Stoacı düşünürlerin en bilinen önermesi ölüme dairdir: “Ölüm varken biz yokuz, biz varken ölüm yok.” Bireysel yok oluş bu kadar net tarif edilince insan bir an tatmin oluyor. Ama ölüm, yok olan için değil, arkasında kalanlar için anlamlı aslında Bunu anlamak için bazen bir film izlemek gerekir.
Üç kuşak sonra hemen herkes unutulur, mezar taşları bile merak edilmez olur. Yine de ölüm, ölenin yakın çevresinde tam da o zamanlarda yakıcı bir boşluk olarak kalır. O boşluk, çekilmiş bir diş gibidir; dil sürekli orayı yoklar.
Ölüm üzerine yapılmış en iyi dizi, Six Feet Under’dı. Bir cenaze levazımatçısı ailenin hikâyesiydi; bir yanda müşteriler ve yaslı yakınları, öbür yanda bu tuhaf işle hayatlarını sürdüren aile fertleri. Adını mezarın derinliğinden (160 santim = 6 ayak) alan dizi, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşanan Los Angeles’ta geçerdi; ironinin zirvesi.
Bizde de “hiç ölmemek” ya da mümkün olduğunca geç ölmek, estetik kliniklerle Oksijen Gazetesi’nin Longevity sayfalarında aynı anda pazarlanır. Hiç ölmesek iyi mi olurdu sahiden? Tek tanrılı dinlerin öte dünya vaatlerine rağmen, ölmemek ölmeye baskın gibi duruyor .
Tek tanrılı dinlerin öte dünya vaatlerine rağmen, ölmemek ölmeye tercih edilir ilk anda. Diğer yanda Şener Şen’in Eşkıya’sındaki o unutulmaz tarif hâlâ içimizi ısıtır:
“Korkma.
Sadece toprağa gideceksin.
Sonra toprak olacaksın.
Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin.
Oradan özüne ulaşacaksın.
Çiçeğin özüne bir arı konacak.
Belki… belki o arı ben olacağım.”
Mistik sözler herkesi teselli edemez. Çünkü ölüm bilinmez ve kötüdür. Geciktirilmelidir. Kalanlar için bir dostu, eşi, çocuğu kaybetmek kanayan, kapanmayan bir yaradır.
İşte tam bu yere, ölümün kucağına oturan bir film var: Tuesday. (https://www.imdb.com/title/tt14682800/)
(Türkçe dağıtımcı “Ayrılış” diye isim koymuş. Selvi Boylum Al Yazmalım’ı “Doğru Seçim” Anayurt Oteli’ni “Yalnız Adam” diye çevirmek gibi bir şey. Allah ıslah etsin, geçiyorum.)
Tuesday 15 yaşında, hasta bir kız. Ölümün ayak seslerini duyuyor. Annesi deli gibi sevdiği kızının çaresizliğine dayanamıyor; bütün gün parklarda avare dolaşıyor, akşamları pembe yalanlar söylüyor, geçinmek için evdeki eşyaları birer birer satıyor.
Sonra ölüm, dev bir papağan kılığında kapıyı çalıyor. Bu kuş, ölüm dileyenleri sonsuz uykuyla ödüllendiriyor. Kafasında binlerce yıllık ölümlerin yankısı ile konuşacak mecali kalmazken, kapısını çaldığı kız onunla konuşmayı başarıyor, vakit kazanıyor, annesi gelene kadar idamı erteletiyor.
Film boyunca anlıyoruz ki ölüm Stoacıların dediği gibi sadece ölenin yok olması değil. Hayatın anlamı, ölenle kalan arasındaki bağda saklı.
Longevity sayfalarında satılan “sonsuz hayat” ise canlılara verilecek en korkunç ceza gibi duruyor. Ölüm zamanı geldiğinde bir huzur, bir hediye.
Konuyu ilk duyduğumda aklıma hemen en yakın arkadaşım gelmişti – diğer en iyi arkadaşlarım kızmasın. Filmi izleyince anladım ki sanat, hayatın ancak fragmanı. Hayat asıl kendisi.
Yaşam, Eşkıya’nın dediği gibi, bir çiçeğin bedeninden insana, insandan arıya uzanan, kendi sonunu içinde barındıran bir labirent. O labirentte dolaşabilmek en büyük şansımız. Labirentten bizi çıkaran kuş ise düşman değil; kanadıyla huzur getiren bir kurtarıcı.
Kuşun öbür dünyayı tarifi şudur:
“Bıraktığın yankı, miras, hafıza. Kalanlar nasıl yaşıyorsa, aslında öbür dünya odur.”
Ben bu filmi çekseydim adını Tuesday koymazdım.
Adını Canberk koyardım.
Çünkü Tuesday’ın Türkçesi “Ayrılış” değil, benim için Canberk’tir.




























Yorum Yazın