Macaristan'da geçtiğimiz hafta sonu yapılan genel seçimde, neofaşist Başbakan Viktor Orban'ın 16 yıllık hükümetinin sona ermesi yalnızca ulusal bir iktidar değişimi değil elbette. Bu politik veda, Avrupa'daki aşırı sağ hareketler açısından sembolik ve stratejik bir kırılma anı olarak da okunmalı. Peter Magyar liderliğindeki merkez sağ ve Avrupa yanlısı blokun ezici zaferi, yıllardır "illiberal demokrasi" modelinin vitrini olan bir rejimin seçmen eliyle tasfiye edilmesi anlamına geliyor. Avrupa demokrasisi için çok önemli bir gelişme bu.
Konuya girmeden önce seçimi kazanan Peter Magyar’a yönelik eleştirilere değinmek istiyorum. Özellikle sosyal medyadaki birçok paylaşımda, Magyar’ın Orban’ın eski adamı olarak ondan pek bir farkı olmadığı, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e çalışan popülist bir politikacı olduğu öne sürüldü. Bu çıkışların duygusunu anlıyorum ancak böyle bir çerçeve, Macaristan’daki tabloyu açıklamak yerine karartıyor bana göre. Bu türden okumalar, Macaristan’daki dönüşümü “sağcıdan sağcıya geçiş” gibi indirgemeci bir çerçeveye sıkıştırıyor. Oysa seçim sonuçları hem iktidar yapısında hem medya düzeninde hem de güç yoğunlaşmasında gerçek bir kırılmaya işaret ediyor. Tisza’nın AB çizgisine yakın olması ya da Ukrayna konusunda daha sert bir tutum benimsemesi, onu otomatik olarak “yeni bir Fidesz” yapmıyor kanımca. Aksine bu, Macaristan’ın uzun süredir ilk kez çok merkezli bir siyasal alana geri dönmesi anlamına geliyor. Ayrıca kişisel saldırılar, liderlerin politik yönelimlerini analiz etmeyi pek kolaylaştırmıyor. Bana göre, tartışılması gereken, yeni hükümetin hangi kurumsal reformları yapacağı, yargı bağımsızlığını nasıl ele alacağı, medya tekelleşmesini geri çevirip çevirmeyeceği ve AB ile ilişkileri hangi çerçevede yeniden kuracağı olmalı. Magyar’ın vaatleri ortada. Yerine getirir ya da getirmez, o onun bileceği iş. Ama onun da kolayca anlayabileceği gibi ikinci bir Orban olmak işlerini kolaylaştırmayacaktır. Aksine Macarların sandığa koşup, Orban’a yaptıkları gibi kendisini de tekmeleyip, oyun dışı bırakacaklarını anlayacak kadar zeki görünüyor Magyar. Kısacası mesele, “iyi–kötü” ya da “sağ–sağ” ikiliğine indirgenemeyecek kadar karmaşık. Macaristan’da ilk kez gerçek bir politik rekabet alanı açıldı; bundan sonrası, yeni hükümetin otoriter mirası ne ölçüde gerileteceğine bağlı.
Gelelim Orban’a… Neofaşist Orban'ın meşum marifetleri hakkında kısa bir bilgilendirme yapmak istiyorum. Orban, ülkede öylesine derin bir yolsuzluk ve rüşvet ağı oluşturdu ki bazı sosyologlar bu durumu, "mafya devleti" ifadesiyle eşleştiriyor. "Mafya devleti" tanımlaması, esasında Orban'ın aile, arkadaş ve parti çevresinden iş insanlarının, çoğunlukla kirli ve şeffaf olmayan yollarla zenginleşmelerine işaret ediyor. Orban, iktidarı ele geçirdiğinden bu yana tüm muhalif kesimlerin sesini bastırarak yönetmeye devam edebileceği bir sistem kurmayı hayâl ediyordu. Buna da Covid salgınını bahane ederek uydurduğu kararnameler düzeniyle kavuşmuştu. Bu açıdan bakıldığında bugün Macaristan'da en fazla konuşulan şeyin "yolsuzluk" olması tesadüf değil tabii ki. Örneğin, Orban'ın damadının, AB'nin projeler için gönderdiği 40 milyon euroyu çeşitli dalavereler çevirerek yutmuş olması, gündemi uzunca bir süre meşgul etmişti. Esas olarak, Orban'ın partisi Fidesz, ülkenin yağmalanmasına aracılık eden organize hırsızlık çetesi benzeri bir yapı görüntüsünde. Bununla birlikte, ülkede en çok sıkıntı sağlık alanında yaşanıyor. Sağlık sisteminin çökmek üzere olduğu sürekli yazılıp çizildi ancak Orban, buraya el atmak yerine her biri yüz binlerce euro tutarında gereksiz propaganda şovlarıyla milleti uyutmaya çalıştı.
Kararname sistemi ayrıca, basın üzerinde süregiden ağır baskıları bir çeşit prangaya dönüştürdü. Yeni düzen, gazetecilere bol bol mahpusluk getirdi. Hükümetin kontrolündeki yargının, hapis cezalarını büyük bir keyifle verdiği ifade ediliyor. Kapatılan muhalif gazetelerden, susturulan radyolardan ve işten atılan binlerce basın emekçisinden bahsetmiyorum bile. Bundan birkaç yıl önce uygulamaya konulan, ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı ve hükümet görevlilerine basın hakları üzerinde istediği kadar tepinebilme yetkisi tanıyan yasa, medya üzerinde zaten "tam denetim" dönemini başlatmıştı. Bu süreçte, Macaristan'da çok sayıda irili ufaklı medya organı para bulamadığı için kapanırken ve binlerce muhalif medya emekçisi ekmeğini kaybederken, hükümete yakın –medya organı demek istemiyorum- şeylerin sayısında patlama yaşandı. Buna ek olarak, bölgesel yayın yapan onlarca basın kuruluşu da yine hükümete yakın iş adamları tarafından satın alındı. Lafın kısası, neofaşist Orban ve ekibi, 16 yıl boyunca ülkeyi iliğine kemiğine kadar sömürdü.
Peki AB içindeki neonazi/neofaşist siyasi yapılar, kanaat önderi olarak gördükleri Orban'ın halk tarafından saf dışı bırakılmasına nasıl tepki verecek? Orban, uzun yıllar boyunca Avrupa'daki aşırı sağ hareketlerin hem ideolojik referansı hem de pratik modeli oldu. Medya kontrolü, yargı bağımsızlığının aşındırılması ve "milli egemenlik" söylemi etrafında kurulan nepotizm, oligarşi ve kleptokrasi karışımı siyasal düzen, birçok ülkede taklit edildi. Bu nedenle yenilgisi yalnızca bir hükümet değişimi değil bir modelin sorgulanmasıdır bana göre. Avrupalı birçok siyaset bilimci, seçimin hemen ardından sıcağı sıcağına yaptıkları değerlendirmelerde, Orban'ın gidişine ilişkin "liberal Avrupa'nın güçlendiğinin işareti" analizini yaptılar. Dahası, bazı analizler bu yenilgiyi "küresel aşırı sağ için darbe" olarak tanımladı. Çünkü Orban, Avrupa'da Donald Trump çizgisine en yakın liderlerden biriydi ve bu hattın Avrupa'daki taşıyıcısı konumundaydı. Bu açıdan bakıldığında Macaristan seçimi, "aşırı sağın yenilmezlik miti"ni kıran bir örnek olarak tarihe geçebilir.
Diğer yandan, seçim sürecinde ABD Başkanı Donald Trump ve ABD'deki neofaşist çevreler, Orban'a açık destek verdi. Hatta şu aralar yaptığı sosyal medya paylaşımlarında kendisini Hz. İsa'ya benzeten, dünya pedofillerinin kutup yıldızı Trump, yardımcısı Vance'i, bu desteği somutlaştırmak amacıyla Budapeşte'ye gönderdi ancak bu plan geri tepti. Vance'in ziyareti, Macar seçmenin oy verme davranışı üzerinde hiç etkili olmadı. Bunun temel nedeni, seçimin ideolojik değil büyük ölçüde sosyo-ekonomik zeminde şekillenmesiydi. Reuters'ın analizine göre, seçmenler için belirleyici faktörler "sağlık sistemi", "enflasyon" ve "ekonomik durgunluk" oldu. Orban'ın yıllarca sürdürdüğü, kültür ve kimlik siyaseti, ekonomik krizin derinleştiği bir ortamda etkisini yitirdi. Aslında bu durum, bir yönüyle aşırı sağın en büyük açmazını da ortaya koyuyor: "Kimlik siyaseti ekonomik kriz dönemlerinde tek başına yeterli olmuyor." Seçmen, gündelik yaşamına dokunan sorunlara çözüm arıyor. Dolayısıyla Trump desteğinin başarısızlığı, aslında dış müdahalenin sınırlı etkisini değil iç dinamiklerin belirleyiciliğini gösteriyor.
AŞIRI SAĞ HÂLÂ ÇOK GÜÇLÜ
Peki bu sonucu Avrupa aşırı sağı açısından nasıl değerlendirmek gerekiyor? Aşırı sağ, Orban'ın yenilgisiyle birlikte geriler mi? Bu soruya temkinli yaklaşmak lazım. Evet, Macaristan sonucu önemli bir sembolik yenilgi ancak Avrupa genelinde tablo daha karmaşık. Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde aşırı sağ hâlâ güçlü; hatta bazı yerlerde iktidar ortağı. Yine de Macaristan örneği, şu açıdan oldukça önemli: Yüksek katılım oranı (yaklaşık yüzde 80) ve muhalefetin geniş tabanlı mobilizasyonu, demokratik karşı hareketlerin hâlâ etkili olabileceğini kanıtladı. Siyaset bilimi literatüründe bu tür sonuçlar "demokratik geri dönüş momenti" (democratic backsliding reversal) olarak adlandırılır. Yani otoriterleşme süreci tersine çevrilebilir ancak bunun sürdürülebilir olup olmayacağı, yeni hükümetin performansına bağlı olacak elbette.
Bir diğer önemli mesele şu: Avrupa politik panoramasına bakıldığında en dikkat çekici çelişkilerden biri, birçok ülkede aşırı sağın ivmesi sınırlanırken, Almanya'da neonazi partisi Alternative für Deutschland'ın (AfD) yükselişini sürdürüyor olması. AfD, Yougov tarafından yapılan son ankette yüzde 27’lik oy oranıyla muhafazakârlara 4 puan fark atarak zirveye yerleşti. Bu oranlar ilk kez gerçekleşti bu arada.
Bu farkın birkaç temel nedeni var:
-Almanya'da ekonomik göstergeler göreli olarak güçlü olsa da göç, güvenlik ve kültürel değişim gibi konular siyasal tartışmanın merkezinde. Aşırı sağ, bu alanlarda etkili bir mobilizasyon kurabiliyor ve utanmazca bu alanı yağmalayamaya devam ediyor. Neonazi AfD'nin temsilcilerinin her açıklaması, müslüman göçmenler ve Almanya'nın islamlaşması ile ilgili. İnsanların kaygılarını köpürterek oradan politik menfaat devşiriyorlar.
-Almanya'da ana akım partilerin -özellikle sosyal demokratlar ve muhafazakârların- ideolojik netlik kaybı ve seçmenle kurduğu bağın zayıflaması, protest oyları artırıyor. Macaristan'da muhalefet, neofaşist Orban'ın politikalarına ilişkin daha net bir alternatif sunabildi.
-AfD'nin özellikle eski Doğu Almanya bölgelerinde güçlü olması, tarihsel ve sosyo-ekonomik eşitsizliklerin hâlâ belirleyici olduğunu gösteriyor. Bu durum, Macaristan'daki homojen seçmen yapısından farklı.
-Orban örneğinde aşırı sağ uzun süre iktidarda olduğu için yıprandı. Almanya'da ise AfD henüz iktidar deneyimi yaşamadığı için "sistem karşıtı" cazibesini koruyor. İşte bu nedenlerden ötürü Almanlar kitleler halinde neonazi partisine yöneliyor. Ne diyelim, yalaka koyun kasabın keskin bıçağını övermiş. Anketlerde AfD artık zirvede. Bu, Almanya'nın Hitler deneyiminin ardından yeni bir faşist sürece hazır olduğunu gösteriyor. Sonra kimse "kandırıldık" diye ağlamasın. Kandırılmıyorlar. Her şey gözümüzün önünde oluyor. Almanlar hasretle yeni faşist iktidarı bekliyor.
Sonuç olarak, Macaristan seçimi, aşırı sağın mutlak yükseliş anlatısını ciddi biçimde sarsıyor ancak bu, aşırı sağ açısından otomatik bir gerileme sürecinin başladığı anlamına gelmiyor. Daha doğru soru, "aşırı sağ yeni duruma uygun nasıl bir dönüşüm yaşayacak" olmalı sanıyorum. Bu dönüşümün nasıl olacağını zaman içerisinde yaşanacak diğer gelişmeler belirleyecek. Çünkü Orban'ın yenilgisi, 3 önemli mesaj veriyor:
-Aşırı sağ iktidarlar yenilmez değil.
-Ekonomik performans, kimlik siyasetinin önüne geçebilir.
-Demokratik mobilizasyon hâlâ etkili bir karşı güçtür.
Ancak unutmamak gerekiyor ki neofaşizm, aşırı sağ emin adımlarla Avrupa siyasetinin kalıcı bir parçası haline geliyor. Almanya örneği bunun en güncel kanıtıdır. "Neofaşistlerin yükselmesi geçici, sadece tepki oylarını alıyorlar" romantizmi koca bir kıtanın merkez siyasetini yok etti, artık açık bir şekilde demokrasiyi tehdit ediyor. Kesin olan şu ki neofaşistler bundan sonrası için merkez siyasette güçlü bir oyun kurucu. Bu nedenle ana akım partilerin buna göre pozisyon alması gerekiyor. Orban gitti, darısı diğer neofaşistlere. Zira sırada bekleyen çok figür var.

























Yorum Yazın