Trump artık sadece bir kişi değil. Bir karakter, bir yöntem, bir zihniyet. Gürültülü, benmerkezci, ilkesiz ama işe yarar. Trump, çağımızın siyasi joker kartı. İhtiyacın olduğunda masaya sürersin; işin bitince kenara atarsın. Hafızaya gerek yoktur, tutarlılığa hiç yoktur. Çünkü Trump tipi siyaset, geçmişi değil anı sever. Dün söylenen sözler, bugün söylenenlerin önünde bir yük sayılır.
Bu yüzden Trump’la kurulan ilişki, aslında Trump’la ilgili değildir. Bu ilişki, güçle kurulan ilişkinin kendisidir. Sertliğe tapınan ama o sertliğin kime yöneldiğini umursamayan bir anlayışın ürünüdür. Bugün Trump, yarın başka biri. Önemli olan isim değil; o ismin sunduğu konfor alanıdır.
Trump’ı asıl önemli kılan şey üslubu değil, hangi dosyalarda “kullanışlı” olduğudur. Venezuela da bu dosyalardan biriydi. Çünkü Venezuela meselesi demokrasi, insan hakları ya da liderler meselesi değildi. Venezuela, petrol meselesiydi. Daha doğrusu: Petrol üzerinden yürüyen Çin–ABD güç mücadelesinin açık cephelerinden biriydi.
Venezuela yıllarca “dış güçler” söylemiyle yönetildi. Ekonomi çöktü; ambargoydu. Market rafları boşaldı; emperyalizmdi. Para pul oldu; CIA operasyonuydu. Her kriz, her yıkım, her yanlış karar dışarıdan gelen bir saldırı olarak anlatıldı. İçerideki hatalar konuşulmadı, konuşanlar hain ilan edildi. Çünkü dış güç söylemi, sadece bir savunma değil; aynı zamanda bir susturma aracıdır.
Ama Venezuela’yı bu noktaya getiren şey yalnızca söylem değildi. Asıl kırılma, petrolün nasıl kullanıldığı yerde yaşandı. Ülke, ayakta kalabilmek için Çin’den milyarlarca dolarlık kredi aldı. Bu krediler nakitle değil, geleceğe yayılan petrol sevkiyatlarıyla geri ödenecek şekilde kurgulandı. Yani bugünü kurtarmak adına yarın bağlandı. Devlet nefes aldı, ama ülke yapısal bir bağımlılığın içine girdi.
Bu düzen ilk bakışta kazançlı görünüyordu. Ancak kritik bir gerçek gözden kaçırıldı: Petrol yalnızca yeraltındaki bir kaynak değildir. Tankerlerle, sigortayla, limanlarla, finans sistemiyle ve küresel kurallarla dolaşır. Yani petrol fiziki bir meta olsa da siyasi bir ekosistemin içindedir.
Trump döneminde ABD’nin yaptığı hamle tam olarak buraya oturdu. Yaptırımlar petrolü değil, petrolün dolaşımını hedef aldı. Tankerler durduruldu, sigorta zinciri kırıldı, ödemeler bloke edildi. Sonuçta petrol yerin altındaydı ama piyasaya çıkamıyordu. Böylece petrol teminatlı krediler fiilen teminatsız kaldı.
Bu hamle irrasyonel değildi. ABD kısa vadeli ekonomik maliyeti göze aldı. Çünkü mesele birkaç milyar dolarlık ticaret değil, küresel enerji düzeninde kimin oyunu kuracağıydı. Verilmek istenen mesaj açıktı:
“Kaynağı bağlamak yetmez. Sistemi kontrol etmiyorsan, o kaynak senin değildir.”
Sonuç ne oldu?
Venezuela bugün petrol zengini ama halkı yoksul bir ülke. Devlet var ama düzen yok. Seçimler yapılıyor ama umut üretilmiyor. Dostlar değişti, düşmanlar değişti; ama halkın hayatı değişmedi. Çünkü mesele kiminle ilişki kurulduğu değil, bu ilişkilerin nasıl ve ne pahasına kurulduğuydu.
Türkiye bugün Venezuela değildir, evet. Ama bazı siyasi refleksler, bazı savunma cümleleri, bazı yönetme alışkanlıkları rahatsız edici derecede tanıdık.
Biz de uzun süredir benzer cümleleri duyuyoruz:
— Ekonomi zorlanıyor ama dış baskılar var.
— Hukuk tartışmalı ama olağanüstü koşullardayız.
— Demokrasi aksıyor ama ülke tehdit altında.
Ve çoğu zaman çözüm içeride değil, dışarıda aranıyor. İttifaklar hızla değişiyor, söylemler kolayca tersine dönebiliyor. İlke değil, duruma göre pozisyon alma öne çıkıyor. Bu da kısa vadede hareket alanı sağlıyor; uzun vadede ise kurumsal zemini aşındırıyor.
Trump’la kurulan ilişkiyi bu çerçevede okumak gerekir. Kuralları esneten, kişisel ilişkiyi kurumsal sürecin önüne koyan siyaset tarzı, hiçbir ülkeye kalıcı güç kazandırmaz. Tam tersine, kurumları zayıf olan ülkeleri daha kırılgan hale getirir. Çünkü kişiler gider, dönemler biter; ama kurumsal hasar kalır.
Venezuela’nın çıkmazı tam da buydu. Güçlü lider anlatısı, güçlü kurumların yerini aldı. Kısa vadeli manevralar, uzun vadeli bedeller üretti. Ve bir noktada lider kaldı ama ülke nefes alamaz hale geldi.
Ve en tehlikelisi şudur:
Bir ülke, hafızasını kaybettiğinde; başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmaya razı olur.
Trump geçer. Başka Trump’lar gelir.
Enerji dengeleri değişir, ittifaklar değişir, söylemler değişir.
Ama eğer her krizde sorunu yalnızca dışarıda arayıp, içerideki tercihlerle yüzleşmekten kaçınırsak, değişmeyen tek şey sonuç olur.
Venezuela’yı “dış güçler” mi bu hale getirdi, yoksa kapı çoktan içeriden mi açılmıştı?
Peki biz, bugün hangi kapıyı açıyoruz?
























Yorum Yazın