Homo sapiens'in daha az bilinen ama çok daha gerçekçi üst türü.
Bildiğimiz üzere toplumların ayrı ayrı kutsal anlatıları vardır. Bazıları o kadar sık tekrarlanır ki, sorgulamak küfür gibi gelir. "Avcı Erkek" masalı işte tam olarak böyle bir şeydir: Artık kemikleşmiş, doktrine dönüşmüş, taş devrinden kalma bir cinsiyet politikasının hâlâ paketlenmiş hali.
Her mayıs ayında, Anneler Günü yaklaşırken, bu masal bir kez daha soframıza konur. Anneler, fedakarlıklarıyla kutsanır, mutfakta geçen ömürleri bir “erdem”e dönüştürülür.
Peki ama neden?
Neden kadının emeği sadece "anne" olduğunda görünür hale gelir?
Neden bir kadın avlanamaz?
Neden o mağaranın dışındaki dünya erkeklere, içi ise görünmezliğe mahkum edilmiştir?
Bu soruların cevabı, sanıldığından çok daha eski bir yalanın ardındadır.
Şu meşhur "Man the Hunter" (Avcı Erkek) masalının tabutuna son çiviyi çakma vaktimiz geldi Bayım. Bilirsiniz, retoriğin en sevdiği şey, bir yalanı yeterince estetik bir paketle sunmaktır. Kubrick'in 2001: Bir Uzay Destanı'ndaki (1968) o meşhur kemik fırlatma sahnesi gibi; bir kemik parçası uzay gemisine dönüşürken, biz de o gürültüde kadını mağaranın en karanlık köşesine, sadece "bekleyen" bir biblo gibi yerleştirdik.
Ancak hakikat, o havada uçuşan kemikten çok daha yerleşik.
Mağaradaki İktidar İllüzyonu
Onlarca yıl bizi bir masala inandırdılar: (İnandırmaya çalıştılar da diyebiliriz pekala)
Erkek dışarıda devasa mamutlarla boğuşurken, kadın mağaranın loş ışığında ateşin sönmemesi için dua eden pasif bir figürdü. Bu teoriye göre medeniyeti "öldürme becerimiz"(erkeklerin tabi ki!) kurmuştu. Ne kadar çok kan, o kadar çok zeka! Soğuk Savaş döneminin o kasvetli adamları, kendi vahşetlerini meşrulaştırmak için bize "katil maymunların çocukları" olduğumuzu fısıldadı.
Fakat antropoloji, o tozlu raflardan kafasını kaldırıp "Bir dakika," dedi. Peru'da av aletleriyle gömülmüş kadın iskeletleri bulunduğunda, o meşhur "avcı erkek" imajının aslında ne kadar kırılgan olduğu da ortaya çıktı. Meğer o "güçlü" erkeklerin yanında, mızrağını gayet maharetle sallayan kadınlar da varmış. Yani o meşhur mamut sofralarında kadınlar sadece "misafir" değil, bizzat "ev sahibi"ydi.
Toplayıcı Değil, Kurucu İrade
İroniktir ki, 1966'da yapılan ve adıyla bu eril miti perçinleyen "Man the Hunter" konferansı, aslında tam tersini söylüyordu. Veriler bağırıyordu: İnsanı doyuran asıl şey o gösterişli av partileri değil, kadınların her gün sabırla, tırnaklarıyla toprağı kazıyarak bulduğu gıdalardı. Yani tarih, erkeğin "belki bir gün getiririm" dediği büyük avın hayaliyle değil, kadının "bugün de doyurduk" dediği o mütevazı ama hayati süreklilikle yazıldı.
Eğer bir medeniyet başarısından bahsedeceksek, bu hikâyenin başrolünde silah tutanlar değil, yaşatmayı bir rutin haline getirenler var. İlk hekimler, ilk botanikçiler, ilk toplumbilimciler... Hepsi o mağaranın "edilgen" sanılan sakinleriydi.
Anneler Günü: Bir Hakikat Tashihi
O yüzden yaklaşan Anneler Günü'nü sadece çiçekli paketlere hapsetmek, bu muazzam tarihsel emeğe hakaret. Anneliği sadece "doğurmak" sanan o sığ bakış açısına karşı; kadının "yaşatma iradesini" hatırlamalıyız. Tarih kitapları erkeklerin savaşlarını ve "zaferlerini" ballandırarak anlatırken; asıl tarih, gösterişsizce ocağı tüttürenlerin, tüm yoksunluklara rağmen hayata yeni yollar açanların ellerinde şekillendi.
İnsanlığı o karanlık mağaralardan çıkaran şey, havaya fırlatılan bir kemik parçası değil; o kemiğin ulaştıramadığı sevgiyi ve güveni, tırnaklarıyla hayatı kazıyarak var eden kadınlardı.
Evet Bayım; retorik bizi ne kadar loş köşelere hapsetmeye çalışırsa çalışsın, biz o mağaranın duvarlarına sadece av sahnelerini değil, "var olmanın" o vakur ve derin hakikatini nakşettik. Dünya, avcıların gürültüsünden değil, kurucuların o sarsılmaz ve yazılmamış emeğinden doğdu.
Av Bitti, Kahve Var
Şimdi, bu kadar kadim bir yanılgıyı düzeltmenin verdiği o zihinsel yorgunluğun üzerine... Dumanı üstünde, tüm o iddialı retorikleri bir kenara itecek sade bir şey lazım. Mesela bir kahve. Ama öyle üçüncü dalga akımının gösterişli latte art'larından değil; taş gibi, telvesi dibe çökmüş, hesap sormayan bir kahve.
Zira tarih boyunca da öyle olmadı mı? Büyük avın heyecanı geçti, kemikler sokağa dağıldı, "homo faber" yani "araç yapan insan" mızrağını köşeye yasladı. Ardından dinginlik çöktü. Ve o dinginlikte, ateşin başında oturanlar, sabahın köründe yeni bir günü planladılar. Bu sanıldığı gibi ne mamutun ihtişamı ne de mızrağın ucundaki kandı. Asıl olan, o karanlığı aydınlatan ateşti; ve ateşin başında, umudu diri tutan o inatçı süreklilikti.
Yani retorik bizi boşuna yormasın. Ne Anneler Günü'nü bir tüketim ritüeline, ne de kadın emeğini bir "yardım" kategorisine hapsedecek kadar yüzeysel olalım. Mağaranın en karanlık köşesine bibloyu değil, tarihin kurucu öznesini yerleştirelim artık.
Şimdi, o kahveden bir yudum alıp, şu "Avcı Erkek" masalının küllerini izleme vakti. Ve bilin ki, o küllerin üzerinde yeşeren ilk filiz, yine bir kadının elinden çıkacak. Hem de hiçbir çiçekli pakete, hiçbir alkışa ihtiyaç duymadan…
Yazar Notu: Bu metni bir anne olarak yazdım. Hâlâ mağaramda beklediğimi sanan var mı?
Dipnot: Bir filmi bahane edip ruhun karanlık ormanlarında kaybolma geleneğinin mimarlarından Çağatay Aslan'a teşekkürler.





























Yorum Yazın