*Ebedi Tekerrür: Zaman sonsuzca tekerrür eder ve hayat buna göre yaşanmalıdır!
Bir iktidarın ömrünü anlamak istiyorsanız vaatlerine bakmamak gerektiğini hepimiz biliyoruz artık değil mi Sayın Okur?
Zamana bakın, zamanla nasıl geçiniyor, zamanı nasıl ehlileştiriyor, gerektiğinde nasıl askıya alıyor.
Türkiye'de zaman uzun süredir garip bir şey yapıyor: akıyor gibi duruyor. Haberler geliyor, rakamlar değişiyor, isimler bir koltuğa oturup başka bir koltuğa geçiyor, sahne sabit.
(TÜİK Başkanı da yeni değişti mesela)
Işık her dönem biraz daha merkeze düşüyor, bu doğru. Ama bu bir değişim değil, ustalık.
(Ustalığın en yüksek formu, tekrarı yenilik gibi sunmaktır. Bunu reklam sektörü de biliyor, iktidarlar da.)
Biz de koşuyoruz bu arada. Durmadan, düzenli, kararlı adımlarla. Deney faresinin çemberi gibi, her turun sonunda tam başladığımız yere geliyoruz, ancak bacaklarımız gerçekten yoruluyor. Yorgunluk gerçek, mesafe hayali. Bunu fark etmek için durmak gerekiyor; durmak için ise çemberin dışına çıkmak.
Çemberin dışı ise son yıllarda yeniden tasarlandı, mimari değil, insan olarak. Boğaziçi'ne rektör atandı. Bir başka üniversiteye başka biri. Bir başkasına bir başkası. Bakanlık koltuklarında yeni yüzler belirdi, bazıları o kadar yeni ki özgeçmişleri henüz internete düşmemişti. Orduda da sessiz bir hareketlilik yaşandı: otuz üç yaşında tümgeneral eşdeğeri rütbeye kavuşan bir kaymakam çıktı ortaya. Ordu mu gençleşti, rütbe mi yaşlandı, tam bilemedik. Liyakat artık kronolojik değil, topografik oldu: doğru! yerde durmak, doğru! adı telafuzdan geçiyor. Bilirsiniz bu memleket her zaman erken gelişen çocuklar yetiştirmiştir, biraz da erken terfi eden…
Tesadüf bu kadar organize olunca adına başka bir şey demek gerekiyor. Ama kelimeler de bazen yoruluyor. Çemberde çok koştular çünkü.
Nietzsche, 1881 yazında İsviçre'nin Sils-Maria yakınlarında bir gölün kıyısında yürürken durdu. Otuz altı yaşındaydı, hastalık akademik kariyerini çoktan bitirmişti, migren ve mide ağrıları gündelik hayatını kuşatıyordu. Yürümek tek çaresiydi, düşünmek için değil, sadece varolmak için. Surlej köyü yakınlarında, Lake Silvaplana'nın kıyısında, piramit biçimli bir kayanın önünde durdu. Göl hareketsizdi. Ve o an bir düşünce çaktı içinde, kendi deyimiyle "şimşek gibi."
Sonradan bunu anlattığında mistik bir dil kullandı, başka türlü anlatamıyordu çünkü. "Bir şeyin mülkü olmak, bir sesin ağzı olmak" dedi. Düşüncenin kendisini seçtiğini, kendisinin seçmediğini. Dostu Heinrich Köselitz'e yazdığı mektupta elleri titriyordu: "Duygularımın yoğunluğu beni aynı anda ağlatıp güldürüyor. Yeni bir vizyon, ve ben onu ilk bilen insanım."
Abartı mıydı? Belki. Ama abartının da bir gerçeği var, o an için her şeyini ortaya koymuştu.
Bu deneyime bir isim verdi: "Die ewige Wiederkunft" (Ebedi Dönüş)
Her şey sonsuza dek tekrar edecek. Her an, her karar, her acı, her sevinç, aynı sırayla, sonsuz kez. Bu başka bir dünyaya dair bir iddia değildi. Tam tersine, bu dünyanın, şu anın, elimizdekinin sonsuza dek geri döneceğiydi. Ve bu yüzden her şey sonsuz bir ağırlık taşıyordu. Her an, sonsuzluğun içindeydi.
Fikri önce bilimsel olarak kanıtlamaya çalıştı, defterlerine hesaplar düştü, formüller kurdu. Sonra bıraktı. Çünkü anladı ki bu türden bir gerçek, denklemle değil, şiirle ifade edilebilir. Böylece "Also sprach Zarathustra" doğdu, Böyle Buyurdu Zerdüşt. Filozoflar kitabı hep biraz şaşkınlıkla karşıladı, ne roman ne felsefe ne şiir diye. Sanatçılar ise tam anladı ne olduğunu. Richard Strauss aynı adla bir senfonik şiir yazdı. Frederick Delius "Bir Yaşam Ayini" diye kantata besteledi. Yeats şiirlerine sindirdi, Rilke düzyazısına, D.H. Lawrence romanlarına, Thomas Mann ise tüm o ağır, derin Alman cümlelerine. Nietzsche'nin felsefecileri şaşırttığı şey, sanatçıları büyüledi. Çünkü ebedi dönüş nihayetinde bir soru değil, bir histi. Ve hisler kanıtlanmaz, yaşanır.
-Şair yanım bunu beğendi ;))
Bir gece, en yalnız yalnızlığında, bir iblis kulağına eğilse ve fısıldasa, "Bu hayatı, tam bu haliyle, bir kez daha ve sayısız kez daha yaşayacaksın, her acı, her sevinç, her küçük ve büyük şey, aynı sırayla, aynı diziliyle geri dönecek" — ne yapardın? Yere kapanıp dişlerini gıcırdatır, o iblise lanet okur muydun? Yoksa şunu mu söylerdin: "Sen bir tanrısın ve hiç bu kadar ilahi bir şey duymadım."
İşte bu ikinci yanıt, Nietzsche'nin aradığı hayattı. Tekrara dayanabilen değil, tekrarı isteyen hayat. Estetik bir ölçüttü bu, ahlaki değil. Doğru mu yaşadın sorusu değil, güzel mi yaşadın sorusu. Sonsuz kez yinelenmeye layık mı?
Bireyler için bu soru varoluşsal. İktidarlar için ise şaşırtıcı biçimde *teknik.
Sahneye layık bir iktidar mı kuruyorsun, yoksa yalnızca sahnede mi duruyorsun? İkincisi çok daha konforlu, tabii. Sahneyi kendin kuruyorsan özellikle. Işığı kendin ayarlıyorsan, mikrofonu kendin tutuyorsan, kameramanın kim olduğuna kendin karar veriyorsan.
Atinalılar, MÖ 5. yüzyılda yöneticileri seçimle değil kurayla belirliyorlardı. Bunu naiflikten yapmıyorlardı. Seçimin ne olduğunu biliyorlardı: paranın, karizmanın, ısrarın zaferi. Kura ise şansın zaferi. Şans en azından satın alınamaz, miras bırakılamaz ve yirmi yıl arka arkaya aynı kişiye çıkmaz.
Antik Yunan'da bu sisteme "isonomia" da deniyordu, yasalar önünde eşitlik. Yönetmek bir ayrıcalık değil, bir nöbetti. Nöbet biter, eve dönersin. Arkanda ne kaldığına bakar, utanç ya da onurla yaşarsın.
Bugün "nöbet" kavramı farklı işliyor. Nöbet bir türlü bitmiyor!
Anayasa değiştirilene kadar uzayacak gibi !!
Max Weber, modern devleti üç meşruiyet zeminine oturtmuştu: geleneksel, karizmatik, yasal-ussal. Türkiye'nin son yirmi küsür yılı bu üçünü de aynı anda ve aynı kişide eritme deneyi olarak okunabilir. Gelenekten beslenen söylem, karizmayı pompalayan medya, yasallığı üreten parlamento. Sonuç: meşruiyetin üç bacağı birbirini desteklemek yerine birbirinin üstüne yığılmış, piramit değil, çığ.
Weber bunu "sultanism" olarak adlandırmıştı, modern kurumların şahsi iktidar hizmetine koşulduğu düzen. Sultanism'in özelliği şu: kurumlar varlığını sürdürür, isimleri değişmez, ama içleri boşaltılmıştır. Anayasa Mahkemesi hâlâ Anayasa Mahkemesi'dir. Merkez Bankası hâlâ Merkez Bankası'dır. Seçimler hâlâ seçimdir. (Adliyeler Saray oldu ama onu es geçmeyelim)
Foucault başka bir yerden bakardı bu tabloya. Ona göre iktidar yasaklamaz, üretir. Söylem üretir, özne üretir, "normal" üretir. Türkiye'de son yıllarda üretilen şey bir dizi yeni normal: bağımsız yargının lüks olduğu normal!,seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasının "hukuki süreç" sayıldığı normal!, gazetecinin cezaevinde olmasının "terörle mücadele" çerçevesine girdiği normal!
Normalin en tehlikeli özelliği, normalleşmenin ne zaman tamamlandığını fark etmemek.
Tabi Nietzsche'nin karşı çıktığı bir mistisizm türü de vardı: apofatik. Bu dünyanın ötesini, hayali bir mükemmeli, ertelenen kurtuluşu öne süren düşünce. "Asıl gerçek başka yerde" demek, şimdiye ihanettir, diyordu.
Türkiye'nin iktidar söylemi de kendi apofatiğini çoktan icat etti. "Asıl tehdit dışarıdan geliyor." "Büyük hedefler var, sabırlı olun." "2053 vizyonu." "2071 hedefi." Şimdinin sürekli geleceğe ertelenmesi, bugünün faturasının meçhul bir nesle kesilmesi. 2053 vizyonunu bugün açıklayanlar, 2003'te başka bir şey vaat ediyordu. 2013'te bir başkasını. Vizyon değişiyor, tarih öteleniyor, söz sahibi değişmiyor bir türlü.
Amerikalı felsefeci Alex Guerrero, Atinalıların o eski sorusunu yeniden masaya yatırdı: Yönetmek bir meslek midir, yoksa bir nöbet mi? Guerrero'nun önerisi şuydu: seçim yerine kura. Ama modern, işlevsel, düşünülmüş bir kura. Her yasama alanı için, o alana özgü, kurayla belirlenmiş geçici meclisler. Enerji politikası için ayrı bir meclis, sağlık için ayrı, eğitim için ayrı. Bu meclisler uzmanlardan eğitim alıyor, tartışıyor, karar veriyor, sonra dağılıyor. Arkalarında ne kariyer kaygısı bırakıyorlar, ne bağış borcu, ne de bir sonraki seçim hesabı.
Atinalılar buna "isonomia" diyordu, yasalar önünde eşitlik. Guerrero buna "lottocracy" diyor, kura cumhuriyeti. İki bin yıl arayla, aynı sezgi: iktidar bir mülk değildir, geçici bir emanettir. Emaneti teslim eden gider. Bu kadar basit, bu kadar radikal.
Guerrero'nun sistemine küçük bir güncelleme önermek isterim naçizane: kuraya herkes katılabilir, tek istisna hariç. Halihazırda yönetmekte olanlar. Kura tanımı gereği el değmemiş bir havuzdan çekilir. El değmiş havuzdan çekilen kura, kura değil, tekrar sayılır. Tekrarı zaten biliyoruz. Üzerine de yazıyoruz ;))
(Dip not: Kura havuzu falan... e-Devlet sızmış bir yerlere, sahte diplomalı profesörler dolaşıyor, tapular silinmeye çalışılıyor…
Filtreyi kim tutuyor? Aynı eller.
Peki onu kim tutacak?
Yine çemberde koşuyoruz işte. Sonsuz tekrar, sonsuz delilik. Neyse.)
Benim de aklıma yatan şekliyle ebedi dönüş fikrinin asıl işlevi şu: hesabı şimdiye taşımak. Artık "ileride düzelir" diyemezsiniz. Artık "şimdi olmaz, zamanı değil" diyemezsiniz. Her karar, vermek de, vermemek de, imzalamak da, görmezden gelmek de, sonsuz kez yinelenecekse, hesap ertelenemiyor, ertelenmemeli!
Halklar için bu düşünce gerçekten bir kâbus olmalı. Zamların, kararnamelerin, kayyumların, susturulan kurumların, gözaltıların, ihraçların, hepsinin sonsuz kez yinelendiği bir evren. Her sabah aynı manşetle, aynı söylemle, aynı "tarihi adımla" uyanmak, sonsuz kez.
İktidar adına düşünürsek…
Belki de istemiyorlar. Belki tam da bu yüzden ebedi dönüşün değil, ebedi iktidarın peşindeler. Fark küçük görünüyor ama büyük: biri felsefi bir sınav, diğeri siyasi bir proje.
Yazının başında demiştik Nietzsche gölün kıyısında hem ağlayıp hem de güldü aynı anda. Çünkü sonsuz yinelenme fikri hem özgürleştirici hem ezici. Her şeyin tekrarlanacağını bilmek ve yine de yaşamayı seçmek...
Biz de biliyoruz.
Tekrar edecek, evet.
Ama asıl soru şu: kimin seçimiyle?
Yazar notu:
Bu hafta aslında her gün aynı hayatı yaşamak üzerine yazacaktım. Hatta önereceğim kitaplar bile vardı, kişisel gelişemeyişim üzerine. Bu alanda oldukça verimli bir literatür oluştu son yıllarda, memnuniyetle not ediyorum. Deney faresiyle özdeşleşmem de tamamen tesadüftür, çemberi fark etmem de.
Ne var ki bu hafta sonsuz döngülerimden biri olan okuma işine o kadar daldım ki kendimi, tam da çemberden çıkmaya çalışırken, Nietzsche'nin 1881 yazıyla karşı karşıya buldum. Adam zaten yürüyüşe çıkmıştı, ben de içine girdim, eşlik etme mahiyetinde;)
Kişisel gelişim kitapları gelecek haftaya kaldı. Nietzsche beklemiyor çünkü, hem de sonsuzdan beri.
(Kitaplar benim için arka odada bekler. Yıllarca. Hayat bir şey düşürür önüme, ben de odaya giderim. Nermi Uygur da oradaydı, Nietzsche ile. İkisi birlikte çıktı bu sefer. Akademik camiadan kaynaklarımı paylaşmamı isteyenlere: arka oda, vestiyerin yanı, sol köşe, toz içinde.)




























Yorum Yazın