A4, simgedir; “kitabına uydurmak” der halkımız. Hatta bu ülkenin başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı makamına çıkardığı Özal, “benim memurum işini bilir” demesi de bundandır.
Merak ederseniz, hızla dışlanırsınız. Daha dün sürüm sürüm sürünürken, birden bire, Allah’ın, “yürü ya kulum” dediği birindeki bu değişimin nasıl olduğunu sorarsanız, “kurcalama orasını, nasıl yaptıysa yaptı” denir. “Üzümünü ye, bağını sorma” ikliminin hüküm sürdüğü ortamlarda, olmadık başarı öykülerine özendirilir çocuklarımız.
“Amaca giden her yol mubahtır” tezi, Makyavel’in doğduğu ülkeden daha çok buralarda rağbet görür. Vicdanın kamusal bekçiliği kale bile alınmaz. İtiraz eden ise sevilmez.
Kamusal vicdanın itiraz gerekçesini ortadan kaldırmak için de işler A4 üzerinden mevzuata uygun hale getirilir.
Memleketin hali malum; bize düşen bu haksız, hukuksuz düzene karşı örgütlenip mücadele etmek. Mücadelenin insani bir gelecek inşa edebilmesi için tarihsel tecrübelerin ışığında yürütülmesi gerekiyor.
Geleceği görmek için sık sık tarihe baktığım olur benim de… Halil Cibran okuyorum bu aralar. Açlıktan bedeni zayıf düşmüş genç bir adamın sefalet içindeki halini anlattığı bir öykü ilişti gözüme.
KÖHNEMİŞ DÜNYANIN KÖTÜLÜKTEN BESLENEN DÜZENİNE KARŞI…
Bütün çabasına rağmen kentte kendisine verilecek bir iş bulamadığı ve dolayısıyla aç karnını doyuramadığı için sefalete mahkûm olan genç, umudunu kesip, kendini kentin dışına atmış. İlk bulduğu ağacın altına oturup, önce soluklanmış.
Sonra sitem etmiş Tanrısına.
“Ey Tanrım” demiş, “iş istedim, beni geri çevirdiler. Okula gittim, almadılar. Çaresizce sadaka vermeleri için el açtım, güçlü kuvvetli biri, tembellik yapmasın, çalışsın dediler. Senin iradenle geldim bu dünyaya ama öyle bir hayat yaşıyorum ki bu dünya, biçtiğin ömürden önce beni sana geri göndermek istiyor.”
Ardından kendisini bu duruma düşüren köhnemiş dünyanın kötülükten beslenen düzeninden umudunu kesmiş; ifadesi de, bakışı da değişmiş bu köhne düzene karşı. Gözüne ağacın dallarından biri ilişmiş; doğrulup o dalı koparmış ve kente doğru avazı çıktığı kadar bağırmış.
Şöyle demiş:
“Yaşamak için ekmek istedim sizden, reddettiniz. Sevgi ve merhamet adına yalvardım, insanlık, kulak vermedi feryadıma. Şimdi kötülüğünüze kötülükle karşılık vereceğim ve istediğimi kendi gücümle elde edeceğim.”
Düzen, kendisine direnen birini daha teslim almış; o artık düzene benzemiş, ruhsuz birine dönmüştü. Yıllar geçtikçe ruhunu teslim alan katillik ve soygunculuk, akıl almaz bir servet edinmesine yol açmış; güç sahibi olanların arasında korkunun beslediği bir saygınlık kazanmıştı. Herkes onu takdir etme yarışına girmiş; hırsızlar ona imrenmiş ve onun gibi olmak için benzer yolları denemişler.
AĞACA BAKAN KEÇİNİN DALA ÇIKAN OĞLAĞI OLUR
Böyle der atalarımız; orada da öyle olmuş.
Teşbihte hata olmaz; o ülkenin “keçisi” emir(hükümdar), “oğlağı” da, insanlığa yabancılaşan bu genç olmuş. Zenginliği, emirin de dikkatini çekmiş olmalı ki onu vali yapmış. Ne de olsa “ağaca bakan keçinin dala çıkan oğlağı olurmuş”.
Böylece vali olarak atanıp, kamunun gücünü kullanma olanağına da erişmiş, bir zamanlar içinde merhamet ve vicdan olan o kişi. Vali olduğu kentin, kendisini aç susuz bırakan kent olduğunu da hatırlatalım. Böylece onun hırsızlığı, arsızlığı yasal hale gelmişti.
Öyle ki uyguladığı baskı, kamu otoritesinden destek bulmuş; güçsüz insanları ezmek onun için olağan hale gelmişti. O zamanlar troll orduları yokmuş ama bütün bu yaptığı bencilliklere rağmen bindirilmiş kıtalar tarafından yerli yersiz kendisini övdürecek bir düzen de kurmuş elbette.
Biz biliriz, “bir çocuktan bir katil yaratan düzeni”. O zaman da, o köhnemişlik hüküm sürüyormuş demek ki…
Düşünün, sadece gündelik hayatını sürdürmek ve barış içinde yaşamak isteyen biri, o köhne düzenin çarkları arasında insanlık düşmanı bir katil, kendi servetine servet katmaktan başka bir şey düşünmeyen bir bencil çıkarmıştı.
Neden?
Çünkü bugün kapitalizmle özdeşleştiğini gördüğümüz bencillik, insanlık aleminin en güçlü damarı olan diğerkamlığı platformdan itmişti. Diğerkamlık ve vicdan dışlanınca nelerin olabileceğini, kamunun gücünü kendilerine teslim ettiğimiz insanların, nasıl da insanlığa yabancılaştığını görüyoruz. O yabancılaşmayı kendilerine kalkan yaparak, kamunun gücünü, kamunun üstünde kullanarak, kendilerine güç, otorite ve kazanç kapısına dönüştürecek cesareti bulabiliyorlar.
BU BOZUK DÜZENİ DEĞİŞTİRMEK BİZİM ELİMİZDE
Nereden mi geldim buralara?
Tam 34 yıl çalıştım kamuda. İlk üç buçuk yılı hariç, hep üst düzey idari görevler üstlendim. Doğal olarak, üstlendiğim görevlerin ücret ve maaşları da üst düzey oldu. “Ne kadar acaba?” diye merak eden olursa genel müdür maaşından az biraz düşük, müfettiş maaşından az biraz yüksek diyelim.
Hekimlik değilse de hakimlik ve savcılık gibi özel konumlanan kadroların maaşlarıysa bir miktar daha dolgun oluyor ama öyle İngiltere’deki gibi kendi maaşını, kendisinin belirlemesine olanak verecek kadar sınırsız değil.
Malum, nasıl mülk edinildiği tartışmalarının yapıldığı günlerden geçiyoruz. Merak ettim; bugüne dek aldığım maaşa hiç dokunmasam, ne kadar birikimim olurdu acaba? Emekli olmadan önceki son maaşı baz alarak hesap yaptığımda gördüm ki hepi topu 36 milyon TL olurmuş. Onunla da bugünkü ölçülerle Ankara’nın Çayyolu, Yaşamkent yahut İncek semtlerinde bağımsız bir ev alınamıyor. Olsa olsa mütevazı ölçülere sahip bir buçuk daire alınabilir.
Düşünün, bir ömür, hiçbir şey yemeden içmeden, sahip olabileceğiniz mülk bu kadar…
Maaşa dokunmadan yaşanabilir mi?
Yaşanmaz!
Maaşa dokunmadan yaşanamayacağına göre geriye kamunun verdiği gücü, kamuya karşı kullanarak, haksız yere mülk edinmek kalıyor.
Vergilerini doğru dürüst ödeseler, işi gücü ticaret olanların dahi söz konusu pahalı semtlerde mülk edinmekte zorlanacakları açıkken, maaşı ne kadar yüksek olursa olsun, nihayetinde sabit ücretli birilerinin bu semtlerde, kooperatif yöntemi dışında mülk sahibi olmalarının kaynağı bu bozuk düzendir.
Ve bu bozuk düzenin değiştirmek; katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir bir düzen kurmak bizim elimizdedir.
Tek şartı, Nazım’ın dizeleştirdiği gibi, “yağmur, çamur, yaz kış, uykuda uyanık, takılıp düşünün peşine yürümek”tir.
Yürüyelim o halde!































Yorum Yazın