2026 yılının Şubat ayındayız ve sokağa çıktığınızda, bir market rafına baktığınızda ya da bir kafede önünüze gelen hesabı gördüğünüzde hissettiğiniz o "tuhaflık" aslında sadece bir his değil; ekonomik bir gerçeklik. Türkiye, bugün pek çok temel harcama kaleminde Avrupa metropollerini, hatta bazı kalemlerde New York veya Londra gibi dünya devlerini geride bırakmış durumda.
Peki, ne oldu da "ucuz ülkeler" listesinin gediklisi olan bu topraklar, dünyanın en pahalı duraklarından birine dönüştü? İşte bu ekonomik paradoksun üç katmanlı hikayesi.
1. Perde: Enflasyon Düştü, Fiyatlar Neden Düşmedi?
Her şeyden önce kavramsal bir yanılgıyı düzeltmek gerekiyor: Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi demek değildir; fiyat artış hızının yavaşlaması demektir. 2024 sonunda yüzde 65’lere dayanan yıllık enflasyon, 2026’nın bu ilk aylarında yüzde 30 bandına doğru gerilemiş olsa da, fiyatlar artık çok yüksek bir "taban" seviyesine oturdu.
Buna iktisat literatüründe "Fiyat Katılığı" deniyor. Bir malın fiyatı döviz kuru veya maliyet artışıyla bir kez yükseldiğinde, o maliyetler geri çekilse bile etiketler nadiren aşağı iner. Üretici ve satıcı, gelecekteki belirsizliği fiyatın içine bir "risk primi" olarak eklemeye devam ediyor. Yani bugün ödediğiniz o yüksek bedel, sadece bugünün maliyeti değil; satıcının "yarın ne olacağını bilmemesinin" bedelidir.
2. Perde: Konut ve Gıda – Dünyanın "Zirvesindeki" Türkiye
Türkiye'yi dünya genelinden ayıran en radikal fark, OECD verilerinde de görüldüğü üzere konut ve gıda fiyatlarındaki astronomik sapmadır.
Konut Balonu: Türkiye, 2015-2025 arasındaki on yıllık dönemde konut fiyat artışında dünya şampiyonu oldu. Sadece barınma ihtiyacı değil, konutun bir "servet koruma aracı" haline gelmesi, arz-talep dengesini kopardı. Bugün İstanbul'da sıradan bir semtteki kira, Berlin veya Madrid’deki muadillerini zorluyorsa, bu sadece ekonomiyle değil, mülkiyetin doğasının değişmesiyle ilgili.
Gıda Enflasyonunda Ayrışma: Dünyada gıda fiyatları 2024-2025 döneminde stabilize olurken, Türkiye'de artmaya devam etti. Tarımsal girdilerin (gübre, mazot, ilaç) büyük oranda dövize endeksli olması, ancak buna karşın tarımsal verimliliğin düşük kalması bizi bir çıkmaza soktu. Lojistik maliyetleri ve aracı zinciri de eklenince, tarladaki ucuzluk sofraya hiçbir zaman uğramadı.
3. Perde: Vergi Yükü ve Döviz Kuru Geçişkenliği
Türkiye’de fiyatların "dünya standartlarını" aşmasının en somut nedenlerinden biri de dolaylı vergilerdir. Akaryakıttan otomobile, teknolojiden alkollü içeceklere kadar uygulanan yüksek ÖTV ve KDV oranları, ürünün fabrika çıkış fiyatını katlayarak son tüketiciye ulaştırıyor.
Döviz kurunun (Dolar/TL ve Euro/TL) son yıllardaki seyri ise "Döviz Kuru Geçiş Etkisi" dediğimiz durumu kronik hale getirdi. Türkiye'de bir ürünün içindeki ithal girdi oranı çok yüksektir. Kurdaki her sarsıntı, sadece ithal malları değil, yerli üretilen ekmeğin içindeki mazotu, domatesin içindeki gübreyi de vurdu. 2026 yılına geldiğimizde, TL'nin reel olarak değerli tutulma çabası bile, geçmişten gelen o devasa maliyet birikimini eritmeye yetmedi.
Sonuç: Bekle ve Gör Dönemi
Geldiğimiz noktada Türkiye, "geliri gelişmekte olan, fiyatları gelişmiş" bir ülke portresi çiziyor. Enflasyonun tek haneye inmesi hedeflenen 2027-2028 projeksiyonlarına kadar, bu pahalılıkla yaşamak bir zorunluluk gibi görünüyor. Tüketici için çözüm harcamayı kısmak olsa da, makro düzeyde çözüm ancak üretim maliyetlerinin düşürülmesi ve yapısal reformlarla mümkün.
Özetle: Türkiye'nin bugün dünyanın en pahalı ülkelerinden biri olması; yüksek maliyet tabanı, konut krizi, dışa bağımlı üretim ve yüksek dolaylı vergilerin yarattığı "mükemmel bir fırtınanın" sonucudur.


























Yorum Yazın