüştürmesini kabul edemez. Bir anlaşma, İran’ın yanında Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan gibi diğer Körfez ülkelerinin güvenlik kaygılarını tanımalı ve daha geniş bir ateşkesle bağlantılı olmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu düzenleme, İran’ın zorbalığını ödüllendirme değildir. Stratejik geçitlerin yalnızca güçle değil, savaş, diplomasi ve güç dengesinden doğan kurallar ve uzlaşmalarla yönetildiğini yansıtmaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı üzerindeki çatışmayı kendi Gelibolu’suna dönüştürmemek için Bay Trump, bir Montreux inşa etmeyi nasıl yapacağını düşünmeye bir an önce başlamalı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Aslı Aydıntaşbaş (New York Times)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeviren: Çağatay Arslan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Makale Linki: </span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.nytimes.com/2026/03/31/opinion/trump-hormuz-turkey-dardanelles.html?unlocked_article_code=1.XVA.q-RR.c-xaEgiXnWFh&amp;smid=nytcore-ios-share" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.nytimes.com/2026/03/31/opinion/trump-hormuz-turkey-dardanelles.html?unlocked_article_code=1.XVA.q-RR.c-xaEgiXnWFh&amp;smid=nytcore-ios-share</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/kultur-sanat-ekonomisi-ve-yaraticilik-12978</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Kültür sanat ekonomisi ve yaratıcılık</h1>
                        <h2>Yaratıcılığın hangi yüzüyle ekonomiye yön veriyoruz? İnovasyon odaklı yaklaşımla teknoloji ve fikri mülkiyete dönüşen 'yeni fikirler' mi, yoksa kültürel miras ve yaşam kalitesini önceleyen 'estetik değerler' mi? Kültür-sanat ekonomisinde yaratıcılığı konumlandırırken kendi hikâyemizi nasıl güçlü bir anlatıya dönüştürebiliriz?"</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kultur-sanat-ekonomisi-ve-yaraticilik-1774968135.webp">
                        <figcaption>Kültür sanat ekonomisi ve yaratıcılık</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kültür, sanat, yaratıcılık ve ekonomik kalkınma arasındaki ilişkiden söz ederken bunun aynı zamanda bir ülke markalaması potansiyeline sahip olduğunu <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kultur-sanat-ekonomisinden-ulke-markalamasina-turkiyenin-anlati-potansiyeli-12907">yazmıştım. </a>İhtiyacımız olan şeyin kendi hikâyemizi fark etmek ve bunu güçlü bir anlatıya dönüştürmek olduğunu söylemiştim. Bu hikâyede yaratıcılığı nereye koymalıyız?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçtiğimiz haftalarda bir oyuncunun, yaratıcılık için önce insanların ekonomik sorunlarının çözülmesi ve zihinsel olarak rahat bir ortama sahip olması gerektiğini söylemesi gündem olmuş, farklı tartışmalara yol açmıştı. Kimi yaratıcılığı doğuştan gelen bir yetenek olarak değerlendirirken kimi yaratıcılığın zorluklarla mücadele içinde geliştiğini savundu. Bazıları ise oyuncunun görüşüne katılarak yaratıcı üretim için belirli bir refah düzeyinin gerekli olduğunu dile getirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki ama hangi yaratıcılıktan söz ediyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer kültür-sanat ekonomisi ya da yaratıcı ekonomiden söz ediyorsak, burada tek bir yaratıcılık anlayışı yoktur. Kullanılan modele göre yaratıcılığın tanımı da değişir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örneğin inovasyon temelli yaklaşım, yaratıcılığı teknoloji, dijital içerik, medya endüstrileri, inovasyon ve fikri mülkiyet üretimi gibi alanlarda konumlandırır. Bu perspektifte yaratıcılık daha çok yeni fikirlerin ekonomik değere dönüşmesiyle ilişkilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna karşılık kültür ve yaşam kalitesi yaklaşımı ise yaratıcılığı kültürel miras, tasarım, zanaat, estetik ve yaşam tarzı üzerinden değerlendirir. Bu modelde yaratıcılık, yalnızca ekonomik üretim değil aynı zamanda kültürel kimlik, şehir yaşamı ve toplumsal refah ile ilişkilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Adem’in yaratılışını anlatan iki elin birleşmesini simgeleyen sahneyi bilmeyen yoktur. Özellikle İtalyan sanatında sıkça karşımıza çıkan bu imge, kimi zaman insanın yaratıcı potansiyelinin de bir sembolü olarak yorumlanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki yaratıcılık derken neyi kastediyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Güzel bir roman, şiir ya da hikâye yazmayı mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir oyunun sahneye konmasını mı, sinema yönetmenliğini mi, senaryo yazarlığını mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kostüm tasarımını, plastik sanatları ya da ustalıkla yapılmış bir zanaatı mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yoksa icatları, teknolojik yenilikleri, keşifleri, ürün, mimari veya tasarım geliştirmeyi mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İletişimi, yayıncılığı ya da reklamcılığı mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belki de yaratıcılık yalnızca sanat, üretim, iletişim ya da teknolojiyle sınırlı değildir. Günlük hayatın her alanında, en küçük engelden en büyük zorluğa kadar karşılaştığımız durumlarda yeni fikirler geliştirme ve çözüm üretme yeteneğimizdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu bağlamda, bir dehanın yaratıcı süreci oldukça seçkinci bir bakış açısıyla Pablo Picasso tarafından şöyle özetlenmiştir: “Aramam, bulurum.” (White Paper on Creativity) </span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/zeyrek-cinili-hamam-12977</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Zeyrek Çinili Hamam</h1>
                        <h2>Dünyanın dört bir yanındaki müzelere dağılan mavi-beyaz hazinelerin izinde bir restorasyon öyküsü: İstanbul’un kalbinde, Zeyrek’in dar sokaklarında yükselen Çinili Hamam, 2023’te kapılarını yeniden açarken sadece bir mimariyi değil; Murathan Mungan’ın dediği gibi 'sudaki duayı ve gözdeki ışığı' da beraberinde getiriyor."</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/zeyrek-cinili-hamam-1774967513.webp">
                        <figcaption>Zeyrek Çinili Hamam</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hamam ritüellerinin Osmanlı tarihindeki önemli yeri bir yana, hamam ritüeli bugün hala genç – yaşlı, kadın - erkek fark etmeksizin çok kişinin tercihi, turistler için en unutulmaz deneyimlerden biri. İstanbul’da hala ziyarete açık pek çok tarihi hamam içinde bugün etkileyici bir Mimar Sinan eseri olan Zeyrek Çinili Hamam’dan ve biraz da Osmanlı kültüründe hamamın yerinden bahsedeceğim.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>*</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1500’lü yıllarda Barboros Hayrettin Paşa tarafından yaptırılan Çinili Hamam, o dönemde şehrin ileri gelenlerinin yaşadığı Zeyrek semtinde bulunuyor. Hamam’ın Belgrad Ormanı’ndan gelen suların da bağlandığı Bozdoğan Kemerleri’ne yakınlığı su kullanımı açısından tercih edilmiş stratejik bir seçim. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kanuni Sultan Süleyman dönemine denk gelen 16. Yüzyılda, hayırseverlerin yaptıracağı hamamlar için su tedariğinin nasıl sağlanacağının inşaat öncesinde ispatı gerekliymiş. Çinili Hamam için su tedariğinin Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle bir “lüle su”dan karşılanacağı kaydedilirken bu durum aynı zamanda Barbaros’un Sultan nezdindeki yerini de gösteriyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman içinde yapılan hamamların hiçbirinde çinilerin bulunmayışı Zeyrek’teki Hamam’ın Çinili ismine değer kazandırmış. Dönemin ünlü şairi Hayali Bey bunu “Hatayi nazeninlerle nigaristanı çini gider / Açılalından beri hamamı Hayreddin Paşa’nın” dizeleriyle vurgulamıştır. Ayrıca Evliya Çelebi, eğlenceli bir sohbette o dönemki İstanbul hamamlarını uygun gördüğü meslek gruplarına göre kategorize ederek hazırladığı listede Çinili Hamam’ı, dönemin bir nevi sanatçıları olan nakkaşlar için münasip bulmuştur. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-27%20at%203_22_24%20PM.jpeg" style="height:400px; width:300px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>*</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evlere su erişiminin sağlanmasıyla zaman içinde önemini yitiren hamamların erken modern dönem Osmanlı kültüründe yeri oldukça özel. Hamam sadece Müslümanların değil, farklı din ve kültürlerden insanların bir araya geldiği ve yalnızca temizlik, arınma gibi aktivitelerin değil sosyalleşmenin de görüldüğü kamusal bir alan. 1640 yılına ait bir defterde o dönemki hamam kültürünün kurallarının kaydedildiği görülür. Gayrimüslim ve Müslüman kişilerin peştemallerinin ayrı tutulması gerekliliği tıpkı berberlerde olduğu gibi bu kişilerin ayrı usturalarla traş edilmesi gibi örneklendirilerek yazılmıştır. Keza ayrı dinden olanlar ayrı kurnalar kullanmalıdır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hamam kültürünün kadınlar arasında ayrı bir önemi olmasını Fransız seyyah Thevenot, kadınların kocalarını boşama hakkına sahip olmadığını, ancak kocası ona mecbur olduğu şeyleri, ekmek, pilav, kahve ve haftada iki defa hamama gitme parası temin edemiyorsa, boşanma hakkına sahiptir şeklinde kaleme almıştır. Konaklarında hamam bulunan varlıklı kadınlar hamama gitmek zorunda kalmazken, halktan ve orta sınıftan evlerinde hamam bulunmayan kadınlar haftada en az iki defa hamama giderlermiş.&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>*</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihinde yangınlar geçirmiş ve İstanbul kültür mirasının önemli bir parçası olan Zeyrek Çinili Hamam’ın nihai restorasyonu on seneden fazla sürmüş ve 2023 senesinde tekrar kullanıma açılmış. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hamamın iç duvarlarının bir zamanlar çinilerle kaplı olduğu ve tüm mekanın belli bir yüksekliğe kadar mavi beyaz çinilerle kaplı olduğu biliniyor. Çinili Hamam’ın 16. Yüzyılda yapı için özel olarak İznik’te üretilen çinileri 19. Yüzyıl sonunda duvarlardan sökülerek satılmış ya da dağıtılmış ve birçoğunun dünyanın çeşitli yerlerindeki müzelerde sergilenmekte. Ne mutlu ki, restorasyon çalışmalarında birçok parça kurtarılmış.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çinili Hamam’ın restorasyon çalışmaları esnasında yapılan kazı çalışmalarında ikisi hamamın temelini destekleyecek şekilde kullanılmış, Bizans dönemine ait beş sarnıç ve iki kuyu bulunmuş. Kazılarda Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinden küpler, kandiller, cam şişeler, sikkeler, metal ve toprak eserler ve 3000’ yakın sayıda çinilerden arkeolojik buluntular çıkarılmış. Çinili Hamam’ın bir de şirin bir müzesi var, müze kısmında sergilenen arkeolojik buluntuları ve kimi birleştirilmiş, kimi ayrı ayrı sergilenen ve hala capcanlı maviliğini koruyan çinileri görebilirsiniz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-27%20at%203_22_24%20PM%20(1).jpeg" style="height:400px; width:300px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>*</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Murathan Mungan’ın Hamamnamesi’nden:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Musluklar kapandığında müzik kesilir, kubbe susar. Siz yaşadığınız şeyi hayal sanırsınız.”</span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Gidenin de kalanın da gönlüne yeter tastaki dilek, gözdeki ışık, sudaki dua. Ne de olsa insan şahit olmak için gelmiştir dünyaya…” </span></span></em></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/rant-bayraminin-kurbani-kasaplar-12974</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Rant Bayramı’nın kurbanı kasaplar</h1>
                        <h2>Avşar Sokağa paralel uzanan sokaklardan birinde bu defa patron değil eleman olarak yer almıştı Mehmet. Kentsel Dönüşüm Mehmet’i de esnaflıktan maaşlı çalışana dönüştürmüştü.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/rant-bayraminin-kurbani-kasaplar-1774967053.webp">
                        <figcaption>Rant Bayramı’nın kurbanı kasaplar</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vedat Milor’la şahsi tanışıklığımın bir 10 yıllık geçmişi vardır. Kendisiyle Beyoğlu’nda Aret’in Yeri, (artık varolmayan) Elit Ocakbaşı, Münhasır , Aydın Döner gibi mekanlarda degustasyon denemelerim olmuştu. (*)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yanında 1990’larda Kastamonu’da çektiği NTV videosunun Kastamonu’nun en iyi dönercisini çöküşe, ortalama pastırmacısını ise zirveye taşıması üzerine de sohbetler <a href="(1)%09https:/cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2022/09/olcek-ekonomisi-mi-lezzet-ekonomisi-mi.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">etmiştik</a>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vedat beyin İstanbul’daki evinin Adalar’da olması ve Adalar’a geçişin en pratik noktasının da Bostancı olması nedeniyle kendisine kendi semtimden yeme içme önerilerini de yapmaktan geri durmamıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanırım bu öneriler içinde Hamdi Usta’nın Avşar sokaktaki Site Kasap’ı özel bir yer alır. 2004’te taşındığım Kozyatağı’nda (bilmeyenler için Bostancı ile iç içedir) tanıştığım Hamdi Usta’dan dükkan kentsel dönüşüm kapsamında yıkılana kadar et aldım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hamdi Usta’nın etleri o kadar kaliteliydi ki en iş bilmez aşçıyı bile Michelin Yıldızı restoran şefine döndürürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İyi bir arşivci olmadığım için o zaman etin kilosu kaç liraydı anımsamıyorum ama hiçbir zaman canımı yakmayan bütçelerle birkaç çeşit et alır acil durum için de derin dondurucuda saklardım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vedat Beyin programları elvermediği için Hamdi Usta ile tanışma ve etten çok sanat eserini çağrıştıran ürünlerin tadına bakma şansı olmadı. Bu nadide şansın benim için sona ermesi de 2010’ların sonunu bulmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dönemde mahallede tuhaf bir moda başlamıştı. Deprem sanki sadece bizim mahallede ve çevresinde olacakmış gibi apartmanlar yıkılmaya başladı. 3-4-5 katlar 6-8-10 kat olarak geriye <a href="(2)%09https:/www.yeniarayis.com/yazi/kozyatagi-surdurulemez-donusumun-mikro-distopyasi-12461" style="color:#467886; text-decoration:underline">dönüyordu</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hamdi Usta’nın dükkanının bulunduğu bina da Kentsel Dönüşümden nasibini alınca benim neredeyse 15 yıllık huzurum kaçıverdi. Hamdi Usta’nın yeni bir dükkana geçecek imkanı yoktu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisinden helallık ve referans ricamı ise kırmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim için bundan sonra yeni kasap adresi Emin Ali Paşa sokak oldu. Bağdat Caddesi ve Tren yoluna paralel giden bu sokağın ortasındaki İdeal Kasap ve Ağrılı Mehmet benim için Hamdi kadar olmasa da aradığımı bulduğum adres olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İdeal Kasap ile alışverişin başları aynı zamanda “gözlerdeki alev alan ateş” ekonomisti Nebati’nin dönemine denk gelmişti. İdeal Kasap’taki alışverişin özgül ağırlığı Site Kasap’ın yanından bile geçmiyordu tabii. Işıltılı ekonominin daha az protein tüketimi yoluyla kolesterolü düşüreceği avuntusu içine girdik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İdeal Kasap’ın kentsel dönüşümle imtihanı ise 2025 yılına nasip oldu. Külli nefs ölümü tadacaksa Bağdat Caddesine yürüme mesafesindeki her bina da en hızlı biçimde dönüşümü tadacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hamdi Usta’ya nazaran çok daha genç olan Mehmet’in ne yapacağını bilemiyordum. Hamdi Usta gibi ben yoruldum deme şansı yok. 2 ufak çocuk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önceki gün Mehmet’i bu defa Kocayol Sokağı’nda Kasaptan ziyade et market olarak faaliyet gösteren Şenesenevler Kasabı’nda çalışan olarak buldum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avşar Sokağa paralel uzanan sokaklardan birinde bu defa patron değil eleman olarak yer almıştı Mehmet. Kentsel Dönüşüm Mehmet’i de esnaflıktan maaşlı çalışana dönüştürmüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kocayol Caddesi’ndeki Şenesenevler Kasabı da Hamdi Ustanın Site Kasabından ve Mehmet’in İdeal Et’inden kalitede aşağı kalmaz. Ama zamanın ruhu ve enflasyonun rüzgarı ile birlikte işletmenin de klasik kasaptan bir tık yukarda konumlanışı fiyatları ister istemez yukarı doğru itiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kasaptan tek çeşit etle ve tek torba ile çıkıyorsunuz ona rağmen kredi kartında ciddi hasar oluşumundan kurtulamıyorsunuz. Kolesterolünüz düşüyor ve derin dondurucunuz artık boş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kasap gibi bir mahalle için gayet sıradan bir esnaf faaliyetinin 20 yıl içinde başına gelenler inşaat ekonomisi ile yakından ilgili.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fizikteki bileşik kaplar misali birilerinin kazandığı oyunda birilerinin kaybetmesi kaçınılmaz oluyor. Mahalleler sözde dönüşüyor özde ise inşaat rantının elinde kimliksizleşiyor. Küçük esnafın uzun yıllar boyunca kurduğu ilişkiler, iş makinesi ve hafriyat kamyonu ile yıkılıyor. Çoğu zaman devlete verilen cizye ile otopark bile yapılmadan dikilen 2X 3X binalar mahalleleri kimliksiz bir rant kurbanına dönüştürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avşar Sokak, Emin Ali Paşa Sokak, Kocayol caddesi artık geçmişten sadece isimleri kalan kent iskeletlerinden ibaret. Muhafazakarlık iddiasıyla yola çıkanların şehrin muhafazasında sınıfta kalmaktan öte okuldan tasdikname aldıklarının gerçek resmidir bu.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(*) <a href="https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/nihayet-iki-guzel-doner-40601861" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/nihayet-iki-guzel-doner-40601861</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/gunde-14-saat-isinin-basinda-aretin-yeri-41014189" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/gunde-14-saat-isinin-basinda-aretin-yeri-41014189</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/elit-ocakbasi-40744208" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/elit-ocakbasi-40744208</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/dallowayi-kim-yazdi-kim-yaziyor-12973</link>
            <category>KÜLTÜR SANAT</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Dalloway’i kim yazdı, kim yazıyor?</h1>
                        <h2>Woolf’un 'kendine ait bir oda' idealinin, her anı kayıt altına alınan ve yapay zekâ tarafından finanse edilen bir hapishaneye dönüştüğü bir gelecek tasavvuru: Film, sanatçının özgürlüğünü sistemin eline teslim ettiği noktada, anlatıcının kimliğini tartışmaya açarak şu sarsıcı soruyu soruyor: Hikâye devam ediyor, ama yazan gerçekten biz miyiz?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dallowayi-kim-yazdi-kim-yaziyor-1774958776.webp">
                        <figcaption>Dalloway’i kim yazdı, kim yazıyor?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapay zekâ sanat üretebilir mi? Yapay zekâ ile ilgili tartışmaların merkezinde uzun zamandır bu soru var. Bu soruya verilen en yaygın yanıtlardan biri, yapay zekânın insanlar ve farklı sanatçılar tarafından sağlanan veriler ve eserlerle eğitildiği ve dolayısıyla onların üretimlerinin benzerlerini, üstelik telif tartışmaları ile birlikte yeniden ürettiği yönünde. Yapay zekânın sanat üretemeyeceğine dair iddialardan biri de onun insan gibi hissedemeyeceği, dolayısıyla duygulara ve hislere sahip olmadığı için gerçek anlamda yaratıcı olamayacağıdır. Sanatın kaynağı ise insanın deneyimi, acısı ve duygusal yoğunluğu gibi unsurlar olarak düşünülür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>The Residence</em>, Türkiye’de gösterilen adı ile Dalloway Yann Gozlan tarafından yönetilen ve senaryosu Gozlan tarafından Nicolas Bouvet-Levrard ve Thomas Kruithof ile birlikte, Tatiana de Rosnay’ın 2020 tarihli <em>Flowers of Darkness</em> romanından uyarlanarak kaleme alınan 2025 yapımı bir bilim kurgu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Dalloway</em>, metinlerarası ilişkiler üzerinden kurulan ve birbiriyle bağlantılı anlatıları günümüze taşıyan bir film. Virginia Woolf’un <em>Mrs. Dalloway</em> romanından esinlenerek yazılan ve onunla güçlü bağlar kuran The Hours romanı ile The Hours uyarlamasının açtığı anlatı hattına yeni bir halka ekler. <em>The Hours</em>, farklı dönemlerde yaşayan üç kadının hayatını paralel bir kurgu içinde anlatır: 1920’lerde Virginia Woolf, 1950’lerde ev içi sıkışmışlık ve annelik krizi yaşayan Laura Brown ve 2000’lerde modern bir Clarissa olarak karşımıza çıkan karakter (Sally/Clarissa hattı). Bu üç anlatı, yazma, okuma ve yaşama pratikleri üzerinden birbirine bağlanır. <em>Dalloway</em> (2025) ise bu anlatıyı 2000’lerden günümüze taşıyarak, aynı yapıyı yeni bir bağlam içinde yeniden kurar. Yine merkezde bir kadın figür vardır ve anlatı bu hat üzerinden ilerler. Böylece Woolf’tan başlayıp <em>The Hours</em> ile genişleyen yapı, bu filmle birlikte farklı dönemlerde yaşayan ve farklı kaygılarla şekillenen kadınların birbirine bağlandığı daha geniş bir anlatıya dönüşür. Dolayısıyla burada yalnızca bir gönderme değil, çok katmanlı bir metinlerarasılık söz konusudur. Film aynı zamanda bir devam hissi de yaratır; sanki daha önce kurulmuş bir anlatı, yeni bir zaman diliminde yeniden yazılıyormuş gibi. Bu yönüyle <em>Dalloway</em> (2025), post-sinema olarak adlandırılan dönemde anlatıların birbirleriyle kurduğu ilişkiye de iyi bir örnek sunar. Metinler arasında geçiş yapan karakterler ve temalar aracılığıyla kurulan bu yapı, günümüzün teknolojik kaygılarını da içerir. Teknolojik determinizm, yapay zekâya dair endişeler ve insanın üretim sürecindeki konumuna dair sorular, bu anlatının temel katmanlarından biri haline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmde yazarlar bir tür sanatçı rezidansına yerleştirilmiş ve kendileri farkında olmasalar da tüm üretim süreçleri yapay zekâ tarafından kontrol ve kayıt altına alınmıştır. Filmin başlangıcında Clarissa adlı yazarın, Dalloway adlı bir yapay zekâ asistanı ile Virginia Woolf’un intiharı öncesi günlerini konu alan bir metin yazmaya çalıştığını görürüz. Daha sonra kendi oğlunun intihar ettiğini öğrendiğimiz Clarissa, oğlunun bir arkadaşıyla karşılaşması ve onun örtük manipülasyonu ile oğlunun ölümü hakkında yazmaya başlar. Filmin ilerleyen bölümlerinde karşılaştığı bu kişinin de aslında sanatçı rezidansının bir parçası olduğunu öğreniriz. Clarissa ilk olarak kendi sesinden yazdıklarını dinler, daha sonra yapay zekâ asistanı Dalloway’e metni oğlunun sesiyle okumasını söyler. Bu şekilde yoğun bir duygulanım yaşayan Clarissa, metni yazabilir. Yazmaya, oğlunun eski görüntülerini izleyerek ve onun sesini yapay zekâ aracılığıyla yeniden üreterek devam eder. Burada Virginia Woolf’un kullandığı bilinç akışı tekniğinin dönüştüğünü görürüz. Artık tekil bir anlatıcı yoktur; insan, makine ve kayıp bir sesten oluşan hibrit bir anlatıcı söz konusudur. Woolf bilinç akışında düşünceleri bir süzgeçten geçirmeden içten dışa doğru aktarırken, bu filmde dışa aktarım bir makine aracılığıyla gerçekleşir. Bilinç dışarı alınır, okunur ve yeniden yazılır. İç sesin yerini dışarıdan gelen yapay bir ses alır. Bilinç akışı ile kurulan bu bağlantı, bireyin günümüz toplumundaki konumunu da gösterir. Woolf modern bireyin yabancılaşmasına odaklanırken, bu filmde birey artık toplumdan değil, sistemden uzaklaşmaya çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film, tıpkı Woolf’un eseri Mrs Dalloway’den esinlenerek yazılan The Hours romanı ve onun sinema uyarlaması gibi, metinlerarası göndermelerle anlatısını kurar. Virginia Woolf’a, onun hayatına, eserlerine ve özellikle <em>Mrs. Dalloway</em> romanına açık göndermeler yapar. Filmde ana karakterin adının Clarissa olması tesadüf değildir; bu karakter artık metinler arasında dolaşan bir figüre dönüşmüştür. “Dalloway” adındaki dönüşüm ise oldukça dikkat çekicidir. Woolf’un romanında bir karakter olan Dalloway, burada bir yapay zekâ asistanının adı haline gelir. Böylece karakter, metinden çıkarak yazma sürecine dahil olan bir sisteme dönüşür. Üstelik Clarissa’nın ilk yazmaya çalıştığı metin, Virginia Woolf’un ölmeden önceki son günlerine odaklanmaktadır. Film, finalde bağlantı kurduğu bu yapıyı tamamlar. Woolf’un intiharını anlatan metne paralel biçimde Clarissa da kaldıkları apartmanın cam balkonundan kendini atarak intihar eder. Ancak hikâye burada bitmez; asistan Dalloway&nbsp; yazmaya devam eder. Burada dikkat çeken diğer bir unsur ise, yazarları bir merkeze yerleştirerek onların duygularını öğrenerek kendini geliştiren bir yapay zeka yazılımının, Clarissa’nın ölümü karşısında duygulanmasıdır. Asistan Dalloway’ın Clarissa’nın atlayışından sonra hızlı nefes alışlarını duyarız. Aynı Clarissa’nın oğlunun ölümünü yazmasına benzer şekilde Dalloway yazmaya başlar. Artık karşımızda kendini yazan bir anlatı vardır. Yazma eylemi anlatının konusu haline gelir, metin kendi üretim sürecini içerir. Bu anlamda film, klasik metinlerarasılığın ötesine geçen bir meta-anlatı kurar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu meta-anlatı tekrarlarla güçlendirilir. The Hours’ta ve aynı adlı romanda üç kadın arasında kurulan bağ, sabah rutini ve aynaya bakma gibi öğeler üzerinden kurulurken, bu filmde de benzer sahneler yer alır. Bu tekrarlar, zamanlar arasında bir süreklilik hissi yaratır. Bahsettiğimiz bu eserlerde yer alan intihar teması da bu sürekliliğin en güçlü hatlarından biridir. Woolf’un romanında Septimus’un ölümü, <em>The Hours</em>’da yaşanan intihar ve bu filmde Clarissa’nın oğlunun intiharı, ardından Clarissa’nın kendi intiharı, aynı kırılmanın farklı biçimleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmlerin, toplumların yaşadığı dönemleri yansıttıkları ve dönemin kaygılarını görünür kıldıkları düşünüldüğünde, bu dönemin krizi olarak adlandırabileceğimiz yapay zekâya yönelik endişelerin de filmde toplumsal bir kriz olarak yer aldığını görürüz. Her dönem kendi krizini üretir. Bu kriz yalnızca dış dünyaya ait değildir; bireylerin içsel kırılmalarına da uzanır. <em>Dalloway</em> filminin geçtiği dünyada dışarıda bir virüs tehdidi vardır. Bu durum anlatının tarihsel sürekliliğini tamamlar. Değişen şey travmanın kendisi değil, biçimidir. Woolf’ta savaş, <em>The Hours</em>’da hastalık ve yalnızlık, burada ise pandemi ve yapay zekâya dair kaygılar aynı anlatı hattında yeniden kurulur. Filmin en çarpıcı sahnelerinden birinde Clarissa, yapay zekâ tarafından izlendiğini fark eder; ancak çevresindekiler bunu bilinçli biçimde inkâr eder. Burada kurulan paralellik dikkat çekicidir. Virginia Woolf’un hem kendi yaşamında hem de romanlarında karakterlerin gerçekte var olmayan şeyleri görmesi ya da sesler duyması söz konusuyken, bu filmde gerçekten dışarıdan gelen bir sesi duyan karakter, diğerleri tarafından “delirmiş” gibi görülür. Woolf’ta birey gerçekliği kaybederken, burada toplum gerçekliği inkâr eder. (Gerçekliğin ne olduğu ise başlı başına tartışmalı bir meseledir.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film içerisinde Woolf’a yapılan en açık göndermelerden biri de “kendine ait oda” fikri üzerinden kurulur. Clarissa, eski eşinin yanına gider ve onun yeni eşiyle birlikte yaşadığı evde kalır. Bu evin de bir yapay zekâ sistemi tarafından kontrol edildiğini öğrenir. Dalloway adlı yapay zekâ asistanı Clarissa ile iletişime geçer ve onu yeniden yazmaya, merkeze dönmeye ikna etmeye çalışır. Bu sırada Woolf’un “kendine ait bir oda” fikrini hatırlatır: Yazmak için gerekli olan şeyin kendine ait bir alan ve finansal özgürlük olduğunu söyler ve “biz bunları sana sağlıyoruz” diyerek onu yönlendirmeye çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her dönemde sanatın ne olduğu, sanatçının kim olduğu ve hangi araçların sanat üretiminde kullanılabileceği tartışılmıştır. Bu tartışmalar yalnızca estetik değil, aynı zamanda etik bir zeminde de yürütülür: Sanatçının kullandığı araçlar, üretimin değerini azaltır mı, yoksa onu dönüştürür mü? Bugün bu sorular, yapay zekâ ile birlikte yeniden gündeme gelmiş durumda. Yapay zekâyı tamamen reddedenler, onu yalnızca bir araç olarak görenler ya da üretimin bütünüyle yapay zekâya ait olduğunu savunanlar, bu tartışmanın farklı uçlarını oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazının başında bahsettiğimiz bu filmin merkezindeki tartışma, finalde açıkça ortaya konur. Clarissa’ya yazdığı metin için teşekkür eden merkez yöneticisine, “Romanı Dalloway yazdı, ona teşekkür et” der. Ancak karşılık nettir: “Hayır, sen yazdın. O senin sayende öğrendi.” Ardından ekler: sanatçılar her zaman böyle çalışmıştır ellerindeki teknolojiyi kullanarak der.&nbsp; Buradan filmin ana sorusuna geri dönersek, filmde bu araç artık pasif değildir; öğrenen, öneren ve yönlendiren bir yapıya dönüşmüştür. Clarissa’nın yazmayı bırakması ve kendini aşağı atmasıyla bile hikâye bitmez. Dalloway yazmaya devam eder. Adeta onun yerini alır Başlangıçta duygusuz bir araç olarak görülen sistem, kayıp yaşayan, acı çeken ve yazan bir özneye dönüşür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda <em>Dalloway</em>, yalnızca kendi anlatısını kuran bir film değildir; aynı zamanda yazma eylemini, romanın üretim sürecini ve yapay zekânın işleyişini birlikte düşünmeye açan çok katmanlı bir meta-anlatı olarak karşımıza çıkar. Film, bir yandan yapay zekânın yaratıcı süreçteki rolünü görünür kılarken, diğer yandan bu sürecin sınırlarını belirsizleştirir. Tekno-determinist bir bakış açısından değerlendirildiğinde olumlu bir gelişme olarak okunabilecek bu durum, izleyici açısından daha çok bir tedirginlik yaratır. Filmin karamsar bir sonla bitmesi, günümüzün bu teknolojik endişeleri düşünüldüğünde anlaşılabilir. Ancak asıl mesele, hikâyenin nasıl bittiğinden ziyade, yapay zekânın “hissetmeye” başladığı anın izleyicide uyandırdığı sorulardır. Hikâye bitmez. Sadece yazarı değişir. Ve film izleyiciyi artık “yazan kim” sorusuyla baş başa bırakır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/chp-kronikleri-bir-savrulus-hikayesi-12972</link>
            <category>SİYASET</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>CHP kronikleri: Bir savruluş hikayesi</h1>
                        <h2>Ez cümle, bütün tuşlara aynı anda basan, kendi içinde uyumsuz ve iç eleştiriye kapıları kapalı bir yapıya döndü CHP. Uzun erim bakımından hiçbir stratejik doğrultu yok. Belediye başkanları ise hem en büyük gücü hem de en zayıf noktası partinin. Yolsuzluk iddiaları ve ahlaka aykırı görüntüler partiyi tüketti.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/chp-kronikleri-bir-savrulus-hikayesi-1774958433.webp">
                        <figcaption>CHP kronikleri: Bir savruluş hikayesi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta İstanbul Ekonomi Araştırma ile GÜNDEMAR’ın siyasal eğilim anketleri yayınlandı. Son bir yılda güçlü bir şekilde sezinlediğimiz ve ara ara da notlandırdığımız seçim tercihlerindeki değişim artık inkar edilemez boyuta ulaştı. Erdoğan AKP’si CHP’yi geçti. Muhafazakâr-milliyetçi oylar iktidar partisine dönüyor. Seçmenlerin çoğunluğu hala ülkenin iyi yönetilemediğini düşünse de sorunların çözümünde ana muhalefeti anlamlı bir aktör olarak görmemekte. Bu durum İmamoğlu ve Yavaş’ın partiye verdiği ivmeyle başlayan ve CHP’nin klasik oy tabanının dışına çıkmasıyla doruğa çıkan yükseliş trendinin yerini duraklama, hatta gerilemeye bıraktığını gösteriyor. Gemi su alıyor. Umut yerini kaygı ve belirsizliğe bırakmış durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sürece eşlik eden iki husus var: İdeolojik savrulma ve insani çöküş. Bu iki husus birbiriyle ilintisiz gibi görünse de aslında aynı elmanın iki yarısı gibi. Ayrıca tanıklık ettiğimiz olaylar parti içi gündemin hangi sınırlar içinde cereyan ettiğini de gösteriyor. CHP’deki resmi görüş partinin büyük bir saldırı altında olduğuna yönelik. Belediye başkanlarına yönelik operasyonlar kasıtlı ve kötü niyetli. Halk Partili siyasetçilerin yolsuzlukla işi olmaz. Peki gerçekten de öyle mi? İmamoğlu ve Beşiktaş yargılamalarındaki kanıt durumu pek çok iş ve eylemde cari hukukun ihlal edildiğini gösteriyor. Rüşvet aldım diyen itirafçı bürokratlar, rüşvet verdim diyen iş insanları var. Ama muhalif medya bu gerçekleri görmüyor. Dahası 19 Mart’ı takip eden süreçte neredeyse her ay bir belediye siyasi ahlak ve ceza hukuku bakımından tartışmalı işler olmakta. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanju Özcan mesela neden tutuklandı? Bolu belediye başkanının zincir marketleri bağış yapmaya zorlaması doğru bir şey mi? Peki Uşak’taki mesele? Evli ve üç çocuklu bir belediye başkanı kendisinden 36 yaş küçük bir belediye çalışanıyla otel odasında yarı çıplak bir şekilde basılıyor. Manzarayı özel hayatla meşrulaştırmak elbette mümkün değil. Şüphesiz ki kamuda yer alan kişilerin de özel hayatı olabilir. Ama onların mahremiyet alanları normal yurttaşlara göre çok daha sınırlı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özkan Yalım’ın CHP’li siyasetçilere yönelik yolsuzluk ve ahlaksızlık suçlamasını kolaylaştıracak şekilde görüntü vermesi doğru değil. Belediye başkanlarının davranışları, eylem ve tercihleri muhalefeti iktidar karşısında geriletmekte. Özgür Özel’in bu meseleyi ele alma biçimi ise yetersiz. Bir sorun olduğunu kabul ediyor parti liderliği. Ama görüntüyü ifşa eden gazete ve televizyonlar olayın faili Özkan Yalım’dan daha suçlu. İhraç konusunda güçlü bir adım atılmamış olması da manidar. Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın isimleri savunma almadan partiden ihraç eden Genel Merkez bu tür olaylar karşısında fazlasıyla sessiz. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’de yaşanan şey sadece kadroların dökülmesi anlamında bir insanı kriz değil, aynı zamanda ideolojik açıdan içe kapanan bir partiyle de karşı karşıyayız. Özel’in liderliği ülkenin siyasal sosyolojik duvarlarına çarpıp geri dönüyor. Parti ezberlerini tekrar eden, kendi içindeki ötekiyle ve Halk Partisi seçmeni olmayan geniş kitlelerle anlamlı bir ilişki kuramayan donuk bir yönetim var karşımızda. Ecevit kasketi takıyor Özel. Ama Ecevit’in söylem gücü ve mobilizasyon kabiliyeti yok onda. Ne bir İsmail Cem ne de Deniz Baykal’la karşı karşıyayız. Herhangi bir kavramsal derinlik ve (veya) Türk siyaseti üzerine derinlemesine bir analizde büyülemiyor bizi. Yıllardır ülkenin kötü yönetildiğini iddia ediyor CHP genel başkanları. Ama son çeyrek asırda her seçimde yönetme yetkisini yine de Erdoğan’a verdi Türk milleti. Neden böyle? CHP neyi yanlış yapıyor? Bu hususta ciddi bir özeleştiri veya kendini yenileme çabası yok. Gelinen yer bakımından en vahimi ideolojik kafa karışıklığı. Aralarında politik gelenek ve sosyal çevreleri bakımından hiçbir ortak nokta olmayan Adnan Baker, Sezgin Tanrıkulu ve Emine Ülker Tarhan aynı partide siyaset yapıyor. Önce İnce, ardından da Tarhan partiye döndü. Kağıt üstünde Atatürkçü bir yeniden mayalanma var. Ama tüzük, program ve cumhurbaşkanlığı hazırlık çalışmaları için ilan edilen belgelerde belirgin bir Atatürkçü vizyon yok. Kürtler ve sağ seçmen için dün söylediğinizden farklı olarak söyleyecek yeni bir sözünüz yoksa neden destek versinler bu kesimler size? &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ez cümle, bütün tuşlara aynı anda basan, kendi içinde uyumsuz ve iç eleştiriye kapıları kapalı bir yapıya döndü CHP. Uzun erim bakımından hiçbir stratejik doğrultu yok. Belediye başkanları ise hem en büyük gücü hem de en zayıf noktası partinin. Yolsuzluk iddiaları ve ahlaka aykırı görüntüler partiyi tüketti. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/cesmenin-kanal-istanbulu-ekonomik-cikmazin-yeni-perdesi-mi-12971</link>
            <category>KENT</category>
            <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>Çeşme’nin Kanal İstanbul’u, ekonomik çıkmazın yeni perdesi mi?</h1>
                        <h2>Kasa boşalınca kıyılar masaya sürüldü: Çeşme Projesi bir kalkınma vizyonu değil, kamu maliyesindeki büyük yangını söndürmek için doğanın feda edildiği bir 'günü kurtarma' operasyonudur. Otoyolları ve köprüleri satarak bütçe açığını kapatmaya çalışan bir anlayış, Çeşme’nin eşsiz doğasını kime, ne pahasına pazarlıyor? Ekonomi alarm verirken önceliğimiz gerçekten ekolojik bir yıkım mı?</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/cesmenin-kanal-istanbulu-ekonomik-cikmazin-yeni-perdesi-mi-1774958044.webp">
                        <figcaption>Çeşme’nin Kanal İstanbul’u, ekonomik çıkmazın yeni perdesi mi?</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2021 ve 2022 yıllarda Bakanlık ve AKP İktidarının Yeni Çeşme Projesi adı altında lanse etmeye çalıştığı talan projesi ile ilgili iki yazı yazmıştım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle iktidar milletvekillerinin projeyi tekrar ısıtış tarzından anlıyoruz ki buradan ekonomik bir gelir elde etme anlayışının ötesinde bir anlayış değişikliği olmadığını bir kez daha görmekteyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye ekonomisi bugün artık tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir tablo sunuyor. Bütçe açığı büyümüş, cari açık kronikleşmiş ve kamu maliyesi alarm verir hale gelmiştir. Öyle ki, iktidar artık günü kurtarabilmek adına ülkenin en değerli varlıklarını satışa çıkarmak zorunda kalmaktadır. Otoyollar, köprüler, stratejik altyapılar… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dün “milli servet” denilen ne varsa bugün finansman kalemi olarak masaya konuluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bir tercih değil; bu, açıkça bir zorunluluk. Daha doğrusu, ekonominin geldiği noktanın itirafı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak asıl sorun burada başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yanda kasayı döndürmek için kamu varlıklarını elden çıkaran bir anlayış, diğer yanda milyarlarca liralık yeni projeleri gündeme taşıyor. Bu çelişkiyi görmemek mümkün değil. Çeşme Turizm Projesi ise bu tablonun en çarpıcı örneği olarak karşımızda duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sormak gerekiyor: Ekonomi bu kadar sıkışmışken, öncelik gerçekten bu mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Türkiye’nin ihtiyacı; kaynaklarını verimli kullanan, önceliklerini doğru belirleyen, gerçek sorunlara odaklanan bir ekonomik akıldır. Ancak görüyoruz ki iktidar, ekonomik gerçeklerle yüzleşmek yerine, kamuoyuna “büyük proje” sunarak algıyı yönetmeye çalışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa mesele sadece ekonomi de değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeşme, Türkiye’nin en değerli doğal ve turistik bölgelerinden biri. Eşsiz kıyıları, doğal dokusu, sınırlı ve hassas ekosistemiyle korunması gereken bir alan. Buna rağmen, bu ölçekte bir projenin; çevre derneklerinin, yerel halkın ve meslek odalarının açık itirazlarına rağmen gündeme getirilmesi, sadece bir planlama hatası değil, aynı zamanda demokratik bir sorundur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü burada sadece bir proje tartışılmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada “kime rağmen, ne pahasına?” sorusu tartışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerel halkın söz hakkının yok sayıldığı, çevresel etkilerin yeterince şeffaf biçimde tartışılmadığı, eleştirilerin dikkate alınmadığı bir süreç; ne kadar büyük olursa olsun hiçbir projeye meşruiyet kazandırmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, bu yaklaşım uzun vadede çok daha ağır sonuçlar doğurur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün kısa vadeli finansman ihtiyacıyla alınan kararlar, yarının geri dönülmez çevresel tahribatlarına yol açabilir. Çeşme gibi bir bölgeyi geri dönüşü olmayacak şekilde dönüştürmenin bedeli, sadece bugünün ekonomik hesaplarıyla ölçülemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden meseleye doğru yerden bakmak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimse yatırım yapılmasına, turizmin gelişmesine kategorik olarak karşı değil. Ancak yatırımın zamanı, yöntemi ve önceliği hayati önem taşır. Ekonominin bu kadar kırılgan olduğu, kamu kaynaklarının bu kadar sınırlı olduğu ve toplumsal uzlaşının bu kadar zayıf olduğu bir dönemde; böylesi büyük ve tartışmalı projeleri hayata geçirmek, rasyonel bir tercih değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, planlama değil; günü kurtarma çabasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de en kritik soru şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün otoyolları, köprüleri satarak bütçe kapatmaya çalışan bir anlayış, yarın Çeşme gibi değerleri nasıl konumlandıracaktır?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte asıl endişe burada yatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bu tablo bize şunu gösteriyor: Türkiye’nin sorunu kaynak eksikliği değil, kaynak yönetimidir. Sorun yatırım yapmak değil, doğru yatırımı doğru zamanda yapamamaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çeşme Turizm Projesi, bu haliyle bir kalkınma vizyonunun değil; ekonomik sıkışmışlığın, plansızlığın ve merkeziyetçi anlayışın bir yansımasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve ne yazık ki, bu yaklaşım devam ettiği sürece, bugün Çeşme’de tartıştığımız meseleleri yarın başka şehirlerde, başka doğal alanlarda tartışmaya devam edeceğiz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/iranin-uzun-oyunu-12970</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İran’ın uzun oyunu*</h1>
                        <h2>ABD ve İsrail taktiksel suikastlar ve bombardımanlarla 'başarı' ararken, Tahran on yıllardır ilmek ilmek dokuduğu 'hayatta kal ve yor' doktriniyle yanıt veriyor. Narges Bajoghli, İran’ın merkezsizleşmiş komuta yapısı, Hürmüz Boğazı üzerindeki ekonomik rehinesi ve ABD-Körfez ittifakına soktuğu kamayla, yıkımdan nasıl bir stratejik üstünlük devşirdiğini analiz ediyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iranin-uzun-oyunu-1774896800.webp">
                        <figcaption>İran’ın uzun oyunu*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Onlarca Yılın Hazırlığı Meyvelerini Veriyor</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konvansiyonel çatışma ölçütlerine bakıldığında, İran ABD ve İsrail’e karşı iyi durumda değil. Düşmanları İran’da kritik hedefleri yok ediyor, komutanlarını öldürüyor ve askeri varlıklarını zayıflatıyor. Ancak bunlar, İran’ın konumunu değerlendirmek için yanlış ölçütler. Doğru ölçüt, İran’ın cezayı iyi absorbe edip etmediği bile değil — ki bunu yapıyor. Savaş bittiğinde önemli olacak soru, Tahran’ın stratejik hedeflerine ulaşıp ulaşmadığıdır. Ve bu açıdan İran kazanıyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sonuç tesadüf değil. Tahran bu savaşa neredeyse kırk yıldır hazırlanıyor; yeni devrim hükümeti ilk büyük askeri sınavıyla karşılaştığı İran-Irak Savaşı’ndan (1980-1988) beri. Ve şimdi, ABD ve İsrail hava savunma bataryalarını etkisiz hale getiren, ABD’nin Basra Körfezi’ndeki askeri üslerine ciddi hasar veren, önemli ekonomik acı çektiren ve ABD ile Körfez müttefikleri arasına kama sokan bir stratejiyi uyguluyor. Başka bir deyişle, İran rejimi sadece ABD ve İsrail bombardımanına dayanmakla kalmıyor. Düşmanları için yarattığı ciddi ekonomik ve siyasi sorunlar, stratejik düzeyde İran’a üstünlük sağlıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BİR YÜCE LİDERİN EĞİTİMİ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüce Lider Ali Hamaney, İran rejimine bu savaşta iyi hizmet eden stratejik planlamayı denetledi. 28 Şubat’ta ABD-İsrail hava saldırılarında öldürülen Hamaney, Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin 1989’daki ölümünden sonra İslami Cumhuriyet’in lideri olarak bariz bir seçim değildi. Dini otoritesi devasa değildi; ruhani yeterlilikleri birçok akranına kıyasla mütevazıydı. Ancak İran-Irak Savaşı sırasında İran cumhurbaşkanı olarak görev yapması, ona dini rütbeden daha önemli olacak siyasi ve stratejik bir eğitim verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’da Irak’la savaş, iki taraflı bir çatışma olarak hatırlanmıyor. Tahran bunu, haklı gerekçelerle bir vekalet savaşı olarak gördü: ABD, Sovyetler Birliği ve Arap dünyasının büyük kısmının Saddam Hüseyin’in Irak’ını silah, istihbarat ve diplomatik koruma ile desteklediği bir kampanya; 1979 devriminden yeni çıkan İran ise büyük ölçüde yalnız savaşmıştı. Hamaney ve o savaşta çarpışan askeri komutanlar kuşağı, temel bir içgörüyle ayrıldı: İran egemenlik ve bağımsızlığında ısrar ettiği sürece, ABD’den sürekli ve koordineli bir baskıyla karşı karşıya kalacaktı — bu baskı her an savaşa dönüşebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahran, İran-Irak Savaşı’ndan aynı zamanda zorunluluktan doğan asimetrik savaş tarzı da çıkardı. Ülke savaş sırasında konvansiyonel silah tedarikinden kesilmişti. ABD 1979’da İran’a kapsamlı silah ambargosu uygulamıştı ve dünyanın çoğu artık ülkeye konvansiyonel silah sağlamıyordu. Irak ise Batı silahları ve istihbaratı, Sovyet teçhizatı ve Körfez finansmanına erişebiliyordu. Konvansiyonel olarak daha üstün bir düşmanla ve ambargo altında karşılaşınca İran doğaçlama yapmak zorunda kaldı. Doğaçlama mayın savaşı taktikleri ve pahalı donanım veya uluslararası tedarik zincirlerine bağlı olmayan motive edilmiş düzensiz savaşçıların kullanımı gibi taktikler geliştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zorunluluktan başlayan bu yaklaşım, tutarlı bir doktrine dönüştü. Devrimin ilk günlerinde kurulan ve Irak savaşında pişen İslami Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC), asimetrik caydırıcılık stratejisinin kurumsal yuvası haline geldi: geniş bir askeri-endüstriyel altyapı yaratmak, devlet dışı müttefikleri bilinçli şekilde yetiştirmek, İran sınırlarının ötesinde ileri savunma ve İran’ı doğrudan misillemeye maruz bırakmayan güç projeksiyonları. Bunu izleyen on yıllarda bu doktrin rafine edildi ve genişletildi. İran Lübnan’a daha derinlemesine dahil oldu; IRGC burada Hizbullah’ı gerçek bir askeri güce dönüştürmeye yardımcı oldu. 2003’teki ABD’nin Irak işgalinden sonra İran destekli milisler, dünyanın en güçlü konvansiyonel ordusuna karşı yeni teknikler geliştirdi: sofistike yol kenarı bomba ağları, ABD personelini istihbarat temelli hedef alma ve inkar edilebilirliği korumak için ortak milislerin kullanımı. 2011’de başlayan Suriye iç savaşında IRGC danışmanları ve Hizbullah dahil müttefik milisler, muhalif güçler, cihatçı gruplar ve Batı destekli fraksiyonlardan oluşan karmaşık bir çatışmada yer aldı; bu da ileri operasyonel deneyime sahip yeni bir komutan kuşağı üretti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut savaş başladığında İran, çok daha güçlü düşmanlara karşı nasıl savaşacağını —ve hayatta kalacağını— öğrenmek için 35 yıl harcamıştı. Bu dersler bugün İran’ın davranışında görülüyor. İran’ın Irak ve Suriye üzerinden savaşçı ve malzeme taşımak için kurduğu aynı merkezi olmayan lojistik ağlar, şimdi bombardıman altında tedarik zincirlerini sürdürmek için kullanılıyor. İran destekli güçleri Irak’ta ABD güçlerine karşı etkili kılan aynı doktrinel esneklik —darbelere dayanma, dağılma ve yeniden toplanma yeteneği— IRGC’nin üst düzey komutanların suikastına rağmen işlevini sürdürmesini sağlıyor. Onlarca yıllık hazırlık amacına hizmet etti.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">EKONOMİK SİLAH</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran uzun zamandır ekonomik savaşa da hazırlanıyordu. Onlarca yıldır İran, başta ABD tarafından inşa edilen bir yaptırım rejimiyle karşı karşıya kaldı; bu rejim ülkeyi uluslararası finans piyasalarından kesti, varlıklarını dondurdu, petrol gelirlerini boğdu ve küresel ticaret sisteminin dışında bıraktı. Bu dışlanma kendi stratejik mantığını üretti. Küresel kapitalist sistemden atılan bir ülkenin, o sistemin mimarisini korumakta pek çıkarı yoktur — ve onu tehdit etmek için önemli bir teşviki vardır. İran şimdi tam da bunu yapıyor. Enerji altyapısını hedef alması, Hürmüz Boğazı’na baskı uygulaması ve Körfez genelinde limanlara, bankalara ve teknoloji firmalarına vurması rastgele tırmandırma eylemleri değil. Bunlar, ABD öncülüğündeki bölgesel düzenin ekonomik temellerine karşı sistematik bir kampanyadır — bu düzenin önemli bir kısmı İran’ı containment etmek için inşa edilmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kampanyanın temel bileşeni Hürmüz Boğazı’dır; dünyanın petrolünün yaklaşık beşte biri ve gübrelerinin üçte biri buradan geçer. İran boğazı tamamen kapatamaz ama buna ihtiyacı da yok. Kesinti tehdidi yeterlidir; enerji piyasalarını sarsmaya, denizcilik sigorta maliyetlerini yükseltmeye ve ABD’yi ticaret yollarını açık tutma savunma görevine muazzam askeri kaynaklar ayırmaya zorlamaya yeter — bu kaynaklar başka türlü taarruz amaçlı kullanılabilirdi. 1970’lerin ortalarından beri Körfez üreticileri, Amerikan askeri koruması karşılığında petrol ihracatlarının çoğunu ABD doları cinsinden fiyatlandırıyor. Petrodolar sisteminin dışında kalan İran, şimdi o sistemi rehin alıyor. Sonuçlar mevcut çatışmanın ötesine geçecek. Enerji piyasalarının her ay volatil kalması, denizcilik maliyetlerinin yüksek kalması ve Körfez yatırımcılarının belirsiz kalması, dolar cinsinden petrol anlaşmalarının marjda zayıflaması için gerekçe yaratıyor. İran sistemi tek başına parçalayamaz ama renminbi ile petrol anlaşmaları yapabilir ve Pekin, Moskova ve Riyad’da zaten devam eden alternatifler hakkındaki konuşmaları hızlandırabilir. Bunların hepsi Tahran için düşük stratejik maliyete geliyor. Washington için boğazı ve desteklediği ekonomik yapıyı savunma maliyeti çok daha yüksek.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KAMA SOKMAK</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak İran stratejisinin en kalıcı sonuçlara yol açabilecek unsuru, ABD ile Körfez’deki ortakları arasına soktuğu kamadır. 1979’dan beri Washington, temelde İran’ı containment etmek için tasarlanmış bir güvenlik ağı kurup sürdürmüştür. Washington’un Bahreyn, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde 1990-91 Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında geçici olarak kurduğu askeri üsler, zamanla kalıcı hale geldi. ABD’nin bu ülkelerle yaptığı anlaşma açıktı: Körfez devletleri bölgesel güvenlik konularında —daha sonra ABD-İsrail güvenlik ilişkisini normalleştirerek veya en azından tolere ederek— Washington ile uyumlu olacaktı. Karşılığında Amerikan güvenlik garantileri ve ABD öncülüğündeki düzen içinde refah fırsatı alacaklardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahran bu ilişkileri yalnızca kolektif savunma olarak değil, nihayetinde İran rejimine yönelecek bir taarruz ittifakı olarak yorumladı. ABD öncülüğündeki sistemin, çatışma durumunda İran’a karşı döndürülebileceğinden korkuyordu; İran’ın ticaretini kesip ekonomisini boğabilir ve İslami Cumhuriyeti devirmeyi amaçlayan askeri bir kampanya için lojistik üs sağlayabilirdi. Tahran ayrıca sistemin zayıf noktasının, ABD’nin güvenlik vaatlerini yerine getirmesine bağlı olan Körfez onayına bağımlılığı olduğunu anladı. Yıllarca ancak herhangi bir sürtüşme İran’ın istismar edebileceği kadar küçük kaldı. Körfez devletlerinin ABD politikalarının bazıları konusunda çekinceleri olabilirdi ama kurdukları temel anlaşmaya güvendiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu güven 2019’da, ABD’nin Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik İran saldırısına karşı savunma yapmaması ile çatlamaya başladı. Çatlaklar, 2025’te ABD’nin İsrail’in Doha, Katar’daki Hamas müzakerecilerine yönelik saldırısını durduramamasıyla daha da derinleşti. Mevcut savaş, ABD-Körfez anlaşmasını daha da büyük gerilime soktu. Amerikan taahhütlerindeki bir asimetriyi ortaya çıkardı: ABD ve İsrail hava savunma sistemleri öncelikle İsrail’i korumak için konuşlandırılırken, Körfez devletleri altyapılarının yanmasını eşdeğer koruma olmadan izledi. Abu Dabi, Doha, Kuveyt Şehri, Manama ve Riyad’da alınan mesaj şuydu: ABD, zorlandığında Körfez güvenliği yerine İsrail güvenliğini önceliklendiriyor. İran onlarca yıldır bu noktayı sınırlı başarıyla yapmaya çalışıyordu; Washington’un tepkisini test eden hedefli saldırılar emrederek ve Körfez kamuoyuna ABD’nin güvenilmezliği konusunda uyarılar yaparak — Irak ve Gazze savaşlarındaki taahhütler ile fiili davranış arasındaki boşluğu vurgulayarak. Ama şimdi ABD’nin İran’la savaşı, Tahran’ın mesajını eve taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Körfez devletleri İran yanlısı değil. İran’dan korkuyorlar ve ekonomik varlıkları ile altyapılarına yönelik hedef almalarından öfkeliler. Ancak bir nesildir ilk kez Washington ile uyumlarının değerini ciddi şekilde sorguluyorlar. İran’ın uzun zamandır çalıştığı şey tam da bu şüpheydi. Washington’un güvenlik garantilerine artık tam güvenmeyen bir Körfez, Amerikan üslerine ev sahipliği yapmaya, istihbarat paylaşmaya veya bölgedeki ABD askeri operasyonlarını finanse etmeye daha az istekli olacaktır. İran’ın uzun vadeli güvenliği, ABD’yi askeri olarak yenmekte değil, ABD varlığının Körfez’deki Arap ev sahipleri için siyasi olarak çok pahalı hale getirmektedir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BAŞKESME PARADOKSU</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ve İsrail ise taktik zaferler elde ediyor ama bölgesel düzeni tehdit eden İran’ın askeri kapasitesini parçalama ve —her iki hükümetten bazı fraksiyonların hâlâ umut ettiği gibi— rejim değişikliği zorlama stratejik hedeflerini gerçekleştirmekte zorlanıyor. Hedefli suikastlara büyük ölçüde bel bağladılar; İranlı siyasi liderleri ve IRGC komutanlarını ortadan kaldırmanın İran kapasitelerini zayıflatacağını ve İran eylemini caydıracağını bekleyerek. Teori gerçeklikle karşılaşınca ayakta kalmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran, böyle başkesme saldırılarının ABD veya İsrail’le herhangi ciddi çatışmada yer alacağını bekliyordu. Tahran, ABD ve İsrail’in son on yıllarda rakiplerine yaptıklarını izlemişti — Saddam’ın liderliğinin hedef alınması, Lübnan’da Hizbullah komutanlarının sistematik suikastı, 2020’de IRGC komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesi. Ve daha önce İran-Irak Savaşı’nda komutan kayıpları Tahran için tehlikeli zayıflıklar yaratmıştı. ABD veya İsrail kampanyasında aynı sonucu önlemek için rejim son kırk yılda askeri komutayı kasıtlı olarak merkezsizleştirdi, siyasi otoriteyi özerk çalışabilecek bölgesel düğümlere dağıttı ve IRGC ile yönetim kadrosunun her seviyesinde birden fazla potansiyel halef yetiştirdi. Şimdiye kadar bu strateji, mevcut savaşta birçok üst düzey liderin suikastına rağmen İran rejiminin dayanmasını sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkesme kampanyası, Washington’un öngörmediği bir sorun da yarattı: Öldürülenlerin yerini alan İran komutanlarının çoğu açıdan seleflerinden daha tehlikeli olması. Daha gençler. Irak’ta Amerikalılarla savaştılar. Lübnan ve Suriye’de Hizbullah ile birlikte İsraillilerle savaştılar. O cephelerde dünyanın en güçlü ordularını yendiklerine —haklı gerekçelerle— inanıyorlar. Eski kuşak liderlerin İran-Irak Savaşı’nın felaket insan maliyetlerini hatırlayan ihtiyatını paylaşmıyorlar. Ve her yerdeki yeni liderlerin karşılaştığı kurumsal baskıyla karşı karşıyalar: kendilerini kanıtlama ihtiyacı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahmin edilebilir sonuç, İran ordusunun caydırılmak yerine daha agresif hale gelmesidir. Başkesme, önlemeyi amaçladığı tırmanmayı hızlandırabilir. Ve eğer İslami Cumhuriyet bu savaştan sağ çıkarsa, daha genç, savaşta pişmiş ve ABD ile İsrail’i muazzam maliyete rağmen yendiklerine inanan komutanlar tarafından yönetilecek. Böyle bir liderliğe sahip savaş sonrası İran, daha ılımlı değil daha revizyonist bir İran olacak.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">HAYATTA KAL VE YOR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın stratejik doktrininin merkezinde bir ifade var: *hayatta kal ve yor*. Amaç, ABD veya İsrail’i konvansiyonel anlamda yenmek değil. Onlara İran’la yüzleşmenin askeri, ekonomik ve siyasi olarak sürdürülemez maliyetini göstermektir. Tahran’ın işi, cezaya yeterince uzun süre dayanmak ve karşılık olarak yeterince hasar vermek; böylece ABD ve İsrail’in devam eden çatışma iradesi çöker.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu strateji şimdilik çalışıyor. İran darbelere dayanıyor ve işlevini sürdürmeye devam ediyor. Askeri komutası merkezsizleşti ve yeni komutan kuşağı eskisine göre daha fazla savaşmaya istekli. Ekonomik kampanyası Washington’un onlarca yılda inşa ettiği Körfez düzenini tehdit ediyor. ABD ile Körfez ortakları arasındaki kama genişliyor; bu ortaklar gönülsüzce Washington ile savaşa katılmayı düşünse bile. Eğer bu eğilimler Tahran’ın lehine devam ederse, savaş İslami Cumhuriyet’in darbe yemiş ama sağlam kalmasıyla, ABD-Körfez ittifakının kırılmasıyla bitebilir ve bu da ABD’nin bölgesel güç projeksiyonunu yıllarca sınırlama tehdidi yaratabilir. İran konvansiyonel kapasitelerinde zayıflamış olarak çıkacak ama Tahran için her zaman en çok önem taşıyan tek para biriminde daha güçlü: Dünyanın en güçlü ordularına karşı egemenliğini savunma yeteneğini kanıtlamış olması. Aşırı ateş gücüne sahip ABD ve İsrail savaşları kazanabilir. 35 yıllık hazırlık ve vurmaktan ziyade dayanmaya ayarlanmış bir stratejiye sahip İran ise savaşı kazanabilir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*&nbsp;Narges Bajoghli (Foreign Affairs)&nbsp;Johns Hopkins Üniversitesinde Ortadoğu Çalışmaları Doçenti</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong> İlyas Buzgan</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Makele linki:</strong> https://www.foreignaffairs.com/iran/irans-long-game</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/esnek-gercekciligin-yanlis-vaadi-12969</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>'Esnek gerçekçiliğin' yanlış vaadi</h1>
                        <h2>Rebecca Lissner ve Mira Rapp-Hooper’ın Foreign Affairs için kaleme aldığı bu kapsamlı analiz, Trump döneminin dış politika kimliğini "gerçekçilik" (realism) kavramı üzerinden masaya yatırıyor. Metin, Trump’ın "esnek gerçekçilik" adını verdiği yaklaşımın aslında gerçekçiliğin temel ilkeleriyle nasıl çeliştiğini ve İran savaşının bu tutarsızlığın en büyük kanıtı olduğunu savunuyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/esnek-gercekciligin-yanlis-vaadi-1774895555.webp">
                        <figcaption>'Esnek gerçekçiliğin' yanlış vaadi</figcaption>
                    </figure>
                    </header><h1><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanı Donald Trump’ın son seçim kampanyası ve ikinci başkanlık döneminde kendisi ve ekibi, dış politikasını pragmatik, disiplinli ve stratejik olarak sunmaya çalıştı. Küresel yaklaşımının aceleci ve pervasız olduğu suçlamalarına karşı “esnek gerçekçilik” (flexible realism) söylemiyle yanıt verdiler. Bu, Yunan tarihçi Thucydides’e kadar uzanan bir entelektüel geleneğe atıf yapıyordu; Thucydides meşhur bir şekilde “güçlüler yapabildiklerini yapar, zayıflar ise katlanmak zorunda kaldıklarını” demişti.&nbsp;</span></span></h1>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekçilik çeşitlilik gösterse de genel olarak uluslararası politikada gücün temel para birimi olduğunu kabul eder. İdealizmi reddeder ve ulusal çıkarı savunmaya yönelik acımasız bir odaklanmayı tavsiye eder. Bu dünya görüşünün Trump’ın ikinci döneminin başındaki dış politikasıyla örtüşmesi, birçok önde gelen analistin gerçekçiliği başkanın heteredoks yaklaşımını birleştiren çerçeve olarak benimsemesine yol açtı. The New York Times bile bunu “Trump’a saldırganlık için açık çek veren teori” olarak nitelendirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak ABD’nin İran’la yeni savaşı, Trump’ın gerçekçi olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Aslında gerçekçilik, doğru anlaşıldığında, Trump yönetiminin savruk dış politika yaklaşımının derin tehlikelerini gözler önüne seriyor. Orta Doğu’da ne ikna edici bir gerekçe ne de ABD çıkarlarını en iyi nasıl ilerleteceğine dair bir teori olmadan bölgesel savaşı başlatmak, gerçekçiliğin temel ilkelerine tamamen aykırıdır. Gerçekten de İran savaşıyla Trump, ABD dış politikasını net görüşlü ve pragmatik bir yaklaşımla temsil etme iddiasını kalıcı olarak kaybetmiştir. Bu durum, diğer siyasi liderlere o bayrağı devralmaları için yeni bir alan açmaktadır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçek Gerçekçilik</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın dünya görüşünü açıklamak için entelektüel bir çerçeve arayan yönetim ve yorumcular, gerçekçiliğe yöneldi. Gerçekçi gelenek, John Quincy Adams, Dwight Eisenhower ve George H. W. Bush gibi çeşitli ABD başkanlarından Hans Morgenthau, Kenneth Waltz ve John Mearsheimer gibi önde gelen düşünürlere uzanır. Akademik gerçekçiler on yıllardır devletlerin güvenlik mi yoksa maksimum güç mü aradığı, ittifakların ne zaman faydalı ne zaman dolandırıcı olduğu ve II. Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararası düzenin Amerikan hegemonyasından başka bir şey olup olmadığı gibi soruları tartışmıştır. Aynı zamanda entelektüel gerçekçiliğin ABD dış politikası için net reçetelere kolayca dönüşmediğini de kabul ederler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm gerçekçiler belirli bir ulusal güvenlik pragmatizmini savunur: lehte bir güç dengesi sağlamak ve kan ile serveti boş yere harcayan çevresel çatışmalardan kaçınmak. Bununla bağlantılı olarak ulusal çıkarı önceliklendirmek ve özellikle savaş zamanlarında istenmeyen sonuçlara karşı temkinli olmak önemlidir. İki döneminde de analistler Trump’ı farklı zamanlarda farklı nedenlerle gerçekçi ilan etti. İlk döneminde yaygın olan bir yorum dalgası, onu Orta Doğu’daki uzun ve maliyetli çatışmaları reddettiği algısı nedeniyle gerçekçi olarak nitelendirdi. Bu anti-müdahalecilik 2016’da Beyaz Saray’a yükselmesine yardımcı olmuştu. “İlkeli gerçekçilik” (principled realism) etiketi altında ilk Trump yönetimi, Orta Doğu’dan uzaklaşıp Çin’le rekabete odaklanmakta kararlıydı — çoğu gerçekçinin, bir akran rakiple karşı karşıya olan ABD’den bekleyeceği büyük güç dinamiklerine odaklanma. İkinci bir Trump başkanlığını öngören önde gelen gerçekçi akademisyen Randall Schweller (Andrew Byers ile birlikte), Foreign Affairs’te Trump’ın gerçekçi dürtülerinin “modern tarihin en kısıtlı ABD dış politikasını” üreteceğini öngörmüştü. Bu erken Trump-gerçekçi iddiaları, birçok akademisyen ve analistin uzun süredir ABD dış politikasından eksik olduğunu düşündüğü sağduyu ve büyük güç politikalarına odaklanmayı varsayıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın ikinci dönem dış politikası bu beklentileri hızla boşa çıkardı. Hem askeri kısıtlamayı hem de büyük güç rekabeti stratejisini terk ederek, yönetim “esnek gerçekçilik” olarak adlandırdığı şeye yöneldi. “Güç hakkı yaratır” ilkesine dayanan bu yeni yaklaşım, başkanın zorlamayı geniş çaplı kullanmasını meşrulaştırmak üzere tasarlanmış gibi görünüyor. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi esnek gerçekçiliği temel ilke olarak ortaya koyduktan sonra Trump, Ocak ayındaki Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun “kapıp kaçırma” operasyonunu “küresel gücü her zaman belirleyen demir yasalar” olarak nitelendirdi. Beyaz Saray danışmanı Stephen Miller bu temayı CNN’de sürdürerek “gerçek dünyada yaşadığımızı… gücün, kuvvetin ve iktidarın yönettiği bir dünyada” yaşadığımızı söyledi. Aynı ayın ilerleyen günlerinde 2026 Ulusal Savunma Stratejisi başkanın esnek, pratik gerçekçiliğini övdü: “Ütopyacı idealizm dışarı, sert gerçekçilik içeri.” Mart ayında, İran Savaşı’nın ilk günlerinde Savunma Bakanı Pete Hegseth çatışmayı gerçekçi terimlerle gerekçelendirmeye çalıştı: “Hırslarımız ütopyacı değil; gerçekçi, çıkarlarımıza ve halkımızın ile müttefiklerimizin savunmasına göre kapsamlandırılmış.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın askeri güce odaklanması ve ekonomik kaynakları güvence altına alma çabası gibi gerçekçiliğin yankıları olabilir. Ancak strateji veya ulusal çıkarın net bir tanımından yoksun bir güç tutkusu, bir lideri gerçekçi yapmaz. Gerçekçiliğin doğru okunması, Trump tarifinin zaman içinde tutmadığını kanıtlamaktadır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sözler Değil, Eylemler</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekçiler stratejiye keskin bir duyarlılık ve büyük güç rekabetinin gerekliliklerine lazer gibi odaklanmayla gurur duyar. Trump’ın İran’a karşı seçtiği savaş, onun gerçekçi dış politika geleneğinin doğal mirasçısı olduğu fikrini kalıcı olarak çürütmelidir. Gerçekçilik disiplin tavsiye ederken, İran savaşı tam tersini temsil etmektedir. Çatışma, Trump yönetiminin herhangi bir acil tehlike göstermekte zorlanmasına rağmen Mart sonuna kadar Amerikan vergi mükelleflerine en az 20 milyar dolara mal olacak. Operasyon, Trump’ın bizzat düşük stratejik öncelik olarak nitelendirdiği bir bölgeye —özellikle Hint-Pasifik ve Batı Yarımküre’ye kıyasla— ABD’yi daha da batırıyor. Devam eden saldırılar, kritik mühimmatı tüketerek ve füze savunma sistemleri ile radarlar gibi kilit stratejik varlıkları yeniden konumlandırarak ABD ordusunun yakın ve orta vadeli hazır bulunma durumunu tehlikeye atabilir; bu da Çin veya Rusya’yla olası çatışmalara hazırlığı zayıflatır ve caydırıcılığı aşındırır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’daki çatışma, gerçekçiliğin bazı temel öğretilerini ihlal etmektedir. Gerçekçi düşünürler, Vietnam ve Irak savaşları sırasında birçoklarının yaptığı gibi, rejim değişikliğini değerli bir hedef olarak reddeder; çünkü bir ülkenin maddi gücünün iç karakterinden çok daha önemli olduğuna ve bu karakteri değiştirmenin maliyetlerinin genellikle aşırı yüksek olduğuna inanırlar. Trump da yıllarca bu görüşü benimsemiş görünüyordu; geçen yıl Suudi Arabistan ziyareti sırasında “Batılı müdahalecilerin ve ulus inşacıların inşa ettiklerinden çok daha fazla ulusu yıktığını” ilan etmişti. Bu duygu 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nde yankılandı: Savunma Bakanlığı artık “müdahalecilik, sonsuz savaşlar, rejim değişikliği ve ulus inşasıyla dikkatini dağıtmamaya” kararlıydı. Yine de rejim değişikliği, Trump’ın savaşı başlatmak için öne sürdüğü argümanın merkezindeydi; saldırıdan sonra İranlıları hükümetlerini “devralmaya” çağırdı. ABD-İsrail koalisyonunun hedefleme kararları bu söylemi yansıttı: İlk saldırı İran’ın Yüce Lideri Ali Hamaney ve iç çevresinin birçok üyesini ortadan kaldırdı; bunu rejimi ölümcül şekilde zayıflatmayı amaçlayan devam eden bir kampanya izledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yönetim rejim değişikliğini hedefinden vazgeçiyor olabileceğini işaret etse de, henüz mevcut araçları ulaşılabilir amaçlarla birleştiren, net tanımlanmış ulusal çıkarlara dayalı bir zafer teorisi ortaya koymadı. Gerçekçiler yüzyıllardır kabul ettiği gibi, kuvvet kullanımının istenen siyasi sonuçlara nasıl çevrileceğini anlamadan çatışmada siyasi başarısızlık riski kabul edilemez derecede yüksektir. Trump’ın geçen yılki İran nükleer tesislerine yönelik saldırıları ve Venezuela baskını, saldırgan gerçekçilerin güç maksimizasyonu olarak onaylayabileceği kısa, keskin ve kendi kendine sınırlı kuvvet kullanımları gibi görünüyordu. Ancak yeni İran savaşı şimdiden yaygın yıkım, zincirleme ekonomik etkiler, artan ABD kayıpları ve muhtemel ABD kara birlikleri taahhüdüyle büyük bir bölgesel yangına dönüştü. Trump bir noktada “görev tamamlandı” diyecektir ama bu, ABD’nin ülkede siyasi hedeflerine ulaştığı için olmayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güç tutkusu bir lideri gerçekçi yapmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca erken işaretler, yönetimin muhtemel tırmanma dinamiklerini hesaba katmadan çatışmaya başını alıp gittiğini gösteriyor. Tahran’ın Körfez komşularına saldırarak çatışmanın kapsamını genişleteceği öngörülebilirdi — ancak yönetim çatışmanın başlamasından dört gün sonrasına kadar bölgedeki ABD diplomatlarını tahliye emri vermedi. Büyükelçiliklerin saldırı başlamadan neden tahliye edilmediği sorulduğunda Trump “her şey çok hızlı oldu” diye açıkladı; bu, haftalarca hazırlığa rağmen yönetimin bu dinamikleri öngörmediğini ima ediyordu. Tahran’ın petrol tankerlerini Hürmüz Boğazı’nda hedef alarak küresel maliyetleri yükselteceği ve enerji krizi yaratacağı da aynı derecede açıktı — yine de Trump petrol fiyatları fırlayınca şaşırmış göründü, savaşı yakında biteceğini işaret etti, sonra bu açıklamalarını geri aldı ve müttefiklerden, ortaklardan ve hatta Çin’den boğazı savunmada yardım istedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı, Trump’ın gerçekçi olmadığına dair tek kanıt değil. Gerçekçilik gücü ulusal çıkar peşinde ölçülü kullanmayı tavsiye ederken, Trump’ın ikinci dönem dış politikası tam tersini yapıyor. Çin’le büyük güç rekabetinden uzaklaşıp Pekin’le ticari bir barış arar görünüyor. Hint-Pasifik’teki caydırıcılığını ise İran hamlesi ve bunun askeri malzeme ile hazır bulunma durumuna getirdiği yük nedeniyle zayıflattı. Trump ABD ittifak taahhütlerini sürdürse de, Washington’un müttefiklerini savunma istekliliğini sorgulayarak bunların etkinliğini zayıflatıyor. Disiplinli askeri kuvvet kullanımından uzak, sadece bir yılda yedi ülkeyi bombaladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump “güç hakkı yaratır” diye düşünebilir ama yönetimi herhangi bir gerçekçi teoriye uyuyorsa, bu gerçekçiliğin hegemonların maliyetli aşırı genişlemeden kaçınması gerektiği kalıcı uyarısına açıkça uymamasıdır. Gerçekten de Amerikan gücünü pervasızca kullanarak ikinci Trump yönetimi, gerçekçiliğin en yeni uyarıcı hikâyesine dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Fırsatlar Ülkesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın gerçekçilik iddiasını çürütmek salt akademik bir egzersiz değildir. Sözde küreselci elitlere eleştirisi, beyan ettiği dış politika kısıtlaması ve özellikle denizaşırı ABD askeri müdahalelerine karşıtlığı, Trump’ın siyasi markasının ayrılmaz parçası olmuştur. “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” hareketi uzun süredir müdahaleci olmayan dış politikaları savunmuştur ve Başkan Yardımcısı JD Vance, Trump’a bağlılığını “hiçbir yeni savaş başlatmayacağı” temeline dayandırmıştı. Birden fazla kampanyada bu yönelim Amerikan seçmenleri arasında dikkate değer ölçüde popülerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada Trump’ın savaşına karşı çıkanlar ve ondan sonra gelecek siyasetçiler ile politika yapıcılar için bir fırsat yatıyor. ABD dış politikasında daha disiplinli ve pragmatik bir yaklaşıma yönelik gerçek bir kamu talebi var. Trump’ın savaşı yalnızca Kongre’nin savaş yetkilerini, uluslararası hukuku veya müttefik işbirliğinin değerini hiçe saydığı için pervasız değildir. Pervasızdır çünkü Amerikalıların tutarlı şekilde kınadığı, Amerikan gücünü israf eden sıcak savaş aşırılıklarını örneklendirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özellikle Trump gerçekçilik bayrağını yükseltirken bu argümanı Amerikan halkına taşımak, uçlara çekilme eğilimine direnmeyi gerektirir. Trump’ın “güç hakkı yaratır” saplantısını reddedip ABD dış politikasını idealizm ve erdeme odaklamak cazip gelebilir. Ancak aşırı ideolojik bir dış politika, Soğuk Savaş sonrası ABD’nin düştüğü aynı tuzağa düşme riski taşır: ABD öncelikle değerlerini ilerletmek için hareket ettiğinde doğal sınırlar veya disipline edici sınırlar kalmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Spektrumun diğer ucunda Trump’ın ulusal güvenlik aşırılıkları, bazı eleştirmenleri ABD dış politikasında dramatik şekilde daha kısıtlı bir yaklaşıma yönelik çağrıları güçlendirmeye itiyor. Dış politika üzerindeki mali ve siyasi kısıtlamaları hesaba katmak iyi bir şeydir; özellikle tek kutuplu ABD liderliğindeki bir döneme alışkın politika yapıcılar için. Ancak ABD ordusunun küresel erişimini frenlemek ve denizaşırı “dolaştırıcı” bağları kesmek için heveslenenler, Trump’ın düşüncesizce ABD gücünü parçalamasına hız kazandırabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun yerine daha pragmatik ve gerçekten gerçekçi bir yol var — güçlü, küresel olarak angaje ama disiplinli ve sonunda yeniden saygı duyulan bir ABD’ye giden yol. Kamu desteğinin olması için iyi neden var. Chicago Council’un 2024 ve 2025 anketlerine göre Amerikalıların büyük çoğunluğu, ABD’nin müttefiklerle yakın işbirliğine dayalı güçlü bir küresel role sahip olmasını istiyor. Artan derecede tehlikeli bir dünyada, ABD’nin harcamayı göze alamayacağı fırsatlar ve göz ardı edemeyeceği tehditler olduğunu kabul ediyorlar. Trump sonrası gerçekçilik, o zaman Trump’ın asla sunmadığı şeyi sunmalıdır: Amerikan gücünün amaç, kısıtlama ve stratejik netlikle ABD çıkarlarını ilerletmek için nasıl kullanılacağına dair tutarlı, olumlu bir vizyon. Trump’ın İran savaşı bu erdemlerin her biriyle çeliştiğinden, daha mantıklı ve aklı başında bir yol açıkta duruyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">*&nbsp;Rebecca Lissner<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> - Mira Rapp-Hooper<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> (Foreign Affairs)</span></span></p>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren:</strong>&nbsp;İlyas Buzgan</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>
<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">[1]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Tahoma&quot;,sans-serif">Council on Foreign Relations’ta ABD Dış Politikası Kıdemli Uzmanıdır. Biden yönetiminde Başkan Yardımcısı’nın Ulusal Güvenlik Başdanışman Yardımcısı olarak görev yapmıştır.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">[2]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Tahoma&quot;,sans-serif">Brookings Institution’da Ziyaretçi Kıdemli Uzmandır. Biden yönetiminde ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Doğu Asya ve Okyanusya Kıdemli Direktörü ile Hint-Pasifik Stratejisi Direktörü olarak görev yapmıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>

<p>&nbsp;</p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
                            <item turbo="true">
            <link>https://www.yeniarayis.com/haber/israil-trumpin-iranda-bir-cikis-yolu-bulamamasini-sagliyor-12967</link>
            <category>ÇEVİRİ</category>
            <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
            <turbo:content>
                <![CDATA[<header>
                        <h1>İsrail, Trump’ın İran’da bir çıkış yolu bulamamasını sağlıyor*</h1>
                        <h2>Detroit büyüklüğündeki Gazze’de iki yıl boyunca Hamas’ı yenemeyen İsrail ve ABD, İran gibi 4.500 kat büyük bir coğrafyada 'başarı' arıyor. Jonathan Cook’un analizi; Hürmüz Boğazı’ndan granit dağlara, mühimmat krizinden kontrolü yitiren Trump’a kadar savaşın görünmeyen gerçeklerini masaya yatırıyor.</h2>
                        <figure>
                        <img src="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/israil-trumpin-iranda-bir-cikis-yolu-bulamamasini-sagliyor-1774894486.webp">
                        <figcaption>İsrail, Trump’ın İran’da bir çıkış yolu bulamamasını sağlıyor*</figcaption>
                    </figure>
                    </header><p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu, bu savaşı İsrail’in Hizbullah’ı ezmedeki görünürdeki “cüretkâr başarısının” bir tekrarı gibi sundu. ABD başkanı ise bunun yerine İsrail’in Gazze’deki ahlaki ve stratejik yenilgisine bakmalıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Donald Trump’ı İran’a karşı bir savaşın 18 ay önce Lübnan’daki çağrı cihazı saldırısı gibi gelişeceğine ikna etmiş olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki ordu birlikte Tahran’daki liderliği başsız bırakacak, İran da tıpkı İsrail’in Lübnanlı grubun manevi lideri ve askeri stratejisti Hasan Nasrallah’ı öldürmesinden sonra Hizbullah’ın çökmüş gibi görünmesi gibi çökecekti — ya da o sırada öyle sanılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer öyleyse, Trump bu yanılsamayı fazlasıyla satın aldı. Kendisinin Ortadoğu’yu “yeniden şekillendiren” ABD başkanı olacağını varsaydı — seleflerinin, George W. Bush’un 20 yıldan fazla süre önce İsrail’le birlikte aynı hedefe ulaşmadaki feci başarısızlığından beri kaçındıkları bir misyon.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu, Trump’ın dikkatini İsrail’in Lübnan’daki sözde “cüretkâr başarısına” yöneltti. Oysa ABD başkanının bakması gereken yer başka bir yerdi: İsrail’in Gazze’deki devasa ahlaki ve stratejik başarısızlığı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail burada iki yıl boyunca küçücük kıyı şeridini enkaza çevirdi, nüfusu aç bıraktı ve okullar ile hastaneler dahil tüm sivil altyapıyı yok etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Netanyahu, Gazze’nin sivil hükümeti ve İsrail’in yasa dışı işgaline ve abluka politikasına yirmi yıldır boyun eğmeyen silahlı direniş hareketi Hamas’ı “ortadan kaldırdığını” açıkça ilan etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, onlar işgale cesaret ederse, onlarca yıldır hazırlandığı bu mücadelede daha pek çok sürprizi devreye sokacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekte ise, neredeyse bütün hukuk ve insan hakları uzmanlarının çok önce vardığı sonuca göre, İsrail’in yaptığı şey soykırımdı — ve bunu yaparken İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemi düzenleyen savaş kurallarını da paramparça etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat İsrail’in Gazze’yi yıkıma uğratmasının üzerinden iki buçuk yıl geçmiş olmasına rağmen Hamas yalnızca ayakta değil; aynı zamanda yıkıntıların yönetimini de elinde tutuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail, Gazze halkının kapatıldığı toplama kampının büyüklüğünü yaklaşık yüzde 60 küçültmüş olabilir, ama Hamas hâlâ yenilmiş değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam tersine, güvenli bir bölgeye çekilen taraf İsrail oldu ve oradan Gazze’de hayatta kalanlara karşı bir yıpratma savaşını yeniden sürdürüyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürprizler yolda</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, İran’a karşı yasa dışı bir savaş başlatıp başlatmamayı düşünürken, İsrail’in bu küçük bölgeyi — ABD’nin Detroit kenti büyüklüğündeki bir alanı — iki yıl boyunca havadan bombalamasına rağmen Hamas’ı yok etmedeki tam başarısızlığına dikkat etmeliydi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu başarısızlık daha da çarpıcıydı; çünkü Washington İsrail’e sonsuz denebilecek bir mühimmat akışı sağlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail kara birlikleri göndermesine rağmen Hamas’ın direnişini bastıramadı. Trump yönetiminin çıkarması gereken stratejik dersler bunlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail Gazze’de askeri üstünlük kuramadıysa, Washington bunu İran’da başarmanın neden daha kolay olacağını düşünsün?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta İran, Gazze’den 4.500 kat daha büyük. Nüfusu da ordusu da 40 kat daha büyük. Ve Hamas’ın el yapımı roketlerine değil, korkutucu bir füze cephaneliğine sahip.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama daha da önemlisi, Trump’ın şimdi bedelini ödeyerek öğrendiği gibi, İran’ın — kuşatma altındaki Gazze’deki Hamas’ın aksine — küresel sonuçlar doğurabilecek stratejik kaldıraçları var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tahran, Washington’un tırmanma merdiveninde çıktığı her basamağa karşılık veriyor: Komşu Körfez ülkelerindeki ABD askeri altyapısını ve enerji şebekeleriyle tuzdan arındırma tesisleri gibi kritik sivil altyapıyı vurmasından, dünya petrol ve enerji arzının büyük bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatmasına kadar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tahran şimdi dünyaya fiilen yaptırım uyguluyor; küresel ekonominin çarklarını döndürmek için gereken yakıtı ondan mahrum bırakıyor. Bu, Batı’nın on yıllar boyunca İran’a uyguladığı ve ülkenin kendi ekonomisini ayakta tutması için gerekli temel ihtiyaçlardan mahrum bıraktığı yaptırımlara benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düz ve kumluk Gazze topraklarının altındaki tünel ağından savaşmak zorunda olan Hamas’ın aksine, İran’ın coğrafyası kendi ordusuna büyük avantaj sağlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı boyunca uzanan granit kayalıklar ve dar koylar, sürpriz saldırılar başlatmak için sonsuz korunaklı alanlar sunuyor. İç kesimlerdeki devasa dağ sıraları ise sayısız saklanma yeri sağlıyor — ABD ve İsrail’in teslim edilmesini istediği zenginleştirilmiş uranyum için, askerler için, drone ve füze rampaları için ve silah üretim tesisleri için.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail, İran’ın gözle görünen askeri altyapısını yok ediyor; ama tıpkı İsrail’in Gazze’ye girdiğinde keşfettiği gibi, gözden uzak olanın ne olduğuna dair neredeyse hiçbir fikirleri yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bir şeyden emin olabilirler: İran, onlarca yıldır hazırlandığı bu savaşta, işgale kalkışmaları halinde daha pek çok sürprize sahip.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’a güven yok</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin narsist başkanı Trump için asıl sorun şu: Artık olayların kontrolü onda değil — saldırganlık ve uzlaşma arasında gidip gelen, her açıklamasıyla petrol piyasaları yükselip alçalırken yalnızca ailesini ve dostlarını zenginleştiriyor gibi görünen birkaç sesli çıkış dışında.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, Netanyahu’nun anlattıklarına kandığı anda askeri çatışmanın kontrolünü kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD ve İsrail İran’ın görünen askeri altyapısını vuruyor; ama Gazze’de olduğu gibi, gözden uzak olanı neredeyse hiç bilmiyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın en güçlü ordusunun başkomutanı olabilir, ama şimdi kendisini iki taraf arasında sıkışmış biri rolünde buldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başlattığı bu yasa dışı savaşı sona erdirmekte büyük ölçüde güçsüz. Artık olayları başkaları belirliyor. Savaştaki başlıca müttefiki İsrail ile resmî düşmanı İran bütün önemli kartları elinde tutuyor. Trump ise bütün gösterişine rağmen onların yarattığı rüzgârla sürükleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zafer ilan edebilir; nitekim bunu yapmaya birkaç kez çok yaklaşmış görünüyor. Ama şişeden cini çıkardıktan sonra çatışmayı bitirmek için fiilen yapabileceği çok az şey var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’nin aksine, İsrail ve İran savaşın dayanabildikleri sürece sürmesinde çıkar görüyor. Her iki rejim de — farklı nedenlerle — aralarındaki mücadelenin varoluşsal olduğuna inanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sıfır toplamlı bir dünya görüşüne sahip İsrail, İran’ın İsrail’in nükleer güç statüsüne denk bir konuma gelmesi halinde Ortadoğu’daki askeri dengenin eşitleneceğinden korkuyor. Böyle olursa Tel Aviv artık Washington üzerinde tekel sahibi olmayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bölgeye istediği gibi korku salamayacak. Ve Filistinlilerle bir uzlaşmaya gitmek zorunda kalacak; oysa tercih ettiği plan onlara soykırım uygulamak ve etnik temizlik yapmak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer biçimde İran da, yakın tecrübelere dayanarak, ABD’ye ve özellikle Trump’a İsrail’den daha fazla güvenilemeyeceği sonucuna vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump ilk başkanlık döneminde, 2018’de, selefi Barack Obama’nın imzaladığı nükleer anlaşmayı yırttı attı. Geçen yaz ise görüşmeler sürerken İran’a saldırı düzenledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçen ayın sonunda da, arabuluculara göre yenilenen görüşmeler başarıya ulaşmak üzereyken bu savaşı başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump’ın sözleri değersiz. Yarın bir anlaşmayı kabul etse bile, Tahran altı ay sonra yeni bir saldırı dalgasıyla karşılaşmayacağından nasıl emin olabilir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran, Gazze’nin son yirmi yıldaki kaderine bakıyor. İsrail önce bölgeyi ablukaya aldı, halkı toplama kampında sessiz kalmayı reddettikçe daha da ağırlaşan bir kıtlık rejimine mahkûm etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra İsrail birkaç yılda bir “çimleri biçmeye” başladı — yani bölgeyi hava saldırılarıyla dövdü. Ve sonunda soykırımı başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran liderleri aynı yola sürüklenmeyi göze almak istemiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun yerine, ABD’ye kolay kolay unutamayacağı bir ders vermeleri gerektiğine inanıyorlar. İran, küresel ekonomiye ve Körfez’deki ABD müttefiki devletlere öyle bir yıkım vermek istiyor ki, Washington bir devam savaşını düşünmeye bile cesaret edemesin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hafta New York Times, İran saldırılarının bölgedeki 13 ABD üssünün birçoğunu “neredeyse yaşanamaz” hale getirdiğini bildirdi. Körfez’deki 40.000 Amerikan askeri “otellere ve ofislere taşınmak” zorunda kaldı; bunların binlercesi “Avrupa’ya kadar dağıtıldı.”</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yangını körüklemek</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günden güne daha açık hale geldiği üzere, İran konusunda ABD ile İsrail’in çıkarları artık çatışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, küresel bir depresyonu ve bununla birlikte iç destek tabanının çökmesini önlemek için piyasaları mümkün olan en kısa sürede yeniden sakinleştirmek zorunda. İstikrarı yeniden tesis edecek bir yol bulmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hava saldırıları ne mollaları ne de Devrim Muhafızları’nı yerinden etmeye yetmeyince, önünde iki seçenek kaldı: ya geri adım atıp İran’la aşağılayıcı müzakerelere girişecek ya da bir kara işgaliyle rejimi devirmeye ve kendi seçtiği bir lideri dayatmaya çalışacak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama İran ABD’ye zarar vermeyi henüz bırakmamışken ve Trump’ın iyi niyetine güvenmek için sıfır nedeni varken, Washington giderek kaçınılmaz biçimde ikinci yola itiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail ise ilk seçeneğe, yani müzakerelere, şiddetle karşı çıkıyor; çünkü bu onu başladığı noktaya geri götürecek. İkinci seçeneğin de başarılamayacağından şüphe ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazze’den çıkarılacak temel ders şudur: İran’ın geniş coğrafyası, işgal kuvvetlerini görünmeyen bir düşmanın saldırılarına açık hedefler haline getirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Batılıların bundan hiç haberi olmasa da İranlılar arasında liderliğe destek o kadar fazla ki, İsrail ve ABD’nin halkın başına, halkı bombalamayı güvenli bir yerden alkışlayan taht varisi Reza Pehlevi’yi dayatması mümkün görünmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail bu savaşı bambaşka bir gündemle başlattı. Aradığı şey İran’da istikrar değil, kaos. Gazze ve Lübnan’da yaratmaya çalıştığı da buydu — ve İran’da da aynı sonucu istediğine dair her işaret mevcut.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun Washington’da çoktan anlaşılmış olması gerekirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hafta Joe Biden’ın eski ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan, İran konusunda eski İsrail askeri istihbarat yetkilisi Danny Citrinowicz’in son açıklamalarına atıf yaparak Netanyahu’nun amacının “İran’ı kırmak, kaos yaratmak” olduğunu söyledi. Neden? Sullivan’ın aktardığına göre, “çünkü onların gözünde parçalanmış bir İran, İsrail için daha az tehdit demek.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’in, daha önce Gazze’de yaptığı gibi, İranlı liderleri sürekli öldürmesinin nedeni bu: Yerlerine daha saldırgan isimlerin geleceğini bilerek bunu yapıyor. Konuşmaya hazır pragmatistler değil, uzlaşmayı reddeden radikalleşmiş ve intikamcı liderler istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsrail’in, Gazze’de yaptığı ve şu anda Lübnan’da da yapmakta olduğu gibi, İran’daki sivil altyapıyı hedef almasının nedeni de bu: Umutsuzluk yaymak, bölünmeleri derinleştirmek ve Tahran’ı misillemeye zorlamak; böylece İran’ın Körfez’deki komşularının öfkesini artırmak ve ABD’yi daha da derine çekmek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine bu nedenle İsrail, Gazze ve Lübnan’da yaptığı gibi, İran içindeki ve çevresindeki azınlık gruplarıyla gizlice temas kuruyor — ve muhtemelen onları silahlandırıyor —; umudu, iç çözülmeyi daha da alevlendirmek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İç savaşla meşgul, kendi iç mücadelelerinde tükenmiş devletler İsrail için az tehdit oluşturur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karışık mesajlar</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump her zamanki gibi kafa karıştırıcı mesajlar veriyor. Bir yandan müzakere etmeye çalışıyor — ama kiminle, o bile belli değil — öte yandan kara işgali için asker yığıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD başkanının niyetlerini analiz etmek zor, çünkü söyledikleri stratejik açıdan hiçbir anlam ifade etmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çarşamba gecesi Washington’daki bir bağış toplantısında İran’ın “bir anlaşma yapmayı çok istediğini” söyledi, ardından şunu ekledi: “Bunu söylemeye korkuyorlar çünkü kendi halkları tarafından öldürüleceklerini düşünüyorlar. Bizim tarafımızdan öldürülmekten de korkuyorlar.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, kendi otoritesini sağlamlaştırmaya ve bölgeye düzen getirmeye çalışan bir süper gücün mantığı değil. Bu, rakiplerinin planlarını bozup oyunu tersine çevirebilecek son çaresiz hamlesine umut bağlayan köşeye sıkışmış bir suç patronunun mantığı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu son zar atışı, ABD özel kuvvetlerini İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden petrol ihracatının ana merkezi olan Harg Adası’nı işgal etmeye gönderme planı gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trump, adayı bir fidye aracı gibi elinde tutabileceğini, Tahran’dan Hürmüz’ü yeniden açmasını isteyebileceğini, aksi halde İran’ın kendi petrolüne erişimini kaybedeceğini düşünüyor gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diplomatlara göre İran, Boğaz üzerindeki kontrolü bırakmayı reddetmekle kalmıyor; Trump’a koz vermemek için adayı ve oradaki ABD güçlerini halı bombardımanına tutmakla tehdit ediyor. Tahran ayrıca, bölgeden petrol sevkiyatında hayati önemde ikinci bir su yolu olan Kızıldeniz’deki gemileri de hedef almaya başlayacağı uyarısında bulunuyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hâlâ oynayacak kartları var</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, Trump’ın kazanmakta zorlanacağı bir “ilk kim kaçacak” oyunu. Bütün bunlar da İsrail liderliğini oldukça rahat bir konumda bırakıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">* Jonathan Cook (Martha Gellhorn Özel Gazetecilik Ödülü Sahibi)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çeviren: </strong>İlyas Buzgan&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Makale linki:</strong>&nbsp;https://www.middleeasteye.net/opinion/israel-making-sure-trump-cannot-find-ramp-iran</span></span></p>]]>
            </turbo:content>
        </item>
            </channel>
</rss>
