Karadeniz’in o yeşil öfkesini bilir misiniz? Dağları denize düşman, denizi gökyüzüne. Fındık bahçelerinde rüzgâr esti mi, yapraklar fısıldar: “Viran eyleyenler viran kalsın.” Ben bu şehre gelin geldiğimde kayınvalidemin annesi anlatırdı, Ordu’nun Taşbaşı’nı, Boztepe’sini…
Bir de “Toprağın karnını deşen, evvela kendi mezarını kazar” derdi. Kaç yıl geçti, şimdi o değme laflar değil, maden yasası gelmiş kapıya dayanmış.
(Burada doğmadığımı, yirmi dört yıldır bu şehirde nefes aldığımı belirteyim)
Yeni çıkarılan yasa diyor ki: Ordu ve Giresun’un bağrındaki bakır, altın, gümüş…
Sermaye sırtlan huzursuzluğuyla bekliyor. Sanki bin yıldır kuyruk acısıyla bekleyen bir alacaklı gibi. Maden Kanunu’ndaki o tatlı değişiklikler: “ÇED raporu hızlandırıldı”, “Köylünün mülkiyeti kamulaştırılabilir”, “Orman vasfı değiştirilebilir”. Laf cambazlığı değil mi bu? Altını çıkarırız, geriye siyanürlü bir vadi, zehirli bir dere, kanserli halk bırakırız. (Tabi madende göçük altında kalmazsanız!)
“Memleketinizi başınıza yıkacağız” başlığı şaka değil, iş tanımı sanki.
Tarihe soralım: Osmanlı’da madenler ya devletindi ya yabancı. Cumhuriyet’te Etibank falan derken, 1980’lerden sonra yabancı sermaye “arama ruhsatı”yla Karadeniz’e dadandı. Dönem dönem bölgede maden şirketi altın aradı, çıkmadı, çekip gitti ama bıraktığı sondaj kuyularından yıllarca sızıntı oldu. Kimse sorumlu oldu mu? Tarih, sermayenin bir günlük sabrını, köylünün ise nesiller boyu çekeceği çileyi yazıyor!
Fındığı para etmeyen Ordulu köylü maden açılsa “iş gelir” diye sevinecek belki de bir an. İşte çelişki burada. Ne güzel söyler Brecht: “Önce ekmek, sonra ahlak” , zira ekmek uğruna toprağını zehirletmek hangi ahlaka sığar? Sermaye sınıfı bu ikilemi çok iyi kullanır: “Ya fabrika bacası tütecek, ya aç kalacaksınız.” Hani Engels’in “konut sorunu”nu okurken takıldığım o cümle: “Sermaye, emekçinin nefes alacak alanını dahi metalaştırır.” İşte bu yasa da öyle. Sadece maden değil, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, çocuğumuzun oynadığı tepecik hepsi fiyat etiketli. Üstüne ölüm taahhütlü!!
Oysa başka bir dünya mümkün.
Bilirkişiler fink atarken bu meselenin üstünde müsadenizle felsefeye de değinelim ne dersiniz?
(Mesela ismi lazım değil bir “gazeteci” fındık ağaçlarını taşıyalım demedi mi hala?)
Düşün bir ağacı. Ağaç vardır. Ama ağaç “töz” değildir. Çünkü ağaç, topraksız, susuz, havasız var olmaz. Ağaç kendi başına yetmez.
Şimdi düşün toprağı, suyu, havayı. Onlar da başka şeylere bağımlı mı? Toprak su olmadan toprak olmaz mı? Hayır, toprak susuz da topraktır (çorak toprak da topraktır). Su havadan bağımsız var olabilir mi? Denizi düşün. Hava olmasa da su durur. Ama yine de su, içinde çözünmüş mineraller olmadan “saf su” bile olsa, yine bir şeye bağımlı gibi.
Spinoza demiş ki: “Böyle bir şey varsa, o ancak doğanın ta kendisidir. Evren, uzay, madde, yasalar hepsi bir bütün. O bütün hiçbir şeye bağımlı değildir. Çünkü zaten her şey onun içindedir.”
Basitçe: Töz = Kendi kendine yeten, arkasında başka bir şey olmayan asıl varlık.
O her şeyi kendinden var eden, kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan doğayı, kendi ikballeri için yok ediyorlar.
Neden bunu anlattım? Çünkü maden yasası doğaya “kendi başına var olan bir şey” olarak bakmıyor. Ona “kullanılacak malzeme” olarak bakıyor. Yani töz değil, araç. İşte çelişki bu: Doğa aslında her şeyin kaynağı (töz) ancak sermaye onu metaya çeviriyor.
Ağlanacak halimiz için hiciv şart bu noktada. “Sayın yurttaş, merak etmeyin, siyanürlü suyu içmek istemezseniz şişe suyu alırsınız. Maden şirketimiz yanınızda şok market bile açar.” Düşününce insan gülüyor, sonra ağlayası geliyor. Çünkü Ordulu bir köylüye sordum “Ne olacak bu iş?” “Kızım” dedi, “bundan sonra Karadeniz’e ‘Karaölüm’ diyecekler.” (Tıpkı Erzincan/İliç gibi, Kazdağları gibi...)
Her biri aynı hikâyenin farklı sayfaları. Çok gerilere gidersek (bölge aynı olduğu için) 1879’da Licese’de, Şebinkarahisar’da bir İngiliz şirketinin maden çıkarması için ne yapıldı? Yol yapıldı, su kanalı açıldı, II. Abdülhamid şirket sahibini saraya yemeğe dahi davet etti. İtiraz eden oldu mu? Elbette. Mektup yazdı: “Canınıza, cevherinize, suyunuza mani olurum.” öldürüldü.
Şimdi aynı şey. Sadece isimler değişti. İtiraz eden “terörist”, etmeyen “müteşebbis”. Yıl 2026, bölge Ordu-Giresun. Hikâye aynı.
(Bu yazıyı yazarken Artvin'de birlikte büyüdüğüm değerli kardeşim aradı, tesadüfen.
Cerattepe direnişinden söz açıldı, üstüne daha iki hafta önce “hukuk!” yoluyla kendisine ceza verildiğini söyledi.
Yanlış okumadınız.
Maden çıkaranlara, bölgeyi yok edenlere değil, toprağını korumak için direnen yurttaşa!)
İşte böyle azizim... Mesele sadece toprağın altındaki sarı maden değil, toprağın üstündeki yeşil haysiyet, mavi ufkun meselesidir. Sermaye, elinde cetvel ve hesap makinesiyle gelir; senin bin yıllık yaylanı “koordinat”, dedenin mezarını “hafriyat”, evladının içeceği dereyi ise “maliyet kalemi” olarak görür.Oysa biz biliyoruz ki; fındık ağacı sadece meyve vermez, o toprakla aramızdaki ahittir. Şimdi bu yasa diyor ki: “Ahit bozuldu, mülk sermayenindir.”
Peki, ya insanın ruhu?
Siyanürle yıkanmış bir vadide hangi türkü söylenebilir?
Cerattepe, İliç’in kayan toprakları, Kazdağları’nın çıplak kalmış tepeleri... Hepsi aynı hikâyenin farklı sayfaları: Metalaşan hayat, mülkleşen doğa ve unutulan insan.
Şimdi Karadeniz’in önünde iki yol var:
Ya sermayenin “viran eyleyen” hırsına teslim olup, kendi memleketimizde birer yabancı, birer “maden işçisi adayı” olacağız.
Ya da o “töz”e, yani her şeyin kaynağı olan doğaya, anamıza sarılır gibi sarılacağız.
İşte tam burada durup, sermayenin “iş tanımı”na karşı kendi “yaşam tanımımızı” yapmak zorundayız. Çünkü bu bir son değil, bir yol ayrımı. (Yola gelmeyenlerin memleketi için çok anlamlı bir benzeşim oldu.)
Demem o ki bize yine bir yol tarif ediyorlar. Memleketin neresinden geçeceğimizi, nereyi feda edip nereyi unutacağımızı ince ince düşünmüşler. İnsan böyle bir itinaya mahcup oluyor doğrusu. Dağın yönünü çiziyorlar, derenin akışına ayar veriyorlar, köylünün ne kadar susacağını da aşağı yukarı hesaplamışlar. Bir tek orada yanılıyorlar işte.
Yol uzun!
Son sözümüz de budur: Viran eyleyenler bilsin ki
Hevesleri büyük farkındayız!
Zira Karadeniz daha büyük.
(Yazar Notu: İbrahim Dizman'ın yönetmenliğini yaptığı belgesel film, 1994'te, Orduluların yol direnişini anlatıyor. Karadeniz otoyolu yapılırken şehrin sahilinin doldurmak istenmesine karşı eylem yapan Ordulular, deniz kıyısı olma niteliklerini korumayı başarmışlardı. O eylemin öyküsü… https://share.google/XexS8pEtueOcHY7dG )
İmza: Toprağın Sahipleri

























Yorum Yazın