Tarihte düşünürler, neden itaat etmek zorunda olduğumuz sorununa pek çok cevap vermiştir. Esasen bunlar, genel olarak “davranışlarımızı şekillendiren nedir, erdemli olmak nedir?” gibi sorulara verilen cevapların kavramsallaştırılması üzerinden verilmiştir.
Platon, itaatin ideal bir site devlet vatandaşının erdemle donatılması için gerekli olduğunu söyler; Hobbes eğer böyle bir şey olmasaydı herkesin herkesi korkunç bir kaosla katledeceği bir düzenin olduğunu söyler; Freud, itaat etmenin temelinde cinsel dürtülerin medeniyet lehine bastırılması olduğunu söyler; Locke, doğal hakların korunmasının başka bir yol olmadığını iddia edecektir. Foucault, iktidar gücünün tüm bireylerde olduğundan mütevellit, cinsel iktidarın arkeolojisini yapar. Feminist düşünürler, kadınların erkek egemen iktidar kavramını cinsiyet rolleri üzerinden tartışır.
Listeye artık felsefenin alanından çıkıp daha deneysel metotların izlendiği Asch uyumluluk testini, meşhur Milgram deneyini ve Stanford Hapishane deneyini de ekleyebiliriz. Dolayısıyla liste uzar gider.
Belki de tüm bunların hepsinde bir doğruluk payı vardır. Çünkü itaat ve biat etmeye introspective yani iç gözlemci olarak kendimize baktığımızda varlığını hissettiğimiz bir gerçeklik görmekteyiz. Bu nedir?
İtaat ve biat etme, uzun süreli, ince elenip sık dokunulmuş bir rasyonel düşünce dizgesini sevmez. Siz de bunu düşünceyle ve bunun yetmediği yerde tefekkürle aşmaya çalışırsınız. Bir süre sonra size anlatılan çoğu şeyin aslında bir iktidar manipülasyonu olduğu fikrine varırsınız. Burada iktidardan kastın mevcut bir tekil siyasal rejim yerine ideolojinin her kademesinde, her sınıfında var olan bir hiyerarşi olduğunu anlamanız uzun sürmez.
İtaat etmediğiniz zaman kısa sürede şunu farkedeceksiniz; siz kendi başınızabir varlıksınız. Bu ne demek? Biri size genel olarak iktidarın örf ve adetlerinin hoşuna giden bir davranışı göstermek istediğinde ve siz de buna karşı çıktığınızda, diğerlerinin uymak zorunda olduğu o davranış biçiminin dışındasınızdır.
Bu ise hangi toplumda bulunursanız bulunun bir yalnızlaşma getirir. İtaatin kodlarının çok daha geniş yorumlandığı bir hukuk ve siyaset sisteminde bu yalnızlaşma artar. Oran ve orantı meselesi.
Fakat bu kendi başına olma hali ile ilgili tuhaf bir durum vardır. Basit bir itaatsizlik sizi diğerlerinden daha zeki, daha anlayışlı ya da daha insani kılmak zorunda değildir. Duruma göre bunların olabildiği de olur ancak bu yalnızlaşma içerisinde size eşlik eden o tuhaf duygunun gerçekliği başka bir kavramla karşılaşmamıza yol açar: Bu yalnızlık sizi daha farkında yapar.
Örneğin görücü usulü evlendirmenin yoğun olduğu bir bölgede size bu usulle sunulan müstakbel bir izdivacı reddedip bunun sonuçlarıyla yüzleşiyorsunuz. Siz deyim yerindeyse herhangi bir hiyerarşik sisteme başkaldırmış kahraman bir savaşçı olmuyorsunuz, diğer insanlardan pek bir farkınız yok. Ancak o bölgedeki insanlardan daha farkında olmaya başlıyorsunuz.
Ve bir süre sonra davranışlarınızın ne kadarının aslında bu itaatle gerçekleşip gerçekleşmediğini sorar hale geliyorsunuz. Görücü usulü ile evlenme örneğinden devam edersek, “neden Kurban Bayramında dedemin, babamın elini öpüyorum?” sorusuna kadar giden bir dizi soru ile karşılaşırsınız.
Tüm bu soruların size öğretilen değerler sisteminin -ve bu sistemin ister sembolik, ister sembolik olmayan düzeninin sizi biçimlendiren davranışlarınızı- evrensel olmayan, tekil davranışlar biçimleri olduğunu öğrendiğinizde ise daha tehlikeli bir soru ile karşılaşırsınız; ben, beni biçimlendiren davranışları nereden öğreniyorum? Şayet bu davranışların çoğu olumsal ise ki öyledir; o hâlde benim davranışlarımı belirleyen bir davranış kodu var ve ben buna göre eyliyorum. Ama öyle olmak zorunda değildi.
Buna ilk başta antropolojik bir cevap verilebileceği düşünülür ancak antropolojinin de eriminin yetmediği yerler vardır; neden Trakya’da davullarla zurnalarla gerçekleştirilen bir evliliğin yerini, Çin’de çay seremonisi almasın? Ya da bir cenaze ritüelinde Yasin okunurken, bir presbiteryenin cenaze töreninde caz çalınmasın?
Bunların çoğunun bölgesel şartlara göre belirlendiği düşünüldüğünde, “coğrafya kaderdir” sözü neredeyse bir düstur gibi bellenebilir. Bu ayrı bir tartışma konusu ama o kader artık her ne ise onun dışında olmaya çalışmanın sizde yarattığı tuhaflığı aşmak “coğrafyanın kader” olması ile de açıklanabilir değildir.
Bu tuhaflık nedir?
Bu tuhaf hissin çok çok eski bir adı vardır; Tanrı. Pek çok kişi Tanrı’nın ya da tanrıların nereden çıktığını sorarken Tanrı’nın ontolojik varlığı, teleolojik varlığı ve hiçbir yere sığmayan zamansızlığı hakkında yorum yapmak için ömürlerini heba etmişlerdir.
Bu acayip cevap size tuhaf gelmeyecek ve bir an için Kant’ın ayak seslerini duyar gibi olacaksınız; bu tehlikeli noktadan uzak durmak için söylüyorum. Hayır, bu Kant’ın son derece Protestan ve ahlak yasası dolu Tanrı’sı değil.
Bu herkesin kendi varlığı ile dolan ve bir okyanustan bir testi ne aldıysa herkesin de o kadarını aldığı bir Varlık. Bu tasavvufi benzetmeyi de şimdilik bir kenara bırakın ama teşbih de hata olmaz diyelim.
Truva işgal edildiğinde, Odysseus’un Hektor’un karısı Andromache’den olma bebeğini duvarlara vurup parçalamasına, Lady Macbeth’in elini Arabistan’ın ıtırlarının bile temizleyemeyeceği bir kana bulanmasına, Papa II. Urban’ın tüm Kudüs’ün ele geçirilmesini istediği Haçlı Seferleri’nin başlamasına, milyonlarca masum insanın Engizisyon’da öldürülmesine, yine milyonlarca masum Yahudi’nin temerküz kamplarında öldürülmesine sebep olan ama pek çok kişi için “acının dinmesinin tanrı sanatı olduğunu” söyleyen Galenos’a, Einstein’ın ezeli evreninin biricik yaratıcısına, Gödel’in sonsuz iyi varlığına, Aristoteles’in mekanik anlamlandırmasına, Spinoza’nın ne kadar doğadan farksız olsa da “onsuz hiçbir iyiliğin” olmadığını düşündüğü varlık kavramına ilham olan Tanrı.
Ama neden Tanrı? Metnin ilk başında sorduğumuz o tuhaf hissiyat, o farkındalık ile ilgili sorunun cevabına neden böyle Tanrı gibi bir kavramla aniden sıçrama yaptık?
Çünkü siz bir anlamda en basit itaatsizlik ile bir bilinç kazandınız. Bu bilincin kendisi yıllardır ve belki de yüzyıllardır sorgulanmayan başka bir bilinç ile formüle edilen davranışları kodluyordu ancak siz artık bu davranışın gereksiz olduğunu düşünerek, o bilinçle bağınızı kopardınız. Belki o eski bilinç de vaktiyle başka bir gereksiz törenin, davranış kodunun yerine geçmişti.
Bu psikoloji bilenlere Julian Jaynes’in çift yapılı zihin yani “bikameral zihin” kuramını (bicameral mind) hatırlatacaktır. Ancak Jaynes’in anlatımında bir evrimsel durum da vardır. Benim bahsettiğim ise evrimsel durumdan bağımsız olmasa da, insanların bir şekilde başka bir düzeni gerçekleştirmesinde neden bu kadar ileri gittiğini açıklıyor.
Peki dolayısıyla itaat ve biat neden beyinlerin ıslak rüyası hâline geliyor? Çünkü bu bilincin değiştirilmesinin maddi anlamda her yerde kabul edilen o Tanrı’yı tahtından etmesi ihtimali olduğu için. Bunun politik implikasyonlarını anlamışsınızdır. Çünkü o bilinç en düşük sınıftan en yükseğine herkesin uyması gereken belirli bir yapıyı kuruyor; o yapıdaki en ufak çatlak, Tanrı’nın saltanatını, onun tahtını sarsıyor.
Tanrı’nın size verdiği nimetleri kabul etmek ve buna şükretmek yerine, sermayeye karşı çıkmak gibi büyük ve hepimizin bildiği bir bilinçlenme buna örnek gibi görünse de bu çok büyük bir iddia. Neden söylenen her şeyin doğru olduğuna ilişkin basit bir soru, birinin argümanının hangi bağlamda olduğunu sormak gibi “küçük” şeyler yetiyor.
Oysa ki aslında bu iktidar gücü, bu “eski bilincin” var olduğu yapı bu sorulara külli bir cevap verdiği iddiasıyla ayakta duruyor. Ve bazıları o bilinci kazanarak bu sorulara cevap veremediğini anlıyorlar. Bazıları için ise fonksiyonunu kaybetmiş bir apandisitten farkı olmayan bu eski bilinç bir yaşam şekli oluşturuyor.
İtaat ve biat etmenin anlamı da burada görülüyor. Hiçbirimiz tam olarak aydınlanamayız. Bu eski bir mitoloji. Yaşadığımız farkındalıklar, bizi belirli bir yere götürse de eski bilincin ürettiği ideolojinin yerine geçirmekte zorlanıyor. Tarihin hangi dönemine bakarsam bu tuhaf hissin gerçekliğini görüyorum:
Tanrı her yerde.




































Yorum Yazın