Osmanlı’nın en berbat yılları idi. Neden “berbat” olduğunu anlatmaya ciltler gerekir ve kısmen de yazılmıştır.
Bugün burada bizi ilgilendiren kısmına değinmekle yetineceğim. Sultan 2.Mahmud tahttadır ve saray yardakçıları ile ulema, yeni yetiştirilmiş imtiyazlı topçu birliklerini de yanlarına alarak İmparatorluk ordusunun belkemiği yeniçerilerin Aksaray’daki kışlalarını topa tutar ve Yeniçeri Ocağı’nı yok ederler.
Bu olay sadece İstanbul’la sınırlı değildir. İmparatorluğun bir dizi büyük şehrinde bölgelerinin güvenliğinden sorumlu büyük Yeniçeri garnizonları bulunmaktadır ve bunlar da dağıtılır. İmparatorluk artık belirsiz bir süre ordusuz kalmıştır. Bu olayın arkasından yaşananlar durumun nelere yol açtığını açıkça ortaya koyar. 1829’da Yunanistan bağımsızlığını ilan eder. Ondan az sonra Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa özerkliğini ilan edecek gözlerini tahta dikecektir. Önce Fransızların sonra İngilizlerin Mısır’a el koymalarının yolu açılmıştır. 1830’da Fransızlar Cezayir’i işgal eder ve sömürgeye dönüştürürler. Kendi ordusunu yok eden bir devlet için kaçınılmaz olaylardır bunlar.
O sıralarda İstanbul’da bir İngiliz Büyükelçisi vardır. Lord Stradford Canning. Sıradan bir diplomat değildir bu adam. İmparatorluğu yönettiğini düşünmektedir adeta. Her konuda fikri vardır. İmparatorluğun geleceği hakkında planlar yapıp ona ömür biçmekte, kendi halkına “muhteşem” geçinen sultanların yanına teklifsizce girivermekte, onlara tavsiyelerde bulunmaktadır. İmparatorluk ise parça parça dağılmaktadır.
Devletler bazen sanıldığından hızlı yıkılır ve hızlı kurulurlar. Bir örnek vermek gerekirse Yugoslavya örneğine bakmanızı öneririm. 1991’de bir grup ayrılıkçı militan Slovenya Parlamentosu’nu basar, güvenlik görevlilerini etkisiz hale getirir ve özerk cumhuriyet oldukları Yugoslavya’dan bağımsızlık ilan ederler. Slovenya Yugoslavya’nın en zengin ve eğitim bakımından en ileri cumhuriyetidir. Ayrıca nüfusun %80’den fazlasını oluşturan Slovenlerin Almanlarla etnik akrabalıkları ve dolayısıyla yakın ilişkileri vardır. Devlet bu militanları etkisiz hale getirecek güce sahiptir ve bunu yapmaya hazırlanmaktadır ki Federal Almanya Cumhuriyeti, Slovenya Cumhuriyeti’ni tanıdığını ilan eder. Yugoslavya bölünmüştür. Ondan sonra gayet iyi bildiğimiz Yugoslavya İç Savaşı başlar ve binlerce insan seneler süren bu savaşta hayatlarını kaybeder.
Her zaman sinek önceleri küçük görünecektir. “Ne var canım?” denilecektir.
2025 senesinde Ankara’da bir ABD Büyükelçisi vardır. Tom Barrack. Gayet iyi bilindiği gibi bu kişi aynı zamanda ABD Başkanı Donald Trump’ın da şahsi dostudur. Canning gibi bu büyükelçi de sıradan biri değildir. Alışılmamış şeyler söylemekte, öneriler yapmakta hatta bu önerileri kabul edilmiş gibi Türkiye Cumhuriyeti adına açıklamalara benzeyen cümleler kurmaktadır. Gün gelir Türkiye’ye en uygun sistemin Osmanlı Milletler sistemi olduğunu söyler, başka bir gün “Heybeliada Rum Okulu’nu açmak hedefimiz” deyiverir ve orada gizli “biz” öznesinin kimler olduğunun muğlaklığı bir garip ortaklığa işaret eder. Elbette Türkiye Cumhuriyeti böyle kararlar verip vermemekte serbesttir ve egemendir. Sorun ABD Büyükelçisi’ne ne olduğu sorunudur. Bir yandan Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm taleplerini geri çevirmenin yahut ertelemenin çeşitli bitmez bahanelerle önünü açan ABD öte yandan emirnameler mi üretmektedir? Bunu diplomatik haddini bilmeyen bir şahsa mı yaptırmaktadır? Bu durum sorunları arttıracak bir durum olarak görülmelidir.
Bir devletin zayıfladığının ve egemenliğini yitirmeye başladığının en temel işareti toprak kaybıdır. Bu işaret kaybedilen toprağın niteliği ile çok ilgili değildir. Toprak bir kayalık olabileceği gibi bir cennet bahçesi de olabilir. Nasıl altın dediğimiz sarı taş insanların kabulüyle büyük bir değere sahip olabiliyorsa toprağın egemenlik işareti olması da öyledir. Dünyada kabul edilen diplomasi dilinde toprak kaybı güç kaybı anlamına gelir. Üstelik böyle bir kayıp hemen yeni kayıplar ve taleplere çağrışım yaptırır.
21. Yüzyılda “Milletler Sistemi” kavramını ağza almanın “leb” demek olduğunu aptallar bile kolaylıkla anlayacaktır. “Lebi” ise bağımsız devlet olacaktır. Kimse kimseyi aptal yerine koymamalıdır. Söz konusu olan topraklar Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarıdır. Korkunç bir işgalden sonra bedeli ödenerek alınan topraklardır. Yüzlerce sene üzerinde çalışılmış, eserler verilmiş, bilgisi edinilmiş topraklardır. Bu duvarın bir kenarında açılacak bir gedik duvarın tamamını hedef almaktadır. Duvarın bütünlüğünün ortadan kalkması ise bugüne kadar yaşananların çok ötesine geçecek sorunlar ve daha açık söyleyelim kanlı olaylar yaratacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti’nde eksik olan şey günümüz tanımlanışına layık gelişmiş bir demokrasidir. Mesela İspanya’daki gibi. Hatırlatalım, İspanya’da Katalan ve Basklılar her türlü demokratik hakka sahiptirler. Fakat bağımsızlık yoluna girmeleri İspanya Devleti’nin gücüne dayanılarak reddedilmiştir.
Seneler önce bir Amerikalı diplomata “Teksas bağımsızlık ilan etse ne olur?” diye sormuştum, cevap “Bu savaş ilanıdır” olmuştu. Yani Türkiye bir yöne gidecekse bu demokrasi olmalıdır Amerikan usulü sultanlık değil. Sayın Barrack “sultanlık” için desteğini Sayın Trump’a saklamalıdır.




























Yorum Yazın