Bir önceki yazımda yazımda bundan tam otuz yıl önce gerçekleşen bir olaydan ve bir parça da sonrasında yaşanan gelişmelerden söz etmiştim. 1996 yılında İstanbul’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Zirvesi. Daha önceki zirvelerin ilgi alanlarını da kapsayan ve yüzyılın son Birleşmiş Milletler Zirvesi olduğu ilan edilen bu çok taraflı küresel etkinliğin yönetim ve yerleşim politikalarında köklü bir değişime neden olduğu, bir dönüm noktası olduğu söylenmişti. Türkiye’nin imzaladığı “Küresel Eylem Planı” ve bizzat kendisinin hazırladığı “Ulusal Eylem Planı”nın günümüzde yürürlükte olup olmadığı hakkında tahminler yürütmeye bile gerek olduğunu zannetmiyorum.
90’ların devletle özdeşleşen illegal yapıların yarattığı şiddet ortamında, ülkenin güneydoğusunda köyler yakılırken, yargısız infazlar, göz altında kayıplar, zorla tahliyeler yaşanırken insan yerleşimlerini konu alan küresel bir konferansın, bir Birleşmiş Milletler Zirvesi’nin İstanbul’da düzenlenmesi kendi başına olağanüstü bir durumdu. Ama bu süreçte bütün içerden engellemelere, tehditlere, resmi taraftan gelen baskılara rağmen uluslararası bağlar kurmayı başaran, imkansızlıklara rağmen Habitat Evsahibi Komite'yi kuran, süreci şeffaflaştıran bağımsız sivil toplum hareketinin etkin olması hiç şüphesiz ondan daha olağanüstü bir durumdu. Hazırlık toplantılarında hükümet adına düzenleyiciler ile uluslararası sivil toplum temsilcileri arasında yaşanan gerilimlere tanık olanların gördükleri zannedersem hafızalarında hala yerlerini koruyor olmalı.
Ancak dönemin hükümeti, o tarihlerde Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel yapılabilecek doğru şeyi yaptı. Devlet güçlerinin her türlü müdahale biçimini denemesine rağmen konferansın resmi hazırlık sürecini TOKİ Başkanı Yiğit Gülöksüz gibi basiretli yöneticilere teslim etti. Tıpkı 99 felaketinden sonra da sivil tarafın kamunun yerine getiremediği koordinasyon çalışmalarını üstlenmesini engellemeye çalışan devlet güçlerini durdurması gibi. Felaketten birkaç gün sonra devletin acil yardım çalışmalarına müdahalesi sırasında sivil tarafın hazırladığı, Cumhurbaşkanı'na hitaben bütün gazetelerde ücretsiz yayınlanan ve altında yüzlerce kuruluşun imzası olan tam sayfa ilanı hatırlayanlar olabilir. Demirel o ilanda ne talep ediliyorsa aynen yerine getirmişti.
Konumuza tekrar dönersek, bir önceki yazımda bu konferansta elde edilen başarının kalıcı etkileri olması için teklif edilen Fener-Balat Rehabilitasyon Projesi’nin uygulama aşamasında nasıl etkisizleştirildiğini sorgulamıştım. Birleşmiş Milletler kararları ve ülkenin kendi eylem planı ile çelişen bu silinme şekli, kalıcı bir insan yerleşimleri politikası olarak daha sonra Süleymaniye, Sulukule, Tarlabaşı, Ayazma gibi mahallerdeki insanları yaşadıkları, çalıştıkları mekanlardan zorla dışlayan kentsel dönüşüm projelerine uzandı.
Dediğim gibi 96'da İstanbul'da düzenlenen bu tarihi Birleşmiş Milletler Zirvesi'nde bağımsızlar hem başarılı oldular, hem de seslerini dünyaya duyurdular. Peki sonra ne oldu? 90’lardan günümüze kadar sivil toplumun bu bir araya geliş şeklinin etkili olduğunu söylemek mümkün: Zirveden sonra geliştirilen ve tarihi bir semti yaşayanları ile birlikte iyileştirmeyi hedefleyen Fener Balat Rehabilitasyon Projesi, Susurluk kazası sonrasında ortaya çıkan temiz toplum hareketi, Aydınlık İçin Yurttaş Girişimi, 99 felaketinden sonra sivillerin acil yardımın koordinasyonu ve yeniden yapılanma işlevlerini üstlenmeleri, 2005 yılında AB adaylığı sürecinin desteklenmesi ve 2010 yılında İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi, Gezi’yi AVM’ye ve otoyol kavşağına çevirmeye çalışan projeye karşı 90’lı yıllardan beri süren alternatif yaratma çabaları, kamusal alanlarla, müştereklerle ilgili sayısız ortak çalışmalar…

Bunlara sayısız örnekler vermek mümkün.
Bu tarihi sürecin 30'ncu yılına gelmiş olmamız, bir değerlendirme yapmayı gerektiriyor diye düşünüyorum.
Habitat'tan söz edip de Avrupa Kültür Başkenti adaylık sürecinden söz etmemek olmaz
Söylediğim gibi bağlantılı olduğuna inandığım başka olaylar daha var. 2006 yılında bağımsız sivil girişim tarafından hazırlanan İstanbul’un 2010 yılı için Avrupa Kültür Başkenti adaylık başvurusunun seçici kurul tarafından oybirliği ile kabul edilmesi. Onun da 20. yılına gelmiş olmamız bu değerlendirmeyi yapmayı bir başka açıdan zannedersem daha da önemli kılıyor.
Seçici kurulun oybirliği ile onayladığı bu kararın en önemli gerekçesi başvurunun bağımsız sivil toplum tarafından yapılmış olmasıydı, elbette ki İstanbul gibi bir şehrin Avrupa Birliği için yarattığı muazzam cazibe ile birlikte.
2005 yılının Mart ayında İstanbul’un adaylığı için gerekli resmî başvuru gerçekleştirildi.
Bu başvurunun hazırlığında ortada ne bir bütçe ne de kullandırılan kamu imkanları bulunuyordu. Başvuru dosyasını bağımsız girişim, binlerce görüşme yaparak, farklı deneyimleri birleştirerek tamamen kendi imkanları ile hazırladı. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan da hiçbir müdahalede bulunmadan bu başvuru dosyasının resmi kanallardan Avrupa Birliği’nin karar verici siyasal organlarına iletilmesini sağladı.
Bir yıl sonra seçici kurula yapılan sunumun hemen ardından 2006 yılının Nisan ayında İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak seçildiği resmen ilan edildi. Ardından Avrupa Parlamentosu’nun görüşü ve AB Kültür Bakanları Konseyi’nin onayıyla İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçildiği dünya kamuoyuna açıklandı.
Hatırlatmak kadar unutturmak da kamusal hayatımızı etkileyen kalıcı izler
Tuhaf bir şekilde bu gelişmelerin günümüzde izlerinin resmi gündemden neredeyse tamamen silinmiş olmaları bu değerlendirmeyi belki de daha ilginç kılıyor. Hatta bu gelişmelerin var oluş ve yok oluş koşullarını yeniden okumanın iyileşme sağlayabileceğini, onların izlerini açığa çıkarabileceğini düşünüyorum.
Yakın tarihteki önemli değişimler yaratan sivil girişimlerin siyasal açıdan başarılı, ya da başarısız olmaları, günümüzde resmi hafızadan silinmiş ya da süreç olarak kesintiye uğramış olmaları, onların büsbütün kayıplara dönüşmeleri anlamına gelmiyor. Aksine hangi koşullarda ve nasıl yok oldukları, görünmez kılındıkları, hafızalardan silindikleri onları yaratan gelişmelerin izlerini, ipuçlarını açığa çıkarmak gibi bir işlev de görebilirler. Bir başka bakışla, bu silinmiş halleriyle iyileşme politikalarının da izlerini geleceğe taşıyor bile olabilirler.
“Ne iyimserlik ama” diyebilirsiniz. Hayır sandığınız gibi değil. Hafızalardan silinmeleri karşısında pasif bir tavır alıp siyasetçileri, iktidarları suçlamanın, bütün gelişmeleri onların niyetlerine bağlamanın iyileşme fırsatlarını ortadan kaldıran, hatta onları güçlendiren bir tercih olduğuna inanıyorum.
Bu yüzden hatırlanmaları kadar, unutturulmalarının da kalıcı izler olduğunu ve bu yönleriyle değişim yaratmak isteyenlere yardımcı olacağını düşünüyorum.
Değişim yaratmaktan söz ediyorsak, öyle başlamayı öneriyorum. Ayrıca alışkanlık da zaten öyle. Yeni bir yıla girince, sanki her şeye yeniden başlamak mümkünmüş gibi yapılır.
Ben de öyle yapacağım.
Neden böyle hayaller kurulmasın? Ayrıca hayallerin ötesinde her zaman farklı yapılacak çok şey var.
Değişim, fark yaratmak deyince nedense hep siyaset, iktidar üzerinden okunuyor.
Oysa bu izler değişimin anahtarının siyasetin gözüktüğü alanda değil, gözükmediği bir alanda olduğunu gösteriyor.
Elbette ki fark yaratmak için siyaset önemli. Hatta yalnızca önemli değil, tayin edici. Son kertede değişimin temel koşulu.
Ama dediğim gibi değişimin izleri yalnızca iktidar alanında arandığı takdirde görülmeleri neredeyse imkansız!






























Yorum Yazın