Bu ülkenin yetiştirdiği nadide bir psikiyatrist-yazar olan Erdoğan Özmen’i 20 Mart 2026 tarihinde çok zamansız bir şekilde, 67 yaşında, kaybettik. Kırk yıllık can dostumdu.
Özel hayatımızda kardeş kadar yakın hissettiğimiz herkesle yoldaş olmayız; tüm yoldaşlarımızla da kardeş kadar yakın hissetmeyiz. Erdoğan benim için hem kardeş hem de yoldaştı.
Yalnızca çok eski bir dostu, bir kardeş/yoldaşı, bir meslektaşı değil, aynı zamanda sahiciliği, ölçülülüğü, merakı ve etik duyarlılığı aynı bedende taşıyabilen ender insanlardan birini kaybettik. Şükrü Hatun’un onu anarken kullandığı “sessiz iyilik” ifadesi, bu yüzden, yalnızca duygusal bir niteleme değil; Erdoğan’ın kişiliğini, yazı dilini ve dünyayla kurduğu ilişkiyi de yakalayan çok doğru bir tanım.
Bu çok zor bir anma yazısı olacak. Acı çok taze. Erdoğan’ın iz bıraktığı çok fazla kişisel ve özel şey var; ister istemez bunlardan süzmek ve seçmek gerekecek. Bir de tabii Erdoğan geniş bir külliyat bıraktı; ondan bahsetmemek de olmaz. Yazı biraz da ondan gecikti; o külliyata dönüp yeniden bakmak istedim. [Yazının sonunda bu külliyatın dökümünü veriyorum.]
Bir Kardeş/Yoldaş Olarak Erdoğan Özmen
Erdoğan’la aynı kuşaktanız; benden dört yaş büyüktü. Liseyi Denizli’de 1976’da parasız yatılı olarak bitirdi. 70’lerin yükselen sol/devrimci dalgasında ve o sert, neredeyse iç savaş ortamında, sosyalist/devrimci oldu. 1984 yılında Ankara’da tıp fakültesinden mezun oldu. 1984-86 arasında pratisyen hekim olarak Elazığ-Palu-Arıcak’ta mecburi hizmetini yaptı. 1987’de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde (R.S.H.H) psikiyatri asistanlığına başladı ve 1991’de psikiyatri uzmanı oldu. Uzun yıllar aynı hastanede uzman psikiyatrist olarak çalıştı ve vefatına kadar Bakırköy’deki muayenehanesinde hasta gördü.
Bakırköy
Ben de 1986-89 döneminde Tekirdağ Cezaevi’nde mecburi hizmetimi yaptım. Her hafta sonu İstanbul’a geliyor, sık sık İletişim Yayınları’na uğruyor, Birikim Dergisi’nin yeniden yayına başlaması için sohbetlere ve çalışmalara katılıyordum. Sanırım 1988 yılı olmalı; Birikim çevresinden ortak dostlarımız aracılığıyla Erdoğan ile tanıştık. O Ankara’dan İstanbul’a yeni gelmişti. 1989’a kadar birkaç kez görüştük; ikimiz de yeni yetme solcu hekimlerdik. Epey ortak derdimiz vardı; az görüşmemize rağmen gayet sıcak bir başlangıç yapmıştık. Sonra ben 1989’da Boğaziçi Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı’na başladım ve bu programa devam edebilmem için hekim olarak Tekirdağ’dan İstanbul’a tayin edilmem gerekti. Erdoğan’ın da yüreklendirmesiyle tayinimi onun da psikiyatri asistanı olarak çalıştığı Bakırköy R.S.H.H.’ne aldırdım ve bir yıl orada pratisyen hekim olarak çalıştım. Erdoğan ile asıl dostluğumuz bu bir yıl boyunca pekişti ve 20 Mart 2026’ya kadar hiç zayıflamadan, kopmadan, hep güçlenerek devam etti. Hem de bu 37 yılın toplam 20 yılında ben New York’ta yaşamışken. Bakırköy’de muhteşem bir dostluk ortamı buldum; o ortamın merkezinde tabii Erdoğan vardı. Apayrı servislerde çalışmamıza rağmen hemen her öğlen molasında hekim ve psikolog arkadaşlarla toplu halde yemek yer, çay-kahve içer ve her türlü muhabbet ederdik. Erdoğan orada hemen herkesle dosttu; çok sevilirdi. Henüz asistan olmasına rağmen ciddi bir saygınlık sahibiydi. Ben de Erdoğan sayesinde yeni geldiğim kocaman bir hastanede çok kısa sürede çok güzel bir sosyal çevre edinmiştim.
Bu anma yazısını yazarken fark ettim: Bakırköy günlerinden beri Erdoğan ile aramdaki kardeşlik/yoldaşlık ilişkisinde her zaman 5 temel izlek olmuş: 1) tabii ki ruh sağlığı, psikanaliz, psikoterapi; 2) teorik ve pratik olarak sol-sosyalist siyaset; 3) Birikim Dergisi; 4) çoluk çocuklu aile-dost ağı; 5) ortak Beşiktaş ve futbol sevdamız.
Futbol-Beşiktaş
Bu beş izleğin ilişkimizde en az yer tutanından başlarsam, Erdoğan sağlam bir futbolcuydu. En iyi orta sahada oyun kurucu olarak oynardı. Bakırköy dönemimde hastane turnuvasında, 1990-92 döneminde İletişim/Birikim ekibine karşı Hekimler takımında onunla hep aynı takımda, onlarca maçta büyük bir keyifle oynadık. Futbolcu olarak mücadeleci ve hırslıydı ama aynı zamanda nazikti.
Beşiktaş sevdamız da ortaktı. Ben zaten doğma büyüme Çarşılı olduğum için benimki hiç şaşırtıcı değil ama o Denizli zamanlarında artık ne nasıl olduysa Beşiktaş’a gönül vermişti. Tüm solcu Beşiktaşlılar gibi, takımımızla en çok Gezi zamanlarında gurur duyduk. İşin futbol kısmında ise nadiren şampiyon olabildiğimiz için takım muhabbetimiz genellikle depresif tonlar taşırdı.
Demokrat Hekimler
1989 Bakırköy günlerimiz aynı zamanda Demokrat Hekimler (DH) hareketinin kuruluş ve hızla İstanbul çapında örgütleniş dönemiydi. Hekimlerden kopuk ve pasif olarak gördüğümüz İstanbul Tabip Odası yönetimini değiştirmek üzere yüzlerce genç hekim bir araya gelmiş ve hummalı bir faaliyete girişmiştik. İkimiz de bu hareketin çekirdek ekibindeydik ve sürekli birlikte iş kotarıyorduk. Toplantılar, eylemler, hastane ziyaretleri, broşürler hazırlamalar vb. Çoğunluğu 12 Eylül öncesinde sol-sosyalist siyasete bulaşmış, ama 12 Eylül diktatörlüğünün sessizleştirici baskısını tıp fakültelerini bitirmekle ve mecburi hizmetle dişini sıkarak atlatmaya çalışmış bizim kuşağın genç hekimleri, sağlık sistemindeki yapısal bozulmalara yönelik tepkilerin de katkısıyla 1989-90 döneminde adeta hadlerini aştılar, kaplarından taştılar. Kısa zamanda yer yer bizleri de şaşırtan ciddi bir mesleki-sosyal hareket ortaya çıktı ve 1990 yılında rekor katılımla yapılan seçimlerde DH listesi olarak büyük bir farkla kazandık. Erdoğan yedi kişilik Yönetim Kurulu’nda yer aldı; ben henüz 5 yıllık hekim olmadığım için Merkez Delegasyonu’nda yer aldım. Birkaç ay sonra Ankara’da yapılan Türk Tabipler Birliği (TTB) seçimlerinde de diğer illerdeki DH ekipleriyle birlikte TTB yönetimini değiştirdik. Bir sonraki seçimlerde DH’nin adı Demokratik Katılım olarak değiştirildi ve o günlerden bugüne kadar İstanbul’da da TTB Merkez’de de bu çizgi iki yılda bir yapılan bütün seçimleri kazandı. İşte Erdoğan böylesi bir geleneğin önde gelen kurucularından biridir. Kendisi öne çıkmayı, yönetici olmayı hiç sevmezdi. Yönetim Kurulu’na girmeye ikna olması için ona epey dil dökmemiz gerekmişti. O, mücadelenin ve hareketin içinde olmayı, insanları dinlemeyi, anlamayı, anlatmayı ve ikna etmeyi, heyecanlanmayı ve heyecanlandırmayı, bağ kurmayı severdi. Bürokratik işlerden pek hoşlanmazdı. Asla kariyerist değildi, hakkını veren bir kolektivistti.
İşkence Mağdurlarının Psikolojisi Üzerine Araştırmalar
Ben, Tekirdağ Cezaevi’nde mecburi hizmet yaparken (politik olmayan) işkence mağdurlarının psikolojisi üzerine bir bilimsel araştırma yapmış ve bu araştırmanın makalesini Londra’da yaşayan Türkiyeli psikiyatrist Metin Başoğlu’nun editörlüğünü yaptığı bir kitapta yayımlamıştım. Bir süre sonra Başoğlu, Türkiye’de politik ve politik olmayan işkence mağdurlarının çeşitli açılardan karşılaştırılacağı oldukça kapsamlı bir araştırma projesiyle ilgilenirsem, bu işi yürütebilecek bir ekip kurup kuramayacağımızı sorduğunda ilk konuştuğum kişi yine Erdoğan’dı. Heyecanla hemen kabul etti; psikolog ve psikiyatristlerden oluşan 5-6 kişilik bir ekip kurduk. İnsan Hakları Derneği üzerinden işkence mağdurlarına ulaştık; İstanbul Tabip Odası da görüşmeleri yapmamız için hafta sonları boş olan ofislerini bizim kullanmamıza izin verdi. Biz de 1991-92 döneminde, onlarca işkence mağduruyla, her biri 2 ila 3 saat süren ve bize işkence tanıklıklarını anlattıkları, ayrıca birçok ölçek doldurdukları görüşmeler yaptık.
Ekipteki herkes solcu olmasına ve Türkiye’nin işkence gerçeğini gayet iyi bilmemize rağmen, bu görüşmelerde duyduklarımız hepimizi derinden sarstı. Konuştuğumuz mağdurların bir kısmı, 12 Eylül’ün farklı karakollarında ve zindanlarında aylarca süren olabilecek en ağır işkencelere maruz kalmıştı. Bu yaşantıları anlatmak da dinlemek de anlatanı bu süreçte psikolojik olarak belli bir güven/rahatlık aralığında tutabilmek de çok zordu. Kimi katılımcıların tedaviye de ihtiyacı vardı ve bu kısmı ayarlamak da bize düşüyordu. Biz ekip üyeleri sık sık kendi aramızda konuşup birbirimizi desteklemeye çalışıyorduk. Erdoğan ile bu kapsamda çok sohbetim oldu ve görüşmelere başladıktan hemen sonra öğrendik ki ekibimizde de bir işkence mağduru varmış; bu da Erdoğanmış. O konuşmaları hiç unutmuyorum. O kadar zor bir şeydi ki Erdoğan’ın yaptığı ve bunu öyle büyük bir güç, zerafet ve derviş sabrıyla yapıyordu ki. Yaraları kapatmak, yaralardan kaçınmaktan yana değildi Erdoğan, “evet yaralarımız var, bunları ancak başkalarının yaralarıyla hemhâl olarak kısmen dindirebiliriz” der gibiydi. Bu dervişane duruşun izleri daha sonra yazacağı birçok makaleye de yansımıştır.
Bu araştırmanın en önemli bulgusu, işkenceyi politik olarak anlamlandırabilmenin işkencenin olumsuz psikolojik etkilerine karşı görece koruyucu bir etki sağladığıydı. Erdoğan aslında bu bulgunun ekibimizdeki canlı kanıtıydı.
Birikim
Birikim Dergisi Erdoğan ile olan ilişkimde kuşkusuz çok merkezi bir yer tutuyor. Birikim çevresinde yer alan herkes gibi, sosyalizmin dünyada ve Türkiye’de hem teorik hem de pratik açıdan çok büyük bir krizden geçtiğini; bunun geleneksel sosyalizmin krizi olduğunu; küçük pansumanlarla geçiştirilemeyeceğini ve sosyalizmin eşitlik ve özgürlüğün yeni ve yaratıcı bir sentezi olarak yeniden düşünülmesi ve tanımlanması gerektiğini düşünüyorduk. Sadece sınıf çelişkisi/mücadelesi gibi bir hatla yetinmeyen, her türlü tahakküm (ve ast-üst) ilişkisini şimdi-burada ve etik bir temelde sorunsallaştırabilen bir sosyalizm derdindeydik. Bir anlamıyla, yenilgi ve başarısızlık gerekçelerini sürekli dışarıda aramak yerine, sosyalizmin ve sosyalistlerin dönüp derinlemesine kendine bakması gerektiğine hemfikirdik. Bu yönelimin aslında psikanalitik yaklaşımda merkezi bir yer tutan öz-düşünümsellikle nasıl bir paralellik taşıdığını aklımızda tutalım.
Erdoğan da 12 Eylül 1980 öncesinde başka bir siyasi harekette iken, 12 Eylül darbesiyle çoğu solcu solculuktan vazgeçerken veya eski ezberlere tutunmaya çalışırken, o bir arayış ve sorgulama sürecine girmiş; Birikim’in 1975-80 arasında yayınlanan fikriyatına sempatisi de 1987’de İstanbul’a gelmeden önce gelişmeye başlamış. İstanbul süreci, kurulan dostluklar ve 1989’da Birikim’in yeniden yayınlanmaya başlaması Erdoğan’ı yavaş yavaş Birikim’in vazgeçilmez yazarları arasına soktu.
Erdoğan’ın teorik katkılarına bu yazının ikinci bölümünde değineceğim; ancak burada geçerken belirtmek isterim ki Erdoğan’ın düşünsel faaliyetinin ana ekseni, mecburen 19. yüzyıl bilimsel verileri ve politik iklimi ışığında geliştirilmiş, dünya deneyimlerinde ekonomist indirgemeci yorumlanmaya çok açık kalmış ve sonunda derin bir krizle karşılaşmış olan Marksist sosyalizmin, 20. ve 21. yüzyılda ulaştığımız psikanalitik duyarlılıklarla (ve oradan doğru geliştirebileceğimiz bir özne-insan-birey-toplum kuramıyla ve etik bir duruşla) nasıl yeniden düşünülebileceği sorusudur. Birikim, bu tür bir sorgulamaya her zaman açık olmuş, cesaret vermiş ve bundan beslenmiştir.
Hem sol-sosyalist bir duruşa sahip hem de psikoloji-psikiyatri meslek erbabı olan ve hem de bu iki kanalı sentezlemeye çalışarak dünya ve Türkiye meseleleri üzerine, genel olarak psiko-politik diyebileceğimiz bir çerçevede düşünce üretmeye çalışan bizden önceki kuşakta bir tek Serol Teber geliyor aklıma. Bizim kuşakta da sadece birkaç kişiyiz. Hemen aklıma gelenleri sıralayacak olursam: Türkay Demir, Cemal Dindar, Melek Göregenli, Özgür Öğütcen ve Haluk Sunat. Erdoğan aramızda (Haluk ile birlikte) en derin teorik-felsefi sulara dalmaya cesaret etmiş isim olarak temayüz ediyor.
Kitaplarına ek olarak Erdoğan Birikim’de 336 makale yayımlamış (link en altta). Bu inanılmaz bir üretkenlik. Bir de unutmayalım, Erdoğan’ın asıl işi yazarlık değil; günde 8-12 saat hastalarıyla, danışanlarıyla ilgileniyor; ev hayatı ve sosyal hayat da var. Çok çalışkan ve üretken biriydi.
Birikim çevresindeki varlığı tabii ki yalnızca yazarlık üzerinden değildi. Candan bir dost olarak, sosyal bağlara önem veren, yumuşak ilişki kuran, sade ve vefalı biriydi. Vefa kısmını özellikle vurguluyorum, zira sol çevreler dahil her sosyal çevrede son birkaç on yılda büyük bir vefa erozyonu yaşandığını görüyoruz. Burada ayrıntısına girmeye gerek yok ama bu durumun muhtemelen neoliberalizmle, sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, narsisizm artışı, ötekilere verilen değerin ve empati kapasitesinin azalışıyla güçlü bağları var. Erdoğan, hem bu melanetlerin epey farkında olarak hem de kendi sahici doğallığıyla, hakikati aramaktan/sormaktan çekinmez; hakikati öğrendikten sonra da bedeli ne olursa olsun, dostları için ne gerekiyorsa, neye ihtiyaçları varsa onu yapardı. “Benim başıma ne gelir?” “Mahalle baskısına uğrar mıyım?” “Güncel moda tutumlara uyup kafamı başka yöne çevirmeli miyim?” gibi süfli kaygılar taşımazdı.
Siyaset
Erdoğan, siyasi mücadeleyi fildişi kulesinden izlemeyi tercih eden yazarlardan hiçbir zaman olmadı. En umutsuz zamanlarda bile meslek örgütlerinde, derneklerde ve sosyalist siyasi partilerde iş yapan bir üye olarak bulunmanın ve insanları siyasi faaliyete yöneltmenin heyecanını ve şevkini hiç kaybetmedi.
Ruh Sağlığı
Yıllar içinde Erdoğan ile birbirimize çok hasta/danışan yolladık, bazen de ortak danışanlarımız oldu, benim bazı terapi danışanlarımın ilaç tedavisini düzenleyen psikiyatrist oldu. Dolayısıyla kimi akran süpervizyonu gibi, kimi de konsültasyon gibi çok fazla klinik sohbetimiz oldu. Erdoğan biyolojik psikiyatriyi iyi bilen ama ilaççı da olmayan bir psikiyatristti. İlaç vermekten illa gerekmedikçe kaçınır, hep terapiyi öncelerdi. Bir miktar farklı psikanalitik ekollerden beslenmiş olmamıza rağmen, somut bir klinik durumu ayrıntılı biçimde formüle etmeye çalıştığımızda temel dinamikler, terapi ilişkisinin merkeziliği, sosyo-kültürel faktörlerin önemi gibi konularda hep çok yakın düşünürdük veya kolayca uzlaşırdık.
Erdoğan, psikanalitik yönelimli iyi bir psikoterapistti. Psikoterapi araştırmalarından biliyoruz ki, psikoterapinin danışanda olumlu etkiler yaratabilmesinde terapi ilişkisinin kalitesi, uygulanan tekniklerden çok daha fazla rol oynuyor. Terapi ilişkisinin kalitesinde de terapistin sahiciliği, duygusal olgunluğu, esnekliği, kavrayış becerisi, empati kapasitesi gibi kişilik özellikleri çok kritik bir rol oynuyor. Erdoğan bütün bu özelliklere sahip bir psikoterapistti, dolayısıyla psikanaliz dışında bir ekolde yetişmiş olsaydı da yine iyi bir terapist olurdu.
Solcu ve psikanalitik duyarlıklı ruh sağlığı uzmanlarının en azından iki temel zorluğu vardır: 1) Ekonomik indirgemeci, geleneksel sosyalist tedrisattan geçmiş başka solculara, bilinçdışı, iç/duygusal dünyanın önemi, biyolojik olanla sosyo-kültürel olan arasındaki karmaşık psikolojik katmanın görece özerkliği gibi meseleleri anlatabilme zorluğu. 2) Solcu olmayan ve dolayısıyla kolayca psikolojik indirgemecilik yapmaya eğilimli olabilen ruh sağlığı uzmanlarına da sosyo-ekonomik-kültürel katmanda yaşanan gerçek eşitsizliklerin, yoksunlukların, baskıların psikolojik katmanda ne denli önemli olduğunu anlatabilme zorluğu.
Erdoğan da tabii bu iki temel zorluktan nasibini almış ve bütün mesleki ve entelektüel hayatı boyunca insanı biyo-psiko-sosyal bütünlüğü içinde, özellikle psikolojik (psikanalizden yararlanarak iç dünya ve ilişkiler dünyası) ve sosyal (sosyal analiz ve sosyalist teoriden yararlanarak sınıfsal, politik, kültürel, ekonomik dünya) katmanların iç içeliğini kurcalayarak anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır.
Kişisel/Sosyal
Erdoğan ile çok yakın temasımız olan 1989-92 döneminden sonra doktora için New York’a gittim. 2005-2019 arası yine İstanbul, sonrasında yine New York. Türkiye’deyken zaten çok sık görüşürdük. Türkiye’den uzak olduğum yıllarda da yılın en az 2-3 ayını hep Türkiye’de geçirdim, yılda birkaç kez gidip geldim. Her gelişimde Erdoğan’la mutlaka görüştük, teke tek ve/veya Birikim ekibiyle. Cep telefonu hayatımıza girdiğinden beri, yurt dışında olsam bile ara sıra konuşurduk. Siyasetten özel hayata, çoluk çocuğa kadar güncel konular neyse, hepsini konuşurduk. En çok o muhabbetleri özleyeceğim. Sevecenlikle, şefkatle dinler, hiç de köşeli olmayan önerilerde bulunurdu. Sıkıntılıysa da derdini özenle, nezaketle ve üçüncü şahısları kırmamaya özen göstererek dile getirirdi.
Tesadüf mü demek lazım artık bilinmez, her ikimizin de aralarında fazla yaş farkı olan ikişer çocuğumuz var ve karşılıklı olarak birbirlerine yakın yaştalar. Bu da başka bir tür yoldaşlık. O yüzden çocuklarımızı çok konuştuk Erdoğan ile. Ne kadar sevgi dolu, duyarlı ve özenli bir baba olduğunu yakından biliyorum.
x x x
En son Aralık ayında küçük bir grupla yemek yemiştik. Daha önceki Ağustos buluşmamıza göre çok daha iyi görünmüştü. Tedavi iyi gidiyordu, morali yerindeydi, bol bol gülmüştük. Son iki ayda durum maalesef hızla kötüleşti ve Erdoğan’ı kaybettik.
Benim için bu kayıp kırk yıllık bir tarihin içinden geliyor. 1980'lerin sonunda bir grup genç hekim olarak başlattığımız Demokrat Hekimler hareketinden işkence mağdurlarının psikolojisi üzerine yaptığımız kapsamlı araştırmalara, Birikim Dergisi emektarlığından değişik platformlarda sosyalizm/demokrasi mücadelesine, ruh sağlığı/psikanaliz meselelerinden Beşiktaş sevgimize kadar 40 yıldır yan yana, omuz omuza olmaktan onur duyduğum; onu tanıyan herkesin de onur duyacağı bir insandı Erdoğan. Bütün temel konularda benzer düşündüğüm, nadiren farklı düşünsek bile zarafetle, yapıcı ve zenginleştirici biçimde konuşabildiğim az bulunur biriydi.
Erdoğan’ın bence en kıymetli niteliği, ülkemizde ve dünyada pek bol görülmeyen, dogmatizme/fanatizme kaymadan ezilenlerden/örselenmiş olanlardan yana çaba gösterme ve iş yapma şevkini/heyecanını hep yüksek tutmuş olabilmesidir. Bu niteliği onu politik mücadelesinde de, yazarlık faaliyetlerinde de, hekimlik/terapistlik yaparken de istisnai bir konuma yerleştirir. Ne yaparsa yapsın, Erdoğan sahici bir insan olarak, sahici bir şevk ve dertlenmeyle ve karşısındakinin sahiciliğine dokunmaya çalışarak yapardı.
Erdoğan gayet verimli bir yazardı. Marksizm ile psikanaliz arasındaki tekinsiz ama verimli arazide büyük bir merak ve özenle yol alma ve yol açma cesareti gösterdi. Eserleri, anıları ve pırlanta çocuklarıyla Erdoğan bizlerle olmaya devam edecek.
Şükran ve sevgiyle, devri daim olsun!
***
Not: Yazı çok uzadığı için Erdoğan’ın yazar olarak katkılarını ikinci bölümde ele alacağım.
Erdoğan Özmen’in Kitapları:
(1995). Psikiyatri, psikoloji, politika. Zed Yayınları.
(2005). Psikanalizin serüveni ve çağrısı. İletişim Yayınları.
(2007). Şizofreni: Öteki gerçeklik. Pedam Yayınları.
(2012). Rüyada uyanmak: Bilinçdışı ve rüya. İletişim Yayınları.
(2017). Vazgeçemediklerinin toplamıdır insan: Yas, melankoli, depresyon. İletişim Yayınları.
(2025). Freud ve Lacan: Oidipus karmaşası, narsisizm, arzu, zevk. İletişim Yayınları.
Toplam 6 kitap
Erdoğan Özmen’in Birikim’de yayınlanmış makaleleri için:
https://birikimdergisi.com/kisiler/erdogan-ozmen/5631
Birikim Haftalık’ta 264 makale
Birikim Güncel’de 22 makale
Birikim Aylık Sosyalist Kültür Dergisi’nde 50 makale
Toplam 336 makale

























Yorum Yazın