Özelleştirme girişimiyle ülkenin siyasal gündemine gelen “Köprü Meselesi”, geçen yazımda belirttiğim gibi yakın tarihteki en önemli tartışma konularından biri. Neden önemli? Bence önemi görünmeyen tarafının görünenin çok ötesine geçmesinde.
Tartışmanın sınırları merkeziyetçi siyaset tarafından çizildiği ve onu yeniden ürettiği için söylemleştirilen alan “buzdağının suyun üzerindeki görünen kısmı”nı oluşturuyor. Görünmeyen kısmı ise neredeyse ülke siyasetinin temelini oluşturuyor. Ne tuhaf bir çelişki değil mi? Tartışmalar arka planda yereli askıya alan merkeziyetçiliği şekillendiren, yeniden üreten suyun altındaki kısmını perdeliyor.
Gözükmeyen -ya da bilindiği halde bilinmezden gelinen, siyaset tarafından söylemleştirilemeyen- kısmı da zannedersem meselenin “mitolojik” bir hal kazanmasına yol açıyor.
“Mitolojik” bir mesele olduğunun bir göstergesi de “söylem sürçmeleri”. Yani söylenenlerin sürekli çarpıtılıp, tersyüz edilmesi. “Satarım” köprüyü alır götürürüm “sattırmam” çıkışı ise köprüyü sahiplenmek gibi anlaşılıyor.
Geçen yazımda referans verdiğim gibi 84 seçimleri öncesinde Necdet Calp’ın “sattırmam” karşı çıkışı ile Turgut Özal”ın “bal gibi satarız” sözlerinin sonradan okunuşundaki gibi. Bu durumda solcular köprüyü sahiplenemeyeceklerine göre sağcı oluyor. Hatta “sattırmam” diyenler sağcı, “satarım” diyenler solcu olmalı. İktidar tarafı “köprüleri satmak gibi bir niyetimiz asla yok diyor. Yalnızca gelirini satmayı düşünüyoruz” demek zorunda kalıyor. Bu tuhaflık bile kendi başına bu meselenin tartışmalara bırakılamayacak kadar derinlerde yer alan bir mevzu olduğunu düşündürüyor.
“Köprü Meselesi”nin üzerindeki bu “mitolojik” perdeyi kaldırmak
Bu yüzden, elbette ki alternatif arayışları içinde olanların, eleştirel bir bakışa sahip olanların sorumluluklarının başında bu “Köprü Meselesi”nin üzerindeki bu “mitolojik” (sihirli de denebilir) perdeyi kaldırmalarının geldiğini düşünüyorum.
19. yüzyıldan kalma toplulukları tasarlama ideallerinin günümüzde krizler yarattığı açık. İster ideolojiler adına olsun, ister "bilim" adına. Bu durumda bu idealler geri çekiliyormuş gibi yapıyor ama arkada işleyen, sorgulanmayan birer "kutsal bagaj" işlevi görüyor. Bu da bildiğimiz siyasetin ve devlet kurumlarının temsili, yani anayasal varlıklarının tamamen dışına çıkması, paralel yapılar haline dönüşmesi demek.
Daha anlaşılır bir şeyler söylemek için şöyle bir benzetme yapayım: Merkez Bankası’nın para basma yetkisi var. Ancak Merkez Bankası başkanının (ya da diyelim matbaasının müdürünün) bastığı parayı harcama yetkisi yok. Teorik olarak bu para halkın parası ve seçtiği yöneticiler eliyle yönetiliyor.
Buna karşılık şehirleri tasarlamak için hazırlanan, onları fiziksel varlıklar gibi algılayan imar planlarının bu matbaada basılan paraları “eve götürme” imkanı yarattığı söylenebilir. Yönetimlerin diyelim ki bir plan tadilatıyla bir yeşil alana 30 katlı bir bina projesi için imar izni verme yetkisi var. Kimi zaman imar hakkının sınırlandırıldığı bölgelerde ya da tarihi SİT alanlarında, ya da tescilli binaların olduğu bir yerlerde. Gene bir binaya göre bin defa daha az değeri olan bir bostanı ya da bir az katlı küçük bir binayı alıyorsunuz ve ona bir anda geçmişte inşa edilmiş olan binanın diyelim on misli değer kazandırıyorsunuz. Bu durum matbaa müdürünün bastığı parayı alıp evine götürmesine benziyor. Bu şekilde Türkiye bütçesinin belki onlarca katı bir değer el değiştiriyor. Gördüğümüz şehircilik manzarasının özeti bu. Bu nedenle merkezi iktidarı ele geçiren siyasetçiler yerel imar yetkilerini devretmek istemiyorlar. Devrettikleri takdirde de iktidarda kalamayacaklarını biliyorlar.
Toplumsal tabakalar arasındaki bloklaşmaları, ayrışmaları köktenci müdahaleler ile yok edip, onların üzerinde sörf yapmak!
Çok açık ki köprüler, otoyollar, kanal projeleri ulaşım projeleri değil. Bunlar İstanbul gibi dev bir şehrin rant haritasını değiştirmeye yönelik müdahaleler. Bunlar aracılığıyla muazzam bir gelir transferi yaratılıyor. Şehrin ekonomisi kontrol altına alınıyor. Nasıl 80’ler öncesinde bu kontrol, imtiyaz sahiplerinin zenginleşmesi ithal ikameci modelde devlet aracılığıyla gerçekleştirilen müdahalelere dayanıyorsa, bu mesele de öyle. Bu askıya alma hali merkezi yönetime şehrin ekonomisini düzenleme gücü kazandırıyor. Planları, projeleri kendisi hazırlamasa da, finansmanı kendisi yaratmasa da, patronajını tesis ediyor.
Geçmişte inşaat sektörü yapsatçı üretim modeliyle küçük sermaye birikimine sahipti. Sanki ulaşım teknik bir konu, şehir ayrı bir konuydu. Günümüzde şehrin rant haritasını değiştirmeye yönelik girişimlerin çok daha komplike bir yapısı var.
İşte bu nedenle şehirdeki mevcut rant haritası içinde yer alan aktörlere bakarak analiz etmek de yeterli olmuyor. Bu ortamda kamu kimliği, gücü, kariyer imkanları ile gayrımenkul şirketlerine danışman olan uzmanlar, kamu imkanları, ilişkileri ile ortaya çıkan projeciler, hiçbir rekabet ortamı olmadan kamu kurumları ve imkanlarını kullanarak sahnedeki yerlerini alıyorlar. İlginç olan mekanı bürokratik yöntemlerle düzenlemeyi amaçlayan sembolik sınıfların, şehir plancılarının, mimarların temsil ettikleri panoptik bir ilişkileri kutsallaştırmaları. Bu sayede arkasındaki işleyiş görünmez oluyor. Üstelik bu tehlikeleri bize gösterecek olan aktörler bu defa tam tersini yapmakla meşguller. Tek yaptıkları şunu söylemek: “Siz merak etmeyin, biz sizin için ne gerekli, ne doğru biliyoruz. Sizin telaş etmenize, çaba göstermenize gerek yok.“ Oysa kendileri neyi bilmediklerini bilmiyorlar. Faillerin edilginleştirildiği, nesneleştirildiği bir durumda hiç bir çare üretmenin de mümkün olmadığını... Bu nedenle faillerle ilişki kurmak, birlikte öğrenmek ve çareler yaratmak için çırpınmak yerine tersini yapıyorlar.
Proje işlerine şehrin en saygın mimarlık ofisleri dahil oldukları gibi, ülkenin bütün sermaye grupları da, küçük yatırımcıları da, şirketleri de dahil oluyorlar. Dolayısı ile siyasal planda görüldüğünden çok daha girift bir durum ortaya çıkıyor.
“Muhalif” gibi gözüken bir siyasal partiden olan bir belediye başkanı nasıl kendisini bu işin tam göbeğinde buluyorsa, kendilerini ekonomik açıdan var etmek isteyen bütün aktörler, meslek insanları da kendilerini bu işlerin içinde buluyorlar.
19. yüzyılda Paris’i yıkıp yeniden biçimlendiren 3. Napolyon da, bu muazzam kentsel dönüşümü yöneten Baron Haussmann da aynı şeyi yapmıştı: Şehirde var olan toplumsal tabakalar arasındaki bloklaşmaları, ayrışmaları, eşitsizlikleri görünmez kılıp, karşı çıkışları köktenci müdahaleler ile yok edip, onların üzerinde sörf yapmak!
Hep söylüyorum: Bu meselenin mitolojisiyle mücadele etmeyen, onu kutsal hale getirmek yerine dünyevileştirmeyen, yalnızca onu ele geçirmeye çalışan hiç bir politik girişim kendisini oligarşik bir yapıya teslim etmekten başka bir şey yapamaz. Bu nedenle bu yağma düzenine, yok oluşa, bu şiddete karşı direnebilmek için alternatif üretmek isteyen kim varsa, öncelikle kendisini öncelikle bu merkeziyetçi ideolojinin ürettiği mitolojiden ayrı durmaya ve yerel politika geliştirmeye adamalı.
































Yorum Yazın