Bir zamanlar parti değiştirmek çok yaygındı. Son yıllarda ülkemizi diğer birçok demokratik ülkeden ayıran bu özellik sona ermiş gibi gözüküyordu ama görülüyor ki, bizlerin pek de iyi gözle bakmadığı bu davranış kalıbı yeniden ortaya çıkmış. Nasıl iyi gözle bakabiliriz diyebilirsiniz, itiraz edemem. Geçenlerde kendi partisinden şu veya bu nedenle uzaklaştırılan bir milletvekili ala-ü vala ile iktidar partisine katıldı. Parti liderine selamlar çaktı ve sanıyorum parti lideri, onun bile canını sıkan iltifatlara boğdu, onun gelmiş geçmiş en güçlü liderlerimizden olduğunu ileri sürdü. Bir milletvekilinin kendi partisi içinde haksızlığa uğradığını düşünmesi mümkündür ama bunu vesile ederek düne kadar her bakımdan eleştirdiği iktidar partisine katılması, üstelik katıldığı yeni partinin liderine iltifatlar yağdırması gereksizdir, karakter zaafına işaret eder.
Ancak, gelin isterseniz bir yakışıksız olay karşısında gösterdiğimiz tepkiyi bir yana bırakalım ve parti değiştirme olayını eleştirel bir gözle ve uzun vadeli bir perspektifle değerlendirmeye çalışalım. Gözlemimize sanıyorum bir tespitle başlamamız gerekiyor. Bir milletvekili muhtelif nedenlerle parti değiştirebilir, hepsini aynı kefeye koyup uygunsuz bulmak ve böyle bir davranışın mutlaka cezalandırılmasını istemek isabetli olmayabilir. Hafızanızı yoklayın, hatırlayacaksınız. 1980’de ülke yönetimine talip olan cuntanın görüşüne göre bir demokraside biri orta sağ, öbürü orta sol iki parti olurdu. Başka da parti olmazdı. Nitekim, başka partileri ve adayları veto ederek böyle bir sistem kurmaya çalıştılar. Her nedense Özal’ın Anavatan adında üçüncü bir parti kurmasını engelleyemediler ama ülkemize Milliyetçi Demokrasi Partisi ve Halkçı Parti diye iki parti kazandırdılar. Bu partilerin toplumsal temeli olmadığı kısa süre içinde anlaşıldı. Parlamentoda toplum temayüllerine daha uygun düşen bir saflaşma belirdi. Milliyetçi Demokrasi Partisi ve Halkçı Parti’ye mensup milletvekilleri de bu yeni saflaşma içinde yerlerini almak üzere yeni partilere geçtiler. Sanıyorum böylece siyasetin normalleşmesini sağlamış oldular. Böyle bir olayda parti değiştirmek çok kötü bir eylemmiş gibi gözükmüyor.
Yine tarihe gidecek olursanız, belki hatırlayacaksınız. Partiler içinde ortalamadan çok ayrılan ve birlikte hareket etmek kabiliyeti yüksek olan hizipler de zaman için de ayrı bir partiye dönüşebiliyorlar. Böylece hem terk ettikleri partinin daha sağlam bir bütün oluşturmasına imkan veriyorlar, hem de temsil ettikleri temayülün toplumda ne kadar karşılığı olduğunu görme imkanı buluyorlar. Hatırlamakta zorluk çekeceksiniz ama bir dönemde Adalet Partisi içinde daha muhafazakar çizgiydi temsil eden ve partilerinin bu çizgiye gelmeyeceğini kestiren bir grup milletvekili Demokratik Partiyi kurdular. İki seçim sonra hepimiz böyle bir partiyi unuttuk. Demek ki, toplumda da ciddi bir karşılıkları yokmuş. Konuya parti değiştirmek açısından yaklaştığınız zaman, bu harekete katılan milletvekillerinin grup halinde hareket ederek bir fikir veya siyasi tercih yönünde yeni bir partiye geçtikleri, bunu menfaatleri için değil inançları için yaptıklarını söylememiz mümkün. Özetle parti değiştirmek, seçilenleri özgürleştiriyor, siyasi deneyler yapmalarına olanak veriyor.
Parlamentodaki parti sayısını azaltmak amacıyla parlamentoya temsilci sokmak için oyların belirli bir yüzdesini almak koşulu getirilince, beklenenin aksine parti sayısını arttırıcı gelişmeler oldu. Önce hemen belirtelim ki, seçim sistemine yüzde on barajının getirilmesi nedeniyle parlamentodaki parti sayısında beklenen azalma zaten olmadı çünkü esas sorun ülkede siyasetin parçalanmışlığından kaynaklanıyordu. Dolayısıyla, baraja rağmen yüzde onun üzerinde oy alan parti sayısı az değildi, ülke siyasetindeki bölünmüşlük parlamentoya da yansıdı. Ancak, hepimizin yakından tanıdığı başka bir olay daha çıktı. Hiç olmazsa ilk kuruldukları zaman yüzde onun altında oy alması beklenen partiler, yüzde onun üzerinde oy alması beklenen partilerle işbirliği yaptılar; belirli sayıda koltuk karşılığı seçmenlerine daha büyük partiye oy vermelerini telkin ettiler. Kendilerine tahsis edilen koltukları da kendi anlayışlarına uygun adaylara dağıttılar. Tabii seçim bitince, daha büyük partilerin listesinden milletvekili seçilen kişiler kendi partilerine gittiler. Böylece parlamentoda hem yaygın bir parti değiştirme olayı gözlendi, hem de parti sayısı yükseldi. Pekiyi, bu olaylar demokrasimizi tehdit mi etti? Sanmıyorum. Belki hangi düşüncenin ve kimin seçmen katında karşılığı olduğunu öğrenmemiz bakımından demokrasinin işleyişine katkıda bile bulunmuştur.
Parti değiştirmekle sonuçlanan esas ikinci gelişme ise daha sonra yaşandı. Yeni kurulan partilerin seçmen katında fazla heyecan uyandırmadığı ve istikbali olmadığı anlaşılınca, bu milletvekilleri daha güçlü gördükleri partilere doğru bir hareketlilik sergilediler. Bu hareketlilik günümüzde de süregeliyor. İktidardan kopan liderlerin kurduğu partilerden ana muhalefet partisinin himmetiyle milletvekili seçilenler, partilerinin bir yere gitmediğini görünce daha ziyade iktidar partisine iltihak ediyorlar. Biz de olanları ilgiyle izliyoruz. Eğer, önce yüzde on olarak belirlenen, sonra yüzde yediye indirilen baraj olmasaydı, belki de küçük partiler meclise hiç giremeyecekler, ya da bugüne göre çok daha az sayıda temsil edileceklerinden parti değiştirme de nispeten zayıf kalacak, belki de hiç olmayacaktı. Hem de demokrasimizin yüksek baraj diye bir ayıbı olmayacaktı.
Sanıyorum biz parti değiştirmeye iki nedenle kızıyoruz. Bunlardan birincisi geçmişte de çok yaşandı. Bir kısım milletvekilleri partilerini menfaat karşılığı değiştiriyorlar. Eski tarihlerde gazetelerde milletvekili pazarları açılıyor veya açıldı diye haberler yer alırdı. Bazı milletvekilleri kendilerine “büyük” (herhalde büyük menfaatten ne kastedildiği milletvekilinin ihtiyaçlarına göre değişiyor) menfaatler sağlanması karşılığı parti değiştiriyorlardı. Haberlere göre, çok borçlanan, imkanlarını genişletmek isteyen bazı milletvekilleri özellikle iktidar partisine geçerek muratlarına eriyor, rahata kavuşuyorlardı. Bu kişilerin bir sonraki seçimde aday gösterildiklerini pek duymadım. Demek ki, bir yandan partilerin aday belirleyen kadroları menfaat karşılığı parti değiştiren kişilere pek güvenilmeyeceğini düşünüyorlar, diğer yandan seçmenin de bu kişilerin sağladığı menfaatlerden şu veya bu şekilde haberi oluyor, onları seçmiyordu. Biliyorsunuz, başkanlık sistemine geçildikten sonra bu sisteme belediye başkanlarının parti değiştirmesi için de başvurulmaktadır. Eğer Aydın’da Özlem Hanımın macerasından yola çıkılacak olursa, sonuç parti değiştirenin yeniden seçilebilmesi açısından pek de hayırlı olmamaktadır. Ama eskilere giderek örnekler bulabiliriz. Rahmetli Ecevit bir kısım milletvekiline bakanlık vaat ederek kendi partisine geçmelerini sağlamış, böylece hükümet bile kurabilmişti. Bugün kimse bakanlığı kabul eden milletvekillerinin adını bile hatırlamıyor. Parti değiştirerek menfaat sağlayanları seçmen cezalandırıyor.
Parti değiştirenlere kızmamızın ikinci ve kanımca daha önemli nedeni böylece çok önemli siyasi sonuçları olan olaylara sebep olabilmeleri. Bunun ilk örneğini zaten yukarda vermiş bulunuyoruz. Bülent Ecevit on milletvekilini bakan yaparak hükümete gelmesi için gerekli çoğunluğu, böylece ülkede hükümetin değişmesini sağlamıştı. Bugün de hükümetin parti değiştiren milletvekillerini de arkasına alarak anayasayı değiştirmek için uğraşacağı tahmini birçok kişiyi kızdırıyor, onları parti değiştirmenin durdurulmasında, parti değiştirenlerin cezalandırılması gerektiği konusunda ısrar eder duruma sokuyor. Ne der siniz, parti değiştirmeyi yasaklayalım mı?
Önce soralım: Parti değiştirmek ahlaka uygun mu? Kişi belirli bir partinin programını, ilkelerini benimsediği için aday oluyor. Seçildikten sonra seçildiği partinin programına ve ilkelerine sadık kalması gerekmez mi? Parti değiştirince, bunlardan uzaklaşmıyor mu? Dolayısıyla ona verenlere de ihanet etmiyor mu? İnsanın içinden hemen evet demek gelebilir ama iyice düşünmek gerek. Bazen parti de kendi ilke ve inançlarından uzaklaşmıyor mu, onlara aykırı işler yapmıyor mu? Örneğin, tüm çizgisi Türk milliyetçiliği üzerine inşa edilmiş MHP, birden barış süreci deyip de etnik milliyetçilikten vaz geçerse, bunun üzerine o partiden milletvekili seçilen bir kişi partisinden ayrılırsa, acaba ahlaksızlık mı etmiş olur, yoksa ben bu partiye bu görüşleri savunsun diye girmemiştim demek ve başka bir partiye gitmek hakkına sahip midir? Sonra bazı milletvekilleri kendi seçim bölgelerinde bazı şeylerin yapılacağına dair sözler verilmesi üzerine aday oluyorlar. Sonradan seçildikleri parti sözünde durmazsa, onlar da partilerinden istifa ederlerse ihanet mi etmiş oluyorlar? Bu sorularımı yanıtlamanızı beklemiyorum. Sizlere sadece ahlaka uygunluğun saptanmasının pek de kolay olmayabileceğini göstermek istedim.
Daha önce de belirttiğim gibi, seçmen genellikle parti değiştirene cezasını bir daha seçmemek yoluyla veriyor. Bunun ötesinde bir şey yapmak gerekir mi? Bilemiyorum ama parti değiştirmenin çok önemli siyasal sonuçlar doğurabileceği düşünülürse, parti değiştiren milletvekilinin bir süre için oyunu kullanacağı konulara kısıtlama getirilebilir. Parti değiştirme üzerinde fazla durarak sistemin bozulduğunu, çürüdüğünü söyleyerek, demokratik rekabeti işlemez duruma getirmek ise en yapmamamız gereken şeydir. Demokrasiyi ise hepimiz korumak sorumluluğu taşıyoruz. Rejim zaten otoriterleşiyor, bir de her türlü aksamanın demokrasiden kaynaklandığını haksızca ve iyi düşünmeden ileri sürmeyelim. Kendi ayağımıza kurşun sıkmış oluruz.



























Yorum Yazın