Türkiye’de en yaygın düşülen hatalardan birisi, ifade özgürlüğüne saygı duymakla, saygı duyulan inanç, düşünce, fikir, kanı, soyut kavramı soğukkanlılıkla ele alamamak arasındaki ince sınırın çekilememesi. Ya da sanırım öyle. Emin değilim.
Karekök iki, melekler, demokrasi, tiranlık, Pisagor teorisi, kuantum mekaniği, faşizm, Marksizm, tüm bunlar; hepsinin ortak noktası neler?
Soyut kavramlar olması değil mi? Bir tiranlık ne kadar kötü olursa olsun, eylem ve sonuçları ne kadar zalimce olursa olsun, tiranlığın ne olduğuna dair tanımı elle tutamıyoruz. Ha keza meleklerin ne kadar yüce ve nurdan varlıklar olduğuna inanırsanız inanın fark etmiyor; onları da göremiyoruz. Hiçbiri ecnebice deyimle tangible yani somut değiller.
Ancak yine de soyut kavramlar arasında bir hiyerarşi kurabiliyoruz. Mantıklı bir neden sonuç ilişkisi kurabileceğimiz yani “a, b ise b de c ise tüm c’ler a’dır” diyebileceğimiz kimi soyutlamalar, açıklanıp süreçleri takip edilebildiği sürece -hele de gözlemlenebilen dünyaya uyarlandığı sürece- daha öne çıkıyor. Karekök iki, Pisagor teorisi, pi sayısı, kuantum mekaniği gibi.
Ya da benzerini usturuplu felsefi teoriler için söyleyebiliriz; Descartes’ın cini, Zenon paradoksu, Kant’ın dikotomileri, Rawls’un hukuk teorisi gibi. Örnekler çoğaltılabilir. Bundaki fark ise bilimsel teorilerin tersine adam akıllı düşünülmüş olsa da tartışmalı olmalarıdır. Çünkü felsefe bunları tartışmaktan geri duramaz.
Ancak benzerini diğer soyutlamalar için düşünmek zor. Adaletin matematiksel bir temeli olduğuna inanıyoruz; ya da böyle olduğunu düşünmek için ciddi sebeplerimiz var. Rasyonel sebepler bunlar. Ve bu sebeple de adaletli olmanın önemli olduğunu düşünüyoruz ancak yine de bazılarına diğerlerine göre daha adil davranılmasına engel olmak bu şerait altında mümkün görünmüyor.
Ancak bir şey dikkatinizi çekmiştir. Ucu bize dokunmadığı sürece uzay-zaman, atomlar, dış uzaydaki nesneler ile ilgili teorilerimizde sorun yok. Oysaki adaletin rasyonel bir temeli olduğunuzu düşündüğünüzde, aynısını “bizim” pratiklerimizde de aramamız gerektiği gözden kaçmıyor. İşin karıştığı yer biz insanların dünyasında burada ve şimdi olanda yaptığımız eylemlerin felsefi bileti kesildiği zaman karışıyor.
Düşünceler tarihinin önemli dönüm noktalarına baktığımızda da bu garip kesişmeyi görüyoruz. Hans Glock’un Analitik Felsefe Nedir? Eserinde çok güzel anlattığı gibi, felsefe tarihinin en parlak görüşleri ve “beyin yakan” görüşleri hiç de “demokratik ve özgür” ortamlarda yeşermemiştir. Analitik felsefenin en büyük zihinleri, Avusturya-Macaristan imparatorluğunun en despot zamanlarında ortaya çıkmıştır. Kant ve Hegel’den, Spinoza’dan, Sokrates’ten bahsetmiyoruz bile.
Burada düşünceler tarihi ve medeniyetler tarihi arasındaki kesişmeye girecek yerimiz yok. Varmak istediğimiz nokta fikirlerin ortaya çıkmasının gerçekten kolay olmaması. Wittgenstein’ın meşhur Tractatus-Logico Philosophicus eserinin İkinci Dünya Savaşı cephesinde yazılması değil sadece demek istediğim. Fikir ve kanı arasındaki fark.
Türkiye’de kimse bunu pek fark etmiyor. Bunu ben biliyorum kimse bilmiyor anlamında demiyorum. Ben de dahil pek çok kişi günlük konuşmada “kanı” ileri sürüyoruz. Bir haber duyuyoruz; genç bir çocuk sokakta öldürülüyor. Akla göçmenlerden, yeni nesil başı boş ve eğitimsiz kitlelere kadar pek çok ihtimal geliyor. İnsan aklı çalışmak zorunda; buna bir açıklama arıyor; bu ya bu eğitimsiz kitlelerin (sanırım şimdi bunlara argoda “hırt” deniyor) ya da göçmenlerin işi olduğu fikri arasında açıklamalara gidiyoruz.
Açıklamanın kökenine daha gidemeden başka bir haber daha geliyor; bu sefer bir dolandırıcı çetesi öğreniyoruz. Olaylar; onları birbirine bağlayacak düşünce aralığını bize tanıyamayacak kadar hızlı gelişiyor (ya da biz onları o hızda öğreniyoruz) ve dolayısıyla onları birbirine bağlayarak daha geniş bir çerçeve çıkarma ihtimalimiz olmadan bir kanı öğreniyoruz. “Memleket çökmüş.” “Toplumsal çöküş var.” “Bu ülke bitmiş”. Belki bu kanılar doğru, belki de yanlış. Sorun değil.
Sorun tüm bunların şuradan buradan toplanmış, yarım yamalak girdilerle üzerinde düşünülmeden elde edilmesi. Çünkü kendimize kalamıyoruz. “Her konuda fikrimiz var” deniyor ya işte o hesap. Ancak sorun bunların fikir olmaması. Ta Platon’un 2500 sene önce işaret ettiği fikir (eidos, nazariye) ile kanı (doxa) arasındaki farkta gösterdiği gibi. Bunların hiçbiri bir yere varmıyor. Oysaki fikirler genelde hesap verilebilir şeyler, kanılar öyle değil. Fikirler yanlışlanabiliyor.
Sonra da kendimize soruyoruz. Ülkede neden tartışma kültürü yok? Neden linç kültürü var? Belki bu sosyal medyanın giderek toksik bir hal alması ile sadece Türkiye’de değil dünyada da arttı. Ancak şimdi konu Türkiye. Türkiye’de bu olmuyor, olamıyor. Çünkü çürütülmesi, geriye doğru takip edilmesi imkânsız kanılar ileri sürüyoruz. Ve bu kanılar üzerinden tartışıyoruz. Bu sadece “avam”ın karşılaştığı bir şey değil. Okumuş yazmış insanların sosyal medya ve TV kanallarındaki konuştukları şeylerin hatırı sayılır bir kısmının anlamsız olmasının sebebi de bu.
Daha tartışılabilir, hesap verilebilir fikirlere ve üstelik “inanç” meselesine gelmedik dikkat ederseniz. İşte insanlarımız tüm bunların dokunulmaz olduğuna bir şekilde inandırılıyor. Hangi kesimden olursa olsunlar herkes kendi fikir ve inancına bir saygı bekliyor.
Ben dünya düşünce tarihini, bilim, medeniyet ve felsefe tarihini okuduğumda dünyada eğer birileri bir adım atmışsa bu adımların düşünceye saygıyla olmadığını görüyorum. Aristoteles, Platon’a saygıyla hareket etse, Kopernik de Aristoteles’e saygıyla hareket etse bu bilimsel ve felsefi gelişmeler, zihnimizin ufuklarının açılması söz konusu olabilir miydi? Saygı derken bu kişilere yönelik saygıdan değil, düşüncelere yönelik saygıdan bahsediyorum.
Karekök ikiye saygı duymazsınız. Demokrasiye, faşizme, saygı duymazsınız. Meleklere, tanrılara da öyle. Onlara inanan kişilerin inanç hürriyetlerine -bunlar başkalarının haklarını çiğnemediği ölçüde- saygı duyabilirsiniz. Ne ilgisi var? diye sorabilirsiniz. Rasyonel sayılara koşulsuz bir şekilde inanan Pisagor’un müritlerinin karekök ikinin irrasyonel bir sayı olduğunu gösteren birini boğduğu iddiası düşünülünce-belki doğru bir iddia değildir ancak iddianın kökeni böyle şeylerin bile inanç konusu yapılabildiğini düşündürür- dediğim daha iyi anlaşılacaktır.
Hiçbir iktidar merci, hiçbir dinsel kavram, hiçbir fikrin eleştiriden azade değildir diyerek özetlenen o Aydınlanmacı görüşün bu ayrımlar anlaşılmaksızın karikatürize edilerek özetlendiğini düşünüyorum. Başka bir görüşe saygı duyulmaz, ceket iliklenmez. Sehven Voltaire’e atfedilen ve o klişe ve kabak tadı veren söz; “fikrinize katılmıyorum ancak ölene kadar savunacağım” vecizesi nasıl da grotesk bir hale gelmiştir. Tam da bu söz sayesinde bugün herkes akla hayale gelmeyecek batıl inançları, komplo teorilerini, saçmalıkları büyük bir gururla savunabilmektedir.
Bir de buna politik doğruculuğun şaşmaz hiper moralizasyonunu da ekleyin. Sizden alası yoktur. Eğer black lives matter ise bir metro vagonunda birini öldüren siyahi adamın kesin ırkı sebebiyle zulme uğramıştır, dolayısıyla metroda o zavallı kadıncağızı öldürmüştür diyebilirsiniz. Ahmet Minguzzi’yi öldüren sözde zavallılar da öyle diyerek kendinizi kandırabilirsiniz. IŞİD için öfkeli bir avuç genç de diyebilirsiniz. Herkes haklıdır. Neden? Çünkü artık eylemde değil düşüncede herkes istediğini savunmakta özgürdür.
Artık bu tür kanılar, saçmalıkları söylemek düşünceyi ifade özgürlüğüdür. Tersi değil. İktidarların ve sermayelerin yapılarını oynatmadığı sürece bunları söyleyebilirsiniz. Eskiden de böyleydi bu arada. Ancak bu yapıların meyli değişti. Şimdi onların yöneldiği yere eleştiri oku atmamak gerekir. Değilse felsefi nostalji yapıp “eskiden daha iyiydi” demenin anlamı yok. Güneşin altında yeni bir şey yok.
Dolayısıyla ahlak bozuldu, post-truth falan demenin anlamı yok. Zaten truth kimsenin umurunda değildi, yine değil.
Nasıl bir akıl yamulması olduğunu anlatabilmişimdir umarımdır. Buna tutulma diyemeyiz. Tutulma Horkheimer-Adorno döneminde kaldı (bu felsefi nostaljiyle anlattığım şeyle çelişen bir şey değil, dediğim gibi kurumların yönelimi değişti). Şimdi gerçeğin arkasına saklananların yalancı güneşi doğuyor ve o sözde muzaffer güneşin (sol invictus) mabutları her yerde. Musk’ıyla, Bezos’uyla, alt-right’ıyla, Disney’iyle, Türkiye parti devletiyle, büyük bir şevkle biat ve minnetinizi beklerler.
Ha, biat etmiyor musunuz? Hazır olun. O güzel ve haklı fikirleriniz ciddiye alınmadan sefalet içinde öleceksiniz.
Tüm bunlardan daha üzücüsü ne biliyor musunuz? Megadeth’in son albümü Megadeth ile thrash metal sahnesine veda etmesi. Nostalji işte. Gerçek nostalji.
Bununla birlikte Kreator’un son albümü Satanic Anarchy çok güzel. Dinleyin.






























Yorum Yazın