Soğuk savaş sonrası dünyada siyaset bilimi bakımından iki önemli değişiklik gündemi belirledi: Öncelikle ideolojik angajmanlarla dünyayı okuyan, düşünce tarihi, toplumsal mücadeleler ve tarihsel sosyolojiden beslenen siyaset kuramı giderek yerini ampirik araştırmaya ağırlık veren Amerikan siyaset bilimi okumalarına bıraktı. Bu yeni durum iddiaları küçülttü. Artık siyaset bilimciler daha nüanslı konuşuyor. Yerel birikimi göz ardı eden çalışmalarda büyük bir patlama var. Oysa toplumun örgütlenme biçiminden bağımsız bir şekilde siyasal rejim tartışması yapmak imkansız. Ama bugünün Türkiye’sinde bahsi geçen eğilim çok yaygın. Ülkenin otoriterleşmesi veya demokratikleşmesi parti ve kişi gibi geçici aktörlerle açıklanıyor. Partilerin ve liderlerin üzerinde siyaset yaptığı maddi zemin, yani mülkiyet ilişkileri ve üst yapı, örneğin siyasi kültür ise çoğu kez ihmal edilmekte.
Kitapların, özellikle de gerçekten de bir meselesi ve tezi olan kitapların sayısının azaldığı, makalelerin arttığına tanıklık ediyoruz. Bu durum biraz da neo-liberal verimlilik anlayışının üniversitede yarattığı tahribatla ilgili. Kitabın yerini makaleye bırakması ve siyaset bilimcinin ideolojik bloklarla olan temasının azaltması siyasal bilimler etkinliğini giderek steril bir gerçekliğe mahkum etti. Ülkesindeki hiçbir siyasal çatışmada taraf tutmayan, parti, sendika ve dernek üyesi olmayan bilim insanları artık siyaset bilimine yön veriyor. Bu durum sanıldığının aksine iyi bir şey değil. İdeoloji bazen kişiyi kör bir inada mahkum etse de, en azından kavramsal tutarlılık ve geçmiş birikimi kabul ederek aşma noktasında yüksek düzeyde bir motivasyon sağlıyordu. Bilim insanının geçmişten, siyasal eylem ve ideolojiden kopması herkesin her an her şeyi savunabildiği bir kaosun önünü açtı. Tabii bu durum da kaçınılmaz bir şekilde sözün değerini azalttı. Üniversite eskisi kadar itibarlı bir kurum değil mesela. Yazılan makaleler, imzalanan bildiriler eskisi kadar etki etmiyor insanlara.
Demokrasinin yükselişi ve düşüşü olguları da siyaset bilimini ciddi ölçüde etkiledi. Soğuk savaşın bitimini takip eden 20 yılda yoğun bir şekilde küreselleşme ve demokratikleşme konuştu bu alanın uzmanları. Çoğu kez kapitalist-liberal düzenin beklentileri doğrultusunda reçete ve formüller ileri sürüldü. Ülke örnekleri, yol haritaları, geçiş prosedürleri siyaset biliminin gözde konuları arasında yer aldı. Bu sürecin bilim insanlarını piyasa ilişkilerine fazlasıyla yaklaştırdığını söyleyebiliriz. Pek çok siyaset bilimci bilgi ve muhakeme birikimlerini siyasi parti, düşünce kuruluşları, anket ve araştırma şirketleri için araçsal bir şekilde kullandı. Ayrıca önce medya, ardından da sosyal medyanın show dünyası tartışma programları aracılığıyla siyaset bilimcilere açıldı. Yaşanan şeyi bilim insanlarının kanaat teknisyenlerine dönüştüğü bir popülerleşerek itibar kaybetme süreci olarak okuyabiliriz.
Son çeyrek asır ise küresel kapitalizm ve demokrasi inşasına dair beklentilerin bir bir çökmesiyle büyük bir gerileme periyodu olarak geçti. Liberalizm ile demokrasi arasındaki makas farkının daha da açıldığına tanıklık ettik bu süreçte. Türkiye dahil olmak üzere pek çok ülkede otoriterlik kavramlaştırmaya çalışıldı. Ancak siyasi düşünce ve ideolojiyle bağ bir hayli zayıfladığından rekabetçi otoriterlik başlığı altında yeni kavramlar ön plana çıkarken demokrasinin zaten yapısal olarak tiranlığa evirilmeye eğilimli bir rejim olduğu, popülizmin ise faşizmi taklit ederek, hatta bazen onun yerine geçerek var olabildiği gerçekleri unutuldu. Demokrasi hiçbir zaman istikrarlı bir yönetim biçimi olmadı. Bugün tanıklık ettiğimiz bozulma ve içe dönme süreci bu bağlamda hiç de şaşırtıcı değil. Marksizm başta olmak üzere ekonomiyle politikayı birlikte tartışan akımlar göreli olarak zayıfladığı için küresel demokrasi kriziyle kapitalizmin sermaye birikim krizi de yeterince güçlü bir şekilde sorunsallaştırılamadı.
Tartışmayı bitirirken şu haklı hatırlatmanın altı bir kez daha çizilmeli: Siyasi hayat fazlasıyla lümpenleşti. Siyasetçi kalitesi de düştü. Yaşanan bu büyük erozyon siyaset bilimini de etkiliyor. Olguların kuramsal derinliğinin azaldığı bir dünyada bilim insanları da üzerinde çalıştıkları konuların mental, felsefi ve ideolojik sınırlarına hapsoldu. Siyasi hayat için daha uzun soluklu bir değerlendirmeye ihtiyaç var. Ancak siyaset bilimcilerinin eski parlak günlerine dönmesi siyasetçiler, siyasi partiler, medya ve sosyal medyayla aralarına mesafe koymasına sıkı sıkıya bağlı.



























Yorum Yazın