Son iki günde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan iki acı olay, eğitimi, okulları yeniden mercek altına almamıza yol açtı.
Sorun okulların mimarisi ve güvenliğinde mi, derslerde mi, eğitim sisteminin kendisinde mi yoksa çocukların bir bütün olarak içinde oldukları daha büyük sistemde mi?
Türkiye’de her kriz sonrasında olduğu gibi, yine siyasetçiler peş peşe toplantılar yaparak gerekli tedbirlerin alınacağını açıklıyorlar. Ama alınan ve alınacak tedbirlerin de palyatif olduğunu sonraki krizde görüyoruz. Kabul edelim kriz ne olursa olsun bu döngü her seferinde tekrarlanıyor.
Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan, son olayla ilgili olarak “acının siyaseti olmaz” diyerek; bu acı olaylara yaşanan sorunları siyaseten tartışmayalım demiş oluyor. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, “güvenlik önlemlerini güncelleyeceğiz” açıklaması yaptı. İçişleri Bakanlığı okul başına iki polis görevlendirme kararı aldı. Sosyal medya platformlarındaki gruplar kapatıldı, şüpheliler gözaltına alındı.
Yapılan açıklamalar ve alınan tedbirlere baktığımızda hükümetin yaşanan olaylara güvenlik bağlamında baktığını görüyoruz.
Kabul edelim ki bu eksik bir okuma.
GELİYORUM DİYEN ŞİDDET
Eksik okuma çünkü, bu eğitim yılının başından itibaren pek çok olumsuz olay yaşadık okullarda.
Kasım 2025’te Anamur’da 12 yaşındaki öğrenci okul müdürünü vurdu. Geçen ay İstanbul'da bir biyoloji öğretmeni (Fatma Nur Çelik) öldürüldü. Ve son iki peş peşe yaşanan olaylar. Dahası bunlar ulusal medyada yer bulanlar.
Şiddet sadece okulda değil. Deniz Zeyrek dün köşesinde yazdı; Türkiye'de 2025 yılında 3.422 silahlı olay yaşanmış ve bunlarda 2.225 kişi öldürüldü. Ruhsatlı silah sayısı 3 milyon, tahminlere göre ruhsatsızlar 10-12 milyonu buluyor. Suça sürüklenen çocuk sayısı her yıl artarak 2024'te 202 bin 785'e ulaşmış.
Bu tabloya bakarak, yaşanan olayları münferit olarak tanımlamak yaşananları küçümsemekten başka bir değildir.
Dahası yukarıdaki tablo bize gençler arasında şiddetin adım adım arttığını ve tedbir almamız gerektiğini söylüyor.
CEVAPSIZ KALAN ÖNERGELER GELİYORUM DİYEN ŞİDDET
Nitekim 28 Nisan 2014’te “Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü”’nde CHP Grup Başkanvekili ve Manisa Milletvekili olarak Meclis kürsüsünden milletvekillerine seslenen Özgür Özel, vekili olduğu Manisa’daki Soma Maden İşletmesi başta olmak üzere madenlerde gelen iş sağlığı ve güvenliği konusunda şikayetleri dillendirmiş ve bu konuda alınması gereken tedbirlere dikkat çekmişti.
Özel’in dikkat çektiği konuların hiçbiri dikkate alınmadı ve bu konuşmadan 15 gün sonra 13 Mayıs 2014’de Soma Maden Faciası yaşandı ve tam 301 madencimiz hayatını kaybetti.
Benzer bir durum okullarda yaşanan şiddet konusunda da yaşanmış.
Dün Bahadır Özgür CHP’li milletvekillerin verdiği önergeleri ve onlara verilen cevapları yazdı.
2025 Ekim’de Aliye Coşar okul güvenliği konusunda soru önergesi vermiş. 2025 Aralık'ta Nermin Yıldırım Kara aynı soruları içeren bir önerge daha vermiş. Çekmeköy saldırısının ardından Mart 2026'da Hikmet Yalım Halıcı, güvenlik personeli sayısını sordu. Yine Mart'ta Semra Dinçer, “riskli okullar” ile ilgili olarak ayrıntıları sordu.
Tüm bu soru önergelerine aynı yanıt verilmiş; “Eylül ve Şubat aylarında illerde vali başkanlığında toplantılar yapılmaktadır.”
Verilen bu cevaplarda, sorulmasına rağmen; kaç okulun riskli olduğu söylenmedi. Kaç güvenlik personeli olduğu söylenmedi.
Okullardaki şiddet de, Soma maden faciası gibi göz göre göre geldi.
PEKİ SORUN NE?
Gerçekten 18 yaşın altına inen bu şiddetin zemin ne?
TV’deki mafya dizileri mi?
Gençlerin eğitime, diplomaya verdikleri değer mi azaldı?
Geleceğe duydukları güvensizlik mi arttı?
Neden eğitim yerine çete üyesi olmayı tercih ediyor gençler?
Bu tür soruları çoğaltmamız mümkün. Ve her soruya da verilecek cevap da mutlaka var.
Ama bu konuda şunu söylemek mümkün; eğitimin uzunca bir süredir sınıf atlama, sosyal mobilizasyon mekanizması olmaktan çıkması, eğitimin bilimsellikten uzaklaşarak gençlerin gelecek hayallerinin yok olması, eğitimin mesleksizliği beslemesi gençlerin ellerindeki telefon ile dünyayı keşfedip yaşadıkları hayata bir anlamda isyan ederek; eğitimle elde edemeyeceklerini şiddetin parçası olarak elde etme arayışı, kendilerini aile ve çevrelerine böyle kabul ettirme aracı olarak karşımıza çıkıyor şiddet.
Sadece Kahramanmaraş’ta yaşanan faciadan çıkan somut bilgiler bile insanı dehşete düşürüyor.
Bir çocuk, 11 Nisan'da katliamı planlıyor. Babası çocuğun isteği üzerine onu 12 Nisan'da poligona götürüyor. Ve üç gün sonra 15 Nisan'da okulu basıp 9 kişiyi öldürüyor.
Bu süre içinde hiç kimsenin hiçbir şeyi fark edememesini nasıl açıklayacağız?
Okullarda son beş ayda yaşanan beş saldırı, Meclis’e verilen doyurucu cevap verilmeyen dört önerge ve son iki yıl içinde 18 yaş altındaki çocukların suç bilançosu.
Bu tablo bize gelen tehlikeyi fark etmemeyi tercihini gösteriyor.
Erdoğan “acının siyaseti olmaz” diyor. Evet olmaz, eğer normal koşullarda olsaydık olmazdı.
Ama çocuklar güvende değilse, talepler cevapsız kalıyorsa, çocuklara bir gelecek değil belirsizlik sunuluyorsa; bütün bunları ortadan kaldırmak için “acı”, siyasetçilerin alacakları ilk ders olmalıdır.
Ve belki de şu an her zamankinden daha çok siyaset yapmak, siyasete sahip çıkma zamanı.
SİSTEM "GERÇEKTEN" DEĞİŞMELİ
Bu açıdan karşı karşıya olduğumuz sorun daha yapısal. Yani teknik denebilecek tedbirler (güvenlik, okulların izlenmesi vs) bir süreliğine bu tür şiddet olaylarını engelleyebilir.
Gençlere gelecek sunacak, onların eğitime inanmalarını, eğitimin hayatta başarılı olmadaki rolünü hissettirecek yapısal bir değişime ihtiyacımız var.
Gençlerin belli bir ideolojik formasyonda eğitim içinde eğitimsiz, geleceksiz, güvencesiz salt ucuz iş gücü ve sadık seçmen olarak kalmalarının hedefleyen bu eğitim sistemi mutlaka değişmelidir.
Bu değişim ancak, siyasal ve toplumsal muhalefetin tüm paydaşlarının eş düzeyli katılabildiği bir konuşma zemini ile başlayabilir.
İktidar bundan kaçmaya devam edecek.
Muhalefet ise bunun siyasetini toplumsallaştırmalıdır.

























Yorum Yazın