Son bir aydır, 1 Ekim 2024’te başlatılan PKK’nin silahsızlandırılması sürecinin entegrasyon aşamasının gerektirdiği yasal ve idari düzenlemeler için iktidar, Ramazan sonrasını işaret ediyordu.
Bu kapsamda TBMM’nin bayram sonrası mesaisinin en önde gelen konularından birinin, Meclis Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı rapor olması bekleniyor.
Raporun Meclis’e iletilmesini taraflar, sürecin yeni bir aşamaya geçilmesi olarak tanımladı. Ancak tarafların yeni aşamaya dair yol haritası ve içeriği konusunda tam ve net bir mutabakatın olduğunu söyleyebilmek mümkün değil.
PKK’nin 12 Mayıs’ta fesih kararı alması, 11 Temmuz’da sembolik silah yakma töreni düzenlemesi ve 17 Kasım’da Zap ve çatışma riski yüksek bölgelerden çekilme kararını duyurmasının ardından, gereklilik olarak beliren hiçbir konuda iktidar cephesinde bir adım atılmadı. Rasyonel bir süreç yönetimi oluşmadı.
Artık PKK’nin feshedildiğinin ilan edildiği 2025 yılı Mayıs ayından bu yana gündemde olan “yasal düzenleme ihtiyacı” nın ne olduğu konusunda netleşme zorunluluk hâline gelmiştir.
Karşılıklı güvenin olmadığı süreçlerin doğası, fiilî adımlar ile hukuki güvencelerin eş zamanlı ilerlemesini zorunlu kılar. Ancak Türkiye’de süreç 18 aydır büyük ölçüde tek taraflı yürüyor. İktidar her şeyi ağırdan alıyor ve fazla garantici bir süreç yönetmek istiyor. Bu ise çatışma çözümünün doğasına aykırıdır.
Bu konudaki gecikme, ABD ve İsrail’in başlattığı ve üç haftası geride kalan, ne zaman biteceği kestirilemeyen İran savaşı nedeniyle ciddi bir risk oluşturmaya başlamıştır. Bu gerçeği daha fazla ötelemek mümkün değildir. Bu konuda daha fazla gecikmek, süreç başladıktan sonra yapılabilecek en stratejik hata olacaktır.
Demokratik entegrasyon yasalarının hazırlanmasını yalnızca yasal-teknik bir gereklilik olarak değerlendirmek eksik bir yaklaşımdır. Bu mesele aynı zamanda sürecin toplumsal meşruiyet zemini, sürdürülebilirliği ve rotasını belirleyecek temel bir sorundur.
İran savaşının gidişatına paralel olarak, PKK’nin silahsızlandırılması süreci de son bir aydır birçok kesimde soru işaretlerine ve tedirginliğe yol açmıştır.
Newroz Mesajlarının Anlatı
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ve diğer siyasi liderlerin Diyarbakır Newroz etkinliğine gönderdikleri mesajlar ve yapılan konuşmalar bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Kürt aktörlerin mesaj ve konuşmalarında, yıl başında Halep kuşatması sonrasında gelişen dayanışma, sahiplenme ve direnişin farklı bir versiyonu dikkat çekmektedir. İstisnasız biçimde, konuşmacıların ve mesaj gönderenlerin Kürtler arası dayanışma ve iş birliğine daha önce görülmemiş düzeyde vurgu yaptığı görülmektedir.
Bu durum, yeni sürecin ve İran savaşının yarattığı gerilimler bağlamında kalıcı bir dönüşüme işaret etmekte; önceki dönemlerden farklı bir sürecin başladığını göstermektedir.
Abdullah Öcalan’ın mesajının, 18 aylık sürecin Kürtlerde yarattığı temkinli ruh hâlini gidermeye, iç tahkimatı sağlamaya ve PKK’nin feshi meselesinin oturduğu siyasal zemini anlatmaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Kürt siyasal mücadele tarihinde 2026 Newroz’unun bir milat olarak ele alınması gerektiğini güçlü biçimde ifade etmektedir. Bu yönüyle mesaj, daha çok Kürtlere yönelik bir “ev ödevi” niteliği taşımaktadır.
Bununla birlikte, sürecin “Bu coğrafyadaki halkların özgürce bir arada yaşamasının yolu aralanmıştır” gibi belirsiz ifadelerle, sürecin bugüne kadar tek taraflı ve demokratikleşme perspektifinden uzak değerlendirmelerle ve “yapay teneffüsle” ayakta tutulmaya devam ediyor olması da dikkat çekmektedir.
Bütüncül Yaklaşım Eksikliği
Newroz mitinglerinde yapılan konuşmaların ortak paydasını ise entegrasyon yasalarının çıkarılması, Abdullah Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi, cezaevi koşullarının iyileştirilmesi ve sürecin sağlıklı yürütülmesini sağlayacak koşulların oluşturulması oluşturmuştur.
İran savaşı ve bölgesel gerilimler görece geri planda kalırken, Türkiye’nin iç sorunlarının (Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik siyasi operasyonlar gibi) güçlü biçimde gündeme taşınması dikkat çekicidir.
Sürecin gidişatının bu iki başlıktan bağımsız olarak sağlıklı şekilde yürütülemeyeceği açıktır. Atılan sloganlar, taşınan pankartlardan anlaşıldığı gibi mitinglere katılan kitlelerle kürsüdeki konuşmalar arasındaki düşünsel ve duygusal makasın bariz bir açık olması da bunu göstermektedir.
Öcalan’ın statüsüne ilişkin düzenlemeler ve sınırlı entegrasyon yasaları ile bazı idari adımların, toplumsal zemini güçlendirmekten uzak bir yaklaşım olarak kalması durumunda, çatışma çözümü arayışının doğası gereği ortaya çıkan riskleri bertaraf etmede yetersiz kalacağı açıktır.
Bu bağlamda bütüncül bir yaklaşımdan uzak değerlendirmeler, sürecin toplumsallaşmasını zorlaştırmakta; aynı zamanda iktidarın iç siyasi ajandası nedeniyle riskleri artırmaktadır. Bu yaklaşım, sürecin kendi doğal seyrinde ilerlemesini engelleyebileceği gibi, Öcalan’ın mesajında da merkezî yer tutan 2026 Newroz’unun Kürt siyasi tarihinde bir milat olmasını da zorlaştıracaktır. Aksine mevcut otoriter yönetimi daha da güçlendirecektir.
Bu nedenle önümüzdeki ilkbahar aylarında TBMM’nin Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporun özellikle 6. ve 7. maddelerinde yer alan önerilerin, demokratik ve katılımcı güçlü bir siyasal mutabakatla hızla netleştirilmesi, “tarihî fırsatın” kaçırılmaması açısından hayati önemdedir.





























Yorum Yazın