İran'daki son gelişmeler, rejimin iç dinamiklerinde derin çatlaklar oluşturmuştur. Aralık 2025'te başlayan protestolar, ekonomik çöküntüden kaynaklanarak hızla siyasi bir isyana dönüşmüştür. Bu süreçte, rejim kendi halkını dış mihraklar ve terör unsurlarıyla ilişkilendirerek suçlarken, ironik biçimde en ağır meşruiyet kaybını yaşamaktadır. Tarihsel döngüler, demokrasiden uzaklaşmanın emperyalist müdahale fırsatlarını artırdığını göstermektedir.
İran ekonomisi, 2025 boyunca ağır darbelere maruz kalmıştır. Rial'in değer kaybı yüzde 50'yi aşmış, enflasyon oranları yüzde 40'lara ulaşmıştır. Bu durum, Tahran'ın Büyük Çarşı'sında başlayan esnaf eylemlerini tetiklemiştir. Protestolar, başlangıçta gıda fiyatlarındaki artış ve temel ihtiyaçlardaki kıtlığa odaklanmıştır; ancak kısa sürede ülke çapına yayılmıştır. Tüm 31 eyalette görülen bu hareketlilik, rejimin ekonomik yönetimindeki başarısızlığı gözler önüne sermektedir.
İran krizinin kökleri uluslararası yaptırımlara ve içsel kaynak dağılımındaki dengesizliklere uzanmaktadır. 2025 Haziran'ındaki 12 Gün Savaşı, İsrail ve ABD'nin hava saldırılarıyla İran'ın nükleer altyapısını tahrip etmiştir. Bu olay, bölgesel müttefiklerin (örneğin Hamas ve Hizbullah'ın) zayıflamasıyla birleşince, İran'ın stratejik izolasyonunu derinleştirmiştir. Ekonomik veriler, GSYİH'da yüzde 2'ye varan daralmayı işaret etmektedir; bu da halkın günlük yaşamını sürdürülemez kılmaktadır. Paradoksal olarak, rejim bu ekonomik yıkımı dış güçlere atfederken, kendi halkını baskı altına alarak meşruiyetini daha da eritmektedir.
Rejimin Retoriği: Dış Mihraklar ve İç Düşmanlaşma
İran rejimi, protestoları "terör" ve "dış mihraklar" retoriğiyle çerçevelemektedir. Yetkililer, göstericileri ABD ve İsrail destekli unsurlar olarak nitelendirmiştir; bu yaklaşım, iç muhalefeti dışsallaştırarak rejimin hayatta kalma stratejisini oluşturmaktadır. Ancak bu retorik tam tersine, rejimin meşruiyetini baltalamaktadır. Halkın ekonomik talepleri, siyasi özgürlük çağrılarına evrilmiştir; sloganlar artık rejimin temel ideolojisini sorgulamaktadır.
Bu retorik paradoksun kökeni, rejimin otoriter yapısında yatmaktadır. Geçmiş protesto dalgaları (2019 ve 2022-2023) benzer baskı yöntemleriyle bastırılmıştır; fakat 2026'daki ölçek, eşi benzeri görülmemiş bir şiddeti içermektedir. İnsan hakları raporları, 2.000 ila 20.000 arasında ölüm vakasını belgelemektedir. Rejim, protestocuları "iç savaş" kışkırtıcısı olarak etiketlerken, kendi güvenlik güçlerini sadakat testine tabi tutmaktadır. Bu durum, rejimin halkla olan bağını koparmakta ve meşruiyet krizini kronikleştirmektedir. Etkileyici bir çarpıcılıkla söylenebilir ki, rejim kendi gölgesinden korkar hale gelmiştir; çünkü dış tehditleri iç düşmanlara dönüştürmek, toplumsal dokuyu parçalamaktadır.
Tarihsel bağlamda, bu yaklaşım İran'ın 1979 Devrimi sonrası izolasyonunu anımsatmaktadır. Rejim, dış müdahaleleri bahane ederek iç reformları ertelemiştir; ancak bu strateji, günümüzde ters tepmektedir. Halkın öfkesi, sadece ekonomik değil, sistemik bir reddiyeye dönüşmüştür. Konu hakkında yapılan yorumlar, rejimin bu retoriğinin bir savunma mekanizması olduğunu vurgulamaktadır; fakat bu mekanizma, rejimi daha da kırılgan kılmaktadır.
Tarihsel Kafiye: Demokrasiden Uzaklaşma ve Emperyalist Fırsatçılık
Tarih tekerrür etmemektedir, ancak kafiyeli ritimler sergilemektedir. İran'da demokrasiden uzaklaşma, Amerikan emperyalizmiyle yüzleşmeyi kaçınılmaz kılmaktadır. 2025'teki askeri yenilgiler, rejimin bölgesel hegemonya iddiasını çökertmiştir; bu da iç protestoları tetikleyen bir domino etkisi yaratmıştır. Rejim, demokrasi eksikliğini ideolojik katılıkla telafi etmeye çalışmaktadır; ancak bu durum, dış güçlerin müdahale fırsatlarını artırmaktadır.
Bu kafiye Soğuk Savaş dönemindeki benzer dinamikleri çağrıştırmaktadır. İran, nükleer programını sembolik bir direniş aracı olarak konumlandırmıştır; fakat 12 Gün Savaşı'yla bu sembol yok edilmiştir. ABD Başkanı Trump'ın müdahale tehditleri, rejimin iç zayıflığını sömürmektedir. Trump, protestoculara destek verirken, askeri ve ekonomik baskıları yoğunlaştırmıştır; bu da İran'ı nükleer müzakerelere zorlamaktadır. Paradoksal biçimde, rejimin demokrasiden uzaklaşması, emperyalist müdahaleleri meşrulaştırmaktadır.
Bu döngü İran'ın stratejik hesaplarını altüst etmektedir. Rejim, bölgesel müttefiklerini kaybederek yalnızlaşmıştır; bu izolasyon, iç muhalefeti güçlendirmektedir. Tarihsel kafiye, demokrasi açığının dış müdahaleleri davet ettiğini göstermektedir; İran örneği, otoriter rejimlerin kırılganlığını vurgulamaktadır. Dolayısıyla demokrasiden ne kadar kaçınılırsa, emperyalist gölgeler o kadar uzamaktadır.
Uluslararası Boyut: Müdahaleler ve İzolasyon
İran krizi, uluslararası arenada yeni gerilimler üretmektedir. ABD'nin yaptırımları, İran ekonomisini felç etmeye hazırlanırken; Trump yönetimi, askeri müdahale seçeneklerini masada tutmaktadır. Bu yaklaşım, rejimin dış tehdit retoriğini beslemektedir; ancak aynı zamanda İran'ı müzakere masasına çekmektedir. İran Dışişleri Bakanı, ABD ile görüşme sinyalleri vermiştir; bu durum, rejimin hayatta kalma çabalarını yansıtmaktadır. Analizler, bu boyutun rejimin meşruiyet kaybını hızlandırdığını belirtmektedir.
Uluslararası toplum, protestolardaki şiddeti kınamaktadır; insan hakları örgütleri, rejimin baskısını "eşi görülmemiş" olarak nitelendirmektedir. Dolayısıyla bu izolasyon, İran'ı ekonomik ve diplomatik bir çıkmaza sürüklemektedir. Su götürmez bir gerçeklik olarak, İran'ın krizi küresel güç dengelerini etkilemektedir; demokrasi açığı, emperyalist fırsatçılığı tetiklemektedir. Öngörülebilir bir finalle söylenebilir ki, İran'ın geleceği, iç dinamiklerin ve dış baskıların kesişiminde şekillenmektedir; meşruiyet erozyonu, yeni bir dönemin habercisi olmaktadır.




























Yorum Yazın