Siyasi transfer ya da yaygın kullanımıyla parti değiştirmenin, en basit tanımı bir siyasetçinin mensubu olduğu partiden, hareketten veya siyasi görüş ve ideolojiden ayrılarak başka bir ideolojik referansa sahip partiye ya da siyasi görüşe katılması ve siyasi yaşamını orada sürdürmesidir. Siyasal sistemlerde bu olgu, kişisel kariyer planları yanında, aynı zamanda partiler arası güç dengelerinin, siyasi ittifakların ve ideolojik esnekliklerin ya da ideolojisizleşmenin de bir yansımasıdır.
Tarihsel olarak siyasi transferler, farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşımıştır. Parlamenter demokrasilerde milletvekili transferleri çoğu zaman hükümetlerin kurulması veya düşürülmesinde belirleyici olurken, başkanlık sistemlerinde daha çok yasama organındaki çoğunluk dengelerini değiştiren bir unsur hâline gelmiş; yerel yönetimlerde ise çoğunlukla iktidar olan ya da yakın zamanda iktidar olacağı düşünülen partilere doğru bir geçiş olarak görülmüştür.
Türkiye siyasetinde 1960’lardan itibaren görülen “parti değiştirme” vakaları, hem seçmen sadakatini hem de siyasi ahlak* tartışmalarını sürekli gündemde tutmuştur. Özellikle 1970’li yıllarda başlayan milletvekili transferlerinin hükümet kurma süreçlerinde kritik rol oynaması, kavramın kamuoyu nezdinde “siyasi pazarlık” algısıyla anılmasına yol açmıştır. Siyasi tarihimizde en sık görülen transfer biçimi ise tekrar aday olabilmek ve yeniden seçilebilmek amacıyla yapılan parti değişiklikleridir.
Türkiye siyasetinde siyasi transfer denildiğinde akla gelen en çarpıcı örneklerden biri, 1977 yılında yaşanan “Güneş Motel Olayı”dır. 1977 seçimleri sonrasında kurulan Adalet Partisi azınlık hükümetinin gensoru ile düşürülmesi için 11 AP’li milletvekilinin “bakanlık vaadiyle ikna edilmesi” ve daha sonra kurulan hükümette bu 11 milletvekilinden 10’unun bakan olarak yer alması, siyasi tarihimize geçen en tartışmalı örneklerden biridir. Güneş Motel Olayı, makam karşılığı siyasi transferin ahlaki sınırları nasıl zorladığını gösteren sembol bir olay olarak hafızalarda yer etmiştir.
Tekrar aday olabilmek veya siyasi konumunu koruyabilmek için yapılan transferlerin en ünlü örneklerinden biri ise peş peşe parti değiştirmesiyle Türk siyasetinde sembolleşen “Fırıldak Kubi” olayıdır. 1990’lı yıllarda Afyon milletvekili olan Kubilay Uygun, 1995 seçimlerinde DSP’den milletvekili seçilmiş; daha sonra DSP, DYP ve MHP arasında sık sık geçiş yapmıştır. Özellikle 1996’da birkaç gün arayla DSP’den DYP’ye, ardından yeniden DSP’ye, bir ara MHP’ye ve tekrar DYP’ye geçmesi kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştır. Bu hızlı ve ilkesiz parti değiştirmeler nedeniyle kendisine “Fırıldak Kubi” lakabı takılmıştır. Bu olay, Türkiye’de siyasal tutarlılıktan çok kişisel çıkar, makam ve konjonktüre göre saf değiştirme eleştirilerinin simgelerinden biri hâline gelmiştir.
Bugün ise siyasi transfer tartışmalarının boyut değiştirdiği; belediye başkanları ve yakınlarının siyasi ve adli baskı altında iktidar partisi lehine parti değiştirmeye zorlandığı iddiaları üzerinden yeni bir tartışma zemininin oluştuğu görülmektedir. Özellikle uzun yıllar Cumhuriyet Halk Partisi çatısı altında yerel yönetim pratiği yürütmüş, aynı zamanda 22’nci ve 23’üncü dönem Aydın milletvekilliği de yapmış olan Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun AKP’ye geçişi ve benzer şekilde 25, 26, 27 ve 28’inci dönem Afyonkarahisar milletvekilliği ile grup başkanvekilliği yapmış olan, şimdiki Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın bu geçişleri, yalnızca baskıya dayalı zorunlu bireysel tercihler olarak okunamaz. Bu geçişleri aynı zamanda ideolojik tutarlılık, temsil sorumluluğu ve seçmen iradesine sadakat bakımından derin bir kırılma olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.
Çerçioğlu’nun ve Köksal’ın siyasi kariyerleri, CHP’nin sosyal demokrat ilkeleri, Atatürkçülük ve laiklik vurguları ile demokratikleşme hedefleri, sosyal belediyecilik pratikleri üzerine inşa edilmişken; bu ilkelerle sorunlu bir siyasal çizgiye sahip Adalet ve Kalkınma Partisi’ne geçişleri, temsili demokrasinin “emanet edilen oy” ve “seçmen iradesine sadakat” ilkesini ağır biçimde ihlal eden bir tutumdur. Her şeyden önemlisi, dünya görüşleri birbirine zıt iki siyasi parti arasında gerçekleşen böylesi geçişler, yaygın tabirle “dönek/döneklik” olarak değerlendirilen bir siyasal davranış biçimidir.
Üstelik Çerçioğlu özelinde, yerel siyasetin kontrolünü elinde tutarken kendi siyasi geleceğini ve çıkarlarını konsolide etmek amacıyla siyasi ahlak sınırlarını zorlayan bir yönetim anlayışıyla hareket ettiği iddialarının (nepotizm ve klientalizm) uzun süredir kamuoyunun gündeminde olduğu bilinmektedir. İBB ve Beşiktaş davası sürecinde ortaya çıkan “itirafçı müteahhit” ile iş ilişkisi kurmuş olması ve bu müteahhidin ifadeleriyle açığa çıktığı ileri sürülen rant ve çıkar ağları, FETÖ iltisaklı bir danışman üzerinden yürütülen soruşturma ve açılan davalar ve ayrıca yerel siyasetin gölgesinde şekillenen çatışma ilişkileri yeniden tartışmaya açmıştır. Dahası, eşinin şirketi üzerinden kurulduğu iddia edilen ekonomik ağın, merkezi iktidarın yerel yönetimler üzerindeki baskı mekanizmaları karşısında bir “himaye ihtiyacı” yaratmış olabileceği de yazılıp çizilmiştir. Bu durum, söz konusu transferin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda hukuki ve ekonomik çıkar ilişkilerinin de ürünü olabileceği yönündeki kuşkuları güçlendirmektedir.
Bunlar yaşanırken, benzer biçimde yerel siyasetin kontrolünü elinde tutan; hakkında çeşitli iddialar ve dedikodular gündeme geldikçe CHP’liliğini özellikle vurgulama ihtiyacı duyan, aynı kurulda kısa süre de olsa birlikte görev yaptığımız bir başka kadın belediye başkanının da, eşinin üzerinden baskıya uğradığı iddialarının ortalıkta dolaştığı bir dönemde, kendisine atfedilen “CHP’de siyaset yapma imkânı kalmadığı” gerekçesiyle siyasal dikotomi resitali eşliğinde taraf değiştirmesi dikkat çekicidir.
Tüm bunlara rağmen, demokratik siyasal kültür açısından asıl sorun, siyasetçinin ideolojik bağlılık, inanç, dava adamlığı ve siyasi sadakat ve benzeri ilkeleri bir kenara bırakarak kendi varlığını iktidar mekanizmasına entegre etmesidir. Siyasi sadakat, yalnızca bir kişiye veya bir makama değil; o makamı var eden toplumsal sözleşmeye, örgütsel hafızaya ve ideolojik duruşa bağlılıktır. Dava adamlığı veya seni var eden örgütüne bağlılık ise makamların ötesinde bir ilke ve mücadele bilincini gerektirir. Bu bağlamda, yıllarca bir partinin ideolojik omurgasını temsil eden bir figürün, o omurgayı yok sayarak karşıt ideolojik ve siyasal kampta yer alması, dönekliğin ötesinde ontolojik açıdan “siyasi ahlak/ahlaksızlık” sorunu olarak tanımlanabilecek bir kırılmadır.
İdeolojiye bağlılık (inanç), siyasal davranışta öngörülebilirlik ve güven inşa ederek seçmenin siyasal temsil ilişkisini sağlam bir zeminde sürdürmesini sağlar. Ancak daha iyi hizmet kılıfıyla kişisel çıkar veya makam beklentisi uğruna ideolojik aidiyetten kopuş, siyaseti ilkesiz bir güç mücadelesine indirger. Bu durum, seçmenin gözünde yalnızca ilgili siyasetçiyi değil, temsil ettiği kurumları ve bütün bir siyasal alanı da meşruiyet krizine sürükler. Tarih boyunca siyasi sadakatini iktidar değişimlerinde dahi koruyan siyasi aktörler “dava adamı” olarak anılırken; gücün yönüne göre pozisyon alanlar, siyaset literatüründe çoğu zaman “pragmatist” ya da daha sert bir tabirle “oportünist” olarak tanımlanmıştır. Çerçioğlu ve Köksal özelinde de görüldüğü gibi, ideolojik çizginin ve temsil sorumluluğunun terk edilmesi, yalnızca bir siyasi transfer değil, aynı zamanda siyasal hafızada derin bir güven erozyonu yaratmaktadır.
Bize Mülkiye’de okutmuşlardı, Marksist iktisatçı Kondratiev’in kapitalist iktisadın yaklaşık yarım yüz yıllık uzun dalgalar hâlinde genişleme, durgunluk ve kriz evrelerinden geçtiğini ileri süren “dalgalar teorisi”ni. Bu dalgalı hâli siyasal alana uyarlayarak düşünürsek; Türkiye’de son üç çeyrek yüzyılda yaşananlar da -bu dönemden bağımsız olarak- bir tür “siyasal erozyon ve çürüme dalgaları” olarak okunabilir. Bunlar, yalnızca AKP’nin iktidarda kalma pratiklerinde değil, temsilde, parti aidiyetlerinde, seçmen iradesine sadakatte, yönetici elitin niteliğinde ve kamusal sorumluluk bilincinde de derin bir aşınmaya işaret etmektedir. İktisadi sistemlerde krizler nasıl eski üretim ilişkilerinin tıkanmasını görünür kılıyorsa, siyasal sistemlerde de bu tür transferler, bireysel savrulmalar kadar, siyasal alanın ahlaki, kurumsal ve ideolojik çözülmesinin en görünür belirtileri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kimileri için siyasi transferler demokratik hayatın doğal bir parçası olarak görülebilir; ancak ideolojik kopuş, seçmen iradesinin gaspı ve siyasi meşruiyetin zedelenmesi söz konusu olduğunda, bu eylemler siyasetin kirlenmesine yol açar. Çerçioğlu ve Köksal örneğinde değerlendirdiğimiz ama sayıları yirmiyi geçen belediye başkanlarının AKP’ye geçişini yalnızca bir parti değişikliği olarak görmemek; yerel yönetimlerde kurulan çıkar ilişkilerinin merkezi iktidarla bütünleşmesinin ötesinde, yönetici elit ve kurumsal kapasite ile birlikte siyasal yozlaşmanın güncel bir pratiği olarak değerlendirmek gerekir. Bu tür siyasi patolojik vakalar, alınan emanetin suistimali, siyasi erozyon ve “siyasi ahlaksızlık” olduğu kadar, siyasal çürümenin primer semptomlarıdır.
*Etik ve etik dışı ifadeleri, özellikle siyasi kullanımda durumu yumuşatmak ve nezaket göstermek amacıyla tercih edilse de biz burada Prof. Dr. Türker Alkan’ın kitabına atfen “siyasi ahlak” ve “siyasi ahlaksızlık” kavramlarını kullanmayı tercih ediyoruz.




























Yorum Yazın