Bu ülkede uyuşturucu operasyonları yapılıyor. Neredeyse her hafta yeni bir baskın, yeni bir gözaltı haberiyle karşılaşıyoruz. Sabahın erken saatlerinde servis edilen görüntüler, kelepçeli gençler, “başarılı operasyon” başlıkları… Dışarıdan bakıldığında hareketli, kararlı ve kontrol altında bir tablo var. Ama bu tablonun arkasına biraz dikkatle bakıldığında, değişmeyen bir soru kendini dayatıyor: Bu operasyonlar gerçekten neyi temizliyor?
Görünenle yetinirsek her şey yolunda. Gözaltılar var, dosyalar açılıyor, kamuoyuna bir müdahale hissi sunuluyor. Ama biraz durup baktığımızda, adaletin hâlâ kapalı devre çalıştığını fark ediyoruz. Kim gerçekten bu düzenin parçası, kim sadece hedef seçiliyor; kimin hayatı bir gecede karartılıyor, kimin adı hiçbir dosyada geçmiyor belli değil. Gözaltılar var ama hesap yok. Ceza var ama sorumluluk çoğu zaman aşağıda kalıyor. Günaha girilen çok, dokunulmayan daha da çok.
Uyuşturucuyla mücadele uzun süredir bir güvenlik refleksi üzerinden yürütülüyor. Bu refleks hızlı sonuç üretmeye odaklı. Görüntü veriyor, sayı veriyor, “bir şeyler yapılıyor” duygusu yaratıyor. Ancak hız, çoğu zaman derinliğin önüne geçiyor. Çünkü derinlik zaman ister sabır ister ve en önemlisi karmaşık ilişkilerle yüzleşmeyi gerektirir. O yüzleşme ise her zaman tercih edilmiyor.
Asıl soru da burada başlıyor. Bu düzenin arkasındaki ağlar neden hep görünmez kalıyor? Paranın aktığı yerler, ilişkiler, korunan alanlar neden konuşulmuyor? Neden operasyonlar çoğunlukla aynı profillerde yoğunlaşıyor? Neden küçük balıklar hızla vitrine çıkarılırken, sistemin daha karmaşık ve daha güçlü aktörleri perde arkasında kalıyor? Bu durum bir niyet meselesinden çok, bir işleyiş meselesi. Adalet mekanizması çoğu zaman en kolay ulaşılabilen noktadan işlemeye başlıyor. Bu, kısa vadede etki yaratıyor; ama uzun vadede düzeni değiştirmiyor. Çünkü düzen, yalnızca görünen halkalardan ibaret değil. Asıl belirleyici olanlar, çoğu zaman en az görünen, en iyi korunan alanlarda duruyor. Bu seçicilik, adalet algısını da zedeliyor. Hukuk teoride herkes için eşit; pratikte ise sosyal konumlar, ilişkiler ve görünürlük bu eşitliği belirliyor. Bazı dosyalar hızla ilerlerken, bazı dosyalar hiç açılmıyor. Bazı hayatlar kolayca teşhir edilebilirken, bazı ağlar sessizlikle korunuyor. Bu da toplumda “adalet var ama herkese değil” duygusunu güçlendiriyor. Bu düzenin en ağır bedelini ise gençler ödüyor. Özellikle de genç kızlar. Çünkü dışarıdan bakıldığında sunulan hayat tarzı son derece parlak. Popüler mekânlar, sosyal medya vitrinleri, özgürlük ve eğlence diliyle paketlenmiş bir yaşam vaadi… Bu vitrin, riskleri değil, yalnızca cazibeyi gösteriyor. Bedel kısmı ise hep arkada kalıyor.
Gençler bu parıltının içine çekiliyor. Sağlıklarını, eğitimlerini, geleceklerini kaybediyorlar. Bazen daha fazlasını. Kazanç ise başka ellere gidiyor. Bu noktada mesele bireysel zayıflıklar ya da “yanlış tercihler” değil. Mesele, kimlerin feda edilebilir görüldüğü. Hangi hayatların kolayca karartılabildiği, hangilerinin ise sistem tarafından sessizlikle korunduğu.
Operasyonların dili de bu tabloyu pekiştiriyor. Haberlerde kullanılan görüntüler, kelepçeli bedenler, yüzleri gizlenen ama hayatları ifşa edilen gençler üzerinden bir ibret anlatısı kuruluyor. Kamuoyu kısa süreliğine rahatlıyor. “Bakın, bir şeyler yapılıyor” duygusu üretiliyor. Ama bu duygu geçici. Çünkü bu anlatı, suçun nedenlerini değil, yalnızca sonuçlarını görünür kılıyor.
Oysa uyuşturucu meselesi yalnızca bir madde meselesi değil. Bu, kent yaşamıyla, yalnızlıkla, ekonomik baskıyla ve özellikle gençlerin gelecek duygusuyla doğrudan bağlantılı bir sorun. Umudun zayıfladığı, sosyal bağların çözüldüğü, başarı ölçütlerinin parlatılmış hayatlar üzerinden kurulduğu bir ortamda bu vitrin daha da cazip hâle geliyor. Bu zemini görmeden yürütülen her mücadele, eksik kalıyor.
Burada bir başka risk daha var: Alışmak. Operasyonlar arttıkça, gözaltı görüntüleri sıradanlaştıkça, toplum da bu düzene alışıyor. “Böyle geliyor, böyle gider” duygusu yerleşiyor. İşte bu, düzenin kendini en güvende hissettiği an. Çünkü en tehlikeli eşik, itirazın değil; kanıksamanın başladığı yerdir.
Elbette bu alanın temizlenmesi şart. Kimse bunun aksini savunamaz. Ama temizlik, vitrinle olmaz. Vitrin temizliği kamuoyunu kısa süreliğine rahatlatır; düzeni ise olduğu gibi bırakır. Gerçek temizlik, zor olanla, karmaşık olanla, görünmeyenle uğraşmayı gerektirir. Bu da şeffaflık, tutarlılık ve uzun soluklu bir irade ister.
Aksi hâlde yapılan her operasyon yeni bir döngü yaratır. Birileri gözaltına alınır, bir süre sonra yerleri doldurulur. Sistem kendini yeniden üretir. Suç bitmez, yalnızca yer değiştirir. Toplumda ise adalet duygusu biraz daha aşınır.
Belki de bugün asıl sorulması gereken soru şudur: Biz gerçekten düzeni mi temizlemek istiyoruz, yoksa yalnızca düzenin kirli tarafını görünmez kılmayı mı tercih ediyoruz? Çünkü adalet, yalnızca müdahale etmekle değil; nereden ve kime doğru müdahale edildiğiyle anlam kazanır.
Vitrin temiz kaldığı sürece düzen kirli kalıyorsa, sorun tek tek operasyonlarda değil; o operasyonlara bakma biçimimizdedir. Ve bu bakış değişmeden, gerçek bir temizlik mümkün değildir.


























Yorum Yazın