Sabah erkenden kalkıyorsun. Yıllardır aynı refleks: 1 Mayıs. Hava nasıl olursa olsun, bir meydana doğru yürümek var. Bir sesin içine karışmak, bir pankartın gölgesinden geçmek, kalabalığın eski cümlelerine omuz vermek var. Ama bu yıl bacakların ağır. Kol saatinin kayışının altında ince bir ter birikiyor. Sıcaktan değil yalnızca; biraz utançtan, biraz bezginlikten, biraz da insanın kendi tekrarına yakalanmasından.
Neden hâlâ gidiyorsun?
Üç kelime var: Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik. Eski bir kapının üzerinde paslanmış üç anahtar gibi duruyorlar. Dilin onları hâlâ biliyor. Kas hafızan biliyor. Eski bir daktilonun bozuk tuşu gibi basıyorsun: bazen iki kez, bazen hiç. Nabokov’un kelebekleri gibi hafif sanılan ama iğneyle sabitlenmiş kelimeler bunlar; vitrinde güzel duruyorlar, gerçeklikte kıpırdayamıyorlar bile.
Özgürlük, artık büyük cümlelerin içinde değil; en küçük korkuların kıyısında sınanıyor.
İnsan neye “hayır” diyebiliyor?
Hangi kapının önünde susuyor?
Hangi zorunluluğu kendi tercihi sanıyor?
Bugün “hayır” diyenlerin sesi yalnızca kalabalığın içinde kaybolmuyor; iktidarın gürültüsünde de bastırılıyor. Daha kötüsü, “hayır” diyemeyenler çoğaldı. Çünkü herkes bir biçimde “evet” demek zorunda. Borca, işe, mesaiye, güvencesizliğe, susmaya, geçinmeye, idare etmeye…
Bernhard’ın o bitmek bilmeyen hınç cümleleri gibi içimizde dönüp duran bir tekrar bu.
Şikâyet ediyoruz, biliyoruz, görüyoruz; ancak cümlenin sonunda yine aynı odadayız.
Bana göre ataletin en sinsi hâli karar verememek değil; kararın artık bir şeyi değiştirmeyeceğini içten içe bilmektir. Buna politik karar yorgunluğu diyelim. Chicago işçilerinin idam sehpalarının gölgesinde korku vardı; şimdi korkunun kendisi dahi yoruldu. Özgürlük, prangaları kırmak değil, prangaları fark etmemek hâline getirildi.
Faulkner’ın boğucu Güney kasabalarında geçmiş nasıl toprağın altından çıkıp bugünün sofrasına oturursa, bizim de geçmişimiz öyle oturuyor 1 Mayıs sabahına. Eski yenilgiler, eski yürüyüşler, eski yasaklar, eski polis barikatları, eski bildiriler… Hiçbiri tam olarak geçmişte kalmıyor. Hepsi bugünün ayakkabısına kaçmış küçük taşlar gibi. Yürüyorsun ve her adımda eski bir ağrı hatırlatıyor kendini.
Ben o ağrının gerçek hâlini de bilirim.
Pandemi zamanıydı. Alanlar, sokaklar yasaktı. Memlekette kalabalığa izin yoktu ama bildiğiniz üzere, o günlerde de yoksulluğun kalabalığına her zamanki gibi izin vardı. Yaşadığım şehir Ordu’da o yıl 1 Mayıs için izin verilen sayı yirmi kişiydi. Yirmi kişi. Koca bir emeğin, koca bir tarihin, koca bir itirazın yirmi kişiye sıkıştırılmış hâli…
1 Mayıs’tan kısa süre önce ön çapraz bağlarımdan ameliyat olmuştum. Dizimde boydan boya açılı bir atel, kollarımda koltuk değnekleri vardı. Yürümek dediğin şey, o gün benim için irade değil, neredeyse teknik bir meseleydi: Nereye basacağım, nasıl ineceğim, dengemi nasıl kuracağım? Beni araçtan indirirlerken, sayıca bizden fazla olan kolluk kuvvetlerinin şaşkınlığını görmüştüm. Hatta birinin sesini hâlâ hatırlıyorum:
“Bu solculardaki inadı anlamıyorum. Yürüyemiyor, yine de alana inmiş.”
O cümle bana tuhaf biçimde dokunmuştu. Hakaret ve hayranlık karışımı, neredeyse istemeden verilmiş bir teşhisti. Evet, yürüyemiyordum. Alana inmiştim. Çünkü emeğe inanan insan bedeniyle değil, kalan son inadının üstüne basa basa yürür.
Bugün o yok artık bende.
Bunu bir itiraf gibi yazıyorum, bir çağrıdan kaçış gibi değil. O gün atelle, değnekle, ağrıyla inilen alan, bugün zihnimde daha ağır bir eşiğe dönüştü. Demek ki mesele yalnız dizdeki bağ değilmiş. Bazen kopan şey, insanın kendisini tarihe bağlayan ince lifmiş. İşte bu yazı biraz da o lifin nerede zedelendiğini arama çabası.
Buradan “siz de gitmeyin” gibi konforlu ve içe kapanık bir sonuç çıkarmasın kimse. Çıkmamalı. Tam tersine, bu ataleti teşhis etmek, onu meşrulaştırmak için değil, bitirmek için gerekli. Çünkü insanın yorgunluğu kutsal değildir; yalnızca anlaşılması gereken bir işaret.
Yorgunluk bize mazeret değil, adres vermeli.
Eşitlik de bundan daha iyi durumda değil. Eşitlikten söz eden bir dünyada yaşıyoruz; ama bu dünyanın en eşitsiz dakikaları, sabah aynı saate uyanan iki insanın bambaşka hayatlara mahkûm edilmesidir. Biri mesaisine giderken diğerinin mülkünü büyütmesi, biri kirasını düşünürken diğerinin arsasına arsa katmasıdır.
Herkes aynı ürünü arzuluyor, aynı mekânda fotoğraf vermek istiyor, aynı cümleyi duvarına asıyor. Arzu eşitleniyor, erişim daralıyor. Herkes aynı vitrinin önünde bekliyor; yalnızca bazılarının içeri girme hakkı var.
Eşitlik soyut bir kelime değil. Ekmektir, sudur, uyku saatidir, tuvalet molasıdır, kira günüdür, vardiya dönüşü eve sağ salim varabilmektir. “Fırsat eşitliği” deniyor ama aynı şehirde doğan iki çocuğun ömrü bile aynı uzunlukta değil. “Toplumsal eşitlik” deniyor ama kadınlar hâlâ gece yürürken korku içinde. “Gelir adaleti” deniyor ama birinin ay sonu, diğerinin öğle yemeği hesabına sığmıyor.
Mo Yan’ın köylerinde açlık nasıl yalnızca mideye değil, dile, aileye, toprağa, hatta rüyaya kadar sızıyorsa bizim eşitsizliğimiz de öyle sızıyor her yere. Maaşa, kiraya, çocuğun beslenme çantasına, annenin ilaç kutusuna, babanın suskunluğuna, gencin pasaport hayaline… Sonra biri çıkıp “rakamlar” diyor.
Rakamlar! Sanki insan yoksullaşmıyor da grafik eğiliyor.
Ataletin buradaki adı rakam bombardımanı. Eşitsizliğe dair o kadar çok istatistik duyuyoruz ki artık hiçbiri canımızı acıtmıyor. Oysa bir rakamın acıtması için bir yüze ihtiyacı var. Bir isme. Bir mutfak masasına. Bir çocuğun defterine. Bugün eşitsizliğin yüzü yok; çünkü eşitsizliğin olduğu yerde artık aynalı camlar var. Bir taraf diğerini görüyor, öteki taraf yalnızca kendi yansımasına bakıyor. Çünkü herkes gözünde taşıdığı aynada kendi kırığını görüyor.
Rulfo’nun ölülerle konuşan kasabalarını düşünün. Orada sesler topraktan gelir; burada bordrodan, icradan, kredi kartı ekstresinden, market fişinden, ekmeğine göz dikilen madencinin baretinden geliyor. Herkes biraz ölü, herkes biraz konuşuyor; ortak paydada kimse duyulmuyor. Türkiye’de yoksulluk çoğu zaman bağırmaz zaten. Kapının arkasında ayakkabılarını sessizce çıkarır, sofraya oturur, çayın şekerini azaltır ve “idare ederiz” der.
İşte en korkunç cümlelerden biri budur: İdare etmek!
Kardeşlik ise kelimelerin en hüzünlüsü. Çünkü en çok ona ihtiyaç duyduğumuz yerde en hızlı yıpranan o oldu. Kardeşlik dendiğinde eskiden dayanışma gelirdi akla; şimdi daha çok yalnız insanların aynı yalnızlıkta birbirini fark etmesi geliyor. Herkes yalnız. Bu da tuhaf bir negatif kardeşlik yaratıyor. Aynı boşlukta duruyoruz ve birbirimize dokunmuyoruz.
Cortázar’ın seksek oynayan karakterleri gibi biz de kareden kareye atlıyoruz. İş, ev, ekran, market, fatura, seçim, hayal kırıklığı, tekrar iş. Bazen oyunun kuralını biliyor gibi yapıyoruz, bazen oyunun çoktan başkaları tarafından yazıldığını unutuyoruz. Bir ayağımız havada, bir ayağımız yerde. Düşmemek için oynuyoruz, kazanmak için değil.
1 Mayıs alanları da bazen böyle değil mi? Sendikalar, partiler, gruplar, kortejler… Aynı alanda duruyor, aynı sloganları atıyor, aynı pankartların altından geçiyor ama birbirimize gerçekten temas etmiyoruz. Kardeşlik, kimi zaman sağırlar diyaloğuna dönüyor. Herkes kendi sesini yükseltiyor, kimse ötekinin sesine yer açmıyor hâliyle.
Paul Auster’ın rastlantılarla örülü şehirlerinde insanlar birbirlerine çarpar, kaybolur, başka bir hikâyenin içine düşer. Bizim meydanlarımızda ise rastlantı bile yorgun. Kim kiminle yan yana yürüyecek, kim hangi kortejin arkasında duracak, kim hangi cümleyi daha yüksek söyleyecek; hepsi önceden yazılmış gibi. Hatta bazen insan kendini Eco’nun labirentinde sanıyor. İşaretler var, semboller var, büyük kelimeler var, eski kitap kokusu var; çıkış kapısı hâlâ belirsiz.
Brecht’in “önce ekmek, sonra ahlak” sözü hâlâ bu yüzden hafızamızda. Çünkü insanın karnı ile vicdanı arasında kurulan ilişki, bütün politik nutuklardan daha çıplaktır. Bugün ne ekmek tam ekmek, ne ahlak tam ahlak. Bir de kardeşliğin sahte bir sureti var: herkesin birbirine “yanındayım” dediği, ama kimsenin kimsenin yanında kalamadığı bir zaman.
Bu satırları yazarken 1 Mayıs’a dört gün var. Büyük konfederasyonların takviminde yine güvenli güzergâhlar, makul meydanlar, ölçülü itirazlar…
Taksim, bir hafıza mekânı olmaktan çoktan çıkarılıp her yıl yeniden pazarlık konusu yapılan bir yasak ritüeline dönüştü. Ankara Kurtuluş Parkı’nda ise aylarca maaş alamayan madenciler açlık grevinde; soğuğun, gazın, sessizliğin içinde direniyorlar. Büyük kelimeler orada susunca, insan ister istemez Tamer Durak hocanın o acı alayını hatırlıyor: “Devinimsiz İşçi Sendikaları Konfederasyonu.”
Belki de Blanchot’nun o eşik duygusuna yakınız. Yazının, sözün, suskunluğun ve yokluğun birbirine karıştığı bir ara yerde duruyoruz. Ne tamamen vazgeçmişiz ne gerçekten başlamışız. Ne meydan bizi çağırıyor ne ev bizi affediyor. Kapının önünde ayakkabılarımıza bakıyoruz.
Gitmekle kalmak arasında değil yalnızca; inanmakla rol yapmak arasında sıkışmışız.
Sol hafızanın en büyük derdi, tarihin tekerrür etmesi değil; tekerrür ederken hiçbir şey öğretmemesi bence. 1 Mayıs’ı her yıl yaşıyoruz. Kaç kez? Tam sayısını unuttuk. İşte o unutkanlık bizi deneyim sahibi değil, hasarlı kayıt yapıyor. Her yıl aynı ses, aynı yürüyüş, aynı gerilim, aynı yasak, aynı açıklama, aynı fotoğraf. Tarih ilerlemiyor; patinaj çekiyor.
Düşünüyorum da Gorki’nin insanlarında yine de çıplak bir direnç vardı; yoksulluğun içinde kabalaşan ama bütünüyle teslim olmayan bir insan sıcaklığı. Şimdi o sıcaklığın yerini çoğu zaman ekran ışığı aldı. İnsan birbirine omuz vermiyor; birbirinin paylaşımına ?, ✌ bırakıyor. Dayanışma ise bazen yalnızca görünürlük ekonomisinin nazik bir jestine dönüşüyor. “Yanındayım” yazıyoruz, sonra başka bir gönderiye geçiyoruz.
Hafızamız ve direngenliğimiz sabun köpüğü!
Kendimce teşhis koyuyorum elbette. Şimdiki atalet, bir şeyi yapmamaktan değil; o şeyi yaparken onu gerçekten yapmıyor olmaktan kaynaklanıyor. Yürüyoruz ama bacaklarımız yürümüyor. Bağırıyoruz ama sesimiz bir metreden sonra düşüyor. Çünkü içimizdeki şey artık saf öfke değil; yılların bıraktığı bir tahammül tortusu. Hak gaspına, düşük ücrete, liyakatsizliğe, güvencesizliğe, vaat edilip unutulanlara alıştık. İnsan her şeye alışmaz derler; hayır, insan bazen en çok alışmaması gereken şeye alışır.
Alışkanlığın vasat konforuna!
Broch’un uyurgezerleri gibi biz de çağın içinde gözümüz açık uyuyoruz. Ahlaki bir çözülmenin tam ortasında hâlâ gündelik nezaketleri sürdürüyoruz. Sabah işe gidiyor, akşam haberleri izliyor, gece içimizden geçen felaketi ertesi güne bırakıyoruz. Herkes biraz biliyor, kimse tam söylemiyor. Herkes biraz suçlu hissediyor, kimse suçu üstüne almıyor. Herkes düzenin yanlış olduğunu seziyor ama düzenin dışına çıkacak ilk adımı başkasından bekliyor.
Eskiden işçi sınıfının sınıf bilincinden söz edilirdi. Şimdi çoğu yerde geriye sınıf vicdanı kaldı.
Bilinç eyleme iter, vicdan pişmanlığa. Bilinç örgütler, vicdan iç çektirir.
Bilinç “ne yapacağız?” diye sorar, vicdan “keşke bir şey yapsaydık” der.
Bugün birçok insan sınıf vicdanıyla yaşıyor.
Ne yapmadığını biliyor ama yapacak hâli yok.
Atalet ne deseniz en net bu cevabı veririm:
Yapmamanın vicdanı ile yapmanın imkânsızlığı arasında sıkışıp kalmak.
Ancak bu cevapta takılıp kalamayız. Ataletin teşhisi, ataletin mazereti olamaz. Bir toplum kendi yorgunluğunu anlayabilir fakat ona yerleşemez. Yorgunluk ev değildir. Olsa olsa bir mola taşıdır. Orada biraz soluklansan dahi gün sonunda oradan kalkılır.
Belki bugün yapılacak en özgün şey, o üç kelimeyi bir süre hiç kullanmamaktır; sosyal medyada, içimizi rahatlatmak için, alışkanlıkla…
Özgürlük demeyelim; “hangi korkumuzdan kurtulacağız?” diye soralım mesela.
Eşitlik demeyelim; “kimin fazla ekmeği var, kimin sofrası eksik?” diye soralım.
Kardeşlik demeyelim; “en çok kimin yanında olmalıyız bugün?” diye soralım.
1 Mayıs alanlarda toplanmaktır, evet. Ama aynı zamanda alanlarda toplanmanın neden artık eskisi kadar anlam taşımadığını da sormaktır. Törenleşen her şey, bir gün kendi anlamını kemirmeye başlar. Slogan da böyledir, bayrak da, hatıra da. Bir şey çok tekrarlandığında güçlenmez her zaman; bazen sadece kabuğa döner. İçi boşalmış bir kabuğa…
Yine de kabuk, bütünüyle ölü değildir. Bazen içinden yeni bir şey çıkar. O yüzden mesele gitmemek değil; giderken neyi kaybettiğimizi, neyi yeniden kurmamız gerektiğini bilmektir. Mesele alana varmak değil yalnızca; o alana varan insanın içindeki ataletle de hesaplaşmasıdır.
Gideyim mi, kalayım mı, bilmiyorum.
Ancak şunu biliyorum: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik dediğimde ağzımda artık eski bir inancın değil, eski bir yorgunluğun tadı var. Ne ekşi, ne acı. Sadece metalik.
Belki de 1 Mayıs artık sadece yorgunluğu kutlama günüdür. Öyleyse kutlu olsun yorgunluğumuz. Çünkü başka neyimiz var ki?



























Yorum Yazın