‘Devlet aklı’ içinden konuştuğu aşikâr Mehmet Uçum (“Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili”),“Kürtler, Türk Milletinin Ayrılmaz Bir Parçasıdır” başlığıyla yazdığı yazısında(1), önadı belirsiz ‘Süreç’in, —başından itibaren ve sonuçlarıyla— Cumhuriyet’in kadim/ kurucu “anti-Kürt” zihniyet ve siyasetinin (yani, ‘süregiden’in) karşılığı olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Daha yazısının başında, ‘Süreç’ diye kotarılan şeyin (tek yanlı) bir Devlet projesi olduğunu hatırlattı Uçum. “Bir devlet inisiyatifi olarak başlayan ve devlet politikası olarak devam eden Terörsüz Türkiye hedefine yönelik süreç…” derken, murat edilmiş olanın, Öcalan’ın adlandırmasıyla “Barış ve demokratik toplum” olmadığını açıkça ifade etmiş oluyordu (2). Evet; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1 Ekim 2024 yasama yılı açılışında Meclis’te yaptığı “tarihi konuşma” ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “öncü hamleleri ve olağanüstü katkılarıyla” gelinmişti “Terörsüz Türkiye”nin eşiğine. Mukabilen “PKK’nın elebaşısı Abdullah Öcalan” da (zincirleme isim tamlamasındaki ‘elebaşı’ tercihi dikkati çekicidir) bir şeyler yapmıştı elbet. 27 Şubat 2025’te, “Barış ve demokratik toplum” başlığı altında, “tarihi ve genel bağlayıcı” çağrısıyla (dikkat buyurun; ‘tarihi’dir, ‘genel’dir, ‘bağlayıcı’dır —ve bunun altı hep çizilecektir), reel sosyalizmler etkisinde ve Soğuk Savaş sürecinde kurulan PKK’nin özellikle 1990’larda anlam yitimine ve kendini tekrara düştüğünü, Türklerle Kürtlerin bin yıllık gönüllü ittifak ve kardeşliğine itibarla Cumhuriyet’i hep birlikte demokrasiyle taçlandırmanın önünde bir engel olmadığını, “aşırı milliyetçi savruluş”ların yansıması olan “ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler[in] tarihsel toplum sosyolojisi” açısından lüzumsuz olduğunu beyanla, örgütünü, silah bırakmaya, “devlet ve toplumla bütünleşme[k]” üzere kongresini toplamaya ve kendini fesih kararı almaya çağırıyordu Öcalan (25 Şubat 2025). Sonrasında “terör örgütü” 12 Mayıs 2025’te kendini fesih kararı alıyor, 11 Temmuz 2025’te “silah yakma merasimi” yapılıyordu. Eh, bütün bunlar olunca devlet de boş durmamış, Cumhurbaşkanı Erdoğan 12 Temmuz 2025’te “Kardeşlik Manifestosu” ile “Terörsüz Türkiye” hedefi doğrultusunda bir kez daha tarihe geçmiş; Manifesto, 5 Ağustos 2025’te TBMM’de, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun kuruluşu ile perçinlenmişti. Komisyon, asli görevi olduğu anlaşılan “dinleme faaliyeti”ni aylarca yürütmüş, artık, “geçiş süreci hukuku ve demokrasi raporunu TBMM Başkanlığı’na sunması” beklenmektedir. Devamla, Uçum, “Cumhur İttifakı’nın [“Terörsüz Türkiye” hedefine yönelik] kararlı duruşunun özellikle TBMM’nin çalışmalarında güvence ve sürecin ilerletilmesinde belirleyici olacağı”nın altını çizmeyi de ihmal etmeyecek (3), bir anlamda rahat olun diyecektir (hatırlayın; Uçum, “Hiç kimse terör yoluyla ulaşamadığı ve asla ulaşamayacağı imkânsız hedeflere hukuk ve demokrasi yoluyla erişeceği vehmine kapılmasın” da demiştir (4)).
Uçum, “devlet kurumlarının titiz çalışmaları ve Cumhur İttifakı’nın kararlı yaklaşımlarıyla emin adımlarla” hem “Terörsüz Türkiye” hem de “terörsüz bölge”ye doğru (Rojava gerçekliğine atıfta bulunulduğunu anlıyoruz) yol alınırken “Öcalan’ın deyimiyle süreci baltalama girişimleri”nin sürdüğünü de belirtecektir. Suriye Kürtlerinin geleceğine ilişkin karamsarlık yaymaya çalışan, sanki bir felaket tablosu oluşmuş gibi ağıtlar yakıp “ideolojik manipülasyon” yapanlar eksik değildir. Liberal siyasi taleplerle bile yapılan aslında bölücülüktür. “Kürtlerin siyasi temsil ve eşitlik sorunu olduğunu, statü haklarının tanınması gerektiğini, egemen millet olduklarının kabul edilmesini dillerine pelesenk edenler, bütün konuyu etnik kimlik siyasetine bilinçli olarak indirg[eyen]” bölücülerdir zira. “[M]ünfesih terör örgütünün artık unsurlarına dayanan İsrail destekçisi bir uydu devlet kurulabilir mi veya o yolda özerk bölgelerle ilerlenebilir mi” arayışı içinde, Siyonist ve emperyalist projelerin destekçisidirler. Lakin, “Suriye’deki ajandalarıyla Suriye Kürtlerinin temsili ve hakları arasında somut bağ kurama[mış]” ve kaybetmişlerdir. Dolayısıyla, bu kabil “örgüt artıkları” için tek çıkış yolu, “Öcalan’ın liderliğine bağlı kalmaları, 27 Şubat deklerasyonunun gereğini yapmaları”dır. Öte yandan, her daim ve Süreç boyunca iradesini Öcalan’a teslim etmiş DEM’lilerin “Suriye’deki son gelişmelerle birlikte sapmalar yaşadığı ve yanlışlar yaptığı” da görmezden gelinemez. Hem kendi seçmenlerinin iradesini tanımamış hem de Öcalan’ın iradesine başkaldırmışlardır. Yanlıştan dönmeli ve tarihin kendileri için yarattığı fırsatı ıskalamadan “Türkiye partisi olma” yoluna girmeli, “Öcalan’ın barış ve demokratik toplum perspektifine uygun ve doğru politika”dan şaşmamalıdırlar.
Türkiye Kürtlerine döndüğünde, Uçum, onlar açısından “kimlik esaslı bir gelecek sorunu ve tartışması yoktur”la kesin hükmünü veriyor. Türkiye’de “tek millet ve tek milli devlet vardır: Türk milleti ve üniter Türkiye Cumhuriyeti”! Hasılı, “bölgesel yönetimli ve federatif seçeneklere de kapalıdır” buralar. Teselliyi de eksik etmiyor Uçum; Kürtlerin Türk milletinin asli unsuru ve ayrılmaz parçası olması gerçeğini kabulün onların etnik kimliklerini reddetmek anlamına gelmediği; kendisini Türk milleti içinde kabullenmeyecek Kürtlerinse emperyalizmle ortaklaşan bölücüler olacağı kanaatini paylaşıyor bizimle. Öyle olunca, elbette, “devletin ve milli birliğin dili Türkçenin tek resmi dil ve eğitim dili olması [da] tartışmasızdır.” Sonuç olarak, “’tek devlet ve tek millet’ Türkiye’nin nesnel gerçeğidir.” Bu itibarla “Türkiye’nin bu birliği bölgede Türklerin, Arapların ve Kürtlerin bu yüzyıldaki bütünleşme sürecinin güvencesi olacaktır.”
Uçum, gelinen yer, alınan sonuç ve gelecek umuduyla, “münfesih terör örgütü”nün pratik bir değeri kalmadığı; “örgüt unsurlarıyla kitle arasında taleplerde, beklentilerde ve gelecek tasavvurunda tam bir yabancılaşmanın ortaya çık[tığı]” tespitini de paylaşıyor bizimle. O anlamda Türkiye ve Suriye’de “örgüt artıkları” için tek çıkış yolu kazanılan hakları muhafaza etmek ve devletle bütünleşmektir. Ve —tekraren— ağbi nasihati: “Bu noktada Öcalan’ın liderliğine bağlı kalmaları, 27 Şubat deklerasyonunun gereğini yapmaları, bundan sonra da Öcalan’ın bütünleşme perspektifine uygun davranmaları kendileri bakımından en doğru seçenek olur.”
Hasılı; devlet, Öcalan ve “Önderlik Hareketi”ne tâbi olanlar muradına ermiş; dolayısıyla, Türk milletinin ayrılmaz bir parçası olmak lütfuyla ödüllendirilmiş Kürtlere —tüm demokratik/ siyasi taleplerden de vazgeçildiğine göre— kendilerine takdim edilen kerevete kurulup keyif çatmak, Suriye Kürtlerine ise kendileri için —elbirliğiyle çırpıştırıp— tahsis edilmiş Cihatçı devlete —gönüllülük esasıyla!— “demokratik entegrasyon” mesaisi kalmıştır.
Dipnotlar;
1. X platformunda, AA Analiz, 01. 02. 2026
2. Zamanında, ‘terörü bitirme’ hamlesi olarak takdim edilen şeyin arkasında hangi devlet/ rejim (beka) kaygısı olduğunu; silahlı mücadele ve şiddete son verilmesinin ‘barış’a ve demokratik siyasete aralayacağı kapı olarak kıymetli olmakla birlikte ‘Kürt Sorunu’nun çözümü ve barışın toplumsallaştırımı adına neden yeterli olmadığını çokça tartıştık —geçiyorum.
3. Bu vurgu da bize, —ihsas edilen ortak paydaya binaen— Türkler, Araplar ve Kürtler üzerinden tasavvur edilen jeo-stratejik hamle ile “Terörsüz Türkiye” ve “terörsüz bölge” devlet projesinin örtüştüğünü ifade eder.
4. Bense, Kürt halkının, ‘Süreç siyaseti’ münasebetiyle, —sivil siyaset kurumu dahil— ‘Kürt Siyasi Hareketi’ olarak anılan Öcalan merkezli siyasete tepkisinin ileriye dönük anlamlı ve belirleyici olduğunu düşünenlerdenim.




























Yorum Yazın