Cumhuriyetin ilk yıllarından 1970’ler ve 80’lere kadar gazetelerde, ağırlıkla, Osmanlıca kökenli, bürokratik ve resmî bir dil kullanmak gibi bir alışkanlık vardı. 12 Eylül döneminde yaşanan dönüşüm, Bâb-ı Âli yokuşundaki küçük ve mütevazı yazıhanelerde çıkan ana akım gazeteleri, gösterişli medya plazalarına taşımıştı.
Gazeteciliğin büyük sermayeyle buluşması, basının bürokratik devlet zihniyetini yansıtan dilini biraz daha halkın seviyesine indirmişti. Bu ana kadar gazetelerde “Müessif Hadise” gibi manşetlere sık rastlanırdı.
Venezuela devlet liderinin kaçırılmasına dek epey unuttuğumuz bir ifadeydi. Malum, meşruiyetini okyanus ötesinden alanlar için bu tam anlamıyla bir “müessif hadise” idi.
Peki, neydi müessif hadise?
Güncel karşılığı üzücü olay ya da üzüntü veren gelişmedir.
Ancak söz konusu başlığın seçilmesinin özel bir anlamı da vardı. Devlet zihniyetiyle uyumlu bir dil kullanmaya özen gösteren sayın basınımız, meselelere “müessif hadise” diyerek hem ciddi bir tonda kalmış, hem de duyguyu ölçülü vermiş olurdu.
Diğer taraftan “müessif hadise” olayları soyutlaştıran, faili silikleştiren, pasif ve sorumluluğu dağıtan bir kalıptı. Başka bir deyişle olayların sertliği yumuşatılır ve mesuliyet belirsizleştirilirdi.
Böylece ihmaller zinciri veya güvenlik zafiyetleri ortaya çıktığında devletin rolü muğlaklaşırdı.
Geçtiğimiz ay “müessif bir hadise” daha yaşandı. Özel bir şirket tarafından işletilen araç muayene istasyonlarında meydana gelen ve bir polisin hayatına mâl olan üzücü gelişme gündemden düşmüyor.
Bu olayın ardından araç muayene istasyonlarında fahiş fiyatların uygulandığı, toplumda bir memnuniyetsizlik görüldüğü ve derhal kamulaştırılması gerektiği bağlamında söylemler dolaşıma girdi. Aslına bakarsanız araç muayene istasyonlarının dudak uçuklatan fiyatları her gündem olduğunda –bilhassa da zam dönemlerinde- benzer durumlara rastlıyoruz.
Araç muayene istasyonları başta olmak üzere daha önce devlet tarafından işletilen ve ağırlıkla mevcut iktidar döneminde özelleştirilerek şirketlere devredilen tüm kuruluşların büyük bir rant düzeninin parçası olduğu gibi kimi iddiaları rezerv olarak barındırıyorum.
Bununla beraber mevzu bahis kurum ya da kuruluşları kamulaştırarak devletin tekeline vermek çözüm değildir.
Çünkü Türkiye’de toplumun devlete bakışını çarpıklaştıran, devlet-birey ilişkisini saptıran enteresan bir “devletçilik” anlayışı vardır. Yanlış anlaşılmasın, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerinden bahsetmiyorum.
Benim altını çizdiğim “devletçilik” büyük sermayenin devletin arpalığından beslenmek zorunda kalması, bu nedenle batılı anlamda bir burjuva ortaya çıkamaması; buna paralel olarak toplumun her şeyi devletten beklemesi ve bireylerin devlete karşı inisiyatif alamaması zihniyetidir.
Devletin büyük ve geniş tanımlı olduğu yerde fertler, tam anlamıyla bir vatandaşa dönüşmekte zorluklar yaşıyor. Sivil toplum oluşamıyor. Türkiye’deki değişim ve dönüşümler, toplumsal tabanda mayalanmaktan ziyade yukarıdan aşağıya meydana geliyor.
Millete rağmen siyaset yapılamayacağını söyleyenler, millet ne derse o olur diyenler bile uygulamaya koyacakları değişim ve dönüşümleri önceden tasarlayıp, kamuoyunu belirli bir yönlendirmeye tabi tutuyor.
Büyük sermaye çevrelerinden tutun da taşraya kadar toplumun önemli bir kısmı, maddî bakımdan devlete bağımlı hale getiriliyor. Mülkiyet hakları dahi yeri geldiğinde ihlal edilebiliyor. Devlete karşı vatandaşın ya da sermayedarın güvencesinin olmadığı durumlarda inisiyatif alabilen, kendi içinde örgütlenebilen, kurumları baskı altına alabilen ve hatta değişim dalgalarını tetikleyebilen modern vatandaş tipi yetişemiyor.
Bu durum pek çok sorunun da cevabını veriyor aslında…
Niye büyük değişimlerinin önünü açabilecek, topluma kılavuzluk yapabilecek ya da siyasetten bağımsız fikir üretebilecek aydınlar yetişmiyor?
Çünkü hepsi devlet memuru.
Neden batı standartlarında büyük sermayemiz, markalarımız, yatırımlarımız yok?
El-cevap: hepsi devletin arpalığına meftun da ondan.
Niye yargı, siyasetin etkisi altında?
Yargı organlarının sürekli devletle özdeşleşen siyasete karşı herhangi bir teminatı yok çünkü. Atamaların nasıl yapıldığını gözlerinizin önüne getirebilirsiniz.
Niye bürokrasi ağır aksak işliyor?
Çünkü devlet memurları, bir yere atandıktan sonra, nasıl olsa emekli olana kadar buradayım, kimse bana karışamaz, deyip kafasına göre takılıyor da ondan. Çoğu ataması yapılana kadar canından bezmiş oluyor zaten.
Benzer kalıplar, gene benzer mantıkla uzatılabilir. Sözlerim istisnaları barındırıyor elbette.
Ancak demek istediğim, modern toplumlar devleti genişletmek yerine küçültmeyi tercih ederler. Bir kısım kurumları, devletin tekeline vermek sadece yukarıda saydığım bakış açılarını derinleştirmeye yarar. Üstelik devlet kurumlarının daha ucuz ve kaliteli hizmet verebileceğinin bir garantisi de yoktur.
Kanımca böylesi kamulaştırmalar, toplumun devlete koşulsuz rıza ve sadakat atfeden yapısını kuvvetlendirir. Oysa artık Ortaçağ’da değiliz. Devletin şeffaf, düzenleyici, denetleyici ve organize eden bir nitelikte olması gerekir. Dokunulamaz bir varlık değil.
Öte yandan…
Devlet, pek çok konuda doğrudan sorumluluk altına giren bir organ da değildir.
Söz gelimi yargı, bir kimseyi haksız yere tutukladığında ve daha sonrasında masumiyeti anlaşılıp serbest bırakıldığında en fazla “pardon” deniliyor. Haksız tutukluluğa istinaden tazminat ödeniyor falan.
Ancak haksız tutukluluğa imza atan hâkim veya savcıların herhangi bir mesuliyeti olmuyor.
Mesela hekimler yanlış uyguladığı tedaviden, eczacılar yanlış verdiği ilaçtan sorumlu tutulabiliyor. Ama aynısı yargıda geçerli değil.
Deprem, yangın ve sel gibi doğal afetlerden tutun da maden facialarına ve tren kazalarına kadar gene olayların sorumluları yargı önünde hesap vermiyor. Çünkü gene aynı “devletçi” anlayış gereğince, kamu görevlilerinin vazifelerini ilgilendiren kimi konularda soruşturulabilmeleri için ilgili üst kurumun onayı gerekiyor.
Sizin anlayacağınız devlet genişledikçe “müessif hadiseler” de büyüyor. Failin belli olmadığı, sorumsuzluğun kol gezdiği, herkesin topu birbirine attığı ve en sonunda unutulup gidilen müessif hadiselere her gün yenisi ekleniyor.
Buradan özelleştirme yanlısı olduğum gibi bir anlam çıkarmanızı istemem. Zira onların da kendi içerisinde ciddi sorunları vardır.
Bir kere özelleştirilen kurumların serbest piyasada rakibi yoktur, rakibi olma şansı da yoktur. Büyük bir rant düzeni kurulduğu üzerinde sıklıkla duruluyor. Fahiş fiyat artışları toplumun cebini yakıyor. Son derece kalitesiz hizmet verildiğini herkes görüyor.
Toparlamak gerekirse, Türkiye’de birey ve devlet ilişkileri bağlamında siyasal, tarihsel, sosyolojik ve ekonomik temelleri bulunan çok yönlü yapısal problemler dikkati çekiyor. Meselelerin kökenine inilerek kapsamlı bir zihniyet dönüşümünü düşünmemiz gerekiyor.
























Yorum Yazın