Son dönemlere belediyelere yapılan sistematik operasyonları hukukçular “ikili hukuk”, “düşman hukuku” ya da “hukukla savaş” (lawfare), medya “rant kavgası”, iktidar “yolsuzlukla mücadele”, siyasal muhalefet ise “darbe” olarak tanımlıyor. Medyada devam eden bu tartışmalara bakıldığında henüz herkesin uzlaştığı bir tanıma ulaşılmadığı görülüyor. Sondan başlayacak olursak, toplumda ne iktidarın “hukuksalmış” gibi algılanmasını umduğu “yolsuzlukla mücadele” tanımı, ne de muhalefetin “darbe” tanımı yaygın kabul gördü. “Darbe” tanımı, muhtemelen askeri darbelere alışık bir toplumda yaşadığımızdan, bu müdahalelerin ordu tarafından değil de “siviller tarafından sivillere”, “silahla” değil “hukukla” yapılıyor olması nedeniyle hala tam benimsenmedi. Bu yazıda, bu dönemde yapılan sistematik operasyonların anlamını, diğer yazılarımda olduğu gibi, toplumsal değişme dinamikleri açısından yorumlamaya çalışacağım. Bu müdahalelerin kaynağında sadece Türkiye’de değil, “şirket küreselleşmesi” döneminde “post kentleşme” sürecini yaşayan diğer Güney ülkelerinde de önemi artan “toprak rantının” yattığını düşünüyorum. Bu yazıda önce hukukçuların tanımlamalarını, sonra toprak rantını tartışarak muhalefetin “darbe” diye tanımladığı müdahalelerin anlamını yorumlamaya çalışacağım.
Öncelikle ele alacağım bu konu aslında hukuk sosyolojisiyle ilgili çalışma yapanları ilgilendirmesi gereken çok ilginç bir konudur. Ancak, maalesef Türkiye ile ilgili böyle bir çalışmaya rastlamadığım için burada sadece bazı gözlemlerimden kalkarak konuyu irdelemekle yetineceğim. Hukukçuların bu dönemde güç kazanmakta olan muhalefete iktidar tarafından yapılan sistematik müdahaleleri “ikili hukuk”, “düşman hukuku” olarak tanımlamalarını çok anlamlı buluyorum. Bu tanımlama aslında cemaatçi/otoriter toplumlarda içselleştirilmiş olan geleneksel hukuk anlayışının devam ettiğini gösteriyor. Zira, cemaatçi, çoklu ve esnek geleneksel hukuk anlayışının, gücü elinde bulunduranların düzeni sürdürmek için yüzyıllardır kullandığı bir yöntem olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda özellikle, modern hukukun ve özerk birey anlayışının henüz tam anlamıyla yerleşmediği toplumlarda, gücü elinde tutanların muhaliflerine, bırakın “insan haklarını”, “yurttaşlık haklarını” bile layık görmediğini yaşayarak da görüyoruz. Bir bakıma bu tanıma göre, gücü elinde tutanlarda, tıpkı geleneksel toplumlarda olduğu gibi, cemaatlerin diğer cemaatlere uyguladığı “düşman hukuku” anlayışı sürmektedir.
Tarihsel olarak baktığımızda “toprak rantı”, geleneksel toplumların çözülmesi sırasında toplumsal sarsıntıların en önemli kaynağı olmuştu. Bu bağlamda, tarihsel süreç içinde “toprak rantı” farklı kapitalist rejimlerde vergi hukukundan şehircilik kurallarına kadar farklı düzenlemelerle kamuya, bireylere ya da piyasaya aktarılmıştır. Burada dikkati çekmek istediğim konu, “rant” kavramının Türkiye’de son dönemlerde, haklı nedenlerle de olsa, kötü anlamlarla yüklü, doğayı ve insanca yaşamı yok edenlere karşı kullanılan, kimi zaman küfür etkisi yaratan bir itham haline gelmiş olmasıdır.
Bazı hukukçular ise, aynı olguyu, “Hukuk Savaşı” ya da Mehmet Pehlivan’ın çevirisiyle “Yargı Silahı” (lawfare)[1] kavramıyla tanımlıyor. Göreli olarak yeni olan bu kavramı kullanan Avukat Mehmet Pehlivan hapishaneden yazdığı kitabında Brezilya’da Devlet Başkanı Lula da Silva’ya yapılan uygulama örneklerini aktararak, Türkiye’de seçilmiş belediye başkanlarına yapılan uygulamalarla karşılaştırmamıza imkan veriyor. Hukukçular açısından da çok önemli olması gerektiğini düşündüğüm bu kavramın anlamının, hukukçu olmayan biri olarak, yasama ya da karar alma gücünü eline geçiren yönetimlerin hukuku “denge/denetleme” kurumu olmaktan çıkarması ve muhaliflerin etkisiz hale getirilmesinde bir araç olarak kullanmaya başlaması diye yorumluyorum. Bu tanımı yine kendi ilgi alanımdan bakarak otoriter yönetimlerde “modern” olmaya bakıştaki değişmeye bağlıyorum. Buna göre bence, enformalitenin ya da kuralsızlığın yaygın olduğu “çağdaş” (!) otoriter rejimlerde yeni moda olan bir söylem var. Bu söylemde modernlik ancak biçimsel “hukuk” devleti olma ve “seçimlerin” yapılması ile mümkün olabilir. Siyaset bilimciler bu yeni yönetim biçimlerini “seçimli otoriter devlet yönetimi” olarak tanımlıyor. Bu tür otoriter popülist rejimlerde hukuk üretimi, seçimleri kazandıktan sonra, sadece biçimsel bir faaliyet olarak kabul ediliyor ve uygulamaların da “meşru” olduğu algısı yaratılmaya çalışılıyor. Anlaşılan, bu tür yönetimler için kuralların meşruiyeti, toplumsal etik ve toplumsal uzlaşma ile değil, gücü ele geçirmeyi başardıklarında parlamentolardaki çoğunluğun kabulü ile sağlanıyor ve “hukuk” da sonunda muhalefete yönetilen bir silah işlevi görebiliyor. Yeni nesil iletişim teknolojisi de bu ortamda otoriter popülist rejimlerin gücüne güç katabiliyor.
Burada ele alacağım ikinci konu ise devlet/toplum/toprak ilişkileri açısından ekonomik ve siyasal rejime damgasını vuran “rant” konusu olacak. Tarihsel olarak baktığımızda “toprak rantı”, geleneksel toplumların çözülmesi sırasında toplumsal sarsıntıların en önemli kaynağı olmuştu. Bu bağlamda, tarihsel süreç içinde “toprak rantı” farklı kapitalist rejimlerde vergi hukukundan şehircilik kurallarına kadar farklı düzenlemelerle kamuya, bireylere ya da piyasaya aktarılmıştır. Burada dikkati çekmek istediğim konu, “rant” kavramının Türkiye’de son dönemlerde, haklı nedenlerle de olsa, kötü anlamlarla yüklü, doğayı ve insanca yaşamı yok edenlere karşı kullanılan, kimi zaman küfür etkisi yaratan bir itham haline gelmiş olmasıdır. Popüler dilde kullanılan “rant” kavramının “emek harcanmadan elde edilen haksız kazanç” anlamında kullanıldığını anlıyorum. Kavramın yaygın biçimde bu anlamda kullanılışının sebebinin muhtemelen son dönemlerde görülmemiş biçimde artan, iyice görünür hale gelen ve toplumdaki servet dağılımını kayırmacılıkla yeniden kuran uygulamalara gösterilen toplumsal tepki olduğunu da anlıyorum.
Burada, önce, klasik ekonomi biliminin “rantı” üretim faktörlerinden biri olarak kabul ettiğini hatırlatmak istiyorum. Basitçe, bu yaklaşıma göre toprak ve doğal kaynakların geliri “rant”, emeğin geliri “ücret”, paranın geliri ”faiz”, girişimcinin geliri ise “kar” olarak sınıflandırılır. Kapitalist piyasa ekonomilerinin hakim olduğu farklı siyasal rejimlerde üretim faktörlerinin, dolayısıyla servetin ve gelirin dağılımı ve dolayısıyla rantın paylaşımıyla ilgili farklı düzenlemeler mevcuttur. Üstelik, toplum/devlet/toprak ilişkilerinin düzenlenmesindeki kuralların çoğu tarihsel deneyimlere dayanır. Burada insan/doğa ilişkisindeki afetlerle mücadelenin birikiminin dahi izleri vardır. Sonuçta, bugünün kapitalist dünyasında, liberal rejimlerde farklı, sosyal demokrat rejimlerde farklı olsa da, toprak mülkiyeti ve rantın denetimi ile ilgili düzenlemeler mevcuttur. Bu bağlamda, tıpkı, ücret, kar ve faiz gibi farklı üretim kaynaklarının farklı düzenlenmesinde olduğu gibi “rant”ın kaynağının ve yarattığı değerin paylaşımı da farklı siyasal yaklaşımların önemli konularındandır. Benim dikkatimi çeken nokta, köylülüğün çözüldüğü ülkemizde, sadece kentsel rantı hesaba katan şehircilik kurallarının bile neredeyse tümünün alt üst edildiği bu dönemde oluşan “toprak rantının” politika üretme konusunda duyarlı olması gereken çevrelerde bile gündeme gelmemesidir.
Enformelliğin, kuralsızlığın ve kayırmacılığın yaygın olduğu ortamda inşaat ve istihraç ekonomisinde görülen patlamanın kaynağında acaba “post kentleşme” sürecinde “toprak rantının” yağmalanması yatıyor olabilir mi? Son dönemlerde, halen yaşadığımız kurallı ve kuralsız rant dağıtım mekanizmasının yaygınlaşmış olmasının kaynağında, mevcut bütün siyasal partilerin üzerinde sessizce uzlaştığı bir popülist politika olup olmadığı sorusunu kendime sorup duruyorum. Bu kuşku nedeniyle, rantın anlamı, nasıl oluştuğu ve nasıl düzenlenmesi gerektiği konusunda farklı uzmanların bir araya gelerek tartışmalarında yarar görüyorum. Bu bağlamda, daha önceki yazılarımda da vurguladığım gibi, hakim sektör haline gelmiş olan inşaat ve istihraç sektörlerinin diğer sektörlerden farkını ve toplumsal, ekonomik ve siyasal yaşama etkisini derinlikli bir biçimde tartışmamız gerekir. Kanaatimce, her iki sektörün risksiz olması, bu sektörde kazanç elde etmek için siyasette var olmanın dışında başka bir hünere gerek duyulmaması sayesinde üretilen rantın kitlesel yağma haline dönüşmüş olması otoriter popülist siyasetin sürmesinde etkili oluyor. Dolayısıyla seçimli otoriterliğin verdiği güçle “risksiz ve hünersiz” yaratılan rantın enformalite (ya da toplum tarafından meşru kabul edilen kuralsız kazanç) ve kayırmacıkla ilişkisinin çözümlenmesinin önemli olduğu kanısındayım. Bir bakıma toplumsal yaşamımızın kalitesini anlamak için siyasal yaşamda yüksek sesle dillendirilen “söylemlerin” gürültüsünü susturup, “eylemlerin” sesini duymaya çalışmamız gerekir.
Gelelim son olarak iktidarın “yolsuzlukla mücadele” muhalefetin ise “darbe” diye adlandırdığı davalar ve tutuklamalar furyasına… Son yerel seçimlere kadar hemen bütün siyasal partilerin kentsel rantın kayırmacılıkla dağıtılmasında mahzur görmediklerini, bu konuda sessiz bir uzlaşma içinde olduklarını biliyoruz. Ancak son dönemlerde gerçekleşen tutuklamalar bu uzlaşmanın bozulmaya başladığının göstergesi olabilir. Bu bağlamda son dönemde yapılan tutuklamalara ve ileri sürülen ithamlara bakıldığında yerel siyasette kentsel rantın evrensel kurallara uygun olarak dağıtılmasını öngören ve yeni yeni belirginleşen yerel kadroların “hukuk savaşı”na (lawfare) maruz kalmaya başladığını gözlemliyoruz. Yerel siyasette imar (ya da kısaca rant üretme ve rant dağıtma) kararlarını ve yerel kamusal kaynakların dağıtımını kayırmacılıkla değil kamusal yarar gözeterek üreten seçilmiş yöneticilerin ve teknokratların hedef alınmaya başlanmasının “darbe” olarak tanımlanıp tanımlanamayacağını siyaset bilimcilere bırakacağım. Ancak, Silivri’deki duruşmaları medyadan izlediğimde gözüme çarpan en önemli nokta, İBB davasında yargılananların sadece seçilmiş yerel yöneticiler değil onlarla birlikte çalışan, bazılarını yakından tanıdığım, liyakat sahibi hukukçular, bürokratlar, teknokratlar olmasıydı. Bu noktada, bu yeni nesil kent siyasetine yöneltilen “rüşvet, ihaleye fesat karıştırma…” gibi ithamların, kırmızı ışıkta geçmeyi bile düşünemeyen, “kurallı” yaşamaya alışık olanlarda yaratacağı etki ile, bu tür olguları gündelik yaşamlarında sıradanlaştırmış olanlarda yapacağı etkinin farklı olacağı muhakkak. Geleceğimizi de kitlesel desteğin hangi yöne döneceği belirleyecek.
Toplumda sorumsuzca dağıtılan rantın yarattığı “kıyak” kazanç edinme algısı, deprem sonrasındaki yıkımlar, seller ve su baskınları sonrasında değiştirmiştir. Belki de, popülist rant üretme ve dağıtma politikalarına karşı çıkan teknokratların ve yerel siyasetçilerin sesi, kentlerdeki betonlaşma, çevre kirliği kırsalda doğal yaşamın ve tarım alanlarının yok olmasıyla duyulmaya başlamıştır. Belki de bu son operasyonlar, popülist partilerin aralarındaki, toprak rantının kayırmacılıkla dağıtılması konusundaki sessiz uzlaşmanın sona erdiğinin bir göstergesidir.
Bir anlamda, son dönemlerde yaşadıklarımızı, Özal döneminde yerel yönetimlere bahşedilen imar yetkisinin sonuçları olarak da yorumlayabiliriz. Mevcut iktidarın, yerel yönetimlerdeki seçimleri kazandığı ilk dönemlerde enformel ekonomik faaliyetleri desteklediğini ve özellikle kuralsız üretilen konutların, imar afları yoluyla meşruiyet kazanmasına destek olduğunu biliyoruz. Bir bakıma mevcut yönetim, o dönemlerde kentlerde kuralsız üretilen rantı dağıtmada gösterdiği cömertlik ve sınır tanımazlık ile kitlesel destek aldı ve bu destek sonunda onları merkeze taşıdı. Bu anlayışın ulusal düzlemde de karar alma yetkisini kazanmasının yarattığı sonuçlardan biri imar ve rant üretme alanının sınırlarının dolayısıyla inşaat ve istihraç ekonomisinin kapsama alanının orman alanlarına kadar genişlemesi, diğer ise bu alanlarda kural koyma yetkisine ya da “yargı silahı” (lawfare) olanaklarına kavuşması oldu.
İşte ben, bugünlere geldiğimizde, son dönemlerde yeni tür yerel siyaset yapmak isteyenlere yapılan yargı operasyonlarının anlamını bu açıdan da değerlendirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Belki de artık, kentsel rantın kayırmacı ve popülist uygulamalarla dağıtımından faydalananlarla zarar görenler arasındaki fark iyice açılmıştır. Belki de, özellikle kentsel alanlarda yaşayanlar, imar affı ya da plansız, teknik bilgisiz, liyakatsiz ama “yasal” kararlarla üretilen rantın yağmalanmasının yarattığı geri dönülmez kötü etkilerin farkına varmaya başlamıştır. Belki de, toplumda sorumsuzca dağıtılan rantın yarattığı “kıyak” kazanç edinme algısı, deprem sonrasındaki yıkımlar, seller ve su baskınları sonrasında değiştirmiştir. Belki de, popülist rant üretme ve dağıtma politikalarına karşı çıkan teknokratların ve yerel siyasetçilerin sesi, kentlerdeki betonlaşma, çevre kirliği kırsalda doğal yaşamın ve tarım alanlarının yok olmasıyla duyulmaya başlamıştır. Belki de bu son operasyonlar, popülist partilerin aralarındaki, toprak rantının kayırmacılıkla dağıtılması konusundaki sessiz uzlaşmanın sona erdiğinin bir göstergesidir.
Umarım artık toprak rantının toplumsal olarak üretilmiş olan bir değer olduğunun farkına varılır ve bu fark ediş kayırmacı uygulamaların sonunu getirir. Umarım artık, kentsel rantın nasıl üretilmesi ve dağıtılması gerektiği konusu hukukçular, iktisatçılar, maliyeciler ve plancıların kendi aralarında tartıştıkları ve yeni politika geliştirdikleri bir alan haline gelir ve bu durum siyasetçiler tarafından da topluma açıkça anlatılır. Aksi takdirde popülizme alışmış toplumdaki eski siyasi anlayış hükmünü bambaşka bir biçimde, içinde bulunduğumuz ve kendine özgü nitelikleri olan şirket küreselleşmesi ve post kentleşme döneminde, sürdürür ve toprak rantının yağmalanmasına küreselleşme dinamikleri içinde rahatça devam ederler. Bizler de böylece antik dönemden bu yana insanlığın üretmiş olduğu doğayla uzlaşmalı bir yaşamın bilimsel kurallarını görmezden gelerek, günü yaşamaya devam ederiz. Ama bu durumda, doğa ve çevre tarafından verilecek cezalara da toplumca katlanmamız gerekitiğini bilmeliyiz.
[1] Av. Mehmet Pehlivan(2026): Yargı Silahı (Lawfare), Kırmızı Kedi Yayınları 2026.































Yorum Yazın