Halkın çıkarlarını korumak ve geliştirmektir kamu yönetiminin görevi. Bu görevi yerine getirebilmek için en genel anlamıyla önüne iki temel hedefi koyar. Bunlardan biri, halkın gündelik ihtiyaçlarını karşılamak, diğeri de, halkın geleceğini güvence altına almaktır. Bütün bunları yaparken, toplumsal ortak akıldan yararlanabilmeli; katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir olmayı da benimsemelidir.
Nedir halkın gündelik ihtiyacı?
Karnını doyurabileceği bir asgari ücret, başını sokabileceği bir konut, zihnini geliştirebileceği bir eğitim ile akıl ve vücut sağlığını koruyabileceği bir sağlık politikasıdır bunlar. Hiç kuşkusuz söz söyleme hakkı ve bu hakkı kullandığında yaşam güvencesine yönelik saldırı olasılığının sıfırlanmış olmasını da unutmamak lazım.
Gelelim ikinci temel hedefe…
Geleceği güvence altına alabilmek için ne yapılmalı?
Bunların başında nüfus artışını da göz önüne alıp, halkın daha iyi bir yaşam sürdürebilmesi için uygulanabilir planlar yapmak gelir. Planın taşıyıcı kolonları, insanca yaşanabilir bir asgari ücret, çağdaş standartlara uygun bir konut, parasız ve çağdaş eğitim ve sağlık ve elbette en geniş anlamıyla uygulanabilen hak ve özgürlükler manifestosundan oluşmalıdır.
Özeti şudur; yurttaşın bugün aç ve açıkta olmaması, gelecekte de kalmayacağının güvencesini hissetmesidir.
VESAYETTEN KİM MEDET UMUYOR?
Aynı şey, kamu yönetiminin yerel versiyonu kabul edebileceğimiz belediyeler için de geçerlidir. Çoğunluğunu sosyal hizmetlerin oluşturduğu belediyeciliğin temel görevleri, musluktan su akıtmak, sokaktaki çöpü toplamak ve halkın bir yerden yürüyerek gidemediği bir başka yere gitmesini kolaylaştıracak şekilde ulaşım sorununu çözmektir. Gündelik hayatı kolaylaştıracak, ucuz ve rahat hale getirecek önlemleri alacak; suları akıtacak, kenti tertemiz yapacak, toplu taşım için ulaşım ağları kuracak, hepsi bu…
Öyle mi oluyor peki?
Herkesin görevi kâğıt üzerinde tanımlı ama gelin görün ki işler öyle yürümüyor. Çünkü merkezi yönetimin belediyeler üzerinde idari ve mali vesayeti var.
Ne demek idari ve mali vesayet?
Merkezi yönetimin, istediği an, belediyelerin hareket alanını sınırlaması demek. Herhangi bir belediye, yönettiği kentin saptadığı ihtiyacını giderebilmek için merkezi iktidarın onayını almak zorundadır.
Nasıl mı?
Belediye istedi diye su ihtiyacını gidermek için baraj; toplu taşım sorununu çözmek için metro yapamaz; o izni hükümetten alması gerekiyor. İzin verirse ne âlâ! İzin vermemenin, başvuruları ötelemenin en çarpıcı kanıtlarından biri Ankara’dır. Ankara’daki havaalanı metrosu örneğinde olduğu gibi onay vermeyip, yapımını kendi üstlenebiliyor ama daha da içler acısı olan, yapımına karar verdiği işin bedelini belediyelerin kaynağından kesebiliyor.
Su konusu da öyle!
Geçtiğimiz günlerde Ankara’ya su sıkıntısı yaşatıldı.
Kim, neden yaşattı?
KİM ENGELLİYOR SUYUN MUSLUKTAN AKMASINI?
Bu nedenlerin başında elbette kuraklık geliyor. Hesap edilmesi ve öngörülebilmesi olanaksız bir şey midir kuraklık?
Elbette değil!
İklim değişikliği yaşanıyorsa kuraklık riski de olacaktır; işte bu nedenle bir yandan günü kurtarmak için çalışmak gerekiyorsa diğer yandan da geleceği kurtarmak için planlı, programlı olmak gerekiyor. Planlı, programlı olmak, herkes için şart. Yerel yönetimlerin planlarının uygulanabilir olması için merkezi iktidarın engel çıkarmaması gerekiyor.
Ne yazık ki günümüzün iktidarı, günü kurtarmayı dahi bir kenara bırakmış; varsa yoksa tek amacı, potansiyel rakiplerini beceriksiz gösterebilme derdine düşmüş durumdadır. Yürüttükleri algı yönetimiyle ABB’yi beceriksiz göstermekten başka bir amaçları yok. ASKİ’de liyakatleri tartışmalı kadrolarla yürütülen süreç yönetiminde yaşanan yönetsel sorunları görmezden gelecek değiliz ama hepimiz biliyoruz ki Yavaş’a yönelik olumlu toplumsal algının olumsuza çevrilmesi için merkezi hükümet tarafından yönetilen kurumların, görevlerinin gereğini yerine getirmek konusunda ağır davrandıklarını da unutmamak lazım.
Neden mi savsaklıyorlar görevlerini?
Kentin susuz bırakılması, adı, Cumhurbaşkanlığı adayları arasında önde çıkan Mansur Yavaş’ı, beceriksiz göstermek konusunda iktidarın işine yarıyor da ondan…
Sizin de aklınıza Edip Cansever’in “Hoşaf” şiirinin şu dizeleri gelmiyor mu?
“Senin o taraklarda bezin yok
Toplumla sağduyuyla işin yok
Tarihle mantıkla cebirle
Yok işin”
Bir kentin susuz kalmasından medet umularak, iktidar tahkim edilebilir mi?
Edilemez; sürdürülebilir bir yöntem değil çünkü…
Rakibinizle elbette mücadele edeceksiniz; ancak bu mücadelenin yöntemi, insanlığın evrensel birikimi çerçevesinde ve etik kurallar içinde olmalıdır. Ahmed Arif’in dediği gibi “dostluk da, düşmanlık da”…
Diplomaları iptal etmek, çözüm değildir. Kentleri susuz bırakmak, toplumu, politik tercihleri nedeniyle su üzerinden sınamak, etik kuralların çok ötesinde bir davranıştır. Ulaşım bir haktır; su hayatın ayrılmaz bir parçasıdır; bu ikisi üzerinden rakiplerinizi vurmak, bel altı vurmaktır ve asla kabul edilemez.
Kıssadan hisse şudur:
Sıcak savaşın dahi bir kuralı vardır; kuralsız düşmanlık dahi olmaz. Bunun için herkesin hakkına, hukukuna riayet etme alışkanlığı edinmek; özgürlükleri ve demokrasiyi içselleştirmek, ortak akıl ile hareket edecek bir yönetim modelini inşa etmek şarttır.




























Yorum Yazın