Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” söylemi yeni değil. Bu başlık altında daha önce de çeşitli denemeler yapıldı; ancak hiçbir zaman kalıcı, kurumsal ve toplumsal karşılığı olan bir sonuca ulaşılamadı. 2024 yılıyla birlikte ise bu söylem yeniden dolaşıma sokuldu. Devlet Bahçeli’nin çıkışlarıyla yeni bir sürecin başladığı ilan edildi. “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu ve kamuoyu, komisyonu tüm detaylarıyla yakından takip etmeye başladı.
Terörsüz bir Türkiye fikri, elbette herkes için ortak ve tartışmasız bir hedef. Ancak siyasette hedeflerin kendisi kadar, hangi bağlamda ve ne amaçla dillendirildiği de belirleyicidir. Bugün yaşanan tartışma tam olarak burada başlıyor. Çünkü “Terörsüz Türkiye” söylemi, son dönemde atılan adımlara bakıldığında; içi doldurulmuş bir çözüm programından çok, zamanlaması ve kullanım biçimiyle bir siyasi araç izlenimi yaratıyor.
İktidar cephesinin sürece yaklaşımı bu açıdan dikkat çekici. Söylem yüksek sesle sahiplenilmiyor; siyasal sonuçlar geriden izlenerek, toplumun vereceği tepkiler ölçülüyor. Ne açık bir yol haritası var ne de güçlü bir siyasal sorumluluk üstlenme iradesi. Bu durum bir eksiklikten çok, bilinçli bir tercihe işaret ediyor. Çünkü burada hedeflenen şey, bir sorunu çözmekten ziyade, o sorunun seçim dengeleri üzerindeki etkisini yönetmek.
Bu noktadan sonra mesele güvenlik ya da barış başlığı olmaktan çıkıyor ve açık biçimde seçim matematiği alanına giriyor. İktidar açısından asıl sorun, Kürt meselesinin varlığı değil; bu meselenin tek merkezli, güçlü ve pazarlık edilemeyen bir siyasal temsil üretmesi. Güçlü bir merkez, kontrol edilmesi zor bir aktör demektir. Dağınık yapı ise daha kolay yönetilebilir.
Uzun süredir Kürt siyasetinin ana gövdesini oluşturan DEM Parti, tam da bu nedenle denklemin merkezinde yer alıyor. Farklı eğilimleri bünyesinde barındırmasına rağmen tek parça bir temsil iddiası taşıyan bu yapı, iktidar açısından bir muhataptan çok bir risk olarak görülüyor. Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu bütünlüğün korunmasındansa, parçalanmasının seçim matematiği açısından daha işlevsel bulunduğunu düşündürüyor.
Bu çerçevede Selahattin Demirtaş üzerinden yapılan siyasi çıkışlar da rastlantısal değil. Bahçeli’nin son dönemde Demirtaş’ın özgürlüğüne dair yaptığı çağrılar, hem bir gözdağı hem de bu parçalı yapının belirli bir kesimine verilmiş kontrollü mesajlar olarak okunabilir.
Demirtaş; gençler, kadınlar ve liberal seçmenler için güçlü bir temsil figürü. Özellikle kentte yaşayan ve batı illerindeki Kürt seçmen açısından hâlâ en güçlü muhataplardan biri. DEM Parti içindeyken ayrımcılığı minimize eden, özgürlükçü dili ve modern temsil anlayışı, bu kesimler için belirleyici oldu. Bu tabanı, Kürt seçmenin neredeyse yarısına yakın bir kesimi olarak değerlendirmek mümkün.
Aynı dönemde Mesut Barzani isminin yeniden dolaşıma girmesi de bu matematiğin tamamlayıcı bir parçası. İktidar çevrelerinden isimlerle Barzani’nin aynı karede yer aldığı düğün görüntüleri, sembollerin siyasette ne kadar bilinçli kullanıldığını bilenler için yeterince anlamlı. Türkiye siyasetinde fotoğraflar, çoğu zaman uzun açıklamalardan daha fazlasını anlatır.
Barzani çizgisi, ideolojik olarak iktidara daha yakın; muhafazakâr, aşiret bağları güçlü ve sistemle çatışma potansiyeli düşük bir Kürt damarı temsil ediyor. Bu yönüyle Kürt siyasetinin tek merkezli yapısına karşı daha “uyumlu” bir alternatif olarak işlev görebilir. Bu hat güçlendikçe Kürt oyları bölünür; bölündükçe de tek başına belirleyici olmaktan çıkar.
Ancak burada çoğu zaman gözden kaçırılan önemli bir nokta var: Kürt seçmen edilgen ya da kolay yönlendirilebilir bir kitle değil. Aksine, siyasal hafızası güçlü, yaşananları yakından takip eden ve oy tercihlerini çoğu zaman bilinçli, taktiksel ve rasyonel hesaplarla belirleyen bir seçmen profiline sahip. Bu nedenle Kürt oylarının bölünmesi, otomatik olarak iktidara yönelen bir destek anlamına gelmiyor. Çoğu durumda bu seçmen, kendisini temsil etmediğini düşündüğü yapılara oy vermek yerine sandık dışı kalmayı ya da yeni arayışlara yönelmeyi tercih ediyor.
Bu stratejinin etkisi yalnızca Kürt siyasetiyle sınırlı değil. Aynı zamanda muhalefetin genel dengelerini de doğrudan etkiliyor. Kürt seçmenin önemli bir kısmı, özellikle büyükşehirlerde Cumhuriyet Halk Partisi’ye ideolojik yakınlıktan çok, taktiksel gerekçelerle oy veriyor. Kürt siyasetindeki parçalanma, bu seçmenin sandığa gitme motivasyonunu zayıflatıyor. Bu oyların büyük kısmı iktidara yönelmiyor; ancak muhalefetin toplam gücünü aşağı çekiyor. İktidar açısından bu da yeterli bir kazanım olarak düşünülebilir.
Ortaya çıkan tablo net: “Terörsüz Türkiye” söylemi, bir çözüm projesinden çok, kontrollü bir siyasal muhalefet yeniden dizaynı aracına dönüşmüş durumda. Amaç toplumsal barıştan ziyade, sandık sonuçlarını daha öngörülebilir hale getirmek.
Ve bütün bu sürecin sonunda Kürt siyaseti için geriye tek bir soru kalıyor:
Gerçekten hepimiz bir miyiz, yoksa “birimiz” yalnızca biriniz bizim için olsun diye mi inşa ediliyor?






























Yorum Yazın