Siyaset sadece yasa yapmak ya da hizmet üretmek değildir; aynı zamanda bir hikâye anlatmaktır. Kim olduğumuzu, kimden yana durduğumuzu ve kimlere karşı olduğumuzu anlatan bir hikâye… Türkiye’de geçmişte de ayrımlar vardı, ancak son yıllarda bu ayrımlar çok daha keskin ve belirgin hatlara dönüştü. Siyasetin dili giderek daha fazla “biz” ve “onlar” ayrımına yaslanıyor. Bu ayrım çoğu zaman teknik politika tartışmalarının önüne geçiyor ve siyaseti bir kimlik savunusuna dönüştürüyor. Yaratılan kimlik krizi siyasilerin en büyük silahı haline gelerek, halkı doğal bir “taraf” olma zeminine itiyor.
Toplum zaten farklılıkları olan bir yapı: Türk–Kürt, Alevi–Sünni, dindar–seküler, yerli–Batıcı… Ancak bu farklılıklar siyasal dil içinde karşıt kamplara dönüştüğünde başka bir anlam kazanıyor. İnsanlar artık bir partiye yalnızca ekonomik programı için değil, “kimliği neyi temsil ediyor” sorusuna göre oy verir hale geliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sık sık vurguladığı “yerli ve milli” söylemi ile muhalefetin “demokrasi ve hukuk devleti” vurgusu arasındaki dil farkı, bu kimlik eksenli ayrışmanın tipik bir örneği. Siyasi rekabet, proje yarışından çok aidiyet yarışına dönüşüyor.
Muhalefetin zaman zaman “milli iradeye karşı blok”, “devletin bekasına risk”, “dış güçlerin uzantısı” gibi ifadelerle anılması bu çerçevenin önemli bir parçası. ÖzellikleCumhuriyet Halk Partisi ve diğer muhalefet partilerinin oluşturduğu ittifaklar, kimi dönemlerde “dış destekli yapı” söylemiyle hedef alındı. 2019 yerel seçimlerinden sonra İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerin muhalefete geçmesiyle birlikte, bu söylem daha da belirginleşti.
Belediyeleryalnızca yerel yönetim kurumları değil; milyonlarca insana doğrudan temas eden, sosyal yardım, ulaşım ve kültürel hizmetlerle görünürlüğü yüksek yapılar. Bu nedenleEkrem İmamoğluveMansur Yavaşgibi isimler ulusal siyasetin doğal aktörlerine dönüştü. İmamoğlu hakkında açılan davalar ve verilen yargı kararları, bir kesim tarafından hukuki sürecin sonucu olarak görülürken, başka bir kesim tarafından siyasi rekabetin yargı üzerinden yürütülmesi şeklinde yorumlandı. Yapılan anketler toplumun %60’ından fazlası yapılan operasyonları siyasi olarak nitelendiriyor olması bir tesadüf değil.
Benzer şekilde birçok CHP’li belediyeye yönelik denetimler ve soruşturmalar kamuoyunda geniş tartışma yarattı. Tanju Özcan etrafında gelişen süreçler de yalnızca bireysel bir siyasi tartışma olarak değil, merkez–yerel gerilimin bir yansıması olarak okundu. Buradaki temel mesele, hukuki süreçlerin varlığından çok, toplumun bu süreçleri nasıl algıladığı. Eğer geniş bir kesim bu adımları siyasi hamle olarak görmeye başlarsa, hukuk kurumlarına duyulan güven zedeleniyor. Nitekim son yıllarda yapılan kamuoyu araştırmalarında yargıya güven oranlarının ciddi biçimde düştüğü görülüyor.
Dış politika dili de bu iç siyaset atmosferinden bağımsız değil. Türkiye’nin çevresine baktığımızda gerçekten de karmaşık ve riskli bir tablo var.İranileİsrail/ABD arasındaki gerilim, ABD’nin bölgedeki saldırgan tutumlu askeri varlığı, Suriye’de devam eden belirsizlik ve Karadeniz’deki savaş ortamı, “Türkiye ateş çemberinin içinde” söylemini güçlendiriyor. Böyle bir atmosferde güvenlik vurgusu doğal olarak daha fazla karşılık buluyor. “Beka” söylemi de tam bu noktada siyasal dilin merkezine yerleşiyor.
Son dönemde laiklik tartışmaları da benzer bir kimlik eksenli gerilimi besliyor. Milli Eğitim müfredatında yapılan değişiklikler, imam hatip okullarının yaygınlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kamusal rolü ve kamusal alanda dini referansların artışı, bir kesim tarafından “değerlerin güçlenmesi” olarak görülürken; başka bir kesim tarafından devletin tarafsızlığına dair soru işaretleri doğuruyor. Bu tartışmalar, zaten kutuplaşmış olan toplumsal zemini daha da hassas hale getiriyor.
Bütün bu tablo içinde kritik soru şu: Dış risklerin arttığı, bölgesel gerilimlerin yükseldiği bir dönemde içerideki hukuk ve demokrasi standardının zayıflaması nasıl bir sonuç doğurur? Güçlü devlet yalnızca askeri kapasitesiyle değil; öngörülebilir hukuk sistemi, bağımsız yargısı, özgür medyası ve toplumsal güveniyle ayakta durur. Eğer iç siyaset sürekli kriz diliyle yürütülür, kurumlara güven aşınır ve siyasal rekabet varoluşsal bir mücadeleye dönüşürse, dış baskılara karşı dayanıklılık da azalır.
“Biz ve onlar” dili kısa vadede güçlü bir mobilizasyon sağlıyor. Ancak uzun vadede ortak zemini aşındırıyor ve aşındırdı da. Türkiye gerçekten zor bir coğrafyada bulunuyor. Bu nedenle belki de en büyük ihtiyaç, içeride daha kapsayıcı bir dil, daha güçlü kurumlar ve hukuka daha sıkı bağlı bir siyasal kültürdür. Çünkü dışarıdaki fırtınalara karşı en sağlam siper, içeride güven duyan bir toplum ve işleyen bir demokrasi olur.
Güvenliğin kalıcı teminatı silahlar değil, hukuktur; istikrarın gerçek sigortası ise korku değil, demokrasidir.
























Yorum Yazın