Bugün, Rusya’daki son bağımsız televizyon kanalının hikâyesini anlatacağım.
Çok sevgili Nesrin Nas ile bir sohbetimizden doğdu bu yazı…
“Rusya’daki o son bağımsız televizyon kanalı”nın 2022’de noktalanan öyküsü, bir ülkede bağımsız medya diye bir şey kalmadığında ne olduğunun da hikâyesi.
“O son bağımsız TV kanalı”, haberleşme ve haber alma hak ve özgürlükleri açısından gerçekten de bir sembol; o kale de düşünce, gerçekten de, “kontrollü muhalefet” dediğimiz şeyle baş başa kalıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde, Yeniden Refah Partisi lideri Fatih Erbakan’ın dile getirdiği “kontrollü muhalefet isteniyor” konusunu, otoriterleşme ve demokrasi çalışmaları üzerine branşlaşan birçok akademisyen, siyasi analist dile getiriyordu. Erbakan’ın bu kavramı yeniden ortaya atması çok da iyi oldu; böylece daha geniş kitleleler, “kontrollü muhalefet” üzerine tartışır oldu. Tartışma çemberi büyüse de, “kontrollü muhalefetin”, Türkiye için nasıl bir felaket olacağının tam olarak da anlaşılmadığını düşünüyorum.
Rusya’nın yegâne kamuoyu araştırma kuruluşlarından Levada’nın Nisan 2026 verilerine göre, “Bu Pazar seçim olsa” Vladimir Putin’in oy oranı %49,3.
Önemli olan Putin’in oy oranı değil ama…Asıl vurucu olan Putin’in ardından gelen liderin aldığı destek: “ana muhalefet” lideri, Komünist Parti Genel Sekreteri Gennadi Zyuganov, %1,1 destek alıyor. 2020’den beri Başbakan olan Mikhail Mishustin ise, %1 oy topluyor.
Putin’in karşısına çıkabilecek tüm isimlerin toplam oy oranı 6-7 puan kadar. Evet; Putin, “bir tek sen, diğer hepiniz” dese, “diğerleri” yüzde 7 civarı oy toplayabiliyor diyebiliriz.
“Kime oy vereceğimi bilmiyorum” diyenler, %20,2 seviyesinde. “Oy vermeyeceğim” seçeneği ise, %17,1’in seçimi. “O verip vermeyeceğimi bilmiyorum” diyen de, %6.2’lik bir grup var. Yani, Putin’in tek rakibi, kararsızlar ve sandıktan uzaktan duranlar; toplamda yaklaşık %43’lük bir kitle. Ama yapacak bir şey yok; çünkü Rusya’da artık siyaset yok, “yönetim” var. O yönetim de, sandığı sadece Putin ve Kremlin’in meşruiyeti için; oy vermek de olmasa durum iyice groteskleşeceği için kullanıyor.
İşte, kontrollü muhalefet bu…
Türkiye’de sanılıyor ki, “kontrollü muhalefet” olunca; CHP, şu veya bu şekilde hizaya getirilince, yüzde 3-10 aralığında partiler olmaya ve CHP de, yüzde 20’lerde kalmaya devam edecek. “Siyaset sınıfı”, TBMM öyle eskiden olduğu gibi kalmaya devam edecek; herkes işine bakacak.
Yok öyle bir şey.
“Kontrollü muhalefetlerin” ülkelerini, o son ekranların da karardığı ülkelerin olduğu hali biz Türkiye olarak henüz bilmiyoruz. O ülkelerden biri olsak, bugün güne oynaya, “kontrollü muhalefet” ve “kontrollü medya” yaratılması yolunun taşlarını döşeyenler bile, o yaratılmasına katkıda bulundukları ülkede yaşamak istemezler.
Bugünlerde Rusya’daki çaba, VPN kullanımını da imkânsızlaştırarak, interneti tamamen bir “intranet” haline getirmek. Diğer bir deyişle, interneti tamamen kapatmadan, ülke içi kontrollü ve kapalı devre bir internet haline getirmeye yönelik adımlar atılıyor. Otoriterlik, uçsuz bucaksız bir çukur gibi; hep ve daima sadece daha dip var.
O dibe inen yolda, Rusya için “son bağımsız TV kanalının” kapanması çok önemli bir dönüm noktasıydı.
2010 yılında Moskova’da kurulan TV Rain, Rusça adıyla Dozhd (Дождь), yani “Yağmur”un, 2022 Mart’ına dek süren hikâyesi aslında, koskoca bir ülkenin ve toplumun dönüşünümün öyküsüydü.
“Yönetilen Demokrasi”nden Açık Baskı Rejimine
2000’ler ve 2010’ların büyük bölümünde Kremlin sistemi genellikle “yönetilen demokrasi” (managed democracy) olarak tanımlanıyordu. Seçimler vardı, bazı muhalif figürler belirli ölçüde varlık gösterebiliyordu, internet görece açık ve özgürdü, küçük çaplı bağımsız medya alanları yaşamaya devam ediyordu.
Ancak, Şubat 2022’de Ukrayna savaşıyla birlikte sistemin mantığı ve kimyaso değişti.
Artık Kremlin açısından temel mesele, algı yönetimiyle “toplumsal rıza üretmekten” çok, savaş koşullarında mutlak kontrol sağlamaktı. Bu nedenle de, bağımsız medya büyük ölçüde tasfiye edildi, insan hakları örgütleri kapatıldı, muhalif siyaset kriminalize edildi, Kremlin’e eleştiri “ihanet” kategorisine sokuldu ve dijital alan yoğun gözetim altına alındı. Bu süreçte Rusya’da çok sayıda gazeteci, akademisyen, sanatçı ve aktivist ülkeyi terk etti. 2022 sonrası yaşanan bu göç dalgası, birçok analist tarafından Sovyet sonrası dönemin en büyük entelektüel göçlerinden biri olarak değerlendiriliyor.
Dozhd’un 2022 Mart’ında kapanışı, Rusya’da yalnızca bir televizyon kanalının susturulması anlamına gelmedi. Birçok gözlemciye göre bu olay, Putin döneminin yeni evresinin; yani “geç otoriterlikten açık baskı rejimine geçişin” sembolik başlangıç anlarından biriydi. Çünkü 2022 sonrası Rusya’da artık mesele yalnızca muhalefeti sınırlandırmak değil; “bağımsız kamusal alanın”, nefes alınabilecek, kaçılabilecek “ortak zihinsel” alanların neredeyse tamamen ortadan kaldırılmasıydı.
“Yabancı Ajan” Rejimi
Bu dönemin en önemli araçlarından biri “yabancı ajan” yasaları oldu.
Başlangıçta yalnızca dış finansman alan sivil toplum kuruluşlarını hedef alan bu düzenleme zamanla gazetecilere, medya kuruluşlarına, akademisyenlere, sanatçılara ve hatta bireysel sosyal medya kullanıcılarına kadar genişletildi. Rusya’da bir kişi ya da kurum “yabancı ajan” ilan edildiğinde, ağır bürokratik yükümlülüklerle karşılaşıyor; reklam ve finansman kaynaklarını kaybediyor, toplumsal olarak damgalanıyor ve adeta vebalı hale geliyor, devlet kurumlarıyla ilişkisi fiilen kesiliyor, hizmet alamıyor. “Yabancı ajan” etiket Sovyet dönemindeki “halk düşmanı” kavramının modern versiyonu olarak görülmeye başlandı.
Dozhd çalışanlarının önemli bölümü de zamanla “yabancı ajan” kategorisine zaten alınmıştı.
“Rus ordusunu itibarsızlaştırma” suçu son derece geniş yorumlandı: Savaşa “savaş” demek, sivil kayıplardan söz etmek, seferberlik eleştirisi yapmak ve asker ailelerinin şikâyetlerini yayınlamak cezai soruşturma nedeni hâline gelebiliyordu.
Bu nedenle birçok bağımsız medya kuruluşu ya kapandı ya da ülkeden kaçmak, sürgüne gitmek zorunda kaldı; Novaya Gazeta, Echo of Moscow, Meduza ve Important Stories (iStories) örnekleri gibi…
Böylece Rusya’da ilk kez Sovyet sonrası dönemde ulusal ölçekte neredeyse tamamen devlet merkezli bir medya sistemi oluştu.
Bu dönemin ardından gelen en dramatik gelişmelerden biri de Alexei Navalny’nin hapsedilmesi ve ardından 2024’te Sibirya’daki “ceza kolonisinde”, yani hapisteki ölümü oldu.
Navalny hareketi zaten 2021’den itibaren büyük ölçüde dağıtılmıştı: Bölgesel örgütler yasaklandı, yerel teşiklatları dağıtılmış, destekçileri “aşırılıkçı” ilan edilmiş, finansal ağları dağıtılmış ve finansmanlarına el konmuştu; aktivistleri de ya tutuklandı ya da sürgüne gitmek zorunda kaldı.
Navalny’nin ölümü, Rus muhalefeti açısından psikolojik bir kırılma yarattı. Çünkü birçok kişi açısından o, hâlâ “başka bir Rusya ihtimalinin” sembolüydü.
Dozhd’ın son yayını ile Navalny’nin ölümü arasında güçlü sembolik bağ kuran çok sayıda yorumcu oldu: biri bağımsız medyanın sonu, diğeri ise “örgütlü siyasal muhalefetin ölümü” olarak yorumlandı.
Dozhd ekranları susturulmasaydı; bugün Navalny, büyük ihtimalle hayatta olacaktı. Putin’e alternatif başka isimlerin çıkışı mümkün olabilecekti.
Neticede, Macaristan’da bugün iktidara gelen muhalefet lideri Péter Magyar, ilk büyük çıkışını 2024’te muhalif medyaya verdiği röportajlarla yapmıştı. Macaristan’da da, bağımsız medya bir şekilde çıkış yapmasa, gazeteciler ve yorumcular ısrarla yayınları sürdürmeseler; muhalefet de yayılamaz ve çıkış yapamazdı.
Son Saatler: “Bizi Her An Basabilirler”
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonraki günlerde Kremlin baskısı zaten hızla tırmanıyordu. Ancak 3 Mart günü Rus parlamentosu çok kritik bir yasa çıkardı:
Rus Ordusu hakkında “yalan haber” yaymanın cezası 15 yıla kadar hapis olacaktı.
Bu fiilen şu anlama geliyordu; Ukrayna Savaş’ına “savaş” demek suçtu, “işgal” demek suçtu, maliyetler ve sivil ya da askeri kayıplardan söz etmek suçtu, Kremlin açıklamalarını sorgulamak suçtu.
Dozhd TV çalışanları bu yasanın ardından artık gazetecilik yapmanın değil, özgür kalabilmenin mesele hâline geldiğini, hedefte olduklarını anladı.
O akşam Moskova’daki stüdyoda bir yandan normal yayın akışını sürülmeye çalışılıyordu; ama tüm ekip bir yandan da müthiş panik hâlindeydi. Dozhd’a bir operasyon yapılacağı haberi gelmişti; o yüzden artık televizyon binasında kalmak bile tehlikeliydi. Dozhd’nin gazetecileri, bir yandan pasaportlarını kontrol ediyor, aralarında hangi ülkeye kaçabileceklerini konuşuyordu; ailelere son mesajlar atılıyordu.
Fakat çalışanlar son ana kadar normal yayın yapmaya çalıştı.
Daha sonra bazı çalışanlar, o son gece ile ilgili şunu anlattı: “Adeta Titanik batarken orkestranın çalmaya devam etmesi gibiydi.”
Dozdh çalışanları ve izleyicileri açısından mesele yalnızca işlerini kaybetmek değildi; aslında kapanan“başka Rusya ihtimali” idi
Dozhd çalışanlarının önemli bölümü 2011 protestoları döneminde gerçekten Rusya’nın daha açık ve demokratik bir topluma dönüşebileceğine inanmıştı.
O gece ise, bu hayalin artık imkânsız olduğu gerçeği ile yüzleşiliyordu.
Ve sonra o an geldi.
Yayın kapanırken çalışanlar yavaş yavaş stüdyodan ayrıldı.
Bu sahne çok bilinçli biçimde teatral değil, tersine son derece sade tutuldu. Gazeteciler, tabir yerindeyse, ceketlerini alıp çıktılar.
Daha sonra birçok çalışan aynı cümleyi kurdu:
“Biz o gece sadece kanalı kapatmadık. Hayatımızı da bıraktık.”
Gazeteciler çıktıktan sonra kamera, boş stüdyoyu göstermeye devam etti.
Bu görüntü birçok kişi için ürperticiydi. Çünkü boşalan yalnızca bir stüdyo değil, Rusya’daki bağımsızlık alanıydı.
Ekrana bir noktada “Нет войне”; yani “Savaşa Hayır” mesajı yansıdı.
Ve Dozdh’un son yayınının finali, “Kuğu Gölü” ile oldu.
Bu sıradan bir seçim değildi.
Sovyetler Birliği’nde kriz anlarında devlet televizyonu sık sık Kuğu Gölü yayınlardı.
Özellikle 1991’deki başarısız darbe girişiminde günler boyunca haber yerine bu bale gösterilmişti.
Bu nedenle eski Sovyet coğrafyasında Kuğu Gölü şu anlama geliyordu:
“Rejimde olağanüstü bir şey oluyor.”
Dozhd bu sembolü bilinçli kullandı.
Mesaj açıktı:
Rusya yeniden baskıcı, kapalı, Stalinesk bir döneme giriyordu.
Birçok Rus izleyici için o an inanılmaz derecede sarsıcıydı.
Çünkü 1991 sonrası doğmuş kuşak bile ilk kez gerçekten “tarihin geri döndüğünü” hissediyordu.
Bir ülkede televizyon tamamen iktidarın kontrolüne geçtiğinde, demokratik kamusal alan yaşayabilir mi?
Rusya örneğinde Kremlin’in cevabı, net bir “hayır” oldu.
“İç sürgünlerin” nefes borusu bağımsız medya
2022 sonrası Rusya’da oluşan atmosfer sıklıkla geç Sovyet dönemleriyle karşılaştırılıyor; ancak birçok gözlemci önemli bir fark olduğunu söylüyor:
Bugünkü sistem çok daha dijital, çok daha hızlı ve çok daha görünmez baskı araçlarına sahip.
Örneğin, sosyal medya paylaşımları soruşturma nedeni olabiliyor, ihbar kültürü yaygınlaşıyor, eğitim neredeyse tamamen Kremlin’in propagandasına dönüşmüş durumda, insanlar kolaylıkla kara listeye alınabiliyor.
Bu nedenle açık protestodan çok “iç göç” davranışı yaygınlaştı: İnsanlar siyasetten tamamen uzaklaşmaya, yalnızca özel hayatlarına çekilmeye başladı.
Dozhd’un kapanması öncesi YouTube kanalları, Telegram ağları, sürgün podcast’leri yeni alternatif kamusal alanlar yarattı. Dozhd da bu “iç sürgün” medya dünyasının merkezlerinden biriydi.
Kamusal alandan o son bağımsız TV kanalının yok olması, diğer bağımsız veya muhalif yayınların da, “ayıplı”, “yasaklı” olmasına yol açtı; kalan bireysel yayınlar da, parça pinçik bir “parya medya” haline dönüştü.
Sonuçta TV kanalı, kurumsal olarak bir medya gücünü simgeliyor; kurumsal olarak yapılabilecekler, bireysel olarak gazeteciler veya gazeteci gruplarının yapabileceğinden çok daha fazla. Dahası TV ekranı, kamusal alanda, ulusal olarak aynı anda izlenebilecek bir “toplu deneyim” sunuyor. Aynı anda bir çok insan, birbirlerinden çok uzakta da olsa, “bir araya gelmiş” gibi aynı şeyi izliyorlar. O nedenle, her ne kadar hegemonyası çok aşınsa da, hala etkisini sürdüren bir medya mecrası.
Evet; bilgi akışı artık TV’lerin egemenliğinde değil. Zateen Kremlin klasik televizyon alanını büyük ölçüde tamamen kontrol etse de; internet çağında, bilgi akışı hiçbir zaman tam olarak kapatılamadığının farkında.
O yüzden bugünlerde, Rusya’daki çaba, VPN kullanımını da imkânsızlaştırarak, interneti tamamen bir “intranet” haline getirmek. Diğer bir deyişle, interneti tamamen kapatmadan, ülke içi kontrollü ve kapalı devre bir internet haline getirmeye yönelik adımlar atılıyor.
Ancak, sonradan “intranet” yaratmak çok zor. Çin, internet çağına “intranet” ile girdi; Çin örneği dışında “başarılı” olan model de yok.
İntranet’e geçmeye çalışırken Putin yönetimi artık yalnızca sansür uygulamıyor; aynı zamanda: bilgi kirliliği, aşırı propaganda, komplo teorileri, dijital manipülasyon ve algı bombardımanı üzerinden toplumu yönetmeye çalışıyor.
Rusya, her ne kadar Türkiye’den çok farklı bir örnek olsa da, bu noktaya kadar çağrışımlar yapmıştır.
Dozhd’ın hikâyesi, yalnızca Rusya’ya dair değil. Dozhd’un aynasında bizler de varız.
Modern otoriter rejimlerin medya ve bilgi alanını nasıl yeniden şekillendirdiğine dair küresel bir vaka Dozhd; ve bizler de, Türkiye’de güle oynaya o yolda ilerliyoruz. Ülke olarak inebileceğimiz ve içinden bir daha çıkması çok çok zor derinliklerin ürkütücülüğünü, yaşanabilecek acıların keskinliğini hala bilemiyoruz.
Otoriterlikte, “siyasetsizlikte” dibe vurup çıkmak diye birşey yok.
Sadece daha fazla dip var.
O çukur, Mariana Çukuru gibi sonsuz biçimde aşağılara uzanan bir dibe sahip…
Bugün, Rusya’dan kaçarak sürgünde hâlâ yayın yapan birkaç gazetecinin küçük stüdyolarından çıkan Rus muhalifler ve bağımsız medya, Kremlin’in nefeslerini hep enselerinde hissediyorlar. Çünkü otoriter sistemler çoğu zaman en çok, kendilerinin sunduğuna “alternatif gerçeklik” ihtimalinden korkuyor.
O yüzden 3 Mart 2022 gecesi de, TV Rain’in Moskova’daki stüdyosunda yaşananlar, yalnızca bir televizyon kanalının kapanışı değil; birçok Rus gazeteci için bir dönemin fiziksel olarak sona erişiydi. O geceyi yaşayanların anlatımlarında en çok tekrar edilen duygu ise şu oldu: “Bir ülkenin kapanışını izliyorduk.”
Neden ders alamıyoruz?
Türkiye, aynı yolda ilerliyor. Rusya’nın Stalin gibi deneyimlerden ötürü, hak ve özgürlükler bakımından Mariana Çukuru’nun dibine inerken daha bilinçli olduğunu ve insanların sadece çaresizlik yaşadığını düşünüyorum. Türkiye’de ise, bir yandan Rusya örneği; bir yanda da, yaklaşık 80 gündür internetin olmadığı İran’a bakıp da hiçbir ders çıkarmadığını görüyorum.
Çıkarılsa, Tele1’in basılıp kapatılması ve Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın ajanlık suçlaması ile tutuklanmasından ders alınırdı.
Tam da, Merdan Yanardağ’ın duruşmasının olduğu günlerde, Halk TV ile ilgili tartışmalar patlak vermezdi. Elbette ki, Halk TV’nin emekçileri, gazetecileri haklı; ne giden eleştirilebilir, ne de kalanlar. Halk TV’den gidenler de haklı; kalan gazeteciler de gerçekten trajedi yaşıyor, gidenler de…
Ne var ki, Tele1’e yapılanı, Merdan Yanardağ’a yapıştırılmaya çalışılan “yabancı ajan” yaftasını konuşamadık; Halk TV’nin kendi kendine yaptığını konuşmak zorunda kalmış olduk.
İşte bu çok yazık…
Bu yaşananlar, gaflet ve dalalet içinde, pikniğe gider gibi otoriterleşme yolunda ilerlediğimizi düşündürdü bana…
Bu aralar, sağlık sebepleriyle normalden de içe kapalı bir hayat sürüyorum ama bugünlerde her sokağa çıktığımda, yolda insanlar beni durdurup “neden Halk TV’ye böyle oldu” diye sorguluyor. Benim gibi, daha arka plandaki birini bile…
Bu insanlar, hep aynı duygu hali içindeler: aldatılmışlık, ihanete uğramışlık, çaresizlik…
Daha öncesinde de, giderek daha fazla insandan şu cümleleri duyuyordum: “artık siyasi konuları izlemiyorum, artık takip etmeye dayanamıyorum”.
İşte, tam da Rusya’da Levada’nın anketinde, Putin’in karşısında yüzde 50’lilik, sandıktan ümit kesenler “çaresizler kulübünün” duygularının izdüşümü…
“Türkiye’de nasılsa barış süreci var”, “nasılsa kimseyle savaşacak değiliz”, “nasılsa NATO ülkesiyiz bize bir şey olmaz”, “nasılsa Türkiye’nin demokrasi geleneği var, seçimsiz olmaz”, “Türkiye’de pragmatik bir yönetim var, böyle olmaz”, “Rusya da kötü bir örnek mi, Batı’ya kafa tutuyor” işte gibi düşüncelerle kendini teselli eden çok yorumcu, siyasetçi var. Yeniden Refah lideri Fatih Erbakan’ın bile, “kontrollü muhalefet”i telaffuz ederken nasıl kabustan bahsettiğinin gerçekten ayırdında olduğunu sanmıyorum.
Mesele, otoriterleşmenin nasıl kontrol edilemez kısır döngü olduğu ve hep daha derinleştiği…Bugün muhalefetin tamamen devreden çıkması için çaba gösterenler bile, ileride olacakları tahayyül edemez; etseler bunları yapmazlar.
Ama Türkiye, pikniğe gider gibi Mariana Çukuru’nun basamaklarını inmeye devam ediyor…




























Yorum Yazın