Amerika Birleşik Devletleri uzun süredir kendini yalnızca bir ülke olarak değil, dünyayı düzenleyen bir fikir olarak sunuyor. Demokrasi, özgürlük ve liderlik bu anlatının temel sütunları. Ancak psikolojik bir metaforla bakıldığında, ABD’nin küresel davranışlarının önemli bir bölümünde narsistik kişilik örüntülerini görmek mümkün: kendini merkeze yerleştirme eğilimi, sürekli “en iyi” olma arzusu, yoğun onay ihtiyacı ve eleştiriye karşı düşük tolerans. Güç gösterisi bu yapı içinde yalnızca stratejik bir tercih değil, özgüveni ayakta tutan psikolojik bir dayanak hâline geliyor.
Donald Trump bu çerçevenin dışına düşen bir figür değil; tam tersine, bu örüntünün en görünür, en gürültülü ve en çıplak hâli. Trump’la birlikte Amerika’nın uzun süredir bastırdığı birçok duygu—üstünlük hissi, kayıp korkusu, öfke ve alkış ihtiyacı—ilk kez bu kadar filtresiz biçimde sahneye taşındı.
Narsistik yapılarda büyüklük fantezisi merkezi bir yer tutar. ABD’nin “dünyanın lideri” olma iddiası, Trump döneminde kişisel bir dile büründü. “Make America Great Again” sloganı, kaybedildiğine inanılan bir ihtişamın yasını tutarken aynı zamanda şu mesajı verdi: Bu büyüklük zaten vardı; yalnızca unutuldu. Trump’ın miting diliyle ABD’nin dış politika refleksleri arasındaki benzerlik bu yüzden şaşırtıcı değildir. Sert çıkışlar, ani tehditler, yaptırımlar ve askeri-ekonomik “ben buradayım” hamleleri, narsistik yapının içsel boşluğunu telafi etmeye çalışan aynalar gibi çalıştı.
Bu yapı güçlü bir özgüvenden çok, sürekli beslenmeye ihtiyaç duyan kırılgan bir kendilik algısıyla ilgilidir. Trump’ın kalabalıklara, alkışlara, reytinglere ve sosyal medyaya olan bağımlılığı; ABD’nin küresel ölçekte görülme ve onaylanma ihtiyacıyla paralel ilerledi. “Dünya bizi alkışlıyor mu?” sorusu hızla “Dünya bize karşı mı?” kaygısına evrildi. Eleştiri karşısında verilen tepkiler çoğu zaman savunma hattında kalmadı; doğrudan saldırıya dönüştü. Trump’ın medyaya, akademiye ve müttefiklere yönelttiği öfke, ABD’nin uluslararası eleştirilere verdiği refleksin kişiselleşmiş bir yansımasıydı.
Bu ruh hâli dış politikada da kendini tekrar etti. İran’la kurulan ilişki sürekli bir güç sınaması etrafında şekillendi: tehdit, geri çekilme, ardından yeniden tehdit. Venezuela örneğinde ahlaki söylemlerle güç politikası iç içe geçti; karmaşık toplumsal gerçeklikler basit iyi-kötü anlatılarına sıkıştırıldı. Grönland meselesi ise bu zihniyetin neredeyse karikatürleşmiş hâliydi: tarihsel ve toplumsal bir gerçeklik, satın alınabilir bir nesne gibi ele alındı. Bu yaklaşımda ilişki kurmak değil, sahip olmak esastı.
Trump’ın sahne performansı da bu psikolojiden bağımsız değildi. Mitinglerdeki tuhaf, ritimsiz danslar; çocuksu el kol hareketleri; liderlerle alaylar, lakaplar ve bitmeyen laf sokmalar bir kontrol kaybına değil, tanıdık bir narsistik savunma repertuarına işaret ediyordu. Ciddiyeti bozmak, oyunun kurallarını yeniden yazmanın bir yoluydu. Gülünçlüğü seçmek, rezil olmanın kontrolünü ele almak anlamına geliyordu. Hakaretler ise bir şuursuzluk değil, hiyerarşi kurma araçlarıydı. Eşitlik tehditkâr, aşağılamak güvenliydi.
Ancak bu tabloyu Amerika’nın tamamına teşmil etmek de kolaycılık olur. Çünkü aynı ülke içinde, gösteri yerine kurumsallığı; tehdit yerine düzenlemeyi; kişisel güç yerine işleyişi önceleyen başka bir siyasal damar da var. California Valisi Gavin Newsom bu hattın güncel örneklerinden biri. Newsom’un dili, aşağılayıcı retorikten çok kamu politikası, kriz yönetimi ve kurumsal kapasite üzerine kurulu. Benzer biçimde Obama ve Biden çizgisi de siyaseti bir sahne performansı olarak değil, mümkün olduğunca görünmez ama işleyen bir mekanizma olarak ele alan bir geleneği temsil ediyor.
Bu fark, Amerika içindeki temel ayrımı daha net kılıyor: biri siyaseti bir gösteri, liderliği bir performans olarak kuran “performatif Amerika”; diğeri normlara, kurumlara ve sürekliliğe yaslanan “kurumsal Amerika”. Trump birincisinin sembolüydü; ikincisi ise aynı anda varlığını sürdürmeye devam etti.
Bu nedenle Trump’ı Amerika’nın kendisi olarak okumak yanıltıcıdır. O, belirli bir kolektif ruh hâlinin, belirli bir tarihsel kırılmanın yüksek sesli yüzüydü. Dünya ise bu süreçte, narsistik bir süper gücün başrolde olduğu bir toplu terapi odasını andırdı. Birleşmiş Milletler çoğu zaman sözünü geçiremeyen bir grup terapisti gibiydi; savaşlar dürtü kontrol sorunlarını, diplomasi bastırılmış duyguların kibar ifadelerini, ekonomik krizler kolektif anksiyete ataklarını çağrıştırdı.
Trump sahneden çekildiğinde yalnızca bir lider gitmedi; belirli bir temsil biçimi geri plana itildi. Ancak onu mümkün kılan psikolojik zemin bütünüyle ortadan kalkmadı. Asıl mesele Amerika’nın ne olduğu değil; hangi Amerika’nın hangi anlarda sahneyi ele geçirdiği.
Ve belki de yazıyı kapatırken sorulması gereken soru tam burada duruyor:
Amerika narsistik bir temsilse, peki diğer ülkeler bu küresel sahnede hangi psikolojiyle yer alıyor?


























Yorum Yazın