Türk siyasetinin geçmişten beri gelen bazı kalıtsal sorunları vardır. Keskin siyasal cepheleşme nedeniyle kendi mutlak doğrularına inanan, karşıt görüşlere kuşkuyla yaklaşan ve dışarıya kapalı bir yapı meydana geldi.
Siyasî çevreler içeriye doğru kapandıkça kamplaşma kümülatif biçimde derinleşti. Buna paralel biçimde gücü eline geçiren politik çizgi, kulağına gelen farklı seslere büyük bir tahammülsüzlükle yaklaşmaya başladı.
Türkiye’nin son yirmi-yirmi beş senesi, aslında bu kavgayla geçti. Öncesinde de yok değildi fakat siyasî iktidarların hiçbirisi devletle bu kadar iç içe geçmemişti. Devlet gücünü kendi siyasal çıkarları doğrultusunda bu denli sopa olarak kullanmamıştı.
Söz konusu gerilim, toplumu bir arada tutması gereken millî bayramlara kadar uzandı. Ajanslarda çıkan kimi iddialara göre Başkent Ankara’nın bir ilçesinde görev yapan kaymakam, belediyenin basın sorumlusunun 23 Nisan törenlerine alınmasını istememiş.
Kaymakamın böyle bir karar almasının sebepleri üzerine uzun uzadıya düşünmeye gerek yok herhalde. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Türkiye haritası sarıdan kırmızıya döndüğü gibi Ankara ve ilçeleri de kırmızıya boyanmıştı. İlçe belediyesinin yönetimi CHP’de olunca mülkî idareyle bazı gerginlikler yaşanmış.
Gene iddialara göre kaymakam, CHP’lilerin tören alanında bulunmamasına yönelik talimat vermiş. Ancak iddiaların odağındaki kaymakam, sosyal medyadan paylaştığı yazılı bir görselde hakkında çıkan haberlerin asılsız olduğuna dair görüş bildirmiş.
Olaylar da bu andan itibaren başladı esasında…
Çünkü kaymakamın tepkiler üzerine kaldırdığı mesajında fetva benzeri bir metin dikkati çekiyordu. Öbür taraftan son derece özensiz bir dille hazırlandığı hemen göze çarpıyordu.
Ancak daha vahimi kaymakamın yazılı açıklamasında, CHP’ye bariz bir çatma vardı. Yerelde devleti temsilen siyaseten taraf tutmaması gereken bir kaymakam, adeta iktidarın safında hizalanarak muhalefete karşı pozisyon alıyordu.
Bununla da yetinmiyor, sosyal medya hesabından muhalefetle atışmalarına devam ediyordu.
Peki, kaymakamın bu tavrının altında yatan neydi?
Kuşkusuz cepheleşme siyasetinin aktörleri kendi yankı odasına kapatması ve farklı seslere büyük bir tahammülsüzlükle yaklaşması başlıca nedenler arasında gösterilebilir. Ama önemli bir dinamik daha vardır; siyasî iktidarın devletle yaşadığı bütünleşme, siyaset arenasına intisabı tek yönlü bir kanala indirgedi.
Siyasete katılım salt devlet aracılığıyla mümkün olmaya başladı. Fakat, bu bizim bildiğimiz modern anlamda, toplumsal işleyişi organize etmekle yükümlü devlet değildi elbette. Daha ziyade büyük önemler atfedilen, her yönüyle kutsaliyet yüklenen, yönetici erkle paralel değerlendirilen, dokunulamaz, ulaşılamaz, tartışılamaz ve denetlenemez bir varlık olarak hepimizin üstünde konumlandırılan; koşulsuz rıza ve sadakat gösterilmesi mecburi addedilen bir devletti. Bu nedenle sürekli “devletimin yanındayım” ve benzeri mesajlar verilmesi adeta şart koşulan bir devletti.
Devletin yanında olup; uygun sinyalleri verenler için siyaset yolu açıktı. Belki tek şart vardı, o da tek adamın yerine oynamamaktı.
Siyaset sahnesinde boy göstermek isteyenler için bu yol oldukça konforluydu doğrusu. Tabandan gelen bir oluşumun zahmetine katlanmaktansa uygun mesajların doğru yerlere ulaşmasını beklemek neresinden bakarsanız bakın kolaylık sağlıyordu.
Öbür türlü yargı ve kolluk başta olmak üzere devlet organlarını karşısına almak, baskı ve yıldırma politikalarına göğüs germek, malvarlığına el konulmasına “razı olmak”, hapse girmek durumunda kalınabilir ki, bu yolculuğun külfeti ortadadır. Devletin yanında hizalanarak kestirmeden gitmek varken, bu kadar uzun bir yol yürümek herhalde akıl kârı değildir. En azından kimileri böyle düşünüyor olmalı…
Hele ki taşradan çıkmış ve hasbelkader eğitim imkânı bulup siyasî yönelimleriniz sayesinde bir yerlere gelmeyi “başarabildiyseniz”.
Kaymakamın geçmişte siyasette gönlü olduğuna dair haberler çıkmıştı zaten. Anlaşılan konumunu kullanarak siyasete intisap için açılan tek yönlü kanala girmeye niyetlenmiş. Bazı makamlara “ben de sizdenim” kabilinden mesajlar ileterek kapıları aralamaya çalışmış.
Gelgelelim çok klasik ve eskide kalmış bir yol izlemiş. Sanırım plan şuydu; fetva benzeri açıklamasına karşılık “laik atak” geçirenler ayağa kalkacak ve “işte bakın, dinsiz bunlar” diye propaganda başlayacaktı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu siyasetin miadı o kadar doldu ki, iktidar bile zaman zaman kullanmaya çalıştığında elinde patlıyor artık.
Belki klasik yöntemlerden ziyade bir beyin fırtınası yapılabilir. Ama o da zahmetli bir iş esasen. Hoş, kendisini ortaya çıkaran paradigmayı uzun yıllar önce tüketmiş, felsefi altyapısı zayıf ve devlet gücüyle koltuğuna sarılan bir çevre için bu zahmeti çekmek ne derece mümkün? Benim için büyük bir soru işareti.
Ezcümle siyaset devlet gücüyle milletten uzaklaştıkça seçkinlerin kendi aralarında döndürdüğü bir organizasyona dönüşüyor. Türkiye’nin somut hiçbir sorununa çözüm getirmeyen kısır tartışmalar uzayıp gidiyor.































Yorum Yazın