Emekliliğin en güzel tarafı insanın zamanına sahip olması. Öyle mi istiyorum, o zaman öyle yaparım; ama böyle istersem de böyle yaparım, kimse bana karışamaz. Bunu diyebildin mi emeklilik adeta ikinci bir doğuştur. O yüzden yapamadığın ne varsa yapmaya yeltenirsin, kendini kâh bir kafileyle Namibya’nın yağmur ormanlarında bulursun kâh alır başını Ege’nin bir köyüne taşınırsın.
Narin henüz eczaneyi devretmediği için bizim böylesine radikal kararlar verme lüksümüz yok gibi gözükse de öyle sayılmaz, zamanınızın tamamına değilse de istediğimiz kadarına -tabii cılkını çıkarmamak şartıyla- sahibiz.
Haberlere baktık, İstanbul’a kar geliyormuş. Çocukken kara adeta tapılır, sonra bu taşkın duygu yavaş yavaş sönümlemleye başlar, kar gençken sevilir, orta yaşlılıkta evden mutlulukla izlenir, ileriki yaşlarda nostaljik hisleri beraberinde getirir. Gün gelir yaşlılığın yerini ihtiyarlık alır, bu büyük his de yerini “sokağa çıkarsam düşer miyim” endişesine bırakır.
Anlaşılan ben de kardan endişe eden yaşlara gelmişim. Artık kar yağsın istemiyorum pek, yağarsa da dışarı pek adım atmıyoruz.
Ha şunu da ekleyeyim, şöyle güzel tutacak bir karla hâlâ sorunum yok -bu da benim ihtiyarlığa direndiğimi gösteriyor. Bu aralar öyle kar da yağmıyor. Yağan da kısa zamanda çamurlu, pis, tuhaf bir şeye dönüşüyor.
Karın geleceğini öğrenince Narin’e dedim ki, “gel, birkaç günlüğüne kaplıcaya gidelim.” Önce mızırdandı, sonra ikna oldu -bence baştan beri gönlü vardı ama kaplıcaya bayılarak giden yaşlı gibi gözükmek istemedi.
İstanbul’un karla imtihanını geride bırakıp kaplıcanın şifalı sularında debelenecek, yüzümüzü gözümüzü mineralle dolduracak, kemiklerimizin iliğini bile suyun sıcaklığıyla ısıtacaktık. Bana göre, dört başı mamur bir plandı.
Keyfimiz kaçmasın diye bu hafta yazı yazmaktan da vazgeçmiştim. Kaplıcada kim siyasetle uğraşır; Türkiye’de şu oldu da dünyada bu oldu, işte şu şuna şunu dedi…
Gelgelelim, kısmetinde yoksa kaplıcada bile huzuru bulamıyorsun. Geldiğimizin ikinci günü akşam yemeği için otelin lokantasına indik. Narin bana kravat taktırdı, kendi de boynuna bağladığı ipek fularına kadar hazırlanmış -“komilfo”. Ne de olsa akşam yemeğine çıkıyoruz. “Ayol, kaplıcada bu ne süs püs” dememin bir faydası yok, zira “kendimize saygımızdan…” diye cevap vereceğini kırk sene sonra artık çok iyi biliyorum.
Bize yemek servis eden garson mesleğimi sordu, bankacı olduğumu söyledim. Hemen ardından altına mı, dövize mi, kriptoya mı para yatırması gerektiğini sordu. 750 dolar kadar kenarda parası varmış ama neye yatıracağına bir türlü karar veremiyormuş. Kriptonun ne olduğunu ben bilmiyorum, anlamıyorum da. Bir-iki anlamaya çalıştım ama olacak gibi değil, zaten ben merkeziyetçi bir insanım, her ne kadar kendimi sola yakın görsem de anarşiden hiç hoşlanmam. Derken, nasıl olduysa oldu, benim gazetelerde yazı yazdığımdan -Narin kısaca “yazar” diyor- konuşmaya başladık. Tabii bir dokun bin ah işit. Kiminin derdi enflasyon, kiminin hayat pahalılığı, kiminin adalet, kiminin barınma, kiminin işsizlik… A-aaa, bu oğlan bana şak diye “Hamaney’in öldürülmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye sormasın mı! Gayriihtiyari, “hangi Hamaney?” sorusu çıktı ağzımdan. Bana boş gözlerle baktı, Trump dedi, İran dedi, Amerika-İsrail, füzeler atılıyor, dedi… Velhasıl, ancak bizim yemeğin içine ettikten sonra kalkan tava siparişlerini aldı.
Şimdi biz kardan kaçıp huzur aramaya kaplıcaya gelmişiz, belimizin ağrısı geçmiş, kemikler sımsıcak; iki tek atıp kalkan yemek ve birkaç gün kafaya hiçbir şey takmamak istiyoruz. Meğer telefona bakmayı reddettiğimiz bu yirmidört saat içinde Trump, İran harekatını başlatmış; İngiltere’si, Avrupa’sı hemen desteğe koşmuş, İran’ın Dini Lideri Hamaney ve üst düzey isimler öldürülmüş. Benimse bunların tamamından garsonun sorusu sayesinde haberim oldu.
Narin bana yemek boyunca savaşa dair konuşmayı yasakladıysa da aklım orada kaldı; dünya delicesine bir savaşın eşiğine gelmişken ben nasıl kalkanın nefasetini, salatanın limonunu, gelinin işinin bize kadar gelen dedikodularını, arkadaşımız Süheyllerin evinde yaşanan rezaleti -oğlu karısını bırakıp çocukların dadısıyla kaçtı-, evleri kentsel dönüşüme giren ama yıkıldıktan sonra yapılamadığı için evsiz barksız kalan Sunânımların çaresizliğini falan konuşayım…
Bereket, garson tatlı siparişini almak için masaya geldiğinde İran harekatına dair epey bir bilgi verdi -ben de fırsattan yararlanmak için çocuğu epey konuşturdum. Sürekli televizyonda haberleri izliyormuş -yemeklerin neden geç geldiği de böylece anlaşıldı. Anlattıkça anlattı. Özellikle Mehmet Akif Koç diye bir “İran uzmanından” söz etti, onun yorumları çok isabetliymiş, konusuna çok hakimmiş. Ben bu Akif Koç’u şahsen tanımıyorum da yazdıklarından biliyorum. Ekrana böyle nitelikli yorum yapabilen insanları çıkarmaları beni mutlu etti.
Akşam odaya dönünce televizyonun başına oturup kanal kanal dolaşmaya başladım. Şansa, biraz uğraştıktan Koç’u bir kanalda konuşurken yakaladım. İzledim. Sonra biraz da yabancı basını tarayayım dedim.
Bir adam bağlandı yayına. Armasında Amerikan bayrağı olan bir tişört giymiş üstüne. Daha doğrusu, sanki o tişörtle yatıyormuş da telefon gelince mecburen yataktan çıkmış gibiydi. Kulağında absürt bir kulaklık; içeriki odada oyun oynayan oğlanın kulağından az önce çekip alınmış gibi. Kamera açısı yok, evde çalışma yeri yok, yayına bilgisayarla bağlanmak yok, hepsini geçtim telefon tutacağı bile yok. Cevaplarını da belli ki öncesinde bir kağıda yazmış, oradan okudu. Sonra altyazıda bu kişinin unvanını gördüm. Narin’le dehşet içinde birbirimize baktık.
Gün boyu ödediğim vergiler aklıma geldi. Ne keyif kaldı ne huzur. Sabah kalkınca tatili yarıda kesip İstanbul’a dönmek üzere Narin’le sözleştik ve ben de yattım. Bu arada, benim yatarken giydiğim pijama takımı, hiç şüphesiz ki “temsil kabiliyeti” açışından o tişörtün katbekat üstündedir.
Mehmet Akif Koç’a not: Ne zaman açsam ekrandasın. Yazılarını görüyorum. Onun dışında düzenli YouTube programlarında karşıma çıkıyorsun. İran ve Ortadoğu tarihi üzerine çevrimiçi dersler verdiğini gördüm şimdi. Bu yenilerde “doktoranı” da tamamlamışsın. Çeviriler, kitaplar. Galiba bir de yayınevi yönetiyorsun. Söylesene kardeşim, senin bir günün kaç saat, haftan kaç gün? Nasıl yetişiyor bunca iş? Maşallah.



























Yorum Yazın