Siyaset Bilimci Nuray Mert ile çözüm sürecini ve tarihsel bağlamda Kürt sorununu konuştuk. Mert, CHP’nin süreçteki tutumu ile ilgili soruya verdiği cevapta; “CHP’nin İmralı’ya giden heyete katılmama kararlarının anlayışla karşılanması gerektiğini düşünüyorum. Süreç dışı tutulmanın ötesinde, CHP’ye genel olarak siyaset yapma özgürlüğü dahi tanınmayan bir ortamda, DEM partililerin CHP eleştirisini son derece hakkaniyetsiz buluyorum.” ifadelerini kullandı.
Sunuş
Türkiye’nin her dönem kadim sorunları oldu. Bunların başında Kürt sorunu var. İktidar bloku “Kürt sorunu yok” diyor. CHP lideri; “Bir Kürt vatandaş benim sorunum var diyorsa, o sorun vardır” diyor mealen. Bir yıldan faza bir zamandır “terörsüz Türkiye” sürecin tartışıyoruz, tartışmaya da devam edeceğiz. Biz de bu sorunu ve başka konuları gündeme taşımaya çalışacağız. Bugün Prof. Dr. Nuray Mert ile konuştuk.
“Terörsüz Türkiye” süreci belli bir aşamaya gelmiş görünüyor. Ancak bu süreçte en az konuştuğumuz konu, Kürt sorunu. Yok mu Kürt sorunu, siz sorunu nasıl tanımlıyorsunuz?
Bir sorunun var olup olmadığı ve sorunun ne olduğunun cevabı bakış açısına göre değişir. Türkiye, uzun bir süre Kürtlerin varlığını kabul etmek istemedi. Bu durumun kendisi bir sorun haline geldi.
Diğer taraftan, devlet nezninde bir Kürt sorunu vardı. Türkiye Cumhuriyeti, bir ulus devlet olarak kuruldu ve devamında bir ulus devlet inşası söz konusuydu. Bu açıdan, Kürtlerin diğer etnisite, dil ve kültür grupları gibi Türklük tanımı içinde erimeyi reddetmesi devlet için bir ‘sorun’ olarak tanımlandı ve ulus devlete tehdit olan bir güvenlik sorunu olarak görüldü.
Kimlikler de tıpkı milletler gibi modern siyasal kurgular, yani ‘hayali cemaatler’dir. Bu tamamen yapay oldukları anlamına gelmez ama bir etnisite, dil, din topluluğu siyasi tanım kazandığı zaman kimlik haline gelir. Modern Kürt kimliği de tarihsel süreç içinde siyasi mahiyet kazandı. İmparatorluk devrinde, Sünni Kürtler, millet sistemi çerçevesinde birinci sınıf teba idi. Bu açıdan mezhep farklılıkları da, etnisitenin doğal olarak önünde yer alıyordu. Nitekim, Yavuz Sultan Selim’in İdrisi Bitlisi işbirliği bu zeminde Anadolu Alevileri aleyhine bir ittifaktı.
Peki ya Cumhuriyet döneminde?
Cumhuriyet seküler bir ulus devlet olarak tanımlanmasına karşın, kuruluş sürecinde Anadolu’nun Müslüman, hatta öncelikle Sünni Müslüman nüfusunu temel almıştır. Milli mücadele, dış güçler tarafından işgal ve bunların uzantısı olarak sayılan gayrimüslim unsura karşı verildi. Anadolu gayrimüslimleri, Müdafayı Hukuk Cemiyetleri’nin dışında tutuldu.
Zaten pek çoğu, ayrılıkçı hareketlere meyletmişti, ama tümü değil, buna rağmen İmparatorluğun çözülme ve savaş döneminde yaşananlar gayrimüslimlerin tehdit olarak görülmesine temel teşkil etti. İmparatorluk döneminde ‘millet’ dini unsurları tanımlıyordu, Tanzimat döneminden itibaren eşit vatandaşlık anlayışı gelişmeye başladı ancak bu proje başarılı olamadı.
Seküler cumhuriyet de, bu zeminden hareketle ‘Türklüğü’ Müslümanlık ile özdeş olarak tanımladı. Tam da bu nedenle, ‘azınlık’ lar dini fark temelinde tanımlanmıştı. Bu manada, Anadolu’nun ‘müslümanlaşması’ cumhuriyet döneminde gerçekleşti. İlk bakışta çelişki gibi görülse de, aslında ulus kimlikleri çoğunlukla açık veya örtük dini kimlikleri barındırır, hiçbir ulus bir günde sekülerleşmedi.
KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ ÖCALAN İLE TEMSİL KAZANDI
Uzun bir tarihsellikten bahsediyoruz...
Kuşkusuz. Ama bunları hatırlatma ihtiyacı duymamın nedeni, zaman içinde bu gerçeğin tüm taraflar tarafından unutulması ve/veya unutturulmasıdır. Kürtler Anadolu Müslümanları olarak Milli Mücadele’ye katıldılar ve aynı zamanda Anadolu’nun İslamlaştırılmasında oynadıkları rol çerçevesinde, gayrimüslim emlakının el değiştirmesi gibi konularda, bu süreçten istifade ettiler. Erken cumhuriyet döneminde, Kürt isyanları merkezi devlet kurgusuna karşı dini ve feodal mahiyette isyanlardı. Kürt milliyetçiliği zayıf bir damardı.
Nasıl ve ne zaman güçlendi bu damar?
Kürt kimliğinin modern, seküler siyasal bir temsil kazanması Öcalan’ın başlattığı isyan hareketi çerçevesinde gerçekleşti. Cumhuriyet sonrası kırılamayan feodal yapılara karşı sol bir itirazı ifade ediyordu. Aynı zamanda modern siyasal bir Kürt kimliği temsili arayışının sonucuydu. Bu hareket silahlı mücadeleye girişti ve devlet açısından ‘terör’ sorunu olarak tanımlandı. Tüm devletler silahlı kalkışmaları bu şekilde tanımlar. Ancak, geniş kitleler nezninde Kürtlerin siyasal kimliği ve temsili bu hareket çerçevesinde gelişti.
Bugün söz konusu olan bu siyasal temsilin, demokratik siyasete entegre olması çabasıdır. İki taraf için de, gelinen nokta budur. Günümüzde, silahlı hareketlerin sonunun geldiğini kabul etmek gerekir. Diğer taraftan devlet açısından da milyonlarca insanın gönül verdiği bir hareketin, hem güvenlik hem de toplumsal barış açısından müzakere yoluyla meşru siyasi çerçeve içine çekilmesi gerekiyor. Son süreçte bunu gerçekleştirmeye yönelik olarak başladı.
Kürt sorunu ile demokrasi arasında nasıl bir ilişki var bu durumda?
Uzun zamandır, Kürt siyaseti ile Türkiye’de demokratikleşmenin yollarının ayrıldığını söylüyorum. Kürt siyaseti, Kürt sorununun çözümü zaten doğrudan demokratikleşme demektir diyor. Bence öyle değil, silahlı bir hareketin sonlanıp, meşru demokratik zemine taşınması başka, zaman içinde Türkiye’nin demokratikleşmesi başka şeyler haline geldi.
Tam da bu nedenle, başta ana muhalefet partisine yönelik baskılar ve kutuplaştırıcı söylemler bu süreçten müspet manada hiç etkilenmedi. Medyaya, ifade özgürlüğüne yönelik tutumlar da aynen devam ediyor. Bu koşullar altında demokratikleşmeden söz edilemez, ancak Kürt siyaseti meşru siyaset çerçevesine girebilir. Zaten süreç bu yönde ilerliyor, toplumsal barış adına bu da önemli bir şeydir, ama daha fazla hayale kapılmamak lazım.
KÜRT SİYASETİ DEMOKRATİKLEŞME DEĞİL KENDİ SİYASİ TEMSİLLERİNİ İSTİYOR
Komisyon çalışma sürecini 2 ay uzattı. Komisyona sunulan raporlara baktığımızda iktidar ile muhalefetin çok başka şeyler önerdiklerini görüyoruz. İktidar sadece negatif barışa odaklanmış, muhalefet ise pozitif barış için de adımlar öneriyor. Nasıl bir uzlaşma bulunacak?
Negatif/pozitif barış tabirleri muğlaklığını koruyor, o nedenle daha açık konuşalım. İktidar, silahlı hareketin kesinlikle sonlanmasına çalışıyor, Kürt siyaseti bu konuda attığı adımlara karşılık bazı taleplerde bulunuyor. Ancak bu talepler de Türkiye’nin toptan demokratikleşmesinden ziyade Kürt siyasi temsiline ilişkin.
AK Partisi döneminde Kürtlerin varlığını inkar siyasetinin sonu geldi, o açıdan normalleşme sağlandı. Diğer taraftan, Türkiye’de siyaset, bu ölçekte merkezde toplanmışken, yerel yönetime ilişkin taleplerin karşılanacağını beklemek anlamlı değil. Kürtçe eğitime ilişkin talepler de halen somut bir mahiyet kazanmış değil. Anayasa değişikliği gerektirecek talepler konusu da öyle.
Peki yeni anayasa...
Yeni bir anayasadan Kürtler adına beklenenin ne olduğu açıkça tartışılmıyor. Madem bir sürece girmişler, bu koşullar altında nasıl bir uzlaşma bulunacağına taraflar karar verecek, böyle konularda hazır reçeteler yok.
TEK ADAM SİYASETİ YANLIŞ
DEM Parti’nin gerek iktidar gerek muhalefetle ilişkini nasıl değerlendiriyorsunuz?
DEM Parti’nin işi nereden bakarsanız bakın zor. DEM’li arkadaşlarımızın samimi çabaları ortada. Ancak tüm Kürt siyasetinin bu denli Öcalan merkezli olması hem tabii, hem de yadırgatıcı. Biz ‘tek adam’ siyasetini eleştiriyoruz, o cenahta da aynı durum söz konusu. Dahası, Öcalan’ın özgürlüğü konusuna odaklanmış vaziyette oldukları için Kürtler adına talepleri de bu alana sıkışmış vaziyette.
Demokrasiyi bir yana bıraktık, Kürtlerin hak ve özgürlükleri talepleri de bu öncelik ile belirleniyor. Hareketin liderini önemsemek başka, tüm siyaseti o lidere kitlemek başka şeyler olmalı diye düşünüyorum.
Lidere fanatik bağlılığı makul bulacaksak, fanatik AK Parti destekleyicileri nasıl eleştiririz? Sonuçta, Erdoğan da, sıradan bir siyasetçi değil, belli bir kesimin mağduriyetlerine karşı başarılı bir mücadele vermiş birisi. Mesela, başörtülü kadınların toplumsal hayattan kovulduğu bir ülkede bu konu tam bir özgürlüğe kavuştu, başörtülü bir cumhurbaşkanı eşi, duygusal, sembolik anlamda çok önemli. Hal böyle diye iktidarı eleştirmekten geri durmuyoruz ve durmamalıyız.
CHP’NİN SİYASET YAPMA HAKKI YOK SAYILIYOR
Bütün bu sürece CHP’nin bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?
CHP’nin sürece bakışı açısından içindeki gruplar arasında fark olduğunu biliyoruz. CHP uzunca bir zaman Kürt meselesi hakkında belli bir yaklaşım geliştirmedi, benim de aralarında bulunduğum bir sivil toplum grubunu (Özgürlükçü Anayasa Grubu) temsilen, Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu ziyaret edip bu açıdan bir adım atılması yönünde talepte bulunduk, ama her ikisi de geçiştirmeyi tercih etti. Zaten, kendi görüşleri bir yana, CHP içindeki ulusalcıları dönüştürebilecek güçte liderler değildiler.
Özgür Özel liderliği dönemi bir imkan olabilirdi, ancak iktidar ittifakı çözüm sürecini CHP’yi düşmanlaştırmak üzerine kurdu. DEM parti de bu çerçeveye uyum sağlamak durumunda kaldı. Bu şartlar altında CHP, ne kadar gayret gösterirse göstersin, müzakereye katılması engellenen ancak sorumluluğu paylaşması beklenen garip bir talep ile boğuşmak zorunda kalıyor. Bu açıdan ben, İmralı’ya giden heyete katılmama kararlarının anlayışla karşılanması gerektiğini düşünüyorum. Süreç dışı tutulmanın ötesinde, CHP’ye genel olarak siyaset yapma özgürlüğü dahi tanınmayan bir ortamda, DEM partililerin CHP eleştirisini son derece hakkaniyetsiz buluyorum. CHP içindeki ulusalcıların etkisi kırılsa bile CHP- DEM ilişkisi ‘imkansız bir aşk’ olarak kalmaya mahkum olurdu, baba kızını ağaya vermeye karar vermiş bir kere.
Son olarak, sürecin sonuna ilişkin beklentiniz nedir?
Benim süreçten beklentim, Kürt siyasetinin meşru siyaset çerçevesine entegrasyonu. Bu çerçevede, genel siyasi af ve özel düzenlemeler. Diğer taraftan, resmi zeminde ‘Türk’ yerine ‘Türkiye/Türkiyeli’ tabirlerinin benimsenmesi, sadece Kürtler açısından değil, etnik millet tanımından uzaklaşmak açısından da önemli. Mevcut etnik farklılıklar bir yana, milyonlarca Suriyeli ülkemize yerleşti, vatandaşlık aldı, bu insanlara da ‘Türk’lüğü dayatmanın alemi yok.
Bu tür çözüm süreçleri hiçbir durumda ideal hedefleri gerçekleştiremiyor. Britanya’da IRA süreci, barış ve adalet arasında tercih yapma zarureti doğurdu. Şöyle ki, çatışmalı süreçte, IRA tarafından zarar görenlere adalet askıya alınmak durumunda kalınarak, af ve entegrasyon düzenlemeleri yapıldı. Bu konu hala tartışılıyor. ‘Kürt sorununun çözümü’ne yönelik süreçlerde ‘benzer’ örneklere sürekli gönderme yapılıyor, ancak beylik laflar dışında bu süreçlerin nasıl yaşandığı söz konusu edilmiyor.
Aslında bu süreçler birbirlerine benzediklerinden çok ayrışır, bunu teslim etmek gerek. Benzerlik aranacaksa, ideal çözüm olmadığını kavramak açısından, özel düzenlemeler gerekliliği açısından öğretici olabilir. Ayrıca, bu örneklerden söz edenlerin çoğunun bu süreçlere ve sonuçlarına dair bilgisi de yok. Mesela, Mandela’nın kahramanlaştırılması hangi uluslararası koşullarda oldu, partisi Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC) iktidar tecrübesi nasıl seyretti, kaç kişi biliyor veya merak ediyor? Ben bu konuların tartışıldığına hiç şahit olmadım. Oysa, bu süreçler ardından yeni tartışmalar da çıktı, bunlar da yol gösterici olabilir. Mesela, ‘tarihle yüzleşme/hakikat komisyonu’ yönteminin tarihi yaraları deşmek olduğunu, geçmişi geride bırakmanın daha yapıcı olduğunu söyleyenler oldu.
DEVLET HALA “DÖRT PARÇANIN BİRLEŞMESİ” ENDİŞESİ TAŞIYOR
Bu süreci belirleyecek olan ise Suriye’de Şam-SDG ilişkisi. Türkiye neden SDG’ye Şara’ya gösterdiği siyasi ilgiyi SDG’ye göstermiyor?
Suriye boyutunun, bu sürecin en önemli kalemlerinden biri olduğunu biliyoruz. İktidar bu konuda katı bir tavır içinde. Öcalan’ın çağrısının SDG’yi de kapsaması gerektiği ileri sürülüyor, ancak karşı taraf da bu konuda taviz verecek gibi görünmüyor. Bir açıdan baktığımızda, Suriye’nin kuzeyinde bir nevi Kürt otonom yönetiminin kabulü Türkiye’nin dış siyaseti açısından da olumlu bir adım olur diye düşünebiliriz.
Ayrıca, bu konuda Türkiye yegane karar verici değil ve olamayacak. Devletin baktığı açıdan ise, sınırları boyunca genişleyen bir Kürt siyasi varlığı, Birinci Dünya Savaşı sonrası statükosunu açısından radikal bir değişim ve bir güvenlik meselesi olarak görülüyor.
TÜRKİYE’DEN ÇOK SURİYE’YE ODAKLANMAK HATALI
Bu Kürtlere güvenmemek mi SDG’ye güvenmemekle mi ilgili?
SDG’ye güvenip güvenmemekten ziyade, bu tür bir gelişmenin ‘dört parçada Kürdistan’ hayalini güçlendireceği endişesi söz konusu. Diğer taraftan, Kürt siyasetinin Suriye’ye yoğun ilgisinin devamında, Suriye’yi iç siyasetin daimi bir unsuru haline getireceği öngörülüyor.
Peki DEM Parti’ni Suriye ve özellikle Rojova ve SDG’ye bakışı konusunda ne söylersiniz?
Kürt siyasetinin Suriye-SDG meselesine odaklı siyasetin sorunlu tarafları var. İlkesel olarak, Suriye’de bir tür Kürt otonomisini tanımak yanlısıyım. Ancak, bundan sonra Türkiye’de siyasetin bir cenahının Suriye’ye odaklı olması, demokrasi tartışmasını da etkileyen karmaşık bir konu haline geliyor.
Biliyorsunuz, ben açık konuşmayı seven biriyim, bugüne kadar Kürt meselesinin askeri operasyonlar ve güvenlikçi politikalarla çözülmesi anlayışına karşı çıktım. Diğer taraftan, bir savaş karşıtı olarak bölgesel müdahalelere de karşıyım. Bu çerçevede, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine operasyon planına karşıyım. Buna rağmen, mesela bu konuda bir grup tarafından yazılan dilekçeye imza vermedim. Çünkü, söz konusu metin, askeri operasyona itiraz gerekçeleri arasında, Kürtlerin Suriye Kürtleri ile ‘soy, aile, aşiret’ ilişkilerine gönderme yapıyor.
Bugüne kadar Türk milliyetçilerinin ‘soydaş’, İslamcıların, ‘ümmet’ merkezli siyasetlerine destek vermedim. Ulus devletleri mutlak kabul etmeyeceksek, alternatifi dindaşlık, soydaşlık, kan bağı gibi bağlantıları öne çıkarmak olmamalı diye düşünüyorum. Oysa, Kürt siyasetinin giderek bu yöne evrildiğini görüyoruz. Halihazırda Suriye Kürtleri ile ilişkiler, Türkiye’de demokrasi taleplerinin önüne geçmiş vaziyette, bu durumun devamını öngörmek durumundayız. Ben Türkiye’nin Azerbaycan ile ilişkilerinin Türklük zemininde şekillenmesinden rahatsız olan biriyim, bu nedenle, bölgesel ilişkilerin Kürtlük ekseninde şekillenmesini desteklemek aklıma yatmıyor.
























Yorum Yazın