Warhammer 40k, ilk defa 1987 yılında bir masaüstü oyun olarak yayımlanmış meşhur bir oyun serisi.
Masaüstü oyunlardan kasıt bugünkü dilde FRP (Fantasy Role Playing) ve RPG (Role Playing) unsurlarını içeren, birden çok oyuncunun belirlenmiş bir harita üzerinde belirli modellerle oynadığı fiziksel oyunlar.
Warhammer 40k bu anlamda bir ilk değil. Daha önce 1974 yılında Amerika’da Wizards of The Coast tarafından yayımlanan Dungeons and Dragons (kısaca D&D) var. Bu oyunu son sezonu yayınlanarak final yapan Netflix’te meşhur olmuş Stranger Things dizisinden bilebilirsiniz. Orada kahramanlarımız bunu oynuyordu.
Bu oyunun farkı, D&D’deki bireysel maceralardan çok, Warhammer 40k dünyasındaki askerlerin (Space Marine olarak bilinirler), insanlığın düşmanı olan uzaylı varlıklar (ister bilinçli görünsün isterse de görünmesin xeno’lar yani yaratıklar), kaos yaratıkları ve kâfirlere karşı (bunu da anlatacağım) mücadelesini içermesi. İsterseniz daha bireysel maceraların da oynanabileceği olduğu Warhammer 40k serileri var; Necromunda gibi.
Peki bu Warhammer 40k ne anlatıyor? Öncelikle söylemek gerekir ki, Warhammer 40k, muadilleri olan Star Wars ve hatta Star Trek gibi uzay operalarından farklı bir zihniyette. Konusu ise bundan 40.000 yıl sonra, galaksinin dört bir yanına dağılan insanoğlunun hayatta kalma mücadelesi.
İnsanoğlu, kurgu içerisinde daha önce boş uzaya yayılmaya başlıyor. MS. 15.000-25.000 yıllarında tam bir refah çağı yaşanıyor. İnsanlar uzayda farklı kolonilerde farklı türden uzaylı varlıklarla barış içerisinde yaşıyorlar. İnsanların bu kolonileriyle hızlı bir iletişim yapmasını ve hızlı yolculuklar yapmasını sağlayan bir enerji alanı var; buna Warp enerjisi deniyor.
İnsanoğlu bu warp enerjisinden ziyadesiyle faydalanıyor. Normal bir itki hızıyla binlerce yılda gidilebilecek yerlere hızlıca gidilebiliyor. Sadece uzay bilimleri değil tüm bilimler ilerliyor. İnsanoğlu arkası arkasına farklı dünyalarda koloniler kuruyor.
Bu esnada çok gelişmiş yapay zekânın emrindeki Demirden Adamlar olarak bilinen savaşçı bir sınıf robot insanlara karşı ayaklanıyor ve ayaklanma bastırıldıktan sonra yapay zekâ kullanımı yasaklanıyor.
Kısa bir süre sonra bu warp enerjisi, insan toplumları içerisinde psişik güçlere sahip bir takım insanları ortaya çıkarıyor; psyker denilen insanlar. Bunlar telekinezi, levitasyon, bilinç saldırıları gibi pek çok yeteneğe sahip oluyor. Bu insanlar anlatıldığı gibi yapay zekâ savaşının insanlığın ekonomisini de tüketmesiyle cadı olarak avlanıyorlar.
Bu esnada, başka bir uzaylı ırk daha var: Eldar. Bunlara Yüzüklerin Efendisi ve diğer bir dizi fantastik lore’daki elflerin kötücül bir muadili diyebilirsiniz. Eldar, binlerce yıldır uzayda yaşadıkları şaşaalı, ölümsüz ve debdebeli bir hayatın etkisiyle, yaşamaktan sıkılıp korkunç eylemlere başvuruyorlar; artık ellerindeki imkanları korkunç ve dile getirilemez işkenceler, vahşi katliamlar yapmak için kullanıyorlar. Çünkü çok sıkılıyorlar.
İşte Eldar’ın bu yaptıkları, warp fırtınalarına ve eninde sonunda kaçınılmaz bir olaya sebep oluyor; Kaos tanrısı Slaanesh’in[1] doğumuna.
Bu doğum, bütün galakside korkunç bir yarık açılmasına, warp enerjisinin kararsız hale gelmesine sebep oluyor; bu da bu enerjiden uzay yolculuğu için yararlanan insan ırkını etkiliyor. Ana gezegen Dünya (Terra) ile bütün bağlantı kopuyor. Diğer tüm koloniler taş çağına ya da ortaçağlara sürükleniyor. İşte buna Age of Strife (İhtilaf Çağı) deniyor.
Beş bin yıl sürüyor bu çağ. Ta ki İnsanlığın İmparatoru, o ölümsüz ve psyker güçlere sahip kişi gelip, Terra’daki tüm karışıklığı sona erdirene ve uzaya yeni bir haçlı seferi başlatana dek. Önce Terra’da tüm dinleri ve olabilecek tüm kategorik inanışları yasaklıyor ve katı bir seküler politika izliyor. Benzerlerini uzaya başlattığı haçlı seferinde de yapıyor. Kurtulan kolonilerdeki insanları kendine biat etmeye zorluyor, biat etmeyen kolonilerin gezegenlerini korkunç uzay gemisi silahlarıyla mahvediyor.
Buradaki hikâye karışık ve bundan sonrası çok uzun. İnsanlığın İmparatoru’nun bir imparator olarak ortaya çıkmadan evvel bu kolonilere kendi klonlarını (oğullarını) gönderdiğini öğreniyoruz. Bu oğullarını tek tek topluyor. 20 oğul. Bunlara primarch deniyor.
Uzun süren bir hikâyeden sonra içlerinden Horus olarak bilinen oğlu ona ihanet edip, Eldari’nin yarattığı kaos güçlerine teslim oluyor ve İmparator’u öldürüyor.
İmparator bedenen ölüyor. Ancak bir psyker olduğu için ruhunu beslemek için galaksinin dört bir yanından kurbanlar ona veriliyor, tahtta sadece bir ceset olarak durmasına rağmen o artık dünyanın yol göstericisi, işaret feneri. Uzay gemilerinin navigatörleri (onlar da psyker) onun ışığında uzayın korkunç, kaotik karanlığında, warp fırtınalarında yollarını buluyorlar.
Ve ironiye bakınız ki, tüm dinleri yasaklayan İmparator’un Imperial Truth felsefesi yani İmparatorluk Hakikati felsefesi bir dine dönüşüyor. İnsanlar artık İmparator’a bir tanrı olarak tapmaya başlıyorlar.
Bu şekilde 10.000 yıl daha geçiyor. Ve ismiyle müsemma Warhammer 40k oluyor. Bu çağ artık bir savaş çağı. Bir bilim çağı değil. Aristokratlar arasındaki edebi, sanatsal birkaç şey hariç varsa entelektüel tüm faaliyetler İmparator’u ve onun faaliyetlerini övmeye yönelik. Warhammer 40k’nın meşhur sloganı da bunu özetliyor:
Geleceğin merhametsiz karanlığında sadece savaş var.
Bu Kant’ın öngördüğü perpetual peace (sürekli barış) halinin grotesk bir zıttı. Sürekli savaş var. Uzay gemileri adeta bir katedral gibi; örneğin bir bilgisayar (kesinlikle yapay zekâ olmayan bir algoritma) çalıştırıldığında belirli ritüellerle çalıştırılıyor. Bütün mimari, karanlık bir gotik mimari üslubuna göre. Uzay askerlerinin (Space Marine) zırhları buhurdanlık taşıyan rahiplerin kutsamalarıyla giyiliyor. Her şey katı bir ortodoks inancın ritüeline dönüşüyor.
Tüm bu bilgilerin çoğunu nereden biliyorsun derseniz, ben masaüstü oyunun oynadığı zamanlarda çocuktum. Abilerimin oynadığını hatırlıyorum. Yıllar sonra bu olağanüstü dünyaya kitaplarla ve bilgisayar oyunlarıyla giriş yaptım. Gerçekten de inanılmaz eğlenceli ama yer yer de beni düşündüren şeyler okudum. Warhammer 40k’nın dünyasında geçen 393 adet yayımlanmış kitabı var. Elbette bunların hepsini okumadım. 50’ye yakınını bitirmiş olmam gerekir. Saymadım.
Tüm bu anlattıklarım bazılarına çocuksu gelebilir. Kesinlikle öyle değil. Önce bunu belirtmem gerekir; herhangi bir ahlaki hiyerarşisi yok. Bilinen anlamda kahramanlar yok. Hepsi kusurlu, hepsi korkunç. Kusurluluktan kastım derin bir Rus edebiyatı realizminde bulunan insanı kusurlar değil; genetik açıdan en geliştirilmiş, stoik, en güçlü savaşçılar bile nefret dolu. İnsan ırkı nefret, kin ve yıkım dolu. Karanlıkla yıkanmış varlıklar. Hiç kimsede merhametin zerre-i miskal izini bulamıyorsunuz; örneğin kovan şehirlerde yaşayan en dipteki, en kötü durumdaki insanlar bile birbirinin kuyusunu kazıyor.
Karşılarındaki uzaylı varlıklar nasıl? Onlar da daha iyi değiller. Eldar’dan bahsettim. İçlerinden belki en halim selim görünen Tau ırkı bile savaşçı. Tyranidler korkunç bir zihin kovanla yönetilen yaratıklar. Necronlar…Necronlar ise kan dondurucu. Milyonlarca yıl yatmış oldukları tabutlarından sadece ölümü diriltmek için kalkan yaratıklar.
Geriye üçüncü bir fraksiyon olarak kaos kalıyor. İnsanlar warp enerjisinin dayanılmaz cazibesine kapılıp deliriyorlar ve kaosa yenik düşüyorlar. Kaos daha mı iyi? Anlamadığımız karanlık bir güç ve ele geçirdiği herkesi delirtip korkunç kan kurbanlarının verilmesine sebep oluyor.
Kısacası, insanlar için bu çağda bilimin, şefkatin, aydınlanmanın, rasyonel olmanın hiçbir anlamı kalmıyor. Kaos’tan, düşman uzaylı ırklardan (zaten düşman olmayanı yok) korunmanın tek bir yolu kalıyor: Cehaletin konforlu karanlığına geri dönüp, savaş makinesinin çalışması. İnsanlığın tek hedefi, sıradan piyadelerin, zırhlı birliklerin, korkunç kuvvetli silahların bulunduğu bir ordunun yanı sıra Space Marine denilen genetiği güçlendirilmiş, neredeyse üç metre boyunca, çift kalpli, özel zırhlara sahip belirli bir grup elit askerin mücadelesine katkı yapmak.
Eğer imparatorluğun bu savaşına katkı yapıyorsanız, size bir madalya verilmiyor. Bu uğurda ölmeniz bekleniyor. Eğer katkı yapmıyorsanız siz de potansiyel bir heretic yani kâfirsiniz. İmparatorun açtığı ışıkta yürümeniz gerekiyor, bu ışığın dışında bulunduğunuz her davranış olası bir tekfir ve kovuşturma tehlikesini barındırıyor.
Bu da bize Warhammer yaratıcılarının açık bir şekilde esinlendiği korku edebiyatının köşe taşlarından H.P. Lovecraft’ın şu sözlerini anımsatıyor:
Sanıyorum ki dünyadaki en merhametli şey, insan zihninin tüm muhteviyatını birbirine ilişkilendirmedeki yetersizliğidir. Sonsuz siyah denizin içinde kendi halinde bir cehalet adasında yaşarız ve bu adadan daha uzağa seyahat etmememiz gerekir. Her biri kendi yönünde gayret harcayan bilimler şu ana kadar bize zarar vermemişlerdir; lâkin birbiriyle ilgisiz bilgiler bir gün bir araya getirildiğinde gerçekliğin dehşete düşürücü manzarası ve bizim oradaki pozisyonumuz ortaya çıkacaktır ve biz bu ifşadan dolayı ya çıldırırız ya da bu ölümcül ışıktan kaçarak yeni bir karanlık çağın barış ve güvenliğine sığınırız.[2]
Bu görüşü Warhammer’ın dünyasına uyarlarsak, durum o kadar vahimdir ki, İmparatorun ışığı bile esasında zavallı bir tutunma çabasıdır. Eğer insanlar bu mücadele içerisinde olmak istemezlerse belki de en iyisi Warhammer’ın dünyasındaki galaksiden uzakta kendi dünyalarında (Terra’da) karanlık, dış dünyadan tamamen kopuk bir şekilde yaşamaları bile olabilir.
Ama orada bile Kaos’un pençelerinden kaçınamama tehlikesi vardır. Kısacası böyle bir dünyada varolma kabusunu yaşıyorsanız pek bir seçeneğiniz pek yoktur. Ehven-i şer içerisinden en iyi görüneni yani İmparator’un ışığını, onun rasyonalitesini kabul etmeniz beklenir.
Ve tabii ki cehaleti kabul etmeniz. Lovecraft’ın deyimiyle:
İnsanlığın huzuru ve güvenliği için dünyanın karanlık, ölü köşeleri ve keşfedilmemiş derinlikleri yalnız başına bırakılırsa iyi olur; uyuyan anormallikler tekrar yaşamlarına kavuşmasın, rezilce ve günahkârca hayatta kalan kabuslar kara inlerinden kıvrılarak ve sıçrayarak yepyeni ve daha büyük keşiflerine kalkışmasınlar diye.[3]
Kozmik şemanın hiçbir şekilde umurunda olmayan bir avuç rezil, kötü ve artniyetli canlılarız. Ve üstelik bu kötülüğe dair bilgisizliğimiz bizi daha da rezil bir seviyeye çekmektedir. İnsanın ait olduğu yer böcekten daha aşağı, yok edilmeye ve işkenceye mahkûm bir yerdir. Bu yere ait olduğumuzu bilmeden kendimizi cennet-i alanın ulviyetinde görmek ne büyük bir hadsizlik olsa gerektir! Şüphesiz bunlarda bir illüzyondan başka bir şey olmayan dinlerimizin katkısı da büyüktür.
Warhammer 40k’yı oynayın, oynatın, okuyun ve okutun. Eğlencesinin yanı sıra insan olarak gereksizliğimizi anımsamanın farklı yollarını da öğrenmek kötü bir şey değildir.
[1]Tek kaos tanrısı Slaanesh değil. Nurgal gibi pek çok tanrı var. Ancak burada yerim olmadığından bahsetmiyorum.
[2]H. P. Lovecraft, The Call of Cthulhu, The Fiction: Complete and Unabridged, Barnes&Noble New York, 2008:
New York, s.355.
[3]H. P. Lovecraft, At The Mountains of Madness, a.g.e., s.808.



























Yorum Yazın