Kemik rengi paltosunu koluna alıp merdivenlere yöneldi. Yeşil koltuğun durduğu masa boştu. Çantasını yere bırakarak oturdu. Barın önünde elemanlar vardı. Menüye baktı, kararını verdi. Yine o çocuk…
- Hoş geldiniz, ne alırsınız?
- Bir kadeh şarap lütfen. Bugün piyanist yok mu?
- Hayır efendim. Tadilat henüz bitmedi.
Şarap geldiğinde yüzünü cama çevirmişti.
- Buyurun, Öküzgözü. Bu arada otelimiz yarından itibaren onuncu katı hizmete açıyor. Piyanist de rahatsız olduğu için pazartesiye kadar izinli.
- Teşekkür ederim. Çok önemli değil… Şurada ne güzel dinliyorduk.
Dinliyorduk mu demişti? Kiminle? Her hafta tek başına gelmez miydi? Tabii bedenindekiler hariç…
Yağmur nihayet başlamıştı. Şimdi çıkıp ıslanmalıydı; arınmalıydı belki. Ama gider miydi, bilmiyordu. Damlalar yumruk gibi cama vuruyordu. Hangi bulut taşırdı bu kadar ağırlığı? Pervaza çarpan her damla, sanki gökten atılan bir taş gibiydi.
Salon sessizdi. Lobinin önünde yalnızca iki kişi vardı. Şarabın burukluğu düşüncelerini ısırıyordu.
Üşüyordu. İnsan mutlaka sığınacak bir kuytu bulmalıydı. Müfit… Onu iyice yaşlandırmıştı.
Garson yanından geçerken çantasını uzattı.
- Çantanız.
Kim koymuştu bunu yere? Başını kaldırdığında kaşlarına kadar uzanan kirpiklerle karşılaştı. Yirmi dört yaşlarında, keskin çehreli, güler yüzlü. Yakasındaki isimliğe baktı: “Altan.”
“Güzel isim,” dedi gülümseyerek.
- Teşekkür ederim.
Gençliğinde gittiği her yerde insanlara isimleriyle hitap ederdi. Ona göre bu bir ayrıcalıktı. Bugüne dek hiç dikkat etmemişti; şimdi bir anda ne olmuştu?
Kadın değil miydi? Ya da en azından insan? Fark edilmek, anlaşılmak istemek ayıp mıydı? Müfit’in yokluğu sobanın içindeymiş gibi yakıyordu. Balayı mutluluktu, peki sonrası? Parmak aralarındaki o koku… Hiç silinmezdi zihninden. Müfit hiçbir şeyi görmezdi: Saçları beyazlamış mıydı, gözleri hâlâ zümrüt müydü? Bilmek istemezdi.
Yıllardır yirmi iki numaralı dairede yaşıyorlardı. Ona kısaca Müf derdi. Mutfağın yeri bıçakların yanındaydı. Sözcükleri keser gibi konuşurdu. Sabahları kahvaltısını hazırlardı; “yumurtam rafadan olsun” diye tuvaletten bağırır, yüzüne bakmadan çıkıp giderdi. Ardından kadının zihni bin parçaya bölünürdü.
Hiç arkadaşı yoktu. Apartmandakiler bazen selam verir, bazen “balıkçıya iki kilo hamsi söyledik” diye seslenirdi. “Nasılsın?” diyen olmazdı. Camdan bakardı. Yoldan geçenlere isimler verir, onlara dertler ve sevinçler yakıştırırdı. Hafta sonları Erenköy Hastanesi’nin bahçesine gider, bir bankta oturur; yanına biri oturursa diye çantasında mutlaka bir sandviç taşırdı.
Müf, küf gibiydi; ne kadar silse de geçmezdi. Şarabın tadı ikinci kadehte yumuşardı. Evdeyken eski Türk filmleri izlerdi. Oğlanla kızı severdi; hiçbiri Müf gibi değildi.
Geceler nankördü. Horultular arasında bedenine yabancı bir yük gibi dokunurdu. Dudaklarını birbirine bastırdı. Kupkuruydu. “Canım” diyemiyorlardı artık.
Altan kasadan ona bakıyordu. Bugün tuhaf bir yakınlık hissetti. İçinde bir sıcaklık aktı. Ayıp, günah diye kendini toplamak isterken yüzündeki masumluğa hayran kaldı. Kim bilir ne sözler saklıydı içinde?
Saat beşti. Müf şimdi bağırıyordur diye düşündü: “İstavrit iki kilo beş!” Psikiyatristin sesi kulaklarında yankılandı:
- Hanımefendi, sizin iyi bir erkeğe ihtiyacınız var. Eşinizle ilişkiniz nasıl?
“Nasıl mı? Hayat, geceleri bizde can çekişiyor.”
Garson boş kadehi aldı.
- Bir tane daha ister misiniz?
- Evet Altan… İçtikçe içerleniyorum. Piyanist de yok, avutsun beni.
Sesi kendisine bile yabancı geldi.
Şarabı getirdiğinde yağmur iyice hızlanmıştı. Elbisesindeki pütürlere baktı. Ellerinin olmayışına üzüldü; her şey için yalvarmak zorunda kalan biriydi.
Geçen cumartesi yanına oturan kadın geldi aklına.
“Öldürdüm onu,” demişti.
“Kimi?”
“Kocamı.”
İçine bir ürperti düştü. Ya Müfit takip etmişse? Burayı öğrenmişse?
- Hanımefendi, iyi misiniz?
Yanıt yoktu.
Altan panikle seslendi:
- Hemen bir ambulans... Doktor... Hemen çağırın
Kadın hareketsizdi.
Hayır! Müfit böyle öldürmezdi… Şimdi iştedir. İstavrit iki kilo beş diye bağırıyordur.



























Yorum Yazın