Geçen hafta “İbni Haldun’un Sesine” kulak verdikten sonra bu hafta ünlü Alman sosyologu Max Weber’i (1864-1920) dinleyelim. “Anlama” ya da “Anlayış Sosyolojisi “ akımının kurucusu olarak kabul edilen ünlü sosyolog toplumsal kimlikleri belirleyen kitle psikolojisinin” öz ve mahiyeti “anlaşılıp anlamdırılamadan” sağlıklı hukuk düzenlemelerinin gerçekleştirilemeyeceğini savunur.
İnsanın toplumsal hayvan (zoon politicon) konumu birlikte yaşama zorunluluğun bozulmamasını gerektirmektedir. Birliğin sürdürülmesi, dayanışmanın sağlanması için ortak değerler, ortak inançlar üretilir. Yüzyıllar içerisinde oluşan mitoslar, dinler ve ulus bilinci o toplumun kimliği haline gelmiştir. Ortak tarihin somutluğuyla inanç boyutunun soyutluğunun bütünleşmesi aidiyet ruhunu yaratır. Somut tarih olgusu ve soyut inanç sentezi kutsal bir kimlik ve vazgeçilmez bir aidiyet ruhunun doğumuna yol açar. Kitle psikolojisi diye tanımlanan bu ruhun mahiyeti ve yapısı dikkate alınmayıp” anlama” cihetine gidilmezse sosyal ve siyasal fırtınalar kopar.
Kimliği oluşturan etmenler içinde üretim ilişkileri de yer almaktadır. Mal ve hizmet üretiminin mantık ve yapısı, tüketim süreçlerindeki bölüşümün konum ve sistemi kitle psikolojisinin biçimlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Bir yandan üretim ilişkileri, öte yandan inançlara dayalı soyut yapılanma birbirleriyle etkileşim (enteraksiyon) içindedir. Üretim ilişkileri inancın yorumlanmasını, din-mitos boyutu ekonominin seyrini etkiler ve karşılıklı bir enteraksiyon sürecine girilir.
Max Weber 1904 yılında ABD’ye gider ve “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” başlıklı kitabında inanç-ekonomi etkileşimini örneklerle açıklar. Son derecede tutucu kimlikleriyle yeni kıtaya göç eden püriten-protestan Hristiyan ahali son derecede verimli topraklarda üretim yapıp kapitalist ekonominin kuralları içinde zenginleşmektedir. Oysa Yeni Ahit’te Hz. İsa “bir zenginin cennete girmesi bir devenin iğne deliğinden geçmesi kadar zordur” demiş. Yandı gitti bizim püriten Kalvenci ya da Lutherci zenginleşen Hristiyanımız… O bir günah çocuğu olduğu için cennetten kovulmuş ve şeytanla birlikte dünyaya yollanmıştır. Şeytan onu devamlı günaha sürükleyecektir. Kapitalizmin sağladığı zenginlik nedeniyle cennete gitmek bir hayli zor… Protestan ilahiyata göre kaderin önüne geçilemez. Ama Tanrı affedicidir, Hz. İsa da zaten tüm günahları üstlenmiştir. Sen gene de umudunu yitirme!… Yeter ki ibadette kusur eyleme, 10 emire harfiyen uy, tebliğ dini olan hristiyanlığı yaymaya devam et vs. vs… Görülüyor ki Protestan ahlakı kapitalizmin ruhuna uygun hale getirilmiş ve ABD’nin dünyanın en güçlü devletine dönüşmesinin kapılarını açılmıştır. Din ekonomiyi etkileyerek sermaye birikimine cevaz verir, “sermaye biriktiren” kapitalist mümin de kiliseler aracılığıyla büyük okullar, üniversiteler kurar, misyonerlik faaliyetlerine milyarlar akıtarak affa mahzar olmayı umar.
ABD’nin “kurucu babalarının” neredeyse tamamı masondur. Oysa ahali büyük oranda tutucu protestan kökenlidir. İnançlı olup olmadıkları tartışmalı kurucu laik, seküler mason kadro halkın tutucu kimliği, aidiyetiyle sorun yaşamadan bugünlere kadar gelmiştir. Önemli olan üretim ilişkileri, kapitalizmin güçlenerek emperyalist aşamaya gelinmesidir. İnanç kutsal bir kimliktir yeter ki hukuka aykırı olaylarla karışmasın. Kim nasıl inanırsa inansın, kim ne tür simgelerle aidiyetini ortaya koyarsa koysun!… Zamanla inanç boyutu ABD’nin yönetimde ön plana geçmiş olsa da sekülerlik kitle bilincine yerleşmiş olduğundan inançlı-inançsız-protestan-katolik- Müslüman sürtüşmeleri asgari düzeye inmiştir.
Ülkemiz açısından Weber’in paradigmasına kulak verelim…
Görkemli bir Kurtuluş Şavaşı sonunda Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, Anadolu insanı Türkiye Cumhuriyetini kurdu. Her yeni kurulan devlette ilk dönem sancıları yaşanır. Savaştan çıkılarak Saltanat ortadan kaldırılmış ve Cumhuriyet kurulmuştu. Böyle bir devrimde toplumsal kimlik üzerinde gerçekleşen değişimler kaçınılmazdı. “Harf İnkilabı”, yeni kanunlaştırma hareketleri, “şapka inkilabı” gibi doğrudan doğruya inanç boyutunun içine girmeyen değişimler başlangıçta itirazla karşılanmış olsa da halkın çoğunluğu tarafından benimsenmiş ve zamanla kabullenilmiştir.
Kimlik ve aidiyete bağlamında önem taşıyan inanca ilişkin konulardaki düzenlemeler ise kitle psikolojisinin başat belirleyici öğesi olmaları nedeniyle ciddi reaksiyonların doğmasına neden olmuştur. Başörtüsü sorunu ve ezanın Türkçe okunması İslam kimlik ve aidiyetinin en önemli simgelerinin başında gelir. İran, Endonezya, Pakistan, Orta Asya ülkeleri dahil tüm İslam coğrafyasında o ülkelerin diliyle değil de ezanın Arapça okunması Türkiye’de suç haline getirilmişti. Ezan sesinin Arapça duyulması bir kimlik ve aidiyet simgesidir. Sosyologlarımız ve siyasetçiler o zamanlar Weber’e kulak verememişler. Yasaklama değil tercihe göre bir bir serbestlik tanınsaydı ABD’de de olduğu gibi reaksiyonla karşılaşılmazdı. Neyse ki 1950 yılından sonra TBMM’de oybirliğiyle bu yasaklama yürürlükten kaldırıldı.
Bugün hala sıklıkla gündeme getirilen başörtüsü yasağı her şeyden önce siyasal bir öngörüsüzlük göstergesidir. Kızının, annesinin, kendisinin başörtüsünü yasaklarsanız onlardan, akrabalarından oy alma oranının düşeceğini düşünmediniz mi?
Weberci paradigma bağlamında inançlı kesimi ele aldığımızda kapitalist ekonominin mantık ve yapısının onlardaki kitle psikolojisini etkilediğini görmekteyiz. İslam dininde en büyük günahların başında “kul hakkının yenilmesi” gelmektedir. O’na ortak koşulması (şirk) ve hakkı yenenden rıza alınmadıkça kul hakkını yiyeni Allah affetmez. Sanayi ve ticaretle uğraşan yürekten inanç sahibi bir mümin kapitalizmin kuralları içinde ne kadar masum kalabilir ki? Sistemin farkında olan Müslüman iş adamı defalarca hacca, umreye gidip dini cemaatlere yardım ettiği zaman, namazında orucunda kusur eylemezse affa mahzar olma umudunu yitirmez.
Hem inançlı hem de laik kesim Weber’e kulak vererek inanç boyutunun kitle psikolojisinin oluşumundaki etkisini görmek mecburiyetindedir.
İnanç olgusu ve oluşturduğu kitle psikolojisi sosyal katmanları iktidara taşır. 1960 ‘lardan sonra ülkemizdeki ekonomik sürece yavaş yavaş Anadolulular girmeye başlamıştır.Köyden kasabaya, oradan kente gelen bu insanların kimliklerinde İslam belirleyici öğeydi. Yavaş yavaş başarılar elde edilip güçlenme aşamasına gelindiğinde ekonomi el değiştirmeye başlar. 1990’lar, 2000’li yıllarla birlikte iyice ivme kazandığında sosyal ve siyasal yabancılaşma psikozunundan kurtulup sistemi ele geçirme süreci hızlanır.
Zenginleşmişlerdi ama sosyal yabancılaşma içindeydiler. Lüks mekanlara gitmekte çekiniyorlar, önemli sosyal faaliyetlere katılamıyorlar, başörtülüler ultra laik kesim tarafından küçümseniyor, onlar da kendi çevrelerinde yaşam sürdürüyorlardı. Üniversite öğrencilerine getirilen başörtüsü yasağı bardağı taşırır.
Siyasal yabancılaşma da gündemdeydi. Merkez sağ partilerin listelerinde parlamentoya girdiler ama yürümedi. Onun üzerine kendi partilerini kurdular, onlar da kapatıldı . Sonunda yeni stratejiler, yeni yaklaşımlarla kurulmuş olan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ele geçirerek 25 yıla yakın ülkeyi yönetir hale geldi.
Yukarıda özetlediğimiz bu yabancılaşma sürecini kimse dikkate almamıştı. Anadolu kaplanları diye de adlandırılan ekonomik gücü ele geçiren sosyal sınıf ya da katmanlar mutlaka ve mutlaka önce sosyolojik yabancılaşmayı aşar arkasından politik yabancılaşmayı da kaldırıp iktidara gelirler. Bu süreçte kitle psikolojisi ve onun vazgeçilmez ilke ve simgeleri hareket ettirici dinamodur.
İktidara gelme sürecinde Weber’e kulak vermeden kitle psikolojisinin jakoben yöntemlerle bastırılmış olması karşı tarafta müthiş bir kin psikozu oluşturmuş ki bugün tüm muhalif güçler ağır baskılara maruz kalıyor. O günlerde de, bugün de sosyolojik analizlere kulak vermek gerekir. Siyaset ve hukuku bilimsel temellere oturtabilirsek acı, kargaşa, kavga ve sürtüşmeleri asgari düzeye indirerek barış ortamı sağlarız.
























Yorum Yazın