Ben hem lise yıllarımda hem de üniversite hayatım boyunca sınavlara gece geç saatlere kadar çalışamazdım. Lise yıllarımda da üniversitede de gece uzadıkça dikkatimin dağıldığını, okuduğumu anlamadığımı, aynı sayfayı tekrar tekrar döndürdüğümü bilirim. Bir noktadan sonra mesele çalışmak değil, uyanık kalmaya çalışmak olurdu. O yüzden gece uykum geldiğinde yatar, sabah erken kalkıp çalışmayı tercih ederdim.
İlginç olan şuydu: Bu yöntemle bazen daha az saat masa başında kaldığım hâlde sınav başarılarım daha yüksek gelirdi. İlk başta bunu “kendime uygun bir alışkanlık” gibi düşündüm. Zamanla, bunun sadece motivasyonla değil, beynin öğrenme biyolojisiyle ilgili olabileceğini fark ettim. Araştırdıkça da bunun doğru olduğunu anladım. Çünkü aslında ben daha az çalışıyor değildim. Daha berrak bir zihinle çalışıyordum. Verimi belirleyen şey, çoğu zaman “çalışma saatinin uzunluğu” değil, beynin öğrenmeye açık olduğu koşulların korunmasıdır.
Tam da bu yüzden “Gece geç saatlere kadar mı çalışmalı, yoksa sabah erken kalkıp mı çalışmalı?” sorusunu tek başına bir zaman yönetimi tercihi olarak değil; yorgun beden ile dinlenmiş bedenin öğrenme kapasitesi arasındaki farkı merkeze alan, bilimsel bir mesele olarak ele almak gerekiyor. Çünkü öğrenme yalnızca uyanıkken yapılan bir faaliyet değil. Beynin bilgiyi kalıcı hâle getirdiği kritik bölümün önemli bir kısmı, uyku sırasında gerçekleşiyor.
Beyin öğrenmeyi nasıl inşa eder?
Yeni bir konuyu öğrenmeye başladığımızda beyin bilgiyi önce kısa süreli belleğe alır. Bu aşamada bilgi geçicidir; yani birkaç dakika içinde ya silinir ya da güçlenmeye aday hale gelir. İşte burada devreye tekrar girer. Konuyu yeniden okumak, kendi cümlelerimizle özetlemek, soru çözmek, anlatmak gibi tekrarlar, beynin aynı bilgiyi tekrar tekrar etkinleştirmesini sağlar. Bu tekrarlar sayesinde bilgi daha dayanıklı bağlantılar kurar. Zamanla uzun süreli belleğe geçebilecek kadar güçlenir. Bu sürecin bir boyutunda hipokampus yeni bilgiyi hızlıca birbirine bağlayan bir köprü gibi çalışırken, bilgi kalıcılaştıkça neokortekse daha geniş biçimde yayılır; yani uzun süreli bellek tek bir yerde değil, beynin farklı bölgelerine dağılmış ağlar halinde tutulur.
Uykunun rolü tam da bu geçişte kritikleşir. Çünkü uyku, beynin gün içinde öğrendiği bilgileri adeta “arka planda” yeniden düzenlediği ve güçlendirdiği bir dönemdir. Araştırmalar, uykunun yalnızca dinlenme olmadığını; öğrenilen bilgilerin kalıcı hale gelmesi için gereken pekiştirmesüreçlerini desteklediğini gösteriyor. Yani tekrarlarla güçlenen bilgi, uyku sırasında daha sağlam bir yapıya kavuşur, daha kolay hatırlanır ve daha doğru kullanılır.
Uyku “öğrenmeden önce”de beyni öğrenmeye hazırlar. Uykusuz kalındığında ertesi gün yeni bilgi kaydetme kapasitesinin azaldığını gösteren bulgular, gece uykusunu feda ederek yapılan uzun çalışmaların neden beklenen sonucu vermediğini açıklar. Bu yüzden öğrenme açısından asıl hedef, yalnızca çalışma süresini uzatmak olmamalıdır. Tekrarlarla bilgiyi güçlendirip uykuyu da bu bilginin uzun süreli belleğe yerleşmesini sağlayan temel süreç olarak kullanmak gerekir.
Yorgun zihinle çalışınca ne kaybediyoruz?
Bir gece uykusuz kaldığımızda ya da birkaç gece üst üste uykuyu kısalttığımızda ortaya çıkan şey, yalnızca keyifsizlik değil. Bilişsel düzeyde dikkat eksikliğidir. Bu, çalışırken fark etmeden yaşadığımız kopmaların biyolojik karşılığıdır. Bu kopmalar arttıkça, daha uzun süre çalışsanız bile kodladığınız bilgi azalır.
Kısa süreli uyku yoksunluğunun farklı bilişsel alanlarda (dikkat, çalışma belleği, akıl yürütme gibi) performansı düşürdüğünü gösteren geniş bir meta-analiz literatürü var. Daha çarpıcı olan ise şu, uyku kaybı sadece daha yavaş öğrenen yapmıyor, aynı zamanda bizi daha az öğrenir hâle getiriyor. Uyku yoksunluğunun, yeni anıların ve bilgilerin oluşmasında kritik rol oynayan hipokampusun öğrenme sırasında daha düşük etkinleşmesiyle ilişkili olabileceğini gösteren beyin görüntüleme bulguları bulunuyor. Yani yorgunken çalışmak, beynin “yeni dosyayı kaydet” düğmesinin çalışmaması gibi düşünülebilir.
Dinlenmiş beden neden daha çok öğrenir?
Dinlenmişlik, beynin öğrenme için ihtiyaç duyduğu üç temel kaynağı güçlendirir: dikkat sürekliliği, çalışma belleği kapasitesi ve yürütücü kontrol. Uyku yoksunluğu karar verme ve üst düzey zihinsel kontrol süreçlerini zayıflatabilir. Bu da çalışıyorum ama anlamıyorum hatasını artırır.
Sabah erken kalkıp çalışmak çoğu insana “disiplinin kanıtı” gibi gelir. Eğer erken kalkış, erken yatışla destekleniyorsa, sabah saatleri gerçekten güçlü olabilir. Fakat sabahın bir gerçeği daha var. Uyanır uyanmaz beyin tam performansa geçmekte biraz zorlanabilir. Beden, biyolojik olarak ısınma ister. Belki biraz spor, bir sabah kahvesi size bu konuda yardımcı olabilir. Sabah düzeninin bir diğer kritik noktası “herkese aynı mı?” sorusudur. İnsanlar farklıdır ve günün hangi saatinde daha iyi performans gösterdikleri alışkanlıkları doğrultusunda değişebilir. Dolayısıyla kendimizi fazla zorlamadan yavaş yavaş alışkanlık değişimi ile ilgili çalışmak gerekir.
İki saat dilimini farklı işlere ayırmak
Araştırmaların işaret ettiği öğrenme mimarisini günlük yaşama çevirdiğimizde, birçok kişi için en verimli yaklaşım tek bir uçta karar kılmak değil, günün saatlerini işin doğasına göre bölmektir. Akşam geç saatlerde “yeni ve zor konu” yüklemek yerine, gün içinde öğrendiklerinizi toparlayıp kısa tekrarlar yaptığınız bir çalışma yapabilirsiniz. Ardından yeterli uyku ve sabah ise daha berrak bir zihinle analiz, yazma ve problem çözme, yeni bir konuyu öğrenme gibi üst düzey bilişsel beceri gerektiren işlere yoğunlaşabilirsiniz. Bu şekilde, uykuyu hem “pekiştirme aracı” hem de “yarınki öğrenmeye hazırlık” süreci olarak kullanabilirsiniz.



























Yorum Yazın