Türkiye Cumhuriyeti, anayasal düzenlemeleriyle demokratik bir rejim olarak tanımlanmıştır. Ancak, bu tanımın pratikteki karşılığı, uzun yıllardır siyasi tartışmaların odağında yer almaktadır. Demokrasi, yalnızca kâğıt üzerindeki ilkelerden ibaret kaldığında, toplumsal uyum ve siyasal istikrar açısından ciddi riskler doğurmaktadır. Özellikle muhalefet unsurlarına yönelik sistematik kısıtlamalar, demokratik süreçlerin samimiyetini sorgulatmıştır.
Demokratik gerileme, son yıllarda siyaset bilimi literatürünün en çok tartışılan kavramlarından biri haline gelmiştir. Waldner ve Lust (2018) gibi araştırmacılar, bu süreci, seçimlerin varlığına rağmen özgürlüklerin erozyonu olarak tanımlamıştır. Türkiye'de bu olgu, 2000'lerin başındaki reformist adımlardan sonra belirginleşmiştir. Brookings Enstitüsü'nün raporlarında vurgulandığı üzere, içsel faktörler gibi siyasi kültürün "otoriter lider" yönetimine yatkınlığı ve muhafazakarlaşma, gerilemeyi hızlandırmıştır. Dışsal unsurlar da göz ardı edilmemelidir; Avrupa Birliği'nin üyelik sürecindeki tutarsızlığı, Rusya'nın destekleyici rolüyle birleştiğinde, otoriter eğilimleri teşvik etmiştir.
Literatür; Türkiye'deki gerilemeyi yargı bağımsızlığının zayıflaması, medya sansürü ve sivil toplum baskılarıyla ilişkilendirmektedir. Özellikle Kurdish Peace Institute'un analizleri, Kürt meselesinin bu süreçte katalizör rolü oynadığını belirtmiştir. Bu bağlamda, genel literatürle çelişmeyen bir tez ileri sürülmektedir: Demokrasi, kurumsal çerçevelerin ötesinde, muhalefetin özgürce ifade edilebildiği bir iklim gerektirmektedir. Aksi takdirde, sistem yalnızca otoriter bir kabuk haline dönüşmektedir.
Kâğıt Üzerindeki Güç ve Pratikteki Erozyon
Türkiye'nin anayasal sistemi, demokratik ilkeleri temel almıştır. Ancak, bu ilkelerin uygulanması, son yıllarda ciddi bir erozyon yaşamıştır. Son yıllarda yapılan yorumlarda, bu erozyonun siyasal sistem değişikliğine geçişle hızlandığı vurgulanmıştır. Keza güç yoğunlaşmasının denetim mekanizmalarını zayıflattığı, su götürmez bir gerçekliktir. Son yıllarda yargı ve medya gibi alanların, bağımsızlığını yitirmiş olduğunu vurgulayan yorumlar çerçevesinde; demokrasinin işlevselliği, Türkiye’deki en büyük tartışma konusu olmuştur.
Freedom House gibi kuruluşlar tarafından hazırlanan uluslararası raporlar, Türkiye'yi "kısmen özgür" kategorisinden "özgür olmayan" seviyeye indirmiştir. Bu gerilemenin ekonomik politikalarla bağlantılı olduğu dikkat çekmektedir. Zira Neoliberal yaklaşımlar, sosyal adaletsizliği artırarak, demokratik talepleri bastırmıştır. Sonuç olarak, kurumsal yapı, demokrasiyi desteklemek yerine, otoriter eğilimleri pekiştirmektedir. Ancak demokrasi; yalnızca seçimlerden ibaret olmayan sürekli bir denge dinamizmidir.
Muhalefet, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biri olarak kabul edilmiştir. Ancak, Türkiye'de muhalefete yönelik baskılar, bu unsuru işlevsiz kılmıştır. Özellikle son yıllarda tavan yapan politik kutuplaşma, muhalefetin etkinliğini azaltmıştır. Muhalefetin sesi kısıldığında, demokrasi bir monoloğa dönüşmektedir. Uluslararası gözlemciler, bu eğilimin demokratik gerilemeyi hızlandırdığını vurgulamıştır. Örneğin, Avrupa Parlamentosu raporları, muhalefet figürlerinin karşılaştığı zorlukları belgelemektedir.
Muhalefetin nefes alamadığı iklimlerdeki baskı ortamı, toplumsal uyumu tehdit ederken farklı görüşlerin bastırıldığı bir sistem, zamanla istikrarsızlaşmaktadır. Dolayısıyla muhalefetin özgürlüğü, demokrasinin hayatta kalabilmesi için zorunlu bir esastır.
Demokrasinin Yeniden Yapılanma İhtiyacı
Türkiye'deki demokrasi, kâğıt üzerindeki nominal ilkelerden öteye geçememiştir. Muhalefet baskıları ve Kürt sorunu gibi meseleler, bu gerçeği netleştirmiştir. Literatürdeki genel eğilimle paralel olarak bu erozyonun iç ve dış faktörlerle ilişkili olduğu savunulsa da demokrasi, yalnızca seçimlerle değil, özgür bir tartışma ortamıyla yaşayabilmektedir. Aksi takdirde, sistem otoriter bir yapıya evrilmektedir.































Yorum Yazın