İslam ve Devrim kelimelerinin yan yana geldiği 1979’a ilkokul öğrencisiydim. Humeyni’nin Şah Rejiminin sonunu getirmek üzere uçağın merdivenlerinden inişine tanık olmuştum.
Tarihteki önemli olaylara şahit olmanın ayrıcalık olup olmadığını bilmiyorum. 1453’e 1789’a 1918’e ya da 1945’e tanık olmadık ama yaşananları en ince ayrıntısına kadar biliyoruz.
Yine de bugünlerin insanlarında ortak hafıza kaybından söz etmek için de çok fazla neden var. Öyle olmasa İran’ın 47 yıllık macerasında yaşananlara daha derinden bakmak ve olanları tarihsel perspektifte okumak mümkün olurdu. Örneğin Musaddık’ı deviren Batının Şah’ın alaşağı edilmesine seyirci kalmasının 1979’un soğuk savaşın en sert yıllarından biri olmasıyla ilişkisi göz ardı edilmezdi. 1979; 1980 Moskova Olimpiyatları arifesiydi. Afganistan’ı işgal eden Sovyetleri protesto eden Batılı ülkelerin tek bir sporcusu bile 80 Olimpiyatlarında madalya kazanamadı. Çünkü dönemin tek kanallı televizyonlarında Sovyet işgali protesto edilmiş ve ABD’de çekilen reklam filmleri ile Olimpiyat’a boykot çağrısı yapılmıştı.
1980’de ABD’nin kovboy bir Başkanı vardı. Bir Trump değildi ama tartışmasız onun 1980’deki halini temsil ediyordu. Reagan Beyaz Saray’da konuk ettiği Afgan Mücahidlerine “sizler Amerika’yı kuran kurucu babalar kadar önemlisiniz” diyordu.
Pek çoğu Mason Locası üyesi olan Kurucu Babaların Afganistan dağlarından çıkıp gelmiş mücahidlerle ortak noktası ne olabilirdi?
Benjamin Franklin’in aklına gelmeyen 1776’da pek de önemi olmayan konular 204 yıl sonra en öndeydi.
İran’ın en büyük ihracat kalemi olan Petrol’un yanına parlak bir fikir gibi gelen yeni bir ihracat kalemi eklenmişti. Bu da İslam Devrimi ihracatı idi. İran kendi devriminin tarihsel koşullarını okumadan dünyayı benzer İslam devletleri ile donatabileceği hayali ile çevresine bu ideolojinin aparatlarını monte etmeye çalıştı.
Amerika Birleşik Devletleri Sovyetler Birliği’ni Soğuk Savaş’ta yenmeyi kafaya koymuştu ama bunu yapabilmek için Sovyetleri yumuşak karnından vurmanın gereğini anlamıştı. Sovyetleri Yeşil bir Kuşak ile çevrelemek Komünist ideolojinin din diyanetle olan ilişkisini Müslümanlıkla çatıştırmak çok parlak bir fikir gibi görünmekteydi.
Bu fikrin en önemli kazançlarından biri de Humeyni’nin hanesindeydi. İran’ın tarihsel koşuları, sosyolojisi ne denli uygun olursa olsun 1979’da Dünya ortadan ikiye bölünmemiş olsa Humeyni muhtemel ki Paris’te bir müslüman mezarlığında basit bir mezarda son yolculuğuna uğurlanırdı.
Humeyni Devrimciydi kabul. Tek bir kaşığı, tek bir tabağı ve tek bir yatağı vardı. Rol modeldi. Ama arkasında koskoca bir batı blokunun Sovyetleri alt etme motivasyonu olmasa İran’a Ayettullah olmayı ancak rüyasında görürdü.
İran’ı İslam Devrimine emanet etmek, Ziya Ülhak’ın Pakistan’ı, Kenan Evren’in Türkiyesi ve Mücahitlerin Afganistan’ı ile beraber Sovyetler için sonu başlatmak anlamına geliyordu.
İran Devriminin en büyük yanılgısı da bu oldu. İran’ın mollaları devrimi kendi inançlarının zaferi olarak gördüler. İki kutuplu dünyada geçen 10 yılı aşan ilk dönemde ülkedeki tüm solcuların tırnaklarını söküp, buna dayanamayanların ülkeyi terk etmesine seyirci kaldılar. İran’ın geri kalanı onlara yetiyordu.
İran’ın en büyük ihracat kalemi olan Petrol’un yanına parlak bir fikir gibi gelen yeni bir ihracat kalemi eklenmişti. Bu da İslam Devrimi ihracatı idi. İran kendi devriminin tarihsel koşullarını okumadan dünyayı benzer İslam devletleri ile donatabileceği hayali ile çevresine bu ideolojinin aparatlarını monte etmeye çalıştı.
Türkiye bu devrim ihracatı projesinde en çok yara alan ülkeler arasında yer aldı. Uğur Mumcu’dan , Kışlalı’ya Üçok’dan Muammer Aksoy’a Türkiye’de sosyalist, Atatürkçü , anti emperyalist ama dine bakış açısından da İranlı mollalarla uzlaşması olmayan pek çok aydın bu sürecin kurbanları arasında yer aldı.
İran devleti bizatihi bu ölümlerin arkasında görünmese de İran Devrimine öykünen romantik “Devrimciler” bu süreçte pek çok cinayetin faili oldular.
İran uzun bir süre dünyaya devrim ihraç etti. Bugün bu ihracatın zehirli meyvelerini ithal ediyor. 1979 devriminin konjonktürünü okuyamayan mollaların miyopluğu 2026’daki dünyayı algılamayan mollaların miyopluğu ile üst üste biniyor.
2025-2026’da ülke, rialin dolar karşısında yarıdan fazla değer kaybettiği, enflasyonun %40-60 bandında seyrettiği, petrol ihracatının yaptırımlar ve gri pazar indirimleriyle daraldığı bir ekonomik felaketin ortasında. Aralık 2025’ten itibaren başlayan ve 31 vilayete yayılan protestolar rejimin en kanlı bastırma operasyonlarından birine yol açtı.
Devrim ihracı hayali, Suriye’den Yemen’e kadar vekil güçlere harcanan milyarlarca dolarla birlikte, İran’ı bölgesel izolasyona ve içerde meşruiyet krizine sürükledi; 2025’teki 12 günlük İsrail-ABD çatışması sonrası son süreçte Hamaney’in de aralarında bulunduğu üst düzey komutanların öldürülmesi, rejimi varoluşunun en kırılgan aşamasına getirdi.
47 yıl önce Soğuk Savaş’ın hediyesi olarak doğan devrim, bugün kendi zehirli meyvelerini ithal etmek zorunda kaldı. Tarih kendisini yanlış okuyanların mezarını kazar. İranlı mollaların bunu öğrenmesi yarım yüzyılı buldu.

























Yorum Yazın