Lütfedin, bugün o steril fildişi kulelerden inin bayım. Yanınıza Seneca’nın Ahlak Mektupları’nı alın — hani şu erdemden bahsedip tozunu bile almaya üşendiğiniz kadim kitap. Şimdi o kitapla birlikte Ankara’nın gri adliye koridorlarında bir gezintiye çıkalım. Tarih, tekerrürden ibaret değilse bile, zorbalığın estetiği hep aynı fırça darbeleriyle tuvale işleniyor.
Seneca, Neron’un gölgesinde sürgünle ölüm arasında raks ederken der ki: “İktidarı elinde tutan kişi, her şeyden önce kendisine egemen olmalıdır.” Ne naif bir romantizm, değil mi? Bugün mülkün temeli sayılan adaletin, bir mülkiyet kavgasına dönüştüğünü öngörebilir miydi acaba? Bugünün muktedirleri kendilerine egemen olmak yerine hukuku bir oyun hamuru gibi yoğurup gerçeklerin boğazına dolamayı çok daha pratik buluyor. Hayranı olduğum Heine’nin o keskin, alaycı ve romantik melankolisiyle bakarsak: memleketin düşünce iklimi çiçek açması beklenen bir bahçeden ziyade, üzerinden panzerlerin geçtiği bir kuraklığa benziyor.
İsmail Arı’nın, Alican Uludağ’ın adliye ile bu kadar haşır neşir oluşu, mesleki bir rutin değil. Hakikatin prangalanmak istendiği devasa ve absürt bir tiyatronun garip bir tezahürü. Lucilius’a yazılan o bilgece satırlar, işte tam da bu koridorlarda ete kemiğe bürünüyor.
Seneca mektuplarında der ki: “Göster bana köle olmayanı. Biri şehvetin kölesidir, öteki açgözlülüğün, beriki siyasal ihtirasın; herkes de umudun, korkunun kölesi!” Bugünün Neron’ları ise bu kölelik zincirine bir halka daha ekliyor: Zihni özgür olanı, bedenini bir hücreye kapatarak terbiye edebileceklerini sanan o meşhur “saray aklı”…
Gazeteci, iktidarın önüne tutulan o cilalı aynayı kıran kişidir. O aynada görülen çirkinlik, aynanın kabahati de değildir halbuki. Ama bizde adalet, gerçeği fısıldayana sıkılmış bir yumruk gibi iniyor. Alican Uludağ’ın dosyalar arasındaki o iğneyle kuyu kazan titizliği ya da İsmail Arı’nın kamu malı yağmasına tuttuğu o parlak projeksiyon, aslında Seneca’nın erdem tanımına tam oturur. Erdem, konforlu bir koltukta oturup yasaları ezberlemek değil; o yasaların çiğnendiği eşikte sesini yükseltmektir. Fakat ne acı ki, günümüzün Neron’ları bu sesi susturmak için hukuku bir kılıç gibi kullanıyor. İsmail Arı’nın Menzil’in Kasası’nda ortaya koyduğu o milyarlarca liralık sermayeyi yöneten tarikat-cemaat-vakıf karanlığı, kamu ihalelerindeki usulsüzlükler, devlet içindeki örgütlenme ağları… Tam da bu yüzden hedef alındı. BirGün’ün ifadesiyle: “İsmail yolsuzluk dosyası haberi yapmasın, depremde yakınlarını kaybedenlerin yaşadığı haksızlığı görmezden gelsin, kamu kaynaklarıyla semiren tarikat-cemaat-vakıf karanlığını yazmasın isteniyor.” İsmail Arı, kitabı yayımlandıktan sonra “haftada iki, üç gün adliyelere, karakollara gitmeye başladım” diyor.
Cemaat mensupları tarafından defalarca tehdit edildi, şikâyetleri sonuçsuz kaldı!
Heine, Almanya: Bir Kış Masalı’nda sürgünün acısını ve ülkesindeki düşünce karanlığını o zehirli ama zarif ironisiyle nasıl harmanladıysa, biz de bugün aynı uzun ve bitmek bilmeyen kışın tam göbeğindeyiz. Hukuk, bir toplumu bir arada tutan toplumsal sözleşmeden çıkıp iktidarın sopasına dönüştüğünde, orada artık hukuk değil, “hukuksuzluğun mimarisi” inşa ediliyor demektir. Gazetecinin bir ihale usulsüzlüğünü ya da bir vakıf karanlığını yazması, aslında bu toplumun ortak geleceğine sahip çıkmasıdır. Ancak iktidar, bu “sahip çıkma” eylemini bir “varoluşsal tehdit” olarak kodluyor.
Seneca’nın Lucilius’a yazdığı bir mektupta Hecaton’dan aktardığı sözü hatırlayın: “Bir şey ummaz olursan, korkmaz da olursun.” Bugünün gazetecileri ne umuyor ne korkuyor. Umut etmeyi bıraktılar çünkü adaletin bir umut olmaktan çıktığını gördüler; korkmayı da bıraktılar çünkü korkulacak ne kaldıysa başlarına geldi.(Bu durum bizler için de geçerli!) İsmail Arı bayram günü aile ziyaretinde olduğu evden alınıp 450 kilometre öteye, Ankara’ya götürüldü. Dosyasına yeni tweet’ler ekleniyor, eski videolar konuyor. Arı’nın kendi sözüyle: “Sanıyorum ki tutuklanmam için dosya şişirilmek isteniyor. Zaten son bir yıldır beni tutuklamak için bahane arıyorlardı.”
(Bu yazıyı yazarken Sayın Arı gözaltındaydı. Teslim etmeden önce tutuklandığı haberini aldık maalesef.)
Sokrates’ten bu yana “şehir kışkırtıcıları” (yani soru soran, hesap soranlar) hep baldıran zehrine layık görülmüştür. Oysa o zehir, toplumun uykusundan uyanması için gereken tek panzehirdir. Seneca’nın kendi damarlarını kesmek zorunda kaldığı o karanlık Roma akşamı ile bugün sadece bir haber yaptı diye şafak vakti kapısı koçbaşıyla çalınan gazetecinin kaderi, aynı hüzünlü dizede buluşuyor.
Toplumun geniş bir kesimi, bu sistematik baskıyı bir “izleyici” soğukkanlılığıyla seyrediyor. İşte asıl sosyolojik yıkım burada başlıyor. Seneca, “Kötülüğe engel olmayan, ona ortak olur,” der. Gazeteciler cezaevlerine gönderilirken, dosyalarına “devlet sırrı” kılıfıyla gizlilik kararları getirilirken ya da dijital meydanlarda linç edilirken takınılan o kitlesel suskunluk, aslında hukuksuzluğun en büyük yakıtı.
Hukuksuzluk bir kez normalleştiğinde, artık hiç kimse o fildişi kulelerinde güvende değildir. İktidar, gerçek gazetecilere vurduğu her darbeyle aslında topluma şu mesajı zerk ediyor: “Düşünme, sadece biat et.”
Heine’nin uyarısı hâlâ tazedir: “Kitapların yakıldığı yerde, sonunda insanlar da yakılır.” Bugün kalemlerin kırılmaya çalışılması, yarın tüm bir toplumsal vicdanın küle dönmesi demek.
“Gazetecilere dokunulmayacak!!!” denilerek çıkarılan Dezenformasyon Yasası, bir kez daha mesleğin kendisini hedef aldı. Haber, yeniden suç sayıldı; haberci yeniden suçlu ilan edildi. Sonda söylenecek şeyi başta söyleyelim: Gazetecilik suç değildir.
Kapanan kapılar, takılan kelepçeler, örülen duvarlar… Bunların hiçbiri gerçeğin üzerini örtmeye yetmez. Seneca’nın binlerce yıl öteden gelen vakur sesi, bugünün muktedirlerinin gürültülü ama içi boş fermanlarını elbet bastıracaktır. Seneca ne demişti: “Cesur insan özgürdür.”
İsmail Arı’ların, Alican Uludağ’ların ve isimsiz nice kalem işçisinin mürekkebi, iktidarın o geçici ve yapay parıltısını söndürecek kadar karadır. Hukuksuzluk üzerine inşa edilen her kule, kumdan kaleler gibidir; ilk hakikat dalgasında yıkılmaya mahkûmdur. Bizler, o karanlık ve dar koridorlarda ıslık çalmaya devam edenleriz. Çünkü biliyoruz ki bir ülkede gazeteciler özgür değilse, o ülkenin soluduğu hava sadece zehirden ibarettir.
Şimdi o ağır, tozlu paltonuzu giyip adaletin kilitli kapısı önünde boşuna beklemeyin. O kapı artık sadece bir duvardır. Ve duvarlar yumruklanmak için değil, üzerinden aşılmak içindir!
Bitirirken;Heinrich Heine, Paris’te sürgünde, Almanya’yı düşünürken şairin en büyük lanetinin “anlayan suskunlar” olduğunu söylemişti. Siz anladınız mı?



























Yorum Yazın