Kandahar'ı bilirsiniz, (bilmiyorsanız da anlatacağım) imparatorlukların iştahla girip, toz ve kan içinde darmadağın çıktığı o meşhur "mezarlık." Kandahar sadece bir coğrafya değil, insanlığın "ilerleme" iddiasının üzerine devrilen o devasa kum saatinin bizzat kendisi. Ve o kum saatinde kumlar, yerçekimine değil tarihin en karanlık başlangıcına doğru akar: Yukarıya.
Kandahar'ın kum saati dönmeye başladığında takvimler ileriye değil, tarihin küf kokulu mahzenlerine doğru akmaya başlar. Buraya "uygarlık" götürdüğünü sanan her güç, aslında kendi barbarlığıyla yüzleşir ve orada yok olur. MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender, Helen medeniyetinin o parlak ışığını buraya taşımaya çalışırken bu kumların içinde eridi. 19. yüzyılda İngiliz İmparatorluğu, "uygarlaştırma" misyonuyla girdiği bu topraklardan, o şaşaalı üniformasından geriye sadece toz kalarak çekildi. Sonra 20. yüzyılın demir yumruğu Sovyetler Birliği, en gelişmiş tanklarıyla o kum saatini tersine çevirebileceğini sandı ama o devasa aygıt da Kandahar’ın o statik zamanına çarparak paramparça oldu.
Bugün ise Amerika, tarihin bu en eski ve en inatçı mezarlığına en sofistike yazılımlarıyla dahil oldu. Ancak sonuç değişmedi: En modern uçakların kanatları altından, bin yıl öncesinin kabile asabiyeti ve nükleer başlıklarla cilalanmış bir ortaçağ nefreti dökülür yeryüzüne. Tuhaf bir paradokstur bu; devasa ordular orada diz çökerken, o topraklar da inatla ilkel kalmaya devam eder. Modernite oraya çarpıp parçalanır ama o toprağa bir gram "gelecek" bırakmaz. Sadece enkazın pası, barutun kokusu ve bin yıllık bir mahrumiyet kalır geriye.
Bu tersine akışı anlamak için Spinoza'nın geometrik aklına başvurmak yeterli: Her şeyin rasyonel bir nedensellik zincirine bağlı olduğunu söyleyen o felsefi titizlik, bugün bu coğrafyada yalnızca "daha verimli katliam nasıl yapılır?" sorusuna yanıt arıyor. Aklın kendisi, yıkımın lojistiğine dönüşmüş durumda.
Şimdi bu tersine akan saatin karşısına Trump'ı ve Netanyahu'yu oturtun. Trump, o tüccar kibri ve ukala deliliğiyle dünyayı bir emlak ofisi gibi yönetmeye çalışırken bölgeye fırlattığı her füze, o kum saatini biraz daha hızlandırıyor. "Özgürlük" vaadiyle gelen bu emperyal fırtına, dindiğinde geride sadece daha rafine bir barbarlık bırakıyor. Netanyahu ise bu trajedinin öteki ucunda, Batı'nın hem sömürgeci mirası hem de hiç bitmeyen vicdan azabı olarak dururken; bir halkın varoluşunu kendi teolojik kıyamet provasına kurban ediyor.
Peki bu yukarıya akan kumların altında kimler kalıyor?
İran'da, okulda bombalarla hayatı sönen kız çocuklarını düşünün. Modern dünyanın en sofistike yazılımlarıyla hesaplanmış o bombalar patladığında, çocukların defterleri havaya uçarken zaman bir saniye bile ileri gitmedi. Aksine her şey o korkunç, arkaik sessizliğe geri döndü. Çok sevdiğim şair Heine olsa, meşhur alaycı gülümsemesiyle şunu fısıldardı muhtemelen: Cellatlar artık eldiven takıyor, çünkü kanın sıcaklığından ürküyorlar; ama ruhları hâlâ o bin yıl önceki baltanın sapına yapışmış durumda.
Uzaktan kumandalı bir cinayet, kılıçla işlenenden daha az mı vahşidir?
Yoksa sadece daha "medeni" bir şekilde ambalajlanmış mıdır?
Türkiye bu kum saatinin hiç de uzağında değil. Bir yanda "çağdaş uygarlık" masalları anlatılırken, diğer yanda kapı komşumuzdaki okul yangınlarının dumanıyla boğuluyoruz. Emperyalizmin bu coğrafyadaki en büyük dehası tam da bu: İnsanlara yarını unutturup onları dünle savaşmaya mahkûm etmek.
Kandahar'ı ele geçirmek her zaman mümkün olmuştur ama yönetmek asla... Çünkü orası, zamanı lineer bir çizgiden çıkarıp döngüsel bir intihara dönüştüren bir kara deliktir. İskender’denReagan’a, her el o kumların içinde öğütülürken, o topraklar da kendi kaderine, o değişmeyen ve değiştirilmeyen ilkelliğine terk edilir. Bir yanda nükleer başlıkların menzilini santim santim hesaplayan muazzam akıl, diğer yanda bir kız çocuğunun okul çantasını bile koruyamayan derin, felsefi acizlik.
Sahi, bu sahte kıyamet senaryosunun bir kazananı var mı?
Eğer zaferden söz edilecekse, bu yalnızca "hiçliğin" zaferidir. Siyaset bir toplumsal sözleşme olmaktan çıkıp bir yok etme ayinine dönüştüğünde, o şık "uluslararası hukuk" metinleri de cenaze törenlerinde okunan boş tesellilere dönüşür. Kumlar hâlâ yukarıya doğru akıyor: Amerika'nın iştahı, Netanyahu'nun yıkımı ve İranlı çocukların yarım kalan düşleri hepsi aynı büyük, saçma trajedinin sahneleri. Değişen tek şey silahların tahrip gücü ve bu vahşeti izlerken kullandığımız ekranların çözünürlüğü.
Kandahar'ın o uğursuz kum saatini kırmak, belki de bu coğrafyanın tek gerçek devrimi olabilir...
Zamanı yeniden yerçekimine, yani insana iade etmek…
Gökyüzünden inen sahte "kutsal" emirlerin ya da okyanus ötesinden gelen "kurtarıcı" füzelerin gölgesinden çıkıp yeryüzünün çıplak, tozlu toprağına basmak...
Aksi takdirde, bizler o kum saatinin içinde öğütülen, her seferinde daha eski, daha kirli bir geçmişe uyanan toz zerreleri olarak kalacağız. Zira en ileri teknoloji, en geri zihniyetin elinde yalnızca bir imha aparatıdır ve bu akılla gidilecek tek yer, tarihin o dipsiz karanlık başlangıcıdır.
Kandahar'ın Kum Saati Üzerine Not
Kum saati, Batı düşüncesinde hep iki yönlü bir zaman sembolü olmuştur başlangıç ve son, doğum ve ölüm, dolan ve boşalan. Ama bu ikili hareket her zaman bir yönü varsayar: aşağıyı.
Yerçekimi, kumun tek efendisidir.
Kandahar ise bu varsayımı yerle bir eder.
Tarihsel olarak Kandahar, Büyük İskender'den İngiliz İmparatorluğu'na, Sovyetler'den Amerika'ya kadar her büyük gücün girip yenik çıktığı bir coğrafyadır. Bu yenilgiler rastlantı değildir; her defasında "en modern" ordu, "en ilkel" dirençle karşılaşmış ve geri çekilmek zorunda kalmıştır. Kandahar'ı ele geçirmek mümkün olmuş, yönetmekse hiç !!
İşte bu paradokstan doğdu bu metafor: Kumların yukarıya akması. Tarih burada lineer değil, gerilemelidir. Gelen güç ne kadar "uygar" olursa olsun, Kandahar onu kendi zamanına daha ham, daha kaba, daha ilkel bir zamana çeker. Modernlik burada erir; teknoloji barbarlığın yeni kılığına bürünür.
Kum saatinin camını kırmak ise bu döngüyü reddetmektir. Yerçekimine yani insana, toprağa, gerçekliğe geri dönmektir. Kandahar'ın saati tersine aktığı sürece, oraya dokunan her el o kumların içinde öğütülmeye mahkûmdur.
(Kandahar coğrafi olarak Afganistan’ın bir parçasıdır. Lakin "uygarlık" masallarıyla uyutulup Orta Çağ karanlığına her sabah yeniden gömülmek, bildiğiniz üzere tüm Ortadoğu’nun en istikrarlı ve en "medeni" kaderidir!)
























Yorum Yazın