“Siyasi nostalji” başlıklı bir önceki yazımda, siyasi partilerin geçmişte iktidarda oldukları dönemlere atıfta bulunarak yaptıkları siyasi propagandayı irdelemiştim. Bu bağlamda özetle, CHP’nin sürekli Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün partisi olduğunu dile getirirken, AK Parti’nin Demokrat Parti geleneğinden geldiğine vurgu yaptığına, 27 Mayıs’a kadar giderek siyasi rakibini darbecilikle suçladığına işaret etmiş; bu tutumun geçmişteki altın çağla övünülen değil mağduriyeti öne çıkaran (victimiste) bir nitelik taşıdığına dikkat çekmiştim. Devamla, CHP’nin Özgür Özel’le birlikte büyük bir değişim geçirdiğini, AK Parti’nin ise iktidarının son döneminde hem demokrasi ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşan, hem milyonlarca sabit gelirliyi yoksullaştıran kötü bir yönetim gösterdiğini vurgulamıştım. Sonuç olarak, siyasette dünün değil bugünün önemli olduğunun ve iktidar partisinin siyasi rakibini karalayarak değil yaptıklarıyla değerlendirileceğinin altını çizmiştim.
Siyasette önemli bir kavram daha var. O da değişim. Daha çok demokrasi ve özgürlük, daha çok refah hedefleyen bir değişim, faşist otokratik rejimlerde ve dikastokrasilerde, başka bir deyişle yargıçlar devletlerinde seçmeni peşinden sürükler. Demokrasi ve temel hak ve özgürlükler ne kadar baskı altındaysa, ayrıca ülkede ne kadar çok hukuksuzluk, yolsuzluk ve yoksulluk varsa, değişimci siyasetin başarı şansı o kadar yüksektir. Seçmen siyasi nostalji, geçmişe dönük güzellemelerden çok güncel sorunlara odaklanan, çözüm öneren programlara destek verir. Bunun en güncel örneğini Macaristan’da görüyoruz.
Macaristan’daki değişim
Değişim siyaseti, geçen Pazar günü, Avrupa’nın hatta dünyanın yakından izlediği Macaristan genel seçimlerinde inanılmaz bir seçim zaferinin ana sütununu oluşturdu. Bu zaferin mimarı genç siyasetçi Peter Magyar, 16 yıldır iktidarda olan ve koltuğunu korumak uğruna demokrasiden ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşmış, medyayı ve yargıyı kontrol ederek tam bir otokrata dönüşmüş olan aşırı muhafazakâr Orban’ı kendi silahlarıyla sandığa gömmüş bulunuyor. İdeolojik olarak değişik sosyal çevreleri Orban karşıtlığında bir araya getiren Magyar’ın partisi Tisza oyların sadece yüzde 53’üyle 199 sandalyeli Meclis’te 138 sandalyeye, dolayısıyla anayasayı değiştirebilecek üçte iki çoğunluğa ulaştıysa bunun mimarı da Viktor Orban. Partisi Fidesz’e yarıyor diye milletvekillerinin bir bölümünün çoğunluk, diğer bir bölümününse nisbi temsille seçildiği bu karmaşık seçim sistemi bu kez bumerang gibi kendisini vurmuş durumda.
Aslında eski eşi ve üç çocuğunun annesi Judit Varga’nın bir dönem Adalet Bakanı olduğu, kendisinin de avukatlık kariyerini bu sistem içinde yaptığı göz önüne alınırsa Peter Magyar da Orban elitlerinin bir ürünü. Adını 2024 yılında patlak veren ve Devlet Başkanı Katalin Novák’ın istifasına yol açan skandalın ardından duyuran Peter Magyar Viktor Orban’ın çevresindeki yolsuzlukların detaylarını açıklayarak siyasete girmişti. Uzun süre iktidarda kalan siyasetçilerin etrafında nepotizm ve yolsuzluklarla beslenen bir çevre oluşuyor. Budapeşte merkezli Yolsuzlukları Araştırma Merkezi’nin verilerine göre Avrupa fonlarının yüzde 21’i Başbakanlığı döneminde Orban’a yakın 42 şirketin eline geçmişti. Bu nedenle Merkezin Başkanı Orban yönetimini “kleptokrasi” (hırsızlar rejimi) olarak adlandırıyor. Ayrıca Orban ailesinin de iktidar döneminde zenginleşmiş olduğu su götürmez bir gerçek. Budapeşte’nin 40 kilometre kadar batısında yer alan, eski bağımsız milletvekili Ákos Hadházy’nin deyimiyle “Orban ailesinin Sarayı” (Hatvanpuszta) ülkede yolsuzluğun sembolü olmuştu. Öyle ki AB 2022 sonunda Macaristan’a yönelik 7,5 milyar avro tutarındaki fonun yolsuzluk ve hukuk devletinin aşındırılması nedeniyle dondurmuştu. Seçimlere kadar dondurulan AB fonlarının toplam tutarının 17 milyar avroya ulaştığı biliniyor.
Yolsuzlukları ve dondurulan fonları, askıya alınan reformları ve bazı önemli kararlara uyguladığı vetolarla AB’nin en rahatsız edici üyesi konumundaki Macaristan’da Orban döneminin son bulmasının Brüksel’de memnuniyetle karşılanmasını doğal karşılamak gerekir. Nitekim AB Konseyi Başkanı Antonio Costa, sonuçların açıklanmasından sonra seçimlere güçlü katılımından ötürü Macar halkının “demokratik ruhuna” övgüde bulunurken, Avrupa’yı “daha güçlü ve müreffeh” yapacağına inandığı Magyar’ la sıkı bir işbirliği yapmayı arzu ettiğini dile getirdi. Benzer bir açıklama Komisyon Başkanı Ursula Von der Leyen ’den gelirken, Fransa Cumhurbaşkanı Macron Macar halkının AB değerlerine bağlılığından söz etti. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in bu vesileyle yayınladığı mesajsa şöyleydi: “bugün Avrupa ve değerleri kazandı. Bu tarihi seçimler için bütün Macar yurttaşlarına tebrikler. Bütün Avrupalılar için daha iyi bir gelecek amacıyla beraber çalışmak arzusuyla.”
Türkiye’deki yankıları
Macaristan seçimlerinin yankıları Türkiye’de özellikle hükümetten bağımsız medyada ele alındı. Az sayıda da olsa Orban’ın medyası gibi iktidarın borazanı olmadığı için yeğlediğim televizyon kanallarında seçim sonuçları etraflıca analiz edildi. Türkiye, Macaristan gibi AB üyesi olmadığı, parlamenter değil başkanlık sistemiyle yönetildiği halde, iki ülkenin izlediği siyasetler arasında birçok benzerlik bulunduğu aşikâr. Bu benzerliklerin başında da çok uzun iktidar dönemleri geliyor. 16 yıl da uzun bir dönem. Peter Magyar başbakanlık süresine 8 yıl, yani iki dönem sınırı getirmek istiyor. Sayın Cumhurbaşkanı ise Başbakanlık dönemi de hesaba katıldığında olasılıkla 25 yıldan fazla görev yapmış olacak.
Cumhurbaşkanlığı için demokrasilerde genel kabul gören süre iki dönem. Ama bizim anayasamız (madde 116/3) Cumhurbaşkanı’na üçüncü bir dönem hakkı tanıyor. Ben bu hakkın Cumhurbaşkanı’nın ikinci döneminde Meclis salt çoğunluğuna sahip olmaması veya herhangi bir nedenle kaybetmesi (topal ördek durumu) halinde, muhalefetin beşte üç çoğunluğu bularak seçimlerin yenilenmesi kararı alması koşuluna bağlı olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü 2017’de anayasa değişikliği yapılırken bu hükmün Brezilya’da Devlet Başkanı Rousseff’e karşı girişilen Meclis darbesi tartışıldıktan sonra önlem olarak konulmuş olduğunu hatırlıyorum. Bu hükmün ayrıca Cumhurbaşkanı’nın ikinci döneminin tamamlanmasını sağlamak amacını taşıması halinde mantıklı olduğu görüşündeyim. Meclis salt çoğunluğuna sahip olarak ülkeyi dilediği gibi yönetebilen bir Cumhurbaşkanı’na ikinci döneminin sona ermesinden kısa süre önce yasama organına seçimlerin yenilenmesi kararı aldırarak üçüncü dönem imkânı verilmesinin anayasanın ruhuna uygun olmayacağı kanısını taşıyorum. Kim Cumhurbaşkanı olursa olsun, 15 yıl çok uzun bir süre. İki dönem kuralının mevcut olduğu Fransa’da bile Cumhurbaşkanı görev süresi 2000 ‘den bu yana 7 yıldan 5 yıla indirilmiş bulunuyor. Parantez içinde bu görüşümü belirtmiş olayım.
Asıl vahim olan, bu dönemde ayrıca Cumhur İttifakı’nın Orban’ın yaptığından daha fazla hukukun üstünlüğünden uzaklaştığı, hatta demokratik hukuk devletinin adeta askıya alındığı görüntüsü veriyor olması. Anayasanın bir elin parmaklarından çok daha fazla maddesinin bazı mahkemelerce ihlal edilmesine, örneğin Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının dikkate alınmadığı kararlara imza atan yargıçlara ses çıkarmıyor. Oysa demokratik hukuk devletinde bu kararları verebilen yargıçların bu kadar bariz hatalarından ötürü Adalet Bakanının başkanlığını üstlendiği HSK tarafından meslekten ihraçları gündeme gelir. Çok daha vahimi gerek Sayın Cumhurbaşkanı’ndan gerek Sayın Bahçeli’den siyasi rakipleri CHP’yi karalamak amacıyla bıkkınlık veren ölçüde sürekli masumiyet karinesine (madde 38) aykırı açıklamalar duymamız. Özellikle henüz hüküm verilmemiş olan IBB davasıyla ilgili olarak. Kaldı ki bir ülkede yolsuzluk varsa bunun sorumlusu devletin tüm imkanlarını elinde tutan iktidardır, ana muhalefet partisi değil.
Peter Magyar gibi değişimden yana politika yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Anayasa’nın 78. Maddesi uyarınca gündeme getirdiği ara seçimler konusunda Cumhur İttifakı’nın tutumu tutarsız. Ama asıl Sayın Bahçeli’nin ara seçim istemediklerini dile getirirken gerekçe olarak kurduğu “Türk milletinin iradesidir, o iradeye de şimdiden saygı duymak lazımdır” cümlesi. Erken seçim isteyenlerin oranının anketlerde yüzde 60 ve üstünde olduğu ortadayken bunu söylemek pek rasyonel değil. Milli irade iktidar ne yaparsa yapsın değişmez diye bir kural yok. Beş yıl çok uzun bir süre. Ayrıca millet Cumhur İttifakı’na demokratik hukuk devletini aşındıracağını ve emekliyi ve emekçiyi yoksullaştıracağını bilerek oy vermiş değil. Bilseydi büyük olasılıkla oy vermezdi. Özellikle emekli daha iktidarın ilk ayında verilen sözlerin buhar olup uçtuğunu gördü.
Demokrasilerde iki genel seçim arasında yapılan yerel ve ara seçimler millet iradesinin güncellenmesine vesile oluşturur. Bugün Türkiye’de milli iradeden söz ederken dikkate alınması gereken ölçüt, 28 Mayıs 2023 genel seçimleri değil, 31 Mart 2024 belediye seçimleri. Çünkü Cumhur İttifakı seçim öncesi ülkenin ekonomik durumunu ve kemer sıkma politikası izleyeceğini gizlemiş, özellikle memur emeklisine yalan söylemiştir. O bakımdan aksine bir yorum yapmak iktidar mensuplarının kendilerini avutması ve belki hayaller kurmasının ötesinde bir anlam taşımıyor.
Kaldı ki katılımcı demokrasilerde milletin ülke yönetimine daha aktif şekilde katılımını sağlamak için geliştirilmiş yeni kuşak haklar da var. Bunlardan biri halkın siyasetçiyi “geri çağırma hakkı”. 2 Eylül günü yayımlanmış olan aynı başlıklı yazımda belirttiğim gibi, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Temmuz ayında yayımladığı bir Pazar yazısında, halkın siyasetçiyi geri çağırma hakkının yeni anayasada yer alabileceğini dile getirmişti. Özet olarak siyasetçi millet ne istiyorsa onu yapmak zorunda. Yeniden seçim veya siyasetçiyi görevden almak istiyorsa da. Çünkü asıl olan millet. Siyasetçiyi seçmek de görevden almak da onun elinde.
Macaristan’la Türkiye arasında bir benzerlik daha var. O da Türkiye’de ilk seçimde olası iktidar değişimi. Cumhur İttifakı’nın, devlet imkanlarını, medyayı ve bir ölçüde yargıyı da elinde tutan Orban hükümeti gibi seçimlerde yenilgiye uğraması olasılığı var elbette. Peter Magyar’ın zaferinin ardında değişik siyasi görüşlerden olmakla birlikte Orban rejimine (islenmeyene) karşı birleşmiş insanlar var. Cumhur İttifakı da gerek demokratik hukuk devletini ve anayasal kazanımları aşındırma gerek inatla sürdürdüğü sabit gelirlileri yoksullaştıran, asgari ücretli ve emekliyi açlığa mahkûm eden ekonomi politikasıyla Orban yönetimi gibi “istenmeyen iktidar” olma yolunda hızla ilerliyor, hatta yolun sonuna gelmek üzere. Ana muhalefete saldırarak, muhalifleri susturarak, zindanlara atarak iktidarda kalmak pek mümkün değil; bir kere “istenmeyen” olduktan sonra…

























Yorum Yazın