Neoliberal teorilerin iddia ettiğinin aksine, 20. yüzyılın büyük teknolojik sıçramaları her zaman devlet desteğine ihtiyaç duydu. Doğrudan yatırımlar, kamu bütçesinden sağlanan teşvikler ve garantiler olmaksızın ne nükleer enerjideki atılımlar ne uzay çalışmaları ne de internet devrimi mümkün olabilirdi. Büyük birer girişimcilik başarısı olarak sunulan şirket hikayelerinin arka planında her zaman güçlü bir kamu desteği oldu. Örneğin Apple’ın işlemci ve dokunmatik ekran gibi teknolojilerinin ve Siri’nin geliştirilmesinde DARPA ve diğer ABD kamu fon ve programlarından yararlanıldı. İlk ortaya çıktığı dönemde Google, ABD Ulusal Bilim Vakfı hibeleriyle finanse ediliyordu. SpaceX ise halen büyük oranda kamudan alacağı ihalelere bağlı olmayı sürdürüyor.
Bugüne değin bu trendin en büyük istisnası ise yapay zekâ teknolojileri oldu. Bu alandaki gelişmeler ChatGpt 1.0 gibi daha basit dil modellerinden çok-kipli modellere doğru hızla ilerlerken devlet desteğinden hemen hiç yararlanmadılar. Zira Ar-Ge çalışmaları için ihtiyaç duydukları milyarlarca dolarlık yatırımı serbest piyasadaki finansman yöntemleri ile temin edebiliyorlardı. Ancak görünen o ki bu trendin yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Söz konusu teknolojiler küresel ölçekte yayıldıkça, gelişimlerini ilerletmek için kamuya duydukları ihtiyaç da daha belirgin hale geliyor. Şirketler, yeni atılımlar yapabilmek ve inovatif güçlerini koruyabilmek için belli alanlarda devlet desteğine giderek daha muhtaç gibi görünüyor. Bu alanların en öne çıkan üç tanesi şunlar:
- Veri merkezleri için ucuz ve bol enerji tedariği,
- Global ölçekte yetkin insan gücünün sağlanması,
- Küresel fikri hırsızlık çabalarına karşı güvence.
Saydığım başlıklardan ilki, yapay zekâ algoritmalarının üzerinde çalıştığı donanımların işlem kapasitesinin, algoritmaların artan potansiyelinin gerisinde kalması ile ilgili. Aradaki makasın kapatılması giderek daha büyük veri merkezlerinin kurulması ile mümkün. Bu da her geçen gün daha çok enerji ihtiyacı ve daha yüklü bir girdi maliyeti demek. Dolayısıyla bu teknolojilerinin gelişimini sürdürmesi için kamu desteğiyle temin edilecek enerji kaynaklarına ihtiyaç var.
İkinci önemli konu nitelikli iş gücü. Yapay zekâ devrimi ile kitlesel bir işsizlik tehlikesinin ufukta göründüğü doğru. Ancak toplam işgücü talebini azaltması beklenen bu teknolojiler, aynı zamanda alanında uzman az sayıda insana olan talebi giderek arttırıyor. Dolayısıyla hem var olan hem de yeni kurulacak yapay zekâ girişimleri, bu görece az sayıda uzmana sahip olabilmek için sert bir rekabete girmek zorundalar. Belirli ülke ve bölgeler de, sundukları sosyal, siyasal ve ekonomik imkanlarla bu insan gücünü kendilerinde toplayabildikleri ölçüde yapay zekâ teknolojilerinin gelişimini sürdüreceği birer merkez olmaya aday olacaklar.
Son kritik nokta ise fikri mülkiyetin korunması meselesi. Özellikle Çin menşeili Deepseek’in ChatGPT ile yarışacak kapasitede bir büyük dil modelini kısa bir sürede geliştirmesi sonrasında, ileride yapılacak Ar-Ge yatırımları neticesinde ortaya çıkacak fikri ürünlerin küresel çapta korunması meselesi önemli bir hassasiyete dönüşmeye başladı. Böyle bir güvenlik mekanizmasının gerektirdiği teknik, hukuki ve diplomatik yeterliliği ancak güçlü devletlerin sağlayabileceği açık. Dolayısıyla özellikle başat ülkeler, önümüzdeki dönemde enerji ve iş gücünün yanısıra böyle bir güvenlik altyapısı da sağlayarak yapay zekâ teknolojilerinin merkezi olma konusunda yarışacaklar.
Elbette devletlerin bu destekleri karşılıksız olmayacak. Kamunun da bu yeni teknolojilerden beklentisi büyük. Devletler savunma teknolojilerinde ve bürokratik işleyişin etkinleştirilmesi konusunda bu teknolojilerden yararlanmayı umuyor. Ayrıca ekonominin genel verimlilik artışı ile birlikte yapay zekâ sonrası beklenen işsizlik dalgasının göğüslenmesi konusunda bir beklentileri var. Devletler arasında bu bağlamdaki rekabet tam olarak sıfır toplamlı değil. Ancak herkesin süreçten eşit birer kazanan olarak çıkmayacağı da açık. Bu durumda başta ABD, Çin ve AB olmak üzere, devletlerin birbirleri ile yarış içine girmeleri kaçınılmaz görünüyor. Bu yarışın kazananı yukarıda saydığım üç başlıkta sundukları ile sağlıklı bir özel sektör-kamu işbirliği yaratan ve gerçek bir inovasyon ekosistemi ortaya koyan ülkeler olacak. Türkiye olarak bizim de yüksek katma değerli bir ekonomi yaratmak için bu yarışta kendimize bir yer edinmemiş şart. Özellikle bu teknolojilerin geliştirilmesi üzerine çalışan şirket ve girişimlerin ülkemize yatırımını teşvik ederek bunlarla yeni iş birliği yolları aramamız gerekiyor.

























Yorum Yazın