Siyasi partiler yalnızca seçim kazanmak için kurulmuş yapılar değildir. Bir ülkede siyasi partiler aynı zamanda siyasal düzenin, hatta rejimin taşıyıcı kolonlarıdır. Bu kolonlar kişilere, liderlerin karizmasına ya da geçici güç dengelerine dayanıyorsa, siyasal düzen kaçınılmaz olarak kırılgan hâle gelir. Bu nedenle kurumsallık, bir parti açısından teknik bir tercih olmanın ötesinde, siyasal istikrarın temel koşuludur.
Kurumsallık; bir partinin onu yöneten kişilerden bağımsız olarak varlığını sürdürebilmesi, kurallarla işlemesi ve süreklilik gösterebilmesidir. Kurumsal bir yapı, lider değişimlerinde sarsılmaz; yöneticilerin yerini başkaları aldığında işleyişini korur. Bunun nedeni, partinin bireysel iradelerden önce yazılı kurallara, yerleşik süreçlere ve ortak ilkelere dayanmasıdır. Siyaset biliminin klasik ayrımlarından biri de tam bu noktada ortaya çıkar: kişisel otorite ile kurumsal otorite arasındaki fark.
Karizmatik liderlik toplumları harekete geçirebilir ve büyük dönüşümler yaratabilir. Ancak bu etki doğası gereği sınırlıdır. Kalıcı olan, karizmanın kendisi değil; onun kurallara ve kurumlara dönüşebilmesidir. Aksi hâlde siyasal yapı ya çözülür ya da kişisel iktidara sıkışır. Modern siyasal düzenlerin sürdürülebilirliği bu yüzden kişilere değil, kurallara dayanır.
Türkiye siyasetinin hem temel sorunlarından biri hem de doğal sonuçlarından biri, partilerin büyük bölümünün bu dönüşümü tamamlayamamış olmasıdır. Güçlü liderler ortaya çıkmış; ancak bu liderlerin ötesine geçen kurumsal yapılar inşa edilememiştir. Lider değiştiğinde yönünü kaybeden ya da dağılan partiler, bu nedenle uzun ömürlü bir siyasal aktör hâline gelemez.
Bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye’de kurumsallık vasfını gerçek anlamıyla taşıyan tek siyasi partinin Cumhuriyet Halk Partisi olduğunu söylemek mümkündür. Bugün gelinen noktada, tüm eksiklerine ve eleştirilere rağmen, Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’de kurumsallık vasfını hâlâ taşıyabilen tek siyasi parti konumundadır. Bunun nedeni CHP’nin hatasız bir parti olması değildir; kurucu karizmayı kurallara dönüştürebilmiş olmasıdır. CHP, Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra da varlığını sürdürebilmiş bir partidir. Liderler değişmiş, ideolojik yönelimler tartışılmış, seçimler kaybedilmiş ve ciddi krizler yaşanmıştır; buna rağmen parti varlığını korumuştur. Çünkü siyasal kimliği tek bir isme, tek bir döneme ya da geçici bir konjonktüre bağlı kalmamıştır.
Bu sürekliliğin arkasında yazılı tüzükler, kurultay geleneği, örgütsel hafıza ve kişilere rağmen işleyebilen mekanizmalar yer alır. CHP bu nedenle sıklıkla “yavaş”, “hantal” ya da “değişime dirençli” olmakla eleştirilir. Oysa bu yavaşlık, kurumsal yapıların doğal sonucudur. Kurumlar acele etmez; uzun vadeli denge üretir. Kişisel irade hızlıdır, fakat geçicidir.
Türkiye’de kurumsallık kavramı, siyasal alanda olduğu kadar toplumsal hayatta da kendine özgü bir anlam taşır. Gündelik dilde “kurumsal” olmak çoğu zaman “beyaz yakalı” olmakla eşdeğer görülür. Bu ifade yalnızca bir iş tanımını değil; kurallara bağlılığı, hiyerarşiyi, yazılı süreçleri, yavaş ama öngörülebilir bir işleyişi anlatır. Beyaz yakalı olmak, hızlı karar alabilen ama keyfî davranabilen yapılardan ziyade, prosedürlerle ilerleyen ve kişilere bağımlı olmayan bir düzenin parçası olmaktır. Türkiye’de kurumsallığın sıkça eleştirilmesinin nedeni de tam olarak budur: kurumsal yapıların aceleci beklentilere cevap vermemesi.
Bu açıdan bakıldığında, CHP’nin “yavaş”, “hantal” ya da “fazla tartışmalı” bir parti olarak görülmesi şaşırtıcı değildir. CHP, Türkiye siyasetinde kurumsal yapıyı inşa edebilmiş ve onu koruyabilmiş nadir yapılardan biridir. Kararların kurallarla alınması, tartışmaların belirli zeminlerde yürütülmesi ve kişisel iradelerin mutlak hâkimiyet kuramaması, partiyi zaman zaman ağırlaştırır; fakat aynı zamanda onu dağılmaktan korur. Tıpkı kurumsal bir iş yerinde olduğu gibi, süreçler yorucudur ama sürdürülebilirliği sağlar.
CHP’ye yöneltilen en yaygın eleştirilerden biri de parti içindeki süreklilik arz eden tartışmalardır. Kurultaylar, liderlik mücadeleleri ve farklı fikirler çoğu zaman bir zayıflık göstergesi olarak yorumlanır. Oysa bu tablo, tartışmayı düzensizlikle eşitleyen bir siyasal algının ürünüdür. Gerçekte bu tartışma ortamı, partinin kurumsal yapısının doğal bir yansımasıdır.
Kurumsal yapılarda görüş ayrılıkları bastırılmaz. Fikirler mücadele eder, karşı karşıya gelir ve belirli kurallar çerçevesinde sonuçlanır. CHP’de yaşanan iç gerilimler partiyi çözmemiş; aksine canlı tutmuştur. Tartışmanın varlığı, otoritenin kişilerden çok kurallara dayandığını gösterir.
Türkiye’de birçok parti “birlik görüntüsü” üzerinden siyaset üretir. Ancak bu görüntü çoğu zaman fikir birliğinden değil, kişisel otoriteden kaynaklanır. Tartışmanın olmadığı yerde uzlaşma gelişmez; itaat yerleşir. CHP’de ise liderler eleştirilebilir, yönetimler değişebilir ve parti çizgisi sorgulanabilir. Bu durum kısa vadede kriz izlenimi yaratır; uzun vadede ise kurumsal dayanıklılığı besler.
Kurumsallık yalnızca partiler açısından değil, rejimin kendisi için de koruyucu bir işlev görür. Bugün Türkiye’de yazılı kuralların, kanunların ve anayasanın varlığına rağmen uygulanmaması, basit bir hukuk problemiyle açıklanamaz. Bu tablo, kuralların yerini kişisel iradelerin almasının ve hukuki-kurumsal otoritenin zayıflamasının sonucudur.
Kuralların hayata geçebilmesi, onlara bağlı kurumların varlığıyla mümkündür. Siyasi partiler kişisel iradelerle yönetildiğinde, devlet kurumlarının da aynı çizgiye savrulması kaçınılmaz hâle gelir. Bu noktada devlet bir hukuk düzeni olmaktan uzaklaşır; bir yönetim tarzına dönüşür. Kanunlar yürürlükte kalır, ancak bağlayıcılıklarını yitirir.
Bir rejimi koruyan şey yalnızca anayasa metni değildir. Asıl koruyucu unsur, o metni uygulamaya alışkın ve buna niyetli kurumlardır. Kurumsal siyasi partiler bu yüzden hayati öneme sahiptir. Kurumlaşmış bir parti, iktidara geldiğinde devletin kaynaklarını çıkar ilişkilerine dönüştürmek yerine, kurallarla bağlı olduğunu bilerek hareket eder. Muhalefetteyken ise sistemi yıkmayı değil, onu onarmayı ve ileri taşımayı hedefler.
CHP’nin yüz yılı aşan varlığı, bu yaklaşımın somut bir örneğidir. Zayıflık olarak görülen iç tartışmalar, aslında partinin hâlâ bir kurum olarak ayakta olduğunun en açık göstergesidir. Türkiye’deki siyasi partilerin temel sorunu tartışmanın fazlalığı değil; bu tartışmaları taşıyabilecek kurumsal yapılardan yoksun olmalarıdır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, her ne kadar “daha güçlü lider” söylemiyle ifade edilse de, yalnızca güçlü kişiler değildir. Asıl ihtiyaç, kişilere değil kurallara dayanan, kurumsal siyasal yapılardır. Çünkü kurumsallık, yalnızca bir örgütlenme biçimi değil; rejimi ayakta tutan en güçlü sigortalardan biridir.
Bir siyasi partinin yüzyılı aşan varlığı, seçim kazanmaktan çok daha fazlasını anlatır. Bu süreklilik, yaşanmışlık ve tarihsel birikim; kurallara dayanan yapının kişisel güce dayanan siyasetten daha kalıcı olduğunu gösterir. Kişilere rağmen işleyebilen kurumlar, bir ülkenin geleceğini hem inşa eder hem de korur.


































Yorum Yazın