19 Mart yakın dönem Türk siyaseti için bir milat oldu. Siyasetin iklimi bu tarihten sonra alabildiğine değişti. İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanmasıyla birlikte Özgür Özel muhalif kitleleri meydanlara yığma stratejisini tercih etti. CHP, İmamoğlu ve arkadaşlarına yapılan haksızlıklardan büyük bir muhalefet dalgası devşirmeye çalıştı. Son kamuoyu araştırmaları, bu çabaların kısmi bir başarıya ulaştığını ancak seçmen gözünde muhalefetin moral üstünlüğü kesinkes elde etmeyi başaramadığını ortaya koyuyor. Bu sonuçlardan hareketle CHP yönetiminin son bir yılda yaptıkları ve yapamadıkları üzerine konuşmak kolay. Bu yönde pek çok yorum ve eleştiri de zaten yapıldı. Ancak aynı süreçte AKP’nin nasıl bir yol tercih ettiği ve yaklaşan seçimler bakımından bu tercihlerin olası sonuçlarının ne olacağı çoğu zaman göz ardı edildi. Oysa son bir yılda iktidar partisinin yaptıkları ve yapmadıkları da ana muhalefetin tercihleri kadar belirleyiciydi. Dolayısıyla bütünsel bir kavrayışa ulaşmak için AKP’nin son bir yılına dönüp bakmak şart.
Siyasi değerlendirmelerin iktidarı göz ardı etmesinin iki önemli nedeni var. İlki CHP’yi eleştirmenin görece risksiz ve kolay olması. İktidara dönük eleştiriler daha maliyetli ve hatta kimi zaman riskli. Bu yüzden siyaset yorumcuları için Özel hakkında yazmak Erdoğan’a dair bir şeyler söylemekten çok daha konforlu bir tercih. Öte yandan konu yalnız bununla da sınırlı değil. Son bir yıl bağlamında CHP konuşmanın daha cazip olmasının esas nedeni ülkede söylem geliştiren, politika öneren ve kitlesel eylem yapan en büyük örgütün ana muhalefet partisi olması. Odağınızı AKP’ye çevirdiğinizde hamasetin ve Ankara dedikodularının ötesinde, siyaseten değerlendirecek pek bir şey bulamıyorsunuz. İktidarın Erdoğan dışındaki yüzleri, kendilerine ait tek bir cümle kurmaktan imtina eden memurlara dönüşmüş durumdalar. Belki bu noktada yapılması gereken, tam da bu yokluk hakkında fikir yürütmek olmalı.
AKP’nin özgün bir politika ve söylem üretememesi, uzunca bir süredir siyasi parti olma niteliğini yitirmesinin bir sonucu. Partilerden beklenen temel işlevlerin büyük bölümünü yerine getirmekten aciz bir yapıya dönüştü iktidar partisi. Örneğin modern demokrasilerde siyasi partiler toplumsal taban ile siyasi seçkinler arasında bir köprü oluşturur ve politika oluşumuna böylece katkı sunarlar. Oysa Erdoğan ve çekirdek ekibi başkanlık sistemiyle birlikte sarayın duvarları ardına geçtikten sonra, AKP kadrolarının bu elitlere erişimi de son derece sınırlandı. Erdoğan ailesine yakın vakıfların yaygınlaşması ve alternatif iktidar odaklarının siyasete ve ekonomiyle hâkim olması sonucunda ise, bu defa partinin yeni kuşak siyasi elitleri yetiştirmedeki rolü ikincil bir hal aldı. AKP’nin kendi tabanı için bir politik sosyalizasyon ve endoktrinizasyon platformu olma işlevi ise, kitle iletişim araçları üzerinde kurulan kontrol ve sosyal ağlardaki trol ordularının etkisinin yanında önemsiz kaldı. Neticede 2001’de kurulduğunda son derece dinamik ve yenilikçi görünen parti bugün verimsiz bir devlet dairesinden hallice çalışan ve seçim zamanındaki faaliyetleri dahi tek başına organize edemeyen hantal bir yapıya dönüşmüş durumda.
Böyle hantal bir yapıdan etkili bir söylem ve siyaset üretmesi elbette beklenemez. AKP’nin son bir yılının siyaseten bir boş küme olmasının da en büyük nedeni bu. İmamoğlu davası ve CHP’ye dönük operasyonlar birbiri ardına patlarken, iktidar partisi pekâlâ bu saldırıyı kendisi için bir rüzgâra dönüştürebilir ve muhalefeti tümden umutsuzluğa sürükleyebilirdi. Ancak bu yolda en ufak bir ışık bile vermediler. Teşkilat olarak tek yapabildikleri, saraydan gelen emir ve talimatlar doğrultusunda savcıların yazdığı iddianameleri tekrar etmek ve yürüyen hukuki süreçler sonucunda muhalefetin kendi iç çatışmalarına sürüklenmesinden medet ummak oldu.
Bu siyasetsizlik hali yalnız parti ile sınırlı değil. Cumhurbaşkanı da son bir senede özellikle iç politika konularında siyaset üretmeyi büyük ölçüde bir kenara bıraktı. Hem parti hem de Erdoğan muhalefetle mücadele etme işini büyük oranda yargıya devretmiş görünüyor. O kadar ki ülkede sokak gündeminin büyük ölçüde söz konusu yargılamalar olduğu günlerde dahi Erdoğan bu konulara birkaç kuru cümleyle, bilindik ezberleri tekrar ederek değinmeyi tercih ediyor. Televizyonlarda da AKP’li siyasetçilerden çok gazeteciler bu konular hakkında konuşturuluyor.
Erdoğan 19 Mart yargılamalarını etkili bir siyasi söylemle çerçeveleyip halk nezdinde CHP’nin ve İmamoğlu’nun itibarını ortadan kaldırmayı başarmış olsaydı belki de birkaç parçaya ayrılmış, darmadağınık bir muhalefet manzarası olacaktı. Oysa tam tersine Muharrem İnce ve Emine Ülker Tarhan gibi küskün isimlerin birer birer CHP’ye geri döndüğünü görüyoruz. Kapalı kapılar ardından Özel’i kıyasıya eleştiren isimler ise bu ortamda ses yükseltmekten imtina ediyor. Kısacası cumhurbaşkanı ve partisinin siyasetsizliği sayesinde muhalefet son bir yılda önemli ölçüde konsolide olmayı başardı.
İktidarın bu düşük yoğunluklu politika tercihi yalnız muhalefetle mücadelesiyle veya İmamoğlu davasıyla da sınırlı değil. Örneğin Devlet Bahçeli’nin himayesinde yürüyen Kürt Açılımı konusunda Erdoğan’ın geri planda durması ve Mehmet Şimşek’in programını topyekûn bir ekonomik atılım söylemiyle çerçevelemeye çalışmaması da manidar.
Bu ataletin temel nedeni, Erdoğan’ın iç politikada büyük bir başarıya imza atma imkânı görememesi. Daha doğrusu, böyle bir başarıyı gerçekleştirecek kapasiteyi bulamaması. Zira ülkeyi otoriterleşmeye sürükleyen başkanlık sistemi, devlet kapasitesini arttırmak yerine daha da geriletti. Bu gerilemeyi her yerde palazlanan irili ufaklı suç örgütlerinden, adalete olan güvenin kaybından, devlet okullarında yaşananlardan ve gıda güvenliğinden düzensiz göçe değin hemen her konuda kontrolün yavaş yavaş yitirilmesinden de görüyoruz. Geriye dönüp bakarsak, 2017 referandumu öncesinde Türkiye’nin tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyük bir ülke olduğu uyarısı yapanlar bu anlamda haklı çıktı. İşte tam da kendi yarattığı bu yönetim krizi neticesinde bugün Erdoğan, iç politikaya dair gündem ve beklentilerini minimize etmeye ve odağını tümüyle küresel jeopolitiğe çevirmeye mecbur kaldı.
Dış politikanın son bir yılda Erdoğan için iç siyasetin bir ikamesi haline geldiğini söylemek bu anlamda yanlış olmaz. Cumhurbaşkanı kendisini iç siyasetin üzerinde konumlamaya, eylem ve söylemlerinde küresel sorunlara daha fazla mesai ayırarak buradaki etkinliği üzerinden seçmen tabanını korumaya çalışıyor. Son dönemde NATO içerisinde artan görünürlüğümüzün, bölgesel sorunların çözümünde üstlenmek istediğimiz rolün ve savunma sanayinin öne çıkartılmasının nedenlerinden birisi de iç politikadaki bu tıkanıklık.
Peki tüm bunlar bir sonraki seçimi kazandırmak için yeterli olacak mı? Eğer ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş olmasaydı, aslında işler Erdoğan için çok da kötü gitmiyordu. Ancak savaşla birlikte küresel ekonomide başlayan daralma bir stagflasyon dalgasına neden olursa AKP’nin yakın gelecekte bir seçim ekonomisi uygulama şansı da zorlaşacaktır. Böyle bir ortamda cumhurbaşkanı, güçlü bir muhalefet adayının karşısına yalnız dış politika kartları ile çıkmayı göze alamaz. Dolayısıyla bugün bakıldığında iktidar, muhalefetle mücadelede savcılara ve siyaset dışı araçlara büyük oranda muhtaç görünüyor. CHP üzerinde kurduğu ablukadaki en ufak bir gevşeme, kendisi açısından bir hezimetin başlangıcı olabilir. Bu da Erdoğan’ın son bir yıldır girdiği yola kendini bağımlı kıldığı anlamına geliyor. Bugünden sonra iktidardan hem kendisi hem de Türkiye için yeni bir rota çizmesini, muhalefet ile mücadelede daha çoğulcu bir alternatife yönelmesini beklemek hayalcilik olur. Bu bakımdan Türkiye’nin yakın geleceğini artık Erdoğan’ın atacağı adımlar değil Özel muhalefetinin tercihleri belirleyecek.

























Yorum Yazın