Uzun zamandır kaleme almak istediğim özel bir isim var. Özel mi, değil mi; bunu okurken siz karar verin. Çünkü bazen bir siyasetçi, tek başına bir zihniyeti temsil eder. Bazen de kurulan tek bir cümle, siyasetin topluma hangi yerden baktığını açık eder. AK Parti Milletvekili Hasan Ufuk Çakır’ın emekli maaşlarıyla ilgili sözleri, tam olarak böyle bir eşiğe işaret ediyor.
Emeklilerin geçinemediğini dile getirmesi karşısında kurulan “İsviçre’de yaşamıyorsun” cümlesi, basit bir benzetme ya da sert bir üslup değildir. Bu ifade, yoksulluğu doğal, talepleri ise haddini aşan bir davranış gibi gösteren siyasal bir bakışın ürünüdür. Burada mesele yalnızca ekonomik gerçeklerin inkârı değil; bu gerçekleri dile getirenlerin konumlandırılış biçimidir. Emekli, yurttaş olmaktan çıkarılıp, şikâyet eden bir kalabalığa indirgenmektedir.
Bu dil, siyasetin temsil iddiasıyla doğrudan çelişir. Milletvekilliği, toplumun sorunlarını anlamak ve çözüm üretmek için verilen bir yetkidir. Ancak yukarıdan konuşan, küçümseyen ve talebi ayıplayan bir dil, bu yetkinin nasıl kullanıldığını da ele verir. Emeklinin geçinemediğini söylemesi “gerçekçilikten kopmak” olarak sunulurken, onu küçümsemek “aklıselim” gibi pazarlanmaktadır. Bu, siyasetle halk arasındaki mesafenin ne kadar açıldığını gösteren net bir işarettir.
Hasan Ufuk Çakır’ın siyasal geçmişi bu noktada tesadüf değildir. CHP’den AK Parti’ye geçişi ve ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’a asker selamı vermesi, Türkiye siyasetinde ilke yerine sadakatin nasıl merkezî bir konuma yerleştiğini sembolik olarak gösterir. Bu geçişin kendisinden ziyade, sonrasında kurulan dil önemlidir. Çünkü bu dil, yukarıya sadakati, aşağıya ise tahammülsüzlüğü işaret etmektedir.
Emekli maaşı tartışmalarının “ülkenin şartları”, “jeopolitik riskler” ya da “milli güvenlik” gibi gerekçelerle bastırılması, sosyal politikaların nasıl askıya alındığını da gösterir. Ekonomik talepler, bir anda politik tehdit kategorisine sokulur. Böylece yurttaşın yaşam hakkı, soyut ve sürekli ertelenen gerekçelerle geri plana itilir. Siyaset, çözüm üretmek yerine sabrı yüceltir; sabredemeyeni ise suçlu ilan eder.
Bu yaklaşım, sosyal devlet anlayışının fiilen terk edildiğini gösterir. Sosyal devlet, yurttaşına “şartlar böyle” demez; şartları değiştirmeyi hedefler. Emekliye yukarıdan bakan siyaset ise hak kavramını lütfa dönüştürür. Hak talep eden yurttaş, minnet beklenmesi gereken bir konuma itilmek istenir. Bu, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda ahlaki bir kırılmadır.
Buradaki sorun bireysel bir açıklamadan ibaret değildir. Bu, sistematik bir siyaset dilidir. Yoksulluğu yöneten, eşitsizliği kalıcılaştıran ve talepleri bastırmayı tercih eden bir dil. Bu dil yalnızca emeklileri hedef almaz; işçiyi, genci, kadını ve toplumun tüm kırılgan kesimlerini kapsar. Çünkü yukarıdan konuşan siyaset, aşağıdakileri susturarak var olur.
Hasan Ufuk Çakır örneği bu nedenle önemlidir. Bu örnek, siyasetin halkla kurduğu ilişkinin geldiği noktayı görünür kılar. Siyaset, temsil ettiği insanlara yukarıdan baktığında, meşruiyetini de aşındırır. Emeklinin geçim derdini küçümseyen bir siyaset, yarın başka bir toplumsal talebi de aynı yerden bastıracaktır. Bu bir istisna değil, sürekliliktir.
Bugün emeklilerin yaşadığı sorunlar yalnızca rakamlarla ölçülemez. Bu sorunlar, siyasetin hangi sınıfları duyduğunu, hangilerini görmezden geldiğini gösterir. Küçümseyici dil normalleştirildikçe, toplumsal kopuş derinleşir. Siyaset çözüm üretmekten uzaklaştıkça, temsil krizini büyütür.
Sonuç olarak mesele Hasan Ufuk Çakır’ın ne söylediğinden ibaret değildir. Mesele, bu sözlerin rahatça kurulabildiği, savunulabildiği ve hatta alkışlanabildiği bir siyasal iklimdir. Emeklinin geçinemediğini dile getirmesinin ayıp sayıldığı, buna karşılık onu küçümsemenin “gerçekçilik” olarak sunulduğu bir düzen. Böyle bir düzende siyaset, halkı temsil etmez; halkı hizaya sokmaya çalışır.
Ve bugün sorulması gereken asıl soru şudur: Emekliye yukarıdan bakan bu siyaset, gerçekten kimi temsil etmektedir?

































Yorum Yazın